Hep o polisler yüzünden [Ercümend Perver]

Babacığım; her şey o polisler yüzünden oldu. Seni ayırdı ansızın aramızdan. Halbuki sen, polisler için "Onlar bizim güvenliğimiz için canlarını ortaya koyup, gece gündüz demeden fedakârca çalışan çok değerli insanlar" demiştin. Ben yine de sana inanıyorum. Ama artık polisleri sevmiyorum baba. 

Çünkü onlar bir gece ansızın kapımızı kırarak evimize girdiler. Anneme bağırdılar. Biz ne yaptık onlara. Oysa seni herkes severdi mahallemizde. Herkes selam verirdi sana baba. Neden seni yüzüstü yatırıp ellerini arkadan bağladılar. Neden kardeşimin oyuncaklarını dağıtıp, üstüne basıp kırdılar? Sen şaka da olsa yalan söylemezsin baba. Yoksa bu polisler senin bahsettiğin polisler değil mi? 

Babacığım! Sen gittin gideli kuru fasulye pilav yemiyorum. Tadı yok çikolatanın bisküvinin. Senin sevdiğin yemekler sofrada kalıyor. Geçmiyor boğazımızdan lokmalar. Hani sen bana balığı zorla yedirirdin. Artık severek yiyorum. Şimdi sen yanımdayken itiraz ettiğim şeyleri severek yapıyorum. 

Babacığım! Seni öyle özledim ki, hasretini dolabındaki kıyafetleri annemden gizli koklayarak hafifletmeye çalışıyorum. Annemden gizliyorum çünkü beni öyle görürse ağlasın istemiyorum. Seni polis amcalar götürdükten sonra komşu çocukları bana "Senin baban teröristmiş" dediler. Çok zoruma gitti. Aslında hepsini döverdim. Ama sana kavga etmemeye söz vermiştim. Artık onlarla oynamıyorum. Okuldan döndükten sonra odama çekiliyor sana layık olmak için çok çalışıyorum baba. Sana söz veriyorum baba. Büyüyünce polis olacağım. Hiçbir çocuğu babasından ayırmayacağım.

Komşu teyzeler bize gelmez oldu. Yolda karşılaşınca annemle konuşmuyorlar. Anneme sordum; "Teyzeler seninle niye konuşmuyorlar" diye, "Görmemişlerdir" dedi. Ama ben biliyorum baba sen tutuklandıktan sonra komşu teyzeler öyle davranmaya başladılar. Anneme; "Babamı niye götürdü polis amcalar" dedim? "Hapishanedeki okuma yazma bilmeyenlere okuma yazma öğretecekmiş" dedi. 
             
İnanmadım ama annemi de zorlamadım. Çünkü senden söz açılınca hep ağlıyor annem. Ama en çok da kardeşim Rumeysa  "Babamı isterim" diye. Ağlayınca annem dayanamıyor. Ben annemi üzmemek için odamda yalnız kalınca ve annem uyuyunca geceleri ağlıyorum. 

Baba hani geçen hafta açık görüşe geldiğimizde Rumeysa çok üzgündü ya; o zaman sen çok üzülür, gardiyanlara kızarsın, onlarda sana ceza verirler diye annem söyletmedi sebebini orada. Rumeysa hapishanenin bahçesinde üç tane sarı papatya bulmuş. Onlara sana vermek için kopardı. Ama görevliler yasak diye elinden alıp attılar. Rumeysa da çok üzülmüştü. Ama sen üzülme baba. Sen çıkınca seni kocaman bir buket çiçekle karşılayacağız. 

Geçen gün kardeşim Ömer hastalandı. Ateşler içinde yanıyordu. Annem dayımla doktora götürdüler. Ama muayene etmemişler. Ninem ıslak bezler koydu alnına. Otlar kaynattı acı acı. İçirdi zorlayarak kardeşime. Şimdi biraz daha iyi. Dayımla teyzem konuşurlarken duydum. Doktor Ömer'in kimliğine bakınca, "Ben teröristin çocuğuna bakmam" demiş. 
           
Ağladım odama çekilip baba! Okulda arkadaşlarım beni aralarına almıyor artık. Öğretmenim eskisi gibi sevmiyor beni. Hep bağırarak, azarlar gibi cevap veriyor sorularıma. 
             
Ne olur baba, sen gardiyan amcaları ikna edersin. Konuş onlarla. Hem sen çok güçlüsün. Bir çare bulursun. Gel artık. Gel de gidelim buralardan. Ben artık arkadaşlarımı sevmiyorum. 
              
Dedem anneme kızıp duruyor. Sen hep burnunun dikine gitmişsin. Anlamadım ne demekse. Ninem bile eskisi gibi sevmiyor bizi. Gel baba gel. Gel de gidelim buralardan. Kimsenin bilmediği, eski tanıdıkların olmadığı şehirlere. Gel baba gel. Gel de bitsin bütün acılarımız. İstemiyorum artık yeni elbiseler, yeni ayakkabılar. İki de bir "Luna parka gidelim" demeyeceğim artık. Sen yanımda ol. Sarılayım doya doya. Vallahi çikolata bile istemem. Kuru ekmek yer doyururum karnımı. Yeter ki sen gel. Gel baba gel...

[Ercümend Perver] 14.1.2017 [Samanyolu Haber]

Barışın ve adaletin şehri: Lahey [Haber-İzlenim: Murat Kâni]

Adı ‘büyük’ kendi küçük bir kent, Lahey. Çeşitli ülkelerinin işbirliği ile 1913’te inşaatı tamamlanan Barış Sarayı’nın ev sahibi olan şehir, dünya barışı için önemli bir yer. Sarayın hemen önünde dünya barışının sembolü olan ateş 2002’den beri sönmeden yanıyor. Kentin bir diğer önemli vasfı ise, devletler arasında anlaşmaya varılamayan konularda adaletin dağıtıldığı yer olmasıdır. Uluslararası Adalet Divanı’na Lahey’de çalışmalarını sürdürmektedir.

