Kitle imha raporu: Erdoğan’ın hedefindeki cemaat!

17-25 Aralık büyük rüşvet ve yolsuzluk operasyonlarının üzerinden 5 buçuk yıl geçti…

2013’te tüm dünyanın tanık olduğu bu skandal, Erdoğan ailesinin nasıl bir suç ağı kurduğunu gözler önüne serdi.

Tayyip Erdoğan, emniyet ve yargının düzenlediği bu operasyonun faturasını Hizmet Hareketi’ne kesti.

AKP’lilerin bile kabul ettiği somut delillerle devasa bir suç çarkı deşifre edilmiş oldu.

Ancak Erdoğan, yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarını AKP hükümetine karşı girişilen bir darbe olarak nitelendirdi.

İstifa etmek yerine Gülenistleri hedef alan korkunç bir cadı avı başlattı.

Buna karşın her fırsatta meydanlarda ve televizyon ekranlarında haykırdığı nefret söylemi toplumda tam karşılık bulmadı.

Tayyip Erdoğan, Hizmet Hareketini imha etmek için 15 Temmuz projesini devreye soktu.

Oyunun içinde MİT Başkanı Hakan Fidan ve o dönemde Genelkurmay Başkanı olan bugünün Savunma Bakanı Hulusi Akar da vardı.

15 Temmuz’un üzerinden yaklaşık 3 yıl geçti…

Gerçek bir askeri darbeden sonra yaşanabilecek ne varsa yaşandı.



  • Hizmet Hareketi gönüllülerine yönelik savcılıklarca açılan dosya sayısı: 142.184
  • Gözaltına alınan kişi sayısı: 511.000
  • Tutuklu sayısı: 31.821
  • Tutuklu kadın sayısı: 10.248
  • Cezaevindeki bebek sayısı: 743
  • Hakkında adli işlem yapılan çocuk sayısı: 2.060
  • Hakkında yakalama kararı bulunan kişi sayısı: 22.001
  • Hakkında adli kontrol kararı uygulanan kişi sayısı: 77.355
  • Soruşturması devam eden kişi sayısı: 259.099
  • Meslekten ihraç edilen kamu görevlisi sayısı: 135.000
  • Kapatılan hastane, üniversite, özel okul ve yurt sayısı: 1.107
  • Kapatılan dernek, vakıf, sendika ve federasyon sayısı: 1.767
  • Kapatılan medya kuruluşu sayısı: 116
  • Cezaevine atılan gazeteci sayısı: 191
  • 15 Temmuz sonrası MİT tarafından kaçırılanların sayısı: 27
  • Cezaevi ve gözaltında işkenceyle ölenlerin sayısı: 72
  • Meriç Nehri ve Ege Denizi’nden geçerken boğulanların sayısı: 24

Hukuksuzluklar ve cadı avı nedeniyle ülkesini terk etmek zorunda kalanların sayısı: Bilinmiyor!

[MedyaBold.Com] 17.5.2019

İlâhî Lütufların Vesilesi [Fikret Kaplan]

Hayırlı işlerin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar, bu hizmetin hâdimleriyle, bu yola açılmışlar ile çok uğraşırlar. Bu şeytanların bazılarının, insan şeklinde olduğuna bu süreçte çok açık bir şekilde şahit olduk. Camide, kürsüde, secdede…Kur’an başında nice şeytanlar gördük. Bunlar, yüksek insanî değerleri gaye-i hayal yapmış insanları kösteklemek, frenlemek, kündeye getirmek için lazım gelen her şeyi yaptılar. Yollarda kalıp dökülmeleri adına bütün tuzakları kurdular. Kimilerini derdest edip içeriye attılar.. kimilerini ayrıştırıp aynı zamanda onları değersizleştirmek için İblisten çok öte yalanlara başvurdular. Hor-hakir hâle getirip, tesirlerini kırmaya çalıştılar. Kimilerini zindanlarda ölüme, yokluğa mahkum ettiler. Ve böylece şeytanın bütün yıkma, yakma, dağıtma, derbeder etme yollarını değerlendirdiler. Bu kin, nefret ve hasetle durmadan da zulümlerine devam ediyorlar.

Şeytan ve onların insan suretindeki aveneleri, masum insanlara soykırıma varan bu zulümleri yaparken kendilerini bir şekilde hicret diyarına atmış muhacirler ile onlara kucak ensarın birbirine sımsıkı kenetlenmeleri, geride kalan kardeşleri için kederlenmeleri gerekir.

‘Allah, taşları birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saflar halinde, Kendi yolunda mücadele edenleri sever.’ (Saf Suresi, 61/4)

Bu aynı davaya gönül vermiş olmanın gereğidir. Vefanın en somut göstergesidir. Arkada müthiş bir yangının alevleri göklere yükselirken, hizmet gönüllülerinin kavuştukları rahat ortam içinde birbirlerini çekemeyip rekâbet etmeleri asla düşünülemez. Fakat, şeytan boş durmaz. Bu kardeşliği bozmak için hasetle, gıybetle, kıskançlıkla ha bire fitneyi körükler. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de bu endişesini çok açık bir şekilde dile getirmiştir.

Aşere-i Mübeşşere’den Ebu Ubeyde b. Cerrah (radıyallahu anh) Bahreyn’den çok miktarda mal getirmiş, Ashâb-ı Kirâm’dan bazıları, ondan pay almak için bekliyorlardı. İşte tam bu sırada Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), mealen şöyle buyurmuştu:

“Allah’a yemin ederim ki, ben sizin fakr u zarurete düşmenizden endişe duymuyorum. Ben asıl, sizden evvelkilerin sahip olduğu gibi geniş imkânlara sahip olmanız ve onların birbirini çekemeyip, rekâbet edip helâk olmaları gibi sizin de birbirinize haset edip helâk olmanızdan korkuyorum.”

Bediüzzaman Hazretleri, Şam’da Hutbe-i Şamiye’yi verdiği dönemde İslâm âlemi, büyük felaketlerle karşı karşıya bulunuyordu. Fakat, bu felaketlerin en şiddetlisinin eşi benzeri görülmemiş bir şekilde bugün yaşandığını çok rahatlıkla söyleyebiliriz. İşte böyle bir ortamda Hazreti Üstad, yıllardan beri dura dura âdeta paslanmış ve işe yaramaz hâle gelmiş, bütün nöronları körelmiş, harekete geçme imkân ve kabiliyetleri kalmamış insanları bir kere daha maddî mânevî bütün duygularıyla harekete geçirme yollarını araştırmıştı.

Hazreti Üstad Şam’ın Emeviye Camii’nde verdiği bu hutbede, öncelikle ilerleyip yükselmemize mâni olan hastalıkların teşhisinde bulunmuş; sonra da âlem-i İslâm’ın yeniden dirilmesi adına gerekli olan reçeteleri sunmuştu. İşte onun teşhis ettiği en önemli hastalıklardan biri ehl-i imanı birbirine bağlayan nuranî rabıtaların bilinmemesi; tedavi adına ortaya koyduğu reçete de meşveret ruhuyla vifak ve ittifak anlayışının yeniden diriltilmesiydi.

Bugün, eften püften bir kısım meseleleri ayrıştırıcı unsur olarak kullanmaktan kaçınmak uhuvvet ruhunun korunması adına son derece ehemmiyet arz etmektedir. Bir meselede hasende ittifak sağlanabiliyorsa, ahsende ihtilâfa düşülmemelidir. Farklı bir tabirle, şayet “daha güzel”in peşinde olmak bizi birbirimize düşürecekse, işte orada sükût etmek ve ”güzel”le yetinmek gerekir. Bu açıdan, sıradan bir güzellik etrafında birlik ve beraberlik tesis edilebiliyorsa, “daha güzel”, “daha daha güzel” demek suretiyle kardeşler arasında ayrışmaya gidilmemeli, ihtilaf ve iftirak vesileleri ortaya atılmamalıdır.

Evet, gerekirse insan başkalarının hissiyatını hesaba katarak kendi içtihatlarından vazgeçmesini bilmeli ve böylece teferruata ait bir kısım mülahazaların ihtilaf vesilesi yapılmasına fırsat vermemelidir. Bu zor şartlarda önüne çıkan dağları, tepeleri aştığı gibi dost ve arkadaşlarının kusurlarını da kulluk yolundaki imtihanlar olarak görmeli; sabır ve hoşgörü ile onları aşmaya gayret göstermelidir.

Biz ucuz bir şeye değil, ebedî saadete talibiz. Ondan da çok öte, Üstad Hazretlerinin Yirminci Mektup’ta verdiği ölçüler içinde “dünyanın bin sene mes’udâne hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen cennet hayatına ve o cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rü’yet-i cemâline mukabil gelmeyen bir “Cemîl-i Zülcelâl”in daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna” talibiz. İşte, ardına düştüğümüz hedef bu kadar pahalı olunca, o hedef nispetinde de sıkıntıya katlanmamız, imtihanlardan geçmemiz gerekir. O büyük hedefe yürüdüğümüz yolda birer tepe şeklinde önümüze çıkan sevmediğimiz tavır, söz ve davranışları o kutlu hedef hatırına imtihan vesilesi bilmek ve güzel huyla onları aşıp tekrar yola koyulmak gerekir.

Uhuvvet, İlâhî lütuflara vesiledir. Kendi irademizle aynı çizgide olma, bozgunculuk yapmama ve bir saf teşkil etme gayreti yoksa, semanın bereketi ve Allah’ın muvaffak kılması gibi bir nimeti beklemek boşunadır. Özellikle bugün Mü’min kardeşlerimizle uyum meselesi çok büyük önem arz etmektedir. Çevremizle münasebetlerimizde de birlikte yaşama ahlâkına dikkat etmeli, uyumu bozmamaya azami gayret göstermeliyiz.

Bakın Bediüzzaman bize ne diyor:

‘Uhuvvet için bir düsturu beyan edeceğim ki o düsturu cidden nazara almalısınız:

Hayat, birlik ve beraberliğin neticesidir. Kaynamış beraberlik gittiği vakit, manevî hayat da gider. “Sakın birbirinizle ihtilâf etmeyin; sonra korkuya kapılıp zaafa düşersiniz, rüzgârınız (kuvvetiniz) gider.” (Enfâl Sûresi 8/46) işaret ettiği gibi, dayanışma bozulsa cemaatin tadı kaçar. Bilirsiniz ki üç elif ayrı ayrı yazılsa kıymeti üçtür. Dayanışma ile içtima etse yüz on bir kıymetinde olduğu gibi, sizin gibi üç-dört Hakk’ın hizmetçisi, ayrı ayrı ve amelleri taksim etmemek cihetiyle hareket etseler, kuvvetleri üç-dört adam kadardır. Eğer hakikî bir uhuvvetle (kardeşlikle), birbirinin faziletleriyle iftihar edecek bir dayanışmayla, birbirinin aynı olmak derecede bir kaynaşma sırrıyla hareket etseler, o dört adam, dört yüz adam kuvvetinin kıymetindedirler.

Sizler koca Isparta’yı değil, belki büyük bir memleketi aydınlatacak elektriklerin makinistleri hükmündesiniz. Makinenin çarkları birbirine yardım etmeye mecburdur. Hem birbirini kıskanmak değil, belki bilâkis birbirinin fazla kuvvetinden memnun olurlar. Şuurlu farz ettiğimiz bir çark, daha kuvvetli bir çarkı görse memnun olur. Çünkü vazifesini hafifletiyor. Hak ve hakikatin, Kur’ân ve imanın hizmeti olan büyük yüce bir hazineyi omuzlarında taşıyan zâtlar, kuvvetli omuzlar altına girdikçe iftihar eder, minnettar olur, şükreder.

