Besmelesiz başlanan hiçbir işte bereket ve hayır yoktur. Efendimiz’in (sav) beyanıyla; ‘Besmele ile başlanmayan her önemli iş sonuçsuz kalır.’ (Münâvi, Feyzu’l Kadir) Hz.Üstad da, birinci Sözde; ‘Bismillah, her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız’ demiştir.
Hadis âlimi Nisâburi (İmam-ı Hâkim), Garâib-ul Kur’an tefsirinde bir hadîs-i şerife dayanarak, Besmele’nin ilk defa Hz.Âdem (as)’a indirildiğini ve Hz.Adem’in (as), ‘Zürriyyetim Besmele’yi okuduğu sürece azaptan kurtulur’ buyurduğunu yazmıştır.
Besmele ikinci defa, Hz.İbrahim’e (as) indirilmiştir. Hz.İbrahim (as) Nemrud tarafından ateşe atılınca imdadına ‘Besmele’ yetişir.
Besmele, üçüncü defa Hz.Süleyman’a (as), dördüncü ve son olarak da Hz.Muhammed’e (sav) indirilmiştir. Kur’ân’ı Mûciz-ül Beyân’ın bir âyeti olarak kıyâmete kadar da devam edecektir.
Allah Resûlü (sav) önce her işinin başında, ‘Bismike Allahümme’ diyerek başlarken; Hz.Nuh’un (as) gemiyi ilk hareket ettirdiğinde, ‘Bismillâhi mecrêhe ve mürsêhe - Geminin hareketi de durması da Allah’ın adıyladır’ âyeti nâzil olduktan sonra, Efendimiz (sav) ‘Bismillah’ demeye başladı.
Ahmed bin Hanbel (ks) Müsnedi’nde Neml sûresinde geçen; “Mektup, Süleyman’dandır ve ‘Rahman ve Rahîm Allah’ın adıyla’ diye başlayıp; ‘Bana karşı kibirlenmeyin, itaat ve teslimiyet göstererek yanıma gelin!’ diye devam etmektedir”meâlindeki 30 ve 31.âyetler inince Efendimiz’in (sav), her işin başında ‘Bismillâhirrahmânirrahîm’ demeye başladığını anlatır.
Efendimiz (sav), “Bana öyle bir âyet indirildi ki, Dâvûd oğlu Süleyman’la Ben’den başka kimseye indirilmedi. Bu ‘Bismillâhirrahmânirrahim’dir.” (Heysemî) buyurmuştur.
Meşhur alman filozofu Kant, bir şeref olarak diplomasına Besmele’yi yazdırmıştır.
Efendimiz’den (sav) Câbir bin Abdullah (ra) şöyle rivâyet etmektedir:
‘Bismillâhirrahmânirrahîm’ mübârek beyânı indiği zaman üzüntü ve keder dağıldı, rüzgar durdu, denizler sâkinleşti, hayvanlar dikkat kesildiler. Şeytanlar gökten kovuldular. Allah yeminle buyurdu ki, “Besmele’yle başlanan her işi ve her şeyi bereketlendireceğim.” (İmâm-ı Suyûti)
İmam Suyûti’ye göre, besmeleyi ilk yazan, Hâlid bin Said bin El-Âs (ra) olmuştur.
Kâinâttaki var olan bütün hakîkatler bir nüve, bir çekirdek hâlinde Besmele de yer almaktadır.
Besmele, ‘Kur’ân’ın özetidir’ denilebilir. Kâinâtın kapısı ‘Bismillâh’ ile kurulmuş ve açılmıştır. Kıyâmet ‘Bismillâh’ ile kopacaktır. Öyle olmalı ki, insan hem “Bismillâh” desin, hem de “Elhamdülillâh”ı unutmasın.
Selef-i Sâlihin’in, ikisini cem eden bir âdeti vardır. Onlar hayırlı bir işe başlarken, “Bismillâhirrahmânirrahîm Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn...” diyerek, hem Besmele hakkındaki, hem de Elhamdülillâh’la alâkalı emri ve hükmü yerine getirmiş oluyorlardı. Biz de hayatımıza bereket getirecek, bu iki mübârek kelimeyi her işimizde unutmamalıyız.
‘Allah’, zâta mahsus özel bir isimdir. Allah’ın (cc) diğer bütün isim ve sıfatlarını kapsar ve ifâde eder. Allah lafzının mânâsı, ‘Ulûhiyet yalnız O’nundur’ demektir. Ulûhiyet, O’nun Celâl sıfatının bir gereğidir. Bu durumda Bismillah’ın anlamı, ‘Kuvvet ve kudreti eşsiz ve tek Allah’ın ismi ile’ demektir.
Bismillâh ile, kalpler aydınlanır, her arzu yerine gelir, bütün tasa, keder ve endişe dağılır. O’nun rahmetiyle ruhlar mârifete erer ve insan rahat bir nefes alır.
İmâm-ı Buhâri (r.aleyh) Allah isminin, ism-i Âzam olduğunu ifâde eder. Diğer isimler sıfata delâlet ederken, Allah lafzı zât’a delâlet ediyor. Onun yerini başka hiçbir isim tutmuyor. Meselâ; kelime-i Şehâdet’te ‘Eşhedü enlâ ilâhe illallah’ ifâdesinde, ‘illallah’ yerine ‘illerrahmân’ olmaz.
Rahmân ve Rahîm kelimeleri, Rahmet kökünden gelmektedir. Allah (cc), eşi ve benzeri olmayan bir rahmete sâhiptir.
Efendimiz (sav); ‘Allah’ın yüz rahmeti vardır. Birini dünyâya indirmiş ve bütün mahlûkâtı arasında taksim etmiştir. Mahlûkât, bu rahmetle birbirlerine merhamet ederler. Bir hayvanın yavrusuna basmamak için ayağını kaldırması bu merhamet hissindendir. Geriye kalan doksan dokuz rahmetini ise Cenâb-ı Hak, kendisinde bırakmıştır. Onunla âhirette kullarına merhamet edecektir’ buyurmuştur. (Buhâri, Müslim)
Rahmân da, Allah’ın özel isimlerindendir. Allah’a has bir sıfattır. ‘Rahmân, bir isim sıfattır. Yani o, Cenâb-ı Hakk'ın sıfatıdır. Fakat ismiyet öyle galebe çalmıştır ki, Rahmân dediğimiz zaman hemen aklımıza Allah (cc) gelir.
'Rahmân, arş üzerinde istivâ etti' (Tâhâ, 20/5); 'Rahmân, Kur'ân'ı insanlara ta'lim etti.' (Rahmân, 55/1,2) âyetlerinde Allah kasdedilmektedir. Öyle ise, Rahmân Allah'a has bir sıfattır. İnsanlara Rahman denmez. Rahmân, nâmütenâhi merhamet edici, nâmütenâhi nimetlerle perverde edici mânâsına gelir.
Nasıl ki, 'Allah' kelimesini tercüme etmek mümkün ve muvafık değildir. Öyle de; Rahman kelimesini dahi tercüme etmek mümkün ve muvâfık değildir. Çünkü isimdir. Husûsi isimler ise tercüme edilmezler. Hele Rahmân'ı 'Esirgeyici, Bağışlayıcı' şeklinde tercüme etmek büyük hatâdır. Zira dilimizde esirgeyici demek, cimri ve bahîl demektir… (Fatiha Üzerine Mülâhazalar)
“De ki: ‘Duâ ederken ister ‘Allah’ ister “Rahmân” diye hitab edin. Hangisini deseniz en güzel isimler hep O’nundur!’ Namazında sesini pek yükseltme, ama iyice de kısma, ikisinin arası bir yol tut.”(İsrâ sûresi,110)
“Yedi kat göğü birbiriyle tam uyum içinde yaratan O’dur. Rahmân’ın yaratmasında hiçbir nizamsızlık göremezsin. Gözünü çevir de bak! Her hangi bir kusur görebilir misin?” (Mülk sûresi/3)
“Rahmân. Kur’ân’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona konuşmayı öğretti.” (Rahman sûresi/ 1,2,3,4)
Rezzâk mânâsına gelen Rahmân, aynı zamanda Allah’ın subûti sıfatları olan hayat, ilim, irâde, kudret, kelâm, semî, basîr ve tekvin sıfatlarını da ifâde eder. Çünkü O, bütün canlıların ihtiyâcını bilir, dilinden anlar, ilham yoluyla konuşur, sesini işitir, görür, uygun rızık vermeye gücü, kudreti ve irâdesi vardır.
Rahîm ise, Rahmân gibi bir sıfattır. Fakat Rahîm Allah’a has değil, genel bir sıfattır. Bağışlamak, affetmek mânâsına gelir. Bu sıfat insanlarda da bulunur. Onun için çocuklara Rahîm ismi verilebilir. Ama, Rahmân veya Rezzâk ismi verilmez. Abdurrahmân, Abdurrezzâk şeklinde konulur.
Dünyâya bakan Rahmân isminde Adl sıfatı da vardır. Allah, mü’min- kâfir herkese ve bütün yaratılan canlılara aynı adâletle rızkını ulaştırıyor. Rahîm ismi ise, âhirete bakıyor.
‘Rahmân Vâhidiyetin, Rahîm ise Ehâdiyetin tecellisidir. Rahmân kelimesi ezele, Rahîm kelimesi ise, lâyezâle bakar. Sistemler, insanlar, ağaçlar, kuşlar ve herşey Rahmân ismiyle var olmuştur. Rahmâniyet, bütün kâinâtı ihâta etmiştir. Herşey, bu Rahmâniyetin cebriliği altında Allah’ın emirlerine itaat etmektedir.
Cenâb-ı Hakk’ın irâdeye bakan hususî rahmet tecellisi vardır ki, onu da bize Rahîm kelimesi ifâde etmektedir. Rahmân olmasaydı, biz vücuda gelmeyecektik. Rahîm olmasaydı irâdemizi kullanamayacak ve Cenâb-ı Hakk’ın sanâtındaki incelikleri idrak edemiyecektik.
Rahmân, kâinâtı bir kitap gibi gözümüzün önüne serdi. Rahîm, bizi bu kitabı okuma ve okuduğumuz bu kitaptan alacağımız mânâları kalbimizde îman hâline getirme irâdesini verdi. Rahîm kâinâtın sırlarını açma, esmânın sâhiline yanaşma, sıfatların keyfiyet ve ahvâlini anlama imkânını verdi.
Cenâb-ı Hak, bu kâinâtın kapısını ‘Bismillah’la açıyor, insanları kâinâtı müşâhadeye dâvet ediyor. ‘Bismillah’la kâinâtın kapısını kapatıyor ve yine ‘Bismillah’la ‘Dârü’s-Selâm’ı açıyor, insanları ebedî mes’ud etmek üzere Cennet’e dâvet ediyor.