Anayasal başkent olmasa da Hollanda Krallığı devletinin efektif başkenti denebilecek 480 bin nüfuslu şehirde, hükümet, bakanlıklar, parlamento, yüksek mahkeme ve devlet konseyi görev yapmakta. Hollanda Kralı Willem Alexander’in sarayı Huis ten Bosch ve çalıştığı ofis Nordeinde Sarayı da bu şehirde bulunmakta.

İlk iki paragraftan hareketle kentin gezilecek yerleri arasında öncelikle, Lahey Parlamento Binası, Hükümet Binası, Lahey Atlıları, Den Haag ve Lahey Alışveriş Pasajı sayılabilir. Müzeleri ve şehir sokaklarında keşif yapmanın dışında, gidilebilecek bir diğer yer Scheveningen Plajı. Kuzey denizine kıyısı olan plaj, yaz aylarında yapılan su sporları, araçlara kapalı yürüyüş yolu ile oldukça dikkat çekiyor.

Hollanda kraliyet ailesinin yasadığı ve uluslararası mahkemeleriyle tanınan şehir, çoğu Hollanda şehrinde olduğu gibi önemli mimari yapılarla dolu. Binnenhof, eski bir kale. Hollanda Meclisi bu binada hizmet veriyor. Plein ise şehrin ana meydanı. Birçok önemli yapı bu meydana bakıyor. Ayrıca birbirinden güzel kafe ve restoranları da bu meydan çevresinde bulmak mümkün.

Kızarmış patates, vafıl ve Hollanda peyniri…

Kızarmış patatesi şehrin her sokağında bulmanız mümkün, sıcak pinda sosu, acılı sos, mayonez veya ketçap ile yiyebilirsiniz. Öncelikle vafıl, popüler olan hazır yiyecekler arasında geliyor. Şehir merkezinde vafıl satan bir çok dükkan bulabilirsiniz. Hollanda peyniri yine şehrin birçok yerinde satılmakta. Şehirde yaşayanların çok kültürlü olmasından dolayı kentte tüm dünya mutfağından lokantalar bulmak mümkün.

[Murat Kâni] 14.1.2017 [TR724]

Kriz teğet mi geçiyor? [Bekir Salim]

Başkanlık seçimi filan derken… İnsanlar aç, bîilâç… Allah memleketimize merhamet etsin. Gene eski ama yepyeni bir atışma:

BEKİR SALİM:

Bırak seçimi de, geçime bak sen,
Kriz kapımızı çaldı çalacak.
Asıl, bu konuya kafayı tak sen,
Ayı hanemize daldı dalacak.

BİR VATANDAŞ:

Kriz nerden çıktı, fala mı baktın?
İş “hokus pokus”a kaldı kalacak.
Sen belli ki, gene tersinden kalktın,
Hâline kargalar güldü gülecek.

BEKİR SALİM:

Lüzumsuz harcayıp düştün zarara,
Önüne çıkandan aldın borç para,
Ay sonunu bulmaz, yaz bir kenara,
Dolar tam dört lira oldu olacak.

BİR VATANDAŞ:

Senin saf aklını bilmem kim çeldi.
Bir sürü borç vardı, Sarraf mı sildi?
Memleket nereden nereye geldi;
IMF bizden borç aldı alacak.

BEKİR SALİM:

Beş yüz milyar borcun altına girdin,
İçinden de üç-beş sadaka verdin.
Artık balayının sonuna vardın;
Borçların vadesi doldu dolacak.

BİR VATANDAŞ:

Bütün dünya bize kredi açmış.
Sanma ki, yiğitler(!) kamçıdan kaçmış.
Yapılan yatırım tarihe geçmiş,
Daha yenileri geldi gelecek.

BEKİR SALİM:

Kaçırmamak lâzım fırsatı varken;
Testi doldurulur sular akarken.
Proje, yatırım, ihale derken,
Tilkiler kazları yoldu yolacak.

BİR VATANDAŞ:

Kazlara gördüğün reva-yı hak mı?
Senin diyeceğin başka söz yok mu?
Bal tutan parmağın’ yalasa çok mu?
Herkes hissesini böldü bölecek.

BEKİR SALİM:

Olursan şeytanla hep aynı safta,
Hisseyi görürsün öbür tarafta,
Salim der, dolaşma artık arafta,
Ömür yaprakları soldu solacak.

BİR VATANDAŞ:

Bir anda vazgeçmek kolay mı hacı,
Boşa mı kazandım ben bunca gücü,
Duyan da sanır ki, durum çok feci,
Bu vatandaş hemen öldü ölecek.

**************************************

USTA SÖZÜ                                             

Sanma, ciddiyet ile sarf ederim sanatımı,
Ney elimde suyu durmuş kuru musluk gibidir.
Bezm-i meyde süfehanın saza meftun oluşu,
Nazarımda su içen eşşeğe ıslık gibidir…

                                   Neyzen Tevfik            

**************************************

BİR DÖRTLÜK

Gül arz-ı endam eder ki, bülbülü zara düşsün.
Sıyanet etmez ateşten, çok ister nara düşsün.
Söndüremez okyanuslar yürek yangınlarını,
Âşık da yanmaya razı, yeter ki yara düşsün…

********************************

MUAMMA

Her hafta bir muamma soracağım inşallah… Muammaya aynı vezin aynı kafiyeyle, yani şiirle cevap vermek lâzım…

Satarsa şerefini, ne ad verilir ona?
Devletin bahçesinde bir gezinti uğruna…

******************************

DÖRTLÜK TAMAMLAMA

Gene, eskisi gibi,  her hafta bir dörtlüğün ilk iki mısraını verip son iki mısraını sizin tamamlamanızı isteyeceğim. Hece vezni… Duraklara, kafiye, redif ve uyaklara dikkat…Altı çizili çift ayak var…

Bir yürek lâzım bana, sevgilinin aşkıyla,
Yansın ocaklar gibi, közü küle dönmesin.
……………………….
……………………….

“Muamma” ve “Dörtlük Tamamlama” nın cevaplarını bekirsalim@tr724.com adresine gönderebilirsiniz. Kolay gelesin…

[Bekir Salim] 14.1.2017 [TR724]

Meclis ve sandık artık bir oyun ve oyalamacadan ibaret [Akif Umut Avaz]

Tıpkı Hitler’in 1934’te Almanya’da yaptığı gibi, Türkiye’de de rejim Parlamento marifetiyle yarım yamalak bir demokrasiden nihayet tam teşekküllü bir tek adam diktasına resmen geçme aşamasına geldi. Gırtlağına kadar suça batmış Erdoğan’ın fiili diktasını yasal, anayasal güvenceye alacak değişiklikler günlerdir Meclis Genel Kurulu’nda tartışılıp (!) oylanıyor.