Sakın birbirinize tenkit kapısını açmayınız. Tenkit edilecek şeyler kardeşlerinizden hariç dairelerde çok var. Ben nasıl sizin meziyetinizle iftihar ediyorum, o meziyetlerden ben mahrum kaldıkça, sizde bulunduğundan memnun oluyorum, kendimindir telâkki ediyorum. Siz de Üstadınızın nazarıyla birbirinize bakmalısınız. Âdeta, her biriniz ötekinin faziletlerini yayınız.

Kardeşlerimizden İslâmköylü Hafız Ali Efendi, kendine rakip olacak diğer bir kardeşimiz hakkında gösterdiği kardeşlik hissini, çok kıymettar gördüğüm için size beyan ediyorum:

O zât yanıma geldi; ötekinin hattı, kendisinin hattından iyi olduğunu söyledim. “O daha çok hizmet eder.” dedim. Baktım ki Hafız Ali tam bir samimiyet ve ihlâsla, onun üstünlüğüyle iftihar etti, zevk aldı. Hem Üstadının severek bakmasını celbettiği için memnun oldu. Onun kalbine dikkat ettim, gösteriş değil, samimî olduğunu hissettim. Cenab-ı Allah’a şükrettim ki kardeşlerim içinde bu âli hissi taşıyanlar var. İnşaallah bu his büyük hizmet görecek. Elhamdülillah, yavaş yavaş o his bu civarımızdaki kardeşlere sirayet ediyor.’

Ve Enes b. Malik (r.a) anlatıyor: Bir gün Peygamberimiz’le (sav) beraberdik. Allah Rasûlü:

- Şu anda şuradan Cennetlik biri gelecek, buyurdu.

Ensar’dan Sa’d isimli biri geldi. Selam verdi. Ayakkabıları sol elinde idi. Yeni abdest almış, yüzünden su damlıyordu. Peygamberimiz, ertesi gün de bir üçüncü gün de aynı zat için bu müjdeyi tekrarladı.

Bunun üzerine genç sahabî Abdullah b. Amr b. Âs (r.a) bu zatın peşinden gitti. Ona:

- Müsaade ederseniz evinizde üç gün misafir kalmak istiyorum, dedi. Sa’d kabul etti. Abdullah b. Amr, üç gece Sa’d ile aynı odada kaldı.

Abdullah, Cennetlik olan bu zatın farklı nafile ibadetini merak ediyordu. Ancak farklı bir gece namazı yoktu. Sadece konuştuğu zaman güzel sözler söylüyordu.

Üçüncü gün akşamı o zata Peygamberimiz’in müjdesini haber verdi. Farklı nafile ibadeti olup olmadığını öğrenmek istiyordu. Sa’d:

- Gördüğün gibi benim başka yaptığım bir ibadetim yok, dedi. Abdullah kalkıp giderken Sa’d:

- Ben hiçbir Müslüman kardeşime kin gütmem. Allah’ın bir kuluna verdiği nimeti kesinlikle kıskanmam, dedi. Bunun üzerine Abdullah b. Amr:

- Tamam, senin Cennetlik olmana sebep, bu özelliğin olmalıdır, dedi. (Ahmed b. Hanbel, Müsned: 3/166)

“Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.”  (Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66)

‘Nasıl ki, insanın bir eli diğer eliyle rekabet etmez, bir gözü diğer gözünü tenkit etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalp ruhun ayıbını görmez... Hatta hepsi birbirinin noksanını tamamlar, kusurunu örter, ihtiyacını karşılamasına, vazifesini yapmasına yardım eder. Yoksa insanın hayatı söner, ruhu gider, cismi de dağılır. Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabet edercesine uğraşmaz, biri diğerinin önüne geçip ona hükmetmez; birbirlerinin kusurunu görüp tenkit ederek çalışma şevkini kırmaz ve birbirlerini miskinliğe düşürmezler. Belki bütün kabiliyetleriyle, hareketlerini asıl maksatlarına yöneltmek için birbirlerine yardım eder, böylece hakiki bir dayanışma ve ittifakla varoluş gayelerine yürürler. Eğer birbirlerine zerre kadar saldırıp hükmetseler o fabrika karışır, yapılan işler neticesiz kalır. Sahibi de o fabrikayı tamamen yıkıp dağıtır.
İşte, ey Risale-i Nur talebeleri ve Kur'an'ın hizmetkarları!

Sizler ve bizler, insan-ı kamil ismine layık öyle bir şahs-ı manevinin uzuvları ve ebedi hayatta sonsuz saadeti getirecek öyle bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz. Rabbimizin, ümmet-i Muhammed'i (aleyhissalatu vesselam) kurtuluş sahili olan "Daru's-selam"a çıkaracak bir gemisinde çalışan hizmetkarlarız. Elbette, dört ferde bin yüz on bir ferdin manevi kuvvetini veren ihlas sırrını kazanarak dayanışmaya ve hakiki birliğe muhtacız, mecburuz.’ Vesselam…

[Fikret Kaplan] 17.5.2019 [Samanyolu Haber]

Birbirimize eksik yönlerimizi söyleyebiliyor muyuz? [Dr. Ali Demirel]

Bir okurumuzun sorusu:

“Birbirimize hep pozitif yanlarımızı söylerken negatif yönlerimizi söylemekten kaçınıyoruz çoğu zaman. Her ne kadar iyi niyetli olsak da bu durumun yakınımızda olan insanların kusurlarını devam ettirmelerine sebep olduğunu görüyorum. Bu konuda ölçümüz ne olmalı?”M.E.

Evet, bahsini ettiğiniz mesele bizim kanayan yaralarımızda birisi malesef. Yakın arkadaş çevremize karşı tabiri caizse ikaz müessesesini yeteri kadar çalıştırmıyoruz veya çalıştıramıyoruz. Halbuki iyi bir zaman ve mekanını kollayarak sevdiğimiz insanların yanlışlarını da yüzlerine karşı tatlı ve uygun bir dille söyleyebilmeliyiz.

Mana büyükleri, konumuza ışık tutacak şöyle bir kıssa anlatırlar: Harun Reşit halife olur. Bir eski dostu ve arkadaşı olan Allah dostu Süfyan-ı Sevrî’nin de kendisine gelip biat etmesini bekler. Ama Süfyan-ı Sevri hiç de onun gibi düşünmez.

Derken Harun Reşit artık dayanamaz ve bir mektup yazıp Süfyan-ı Sevri’ye gönderir. Mektubunda biraz da ona sitem ederek: “Herkes geldi biat etti, alacağını aldı. Halbuki benim gözlerim hep seni bekledi.” der.

Hazret, gelen mektubu kendisi açıp okumaz. Talebelerinden birine okutur. “Bir zalimin yazdığı mektuba ben el süremem” der. Sonra da cevabı aynı kağıdın arkasına yazdırır.

Talebesi, kullanılmış bir kağıda, halifeye gidecek mektubu yazmak uygun olmaz anlamında itirazda bulunursa da, bu büyük insan ona şu cevabı verir: “Eğer bu kağıt milletin malından alınmışsa onu geri göndermiş olacağız. Eğer kendi malından ise benim onun için harcayacak param yok.”

Sonra da talebesine şunları yazdırır: “Harun, halife oldun. Milletin parasını sağa-sola savurdun. Beni de bu işe şahit tutmak için yanına çağırıyorsun. Unutma, bir gün Rabbinin huzuruna çıkacak ve bütün bu yaptıklarından hesap vereceksin.” diye başlayarak uzun uzun ikazlarda bulunarak Harun Reşit’in yanlışlarını anlatır.

Hadisenin gerisini, Harun Reşit’in sarayında bulunan bir şahıs bize şöyle nakleder:

“Harun Reşit, mektubu alıp okudu. Hıçkıra hıçkıra ağladı. Her namazdan sonra bu mektubu getirtip okutuyor ve ardından da, ‘Senin gibi bir hayırhâh ve dost esas bu günlerimde benim yanımda olmalıydı. İşte o zaman inhiraftan ve kaymaktan kurtulmuş olurdum.” diyordu.

Allah’ın bir insana en büyük lütfu!

Evet, belli bir terbiye çerçevesinde birbirimizi ikaz etmeye kendimizi alıştırmalıyız. Bu ikaz etme meselesi yüz yüze yapıldığı takdirde gıyabında konuşma da kendiliğinden ortadan kalkacaktır.

Burada üslup meselesinin önemi bir kere daha ortaya çıkıyor. Bu tür bire bir diyaloglarda, perdeyi yırtmadan, muhatabı söz ve tavırlarla rencide etmeden ve suçlayıcı ve karalayıcı bir üslup kullanmadan, yol gösterici mahiyette tamamen Allah (c.c.) rızasını gözeterek hareket etmek ciddi önem arz eder.

Bu bir ahlâk haline getirildiğinde hem kardeşlik duygusu tecelli etmiş olacak, hem de gıybet kapısı kapanmış olacaktır.

Allah’ın, bir insana en büyük lütfu, ona kendi ayıplarını göstermesidir. Basiret sahibi insanlar, kendi kusurlarını fark etmeyi, Allah’ın, gösterdikleri kulluk performansının bir neticesi ve lütfu olarak görebilir ve kendilerini düzeltebilirler.

Herkesin bir hayırhâh edinmesi, kusurlarını düzeltmesi için düşünülen çok tesirli çarelerden biridir. Mesela samimi olduğumuz bir arkadaşımıza “Bende gördüğün her türlü yanlış ve eksikleri yüzüme karşı söylemen için sana yetki veriyorum” diyerek bir hayırhâhlık mukavelesi imzalayabiliriz. Kişinin, hakikati hatırlatan ve devamlı hayra çağıran bir hayırhâhının olması onun istikametini korumasına yardımcı olacaktır...


BİR SORU-BİR CEVAP

Yeni Ailem Dergisi dopdolu içeriğiyle evlerinize konuk oluyor

Herkesin ailesi onun küçük bir dünyasıdır. Bu dünya cennetten bir köşe haline getirilebileceği gibi cehennem çukuruna da dönüştürülebilir.

Bir ömür boyu zindan hayatı yaşamamak, bundan da önemlisi ahiret hayatımızı da cehenneme çevirmemek için aile saadetimiz için elimizden geleni yapmak durumundayız. Bunun için de elbette her şeyden önce ideal bir anne, baba ve evlat prototipi ortaya koymalıyız.

İşte Yeni Ailem dergisi# her biri birbirinden istifadeli sayılarıyla adeta bir okul gibi okurlarını bu konuda yetiştiriyor.

Aylık olarak yayınlanan, içerisinde çocuklarımız için uzmanlar tarafından hazırlanan 16 sayfalık bir çocuk eki de bulunan dergide aile içi iletişim, sağlık, çocuk sağlığı, ilahiyat-maneviyat, psikoloji, pedagoji ve eğitim alanlarında yazılar bulunmakta.

Emine Eroğlu, Cemil Tokpınar, İsmet Macit, E. Nida Bilici, Enes Kanter, Ahmet Bozkuş ve Osman Karyağdı gibi hocalarımızın yanı sıra alanlarında uzman doktor, aile danışmanı, pedagog ve psikolog birçok hocamız derginin yazarları arasında.