Görülüyor ki Bismillah’da, bütün esmâyı hâvî ve şâmil bulunan lafz-ı Celâl vardır. Onun için bu kudsî cümleleri tercüme etmeye imkân yoktur. Meâlen, ‘Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla başlarım’ denilmeli, ‘olan’ tâbiri kullanılmamalıdır.’ (Fatihâ Üzerine Mülâhazalar)
‘Bismillahirrahmanirrahim’ kelimesi öyle bir hazinedir ki; insanın aczini, zaafını ve fakrını nihâyetsiz kudrete istinâd etmesini sağlar.
Küçücük tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyor. Demek her bir ağaç ‘Bismillah’ der. Her bir inek, deve, koyun, keçi, ‘Bismillah’ der, ot yer, su içer, rahmet hazinesinden bir süt çeşmesi olur. Rezzak nâmına bizlere o latif âb-ı hayat olan sütü takdim ederler.
-Devam edecek-
[Mehmet Ali Şengül] 10.10.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
Mucize, keramet, yoga, istidrac [Safvet Senih]
Harika halleri altıya ayrılıyor. Birincisi: İrhâsât… Peygamberlikten önce, peygamber olacak zâtın geleceğini isbatlayan harikaya denir. İkincisi: Mucize… Bir zâtın peygamber olduğunu ispatlamak için Cenab-ı Hakkın yarattığı bir hârikulâdedir. Üçüncüsü: Kerâmet, Cenab-ı Hakkın evliya kullarına ikram ve ihsanı olan harikadır. Dördüncü: Maûnet… Cenab-ı Hakkın mümin kullarına harika olarak inayet ve yardımıdır. Beşincisi: İstidrac… Derece derece cehenneme yuvarlanmak mânâsıyla, mazhar olunan harikulade hâli kendinden bilmek ve nefsine mâl etmektir. Altıncısı: İhânet… Bu da hârika bir hâldir ama tersinden… Mesela bir sahtekâr, bir yalancı kalkar peygamberlik iddiasında bulunur. Böyle bir iddiaya kalkışan sahtekâra derler ki, “Madem peygambersin öyleyse bir mucize göster… Bak işte bir gözü kör bir insan, dua et Allah gözünü açsın… Dua eder gibi bir tavır takınır o kimsenin öbür gözü de kör olur. Veya dibinde azıcık suyu kalmış bir kuyunun başına götürürler, “Bir mucize göster de suyu çoğalsın!..” Bu kendine göre, su çoğalsın diye bir şeyler yapar, ama kuyunun suyu artacağına, azıcık su da tamamen çekilir, gider. Allah, o sahtekârı böylece rezil eder.
M. Fethullah Gülen Hocaefendi “Bahar Neşidesi” isimli kitabında “YOGA” üzerine sorulan bir soruya cevap verirken diyor ki: “Bir insanın uzun süre aç kalabilmesi, ateşi eline alabilmesi, vücuduna şiş saplaması gibi haller değişik mahfillerde değişik şekillerde ele alınmıştır. Mesela Spiritüalistler bunu tamamen ruhun gücü olarak kabul ederler. Zira ruh, maddiyat, cismaniyet ve hayvaniyattan alâkasını kestiği nisbette fevkalâde bir güç kazanır. Bazıları da bu halleri, insanın cismaniyetine rağmen bir hayat yaşadığı takdirde Allah (c.c.) tarafından kendisine verilmiş bir mevhibe olarak kabul eder. Tasavvufçular ise meseleyi şöyle ele alırlar. İnsanın hem melekiyet hem de şeytaniyet tarafları vardır ve bunlar birbirinin rağmına gelişir. Mesela ibadet ve taat, Allah’a gönül vermek ve uhrevî âlemlerle münasebete geçmekle, insanın ruhî ve ledünnî cephesi gelişir. Ledünnî cephesi geliştiği nisbette de, maddî ve hayvanî hayatla alâkası azalmış olur.
“Bu tecrübeler sadece yoginin yaptığı ve yogada görülen şeyler değildir. Bu ve buna benzer halleri mistiklerde de görürüz. Ancak bu durum tasavvufta bizim İslâmî ölçülerimize uygun şekilde cereyan eder. Bilhassa Ahmed Rifaî Hazretlerinin tarikatında, bir yoginin yaptıklarına benzer, kişinin nefsine yaptığı eza ve cefalar vardır. Meselâ şişi alıp vücudlarının bir tarafına batırırlar. Şiş diğer taraftan çıkar ve herhangi bir kanama ve acı duyma gerçekleşmez. Yine ateşi alır, ağızlarına koyar, yüzlerine sürerler ama herhangi bir yanma hâdisesi görülmez. Normalde tabiatında yakma olan ateşin yakması gerekir ama ateş böyle bir vücudu yakmamaktadır. Bu durum tamamen insanın belli bir âlem ile rezonans olmasına bağlıdır. Haddi zâtında bu bir hâldir. Hâl ise o istikamette tecrübelerle elde edilir ve bilinir. (…)
“Bu (ateşin Hz. İbrahim Aleyhisselamı yakmaması), Rab’le çok ciddi bir yakınlığın ifadesidir. Hz. İbrahim ateşin bağrına düşeceği ana kadar sebepleri ayağının altına alıp çiğnemiş ve o noktada nur-u tevhid içinde EHADİYET SIRRI ZUHUR ETMİŞTİR:
“Evet, Hz. İbrahim Aleyhisselam, nefis ve enaniyet cihetiyle hayvaniyet ve cismaniyetten sıyrılmıştı ve böyle bir insana ateş dokunmamıştı. İnsanı süründüren şey hayvaniyet ve cismaniyettir. Onları sırtından atınca orada fiziğin ve kimyanın kanunları alt üst olur. Bu, zaman akışı içinde şuna benzer: Eviniz barkınız, yurdunuz ve yuvanızla bir sele maruz kaldığınızı düşünün. Selin kendine göre bir akış buudu, eni, uzunluğu ve derinliği vardır. Ancak birden bire sizi BİR KUVVET alsın ve selin sütüne çıkarıversin. Artık o noktada selin size hiçbir zararı dokunmayacaktır.
“Aynen bunun gibi ateş, insanı belli boyutlar içine de yakar, su da belli boyutlar içinde boğar. Yine havasızlık, insanı belli boyutlar içinde öldürür. Meselâ Resul-i Ekrem (S.A.S.), atmosferin dışına çıkarak cismaniyeti ile MİRAÇ yapar fakat havasızlığa meydan okur. Çünkü O, artık bizim boyutlarımız içinde değildir. Binaenaleyh az önce ifade ettiğim gibi nasıl ki, insan, ateşin yakıcılığından ve suyun boğuculuğundan korunabiliyorsa, aynen öyle de bizim boyutlarımızın dışına çıkarak Rabbiyle münasebeti veya mukaddes bildiği güç ve kuvvetle münasebeti nisbetinde maddesine tesir edebilecek şeylerden kurtulmuş olur.
“Bir insanı latîfelerini geliştiren herkes, gayb âlemine muttali olabilir. Cenab-ı Hakkın müsaade ettiği çerçeve içinde bazı şeyleri bilir ve müşahede eder. Bu tamamen kalbe söz dinletme ile alâkalı bir meseledir. Ve bu hususun dinle, dinsizlikle, Müslüman, Hıristiyan veya Yahudî olmakla hiçbir alâkası yoktur. Ruhun güç ve kuvvetiyle zuhurunu temin eden, ona ten kaydından kurtararak sınırsızlığa çıkaran kim olursa olsun, Cenab-ı Hak ona bu mazhariyeti lütfeder. Ancak bir daha hatırlatmak isterim ki, bunlar aslında hiçbir kıymet etmezler. Asıl olan Cenab-ı Hakkın rızasıdır.”
Bir de bunları, yazımızın başında ifade ettiğimiz “Harika hâller” taksimatına bakarak bir yere yerleştirebiliriz. Allah’a inanmayan, her şeyi Allah’tan bilmeyenler istidraç içindedirler…
[Safvet Senih] 10.10.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
M. Fethullah Gülen Hocaefendi “Bahar Neşidesi” isimli kitabında “YOGA” üzerine sorulan bir soruya cevap verirken diyor ki: “Bir insanın uzun süre aç kalabilmesi, ateşi eline alabilmesi, vücuduna şiş saplaması gibi haller değişik mahfillerde değişik şekillerde ele alınmıştır. Mesela Spiritüalistler bunu tamamen ruhun gücü olarak kabul ederler. Zira ruh, maddiyat, cismaniyet ve hayvaniyattan alâkasını kestiği nisbette fevkalâde bir güç kazanır. Bazıları da bu halleri, insanın cismaniyetine rağmen bir hayat yaşadığı takdirde Allah (c.c.) tarafından kendisine verilmiş bir mevhibe olarak kabul eder. Tasavvufçular ise meseleyi şöyle ele alırlar. İnsanın hem melekiyet hem de şeytaniyet tarafları vardır ve bunlar birbirinin rağmına gelişir. Mesela ibadet ve taat, Allah’a gönül vermek ve uhrevî âlemlerle münasebete geçmekle, insanın ruhî ve ledünnî cephesi gelişir. Ledünnî cephesi geliştiği nisbette de, maddî ve hayvanî hayatla alâkası azalmış olur.
“Bu tecrübeler sadece yoginin yaptığı ve yogada görülen şeyler değildir. Bu ve buna benzer halleri mistiklerde de görürüz. Ancak bu durum tasavvufta bizim İslâmî ölçülerimize uygun şekilde cereyan eder. Bilhassa Ahmed Rifaî Hazretlerinin tarikatında, bir yoginin yaptıklarına benzer, kişinin nefsine yaptığı eza ve cefalar vardır. Meselâ şişi alıp vücudlarının bir tarafına batırırlar. Şiş diğer taraftan çıkar ve herhangi bir kanama ve acı duyma gerçekleşmez. Yine ateşi alır, ağızlarına koyar, yüzlerine sürerler ama herhangi bir yanma hâdisesi görülmez. Normalde tabiatında yakma olan ateşin yakması gerekir ama ateş böyle bir vücudu yakmamaktadır. Bu durum tamamen insanın belli bir âlem ile rezonans olmasına bağlıdır. Haddi zâtında bu bir hâldir. Hâl ise o istikamette tecrübelerle elde edilir ve bilinir. (…)
“Bu (ateşin Hz. İbrahim Aleyhisselamı yakmaması), Rab’le çok ciddi bir yakınlığın ifadesidir. Hz. İbrahim ateşin bağrına düşeceği ana kadar sebepleri ayağının altına alıp çiğnemiş ve o noktada nur-u tevhid içinde EHADİYET SIRRI ZUHUR ETMİŞTİR:
“Evet, Hz. İbrahim Aleyhisselam, nefis ve enaniyet cihetiyle hayvaniyet ve cismaniyetten sıyrılmıştı ve böyle bir insana ateş dokunmamıştı. İnsanı süründüren şey hayvaniyet ve cismaniyettir. Onları sırtından atınca orada fiziğin ve kimyanın kanunları alt üst olur. Bu, zaman akışı içinde şuna benzer: Eviniz barkınız, yurdunuz ve yuvanızla bir sele maruz kaldığınızı düşünün. Selin kendine göre bir akış buudu, eni, uzunluğu ve derinliği vardır. Ancak birden bire sizi BİR KUVVET alsın ve selin sütüne çıkarıversin. Artık o noktada selin size hiçbir zararı dokunmayacaktır.
