Şıh Mehmet Nakıboğlu’nun ardından [Bahadır Polat]

İktidar ve siyaset gündemine hapsolmuş ülkenin ajans bültenlerine, çoğunlukla yerel medya kaynaklı bir haber düştü geçtiğimiz günlerde. Gaziantep’in ve Türkiye’nin ilk girişimcilerimden Şıh Mehmet Nakıboğlu, 96 yaşında vefat etmişti. Haberin ana unsuru, işadamının vefatı değildi elbette. Son yıllarda pek çok gündemi zehirleyen ‘FETÖ’ yorumları yine baş köşedeydi haberde.

Merhum işadamının yaklaşık iki buçuk yıldır, cemaat üyeliği suçlamasıyla cezaevinde bulunan oğlu Cahit Nakıboğlu ve torunu Taner Nakıboğlu’na cenazeye katılım izni verilmemesiydi, konuyu ülke gündemine taşıyan. Haberlere bakıldığında, son yıllarda kendi kendini imha eden bir habercilik mantığı yine devredeydi. Ülkenin muhalif basını bile, ‘FETÖ’ gündemine su taşımadan muhalif haber yapamıyor artık. Önce cemaate sunturlu bir küfür savuracaksın ki, uslu muhalif olarak haber yapabilesin. Nitekim bu anlayış, utanç verici sonuçları da beraberinde getiriyor, hala utanma duygusu ve haber ahlakı kalanlar için elbette.

Mesela ‘muhalif’ Sözcü Gazetesi’nin konuyu ilgili başlığı aynen şöyleydi:
‘FETÖ’nün para kasasının babasının ölümü kriz yarattı’

Başlık bu kadar net ve iddialı ama metinde para kasası ifadesi, ‘iddia edilen’ diye düzeltilmiş. Başlıkta bütün ahlak ve habercilik kurallarını çiğneyip geçeceksin ama metinde kendine bir miktar çeki düzen vereceksin. Yeni Türkiye’nin muhalif medya düzeni de bu kadar işte! Bu ülkede medya ve habercilik adına aslında çok da fazla söylenecek birşey kalmadı ama en azından bu kaydı da düşelim tarihe ve geçelim Şıh Mehmet Nakıboğlu’nun 96 yıllık örnek hayat hikayesine…

NAKIB TEŞKİLATINDAN GELEN AİLE

Nakıb, Osmanlı döneminde Peygamber Efendimiz’in (SAV) soyundan gelenlerin kayıtlarını tutan, bu alandaki sahtekarlıkları önlemek için kurulmuş bir teşkilatın (Nakibül-Eşraf) mensuplarına verilen isim. Nakıb’ların bir görevi de kimsesiz kalmış kadın ve çocukların korunmasıdır. Nakıboğlu ailesinin ismi de buradan geliyor. Ailenin ataları, Nakıb teşkilatına mensup insanlar. Şıh Mehmet Nakıboğlu’nun babası Mehmet Ali Efendi, Osmanlı’nın son yıllarında cepheden cepheye koşmuş bir asker. Toplam dört evlilik yapmış. Üçüncü eşi Hamide, Antep’in kurtuluşunun ardından, 1922 yılında, savaşta yıkılmış evlerinin bahçesinde dünyaya getirmiş Şıh Mehmet’i.

Şıh Mehmet’in ticaretle tanışması henüz altı yaşlarındayken başlar. Evlerine yakın pazarlarda satıcılık yapar. 12 yaşına kadar semt pazarlarında sattıklarından kazandığı paraları biriktirir. 12 yaşında toplam 40 Mecidiye birikim sahibi olan Şıh Mehmet, babasının desteğiyle ilk dükkanını, Antep’in en eski çarşısı Kemikli Bedesten’de, 1934’te açar. Bir attariye dükkanıdır burası ve her türlü ürün satılmaktadır. Annesinin çıkınına koyduğu iki öğünle karnını doyuran Nakıboğlu, babasından aldığı ilk duayı unutamıyor: “Babam bana hep ‘pençelediğin altın olsun oğlum’ derdi. Baba duası makbul olurmuş. O gün bu gündür her gün elime altın değer. Hayatımda hiç altınsız kalmadım.”

