Tutuklu Ömer Asaf’ın babası: Oğlum verem vakasının olduğu bir koğuşta kalıyor [Sevinç Özarslan]

BOLD/ÖZEL-17 Nisan 2019’da Kütahya’da tutuklanan Fatma Erden yarın ilk mahkemesine çıkıyor. Kütahya 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek davada Erden, adı ve ev adresi bir mesajda geçtiği için ‘terör örgütü üyesi’ olmaktan yargılanacak.

Fatma Erden yaklaşık bir aydır 8 aylık oğlu Ömer Asaf ile birlikte Kütahya E Tipi Cezaevi’nde 50 metrekarelik bir koğuşta kalıyor.

29 kadın ve 4 çocuğun daha bulunduğu koğuşta kalorifer yeterli olmadığı için oğlunun sürekli hastalandığını söyleyen baba Necip Erden, “Hava serin, kalorifer yanmıyor, sürekli hasta. Alerji oluyor. O ortamda bir bebeğin banyosu, bakımı, her şey dert, sıkıntı. Revirden öksürük ilacı almış eşim ama alerji yapmış” dedi.

Koğuşta verem vakasının olduğunun söylendiğini belirten Erden, “Dert sıkıntı çok. Koğuşta verem vakası olduğu söyleniyor. Oğlumuzun zaten hassas bir yapısı vardı. Annesi suyun sıcaklığı 25 derece olmadan yıkamazdı onu. Şimdi akmayan sıcak sularda yıkamak zorunda. O çocuğun güneşe ihtiyacı var. Başındaki hassas bölge D vitamini olmadan güneş görmeden olmadan nasıl sağlıklı bir şekilde kapanacak.” ifadelerini kullandı.

“Ne kadar gerçek bilmiyoruz ama yemeklerde şap iddiası var. Böyle bir şey çocuğun bünyesine nasıl etki yapar!” diyen Erden bir baba olarak Aile Bakanlığı’na, Adalet Bakanlığı’na serzenişte bulunuyor:

“Hadi büyükler sabretsin ama çocukların yeni gelişen dünyası sadece o koğuşlar mı o olacak? Zihin gelişimi etkilenmeyecek mi? Çocuk ağacı, güneşi, kediyi, köpeği sadece televizyondan mı görecek? Kritik gelişim dönemi, zihinsel gelişimi, fiziki gelişimi 50 metrekareden mi ibaret olacak. Baba demeye yeni başlayan oğlumu parmaklıklar arkasından mı seveceğim, ona ne zaman dokunacağım, babadan yoksun mu büyüyecek oğlum.”

EVİNE GELMEK İSTEYEN MİSAFİRLERİNİN MESAJLARINDA ADI VE EV ADRESİ GEÇTİĞİ İÇİN TUTUKLANDI

Kütahya Köprüören Tek Termik Ortaokulu’nda Teknoloj ve Tasarım Öğretmeni olarak görev yapan Fatma Erden, 15 Temmuz’dan sonra Valilik kararı ile açığa alınmış, 30 ay bekletildikten sonra iki ay önce görevine geri dönmüştü.

17 Nisan 2019’da gelen tebligat üzerine ifade vermeye giden Erden, birkaç saat içinde tutuklanmıştı. 2015 yılında, iki meslektaşı kendi aralarında mesajlaşıp Fatma Erden’in evine misafirliğe gideceklerini söylemeleri ve ev adresini yazmaları suç sayılmıştı.

[Sevinç Özarslan] 15.5.2019 [MedyaBold.Com]

“Siz kimsiniz?” diyen Erdoğan’a cevap

SAMANYOLUHABER- Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD), 31 Mart Mahalli İdareler Seçimi’nde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak seçilen Ekrem İmamoğlu’nun mazbatasının Yüksek Seçim Kurulu (YSK) marifeti ile iptal edilmesini ve seçimin sadece Büyükşehir’de yenilenmesine karar verilmesini “kaygı verici” diye nitelemişti.

TÜSİAD’ın “kaygılıyız” çıkışına hem Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hem de müttefiği Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) lideri Devlet Bahçeli "tehditkâr" sözlerle cevap vermişti.

"Patronlar kulübü" TÜSİAD'ın başkanı Simone Kaslowski, seçimlerin iptal edilmesi sebebiyle Türkiye'nin krizden çıkış için gerekli tedbirlere odaklanamayacağını söyledi.
 
O SÖZLERE YİK’TE CEVAP VERDİ

Erdoğan, “Siz kimsiniz? Haddinizi bilin, yoksa size karşı tavrımız değişir.” derken, Bahçeli, “TÜSİAD Başkanı’na o cümleyi tersinden okuturlar.” ifadesini kullanmıştı.

TÜSİAD Başkanı Simone Kaslowski o sözlere bugün İstanbul'da toplanan Yüksek İstişare Konseyi’nde (YİK) kürsüden cevap verdi.

TÜSİAD’ın 700’e yakın üyesiyle 4 bin 500 şirketi temsil ettiğine işaret eden Kaslowski, isim vermeden Erdoğan’ın “Siz kimsiniz!?” sorusuna cevap verdi.

Kaslowski, “Çalışma gruplarımızda 3 bin civarında uzman ve yönetici yer alıyor. Bu çeşitlilik ve derinlik sayesinde ülkemizin menfaatine olan pek çok görüş karşılık buluyor.” dedi.

“SEÇİMSİZ DÖNEM OLACAĞINI ÜMİT ETMİŞTİK”

Kaslowski, YSK kararına da tepki gösterdi: “Uzun bir süredir seçim atmosferi içinde hareket ediyoruz. 31 Mart’tan sonra seçimsiz bir dönem olacağını ümit ediyorduk. Ancak yerel seçimler İstanbul’da yenilenecek ve seçim ortamı 3 ay daha uzayacak.”

“Patronlar kulübü” diye nitelenen TÜSİAD’ın başkanı Kaslowski, “Bu sene pozitif bir büyüme elde etmek kolay olmayacak. Son iki senede 4 seçim reform ve makroekonomi gündemine odaklanılmasını zorlaştırdı.” dedi.

“TATSIZ GELİŞMELER YAŞANIYOR”

Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye’yi karşı karşıya getiren Rus hava savunma sistemi S-400’ün sebep olduğu krize de işaret eden Kaslowski, “Tatsız gelişmeler yaşanıyor. S-400 ve Doğu Akdeniz karşımızda duruyor. Bu konular ekonomimize olumsuz yansıyor.” diye konuştu.

TÜSİAD: PUSULAMIZI AB’YE ÇEVİRELİM

Türkiye’nin pusulasını Avrupa Birliği (AB) üyeliğine ayarlamak mecburiyetinde olduğuna işeret eden TÜSİAD Başkanı, “Biz AB deyince demokrasi, hukuk ve refah anlıyoruz. En önemli ekonomik partnerimiz olan AB ile ilerlemeye ihtiyacımız var.” dedi.

TL’NİN DEĞER KAYBI BORCU DAHA DA AĞIRLAŞTIRDI

“Belirsizlik yatırım ortamına zarar verir. Yatırım iştahını azaltır.” diyen Kaslowski, “Türkiye’nin ciddi bir dış borcu var. TL’nin ciddi değer kaybı, borcu daha da ağırlaştırdı. Bugün geldiğimiz noktaya baktığımızda dış borç hâlâ yüksek, enflasyon istenilen noktada değil.” tespitinde bulundu.


TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Tuncay Özilhan, Kaslowski’den daha sert sözlerle hükümeti hedef alması dikkati çekti.


“Yıllardır tüm enerjimizi yiyip yutan seçim maratonlarından hepimiz yorgun düştük.” diyen Özilhan, İstanbul Büyükşehir’de yeniden seçime gidilecek olmasını zaman kaybı olarak niteledi.

31 MART’TA KİMİN NE NOT ALDIĞINI TARİH YAZACAK

Özilhan, “Oysa enerjimizi önünüzdeki 3 ayı değil 3 yılı, hatta 30 yılı konuşmaya derinde yatan meseleleri çözmeye ayırmalıydık.” dedi.

31 Mart Mahalli İdareler Genel Seçimi’nin hiç olmadığı kadar uzun sürmesini manidar bulan Özilhan, “31 Mart herşeyden önce ülkemiz için önemli bir demokrasi sınavı oldu. İktidar, muhalefet ve Yüksek Seçim Kurulu büyük bir sınavla karşı karşıya kaldı. Bu sınavda kimin ne not aldığını tarih yazacak.” tespitinde bulundu.

HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ YOKSA EKONOMİ DE OLMAZ

Özilhan, Seçim Kanunu’nda ve uygulamasındaki aksaklıkları seçimden sonra değil seçimden evvel giderme görevinin idareye ait olduğunu vurguladı: “Seçimlere şaibe düşmemesini sağlayacak olan da budur.”

“Hukukun üstünlüğü ve demokrasi olmadan hiçbir şey olmaz. Ne ekonomi olur ne de başka bir şey.” Özilhan, “Demokrasinin ilkeleri evrenseldir. Oraya ya da buraya özgü olmaz. Ya bu ilkelere uyulur ve demokratik bir ülke olunur. Ya da uyulmaz başka bir şey olunur.” ifadelerini kullandı.

YARGI BAĞIMSIZLIĞINDA 111’İNCİ SIRADAYIZ

“Rezervler eriyor, halkın alım gücü azalıyor. Türk vatandaşları Türk lirasından kaçıyor." diyen Özilhan, Türkiye’nin küresel rekabette nasıl kan kan kaybettiğini örneklerle aktardı:  “Yargının bağımsızlığında 111’inci, yargıda hak aramada 109’uncu, basın özgürlüğünde 129’uncu sıradayız. Bu yüzden ekonominin düzelmesi için hukuk ve adalet sisteminin düzelmesi gerekiyor.”

ÖZİLHAN’DAN ERDOĞAN’A: BİZ ‘DEMOKRASİ’ DEMEYE DEVAM EDECEĞİZ

Özilhan da Erdoğan’ın “Siz kimsiniz?” sorusuna şu sözlerle cevap verdi:

"Biz bu sebeple ‘ekonomi’ derken ‘demokrasi’, ‘yargı bağımsızlığı’, ‘insan hakları’ demeye devam edeceğiz. Bu görevi, TÜSİAD'ın tüzüğünden alıyoruz.”

Özilhan, Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine yönelik eleştirilerini de sıraladı: “Kuvvetler ayrılığının mükemmel işlediği, yürütmenin çalıştığı, ifade ve medya özgürlüğünün güvence altına alındığı, yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığından kimsenin şüphesinin olmadığı bir sistem kurmak için bu seçimleri yaptık. Peki kurabildik mi? Bugün geldiğimiz noktaya bakarsak evet diyemiyoruz.”

TL’DEKİ SERT DÜŞÜŞ İFLASLARA SEBEP OLDU

TL'nin değerindeki sert düşüşün maliyet artışına sebep olduğunu kaydeden Özilhan, “Üretim ve yatırım kararlarını bozuyor. Mali olarak zedeliyor, iflaslara sebep oluyor. Unutmayalım, devletlerin gücü ekonomideki güçlerinden gelir. Ekonomik olarak zayıf olan, finansman sorunu çeken ülkeler ekonomileri güçlü ülkelere tabi olurlar.” dedi.

Özilhan, “Güçlü bir ekonominin temelinde ise güven vardır. Güveni inşâ etmek zordur, binbir zahmetle örülür ama bir anda da yıkılabilir. Biz ayrışırsak, birbirimize güvenmezsek dışarısı bize hiç güvenmez.” ifadelerini kullandı.

[Samanyolu Haber] 15.5.2019

Bir sonraki adım dövize el koymak [Gölge Bankacı]

Son bir yıldır hükümetin döviz işlemlerinden Kambiyo Gider Vergisi almaya hazırlandığı konuşuluyordu. Şu ana kadar tahakkuk etmemesi krizdeki yatırımcı için moral vesilesiydi. 

Ramazan Bayramı’ndan önce 12,5 milyon emekliye 12,5 milyar TL ikramiyeyi nasıl ödeyeceğini kara kara düşünen Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak iğneden ipliğe vergileri ya artırıyor ya da yeni vergiler ihdas ediyor.

Merkez Bankası’nın “kara gün parası” olarak için biriktirdiği ihtiyat akçesine göz diken hükümet, 15 Mayıs 2019 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı kararı ile artık döviz alan herkesten vergi tahsil edecek. 

DÖVİZ İŞLEMİNDE YÜZDE 0,1 VERGİ

Bundan böyle kambiyo muamelelerinde satış tutarı üzerinden yüzde 0,1 (binde 1) vergi alınacak. Bugü 1.000 dolar bozduran birinden 6,1 lira Kambiyo Gider Vergisi kesilecek.

Bütçe açığını kapatacak tedbirler almaya, araba ve Saray saltanatına son vermeye, hasılı kemer sıkmaya cesaret edemeyen hükümet döviz alışverişinden vergi kesecek. 

Kambiyo Gider Vergisi, 1997’de Uzakdoğu krizinde dönemin hükümeti tarafından bütçe gelirlerini artırmak ve döviz talebini düşürmek için getirilmişti.

O vergiyi Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti 2008’de “herkes istediği kadar döviz alsın” diyerek kaldırmıştı.

Krizde Merkez Bankası’nın kasasında (kendisine ait) döviz kalmayınca aynı AKP bu defa Türkiye’yi 1998 şartlarına geri döndürdü.