Dergi bu ayki sayısında Ramazan’ı kapağına taşıyor. Kapak konusu ise “Hocaefendinin Ramazanı”. Osman Şimşek Hoca, Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendinin Ramazan ayını nasıl değerlendirdiğini kaleme almış.

Son yıllarda dünya kamuoyunda mazlumlara desteğiyle adından çok bahsettiren NBA yıldızımız Enes Kanter, “Allah zorluklarla birlikte kolaylık da veriyor” başlığıyla Amerika’da yaşamış olduğu Ramazanları anlatıyor.

Emine Eroğlu “Varlığı şefkatle kucaklamak” yazısında yine bir tefekkür sofrası açıyor önümüze.

Cemil Tokpınar, “Ramazan dua ayıdır” diyerek Ramazan’ın her anını fırsata çevirmeye davet ediyor okurlarını.

Hazan Zehra Kaya, Osmanlı dönemindeki Ramazanlarda yaşanan yardım seferberliklerinden bahsediyor.

Şahin Yörükoğlu, “Öfke bizi bitirmeden biz öfkeyi bitirelim” yazısında öfke kontrolü için neler yapılması gerektiğine yer vermiş.

Ebru Nida Bilici, İslam’la şereflenmiş Amerikalı bir ailenin Ramazan izlenimlerini kaleme almış.

Cevheri Güven, “Horoz Şekeri” başlıklı yazısıyla bir Ramazan hatırasını okuyucuyla paylaşıyor.

Çocuk dergisi de var!

Yeni Ailem dergisi çocuklarımızı da ihmal etmemiş. Her sayısında ayrıca 16 sayfalık bir çocuk dergisi sunuyor okurlarına. Bilmece, bulmaca, hikâye ve masallarla dolu olan bu bölüm, çocuklarımızın hem zihinsel gelişimlerine hem de manevi eğitimlerine katkı sağlıyor.

Necla Özgür, çocuğumuzu sevgiyle disipline etme adına on önemli prensipten bahsediyor.

Osman Karyağdı, “Kur’an’la yakından tanışma ayı Ramazan” başlıklı yazısında bizi hassaten bu ayda Kur’anlaşmaya davet ediyor.

Derginin bu sayısında, Hocaefendi’nin asrın mağdur, mazlum ve mahpusları için kaleme aldığı ve her vesileyle okunmasını tavsiye ettiği duanın Arapçası ve Türkçe anlamı yer alıyor.

İsmet Macit, Efendimizle (sas) haccetmek kadar mühim bir ibadet olan Ramazan umresinin kıymetine yer verirken; Hüseyin Gültekin, unutulmaya yüz tutan sünnetlerden birisi olan İtikaf konusunu inceliyor.

“Doktor Anne” konseptiyle her zaman çocuklarının sağlığını düşünen anne ve anne adaylarına altın tavsiyelerde bulunuluyor. “Dert Babası” derdinizi dinliyor, yol gösteriyor, içinden çıkmakta zorlandığınız problemlerinizin çözümlerini sizinle paylaşıp sorularınıza cevaplar veriyor.

Gördüğünüz gibi Yeni Ailem dergisi dopdolu içeriğiyle evlerimize konuk olmaya hazır.

Abonelik ve detaylı bilgi için aşağıdaki linki tıklayabilir, ayrıca müşteri hizmetlerine Whatsapp üzerinden kolayca sorularınızı yöneltebilirsiniz:

Abonelik: https://abone.yeniailem.com/cart.php?gid=1

[Dr. Ali Demirel] 17.5.2019 [Samanyolu Haber]

Bankacılık sektöründe 3 yılda 10 bin kişi işsiz kaldı [İlker Doğan]

Reel kesimde yaşanan kriz bankacılık sektörünü de vurdu. BDDK’nın verilerine göre, sektörde çalışan sayısı son 3 yılda 217 binden 207 bine geriledi. Tenkisatlar bu yıl da sürüyor. Bu yılın sonunda rakamın 205 binin de altına düşmesi bekleniyor. Buna karşılık, 3 kamu bankasında ise istihdam artıyor! 2015 yılı mart ayında Ziraat, Vakıflar ve Halk bankalarında çalışan sayısı 56 bin 809’du. Bugün ise bu rakam 60 bini geçti.

Geçtiğimiz yıl Türkiye için hemen her açıdan kötü bir yıl oldu. Ancak 2019, selefini aratacak gibi duruyor. İnşaattan otomotive, bankacılıktan tarıma, eğitimden sağlığa bütün sektörlerde daralma/kriz artarak devam ediyor. Geçtiğimiz yıl bu zamanlar 4 lira bandında olan dolar kuru bugün 6 lira 10 kuruş seviyelerinde. TL’nin bir yılda dolar karşısındaki değer kaybı yüzde 50’den bile fazla. Türk lirası inanılmaz bir hızla eriyor, Türkiye fakirleşiyor…

KURDAKİ OYNAKLIK FAİZLERİ YÜKSELTTİ

Kur yüksek ancak daha da önemlisi kurdaki tahmin edilemez oynaklık. Geçen hafta bir anda 6,25’i gören dolar, bir kaç gün içerisinde 5,98’e kadar düştü. Fakat orada da durmadı ve yeniden yükselişe geçerek 6 lira 10 kuruşa çıktı. Kurdaki bu oynaklık faizleri yükseltti. Türkiye, yıllar öncesine döndü; ‘paradan para kazanma’ dönemi başladı. Bunun sonucu olarak yatırımlar durdu. Kur yükselmesi ayrıca ithal girdi fiyatlarının da katlanmasına neden oldu. Üretim maliyetleri arttı. Bu da fiyatların yükselmesi, dolayısıyla enflasyonun tırmanması, satın alma gücünün azalması sonucunu doğurdu.

İŞSİZLİK YÜZDE 19’LARA ÇIKTI

Talep, yaşanan azalma, üretimin de düşmesine yol açtı. Reel sektör ciddi bir darboğaza girdi. Orta ölçekli diyebileceğimiz binlerce firma konkordatoya gitti. Yüzlerce marka battı. Binlerce kişi işsiz kaldı. TÜİK’e göre işsizlik oranı, Aralık 2018’de bir önceki yılın aynı ayına göre 3,1 puan artarak yüzde 13,5’e yükseldi. İşsiz sayısı 1 milyon 11 bin kişilik artışla 4 milyon 302 bin kişi olarak kayıtlara geçti. DİSK-AR’ın raporuna göre ise geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 19,3. İşsiz sayısı ise 6,6 milyon.

BANKALAR DA KRİZİN ORTASINDA

Reel kesimde yaşanan bu gelişmeler doğal olarak bankaları da etkiledi. Özel sermayeli yerli ve yabancı bankalar ciddi oranda tenkisata gitti. BDDK’nın rakamlarına göre bankacılık sektöründe 2015 yılında 217 bin 504 kişi istihdam ediliyordu. Bu rakam bir sonraki yıl yaklaşık 210 bin 910, 2017’de 208 bin 280, geçtiğimiz yıl ise 207 bin 716’ya düştü. Albaraka, Akbank, Türkiye Finans, Garanti, HSBC, Odeabank ve ING gibi bankalar 2018 sonuna kadar yüzde 30’lara varan oranlarda tenkisata gitti. İşten çıkarmalar 2019’da sürüyor. İddiaya göre bir çok banka yeni işten çıkarmalar için hazırlık yapıyor. Bu yılın sonuna kadar toplam çalışan sayısının 205 binin bile altına düşmesi bekleniyor.

KAMU BANKALARINDA İSTİHDAM ARTIYOR!

Türkiye’de, 21 Mart’ta faaliyetlerine başlayan Emlak Bank dışında 52 banka faaliyet gösteriyor. Bunlar kamuya ait, yerli sermayeli ve yabancı olarak ayrılıyor. Kamuya ait üç banka var; Ziraat, Vakıflar Bankası ve Halk Bankası. 2015 yılında bu üç bankanın istihdam ettiği personel sayısı BDDK’nın rakamlarına göre 62 bin 586. Bu sayı özel sermayeli ve yabancı bankaların tam aksine bir yıl sonra 62 bin 705’e, ardından gelen sene 64 bin 624’e ve geçtiğimiz yıl 66 bin 391’e yükseliyor.

[İlker Doğan] 17.5.2019 [TR724]

İsyan ahlakı temsilcileri ve denetim [Prof. Dr. Osman Şahin]

İsyan ahlakının en başta gelen temsilcilerinin peygamberler ve peygamber varisleri olduğunu daha önce ifade etmiştik. İsyan ahlakına sahip insanların karakterlerini anlamak için bazı örnekler üzerinde duralım.

Hz. Musa (as) ve Hz. Hızır (as) kıssası:

Kehf sure-i celilesinde anlatılan Hz. Mûsâ (as) ve Hz. Hızır (as) kıssası, Hz. Mûsâ (as) üzerinden haksızlıklar karşısında susmama, onlara karşı gelme, hakkın hatırını a’li tutma ve doğruyu dillendirme isyan ahlakına sahip bireylerin karakterlerinin nasıl olması gerektiğinin ipuçlarını vermektedir.

Hz. Mûsâ (as) Hz. Hızır (as)’a “Üstadım, sana öğretilen bu ilimden bana da bir şeyler öğretmen için sana tâbi olabilir miyim, beni talebeliğe kabul eder misin?” (18/66) dediğinde Hz. Hızır (as)’ın verdiği cevap şöyle olmuştur: “Doğrusu,sen benimle beraberliğe sabredemezsin. Bütün yönleriyle kavrayamadığın meseleler karşısında nasıl kendini tutabilirsin ki?” Hz. Hızır (as) kendisine verilen ilimle, Hz. Mûsâ’nın (as) melekut yani perde arkasına vakıf olmadığı zahiri haksızlık gibi gözüken hadiselerle karşılaştığında kendine tutamayacağını, haksızlıklar karşısında susamayacağını, doğruyu her ne olursa olsun dillendireceğini, bunun O’nun (as) fıtratının, karakterinin ve sahip olduğu ahlakının gereği olarak böyle olacağını biliyordu.

Hz. Mûsâ (as) “İnşaallah” beni sabırlı bulacaksın ve senin hiç bir emrine karşı koymayacağım.” demesine rağmen kendilerine yardımcı olan birisinin gemisinin delinmesi karşısında verdiği sözü unutarak karakterinin gereğini sergilemiş ve hemen itiraz etmişti. Bunun üzerine Hızır (as): “Sen benimle beraberliğe katlanamazsın dememiş miydim? İşte sen de gördün!” diyerek sözünü hatırlatır. Sonra yaşadıkları iki hadisede de Hz. Mûsâ (as) aynı şekilde tepki verirler. Bu yaşanan üç olaydan sonra Hz. Mûsâ (as) bu yolculuğun devamına güç yetiremeyeceğini anlar ve Hz. Hızır (as) ile yolları ayrılır. Allah (cc), Kur’an’da bize ulû’l-azm peygamberlerden olan Hz. Mûsâ’nın (as) şahsında isyan ahlakına sahip bireylerin nasıl bir ahlaka sahip olmaları gerektiğine dair de çok güzel bir örnek vermektedir.

