Dünyasyı sarsan kayıtlarda AKP de var | Artı Eksi

FinCEN Belgeleri: AKP yerli ve milli değil

Erdoğan ve Tramp aşkının perde arkası da aralandı

Zarrab dosyasında ikinci perdeyi Reza’nın kuryesi açtı

Bilmek istedikleriniz Adem Yavuz Arslan, Abdülhamit Bilici ve Metin Yıkar ile Artı Eksi’de



23.9.2020 [TR724]

Moody’s’ten Türkiye için devalüasyon uyarısı

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s, Türkiye ekonomisi için bir rapor yayınladı. Moody’s raporunda, “Ciddi ekonomik ve mali bozulmayı tetikleyen düzensiz bir kur ayarlaması (sert bir devalüasyon) yaşanması yönünde ciddi bir olasılık var.” ifadelerine yer verdi.

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s Türkiye’nin kredi notunu “B1″den “B2″ye düşürmesinin ardından bu kez de Türkiye ekonomisi için bir rapor yayınladı.

Moody’s’in Türkiye’nin kredi notunu “B1″den “B2″ye düşürmesi, not görünümünü ise “negatif” olarak teyit etmesiyle Türkiye ekonomisi 25 yıl öncesine yani 1995 seviyesine geriledi. Yatırım yapılabilir seviyenin beş kademe altındaki bu not, 2001 krizi dönemi dahil Türkiye tarihinin en kötü kredi notu olmasıyla tartışmalara neden olurken, kuruluştan bu kez Türkiye ekonomisi için bir rapor yayınladı.

Raporda Türk banka ve şirketlerinin temerrüte düşebileceği, Hazine’nin bu borçların itfasını yükleneceği ifadeleri yer aldı. Moody’s, ABD ve AB’den gelebilecek yaptırımların da ufuktaki riskler arasında yer aldığına dikkat çekti.

“Şu ana kadar yapılan müdahaleler sonrasında liranın dalgalı kur rejiminde olduğunu görmek zor” ifadelerini kullanan Moody’s “Bunun sonucu olarak ciddi ekonomik ve mali bozulmayı tetikleyen düzensiz bir kur ayarlaması (sert bir devalüasyon) yaşanması yönünde ciddi bir olasılık var” değerlendirmesini yaptı.

Türk Lirası’nda sürekli diğer kaybı, istikrarlı şekilde sermaye çıkışı ve Merkez Bankası döviz rezerv pozisyonunda ciddi düşüşün odak noktasının yeniden Türkiye’nin ödemeler dengesi pozisyonu olmasına yol açtığını belirten Moody’s, yatırımcıların Türkiye’nin kredi risklerine ilişkin sıkça sorduğu sorulara yanıt vermeye çalıştı.

Moody’s raporunda şu ifadeler yer aldı:

“Türk hükümeti potansiyel bir ödemeler dengesi krizini savuşturmasına imkan verecek tamponlarını neredeyse tüketti. Döviz rezervleri şu anda 20 yılın en düşük seviyesine ve TCMB’nin döviz swap pozisyonu yılbaşından bu yana neredeyse ikiye katlandı. Bu müdahaleye rağmen lira yılbaşından bu yana ABD Doları karşısında yüzde 25 civarında değer kaybetti. Bunun sonucu olarak, ani bir ekonomik durgunluğu  tetikleyecek ödemeler dengesi krizi ve hükümetin bilançosunda bir kötüleşme riski önemli şekilde arttı.”

“KIRILGANLIĞI ARTIYOR”

Moody’s raporunda Türk hükümetinin başvuracağı politika seçeneklerinin sınırlı olduğuna dikkat çekti ve “Şu ana kadar yapılan müdahaleler sonrasında liranın dalgalı kur rejiminde olduğunu görmek zor” ifadelerini kullandı. Moody’s “Bunun sonucu olarak ciddi ekonomik ve mali bozulmayı tetikleyen düzensiz bir kur ayarlaması (sert bir devalüasyon) yaşanması yönünde ciddi bir olasılık var” değerlendirmesini yaptı.

Raporda yer alan diğer ifadeler şöyle:

“Geçmişte, hükümetin bilançosu Türkiye’nin yapılan dış kırılganlıklarının ortaya çıkardığı kredi baskılarını hafifletti. Bununla birlikte, faiz dışı bütçe açığı ve lirada değer kaybının hükümetin borç yükünün gelecek yıl GSYH’nın yüzde 42’si seviyesine yükselmesini bekliyoruz. Bunun yanı sıra, kurların yüksek seviyesi ve değişken faizli borç ülkenin yatırımcı algılarındaki değişikliklere kırılganlığını artırıyor. Hükümetin bilançosundaki koşullu borçların aydınlığa kavuşmasının Türkiye’nin kredi profilini daha da zayıflatması yüksek bir risk”.

23.9.2020 [TR724]

Zarrab konusunda muhalefetin iki yüzü [İlker Doğan]

17/25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonu, yayınlandığı günden itibaren büyük yankı uyandıran FinCEN Belgeleri ve Reza Zarrab’ın kuryesinin ABD basınına verdiği mülakat sonrası yeniden gündeme geldi. Amerikan mahkemelerine sunulan belgelere göre Zarrab, dünyada kara para aklayan en önemli 20 kişiden biri olarak gösteriliyor. Yeni ortaya çıkan ABD belgeleri Reza Zarrab’ın kurduğu kara para ve rüşvet ağını bütün ayrıntılarıyla ifşa ediyor. FinCEN kayıtlarına göre, Zarrab’ın şüpheli para transferi yaptığı kişiler arasında eski Ekonomi Bakanı Çağlayan’ın özel kalemi ve eski İçişleri Bakanı Güler de var. 

ZARRAB: KORKACAK BİR ŞEY YOK, HÜKÜMET DE İŞİN İÇİNDE!

Bu arada Reza Zarrab’ın kuryesi Adem Karahan da ABD medyasına konuştu. 2008 yılında başladığı kuryelik görevinde tonlarca altın ve nakit para transferi yaptığını anlattı. Zarrab’ın kendisine, “Korkacak hiçbir şey yok, Türk hükümeti de bu işin içinde,” dediğini iddia ediyor. 

ABD’de Halkbank yöneticisi Hakan Atilla’nın yargılandığı davada savcılar, 2010 ile 2015 yılları arasında Zarrab’ın ABD’nin İran’a dönük yaptırımlarını delerek en az 20 milyar dolarlık para transferi yaptığını öne sürmüşlerdi. Kuryenin açıklamalarına göre söz konusu paranın yüzde 4’ü yani 800 milyon doları Türkiye’de rüşvet olarak dağıtıldı. 

ÖZTRAK: BAKALIM KİM YAZACAK!

FinCEN Belgeleri ve Zarrab’ın kuryesinin açıklamaları Türkiye’deki muhalefetin ikiyüzlü yaklaşımını da gözler önüne serdi. CHP milletvekilleri sanki bu iddialar ilk kez gündeme gelmiş gibi açıklamalar yapıyor. 

CHP Sözcüsü Faik Öztrak, “İddiaya göre Zarrab, İran-Türkiye hattında, 20 milyar dolarlık para ticaretine aracılık etmiş. Bunun için Türkiye’de 800 milyon dolar rüşvet dağıtılmış. Bakalım bu mülakatı kaç basın kuruluşu haber yapabilecek?” diye tweet attı. 

CHP Sözcüsü Öztrak’ın söz konusu rüşvet ve yolsuzluğu tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren polislerin tutuklanıp, 6 yıldan fazla bir zamandan bu yana esir alındığından haberinin olmadığı düşünülebilir mi?

ERDOĞDU: RÜŞVETİ BAŞKA ÜLKELER ORTAYA ÇIKARIYOR!

Bir başka CHP’li Aykut Erdoğdu ise, “Bakanların 800 milyon dolar rüşvet yediğinin belgeleri başka ülkelerde açığa çıkıyor… Ve bu memleket uğruna can vermiş yurtseverlerin kemikleri sızlıyor… Yazık… Çok yazık…” şeklinde paylaşımda bulundu. Erdoğdu’nun 17/25 Aralık yolsuzluk soruşturmasını duymamış olma ihtimali var mı? Ayakkabı kutusunda istiflenen yüzbinlerce doları, rüşvetin adım adım görüntülü olarak kayda alındığını bilmiyor olabilir mi?

SIFIRLAMA TAPESİNİ DUYMAMIŞ OLABİLİR Mİ?

CHP’li Özgür Özel daha da komik duruma düştü. İktidarı ‘iddialar karşısında suskun kalmak’la suçladı. iktidardan nasıl bir açıklama bekliyor olabilir ki? 

Şöyle diyor Özel konuşmasında: “Amerikan mahkemelerinde ortaya çıkan resmi rakamlara göre Zarrab, Türkiye’de 20 milyar dolarlık bir para hareketine aracılık ediyor. Zarrab’ın kuryesinin açıklamalarından bu paranın yüzde 4’ünün yani 800 milyon dolarının, rüşvet olarak Türkiye’de dağıtıldığı söyleniyor. Bu konularda AKP basınında, yetkililerde tık yok! Hani erdemliler hareketiydiniz? 800 milyon dolar rüşvetin dağıtıldığı memlekette sus pus oturmak, üç maymunu oynamak erdemliler hareketinin geldiği noktayı mı gösteriyor? Kamuda 800 milyon dolar rüşvet dağıtılmış!” 

O POLİSLER 6 YILDIR TUTUKLU

Muhalefet bu türlü açıklamalar yaparken, 2013 yılında Reza Zarrab’ın işlediği bütün suçları ve hükümete kadar uzanan rüşvet ağını ortaya çıkaran polisler hiç yokmuş, hiçbiri zindana atılmamış gibi davranıyor. Hiçbir muhalif vekil, “Madem yolsuzluk ve rüşvet uluslararası kurumlar tarafından da ifşa edilmiş durumda; o halde bu polisler 6 yıldır neden tutuklu?” demedi.

O polislerin bazıları eşleriyle birlikte tutuklandı. Yolsuzluğu ve rüşveti takip ettikleri ve ortaya çıkardıkları için, polislik görevini hakkıyla yerine getirdikleri için. CHP’li vekiller 17-25 Aralık operasyonunu bugüne kadar sadece, AKP hükümeti İş Bankası’ndaki CHP hisselerini gündeme getirdiğinde hatırladı.

[İlker Doğan] 23.9.2020 [TR724]

Osmanlı şeyhülislamlarının kısa hikâyesi [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

Osmanlı devlet yönetiminde en önemli makamlardan birisi de şeyhülislamlıktı. Şeyhülislamlar hem ulemanın başı hem de fetva makamı olmaları yönüyle Osmanlı Devleti’nin yıkılışına kadar önemli bir role sahip oldular.

“Şeyhülislam” ifadesi Osmanlılara mahsus olmayıp 10. yüzyıla kadar götürülmekte ve “alimlerin en kıdemlisi, reisi” anlamında kullanıldığı görülmektedir. Yine 11. yüzyılda Şafiilerin başındaki alime “şeyhülislam” denildiği ve bu ifadenin sonraki yüzyıllarda da tanınmış müftüler için kullanıldığı anlaşılmaktadır. Evliya Çelebi de seyahatnamesinde fetva verme yetkisine sahip alimler için “şeyhülislam” demektedir.

Müftüden şeyhülislama

Şeyhülislamlığın kurumsal bir niteliğe dönüşmesi, Osmanlılar döneminde gerçekleşmiştir. İlk şeyhülislam tayininin Bursa kadısı Molla Fenari’nin 1425’de Bursa müftülüğüne atanmasıyla yapıldığı kabul edilmektedir. Şeyhülislamlığın ortaya çıkmasında, Fetret Devrinin de etkisiyle yayılmakta olan Batıni-Rafızi inançlarına karşı Sünniliği güçlendirme düşüncesinin etkili olduğu düşüncesi öne çıkmaktadır.

Şeyhülislamlık makamının kurumsal bir yapı kazanması 16. yüzyılda olmuş, “Müftilenam” da denilen şeyhülislamlık, zamanla “meşihat” ve “meşihat-ı İslamiye” olarak da adlandırılmıştır.

Şeyhülislamlar 19. yüzyılda hükümette yer almışlar ve bu durum yıkılışa kadar devam etmiş, yeni rejimde ise şeyhülislamlığın devamı sayılabilecek Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) bir “genel müdürlük” seviyesinde tanımlanmıştır.

15. yüzyılın önemli müftüleri Molla Feneri, Molla Hüsrev ve Molla Gürani’den şeyhülislam olarak söz edilmemekle beraber Fatih Kanunnamesi’nde şeyhülislamın “ulemanın başı” olduğu ifade edilmiştir. Ancak öne çıkan görüş, şeyhülislamlığın Yavuz devrinde Zenbilli Ali Cemali Efendi ile birlikte güçlendiği şeklindedir.

Dönemin kaynaklarına göre Zenbilli, Yavuz’un bazı icraatlarını onaylamayıp padişahtan “sadece dini konularda fikir beyan etmesi gerektiği” cevabını alınca görevinin “padişahların hem dinî hem de dünyevi işlerini gözetmek” olduğu cevabını vermişti. İşte bu hadisenin şeyhülislamlığın genel işleyişini belirlediği kabul edilmektedir.

Zenbilli’den sonra Kemalpaşazade de fetvalarıyla yeni açılımlar gerçekleştirmiş ancak sonraki şeyhülislam Çivizade, Muhyiddin Arabi ve Mevlana’yı eleştirip para vakıflarına karşı çıkınca görevinden azledilen ilk şeyhülislam olmuştur. Çivizade’nin azliyle bu makama atananların “azledilemez” konumu sona ermiş oluyordu.

Fetva makamı

17. yüzyılda devlet yapısında yaşanan zaaf, bu kurumu da doğrudan etkiledi. Bu dönemde şeyhülislamlar vezir-i azamlarla büyük bir rekabete girdiler.

Şeyhülislamların isyan ve benzeri durumlarda padişahın tahttan indirilmesi için fetva verme yetkisinin bulunması, her dönemde kendisinden çekinilmesine yol açmıştır. Nitekim 18. yüzyılda şeyhülislamlar iki padişahın (II. Mustafa ve III. Ahmet) tahttan indirilmesi için fetva verdiler. Şeyhülislamların bu şekilde siyasette yer almaları hem şeyhülislamlığa hem de ilmiye sınıfına itibar kaybettirmiştir.  

Şeyhülislamlar savaş ilanı, barış antlaşmaları, askerlikle ilgili düzenlemeler, ıslahatlar, azınlıklarla ilgili konular, asayiş ve vezirlerin idamı gibi konularda “Hanefi fıkhına göre” fetva makamı olarak görev yaparlardı. Yine bazı önemli konularda şeyhülislamın görüşlerine başvurulurdu. Örneğin Yunanistan’ın bağımsızlığının onaylanması ve karantina teşkilatı kurulması gibi kararlar, şeyhülislam fetvalarıyla gerçekleşmiştir.

Beş asır boyunca bu göreve 131 müftü ve şeyhülislam atanmış ve ortalama süre üç buçuk yıl olmuştur. Bu makamda uzun süre kalan Zenbilli ve Ebussuud Efendi’ye karşılık bir gün hatta bir günden bile az görev yapan şeyhülislamlar görülmektedir.

