’15 Temmuz TSK’ya kurulan, meçhullerle bezeli bir kumpastır’

Genelkurmay Çatı Davası’nda savunma yapan eski tümgeneral Ömer Faruk Harmancık, ’15 Temmuz TSK’ya kurulan, meçhullerle bezeli bir kumpastır. TSK’nın düne göre daha güçlü olduğunu söylemek, akıl tutulmasıdır’ dedi.

Harmancık, dönemin Donanma Komutanı Veysel Kösele’yi derdest ettirdiği suçlamasına karşı ise  “Böyle bir talimatım olmadığı gibi böyle bir olaydan da haberim olmadı. O gün Kösele de İstanbul’da. Bir lastik botla Marmara Denizi’nin ortasındaki fırkateyne gidiyor. Kendi iradesi ile gemiye giden birisini derdest etmekle suçlanıyorum. Orada askeri hatlarla ve cep telefonuyla her yerle irtibat kuruyor. Kimse ona engel olmuyor. Tv seyrediyor, eşiyle görüşüyor, ama ‘Ben derdest edildim’ diyor, sonra da ben suçlanıp, yargılanıyorum.” savunmasını yaptı.

“YAYINLANMIŞ ŞEYLERİ NEDEN İMZALATMAYA ÇALIŞAYIM”

Odatv’de yer alan habere göre Harmancık, “Yapay zeka makinası olsaydı” dedikten sonra Hulusi Akar,  Bülent Bostanoğlu ile Abidin Ünal’ın 15 Temmuz’a ilişkin söylem ve eylemlerine ilişkin 200 civarında soru sorup, sonuç olarak makinanın üç isim için de, “15 Temmuz’dan haberi var” cevabını verdiğini iddia etti. Harmancık, “Adil, bağımsız, tarafsız yapay zeka, buradakiler dışında herkesin 15 Temmuz’dan haberi olduğunu söylüyor” dedi.

Ömer Faruk Harmancık, yapay zeka makinası sunumumun Hulusi Akar’la ilgili bölümünün yarısında ara verip, şunları anlattı:

“Hayalen o akşama gidelim. Saat 00.40’ta odasına gidiyorum. Eğer bir şeyler imzalatmak istemişsem, bu ya sıkıyönetim bildirisi, ya TRT’de okunan bildiri ya da dosyada olmayan, görmediğimiz, bilmediğimiz bir şey olmalı. Sıkıyönetim bildirisi saat 22.21’de, TRT bildirisi 00.13’te yayınlanmış. Yayınlanmış şeyleri neden imzalatmaya çalışayım. Örgütsek, Cemil (Turhan) arar, ‘Biz imzalattık, yayınladık’ der. Hulusi Akar, olmayan bir şeyi olmuş gibi, kahramanlıkmış gibi söylüyor. Doğru söylemiyor. Yalan söylüyor. İmzalatmak istediğimi söylediği şey ikisi de değil, üçüncü kağıt ise o nerede? ‘Olamayan, hayali bir kağıdı bana imzalatmaya çalıştılar’ diyor.”

Harmancık’ın bu sözlerinin ardından şu diyaloglar yaşandı:

Başkan Dik: İkiniz tek miydiniz?

Harmancık: Bir yığın adam vardı.

Başkan Dik: Kimler?

Harmancık: İsmi geçen herkes. Onlar dışında başkaları da girip çıkıyordu. Girenin, çıkanın haddi yoktu.

Harmancık, savunmasının son bölümünde de özetle şunları söyledi:

“15 Temmuz TSK’ya kurulan, meçhullerle bezeli bir kumpastır. TSK’nın düne göre daha güçlü olduğunu söylemek, akıl tutulmasıdır. Olsa olsa mezarlıktan geçerken ıslık çalmaktır. Sizden tahliye, beraat adli kontrol istemiyorum. Sadece adil yargılama hakkımı istiyorum.“

[Kronos.News] 20.4.2019

8 aylık Ömer Asaf, annesiyle birlikte cezaevine girdi [Sevinç Özarslan]

Türkiye’de 15 Temmuz’dan sonra binlerce insanın hukuksuz gerekçelerle gözaltına alındığı ve tutuklandığı süreçte en büyük acımasızlık çocuklara yapılıyor.

Yaklaşık 700 bebeğin annesi ile birlikte cezaevinde tutuklu bulunduğu sürece 8 aylık Ömer Asaf bebek de eklendi. 2 yıldan fazla açıkta bekleyen anne öğretmen Fatma Erden, 2 ay önce görevine iade edilmişti. Polisin davet üzerine ifade vermeye gittiğinde tutuklandı.

Kütahya’da yaşayan Fatma Erden ve 8 aylık oğlu Ömer Asaf 17 Nisan’da tutuklanarak Kütahya E Tipi Cezaevi’ne gönderildi.

Baba Necip Erden tutuklanma nedenini ve olayın nasıl geliştiğini Bold Medya’ya anlattı:

“17 Nisan Perşembe günü evimize bir tebligat geldi. İfade vermeye çağrıyorlardı. 14.30’da Kütahya Adliyesi’ne gittik. Bir kişi daha vardı ifadeye gelen. Onu bekledik biraz. 16.10 gibi ifadesi alınmaya başladı, 17.30’de tutukladılar. Tutuklanma nedeni eşimle aynı okulda çalışan iki öğretmen kendi aralarında konuşuyorlar, bizim eve oturmaya geleceklerini ve adresimizi yazmışlar. 2015 yılının ekim ayında olmuş bu konuşma. Bunu suç saydılar.”

15 Temmuz’da sonra Valilik kararı ile açığa alınan Fatma Erden 30 ay bekletildikten sonra iki ay önce görevine geri dönmüştü. Köprüören Tek Termik Ortaokulu’nda Teknoloj ve Tasarım Öğretmeni olarak görev yapıyordu.

CEZAEVİNDE KALORİFER YANMIYOR

Kendisinin de 13 Şubat 2017’de Bylock iddiasıyla tutuklandığını ifade eden matematik öğretmeni Necip Erden, “İçerik bulamadıkları için 18 Ekim 2017’de tahliye edildim. 31 Ocak 2018’de de 6 yıl 3 ay hapis cezasına verildi. Dosyam Yargıtay’da. Şu an çocuğumuzun içeride olması en büyük sıkıntımız. Biraz önce eşimle telefonda görüştüm. Kütahya’da kar yağıyor ve cezaevinin kaloriferleri yanmıyormuş. Sadece akşamları biraz yakıyorlarmış. Bizim kaloriferlerin sıcaklığı 24’ten asağı inmezkan oğlum perişan bir şekilde üşüyor.”

Tutukluluğa itiraz için Tavşanlı Sulh Ceza Mahkemesi’ne eşi ve kendi iki ayrı dilekçe veren Fatma Erden’in ilk mahkemesi 16 Mayıs’ta Kütahya 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek.

“BEN SENİN ADINI YAŞADIĞIM ADALETSİZLİĞE DERMAN OL DİYE ÖMER KOYDUM!”

“Biz oğlumu parke üzerinde bile emetletmezken şu anda betonun üzerinde emeklemek zorunda. Hepimizin günahı olabilir ama 8 aylık bir çocuğun suçu ne! Oğluma adil olsun diye Ömer, iyi bir yönetici olsun diye Asaf adını verdim. Şu an oğlum adaletsizliği iliklerine kadar yaşıyor!” diyen Necip Erden oğluna ve annesine yazıp postaladığı ilk mektubu Bold Medya ile paylaştı:

Ömerime…

Adaletten adı olup adaletsizlikle yargılanan 8 aylık Ömerime… Hiç suçu olmayan, safa, pak, temiz olan Ömerime… Ayrı düşmekte varmış oğlum, o kısacık yaşantıda ayrı kalmak da…

Ben senin adını yaşadığım adaletsizliğe derman ol diye ÖMER, Hz. Süleyman’ın hükmettiği her şeye vezir olan iyi bir yönetici olasın diye ASAF koydum. Ömer Asafım…

Gün gelip baban ve daha nicelerinin yaşadığı bu adaletsizliği giderecek bir yönetici ola diye be oğlum… Ama o büyük isminle şimdi parmaklıklar arkasında küçük yüreğinle adaletsizliği her nefesinden hissediyorsun.

Annenle senin parke üzerinde emeklemene kıyamazken şimdi beton üstünde emeklemek zorundasın be oğlum.

Oğlum kıyamam, bilirim annen senin meleğin, sana halı da olur kilim de. O melek seni yere kondurmaz oğlum.

Yarim razıyım müebbet yatmaya, yeter ki siz çıkın, siz kalmayın yaricim. Koca dünya 8,5 ay yattığım o küçücük koğuştan daha da dar. Nefesim olun, tez vakitte gelmeniz dileğiyle.

Bekliyorum sizi babam…

Bekliyorum.

[Sevinç Özarslan] 20.4.2019 [MedyaBold.com]

Tutukladığı hamile kadına hakim tesellisi: Üzülme 6 aylık olunca istinaf bırakır [Sevinç Özarslan]

Türkiye’de hukuk böyle yürüyor. Hakim, “Üzülme 6 aylık olunca İstinaf Mahkemesi bırakır… Bize bir şey anlatmadın. Bırakamayız.” dedi. Ancak hamile anne hala tutuklu.

4 Eylül 2018’den bu yana Antalya Döşemealtı L Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan Hatice Şahnaz’ın doğumuna çok az kaldı. Tutuklandığında 3 haftalık hamile olan 28 yaşındaki Şahnaz, 8 aydır cezaevinde. Şu anda 35. haftalık. Kısa bir süre sonra anne olacak olan Şahnaz, hamilelik gibi zor bir süreci cezaevinde geçirmek zorunda kaldı. Doktorun verdiği tarihe göre 15-20 Mayıs tarihleri arasında bir kız çocuk dünyaya getirecek. Ve eğer Yargıtay kararı bozmazsa bir bebek ve anne daha cezaevine geri dönecek. Oysa bu, TC. Anayasası’na aykırı.

15 TEMMUZ’DA KIZI İSTEDİ, 16 TEMMUZ’DA NİŞANLANDILAR

Hatice ve Hüseyin Şahnaz, Bursa’da tanışıp evlenmeye karar verdiler. Hüseyin Şahnaz, 15 Temmuz 2016 akşamı ailesiyle birlikte müstakbel eşini isteme merasimindeydi. 16 Temmuz 2016’da da nişanları oldu.

Hüseyin Şahnaz, evlilikten önce askerliğini halletmek için hemen askere gitti. Sivas Temeltepe’de 20 günlük askerken ‘Bylock kullandığı’ iddiasıyla tutuklandı. Sonra Çorum’a, oradan da Bursa cezaevine nakledildi. 1 Şubat 2018’de de tahliye edildi. Bir gencin 15 ayı haksız, hukuksuz yere hapiste geçti.

29 yaşındaki Şahnaz cezaevinden çıkınca önce Kayseri’deki köyüne, düğünden bir-iki ay önce de Antalya’da bulunan nişanlısının yanına gitti.

Bilecik Üniversitesi Kamu Yönetimi’nden mezun olan Şahnaz, Antalya’da bir kuyumcuda iş buldu ve sigortası dahi olmadan, asgari ücretle çalışmaya başladı. Mütevazi bir ev kiraladı ve 20 Temmuz 2018’de evlendiler.

EVLERİNE KAÇAKÇILIK ŞUBESİNDEN POLİS GELDİĞİNDE 1,5 AYLIK EVLİYDİLER

Fakat mutlulukları yine kursaklarında kaldı. Evlerine polis geldiğinde 1,5 aylık evliydiler. Sanki kaçakçılık yapmış ya da bir yere kaçıyorlarmış gibi Antalya Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Müdürlüğü kapılarını çalmıştı.

Hüseyin Şahnaz:

“Aslında önce eve, yurt dışına çıkış yasağı kağıdı geldi. Eşim hakkında o güne kadar herhangi bir şey yoktu. Gözaltına alınmadı, mahkemeye çıkmadı vs… Neden bu yasak geldi diye adliyeye gidip sorduk. Bilemiyoruz, normalde gelmemesi lazım dediler. Biz gidip kendi ayağımızla ne oluyor diye sormamıza rağmen iki hafta sonra kaçakçılık şubesinden gelip eşimi aldılar.”

4 Eylül 2018’de tutuklanan Hatice Şahnaz’ın ilk duruşması 8 Kasım 2018’de Antalya Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Genç kadın, birileri adını verdi diye ve Bylock kullandığı gerekçesiyle ilk mahkemede 6 yıl 10 ay 15 gün hapis cezasına çarptırıldı. Bu sırada 3 haftalık hamileydi.

HAKİM: BİZE BİR ŞEY ANLATMADI, SERBEST BIRAKAMAYIZ

Hakim, avukat ve Hatice Şahnaz arasında mahkemede geçen diyalog şöyle:

Hakim: Hamile imişsin. Hakkında itirafçılar var. Etkin pişmanlıktan yararlanmak istiyor musun?

Hatice Şahnaz: Adımı söyleyenleri ben tanımıyorum. Ben hiçbir şuç işlemedim.