“Aynen bunun gibi ateş, insanı belli boyutlar içine de yakar, su da belli boyutlar içinde boğar. Yine havasızlık, insanı belli boyutlar içinde öldürür. Meselâ Resul-i Ekrem (S.A.S.), atmosferin dışına çıkarak cismaniyeti ile MİRAÇ yapar fakat havasızlığa meydan okur. Çünkü O, artık bizim boyutlarımız içinde değildir. Binaenaleyh az önce ifade ettiğim gibi nasıl ki, insan, ateşin yakıcılığından ve suyun boğuculuğundan korunabiliyorsa, aynen öyle de bizim boyutlarımızın dışına çıkarak Rabbiyle münasebeti veya mukaddes bildiği güç ve kuvvetle münasebeti nisbetinde maddesine tesir edebilecek şeylerden kurtulmuş olur.
“Bir insanı latîfelerini geliştiren herkes, gayb âlemine muttali olabilir. Cenab-ı Hakkın müsaade ettiği çerçeve içinde bazı şeyleri bilir ve müşahede eder. Bu tamamen kalbe söz dinletme ile alâkalı bir meseledir. Ve bu hususun dinle, dinsizlikle, Müslüman, Hıristiyan veya Yahudî olmakla hiçbir alâkası yoktur. Ruhun güç ve kuvvetiyle zuhurunu temin eden, ona ten kaydından kurtararak sınırsızlığa çıkaran kim olursa olsun, Cenab-ı Hak ona bu mazhariyeti lütfeder. Ancak bir daha hatırlatmak isterim ki, bunlar aslında hiçbir kıymet etmezler. Asıl olan Cenab-ı Hakkın rızasıdır.”
Bir de bunları, yazımızın başında ifade ettiğimiz “Harika hâller” taksimatına bakarak bir yere yerleştirebiliriz. Allah’a inanmayan, her şeyi Allah’tan bilmeyenler istidraç içindedirler…
[Safvet Senih] 10.10.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
Devletler büyüdükçe, bireyler küçülüyor [Yavuz Altun]
İfade özgürlüğünün kalesi olarak görülen Avrupa Birliği’nin (AB) sınırları içinde, son iki yılda, siyaseti ve iş dünyasını etkileyen kirli ilişkileri açığa çıkarmış üç önemli gazetecinin öldürülmesi, sıradan insanların hiç olmadığı kadar tehlike altında olduğunu gösteriyor.
Bu isimlerin ilki Maltalı gazeteci Daphne Caruana Galizia’ydı. 53 yaşındaki deneyimli gazeteci, vergi cenneti olarak bilinen Malta’daki banka hesapları üzerinden siyasilerle iş adamlarının kirli ilişkilerini deşifre etmişti. Panama Papers adlı bu dosya yayınlandıktan bir süre sonra, Ekim 2017’de arabasına bomba konarak öldürüldü. Malta hükümeti iyi niyetini göstermek için FBI’dan yardım istedi ancak hâlen suikast emrini kimin verdiğine ulaşılamadı.
Bu yılın Şubat ayında Slovakyalı bir araştırmacı gazeteci Both Kuciak nişanlısıyla birlikte evinde ölü bulundu. Ölümünden sonra yayınlanan, üzerinde çalıştığı son haber İtalyan mafyasıyla Slovakya Başbakanı Robert Fico’nun yakın çevresi arasındaki bağlantılardı. Slovakya medyası cinayeti doğrudan hükümete yıkmanın “acelecilik” olacağını savundu ama gazetecinin ölümünden kısa süre sonra Kosice’de bir vergi dairesinde şüpheli bir yangın çıktı. Zaten Slovakya halkı aylar öncesinde Fico’nun yolsuzluğu aleyhine protestolar düzenlemişti.
Son olarak geçen Cumartesi günü Bulgaristan’ın Rusçuk şehrindeki bir parkta TV habercisi Viktoria Marinova’nın tecavüze uğramış, cansız bedeni bulundu. O da AB fonlarıyla ilgili bir yolsuzluğu ortaya çıkarmıştı. Bulgar hükümeti, “Kanıtlar toplandı, katil zanlısının yakalanması an meselesi,” şeklinde açıklama yapsa da, ortada bir azmettiricinin olup olmadığını muhtemelen öğrenemeyeceğiz.
Suudi Arabistan vatandaşı gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul’daki Suud konsolosluğunda kayıplara karışması, Türkiye’deki AKP hükümetinin dünyanın çeşitli ülkelerindeki Gülen Cemaati mensuplarını kaçırma girişimleri, Rusya’da muhalif politikacı ya da gazetecilerin kaza süsü verilerek öldürülmeleri ise artık neredeyse “normal” görülüyor.
Bütün bunların işaret ettiği daha büyük ve önemli bir gerçek var: Devletleri hesap verebilir tutmak, hukukun dışına çıkmalarını engellemek ve sivil toplumu devlet organizasyonunun üstünde görmek gibi fikirler eskidi, sanki yirminci yüzyılın son çeyreğinde kaldı. Yeni otoriter siyasetçilerin bütün bu denge ve denetleme mekanizmalarını çiğneyip geçmelerinin hiçbir politik masrafı yok.
Politikacıların aralarındaki kişisel ilişkiler, devletler arası kurumsal ilişkilerin önüne geçmiş durumda. İhaleler, rüşvetler ya da kâğıda dökülmemiş alışverişler dış politikada birçok parametreden daha belirleyici hâlde. Hiçbir surette Meclis’e taşınmayan ve haliyle denetime açık olmayan bu “yakınlıklar” çoğu zaman milyonlarca insanın kaderini belirleyebiliyor. Karar vericiler, eylemlerinin meşruluğundan zerre şüpheye düşmüyor üstelik. “Devletin bekâsı” meselesi hiç de sanıldığı gibi “yerli ve milli” bir ideoloji değil.
Uluslararası düzenin “hâmisi” olduğu varsayılan ABD’nin başında işkenceyi hoş gören bir başkan (Donald Trump), CIA’in başında ise işkenceciliği ile nam salmış bir direktör (Gina Haspel) var. ABD artık dış politikada “insan hakları”nı gündemine almıyor bile. Şirazesi o kadar kaymış vaziyette ki uluslararası düzenin, Interpol gibi bir teşkilatın Çinli başkanı Meng Hongwei, ülkesine gidiyor, kendisinden bir hafta haber alınamıyor, ancak olay medyaya sızdığı vakit Çin’den bir açıklama geliyor ve başkanın bir soruşturma dolayısıyla gözaltına alındığını, görevinden de istifa ettiğini öğreniyoruz.
Devletler büyüdükçe, bireyler küçülüyor. Güç zehirlenmesi politikacıları ve iktidar sahiplerini etkilerken, küçük insanlar da güç illüzyonu altında gerçeklikten kopuyor.
Bunun doğal sonucu olarak gazeteciler hayatlarından endişe duyarak otosansür yöntemlerine başvuruyor. Medya şirketleri, Macaristan ve Türkiye örneklerinde olduğu gibi her an devletin el koyma baskısı altında yaşıyor. Yakın tarihli bir çalışmaya göre Avrupa’da işini yaptığı için psikolojik şiddet gören gazetecilerin oranı yüzde 69. Türkiye’de bu oran yüzde 83.5. Avrupa’da gazetecilerin yüzde 38’i kişisel güvenliğinden endişeli. Yüzde 40’ı, kişisel hayatının mesleğinden ötürü etkilendiğini kabulleniyor. Türkiye’de tahmin edersiniz ki rakamlar çok daha yüksek.
“Aman canım gazetecilerin sorunu bunlar,” diye düşünüyor olabilirsiniz. Ancak iyi kötü bir medya olmadığında kişilerin haklarını koruyacak fazla bir mekanizma kalmadığını da görmek gerekiyor. Bugüne kadar dünyada verilmiş hak mücadelelerinin hemen hepsinde medyanın rolü büyüktür. Kitlelere duyuramadığınız bir itiraz, tam da iktidarların istediği şeydir. Türkiye gibi örneklerde iktidarların yanlışlıkları itiraf edenlerden çok, o yanlışlıkları medyaya taşıyanlara, ya da o yanlışlıkları gündeme getiren gazetecilere ceza verdiğini görmek bile, bunun en büyük delili. Türkiye’nin en çok gazeteci hapseden ülke olması, boşuna değil.
Sanırım burada asıl sorulması ve cevaplanması gereken soru şu: Biz, sıradan vatandaşlar olarak, bizi açıkça tehdit devletler ya da kurumlara karşı ne yapacağız?
İnsanların karşılaştıkları adaletsizlikleri, ne kadar küçük görünürse görünsün, kayda geçmesi adına, etrafındaki kimselerle paylaşması zaruri. Sosyal medya, bunun için önemli bir kaynak. Belki medyanın ilgisini hemen çekmek zor olacaktır ancak detaylı şekilde anlatılmış adaletsizlik hikâyeleri, zamanla kitlesini bulur. Medya, zamanla buna ilgi duyar.
Bir adım sonrasında dayanışma ağları oluşturup haksızlığa uğramış insanların mağduriyet kozasından çıkmalarını ve tıpkı IŞİD’in tarifsiz zulümlere maruz bıraktığı, yılmayıp başına gelenleri bütün dünyada soğukkanlılıkla anlatan, bu sebeple de Nobel Barış Ödülü’ne layık görülen Nadia Murad’ın hikâyesinde olduğu gibi, bu mağduriyetlerin tekrar yaşanmaması için mücadelede ön safta olmalarını sağlamak gerekir.
ABD’de siyahların hakları için mücadele eden beyazlar hep vardı. Kölelik zamanında dâhi. Ancak mücadelenin somut adımlara dönüşmesi için bizzat vahşeti yaşayanların öne çıkmaları, başlarına gelenleri anlatmaları gerekliydi.