Padişahların şeyhülislam tayinlerinde liyakatin yanında uyumlu çalışabilecekleri ve icraatlarını destekleyecek isimleri tercih ettikleri görülmektedir. Şeyhülislamlar genellikle uyumsuzluk, siyasi çekişmeler, ekonomik ve mali konulardaki problemler, yaşlılık ve görevde ihmal gibi nedenlerle azledildiler.

Şeyhülislamların verdiği bazı fetvalar sonraki dönemlerde tartışılmıştır. Zenbilli’nin Memluklerle savaş için verdiği fetva, Ebussuud’un barış antlaşmasına rağmen 1570’te Venedik’e savaş açılmasına cevaz veren fetvası, İstanbul’da Takıyüddin Efendi’nin kurduğu rasathanenin yıktırılmasına dair fetva ve son dönemde Dürrizade Abdullah Efendi’nin Millî Mücadele aleyhindeki fetvası buna örnek olarak gösterilebilir.

Kuşkusuz en meşhur şeyhülislamların başında Ebussuud Efendi gelmektedir. Ebussuud yirmi sekiz yıl devam eden görevi esnasında gerek konumu gerekse padişahla ilişkileri ve verdiği kararlarla bu kurumun genel niteliğini belirlemiştir. Bazen şeriata aykırı uygulamalara “Nâ-meşrû nesneye emr-i sultânî olmaz” diyerek karşı çıksa da genel tavrı, “devletin siyasi ilkelerini dolayısıyla padişahın icraatlarını onaylamak” yönündedir.

Ebussuud Efendi ayrıca Edirne, Bursa ve İstanbul’da kadılık yapanların oğullarının müderris tayin edilmesi uygulamasını başlatmış ve bu uygulama bir geleneğe dönüşerek pek çok olumsuzluğa zemin hazırlamıştır.

Kanuni Sultan Süleyman, Ebussuud’a büyük bir saygı duymuş hatta Süleymaniye Camii’nin temelini ona attırmıştır. Ebussuud, tasavvufa mesafeli bir kişi olarak görülmekte ve verdiği fetvalar da bunu doğrulamaktadır. Şurası bir gerçektir ki Ebussuud Efendi, örfî hukukun kanunlaşmasına büyük katkılar yaptığı gibi problemlere bulduğu pratik çözümler, günümüze kadar etkisini devam ettirmiştir. 

Maktul şeyhülislamlar

Osmanlı ilmiye geleneğine göre ulemaya ölüm cezası verilmez, en ağır ceza olarak sürgün edilirlerdi. Ancak istisna olarak Ahîzâde Hüseyin, Hocazâde Mesud ve Seyyid Feyzullah Efendiler “sâî bi’l-fesâd” olma, siyasete karışma ve nüfuzlarını kötüye kullanma gibi nedenlerle ölümle cezalandırıldılar.

İlk katledilen şeyhülislam olan Ahizade Hüseyin Efendi’nin dönemin padişahı IV. Murat’ın intikam hissiyle katledildiği anlaşılmaktadır. 1632’de bu göreve tayin edilen Ahizade, iki yıl kadar bu görevde kaldı ve padişahın “tütün yasağı” dahil olmak üzere bütün taleplerini onaylayan fetvalar verdi.

Padişah Bursa’ya giderken halkın şikâyeti üzerine herhangi bir soruşturma yaptırmadan İznik kadısını idam ettirince Hüseyin Efendi de Valide Kösem Sultan’a bir mektup göndererek ulemaya karşı bu tavrın uygun olmadığını yazdı. Bu sırada Ahizade’nin muhalifleri kendisinin padişahı hal’ etmek için planlar yaptığına dair dedikodular yayınca IV. Murat hızla İstanbul’a dönerek Ahizade ve oğlunu Kıbrıs’a sürgün etti.

Öfkesini yenemeyince de sabık şeyhülislamın öldürülmesini emretti. Ahizade, Büyükçekmece civarında boğularak cesedinin bulunmaması için kumsala defnedildi. Bu kararda Hüseyin Efendi’nin askerin ayaklanması sırasında IV. Murat’ın kardeşlerini öldürmeyeceğine dair verdiği söze asker adına kefil olmasının da etkili olduğu iddia edilmektedir.

Aynı yüzyılda idam edilen ikinci şeyhülislam ise Hocazade Mesut Efendi’dir.  Hocazade babasının padişah hocası olmasından dolayı hızla yükselmiş ve Çınar Vakası (Vaka-i Vakvakiye) sonrasında yeniçeri ve sipahilerin talebiyle bu göreve atanmıştı.

Hocazade göreve geldikten sonra her şeye müdahale etmiş, devlet yönetimini kendi iradesiyle yönlendirmeye başlamıştı. Bunlara padişah IV. Mehmet’i tahttan indirme planları yaptığı söylentisi eklenince devlet yönetimini elinde tutan Valide Turhan Sultan tarafından önce görevinden azledildi ve daha sonra da Bursa’da ölüm emri verildi. Hatta cesedi bir mezbeleliğe atılarak günlerce açıkta kaldı. İftiraya uğradığı kabul edilen Hocazade’nin görevi sadece dört ay on iki gün sürmüştü. 

Osmanlı tarihinde katledilen son şeyhülislam Seyyid Mehmed Feyzullah Efendi’dir. Feyzullah Efendi ilk defa II. Süleyman zamanında bu göreve atanmışsa da görevi sadece on yedi gün sürmüş ve yeniçeri ayaklanması sırasında azledilmişti.

1. Mustafa’nın tahta çıkmasıyla yeniden bu göreve atanan Feyzullah Efendi, padişah üzerinde büyük bir nüfuza sahipti. Bu sayede birçok makama yakınlarını getirdiği gibi Osmanlı tarihinde bir ilk olarak oğlunu da kendisinden sonraki şeyhülislam olarak tayin ettirdi.

Siyasi ve ekonomik problemlerin etkisiyle ulema ve askerden sonra “başkentin İstanbul’dan Edirne’ye taşınacağı söylentisiyle” halkın da iştirak ettiği isyan sonunda II. Mustafa tahttan indirildi. Feyzullah Efendi’nin akıbeti de çok kötü oldu. Kaçmaya çalışırken yakalandı ve türlü hakaretlerle katledildi. Kesik başı bir süre mızrak ucunda Edirne sokaklarında dolaştırıldı, cesedi de Tunca’ya atıldı.

Bir istisna olarak beş yüz yıl boyunca görülen bu olayları ulema hiçbir zaman kabullenememiş ve idam edilen şeyhülislamlar “şehit” olarak anılmışlardır.

Hal’ fetvaları

Şeyhülislamların tartışılan yönlerinden birisi de padişahların tahttan indirilmesi için gerekli olan hal’ fetvalarını vermiş olmalarıdır. Siyasi yaklaşımlarla ve genellikle konjonktüre uygun bir şekilde askerle ulemanın işbirliği sonucunda verilen bu fetvalar her zaman tartışılmıştır.

Şeyhülislam Hoca Abdürrahim Efendi Sultan İbrahim’in hal’i için fetva verdiği gibi katli için de fetva vermiş ve infaz sırasında da hazır bulunmuştu. 19. yüzyılda da Şeyhülislam Hayrullah Efendi önce Abdülaziz’in sonra da V. Murat’ın hal’i için fetva vermişti. V. Murat’ın hal’ fetvasında gerekçe olarak “mecnun” olması gösterilmişti.

Abdülhamit’in otuz üç yıl süren hükümdarlığı boyunca yedi şeyhülislam görev yapmış, bunlar içinde Uryanizade ve Cemaleddin Efendi çok uzun süre bu makamda bulunmuşlardı. Abdülhamit, Cemaleddin Efendi’yi teamüllere aykırı olarak mektupçuluktan bu göreve getirmiş ve hakkındaki jurnallere rağmen bu makamda tutmuştu. Yine de şeyhülislamdan emin olmak isteyen padişah ona bol bol ihsanlarda bulunmuş ve Kuruçeşme’de yaptırdığı bir yalıyı tefriş ederek hediye etmiş, böylece Cemaleddin Efendi’nin Yıldız’a yakın bir yerde oturmasını sağlamıştı. 

Cemaleddin Efendi görevden ayrılmak istediğinde padişahın isteğiyle yerine Ziyaeddin Efendi’yi tavsiye etmişti. 31 Mart Olayı sonrasında yeni şeyhülislam bir süre dirense de İttihatçıların isteğiyle Elmalılı Hamdi Efendi tarafından kaleme alınan II. Abdülhamit’in hal fetvasını onaylamıştı. Böylece Abdülhamit’in, göreve getirdiği şeyhülislam tarafından verilecek bir fetva ile azledileceği endişesi gerçeğe dönüşmüştü.

Şeyhülislamlık makamı son şeyhülislam Medeni Mehmet Nuri Efendi’nin 26 Eylül 1922’de istifasıyla sona ermiş ve yeni rejimde de böyle bir makam yeniden ihdas edilmemiştir.

***

Kaynaklar: M. İpşirli, “Abdülhamit’i Tahta Çıkaran ve İndiren Fetvalar”, Sultan II. Abdülhamid ve Dönemi, İstanbul, 2012;  “Şeyhülislam” TDV İA, C.39; “Ahizade Hüseyin Efendi”, C. 1; “Hocazade Mesud Efendi”, C. 29; M. S. Tayşi, “Seyyid Feyzullah Efendi”, TDV İA, C. 12; O. Okumuş, “Osmanlı Tarihinde Katledilen Şeyhülislamlar”, SBBD, C. 5, S. 1, 2013; İ. Yakıt, “Osmanlı İlmiye Sistemi ve Şeyhülislamlar”, SDÜ İFD, 1999, S. 6; Z. Kazıcı, “Osmanlılarda Şeyhülislamlık Müessesesi”, İslam Medeniyeti, C. V, S. 2, 1981.

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 23.9.2020 [TR724]

Süreç bitmeden, biten hayatlar [Hasan Cücük]

Göteborg yolundayız. Bir vefalı dostun, acı gününde yanında olalım diye yola çıktık. Dört yıldır eşinden uzaktı. Eşi iki yıl önce kansere yakalanmıştı. Her geçen gün sağlığından bir şey götürdü. İki ay önce kavuşabildiler. Ama bu daha çok bir vedaydı. Bu geliş, emaneti teslimdi bir nevi. “Çocuklarımı sana getirdim,” demişti. Birkaç gün önce de ruhunun ufkuna yürüdü. Geride gözü yaşlı bir eş ve iki evlat bıraktı.

Göteborg mezarlığında “Müslüman mezarlığı” yazan tabelayı takip ediyoruz. İskandinavya hayat anlayışı mezarlıklara da yansımış. Oldukça sade ve düzenli. Adeta bir park gibi. Müslüman mezarlığı bölümüne geldiğimizde birçok arkadaşın daha önceden geldiğini görüyoruz. Sonbahar artık yüzünü göstermiş. Kopenhag’a göre oldukça soğuk. Güneş bulutlar arkasına gizlenmiş. Gökyüzündeki hüzün, yüzlere de yansımış.

Tanıdık dostlarla selamlaşıyoruz. Bir de sanal alemde tanışıp da, hiç daha önce yüzyüze gelemediğimiz dostlarla.




Ömrü ülkesi ve insanlığa hizmetle geçmiş, artık 70’ine merdiven dayayan bir hocamıza hal hatır sorduğumuzda, “Bizim oğlan Göteborg Üniversitesi’nde hukuk eğitime başlayacak,” diyor. Ne güzel kısa sürede dili öğrenmiş, üniversiteye kayıt olmuş, yaşı da gençtir kısa sürede adapte olur buraya diye iç geçirirken, “Türkiye’de bürokrattı,” diye ekliyor. Demek ki 30’larında olmalı.

Ama yine de hayatın tüm zorluklarına rağmen yeni ülkesinde yılmamış, yeni bir dili öğrenmiş, üniversiteye kabul almış. Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe…

Sonra kafamı çevirip kalabalığı süzüyorum. Hemen hemen hepsi dün saygın bir mesleği, bir hayat düzeni olan insanlar. Bugünse hiç tanımadıkları bir ülkede hayata tutunmaya çalışıyorlar.

Zaman ilerledikçe kalabalık daha da artıyor. Salgından dolayı sosyal mesafeyi korumaya azami dikkat ediyoruz. Cenaze arabası geldiğinde hüzün bir kat daha koyulaşıyor. İki evladı ve eşi eşlik ediyor araca. Namazı kıldıran imam efendi, “İşte burası sözün bittiği yer,” diyor. Sonra helallik istiyor rahmetli adına. Omuzlara alınan tabut, mezarın bulunduğu yere taşınıyor.

Burası son durak. Ölünün üzerine toprağı atan, küreği bir başkasına uzatıyor. Yasin-i Şerif ve başka sureler okunuyor. Ardından dua… Kelimeler dua edenin boğazına düğümleniyor. Amin seslerine gözyaşları eşlik ediyor.

Bir başka kadim dost sözü alıyor. “Eşimin yakın arkadaşıydı,” diyor, 4 yıl önce söylediği cümleleri hatırlatıyor, “Bir çatı katını iki aile paylaştığımız günlerde, eşimle gece geç saatlere kadar otururdu. Ben ise yanlarında masamda çalışırken, arada ‘Hocam ne zaman bitecek bu süreç?’ diye sorardı. Süreç bitmedi ama onun hayatı bitti.”

Cümlesini tamamladığı gibi gözyaşları sel oluyor. Sonra, “Bu süreçte vefat edenler inşallah şehit sevabı kazanırlar,” diye ekliyor zorlukla.

Hayat arkadaşını az evvel toprağa veren eş, salgına rağmen uzak, yakın demeden gelenlere teşekkür ediyor. Sonra tam 4 yıldır ayrı düştüklerini hatırlatıyor. İki yıldır hastalığın pençesindeydi, iki ay önce ise yanına gelerek, “Çocuklarımı sana getirdim,” demişti. Yunus Emre’nin “Ana rahminden geldik pazara, bir kefen aldık döndük mezara,” dizelerini okuyor.

Taziyelerimizi sunuyoruz ama arada maalesef sosyal mesafe var. Hüzün bulutlarının kapladığı gökyüzüne, mezarlıktaki hüzün eşlik ediyor. Vedalaşıp yola revan oluyoruz yine.

İsveç bu süreçte üç can paresini üç büyük şehrin bağrına bıraktı. Bahattin Ağabey Stockholm’de, Birgül Abla Göteborg’da, Hasan kardeşimiz Malmö’de… Ne dirisini, ne de ölüsünü kabullenen doğdukları ülkelerde değil, kendilerine kucak açan yeni vatanlarının toprağının bağrındalar.

Geçtiğimiz günlerde bitenhayatlar.com sitesi, 15 Temmuz darbe tiyatrosundan sonra zulüm, işkence ve sosyal kıyımdan dolayı Türkiye’de tam 591 kişinin vefat ettiğini duyurdu. Daha paylaşımın üzerinden birkaç saat geçmemişti ki, 6 yaşındaki beyin kanseri Selman’ın vefat haberi geldi. Bir evlat daha babasına, bir baba daha evladına hasret gitmişti. Gece dolmadan maalesef 4 kişinin daha Rahmet-i Rahman’a kavuştuğunu öğrenecektik.