VATANDAŞA VERGİ, BANKALARA KIYAK

Elindeki dövizi satmak isteyen herkesten vergi alınacak. Diğer taraftan bankalar ile yetkili mümessillerin birbirleri ile yaptıkları ve Hazine'ye yapılan kambiyo satışlarında Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi (BSMV) “sıfır” olarak belirlendi.

Bir başka ifadeyle hükümet vatandaşın ve şirketlerin yükünü artırırken, en büyük para kaynağı bankaların yükünü hafifletti.

Ayrıca döviz kredisinin ödenmesi için, krediyi veren banka tarafından krediyi alana yapılan kambiyo satışlarında da BSMV sıfır olarak tespit edildi.

Bu da demek oluyor ki bankalar Kambiyo Gider Vergisi’nin asıl yükü yine özel şirketlerin, esnafın, memurun, işçinin sırtına binecek.

Bankalar AKP adına tahsildarlık yapacak. Onların cebinden fazla para çıkmaması için yukarıda belirttiğim işlemlerde BSMV kaldırıldı.

AYLIK 2,5-3 MİLYAR TL EDER

Kambiyo Gider Vergisi ile günlük ortalama çift taraflı 200'er milyon TL vergi toplanacak. Aylık 2,5-3 milyar TL bir gelirden bahsediyoruz.

Kâğıt üzerinde böyle görünse de kazın ayağı öyle değil. Sözkonusu vergiyi ödemek istemeyen bankalar, şirketler bu işlemleri yurt dışında yapılmış gibi göstermenin yollarını kısa sürede keşfedecektir.

Arkadan kapıdan girmek bankalar için çocuk oyuncağı. Döviz büfeleri ve kuyumcular için zor bir dönem başladı.

Döviz yasaklarını Turgut Özal 1984’te kaldırmıştı. O tarihte işadamları bile Merkez Bankası’ndan müsaade almadan döviz alıp satamıyordu. Ayakkabıların içinde yurt dışından döviz getiriliyordu. Döviz karaborsaya düşmüştü.

Şimdi de Kambiyo Vergisi yüzünden kayıt dışı işlemler artacak.

DÖVİZ TALEBİ BU ŞEKİLDE DURMAZ

Binde 1 Kambiyo Gider Vergisi’ni geri getirmek, kambiyo piyasasını daraltmak demek yine ayağına kurşun sıkmaktır. Tıpkı şubat ayında “dolar alamasınlar” diye yabancılara repo piyasasını kapatmak gibi bu kararın da bedeli ağır olacak.

Yabancılar hâlâ swap (dolar-TL takası) faizinin yüzde 1.300’e çıktığı günlerin intikamını alıyor.

Ne vergi istenildiği kadar toplanabilecek ne de dolar düşecek. Bilakis bu karar bir adım sonrasında bankalardaki döviz tevdiat hesaplarına el konulacağı endişesini artırmaktan bir işe yaramayacak.

SIRA DÖVİZ HESAPLARINA GELMİŞ OLABİLİR

Bugün dövize vergi alan AKP hükümeti yine bir gece yarısı kararı ile kambiyo kontrol rejimine geçebilir. Neticede döviz kalmadı ve dövizin nerede duracağı belli değil. Talep çok fazla.

Türk Lirası içine düştüğü çukurdan yasaklarla, ekonomik gerçeklerle ve serbest piyasa dinamikleri ile uyumlu olmayan kararlarla çıkarılamaz.

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, nam-ı diğer Damat Berat “Daha iyi olacak.” dedikçe işler kötüye gidiyor.

Sıkı durun ve dövizinize mukayyet olun.

[Gölge Bankacı] 15.5.2019 [Samanyolu Haber]

Ru'yet-i Hilal (Hilalin Görülmesi) Meselesi - 6 [Dr. Ahmet Yılmaz]

Bir önceki yazımızda Küreyb hadisindeki ilmi verilerden hareketle 1 Ramazan 24 / 1 Temmuz 645 Cuma, 1 Ramazan 27 / 30 Mayıs 648 Cuma ve 1 Ramazan 32 / 5 Nisan 653 Cuma) tarihlerinin bizim için önem arz ettiğini söylemiştik.
Şimdi bu üç günün astronomik verileri üzerinde durmaya çalışalım:

1 Ramazan 24 / 1 Temmuz 645 Cuma:
Hilalin 30.06.645 tarihinde görünmesi neticesinde kameri aybaşı 1 Temmuz 645 olarak gerçekleşmektedir. Hicri 24 senesinin 1 Ramazan’ının kavuşumu 29.06.645 Çarşamba günü olmuştur.

29.06.645 Medine’de ay batış zamanı         -> 19:48
29.06.645 Medine’de güneş batış zamanı -> 19:16
29.06.645 Şam’da ay batış zamanı -> 19:29
29.06.645 Şam’da güneş batış zamanı         -> 18:51
30.06.645 Medine’de ay batış zamanı         -> 20:45
30.06.645 Medine’de güneş batış zamanı -> 19:16
30.06.648 Şam’da ay batış zamanı -> 20:22
30.06.648 Şam’da ay batış zamanı -> 18:51


Muhammed Şevket Avde’ye ait 29.06.645 tarihli görülebilirlik haritasında Medine ve Şam’ı da kapsayan mavi renk ile belirtilmiş bölgelerde ancak optik aletler marifetiyle görebilmiştir.


Muhammed Şevket Avde’ye ait 30.06.645 tarihli görülebilirlik haritasında Medine ve Şam’ı da kapsayan yeşil renk ile belirtilmiş bölgelerde hilal çıplak gözle görülebilmiştir.

1 Ramazan 27 / 30 Mayıs 648 Cuma:
Hilalin 29.05.648 tarihinde görünmesi ile Kameri aybaşı 30 Mayıs 648 olarak gerçekleşmektedir. Hicri 27 senesinin 1 Ramazan’ının kavuşumu 28.05.648 Çarşamba günü olmuştur.
28.05.648 Medine’de ay batış zamanı         -> 19:42
28.05.648 Medine’de güneş batış zamanı -> 19:07
28.05.648 Şam’da ay batış zamanı -> 19:23
28.05.648 Şam’da güneş batış zamanı         -> 18:41
29.05.648 Medine’de ay batış zamanı -> 20:43
29.05.648 Medine’de güneş batış zamanı -> 19:07
29.05.648 Şam’da ay batış zamanı -> 20:25
29.05.648 Şam’da güneş batış zamanı -> 18:41


Muhammed Şevket Avde’ye ait 28.05.648 tarihli görülebilirlik haritasında Medine ve Şam’ı da kapsayan mavi renkle belirtilmiş bölgelerde hilal ancak optik aletler marifetiyle görebilmiştir.


Muhammed Şevket Avde’ye ait 29.05.648 tarihli görülebilirlik haritasında Medine ve Şam’ı da kapsayan yeşil renk ile belirtilmiş bölgelerde hilal çıplak gözle görülebilmiştir.

1 Ramazan 32 / 5 Nisan 653 Cuma:
Kameri aybaşının 5 Nisan 653 olması hilalin 04.04.653 tarihinde görünmesi ile mümkün olmaktadır. Hicri 32 senesinin 1 Ramazan’ının kavuşumu 03.04.653 Çarşamba günü olmuştur.
03.04.653 Medine’de ay batış zamanı -> 18:41
03.04.653 Medine’de güneş batış zamanı ->18:42
03.04.653 Şam’da ay batış zamanı ->18:05
03.04.653 Şam’da güneş batış zamanı ->18:02
04.04.653 Medine’de ay batış zamanı -> 19:49
04.04.653 Medine’de güneş batış zamanı -> 18:43
04.04.653 Şam’da ay batış zamanı -> 19:17
04.04.653 Şam’da güneş batış zamanı -> 18:03


Muhammed Şevket Avde’ye ait 03.04.653 tarihli görülebilirlik haritasında Medine ve Şam’ı da kapsayan eflatun renk ile belirtilmiş bölgede ay batış zamanı ile güneş batış zamanı birbirine çok yakın olduğundan hilalin görülme ihtimali çok azdır.


Muhammed Şevket Avde’ye ait 04.04.653 tarihli görülebilirlik haritasında Medine ve Şam’ı da kapsayan yeşil renk ile belirtilmiş bölgelerde çıplak gözle görülebilmiştir.

Bu üç yıl için çizilen harita ve ay-güneş değerlerine bakıldığında Medine ve Şam bölgesinde hilalin aynı zamanda görülebileceği anlaşılmaktadır. Bu durumda “söz konusu üç sene özelinde” Medine-Şam arasında kozmik anlamda zaten ihtilâf-ı metâli‘ söz konusu olmamış demektir. Özellikle Medineliler, Şamlılardan bir gün sonra oruca başladıklarına göre, bunun gerekçesi olarak havanın kapalı olma ihtimali üzerinde de durulabilir. Normalde h. 24, 27 ve 32 senelerinde, üç haritada da Cuma gecesi dünyanın büyük bir bölümünden hilalin görülme ihtimali çok yüksektir. Bununla birlikte atmosfer kirliği gibi etkilerin neredeyse hiç olmadığı bir dönemde hakkında astronomlar tarafından hazırlanan haritaların birebir görülebilirliği yansıttığını söylemek de zor olacaktır.
Yukarıda “söz konusu üç sene özelinde” kaydı düşülmüştür. Zira ihtilâf-ı metâli‘in beldelerin bölgesel olarak birbirleriyle uzaklık-yakınlıklarıyla ilgisinin bulunmadığını belirtmek gerekir.

Medine Şam’dan daha doğuda olup 24.46 enleminde ve 39.62 boylamındadır. Şam ise 33.52 enleminde ve 36.29 boylamındadır. İki şehir arasında boylam olarak 39.62-36.29= 3.33 boylam farkı bulunmaktadır. İki şehir arasında yerel saat farkı 3.33 X 4 = 13.32 dakika olmaktadır. Yani yerel saat olarak Medine 13.32 dakika daha ileridir. İki şehir arasında enlem olarak ise 33.52-24.46= 9.06 enlem farkı bulunmaktadır. Bu durumu harita üzerinde şu şekilde göstermek mümkündür:


Hilalin, ru’yetin gerçekleştiği bölgelerdeki iz düşümü, yay şeklindedir. Bu, yayın içinde kalanların hilali görebilecekleri anlamına gelmektedir. Bazen bir belde bu yayın iç tarafının tam ucunda, başka bir belde de dış tarafının tam ucunda olabilir. Dolayısıyla bu iki beldenin arasındaki mesafe az olmasına rağmen bu beldelerde hilalin doğuşu farklı olabilir. Aynı şekilde aralarındaki mesafe binlerce kilometre olsa da yayın içinde olan beldelerin doğuşu aynı olabilir.

Mesela 2017 Mart’ına denk gelen 1438 yılı Receb ayının başlangıcını gösteren ve Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından hazırlanan hilal gözlem haritasını buna örnek olarak göstermek mümkündür:


Haritaya göre A noktası Bağdat şehridir. B noktası ise Mekke’dir. Bu iki nokta arasındaki mesafe küresel ölçekte çok az olmasına rağmen Bağdat’ta hilal görülmezken Mekke’de görülebilmiştir. Öte yandan Amerika kıtasında yaşayanlar, B noktasına on binlerce kilometre uzak olmalarına rağmen yine de hilali müşahede etmişlerdir.

Buna göre, birbirlerine yakın oldukları söylenebilecek Şam ve Medine şehirleri arasında kozmik manada ihtilâf-ı metâli‘ söz konusu olabilir, bu ihtimal dâhilindedir. Ancak üzerinde durulan yıllarda böyle bir durum gerçekleşmemiş görünmektedir.

Sonuç olarak, Küreyb hadisinin ihtilâf-ı metâli‘ tartışmaları ekseninde ve hadis ilmi kıstasları açısından değerlendirilmesi neticesinde ulaşılan sonuçları şu şekilde sıralamak mümkündür.

1. Tâbiûndan Küreyb’in muttasıl bir isnâd ile rivâyet ettiği hadis, metninde yer alan İbn Abbâs’a ait “Hayır, Allah Resûlü bize böyle emretti” cümlesi sebebiyle muhaddislerce merfû kabul edilmiştir. İbn Abbâs’a isnâd edilen konuşma ve davranışlar itibariyle ise mevkuf bir rivâyettir.

2. Küreyb hadisi, Müslim başta olmak üzere Buhârî ve İbn Mâce dışındaki kütüb-i sitte kaynaklarında muhtelif İsmâîl b. Ca‘fer tarîkleri olarak yer almıştır. Bunlardan başka önemli hadis kaynaklarında zikredilen hadisin isnâdı sahîhtir.

3. Öteden beri ihtilâf-ı metâli‘e fıkhî sonuçları bakımından muteber olduğunu ve her belde için kendi ru’yetlerinin geçerli olduğunu söyleyenler, bu hadisi delil olarak öne sürmüşlerdir. Onlar; Şam’da Medine’den bir gün önce Ramazan orucuna başlanıldığını, bunu öğrenen İbn Abbâs’ın Küreyb’in bu konudaki sorusuna, “Hayır, Allah Resûlü bize böyle emretti” şeklinde cevap vererek bu durumu onayladığını iddia etmişlerdir. 

4. Metninde yer alan bilgilerden hareketle, Küreyb hadisinin ihtilâf-ı metâli‘e itibar edilmesi gerektiğine delâlet etmesi mümkün görünmemektedir.