Mevcut durumda Saray’a uşaklığı ikballeri için nimet bilen AKP’nin pozisyonunu tartışmaya bile gerek yok. Yıllar boyu Erdoğan’a onca efirip gürledikten sonra nihayet Saray’a koşulsuz bendelikte karar kılan Devlet Bahçeli’nin kılavuzluğundaki MHP ise, ülkeyi dört dörtlük bir dikta rejimine taşıyacak yıkım taşeronluğunu bihakkın yerine getiriyor. Bahçeli’nin ve MHP kadrolarının, sevabıyla günahıyla yarım asırlık Ülkücülüğü neden ve ne adına Saray’a paspas yaptıklarını bilen yok!

‘NE YAPARSANIZ YAPIN, NE EDERSENİZ EDİN!’

Suçüstü yakalandığı yolsuzluk, rüşvet ve uluslararası radikal İslamcı terör örgütlerine verdiği desteklerden ötürü hukuka hesap vermekten yakasını kurtarmak için müesses anayasal düzeni hallaç pamuğu gibi atan Erdoğan ise, kirli oyununu çok açıktan oynuyor. “Tek adam” rolünü iyice içselleştiren Erdoğan, Meclis’te görüşülen anayasa değişikliği teklifine nasıl yaklaştığını 34’üncüsünü yaptığı meşhur muhtarlar toplantısında umarsız bir pervasızlıkla dile getirdi. Akılalmaz tutarsızlıkları ve muazzam çelişkileriyle aciz ve basiretsiz bir muhalefetin nasıl olabileceğinin alamet-i farikası haline gelen CHP’nin azıcık kıpırdanma, direnme ve ses yükseltme çabasını sert sözlerle eleştiren Erdoğan, şöyle diyordu: “Parlamentoda çalışmaları engellemek, çalışmaları uzatmak hiçbir işe yaramayacaktır. Ne yaparsanız yapın, ne ederseniz edin, 15 gün değil de bir ay, ama parlamentodan bu çıkıp milletin önüne gidecektir.”

Erdoğan’a kızmaya hiç hakkımız yok. Erdoğan daha ne yapsın? Niyetlerini, Meclis görüşmelerinin bir oyun ve oyalamacadan ibaret olduğunu daha nasıl ifade etsin? Önceleri hoşuna gitmeyen yüksek yargı kararlarına bile rest çeken, bulduğu ilk fırsatta ise her duruma yatkın yargı organlarını keyfinin adi taşeronlarına çeviren Erdoğan’ın demokrasiye, hukukun ilke ve kurumlarına hangi gözle baktığını hala göremeyen var mı? Mevcut anayasanın ihlal edilmedik, yok sayılmadık maddesini bırakmayan Erdoğan’ın, kendi kendisini imhaya zorladığı Meclis’ten farklı bir sonuç çıktığında o sonuca uyacağını düşünen var mı peki? Hiçbir ahlaki, insani, toplumsal değer, kural, ilke ve teamüle sadakati olmayan bir kenar mahalle bitirimi edasıyla kazanamadığı her durumda çamura yatan bu üslubun örneklerini yeterince görmedik mi? Yoksa 7 Haziran 2015 seçimlerinde kaybedince yaptıklarından da mı ders çıkarmayız?

ATI ALAN ÜSKÜDAR’I ÇOKTAN GEÇTİ…

Demek istediğim şu ki, Türkiye’de olan çoktan oldu zaten. Atı alan Üsküdar’ı çoktan geçti. Şimdi bütün yapmaya çalıştıkları ise sadece, üzerine kondukları bir kaçak arazide gecekondu kurar gibi her tuğlasını bir oldubittiyle koydukları, her sütununu döktükleri kanı harç ederek diktikleri o ceberut dikta rejiminin sıvasını, boyasını, makyajını tamamlamaktan ibaret. Yoksa Davutoğlu’nu paspas gibi ezip geçen bugünkü hükümet ne gerçek anlamda meşru bir hükümet, ne bugün Saray’ın iradesine ram olmuş Meclis gerçek anlamda bir Meclis… Ne de ister referandum için, isterse başka amaçla olsun önünüze konulacak seçim sandıkları bundan böyle gerçek bir demokratik seçim sandığı olacak.

Muhalif tek söz edenin “vatan hainliği” ile suçlandığı, muhalefet vekillerinin şafak baskınlarıyla derdest edilip tutuklandığı, foseptik çukurunda debelenen iktidar medyası dışında farklı ses çıkarabilen gazete, televizyon, radyo ve haber sitelerinin yüzlercesinin kapatıldığı, binlerce gazetecinin işsiz bırakılıp, yüzlercesinin ya hapse atıldığı ya da ülkede yaşayamaz hale getirildiği, iktidarın elinde kullanışlı bir oyuncağa dönüşen anamuhalefet partisinin bile polis saldırılarına maruz kalıp kapatılma korkusu yaşadığı, seçimlerin hukuki güvenliğinden sorumlu binlerce hâkimin azledilip, tutuklanıp yerlerine partizan militanların atandığı, sandık sonuçlarının duyurulmasında manipülasyonlarıyla meşhur partizan Anadolu Ajansı’nın tekel duruma geldiği bir ortamda ne kurulacak sandıkların demokratik meşruiyeti kalmıştır ne de bu sandıklardan çıkacak sonuçların.