Avukat: Hakim bey müvekkilim hamile, biz tutuksuz yargılanır diye ek süre de istemedik.

Hakim: Bize bir şey anlatmadı, bırakamayız. Ek süre alsanız da tutuklu kalır. (Hakim, Hatice Şahnaz’a dönüp) Boşa üzülmeyin, hamile olduğuz için 6 aylık olunca istinaf bırakır.

Hakimin dediği maalesef olmadı. İstinaf mahkemesi Hatice Şahnaz’ın cezasını dört ay sonra onayladı. Dosyası şu anda Yargıtay aşamasında.

Uludağ Üniversitesi Kamu Yönetimi mezun olan Hatice Şahnaz, Bursa Kemalpaşa’da bir kolejin kreşinde çalışıyordu. Kolejde çalıştığına ilişkin 8 farklı ifadede ismi geçtiği için hakkında soruşturma başlatıldı.

6 AY DOLANA KADAR KELEPÇE İLE KONTROLE GÖTÜRÜLDÜ

Hüseyin Şahnaz, hamilelikle ilgili kontrollere eşinin 6 ay boyunca kelepçe ile götürüldüğünü söylüyor:

“Cezaeviyle hastane arası yarım saat-45 dk. Eşim 6 ay dolana kadar o kapalı cezaevi aracının içinde eli kelepçeli kontrole götürüldü. Sonra kelepçesiz götürmeye başladılar. CİMER’e yazı yazdık, sağlık durumundan endişe ediyoruz diye. ’12 defa hastaneye götürüldü, endişe edilecek bir şey yok’ diye cevap verdiler. Psikolojik olarak da çok yıprandı. Geçen aya kadar doktor, çocuğun ayağı yamuk görünüyor, doğduğu zaman ameliyat olması gerekir, sakat diyordu. Kaç ay onun sıkıntısını, stresini yaşadı. Hamdolsun bu ay ayağı düzelmiş. Şimdi kararı istinaf onayladığı için ona üzülüyor.”

‘ÇIKARSAM NASIL YAPACAĞIZ…’

Hatice Şahnaz, görüş günlerinden birinde eşine “Çıkarsam nasıl yapacağız” diye dert yanmış: “Normalde sağlık sigortası yok tabi ki, yeni evlenmiştik. ‘Çıksam bile nasıl yapacağız’ gibi endişeleri var. Psikolojisi o kadar etkilendi ki, çaresiz bir kadın böyle bir cümle dahi kurabiliyor maalesef. Hayırlısıyla çıksın da diğer konuları dert etmeyiz. Telefonda hep çocuğa alınacak şeyleri anlatıyor. Bir-iki hafta içinde lazım olan şeyleri götüreceğim.”

BEN, EŞİM, ANNEM, ABİM, KARDEŞİM… HEPİMİZ BİR ŞEYLERDEN GEÇTİK

Şahnaz ailesi 15 Temmuz’dan sonra birçok aile gibi sıkıntılar yaşadı: “Babam on yıl önce vefat etti, annemler beni ziyarete gelirken kaza geçirdi. Annemin sağ kolu sakat kaldı. Omuriliği boynundan aşağıya doğru kırılmış, hastaneye götürdük bir şey yapamayız felç olur dediler. Şimdi iyi ama abimin de kazada kaburgası kırıldı. Düğün için biriktirdiğim para yollarda, hastanelerde bitti. Düğün için kredi çekmiştik onları ödemeye çalışıyoruz. Üç senedir, ben, annem, abim, kardeşim, eşim hepimiz bir şeyden geçiyoruz…”

[Sevinç Özarslan] 20.4.2019 [MedyaBold.com]

Beklenen ödül geldi; Yeni Corolla ‘Yılın Otomobili’ [Yusuf Dereli]

Japon Otomotiv üreticisi emeğinin karşılığını aldı. Toyota’nın efsane modeli Yeni Coralla’nın hibrit versiyonu, OGD tarafından bu yıl 4.’sü düzenlenen “Türkiye’de Yılın Otomobili” yarışmasında ipi göğüsledi.

Lansmanı 14 Şubat’ta yapılan yeni Corolla’nın, sınıfında kuralları yeniden yazmaya aday olduğunu, tek kusurunun ise vergisi olduğunu yazmıştık. Haklı çıktık! Otomobil Gazetecileri Derneği tarafından 4.’sü düzenlenen ‘Türkiye’de Yılın Otomobil’i yarışması sonuçlandı. Yarışmanın birincisi hibrit versiyonu ile birlikte Türkiye’de üretilen Toyota Corolla oldu. OGD üyesi 74 otomotiv gazetecisinden toplamda 4 bin 170 puan alan Toyota Corolla Sedan birinciliğe ulaştı. Yarışmanın ilk yılında Skoda Superb, ikinci yılında Renault Megane Sedan, üçüncü yılında ise Hyundai Ioniq Hybrid ipi göğüslemişti.

O LOGOYU COROLLA KULLANACAK!

Yarışmanın ilk etabında, 21 aday otomobil arasından jüri üyelerinin oylarıyla en fazla puan alan 7 otomobil finalde yer almaya hak kazandı. Finale kalan modeller tasarım, yol tutuş, ergonomi, yakıt tüketimi, emisyon oranları, güvenlik, donanım seviyesi, fiyat-değer oranı gibi kriterler açısından sınavdan geçirildi. ‘Yılın Otomobilini’ belirleyen ikinci etapta ise Toyota Corolla Sedan, Dacia Duster, Ford Focus, Honda CR-V, Mercedes Benz A Serisi, Volkswagen T-Roc ve Volvo XC40, modellerini aldığı puanlarla geride bırakmayı başardı. Birinci seçilen Toyota Corolla, ‘Yılın Otomobili’ logosunu bir yıl boyunca basın bülteni ve reklamlarında kullanabilecek.

Toyota Safety Sense: Güvenlikte çığır açıyor

Lansmanı 14 Şubat’ta yapılan yeni Corolla, sınıfında kuralları yeniden yazmaya aday. Tam anlamıyla baştan yaratılan yeni Corolla’daki en dikkat çeken yenilik olan ‘Toyota Safety Sense’ sistemi, otomobile adeta sınıf atlatıyor.

Toyota Safety Sense bir güvenlik teknolojileri paketi. Ön çarpışma önleyici sistem, şerit takip sistemi ve otomatik yanan uzun farlar Toyota Safety Sense’in en önemli özelliklerinden. Yine bu sistemde yer alan adaptif hız sabitleme Sistemi sayesinde araç, ayarlanan hızda giderken önüne çıkan aracın hızına uyum sağlayacak ve öndeki araçla güvenli bir mesafe tutacak şekilde takip ederek otomatik olarak hızlanıp yavaşlıyor ve hatta duruyor. Özellikle uzun yol seyahatlerinde sürücülerin yükünü hafifletecek bir sistem.

Yeni Corolla’nın benzinli versiyonu 95 bin 700 liradan, hibrit versiyonu ise 137 bin 500 liradan başlayan fiyatlarla alıcısını bekliyor. Tek kusuru ise yıllık 2 bin 800 lirayı bulan vergisi!

Aracınızın yaz bakımını yaptırdınız mı?

Kış bitti, sıcak günler geliyor. Peki karlı, yağmurlu ve soğuk günlerde sizin yükünüzü çeken otomobiliniz yaza hazır mı? Kar, yağmur ve çamur kadar kavurucu sıcaklar ve nem de otomobilinizi zorlar. O nedenle yarın kötü sürprizlerle karşılaşmamak için otomobilinizin yaz bakımını bugünden yaptırın, yazın tadını kafanız ağrımadan çıkarın. Peki neler yapılmalı?

YAĞ VE SU KONTROLLERİNİ YAPIN

Öncelikle zamanı geldiyse motor yağınızı mutlaka değiştirin. Su ve hava filtrelerini kontrol ettirin. Yaz aylarında, aküler daha hassas olur. Daha fazla arıza verebilir. Akünüzü mutlaka test ettirin, uzun yolculuklarda sorun yaşamayın.

KLİMA BAKIMINI YAPTIRIN

Klima, yaz aylarının en çok aranan özelliği. Klimanızı mutlaka kontrol ettirin. Daha konforlu yolculuklar için yaz lastiklerinizi takın. Kaliteli bir sürüş deneyimi ve güvenliğiniz için hava basıncını belirli aralıklarla kontrol edin, bütün lastiklerin aynı olmasına özen gösterin.

FRENLERİ KONTROL EDİN

Güvenlik herşey! Arabanızın ne kadarlık bir mesafede durduğu 0’dan 100’e kaç saniyede çıktığından çok daha önemli. O nedenle frenlerinizi, diskleri, balataları mutlaka kontrol ettirin. Bugün vereceğiniz 500 lira yarın üzülmenizi engelleyecektir. Ayrıca kayışları, hortumları vs. mutlaka elden geçirin.

Otomotivde kötü gidiş durmuyor

Otomotiv sektöründe kötü gidişin önü alınamıyor. AB ve EFTA toplamında otomobil satışları Mart ayında yüzde 3,6 azaldı. Bu dönemde Türkiye’nin satışları yüzde 43,74 geriledi. Avrupa Birliği ve Avrupa Serbest Ticaret Birliği (EFTA) ülkeleri toplamında otomobil satışları Mart’ta önceki yılın aynı ayına göre yüzde 3,6 azaldı ve toplam 1 milyon 770 bin 849 adete geriledi. Mart 2018’de 1 milyon 837 bin 241 adet satış gerçekleşmişti.

EN FAZLA DÜŞÜŞ İZLANDA’DA

Söz konusu dönemde en fazla düşüş sırasıyla yüzde 41,4 ile İzlanda, yüzde 20,9 ile Finlandiya ve yüzde 19,8 ile Hırvatistan’da görüldü. Satışlarını en çok artıran ilk üç pazar sıralamasında ise; Litvanya yüzde 43,8, Danimarka yüzde 33,2 ve Norveç yüzde 27,6 oranlarıyla ilk 3’te yer aldı. Öte yandan Türkiye, Mart ayında yüzde 43,74 azalış ile Avrupa otomobil satışları sıralamasında 12. basamakta yer aldı.

Tasarımın modern hali; İnfiniti elektrikleniyor

Japon Nissan’ın Premium markası İnfiniti’nin elektrikli otomobil dünyası için geliştirdiği spor sedan konsepti Qs Inspiration, Şangay Otomobil Fuarı’nda tanıtıldı.

Yükseltilmiş sürüş pozisyonu, yüksek performanslı elektrik motoru ve dört tekerlekten çekiş sistemi ile Qs Inspiration, spor sedan formatını adeta yeniden tanımlıyor. Otomobil sedandan çok, geleneksel Japon tasarımına meydan okuyan spor çizgilere sahip. Qs Inspiration, Nissan’ın bundan sonraki otomobillerde kullanacağı tasarıma dair ipuçları da veriyor.

Yeni Corsa, 108 kilo zayıflayacak

PSA Grubu çatısı altında yenilenen Opel Corsa’nın, selefine göre yüzde 10 civarında hafifleyeceği öğrenildi. 2019 yılı bitmeden satışa sunulması beklenen yeni Corsa’da ciddi oranda kilo kaybı yaşanacağı açıklandı. Buna göre, yeni Opel Corsa selefine kıyasla 108 kg civarında hafifleyecek.

Hafiflemenin sebebi, yeni üretim platformu. Geçtiğimiz ay tanıtılan yeni Peugeot 208 modelinde de kullanılan CMP mimarisi üzerinde yükselecek yeni Opel Corsa’nın en hafif beş kapılı versiyonu sadece 980 kg olacak. Bu da bir önceki modelle karşılaştırıldığında 108 kg hafiflediği anlamına geliyor. Hemen söyleyelim; bu kilo kaybına rağmen yeni Opel Corsa’nın ölçülerinde bir küçülme olmayacak.

PSA’NIN MOTORLARINI KULLANACAK

PSA’nın benzinli ve dizel motorlarını kullanacak Yeni Corsa, yeni platform sayesinde tamamen elektrikli bir versiyona da sahip olacak. eCorsa adını taşıyacak sıfır emisyonlu model, tıpkı elektrikli 208 gibi e-CMP platformundan çıkacak. 1.2 litre üç silindirli benzinli ve 1.6 litre dizel motorları kullanacak versiyonlar bu yıl satışa sunulacak. Elektrikli versiyonun yollara çıkması ise 2020 yılını bulacak.

[Yusuf Dereli] 20.4.2019 [TR724]

‘Çocuktur başı ağrımaz’ demeyin!

Toplumda en sık dile getirilen sağlık sorunlarından birisi de baş ağrısıdır. Bu şikayet sadece yetişkinlere özgü değil; çocuklar da baş ağrısından yakınabiliyor. Çocukların tarif ettiği baş ağrıları sıklıkla aileler tarafından “Çocuğun başı ağrımaz ya da çocuktur numara yapıyor” denilerek göz ardı edilebiliyor. Çocuklarda baş ağrısı ve nedenleri hakkında bilgi veren Çocuk Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Yavuz Gürer, ‘Çocuklarda da migren tipi baş ağrısı olabileceğini hatta bu şikayetlerin altında önemli bir sağlık probleminin de yatabileceğini akılda bulundurmak gerekiyor.’ diyor.