5. İbn Abbâs’ın “Hayır, Allah Resûlü bize böyle emretti” derken, Hz. Peygamber’den işittiği hadis veya hadisleri kastettiği ve kendisinin o hadislerin gereğince hareket ettiğini vurguladığı anlaşılmaktadır. Makalede zikredilen ve kısa değerlendirmesi de yapılan bu hadislerin, ihtilâf-ı metâli‘e itibar etmeyi değil, bilakis itibar etmemeyi desteklediği düşünülmektedir.

6. Kaynaklarda, İbn Abbâs’ın söz konusu ifadesi, fıkhî bağlamda “şehâdetler” bahsi bağlamında ele alıp tartışılmıştır. Kimi âlimler, Küreyb kendisine Şamlıların oruca bir gün erken başladıklarını haber verdiğinde, İbn Abbâs’ın bu haberi, haber-i vâhid olması sebebiyle kabul etmediğini iddia etmişlerdir. Kimi âlimler de buna cevap olarak zaten sahih şehadetle sübut bulmuş bir hâdisede haber-i vâhidin sahih şehâdetin yerini tutacağını söylemişlerdir.  Bu konuda lehte ve aleyhte görüş beyan edenler, farklı şekillerde istidlalde bulunanlar olmuştur. Ancak konuya hadisin ihtilâf-ı metâli‘e delâleti açısından bakıldığında aslında bunun pek önemi kalmamaktadır. Zira bir beldede ru’yet-i hilal gerçekleştiğinde diğer beldelerin buna itibar edip etmemeleri aynı şer‘î gecede verilebilecek bir karardır. O günün şartlarında bir yerde ru’yet gerçekleştiğinde diğer beldelerdeki Müslümanların bundan haberdar olmaları o kadar da kolay olmuyordu. İbn Abbâs’ın bile Ramazan ayının sonuna doğru Şamlıların ru’yetinden haberdar olduğu düşünülecek olursa, Medineliler açısından aslında olmuş bitmiş bir durum söz konusudur.

7. Hadisin metninde yer alan bilgilerin değerlendirilmesi neticesinde Küreyb’in naklettiği hâdisenin 23/644-32/653 yılları arasında bir Ramazan ayında gerçekleştiği kanaatine ulaşılmıştır. Bu tarihi süreç içinde Ramazan’ın ilk günü cumaya denk gelenler h. 24, 27 ve 32 tarihleridir. Bu tarihler, miladi olarak 1 Temmuz 645, 30 Mayıs 648 ve 5 Nisan 653 günlerine tekabül etmektedir.

8.  1 Temmuz 645, 30 Mayıs 648 ve 5 Nisan 653 yılları için çizilen haritalara ve ay-güneş değerlerine bakıldığında Medine ve Şam bölgesinde hilalin aynı zamanda görülebileceği anlaşılmaktadır. Bu durumda zikri geçen yıllar açısından düşünüldüğünde zaten Medine-Şam arasında kozmik manada ihtilâf-ı metâli‘ söz konusu olmamış demektir.

[Dr. Ahmet Yılmaz] 15.5.2019 [Samanyolu Haber]

Ashab-ı Kehf ve Kıtmir [Safvet Senih]

Kehf Suresinde, mağaraya sığınan gençlerin kapısındaki kıtmîr hakkında şöyle buyruluyor: “Köpekleri de mağaranın ağzında ön ayaklarını sermiş yatmakta idi. Eğer onların durumlarına muttali olsa idin dönüp onlardan kaçardın ve gördüklerin yüzünden için korku ile dolardı.” (Kehf  Suresi, 18/18)

Bu hususta “Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar isimli kitabında M. Fethullah Gülen Hocaefendi şöyle diyor: “Ashab-ı Kehf,  Mağara Ashabı demektir ve dinlerini tebliğ adına o yola baş koymuş babayiğitlerdir. Kur’an, bunların durumlarını o kendine has üslubuyla  anlatarak, kıyamete kadar gelecek dava erlerine değişik mesajlar sunmaktadır. Evet, tebliğ ve irşad insanları önce tıpkı Ashab-ı Kehf gibi dolmalı ve ciddi bir metafizik gerilime geçmelidirler. Böyle bir kıvamı yakalamak mağara hayatı ile olacağı gibi, Ashab-ı Kiram’ın  yolu takip edilerek de olabilir ki, onlara böyle bir metafizik gerilime ulaşmak için DÂRU’L-ERKAM  yetmişti. Tabiî böyle bir ayniyet içinde olması da söz konusu edilmemelidir. Çünkü tarihi hâdiseler ‘ayniyet ölçüsünde bir misliyet’ içinde cereyan eder. Öyle ise büyük ölçüde onlar için söz konusu olan şeyler bizim için de geçerlidir. Anlatılacak şeyler çok çok iyi bilindikten sonra tecerrüdle, halvetle, vahdetle ve celvetle yakalanacak bir gerilim… Daha sonra da bir temsil ve temessül evi…

“Âyete gelince; onların köpekleri, mağaranın girişinde hem bir caydırıcı hem de onları tehlikelerden korumak için bekleyen bir nöbetçi. Ama onlardan biri değil. Kur’an o karakteristik ifadesinde bu tabiî farklılığa işaret ediyor: ‘Dediler ki: -Yedi kişidir. Ve sekizincisi de köpekleridir.’ (Kehf Suresi, 18/22)  Onların toplam adetlerini söylerken köpeği (kıtmîr) ayrı olarak ifade ediyor. Ayrıca köpeğin hali, vazife başındaki durumu anlatılırken de onun, ‘Başkalarının ödlerini kopartacak heybetli duruşu’ nazara veriliyor. Hatta öyle ki, uzaktan onların durumlarına muttali olsan; ‘Korku içinde dönüp kaçardın’ deniyor ki, değişik durumlara göre vizyondaki çizgilerin vurgulanması bakımından gayet manidardır.

“Şimdi de, âyetin ilham ettiği nüktelerin günümüzle alâkalı yönlerine bir kuş bakışı bakmaya çalışalım:

“1-Her devirde Ashab-ı Kehf konumunda olan alperenler olacak ve bunlara başkaları da takılacak; duygu, düşünce ve inançta aynı çizgide olmasalar bile aynı mülâhazalar etrafında bu yolculuğu sürdürmede kararlı olacaklar.

“2-Her devirde böyle mağara hayatı yaşayan veya yaşamaya mahkûm edilen insanlar nöbettarları da ihmâl etmemelidirler; zira belli bir fasıldan sonra, onlara, onların hizmet ettikleri müesseselere, hatta evlerine taarruzlar, hücumlar söz konusu olabilir. Onun için tedbirlerini almalı, hatta kapı önlerinde eğitilmiş köpekler bulundurmalıdırlar.

“3-Bu  köpekler sıradan olmamalı. Dıştan gelebilecek her türlü tehlikeye göğüs gerecek, karşı koyacak ve duruşu ile kötü niyetlerin içine korku salacak ölçüde caydırıcı olmalıdırlar.

“4-İnsan gerçek insanî değerlere sahip çıktığı ölçüde insandır. İnsanî değerleri kaybettiği andan itibaren onlar ‘Hayvanlar gibi, belki daha da sapık ve şaşkındırlar.’  (7/179)   /25/44)  âyetinin sırrınca, belki hayvan, belki hayvandan da aşağıdır. Bir başka âyet ise bu hususu daha net vurgular: ‘Fakat o, dünyaya saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer. Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini çıkarıp solur.’ (Araf Suresi, 7/176)

“Mevzumuzla bütünleştirerek, benim buradan anladığım şey, çeşitli devirlerdeki Ashab-ı Kehfi ve onların yaptığı vazifeyi yapanları;  daha açık ifade ile, tebliğ ve irşad erlerini, Allah (c.c.) henüz vahşetini atamamış ve insanî kemâlât yoluna girememiş insanlara korkutarak dini ve o dini temsil edenleri fâcirlerle dahi teyid edecektir. Zaten, tarihi tekerrürler devr-i dâimine baktığımızda bunu ayan-beyan görebiliriz. Hakiki dindar insanların üzerine yer yer  zalimler, zaman zaman da Asya’nın münafıkları ve daha nice azılı din düşmanları, ‘fundamentalizm, gericilik, yobazlık, irtica….” Diye saldırdıkları bir dönemde onları koruyan, onlara sahip çıkan, tam onlardan olmasalar bile onları koruma kanatları altına alıp Hak inayetini ve himayesini temsil eden dünya kadar insan çıkmıştır.

“5-Öteden beri tebliğ ve irşad erlerinin içinde yaşadıkları toplumlar ve o toplumlara sistemlerinin onlar için koruyucu birer vazife gördükleri hiç de az değildir. Tabiî bu biraz da temsilcinin basiretine bağlı. Evet bir yanda Müslümanların can alıcı düşmanları aynı imkânlardan istifade ile, duygu, düşünce ve inançları adına toplum bünyesine fesat tohumları ekerken, Müslümanlar da aynı imkanlardan –eşit derecede olmasa bile- faydalanarak davalarına hizmet etmelidirler. Demek ki, sistemler, ‘Köpekleri de mağaranın ağzında ön ayaklarını sermiş yatmakta idi…’ sırrınca, hizmet erlerine yerine göre şemsiye, yerine göre kalkan ve zırh  olabilecek. Yani dışarıdan onlara hücum etmek isteyenler, Ashab-ı Kehf’i göremeyip sütreye takılıp kalacaklardır. Evet, herkes aynı ölçüde inanmayabilir; ama inandığı nisbette  insanlığını ortaya koyacağı da göz ardı edilmemelidir.” (M. Fethullah Gülen, Kur’an’dan  İdrake  Yansıyanlar)

Seneler önce ortaya konulan bu tesbitlerden faydalanacağımız  çok önemli hususlar olduğu kanaatindeyim…

[Safvet Senih] 15.5.2019 [Samanyolu Haber]

Gasp edilen ve kapatılan 15 üniversitenin malları ne oldu? [Kadir Bayer]

Türkiye’de 15 Temmuz sonrasında ilan edilen Olağanüstü Hal döneminde çıkarılan ilk Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile 15 vakıf üniversite kapatıldı. Bütün mal varlıklarına el konuldu. Bu üniversitelerin arazileri, binaları, eğitim materyalleri, mobilyaları, bilgisayarları, hastanelerinde bulunan paha biçilmez tıbbi cihazları ne oldu? Bu varlıkları kim, kimler, nasıl kullandı ve kullanmaya devam ediyor? Bunu araştırmaya başladığımızda gasp edilen üniversitelere ilişkin ilginç bilgiler karşımıza çıktı.

03 Ağustos 2016 tarihinde Yükseköğretim Kurulu (YÖK) üniversitelere bir yazı göndererek, kapatılan vakıf üniversitelerinin tüm taşınmazlarının Maliye Bakanlığınca, YÖK tarafından bu kurumların öğrencilerinin nakledildiği üniversitelere ‘geçici tahsis edilmesine’ karar verildiği bildirildi.

YÖK yetkililerinin açıklamalarında yer verilen “ev sahibi üniversitelerde eğitim gören öğrencilerin itirazlarına sebep olan mekan sıkıntısının önüne geçilmiş olduğu” iddia edildi. Gerçekte ise bu binaların çoğu yıllarca kullanılmadı. Binalardaki malzemeler okulları devralan üniversitelerce yağmalandı.

BİR TEK DUVARLAR KALDI

Gasp edilen üniversitelerin materyallerini paylaşamadığı için kavgaya tutuşanlar bile oldu. İhtilaf çıkınca yağma rezaletinin boyutları gözler önüne serildi. Bunlardan biri Samsun’da kapatılan Canik Başarı Üniversitesi’nin yerine kurulan Samsun Üniversitesi ile ortaya çıktı. 18 Mayıs 2018’de kurulan Samsun Üniversitesi için Başarı Üniversitesi’nin kampüsü tahsis edildi. El konulan üniversitenin tüm malları da 2019-2020 yılında öğrenci almaya başlayacak olan Samsun Üniversitesi tarafından kullanılması amacıyla devredildi. Fakat devlet tarafından gasp edilen üniversitenin kampüsüne yerleşen Samsun Üniversitesi’nin yetkilileri, kurumdaki tüm taşınır malların 19 Mayıs Üniversitesi (OMÜ) tarafından yağmalandığını gördü.

Hayırsever işadamlarının kurduğu Canik Başarı Üniversitesi, 19 Mayıs Üniversitesi’ne (OMÜ) tahsis edilmişti.

Bomboş bir bina ile karşılaşan yetkililer, tüm eşyaların OMÜ yönetimi tarafından alındığını farketti. Yeni eğitim öğretim döneminde öğrenci alacak olan üniversiteye ait binada bulunan koltukları, büro malzemeleri, bilgisayarları, yazıcıları gibi elektronik eşyaların yanı sıra kütüphanedeki kitaplar, dersliklerde bulunan tahta ve sandalyeler hatta sinema salonundaki koltuklar, klimalar bile OMÜ tarafından sökülerek götürüldü.

Başarı Üniversitesi’nde yağmalanıp içi boşaltılan dersliklerden biri.

Başarı Üniversitesi’nin Rektörlük binasında yağmalanan tiyatro salonu.

GEDİZ’İ ÇÜRÜTTÜLER

İzmir’de gasp edilen Gediz Üniversitesi’nin yerine kurulan Bakırçay Üniversitesi’ne yeni atanan Rektörün ifadeleri ise hayırseverlerin emek ve fedakarlıklarıyla kurulan Gediz’in çürümeye terk edildiğini gösterdi.