SEÇİMLER NE ADİL, NE DE ÖZGÜR

2014’ten beri Türkiye’de yapılan seçimler zaten uluslararası otoriteler ve Türkiye’de işi bilenler tarafından belki kısmen “özgür” görülmekteydi ama asla “adil” görülmemekteydi. Bu yüzden yerel seçimler, cumhurbaşkanlığı seçimleri ve nihayet Erdoğan’ın sonuçlarını beğenmediği için anında başlattığı terör ve kaos eşliğinde tekrarlanan genel seçimler, demokratik seçimler için evrensel ilke olan “fair and free – adil ve özgür” kıstaslarının en azından yarısını taşımıyordu. Bugün ise, onlarca HDP’li vekil ve belediye başkanının tutuklandığı, muhalif medya organlarının ve sivil toplum örgütlerinin kapısına asgari “terör” iftirasıyla kilit vurulduğu, yargının yargı, hükümetin hükümet, mülki idarelerin mülki idareler olmaktan çıkarıldığı bir ortamda seçimlerin “özgür” olabilme ihtimali de tamamen ortadan kalkmıştır.

O yüzden, ne neredeyse yüzde yüzü Erdoğan‘ın kontrolünde birer propaganda makinasına dönüşen medyanın yazıp söylediklerine ne de güya halkın nabzını tutar gibi yapan çoğu Erdoğan etkisi altındaki manipülatif anketlerin sonuçlarına kulak asmak lazım. Adil ve özgür olmaktan mahrum bırakılan seçim sandıklarının bile güvenilir olmaktan çıktığı, meşruluğunu yitirdiği bir ortamda seçim sonuçlarını tahmin etmeye çalışan anketler yapmanın ve bu anketlerden çıkacak sonuçlara inanmanın tuhaflığını ve tutarsızlığını izah etmeye bilmem gerek var mı?

DEMOKRASİNİN EN BÜYÜK NİMETİ ÇOKTAN YOK EDİLDİ

Hiç şüphesiz ki, pek çok nimetlerinin yanında demokrasinin en büyük nimetlerinden biri de yorulan, yozlaşan, yoldan çıkan, güç sarhoşluğuyla keyfileşerek diktaya sapma belirtileri gösteren iktidarları kana, şiddete, kaosa, savaşa gerek kalmadan barışçıl yollardan zamanlıca değiştirme imkânı sunmasıdır. Bu açıdan demokrasi, halkın yozlaşan muktedirlerden hesap sormasını, muhalefetin iktidar olma umutlarını canlı tutmasını mümkün kıldığı kadar iktidardakilerin iktidar sonrası selameti için de büyük bir imkândır.

Aksi halde askeri darbeyle, halk ihtilaliyle, suikastla ya da iç savaşla ama mutlaka şiddet ve kan yoluyla değiştirilmek zorunda kalırlar ki tarih bunun pek çok acı örneğiyle doludur. Bu yüzden, iyi kötü işleyen bir demokrasiyi rayından çıkarıp otoriter bir tek adam rejimine dönüştürmekten en çok imtina etmesi, korkması gerekenler, paradoksal olarak, iktidardakilerdir aslında. Türkiye’deki rejimi 2002’de yarım yamalak da olsa işleyen bir demokratik hukuk devleti olarak devralanlar, ne yazık ki son 5 yılda bu imkânı kendi elleriyle tamamen yok ettiler.

ACEMİ BİR GÖZBAĞCILIK, İPİL İPİL DÖKÜLEN BİR MAKYAJ…

Diyeceğim o ki, bu saatten ve bunca olandan sonra ne adil ve özgür bir seçimden ne güvenilebilecek bir sandıktan ne de demokrasiden bahsetmenin imkânı yoktur. OHAL ve KHK’lerle her yönden cendereye alınmış Türkiye’nin bugünkü anti-demokratik şartları altında halkın önüne konulacak seçimler tıpkı Meclis görüşmeleri ve yasalara rağmen sırıta sırıta açıktan yapılan oylamalar gibi basit bir aldatmacadan, acemi bir gözbağcılıktan ve ipil ipil dökülen adi bir makyajdan başka bir şey olmayacaktır.

Haddi zatında bu, Esed’den Mübarek’e, Saddam’dan Kerimov’a kadar bütün diktatörlerin benimsediği bir yöntemdir. Diktaya ve tek adam terörüne “meşruiyet” devşirme aracı olarak kullanılan güya tartışmacı yasama süreçleri ve demokratik ortam yok edilerek halkın önüne konulacak seçim sandıklarının demokrasiyle herhangi bir alakası yoktur. Öylesi bir sandıktan Erdoğan’ın beklentilerine uygun çıkacak oylar, benzer diktatörlüklerde gelenek olduğu üzere, isterse yüzde 90’nın üzerinde olsun bunun hiçbir anlamı ve değeri olmayacaktır.

[Akif Umut Avaz] 14.1.2017 [TR724]

Ekonomi ‘milk port’, durmak yok! [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Döviz piyasasında beş günün hülasası: TL karşısında dolar 20 kuruş, Euro 15 kuruş arttı. Gerilediği seviye itibarıyla rakamlar böyle. Bir ara TL’nin kaybı 30-35 kuruşu buldu. Böylesine sert hareketlere açık hale gelen bir piyasa artık kontrolden çıkmış, paradan para kazananların insafına terk edilmiş demektir.

Hükümetin yasama, yürütme ve yargıyı ‘partili cumhurbaşkanı’na teslim etmek gibi muaccel bir işi olduğundan bu kadar afakî kur artışına ekonomi bakan ve bürokratlarından ‘dış mihrakların manipülasyonu’ ezberinden gayrı bir beyanat işitilmedi.

TBMM meydan muharebesinde AKP cenahı muhkem görülmeli, tekme tokat, göğüs göğüse mücadeleden geri durulmamalı. Ekonomi batmış kimsenin umurunda değil. Varsa yoksa başkanlık.

TOPSUZ ALANDA ŞUT ÇEKİLİR Mİ?

Kanunla dövizde sert hareketlere müdahale etme imtiyazı verilmiş Merkez Bankası’nın eli kolu bağlı vaziyette. Başkan Murat Çetinkaya, Saray’ın hışmına uğramamak için tribünden sahaya indi inmesine de topsuz alandan döviz kalesine şut çekmeye çalıştığını gören para otoriteleri gülmekten kendini alamadı.

TCMB güya faizi artırmadı, geç likidite penceresini (GLP) işaret etti. Yeni Türkiye’de -mış gibi yapıldığından Merkez de faizi düşük tutmuş gibi hareket etti. Etkisiz hamlesinin izahı şu: Merkez Bankası haftalık repo ihalesine gitmedi. İhalede yüzde 8’den bankalara borç veriliyordu. Bankalar ihale olmayınca mecburen faizi yüzde 10 olan GLP’den içeri girdi.