Çocuklarda baş ağrısının nedenleri:

  • Çürük diş
  • Kulak iltihabı
  • Burun tıkanıklığı
  • Boğaz enfeksiyonu ve diğer enfeksiyonlar
  • Gözde kırma kusurları
  • Beyinde su toplanması
  • Beyinde tümör
  • Beyinde damar tıkanıklıkları
  • Beyinde kanama gibi organik bir neden olabileceği gibi, migren ve gerilim tipi, sebebi tam olarak bilinmeyen hastalıklarla ilişkili olabilir.

Tanıda en temel etmen ailenin takibi

Çocuklarda baş ağrısının nedeni iyi araştırılmalıdır. Eğer çocuğunuz sürekli baş ağrısından şikayet ediyor, günlük aktivitelerini aksatıyor, okula gitmek istemiyor, ödevlerini yapmıyorsa mutlaka doktora başvurulması gerekmektedir. Başının ağrıdığını ifade edemeyen çocuklarda, ağrının belirtileri;

  • Ani kusma
  • Aşırı ağlama
  • Huysuzluk
  • Denge bozukluğu
  • Korku-endişe
  • Her zaman yaptığı ya da çok sevdiği aktiviteden geri kalma olabilir.

Nedene yönelik tedavi planlanmalı

Baş ağrısının bir nedeni bulunabilirse, buna yönelik tedavi planlanmalıdır. Bir sebebin bulunamadığı durumlarda, migren tanısı konulduğunda hemen ilaç başlamak yerine baş ağrısına yol açan nedenlerin saptanması ve mümkünse ortadan kaldırılması uygun olur. Sıklıkla;

  • Açlık
  • Uykusuzluk
  • Gece geç saatlere kadar televizyon-tablet karşısından olmak
  • Geç uyumak ve sabah erkenden kalkıp okula gitmek
  • Aşırı miktarda çikolata-kakao-kafein içeren gıdaların tüketimi
  • Aşırı yorulmak, aşırı hareket etmek ya da spor yapmak
  • Okul stresi ağrıyı başlatan neden olmakla birlikte;
  • Bazı hastalarda, hastaya özel nedenler (Beyaz peynir, kuruyemiş, çin yemekleri, koruyucu madde içeren hazır gıdalar vb.) de olabilir.

Her başı ağrıdığında ağrı kesici verilmemeli

Başı ağrıyan bir çocuğa sürekli ağrı kesici vermek baş ağrılarının daha uzun süreli, daha şiddetli olmasına ve tedavisinin zorlu hale gelmesine yol açabilir. Bu nedenle çok gerekli durumlarda ağrı kesici ilaç vermek, loş sessiz bir odada dinlenmesini teşvik etmek uygun olur.

[TR724] 20.4.2019

AİHM’in Alparslan Altan kararındaki mesaj [Aziz Kamil Can]

Tarihte birçok despot yönetim/yönetici, kendi idaresini garanti altına almak, yerini sağlamlaştırıp halkı istediği gibi yönlendirmek için, Hitler’in yaptığı gibi, akıl almaz plan ve senaryoları icra etmişlerdir. Bu yolda herhangi bir engelle karşılaşmamak için de, kendilerine “sıkıntı” olabilecek kişi ve kamu görevlilerini ya acilen tasfiye etmiş, ya sindirmiş ya da kendilerine bağlamışlardır.

Bunun en önemli örneklerinden biri, Napolyon’un ikinci konsüllüğe seçildiğinde ilk icraat olarak 3 bin yargıcın görevine son vermesidir.

Dünyada emsali olmayan ikinci örneği de Türkiye’deki hakim/savcılar yaşamıştır. Şüphesiz herhangi bir siyasi yönetimin başına gelebilecek en talihsiz hadise bir darbe olmasına rağmen, ilginç bir şekilde 15 Temmuz darbe girişimi siyasi irade tarafından “Allah’ın lütfu” olarak görülüp, memnun kalınan bir hadise olarak zikredilmiş ve binlerce hakim/savcı ihraç edilmiş ve tutuklanmıştır.

Bu meslek grubunun ulusal merciler önündeki tüm haklı savunmaları görmezlikten gelinmiş, diğer birçok kamu görevlisi gibi kendilerine de esir muamelesi yapılmıştır.

İşte bu esirlerden birisi de Alpaslan Altan’dır. 60 yıllık AYM tarihinde 20 yılını AYM’ye Raportör ve Üye olarak veren, birçok Başkan ile çalışan, muhtaç özürlü çocuğunu bile ihmal ederek kendisini işine adayan, Erdoğan ve Gül tarafından üye olarak atanan, seven/sevmeyenin nezaketine ve çalışkanlığına şahit olduğu ve Haşim Kılıç’ın mahkemede lehine şahitlik yaptığı birisidir Altan.

Yıllarca birlikte çalıştığı üye arkadaşları tarafından adeta kurban edilmiştir korkuya/makama. Ve böylece koltuklarını bu zulüm üzerinde şimdilik korumaya devam eden Üye arkadaşları doğal olarak insaniyetlerini de kaybetmişlerdir.

Altan, haksızlık karşısında giriştiği hak mücadelesinde, kendi mahkemesinde de adaleti bulamayınca AİHM’ye başvurmak durumunda kalmıştı.

Ve nihayet uzun zamandır yaşanan zulümlere sessiz kalan AİHM, geçtiğimiz günlerde AYM eski üyesi olup halen tutuklu bulunan Alparslan Altan’ın başvurusunu karara bağlayarak Türkiye’yi mahkum etti. Kararda Altan’ın, AİHS’nin “Özgürlük ve Güvenlik Hakkı” başlıklı 5. maddesinin 1. fıkrasındaki teminatlara aykırı olarak tutuklandığı tespit edildi.

Bu karar, darbe gecesi saat 01:00’de yani daha teşebbüs devam ederken,  “darbeci” olduğu iddiasıyla gözaltına alınan 2745 hakim/savcı ve birçok mağdur açısından da çok önemli ve milat hükmündedir.

Altan’ın başvurusunda da ayrıntılı olarak yer aldığı üzere, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanununun 88/1 maddesine göre; Ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâlleri dışında suç işlediği ileri sürülen hakim ve savcılar yakalanamaz, üzerleri ve konutları aranamaz, sorguya çekilemez.

Suçüstü halinin tanımı ise CMK’nın 2/1-j maddesinde yapılmıştır. Buna göre bir durumun “suç üstü hal” sayılabilmesi için, failin atılı suçu işlerken yakalanması/tespit edilmesi gerekir.

Elbette ki hem Adalet Bakanlığı yetkilileri hem de HSYK, bu açık kanuni zorunluluktan haberdardılar. Bunun haricinde, Ağır Ceza Mahkemelerinin görev alanına giren suçüstü hallerin dışındaki suçlar açısından soruşturma ve kovuşturma yapabilmek için bazı idari prosedürler izlenmesi gerekiyordu. Örneğin AYM üyeleri için AYM Genel Kurulu’nun izni zorunluydu. Darbe gecesi 01:00’de lojmanlarında bulunan 2745 hakim ve savcının gözaltına alınabilmesi için “suç üstü hal” sayılabilecek bir iddia elzemdi. Tam da bu nedenle içlerinde başvurucunun, Yargıtay ve Danıştay üyelerinin de bulunduğu meslektaşları hakkında 01:00 itibariyle hala devam eden ve her an bitebilecek (?) “darbe teşebbüsüne iştirak” suçlaması yapıldı. Ve bu iddia gerekçe gösterilerek, o saat itibariyle hakim/savcılar hakkında arama, el koyma ve gözaltı kararları verilebildi.

Binlerce hakim ve savcı, gözaltına alındıktan ve günlerce süren çok kötü nezaret şartlarından sonra tutuklandılar. Ancak başvurucu ve tüm hakim/savcıların tutuklanma gerekçesi darbe teşebbüsüne iştirak değil; “silahlı terör örgütü üyeliği” olmuştu. Her nasılsa “suç üstü hal” sayılan en önemli iddia buhar olmuştu! Aniden yok olan bu suç nedeniyle, uygulanan tüm kanuni tedbirler ve açılan soruşturmalar hukuksuz hale geldiyse de kimse bu itirazları dinlemedi.

AİHM, tam bu noktada hukuksuzluğun tespitini şu şekilde açıklıyor:

– “Kanunların yorumu ulusal mahkemelere ait olmakla birlikte, Yargıtay’ın suçüstü halinin yorumunu başvuranın da bulunduğu ve örgüt üyeliğinden suçlanan hakim ve savcılara tanınan korumalardan mahrum bırakılacak şekilde yorumlaması, aşırıya kaçan bir yorumdur.”

– “Yargıtay’ın 10 Ekim 2017 tarihli yorumundan, devam eden suçun ne olduğuna dair yerleşik içtihadı nasıl böylesine genişletilebildiğinin nedenleri anlaşılamamaktadır.”

– “Sonuç olarak, suçüstü kavramının ulusal mahkemelerce genişletilmesi ve uygulanması hem hukuki belirlilik ilkesi açısından sorunlu hem de açıkça gayri mantıki bir nitelik taşımaktadır.”

Başvurucu, kanun gereğince AİHM’den önce iç hukuk yolları tüketme adına AYM’ye de başvurmuş ancak başvurusu reddedilmiştir. AYM bireysel başvuruyu reddederken, başvurucunun dosyasına, tutuklanmasından haftalar hatta aylar sonra konulan bazı iddiaları gerekçe göstermiştir. AİHM kararında bu noktaya da değinerek, “tutuklama esnasında, ulusal mevzuata göre başvurucunun tutuklanması gerektirecek hiçbir delil olmadığı iddiasını AYM’nin incelemediğini, hükümetin de bu konuda sessiz kaldığını” söylemiştir.  Bununla birlikte, kanuni güvenceye sahip olan bir yargıcın gözaltına alınıp tutuklanmış olmasını da “OHAL’in sıkı sıkıya gerektirdiği bir durumdan kaynaklanmadığını” kabul etmiştir.

Yukarıda da değinildiği üzere, başvurucu her ne kadar “silahlı terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla tutuklanmış ise de, bu soruşturma ve devamındaki kovuşturmanın yapılabilmesi için AYM Kanunu 16/1 maddesi gereğince zorunlu olan, AYM Genel Kurulu’nun izninin alınmamış olduğu AİHM kararında belirtmiştir.

2802 sayılı kanun gereğince, darbe gecesi haklarında gözaltı kararı verilip daha sonra da tutuklanan 2745 hakim savcı açısından da izlenmesi gereken zorunlu prosedür izlenmemiştir. Hakim/savcıların “silahlı terör örgütü üyeliği” suçundan tutuklanması esnasında HSYK’dan gönderilen listeler dışında dosyalarda tek bir delil bulunmuyordu. Bu şekilde haftalarca, aylarca tutuklu kalmalarına rağmen tüm itirazları reddedildi. Benzer aymazlıkla HSYK, savunmalarının alınmasına dahi gerek görülmeden bu hakim/savcıları kısa süre sonra meslekten ihraç etti.

Söz konusu süreçte, gözaltı kararlarının darbe gecesi 01:00 itibariyle verildiğini kamuoyuna duyuran HSYK Başkan Vekili Mehmet Yılmaz “delil eksikliği” noktasında devreye girdi. Basına verdiği mülakatta, tutuklanan hakim/savcılardan “itirafçı” olmayı kabul eden olursa mesleğe geri dönebileceğini açıkladı. Bu duyurudan bir süre sonra bir gazeteye verdiği mülakatta ise “o açıklamasının gerçeği yansıtmadığını, itirafçılığa teşvik için söylediğini zaten bu sayede de ortaya çıkan itirafçılar sayesinde delil elde edebildiklerini” söyleyerek, meslektaşlarına nasıl kumpas kurduğunu övünerek anlatmıştı.

Hakim/savcıların haftalar sonra dosyalarına giren bu “tanık beyanları” gibi, dosyalarında en önemli delil(!) olarak gösterilen bylock iddiası da, tutuklanmalarından aylar sonra dosyalarına eklenmişti.

Aradan geçen yaklaşık 3 yıllık zaman içinde, özellikle bylock delili ile ilgili olağan dışı gelişmeler yaşandı. Excel listelerinin MİT tarafından oluşturulmasından bu listelerin delil olarak kullanılmasındaki hukuki sıkıntılara, istinaf mahkemeleri ile Yargıtay’ın zaman içinde değişen kriterlerinden 10 binlerce bylock mağduriyetine, excel listelerinin bu zaman aralığı içinde MİT tarafından 3 kez güncellenmesinden ortaya çıkan morbeyin listelerine kadar onlarca üstü örtülmeye çalışılan sorun ortaya çıktı. Buna rağmen hakim/savcıların bir çoğu ortalama olarak 2 yıl tutuklu kaldığı gibi halen azımsanmayacak kadar yüksek yargıç, kanunun başka bir açıdan katli olarak tarif edilebilecek şekilde, hücrelerde tutuklu bulunmaya devam ediyor.