Kurumların giderek aşındığı, iletişimin ve hayatın aşırı hızlandığı 21. yüzyıl dünyasında, kendi sesini bulamayan bireyler ya da topluluklar (cemaatler) maalesef ne kadar “haklı” olurlarsa olsunlar, kendilerini tarihin çöplüğünde bulacaktır. Devletler ve iktidar sahipleri, toplumların sessizliği için her şeyi feda ederler. Bu çağda susmamak (tabi, doğru iletişim teknikleriyle), en büyük erdemdir.
[Yavuz Altun] 10.10.2018 [TR724]
Bu isimlerin ilki Maltalı gazeteci Daphne Caruana Galizia’ydı. 53 yaşındaki deneyimli gazeteci, vergi cenneti olarak bilinen Malta’daki banka hesapları üzerinden siyasilerle iş adamlarının kirli ilişkilerini deşifre etmişti. Panama Papers adlı bu dosya yayınlandıktan bir süre sonra, Ekim 2017’de arabasına bomba konarak öldürüldü. Malta hükümeti iyi niyetini göstermek için FBI’dan yardım istedi ancak hâlen suikast emrini kimin verdiğine ulaşılamadı.
Bu yılın Şubat ayında Slovakyalı bir araştırmacı gazeteci Both Kuciak nişanlısıyla birlikte evinde ölü bulundu. Ölümünden sonra yayınlanan, üzerinde çalıştığı son haber İtalyan mafyasıyla Slovakya Başbakanı Robert Fico’nun yakın çevresi arasındaki bağlantılardı. Slovakya medyası cinayeti doğrudan hükümete yıkmanın “acelecilik” olacağını savundu ama gazetecinin ölümünden kısa süre sonra Kosice’de bir vergi dairesinde şüpheli bir yangın çıktı. Zaten Slovakya halkı aylar öncesinde Fico’nun yolsuzluğu aleyhine protestolar düzenlemişti.
Son olarak geçen Cumartesi günü Bulgaristan’ın Rusçuk şehrindeki bir parkta TV habercisi Viktoria Marinova’nın tecavüze uğramış, cansız bedeni bulundu. O da AB fonlarıyla ilgili bir yolsuzluğu ortaya çıkarmıştı. Bulgar hükümeti, “Kanıtlar toplandı, katil zanlısının yakalanması an meselesi,” şeklinde açıklama yapsa da, ortada bir azmettiricinin olup olmadığını muhtemelen öğrenemeyeceğiz.
Suudi Arabistan vatandaşı gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul’daki Suud konsolosluğunda kayıplara karışması, Türkiye’deki AKP hükümetinin dünyanın çeşitli ülkelerindeki Gülen Cemaati mensuplarını kaçırma girişimleri, Rusya’da muhalif politikacı ya da gazetecilerin kaza süsü verilerek öldürülmeleri ise artık neredeyse “normal” görülüyor.
Bütün bunların işaret ettiği daha büyük ve önemli bir gerçek var: Devletleri hesap verebilir tutmak, hukukun dışına çıkmalarını engellemek ve sivil toplumu devlet organizasyonunun üstünde görmek gibi fikirler eskidi, sanki yirminci yüzyılın son çeyreğinde kaldı. Yeni otoriter siyasetçilerin bütün bu denge ve denetleme mekanizmalarını çiğneyip geçmelerinin hiçbir politik masrafı yok.
Politikacıların aralarındaki kişisel ilişkiler, devletler arası kurumsal ilişkilerin önüne geçmiş durumda. İhaleler, rüşvetler ya da kâğıda dökülmemiş alışverişler dış politikada birçok parametreden daha belirleyici hâlde. Hiçbir surette Meclis’e taşınmayan ve haliyle denetime açık olmayan bu “yakınlıklar” çoğu zaman milyonlarca insanın kaderini belirleyebiliyor. Karar vericiler, eylemlerinin meşruluğundan zerre şüpheye düşmüyor üstelik. “Devletin bekâsı” meselesi hiç de sanıldığı gibi “yerli ve milli” bir ideoloji değil.
Uluslararası düzenin “hâmisi” olduğu varsayılan ABD’nin başında işkenceyi hoş gören bir başkan (Donald Trump), CIA’in başında ise işkenceciliği ile nam salmış bir direktör (Gina Haspel) var. ABD artık dış politikada “insan hakları”nı gündemine almıyor bile. Şirazesi o kadar kaymış vaziyette ki uluslararası düzenin, Interpol gibi bir teşkilatın Çinli başkanı Meng Hongwei, ülkesine gidiyor, kendisinden bir hafta haber alınamıyor, ancak olay medyaya sızdığı vakit Çin’den bir açıklama geliyor ve başkanın bir soruşturma dolayısıyla gözaltına alındığını, görevinden de istifa ettiğini öğreniyoruz.
Devletler büyüdükçe, bireyler küçülüyor. Güç zehirlenmesi politikacıları ve iktidar sahiplerini etkilerken, küçük insanlar da güç illüzyonu altında gerçeklikten kopuyor.
Bunun doğal sonucu olarak gazeteciler hayatlarından endişe duyarak otosansür yöntemlerine başvuruyor. Medya şirketleri, Macaristan ve Türkiye örneklerinde olduğu gibi her an devletin el koyma baskısı altında yaşıyor. Yakın tarihli bir çalışmaya göre Avrupa’da işini yaptığı için psikolojik şiddet gören gazetecilerin oranı yüzde 69. Türkiye’de bu oran yüzde 83.5. Avrupa’da gazetecilerin yüzde 38’i kişisel güvenliğinden endişeli. Yüzde 40’ı, kişisel hayatının mesleğinden ötürü etkilendiğini kabulleniyor. Türkiye’de tahmin edersiniz ki rakamlar çok daha yüksek.
“Aman canım gazetecilerin sorunu bunlar,” diye düşünüyor olabilirsiniz. Ancak iyi kötü bir medya olmadığında kişilerin haklarını koruyacak fazla bir mekanizma kalmadığını da görmek gerekiyor. Bugüne kadar dünyada verilmiş hak mücadelelerinin hemen hepsinde medyanın rolü büyüktür. Kitlelere duyuramadığınız bir itiraz, tam da iktidarların istediği şeydir. Türkiye gibi örneklerde iktidarların yanlışlıkları itiraf edenlerden çok, o yanlışlıkları medyaya taşıyanlara, ya da o yanlışlıkları gündeme getiren gazetecilere ceza verdiğini görmek bile, bunun en büyük delili. Türkiye’nin en çok gazeteci hapseden ülke olması, boşuna değil.
Sanırım burada asıl sorulması ve cevaplanması gereken soru şu: Biz, sıradan vatandaşlar olarak, bizi açıkça tehdit devletler ya da kurumlara karşı ne yapacağız?
İnsanların karşılaştıkları adaletsizlikleri, ne kadar küçük görünürse görünsün, kayda geçmesi adına, etrafındaki kimselerle paylaşması zaruri. Sosyal medya, bunun için önemli bir kaynak. Belki medyanın ilgisini hemen çekmek zor olacaktır ancak detaylı şekilde anlatılmış adaletsizlik hikâyeleri, zamanla kitlesini bulur. Medya, zamanla buna ilgi duyar.
Bir adım sonrasında dayanışma ağları oluşturup haksızlığa uğramış insanların mağduriyet kozasından çıkmalarını ve tıpkı IŞİD’in tarifsiz zulümlere maruz bıraktığı, yılmayıp başına gelenleri bütün dünyada soğukkanlılıkla anlatan, bu sebeple de Nobel Barış Ödülü’ne layık görülen Nadia Murad’ın hikâyesinde olduğu gibi, bu mağduriyetlerin tekrar yaşanmaması için mücadelede ön safta olmalarını sağlamak gerekir.
ABD’de siyahların hakları için mücadele eden beyazlar hep vardı. Kölelik zamanında dâhi. Ancak mücadelenin somut adımlara dönüşmesi için bizzat vahşeti yaşayanların öne çıkmaları, başlarına gelenleri anlatmaları gerekliydi.
Kurumların giderek aşındığı, iletişimin ve hayatın aşırı hızlandığı 21. yüzyıl dünyasında, kendi sesini bulamayan bireyler ya da topluluklar (cemaatler) maalesef ne kadar “haklı” olurlarsa olsunlar, kendilerini tarihin çöplüğünde bulacaktır. Devletler ve iktidar sahipleri, toplumların sessizliği için her şeyi feda ederler. Bu çağda susmamak (tabi, doğru iletişim teknikleriyle), en büyük erdemdir.
[Yavuz Altun] 10.10.2018 [TR724]
Ufuksuz hükümetler, liyakatsız komutanlar: Elveda Rumeli [Dr. Serdar Efeoğlu]
8 Ekim 1912’de Balkanların en küçük ülkesi Karadağ, Osmanlı Devleti’ne savaş açmış ve Osmanlı Devleti’nin sonunu getiren felaketler zinciri başlamıştı. Kısa bir süre sonra Bulgaristan, Yunanistan ve Sırbistan’ın da savaşa dâhil olmasıyla Osmanlı Devleti çok farklı cephelerde savaşmak zorunda kalmış, Bulgar ordusu Çatalca’ya kadar gelmiş, Padişah ve hükümetin Bursa’ya taşınması gündeme gelmişti.
Hâlbuki Osmanlı devlet adamlarının birçoğu savaşın kazanılarak Sofya’ya girileceğini düşünüyor, İttihatçıların başını çektiği heyecanlı bir kitle de bu küçük devletlere derslerinin verilmesi gerektiğini savunuyordu.
Düvel-i Muazzama da savaşın başında savaşın sonucu ne olursa olsun statükonun değişmeyeceğini açıklamıştı. Ama bu öngörülerin hiçbiri doğru çıkmadı ve Bulgar orduları bir ay içinde Çatalca’ya kadar geldi.
Osmanlı orduları hemen her cephede çok ağır mağlubiyetler aldı. Savaş bittiğinde Osmanlı Devleti Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ hariç Avrupa Türkiyesini kaybetmişti.
Acaba bu yenilginin failleri ve mağlubiyette rolleri neydi?
GAZİ AHMET MUHTAR PAŞA
Savaş başladığında Gazi Ahmet Muhtar Paşa hükümeti görev yapıyordu. Paşa, 1877-1878 Harbinin büyük bir kahramanı olarak tanınıyor ve seviliyordu.
Ahmet Muhtar Paşa, Rusları Erzurum’da durdurarak Rumeli’de ortaya çıkan hezimeti yaşatmamıştı. Ancak “Abdülhamit’in vehminden” payını almış ve İstanbul’dan uzaklaştırılarak yirmi üç yıl Mısır’da komiser olarak görev yapmıştı.
Padişah Mehmet Reşat tarafından sadrazam tayin edildiğinde büyük bir sevince kapılan Paşa’nın ağzından “kırk yıldır bu mührü bekliyordum, bugüne nasipmiş” sözleri dökülmüştü.