İşlerini kısa sürede büyüten Nakıboğlu, 1941’de, Naksan Holding’in temellerini atacağı Almacı Pazarı’na taşınır. Almacı Pazarı’ndaki dükkanı kardeşi Bahaeddin ile birlikte işletmeye başlar. O, ticaretteki hızlı yükselişini dürüstlükten hiç taviz vermemesine bağlıyor. Dürüstlük onun için baba vasiyeti. Nakıboğlu’nun ticaretteki hızını askerlik keser. İkinci Dünya savaşının en kanlı yıllarında onun da askerlik çağı gelmiştir. 1942’de askerliğini yapmak için ayrılır ve dükkanı kardeşine emanet eder. Askere gitmeden önce kendine bir at satın alan Nakıboğlu, böylelikle birliğine süvari olarak yazılır. O dönem süvarilerin bir yıl askerlik yaptığını söylüyor. Ancak işler onun planladığı gibi gitmez. Savaş sebebiyle süvari bölüğü dağıtılır ve Nakıboğlu da Urfa Siverek’e gönderilir. Orada da boş durmaz ve askeriyenin kantinini işletir.

Askerden sonra, 1944’te tekrar işlerinin başına döner. Artık evlilik çağı da gelmiştir. Babasının tavsiyesiyle, daha önce yüzünü hiç görmediği dayısının kızıyla evlenir. Nakıboğlu’nun ticari hayattaki düsturu, kendisinden çok önce vefat eden eşi Hayriye Nakıboğlu’nun şu sözü olmuştur: “Aman bey eve haram lokma getirme.”

ALMACI PAZARINDA İTHAL ÜRÜNLER

İkinci dünya savaşının sona erdiği 1945 yılı Şıh Mehmet için de dönüm noktası olur. Avrupa’da savaşın bitmesiyle İstanbul’a ithal ürünler gelmeye başlamıştır. Bu fırsatı gören Şıh Mehmet, İstanbul’dan ürün getirip Almacı pazarında satmaya başlar. Hatta piyasayı daha iyi takip edebilmek için kardeşi Bahaeddin’i İstanbul’da okula yazdırır. Ona sürekli mektup telgraf yöntemiyle sipariş geçer. En çok tutulan ürünler Grundig Radyo, Singer dikiş makinası, gaz ocağı, pil ve lastik ayakkabıdır.

Antep’ten İstanbul’a günde tek otobüs seferi vardır. Bir de tren tabi. Trenle Antep – İstanbul arası iki gün sürmektedir. O yıllarda İstanbul’dan Antep’e ürün getiren başka esnaf olmadığından, mallarının büyük ilgi gördüğünü söylüyor: “Halk malları görünce bana hücum etti adeta. Çünkü o mallar Antep’te yoktu. Kısa sürede getirdiklerimi sattım. Her gün sabah namazımı kılar dükkanımı açardım. Esnaf daha çarşıya inmeden ben günlüğümü çıkarmış olurdum.”

15 Temmuz’dan sonra kayyım atanarak, TMSF tarafından el konulan Naksan Holding’in temellerini de askerden sonra atar Şıh Mehmet Nakıboğlu. Şimdi hapiste bulunan ve babasının cenazesine bile katılmasına izin verilmeyen büyük oğlu Cahit’i İstanbul’da orta okula yazdıran Nakıboğlu, onu bir yandan da ticarete ısındırmaktadır. İstanbul’dan plastik ürünleri aldıkları firma Vatan Plastik’tir. Firma sahibi bir gün Mehmet Bey ve oğlu Cahit’e fabrikayı gezdirir. Fabrikayı gören baba oğul, ‘biz neden üretmeyelim’ fikrine kapılır. Üretime girmek istemelerinin asıl sebebi, arzın yetersizliğidir. Sipariş ettikleri ürünleri aylarca beklemekten sıkılmıştır Mehmet Bey. Bunun üzerine ilk iş olarak üç adet poşet makinesi siparişi verirler. Bu hamle ailenin ticaretten sanayiye geçişinin ilk adımı olur ancak üretim işi hiç de kolay değildir.