AİHM’in Altan kararı, kanunların keyfi şekilde yorumlanmasının ve kanunsuz yapılan tasarrufların hukuki gerekçeleri açıklanmadığı sürece OHAL’in gerektirdiği bir zorunluluk kabul edilemeyeceğini açıkça belirtmiş ve bunların her birinin hak ihlali olduğunu göstermiştir. Anayasanın 15/2 fıkrası bu açıdan çok ehemmiyetlidir. Fıkrada koruma altına alınan haklar, savaş ya da OHAL durumlarında bile dokunulamayacak güvenceleri açıklar. Buna göre kimse mahkeme kararıyla tespit edilene kadar “suçlu” kabul edilemez.

Anayasayı koruma görevi kendisine tevdi edilen AYM, bu Anayasal ve yukarıda zikredilen tüm kanuni güvenceleri görmezden geldi. Kanuna aykırı şekilde yerel bir savcı tarafından iki meslektaşlarının tutuklanmasına sessiz kalmaları bir yana, bu üyelerin savunmalarını almaya gerek görmeden, hem de utanmadan “sosyal çevre” kriterini kararlarında tek gerekçe olarak gösterip oybirliği ile meslektaşlarını ihraç edebilmişlerdi. Sonrasında siyasi iradenin aynı aymazlıkla verdiği 100 binden fazla ihraç kararı için de farklı bir tavır sergilemediler.

Sonuç olarak AİHM’in Altan kararı, hem binlerce hakim/savcının hukuksuz şekilde tutuklandığına, hem OHAL bahanesiyle Anayasa çiğnenerek mahkemelerin siyasi iradenin oyuncağı hale geldiğine hem de ihraç, tutuklama, banka hesaplarına el koyma, lojmandan sokağa atma gibi yaptırımlarla binlerce ailenin sosyal ölümle hayatının keyfi olarak karartıldığına bir delildir.

Bu karar gereği Alparslan Altan ve tüm hakim/savcıların derhal serbest kalmaları gerektiği gibi, kararın diğer kamu görevlilerine teşmili de kaçınılmaz olmuştur. Öte yandan karar içeriği incelendiğinde, ilerde bu davaların adil yargılanma hakkı bakımından da ihlalle sonuçlanacağı ve tüm mağdurların haklarına kavuşacağından şüphe yoktur. Zulmün daha çok uzatılmamasını ve mağduriyetlerin bir an önce giderilmesini umut ediyorum.

[Aziz Kamil Can] 20.4.2019 [TR724]

‘İçerde’ neye üzülür insan? [Turgut Efe Kara]

“İnsan, hüzün ile sevinç arasında asılı durur…” der, Halil Cibran.

Öyledir, insan ömrü bir sarkaç gibi hüzün ile sevinç arasında gider gelir. Ama bazı dönemler veya bazı yerler var ki, insan o sarkacın bir tarafında öylece asılı kalıverir. İçinden geçtiğimiz dönemde ve cezaevinde mesela, asılı kalınan yer sarkacın hüzün tarafıdır…

Kendimden ve tanıdıklarımdan biliyorum ki, içerde üzülecek çok şey bulur insan. Ama kendine üzülmez, üzülemez.

Bir ailen vardır. Önce onlara üzülürsün. Onların dışarda senin içerde olmandan değildir üzüntü. Sırf onların sana üzülüyor olmasına üzülürsün.

Annen-baban yaşlıdır, hastadır. Ne haldeler, kim bakar, nasıl ilgilenir diye düşünür, üzülürsün. Ana şefkatinin kendi hastalığını unutup seni merak edeceğini,  her daim adını sayıklayıp duracağını bilir, üzülürsün.

Çocukların vardır. Onlardan ayrı kalmana değil, yokluğunda duygusal bir kırılma yaşama ihtimallerine üzülürsün. Akşamları ‘bana ne getirdin’ diye üzerine atlayacak baba olmadığı için bükülen boyunları düşünür, üzülürsün.

Dahası, her gün cezaevine gelen yeni masumları, onların anne-babalarını, çocuklarını ve de eşlerini ayrı ayrı düşünürsün… Üzülmeye hangisinden başlayacağına, en çok hangisine üzüleceğine şaşırırsın.

Eşinin de içeri girme ihtimali gelir aklına, daha çok üzülürsün. Çünkü, eşin ve tüm geride kalan yakınların o zaman daha çok üzülecektir. Çocuklarına kim nerede bakacaktır, neyle avutup nasıl teselli edeceklerdir? Düşünürsün ve üzülürsün.

Sonra aklına annesi-babası zaten içeride olan çocuklar gelir, az önceki ihtimale dayalı üzüntünden utanırsın ve daha da çok üzülürsün.

Geride kalan çocuklardan dedeye-nineye bile bırakılmayıp ailenin elinden alınanlar vardır. O anne-babaları, hapishaneden farksız yuvaya konan çocukları düşünürsün. Üzüntüden karnın kasılır, öylece kalırsın.

Derken, başka acılar sıralanır gözünün önünde. Senden çok önce cezaevine atılmış masum görevliler vardır. Ve aylardır tecritte her türlü baskıya maruz bırakılmaktayken, zalim şimdi de eşine, kardeşine hatta çocuklarına musallat olmaktadır…

Peşinden diğerleri canlanır zihninde. Türlü işkencelere maruz kalmış, en ahlaksız tehditler savrulmuş masum görevliler, öğrenciler vardır. Kaburgaları elleri kırılanlar, gözü kulağı patlatılanlar ve nazik bedeni kaldıramayanlar, kalbi daha fazla dayanamayıp can verenler…

Kadınlar vardır. Hamile veya bebekli olmasına rağmen demir parmaklıklar arkasına konulanlar. Emzirme döneminde yavrusundan koparılıp içeri atılanlar. Kelepçe ile doğumhaneye sokulup oradan yine bebeğiyle hapishaneye götürülenler…

Gazetelere düşen, dilden dile dolaşan acı haberler vardır. Meriç nehri adeta muhacir mezarlığına dönmüştür. Kurtulduğuna sevinemeyen babalar, yavrusunun naaşını arayan analar, zalimin adamlarına yakalanan kişiler…

Bunları düşünürken, kendinle ve ailenle ilgili bütün üzüntüleri unutursun. Sadece o analara ve yavrularına, işkence görenlere üzüleyim derken, an gelir yanacak gibi olursun.

Üzüntünü gözyaşlarına, gözyaşını dualara çevirebilirsen, biraz sükûnet bulursun.

Ziyaret günü gelir, eşin, annen-baban yahut kardeşin. Sayılı dakikaların ne zaman nasıl geçtiğini anlamaz, diyeceklerini hiç bir zaman tamamlayamazsın. Asla belli etmezsin, ama üzülürsün. Aynı rolü ziyaretçinin de yaptığını bilir, koşar adım gelinen yerden, ayak sürüyerek gidildiğini görürsün. Asıl ona üzülürsün.

Ziyaretçinin getirmediği, getiremediği selamlara, dışardaki dostlardan gelmeyen haberlere takılırsın. Unutulmamaya dair beklentiler, kadir ve kıymet üzerine kurduğun hayaller, vefa kavramına yüklediğin anlamlar sarsılır, yıkılacak gibi olur, derinden üzülürsün.

Değişik örgütlere mensup kişilerin koridorlarda attığı dayanışma sloganları dolar kulağına. Dini bir vecibeymiş gibi vaktini aksatmadan, günde kaç kez tekrarladıkları bağırmalarla direnişi, demir kapıları döverek çıkardıkları gürültüyle isyanlarını ilan ederler. Beyhude emeller için harcanan bu adanmışlığı düşünür, onlar adına üzülürsün.

İdarenin memurculuk oynayan görevlileri vardır. Hakiki teröristlere bile tanınan insan haklarını senden kıskanırlar. Bağırıp çağıranların yanında uslu bir memur olurken, sana gelince aslan kesilirler. Dilekçelerin kaybolur, hastane taleplerin yok sayılır. Kurumların, devletin kimlere emanet edildiğini görür, üzülürsün.

Böyle hüzün deryasında gezinip dururken bir gün kapının mazgalı açılır ve eline bir evrak tutuşturulur. Bakarsın, aylardır beklediğin iddianamedir. Bir çırpıda nefessiz okursun, sonra döner tekrar okursun. İnanamazsın…

Bu bir iddianame değil, küfürnamedir. Bildiğin tüm gerçeklere yalan, bütün doğrulara palavra denmektedir. Kutsalların batıl, değerlerin yok sayılmıştır. Şeytanın aklına gelmeyecek iftiralar atılmış, dünyanın bütün kötülükleri yeryüzünün iyi  insanlarına yüklenmiştir.

Bir sıkıntı basar bedenini, ellerin titrer, yüreğin sıkışır, ruhun daralır. Duyguların allak bullak olmuş, düşüncelerin savrulup gitmiştir. Haykırmak istersin sesin çıkmaz, sesin çıksa duyan olmaz. Çaresizliğini anlar, üzülür, üzülür, üzülürsün.

Fakat bu değişik bir hüzündür. Diğerlerine benzemez. Tuhaf bir şekilde huzur da verir. Sanki sebep-sonuç arasında tam bir uyum sağlanmıştır, sanki ilk kez hüzün denen duygunun hakkı verilmektedir. O an, içinden mi dışından mı geldiğini bilemediğin bir ses şunu demektedir: Diğerlerini asla unutma, ama üzüleceksen buna üzül, ağlayacaksan buna ağla.

İşte böyledir içerisi; binbir katmanlı hüznün bütün boyutlarında dolaştırır seni, ama kendi katmanındaki üzüntüyü göstermez sana!

[Turgut Efe Kara] 20.4.2019 [TR724]

Tottenham veya bir başarıdan çok ötesi [Hasan Cücük]

‘Oyuncularımın hepsi birer kahraman. Bu koşullar altında yarı finale yükselmeyi başardıkları için onlara büyük bir teşekkür borçluyuz.’ Bu cümleler Tottenham’ın teknik patronu Mauricio Pochettino’ya ait. Premier Lig’de şampiyonluğun bir numaralı favorisi Manchester City’yi safdışı bırakıp adını Şampiyonlar Ligi’nde yarı finale yazdıran Tottenham, 45 yıl sonra Avrupa’nın 1 numaralı kupasında son dörde kaldı. Tottenham’ın başarısını anlamlı kılan ise; bu sezon hiç transfer yapmamasıydı.

Premier Lig’de Top 5 olarak tanımlanan Manchester United, Manchester City, Chelsea, Arsenal ve Liverpool’un arasına dahil olup listeyi Top 6’ya çıkaran Tottenham, son yıllarda adını ligde ilk 4 arasına yazdırmayı başardı. Geçen yıl ligi 3. sırada bitiren Tottenham bu yılda ligde 3. sırada bulunuyor. Ancak bu yıl geçen bu sezon göre daha sıkıntılı geçti. Özellikle son dönemde takımın yıldız oyuncularının sakatlığı zirve yarışından erken kopmasını sağladı. Önce Dele Alli sonra takımın gol makinesi Harry Kane sakatlandı. Tüm bu aksaklıklar Tottenham’ı zirveden uzak tutmaya yetmedi. Hem de maçlarını sürgünde oynamasına rağmen.

Tottenham, 2016’da modern bir stada kavuşmak için ünlü stadyumu White Hart Line’in yıktı. Stadı yıkılıp, yenisi inşa edilme sürecinde Tottenham maçlarını Wembley Stadı’nda oynadı. Sürgündeki yılında ligi 3. sırada tamamladı. Bu sezonun başında açılması planlanan yeni stadına aksaklıklardan dolayı ancak nisan ayı başında  kavuştu. Londra temsilcisi, yeni stat uğruna bu sezon hiçbir transfer yapmazken toplam maliyetin 1.2 milyar Euro’yu bulduğu ifade edildi. Tottenham Başkanı Daniel Levy ‘Stadyumun maliyeti 1.2 milyar Euro’yu buldu. Kulübün özel finan kaynakları, bankaların desteği ve futbol takımının gelirleriyle bunu başardık. Fakat, bu stadyumla birlikte dünyanın en iyilerinden olacağız’ dedi.