595 kişi… Yazması ve söylemesi ne kadar kolay değil mi? Oysa bunlar birer can. Baba, anne, eş, evlat… Geride onlarca gözü yaşlı sevenlerini bıraktılar. Ne hayalleri vardı kim bilir. Genç kız ve delikanlılardan tutun, daha hayatının başında olan çocuklara kadar.

Bu süreçte 63 çocuk melek olup cennete uçmuş. 31 kişi ise Ege ve Meriç’in soğuk sularında boğulmuş. Bunlar bilip kayıt altına alabildiklerimiz. Ya bilemediğimiz kimler var? Bir arkadaşımız, “Son aylarda ne çok vefat haberi almaya başladık,” dedi. Haklıydı. Artık yaşananlara vücudun dayanma gücü kalmıyor; süreç bitemeden, hayatlar bitiyor.

Ama hayat devam edecek… Bir tarafta hüzün hep olacak. Bu da geçer yahu diyoruz. Geçiyor ama delip geçiyor… Bir taraftan da başarı hikâyeleri duyacağız. Hüznü ve sevinci bir arada yaşayıp gideceğiz. Önemli olan, bugün nerede durduğumuz olacak.

[Hasan Cücük] 23.9.2020 [TR724]

Sultanın zor günü! [M.Nedim Hazar]

Başlık şahsıma ait değil yakın zamanda toplanacak olan AB Konseyi öncesi yapılan bir yorumdan alıntı.

Türkiye’nin çok umurunda görünüyor gibi değil ama AB Konseyi, Ekim başında Brüksel’de düzenlenecek özel zirvede bir araya gelerek, Birliği ilgilendiren çeşitli güncel konuları masaya yatıracak. Öncelikli olarak Brexit konuşulacak lakin ele alınacak diğer konular arasında Doğu Akdeniz’de AB üyesi Yunanistan’la gerilim yaşayan Türkiye ile ilişkiler de yer alıyor. Bu kapsamda, kulislerde, zirvede Türkiye’ye yaptırım uygulanması kararı çıkabileceği de konuşuluyor.

Öte yandan Türkiye tarafı özellikle havuz medyasının İngilizce edisyonlarında Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’u hedefe oturtan, tek merkezden çıktığı bariz olan yorumlarla muhatabını yıpratmak derdinde. Hayatında dış politikaya uzaktan yakından bulaşmamış trol yazarlar bile “Macron boyunu aşan denizde yüzüyor” türünden sözüm ona yorumlarla sayfalarını süslüyorlar.

Pek çok ekonomist Avrupa Birliği’nin özellikle mülteci konusundaki endişeler nedeniyle Türkiye’ye karşı sert tedbir almasının zor olduğunu düşünse de en yumuşak yaptırımların bile zaten perişan olan Türk ekonomisi için tam bir çöküntü başlatacağından endişe ediyor.

Bu arada çok enteresan bir gelişme yaşandı. Türk medyasının pek görmediği olayda eski Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande geçtiğimiz hafta Atina’da yaptığı konuşmada Türkiye ile ilgili endişelerini dile getirdi.

Hollande’ın yaptığı yorumlar yenilir yutulur cinsten değil.

Şöyle diyor:

“Diplomatik çevrelerde ‘Sultan’ olarak bilinen Recep Tayyip Erdoğan, Avrupa için bir tehditti. Türkiye’yi ekonomik yıkıma sürükledi ve şimdi milliyetçilik davulunu çalmak zorunda, halkın dikkatini yükselen ekonomik sorunlardan uzaklaştırmak için Osmanlı imparatorluğunun ihtişamını yeniden tesise çevirmeye çalışıyor.”

Hollande’ın konuşmasında çok sayıda suçlama var: Erdoğan, Doğu Akdeniz’i silahlandırmaya ve militarize etmeye çalışıyor; Rus füzeleri satın alarak NATO’nun yükümlülüklerini ihlal etti; yüzlerce gazeteci ve siyasi muhalifi hapse attı; İslamcılığa takıntılı, Avrupa’da İslam’ı teşvik ediyor ve İstanbul’daki en iyi Bizans Hıristiyan katedrallerinden ikisini camiye dönüştürdü; Fransa ve Almanya dahil olmak üzere Avrupa ülkelerinin siyasetine alenen müdahale ediyor, dev siyasi mitingler düzenliyor ve Türk AB vatandaşlarının yalnızca Türkiye’ye sadakat borçlu olduğu konusunda ısrar ediyor; Suriye’deki maceracılığı ve Kürtlere karşı savaşı tehlikelidir; Libya ile ittifakı bir saldırganlık eylemiydi.”

Açıkçası bu düşünceler Avrupa ülkelerinin pek çoğunun lider kadrosunda ortak kanaatine dönüşmüş durumda.

Bir başka kişi de benzer bir kanaati farklı açıdan dile getiriyor.

Fransız eski cumhurbaşkanının ardından söz alan, 2017-2018 yılları arasında Almanya dışişleri bakanlığı yapmış eski Sosyal Demokrat Parti lideri Sigmar Gabriel, Türkiye’nin NATO yükümlülüklerini açıkça ihlal ederek Rus S-400 hava savunma füzeleri satın aldığı için yaptırım uygulanması veya NATO’dan ayrılması durumunda Türkiye’nin kısa sürede nükleer güç haline geleceğini vurguluyor.

Ancak Gabriel’e göre Avrupa bu duruma hazırlıklı olmadığı gibi Erdoğan’ın ne kadar sertleşebileceği ve kural dışı hamle yapacağı konusunda hiçbir gerçekçi fikre sahip değil.

Gabriel, olur da AB’nin Erdoğan’a karşı yaptırım kararı alması durumunda, Erdoğan’ın AB’ye bir milyon veya daha fazla mülteci göndereceği için, Avrupa’nın Macaristan gibi ülkeler de dahil olmak üzere tüm sınırlarında yeni duvarlar inşa etmesi gerekeceğini sözlerine ekliyor.

Gabriel’e göre asıl sorun, ABD’nin Türkiye’ye yaptırım uygulamaya hazır olmaması ve ABD’nin NATO üzerinde egemenliği göz önüne alındığında, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’in askerileştirilmesi konusunda net bir çizgi olmaması.

Öte yandan dün Almanya Başbakanı Angela Merkel ile AB Konseyi Başkanı Charles Michel ve Erdoğan, bu hafta yapılacak olan konsey toplantısı öncesinde planlanmış bir Zoom görüşmesi yaptı.

İletişim Başkanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre, üçlü zirvede, Türkiye-AB ilişkileri kapsamlı olarak ele alındı. Doğu Akdeniz’deki gelişmelerin de değerlendirildiği zirvede, Türkiye ve Yunanistan’ın istikşafi görüşmelere başlamaya hazır olduğu ifade edildi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, görüşmede, Doğu Akdeniz’de gerginliğin azaltılması ve diyalog kanallarının işletilmesi için yakalanan nispi ivmenin karşılıklı adımlarla korunması gerektiğini belirterek, Türkiye’nin daima diyaloğa ve müzakereye vurgu yaptığını, onca tahrike rağmen sağduyulu ve soğukkanlı tavrından taviz vermediğini ifade etti.

Almanya’nın arabuluculuk çabalarını takdirle karşıladıklarını dile getiren Cumhurbaşkanı Erdoğan, istikşafi görüşmelerin ve diğer diyalog kanallarının canlandırılması noktasında sağlanan mutabakatın nasıl ilerleyeceği hususunda Yunanistan’ın atacağı adımların önemli olacağını belirtti.

Erdoğan’ın iç kamuoyundaki şahin tavrının dış politikada nispeten ılımlı bir hale dönüşmesi şüphesiz ülke adına sevindirici. Ancak bunun yeterli olup olmadığını perşembe ve cuma günkü görüşmeler gösterecek.

Avrupa ülkelerinin Türkiye konusunda görüş birliği içinde olmadıkları bir sır değil aslında. Paris merkezli düşünce kuruluşu Uluslararası ve Stratejik İlişkiler Enstitüsü‘nde (IRIS) Başkan Yardımcısı Türkiye uzmanı Didier Billion, önemli olan Fransa ile Türkiye arasında görüş ayrılıklarının olmasının değil, görüş ayrılıklarının küçük siyasi hesaplar için kullanılması olduğunu düşünüyor ve şöyle diyor:

“Macron iç siyasette kırılgan denebilecek bir konumda. Değişik çevreleri etrafında toplamak için Türkiye ile ilişkileri kullanıyor. Erdoğan da Türkiye’de aynısını yapıyor. Kendisine mesafe almaya başlayan sosyal ve seçmen kitlesini muhafaza etmek için kavgacı, savaşçı bir dil kullanıyor. İki ülke arasında gerçekten tartışılması gereken konuların vasat politikalara alet edilmesi üzücüdür.”

[M.Nedim Hazar] 23.9.2020 [TR724]

Entegre hırsızlık sistemi [Alper Ender Fırat]

ABD ile Meksika arasında sadece bir sınır çizgisi vardır. Sınırın bir tarafında dünyanın en yüksek hayat standardı ve en güçlü ekonomisi varken, diğer tarafı bir türlü çözüm bulunamayan işsizlik, ekonomik kriz ve yoksullukla boğuşur. Aynı coğrafya, aşağı yukarı benzer insan tipolojisine rağmen ABD güçlü bir ekonomi ve yüksek bir hayat standardına sahipken Meksika neden yoksulluk içindedir? 

Sınırın iki yakasındaki tek fark, sistem. Birinde hırsızlığa müsaade etmeyen, diğerinde ise yönetenlerin kolaylıkla çalabildiği bir sistem var. Geriye kalan her şey bu farkın yansımalarından ibaret. 





Dünyada yöneticilerinin kolayca hırsızlık yapabilmesine rağmen zengin olan, ekonomide, eğitimde insani gelişmişlikte ileri olan hiçbir ülke yoktur. Yöneticilerinin ortalama vatandaşına göre zengin olmadığı ülkeler içinde de fakir olan ülke yoktur. 

Buradaki anahtar kelime çalabilme rahatlığıdır.

Türkiye yöneticilerin çok zengin olduğu ama ekonomik olarak sürekli kriz içinde olan, yoksulluğun her geçen gün arttığı Meksika tarzı ülkelerden birisidir. Yönetici derken sadece devlet başkanını, iktidar partisi yöneticilerinden bahsetmiyorum. Diğer parti yöneticilerinden, sendika başkanlarına, kooperatif yöneticilerinden, spor kulübü yöneticilerine kadar kamu adına paraya bulaşan aşağı yukarı herkes çok zengindir.

Bunun tek bir açıklaması vardır, o da ülkede çalma üzerine kurulmuş entegre bir sistemin olmasıdır.

Mesela Mustafa Özbek… Adam fabrikada işçiyken sendikaya başkan olur bir müddet sonra holding sahibi gibi zenginlikler içinde yaşamaya başlar, fakat kimseye de bu durum garip gelmez.

Herkes tuttuğu balı kendi kabiliyetince parmaklar, parmaklamayan sistemin ağa babaları tarafından mesela “FETÖ” gibi uyduruk bir şey bahane edilerek sistem dışına atılır. Hem de bütün herkese ibret olacak bir tarzda yapılır bu iş.

Hatırlayacaksınız daha iki yıl öncesine kadar Türkiye’de bir Karabükspor gerçeği vardı. 1969 yılında Türkiye’nin ilk ağır sanayisi olan Karabük Demir Çelik İşletmelerinde çalışan işçiler tarafından kurulmuş, 10 sezon da Süper Lig’de mücadele vermişti. Hatta bir ara Türkiye’yi UEFA kupasında bile temsil etmişti. Dünyada işçilerin kurduğu sayılı takımlardan biri olan Karabükspor mali olarak sıkıntılar yaşamasının ardından 2018 yılında önce 1. Lige, daha sonra da 2. Lige düştü. Oysa aynı Karabükspor üç beş yıl önce Türk kulüpleri arasında borcu olmayan ender kulüplerden biri olarak parmakla gösteriliyordu.

İşte böyle bir kulübün 2018 yılında mali kriz içine düşmesi sonrasında ortaya çıkan bazı evraklar hakkında Karabük Cumhuriyet Savcılığı tahkikat başlatmış ve dava açmıştı. Başkan ve aynı zamanda Özçelik İş Sendikası eski Genel Başkanı Ferudun Tankut’un da aralarında bulunduğu bazı isimler yargılanmaya başlamıştı. Bu davada kulüp CEO’su Hakan Ayvaz ve Manager Bayram Uğurlu hakkında önceki gün tutuklama kararı verildi. Kentte konuşulan şey futbolcu transferlerinden 200 milyon TL’nin üzerinde bir rakamın yöneticiler tarafından zimmete geçirildiğiydi.

Türkiye standartlarında bile çok da büyük olmayan bir kulüpten 200 milyon TL’den fazla para yolma iddiasından bahsediyoruz.

Karabükspor davası engellenmez de savcılar sonuna kadar işi takip ederlerse Türk futbolundaki kirli parasal ilişkiler bir bir ortaya dökülür. Türk kulüplerinin de neden milyarlarca liralık borç içinde oldukları ortaya çıkar. Ancak mevcut sistemin buna müsaade etme ihtimali hiç yok. Bu savcıların başına nelerin geleceğini merakla bekliyorum. Mesele Karabükspor takımının yöneticilerinin kişisel olarak çok güçlü olması değil. Mesele hırsızlığın cezalandırılması. Bu, Türkiye’deki entegre hırsızlık şebekesi için çok tehlikeli bir gelişmedir. Bu engellenip cezalandırılmazsa bazı savcılar diğer hırsızlıklara da nazar edebilir. Bu entegre sistem sadece AKP hükümetiyle sınırlı bir sistem asla değildir.  

Hatırlayacaksınız, 17-25 Aralık 2013 tarihinde Türk polisi neredeyse canlı yayında ülkeyi ahtapot gibi sarmış bir hırsızlık şebekesine suçüstü yaptı, ancak 30 Mart 2014 tarihindeki seçimlerde halk, hırsızların arkasında durup hükümetle birlikte kendi malvarlığını koruyan polisleri hapsetti. Türk toplumu iradesiyle, taammüden, kasten hırsızların arkasında durdu ve ABD, Almanya olmak yerine yöneticilerinin çok zengin, halkın aç olduğu Venezüella gibi bir ülke olmayı tercih etti.

Yıllar sonra Reza Zerrab ABD’de mahkemelerinde Türkiye’de nasıl bir hırsızlık şebekesi kurduğunu, siyasetçilere verdiği bütün rüşvetleri bir bir anlattı ancak halk yine hırsızdan yana tercihini kullanmaya devam etti.

Bugün o kahraman polisler hâlâ hapiste, hâlâ tutuklu ve en başta muhalif siyasi partiler olmak üzere herkes onlara terörist diyor.

Böyle bir topluma sahip ülkenin selamete ulaşma ihtimali var mı sizce?