Büyük umutlarla kurulan ve oğlu Mahmut Muhtar’ın da Bahriye Nazırı olmasından dolayı “Baba-Oğul Kabinesi” veya kabinede üç eski sadrazam yer aldığından “Büyük Kabine” de denilen bu hükümetin icraatları hiç de büyük olmadı.
İttihatçılar ve onlardan intikam almak isteyenler arasında sıkışan Hükümet, Trablusgarp Savaşı devam ederken yeni bir harbe engel olamadı. Savaşa karşı olduğunu her fırsatta dile getiren Ahmet Muhtar Paşa, kamuoyu baskısına boyun eğerek savaşa giden süreci durduramadı.
Bu kabine, askerin bir kısmını terhis ederek ordunun mevcudunu azalttığı gibi Said Paşa Hükümetinin verdiği izinle Sırbistan’ın Selanik limanından başlayan silah sevkiyatını devam ettirerek tarihi bir hata yaptı.
Balkan Harbinin daha başında yaşanan mağlubiyetler, Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın istifası ve yerini Kâmil Paşa’ya bırakmasıyla sonuçlandı. Ahmet Muhtar Paşa yıllardır beklediği sadrazamlığa yetmiş yaşından sonra kavuşmuş fakat 21 Temmuz 1912’de başlayan görevi üç ay sonunda fiyaskoyla sona ermişti.
NAZIM PAŞA
Ahmet Muhtar Paşa’nın en büyük hatalarından birisi, Nazım Paşa gibi birisini Harbiye Nazırı yapmasıydı. Nazım Paşa, savaş öncesinde ve savaşta uyguladığı stratejiyle savaşın kaybedilmesine doğrudan etki etti. Paşa’nın hayalciliği o kadar fazlaydı ki savaşın başında “Bir iki hafta içinde Osmanlı bayrağının Filibe ve Sofya’da dalgalanacağını” bile söylemişti.
Abdülhamit devrinde muhalifliği nedeniyle hayatı sürgünlerle geçen ve uzun süre askerlikten uzak kalan Nazım Paşa, “İttihatçı” düşmanlığının da etkisiyle Muhtar Paşa hükümetinin en önemli isimlerinden birisi oldu. Savaş esnasında ordunun durumuyla bağdaşmayan “taarruz, daima taarruz” stratejisiyle de yenilgiyi hazırladı.
Nazım Paşa, 1913 Ocak’ında gerçekleşen Babıali Baskınında İttihatçıların silahşoru Yakup Cemil tarafından öldürüldü.
Nazım Paşa’nın en büyük hatalarından birisi, A. İzzet Paşa zamanında hazırlanan harekât planlarını incelemek yerine kendi kendine bir strateji belirlemesi ve uygulamaya çalışmasıydı. Uygulamaya bakıldığında Paşa’nın Yunanistan’ı hiç dikkate almayan bir planla hareket ettiği anlaşılmaktadır. Hâlbuki A. İzzet Paşa’nın hazırladığı 5 numaralı plan, dört Balkan devletiyle savaşma ihtimaline göre hazırlanmıştı ve uygulanması gereken plan buydu.
İlginç olan Nazım Paşa’nın başarısızlığına rağmen Ahmet Muhtar Paşa kabinesinden sonra da Harbiye Nazırlığı görevinde kalması ve bu görevinin 1913 Ocak’ında Babıali Baskınında öldürülmesine kadar devam etmesidir.
A. Muhtar Paşa’ya “Nazım Paşa’yı niye Harbiye Nazırı yaptığı” sorulduğunda aslında oğlu Mahmut Muhtar Paşa’yı bu makama getirmek istediğini ancak tepkileri düşünerek bunu yapmadığını söylemesi de tuhaf bir durumdu.
KÂMİL PAŞA
Ahmet Muhtar Paşa kabinesinden sonra yeni hükümet Kâmil Paşa tarafından kuruldu. Daha önce de sadrazamlık yapan Paşa, “İngiliz yanlısı” olarak bilinmekte ve en önemli özelliği olarak da “İttihatçı” düşmanı olması öne çıkmaktaydı.
Kâmil Paşa yaşlı olmasına rağmen siyasi hırsıyla bilinen bir kişiydi. 1885’de ilk defa sadrazam olmuş ve birisi İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra olmak üzere Abdülhamit tarafından üç defa bu göreve tayin edilmişti.
İkinci sadrazamlığından azledildikten sonra Aydın valiliği sırasında Abdülhamit korkusundan İngilizlere sığınan Paşa, 31 Mart olayında da önemli isimlerden birisiydi.
Balkan Harbinin felakete doğru gittiği bir sırada muhtemelen İngiltere desteğini sağlamak için Padişah Mehmet Reşat tarafından sadrazam tayin edildiyse de ne askeri, ne de diplomatik yönden bir katkısı olmadı.
Bunun üzerine İttihatçılar harekete geçerek Babıali Baskını denilen “kanlı bir hükümet darbesi” ile Kâmil Paşa hükümetine son verdiler.
ÜST KOMUTA KADEMESİ VE DİĞER KOMUTANLAR
Balkan Harbinde komuta kademesinde de ciddi problemler vardı. Öncelikle ordunun başında olması gereken Erkân-ı Harbiye Vekili (Genelkurmay Başkanı) A. İzzet Paşa, görevli olarak Yemen’de bulunuyordu.
Paşa, siyasi çekişmelerden dolayı biraz da kendi isteğiyle böyle bir tercihte bulunmuş, gitmeden önce de komutanlara harekât planlarını izah etmiş, levazım ve iaşe planlarını da göstermişti. Ama nedense Nazım Paşa bu planları dikkate almadı.
Savaşın başında Garp ve Şark ordusu olarak ikiye ayrılan ordulara Ali Rıza Paşa ve Abdullah Paşa kumanda ediyordu. Diğer komutanlar Hasan Rıza Paşa, Zeki Paşa, Yaver Paşa, Şükrü Paşa ve Esat Paşa gibi isimlerdi. Ancak komutanlar arasında çok büyük çekişmeler, rekabet ve birbirlerine güvensizlik mevcuttu.
Subayların birbirine düşmesinde İttihatçıların ve onlara karşı gizli bir yapı olarak ortaya çıkan “Halaskâr Zabitan” grubunun büyük etkisi vardı. İttihatçılar iktidardan uzaklaştırılmalarının intikamını almak istiyor, Halaskâr grubu da kendisini çok güçlü göstererek subayların arasına ikilik sokuyordu.
Komutanların aralarındaki yazışmalara bakıldığında askerlik üslubunun ötesine geçerek verilen emirlere tepki gösterdikleri görülmektedir. Örneğin Yanya Kolordusu komutanı Esat Paşa, “devamlı taarruz” emri veren Garp Ordusu komutanlığına “isterse gelip komutayı devralabileceği” cevabını vermişti.
Edirne Müdafiî Şükrü Paşa’nın da ordu arasına “fesat karıştırdığı” gerekçesiyle Talat Bey’i (Paşa) Edirne’den çıkartması, yaşananlara iyi bir örnektir.
Subaylar, Tasfiye-i Rüteb Kanunu ve alaylı subayların tasfiyesiyle büyük bir moral kaybı yaşamışlardı. Savaş öncesinde komutan tayinlerinde de çok büyük hatalar yapılmış, özellikle İttihatçı subaylara önceki görevlerine uygun olmayan vazifeler verilerek motivasyonları kırılmıştı.
1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’nda önemli başarıları görülen, ancak “yaşlı” olan ve istemediği halde Selanik mıntıkası komutanlığına tayin edilen Hasan Tahsin Paşa da şehri savunmak yerine bir kurşun atmadan Yunanlara teslim etmişti.
ELDEN GİDEN RUMELİ
Bütün bunlar Balkan Harbi felaketine zemin hazırladı ve beş yüz yıldan fazla Osmanlı egemenliğinde kalan “Avrupa Türkiyesi” toprakları birkaç ayda kaybedildi.
Siyasi çekişmeler, komuta kademesinin yetersizliği, yöneticilerin ufuksuzluğu, siyasi hırsların gözleri kör etmesi büyük bir vatan parçasının elden gitmesiyle sonuçlandı.
Savaş sonrasında elbette sorumluların yargılanması gerekiyordu. Gazi A. Muhtar Paşa, Abdullah Paşa, Pertev Paşa yargılansalar da gerek burada, gerekse yazdıkları hatıratlarda suçu hep başkalarına attılar.
Suçluların başında gelen Nazım Paşa ise 1913 Ocak’ında gerçekleşen Babıali Baskınında İttihatçıların silahşoru Yakup Cemil’in silahından çıkan kurşunlarla can verdi.
Bugün için bir şey demeye gerek var mı? Siyasi liyakatten uzak “tek adam” rejiminin emrinde binlerce subayını ihraç eden ve “garipmetre” bir icatla kendi arkadaşlarını fişlemeyi maharet sayan bir ordunun ne durumda olduğunu tahmin etmek zor mu?
Kaynakça: S. Zeyrek, Birinci Balkan Savaşının Nedenleri, İÜ SBE Doktora Tezi, İstanbul 2012; Balkan Savaşları Paneli, İstanbul 2012; Y. Nizamoğlu, Balkan Savaşlarında Harekât Planları, Edirne 2013; Hikmet Bayur, Birinci ve İkinci Balkan Savaşları, İstanbul 1999.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 10.10.2018 [TR724]
Hâlbuki Osmanlı devlet adamlarının birçoğu savaşın kazanılarak Sofya’ya girileceğini düşünüyor, İttihatçıların başını çektiği heyecanlı bir kitle de bu küçük devletlere derslerinin verilmesi gerektiğini savunuyordu.
Düvel-i Muazzama da savaşın başında savaşın sonucu ne olursa olsun statükonun değişmeyeceğini açıklamıştı. Ama bu öngörülerin hiçbiri doğru çıkmadı ve Bulgar orduları bir ay içinde Çatalca’ya kadar geldi.
Osmanlı orduları hemen her cephede çok ağır mağlubiyetler aldı. Savaş bittiğinde Osmanlı Devleti Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ hariç Avrupa Türkiyesini kaybetmişti.
Acaba bu yenilginin failleri ve mağlubiyette rolleri neydi?
GAZİ AHMET MUHTAR PAŞA
Savaş başladığında Gazi Ahmet Muhtar Paşa hükümeti görev yapıyordu. Paşa, 1877-1878 Harbinin büyük bir kahramanı olarak tanınıyor ve seviliyordu.
Ahmet Muhtar Paşa, Rusları Erzurum’da durdurarak Rumeli’de ortaya çıkan hezimeti yaşatmamıştı. Ancak “Abdülhamit’in vehminden” payını almış ve İstanbul’dan uzaklaştırılarak yirmi üç yıl Mısır’da komiser olarak görev yapmıştı.