Naksan Plastik’te standart ürün üretme kapasitesine ulaşabilmeleri yıllarını alır ve oğulları bir ara fabrikayı kapatmayı bile düşünür. Bu isteğe şiddetle karşı çıkan Şıh Mehmet Nakıboğlu, onlardan sabırla işlerine devam etmelerini ister. İşte bu zor şartlarda yola çıkan Naksan Holding artık bugün (Nakıboğlu ailesinin zorla alınmış olsa da) Avrupa’nın en büyük üç ambalaj şirketinden biri konumunda.

SIRTIMDA CEKETİMLE KALDIM

İş hayatı denilince başarı kadar başarısızlık da girişimcilerin yakından tanıdığı kavramlardan. Mehmet Nakıboğlu da üç kez iflas ederek işini sıfırdan tekrar kurmuş bir girişimci. İlk iflasını Antep çarşısındaki büyük yangından sonra yaşamış. Yangın çıktığında Şıh Mehmet Nakıboğlu askerden dönmüş ve yeni evlenmiştir. “Zaten borçla aldığım bütün mallar da yanınca sırtımda ceketimle kaldım” diye anlatıyor trajediyi. Bu olay üzerine kayınpederi eline 20 bin lira tutuşturur ve ‘git ihtiyacını İstanbul’dan al gel’ der. Ancak mal aldığı firmaların hiçbiri onun parasını kabul etmez. ‘Durumunu düzelttikten sonra verirsin’ derler.

İkinci iflasa ise 27 Mayıs 1960 ihtilali sebep olmuş. Veresiye sattıkları malların parasını, ihtilal ortamında tahsil edemeyince tekrar başa dönmüş Nakıboğlu. Son iflasını ise 1964’te yaşamış. İstanbul’dan aldıkları malları getiren kamyon kaza yapıp yanınca, yine büyük bir krize girdiklerimi söylüyor. Nakıboğlu’nun krizlerden kurtulma yöntemi, genç girişimcilerin kulaklarına küpe olacak nitelikte: “Dürüst bir tüccar olduğum için mal aldığım firmalar bana hiç para almadan mal verdi. O sayede kurtardık durumu. Bizim anlayışımızda söz ağızdan çıktı mı iş biter. Sen dürüst olursan hem Allah hem de kul yardımcı olur.”

Şıh Mehmet Nakıboğlu’nun Almacı Pazarı’ndaki attariye dükkanında çıraklık yapan, onun yanında yetişen insanların nerdeyse tamamı bugün Antep eşrafının ve sanayisinin önde gelen isimleri olmuş. Nakıboğlu’nun o küçük dükkanı aslında Antep sanayisinin temellerini atan bir okul işlevi görmüş.
Kendisi okuma imkanı bulmayan Şıh Mehmet Nakıboğlu’nun hayatında eğitim ve öğretimin ayrı bir yeri var. Büyük oğlu Cahit, iş hayatına erken atıldığı için liseye gidemez ancak diğer oğullarının hepsinin üniversiteye gitmesine özel önem verir. Oğullarından Hilmi Nakıboğlu Eczacılık, Osman Nakıboğlu işletme, Hüseyin Nakıboğlu ise kimya bölümlerini bitirir. Okullarını bitirdikten sonra Naksan Plastik’in çeşitli kademelerinde görev alan oğulları, tek bir fabrikadan dev bir holdinge giden yolda birlik ve beraberliklerini muhafaza ederek çalışır. Bugün yaklaşık 7 bin kişi Şıh Mehmet Nakıboğlu ve oğullarının bugünlere getirdiği Naksan Holding sayesinde evine ekmek götürmeye devam ediyor.