Rektör, binanın kapatma sonrası hiç kullanılmadığını şöyle anlattı: “İnşaat ihtiyacı olmaksızın hazır bir binayı eğitim öğretime hazırlıyoruz. Ancak iki yıldır herhangi bir şekilde içinde yaşanılmayan bir kampusun bir sürü sıkıntısı var. Biz 3-3,5 ay gibi bir sürede kampusun temel ihtiyacı olan tüm çevre düzenlemesi dahil elektrik su telefon internet bağlantılarını hızlıca düzelttik.”

YAĞMA KESMEDİ, KARALAMA HABERLERİ

Üniversite binalarına el konulup talan edilirken iktidar yanlısı basın da boş durmadı. Yalan haberlerle üniversitelere kara çalınmaya çalışıldı. Bu çarpıtma ve yalan haberlerden en dikkat çekeni Gaziantep’teki Zirve Üniversitesi’yle ilgiliydi.

Rektörün ‘poligon yalanı’nı savcılık düzeltti.
Zirve’nin devredildiği Gaziantep Üniversitesi’nin rektörü okulda gizli bir atış poligonu olduğunu medyaya servis etti. Oysa tamamen kanunlara uygun olarak uzun yıllardır hizmet veren bu poligon üniversitenin tanıtım kitapçıklarında da yer alıyordu. Rektörün rezaletini savcılık açıklama yaparak toparlamaya çalıştı.

Gaziantep Zirve Üniversitesi öğrencileri, başka okullara başvuru yapmak için gerekli olan ıslak imzalı resmi belgelerini yerlerden topladı. FOTOĞRAF | BBC
Gasp edilen üniversitelerdeki değerli evrakın nasıl muhafaza edildiğini de Zirve Üniversitesinde yaşanan bir olayla öğrendik. Okula çöken görevliler resmi evrakları ortalığa savurdukları için öğrenciler yeni okullarına kayıt olabilmek için gerekli belgelerini yerlerden toplamak zorunda kaldı.

İPEK ÜNİVERSİTESİ BAŞLARINI DÖNDÜRDÜ

Talan ve gaspın en çarpıcı örnekleri Ankara’daki İpek Üniversitesi’nde yaşandı. Gaspedilen üniversitenin yerine kurulan Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi’nin Rektörü olan Erol Parlak kendisiyle röportaj yapan Gülben Ergen’e  “YÖK Başkanı’na talimat verildi ve bu üniversite kuruldu. İbrahim Kalın Hoca ile üniversitenin yapısal planlamasını, vizyonunu, misyonunu, akademik yapılanmasını çalıştık. Daha sonra da sayın Cumhurbaşkanımız rektör olarak beni atadı.” ifadelerini kullanıyordu. Oysa Üniversite zaten yıllar önce kurulmuş ve hizmet vermekteydi.

Akın İpek, Rektör Erol Parlak’a şöyle seslenmişti: “Bu dönem daha güzel anlatılamazdı… Bu şarkı kimin eseri diye sorulmamış… Hocamız hayallerini anlatmış. Resim çekilmiş… O kırmızı kapıyı boyamak yıllar sürdü… Dili yok konuşmaz sanılmasın. Konuşur… Fakat herkes anlamaz.”
Üniversitenin gerçek sahibi Akın İpek’in, Parlak’a sosyal medya üzerinden verdiği cevap yağma düzenini tüm çıplaklığıya ortaya koydu. Gülben Ergen’le okulun kırmızı kapısı önünde poz veren Parlak’a seslenen Akın İpek, “Bu dönem daha güzel anlatılamazdı… Bu şarkı kimin eseri diye sorulmamış… Hocamız hayallerini anlatmış. Resim çekilmiş. O kırmızı kapıyı boyamak yıllar sürdü.  Dili yok konuşmaz sanılmasın. Konuşur… Fakat herkes anlamaz.” dedi.

Aynı Üniversitenin Rektör Yardımcılığına ise dönemin Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un eşi Prof. Sevgi Kurtulmuş atandı. Prof. Kurtulmuş’un odasında gaspedilen mobilyalarla verdiği pozlar medyada tartışma konusu oldu.


AKP’li Radiye Katırcıoğlu, Rektör Yardımcısı Prof. Sevgi Kurtulmuş’u ziyaret ettiğinde, ‘Himmet paraları ile ABD tarzı binalar. Şu an Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi.’ diye paylaşım yapmıştı. Akın İpek, Katırcıoğlu’na şu cevabı vermişti: “ABD tarzı diye bir mimari tarz yoktur.” Nevin İpek ise “Müslüman hanımefendiler, çalıntı bir okulda, benim seçtiğim kanepede otururken.” paylaşımında bulunmuştu.

[Kadir Bayer] 15.5.2019 [TR724]

Tek yenilgiyle lig ikincisi olmak! [Hasan Cücük]

İngiltere Premier Lig’de şampiyonun adı belli oldu. Manchester City ile Liverpool arasında süren nefes kesen şampiyonluk yarışında gülen taraf Pep Guardiola’nın talebeleri oldu. 38 hafta süren yarışta dikkat çeken noktalardan biri ise; Liverpool’un sezonu tek yenilgiyle kapatmasıydı. Liverpool, İngiltere’de sezonu tek veya yenilgisiz kapatan 5. takım ve sezonu şampiyon olarak tamamlayamayan tek takım oldu.

Dünyanın en eski liglerinden biri olan İngiltere’de ilk namağlup şampiyon Preston oldu. 12 takımla oynanan 1888-89 sezonunda gülen taraf Preston olurken, yenilgi görmüyordu. Preston sadece şampiyon olmakla kalmadı. 2 puanlı sistemin uygulandığı o yıllarda ikinci sıradaki takıma 11 puan fark atmayı başardı.

Tek yenilgiyle sezonu şampiyon olarak ilk takım Arsenal oldu. 1990-91 sezonunda mutlu 83 puanla ulaşan Arsenal, sezon boyunca tek maçta yenilgi gördü. Uzun lig maratonunda Arsenal’i yenen tek takım ise Chelsea oldu. Ligi Liverpool ikinci sırada tamamladı. Aradaki puan farkı ise 7 oldu.

Yenilgisiz sezonu tamamlayan ikinci takımı görmemiz için bir asırdan daha uzun süre geçmesi gerekiyordu. Takvim yaprakları 2003-04 sezonunu gösterirken Arsene Wenger yönetimindeki Arsenal, Premier Lig tarihine damga vuracak bir başarıya imza atıyordu. 38 haftalık lig maratonunda Wenger’in öğrencileri yenilgi görmeden sezonu tamamladı. Arsenal 90 puanla şampiyon olurken, ikinci Chelsea’nın puanı 79 oldu. Dahası Arsenal’in yenilgi görmediği sezonda Chelsea 7, Alex Ferguson’un United’i ise 9 maçta sahadan mağlup ayrıldı.

Rus milyarder Roman Abramovich’in 2003’te satın aldığı Chelsea, transferde harcanan milyonların karşılığını 2004-05 sezonunda alıyordu. Takımın başına FC Porto ile UEFA Kupası ve Şampiyonlar Ligi’ni kazanan Jose Mourinho’yu getiren Abramovich’in bu hamlesinin karşılığı tek yenilgiyle gelen Premier Lig şampiyonluğu oldu. Chelsea’yı sezon boyunca yenen tek takım Manchester City oldu. Mourinho’nun talebeleri 50 yıl sonra Chelsea’yı şampiyonluğa taşırken, sezonu 95 puanla tamamladı. Ligi Chelsea’nın 12 puan gerisinde ikinci sırada tamamlayan Arsenal ise 5 maçta sahadan mağlup ayrıldı.

Bu sezon Premier Lig’de şampiyonluk yarışı adeta nefes kesti. Geçen yıl Pep Guardiola yönetiminde ligin bitimine haftalar kala şampiyonluğunu ilan eden City, bu sezon Jürgen Klopp’un Liverpool’u ile son haftaya kadar süren bir şampiyonluk yarışı verdi. Sezon biterken City 98 puanla şampiyon, Liverpool ise 97 puanla ikinci oldu. Liverpool sezonun ilk ve tek yenilgisini 21. haftada Manchester City deplasmanında aldı. Şampiyon City sezonu 4 yenilgiyle kapatmasına karşılık, sadece 2 maçtan berabere ayrıldı. Sezon boyunca tek yenilgi gören Liverpool ise 7 maçta sahadan berabere ayrılınca, rakibinin bir puan gerisinde kaldı. Liverpool, Avrupa’da 97 puana ulaşıpta sezonu şampiyon olarak tamamlayamayan ilk takım oldu.

Bir önceki yıl ligde 100 puan toplayarak rekor kıran ve şampiyon olan City, 2018-19 sezonunda 98 puana ulaşarak iki yıl içerisinde 198 puan kazanmış oldu. Geçtiğimiz sezon ligde 104 gol atan Manchester City, bu sezonu ise 97 golle tamamlayarak iki yılda toplam 201 gole ulaştı. Manchester City, zirve yarışı verdiği rakibi Liverpool’a karşı ligin 20. haftasını 7 puan geride tamamladı. Bir sonraki hafta Liverpool’u sahasında 2-1 mağlup eden City, kalan haftalarda aradaki farkı kapatmak adına en önemli adımı attı.

Manchester City, sezonun son 14 maçında ise sahadan galibiyetle ayrılarak üst üste ikinci toplamda ise 6. şampiyonluğunu yaşadı. City teknik direktörü Pep Guardiola ise 10 yıllık teknik adamlık döneminde 8. şampiyonluğunu yaşadı. Guardiola, Barcelona ve Bayern Münih’te 3, City ile ise 2 şampiyonluk gördü.

[Hasan Cücük] 15.5.2019 [TR724]

Gazeteciler neden hedef olur? (2) [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

Silahçı Tahsin’den Ali Kemal’e…

İttihatçılar sonraki yıllarda da gazetecilere dönük susturma politikalarına devam ettiler. Önce Silahçı Tahsin daha sonra da Ermeni iki gazeteci fedailer tarafından ortadan kaldırıldı.

Milli Mücadele’nin başarıya ulaşması sonrasında da yeni dönem yine bir gazeteci cinayetiyle başladı. Ankara hükümetine muhalif olan Ali Kemal, İstanbul’da yakalandıktan sonra İzmit’te 1. Ordu Komutanı Nurettin Paşa’nın bir tertibiyle linç edildi.

Muhalif Olamazsın

İttihatçıların menfaatleri tehlikeye düştüğünde kendi adamlarını bile öldürtmekten çekinmeyeceklerini gösteren olaylardan birisi de “İttihatçı gazeteci” Silahçı Tahsin cinayeti oldu.

Asıl adı Hasan Tahsin olan “Silahçı Tahsin”, İttihatçıların Makedonya günlerinde “fedai” kadrosunda yer almış, gözü pek bir kişiydi. Selanik’te “Silah” gazetesini yayınladığından dolayı da “Silahçı Tahsin” olarak tanınmaktaydı.

Gazete, “mesleği ittihad, hedefi terakkidir” sloganını kullanıyor ve adının etrafında “hazır ol cenge eğer ister isen sulh-ı salah” yazıyordu.

Hasan Tahsin, Balkan Harbi’nde Selanik’in kaybına kadar bu gazeteyi çıkardı. Ancak yazılarında çok sert bir üslup benimsemişti.

İstanbul’a geldikten sonra İttihat ve Terakki içinde kendine yer bulamadı. Gazetesini çıkarmasına da müsaade edilmeyerek buna karşılık İttihat ve Terakki’den kendisine aylık bir miktar para verildi. Bu süreç Tahsin’in muhalif bir hizbe dâhil olmasına yol açtı.

İttihatçılar kontrol edemedikleri eski dostları Tahsin’i öldürmeye karar verdiler. Tahsin iddiaya göre bir toplantıya davet edilerek içinde uyuşturucu bulunan bir kahve ikram edildikten sonra “Çerkez Eşref” tarafından boğuldu ve cesedi bir çuvala konarak Edirnekapı’da bir mezarlığa bırakıldı.

Bu hadise de tarihimize faili meçhul olarak geçti. Silahçı Tahsin’in sırlarını açığa vurmasından korkan İttihatçılar, kalemini kırmışlar ve tetikçileri vasıtasıyla boğdurmuşlardı.

Bir başka iddiaya göre Tahsin, Teşkilat-ı Mahsusa üyesiydi ve İttihat ve Terakki’nin verdiği görevi yerine getirmediği için katledilmişti.

İki Ermeni Gazetecinin Katli

Tehcir Kanunu 27 Mayıs 1915’de çıkarılsa da bundan bir ay önce Ermeni yazar ve gazeteciler sürgüne gönderilmişlerdi. Bunlar içinde yer alan Ermeni gazeteci Krikor Zohrab 24 Nisan 1915’de Diyarbakır’a gitmek üzere yola çıkarıldı ve Urfa yakınlarında İttihatçıların tetikçilerinden Çerkez Ahmet tarafından öldürüldü.

Yine Ermeni gazetecilerden Sabah gazetesi başyazarı Diran Kelegyan da 13 Ağustos 1915’de Çorum’da öldürüldü.

Dönemin önemli tarihçisi Ahmet Refik (Altınay) “fedai-katil” Çerkez Ahmet’le konuşmuş ve Zohrab’ın öldürülmesini bizzat failden dinleyerek “İki Komite İki Kıtal” adlı eserinde anlatmıştır. Buna göre Çerkez Ahmet Zohrab’ı kafasını taşla ezerek öldürdüğünü itiraf etmiştir.