Padişah Mehmet Reşat tarafından sadrazam tayin edildiğinde büyük bir sevince kapılan Paşa’nın ağzından “kırk yıldır bu mührü bekliyordum, bugüne nasipmiş” sözleri dökülmüştü.
Büyük umutlarla kurulan ve oğlu Mahmut Muhtar’ın da Bahriye Nazırı olmasından dolayı “Baba-Oğul Kabinesi” veya kabinede üç eski sadrazam yer aldığından “Büyük Kabine” de denilen bu hükümetin icraatları hiç de büyük olmadı.
İttihatçılar ve onlardan intikam almak isteyenler arasında sıkışan Hükümet, Trablusgarp Savaşı devam ederken yeni bir harbe engel olamadı. Savaşa karşı olduğunu her fırsatta dile getiren Ahmet Muhtar Paşa, kamuoyu baskısına boyun eğerek savaşa giden süreci durduramadı.
Bu kabine, askerin bir kısmını terhis ederek ordunun mevcudunu azalttığı gibi Said Paşa Hükümetinin verdiği izinle Sırbistan’ın Selanik limanından başlayan silah sevkiyatını devam ettirerek tarihi bir hata yaptı.
Balkan Harbinin daha başında yaşanan mağlubiyetler, Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın istifası ve yerini Kâmil Paşa’ya bırakmasıyla sonuçlandı. Ahmet Muhtar Paşa yıllardır beklediği sadrazamlığa yetmiş yaşından sonra kavuşmuş fakat 21 Temmuz 1912’de başlayan görevi üç ay sonunda fiyaskoyla sona ermişti.
NAZIM PAŞA
Ahmet Muhtar Paşa’nın en büyük hatalarından birisi, Nazım Paşa gibi birisini Harbiye Nazırı yapmasıydı. Nazım Paşa, savaş öncesinde ve savaşta uyguladığı stratejiyle savaşın kaybedilmesine doğrudan etki etti. Paşa’nın hayalciliği o kadar fazlaydı ki savaşın başında “Bir iki hafta içinde Osmanlı bayrağının Filibe ve Sofya’da dalgalanacağını” bile söylemişti.
Abdülhamit devrinde muhalifliği nedeniyle hayatı sürgünlerle geçen ve uzun süre askerlikten uzak kalan Nazım Paşa, “İttihatçı” düşmanlığının da etkisiyle Muhtar Paşa hükümetinin en önemli isimlerinden birisi oldu. Savaş esnasında ordunun durumuyla bağdaşmayan “taarruz, daima taarruz” stratejisiyle de yenilgiyi hazırladı.
Nazım Paşa, 1913 Ocak’ında gerçekleşen Babıali Baskınında İttihatçıların silahşoru Yakup Cemil tarafından öldürüldü.
Nazım Paşa’nın en büyük hatalarından birisi, A. İzzet Paşa zamanında hazırlanan harekât planlarını incelemek yerine kendi kendine bir strateji belirlemesi ve uygulamaya çalışmasıydı. Uygulamaya bakıldığında Paşa’nın Yunanistan’ı hiç dikkate almayan bir planla hareket ettiği anlaşılmaktadır. Hâlbuki A. İzzet Paşa’nın hazırladığı 5 numaralı plan, dört Balkan devletiyle savaşma ihtimaline göre hazırlanmıştı ve uygulanması gereken plan buydu.
İlginç olan Nazım Paşa’nın başarısızlığına rağmen Ahmet Muhtar Paşa kabinesinden sonra da Harbiye Nazırlığı görevinde kalması ve bu görevinin 1913 Ocak’ında Babıali Baskınında öldürülmesine kadar devam etmesidir.
A. Muhtar Paşa’ya “Nazım Paşa’yı niye Harbiye Nazırı yaptığı” sorulduğunda aslında oğlu Mahmut Muhtar Paşa’yı bu makama getirmek istediğini ancak tepkileri düşünerek bunu yapmadığını söylemesi de tuhaf bir durumdu.
KÂMİL PAŞA
Ahmet Muhtar Paşa kabinesinden sonra yeni hükümet Kâmil Paşa tarafından kuruldu. Daha önce de sadrazamlık yapan Paşa, “İngiliz yanlısı” olarak bilinmekte ve en önemli özelliği olarak da “İttihatçı” düşmanı olması öne çıkmaktaydı.
Kâmil Paşa yaşlı olmasına rağmen siyasi hırsıyla bilinen bir kişiydi. 1885’de ilk defa sadrazam olmuş ve birisi İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra olmak üzere Abdülhamit tarafından üç defa bu göreve tayin edilmişti.
İkinci sadrazamlığından azledildikten sonra Aydın valiliği sırasında Abdülhamit korkusundan İngilizlere sığınan Paşa, 31 Mart olayında da önemli isimlerden birisiydi.
Balkan Harbinin felakete doğru gittiği bir sırada muhtemelen İngiltere desteğini sağlamak için Padişah Mehmet Reşat tarafından sadrazam tayin edildiyse de ne askeri, ne de diplomatik yönden bir katkısı olmadı.
Bunun üzerine İttihatçılar harekete geçerek Babıali Baskını denilen “kanlı bir hükümet darbesi” ile Kâmil Paşa hükümetine son verdiler.
ÜST KOMUTA KADEMESİ VE DİĞER KOMUTANLAR
Balkan Harbinde komuta kademesinde de ciddi problemler vardı. Öncelikle ordunun başında olması gereken Erkân-ı Harbiye Vekili (Genelkurmay Başkanı) A. İzzet Paşa, görevli olarak Yemen’de bulunuyordu.
Paşa, siyasi çekişmelerden dolayı biraz da kendi isteğiyle böyle bir tercihte bulunmuş, gitmeden önce de komutanlara harekât planlarını izah etmiş, levazım ve iaşe planlarını da göstermişti. Ama nedense Nazım Paşa bu planları dikkate almadı.
Savaşın başında Garp ve Şark ordusu olarak ikiye ayrılan ordulara Ali Rıza Paşa ve Abdullah Paşa kumanda ediyordu. Diğer komutanlar Hasan Rıza Paşa, Zeki Paşa, Yaver Paşa, Şükrü Paşa ve Esat Paşa gibi isimlerdi. Ancak komutanlar arasında çok büyük çekişmeler, rekabet ve birbirlerine güvensizlik mevcuttu.
Subayların birbirine düşmesinde İttihatçıların ve onlara karşı gizli bir yapı olarak ortaya çıkan “Halaskâr Zabitan” grubunun büyük etkisi vardı. İttihatçılar iktidardan uzaklaştırılmalarının intikamını almak istiyor, Halaskâr grubu da kendisini çok güçlü göstererek subayların arasına ikilik sokuyordu.
Komutanların aralarındaki yazışmalara bakıldığında askerlik üslubunun ötesine geçerek verilen emirlere tepki gösterdikleri görülmektedir. Örneğin Yanya Kolordusu komutanı Esat Paşa, “devamlı taarruz” emri veren Garp Ordusu komutanlığına “isterse gelip komutayı devralabileceği” cevabını vermişti.
Edirne Müdafiî Şükrü Paşa’nın da ordu arasına “fesat karıştırdığı” gerekçesiyle Talat Bey’i (Paşa) Edirne’den çıkartması, yaşananlara iyi bir örnektir.
Subaylar, Tasfiye-i Rüteb Kanunu ve alaylı subayların tasfiyesiyle büyük bir moral kaybı yaşamışlardı. Savaş öncesinde komutan tayinlerinde de çok büyük hatalar yapılmış, özellikle İttihatçı subaylara önceki görevlerine uygun olmayan vazifeler verilerek motivasyonları kırılmıştı.
1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’nda önemli başarıları görülen, ancak “yaşlı” olan ve istemediği halde Selanik mıntıkası komutanlığına tayin edilen Hasan Tahsin Paşa da şehri savunmak yerine bir kurşun atmadan Yunanlara teslim etmişti.
ELDEN GİDEN RUMELİ
Bütün bunlar Balkan Harbi felaketine zemin hazırladı ve beş yüz yıldan fazla Osmanlı egemenliğinde kalan “Avrupa Türkiyesi” toprakları birkaç ayda kaybedildi.
Siyasi çekişmeler, komuta kademesinin yetersizliği, yöneticilerin ufuksuzluğu, siyasi hırsların gözleri kör etmesi büyük bir vatan parçasının elden gitmesiyle sonuçlandı.
Savaş sonrasında elbette sorumluların yargılanması gerekiyordu. Gazi A. Muhtar Paşa, Abdullah Paşa, Pertev Paşa yargılansalar da gerek burada, gerekse yazdıkları hatıratlarda suçu hep başkalarına attılar.
Suçluların başında gelen Nazım Paşa ise 1913 Ocak’ında gerçekleşen Babıali Baskınında İttihatçıların silahşoru Yakup Cemil’in silahından çıkan kurşunlarla can verdi.
Bugün için bir şey demeye gerek var mı? Siyasi liyakatten uzak “tek adam” rejiminin emrinde binlerce subayını ihraç eden ve “garipmetre” bir icatla kendi arkadaşlarını fişlemeyi maharet sayan bir ordunun ne durumda olduğunu tahmin etmek zor mu?
Kaynakça: S. Zeyrek, Birinci Balkan Savaşının Nedenleri, İÜ SBE Doktora Tezi, İstanbul 2012; Balkan Savaşları Paneli, İstanbul 2012; Y. Nizamoğlu, Balkan Savaşlarında Harekât Planları, Edirne 2013; Hikmet Bayur, Birinci ve İkinci Balkan Savaşları, İstanbul 1999.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 10.10.2018 [TR724]
‘Şampiyonluk spor salonunda kazanılmaz’ [Naci Karadağ]
Yukarıdaki cümle bana ait değil, zaten bu yazı da sadece Enes Kanter ile ilgili değil.
Enes Kanter, kariyerinin en müthiş sezon başlangıcını yaptı. Bu NBA sezonunda Türkiye’deki yandaşların işi çok zor sanırım.
Misal, oynadığı takımın Türkiye’deki temsilciliğini üstlenen arkadaşlar. Yememişler içmemişler, şöyle bir görsel ile ilk maç haberini paylaşmışlar:
“OO” ne ola ki?
Bir gerçeği gizlemek kolay değildir. Hele hele bu gerçeğe tüm dünya şahit oluyorsa…
İş bu sebeple, bu arkadaşların maç sonunda işleri daha da zor olmuştur.
Şimdi bu aşağıdaki tabloda Enes’in ismini nasıl sileceksiniz?
Zor işleri, Allah yardımcıları olmasın ama zor gerçekten!
Sosyal medyada yakından takip ettim Kanter’in hazırlık sürecini.