Kızım Fatıma bile olsa, ayrım yapmaz ve cezasını verirdim…

Bir diğer örneği de M. Asım Köksal’ın İslam Tarihi’nde ele aldığı şekliyle, Allah Rasûlü’nün (sav) hayatı seniyelerinden verelim: “Peygamberimiz döneminde, Mahzumoğulları kabilesine mensup soylu bir kadın hırsızlık yapmış ve suçu sabit olmuş, elinin kesilmesine karar verilmişti. Kadının kabilesinden olan bazı kişiler, kadının elinin kesilmemesi için Peygamberimize müracaat etmeye karar verirler. Ancak doğrudan ona bir şey söylemeye cesaret edemedikleri için, Peygamberimizin çok sevdiği, oğlu gibi gördüğü Zeyd b. Sabit’in (ra) oğlu Üsame’yi (ra) araya koyarlar. Sevgilinin sevgilisi ünvanına sahip olan Hz. Üsame (ra), durumu peygamberimize (sav) arz eder. Olay karşısında Peygamberimizin (sav)  tavrı çok sert ve nettir: “Sen kötülükleri önlemek üzere Allah’ın koymuş olduğu cezalardan bir cezanın affı hakkında mı benimle konuşuyorsun?! Sizden önceki insanları helak eden, ancak, onların içlerinden şerefli ve soylu birisi hırsızlık ettiği zaman onu cezasız bırakmaları, içlerinden fakir ve zayıf biri hırsızlık edince de onun hakkında ceza uygulamaları idi. Vallahî, hırsızlığı sabit olan Mahzum kabilesinden Fatıma değil, kızım Fatıma bile olsa, ayrım yapmaz ve cezasını verirdim!” Sonra da emretti, o kadının eli kesildi. Bunun üzerine, kadın güzelce tevbe etti ve evlendi de.” Bu kadının daha sonra sahabe içerisinde çok iffetli bir insan haline geldiği de anlatılmaktadır. Bu olaydan alınması gereken bir çok ders olmasına rağmen hususen hakkın hatırının söz konusu olduğu yerde başka hiçbir hatıra bakılamayacağı, prensiplerin ve kuralların uygulanmasında hiç kimsyeye ayrıcalık yapılamayacağına dair önemli dersler vardır.

Bir örnek de Hz. Ali’den (ra) verelim;

Bir savaşta bir kâfirin yüzüne tükürmesi karşısında onu öldürmekten vazgeçmesi karşısında, “Neden beni kesmedin?” diye sorunca “Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün, hiddete geldim. Nefsimin hissesi karıştığı için ihlâsım zedelendi. Onun için seni kesmedim.” diyen Hz. Ali (ra) gibi her bir davranışının ne kadar hak hesabına olduğunu sorgulayabilecek kadar hakperest olunması gerekmektedir.

“Ya Resulullah burada konaklamanı emreden yüce Allah mıdır?”

Zeynî Dahlan’ın es-Sîretu’n-Nebeviye’sinde anlatılan bir olay vardır.  Peygamberimiz (asm), Bedir’e vardığında en yakın su kuyusunun -yani bulduğu ilk su kuyusunun- başında konaklar. Bunun üzerine Habbab b. Münzir (ra) yanına varıp, “Ya Resulullah burada konaklamanı emreden yüce Allah mıdır? Yani bunu değiştiremez miyiz? Yoksa bir savaş taktiği ve hilesi olarak mı burayı seçtiniz?” der. Peygamberimiz (asm), “Bir savaş taktiği ve hilesi olarak burayı seçtim.” der. Bunun üzerine Habbab, “Ya Resulallah, burası uygun bir yer değildir. Gidip Kureyş’e en yakın kuyunun başına konaklayalım, diğer kuyuları da kapatalım. Bir havuz açıp su dolduralım. Böylece bizim suyumuz olurken, onlarınki olmaz.” der. Bunun üzerine Hz. Peygamber (asm) bu sahabinin ön görüsüne uyar ve ordugâhın yerini değiştirir.

Sahabe efendilerimizdeki (r.anhum) uslup inceliği ve şuurdaki derinlik ne kadar güzeldir. Öncelikle konaklama emrinin Allah’tan gelen bir emir mi olup olmadığını sorgulamakta –Çünkü karşısındaki vahiyle müeyyed bir peygamberdir- , öyle olmadığı cevabını aldığında sahip olduğu aklının ve tecrübelerinin hakkını vererek bu husustaki düşüncesini rahatlıkla ifade edebilmektedir. Allah Rasulü (sav) ise bu makul görüşe evet demektedirler.

Bir peygamber karşısında bile farklı düşünceler bu şekilde dillendirilebiliyorsa, hele günümüzde artık peygamberlerin bulunmadığı da nazara alındığında, herkese karşı düşünceler çok rahat  ifade edilebilmelidir.

Bireylerin içerisinde yer aldığı denetim kültürü…

Bireylerin hizmet değerleri ve prensiplerinin hayata geçirilmesi ve hayata geçirildikten sonra da denetimlerinin yapılması hususunda bir cehd ve gayret ortaya koymaları gerekmektedir. Bu işi de bazen bizzat kendileri, bazen de onları gerçek manada temsil edebilen temsilcileri veya kurulup hayata geçirilmesi hususunda ısrarlı olmaları gereken bağımsız denetim kanalları  yoluyla yapmalıdırlar. Ciddi bir takip, sorgulama ve denetimin yapılması gerekmektedir. Bu ihmal edildiği zaman insan mahiyetindeki boşlukların etkisiyle her zaman bir bozulma, değerler ve prensiplerden bir uzaklaşma, güç zehirlenmeleri, vifak ve ittifakta da ciddi kayıpların meydana gelmesi mümkündür.

Dünyevi şirketlerde bile bu hususlara riayet edilmektedir. Şirketlerin gerçek sahipleri olan hisse senedi sahipleri şirketlerini kimlerin yöneteceği hususunda yetki sahibidirler. Yöneticileri seçtikten sonra da değişik denetim mekanizmalarını kullanmak suretiyle yöneticilerinin performanslarını, yönetici pozisyonlarını kendi menfaatleri için kullanıp kullanmadıklarını vs. diğer konuları kontrol etmektedirler. En az yılda bir kez olmak üzere de yapılan genel kurul toplantılarında yöneticiler tarafından bir yıl boyunca yaptıkları çalışmaların şirket sahiplerine takdimi yapılmaktadır. Bu toplantılarda bütün bunlar değerlendirilerek önemli kararlar alınmaktadır. Ebedi hayatı ilgilendiren ve bütün insanlığa hizmet sunması gereken hizmet hareketlerinde bu hususlara daha çok riayet edilmesi gerekmektedir.

Her bireyin denetici olduğu bir toplum modeli…

Bireylerde isyan ahlakı geliştiği zaman, denetim olayı artık toplumdaki her bir ferd tarafından gerçekleştirilen bir olay haline gelir. Ferdler, yöneticiler veya idare edilenler değer ve prensiplere uygun hareket etmedikleri zamanlarda uslubunca bu işe müdahil olacaklar, sorgulayacak ve bu yanlışları düzeltmeye çalışacaklardır. Bireyleri bu kıvama ulaşmış olan bir toplumda, herkes kendine çekidüzen vermek zorunda kalacak, yanlış yapmama veya yanlışlarını düzeltme mevzuunda oldukça hassas hale geleceklerdir.

En güzel örnekleri bulabildiğimiz Hulefay-ı Raşidin efendilerimiz döneminden iki olay ile konuyu örneklendirelim. Birincisi Hz. Ömer efendimiz (ra) hutbe irad ederken cemaatten biri ayağa kalkar ve “Ey Ömer ben seni dinlemiyorum. Ganimetten dağıtılan kumaştan bir elbise çıkması mümkün değilken, nasıl olur da sen o kumaştan bir elbise yaptırdın ve onu şimdi giyiyorsun?”. Hz. Ömer’in (ra) oğlu ayağa kalkıp kendi hissesi ile babasının hisselerini birleştirip bir elbise yapılabildiğini anlattıktan sonra aynı sahabe ayağa kalkar ve bu sefer de “şimdi konuş ya Ömer, şimdi seni dinliyorum” der. Sahabeler haksızlıkların önünü almak için çok gayretlidirler ve düzeltilmesi adına da işe sahip çıkmaktadırlar.

İkinci örnek de aynı dönemden. Bir gün Humus şehrinin halkı, Hz. Ömer’in (ra) kendilerine atamış oldukları valileri ve aynı zamanda şanlı bir sahabe olan Hz. Sa’d bin Âmir (ra) hakkında şikayette bulunurlar ve bu valinin onlarca kabul edemeyecekleri bazı davranışlarından bahsederler. Bunun üzerine Hz. Ömer (ra) bu valisini huzuruna getirtir ve halkın huzurunda bu davranışlarının hesabını sorarlar. Valisi Hz. Sa’d (ra) tarafından halkın anlayamadığı bu davranışların makul gerekçeleri izah edilip meseleler açığa kavuşunca , atamış olduğu valisinin isabetli olmasından dolayı da Allah’a (cc) hamdederler.

Görüldüğü üzere her türlü yanlış uygulamalar sorgulanmakta ve düzeltilmesi için de usulunce gerekli teşebbüsler yapılmaktadır.

[Prof. Dr. Osman Şahin] 17.5.2019 [TR724]

Her ülkede bir ’Yerli Messi’ var! [Hasan Cücük]

Futbolun iki efsanesi Pele ve Maradona’nın tahtının varisi olarak Brezilya ve Arjantin’de öne çıkan isimler için uygun bulunan unvan ‘Yeni Pele’ ve ‘Yeni Maradona’ oldu. Her iki ülkede tahtın varisini bulmak kolay olmadı. İsminin başına efsanelere atfen ‘yeni’ konulan birçok oyuncu beklentilerin çok altında kaldı.

Günümüzün yaşayan iki efsanesi ise Messi ve Cristiano Ronaldo oldu. Bu isimlerden Messi adı daha ön plana çıktı. Henüz futbolu bırakmadığı için Arjantin’de Messi’nin varisi arayışı bulunmuyor. Ancak dünyanın birçok ülkesinde sivrilen her oyuncu için ‘Yerli Messi’ yakıştırması yapılıyor. Liste uzun. İşte öne çıkan ‘Yerli Messiler’den bir demet.

‘Mısırlı Messi’ Muhammed Salah: Futbol dünyasının son iki yılda yakından tanıdığı Salah muhteşem sol ayağından dolayı Mısırlı Messi olarak anılıyordu. Ancak bu lakaptan sıyrılarak dünyanın en iyi oyuncuları arasında gösterilmeye başladı. 2018 Ballon d’Or oylamasını 6. sırada, Messi’nin hemen arkasında tamamladı. Liverpool’un Şampiyonlar Ligi finaline yükselmesinde ve Mısır’ı Dünya Kupası’na taşımasında öncülük eden Salah, adının önüne hiçbir lakap konmadan kendi adıyla yeşil sahaların fenomeni olmayı başardı.

‘Türk Messi’ Emre Mor: Danimarka’nın Nordsjealland takımında adını duyuran Emre Mor, Alman devi Dortmund’a transferiyle dikkatleri üzerine çekti. Milli takım tercihini Türkiye’den yana kullanan Emre Mor, milli maçlarda çalımları ve tekniğiyle öne çıkınca ünvan bulmakta kolay oldu. ‘Türk Messi’, Dortmund’da tutunamayıp, İspanyol Celta Vigo’ya transfer olduktan sonra disiplinsiz davranışlarıyla sık sık kadro dışı kaldı. Henüz 22 yaşında olan Emre Mor ne lakabına ne de beklentilere cevap verecek bir performans ortaya koyamadan silinip gitti.