Yeni stadın maliyetinden dolayı kemer sıkan Tottenham, sezona hiç transfer yapmadan girdi. Top 6 takımlarından City 77 milyon, United 82 milyon, Liverpool 182 milyon, Chelsea 210 milyon ve Arsenal 81 milyon Euro’luk transfer yaparak sezona merhaba dedi. Tottenham transfer yapmadığı gibi orta saha oyuncusu Mousa Dembele’yi Çin ligine gönderdi. Tottenham’ın transfer yapmadan sezona başlamasıyla ilgili olarak Jose Mourinho, ‘Onlar için en iyi transfer kadrolarını korumak oldu’ diyecekti. Portekizli hoca haksız sayılmazdı. Tottenham kadrosu birbirinden kaliteli yıldızları barındırıyordu. Ve doğal olarak bu yıldızlarda dev kulüplerin iştahını kabartıyordu. Hem de paraya ihtiyaç duydukları bir dönemde…

Dele Alli, Harry Kane, Cristian Eriksen, Heung- min Son ve Erik Lemala gibi oyuncular için devler Tottenham kapısını çaldı. Zirveye tutunmak için gelen tüm teklifleri geri çevirdi. Sezonun startıyla birlikte şanssızlıklar Tottenham’ın yakasını bırakmadı. Dele Alli, Harry Kane, Eric Dier sakatlıklar yaşadı. Heung-min Son, Asya Kupası için milli takıma gitti. Cristian Eriksen geçen yılı aratan bir performans ortaya koydu. Bu aksilikler Tottenham’ı zirveden uzak tutmaya yetmedi. Premier Lig’de şampiyonluğun favorisi değildi ama ilk 4’te yer bulup, Şampiyonlar Ligi biletini almak önemliydi.

Top 6 takımlarından City ve Liverpool zirvede yalnız kaldı. Geriye kalan 2 Şampiyonlar Ligi bileti için Tottenham, United, Arsenal ve Chelsea arasında kıyasıya bir yarış vardı. United’in başına Ole Gunnar Solskjaer’in geçmesiyle yarış daha heyecanlı olmaya başladı. Lig 3.lüğü için en avantajlı takım yine Tottenham’dı. Ancak dar kadro, yoğun maç trafiğinde yıprandı.  Geçen sezon boyunca 7 mağlubiyet alan Tottenham, bu sezon çıktığı 33 maçın 10’unda sahadan boynu bükük ayrıldı. 67 puanla ligde 3. sırada bulunuyor ancak Arsenal, Chelsea ve United’in nefesini ensesinde hissediyor. Zira, Arsenal ve bir maç fazla oynayan Chelsea’nın 66 puanı, United’in ise 64 puanı var.

Ligde ilk 4 mücadelesi veren Tottenham, aynı başarısını Şampiyonlar Ligi’ne de taşıdı. Şampiyonlar Ligi’nde gruptan ikinci olarak çıktı. Son 16 turunda Borussia Dortmund’u her iki maçtada geçip adını çeyrek finale yazdırdı. Rakibi City olunca, Tottenham için yolun sonu geldi yorumu yapıldı. Zira son yıllarda City karşısında şansı tutmayan bir Tottenham vardı. Üstelik golcüsü Harry Kane sakattı. İlk maçı 1-0 kazanan Tottenham, deplasmanda rakibine 4-3 yenildi. Deplasman golü averajıyla adını yarı finale yazdırdı. 45 yıl sonra Avrupa’nın 1 numaralı kupasında yarı finale kalan Tottenham’ın final yolunda rakibi kendi gibi bu sezona damga vuran Ajax oldu. Bu sezon Şampiyonlar Ligi’nde peri masalını Ajax yazdı ama Tottenham’ın başarısı da gözardı edilecek gibi değil.

[Hasan Cücük] 20.4.2019 [TR724]

İradenin hakkını vermek ve konforlardan vazgeçmenin zorluğu… (2) [Prof. Dr. Osman Şahin]

Uhuvvet ve ittifak mevzuu hissîlikten daha çok aklî, mantıkî ve iradîdir…

Hocaefendi, “Mü’minlerin Helâki İftiraktadır” yazısında İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sav) Allah’tan talep ettiği üç duasından ikisinin kabul edilip ümmetinin tefrikaya düşmemesi duasının kabul edilmemesinin nasıl anlaşılması gerektiğinin izahında şu önemli tesbitleri yapmaktadırlar: “Bu hikmetlerden birisi, insan iradesine dikkat çekmek ve ittifakın iradeye vâbeste bir mesele olduğunu bildirmektir. Vifak ve ittifakın temini için insanlardan iradelerinin hakkını vermeleri istenmektedir. Şüphesiz, “hissî kardeşlik” de önemli bir esastır; ancak yeterli değildir. Uhuvvet ve ittifak mevzuu hissîlikten daha çok aklî, mantıkî ve iradîdir; gerçekleşmesi için de karar, azim ve gayret gereklidir…”

Aynı yazının devamında iradenin hakkının verilmesine ayrıca şöyle değinmektedir: “Evet, insan, bir odun parçası ya da bir sürünün şuursuz azası değildir ki, cebren başkalarıyla ittifak etsin ve bir araya gelsin. Onun farklı düşüncelerinin, şahsî mülâhazalarının ve bir kısım aykırılıklarının olması gayet tabiîdir. İnsandan beklenen, her söylenene hemen boyun eğmesi, haricî zorlamalarla bir noktaya gelmesi ve diğer insanlarla taşlar misali şuursuzca omuz omuza vermesi değildir; ondan istenen, bazı iç tepkilerini ve reaksiyonlarını irade, mantık ve muhakemesiyle bastırması ve vifakı iradî-mantıkî olarak gerçekleştirmesidir…”

Uhuvvet ve ittifak mevzuu için söylenenler hakiki istişarelerin yapılabilmesi için de aynen geçerlidir. İradelerin hakkı verilmeli, hissîlikten daha çok aklî, mantıkî ve iradî olmalı ve gerçekleşmesi için de karar, azim ve gayret ortaya koyulmalıdır.

Konforlardan (comfort zone) vazgeçmenin zorluğu…

Türkçe’ye genelde konfor bölgesi veya rahat bölgesi olarak tercüme edilen, insanların ve organizasyonların gelişmesinin önünde büyük bir engel olarak kabul edilen “comfort zone’lara” takılıp kalma önemli problemlerden biridir. Konfor bölgelerindeki değişkenler bizim kontrolumuz altında ve bu bölgede endişeler, sıkıntılar ve stres gibi haller minimize edilmiş olduğundan kendimizi daha güvende ve mutlu hissederiz. Dolayısıyla bu bölgenin bozulmasına ya da bölgeye birilerinin müdahele etmesine karşı çok fazla bir direnç vardır. Bu yüzden buna sebebiyet verecek olaylara  ve şahıslara karşı bir düşmanlık veya nefret söz konusu olabilmektedir. Konunun detaylarını ilgili literatürlere bırakarak konumuza bakan yönleri ile devam edelim.

Konfor bölgelerini korumadaki hassasiyetler insanın kendisini geliştirmesinin, yenilemesinin, yeniliklere ve değişime açık olmasının önünde çok büyük bir engel oluşturmaktadırlar. Konunun literatür taraması yapıldığında, bu konfor bölgelerine takılan insanların ve organizasyonların aslında ölüm trendine girdikleri ve eğer bu bölgeden çıkamamışlarsa çok büyük problemlerle karşılaşdıkları ve sonunda yok olup gitmeye mahkum oldukları anlaşılacaktır.

Karar alma süreçlerinde konfor bölgeleri…

İstişarelerin hakkının verilebilmesi, istişare heyetlerine ehil olan insanların seçilmesi, aynı düşünceleri paylaşanlar ya da her denilene alkış tutanlar değil de hak perest , beklentisiz ve dolayısıyla her zaman hakkı dillendiren insanlarla yapılması ve istişarelerde ekseriyetin kabul ettiği kararların alınıp bunların uygulanması gibi hususları hayata geçirebilmek çok kolay değildir. Bu hususlar nefsin pek de arzu etmediği, ciddi nefis terbiyesi, fedakarlık ve özveri gerektiren ve alıştığımız kolaycılıklardan vazgeçmemizi isteyen hususlardır.

Her söylediklerine evet diyen insanlarla çalışıldığı, kendi düşüncelerine muhalif düşüncelerin seslendirilemediği, seslendirilse de kabul görmediği, yaptıkları icraatların kritik edilemediği, denetlenemediği ve hesabının sorulamadığı bir sistem içerisinde çalışmak nefisler için çok caziptir, lezzetlidir, kolaydır ve zahmeti azdır. İradenin hakkını vermeyi gerektirecek bir azim, karar, cehd ve gayret ortaya koymayı da gerektirmemektedir.

Böyle yapılarda ilişkiler  büyüğe/abiye/idareciye/imama ifrat seviyede saygı ve sadakat temeline oturdulduğunda ve bazen de bir kudsiyet boyutu da eklendiğinde, bu insanların sözlerine ve icraatlarına muhalefet ve kritik etmek, sorgulamak, bunlara aykırı alternatifler ortaya koymak ve hele hele hesabını sormak gibi haller asla kabul ve tolere edilemeyecek ve bunlara izin verildiğinde ise fitne ve tefrikalara yol açacak, uhuvveti sarsacak, bereketi kaçıracak ve içten içe cemaati/kurumu/örgütü çökertebilecek davranışlar olarak görülmektedir. Dolayısıyla bu düşünceler ve bunları seslendirenler bastırılmalı, sindirilmeli, susturulmalı, uzaklaştırılmalı ve cezalandırılmalıdır.

Hocaefendi’nin ilk yazıdaki tesbitini bir kere daha hatırlayalım: “bazı kimseler yönetici olarak bulundukları makam ve konumlarında kendilerine göre buna benzer yapılar kurmuş, insanlarla aralarına bir kısım perde ve engeller koymuş, böylece hem kendilerinin hem de başkalarının sürekli hüsuf ve küsuf (ay ve güneş tutulması) yaşamasına sebebiyet vermiş olabilirler.”

Konfor bölgelerinde rahatımız kaçmasın adına yapılan mücadeleler…

Bu insanlar konfor bölgelerinde rahat yaşayabilmek için ayrıca insanlar ile aralarına bir takım perdeler ve engeller koymaktadırlar. Ta ki insanların şikayetleri ve muhalif fikir ve düşünceleri onlara ulaşıp onları rahatsız etmesin ve zihin konforları bozulmasın. Bu insanlara ulaşmak suretiyle, önemli veya kangren olmuş meselelerin çözümünü sağlamak  zordur.

Bu konforlarla yaşamaya ve çalışmaya alışmış insanların bunlardan vazgeçmeleri onlara çok ağır gelecektir. Dolayısıyla hizmetin/cemaatin/kurumların selameti, kurtuluşu, birlik ve beraberliğin teessüsü için gelin istişarelerin hakkını vererek yapalım, Kur’an’da ve Hadis’te emredildiği ve bunları tefsir eden ehil insanların ele aldığı şekilde bunu hayata geçirelim denmesi bu insanlarda hüsnü kabul görmeyecektir.

Benzer şekilde denetim mekanizmaları, mali heyetler kurulsun ve böylece yanlışların, hataların ve su-i istimallerin önü alınabilsin, kimse kurumları/yapıları kendi çiftliği gibi yönetemesin, beşeri ve maddi sermaye en verimli bir şekilde kullanılsın gibi düşüncelere karşı çok güçlü bir direnç vardır. Bazen de bu düşüncelere açıktan muhalefet edemediklerinde, teorisine evet dedikleri bu hususların hayata geçmemesi ya da fonsiyonunu eda etmemesi adına bir mücadele içerisine girmektedirler.

Konforlarını bozmamaları için nefisler tarafından geliştirilen bir mekanizma da yapılan uyarıları, tahşidatları, hatırlatmaları ve tenkitleri üzerlerine almamaları şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bu insanların yanında,  hatalarını anlayıp yanlışlarından dönmeleri adına bir takım hakikatler ve hususlar uslubuna da riayet ederek dillendirildiğinde hiç üzerlerine almadıkları görülmektedir. Uhuvvet ve ihlas dusturları ele alınıp, insanların kazanılması, harcanmaması, şahısların kendilerine değil de hasletlerine karşı düşmanlık beslenmesi gerektiği gibi konular, bunlara riayet etmeyen insanlar yanında ele alındığında, bunların meseleye sözde sahip çıktıkları, savunduklarına şahit olunmakta ama sonrasında aynı hatalarına devam ettikleri görülebilmektedir. Böyle bir davranış Hocaefendi’nin Ölçü veya Yoldaki Işıklar’da ifade ettikleri şu ölçüye ne kadar ters düşmektedir: “Falan kimse havadan nem kapıyor” derler! Ona ruhum feda.! Ya yağmur altında dahi ıslanmayanlara ne demeli.!”

Makam arabasını kullanarak alacağınız yoğurdu yemek haram olur…

Bir arkadaşımın bahsettiği bir yaşanmış bir olayı burada paylaşmak istiyorum. Bir yerde bir idareci kuruma ait iki makam arabasından birini kendisine ve diğerini de kendi ailesini tahsis etmiş. Bu ikinci araba tamamen hanımının ve çocukların ihtiyaçları için kullanılıyormuş. Kurumla ilgili bir iş için ihtiyaç olduğunda bile ailenin ihtiyacına öncelik veriliyormuş. Arabayı kullanan makam şöfürü ve diğerleri durumdan rahatsız olsalar da amirlerine bir şey diyemiyorlarmış. Bir gün şehirlerarası bir yolculukta Hocaefendi’nin bir kasetini koymuş dinliyorlar. Hocaefendi bu sohbetinde, bir kuruma ait makam arabası sizi bir yere götürürken yol güzergahında evinize ihtiyaç olan bir yoğurdu almak için bir yer bulunmadığında, eğer siz arabanın yolunu bu yüzden değiştirip bu yoğurdu alsanız, bu yoğurdu yemek size haram olur diye bahsediyorlar. Bu sohbetten çok memnun kalan şöför dönüşte aynı kaseti koyuyur ve tekrar dinliyorlar. Şöför, bu sohbetten sonra artık arabanın şahsi işlerde kullanılamayacağına düşünerek rahatlıyor. Fakat idareci şahıs sohbette anlatılanları hiç üzerine almadan ailesi için makam arabasını kullanmaya devam edince hayal kırıklığına uğruyorlar.