[Alper Ender Fırat] 23.9.2020 [TR724]

Bilal’e anlatır gibi AİHM’ye anlatayım (2): Yüksek yargı da çöktü… [Bülent Korucu]

Türkiye’den giden insan hakkı ihlali başvurularını “iç hukuku tüket” diye geri iten Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne durumu anlatmaya devam. Bugünkü konu AİHM’in öncelikle “iç hukuk” olarak gördüğü kurumlar.

Anayasa Mahkemesi’nden başlayalım. AYM, kendi iki üyesi Alpaslan Altan ve Erdal Tercan’ın anayasal ve kanuni güvencelere ters biçimde tutuklanmasında bir sakınca görmeyip, tersine çanak tutacak kararlar aldı. İltisak gibi hiçbir ulusal ve uluslararası kanunda yeri olmayan bir suçlamaya dayanarak ihraç etti, başvurularını reddetti. Sadece Tercan’ı, hakim karşısına çıkmadan dosya üstünden tutukluluk incelemesi yönünden haklı buldu. Ki o bölüm itirazın en kıytırık bölümüydü. Diğer üye Altan’ın hakkını AİHM teslim etti ve tutuklanamayacağına hükmetti. Ama hâlâ cezaevinde.




AYM artık o kadar ileri gidiyor ki Anayasa’nın 90. maddesine göre hiyerarşide üst kurum ve kararları bağlayıcı olan AİHM’in kararını tanımadı. 15 Temmuz’dan sonra tutuklanan bir yargıcın kanunların sağladığı güvencelere riayet etmeksizin hukuka aykırı biçimde tutuklandığı yönünde hüküm veren AİHM’e rest çekti. Yetmemiş gibi bir de, “Türk mahkemeleri iç hukuku yorumlama konusunda sizden daha yetkin,” diye racon kesti.

Yargıtay’ı bir Bektaşi fıkrasıyla özetleyeyim hem de Bilal de anlamış olur. Bektaşi’yi mahalleye imam yapmışlar. Bir cenazeyi defnederken ölünün kulağına eğilmiş ve şunu söylemiş: “Öte tarafta burayı sorarlarsa ‘Bektaşi mahallenin imamı oldu’ de. Gerisini onlar anlar.” Yargıtay’ın şimdiki başkanı “Ben Erdoğan’a aşığım” serenatları söyleyen iş adamı Ethem Sancak’ın eniştesi. Sancak, bu dönemin şaibeli ihalelerini alan, Erdoğan’ın gazetelerinde nöbetçi sahiplik rolü oynayan biri. Başkan Mehmet Akarca ayrıca Erdoğan tarafından iki kere Yargıtay Başsavcılığına atanmıştı. Atanmış başsavcıların başkan seçilmesi teamüllere pek uygun değil diyeceğim ama gülersiniz. Anayasanın paspas olduğu yerde teamülleri kim takar? Önceki Başkan İsmail Rüştü Cirit ise Erdoğan’ı belediye başkanıyken yargılandığı Akbil yolsuzluğundan aklayan yargıçtı.

Yargıtay’ın bütün üyelerinin 15 Temmuz’dan sonra görevden alındığını ve yeni dönemin ruhuna uygun olanlarla tekrar oluşturulduğunu eklemeliyim. 17-25 Aralık yolsuzluklarını kapatan hakimlerin, Deniz Feneri Dosyasına takipsizlik veren savcının vs. seçildiğini söylemeliyim. Yargıtay Başkanlığı’nın, demokratikleşme konusunda Türkiye’nin röntgenini çeken Avrupa Birliği İlerleme Raporu’nu “değersiz bir kağıt parçası” olarak nitelediğini de hatırlatırsam yeterli gelir sanırım.

Yargıtay’la birlikte bütün üyeleri 15 Temmuz’dan sonra yenilenen diğer yüksek mahkeme Danıştay. Önceki Başkan Zerrin Güngör döneminden itibaren Saray’ın hukuk birimi gibi çalışıyor. Güngör’ün yargıç kızı Gonca Hatinoğlu, Elazığ’a tayin edildikten bir gün sonra Ankara’ya Yargıtay tetkik hakimliğine getirilmişti. 3 gün sonra da Cumhurbaşkanlığı Hukuk Hizmetleri Başkanlığı’nda daire başkanlığına atandığı ortaya çıktı. Çiçeği burnunda bir yargıç için bu yükselişi tanımlayacak kelime bulmak zor. Ama aslında atanan Zerrin Güngör’dü, kızı sadece bir paravandı. Şimdi Ayasofya kararı gibi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyasi şovuna malzeme üretmekle görevli bir alt birim halinde çalışıyor. Anayasa’daki görev tanımı aslında kamu otoritesinin eylem ve işlemlerinin hukuki denetimini yapmak.

Sayıştay, bir zamanlar AKP’lilerin “raporlar gelirse duman oluruz” dediği bir kurumdu. Bütçenin gerçek sahibi parlamento adına devletin harcamalarını denetler, parlamentoya sunardı. Sayıştay’ı Saray’a bağlayan Başkan Recai Akyel emekli olduktan sonra Erdoğan’a başdanışman yapıldı. O raporlar ve hazırlayanlar ise duman oldu.

Yüksek Seçim Kurulu’nun yüksek yargıçlardan oluşan 11 üyesinden üçü, il-ilçe seçim kurul başkanlarından onlarcası 15 Temmuz’dan sonra tutuklandı. Böylesine bir gözdağının ardından girilen seçimlerde mühürsüz oy ve zarfların geçerli sayılması ve İstanbul seçiminin iptali başta olmak üzere çok sayıda ulusal ve yerel çapta hukuksuz kararlara imza atıldı.

15 Temmuz’un Erdoğan için ‘Allah’ın lütfu’ olmasını sağlayan şeylerden biri de yargıyı tamamen kendi kontrolüne alması. Bunu sağlayan aparat ise Hakimler ve Savcılar Kurulu. 2017 Anayasa değişikliği ile ismindeki ‘yüksek’ ibaresi çıkarılan HSK’da üye sayısı 13’e düşürüldü ve 6’sının atama yetkisi Cumhurbaşkanı’na verildi. Geri kalan 7 üyeyi ise AKP’nin kontrolündeki Meclis belirliyor. Elbette Erdoğan’ın istediklerini seçiyorlar. Mesleğe kabul, yüksek yargı üyelerini seçmek ve bütün yargı camiasına ait denetim ve yönetim işlerini yapıyorlar. HSK hukuk diplomalı AKP’lilerin iş bulma kurumuna dönüştü. İl ilçe teşkilatlarında çalışan ve hasbelkader hukuk diploması almış ne kadar partili varsa Adalet Bakanlığı’na yerleştirildi.

Erdoğan’ın eski arkadaşı ve Saray danışmanlığından gelen, aynı zamanda Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün kayınpederi olan Şeref Malkoç’un başında bulunduğu Kamu Denetçiliği Kurumu için bir şey söylemeye gerek görmüyorum.

150’ye yakın yüksek yargıcın tutuklandığını ve Hüsamettin Uğur gibi Yargıtay üyelerinin herkesin gözü önünde işkence gördüğünü hatırlattıktan sonra sorayım: Sevgili AİHM yetkilileri, siz olsanız böyle bir yüksek yargıdan adalet bekler miydiniz? Bizden bunu nasıl istersiniz?

[Bülent Korucu] 23.9.2020 [TR724]

Binbir Gece Masalları: Amerikalılar da büyük resmi gördü [Adem Yavuz Arslan]

Başlıktaki ‘Binbir Gece Masalları’ ifadesi birkaç gün önce ABD medyasında yer alan ve Trump ile Erdoğan arasındaki ilişkiyi analiz eden bir araştırma dosyasında yer aldı.

Malum olduğu üzere ABD kamuoyu — özellikle de Trump’ın 2019 Ekiminde Erdoğan ile görüştükten sonra ansızın Suriye’den çekileceğini açıklaması sonrası — “hararetle Trump ile Erdoğan arasında ne tür bir ilişki var?” sorusuna cevap arıyordu. 

Sonunda NBC’de yer alan bir haber ile ‘büyük resmi’ görmüş oldular. 




“Oligarklar ve Watergate: Trump’ın Türkiye Aşkının Arka Yüzü” başlıklı haberde Türkiye kamuoyunun Reza Zarrab davasından yakın tanıdığı Adam Klasfeld’in de imzası var.

Haberin detaylarına geçeceğim ve madde madde sıralayacağım çünkü böyle bir ilişki ağını kurabilmek herkesin harcı değil. 

OLİGARKLAR, İŞADAMLARI VE LOBİCİLER 

Erdoğan ile Trump arasındaki sıradışı ilişkinin kronolojisi özetle şöyle: 

19 Ocak 2017… ABD’nin 45. Başkanı Donald Trump göreve başlamadan bir gün önce. 

Başkan Nixon’ı istifaya götüren skandalla özdeşleşen Watergate kompleksinde yer alan Watergate Oteli’nde Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ünlü lobici Brian Ballard ile öğle yemeği yiyor.

Ballard Trump’a yakınlığı ile bilinen güçlü bir isim. Hatta ‘Trump’ın bir numaralı adamı’ olarak tarif ediliyor.

Toplantıyı organize edenlerden birisi Ukrayna’daki gayri resmi işleri nedeniyle Trump’ın başını ağrıtacak olan ünlü işadamı Lev Parnas, diğeri de Azeri armatör Mübariz Mansimov. 

Toplantının amacı Trump hükümetine kanal açmaktı ve habere göre Türkiye masaya iki adet milyonlarca dolarlık lobi anlaşması koydu.

Ballard ile Çavuşoğlu’nu buluşturan ise Azeri armatör Mansimov’un yanı sıra Rus Oligarklardan Farhat Ahmedov’du.  

Resmi lobi kayıtlarına göre Ballard ile Türk devleti arasında Halkbank davası için lobi anlaşması imzalandı ve Türkiye ayda 125 bin dolar ödedi. 

Ancak Halkbank anlaşması Erdoğan’ın nüfuz alanı açma hamlesinin sadece bir ayağıydı. 

Aynı kapsamda Trump’ın ilk ulusal güvenlik danışmanı, emekli general Mike Flynn’le de lobicilik anlaşması yapıldı.

Flynn Fethullah Gülen’in Türkiye’ye iadesi için kamuoyu oluşturmak üzere AKP hükümeti ile el sıkıştı.





Ayrıca Fethullah Gülen’in Pensilvanya’daki ikametinden kaçırılarak Türkiye’ye götürülmesi için planlar yapıldı. Bu plan kapsamında eski CIA başkanı James Woolsey ile toplantı da yapıldı. 

New York’taki toplantıya Mevlüt Çavuşoğlu ve Berat Albayrak da katıldı. Woolsey ayrıca Fethullah Gülen’in itibarsızlaştırılması için Sezgin Baran Korkmaz ve Ekim Alptekin ile görüştü. 

Siyasiler, ünlü işadamları ve eski generallerin içinde olduğu ekibe başka isimler de dahil oldu. Mesela Mormon tarikatı üyelerini dolandırdığı iddia edilen işadamı Sezgin Baran Korkmaz ve Erdoğan hükümeti ile Flynn arasındaki bağı kuran işadamı Ekim Alptekin.

Bir yanda Trump’ın ‘sağ kolu’ olarak adlandırılan Ballard öbür yanda Putin’in çok yakın dostu Ahmedov bir araya gelip ABD ile Türkiye arasındaki arabuluculuk rolü üstlendi. 

Ahmedov daha sonra Demokratların ünlü bağışçısı Steve Wynn ile tanıştırıldı. Ardından Ballard Partners ile Türkiye arasında iki lobicilik anlaşması imzalandı. 

Erdoğan’ın Trump yönetimi için işbirliği yaptığı diğer bir isim Aydın Doğan’ın damadı Mehmet Ali Yalçındağ’dı. 

Erdoğan ile Trump arasındaki bu sıradışı ilişki çeşitli vesilelerle basına yansıdı. Mesela Trump’ın ulusal güvenlik danışmanlarından Bolton anılarını yazdığı kitabında Trump’ın Erdoğan’ı ‘yakın arkadaşı’ olarak gördüğünü anlattı. 

KAPAT HALKBANK DAVASINI AL BRUNSON’I

Lobi şirketleri üzerinden milyonlarca dolarlık anlaşmalar aracılığı ile açılan yoldan ilerleyen Erdoğan, Halkbank’a yönelik suçlamaların düşmesi karşılığında rahip Brunson’ın serbest kalmasını önerdi. 

Bu anlaşmanın müzakere edildiği isim ise eski New York belediye başkanı Rudy Giuliani’den başkası değildi. Giuliani bu pazarlık için Ankara’ya uçmuş ve Erdoğan ile bizzat görüşmüştü. 

Haberde çok ilginç detaylar var.

Amerikalılar da bu ilişkileri gördükçe hayretlerini gizleyemiyorlar. 

Hatta Trump’ın kişisel menfaatlerini Amerikan menfaatlerinin önüne koyduğu yorumları bile yapılıyor. Erdoğan ve Trump arasındaki bu tartışmalı ilişki siyasetin de gündeminde. 

Nitekim ABD Senatosu’nun Demokrat Senatörü Bob Menendez, Beyaz Saray’dan Trump ile Erdoğan arasında yapılan telefon görüşmelerinin dökümünü istedi. 

Tecrübeli siyasetçi bu talebini ‘çok ciddi ulusal güvenlik çıkarlarının korunması için’ yaptığını açıkladı. 

Özetle Erdoğan ile Trump arasındaki ilişkiyi sadece ‘frekans uyumu’ ile açıklamak eksik kalıyor. 

ZARRAB’DAN SONRA KURYESİ DE KONUŞTU

Son günlerde Erdoğan ve AKP yönetimi bir başka haberle daha manşetlerde. 

Haberin öznesi yine Zarrab ve Halkbank. 

ABD Hazinesi’ne bağlı istihbarat birimi Mali Suçları Uygulama Ağı’na (FinCEN) sunulan gizli raporlar 88 ülkeden 400’den fazla gazetecinin 16 aylık çalışmasıyla haberleştirildi. 

Habere göre dünya genelinde 2 trilyon dolarlık para transferi kara para aklama kapsamında şüpheli bulundu. Bu şüpheli işlemler arasında Reza Zarrab’a ait on milyonlarca dolarlık işlem var. 

Haberler de Reza Zarrab’ın kuryelerinden Adem Karahan’ın da açıklamaları yer alıyor. 

Karahan Zarrab ve AKP kurmaylarının etrafında dönen kirli ilişkileri anlatıyor. Kurye Karahan ayrıca “on milyonlarca dolar tek bir politikacıya verildi” diyerek herkesin bildiği bir sırrı ifşa ediyor. 

FinCEN belgelerinde tonla detay var. 

Meraklısı internetten şüpheli işlemlere ve bu işlere karışan isimlere bakabilir.

Benim gelmek istediğim yer başka. 

Türkiye kamuoyunda yanlış bir algı var. Ne zaman bu tip haberler yer alsa ‘Zarrab konuştu da bir şey mi oldu sanki?’ deniyor.

Bu kesimlerin yanıldığı iki temel nokta var.

Birincisi Halkbank ve Zarrab davasından ‘çıkması gerekenler’ çıktı. Hem de davanın ilk duruşmasında. 