Pencereden girmek kapıdan girmekle aynı değil elbette. GLP kararı ile bankaların ortalama fonlama maliyeti 100 baz puan artarak yüzde 9,31’e çıktı. Pekâlâ, bu zımnî faiz artışı değil mi? Bankalar maliyet artışını mevduat sahiplerine ve kredi kullananlara aksettirmeyecek mi?

Döviz bu ve benzeri irrasyonel kararlardan cesaret alarak bugünkü seviyelere tırmandı. Günü kurtarmış gibi yapmanız umûmî temayülü değiştirmediği gibi sizi yumuşak karnınıza yumruk yemekten de kurtarmaya kâfi gelmiyor.

MAKRO EKONOMİ CEHALETİ

Yeni Şafak’a kalsa hiç oralı olmaya lüzum yok. Bütün makro ekonomik veriler olumlu iken dövizi manipüle eden gizli el bulunmuş. Alman Deutsche Bank’ın (DB) başının altından çıkmış. Manşette DB’nin terör örgütleri ile işbirliği içinde olduğu gibi ağır bir itham da var. DB bu iddiaları ‘hezeyan’ diye niteleyip tekzip etse de Türkiye’de alıcısı var nasıl olsa bu iftiraların.

Yeni Şafak’ın olumlu dediği makro verileri ben de merak ettim. En son açıklananları alt alta yazdım moral veren tek veri yok maalesef. Enflasyon çift haneye koşuyor, işsizlikte patlama var, büyümenin yerini küçülme almış, kur artışını durdurmak için TCMB’nin faizleri artırmaktan başka çaresi kalmamış, borçluluk artmış, esnaf kan ağlıyor, zam sağanağı sürüyor.

Neymiş Türkiye’den ihracatçılara kullandırdığı döviz kredilerinin vadesini üç aydan bir aya indirmiş. Dövizin bu kadar sert yükseldiği başka bir ekonomi var mı? 2017’de şu ana dek en fazla eriyen para TL ise kredi verenlerin paralarını garantiye almasına, vadeyi kısaltmasına niye şaşırıyorsunuz?

ÖZEL SEKTÖRE DÜYÛN-I UMÛMÎ

Döviz açığımızı cümle âlem biliyor. Özel sektör bir sene içinde 200 milyar dolar döviz bulamazsa Düyûn-ı Umûmî’ye benzer bir idare gelip şirketlerimizi devralabilir. Osmanlı’nın devlet gelirlerine haciz koyan Düyûn-ı Umûmî neredeyse tam bir asır sonra bu defa özel şirketlerimize kayyım atayabilir. Bu vazifeyi de IMF’ye tevdi edebilirler.

‘Döviz hep ucuz kalacak’ zannıyla alınan 417 milyar dolar borcun Hazine ya da falan şirket adına kayıtlı olması borcu veren yabancılar açısından sadece nüanstan ibarettir. Kaldı ki döviz borçları içinde ağırlıklı pay, Hazine garantisi verilen köprü, havalimanı gibi ihaleleri alan firmalara ait. Hükümetin yandaş işadamlarına verdiği ödeme garantileri yüzünden özel sektörün borcu da vatandaşın sırtına yıkılmış olacak.

Benzinin litresi son 14 kuruşluk zamla İstanbul’da 5,40 TL olmuş, asgari ücrete yapılan 100 TL zam, 10 günde eriyip gitmiş ne ehemmiyeti var!

DÖVİZİ TÜRKİYE’DEN ALIP BREZİLYA’DA DEĞERLENDİRİYORLAR

İktisadî krizi görmek istemeyen, hata üstüne hata yapanlar; Türkiye’den düşük faizle para toplayıp yüksek faizli Brezilya’ya döviz götürüldüğünün (carry trade) ne kadar farkında? Eski Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz ekonominin iliklerini kurutan işlemlerin durdurulması için feryat ediyor: “Merkez Bankası likiditeyi kısıp faizi artırırsa bu carry trade anında durur.”

Zımnî faiz artışı ile paranın kaçışına mani olunamaz.

Yılmaz’ı duyan, kale alan var mı? OHAL’i uzat, anayasa değişikliği diye tek adam rejiminin önünü aç, insan hakları ve hukuka olan güveni hâk ile yeksan eyle, ekonomi yönetiminde her kafadan ayrı bir ses çıksın, koordinasyonun k’si kalmasın, ondan sonra Yeni Şafak üzerinden “Makro ekonomik verilerin tamamı olumlu iken döviz niye yükseliyor?” mesajı vermeye kalk.

Yatırımcılar bunları hiç dikkate almasın, yatırım yapmaktan imtina etmesin öyle mi? Âlemi sersem kendinizi akıllı zannedebilirsiniz, hakikat bambaşka. Böyle devam ederseniz dolar da yükselir faiz de yükselir. Enflasyon ve işsizlik çift haneye demir atar. 2017 de Türkiye’nin en az yüzde 20 fakirleştiği bir sene olur.

PEKÂLÂ, TAVUKLAR BUNU BİLİYOR MU?

Yeni Şafak’ın haberindeki o kendinden emin eda bana darı fıkrasını hatırlattı:

Adamın biri kendini darı zannediyormuş. Nerede bir tavuk görse yiyecek diye nefes nefese kaçıyormuş. Doktor adama, “Sen darı değil insansın.” telkininde bulunurmuş. Her sabah tavuk kâbuslarıyla uyanan adam, bir türlü ikna olmuyormuş. Bir sabah doktor yaklaşmış yanına ümitsizce, “İnsan olduğunu biliyorsun.” deyince; Adam, “Evet ben insanım.” demiş. Doktorda bir sevinç, bir coşku, bir heyecan… Tedavi seneler sonra sonuç vermiş: “Haydi giy elbiselerini. İşte iyileştin, eminsin darı olmadığına.” Adam hızla giyinip atmış kendini sokağa. Adam gökyüzüne bakmış, sonra toprağa. Yürüyüp çıkmış bahçesinden hastanenin. Daha bir kaç adım atmamış ki ne görsün! Bir tavuk kendinden emin, üstüne doğru geliyor, yiyecek. Koşmaya başlamış nefes nefese.