İnşaAllah bir sonraki yazıda konfor bölgelerinden kurtulmanın zorluğunu ifade edebilmek için “Kim veya hangi nefis ister ki ya da vazgeçmek kolay mı bu konfor bölgelerinden?!…” diyerek devam edelim…

[Prof. Dr. Osman Şahin] 20.4.2019 [TR724]

Şeffaflıktan korkmakta haklısınız! [Semih Ardıç]

Ekrem İmamoğlu’nu 17 günü bahanelerle oyalayan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Yüksek Seçim Kurulu’nun mazbatayı vermesini beklemiyor olacak ki iki gündür İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde (İBB) hâlâ koltuğu kaptırmamış gibi hareket ediyor.

Evvela İBB’ye ait sosyal medya hesapları donup kaldı. İBB’nin Twitter, Instagram ve Facebook hesaplarına saatlerce ulaşılamadı.

Resmen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olan İmamoğlu, sosyal medya hesaplarını adeta esir oldukları yerden kurtardı.

DEVİR-TESLİMİN HAYSİYETİ NEREDE KALDI?

25 senedir İstanbul’un iktidarını ellerinde tuttukları ve makamları aralarında ulufe gibi taksim etmeye alıştıkları için devir-teslimin vakar ve mesuliyetinden bînasipler. Gelen insanın halkın vekâleti ile o mührü teslim aldığını kabullenemeyecek kadar hazımsızlar.

Şeffaflığa emare adımlardan su görmüş kuduz köpek gibi korkuyorlar. Haksız da sayılmazlar korkmakta. Tesis ettikleri organize soygun düzenini tek sesli hale getirdikleri medya sayesinde bugüne kadar halktan saklasalar da devir değişti artık.

İMAMOĞLU ŞEFFAFLAŞMA SÖZÜ VERDİ

İmamoğlu, 31 Mart Mahalli İdareler Seçimi’nden evvel sokak sokak dolaştığı İstanbul’da vatandaşa, “Şeffaf olacağıma söz veriyorum. Attığımız her adımdan sizlerin haberi olacak. İstanbul, İstanbulluların olacak.” taahhütünde bulunmuştu.

O taahhüt ilk günden son güne kadar kararlarında belirleyici olacaktır. Bunun içindir ki İmamoğlu koltuğa geçer geçmez kolları sıvadı.

Seçimin yapıldığı 31 Mart Pazar günü ile mührü devraldığı 17 Nisan arasında belediyede yapılan bütün işlemler için tahkikat yapılması için İBB Teftiş Kurulu Başkanlığı’na talimat verdi. İki müfettiş ve üç uzman tahkikat için vazifelendirilmişti.

AKP SOLUĞU MAHKEMEDE ALDI

Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu’nun o talimatı AKP’den meclis üyesi seçilen isimler tarafından anında mahkemeye taşındı. Ne de olsa mahkemeler emirlerine âmâde.

İstanbul 4’üncü İdare Mahkemesi’nden verilerin bir yerde toplanmasına izin çıkmadı. Yürütmesi durduruldu o talimatın.

“KOZMİK ODAYLA İŞİMİZ OLMAZ”

Cuma namazının akabinde gazetecilere endişeye mahal olmadığını ifade eden İmamoğlu, “Gayet mevzuata uygun bir şekilde ve saklanacağı alan, kanuna uygun bir şekilde ve aynı şekilde de bir zapt altına alınarak, tespitler yapılarak 31 Aralık 2018 tarihli, 31 Mart 2019, yani seçim günü tarihli ve dün, 17 Nisan 2019 tarihli kayıtlar arşivlendi, imza altına alındı.” ifadelerini kullandı.

İmamoğlu özellikle 31 Mart ile 18 Nisan arasında bazı usûlsüzlükler yapıldığına dair duyumdan öte tespitleri olduğunu aktardı: “Kanuna uygundur. Öyle kozmik odayla falan işimiz olmaz. Devletin hafızası, onu koruyoruz 16 milyon insan adına.”

“Kamuya şeffaf ve açık olma sözünü verdim.” diyerek çizgisinden taviz vermeyeceğini tekrarladı.

HALKA HESAP VERMEK NİYE ZORUNUZA GİDİYOR?

Merkezi idare de mahallî idareler de evvela halka karşı hesap vermekle mükelleftir.

Madem Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) halkın vergilerini çarçur etmemişse İmamoğlu’nun teftiş talimatından niye bu kadar korkuyor?

Belediye zarara uğratılmışsa ya da mevzuat ihlal edilmişse koltuğu devralan başkanın bunun üzerine gitmesinden daha tabiî ne olabilir?

Parti farkı tefrik etmeden her gelen başkan selefine ait bilançoyu halkın dikkatine sunmalıdır. Nitekim halka verdiği sözleri tutup tutmadığında milat 31 Mart olacak.

Neyi teslim aldığını söylemeyen bir belediye başkanı 5 sene sonra belediyeyi hangi seviyeye taşıdığını nasıl anlatacak?

MAHKEMELERİN ÇARPIK KARARLARINI DA HALKA ANLATSIN

İdarî bir tahkikattan imtina edildiğine göre kapak açıldığında ortaklık kokudan geçilmeyecek demektir. İmamoğlu’nun pes etmemesi lazım.

AKP’nin teşkilatı gibi çalışan mahkemelerin verdiği kararların çarpıklığına kadar her hâdiseyi açacağı YouTube kanalı üzerinden halka aynen aktarmalı.

Sosyal medyanın dinamiklerine vakıf genç bir ekip var arkasında. Sosyal medyanın ne kadar etkili olduğunun en canlı misali 31 Mart Seçimi oldu.

Halkın cep telefonları, iktidarın inşâ ettiği sansür duvarlarını, devasa televizyon kanallarını ve Saray’dan ellerine tutuşturulan notları haber diye yayımlayan gazeteleri yerle bir etti.

SİYASETÇİ İÇİN SOSYAL MEDYAYI İYİ KULLANMAK ARTIK VECİBE

Sosyal medya halkın karar alma safahatında muhakkak bulunmasını sağlamanın bir yolu aynı zamanda.

Demokrasiyi daha geniş bir tabana yaymanın en kestirme yolu haline gelen sosyal medyayı iyi kullanmaya devam ettiği takdirde İmamoğlu; Halk Ekmek, İSPARK ve BELTUR gibi iştirakleri ile 50 milyar liralık bir bütçenin emanet edildiği İstanbul Büyükşehir’i Türkiye’nin normalleşmesinde lokomotif haline getirebilir.

“Lokomotif” derken sadece içme suyu, şehiriçi ulaşım, park ve bahçe hizmetlerinde öncülüğü kastetmiyorum.

Herkesin hasret kaldığı şeffaf, hesap veren, kararların halkın azamî katılımı ile aldığı, dürüst, adil ve demokratik belediyecilik namına İstanbul bütün Türkiye’ye hüsnü misal teşkil edecektir.

AKP’NİN DEVR-İ İKTİDARINDA RANTIN SEMBOLÜ OLDU

İstanbul hep rol model olmuştur. Maalesef aziz İstanbul, AKP’nin devr-i iktidarında sadece imar rantı ile belli bir zümrenin nasıl servet sahibi edilebileceğini merak edenlerin şablonu oldu.

Tarihî ve kültürel mirasına bile aldırış etmeden silüetinin ardına hançer gibi “16:9” üçüz kulelerini sapladılar.

Karşılığında da deniz manzaralı rezidans katlarını rüşvet olarak aldılar. O ve diğer yüzlerce gökdelen halktan çalınan paraların istiflenmiş hali gibi.

HALKIN ÖFKESİ HAFİFE ALINIRSA…

25 sene hiç az değil. Devletler için bile hafife alınmayacak kadar uzun bir müddet.

AKP’li milyoner bürokratlar, siyasetçiler ve bir anda işadamı oluveren türediler, 1994’ten beri İstanbul ve Ankara’yı idare eden siyasî İslamcıların kurucu değerlerden uzaklaştığında ne kadar muhteris hale geldiğinin canlı şahitleridir.

Açlık hududunun altında hayatını idame ettirmeye çalışan halk, AKP’nin zenginlerine duyduğu öfkeyi kustu sandığa. Halkın o öfkesinin dinmesi hırsızlıkların hesabının sorulmasına bağlı.

RANT GİDİNCE ORTAKLIK DA BİTECEK

İmamoğlu’na zorluk çıkaracakları, çelme atacakları seçim akşamından belliydi.

“Bunlar topal ördek.” diyen AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın cenaze merasiminde bile İmamoğlu’nun uzattığı eli sıkmaması da gösterdi ki iktidarın raf ömrünü uzatan koruyucu madde gitti.

Erdoğan, 31 Mart hezimetinin farkında ve menfaate dayalı ittifakları nasıl bir arada tutacağının ince hesaplarını yapıyor.

Zira rüşvet havuzuna balıklama atlayan ve milletin kanını emerek beslenen sözde işadamlarını İstanbul’un rantı olmadan etrafında tutmasına imkân yok.

Medyanın bile yakında nasıl yavaş yavaş dümen kırdığını hep beraber müşahede edeceğiz.

MİZAN KURULDU, KAÇIŞ YOK

Hasıl-ı kelâm İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu geriye dönük bütün defterleri ibra etmeli.

Kimlerin yetim malı ile karısına/kızına birkaç milyon liralık Porsche aldığını herkes öğrensin. Sahte dindarların maskesi düşsün artık.

Masum insanlara terörist, darbeci, şucu-bucu iftiraları atarak hırsızlıklarını şu vakte kadar halkın nazarından kaçırmış olanlar için mizan 31 Mart’ta kuruldu bile…

İmamoğlu hangi hizmete kim mani oluyorsa onu da sosyal medyadan faş etmekten geri durmazsa o yapı iki gün sonra tarumar olacaktır.

HİZMETE MANİ OLANI TEŞHİR ET!

Seçilmiş bir başkanın halkın menfaatine bir icraata imza atmasına mani olmaya çalışan belediye meclisi üyesi kim olursa olsun teşhir edilmelidir.

Halk o isme demokratik yollarla yine sosyal medya üzerinden layık olduğu cevabı verecektir.

Halkın önünde kimsenin duramayacağını 31 Mart’tan 17 Nisan’a kadar hep beraber yaşayıp müşahede etmedik mi?

[Semih Ardıç] 20.4.2019 [TR724]

Devletin mülteciye bakışı ya da iki yanlış bir doğru etmiyor [Alper Ender Fırat]

Suriyeli mülteciler meselesi iyi yanlışın karşılıklı tartışmasından başka bir şey değil. Dolayısıyla da iki yanlış bir doğru etmiyor. Milyonlarca mülteciyi bir anda şehirlere gelişi güzel gönderen, ne harcadığı, ne yaptığı, nasıl kontrol ettiği belli olmayan hükümetin de, başkasının acısından bize ne diye hop oturup hop kalkan CHP’nin de tutumu yanlış.

Bundan yedi sene önce suhulet ve sabırla çözülmesi gereken Suriye’deki iç sıkıntıları gereksiz yere harlamak, muhaliflerin bir an önce silaha sarılmasını teşvik ederek, oradaki bir kıvılcımın büyük bir yangına dönmesine zemin hazırlayarak, hükümet zaten baştan beri bütün problemlerin en büyük sorumluluğu taşıyor.

Her şeyden önce milyonlarca insanın evinden, yurdundan, alışkanlıklarından, imkanlarından ayrılması  ve başka ülkelerde, hiç bilmedikleri şartlarda yaşamak zorunda bırakılmaları başlı başına büyük bir dram. Çatışmalarda ölenlerin, yeni geldikleri ülkede olumsuz şartlar nedeniyle hayatını kaybedenler, aileleri paramparça olanlar, eğitimleri yarım kalanlar vs. Nereden bakarsanız bakın ortada büyük bir insanlık dramı var.

Gelen mültecileri rast gele şehirlere gönderip ülkedeki bütün şehirlerin demografik yapısını temelden bozmak da ayrı bir cehalet politikası. Teşbihte hata olmaz şöyle düşünün iki oda bir salon evde yaşayan dört kişilik bir aile düşünün, başka bir şehirden dört kişilik bir akraba bir aile de gelip o eve yerleşiyor. Bir gün iki gün üç gün değil sürekli olarak orada yaşamaya başlıyor. Zaten önceki dört kişi o eve zor sığıyor. Başka bir aile gelip yerleşince o evde yaşamanın ne kadar güçleşeceğini düşünebiliyor musunuz?