Çünkü Türkiye’de yapılan 17 Aralık operasyonunun hükümete darbe değil dört dörtlük bir yolsuzluk operasyonu olduğu teyit edilmiş oldu. 

Hem de parasını Erdoğan’ın ödediği avukatlar bürokratların ve siyasilerin ‘utanmazca ve ahlaksızca rüşvet aldığını’ mahkeme huzurunda söyledi. 

İkincisi de şu; bu dosya halen açık. Zarrab halen savcılarla iş birliği yapıyor ve dahası savcıların elindeki tek tanık Zarrab da değil. 

Dolayısıyla bu haberlerin tamamı soruşturmaların bir yere doğru gittiğini gösteriyor. 

Yukarıda bahsettiğim ilişki ağı nedeniyle Halkbank’a yönelik ceza öteleniyor ama unutmamak gerekiyor ki, Halkbank ile ilgili jürili duruşmalar 1 Mart 2021’de başlayacak. 

Bugün ortaya dökülen bütün bu deliller, ifadeler ve itiraflardan sonra davanın siyasi etkiye açık olması ihtimali her geçen gün azalıyor. 

Son olarak ‘ABD’li savcıların turşu kurar gibi’ çalıştıklarını hatırlatayım.

[Adem Yavuz Arslan] 23.9.2020 [TR724]

Seçimsiz Türkiye hazırlığı [Tarık Toros]

Erdoğan döneminin sonu geldi.

Bunu rakipleri kadar kendi de görüyor.

Erdoğan’a kurdurulan rejimden geriye dönüş ise kısa vadede mümkün görünmüyor.

Elbette bu rejimin Erdoğan yoluyla yerleştirilen kimi “resmî” kabulleri sürecek.

Gelişmeleri bu gözle takip edenlerin:

-Kendi mahallesinin birkaç “zararsız” mağduruna yoğunlaşması…

-Cezaevlerinden yükselen çığlıklara kulaklarını tıkaması, bundan.

Rejimin AKP sonrasındaki sürecinde “var olmak” istiyorlar.

Yurt dışındakiler de ilk uçakla “dönmek”.

Bundan dolayıdır ki…

Ankara’nın “resmî hainlerine” yüz vermiyorlar. 





*** 

Tek adamlık yorucu yıpratıcıdır.

Sürekli tetikte olmayı gerektirir.

İnsan öğüterek yürür.

Aşırı şüpheci, güvensizdir.

Paranoyaktır.

Ve bu, gün geçtikçe çekilmez hal alır.

Ankara’daki tek adamın durumu da bu.

Hiç bu kadar yalnız olmamıştı.

Dünyada yalnız, Avrupa’da yalnız, Ortadoğu’da yalnız, Akdeniz’de yalnız, Türkiye’de yalnız…

Hepsi bir yana: Saray’da yalnız!

*** 

2014’ten bu yana ittifaklarla iktidarını sürdürüyor. (Belki de hep öyleydi.)

Önce ulusalcı tayfayla, ardından irili ufaklı partiler ve MHP ile…

Medyada Doğan, Şahenk, Ciner ile…

En önemlisi:

CHP’nin kritik süreçlerde adeta “hayat öpücüğü” gibi destek ve katkılarıyla bugüne geldi.

Ve çok yoruldu.

Bu tür ortaklıklardan, ortaklara tavizler vermekten hiç hazzetmiyor.

Gelgelelim:

Partisi eriyor, desteksiz yürüyemiyor.

MHP çekildiği anda önce parlamentoda biter, ardından ilk seçimde düşer.

MHP çekilirse erken seçim olur zaten. 

***

O yüzden, seçimsiz bir Türkiye arzuluyor.

Sandığı kontrol edemediğini gördü, görüyor.

Yıllar önce “yerel seçimler” özelinde ağzından kaçırdı.

Belediye başkanlarını merkezden atamak istiyor.

HDP’li başkanlar için bunu “başarıyla” uyguluyor.

CHP’liler için fırsat kolluyor.

***

Esasen sistemi kuran Erdoğan.

Bir yönüyle kendinden sonra da böyle sürsün istiyor.

Yanılgısı:

Kendinden sonrasını planladığını sanması.

Ankara’da şu an bir yönü itibariyle aleni, bir yönü itibariyle örtülü “planlar savaşı” yaşanıyor.

Herkes her şeyi görüyor ve ona göre pozisyonlanıyor.

Erdoğan tüm bu şekillenmenin farkında değil.

Yakın kurmayları dahil kimseye güvenmiyor.

En yakınlarını, arkadaşlarını satanlar onu niye satmasın ki?

Ve fakat…

Farkında olduğu bir şey var:

İnsan kaybediyor.

Saray gezmeli üyelik vaadiyle tabanı tutmaya çalışıyor, erimeyi durduramıyor. 

***

Bir şey daha:

Erdoğan nasıl seçimsiz Türkiye istiyorsa…

Erdoğan karşıtları da onun seçimle gitmeyeceğini görüyor.

Sandık dışındaki tüm alternatiflerse maalesef kaosu işaret ediyor.

[Tarık Toros] 23.9.2020 [TR724]

İki kat adaletsizlik: Karayolları’nda aynı işe üç farklı ücret

Karayolları Genel Müdürlüğünde aynı işi yaptıkları halde işçilere 3 farklı skalaya göre ücret ödeniyor. Son düzenleme ile kadroya geçirilen taşeronlar, aynı işi yapmalarına karşın önceki dönemlerde kadro alan işçilerin yarısı kadar maaş alıyor.  

BOLD – Karayolları Genel Müdürlüğü’ndeki eşit işte iki kata yakın maaş farkı oluşması çalışma barışını bozuyor. Son düzenleme ile taşerondan kadroya geçirilen işçilerin durumu ise çok daha kötü.

ADI KADRO, ŞARTLAR TAŞERON

Cumhuriyet’ten Mustafa Çakır’ın haberine göre köprü ve otoyollar için müteahhitlere bütçeden milyarlarca lira aktarılırken, karayolları işçisi “ücret skalasına” sıkıştırılıyor. Karayolları Genel Müdürlüğü’nde aynı işi yaptıkları halde işçilere 3 farklı skalaya göre ücret ödeniyor. Bu nedenle de ücretler arasında iki katına kadar fark çıkıyor. Son düzenleme ile taşerondan kadroya geçirilen işçilerin durumu ise çok daha kötü.

MECLİS GÜNDEMİNE TAŞINDI

CHP Kastamonu Milletvekili Hasan Baltacı, Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Adil Karaismailoğlu tarafından yanıtlanması istemiyle verdiği soru önergesinde, Karayolları Genel Müdürlüğü’ne bağlı aynı işyerinde çalışan kamu işçilerine 3 ayrı skala üzerinden ücret verildiğine dikkat çekti. Bu durumun aynı işi yapan çalışanlar arasında iki katına yakın maaş farkı oluşmasına neden olduğunu, çalışma barışına zarar verdiğini dile getiren Baltacı, “Ücret skala farklılıklarının kaldırılarak eşit işe eşit ücret ödenmesi gerekmektedir. Bakanlık olarak Karayolları Genel Müdürlüğü bünyesinde aynı işi yapan çalışanların maaşları arasında iki katına yakın fark olmasına yol açan ve çalışma barışını bozan ücret skalasında düzenleme yapmayı düşünüyor musunuz?” sorusunu yöneltti.

3 FARKLI SKALA UYGULANIYOR

Yanıt veren Karaismailoğlu ise Karayolları Genel Müdürlüğü’nde 15 Temmuz 2005 tarihinden önce alınmış işçilere yürürlükte olan 18. İşletme Toplu İş Sözleşmesi’nin (Ek-1/A) ücret skalası, 15 Temmuz 2005 tarihinden sonra işe alınarak çalıştırılan işçilere sözleşmenin (Ek-1/B) ücret skalası, yüklenici aracılığı ile çalışmakta iken 29 Nisan 2015 tarihli protokol kapsamında kadroya alınan işçilere ise sözleşmenin (Ek-1/C) ücret skalası olmak üzere 3 farklı ücret skalası uygulandığını bildirdi.

KADROYA GEÇMEDEN ÖNCEKİ MAAŞLARINI ALIYORLAR

Karaismailoğlu, en son 696 sayılı KHK kapsamında taşerondan kadroya geçirilen işçilere ise kadroya geçirilmeden önce çalıştıkları hizmet alımı sözleşmeleri ve yüklenici firma tarafından ödenen ücretlere ilişkin bordrolara göre belirlenen ücretlerin ödendiğini bildirdi. Karaismailoğlu, şunları kaydetti: “İşçilerin işe giriş tarihlerine göre ücret skalalarının tespit edilmesine ilişkin madde hükmü, ilk defa 15 Temmuz 2005 tarihinde imzalanan 11. İşletme Toplu İş Sözleşmesi ile kabul edilmiş olup, söz konusu tarihten sonra işe giren tüm işçilere (daimi -normal-, şehit yakını, gazi, engelli, eski hükümlü) uygulanmaktadır.”

[Bold Medya] 23.9.2020

“Kardeşinizi unutun buhar oldu” demelerini kabul etmiyoruz

264 gün önce Tunceli’de kaybolan üniversite öğrencisi Gülistan Doku’nun ablası Aygün Doku, isyan etti. Kardeşinin dosyasının kapatılmak istendiğini savundu.

BOLD – Munzur Üniversitesi Çocuk Gelişimi 2. sınıf öğrencisi 21 yaşındaki Gülistan Doku’ya ne olduğu hala sır. Küçücük bir şehirde bulunamayan Doku’dan 5 Ocak 2020 tarihinden bu yana haber alınamıyor. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı hakkında soruşturma başlatsa da Doku’nun kaybolmasında şüpheli olan Zaynal Abarakov’un şimdiye kadar kapsamlı bir ifadesine başvurulmadı. Cadde ve sokakları MOBESE kameralarıyla donatılmış kentte, Doku’ya ilişkin bir ize rastlanmazken, ailesi kapsamlı bir çalışma yapılmamasından rahatsız. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile de görüşen ablası Aygül Doku, kardeşinizi unutun, buhar oldu demelerini kabul etmediklerini ifade ediyor.

AVUKATINA ANLAMSIZ SORUŞTURMA

Doku’nun aile avukatı Ali Çimen hakkında da soruşturma başlatıldı. Çimen, Doku’ya ilişkin hazırlanan bilirkişi raporunun ikinci kısmında yer alan “Suya düşen bir cismin olmadığı” ifadesini Ağustos ayında kamuoyuna duyurarak, “Soruşturmanın gizliliğini ihlal etmek” ile suçlanıyor. Mezopotamya Ajansından Ayşe Sürme’nin haberine göre kardeşine ilişkin yürütülen soruşturmada herhangi bir ilerleme kat edilmediğini söyleyen Aygül Doku, dosyanın kapatılma kaygısı taşıdıklarını söyledi.

“BİR ANNENİN KIZINI ARAMASINDAN DAHA DOĞAL NE OLABİLİR?”

Doku’nun kaybolması olayında başlatılan soruşturmanın tıkandığını belirten ablası Aygül Doku, Cumhurbaşkanı başta olmak üzere birçok yetkiliyle görüşme taleplerinin cevapsız kalmasının ardından annesiyle birlikte oturma eylemi başlattıklarını kaydetti. Eylemi başlattıktan sonra gözaltına alındıklarını hatırlatan Doku, “Gözaltına alınmamız adaletsizlik ve hukuksuzluktu. Bu hiçbir hukuk kitabında görülmedi. Annemin yıllardır taktığı beyaz tülbendi başından alınmış yerlerdeydi. Annem ve bende zorla götürüldük. Biz katil, tecavüzcü, hırsız değiliz. Bir annenin kızını aramasından daha doğal ne olabilir. Kızımıza dair bir iz de vermiyorsunuz. Suda dediniz yok, aileyi yargılamıyorsunuz. Gözaltından sonra görüştüğümüz vali, yetkililerle görüştüğünü, cevap beklediğini söyledi. Şimdi biz validen Cumhurbaşkanıyla görüşmek için cevap bekliyoruz” dedi.

“KEMİKLERİNİ İSTEME DURUMUNA GELDİK”

Yetkililerle görüşme taleplerinin karşılanmaması durumunda tekrar Ankara’ya gideceklerini söyleyen Doku, “Aile olarak dosyanın kapatılması endişesi yaşıyoruz. Bize, ‘kardeşinizi unutun, buhar oldu’ demelerini kabul etmiyoruz. Meclise gideceğiz, vekillerle görüşeceğiz. Gerekirse herkesin kapısını tek tek çalacağız. Gülistan’a ne yaptılar sorusuna dair her ihtimal aklımıza geliyor. Bu bizi daha çok tedirgin ediyor. Artık tahammül sınırlarımız kalmadı. Düşünün biz kıyamadığımız kardeşimizin artık kemiklerini bile isteme durumuna geldik. Gülistan’a ne olduğuna dair birçok soru işareti var. Yetkililerden Gülistan’ın ailesini, Zaynal’ın ailesiyle karıştırılmamasını istiyoruz. Gülistan’ın ailesi hedef olmamalı” diye konuştu.

“ZAYNAL, GÜLİSTAN’I DARP EDİP ARACA BİNDİRDİ”

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile yaptıkları görüşmede Zaynal Abarakov’un gözetim altında tutulduğunu aktaran abla Doku, buna rağmen Zaynal Abarakov’un şimdiye kadar konuşmadığını söyledi. Doku, “Gülistan nerede olursa olsun, Zaynal Gülistan’ı gece darp edip, zorla araca bindirdiğini kendi ifadesinde söylüyor. Zaynal ve ailesi sorgulanmıyor. Savcılık Gülistan yüzde 95 suda dedi. Suda olsaydı dahi, bu kızı suya kim yönlendirdi? Bu sorular ortaya çıkacaktı. Bizde bunu kabul etmeyecektik. Ne savcının ne hukuk ve adaletin vicdanına sığacak bir cümle değil. Gülistan suda demek, büyük bir çelişkiydi. Tek çağrım, tüm toplum, özellikle kadınlar, Gülistan’ın akıbeti için ses çıkarsın” dedi.

[Bold Medya] 23.9.2020

TÜİK endeksi değiştirerek tüketici güvenini artırdı

Avrupa Birliği’nin tavsiyesi nedeniyle tüketici güven endeksinde değişiklik yapan TÜİK, bu güncelleme ile 20 puanlık artış elde etti. Daha önceki hesaplama ile 61.8 olan tüketici güven endeksi yeni hesaplama ile 82’ye çıktı. 

BOLD – Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) “Tüketici Güven Endeksi, Eylül 2020” raporuna göre, Merkez Bankası işbirliği ile yürütülen tüketici eğilim anketi sonuçlarından hesaplanan mevsimden arındırılmış tüketici güven endeksi, eylülde önceki aya göre yüzde 3.2 arttı. Ağustos ayında 79.4 puana düşen endeks, eylülde 82 oldu.