18 YIL YATALAK EŞİNE BAKTI

Şıh Mehmet Nakıboğlu’nun kendisine her zaman destek olmuş, her zorlukla arkasında durmuş eşi merhum Hayriye Nakıboğlu, 1982 yılında yüksek tansiyon hastalığı sebebiyle felç olur. Sonraki 18 yıl boyunca yatalak eşini rahat ettirmek için elinden geleni yapan ve onun bir dediğini ikiletmeye Nakıboğlu, çok sevdiği hayat arkadaşını 2000 yılında toprağa verir.
Şıh Mehmet Nakıboğlu, işlerini oğullarına devrettikten sonra kendini tamamen hayır işlerine vakfetmişti. Öğrenciler için yurtlar, okullar yaptırmak ve zaman zaman onları ziyaret etmek, onlarla uzun uzun sohbet etmek en büyük zevklerinden biriydi. Emeklilik döneminde, dev bir holdingin kurucusu olmasına rağmen onu lüks araçlarda dolaşırken gören olmamıştır. Şirketin tahsis ettiği bir şöför ve ticari araçla, yaşından beklenmeyen bir çeviklikle hayır işlerine koşturmaya devam etti. Onun bu koşturmacasına şahitlik etmiş bir gazeteci olarak, o enerjiyi, o mütevazılığı ve o hayırhahlığı hayretle izlemiştim.

Bir asra yaklaşan ömrünün son demlerinde Şıh Mehmet Nakıboğlu, binbir emekle kurduğu şirketlerine hukuksuzca el konulduğuna, oğlu ve torununun, sırf onun hayırhahlık mirasına sahip çıktıklarından dolayı hapse girdiklerine de şahit oldu. Son tahlilde Şıh Mehmet Nakıboğlu ve ailesine bu kötülükleri yapanları yarın kimse hatırlamayacak ama onun ismi ve geride bıraktığı dev mirası, gelecek nesillere ders olarak anlatılacak.



[Bahadır Polat] 23.9.2018 [Kronos.News]

Iskalanmış buluşmalar [Can Bahadır Yüce]

Herkesin yaşamında keskin dönemeçler olmuştur. Bir karar anı, bir rastlantı, bir ayrılık: İnsan ömrünü temelinden sarsan, güzergâhı değiştiren böyle dönüm noktalarının yanında bir de kaçırılmış fırsatlar var. Ama geç kalınmış bir buluşmanın, kıl payı ıskalanmış bir karşılaşmanın, teğet geçen bir çarpışmanın yazgımızda ne kadar belirleyici olduğunu asla bilemeyiz.

Alternatif bir tarih hayal etmem istense, herhalde ıskalanmış buluşmalardan yola çıkardım. Hatta bir dönem ıskalanmış buluşmaları biriktirmeye niyetlenmiştim. Çünkü son anda ertelenmiş bir buluşmanın yaşamımızın geri kalanını belirlemiş olma ihtimalinde hem heyecan verici hem rahatsız edici bir şey var.

Her insan kendi yaşamından örnek bulabilir: Yıllar önce küçük bir üniversiteden kabul mektubu almıştım. Yağmurun hiç dinmediği bir bahar günü, bölüm başkanıyla buluşmak üzere birkaç saat mesafedeki okula gittim. Profesörün o gün işi çıktığı için buluşmaya gelemediğini, yoldayken mesajının bana ulaşmadığını öğrendiğimde çoktan odasına varmıştım. O buluşma gerçekleşmedi ve ben ertesi gün ziyaret ettiğim başka bir okulda yola devam etmeye karar verdim. Ola ki buluşma gerçekleşseydi, o profesör beni birlikte çalışmaya ikna edecekti. Sonuçta başka bir güzergâha, başka kentlere, başka okullara savruldum.

Yanıtını hiç bilemeyeceğim “Ya o gün buluşsaydık?” sorusu zihnimin bir köşesinde hep var olacak.

Belki ‘ıskalanmış buluşmalar’ın büyüsüne yaşamındaki böyle birkaç örnekten esinle kapılmışımdır. Kişisel düzlemden çıkıp tarihin akışı içinde bakınca insanı gerçekten afallatan ‘ıska’lar var: Menkıbeye göre ‘hane-i saadet’in kapısına kadar gidip özlemini gideremeden geri dönen Veysel Karani’den ölüm döşeğinde ziyaret etmek istediği şair öldükten hemen sonra hastane odasına ulaşan Wittgenstein’a kadar onlarcası…

Mesela Orwell, Camus ile buluşmak istemiş ama buluşma –son dakikada– gerçekleşmemiş. (Geçen yüzyıl ortasının en renkli buluşmalarından biri olabilirdi.)