Haftalarca, aylarca, yıllarca çok yakın akrabada dahi olsalar bu şekilde yaşayabilirler mi?

Aynen böyle; daha önce 100 bin kişinin yaşadığı bir şehre 120 bin kişilik mülteci yerleştiriyorsunuz, bir anda iki kat büyümeyi şehrin alt yapısı, üst yapısı, demografisi, alışkanlıkları, gelenekleri hazmedebilir mi?

Yüzlerce yılda ortaya çıkan kent alışkanlıklarını, şehir özelliklerini, bir anda gelen göç dalgalarıyla alt üst etmek hangi akla hizmettir. Hazmedilmeyen göç, hazmedilmeyen yemek gibidir mutlaka vücudu zehirler. Bunun Suriyeli’likle, Araplıkla, Türklükle, Çerkezlikle ya da başka bir aidiyetle alakası yok. Bunun, insan ve kent tabiatıyla alakası var.

Suriyeli mülteciler AKP için siyasi ve ekonomik bir malzeme olmaktan öteye hiç gitmedi. Suriyeli Mülteciler Recep T. Erdoğan için çok iyi bir madendi. Avrupa ülkelerine bakın açarım kapıları gönderirim üzerinize ha diyerek onların hizaya gelmesini sağladı. Kimsenin bilmediği ve denetleyemediği bir şekilde bütçeden kendi ifadesiyle 30 milyar dolar harcandı. Bunun ne kadarı mültecilere ne kadarı başka yere gidiyor olduğunu da bilmemiz mümkün değil. Suriyeli mülteciler meselesi her zaman gri bir alan olarak kaldı. Ne yapıldığı, ne edildiği, ne işler çevrildiği kamuoyu için bir bilinmez oldu. AKP bu gri alanı yerinden yurdundan edilmiş Müslüman kardeşlerimiz hamasetiyle ört bas etti ve etmeye de devam ediyor.

Suriyeli mülteciler konusun çok bilinmeyenli bir gri alan olarak kalmaya devam ediyor bu gri alan Recebizmin beslenme alanı aynı zamanda. Silahlı milislerin eğitilmesinden, petrol ticaretine, devlet bütçesinden belirsiz para harcanmasına kadar pek çok mesele ‘Suriye krizi ve mültecileri’, perdesiyle örtbas ediliyor.

CHP’nin ‘Suriyeli mülteciler’ konusundaki bakışı ise çok düz ve net. Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışındaki her şeyden bize ne, politikasını buraya da uyarlıyorlar. Zorluk, sıkıntı, dert, tasa başkasının sıkıntıları, bu nedenle bizi ilgilendirmiyor, bizden uzak dursunlar. Mülteciyi bir insan olarak düşündüklerini hiç zannetmiyorum. Teşbihim çok ağır olabilir belki ama hani çekirge sürülerine bir canlı olarak kimse bakmaz ya. Onlara daha çok her şeye zarar veren bir afet olarak bakılır. CHP yönetim ve tabanının mültecilere, aynı böyle baktığını düşünüyorum. Onlar ürünlerimize zarar veren, soframızdakine musallat olmuş bir çekirge sürüsü. Devlet bunları bizden uzak tutsun.

Mesela CHP’den ya da İYİ Parti’den; dünyanın hiçbir coğrafyasında mültecilerin kentlerin demografik yapısını bu şekilde alt üst etmelerine izin verilmez gibi bir eleştiri hiç duymadım. Mültecilere, daha önceki kendi hayat koşullarına uygun şartlar oluşturup, orada yaşamalarını sağlamamız gerekir gibi bir öneri getirdiğini de duyan olmadı.

Yani CHP ve İYİ Parti’nin mülteciler konusunda akılda kalacak hiçbir önerisi yok benim aklımda. Tek bir politikaları var bunlardan bize ne!

[Alper Ender Fırat] 20.4.2019 [TR724]

Hakları gasp edilen seçilmiş KHK’lı başkanlar! [Erhan Başyurt]

Yüksek Seçim Kurulu (YSK), 10 Nisan’da utanç verici bir hukuksuz karara imza attı.

Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile görevlerinden uzaklaştırılan 4 adaya en yüksek oyu almalarına rağmen belediye başkanlığı mazbatası verilmeyeceğini açıkladı.

Diyarbakır Bağlar Belediye Başkanlığı seçiminde en yüksek oyu alan HDP’li Zeyyat Ceylan, Van Tuşba’da HDP’li Yılmaz Berki, Edremit’te HDP’li Gülcan Kaçmaz Sayyiğit ve Çaldıran’da Leyla Atsak’ın KHK ile ihraç edildikleri için, ikinci sırada oy alan AKP’li adaylara başkanlık görevi YSK tarafından verildi.

Diyarbakır Bağlar’da seçildiği halde görev yapması engellenen HDP’li aday Ceylan yüzde 70, koltuğun kendisine armağan edildiği AKP’li aday Hüseyin Beyoğlu yüzde 25 oy almıştı…

YSK ÜÇ NEDENLE HATA YAPTI?

Bu karar keyfi bir KHK ile başlayan insan hakları ihlallerinin son halkasıdır. İşte nedenleri;

Birincisi, YSK daha önce KHK ile ihraç edildiği halde Prof. İbrahim Kaboğlu, Prof. Cihangir İslam ve Prof. Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun milletvekili seçilmelerine onay vermiştir. Bu konuda yapılan itirazları da reddetmiştir. Şimdi, TBMM’de görev yapabilir belediye yapamaz demek, abesle iştigaldir, hukuken butlandır.

İkincisi, belediye başkanları adaylık için başvurduklarında, seçilme şartlarına haiz değillerse YSK tarafından başvurularının reddi gerekiyordu. YSK, bunu yapmadığı, milletin iradesi sandığa yansıdıktan sonra da yapamaz. Yüzde 70 oy alan HDP adayının hakkını elinden alıp yüzde 25 oy alan AKP’li adaya vermek siyasi mühendislik değil siyasi gasptır… YSK, bu hukuksuz ve çifte standart uygulamasına illa inat edecekse, en azından seçmen iradesine saygı gösterip, seçimi yenilemeliydi…

Üçüncüsü, seçme ve seçilme her Türkiye vatandaşı için eşit bir haktır. Seçilmeye engel hususlar kanunla belirlenmiştir. Bir kimsenin kesinleşmiş bir yılı aşkın cezası var ise, ancak seçilemez. KHK’lar ise, yargı kararı değildir, idari bir tasarruftur. Fişlemelere dayalı, iftira ve işkenceyle alınan itiraflarla şekillenmiş bir istihbari listenin, iktidar tarafından ‘delil’ muamelesi görmesidir. Ne var ki bu hukuku bir delil değildir. Keyfidir. İktidar, KHK ile ihraç edip, yargı ile itiraz yolunu kapatıp, komisyon ile oyalayarak uluslararası hukukun da devreye girmesini engellemeye çalışmakta ve suç üstüne suç işlemektedir.

Hal böyleyken, YSK’nın TBMM’ye seçilen KHK ile ihraç edilen isimler için verdiği karar doğru ve hukuki, belediye başkanlığına seçilen HDP’li adaylar için verdiği aday olabilirler kararı doğru ve hukuki, seçildikten sonra haklarının ellerimden alınması insan hakkı gaspı ve milli iradeye saygısızlıktır…

1990’LARA DÖNÜŞ YAŞANIYOR

Seçimden önce HDP Cumhurbaşkanı tarafından ‘terör örgütünün uzantısı’ olmakla suçlandığı için, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ‘onlara görev vermeyeceğiz’ diye tehdit ettiği için, HDP’nin seçilmiş vekilleri ve seçilmiş belediye başkanları keyfi olarak hapsedildiği için, muhalefet bu karara yeterince tepki vermemiştir. Vermeyerek büyük hata etmiştir.

Demokrasiye ve sandığa İstanbul’da sahip çıkmak ne kadar önemliyse, Diyarbakır’da Van’da da sahip çıkmak o kadar önemlidir.

Osman Kavala ve Eren Erdem’in, Cumhuriyet yazarları ve Gezicilerin, Cemaat mensubu olduğu için haksız yere hapse atılanların haklarını savunmak ne kadar kutsal ve insanlık göreviyse, haksız yere Demirtaş ve tutuklu HDP’li vekillerin, HDP’den seçilmiş ama hakları gasp edilmiş belediye başkanlarının hakkını savunmak bir o kadar insanlık ve demokrasi görevidir…

Aynı düşüncede olmadığımız için çifte standarda müsamaha göstermek, demokrasiyi hukukun üstünlüğünden uzak belirli kesimlerin istismar ve insan hakları gaspına sütre yapmasına izin vermek olur. Bu insanlık suçunun bizleri de parçası haline getirir.

Geçmişte hatalar yapılmış olması, bugün de benzer hatalara müsamaha göstermek ve tekrarına destek olmak için mazeret olamaz.

AKP uygulamaları ve YSK kararlarıyla, Türkiye’yi demokratik olarak ileri götürmüyor, 1990’ların başında olduğu gibi, DEP vekillerinin tutuklanması ve kapatılması, aidiyet duygusunu zedeliyor ve toplumsal barış ve huzura giden yolu dinamitliyor…

Türkiye, ‘derin devlet’ dönemi uygulamalarına geri dönerek, hukuksuzluk ve hak ihlalleri ile ileri gidemez. Olsa olsa, aynı kısırdöngüleri ve acıları katmerli şekilde yeniden yaşar…

Milli irade ile seçilen başkanların yerlerine atanan kayyımların neler yaptığını, Diyarbakır’da gördük. Olağanüstü Afet Kanunu’na dayanarak, kendilerine ihaleye çıkmadan ‘mini saray’ yaptırmışlar.

Görev süresi hukuksuz şekilde bir yıl uzatılan YSK, KHK’lı seçilmiş başkanlar için verdiği kararla açık bir hukuksuzluğa imza atmıştır.

AKP’DEN YENİ TALEP: KHK’LILAR OY DA KULLANAMAZ

KHK’lıların siyasal haklarının gaspı konusunu kapatmadan önce gündeme damga vuran iki açıklamaya daha değinmekte fayda var.

Birincisi, AKP Genel Başkan Yardımcısı Ali İhsan Yavuz’a ait.

‘Hukukçu’ Yavuz, İstanbul’da seçimlerin iptali için yaptıkları başvuruyu değerlendirirken şöyle dedi:

‘’KHK ile ihraç edilmiş birisinin kamu hizmeti dahi görmesi engelli olan hatta ve hatta KHK ile ihraç edildiği için mazbatası iptal edilenler var. Ben burada bir tartışma daha başlatayım o da 298 sayılı yasanın 8. maddesi ‘kamu hizmetinden yasaklı olanlar seçme hakkına da sahip değillerdir’ diyor kanun. Biz şimdilik böyle bir iddiada bulunmadık bunu da oturup düşünmekte fayda var. YSK’nın bu yönüyle de düşünmekte fayda var.” dedi

Nasıl ama?

Önce hukuksuz şekilde KHK ile insanları kamudan ihraç et. Hapse at. İş bulmalarını engelle. Açlığa mahkum et. Seyahat haklarını elinden al. Yokluğa mahkum et. Sonra da çık, ‘’KHK ile kamu hizmetinden mahrumlar, seçilme hakları yoksa seçme hakları da yok’’ diye konuş.

‘’Dilin kemiği yok..’’, ‘’Ağzı torba değil ki büzesin…’’ diyor atalarımız. Zulmediyorlar… Zulme ettikleri insanların ‘mazohist’ (kendilerine acı çektirilmesinden zevk alan) değillerse, kendilerine oy vermeyeceklerini biliyorlar. Böylece hukuksuz uygulamalarına ve kitlesel insan hakları kıyımlarına tepkilerin sandığa yansımasının da önüne geçmeye çalışıyorlar. Yüzsüzlükte sınır tanımayan vicdan yoksunu bir anlayış!

KHK ile keyfi ihraç etmek, kesinleşmiş yargı kararı değildir. Nitekim, mahkemeye başvurup görevine dönen binlerce KHK’lı var ve on binlercesi de başvurularının bağımsız olmasa da bir komisyon da değerlendirilmesini bekliyor. YSK, HDP’li seçilen belediye başkanlarıyla ile ilgili verdiği kararla bir kaosun kapısını açmıştır.

’’KHK’LILAR OY VERDİ, SEÇİMLER İPTAL OLMALI’’

İkincisi, AKP Genel Başkan Yardımcısı Yavuz’un sözlerinin ne anlama geldiğini iktidara yakınlığıyla bilinen AKİT gazetesinin Yazı İşleri Müdürü Ali Hasan Karahasanoğlu’na ait. Son yazısında şöyle diyor;

“O KHK’lıların büyük çoğunluğu, İstanbul’dadır… Şimdi onların içinden oy kullananlar, YSK tarafından tespit edilecektir. KHK ile ihraç edilenlerin toplamı, 13.726’dan bir fazla ise… Seçim iptal edilecektir” dedi.