DEĞİŞİKLİK NEDENİ, AB’YE UYUM

Önceki gün bu endeksle ilgili, Avrupa Birliği’nin (AB) tavsiyesi nedeniyle değişiklik yaptığını açıklayan TÜİK, güncelleme öncesi duruma göre hesaplanan tüketici güven endeksi de bilgi olarak açıkladı. Buna göre eylülde endeks bir önceki aya göre yüzde 3.7 arttı. Ağustos ayında 59.6 olan endeks, eylül ayında 61.8 oldu.

VERİLER DAMADI SEVİNDİRDİ

Hem eski hem yeni endekse göre tüketici güveni eylülde artsa da ikisi arasındaki farkın 20 puan olması dikkat çekiyor. TÜİK “işsiz sayısı beklentisi” ve “tasarruf etme ihtimali”ni hesaplamadan çıkarmıştı. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, Twitter’dan yaptığı açıklamada, “Ekonomimiz üçüncü çeyrek için güçlü bir yükseliş mesajı verdi” dedi ve verilerin “iyi” geldiğini, yılın tahminlerden iyi bir noktada tamamlanabileceğini söyledi.

TÜM VERİLER ARTTI

Eylül için alt endekslerine bakıldığında ise hanenin maddi durumu endeksi yüzde 5.8 artarak 71.8, gelecek 12 aya ilişkin maddi durum beklentisi yüzde 1.7 artarak 79.1, gelecek 12 aya ilişkin genel ekonomik durum beklentisi yüzde 4.8 artarak 83.3 ve gelecek 12 ayda dayanıklı tüketim mallarına harcama yapma düşüncesi yüzde 1.3 artarak 93.8 oldu. Ağustosta 59.5 olan endeks eylülde 59.8’e çıktı. Bu endeksin yükselmesi işsiz sayısında azalma olacağını ifade ediyor. Aynı şekilde sorular arasında olan “tasarruf etme ihtimali endeksi” de 21.7’den 25.2’ye çıktı.

[Bold Medya] 23.9.2020

İşte o 'Kahraman Kadınlar'

Ödünç Kelimeler ekibi tarafından hazırlanan ve Raindrops Youtube kanalı üzerinden yayınlanan 'Kahraman Kadınlar' videosunda zulmedilen, işkence gören ve çocuklarıyla cezaevine atılan anneler anlatılıyor.
Zulmedilen, işkence gören, çocuklarıyla cezaevine atılan anneler

Bu videoda hikayeler bulacaksınız kadınlara ait. Ülkemin kadınlarına ait acıklı hikayeler. Öldürülen, zulmedilen, işkence gören, hapsedilen, çocuklarından ayrılan ya da çocuklarıyla birlikte cezaevlerine atılan masum, mazlum, mağdur anneler.

Bir yönüyle yürekleri kanatan, duyguları yaralayan, gözleri yaşartan hikayeler olmasına rağmen, ileride çocuklara anlatılacak birer kahramanlık hikayeleri aynı zamanda. 

İşte unutulmayacak kadınlarımız...

Dünyanın bütün çiçeklerini ödünç almak istiyorum. Gül borcum var, lale, sümbül, papatya ne varsa en güzeli. Yollarına sermeliyim gözü yaşlı, mağdur, mazlum bir o kadar da yürekli kahramanlarımın. 

Bir kadın görüyorum her gün Ankara sokaklarında, bir anne. Bıkmadan usanmadan sesini duyurmaya çalışıyor, kör, sağır, dilsiz kalabalıklara. Yüreği yanıyor belli ki koşarak yürüyor, yürüyerek konuşuyor. Avazı çıktığı kadar bağırıyor, haykırıyor, 

Oğlu askeri lise öğrencisi, 19 yaşında darbe girişiminde bulunmuktan yargılandı. Bir avuç çocuk. 4 yıldır cezaevinde, haklarındki karar 5 kez müebbet.  Ayrıcalık, af istiyorum demiyor, adalet istiyor ve soruyor  “çoçuklarımızı meydanlara çıkaran komutanlar dışarıdayken 
oğlum neden içeride? 

Derdest ediliyor, karga tulumba alıp götürüyorlar ve tutukluyorlar adalet istediği için. 

Kadınlar, kızlar görüyorum, gazete sayfalarında, ekranlarda. Hangi meslekten ararsan var hepsi memleketin yüz akı. Bir ellerinde valiz taşıyorlar, diğer elleri poliste. Gözaltına alınıyorlar, bedel ödüyorlar eğilip, bükülmedikleri, ülkelerini çok sevdikleri için. 

Kadınlar, genç kızlar biliyorum cezaevinde. 12 kişilik koğuşlarda, 48 kişi kalıyorlar, kimisi hamile, bebeğini doyurmaya, uyutmaya çalışıyor bir anne, kendi karnını doyuramadığı, yatacak bir yatağı olmadığı halde. Ninniler söylüyor oğluna, kızına bir başkası, kuşlar, salıncaklar, kelebekler üstüne, çocuğunun hiç görmediği. Biri Hz Yusuf’un hikayesini okuyor 3 yaşındaki oğluna. Hz. Yakub’un, oğlu Yusuf’u ne çok sevdiğini, Yusuflarını özleyen babaları anlatıyor sonra göz yaşları içinde, oğlu baba nedir bilsin diye... 

Bir başka koğuşta evlenmek üzereyken tutuklanan genç bir kız naylon poşetlerden tesbih yapıyor dışarıdaki ya da bir başka hapishanedeki sevdiğine... Biri ilmek ilmek çanta örüyor evdeki küçük kızına. Ya sabır çekiyorlar hep birlikte. Ya sabır, zalimin zulmüne sabır, kaderin cilvesine sabır, hayatın çilesine sabır. 

Kahraman kadınlar görüyorum, Meriç kenarında, bir çocuklarına bakıyor, bir derme çatma sala ve delice akan ırmağa... Yatmış çıkmışlığı, işkence görmüşlüğü, çocuklarından ayrılmanın sancısını tatmışlığı var. Geri dönse ya hapse girecek yine, bebeğinden çocuklarından ayıracaklar, ya itilip kakılacaklar ömür boyunca. Korkusuz yürüyor umuda, Meriç’in öbür yanına ya da Allah’a, kucağında bebeği, yanlarında diğer çocuklarıyla... 

Kadınlar ve genç kızlar görüyorum eşleri, anne babaları tutuklanmış,  çocuklarıyla, küçük kardeşleriyle kalakalmışlar bir başlarına... Anne baba, akraba kapıları yüzlerine kapanmış, konu komşu perdelerini çekmiş onları görünce. Allah yar deyip sıvamışlar kollarını, hem anne hem baba oluyorlar çocuklara. Eyvallah etmeden hiç kimseye rızıklarını çıkarıyorlar, taştan topraktan, dikişten, oyadan, yemekten aştan. Hem kendilerine bakıyorlar, hem hapisteki yakınlarına...

Kadınlar ve genç kızlar görüyorum ölüm döşeğinde, ilaçları verilmediği, doktora gösterilmedikleri için ağırlaşan cezaevlerinde, ya da zulüm ve acılar yıpratmış bedenlerini. 

Tabutlar içinde kızlarımız, kadınlarımızı uğurluyor bir kaç kişi. Üstlerinde al yazma ya da hiç giymek nasip olmamış duvakları. Bazıları cezaevinde, bazısı Meriç’te, kimi de ziyaretine gidip gelirken trafik kazasında can vermiş düşmüş toprağa. 

Bir kadın biliyorum, yüzünde yılların çizgisi. Her gün köy otobüsünün dönüş saatinde kapısının önüne çıkıp bekliyor, belki bugün evladım gelir diye. Annelik nedir, özlemekcve umutla yol gözlemek nedir, okursun gözlerinde...   

İki kadın görüyorum, bir gecekonduda. Biri evlat, devlet dediği yapının zulmünden bıkmış usanmış, açlığa mahkum etmiş kendini. Son nefesini veriyor, zulümler bitsin, başkaları rahat nefes alabilsinler diye... Başında bekleyense annesi, ölümün ü seyrediyor kızının çaresiz, ve ağlayabiliyor sadece. 

Dünyanın en güzel çiçeklerini bulmak istiyorum, ömür boyu gönlümün saraylarında yaşatmak istediğim ama şu anda her dakika acıyı, hasreti, zulmü yudumlayan, ben yokken, evlatlarıma hem anne hem babalık yapan eşim için. Ve güzel karanfiller ve en güzel dualar istiyorum, son yıllarını evladının özlemiyle geçirmiş, gözü hep yollarda beklemiş anacığımın mezarını süsleyebilmek için. Ve biliyorum, zulme maruz kalmış herkesin dünyanın en güzel çiçeklerini hak eden kahraman kadınları var, elleri, ayakları öpülesi, yollarına güller serilesi kahramanları...    

22.9.2020 [Samanyolu Haber]

Hastaneler sahte dezenfektan kullanıyor

Hastanelerde kullanılan sahte antiseptik dezenfektanlar daha çok hasta ediyor

Virüsten koruduğu zannedilen maskelerin büyük bölümünün sahte olduğu iddialarının ardından bir kritik iddia da virüsten korunmak için kullanılan antiseptik dezenfektanlar için geldi. Merkez İlaç'ın Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Şapcı, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca'ya yazdığı mektupla ülke genelinde kullanılan antiseptik ve dezenfektanların büyük bölümünün sahte olduğunu resmen bildirdi.

Şapcı mektubunda ayrıca, hastanelerde kullanılan bir çok antiseptik dezenfektanın da sahte ve koruma özelliğinden yoksun olduğunu, bu yüzden insanların hastane mikrobundan öldüğünü bildirip halen hastanelerin kullandığı 33 marka sahte ürünün listesini Bakan Koca'ya iletti.

10 BİNLERCE İNSAN ÖLDÜ  

SÖZCÜ'ye kritik açıklamalarda bulunan Şapcı, antiseptik dezenfektanların yasa gereği ‘ilaç' kabul edilmesinden dolayı sadece ilaç fabrikalarında bilimsel yollarla üretilmesi gerektiği halde merdiven altı tesislerde standart dışı ve koruyucu özelliği bulunmadan üretildiğini söyledi. Şapcı, bu ürünlerin virüsten koruyabilmesi için içerisinde en az yüzde 10 oranında povidon-iyot bulunması gerektiğini, ancak sahte ürünlerde bu oranın yüzde 3.3'lere kadar düştüğünü, bunun da virüsün yayılmasında kritik rol oynadığını bildirdi.

Aynı zamanda eczacı olan Şapcı, Bakan Koca'ya yazdığı mektupta “Sayın Bakan, hijyen konusunda uzman bir sanayici/eczacı olarak iddia değil, kesin tespitimi sizinle üzülerek paylaşmak isterim. Corona virüsü ve diğer tüm bulaşıcı hastalıklardan korunmak üzere kullanılan antiseptik-dezenfektanlar biyosidal veya kozmetik değil kesinlikle ilaçtır.

İlaç, kanunen ve bilimsel evrensel olarak Sağlık Bakanlığı'nın denetim ve sorumluluğundaki GMP (iyi imalat uygulamaları) sertifikalı ilaç fabrikalarında üretilmek zorundadır” ifadelerine yer verdi. Haksız yere bazı kişi ve kuruluşlara ruhsat verildiğini hatırlatan Şapcı, “Bu sorumsuz kişiler merdiven altında sahte dezenfektan üretmekte ve bu dezenfektanlar başta hastaneler olmak üzere her yerde kullanılmakta ve satılmaktadır” dedi.

33 SAHTE ÜRÜNÜ BİLDİRDİ

Mehmet Şapcı, mektubunda hastanelerde kullanılan ve sahte olduğunu tespit ettikleri 9 markaya ait 33 antiseptik dezenfektan ürünün isim listesine de yer verdi.

Listede hastanelerde, ameliyatlarda, pansumanlarda, hastanın mikrop kapmaması için kullanılan ve yüzde 10 povidon-iyot ihtiva etmesi gereken, ancak hiç birisinin üretim yeri Sağlık Bakanlığı tarafından denetlenmeyen, GMP sertifikası bulunmayan sahte ürünlerin piyasa numune analiz sonuçları yer alıyor.

Bakan Koca'ya iletilen sahte antiseptik dezenfektanlarda yüzde 10 olması gereken povidon-iyot oranı yüzde 3.39 gibi oranlara kadar düşüyor.

23.9.2020 [Samanyolu Haber]

Para yoksa diploma da yok

Rektörün bıraktığı enkazın faturası öğrencilere kesildi. Çok sayıda öğrenci, bağış adı altında istenen 10 bin doları yatırmadığı için mezun olamadığını söyledi.

Milletvekili aday adaylığı için 2015 yılında görevinden istifa eden 100 bin TL maaşlı rektörün ardından Türk Hava Kurumu Üniversitesi’nde yaşanan ekonomik bunalımın faturası, yıllarca öğrencilere kesildi. Yönetimine kayyum atanan üniversitede çok sayıda öğrenci, bağış adı altında istenen 10 bin doları ödeyemediği için uçuş eğitimini tamamlayamayarak diplomasını alamadı.

Birgün'den Mustafa M. Bildircin'in haberine göre; YÖK, kurulduğu günden bugüne sorunlarla boğuşan kuruma 2018 yılında öğrenci almama cezası verince mali tablo daha da olumsuzlaştı. 16 Ekim 2019’da THK Üniversitesi’ne üç kayyım atandı. Kayyımlar, kaynak yetersizliğinden doğan sorunların çözümü için veliler ile 5 Mart’ta bir araya geldi. Pilotaj bölümü öğrencilerinden normal eğitim ücretine ek 10 bin dolar bağış talep edildi.

Veliler, eğitim ücretini ödediklerini belirterek 10 bin dolar bağış talebine tepki gösterdi. Üniversite yönetimi, “Biz kimseye bağış dayatmıyoruz. Gönüllü olanlar verebilir” dese de 10 bin dolar yatırmayan öğrencilerin uçuş eğitimi aksadı. Dersleri başarılı olan ancak 10 bin dolar bağış yapmayan öğrencilerin okulu, uçuş eğitimini tamamlayamadıkları için iki, üç yıl uzadı.

YANLIŞLAR ÖĞRENCİYE FATURA EDİLİYOR
THK Üniversitesi son sınıf öğrencisi, “Ailemin artık okula ödeyecek tek kuruş parası yok. Rektörün ve başkalarının yaptıklarını öğrenciye fatura ediyorlar” dedi. Üniversite yönetiminin, “Uçuşlar başarı sırasına göre yapılıyor” açıklamasının gerçeği yansıtmadığını savunan öğrenci, “Parayı yatıran önce uçuruluyor” diyerek yaşananları şöyle anlattı:

“Mezun olmam gerekirken, ‘Senin daha üç, dört senen var deniyor. Bağış vermezsek uçuşlarımızın uzayacağını mezun olamayacağımızı söylüyorlar. Bu haksızlıktır, hukuksuzluktur, adaletsizliktir. Kurum hiçbir şekilde okula maddi kaynak ayıramıyor. Eski yönetimin yanlışlarını öğrenciye fatura ediyorlar. Yeni gelen öğrencilerden gelecek parayla bizi uçurmaya çalışıyorlar o da yetmiyor.”