Ya da iki büyük sürgünün, Nabokov ile Soljenitsin’in buluşamaması: Rus yazarların buluşmayı kararlaştırdığı Cenevre’deki oteli çok gösterişli bulan Soljenitsin kapıda beklemeyi yeğleyince bunu yanlış anlayan ve randevusuna sadık kalmayanları hiç affetmeyen Nabokov da bir daha görüşmeyi kabul etmemiş. Soljenitsin tekrar aradığında şöyle yanıt vermiş: “Eugene Onegin’i çeviriyorum, lütfen beni rahatsız etmeyin.”

Bunların arasında belki de sanat tarihi için kaçırılmış en büyük fırsat müziğin iki devinin kısa buluşması. Rivayete göre Beethoven 16 yaşındayken parlayan bir dâhi olarak Viyana’ya, hep hayranlık duyduğu Mozart’ın yanına götürülür. Genç meslektaşından kısaca ‘bir şeyler’ çalmasını isteyen Mozart, Bonn’dan gelen çocuğun yeteneğinden etkilenip onu kanatları altına alacağını, özel ders vereceğini söyler. Gelgelelim, Beethoven otele dönünce babasının ağır hasta olduğunu bildiren telgrafı alacak ve yuvaya doğru yola koyulacaktır. Birkaç yıl sonra Viyana’ya yeniden geldiğinde ise Mozart artık hayatta değildir.

İnsana düşler kurduran buluşma ihtimallerini de bu örneklere ekleyebiliriz. Dönemin usta şairi Fuzuli, bir İstanbul ziyaretinde genç Baki’yle karşılaşmış olabilir mi? Tanpınar’ın günlüklerinde bahsettiği, Paris kahvelerindeki genç kızlardan biri, neden aynı dönemde o kahvelerde günlük tutmaya başlayan Susan Sontag olmasın? Haşim’in bir akşam yemeğinde Lacan’la buluşması gibi, 1880’lerin sonunu Londra’da geçiren Hamid, kendisi gibi şatafata meraklı Oscar Wilde ile bir davette hiç değilse selamlaşmış olamaz mı? Halide Edip, 1925’te, İngiltere’de bir kır evinde anılarını yazarken, birkaç mil ötede Virginia Woolf Deniz Feneri üzerine çalışıyordu. Lady Ottoline’ın çay davetlerinden birinde yolları kesişmiş olmalı. (Bazı buluşmalar rafta da olsa gerçekleşiyor: Halide ile Virginia gerçek yaşamda teğet geçmiş olsalar bile şimdi birçok kitaplıkta yapıtları sırt sırta duruyor.)

Kesişmek üzereyken ayrılmış yollar bize sanki paralel bir evrende başka bir hayatın mümkün olduğunu düşündürür. (Iska geçen bir çarpışmadan hangi dostluk, hangi gerilim, hangi aşk, hangi hikâye doğabilirdi?) Robert Frost’un o ünlü “Seçilmeyen Yol” şiirinde anlattığı gibi, nihayetinde bir yolu seçeriz. Seçmediğimiz yolların serüvenini ise hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Iskalanmış buluşmalar, belki sonsuz ihtimaller evreninde başka seçeneklerin var olduğunu düşündürdüğü için çekici.

Gerçekleşen buluşmaların toplamına ise zaten hayat diyoruz.

[Can Bahadır Yüce] 23.9.2018 [Kronos.news]

Türkiye’de “savunma” demir parmaklıklar ardında: 572 avukat tutuklu

Türkiye’de 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi sonrası tutuklananlar arasında yüzlerce avukat da bulunuyor. Ancak tutuklanan ve soruşturma başlatılan avukatların sayısına yönelik net bir rakama ulaşmak mümkün değil. Çağdaş Hukukçular Derneği’nin (ÇHD) verdiği bilgiye göre, Türkiye’de cezaevlerinde büyük çoğunluğu Hizmet Hareketi’ne yönelik soruşturmalar kapsamında tutuklu toplam 572 avukat var.