‘İngiliz Mini Messi’ Fran Kirby: Futbolu dünyaya tanıtan millet olan İngilizler, dünya çapında yıldız oyuncu çıkarmada zorlanan bir ülke oldu. İngiltere’de ‘Yerli Messi’ ünvanına layık görülen ise bir kadın futbolcu oldu. 2015 Kadınlar Dünya Kupası’nda 10 numaralı formayı giyen Kirby, ‘Mini Messi’ olarak anılmaya başladı. 25 yaşındaki Chelsea’li forvet, Messi benzeri birçok özelliğine sahipti. İngiltere’nin Brezilya’yı 1-0 yendiği karşılaşmada tek golün sahibi olan kadın futbolcu için United’in efsanesi Phil Neville, 6 kez Dünyanın En İyi Oyuncusu seçilen Brezilyalı Marta’dan daha iyi olduğunu belirtti.

‘Alman Messi’ Marko Marin: Alman futbolcu 18 yaşında Borussia Monchengladbach’dan ayrıldığından beri göçebe bir kariyere sahip oldu. Chelsea’ye imza atmadan önce Werder Bremen’de forma giydi. Mavilerdeki performansı oldukça tutarsızdı. Birçok kez kiralık olarak başka takımlarda forma giydi. Hızlanma, top sürme, çeviklik, teknik beceri ve oyunculuk yeteneğiyle tanınan Marin 2015-16 sezonunda Trabzonspor formasını terletmişti. Göçebe devam ettirdiği kariyerini kalıcı bir sözleşmeyle Olympiakos’ta sürdürdü. Şimdilerde Messi’likten oldukça uzak Kızılyıldız formasını terletiyor.

’Yunan Messi’ Giannis Fetfatzidis: Top tekniğinden ve 1.64’lük boyundan dolayı Yunan Messi diye isimlendirilen Fetfatzidis, kariyerinde önemli patlamayı Olympiakos’ta yaptı. Bu başarısının karşılığını Genoa’ya 4 milyon Euro’ya transfer olup, en pahalı Yunan oyuncu ünvanını aldı. İtalya’da gösterdiği performansla İngiliz kulüplerinin dikkatini çekti ancak 2015 yılında Suudi Arabistan’a transfer oldu. 28 yaşındaki futbolcu şimdilerde Messi’likten uzak bir şekilde  ülkesinin takımı Aris’te forma giyiyor.

’Koreli Messi’ Seung-Woo Lee:  Güney Koreli yıldız 2011’de Incheon United’tan Barcelona’nın ünlü akademisi La Masia’ya  transfer olduğunda ülkesi için büyük önem taşıyordu. 2017 yılında Hellas Verona’ya satılmadan önce Barcelona’nın B takımında sadece bir kez forma giydi. Milli takım kariyeri, kulüp kariyerinden daha etkileyici oldu. Güney Kore’nin 2018 Asya Oyunları’nı kazanmasına önemli rol oynadı. Finalde golün asistine imza attı. Beklentilerin altında kalmasına rağmen ülkesinde ’Yerli Messi’ olarak çağrılmaya devam ediyor.

’İskoç Messi’ Ryan Gauld: Tüm kariyerini Britanya Adası’nda geçirenlerin birçok oyuncunun aksine Ryan Gauld, Dundee United’dan, Sporting’e transfer olarak lakabı gibi egzotik bir kariyer tercih etti. 23 yaşında olan Gauld, ilk macerasında başarılı olamadı. Sporting’le sözleşmesi devam eden futbolcu, Portekiz’de çeşitli kulüplerde kiralık olarak forma giydi ve şimdi ülkesinin takımlarından Hibernian’da oynuyor.

’Güney Afrikalı Messi’ Tebogo Tlolane: Dünyadaki birçok oyuncu ‘İskoç Messi’ ya da ‘Yunan Messi’ diye adlandırılırken Güney Afrikalı Tebogo Tlolane ülkesinde yalnızca ‘Messi’ diye isimlendiriliyor. Ona bu lakap, mükemmel top sürme kabiliyeti sayesinde verildi. Barcelona’ya denemelere giden Tebogo Tlolane, İspanya’daki iki haftalık denemesi bir sonuç vermedi. 24 yaşındaki Tlolane şimdilerde, Güney Afrika’da Chippa United formasıyla sol bek olarak forma giyiyor.

[Hasan Cücük] 17.5.2019 [TR724]

Dinsizliği yayma cemiyeti! [Naci Karadağ]

Adına ister Milli Sinema, ister Beyaz, İsterse İslamcı Sinema denilsin fark etmiyor. Sanat, siyasal İslam’ın eline düşünce pespaye ve değersiz kalıyor.

Tıpkı diğer kavramlar gibi.

Eğitim, ekonomi, spor…

Hangisi olursa olsun fark etmiyor, iş Müslümanlıktan çıkıp İslamcılık elbisesi giymeye başladığı an, çürüme, yozlaşma, bayağılaşma durdurulamıyor.

Siyasal İslamcıların medeniyet algısı da böyle ne yazık ki.

Ama bizim konumuz sanat ve medya.

Havuz medyasına bakıp İslamofaşizmin haberciliği nasıl paçavraya döndüğünü görmek mümkün. Zaten nasıl değersizleştirdiğini bizzat kendileri ifade ediyorlar açık açık…

Meselenin hazin neticesini anlamak için, yaklaşık 20 yıldır iktidarda olan Siyasal İslam’ın sanat adına ürettiği ‘şey’in Payitaht Abdülhamit’ olması tek başına yeterlidir sanırım.

Kendine sanatçı denen İslamcı güruhun 4 koldan çengi misali devletin imkânlarına yamanarak adeta bir kene gibi yaşamı tercih etmeleri ve bu durumdan rahatsız olmamaları sadece sanat kumaşının değil, insan kumaşının da kalitesizliğini gösteriyor ama kimseyi rencide etmemek adına isimlere girmeyelim şimdilik.

Giriş kısmı uzadı kendi meselemize dönelim.

Başlıktaki Albay Nuriyes’i tanır mısınız?

Muhtemelen tanıyan çıkmayacaktır. Önce şu videoyu bir izleyelim:


Görüldüğü üzere kendisi Allahsızlığı yayma Kürsüsü Başkanı’dır… Tam ismi de Alp Giray Nuriyes.

Yani bir Türk ama asimile edilmiş.

İzlediğiniz sahne bir Türk filminden, ismi; Güneş Ne Zaman Doğacak?

Siyasal İslamcı sinemanın ilk ürünlerinden.

Ne yazık ki pek çok acı hatırayı barındırıyor bu film denemesi.

Mesela meşhur Maraş Olayları, bu filmin Çiçek Sineması’ndaki gösterimi esnasında bir bombalama dedikodusuyla başlıyor ve katliama dönüşüyor.

Mehmet Kılıç filmin yapımcısı ve yönetmeni, 12 Eylül Darbe sonrası sinemayı bıraktı, yanılmıyorsam şu anda cami süslemeleri işiyle ilgileniyor ki, bence çok iyi etmiş.

Filmin diğer üreticileri Osman Sınav ve İsmail Güneş gibi isimler ise mevcut iktidar ile ballı kaymaklı hala sanat adı altında bir şeyler üretmeye devam ediyorlar.

Mesele bu değil.

“Güneş Ne Zaman Doğacak?” filminin konusu şöyle; Türkmenistan, komünizmin etkisi altındadır. Halk, devletin uyguladığı baskıdan çok rahatsızdır. Müslümanlar işkence görmektedir. Müslüman olan Yavuz Mehmetol ezan okuduğu gerekçesiyle tutuklanır. Birçok işkenceye maruz kalır. Yavuz’un arkadaşı Alpgiray Nuriyes de bu zulümlerden şikâyetçidir. Ancak o Yavuz’un tam tersine kendini gizler. İstihbarat teşkilatına girerek Albay rütbesine ulaşır. Böylece ülkeden kaçmayı amaçlar. Kendi üstlerine, Yavuz’u tehditle ajan yapacağını söyleyerek hapisten çıkartır. Daha sonra bir plân yapar ve Türkiye’ye kaçarlar.

Son derece ilkel bir anlatım ve düşük algıya hitap eden film “Komünist Rusya” klişelerinden dolayı neredeyse izlenilmeyecek derecede kötü.

Ancak filmin enteresan bir yönü var.

Filmin finalinde Türkiye’ye gelen iki Müslüman Türk, bir de görüyor ki, Türkiye Rusya’dan bile beter. Bizzat Müslümanlar dine en büyük zararı verdikleri gibi, halkın İslam’ı yaşamasından vazgeçtik, İslam adı altında tuhaf hurafeleri din haline getirmişler.

Albay Nuriyes bugün yaşasa ve ülkemize gelse, sanırım Nihat Hatipoğlu gibi dini iktidarın paspasına çeviren sözde tüccar dincileri görünce komünist Rusya’nın daha dürüst ve inançlı olduğuna inanırdı.

Şimdi şöyle bir düşünelim.

Almanya’da ZDF kanalında, bir Hıristiyan papaz, ekrana çıkardığı 13 yaşındaki bir Türk çocuğunu törenle Hıristiyan yapıyor.

Türk halkı öve havuz medyası neler yapardı sizce?

Üstelik bu çocuğun haberi olmadığı gibi, sonradan öğreniyorsunuz ki, papaz ve çevresi çocuğa hediyeler almış, yemekler yedirmiş, cebine harçlık filan koymuş…

Havuz bataklığında Hatipoğlu’nun yaptığının bundan bir farkı yoktu emin olun.

Ermeni bir çocuğu sanki izleyiciler arasında yeni görüyormuş gibi sahneye çağırıp şov yapan kişiye din adamı denemeyeceği gibi, sıradan bir televizyoncu bile denemez.

Üzerinde uzun süre çalışılan bir projeyi adeta bir tiyatro gibi sahnelemeyi “din adamlığı” sıfatına yakıştırabiliyor aylık bilmem kaç yüz bin avro maaş alan tüccar dinbaz!

Allahsızlığı Yayma Kürsüsü…

Rusya üniversitelerinde böyle bir bölüm oldu mu sanmıyorum.

Komünizm, inançsızlığı bu kadar aptalca yaymaya kalkışmazdı diye düşünmekteyim.

Ama bizim havuz ekranı ve iktidar yandaşları sanki gizli olarak böyle bir kürsü kurmuşlar ve sadece İslam’dan değil, insanları dinden, imandan, Allah’tan soğutmayı bir amaç haline getirmişler.

2 gün önce İran’da kadınlara bisiklet kullanmak yasaklandı.

Geçtiğimiz yıl başörtüsü takma zorunluğunu protesto etmek için toplanan İranlı kadınlar şu sloganı atıyorlardı: “Sizin (mollaların ve rejimin) gideceğiniz cenneti istemiyoruz!”

Şu anda Türkiye’de gidişatın aynı olduğundan emin olun.

İnsanlar artık “AKPlilerin kurduğu yer cennet bile olsa istemiyoruz” diyor.

Nihat Hatipoğlu’nun cennetinde yer almaktansa cehenneme gideyim” diyenlerin sayısı her geçen gün artıyor.

Bir takım şaklabanlar ve tüccarlar, din adına dine en büyük zararı veriyor, kötülüğü yapıyor.

Şu videoyu bir izleyin bakalım:


Şimdi söyleyin bana siz, Albay Nuriyes olsanız Cübbeli Ahmet’in cennetine girmek ister misiniz?