***

PARAYI UÇURDULAR
Konuyu Meclis gündemine taşıyan İYİ Parti Grup Başkanvekili Lütfü Türkkan öğrencileri değil, parayı uçurdular” dedi. Türkkan Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’a şu soruları sordu:

1-Öğrencilerin THK Üniversitesi’ne ödedikleri öğrenim ücretleri, öğrencilerin nitelikli eğitim alarak mezun olmalarını sağlamakta mıdır? Kurumdaki öğrenim ücretlerinin yüzde kaçı eğitim ve uçuş masraflarına harcanmaktadır?

2- Mezun olamayan öğrenciler için 10 bin dolar oldukça yüksek değil midir?

3- 2014 yılı girişli pilotaj eğitimi alması gereken öğrencilerin sayısı kaçtır?

4- Şu an hali hazırda mezun olması gereken öğrencilerin aldıkları uçuş saati toplamı kaçtır? Kaç saat daha uçuş eğitimi almaları gerekmektedir?

23.9.2020 [Samanyolu Haber]

MİT’in Almanya’daki faaliyetleri mercek altında

MİT’nin Almanya’daki gizli faaliyetleri son yıllarda ülkede yoğun tartışmalara neden oluyor. Son haftalarda meclisteki partilerin Federal Hükümete yönelttiği MİT bağlantılı soru önergelerinin arttığı dikkat çekiyor.

Almanya'da son haftalarda Federal Alman Meclisi'ndeki (Bundestag) siyasi partilerin Federal Hükümete yönelttiği MİT bağlantılı soru önergelerinin sayısı arttı.

Sağ popülist Almanya İçin Alternatif (AfD) ve Sol Parti'nin ardından son olarak Hür Demokrat Parti'nin (FDP) yönelttiği "Almanya'da casusluk" başlıklı önergede de Türkiye öne çıkıyor. FDP'li milletvekili Benjamin Strasser'in yönelttiği soru önergesine hükümetin verdiği yanıtta, "Almanya'da casusluk, yabancı devletlerin etki altına alma faaliyeti ve gizli istihbarat çalışmalarının tehlikeli boyutlara ulaştığı" belirtiliyor.

Hükümetin yanıtında, "Dünyanın farklı bölgelerindeki jeopolitik öneme sahip çatışmalar, Almanya ve Avrupa'ya da taşınmakta ve bunun sonucu olarak da pek çok devletin gizli haber alma servisleri faaliyetlerini artırmakta ve ülkelerinin çıkarlarını koruma gerekçesiyle farklı yöntemlere ve araçlara başvurmaktalar" tespiti yapılıyor.

FDP Federal Meclis Grubu adına soru önergesini yönelten Benjamin Strasser, son beş yılda ne tür casusluk veya istihbarat faaliyetinin arttığını da soruyor. Alman hükümeti verdiği yanıtta, son beş yılda yabancı istihbarat teşkilatlarının faaliyetlerinin genel olarak arttığını, özellikle de "güvenliği tehlikeye sokacak, buraya etkide bulunma çabaları" ile "Almanya'daki yabancı muhaliflere yönelik istihbarat faaliyetlerinde" artış kaydedildiğini belirtiyor.

Alman hükümeti, Almanya‘da iç istihbarattan sorumlu Anayasayı Koruma Teşkilatı (BfV) raporlarında da görüleceği üzere, en çok Rusya, Çin, İran ve Türkiye'nin istihbarat faaliyetlerinde artış olduğunu aktarıyor.

"Almanya MİT'in hedef ülkelerinden biri"

Soru önergesini yönelten milletvekili Benjamin Strasser, Almanya'nın Türk istihbaratı için hedef olduğuna şaşırmamak gerektiği görüşünde. DW Türkçe'ye konuşan Ravensburg bölgesi milletvekili Strasser, Almanya'da Türkiye kökenli çok sayıda kişinin yaşadığını ve bu kişilerin tümünün Erdoğan yanlısı olmadığını belirtiyor. 15 Temmuz'dan sonra çok sayıda kişinin Almanya'ya gelerek siyasi sığınma başvurusunda bulunduğunu hatırlatan Strasser, sadece geçen yıl Türkiye'den gelenlerin yaptığı iltica başvuru sayısının 11 bin 423 olduğunu, artan muhalif sayısıyla birlikte MİT'in faaliyetlerinin de arttığı görüşünü savunuyor.

Almanya'nın MİT'in hedef ülkeleri arasında yer aldığını kaydeden Strasser, MİT'in sadece istihbarat toplamakla da kalmadığını belirtiyor. Strasser, Almanya'daki muhaliflerin sindirilmesine ve Alman güvenlik birimlerine sızma girişimlerine dair raporların bulunduğunu da belirtiyor.

"Almanya'daki Türk muhalifler için tehlikenin boyutu ortaya konmalı"

İki NATO üyesi arasında bu tür gizli istihbarat faaliyetlerinin yapılamayacağını vurgulayan Strasser, Alman hükümetini, bur tür faaliyetlerin kesinlikle kabul edilemeyeceğini açık ve net biçimde Türk tarafına bildirmesi gerektiğini söylüyor.

"Her şeyden önce ise Alman hükümeti, Türk muhalifler için buradaki tehlikenin boyutunu ortaya koyarak şeffaflık sağlamalı" diyen
Hür Demokrat Vekil, iç istihbarattan sorumlu Anayasayı Koruma Teşkilatı BfV'nin Almanya'daki yabancı ülke muhaliflerinin karşı karşıya bulunduğu tehlikeleri analiz eden acil bir durum raporu çıkarması gerektiğini ifade ediyor.

Sözü edilen güncel soru önergesinde, BfV ile Federal Emniyet Teşkilatı’nın (BKA) Operatif Bilgi Değişimi Çalışma Grubu'nun da bu yıl rekor derecede artışla 16 kez bir araya geldiği bilgisi yer alıyor. Söz konusu çalışma grubunun 2018 ve 2019 yıllarında birer kere, 2017'de yedi kere, 2016'da beş, 2015 yılında da iki kere bir araya geldiği bildiriliyor.

"MİT Türk hükümetinin siyasi hedeflerine hizmet ediyor"

Eylül ayı başında sağ popülist Almanya İçin Alternatif (AfD) partisinin verdiği bir soru önergesinde de, MİT'in hem Almanya hem de Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerdeki faaliyetleri konu edilmişti.

Federal hükümet, göç ve İslam karşıtı partinin önergesine verdiği yanıtta, açık ve net tespitlerde bulunuyor. AfD'li milletvekili Stefan Keuter'in, partisinin meclis grubu ile birlikte yönelttiği önergede, "Federal hükümet Türk istihbaratının Almanya'daki faaliyetleri hakkında neler biliyor, hangi istihbarat birimleri aktif ve casusluk faaliyetleriyle hangi hedefler güdülüyor?" sorularını yöneltti.

Alman hükümetinin bu sorulara verdiği cevapta, Almanya'nın Türkiye istihbaratı için hedef ülke olmayı sürdürdüğü vurgulandı. "MİT, Türkiye'nin güvenlik yapılanması için merkezi bir birim. Cumhurbaşkanı Erdoğan yönetimindeki hükümet ve onun partisi AKP'nin hükümet politikalarının hayata geçirilmesine, iç güvenliğin ayakta kalmasına ve mühim siyasi kararlar için istihbarat sağlanmasına hizmet ediyor" ibarelerine yer verildi.


"Ankara Almanya'da etkisini artırmaya çalışıyor"

AfD'nin soru önergesinde, Türkiye'nin Almanya'da etkisini artırma çabalarına da gönderme yapılarak, ülkücü hareket ile Türk hükümeti arasındaki bağlantı gündeme getirildi.

Alman hükümeti, aşırı sağcı Türk ülkücülerin Almanya'da 11 bin civarında üyesi bulunduğunu ve bu kişilerin ideolojik sebeplerle Türkiye'ye ve Türk siyasetine yakın bağları olduğunu söyleyerek, bu kişilerin Türkiye'ye sadakatlerine dikkat çekti.

Ülkücülerle Türk hükümetinin icraatları arasındaki farkların 15 Temmuz darbe girişimiyle ortadan kalktığını da belirten Alman hükümeti, "o zamandan bu yana Türk hükümet temsilcilerinin Almanya'daki ülkücülere teveccüh gösterdiğini" vurguladı. Bunun paralelinde, Türk hükümetinin izlediği çizginin de ülkücü ve milliyetçi çevrelerde destek gördüğü belirtildi.

MİT'in AB üyesi ülkeler ile Balkanlar ve Kosova'daki faaliyetlerine ilişkin sorulara ise Alman hükümeti, devletin selameti ve Alman istihbarat birimlerinin diğer ülke istihbaratlarıyla ilişkilerini tehlikeye sokabileceği ve işbirlikleri açısından güven zedeleyebileceği gerekçesiyle açık cevap verilmeyeceğini bildirdi. Verilecek kısmi gizli cevapların ise sadece görev amaçlı sorumlularca gizli ibaresiyle görülebileceği aktarıldı.

On senede Türk istihbaratı bağlantılı 26 soruşturma

Sol Parti'nin federal hükümete yönelttiği ve yine ay başında sonuçları açıklanan bir başka soru önergesinde ise Almanya'da son on yılda Federal Başsavcılığın Türk istihbarat birimleri bağlantılı gizli casusluk faaliyeti şüphesiyle 35 kişiye 26 soruşturma açtığı belirtildi.

Bu soruşturmalardan ikisinde iddianame hazırlandığı, açılan davalardan birinde bir kişinin iki yıl tecilli hapis cezasına çarptırıldığı bilgisi verildi. Üç kişiye karşı açılan diğer bir davada ise, dava başladıktan sonra takipsizlik kararı verildiği hatırlatıldı.

18 kişiye yönelik soruşturmanın ise takipsizlikle sonuçlandığı, yedi kişiye yönelik soruşturmanın ikamet yeri tespitleri yapılamaması sebebiyle sonlandırıldığı, beş kişinin olayında ise suçlamanın niteliğinin düşük bulunması sebebiyle dava açılmasına gerek olmadığı sonucuna varıldığı ifade edildi. Geri kalan soruşturmaların ise devam ettiği kaydedildi.

23.9.2020 [Samanyolu Haber]

Almanya'da 800 bin öğretmene dizüstü bilgisayar

Almanya'da Başbakanlık binasında pandemi nedeniyle eğitimin aksamaması için düzenlenen ‘Eğitim Zirvesi’nden, eğitim bütçesine 500 milyon euro para aktarılması kararı çıktı. Ayrıca 800 bin öğretmen dizüstü bilgisayardan ve öğrenciler sınırsız internetten faydalanabilecek.

PANDEMİ nedeniyle eğitimin aksamaması için Başbakan Angela Merkel, Federal Eğitim Bakanı Anja Karliczek, SPD Eş Genel Başkanı Saskia Esken ve eyalet eğitim bakanlarıyla başbakanlık binasında ‘Eğitim Zirvesi’ düzenledi. Zirvede eğitimin sorunları ve çözüm önerileri konuşuldu. Pandeminin ortayı çıktığı mart ayından bu yana eğitim alanında yapılan en kapsamlı toplantıda eğitimde dijitalleşme ve okullardaki hijyen konuları da ele alındı. Merkel toplantıda “Şu olağanüstü günlerde gençlerin salgının kaybedeni olmaması için hepimizin bir şeyler yapması gerekir” dedi.

500 MİLYON EURO BÜTÇE

Zirvede eyalet eğitim bakanları federal bütçeden eğitime pay ayrılmasını talep etti. Merkel, talebi yerinde buldu. Zirvede, federal bütçeden eyalet eğitim bütçesine 500 milyon euro para aktarılması kararı çıktı. Ayrıca 800 bin öğretmene dizüstü bilgisayar verilmesi, okullarda eğitimin dijital ortamda yapılması için alt yapının kurulması ve öğrencilere sınırsız internet kullanımından yararlanması da karara bağlandı. Hamburg Eyalet Eğitim Senatörü Ties Rabe “Çok büyük bütçeye sahip federal hükümet eyaletlere yardım etmeli” sözleriyle eğitim bakanlarının beklentilerini özetledi.

23.9.2020 [Samanyolu Haber]

Aylık 11 bin liraya araç kiralanan Rektör: En ucuzu buydu

Samsun Üniversitesi, Rektörlük makam hizmetlerinde kullanılmak üzere 1 araç kiraladı. 22 Nisan’da imzalanan sözleşmeye göre makam aracı, 31 Aralık 2022’ye kadar kiralandı. Aracın devlete faturası da 379 bin 500 lira oldu.

Sözleşmeye göre araçta, sürücü ve yolcu olmak üzere en az 8 hava yastığı, uzaktan kumandalı merkezi kilit, makaralı tip emniyet kemeri, asgari 2017 model, binek E segmenti, motor hacmi en az 1950 CC, binek, sedan tipi, 5 kapı, 4+1 kişi kapasiteli, en fazla 100 bin km.de olması, en az 230 hp, ön ve arka koltukların ısıtmalı olması gibi özellikler istendi. Samsun Üniversitesi Rektörü Mahmut Aydın için 33 aylığına 2020 model lüks makam aracı kiralandı, faturası 379 bin 500 lira tuttu.

Sözcü'den Ali Ekber Ertürk'ün haberine göre, “Eski aracım bizi yolda bırakıyordu. Yine de en ucuzunu kiraladık” diyen Rektör Mahmut Aydın şunları anlattı:

“Rektör olduğum 2018'de Milli Emlak araç tahsis etmişti. Durmadan bozuluyordu. Bizi yolda bırakıyordu. Maliye Bakanlığı'ndan yeni araç talep ettik. Bize kiralama izni gönderdi. En ucuzu yine bu. Bizimkinin aylığı 11 bin lira. Keşke satın alma izni verselerdi de kendimizin olurdu. Mümkün olduğunca en ekonomik olanını seçmeye gayret ettik. Biz bu yeni aracı kullandığımızda bir kaza geçirdik. Bu aracın kaza anında kendi kendine durma özelliği var. Eski araç olsaydı ne olurdu, bilemem.”

23.9.2020 [Samanyolu Haber]

‘Azrail’ lakabını kullanan Tahir Darbazoğlu’nun yaptığı işkenceler deşifre oldu

15 Temmuz’dan sonra gözaltına alınan 11 askere günlerce hem fiziki hem de psikolojik işkence yapan emniyet amiri Tahir Darbazoğlu deşifre oldu.

Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen darbe davasının duruşmasında sanık askerler kendilerine yapılan işkenceleri ve ‘Azrail’ lakabını kullanan işkenceci emniyet amiri Tahir Darbazoğlu’nun yaptıklarını ayrıntılarıyla anlattı.
 
Yüzlerce sayfalık mahkeme tutanaklarını tek tek inceleyen Nordic Monitor, 15 Temmuz’un en karanlık işkencecilerinden biri olan Emniyet Amiri Tahir Darbazoğlu’nu deşifre etti.

Beştepe’deki spor salonu ve Sincan Cezaevi yerleşkesindeki çadırda tutulan 11 şüpheli askerin ayrı ayrı teşhis ettiği Darbazoğlu’nun kendisini Azrail olarak tanıttığı, işkencelere bizzat katıldığı, işkence emirleri verdiği ve diğer polisleri tehdit ettiği mahkeme kayıtlarına geçti.