Deutsche Welle Türkçe’nin haberine göre, ÇHD İstanbul Şubesi Başkanı Gökmen Yeşil bu sayıya Avrupa’da hukukçulara yönelik davaları izleyen kurumlarca ulaşıldığını ve sahada bire bir teyit edemediklerine dikkat çekiyor. Yeşil, baroların yasal sorumluluğuna rağmen haklarında işlem başlatılan avukatlarına yönelik kayıtları sağlıklı tutmadığını söylüyor. Avukatlar darbe girişimi sonrasında çoğunlukla, “terör örgütü üyesi olmak” ya da “terör örgütüne yardım etmek” suçlamalarıyla tutuklandı.

Ankara Barosu Başkanı avukat Hakan Canduran, hem Türkiye’deki yasalar, hem de uluslararası hukuk uyarınca bir avukatın savunduğu müvekkiliyle özdeştirilmemesi gerektiğine dikkat çekiyor. Mesleki faaliyetlerinden dolayı yargılanan avukatların, müvekkillerine isnat edilen suçlamalara ortak edildiğini belirten Canduran, “Bazı avukatlar, terör örgütünün bir parçası olmakla suçlanıyor. Savunma görevini yaptıkları için değil. Ama avukatların büyük bir kesimi o terör örgütünün üyesi olduğu iddia edilen kişileri savundukları için bu durumdalar. ‘F…’cüyü savunanlar F…’cü, DHKP-C’liyi savunuyorsa onunla aynı yönde düşünüyordur’ şeklinde bir düşüncesi var yönetenlerin” diyor.

“AVUKATIN SAVUNMA HAKKI İHLAL EDİLİYOR”

Türkiye’de hukuk ve yargı sisteminin büyük bir çöküntü içinde olduğunu söyleyen Ankara Barosu Başkanı Canduran, darbe girişimi sonrası yapılan yargılamalarda avukatların müvekkillerini savunmalarının engellenmesi için onlarca KHK çıkarıldığını hatırlatıyor: “Düşünün dünyanın neresinde bir avukat müvekkiliyle konuşurken infaz memuru başında durup dinler ve müdahale edebilir? Bir avukat müvekkiliyle görüşmek için on saat cezaevi önünde bekletilir, bir avukat müvekkiliyle görüşürken yukarıdan bir mikrofon sarkıtılıp, görüşmeler nasıl kayda alınır? Sanığın hakları nerede, avukatın savunma hakkı nerede kalıyor?”

Bazı barolar, tutuklu avukatlar ile dayanışma içinde olmak için mevcut hukuki şartlar elverdiği sürece girişimlerde bulunuyor. Ankara Barosu Başkanı Canduran, ülkedeki 79 baronun 36’sının cezaevindeki kötü koşulların iyileştirilmesi için bir basın duyurusu yayınladığını belirtiyor. Ancak Canduran dayanışmanın kolay olmadığına da dikkat çekiyor:

“Barolar, beş numaralı Cumhurbaşkanı kararnamesinde artık Devlet Denetleme Kurulunun denetim yetkisi altına alınmıştır. Yani kurul içindeki bir grup başkanının herhangi bir baro başkanını, bu avukatların yargılanmasına ilişkin söylediği bir söz nedeniyle görevden alabileceği bir duruma gelmiş durumdayız.”

ÖNCE SERBEST BIRAKILDILAR SONRA TUTUKLANDILAR
Türkiye’de son olarak geçen hafta 17’si tutuklu 20 avukatın duruşması yapıldı. 20 Eylül 2017 tarihinde evlerine yapılan baskınlar sonucu gözaltına alınan ve ardından tutuklanan avukatlar, “DHKP-C üyesi” oldukları iddiasıyla bir yıldır cezaevinde.