YSK’nın kararı ‘adil’ ve ‘doğru’ ise, Yavuz ve Karahasanoğlu’nun çıkışları da dikkate değer…

Seçilme hakkı olmayan, seçme hakkına da sahip değilse, seçimin sadece İstanbul’da değil, tüm Türkiye’de iptal edilmesi gerekir.

1 oy farkla belediye başkanı seçilen yerler var. KHK’lıların kime oy verdiğini bilemezsiniz…

O halde, tüm Türkiye’de seçim iptal olmalı. Dahası da var. KHK’lıların TBMM’ye seçildiği ve KHK’lıların oy kullandığı 2018 Genel Seçimleri ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri de, 2017 ‘Tek adam rejimi’ referandumu da ‘sakıt’ olur, geçersiz olur ve düşer. Yenilenmeleri gerekir…

Kazandıkları zaman, işlerine geldiğinde KHK’lılar oy kullanabilir. Kaybedince, işlerine gelmediğinde de oy kullanamaz ise, sonuç işte böyle sistemi mefluç eder, felç eder. YSK, iktidarın baskısı ile hukuksuz bir karar vererek, sistemi tıkamıştır.

KHK’LILARI FIRINLAR DA YAKACAK MISINIZ?

Son olarak, KHK mağdurlarının durumu giderek vahim almaktadır. Sadece kamu hizmeti veremediklerine, seçme ve seçilme hakları olmadığına göre, yakında ‘kamusal hizmetlerden’ de mahrum bırakılırlarsa şaşırmam!

Utanmasalar, fırsat bulsalar, günahlarının üstünü örtmek için, hatalarıyla yüzleşmemek için Hitler’in Yahudileri fırınlarda yaktığı gibi, fırınlarda yakacaklar…

Türkiye için hukukun üstünlüğüne ve ileri demokrasiye dönmekten başka çıkış kapısı yok.

İktidar, ‘güç sarhoşluğu’ için kitlesel insan hakları kıyımlarıyla bir hukuksuzluk sarmalında ilerliyor. Çamurda kurtulmak için çırpınan ve çırpındıkça batan birinden farkları yok.

Yüz binleri aşkın KHK’lı mağdurun ahları, iktidarı hukuksuzluk sarmalında bir uçuruma doğru sürüklüyor.

[Erhan Başyurt] 20.4.2019 [TR724]

'Allah, bizi insan eyleye'* [Fatma Betül Meriç]

Bilgisizlik neden kötüdür, der Platon. Ardından, cevabı kendi verir. Cahil kişi;  güzellikten, iyilikten, akıldan yoksunken; hepsini kendinde toplanmış sanır da ondan.

Cahilliklerini göremeyecek kadar kör olmuşların, zalimlikleri ile övündükleri bir dönemdeyiz. Anadilleri nefret diline dönüşmüşlerle, kendisi gibi düşünmeyenleri ötekileştiren, hayat hakkı tanımayanlar ile aynı topraklarda yaşıyoruz. Merhametin, sevginin, hoşgörünün, farklılıklara saygı duymanın, herkesi konumunda kabul etmenin, empatinin, komşusu açken tok yatmama prensibinin çoktan yitirildiğine şahit oluyoruz. Üst üste izlediğim görüntüler ise, bu coğrafya, insanlığını da kaybetmiş, dedirtiyor insana. Esas üzücü olansa, kaybettiğinin bile farkında olmadan yaşayan insanların çokluğu. Kaybettiğini bulması için araması gerekir insanın oysa. Kaybettiğini bilmeyince aramak gibi bir ihtiyaç da olmuyor zira.

***

Aksaray’da 23 yaşındaki bir kadın sürücü, bir kadın yayaya çarpıyor. Ağır yaralanıyor Ayşe Hanım. Khk ile işinden, emeklerinden edilen on binlerce insandan sadece biri. 5 çocuğu olan bir anne. Önce 13 ay tutuklu eşinin yolunu gözleyip kol kanat geriyor yavrularına. Tam kavuştuk derken, bir kaza ve Ayşe Hanım maalesef şu an yoğun bakımda. İkisi yurt dışına çıkmış olan evlatlarını dünya gözüyle bir daha görür mü bilinmez ama, 3 çocuğu ve eşi doktorlardan gelecek bir iyi habere muhtaç durumda.

Olay vahim ve üzücü elbet ama en çok canımı yakan kısmı, genç sürücünün videoya yansıyan görüntülerindeki hali ve tavırları. Sürücü kadın ön tarafı ve sol ön camı hasar almış arabasına bakarak ağlıyor. Kazanın şokundan ve sebebiyet verdiği hayati tehlikeden dolayı ağladığını düşünecekken; “Baba, görmüyor musun ya, arabamı ne hale getirdi?” diyor gayet aklı başında bir sesle. Bir arabanın, bir anneden, bir kadından, dahası bir insan hayatından daha önemliymiş gibi konuşması, fakat ‘Çarptığım kadına ne oldu?’ diye bir türlü sormaması…

Anlıyorum ki, yoğun bakımda hayati tehlikesi süren sadece Ayşe hanım değil, yazık ki insanlığımız da can çekişiyor..

***

Bir insan acı duyabiliyorsa canlıdır. Bir insan, başkasının acısını duyabiliyorsa ‘insan’dır, diyor Tolstoy.

Kitap okumanın değil, hazır kitap özetlerinin rağbet gördüğü bir ülkede; Tolstoy’un, Dostoyevski’nin anlaşılmasını beklemek beyhude bir beklenti. Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna”sını kahve yanı foto çekme objesi olarak görenlerden;  haksızlıklar için bir çift söz etmesini istemek boş bir niyet olabilir. Ama biz tarihe not düşmeye, gerçeklerin er ya da geç açığa çıkmasına az da olsa katkıda bulunmaya devam edelim. Kemal Sayar’ın da dediği gibi:

“Gözümüzün önünde pervasızca işlenen ve bizim müdahale edemediğimiz her suç bizim de insanlığımızı eksiltir. Utanılacak yerde utanmayanın suçu, kınaması gerektiği halde kınamayanı da ortak alır. Kötünün kudreti,  iyinin sessizliğindendir.”

Sosyal mecralarda üç milyonun üzerinde  izlenme alan bir videoda, AKP Grup Başkan Vekili Muhammed Emin Akbaşoğulları’nın katıldığı bir etkinlikte söylediği sözler, aklın sınırlarını zorlayan cinstendi.

Akbaşoğulları, yaptığı çay simit hesabına göre 5 kişilik bir ailenin, 1 ay boyunca, her gün her öğünde çay ve simit ile beslenmesi halinde; 2020 lira olan asgari ücret gelirinden 1020 lirasının cebinde kalacağını ifade ediyor. Bu haliyle 17 yıllık iktidarlık dönemleri boyunca kendilerini o makama getiren seçmenleri başta olmak üzere, tüm ülke vatandaşlarına yönelik bakış açılarını ortaya koyuyor. Bu sözlerin, evrilip çevrilecek bir tarafı yok. İnsana verdikleri, daha doğrusu vermedikleri değer ortada. Çok övündükleri ecdatlarının yaralanan kuşlar için Gurabahane-i Laklakan’ı açtıklarını bilemeyecek düzeydeki  insanlardan, halkın oyları ile halka hizmet için getirildikleri mevkilerde şatafattan lüksten, kendi deyimleri ile ‘itibardan tasarruf’ etmelerini beklemek safdillik olsa gerektir.

Yine de insan haksızlık karşısında susan dilsiz şeytanlardan olmak istemiyorum. Söylesem tesiri yok, sussam gönlüm razı değil benim de Fuzuli üstadım gibi.

Bu sebeple üç beş günlük dünya hayatının debdebesini, ebedi bir ahiret hayatına değişmeyeceğim. Bildiğim doğruları anlatmaya, masumların hakkını savunmaya, dili dini rengi ne olursa olsun insanlık ortak paydasında buluştuğum herkesin hakkını gözetmeye devam edeceğim.

Çünkü benim inancım ve benim peygamberim “Yeryüzündekilere merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsin” buyurur.

***

Bir resim karesi var. O resimde Diyarbakır’da küçük çocukları olan bir annenin evinin içler acısı hali… Ev denilemeyecek denli kötü şartlardaki aileye yardım çığlığını görmezden gelemedim. Beton zemin, beton duvarlar… Tavanı çökmüş bir evde yaşam mücadelesi veriyor insanlar. Hemen akabinde izlediğim görüntülerde ise, Diyarbakır Belediyesi’ne atanan kayyumların, ultra lüks makam odaları. Halkı kabul etmeleri gereken misafir odalarını bile 5 yıldızlı otellere taş çıkarırcasına dayayıp döşemeleri ve tahtlı padişahlı dizileri aratmayan banyoları…

Varaklı aynaları, deri koltukları… Dünyada hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamaları…

Bir parça ekmeğini paylaşmanın lezzetini hiçbir zaman bilemeyecek olan, merhamet fukaraları.

Modern zamanın tahtsız,  taçsız ve aslında bahtsız padişahları.

Rüzgarın hep kendi yönlerine kendi istedikleri biçimde eseceğine inanan kimselere inat; biz varlığın da yokluk kadar imtihan olduğunu bilenlerdeniz.

Paylaşılan her şeyin ebedileştiğine, bu dünyadan yanımıza götürebileceğimiz hiç ama hiçbir şeyin olmayacağına iman etmişiz.

Bu sebeple deriz:
Gamına gamlanıp olma mesrur,
Demine demlenip olma mağrur
Ne gam baki ne dem baki Ya Hu!
Yavuz Sultan Selim


*Alvarlı Efe Hz.

[Fatma Betül Meriç] 20.4.2019 [TR724]

Poşete sokulmuş kafalar [Tarık Toros]

AKP 17 günde çeviremediğini, bundan sonra çevirebilir görünmüyor.

Parti zirvesinde öfke patlamaları var.

Hezimet birilerine fatura edilecek.

Bu, bir numaralı kaybeden Erdoğan’ın öfkesini dindirecek mi, emin değilim.

Seçimle alamadıkları belediyeleri, yargı veya kayyım yoluyla almaya çalışacaklar.

İlk örneği de Ekrem İmamoğlu’nun veri yedekleme hamlesini mahkeme yoluyla durdurmak oldu.

Silemedikleri şeyler var belli ki.

Saray medyasının yapılanı topyekün savunmasının nedeni açık:

Patronları boğazına kadar pisliğe batmış durumda.

**

Dedim ya 17 günde büyünün bozulduğu görüldü.

Cilası dökülmüş bir Saray var ve bundan sonra yapacaklarını içeride ve dışarıda kabul ettirmesi mümkün görünmüyor.

Kendi tabanı da itiraz edecektir.

Bunu, “algı böyle şekillensin” diye söylüyor değilim.

Siyaset mühendisliği yapacağım son iş.

Ki bu mümkün olsaydı, son 6 senedir görüşlerimizin gidişatı çevirmesi gerekirdi.

Zaman saatinin tiktakları ile bizimki farklı çalışıyor.

Sonuçta varılacak menzil değişmese de bu böyle.

**

Diyarbakır’da kayyım “duşlu makam” yaptırmış, bunu da “afetlerde ihalenin ivedi yapılması” maddesini işleterek hayata geçirmiş.

Yandaş yazarlar, Dilipak mesela, “İmamoğlu’nu hemen görevden alırsanız başa bela olur, yolsuzluk dosyaları açılır, ortalık çamur deryasına döner” diye yazıyor.

Savcıları geçtim, bi̇r Allah’ın kulu sormuyor, “ne biliyorsan açıkla” diye..!

Tokat Erbaa’nın yeni MHP’li belediye başkanı, önceki AKP belediyesinden 111 milyon borç kaldığını afiş yaptırıp astırmış.

90 bin nüfuslu Erbaa’dan çıkan koku bile ülkeye yeter de artar.

**

AKP iddiasına göre, İstanbul’daki sandık görevlilerinin üçte biri kamu görevlisi değilmiş, bunu İçişleri Bakanı açıklıyor.

Kimse sormuyor, “Bu senin görevin değil mi, neden göz yumdun” diye.

2017 referandumunda mühürsüz oyları işleme sokturan AKP, şimdi mühürsüz çeteleler üzerinden İstanbul seçimlerine itiraz ediyor.

AKP’nin İstanbul’da sandık başında 280 bin görevlisi vardı.

Rakamı Erdoğan açıklamıştı.

Bir tanesi bile seçim günü olan bitene itiraz etmemiş.

Örnekleri çoğaltmaya ne hacet:

AKP’nin kendi bildik yöntemlerini bu defa manipülasyon için kullanıyor.

**

Bloomberg sefalet endeksini açıklamış:

62 ülke içinde Türkiye dördüncü sırada, ilk sırada Venezuela var.

Sefaletin sorumluları hesap versin vermesin bir gün gidecekler.

Sadece zamanından emin değiliz.

Faturayı halk ödeyecek.

Buna eminiz.

Keşke, 25 kuruşluk poşete itiraz ettikleri kadar haksız hukuksuz uygulamalara ses etselerdi.

Artık başını poşete soksa da çare yok.

Zararı kuruşla değil dolarla ödeyecekler.

[Tarık Toros] 20.4.2019 [TR724]