Emniyet Amiri Tahir Darbazoğlu (sağdaki)
Duruşmada askerler kendilerine günlerce akıl almaz işkenceler yapan ve işkence emirleri veren Emniyet Amiri Tahir Darbazoğlu’nun yaptıklarını şöyle anlattı:

‘’SADECE BAŞIM DİK OLARAK DURDUĞUM İÇİN TEKMELENDİM. 3,5 AYLIK KIZIMLA TEHDİT EDİLDİM’’

Pilot Üsteğmen Adem Kırcı yapılan işkenceyi şöyle anlattı:

‘‘Ayağımı çiğneyen polis amiri, diğerlerinden bir tanesine eşini getirin talimatı verdi. Buna yanındaki polislerden bir tanesi ‘amirim eşinin kucağında küçük çocuk var getirmeyelim’ dedi. Amir polis memuruna ‘ne diyorsam onu yapın lan’ diye cevap verdi. Kucağında 3,5 aylık kızımla beraber eşimi getirdiler. Eşimle göz göze geldiğim esnada arkamdaki şahıs sırtıma bir tekme attı. Ellerim arkadan kelepçeli olduğum için yüz üstü düştüm ve takiben sağımdan ve solumdan iki polis tarafından tekmelenmeye başladım.

Kendisine Azrail dedirten şahıs tarafından sadece başım dik olarak durduğum için tekmelendim. Yapılanları terbiyem, aldığım eğitim müsaade etmediği için detaylandırmıyorum. İnsanların namusuna mahremine uzanan çirkin sözleri, tehditleri ağzıma almaktan dahi hicap duyuyorum.’’

‘‘MALLARINIZ, ÇOLUK ÇOCUĞUNUZ, KIZLARINIZ VE EŞLERİNİZ BİZİM GANİMETİMİZDİR’’

Astsubay Akif Uykun ise Tahir Darbazoğlu’nun yaptığı işkenceyi mahkemede şu sözlerle anlattı:

‘‘Sizin Azrailiniz benim sizinle savaştık ve savaşı biz kazandık bundan sonra mallarınız çoluk çocuğunuz kızlarınız ve eşleriniz bizim ganimetimizdir diyorlardı bu ifade IŞİD terör örgütünün bir sloganıdır onların Bir hayat anlayışıdır. ilk üç gün bu su ve ekmek verilmedi, bu süreçte tuvalet ihtiyacımızı pet şişeleri gidermek zorunda kaldım, hem de ters kelepçeli iken ters kelepçeli iki kişi birbirine yardımcı yardımcı olarak tuvalet ihtiyacını gidermeye çalışıyordu. Spor salonundan erler de bulunmaktaydı işkence eden polisler “bugün burada olmanıza sebep olanlardan intikam almak isteyen bir babayiğit yok mu” diye çağrı yapıyordu bundan cesaret erler, babaları hatta dedeleri yaşında olan paşaları dövüyorlardı.

‘‘10 GÜN BOYUNCA İNSANLIK ONURUNA YAKIŞMAYAN MUAMELELER YAPILDI’’

Kurmay Binbaşı Emrah Ilgaz ise yapılan işkenceleri şu sözlerle aktardı:

‘‘Türkiye Voleybol Federasyonuna ait spor salonuna götürüldük. Burada malum kendini Azrail ilan eden zat vardı, voleybol salonuna girdikten sonra orada bulunan emniyet güçleri bizi ters kelepçeledi, kıyafetlerimiz çıkarıldı, dayak, hareket uykusuzluk.

2 gün aç ve susuz bırakıldım, ailelerimize ve çocuklarımıza bile ağza alınmayacak küfürler edildi, insanlık onuruna yakışmayan muameleler yapıldı. 10 gün boyunca gözaltında tutuldum. İfadem bile alınmadan mahkemeye çıkarıldım ve tutuklandım.

İfadem 3 ay sonra polis tarafından cezaevinde alındı. Gözaltının son 3 günü Sincan Ceza İnfaz Kurumu içerisinde bulunan bir büyük çadırın içerisinde taş üzerinde geçti. İşkence faaliyetlerine burada da devam edildi, gözaltında defaaten panik atak krizleri geçirdim.’’

‘‘HAYALARI SIKILMAK SURETİYLE BAĞIRTARAK İFADE VERMEYE ZORLANDI’’

Yüzbaşı Erdem Eraslan ise işkenceci emniyet amiri Tahir Darbazoğlu’nun kendisini sürekli Azrail olarak tanıtarak işkence yaptığını şöyle anlattı:

‘‘İşkenceyi organize eden şahıs 1.65 boylarında koyu esmer tenli, yanakları çökük, sürekli sigara içen emniyet amiri rütbesindeki kişidir. Sürekli burası Mahkeme-i Kübra ben de sizin Azrailinizim diyen şahıstır. Kendini Azrail olarak tanımlayan bu şahsa bazen Veysel bazen da Cafer diye hitap ediyorlardı. Bir pilot binbaşı birisi kadın olmak üzere 8-10 polis tarafından kolları ve bacakları ayrılıp hayaları sıkılmak suretiyle bağırtarak ifade vermeye zorlandı.’’

‘‘OHAL ÇIKTI ARTIK İSTEDİĞİMİZİ YAPARIZ KİMSE DE HESAP SORAMAZ’’

Astsubay Hamza Karaduran işkence yapılan kişinin öldü diye kenara atıldığını mahkemede şu sözlerle anlattı:

‘‘İşkence yaptıkları kişi tepki vermeyince öldü herhalde bu diyerek rahat tavırlarla bir köşeye attılar. Sivil ve polisler OHAL çıktı artık istediğimizi yaparız kimse de hesap soramaz burada bizden başka kimse yok, Azrail’iniz olacağız diyorlardı. Bazı kişilerin kırılmadık kemiklerini ve morarmadık yerlerini bırakmadılar. Böbreklerine vurun, söndürün böbreklerini içte hasar verir dıştan pek belli olmaz diyorlardı. Ağza alınmayacak her türlü sözü eşime, anneme söylemesi çok ağrıma gidiyordu.

Hatta kundaktaki bebeğe bile dil uzatmaları beni bitiren nokta oldu. Yapılan fiziki işkencelere bir şekilde dayanılıyordu fakat değerlerimize ve sevdiklerimize söylenen sözler dayanılmaz bir işkenceydi. Bu zihniyet hangi dinin mensubudur, hangi milletin insanıdır.’’

‘‘KENDİ KANIM VE İDRARIM ÜZERİNDE YATMAK ZORUNDA KALDIM’’

Astsubay Kenan Şimşek işkencesi Darbazoğlu’nu şöyle tarif etti:

‘‘Kendi kanım ve idrarım üzerinde yatmak zorunda kalıyordum. Bunların hepsi bir yana esmer tenli 170-175 boylarında “Azrail” lakaplı, Bayram amirim diye seslendikleri biri sürekli ” karılarınız ve çocuklarınız bizim ganimetimiz, hepinizin adresini biliyoruz.

Hepsini toplayacağız. Bilmem ne yapacağız” şeklinde tüm insanı değerlerden uzak, sapıkça hayvanca söylemleri bir devletin kolluk kuvveti görevlisinin ağzından sürekli çıkmış olması, bu anlattığım şartlar içerisinde halimiz ve çaresizliğimizi anlatabilir.’’

‘‘1,5 YAŞINDAKİ BEBEĞİMİZİ FIRLATIP EŞİMİ ELLE TACİZ ETTİLER’’

Pilot Üsteğmen Mehmet Çetin Kaplan da yapılan işkenceyi mahkemede şöyle ifade etti:

‘‘Eşimi de arabadan indirerek 1,5 yaşındaki bebeğimizi eşimin kucağından alıp yere fırlattılar eşimi de elle taciz ediyorlardı. Lojmanlarını yakalım, anaları ve karıları helal, çocuklarının başını keselim diye sürekli küfür ediyorlardı.

Kendini Azrail diye tanıtan amirin emriyle 8-10 çevik kuvvet polisi bir teğmeni linç ettiler. O teğmeni bir daha görmedim. Ankara aksanıyla konuşan başka polis tankçı bir askere eşini sorgu yerine getirip elbiselerini tek tek çıkartıp tecavüz etmekle tehdit ediyordu.’’

Kursiyer Üsteğmen Mehmet Fatih Canal da şöyle konuştu:

‘‘Bazen de kısa boylu esmer tenli siyah saçlı sivil giyimli etrafımdakilerin hitabından emniyet amiri olduğunu anladığım kişi ben Azrail’im deyip aralarda geziyordu ve bizlere hakaretler ve tehditler yağdırıyordu.’’

‘‘AZRAİL DENEN KİŞİ 4 GÜN BOYUNCA SİSTEMATİK İŞKENCEYE ASLA ARA VERMEDİ’’

Kursiyer Teğmen Muhammed Osman Haktanır ise işkenceci emniyet amiri Tahir Darbazoğlu’nun yaptıklarını duruşmada şu sözlerle anlattı:

‘‘Kendine Azrail diyen bir emniyet müdürü geldi. Saatlerce dizlerimin üzerinde bekletti. 4 gün boyunca sistematik işkenceye asla ara verilmedi. Gece gündüz demeden dizlerimiz üzerinde bekletilmeye küfürler edilmeye devam ediliyordu.’’

‘‘KIZIN VAR MI, KÖTÜ YOLA DÜŞECEK SENDE İÇERİDEN SEYREDECEKSİN’’

Kurmay Binbaşı Okan Ataoğlu da Azrail lakabını kullanan işkenceci Darbazoğlu’nun kızıyla kendisini tehdit ettiğini mahkemede şöyle anlattı:

‘‘Gözaltı merkezi denilen işkence merkezinin başı 51 yasında olduğunu, askerliğini Siirt’e komanda olarak yaptığını, Azrail olduğunu her fırsatta ifade eden 160-65 boylarında, koyu esmer tenli, sürekli sigara içen emniyet amir olan kişidir. En açıklısı en dehşet veren, kanımı donduran hiç unutamadığım olay ise Azrail olduğunu ifade eden emniyet amirinin ” senin soyunu sopunu kurutacağım, çocuklarını elinden alacağım, kızın var mı, kötü yola düşecek sende içeriden seyredeceksin” diye bağırmasıydı.”

23.9.2020 [Samanyolu Haber]

Dolara Babacan yorumu: Bunlar daha iyi günler

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, corona virüsü yendikten sonra ilk kez canlı yayına çıktı. Kurlarla ilgili de konuşan Babacan, "Dolar kurunu 7’nin altında tutmak için 120 milyar doları yok ettiler. Bunlar daha iyi günler" dedi

Dört dönem milletvekilliği, Dışişleri ve Ekonomi bakanlıkları, Başbakan Yardımcılığı yaptığı AKP’den istifa edip DEVA Partisi’ni kuran Ali Babacan, Türkiye İstatistik Kurumu’nun ‘tüketici güven endeksi’ hesaplamasında yaptığı değişikliği değerlendirdi; hükümetin ekonomi politikalarını eleştirdi. FOX TV’de İsmail Küçükkaya’nın sorularını yanıtlayan Babacan’ın açıklamalarından satır başları şöyle:

GERÇEKLERİ SÖYLEYENLERE KARŞI ATAK BAŞLIYOR

* İktidardaki iki parti de gerçekleri duymak istemiyor. Gerçekleri söyleyenlere karşı bir atak başlıyor. Salgınla mücadelede büyük bir emek var ama eski güven kalmadı. Verilere güven yok. Sağlık Bakanı’nın Türkiye genelinde açıkladığı hasta sayısından daha fazla hasta Ankara’da var. Hükümetin sonuçları daha iyi göstermesi yanlış. Yöneticilerde ‘moral bozmayalım’ eğilimi oluyor, bu kabul edilemez. Gerçek tabloyu ortaya koyacaksınız ki insanlar daha dikkatli daha tedbirli olsun.

ESNAFIN ENFLASYONU YÜZDE 30-50 CİVARINDA

* Ekonomide moral önemlidir ama sağlam bir gerçeklik lazım. TÜİK enflasyonu yüzde 12 olarak açıklıyor. Enflasyon TÜİK’in açıkladığı rakamlardan çok yüksek. Esnafın enflasyonu yüzde 30-50 civarında. ‘Devlet doğruyu söylemiyor’, ‘TÜİK gerçek enflasyon rakamlarını açıklamıyor’ hissiyatı olduktan sonra yatırımcı neden yatırım yapsın? Türkiye’nin en büyük sorunu işsizlik. Bu kadar işsizliğin olduğu bir ülkede yatırım olmazsa isşizlik sorunu nasıl çözeceksiniz. Hükümet en doğru adımları atsa bile işsizliği çözmek zaman alacak.

TÜRKİYE TEK BİR KİŞİNİN KARARIYLA YÖNETİLMEZ

* Burası küçük bir ada ülkesi değil öyle olsa Cumhurbaşkanı kontrol edebilir ama burası çok büyük bir ülke, tek adamla, tek karar merciiyle yönetilemez. Türkiye tek bir kişinin kararlarıyla yönetilemeyecek kadar büyük bir ülkedir. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçildi geçileli ülke fakirleşiyor. Geçen sene Türkiye’nin büyüme oranı yüzde 0.9, Türkiye yönetilemiyor. Meclisiniz güçlü, yargınız bağımsız olacak. Dürüst, işini bilen kişilere yetki verip iyi sonuçlar bekleyeceksiniz.

HAZİRAN 2018’DEN SONRA TEPETAKLAK

* (Tüketici güven endeksi hesaplamasında yapılan değişiklik) Rakamı ister 80 ister 90 açıklayın. Verilerle oynayarak güveni artırmak beyhude çaba. İnsanlarımız gerçekleri görüyor. Hangi veriye bakarsanız bakın Haziran 2018’den sonra tepetaklak.

HÜKÜMET ELİNİ MERKEZ BANKASI’NDAN ÇEKSİN

* Para politikası yanlış, çünkü Merkez Bankası bağımsız değil. Dolar kurunu 7’nin altında tutmak için 120 milyar doları yok ettiler. Bunlar daha iyi günler... Merkez Bankası, hükümetin sözüyle hareket ettiği için durum bu hale geldi. Hükümetin, elin ayağını Merkez Bankası’ndan çekmesi lazım.

ORTA VADELİ PLANI AÇIKLAMIYORLAR

* Ocak ayında 40 katrilyon akçeye el koydular. Orta vadeli ekonomi planı zamanı geçmesine rağmen hükümet tarafından açıklanmadı. Dolar kurunun yükselmesinin önüne geçmek için bir adım atılmış olurdu. Hükümeti bir kez daha 8 Ağustos'ta yayınladığımız çözüm önerilerini uygulamaya çağırıyoruz.

BABACAN AİLESİ'NİN SAĞLIK DURUMU

Ailecek corona virüsüne yakalanan DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, sağlık durumlarıyla ilgili şunları söyledi: Eşim ve oğlum bir hafta içinde evde atlattı. Benim ateşim düşmedi. O yüzden tedavim hastanede sürdü. Babam şu an yoğun bakımda, tedavisi sürüyor.

23.9.2020 [Samanyolu Haber]