Osman Nevres (Hasan Tahsin)

Türkiye’de gazetecilerin öldürülmesi olaylarına farklı bir örnek de Hasan Tahsin’in İzmir’in işgali sırasında Yunanlılar tarafından katledilmesidir.

Asıl adı “Osman Nevres” olan Hasan Tahsin de Teşkilat-ı Mahsusa’nın adamıydı. Kendisine Osmanlı karşıtı milliyetçiliği körükleyen iki İngiliz kardeşi öldürme görevi verildiğinde gazeteci pasaportuna ihtiyaç olduğundan “Silahçı” Hasan Tahsin adına düzenlenmiş bir pasaport verildi. Osman Nevres bundan sonra Hasan Tahsin’in adını kullandı.

Romanya’da iki İngiliz gazeteciye suikast düzenleyen Hasan Tahsin, bir süre hapiste kaldıktan sonra İstanbul’a döndü. Ancak Hasan Tahsin’in bu dönemde “İttihatçı karşıtı” fikirleri benimsediği görülmektedir.

Bunun İttihat ve Terakki’nin bilinçli bir tercihi olduğu da düşünülebilir. Hasan Tahsin’i İzmir’e Talat Paşa’nın göndermiş olması da bu ihtimali güçlendirmektedir.

Hasan Tahsin İzmir’in işgaline karşı organize bir tepki gelmeyeceğini anlayınca 15 Mayıs 1919’da İzmir’de ilk kurşunu atan kişi oldu ve Yunanlılar tarafından kurşun yağmuruna tutularak şehit edildi. Ancak ölümü, milli hisleri galeyana getiren önemli bir hadise olarak tarihe geçti.

Ali Kemal: İttihatçılıktan Muhalifliğe

Meşrutiyet döneminde bunlar yaşanırken Cumhuriyete giden sürecin başında da gazeteci Ali Kemal, İzmit’te linç edildi.

Asıl adı Ali Rıza olan Ali Kemal’in bu adı Namık Kemal’den esinlenerek aldığı tahmin edilmektedir. Ali Kemal Avrupa’da bulunduğu dönemde Jön Türklere katılmıştı.

1908’de Meşrutiyetin ilanıyla İstanbul’a döndüğünde Abdülhamit’le görüşmüş ve Padişah tarafından kendisine bir miktar para verilmişti. Bu durum İttihatçıların tepkisine neden olunca Ali Kemal’in ölümüne kadar sürecek İttihat ve Terakki düşmanlığı başlamıştı.

Bu dönemde İkdam’ın başyazarlığını üstlenen Ali Kemal, Mekteb-i Mülkiye’de “Siyasi Tarih”, Darülfünun’da da “Osmanlı Tarihi” dersleri okuttu.

Ahrar Fırkası üyesi olarak İkdam’da İttihatçıların yanlışlarını cesaretle ortaya koyan yazılar yazdı. Bu durum İttihatçıların yayın organları olan Tanin ve Şura-yı Ümmet gazeteleriyle uzun süreli polemiklere girmesine yol açtı.

31 Mart Olayında Avrupa’ya kaçmak zorunda kaldı. Ahmet Muhtar Paşa hükümetinin kurulmasıyla İstanbul’a dönse de İttihatçıların Babıali Baskınıyla yönetimi ele geçirmeleri üzerine bu sefer de Viyana’ya sürüldü.

Mütareke döneminde yeniden yazı hayatına başlayan Ali Kemal, Hürriyet ve İtilaf Fırkası genel sekreteri olarak doğrudan siyasete girdi, Damat Ferit Paşa hükümetlerinde Maarif ve Dâhiliye Nazırlıkları yaptı. Bakanlığı sırasında Kuva-yı Milliye aleyhine ve M. Kemal Paşa’nın azli için genelgeler gönderdi.

Bu dönemde önce Peyam’ı çıkardı, daha sonra da gazetesini Mihran Efendi’nin Sabah gazetesi ile birleştirerek Peyam-ı Sabah’ı yayınladı. Ali Kemal’in yazılarında Padişaha bağlılık öne çıkıyor, İttihatçılara olan düşmanlığının etkisiyle Kuva-yı Milliye ve Milli Mücadele aleyhinde çok sert yazılar yazıyordu.

Ona göre ülkenin kurtuluşunun silahlı mücadeleyle gerçekleşmesi mümkün değildi. Kurtuluş ancak siyasetle ve büyük devletlerin desteğini alarak gerçekleşebilirdi.

İngiliz mandasını savunan İngiliz Muhipler Cemiyeti üyeleri arasında da yer alan Ali Kemal Milli Mücadele’yi macera olarak görüyor ve Birinci Dünya Savaşı felaketini hazırlayan İttihatçıların aynı faciayı Anadolu hareketi ile tekrarlayacaklarını savunuyordu. Prof. Dr. Osman Özsoy, Ali Kemal hakkındaki doktora tezinde Ali Kemal’in bu yaklaşımının nedenlerini ayrıntılı bir şekilde açıklamaktadır.

Ali Kemal Milli Mücadele’ye karşı tavrını “İdam… İdam… İdam… Mustafa Kemal cezasını bulacak.”, “Mustafa Kemal’in maskaralıkları”, “Büyük Millet Meclisi küçük heriflerin eseridir” gibi yazılarında açıkça ifade etti.

Ali Kemal kendisinin “özbeöz Türk” olduğunu vurguluyor, İttihatçı liderlerinse Türk kökenli olmadıklarını iddia ediyordu. Ona göre M. Kemal, Talat Paşa’nın adamıydı ve liderliği de daha sonra İttihatçı liderlere bırakacaktı.

Başta M. Kemal olmak üzere Milli Mücadele liderleri Ali Kemal’e çok büyük tepki gösterdiler ve ona “Artin Kemal” dediler. Darülfünun öğrencileri de Ali Kemal’in üniversiteden istifasını istediler ve üniversite senatosunun kararıyla Ali Kemal üniversiteden uzaklaştırıldı.

Ali Kemal’in Linç Edilmesi

Milli Mücadele’nin başarıya ulaşması üzerine Ali Kemal 9 Eylül 1922’de “Türkün zaferi” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Ertesi gün yazdığı yazıda da mahcup tavırla “Gayeler bir idi ve birdir” cümlesi vardı.

Ali Kemal’in Milli Mücadele’ye dair tezleri doğru çıkmamıştı. O ise “içtihat ettiğini” ve yanıldığını ifade ediyordu.

Bu sırada Ankara’dan verilen ve hala kimin verdiği tartışılan bir emir üzerine İstanbul Emniyeti, Ali Kemal’i yakalayıp Ankara’ya getirmek için harekete geçti.

Ali Kemal bir berber koltuğunda yakalanarak İzmit’e gönderildi. Burada 6 Kasım 1922’de feci bir şekilde linç edildi.

Bazı kaynaklarda Ali Kemal’in halk tarafından linç edildiği belirtilse de olayın bizzat şahidi olan Rahmi Apak’ın 1988’de yayınlanan anıları linç hadisesinin bizzat 1. Ordu Komutanı Nurettin Paşa’nın tertibiyle gerçekleştiğini göstermektedir.

Şahitlere göre Ali Kemal’i linç edenler parmağındaki yüzüğü, altın saati ve ceplerinde ne varsa hepsini de aldıktan sonra can çekişirken ayaklarına ip bağlayarak onu yokuş aşağı çekerek öldürmüşlerdi.

Günah Keçisi

Gazeteci cinayetlerinin çoğunun failinin tartışmalı olması bir yana fail olarak ismi geçenlerin de “tetikçi” olmaları düşündürücüdür. Bunlardan Çerkez Ahmet, İttihat ve Terakki’nin sırlarını açığa vuracağı endişesiyle ama Ermeni gazetecileri öldürdüğü öne çıkarılarak 4. Ordu kumandanı Cemal Paşa tarafından idam edilmiştir.

Milli Mücadele’ye muhalif olan başta Rıza Tevfik, Refik Halit, Refi’ Cevat gibi kişilere bir şey olmazken Ali Kemal’in hiç yargılanmadan İzmit’te linç ettirilmesi, onun “günah keçisi” olarak seçildiğinin kanıtı gibidir.

Adı geçen isimler Yüzelliliklere dâhil edilip yurt dışına sürgüne gönderilmişler, Ali Kemal’in ortaklık yaptığı Sabah gazetesi sahibi Mihran Efendi de her şeyini satarak yurt dışına çıkabilmiştir. Ali Kemal’se linç edilmiş ve böylece muhalif gazetecilerin başlarına neler gelebileceği bu şekilde gösterilmiştir.

1923’den günümüze kadar Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin tespitlerine göre elli altı gazetecinin öldürülmüş olması, gazetecilerin hala “kurşunla susturma” siyasetinin hedefi olmaya devam ettiklerini göstermektedir.

Kaynaklar: M. Baydar, “Öldürülen Gazeteciler”, Cumhuriyet, 27 Temmuz 1967; A. Kabacalı, Türkiye’de Siyasal Cinayetler, İstanbul, 1993; “Politika 11 Gazetecinin Ölümüne Neden Oldu”,  Milliyet Yakın Tarihimiz, S. 3, 1982; A. Hür, “Bir Örgüt: İTC… Bir Gazeteci: Ahmet Samim… Bir Tetikçi: Çerkez Ahmet…”, Radikal,  4. 10. 2015; G. Güneş, “İlk Kurşun ve Hasan Tahsin”, İzmir Kent Ansiklopedisi, İzmir, 2013, C.1; M. Uzun, “Ali Kemal”, TDV İA, C. 20; F. Çakmak, “Kuva-yi Milliye Hareketine Farklı Bir Bakış: Ali Kemal”, “İzmir ve Batı Anadolu Sempozyumu, İzmir, 2009; O. Özsoy, “Ali Kemal”, İstanbul, 2009.

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 15.5.2019 [TR724]

Türkiye’de akademisyen olmak ya da ölümü, zindanı, sürgünü göze almak (1) [Ramazan Faruk Güzel]

Eskiden beri söylenir, “Ülkede beyin göçü oluyor” diye… Şimdilerde ise beynin yanında, kalp, ruh, can, sermaye, emek.. her türlü göç yaşanıyor ülkede.

Türkiye’de şu an bütün erkelerin başı olan Erdoğan geçenlerde, “O kadar iyi durumdayız ki artık yurtdışına akademisyen gönderecek durumdayız” demişti. Bir bakıma öyle, ama bir farkla; şu an ülkede okuyan, yazan, araştıran kimseler için, akademisyenler için ülke o kadar dayanılmaz durumda ki, insanlar ilk fırsatta ülkeden çıkmaya çalışıyor, herhangi bir başka ülkede sil baştan/ sıfırdan hayat kurma arayışına giriyor.

Türkiye’de akademisyen olmak nasıl bir şey, bu yazıda kısa bir göz atalım derim.

YAŞAMA HAKKINA BARİ MÜSAADE EDİLSE!..

Çıkarılan KHK’larla binlerce eğitim kurumu kapatıldı, binlerce akademisyen işinden oldu.

Onlardan birisi de Prof. Dr. Haluk Savaş.

KHK ile kamudaki görevinden ihraç edilen Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Haluk Savaş’ın kanser tedavisi için yurt dışına gitme talebi pasaportunun iptal edilmesi gerekçesiyle reddedildi. Savaş’ın Twitter hesabında yaptığı paylaşıma kısa süre içinde çok sayıda destek mesaj geldi ve #HalukSavaşaPasaport etiketi Trend Topic (tt) listesine girdi. Savaş: “Sağ kalırsam önce CİMER’e, başarılı olamazsam AİHM’e başvuracağım… Benim ortalama beklenen ömrüm 39 ay, bunun 30 ayı geçti ‘geri kalan’ 9 ayı devletin çeşitli birimleri ile ‘yazışarak’ geçireceğiz anlaşılan. TR’de ceberrut devletle uğraşmak mı daha zor yoksa Azrail ile mi bilemedim?” diyordu…

Kendisi de aynı ceberrut idarenin mağdurlarından Veli Saçılık, “Haluk Hocanın başına gelen kötülük AKP-AB-AİHM ortak yapımıdır.” diyordu. Biz buna bir de iç yargıyı temsilen AYM’yi ekleyelim, tam olsun!

İHD Merkezi Hapishaneler Komisyonu geçenlerde, cezaevlerinde 457’si ağır bin 333 hasta tutuklu bulunduğunu açıklamıştı. Beraat etmiş bir profesöre bile hayat hakkını tanımayan bu rejim, içeridekilere karşı çok daha acımasız… Amerika; Nazi Almanya’sını işgâl ettikten sonra; yaralı ve ağır hasta olan Alman sayısının fazlalığını görünce, Amerika’dan 300 doktoru Almanya’ya getirmiş ve mahkumları dâhi tedavi ettirmişti!.. Şu an Türkiye’de yaşananlar, işgalden çok öte bir barbarlık!

Siyasal İslamcılar ile Avrasyacı yapılanmanın ortaklığının/ karışımının insanlık için ne kadar tehlikeli bir durum arz ettiğinin göstergesi.

OLAĞAN ŞÜPHELİ MUAMELİSİ GÖRÜLÜYOR!

Geçenlerde ODTÜ’de Onur Yürüyüşü gerçekleştirilmiş, Polis protestosculara adeta hunharca saldırmıştı. Bu hınçtan nasibini alanlardan birisi de Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Araştırma Görevlisi Mehmet Mutlu idi. Akademisyen Mutlu’nun ensesine bastırılarak, aşağılanarak gözaltına alınışı, gören herkesin vicdanını yaralamıştı. Bu aynı zamanda ülkede akademisyene yaklaşımı göstermesi açısından da ibretlik idi.