Doktor yetiş, yoksa yetişecek! Doktor telaşla koşmuş hastasına. “Hani insandın?” diye sormuş. “Yoksa bilmiyor musun insan olduğunu?” Adam, “Elbette biliyorum, darı olmadığımı. Fakat tavuklar bunu biliyor mu?”

Süt liman deyimini İngilizce’ye tercüme ederken ‘milk port’u literatüre kazandıran Yeni Şafak’ın hepsi olumlu dediği makro ekonomik verileri tavukların bilmediği kesin.

O halde ekonomi ‘milk port’, durmak yok, aynen böyle devam!

[Semih Ardıç] 14.1.2017 [TR724]

Kıbrıs’ta sona doğru [Haber-Analiz: Onur Türkmen]

Nisan 2004. Kıbrıs’ta iki tarafın mutabık kaldığı Annan Planı’nın halkoylamasına sunulmasına sayılı günler kalmış. 1974’ten bu yana adada çözüme ilk kez bu kadar yaklaşılmış. Dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Başbakanı Mehmet Ali Talat’a soruyor: “Şimdi plan onaylanırsa artık KKTC’ye gelmek için vizeye mi başvuracağız?”

AKP Hükümeti, o dönem TSK’nın ve ulusalcıların yoğun baskısına rağmen Annan planını destekliyor. Ancak, bir yandan Ankara’nın adadaki hâkimiyetinin son bulacak olması büyük endişe kaynağı. 24 Nisan 2004 referandumunda Türkler birleşmeye evet derken Rumlar reddediyor. Balgat’taki Dışişleri Bakanlığı binasında suya düşen Annan Planı şampanyayla kutlanıyor. Ankara, hem KKTC’deki çıkarlarını korumanın hem de Rum Kesimi’ni oyunbozan konumuna düşürmenin sevincini yaşıyor.

Türkiye artık o Türkiye değil

Gelgelelim, Rum Kesimi’nin diplomatik baskıya maruz kalacağı, KKTC üzerindeki ambargonun kalkacağı yönündeki beklentiler birkaç yıl içinde boşa çıkıyor. Aradan geçen 13 yılda adadaki statüko değişmezken, Ankara’da her şey değişmiş durumda. Bir dönem Türk diplomasisinin en önemli dosyası olan Kıbrıs artık Suriye başta olmak üzere onlarca diplomatik sorundan sadece birisi. O dönem Türkiye, AB adaylığı müzakeresi yapan yükselen bir demokrasi iken bugün bölgesel krizin göbeğinde yer alan bir ülke.

Türkiye terör, anayasa referandumu, yüz binlerce ailenin hayatını karartan tasfiyeler, Suriye’den Irak’a sayısız ülkeyle diplomatik krizle boğuşurken Kıbrıs’ın geleceğini şekillendiren müzakereler basında yeterince yer bulamıyor. Ankara’nın sıkışıklığı hem diğer garantör devletler, hem KKTC’deki çözüm yanlısı hükümet açısından biraz da avantaj olarak görülüyor.

Çözüme ilk kez bu kadar yakın

2004’ten bu yana ilk kez Türk ve Rum tarafı çözüme bu kadar yakın. Mayıs 2015’te Mustafa Akıncı ve Nikos Anastasiadis arasında başlayan müzakereler, aslında 1974’ten beri ayrı yaşayan iki halk için son birleşme umudu. Kasım 2016’da Cenevre görüşmeleriyle birlikte ilk kez çözüm konusunda büyük bir yol alındı.

Adadaki çözüm planında 30 bin Türk askeri, mülkiyet ve toprak paylaşımı gibi en önemli konularda henüz bir anlaşmaya varılmış değil. Müzakerelerin en önemli gündem maddelerinden birini, kuzeyden güneye aktarılacak topraklar oluşturuyor. Kıbrıs’ın müzakereler tarihinde ilk kez Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum heyetler harita takası gerçekleştirdi, birleşik federal bir Kıbrıs’ın iç sınırının nasıl çizileceğine dair görüşler somut bir şekilde ortaya konuldu.

Taslak anlaşmaya göre Kuzey Kıbrıs’taki toprakların bir kısmı Rum yönetimine geçecek. Ancak Rum tarafının talebi ile Türk tarafının kabul ettiği taslak arasında adanın yüzölçümünün yüzde 1’ine tekabül eden bir fark söz konusu. Müzakereler sonucu oluşturulacak devletin siyasi olarak eşit haklara sahip iki federal devletten oluşması öngörülüyor. Müzakereler sonucu alınacak kararın Türk ve Rum kesimlerinde ayrı ayrı referanduma götürülmesi gerekiyor.

Erdoğan: İki taraf da askerini çeksin

Müzakerelerde Türkiye açısından en önemli pürüz ise Türk askerinin adadaki varlığı ve adadaki yönetim modeli. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bugün müzakerelere ilişkin şu açıklamayı yaptı: “Annan Planı’nın artık geçerliliği yok. Şimdi yeni bir müzakere sürecidir. Türk askerinin çekilmesi söz konusu değil. Eğer böyle bir şey olacaksa her iki tarafın da askerini çekmesini gerekir. Bire dört, yani bir dönem Kuzey Kıbrıs Türk Yönetimi başkanlık yapacak, dört dönem Güney Kıbrıs Rum Yönetimi başkanlık yapacak, böyle bir şey de olamaz. Bunu daha önce de konuşmuştuk; bire iki, bir dönem Kuzey Kıbrıs Türk Yönetimi liderliği alacak, iki dönem Güney Kıbrıs Rum Yönetimi yönetimi alacak.”

Rum yönetimi ise müzakerelerden mutabakat çıkması için Türk askerinin adadan tamamen çekilmesi gerektiğini savunuyor.

Kısa süre önce bu göreve gelen Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Gutierres, kimsenin henüz müzakerelerden mucize beklememesi gerektiğini söyledi. Ancak, Doğu Akdeniz’in askeri ve enerji kaynakları açısından artan önemi nedeniyle hem ABD’nin hem de Rusya’nın adada kısa zamanda bir çözüm istediği bir sır değil. Dört bir yandan sıkışmış Türk diplomasisinin nasıl bir yol izleyeceğini zaman gösterecek.