İnanılmaz zorlu, emek isteyen, herkesin dayanamayacağı profesyonellikte hazırlandı sporcumuz. Bilmiyorum her sezona bu bilinçle hazırlanıyor muydu?
Ve Enes Kanter’i en çok işini yaparken, yani basket oynarken seviyorum.
Pres yapan Enes, smaç yapan Enes, üçlük atan Enes, blok yapan Enes’e hayranım anlıyor musunuz?
Gencecik bir sporcu hayatın karşısına çıkardığı tüm güçlükleri bire birer bloke ederek yürüyor başarının zirvesine.
En çok çok üzüldüğüm ve garipsediğim anlar ise Enes Kanter’in işini değil de polemik yaptığı zamanlar.
Burada önemli bir farkı hatırlatmak isterim; Enes’in kendisine uzatılan mikrofona ülkesinin durumun anlatmasından, kendisine ve ailesine yapılan zorbalıklardan bahsetmesinden asla rahatsız değilim.
Ama ona buna cevap yetiştirmesine, Tayyip Erdoğan’a laf sokmasına, iktidar yandaşlarıyla polemiğe girmesine hiç gerek yok.
Emeğin, bileğin, yüreğin kazandığını dil ile zayi etmesine üzülüyor insan.
Allah kendisine çok büyük bir yetenek bahşetmiş. Bu yeteneği destekleyen fizik de vermiş.
Hepsinden önemlisi, inancını, ideolojisini temsil etmek ve örnek oluşturma fırsatı vermişken bunu zayii etmesi, tarihi bir ıskalama olur diye düşünmekteyim.
Gündelik hoşa gidici şeyler yapmak ilk başta kendisine zarar verir. Ardından davasına ve inancına…
Bence Enes işini yapmalı ve espriyi, polemiği bizlere, yazar-çizer takımına bırakmalı.
Yoksa son yendikleri takımın isminin Pelikan olmasının genç sporcumuzu ekstra motive ettiğini nasıl söyleyebiliriz. (şaka şaka)
Ancak profesyonelseniz, üstelik tüm gözler üzerinizde, kendi ülkeniz sizi terörist, hain, işbirlikçi filan diye suçluyor ve her türlü zalimliği yapıyorsa, çok daha dikkatli ve yapıcı olmalısınız. Size davranıldığı gibi davranırsanız kendi inanç ve ideallerinize zarar verirsiniz.
Muhammed Ali bu sebeple büyüktü, bu nedenle gerçek bir efsaneydi…
İşini ringde yapar, “gong” çaldıktan sonra hızla kulluğa geri dönerdi…
Vaktiyle Türk futbolunun en büyük isimlerinden olan “Kral” Hakan Şükür de bu cendereden geçmişti. Şimdi gönüllerde kurduğu krallığın tahtında oturuyor. Hakan, kendisini şeytanlaştıranlara inat sonsuza kadar yaşayacak gönüllerde.
Enes Kanter daha çok genç, anlıyorum. Ve hiç de kolay bir şey değil bu kadar zulüm, zorbalık ve haksızlık karşısında susup sadece işini yaparak cevap vermek. Fakat Enes Kanter’in misyonu şu anda kendisini düşman olarak gören kitleden kat be kat büyük bunu anlaması lazım.
Enes’in ve ona davranış danışmanlığı yapanlar (varsa tabi) her kim ise onların.
Bıraksın New York Knicks Türkiye Twitter hesabını yöneten zavallıları kendi hallerine, gerçekte onlar acınacak durumda. Hatırlıyor musunuz, bir TV ekranında Hakan Şükür’ün adını söylememek için kılıktan kılığa giren zavallı yorumcuyu?
Ya Khabibi!
Conor McGregor denen dünyanın en itici, en şımarık, en fırlama sözüm ona sporcularından biri var.
İrlandalı…
Küstah, terbiyesiz, hadsiz bir sokak serserisi. Psikopatlık sınırında dolanan bir deli sanki.
Fakat acayip dayanıklı, dövdükçe insana yapışan tiplerden…
Bir de Khabib yani Habib var.
Dağıstanlı.
Gencecik bir sporcu. İsmi şahane; Habib, yani sevgili…
UFC 229 denen ve bence spor bile sayılmaması gereken organizasyonda geçtiğimiz gün karşı karşıya geldi bu iki isim.
Biri batılı, küstah, saygısız, terbiyesiz…
Diğeri doğulu, ezilmiş, horlanmış ama güçlü, dirayetli…
Maça kadar McGregor yapmadık pislik bırakmadı!
Habib’in şahsına, ülkesine, ailesine, inancına, fiziksel özelliklerine hakaret hatta küfürler etti. “ringde seni ezip üzerine şampanya döküp içeceğim” filan dedi yahu. Böyle Erol Taş gibi karakterler sadece filmlerde olur zannederdik.
Doğal olarak bu hakaret ve küçümsemeler Habib’i ekstra motive etti.
Ringe çıktı ve rakibine hayatının en ağır dayağını atarak net bir galibiyet elde etti. Ağzını burnunu dağıttı İrlandalının.
Lakin film burada koptu ne yazık ki!
Maçı izlediğim kanalda Azeri spiker’in şu cümlesi ilginçti:
“Maç bitti ama Habibin taraftarları Makgregiri dövmeye devam edirler!”
Habib de boş durmadı, tellere tırmanıp öyle bir uçuşla rakibinin antrenörlerine saldırdı ki akıl almaz! Çarşı karıştı, ring ana baba gününe döndü. Kim kimi niye dövüyor belli değildi ama spordan başka her şeye benziyordu manzara.
Tarihi bir ıskalamayı daha görmenin üzüntüsüyle kapattım televizyonu.
Bir an için aksi bir tablo belirdi zihnimde.
Rakibini ringde yere sermiş, perişan etmiş ve aman diletmiş Habib, hakemin galibiyetini ilan etmesiyle beraber McGregor’a elini uzatıp yerden kaldırsa… Kendisine uzatılan mikrofona;
“Biz sporcuyuz ve spor yapıyoruz. Burası inançların, hayatların, kültürlerin kavga ettiği, aşağılandığı, hor görüldüğü bir yer değildir. Her insan kıymetlidir, her kültür saygıyı hak eder, her inanç kutsaldır ve değerlidir, rakibime geçmiş olsun diyorum, bu galibiyeti ezilen, horlanan, ötekileştirilen haklara adıyorum” dese tüm dünya bugün ondan bir efsane olarak bahsediyor olacaktı.
Ama ıskaladı Habib…
Ne yazık ki ıskaladı…
Enes’in bu ıskayı yapmasını istemem açıkçası. Yazık eder kendine de ona gönül veren milyonlara da…
Muhammed Ali Clay bu sebeple gerçek bir efsaneydi. Dev gibi rakipleri yere serdikten sonra kendisine uzatılan mikrofona şunları söyleyebildiği için büyüktü:
“İnsanların, ten renklerine göre ayırmak ve bu yüzden onlardan nefret etmek yanlıştır. Renge göre insan seçmek baştan aşağı yanlıştır.”
Muhammed Ali, İslam’ı sevdirdi tüm dünyaya. Boksla alakası olmayan milyonların Müslüman olmasına vesile olmuştu rahmetli.
Bitiş gongu çaldığı anda maç biterdi ve dünyanın en sempatik adamı geri gelirdi, çünkü inancı karakterine yansımıştı. Öke ya da nefretle değil sevgiyle dokunurdu ring dışında muhataplarına…
“Şampiyonluk spor salonunda kazanılmaz. Şampiyonların içlerinde derin bir his, bir hayal, bir vizyon vardır. İrade sahibi olmak, yetenekli olmaktan daha üstündür.” derdi rahmetli efsane…
Sözün özü;
Gönül kazanmak maç kazanmaktan çok daha zordur ama çok daha da önemlidir!
[Naci Karadağ] 10.10.2018 [TR724]
Enes Kanter, kariyerinin en müthiş sezon başlangıcını yaptı. Bu NBA sezonunda Türkiye’deki yandaşların işi çok zor sanırım.
Misal, oynadığı takımın Türkiye’deki temsilciliğini üstlenen arkadaşlar. Yememişler içmemişler, şöyle bir görsel ile ilk maç haberini paylaşmışlar:
“OO” ne ola ki?
Bir gerçeği gizlemek kolay değildir. Hele hele bu gerçeğe tüm dünya şahit oluyorsa…
İş bu sebeple, bu arkadaşların maç sonunda işleri daha da zor olmuştur.
Şimdi bu aşağıdaki tabloda Enes’in ismini nasıl sileceksiniz?
Zor işleri, Allah yardımcıları olmasın ama zor gerçekten!
Sosyal medyada yakından takip ettim Kanter’in hazırlık sürecini.
İnanılmaz zorlu, emek isteyen, herkesin dayanamayacağı profesyonellikte hazırlandı sporcumuz. Bilmiyorum her sezona bu bilinçle hazırlanıyor muydu?
Ve Enes Kanter’i en çok işini yaparken, yani basket oynarken seviyorum.
Pres yapan Enes, smaç yapan Enes, üçlük atan Enes, blok yapan Enes’e hayranım anlıyor musunuz?
Gencecik bir sporcu hayatın karşısına çıkardığı tüm güçlükleri bire birer bloke ederek yürüyor başarının zirvesine.
En çok çok üzüldüğüm ve garipsediğim anlar ise Enes Kanter’in işini değil de polemik yaptığı zamanlar.
Burada önemli bir farkı hatırlatmak isterim; Enes’in kendisine uzatılan mikrofona ülkesinin durumun anlatmasından, kendisine ve ailesine yapılan zorbalıklardan bahsetmesinden asla rahatsız değilim.
Ama ona buna cevap yetiştirmesine, Tayyip Erdoğan’a laf sokmasına, iktidar yandaşlarıyla polemiğe girmesine hiç gerek yok.
Emeğin, bileğin, yüreğin kazandığını dil ile zayi etmesine üzülüyor insan.
Allah kendisine çok büyük bir yetenek bahşetmiş. Bu yeteneği destekleyen fizik de vermiş.
Hepsinden önemlisi, inancını, ideolojisini temsil etmek ve örnek oluşturma fırsatı vermişken bunu zayii etmesi, tarihi bir ıskalama olur diye düşünmekteyim.
Gündelik hoşa gidici şeyler yapmak ilk başta kendisine zarar verir. Ardından davasına ve inancına…
Bence Enes işini yapmalı ve espriyi, polemiği bizlere, yazar-çizer takımına bırakmalı.
Yoksa son yendikleri takımın isminin Pelikan olmasının genç sporcumuzu ekstra motive ettiğini nasıl söyleyebiliriz. (şaka şaka)
Ancak profesyonelseniz, üstelik tüm gözler üzerinizde, kendi ülkeniz sizi terörist, hain, işbirlikçi filan diye suçluyor ve her türlü zalimliği yapıyorsa, çok daha dikkatli ve yapıcı olmalısınız. Size davranıldığı gibi davranırsanız kendi inanç ve ideallerinize zarar verirsiniz.