Fikir veya tepki ortaya koyan bütün akademisyenler hedefte… Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Güneydoğu’da terör operasyonlarına tepki olarak 2016’da “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiriyi yayınlayan “Barış Akademisyenleri” de en başta!

Barış Akademisyenlerinden Tuna Altınel’in Fransa’daki bir konferans gerekçe gösterilerek Balıkesir’de tutuklanması da süreci çok hazin özetliyor. Fransa’da Lyon Üniversitesi Matematik Bölümü öğretim görevlisi Doç. Dr. Altınel, pasaportu üzerindeki tahdite dair bilgi almak için gittiği Balıkesir’de (TMK 7/2 gereği) gözaltına alınarak cezaevine gönderilmişti.

Altınel savunmasında, “Ben Barış Bildirisi’ni yalnızca imzalamadım. Onu düşündüm, hissettim, yaşadım. Her cümlesinin arkasındayım” diyerek, onurlu bir fikir adamı olarak fikir ve eylemlerinin arkasında sonuna kadar durmuştu.

Aynı bildiriye imza atan Galatasaray Üniversitesinde akademisyen olan Prof. Dr. Füsun Üstel de 8 Mayıs’ta Eskişehir’de Kadın Kapalı Cezaevi’ne gönderilmişti. Geçtiğimiz şubat ayında görülen davada 27 akademisyenden 13’ü 22 ay 15 gün, 14 akademisyen ise 27 ay hapis cezasına çarptırılmış, Birleşmiş Milletler (BM) özel raportörleri de bu cezalardan duyduğu kaygılarını Ankara’ya bir mektupla iletmişti.

Türkiye’de barış isteyen bir akademisyenin (Prof. Dr. Füsun Üstel)’in biyografisi şöyle:

– Orta Öğrenimi: Notre Dome de Sion
– Yüksek öğrenimi: Ank.Üni.Siyasal Bilgiler Fakültesi
– Yüksek lisans: Johns Hopkins University
– 1982, İst.Üniv. Araşt. Gör
– 1987, Ank.Üniv. SBF, Doktora
-1990, M.Ü ve HS Üniv.Öğ.Gör
– 1993, Doçent
– 2019, Cezaevi.

Öte yandan, aynanın adeta sırlı tarafında ise akademisyen olarak bir Burhan Kuzu örneği var.

AYM, kedi olalı bir fare yakalamış ve Ayşe öğretmenin, ‘çocuklar ölmesin’ ifadesinin kamu yararı için söylenen söz olduğuna hükmetmişti. “Bir anayasa hukukçusu olarak, Anayasa Mahkemesinin Ayşe Çelik hakkında verdiği kararı doğru bulmuyorum” diyen Kuzu, “Burada doğmamış çocuklar, insanlar,anneler öldürülüyor” diyerek terör örgütünün açık propagandasını yapan bir kişinin bu sözleri ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez.” İfadelerini kullanmıştı.

Evet, “Barış İsteyen Akademisyenler”in tam kaşısında bir de Burhan Kuzu tipolojisi var. İşte yeni Türkiye manzarası. Tek marifeti, mevcut iktidara yaranmak olan sözde bazı akademisyenlerin skandal ifadelerle gündeme gelmeleri, sapkın ifadeleri, fetvaları, intihal, hırsızlık, adam kayırma vb örnekleri sıralayarak hayır mübarek Ramazan’da zihinlerinizi bulandırmak istemiyorum. Ama meram anlaşılmıştır sanırım.

Onurlu bir duruş sergilemek, akademisyen olarak vazifesinin hakkını vermek isteyenlerin başına gelenler ortada. İhraç, hapis ya da ülkeyi terk etmek zorunda kalmak… ateşten gömlek giymek demek yani.

Vazifesini hakkıyla yapmak isteyen başka insanların başına gelenler gibi yani; polislerin, askerlerin, öğretmenlerin… Hele yargı mensuplarının!

Yargı, önce kendi meslektaşlarının başına gelenlere sessiz kalmasaydı, yaşanan bu zulümlere ortak olmasaydı, her meslekten insanın başına bunca belalar gelmezdi. Dolayısıyla da şu an yaşanmakta olan her haksızlığın, zulmün vebali yargının günah defterine yazılmakta. Gelinen noktada ise Haluk Savaş hocanın başına gelenlerde olduğu gibi, zulüm öyle pervasız hale geldi ki, mahkeme kararına bile gerek görmüyor. Kaldı ki Yüksek yargı AYM’nin kararları bile tanınmıyor bu düzende…

Mahkemeler de artık adalet anlayışından geçmiş durumda…

“Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı barış bildirisini imzaladıkları için “terör örgütü propagandası yapmak” suçlamasıyla haklarında dava açılan 1128 akademisyenden biri olan Yıldız Teknik Üniversitesi’nden emekli Prof. Dr. Haldun Gülalp, İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi’nde hâkim karşısına çıktığında son sözü sorulunca “Beraatimi istiyorum. ‘Yaşasın adalet!’ diyorum” demişti.

Mahkeme Başkanı, Gülalp’e “Çok iddialı şeyler söylemeyin” demiş ve ardından kendisine 1 yıl 3 ay hapis cezası vermişti.

Evet, böyle bir düzende adalet beklemeyiniz, yargı bile kendisinden bunu beklemiyor.

“Adaletin olmadığı yerde ahlaktan bahsedilemez.” (MONTAIGNE) Böyle ahlak ve etik tanımayan düzende de ne akademik çalışma olur, ne fikir üretilebilir. Adaletin olmadığı yerde yakın zamanda (mülk) devlet de olmaz, ona göre tedbirimizi alalım derim. Bilginize.

[Ramazan Faruk Güzel] 15.5.2019 [TR724]

Ninova Türküsü [M.Nedim Hazar]

Heybemizde nefret yok, karanlığın en koyuluğunda bile aydınlık bir düş süsler gecelerimizi. Ve biz, o düşlere tutunup bir çocuğun salıncaktan atlaması gibi ciğer ferahlatan sahillere ineriz. Kin, bilmediğimiz bir cerahattir bizim için. Hayalleri küçücük bir tahta kulübenin minicik penceresinden yükselen bir mefkûre darlıktan şikâyet eder mi hiç? Taş bir cami penceresine serili eprimiş çullar bizim için cennet döşeği hükmündedir. Bilenler bilir, bilmeyenler nefretle sıkar avuçlarını. Sıkılmış yumrukla tokalaşmak ne mümkün ama yine de iflah olmaz iyimserleriz.

İşin künhüne vakıf olanlar için gökyüzü ne muazzam bir yonca tarlasıdır. Her bulut muştu değerinde damlalara gebedir bakmasını bilen için. Bulutun karanlık ve kasveti ürkütür belki ama korkutmaz bizi. Bulutlara dost olana ne kar kâr eder ne kara kış. Kucak dolusu umut taşır sevda yüklü bulutlarımız. Hayalleri küçük olana acırız esas biz. Acele edip kışta gelenlere hayran olanların mevsimden, iklimden şikâyet ettiği nerede görülmüş?

Biz zemheri soğuğunda ‘sine üryan’ gezen yiğitlerin hastalarıyız.

Yaralarımız…

Hüznü geçmişten miras olarak alanların yarasından gocunduğunu kim görmüş? Ki biz kanadıkça yaşadığımızı biliriz. Dertten kaçanları bu nedenle hayretle izler de, kolları omuz başından koparırcasına ayırıp sinemizi yosunlu bir kayanın buz gibi ummanlara omuz verişi gibi açarız.

Hani türkü diyor ya, ‘yar sinemi yar/ gör ki neler var!’

Sessizliği sahipsizlik zannedenler ne bahtsız! Ve ne acınasıdır cam kırıklarını elmasa tercih eden aldanmışlar. Bizim şarkımız ezeli bir güftenin terennümüdür, ıslıklarımız ebedi bir sevdanın şen şakrak türküsünü tüttürür. Memleketin değil, yeryüzünün şarkı da garbı da bizimdir ve aynı şarkı yankılanır sınır tanımayan kara sevdalıların gök kubbesinde.

Bir değil bin kez atılsak denizlere, bir değil bin yunus yutsa bin parçaya bölünmüş bedenlerimizi, yine inkisar olmaz bize. Biliriz, öyle bir ruh ki bütünler parçaları, öyle bir umut ki silkeler okyanusları. Sinesi parça parça, yüreği dağlanmış ruhlara yara ancak şeref madalyası olur ve biz yaralarımız severiz en çok!

Gurbeti vatan, sılayı miskinlik bilenin durduğu nerede görülmüş?

Yunus ibni  Metta’nın ‘tahtelbahir’inin içinde olmak bile karartmaz ufuklarımızı, zira biliriz sahili selamete çıkacak bu sefine ve orada var elbette bir şecerey-i yaktin! Hepimiz Zennun’uz, alayımız ‘sahib-i Hut”

Bir değil bin kez atılsak denizlere, bir değil bin yunus yutsa bin parçaya bölünmüş bedenlerimizi, yine inkisar olmaz bize. Biliriz, öyle bir ruh ki bütünler parçaları, öyle bir umut ki silkeler okyanusları. Sinesi parça parça, yüreği dağlanmış ruhlara yara ancak şeref madalyası olur ve biz yaralarımız severiz en çok! Sahra olur kıyısız derin sular, lamba olur göğe asılı aylar. Serin bir mangal gibi pişirir ham ruhlarımızı dağdağalı denizler.

Biz balık karnında edilen duaların meftunuyuz…

Haritada yerini bile bilmediğimiz Yesrib’lerimiz, Hira kokar ellerimiz.  Duamız belli, duyanımız belli, veren ‘kerem ve ihsan sahibi.’: “Allah, iman edip iyi işler yapanların tövbesini kabul eder, lütfundan onlara, fazlasını verir…” (Şura, 26) Şehir-i Şair gibi ancak dilenebiliriz: “Sonsuzluk kervanı peşinizde ben (…) Bir kırıntı yeter kereminizden…” Biliriz, dönüştürür her şeyi O (cc). Böyle geçer günlerimiz…

Emanettir nefeslerimiz. Üç kuruşluk dünya uğruna feda etmeyiz sonsuzluğu. Niyazımız; gelir de son nefeste ölüm meleği, otururken değil, yürürken, tırmanırken Ninova’ya bulsun bizi. Buruşmuş avuçlarımız, kırışmış alınlarımız, sessiz sedasız gideriz. Derviş Yunus gibi, dökülse de kirpik ve kaşlarımız, takdir işlerinden biliriz ve gözyaşlarımızla ıslatıp bencileyin vird eyleriz:

“Başları üstünde hece taşları. / Ne söylerler, ne bir haber verirler…”

[M.Nedim Hazar] 15.5.2019 [TR724]

Bari insan kalsaydınız! [Erhan Başyurt]

Türkiye, yaygın ve kitlesel insan hakları ihlali yaşıyor.

İktidar adaleti yok edip insanlara acılar çektirirken, ‘’Acırsanız acınacak duruma düşersiniz…’’ diyor. Tabanını her türlü kötülüğe teşvik ediyor, cesaretlendiriyor.

Uzun süredir iftira, yalan ve hakaret kampanyası yürütüldüğü için, parti tabanı bu nefret söylemleriyle satın alınmış durumda.

Bir hayal dünyasında, akıllarınca, ’vatan hainleri’ne karşı ülkenin bekası için cihad ediyorlar ve ‘savaş hiledir’ diyip her türlü aldatmayı mazur görüyorlar.

Zarar kendilerine dokunmadıkça, ‘öteki’ne yapılan her türlü adaletsizlik ve hak ihlali tabii bir uygulama onlar için…

Duymazdan geliyor, görmezden geliyor ve mağduriyetleri konuşmuyorlar…

Böylece vicdanları sızlamıyor, insanlıktan da uzaklaştıklarının farkına varamıyorlar.

İKİ SUÇ ŞEBEKESİNİN KİRLİ İTTİFAKI

Garip olan, iktidarın kendi yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarını örtmek için giriştiği bu kıyıma, daha önce ‘suçüstü’ yakalanan ve aynı kesime intikam hırsıyla bilinmiş ‘derin yapılar’ da destek veriyor.

Birbirlerinden aslında haz etmiyorlar, ortak paydaları ikisinin de ‘suçüstü’ yapılmış olmaları…

Birbirlerini temize çıkarmak için el ele ‘suç ortaklığı’ kurmuş durumdalar.

‘Derin yapılar’ da iktidara muhalif kesimler nezdinde, özellikle Cemaat’e ve Kürtler’e yönelik kitlesel kıyımların görülmemesi için algı yönetimi yapıyor.

Yaşanan kitlesel kıyımların görmezden gelinmesini sağlıyorlar…

‘Dindar düşmanlığı’ damarını kullanıyorlar, devleti yeniden ele geçireceklerini, TSK’nın 30 yılını ele geçirdiklerini, yargıyı yeniden ele geçirdiklerini söyleyip bir kesime ‘havuç’ sunuyorlar. Onları susturuyorlar.