[Onur Türkmen] 14.1.2017 [TR724]

Âlimler olarak biz ne yaptık? (1) [Abdullah Salih Güven]

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, Dünya İslam Mezhepleri Yakınlaştırma Birliği tarafından 27-29 Aralık tarihleri arasında İran’ın başkenti Tahran’da düzenlenen ve İslam ülkelerinden temsilcilerinin yanısıra, İran Cumhurbaşkanı Ruhani’nin de katıldığı ’29. Uluslararası Vahdet Konferansı’ndaki konuşmasından bir bazı ilave ve çıkartmalara gerçekleştrilen bir uyarlamadır.

Bir hayal ürünü ama hayali bile güzel. Görmez Başkan’ın siyasilerin “Ulusa Sesleniş” konuşması gibi alimleri bir yere toplayıp onlara yönelik şöyle bir konuşma yaptığını hayal edelim ve yazının sonunda da bu konuşmanın muhtemel yansımaları ile hayalimizi sonlandıralım.

Muhterem Hâzirûn

“Hiçbir strateji, insana zulüm edilmesinden daha değerli değildir. Hiçbir siyaset, Türkiye insanının parçalara ayrılarak sui-zan, yalan, gıybet, dedikodu ve iftiralarla birbirinin aleyhinde olmasından daha önemli değildir. Kendilerinden olmayan, kendi siyasi veya gayri siyasi görüşlerini desteklemediğinden dolayı herkesi ötekileştiren anlayış, Türkiye’nin kalbine maalesef bir hançer gibi saplanmış durumdadır.

Ülkemizde yaşayan hemen her ailenin ocağına ateşin düştüğü ve ateşten çıkan dumanların gökyüzünü kapladığı bir dönemde kardeşlik ahlak ve hukukumuzu konuşmak, millet olma şuurumuzu sorgulamak, aramızdaki vahdeti yeniden tesis etmek zamanı gelmiş ve geçiyordur. Ülkemizde yaşananlara hiçbir insan vicdani sessiz kalamaz ve kalmamalıdır. Fitne ve tefrika ateşinin milletimizi her taraftan kuşattığı, işgal ve istibdatların hâkim olduğu günümüzde her türlü şiddet ve cinayeti caiz gösteren, hak-hukuk-adalet gibi kavramları askıya alıp her türlü zulmü Hz. Ali’nin deyimiyle ‘yaratılışta eşiti veya dinde kardeşi olan’ insana reva gören ve kendilerinden olmayan herkesi neredeyse tekfir ederek ötekileştiren anlayış, ülkemizin kalbine bir hançer gibi saplanmış durumdadır. Açık konuşuyorum; ülkemizin ve ülke insanımızın izzet ve onuru tarihte hiç bugünkü kadar yerlerde sürünmemiştir. Ne yazık ki bu duruma sebebiyet verenler de İslamcı söylemleri dillerinden hiç düşürmeyen siyasi idare ve idare olmuştur.

Bugün İslam dini ve o dine inanan Müslümanların yaşamış olduğu coğrafya parçaları tarihin belki de en zor süreçlerinden birini yaşamaktadır. Irak, Suriye, Libya, Yemen, Nijerya ve İslam coğrafyasının diğer köşelerindeki çatışmaların, Allahuekber nidalarıyla yapılan intihar saldırılarının, masum kız çocuklarını kaçırmaların, camileri bombalamaların, kutsal mekanları tahrip etmelerin sonunun nasıl olabileceğini tahmin edilememektedir. Maalesef akan kan insan kanı, ağırlıklı olarak da Müslüman kanıdır. Müslümanların izzet ve onuru bizzat birbirlerinin eliyle yok edildiği böylesi bir dönem tarihin hiç bir zaman diliminde bu ölçüde, bu çapta, bu genişlikte yaşanmış değildir. Bunların tabii neticesi olarak maalesef milyonlarca insan yerinden, yurdundan, evinden barkından, hayatından olmaktadır. Yaşanan kaos ortamı bütün dünyada İslam ve Müslüman algısını tahrip etmektedir. Tüm dünyada Müslümanların başı hüzünle öne eğilmekte, İslam dininin temsilcileri korku, dışlanma ve şiddet tehdidi altında yaşam mücadelesi vermektedir.

Bugün İslamofobiyi oluşturmak isteyen endüstri, İslam dünyasındaki çatışmaları ve yaşanan manzaraları gösterip Müslümanlar aleyhine acımasız bir propaganda yapmaktadır. Bu müşerref dini, korku dini olarak lanse etmekte, birbirinin canına, malına, ırzına kasteden Müslümanlar arasındaki fitne ateşini körüklemektedir. Bugün bizler -Ey Âlimler- tefekküre, derinden düşünmeye ve mütalaa etmeye muhtacız. Zira bugün maalesef İslam’ın cahil müntesiplerinin, her türlü iman, akıl ve hikmetten uzak terör şebekelerinin, Sevgili Peygamberimizin mübarek ismini sözde bayraklarına nakşederek din-i Mübin-i İslam’a verdiği zarar, azılı düşmanların verdiği zararı fersah fersah geçmiş bulunmaktadır.

Pekâlâ, resmetmeye çalıştığımız bu coğrafyanın bir parçası olan güzelim ülkemiz? Maalesef manzara hiç de iç açıcı değildir. Aynı şeyler küçük veya büyük ölçekte bizim ülkemizde de yaşanmaktadır ve gerekli önlemler alınmazsa yaşanmaya da devam edecektir. Âlimler olarak bizlerin bu manzara karşısında çok büyük sorumluluğu vardır. Alnı secdeli, eşinin başı örtülü temsilcilerle bu ülke 15 yıldır yönetilmektedir. Onları zihniyetlerine ve ülke yönetimi adına yapaduracakları politikalara sirayet etmek, onları etkilemek, Kur’an ve sünnetin belirlediği yola yönlendirmek bizler için kolay olmalıdır.