Çağdaş Hukukçular Derneği ve Halkın Hukuk Bürosu’na bağlı bu avukatlar, Türkiye’de Soma’da hayatını kaybeden maden işçilerinin, polis kurşunuyla öldürülen Berkin Elvan ve Dilek Doğan’ın davalarının takibini de yürütüyor.

Avukatlar hakkındaki iddianamede, müvekkillerine isnat edilen “örgüt üyeliği” suçlaması, avukatlara yönelik suçlamalara delil olarak sunuluyor. Avukatlar beş günlük duruşma sonucunda geçen Cuma günü tahliye edilirken, yaklaşık 12 saat sonra savcının itirazıyla aynı mahkeme tarafından yeniden tutukluluklarının devamına karar verildi. Avukatların 11’i yeniden tutuklandı. 6’sı hakkında ise yakalama kararı bulunuyor.

“KAPIYI KIRIP EVİMİZİ BASTILAR”

Hakkında yakalama kararı olan Halkın Hukuk Bürosu (HHB) avukatlarından biri de Süleyman Gökten. Gökten’in aynı davada tutuksuz yargılanan avukat eşi Ezgi Çakır, Salı günü polisin evlerine baskın yaptığını anlatıyor: “Eşimi aradıkları için evimizi bastılar. Artık avukatların evini çok rahat basabiliyorlar. Yanlarında baro görevlisi yok. Kapıyı kırıp, haydut gibi içeri girmişler. Aramışlar ve sonra bir saat kırdıkları kapıyı takmak için uğraşmışlar. Uzun namlulu silahlarla 30-40 tane polis kapıyı kırarak, içeri girmiş.”

Avukat Ezgi Çakır, bir yıldır tutuklu meslektaşlarının bazılarının cezaevinde tecritte tutulduğunu, bir meslektaşının işkence sonucu kolunun kırıldığını ve cezaevinde kendilerine duruşmaya hazırlanmalarını sağlayacak imkanların tanınmadığını anlatıyor. Ezgi Çakır’ın hakkında da yurtdışına çıkış yasağı bulunuyor. Ayda bir emniyete giderek imza vermesi gerekiyor.

Avukatların savunma hakkının ihlal edildiğini belirten Çakır, “Hakkımızda, DHKP-C üyeliği iddiası var. Hakkında böyle iddialar olan müvekkillerimiz oldu. Ama biz avukatız. Onların avukatlıklarını yapıyoruz, cenazelerini alıyoruz, katledilen müvekkillerimizin soruşturma dosyalarını takip ediyoruz. Yani ‘biz bunları yapmıyoruz’ demiyoruz ama ‘bunlar suç değildir’ diyoruz” diye konuşuyor.

KÖTÜ MUAMELE VE İŞKENCE İDDİALARI

Türkiye’de darbe girişimi sonrasında cezaevlerinde kötü muamele ve işkencenin olduğuna yönelik çok sayıda iddia bulunuyor. Tutuklu avukatlar da aynı iddiaları dile getiriyor. Ev baskınları ve adliyede avukatların yerlerde sürüklendikleri görüntüler sosyal medyada yer aldı.

Türkiye’de işkenceye karşı mücadelenin en önemli isimlerinden adli tıp uzmanı ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, Türkiye’de bir bütün olarak insan hakları ihlallerinin yaygın olduğuna dikkat çekiyor.

Prof. Dr. Fincancı, “Yargı bağımsızlığı tümüyle yitirilmiş durumda. Yukarıdan gelen talimatlarla yargılamalar, tutuklamalar, gözaltılar işliyor. Ve tabii ki bugüne kadarki gözaltı süreçlerine baktığımızda, gözaltına alış biçimi kendi başına işkenceyi gözler önüne seriyor. Yakalama sırasında, ‘orantılı güç kullanımı’, ‘zor kullanım hakkı’ diye kolluğun kendisine tanımladığı görevin, ziyadesiyle aşıldığını ve doğrudan işkence suçunun işlendiğini görüyoruz. Sokakta, açık alanda, adliyelerin içinde, evlerin basılmasıyla aslında gerçekten üzücü bir tablo hakim” diyor.

[TR724] 23.9.2018