‘Derin yapılar’, kadrolaşma ve ‘temizlik’ işi bittiğinde suç ortaklarını bir kalemde sileceklerini; iktidar da köprüyü geçtiklerinde halk desteğinde ve yeni güç merkezleriyle ‘derin yapılar’a yeniden dersini vereceklerini kendi kitlelerine pazarlıyorlar…

Mafya mantığında bir ‘suç kardeşliği’ ve onların etki altına aldığı ve suskunluğa zorladığı yelpazenin iki yakasından ‘yandaş’ ve ‘muhalif’ kitleler var.

Mağdur olmadıkları halde, iktidar veya derin yapıların algı operasyonlarından etkilenmeyen maalesef çok az kesim ve aydın var.

Sonuçta, ‘kirli ittifak’ ile özgürlükler, adalet ve demokrasi birlikte yok edildi…

Bundan sonra suç ortaklığı sürse de, ‘derin yapılar’ gelse de, Türkiye’de insan haklarına, hukukun üstünlüğüne kısa vadede dönüşü bir hayal…

‘Derin yapılar’ın 1990’larda yaptığı hukuksuzlukları, iktidar da son 5 yıldır misliyle tekrar ediyor…

Her iki kirli yapı da tasfiye olmadan, Türkiye’nin yeniden huzuru yakalaması bir hayal!

ÇOÇUKLAR ÖLMESİN, BEBEKLER HAPSE DE ATILMASIN!

İktidar ve derin yapıların suç ortaklığını ve el birliğiyle ‘yandaş’ ve ‘muhalif’ kesimleri nasıl susturduklarını özellikle 15 Temmuz’dan bu yana sayısız örnekleriyle yaşadık ve gördük.

Son haftada yaşanan 2 acı vaka üzerinden bir kez daha hatırlamaya çalışalım…

İlki, Ayşe Öğretmen… Beyaz Show’a bağlanıp, ‘Çoçuklar ölmesin’ dediği ve Kürt olduğu için ‘terör örgütü propagandası’ yapmaktan 1 yıl 3 ay hapis cezası verilen bir öğretmen Ayşe Çelik.

Hamile olduğu için kamuoyundan kamuoyundan gelen tepkiler üzerine, infazı doğum ve bebek nedeniyle ertelenmişti.

Doğum ve bebeğini 1 yıl büyüttükten sonra kızıyla birlikte kararın infazı için hapse atıldı.

Anayasa Mahkemesi, bireysel başvuru üzerine hak ihlali olduğuna karar verdi. Suç yok, karar ifade özgürlüğüne aykırı dedi.

Ayşe öğretmen, 1 buçuk yaşındaki kızı Deran ile 22 gün demir parmakların arkasında özgürlüğünden mahrum bırakıldıktan sonra tahliye edildi…

Tahliyesinden sonra Cumhuriyet’e yaşadıklarını anlattı.

’’12 kişilik koğuşta 51 kişi zor şartlar altında yaşıyor. 43 yetişkin 8 çocuk aynı koğuşta kalıyor. Çocukların 6’sı henüz yeni doğmuş, 0-1 yaş aralığındaydı… Onları görünce canımdan can gitti.

Her ranzayı iki kişi kullanıyordu. Geride kalanlar ise çoluk çocuk yerde yatıyorduk. Hijyenden uzak tuvaletin, banyonun olduğu yerde uyumak zorundaydık. Tuvalete giderken insanların yataklarına basmak zorundaydık..

Özgürlüğümün tadını ancak 700’ü aşkın kimsenin bilmediği zindanda olan Deran bebeklerin ve annelerinin özgürlüklerine kavuşmasını öğrendiğimde yaşayacağım. Cezaevi koşulları, bebekler çocuklar için ciddi yaşamlar riskler taşıyorken, tek bir nefesin bile orada kalmamasını umut ediyorum. Hiçbir çocuğun yeri cezaevi olmamalı. Yani kendimi hala özgür hissetmiyorum. Sadece şanslı görüyorum…”

Ayşe Öğretmen’in AYM kararına her kesimden destek geldi. Takdir ettiler.

Peki, Ayşe Öğretmenin anlattığı ve kanuna göre hapsedilmesi mümkün olmayan anne ve bebekler, 700 bebek ve 17 bin kadın için aynı tepki neden gösterilmiyor?

Tamamı hukuka aykırı şekilde, hapis yatırılan hamile masumlar, kelepçeli doğuma zorlananlar, doğumhaneden kelepçelenip alınan loğusa yüzlerce kadın, 0-6 ay bebekler neden görülmüyor?

Suç kardeşliğinin ve kirli ittifakın en büyük başarısı işte bu çifte standart… Yandaşı da muhalifi de ‘öteki’ne karşı yapılan haksızlıklar için susturmaları… Görmezden gelmelerini sağlamaları…

BİR PROFESÖRÜN ‘DUVAR’I AŞAN ÇIĞLIKLARI!

İkinci vaka bir akademisyene ait, Prof. Dr. Haluk Savaş.

Türkiye’nin yetiştirdiği en iyi psikiyatristlerden birisi Prof. Savaş, KHK ile 15 Temmuz sonrası haksız ve hukuksuz şekilde üniversiteden atılanlardan.

Yaşadığı dramı, kanser hastası olduğu, mahkemede beraat ettiği halde pasaportunun verilmediğini şu seri tweetler ile duyurdu:

“Az önce TC Adana Valiliği’ndeydim; pasaport için önce tahditlerin sorgulandığı odaya girdim. Memura KHK’lı olduğumu, yargılanıp beraat ettiğimi, mahkemenin yurt dışı yasağımı kaldırdığını, iki kez tekrar etmiş kanser hastası olup yurt dışında tedavi olmak istediğimi belirttim.

Memur bilgisayardan baktı KHK ile kamudan ihraç olduğumdan KHK ile pasaportumun iptal olduğunu bu nedenle pasaport çıkaramayacaklarını belirtti. Yani mahkemenin benim yurt dışına çıkış yasağımı kaldırması hiç bir anlam ifade etmiyor. KHK bizi yurt içinde ölmeye” mahkum ediyor.

“Bu KHK’ya karşı ne yapabiliriz?” diye sordum. “Kanser raporlarınızla birlikte CİMER’e yazın” denildi. Benim ortalama beklenen ömrüm 39 ay, bunun 30 ayı geçti “geri kalan” 9 ayı devletin çeşitli birimleri ile “yazışarak” geçireceğiz anlaşılan. Oysa Japonya, Kore, Küba, ABD’de tedavi olabilmem için yeni geliştirilmiş önemli tedavi teknikleri var. Mesela biri 2018’de Nobel Tıp Ödülü’nü alan Prof. Allison’un immunoterapisi. Şimdi bu tedavilere bir an önce kavuşmak ve hayatta kalabilmeyi denemek yerine devletin bana ördüğü “ölüm duvarı”yla karşılaşıyorum.

Sağ kalırsam, önce CİMER’e, başarılı olamazsam idari mahkemeye, başarılı olamazsam bölge idare mahkemesine, başarılı olamazsam Danıştay’a, başarılı olamazsam, AYM’ye, başarılı olamazsam AİHM’e başvuracağım. TR’de ceberut devletle uğraşmak mı daha zor yoksa Azrail ile mi bilemedim?”

Prof. Savaş, Ahval ve EuroNews’e yaptığı açıklamalarda da şu muhteşem tespitlerde bulunuyor.

‘’Burası Doğu Blok’u mu? Rusya’da insanlar duvarlardan atlarken vuruluyordu. Şimdi insanlar Meriç’de boğuluyor ölüyor. Bunlara yol açanlar kimse Allah belalarını versin. Biz çocukluğumuzda Berlin Duvarı üzerinde öldürülen insanları duyuyorduk.

Ben kanser hastası olarak yurtdışına çıkamayacağım, Meriç’ten mi kaçmam gerekiyor?

Ben Meriç’ten kaçmayacağım. Öleceksem herkesin gözü önünde bağıra bağıra öleceğim.

Devlet bana kapıyı açsa, seni vatandaş olarak tanımıyorum, nereye gidersen git dese, bunu da yapmıyor.

Benim burada göz göre göre ölmemi istiyor. Bana bu özellikle kastetmiş olmayabilir. 515 bin kişiye benzerlerini kastetmiş durumda.

Herkes zalimin zalim olduğunu duyacak. İnsanlık dışı bir muamele bu. Kabul edilemez…’’

PASAPORT İPTALİ MAĞDURLARI VEYA KEYFİ ESİRLER…

Prof. Savaş’ın yaşadıkları da Ayşe Öğretmen gibi yürek yakıyor.

Vicdanı ve aklı olan hiç kimse, bu kıyımlara karşı sessiz kalamaz.

Nitekim, Prof. Savaş’ın yaşadığı haksızlığa her kesimden tepki yükseldi. Mahkeme kararına rağmen verilmeyen pasaportunun bir an önce kendisine teslim edilmesi istendi.

İktidar henüz geri adım atmadı ama bu kitlesel kamuoyu duyarlılığı karşısında mutlaka adaleti hatırlayacaktır…

Ancak Prof. Savaş, 150 bin kişinin KHK ile atıldığı ülkemde sadece mağdurlardan birisi.

Seçimlerde KHK ile ihraç edildikleri bahanesiyle 3 HDP’li başkanın hakları ellerinden alınıp AKP’ye verildi. AKP, İstanbul’u iptal ettirmek için ‘’KHK’lılar oy da kullanamaz’’ başvurusunda bulundu. Bunlar bile, KHK konusunda genel bir uyanışa neden olmadı…

KHK ile atılanlar dışında, 200 bin kişinin eş durumları nedeniyle pasaportlarını keyfi olarak iptal ettiklerini bizzat Cumhurbaşkanı açıklamıştı.

Can Dündar’ın eşi Dilek Dündar da, eşine karşı rehin tutulduğunu duyuranlardan.

Yurt dışında da benzer mağduriyeti yaşayan çok sayıda insanla karşılaştım.

Kimi ailesini yasa dışı yollardan getirtmiş. Kimisi 3 yıldır eşini ve yavrularını görememiş.

Annesinin, babasının cenazesine katılamayan insanlar, kendi çocuklarının düğünlerini veya cenaze namazını cepten canlı izlemekle teselli arayanlar.

Bir de, keyfi iptal listesinde adları olduğu için pasaportlarının süresini veya çocuklarının pasaportlarının sürelerini uzatamayanlar…

Milyona yakın insanın etkilendiği bir hukuksuzluktan bahsediyoruz.

Ne garip, mağdurlar dışında bu hukuksuzluğun farkında olan ve tepkisini dile getirenlerin sayısı milyonu bulmuyordur!

Oysa, Anayasamıza da evrensel insan haklarına da açık şekilde aykırı…

Hatta, seyahat özgürlüğü soykırımları önlemek için evrensel insan haklarının temel güvencesi haline getirilmesine rağmen, ‘’insanları açlığa mahkum edip yok etme niyetini’’ açık eden bir iktidara karşı Batılı ülkeler ve uluslararası insan hakları örgütleri de yeterince tepki göstermiyor.

İçeride ve dışarıda yaşanan bu suskunluk ve tepkisizlik, ’kirli ittifak’ı daha fazla insan hakkı ihlali için cesaretlendiriyor. Yargısız infaz yapıyor, aksi yöndeki yargı kararlarını takmıyorlar…

***

Kimsenin ‘kirli ittifak’tan merhamet dilediği yok, adaleti uygulayın yeter.

Vicdanınızın sesini dinleyin, hukuktan ayrıldınız bari insanlıktan da çıkmayın!

[Erhan Başyurt] 15.5.2019 [TR724]

Eyvah, yine paket açıklayacak! [Semih Ardıç]

Hazine Bakanı Berat Albayrak harikalar diyarında. Ekonomide manasını sadece kendisinin bildiği “dengelenmenin” devam ettiğini ve yakında açıklayacakları paketle Türkiye’nin şahlanacağını söyledi.

Aynı hatayı tekrarlayarak farklı bir netice alacağını zannetmek.. Şaşırmamak elde değil!

Şu ana kadar açtığı her paketle piyasayı hayâl kırıklığına uğratma rekoru kıran Albayrak, 10 Nisan’da power point sunumun yaptığı esnada 1 ABD Doları 5,64 TL idi. O günden beri dolar 40 kuruştan fazla arttı.

BİNANIN KOLONLARINDAKİ ÇATLAKLARI ALÇI İLE KAPATMAK

“Merkez Bankası” satmamış desinler diye kamu bankalarına zararına dolar sattırarak doları 6,04 TL’ye indirmiş gibi görünseler de Türk Lirası için yakın vadede çıkış yolu görünmüyor. Döviz borçları durduk yerde katlanıyor.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmeti ise binanın taşıyıcı kolonlarındaki çatlakları alçı ile kapatıyor. Nisbî toparlanmalar yaraya merham olmuyor.

AKP lideri Erdoğan ve damadı Berat Albayrak’ın Türkiye’ye maliyeti her geçen gün katlanıyor. Bir örnek: Dövizdeki son tırmanış yüzünden şirketlerin borçları 140 milyar TL daha arttı.
Esasında TL’nin ani değer kaybı Borsa İstanbul’da (BİST) ya da tahvil piyasalarında TL nevinden kâğıtlara para yatırmış fonlara fazla hareket sahası bırakmıyordu.

YABANCI GÖKTE ARARKEN YERDE BULDU

Kamu bankalarına dolar sattırmak gibi suni müdahalelerle dövizi yüksek seviyelerden bir anda aşağı çekmek kendi ayağımıza kurşun sıkmaktan farksız.

Yabancı dolar/TL paritesinin nerelere kadar tırmanabileceğinden emin oluyor hem de pariteni geri geldiği seviyeleri Borsa’dan çıkıp döviz alma fırsatını kaçırmıyor.