Biz bu vazifeyi yapabildik mi? Âlimler olarak bir muhasebeye ihtiyacımız vardır. Gelin bir muhasebe yapalım. Zaten bu buluşma bir muhasebe buluşmasıdır. Yaşanan acıların, tefrikanın, adavetin sebeplerini sadece dış mihraklarda aramak en kolay yoldur. Suçu sadece diğer mezhebin, muhalif görüşün, siyasi emellerle şeytanlaştırılan cemaatlerin, ötekileştirilen grupların yaptıklarında bulmak kolaycılıktır. Tüm bu hadiseleri sadece hükümet muhaliflerine, şer güçlere, emperyalistlere, Siyonistlere bağlamak bizi kurtaramaz. Zira sorunların bir de iç dokumuzu, imanı ve ahlaki dinamiklerimizi,

Diğer taraftan genelde İslam topraklarını özelde de Türkiye’mizi kan gölüne çeviren çatışmaların dinin aslından ya da mezhep farklılıklarından kaynaklandığı da söylenemez. Bu vahşetin köklerini asr-ı saadette, Hz. Peygamber’in hadislerinde, Hz. Osman’ın katliyle başlayan fitne döneminin akabinde yaşanan mezhep ihtilaflarında aramak beyhudedir. Neo-Harici, Neo-Mutezile gibi yakıştırmalar yaşananları izah etmeye yetmez. Zira bunlar, modern zamanların işgal ve sömürgelerinden sonra istibdatların gölgesinde, yoksulluk, cehalet ve esaret altında büyüyen yaralı bilinçlerin ürünüdür.

Evet, ey âlimler! Tekrar ediyorum, bizler muhasebeye muhtacız. Zira kin, öfke, ihtiras ve intikam yüklü ölümcül kimlikler kendilerini mezhep, meşrep ve siyasi görüş görüntüsü altında meşrulaştırmaya çalışılmaktadır ve bütün bunlar olurken bizler ne yapmaktaydık, devleti temsil edenlere veya halka neyi anlatamadık, nerede hata yaptık kendimize sormak zorundayız.”

Devam edeceğiz…

[Abdullah Salih Güven] 14.1.2017 [TR724]

Yılmayın, yorulmayın, usanmayın!.. [Ebu Abdurrahman]

1939 doğumlu Bursalı Erdoğan Utangaç 1958 Kasım ayında Emirdağ’a Üstad Hazretlerinin ziyaretine gidiyor. Ahmet Urfalı’nın evinin önünde karşılaşmalarını şöyle anlatıyor: 

“Üstadımız arabadan yavaş yavaş indi. Hemen ellerine sarıldım. Mübarek elleri pamuk gibi idi; öptüm, öptüm, öptüm… O heybetli simasına ve gözlerine bakamıyordum. Bursa’dan geldiğimi ve Bursalı ağabeylerimizin selam ve hürmetlerini getirdiğimi söyledim. Çok mütehassis oldular. ‘Seni buradaki ağabeylerin (Zübeyir, Bayram, Sungur, Ceylan) gibi, talebeliğe kabul ettim. Senin ismini, RIDVAN olarak değiştiriyorum.’ dedi. Mübarek elleriyle sırtımı sıvazladı ve, 

‘Kardeşim! Nurların hizmetinde en küçük bir hizmet, çok büyük neticeler verir. Hizmetimiz kudsîdir. İman ve Kur’an hizmetinde yılmayınız, yorulmayınız, usanmayınız’ dedi. ‘Bursa’nın mânevî sultanlarına ve 'Hizmet-i Kur’aniye'deki kardeşlerime binler selam ederim. Cenab-ı Hak sizleri ve bütün Nur talebelerini insî ve cinnî şeytanların şerlerinden muhafaza etsin, âmin’ diyerek bizlere dualar etti.” 

Bayram Yüksel Ağabeyimiz diyor ki: “Hz. Ali’nin kabri nasıl gizli ise, benim de kabrim öyle gizli olsun. Belki beni uzak bir yere gönderirler. Veyahut bu defaki ZEHİR, beni kabre sevkedecek. Ben de herbirinizi yerimde birer Said ve Nura bekçi ve muhafız olarak vâris bırakıyorum. Bir bekçiye bedel, binler muhâfız olursunuz. Hem sizler dahi benim yerimde Nur’un herbir kitabını, mecmuasını bir mânevî Said görüp, benim bedelime ondan ders almaya çalışınız. SARSILMAYINIZ; fani zahmetten ehemmiyeti yoktur. Bizim sohbetimize hiçbir şey mâni olmaz. Hatta  berzahtaki (kabir âlemindeki) merhumlar ve yirmi sene sureten görmediğim Nur kardeşlerimi, her zaman görür gibi, bir nevi beraberlik hissediyorum. 

“Benimle hakikat meşrebinde sohbet etmek ve görüşmek isteyen adam, hangi Risaleyi açsa, benimle değil, Kur’an hâdimi olan Üstadıyla görüşür ve imânî hakikatlerden zevkle ders alabilir. Evet Risale-i Nur’la görüşen kimse, benim âdî (sıradan) şahsımla değil, Kur’an hâdimi ve Nur tercümanı ile görüşür. 

Çünkü, Nurlardaki ilim, başka kitaplar gibi, bir ilmî ders dinlemek değil; belki müellifinin mânevî ameliyat ve tedâvileri içinde, bütün lâtîfe ve duygularıyla çırpındığı ve çalıştığı, kısmen aynelyakîn (gözle görür gibi) kazandığı aklî, hâlî ve kalbî hissettiği ve zevk ettiği hakikatları, onun ders aldığı yerden ders almak, mânevî muhâvere ve suâl ve cevabı istifade ederek dinlemektir. Bunun ise, fâni şahsımla sohbetten çok ziyade faydası var. (…)  

Hem münakaşa, niza çıkarmak, dînî meselelerde damara dokunacak tarafgirane konuşmalar etmemek lâzımdır ki, Nur aleyhinde garazkârlar çıkmasın. (…) Risale-i Nur dinsizliğin belini kırmıştır. Risale-i Nur daima galiptir. Siz hiç merak etmeyin!..”

Biz işimize bakacağız, müşteriler bekliyor.

[Ebu Abdurrahman] 14.1.2017 [Samanyolu Haber]