[Naci Karadağ] 17.5.2019 [TR724]

Hayırhah olmak! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Son beş yıldır insanlar ağır ve tahammülü zor bir süreçten geçiyor. 15 Temmuz’dan sonra Hizmet insanlarına baskı linçe dönüştü. Dünyanın hiçbir hukuk sisteminde suç sayılamayacak absürd sebeplerden dolayı bir kesim kitlesel kıyıma ve kırıma maruz bırakıldı. Bebelerden, dedelere, nenelere kadar her yaştan insan toplumda histeri haline gelen nefretten etkilendi. En yakın arkadaşları, akrabaları insanları dışlıyor, mesnetsiz şekilde suçluyor. Devletin tepesine çökmüş ilkesiz, hukuksuz bir güruh hedef gösteriyor diye bazen analar-babalar bile vebaline şahit olmadığı yavrusunu “hain” ilan ediyor.

Hapisler, sürgünler, iftiralar, dışlamalar, işten atmalar, ülkesini terk etmek zorunda kalmalar ve daha sayamadığım pek çok gaile insanları bunalttı, daralttı. Süre uzadıkça yaşananların olumsuz etkileri katlanıyor. Tahribatın maliyeti giderek daha görünür hale geliyor. Yaşadıkları nedeniyle ruh dünyası allak bullak olan, psikolojik tedavi gören, ağır ilaçlar kullanan, hayata küsen, kabuğuna çekilen çok insan var. Ama sürecin olumsuzluğu sadece psikolojik değil. Pek çok insanda ciddi fizyolojik rahatsızlıklar da görülür oldu. Sürekli gerilim ve gerginlik hali hastalıklar şeklinde tezahür ediyor. Kansere yakalananlar, ülseri çıkanlar, kalp rahatsızlıkları artanlar var. İşkenceden kalıcı rahatsızlık oluşanlar ayrı bir konu. Yurdunu terk edip göçe zorlanan, ülkesinde kaçaklar gibi yaşamak zorunda kalan, ağır şartlar ve bunaltıcı ortam nedeniyle ruh sağlığıyla birlikte beden sağlığını yitirenler var. İnsanlar yüksek gerilim, kaygı, belirsizlik sebebiyle ani tansiyon yükselmelerine maruz kalıyor. Bu nedenle sebepsiz ağrıları olan, uykusuz geceler geçiren, türlü illetle uğraşan çok insanımız var. Kadınlarda ve çocuklarda dönemin izleri daha derin. Uzun vadede daha neler çıkacak tahmin edemiyoruz.

Böylesi ifritten bir dönemde en kötüsü, dertlerinle baş başa kalmak! Arayanın, soranın olmaması! Derdinle dertlenen, çözmeye çalışan birilerini bulamamak! Senin için dua eden, seni hatırlayan kimseleri çevrende görememek! Yalnızlık, terk edilmişlik, değersizlik hissi maddi dertlerden daha büyük dert oluyor ve bir topak gibi oturuyor insanların yüreğine. Vefasızlık, selamı-sabahı çok görme, yok sayılma onulmaz yaralar açıyor duyarlı kişilerde.

Bu tür dönemlerde birbirimize hayırhah olmak, arayıp sormak, dertleri paylaşmak çok daha önemli. Kimin ihtiyacı var, kimin derdi var diye çevremizi yoklamak lazım. İnsanların en büyük sıkıntısı karnını doyurmak değil. Elbette aç ve açıkta olanı gözetmek, ihtiyaç sahibini bulup ihtiyacını gidermek üzerimize vecibe. Ama bunu başkaları da yapabiliyor. Ülke dışına çıkınca “gavur” diye tepeden baktıklarımızın bizden daha insan olduğunu gördük. Yurt dışında belediyeler, yardım kuruluşları, bazen bir Alman, bir İngiliz yapıyor bu işleri. Maddi ihtiyaçların ötesinde bu zor zamanda, kasvetli dönemde insanlar acı kahveye, bir bardak çaya ve yanında iki kelam etmeye muhtaç. Muhabbete, dertleşmeye, halleşmeye aç.

İnsanları yalnızlığa terk etmek, arkadaşlarımızın sıkıntılarına ilgisiz kalmak bir vefasızlık. Ama kendini yalnızlığa terk etmek daha onulmaz, çaresi bulunmaz bir durum. Yalnız kalmak, içe kapanmak, kendini tecrit etmek bazen dinlendirici, tefekküre, muhasebeye sevk eden bir hal olsa da, bunu devamlı hale getirmek kanaatimce iyi bir tercih değil. En azından en çok paylaşmaya, halleşmeye, konuşmaya ihtiyacımız olan böylesi zamanlarda değil. Panjurları kapatmak, dostlarla bağı koparmak sadece yaşadığımız travmayı derinleştirecektir. Maalesef farklı seviyelerde bu tür davranışları benimseyen arkadaşlarımız var. Tepkisel ve fevri yaklaşımlarla kendimizi tecrit etmek yerine, oturup kalktığımız insanları daha itina ile seçebiliriz. Ama köşemize çekilip kadere küsmek, eylemsiz kalmak, hayata tutunmak için çaba sarf etmemek kendimizi çürümeye terk etmek olur.

“Benim dertlerim büyük, ciddi sıkıntılarım var!” diyerek hep başkasından medet ummak da çözüm değil. Kendi derdimize rağmen pekala biz de başkalarına muin, hayırhah olabiliriz. Belki de attan düşenin halinden attan düşen daha iyi anlayacağı için çabamız hem onlara hem bize ilaç olacak! Böylece belki bizim de derdimiz azalacak! Paylaştıkça, konuştukça, dertleştikçe birlikte rahatlayacağız. Hayattan yılıp köşemize çekildikçe, arkadaşlarımızdan uzaklaştıkça sıkıntılarımız büyüyecek, dertler ağırlaşacak! Kendimizi tecrit ederek iyi bir çevrede sosyalleşmeyi hak eden çoluk çocuğumuza da zulmetmiş, onları da cezalandırmış olmayacak mıyız?

Hayırhahlık, kardeşlik, ahiretlik, sağdıçlık, dert ortağı, gönüldaşlık gibi bizim kültürümüzde yakın dostluğu ifade eden pek çok kelime var. Bu kavramlar ve onların gerektirdiği davranışlar sıkıntılı anlarda önem kazanıyor. Sevinçli günde, rahat dönemde arkadaşlık kolaydır. Hayırhahlık, en zor zamanda, en dar halde dostun yanında olabilmektir. Herkesin uzak durduğu, vebalı muamelesi yaptığı, itip kaktığı zaman destek olabilmek, umut verebilmektir.

Hayırhah olmak, yol arkadaşının hayrını düşünmek, yolun sıkıntıları hakkında uyarmaktır. Başına iş geldiğinde arkadaşını kendi haline bırakmayıp el uzatmak, bulunduğu halden çıkarmaya çalışmaktır. Hayırhah olmak, hep dostun arzu ettiği şekilde konuşmak demek de değildir. Onun iyiliğini, maslahatını düşünmektir. Dostun hata içinde ise incitmeden, kırmadan doğruyu göstermektir. Sırtındaki akrebi haber vermek ve kurtulmasına yardımcı olmaktır. Sana dost olduğunu söyleyenler hep duymak istediğin şeyleri söylüyor, sana sürekli övgüler yağdırıyor, ama önündeki tehlikelerden haber vermiyorsa gerçek dost ve hayırhah değildir. Gerçek dost acı hakikatleri de söyler. Zira zarar görmeni istemez. Hakiki arkadaş problemleri yok saymaz, ihmal etmez, örtbas etmez.

Sosyal bir varlığız ve bir sosyal çevreye ihtiyacımız var. Muhabbete, arkadaşlığa, dertleri/sevinçleri paylaşmaya ihtiyacımız var. Bugünlerde bu ihtiyaç ekmek kadar, su kadar zaruri. Büyük bir deprem yaşandı. Eski hayatımıza dair pek çok şey yıkıldı, tahrip oldu. Ama hayat devam ediyor ve biz yine bir sosyal çevrede yaşamak, arkadaşlar, dostlar edinmek, ömrümüzü değerli kılacak işler yapmak durumundayız. Dikkatli olmak, sorgulamak, hüsnü zan yanında ademi itimatı elden bırakmamak önemli. Ancak bütün bunlara rağmen yeni dönemde, yeni coğrafyalarda hayatımızı yeniden kurmak, normalleştirmek, travmalardan kurtulmak zorundayız. Bu ağır ve zor işi kendi başımıza yapamayız. Güvendiğimiz dostlarımızla, arkadaşlarımızla hayatımızı yeniden inşa edeceğiz. Küslüğü, alınganlığı bir tarafa bırakıp hayırhahça birbirimize destek olacak, el uzatıp, dert paylaşıp yükümüzü hafifleteceğiz. Hayata tutunmak ve ayakta kalmak için!

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 17.5.2019 [TR724]

MİT TIR’ları ve dava açma süresi! [Erhan Başyurt]

Kamuoyunda ‘MİT TIR’ları olarak bilinen, IŞİD’e yasadışı silah sevkiyatının görüntülerini yayınlayan Aydınlık ve Cumhuriyet hakkında verilen iki ayrı karar, hali hazırda hukuksuz şekilde hapiste tutulan birçok gazeteci arkadaşımızın daha tahliyesini gerektiriyor.

Her iki karar da emsal niteliğinde ve ‘iktidarın intikam kılıcı’ gibi davranan yargının basın davalarında hukuka dönüşünün sinyalini veriyor.

İlk karar Aydınlık Genel Yayın Yönetmeni Mustafa İlker Yücel ve gazetenin İstihbarat Şefi Orhan Ceyhun Bozkurt hakkında verildi.

Yücel ve Bozkurt, MİT TIR’larına ait fotoğrafları 21 Ocak 2014’te yayınlamaktan dolayı hakim karşısına ‘sanık’ olarak çıktılar.

’’Devletin güvenliğine ilişkin gizli kalması gereken bilgileri açıklamak” ile suçlanan Yücel ve Bozkurt hakkında, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi 21 Şubat 2019’da ‘’dava 4 aylık yasal süreden sonra açıldığı için düşürülmesine’’ karar verdi.

YOK YERE HAPİS YATTI, 4 YIL MAĞDUR OLDU

İkinci emsal karar 15 Mayıs’ta yine İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yine ‘MİT TIR’ları nedeniyle yargılanan dönemin Cumhuriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül için verildi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve MİT’in avukatlarının hazır bulunduğu davada mahkeme, Erdem Gül hakkındaki suçlamayı şu şekilde düşürdü:

‘’5187 sayılı Basın Kanunu’nun suç tarihinde yürürlükte olan 26/1 maddesinde öngörülen dört aylık süreden sonra açıldığının anlaşılması nedeniyle 5271 sayılı CMK’nın 223/8’nci maddesi uyarınca iş bu davanın düşmesine…”

Erdem Gül, 93 gün hapis yatırıldı. 4 yıldır yurtdışı çıkış yasağı uygulanıyordu. ‘Vatan haini’ olmakla suçlanmıştı.

Oysa hakkında dava açılmasının bile mümkün olmadığı, kesinlik kazandı. Yani tüm bu mağduriyetleri, iktidarın ‘intikam hırsı’ ve ‘gözdağı verme’ çabası nedeniyle yaşadı…

MAHKEME KANUNU 4 YILDA HATIRLADI (!)

Çok daha vahimi, Can Dündar ve Erdem Gül ile avukatları daha ilk savunmalarında dava açmak için yasal sürenin aşıldığını belirterek beraatlerini istemişlerdi.