Gökte ararken yerde buldukları fırsatı niye kaçırsınlar? Borsa’da zararı sineye çekmişse 6,25 TL’den çıkmak mı daha maliyetli 5,99 TL’den çıkmak mı? Bizim akl-ı evveller de nasıl 90’a taktık diye kendini avutsun!

Bu filmi son senelerde tekrar tekrar seyrediyoruz. Döviz rezervleri böyle sıfırlandı. Bundan sonra ne olacak? Nasıl tutacaksınız doları?

ÇÖKÜŞ DEVAM EDİYOR

Borsa İstanbul, Albayrak’ın sunum yaptığı tarihte 97 bin puan civarındaydı. En son toparlanmış hali 88 bin.

“Paketçi” Hazine Bakanı kabul etmek istemese de Borsa’daki çöküş reel ekonomideki çöküşle paralel seyrediyor.

İmalat sanayiinde, inşatta, ticarette ve tarımda çöküş devam ediyor. İşsizlik tarihi rekorlar kırıyor.

Son 1 senede 1,4 milyon kişi işsiz kaldıysa ve resmî işsiz sayısı 5 milyona dayandıysa  Albayrak’ın evvela bunu izah etmesi elzemdir.

BANKALARDA “ALARM” ZİLLERİ ÇALIYOR

Şirketler zorda. Bankalar pek mi rahat sanki?

Bankaların ilk üç aya ait bilançolarında geçen senenin aynı dönemine kıyasla kârlılık yüzde 20 ila yüzde 85 arasında değişen oranlarda düştü.

İbretlik bir misal Albayrak’ın zararına döviz sattırdığı Halkbank’tan.

Kamu bankası olan Halkbank, 2018’in ilk çeyreğinde 790 milyon TL net kâr elde etmişti. 2019’un ilk çeyreğinde ise net kâr yüzde 62 azalarak 305 milyon TL’ye geriledi.

Albayrak’ın ifadesi ile “Burası çok önemli!”

ZARARINA DOLAR SATAN HALKBANK UÇURUMUN EŞİĞİNDE

Halkbank’ın net kârının bu kadar sert düşmesinde 904,9 milyon TL kambiyo zararı belirleyici oldu. Ne demek kambiyo zararı?

Kur artışından dolayı bankanın yazdığı zarar. İşte o kalemde zarar 1 milyar TL’ye yaklaşmış.

Bakan talimatı ile piyasa şartlarının altında döviz satan Halkbank Genel Müdürü Osman Arslan bankanın sermaye yeterliliğini yüzde 13’e indirdi.

İşsizlik Fonu’ndan gasp edilen 11 milyar TL’nin  3 milyar TL’lik kısmı sermaye takviyesi olarak Halkbank’a aktarılmıştı. Halkbank yine de uçurumun kenarında.

Kur artışı devam ettiğine göre 2019 2’nci çeyrekte kambiyo zararı da katlanacak. Sermaye yeterlilik rasyosu mevzuatın şart koştuğu yüzde 12’nin altına inmesin diye yine milletin cebinden alınıp Halkbank’a aktarılacak.

HAZİNE’Yİ BORÇLANDIRIP BANKA KURTARILIYOR

Albayrak bunlardan hiç bahsetmiyor tabiî. Kamu bankalarını Hazine’yi borçlandırarak kurtarılsa da özel bankaların batık kredi enkazının altından nasıl kurtulacağı meçhul!

Bankaların sermaye bulamadığı bir ekonomide yapılmaması icap eden ne varsa yapılıyor.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimini iptal ettiren AKP milletin sırtına çok ağır bir yük bindirdi.

Rus hava savunma sistemi S-400’de köşeye sıkışıp kalan AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın memlekete maliyeti her geçen gün artıyor.

Erdoğan’ın damadı Albayrak ne vakit, “Paket açıklayacağım.” dese yatırımcılar “Eyvah!” diyor.

Zira tecrübeyle sabit ki Albayrak yine içi boş sözlerle dolu bir sunum yapacak ve beyanlarının piyasa nezdinde zerre kadar tesiri olmayacak.

ALBAYRAK HARİKALAR DİYARINDA

Ev hanımından en büyük holdingin yönetim kurulu başkanına kadar herkes gördüğü ile amel ediyor.

Albayrak’ın milletin vergileri ile yaşadığı harikalar diyarından nutuk irad etmesine herkesin karnı tok.

Koç Holding’in amiral gemisi TÜPRAŞ 362,2 milyon lira zarar açıkladı. “Akmaz-kokmaz-bozulmaz” diye tabir edilen akaryakıt mamüllerini imal edip satan devasa bir şirket bile zarar ediyor.

Kimse bir gün sonrasını göremiyor.

Fazla söze ne hacet. Daha bu bir şey değil! Hep beraber batıyoruz. Bugünler iyi günlerimiz bile olabilir…

[Semih Ardıç] 15.5.2019 [TR724]

Erdoğan’dan ‘Kıbrıs Fatihi’ çıkar mı? [Adem Yavuz Arslan]

Cumhurbaşkanı Erdoğan siyasetçi değil de sihirbaz olmayı tercih etseydi eminim  çok başarılı olurdu.

Sonuçta aynı numaraları defalarca yaptığı halde, her defasında izleyicileri nefes nefese bırakabilmek herkese nasip olacak bir yetenek değil.

Üstelik ‘şapkadan tavşan çıkarma’ konusunda da çok mahir.

Mesela İstanbul seçimlerinin iptali sürecinde öyle şeyler yaptı ki, değme sihirbazlar bile bunları yapamazdı.

Herkesin gözü önünde yaşanan olayları evirdi çevirdi ve zamana yayarak sonuçları -lehine olacak şekilde- manipüle etti.

Düşünsenize, aynı heyet, aynı zarf, aynı oy pusulası ve aynı sandık. Ancak aynı zarfa koyduğunuz 4 oydan üçü sağlam birisi geçersiz çıkıyor. Dediğim gibi böyle bir numarayı değme sihirbazlar bile yapamazdı.

Şimdi de devletin tüm imkanlarıyla İstanbul’da kampanya yürütüyor. Seçimi almak için neler yapabileceğine dair hayal gücümüzü zorlamaya gerek yok.

Kaybettiği 7 Haziran 2015 seçimlerini çevirebilmek için yaptığı manevralar, muhalefeti oyalama taktikleri ve 1 Kasım’a kadar geçen sürede yaşanan terör olayları herkesin hafızasında güncelliğini koruyor.

FIRAT’IN DOĞUSU OLMADI KIBRIS’IN DOĞUSU VERELİM

Malum olduğu üzere, YSK’nın İstanbul seçimlerine yönelik kararını açıklayacağı gün Öcalan’ın mektubu piyasaya düştü.

Bu durum gerçekten sürpriz oldu çünkü Öcalan’a 8 yıldır tecrit uygulanıyor ve avukatları ile dahi görüştürülmüyordu.

İddialara göre bizzat MİT müsteşarı Hakan Fidan İmralı’ya gitti.

Sonrasında ortaya çıkan mektubu ilginç kılan özelliklerden birisi de mektubun ‘AKP’li bir kalemin elinden çıkmış gibi’ olmasıydı.

Kritik anlarda Öcalan’ı sahaya sürmek Erdoğan için test edilmiş bir taktik.

2013 Nevruz’unda da aynı hamleyi yapmıştı. Yeri gelmişken şu hatırlatmayı da yapayım: Erdoğan’ın bir çözüm süreci hedefi hiçbir zaman olmadı.

PKK ile mücadele ederken de, müzakere ederken de tek hedefi sandıktı. Sandıkta ne kazandıracaksa onu yaptı.

Şimdi de aynısını yapıyor.

İstanbul seçimlerinde Kürtlerin oyunu alabilmek için Öcalan’a ihtiyacı vardı o da yine Öcalan’ın kapısını çaldı. Taktiğin başarılı olduğu bir kaç gün sonra KCK eş başkanı Bese Hozat’ın “İmamoğlu’na destek” açıklaması ile teyit edildi.

Zira PKK’ın İmamoğlu’na destek açıklaması yapması gerçekte AKP’ye destektir.

Bunu bilmek için siyasetçi olmaya gerek yok. Nitekim bu açıklama sonrasında AKP’li siyasiler ve tekmili birden havuz medyası ‘İşte İmamoğlu-PKK işbirliği’ demeye başladı.

Erdoğan’ın hedefi en azından dindar Kürtleri safına çekebilmek. İmamoğlu’na verilmeyecek her oyu kazanç olarak görüyor.

Ancak bir kısım dindar Kürtleri yanına çekebilmek Erdoğan için yeterli değil. Hem küskün AKP tabanını toparlayacak hem de karasız seçmenin desteğini alabileceği adımlar atması gerekiyor.

7 Haziran sonrası yaşanan terör dalgası bu açıdan AKP’nin çok işine yaramıştı.

Fakat bugün konjonktür 7 Haziran 2015 sonrasından çok farklı. Bu yüzden terörün yükselmesi fayda getirmeyebilir. Zira terörün yükselmesi operasyonların artması, operasyonların artması daha çok cenazenin gelmesi demek.

Erdoğan’ın geçtiğimiz sonbaharda ‘bir gece ansızın gelebiliriz’ dediği Suriye’ye yönelik daha doğrusu Fırat’ın doğusuna yönelik operasyon ise unutturuldu. Amerika izin vermedi, Rusya ‘aklından bile geçirme’ deyince operasyon bir daha gündeme gelmedi.

Erdoğan’ın aradığı fırsat Kıbrıs’tan geldi

Amerika ile zaten hayli gergin olan ilişkiler son günlerde Kıbrıs merkezli tırmanıyor. Nitekim ABD Dışişleri Bakanlığı geçtiğimiz günlerde yazılı bir açıklama yaparak Türkiye’nin bölgedeki sondaj faaliyetlerinden kaygı duyduğunu ifade etti.

Yazılı açıklamada ‘provokatif ve tansiyonu yükseltme riski taşıyan bir adım’ denildi.

Kıbrıs Rum Kesimi lideri Nicos Anastasiades ise Türkiye’nin son dönemde başlattığı sondaj faaliyetlerini ‘yeni bir işgale eş’ diye tanımladı.

Başta İngiltere olmak üzere AB ülkeleri kaygı bildiren açıklamalar yaptı.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres, Türkiye’nin KKTC açıklarında sondaj çalışmaları başlatmak için gemi göndermesiyle yükselen tansiyonun düşürülmesi çağrısında bulundu.

Peki ne oluyor ? Nerden çıktı bu gerginlik ?

Özetle şöyle: Doğu Akdeniz’de çok zengin enerji kaynakları keşfedildi. Analizlere göre bölgede Türkiye’nin 500 yıllık ihtiyacını karşılayacak kadar gaz var. Yine aynı projeksiyonlara göre Doğu Akdeniz’deki enerji yatakları tüm Avrupa’nın 180 yıllık ihtiyacını karşılayacak kadar büyük.

Hal böyle olunca da bölge stratejik açıdan çok önemli hale geldi.

Küresel enerji piyasasının gözü Doğu Akdeniz’de. Bugünkü gerginliğin kaynağı ise Güney Kıbrıs’ın 2004 yılında tek tarafla adım atarak münhasır ekonomik bölgesini 200 mile çıkarması oldu.

Türkiye’nin bu karara tepkisi sert oldu ve kendi arama gemilerini bölgeye yolladı.

Haliyle gerginlik tırmandı. Hem ABD hem AB Rumların yanında yer alarak Türkiye’nin bölgedeki sondaj faaliyetlerini ‘kabul edilemez’ olarak tanımladı.

Aslında şu anda yaşanan kriz diplomasi okullarında ders kitabı olarak okutulmaya aday.

Zira, Türkiye yanlış politikalar ve hatalı hamleler nedeniyle haklı olduğu bir konuda yalnız kaldı. Bölge ülkelerinin tamamıyla kavgalı. AB ve ABD ile de birden çok başlıkta kriz yaşıyor. S400 krizi nedeniyle de NATO’nun desteğini alamıyor.

Ankara’dan sızanlara göre Türkiye muhataplarına “gerekirse savaşırım” resti çekiyor. Dün başlayan Denizkurdu tatbikatı da bu kapsamda bir güç gösterisi olarak değerlendiriliyor.

Peki bu hamle yani Kıbrıs üzerinden büyütülecek gerginlik Erdoğan’a seçim kazandırır mı ?

Milliyetçi oyları konsolide edeceği muhakkak. Sonuçta Kıbrıs herkesin üzerinde mutabık olduğu milli bir mesele. AKP tabanı ve AKP küskünleri yeniden Erdoğan’ın ardında toplanabilir.

Dolayısıyla seçime kadar Kıbrıs üzerinden restleşmek Erdoğan için iyi bir hamle.

Böylece hem Kürtleri ötekileştirmeyecek hem de Kıbrıs gerginliği ile milliyetçi muhafazakar seçmeni toparlayacak. Dahası her geçen gün derinleşen ekonomik krizi Kıbrıs restleşmesinin bir sonucuymuş gibi gösterebilecek.

Başta da dediğim gibi, Erdoğan siyasetçi değil de sihirbaz olsaydı çok başarılı olurdu. Hem siyaseten büyük yanlışlar yapacaksınız hem de kendi yanlışlarınızdan bile mağduriyet üretip oy devşirebileceksiniz !

[Adem Yavuz Arslan] 15.5.2019 [TR724]