Basın davaları konusunda uzman Veysel Ok da 31 Ocak 2016’da yani Dündar ve Gül’e yönelik İddianame’nin mahkemeye sunulduğu tarihte P24’te kaleme aldığı ‘’Dündar ve Gül hakkındaki iddianameye altı temel itiraz’’ başlıklı yazıda şu tespitlere yer veriyordu;

‘’İddianame öylesine hukuksuz ki, aslında diğer savunmaların hiçbirine ihtiyaç yok.

İddianameyi hukuksuz kılan en önemli unsur, belki de en başta ifade etmemiz gereken temel itiraz şudur: İddianamede isnat edilen suçlamalar Basın Kanunu kapsamındadır. Ancak bu dava, Basın Kanunu’nun 26’ncı maddesinde belirtilen dört aylık süre zarfında açılmamıştır.

Ceza Muhakemesi Kanunu’na göre, bir dava ilgili iddianamenin mahkeme tarafından kabulüyle açılmış sayılır. İddianame mahkeme tarafından henüz kabul edilmemiştir

Anayasa Mahkemesi’nin 28.04.2011 tarihli 2009/66 Esas, 2011/72 Karar sayılı iptal kararından sonra TBMM tarafından Basın Kanunu’nun 26’ncı maddesi yeniden düzenlenmiş ve günlük süreli yayınlarda dava açma süresi dört ay olarak belirlenmiştir.

02.07.2012 tarihinde Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren Basın Kanunu’nun 26’ncı maddesindeki değişiklik gerekçesinde, TBMM gazetecilerin dava tehdidi altında kalmamaları amacıyla dört aylık sürenin “MUHAKEME” şartı olduğunu ifade etmiştir.

Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2008/15913 Esas, 2010/12286 Karar sayılı kararında dört aylık dava açma süresinin hak düşürücü bir süre ve muhakeme şartı olduğunu açıkça belirtmiştir:

“Ceza davalarının açılmasına ilişkin günlük süreli yayınlar yönünden iki ve diğer basılmış eserler yönünden dört aylık hak düşürücü süre vardır.”

İddianamenin esasını teşkil eden “İşte Erdoğan’ın Yok Dediği Silahlar” başlıklı haber 29 Mayıs 2015 tarihinde yayınlanmış, köşe yazılarının tümünün tarihi de gün itibariyle dört aylık dava açma süresinin dışında kalmıştır.

Sonuç olarak, savcı İrfan Fidan hak düşürücü süre olan dört aylık dava açma süresi geçtikten sonra iddianameyi hazırlamış ve İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ne göndermiştir… İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin de yapması gereken delilsiz, dava açma sürelerini geçirmiş iddianameyi takipsizlik kararı vermek üzere iade etmektir.’’

Mahkeme, herkesin bildiği bir gerçeği maalesef 4 yıl sonra kabul etti veya söz konusu kanunu 4 yıl sonra fark edebildi (!)

İşte bu dört yıl, Türkiye’de basın hürriyetinin kara dönemi, basını yargı eliyle keyfi cezalandırmanın zirve yaptığı dönemdir.

Türkiye’nin en çok gazeteci tutuklayarak utanç listesinin zirvesine adını yazdırdığı dönemdir…

‘4 AY’ KANUNUNU 2012’DE AKP HAZIRLADI

Önce Aydınlık’a 3 ay sonra kısmen Cumhuriyet davasında hatırlanan ‘‘4 aylık hak düşürme süresi’’ tüm basın kuruluşları ve gazeteciler için ‘emsal karar’ hükmündedir.

Sözcü gazetesinde yazılar yazan Aytunç Erkin dün köşesinde, Aydınlık ve Cumhuriyet kararlarının, sürmekte olan Sözcü davası için de emsal olduğunu ve yazarlarına açılan davaların düşmesi gerektiğine haklı olarak vurgu yapıyordu.

Erkin, Sözcü’ye dava açıldığında basın hukuku konusunda uzman Turgut Kazan’ın 16 Ocak 2019’da kendilerine yaptığı değerlendirmeye yer verdi:

’Basın Yasası’nın sağladığı apaçık güvenceler bile göz ardı ediliyor.

Oysa, 5187 sayılı bu yasayı AKP iktidarı yaptı.

Cezai sorumlulukla ilgili 11’inci maddeyi, haber kaynağını açıklamama hakkını koruyan 12’nci maddeyi ve dava açılmasını belli sürelere bağlayan 26’ncı maddeyi birlikte çalışıp birlikte yazdık.

11’inci maddeye aykırı olarak, ‘yapılan yayından gazete sahibinin de cezai sorumluluğu vardır’ deniliyor.

12’nci maddeye aykırı olarak, gazeteci haber kaynağını açıklamaya zorlanıyor.

Hatta, 26’ncı maddeye rağmen, yasanın belirlediği süreler dolduktan sonra açılamayacak davalar açılıyor.

İşte, SÖZCÜ Gazetesi olayında da aynı durum yaşanıyor. Yöneltilen suçlama haberlere/köşe yazılarına dayanıyor. Bu durumda 26’ncı maddenin uygulanması gerekiyor.

Basın yoluyla işlendiği öne sürülen suçlarda, günlük gazeteler için dava açma süresi 4 aydır. Bu süre hak düşürücü süredir.

Dava eğer açılmışsa 223/8.maddesi uyarınca DÜŞME kararı verilmesi gerekir.

Yargıtay kararında açıklandığı gibi; Basılmış eserin yayınlandığı an, suçun işlendiği andır…’’

Kanunun hazırlanma sürecinde yer alan hukukçu Kazan’ın hatırlatmaları son derece önemli.

Veysel Ok’un MİT TIR’ları davasında yaptığı tespitler gibi umarım Kazan’ın da doğrulanması hukuksuz yıllar almaz…

EMSAL KARAR TÜM GAZETECİLERE UYGULANMAK ZORUNDA

Mahkemeler maden uzun bir aradan sonra da olsa hukuku hatırladılar ya da hukuka dönüş yaptılar, verilen bu kararlar emsaldir…

Tüm gazete ve gazetecilere yönelik açılan davalar için Basın Kananu 26’ncı madde bağlayıcıdır.

‘’Hukuk önünde eşitlik’’ ilkesi gereği tüm gazeteciler için uygulanmalıdır.

Mehmet Baransu’ya, Gültekin Avcı’ya, Nazlı Ilıcak’a, bir çok yazar ve muhabire haber veya köşe yazılarından dolayı yöneltilen suçlamalar 4 aylık hak düşürücü süre kapsamındadır.

Basın yoluyla işlenen suçlar Basın Kanunu’na tabi olduğuna göre, içeriklerinin ne olup olmadığı bir yana, bu haber ve yazılardan dolayı dava açılamaz.

Umarım 4 yıl sonra hukuku hatırlayan mahkemeler, bu kez de hukuk önünde eşitlik ilkesini unutmaz ve bir kez daha vicdanları kanatmazlar…

Hali hazırda özgürlüğünden mahrum bırakılıp hapis yatırılan veya yargılaması süren tüm gazeteciler bu iki emsal kararı savunmalarının olmazsa olmazı yapmalılar.

Türkiye’de siyasi talimatlar nedeniyle adil bir karara erişmeleri engellense bile, uluslararası hukuk mercilerinde, AİHM’de kesinlikle sonuç alacaklardır.

[Erhan Başyurt] 17.5.2019 [TR724]

Mehmet Dişli, 15 Temmuz gecesini anlattı: Akın Öztürk’ü, Akıncı Üssü’ne Hulusi Akar çağırdı

15 Temmuz gecesine ilişkin yaşanan olaylar ve gelişmeler hala gizemini koruyor. O geceye ilişkin tüm sorumlulukların dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ı işaret etmesine rağmen, hakkında her hangi bir işlem yapılmaması dikkat çekiyor.

Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Genelkurmay Çatı Davasında 15 Temmuz’un kritik ismi eski General Mehmet Dişli’nin esas hakkındaki mütalaaya karşı verdiği savunmada 15 Temmuz gecesine ve Hulusi Akar’a ilişkin kritik bilgiler paylaştı.

AKAR’IN İFADELERİNİ ÇÜRÜTTÜ

AKP’li Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın, Genelkurmay Başkanı olduğu dönemde yaşanan 15 Temmuz’a ilişkin verdiği tanık ifadesini tek tek çürüten Mehmet Dişli, yaptığı savunmasın emir komutanın o gece Akar’ın kontrolünde olduğunu vurguladı.

Oda TV’de yer alan habere göre, Akar’ın verdiği tanık ifadesinde, “Dışarıdan alçak uçuş yapan uçak ve silah seslerini işitince tekrar hiddetle bağırmaya başladım” şeklindeki sözlerine ilişkin açıklamada bulunan Mehmet Dişli, “Ankara’da uçaklar saat 22.08’den sonra uçmaya başladı. Ne yaptık? Bir süre TV’ye baktık. Bana ara sıra bir şeyler soruyor, ben de elimdeki notlara bakıp, cevaplamaya çalışıyordum. Malum namaz. 20-25 dakika kaldı. Geldi, yine zaman zaman arkaya gidiyordu. Gitme durumu belli olunca, tekrar abdest tazeledi. Bir süre sonra makamdan çıktık. O sürede yaşananlar bunlar.” dedi.

“BAĞIRMA OLAYI GERÇEK DEĞİL”

Akar’ın “bağırdım” ifadesini yalanlayan Dişli, “Bağırma, çağırmayı duyan yok. Saat 22.00’den öncesine bakalım, bağırma çağırma var mı? Yok. 21.30’dan itibaren kamera kayıtları mevcut. Özetle o anlarda şahsıma veya bir başkasına bağırma, haykırma vuku bulmamıştır. Her beyanın ardına bağırma, haykırma eklenmesi, bu üslup, bu yaklaşım Genelkurmay Başkanının inandırıcılığını yitirmesine yol açıyor.” şeklinde konuştu.

Akar’ın, “Bir zaman sonra Dişli tek başına yanıma geldi, ‘Beni dinlemiyorlar’ dedi” beyanının da eksik ve amacından saptırılmış bir ifade olduğunu iddia eden Mehmet Dişli, şunları anlattı:

“BİR ŞEY BECEREMEDİN ZATEN”

“TV izliyorduk. Bir görüntüye çok sinirlendi. Bu, halkla askerin karşı karşıya geldiği, ağlayan askerlerin görüntüleriydi. Ağır tepki gösterdi, ‘Rezalet. Silahlı Kuvvetlerin düştüğü duruma bak. Derhal son versinler, kışlaya dönsünler talimatı verin. Bir şey beceremedin zaten’ dedi. Bunun üzerine ben de, ‘Uygun görürseniz beraber gidelim. Belki sizi dinlerler, sizin söylemeniz daha etkili olur’ karşılığını verdim. ‘Tamam tamam, geç git’ dedi.

Filoya gittim, emirlerini ilettim. Tam 7 saat 14 dakika yanındaydım. ‘Dışarıdan patlama sesleri gelmeye başladı. En hiddetli şekilde bağırdım. Dişli, Kubilay (Selçuk) sinmiş vaziyetteydi. Bir telefon getirip, Başbakanla görüştürdüler’ diyor. Bu sözlerin hiçbirinin muhatabı değilim, reddediyorum. Ceride kayıtları ortada, ilk bombalama saat 07.03’te.

Elektrikler kesilmişti, 7.40 civarında geldiğinde TV’de alt yazıda Ümit Dündar’ın Genelkurmay Başkanlığı’na vekâleten atandığını görünce, ‘Bu son şans. İnisiyatif benden de çıkıyor’ diyerek, beni yeniden filoya gönderdi.

07.50 civarı emrini ilettim, ‘Tamam’ dediler. Kamera kayıtları ortada, Akar’ın yanına dönüş saatim 08.06. Ben bombalamayı dönünce öğrendim. Karargâha dönüş ve yapılacaklar hakkında emirlerini verdi ve ‘Bak bakalım. Cumhurbaşkanı, Başbakana ulaşabilir miyiz?’ dedi.

Özetle böyle bir diyalog yaşanmamıştır. Kamera görüntülerinde her hareket var. Çıkış sırasında Akar’ın vücut diline bakın, hiç söyledikleriyle uyuşuyor mu? Kaldı ki, bunları söylemesini gerektiren bir durum da yok. Yalancı TV’lerin algısına mı kapıldı, ‘Akar operasyonla kurtarıldı’ haberlerin etkisinde mi kaldı acaba?” dedi.

“AKAR: TSK BU İŞİ KENDİ İNİSİYATİFİYLE SONLANDIRMIŞ OLACAK” DEDİ

Akar’ın, “Başbakana hiçbir pazarlık olmayacağını söyledim” sözünün de gerçeği yansıtmadığını bildiren Dişli, “Başbakanla görüştüren benim. Görüşürken yanında olan benim. ‘Karargâha geçip, TSK’ya duyuru yapacağız. Merkez Komutanlığı ve askeri savcılar devreye girecek. Cumhurbaşkanı ve Başbakan polis ve halka çağrı yapıp, geri çekilmelerini sağlayacak. TSK bu işi kendi inisiyatifiyle sonlandırmış olacak’ dedi. Bu planı beraber yaptık. Ben filoya ilettim, onlar da uydu. Söyledikleri o rütbe ve makama yakışmıyor. Bu benim devlet edep ve adabımla bağdaşmıyor” ifadesini kullandı.

Mehmet Dişli, Akar’ın Akıncı’dan Çankaya Köşkü’ne gidişleri ve Köşk’te yaşananlara dair açıklamalarını ise şu sözlerle reddetti:

“Bana ‘Kal’ dediği halde telefonla irtibat kuracağım gerekçesiyle helikoptere bindiğimi söylüyor. Kimin gidip, kimin kalacağına oradaki makamdan çıkmadan karar vermiştik. Bu olayda bırakın askerliği, eşyanın tabiatına aykırı bir durum var. Bir orgeneral, üstelik kuvvet komutanlığı yapmış Akın Öztürk, emrini harfiyen yerine getiriyor. Bir tümgenerali dinlemeyecek öyle mi?

Arabaya, helikoptere binmesi mümkün mü? Oradan bir Genelkurmay Başkanı olarak uğurlandı. Emir-komuta ondaydı. ‘Helikopter havada iken de bir yerlerle irtibat halindeydi’ diyor. Bu da kurgu. Helikopterde herhangi bir telefon görüşmesi yapmadım. HTS kayıtları ve Eskişehir cerideleri ortada. Zaten imkansız.

AKAR’IN BEYANLARI “ÇOK TALİHSİZ”

Bu VIP helikopteri değil ki, askeri helikopter. Konuşmak imkânsız. Bir diğer sözü; ‘Müsteşar Beyle baş başa iken peşimden gelenin kim olduğunu sordu. Ben yaşadığım olayları kısaca özetledim ve Dişli’nin gözaltına alınmasının uygun olacağını değerlendirdim’ diyor. Çok talihsiz bir beyan.

Pistte Tuğrul Türkeş ve Fuat Beyi (Oktay) hatırlıyorum. Önce ben iniyorum. Odaya geçtiğimizde eski Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz da vardı. Önceden tanıdığım için olanları ilk ona anlatmaya başladım. Fuat Bey de yan koltukta Akar’la konuşuyordu.

Yerinden kalkıp, benimle tokalaştı, ‘Ya Şaban Dişli’nin asker kardeşi olduğunu bilmiyordum’ dedi. Şaban Dişli’yle görüşüp görüşmediğimi sordu. Bende telefonu olmadığını söyleyince, hemen bağlattı. Önce kendisi konuştu, sonra bana verdi. O odada bir saat birlikteydik.

Bu cümle külliyen kurgu. Peşinden gelen kim, adam anlatmış zaten. Şahsımdan övgüyle bahsetmiş olmalı ki, herkes gelip memnuniyetini söyledi. Kahvaltı falan hazırlandı. Başka şeyler de var, ama anlatmayacağım. Gözaltına alınma saatim belli. Yedi saat Mehmet Dişli orada ne yaptı peki? Demek ki, gözaltı isteğini Çankaya Köşkü’nde kimse kaale almamış. ‘Ben ve peşimden Dişli geldi. Açıkçası arkamdan gelenleri kontrol etmedim’ diyor.

“SÖYLEDİKLERİ DOĞRU DEĞİL, DÜŞÜNDÜRÜCÜ”

Görüntüler ortada. Kendisi, ben, pilot ve teknisyen var. İlk ben iniyorum. Pilot ve teknisyen gelmiyor. Bir arkadan gelme var mı? Maddi gerçek ortada. Söyledikleri doğru değil, ama çok düşündürücüdür. İster peşimden geldi, ister önümden gitti desin. Dünya biliyor ki, o helikopterden iki kişi indi ve söylediklerini maşer-i vicdan kabul etmiyor. Güncel konu bu. Kim bilir bu daha nerelere monte edilecek. Her cümlesini çürütmemin imkanı yok, ama bunlar yeterli kanaate ulaşmanızı sağlayacaktır.

Tanık, tutarlı ve doğru olmalı. Söyledikleri rütbesi ve makamına göre değil hukuka göre değerlendirilmeli. Söyledikleri muğlak, tutarsız, maddi gerçeklere aykırı. Bu haliyle bütünsel güvenilirlikten de yoksundur. Asıl mesele Akar’ın neden böyle konuştuğudur. 16 Temmuz saat 16.00’dan sonra ne olmuştur da bu son derece suni, kurgu ifadeyi vermiştir. Algı bitince, bu ifade çöp olur. Akar bu ifadesiyle tarihe geçmiştir. Söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu Yüce Türk Milleti’nin vicdanına bırakıyorum.” dedi.

KULAĞIMLA DUYDUM; AKIN ÖZTÜRK, HULUSİ AKAR TARAFINDAN ORAYA ÇAĞIRILDI

Savunmasının devamında esas hakkındaki mütalaada yöneltilen suçlamaları cevaplandıran Dişli, Akın Öztürk’ün Akıncı’da olması konusunda, “Kulağımla duydum, Hulusi Akar tarafından oraya çağırıldı” dedi.

Mehmet Dişli, “Gece boyunca Akıncı’da darbe faaliyetlerini yürüttüğü, bu hususun kameralarla tespit edildiği” suçlaması için şunları söyledi:

“Akıncı’da toplam dokuz saat 12 dakika kaldık. Bunun yedi saat 14 dakikasında Akar’ın yanındayım. Çıkıyorum, emirlerini yerine getirip, dönüyorum. Telaş içinde, başım önde koşarak gidip, geliyorum. Kimseyle konuşmam, görüşmem, samimi görüntüm yok.

Bir saniyelik bile olsa darbe faaliyetini yürütme olarak yorumlanacak bir hareketim yok. 143. Filo bölgesine bir kez Akın Öztürk, bir kez Kubilay Selçuk’la, 6-7 kez yalnız gittim. İnsanlara Akar’ın talimatlarını iletip, döndüm. Bu kısıtlı sürede bile Akar’la temas halindeyim. Burada Akar’dan çok söz edildi, ama bir özelliğinden bahsedilmedi. Çok tez canlıdır. Emir veriyor, daha ben oraya gitmeden oradakileri arayıp, ‘Dişli beni sabit hattan arasın’ diyor.

“ATTIĞIM HER ADIM ONUN EMRİDİR”

Arıyorum, ‘Ya, şunu şunu da söyle’ diyor. Diğer generalleri çağırıyor, onlara ayrı emir veriyor. Bu görüntüleri dünyanın neresine gönderirseniz gönderin, bundan darbe faaliyeti çıkmaz.

Müebbet istediğiniz bir kişi için bunu yapın, görüntüleri bir uzmana gönderin, ‘Darbe faaliyeti mi icra ediyor, karargah subayı gibi mi görev yapıyor?’ diye sorun. Akar’ın her yanına giriş, çıkışta topuk selamı verip, kendimi takdim ediyorum. Bu bir darbeci hareketi olabilir mi? Attığım her adımım, onun emridir.” şeklinde anlattı.

Savunmasının son bölümünde göz yaşlarına hakim olamayan Mehmet Dişli;

“Yaşadıklarımı, gördüklerimi, duyduklarımı, bildiklerimi anlatabileceğim kadarıyla anlattım. 15 Temmuz saat 21.00’den 16 Temmuz saat 16.00’ya kadar Hulusi Akar’ın yanındaydım. Hulusi Akar’ın tavrını hala anlamlandıramıyorum. Çankaya Köşkü’nde insanlara benim hakkımda neler söylediğini anlatmak istemiyorum. Elbet bir gün ortaya çıkacak.

Sadece bir bakanla Akın Öztürk için tartışmasını aktarayım. O bakan, Öztürk hakkında bazı şeyler söyleyince Akar bana dönüp, ‘Lan bu adam sabaha kadar bizimle değil miydi?’ dedikten sonra o bakana döndü ve ‘Yapmayın. O bizim kardeşimiz. Sapla samanı karıştırmayın’ dedi. Lütfen, Hulusi Akar’ın bu tavrını değerlendirin. Ben askerliğin, rütbemin, vazifemin gereğini yaptım.

Suçsuzum, darbeci değilim. Tam aksine bu ilkel anlayışın tarihe gömülmesi için çalışmalar yaptım. Çankaya Köşkünde kahramanken, bilinmeyen bir şekilde şüpheli, sonra algıyla sanık haline getirildim. Ne FETÖ’cü, ne darbeciyim.

Evet, muhafazakar bir ailede doğdum. Milli ve manevi değerlerimi onlardan aldım, ama Harbiyeliyim. Şerefli bir general, aydın bir asker, çağdaş bir insanım. Her şeyimi Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyete borçluyum. Bunu başta buraya getirilmeme sessiz kalanlar ve sessiz bekleyenler de biliyor. Harbiye’ye 18 yaşımda girdim.

Ordu benim hayatım. Tüm zamanımı, tüm yeteneğimi, aklımı, yüreğimi bu orduya, bu ülkeye, bu millete adadım. Kimse bana darbeci diyemez. Ben Harbiye sancağına ihanet etmedim, etmem.

Bir fitneye, vefasızlığa, işkenceye maruz kaldım. Ama ülkemin, milletimin, ordumun selameti her şeyin üzerinde. Derhal, mümkünse bugün tahliyemi talep ediyorum.”

Dişli’den sonra kızı olan avukatı savunma yapmaya başladı. Ancak sesi titreyince, Başkan Oğuz Dik, “İstersen Barış başlasın” diyerek, diğer avukata söz verdi.

Kızı savunma yaptığında ise yine sesi titreyerek, “Müvekkilim babam üç yıldır tutuklu” dedi. Hulusi Akar için de, “Hulusi amca diye bildiğimiz, yeni siyasetçi Hulusi Akar” ifadelerini kullanan avukat, babasının Akar yüzünden tutuklu olduğunu ima etti.

[MedyaBold.Com] 16.5.2019