Muhammed Ali bu sebeple büyüktü, bu nedenle gerçek bir efsaneydi…
İşini ringde yapar, “gong” çaldıktan sonra hızla kulluğa geri dönerdi…
Vaktiyle Türk futbolunun en büyük isimlerinden olan “Kral” Hakan Şükür de bu cendereden geçmişti. Şimdi gönüllerde kurduğu krallığın tahtında oturuyor. Hakan, kendisini şeytanlaştıranlara inat sonsuza kadar yaşayacak gönüllerde.
Enes Kanter daha çok genç, anlıyorum. Ve hiç de kolay bir şey değil bu kadar zulüm, zorbalık ve haksızlık karşısında susup sadece işini yaparak cevap vermek. Fakat Enes Kanter’in misyonu şu anda kendisini düşman olarak gören kitleden kat be kat büyük bunu anlaması lazım.
Enes’in ve ona davranış danışmanlığı yapanlar (varsa tabi) her kim ise onların.
Bıraksın New York Knicks Türkiye Twitter hesabını yöneten zavallıları kendi hallerine, gerçekte onlar acınacak durumda. Hatırlıyor musunuz, bir TV ekranında Hakan Şükür’ün adını söylememek için kılıktan kılığa giren zavallı yorumcuyu?
Ya Khabibi!
Conor McGregor denen dünyanın en itici, en şımarık, en fırlama sözüm ona sporcularından biri var.
İrlandalı…
Küstah, terbiyesiz, hadsiz bir sokak serserisi. Psikopatlık sınırında dolanan bir deli sanki.
Fakat acayip dayanıklı, dövdükçe insana yapışan tiplerden…
Bir de Khabib yani Habib var.
Dağıstanlı.
Gencecik bir sporcu. İsmi şahane; Habib, yani sevgili…
UFC 229 denen ve bence spor bile sayılmaması gereken organizasyonda geçtiğimiz gün karşı karşıya geldi bu iki isim.
Biri batılı, küstah, saygısız, terbiyesiz…
Diğeri doğulu, ezilmiş, horlanmış ama güçlü, dirayetli…
Maça kadar McGregor yapmadık pislik bırakmadı!
Habib’in şahsına, ülkesine, ailesine, inancına, fiziksel özelliklerine hakaret hatta küfürler etti. “ringde seni ezip üzerine şampanya döküp içeceğim” filan dedi yahu. Böyle Erol Taş gibi karakterler sadece filmlerde olur zannederdik.
Doğal olarak bu hakaret ve küçümsemeler Habib’i ekstra motive etti.
Ringe çıktı ve rakibine hayatının en ağır dayağını atarak net bir galibiyet elde etti. Ağzını burnunu dağıttı İrlandalının.
Lakin film burada koptu ne yazık ki!
Maçı izlediğim kanalda Azeri spiker’in şu cümlesi ilginçti:
“Maç bitti ama Habibin taraftarları Makgregiri dövmeye devam edirler!”
Habib de boş durmadı, tellere tırmanıp öyle bir uçuşla rakibinin antrenörlerine saldırdı ki akıl almaz! Çarşı karıştı, ring ana baba gününe döndü. Kim kimi niye dövüyor belli değildi ama spordan başka her şeye benziyordu manzara.
Tarihi bir ıskalamayı daha görmenin üzüntüsüyle kapattım televizyonu.
Bir an için aksi bir tablo belirdi zihnimde.
Rakibini ringde yere sermiş, perişan etmiş ve aman diletmiş Habib, hakemin galibiyetini ilan etmesiyle beraber McGregor’a elini uzatıp yerden kaldırsa… Kendisine uzatılan mikrofona;
“Biz sporcuyuz ve spor yapıyoruz. Burası inançların, hayatların, kültürlerin kavga ettiği, aşağılandığı, hor görüldüğü bir yer değildir. Her insan kıymetlidir, her kültür saygıyı hak eder, her inanç kutsaldır ve değerlidir, rakibime geçmiş olsun diyorum, bu galibiyeti ezilen, horlanan, ötekileştirilen haklara adıyorum” dese tüm dünya bugün ondan bir efsane olarak bahsediyor olacaktı.
Ama ıskaladı Habib…
Ne yazık ki ıskaladı…
Enes’in bu ıskayı yapmasını istemem açıkçası. Yazık eder kendine de ona gönül veren milyonlara da…
Muhammed Ali Clay bu sebeple gerçek bir efsaneydi. Dev gibi rakipleri yere serdikten sonra kendisine uzatılan mikrofona şunları söyleyebildiği için büyüktü:
“İnsanların, ten renklerine göre ayırmak ve bu yüzden onlardan nefret etmek yanlıştır. Renge göre insan seçmek baştan aşağı yanlıştır.”
Muhammed Ali, İslam’ı sevdirdi tüm dünyaya. Boksla alakası olmayan milyonların Müslüman olmasına vesile olmuştu rahmetli.
Bitiş gongu çaldığı anda maç biterdi ve dünyanın en sempatik adamı geri gelirdi, çünkü inancı karakterine yansımıştı. Öke ya da nefretle değil sevgiyle dokunurdu ring dışında muhataplarına…
“Şampiyonluk spor salonunda kazanılmaz. Şampiyonların içlerinde derin bir his, bir hayal, bir vizyon vardır. İrade sahibi olmak, yetenekli olmaktan daha üstündür.” derdi rahmetli efsane…
Sözün özü;
Gönül kazanmak maç kazanmaktan çok daha zordur ama çok daha da önemlidir!
[Naci Karadağ] 10.10.2018 [TR724]
Sporcuların esrarengiz ölümleri [Hasan Cücük]
Son yıllarda futbolcuların ani ölümlerine şahit olduk. Kalbi dayanamayan oyuncular milyonların önünde sahada hayatını kaybetti. Bir de tarihte sır ölümle giden sporcular var. Bazılarının ölüm nedeni ve failleri yıllar sonra ortaya çıktı. Bir kısmı ise fail-i meçhul olarak kaldı. İşte tarihe damgasını vuran 7 esrarengiz sporcu ölümü.
Sonny Liston (1932 – 1971): Sonny Liston boks tarihine en acımasız ve soğuk yüzlü boksörü olarak geçti. 1964 ve 65 yıllarında sürpriz bir şekilde Muhammed Ali’ye yenilince mafyanın tepkisini çekti. Mafya tarafından kontrole alınan Sonny Liston, kendini uyuşturucu ve alkolün kollarına bıraktı. Bir taraftanda boks yaşamını devam ettirdi. 1971 yılında Las Vegas’ta evinde ölü olarak bulundu. Liston’un öldüğü karısı evde olmadığı için tam 6 gün sonra anlaşıldı. Liston’un cesedinin yanında kokain, eroin ve alkol şişeleri vardı. Resmi rapora ölümü aşırı uyuşturucudan kalp ve akciğerin fonksiyonlarını keybetmesi olarak geçti. Ancak daha sonra yapılan araştırmalarda, bir boks maçında şike yapmayı kabul etmeyen Liston’un mafya tarafından ortadan kaldırıldığı ortaya çıktı.
Lutz Eigendorf (1957 – 1983): Dinamo Berlin’in süper liberosu Lutz, Doğu Almanya’nın Beckenbauer’i olarak tanımlanıyordu. 1979 yılında 22 yaşındayken 6 kez Doğu Almanya formasını giymişti. Lutz, 1979 yılında Federal Almanya’ya kaçtı. Buradaki ilk takımı Kaiserslautern’di. Daha sonra Eintrach Braunschweig takımına transfer oldu. 1983 yılında parçalanmış arabasının içinde ölü bulundu. Kanında 2,2 promil alkol çıktı. Tanıdıkları Lutz’un aşırı alkol aldığını inanmadıklarını ifade etmesiyle olay araştırılmaya başlandı. Lutz’un esrarengiz ölümünden 10 yıl sonra açılan Stasi arşivlerinde, öldürülğü yazıyordu. Lutz’un top koşturduğu Dinamo Berlin, Stasi şefi Erich Meilkes’in takımıydı. Lutz’un Batıya kaçmasıyla ajanları peşinden gönderen Meilkes, Lutz’u ortadan kaldırarak intikamı almış oldu. 2003 yılında ise Lutz’u ölüdüren Stasi ajanı Jürgen tutuklandı.
Ottavio Bottecchia (1894 -1927): Ünlü bisikletçi Ottavio 2 Haziran 1927 yılında Kuzey İtalya’da antreman turuna çıktı. Günün ilerleyen saatlerinde Ottavia üzüm bahçesinde ölü bulundu. Bisikleti ağaçta aslı duruyordu. Ottavio’yı üzüm bakça sahiplerinden birinin öldürdüğü iddia edildi ama buna kimse inanmadı. 1970’li yıllarda ortaya çıkan bir papaz Ottavia’nin sosyalist görüşlü olduğu için faşiştler tarafından öldürüldüğünü açıklamasıyla gerçek ortaya çıktı.
Matthias Sindelar (1903 – 1939): 1930’lı yıllarda Avusturya’nın Wunderteam mükemmel futboluyla damgasını vururken takımın yıldızı ise Matthias Sindelar’dı. 1938 yılında Nazi Almanyası, Avusturya’yı işgal ettiğinde aynı yıl Dünya Kupası elemeler için Avusturya – Almanya maçı vardı. Daha önce Avusturya milli formasını 44 kez giyen 27 gol kaydeden Sindelar, Almanya’ya karşı oynamayı reddetti. 29 Ocak 1939’da Sindelar ve Yahudi asıllı sevgilisi evlerinde ölü bulundu. Resmi raporlara Sindelar’ın ölümü ‘gaz zehirlenmesi’ olarak geçti. Gestapo’nun hazırladığı bu rapor Avusturalyalıları tatmin etmedi. Bir çoğu Sindeların kendisine ve sevgilisine karşı uygulanan sert tavırlardan dolayı depresyona girmesi sonucu intihar ettiğine inandı. Daha sonra Sindelar’ın ölümünü araştıran dosyalar esrarengiz bir şekilde ortadan kayboldu. Ölümü hiç bir zaman aydınlatılmadı. 1999 yılında Sindelar Avusturya’da ‘yüzyılı sporcusu’ seçildi.
Hansie Cronje (1969 – 2002): 31 Mayıs 2002’de Güney Afrika kriket milli takımın kaptanlığını yapan Hansie Cronje’ninde içinde bulunduğu uçak düştü. Kriket dünyasında dönen şikeyi açıklayan Cronje 1 yıl ceza almıştı. Cronje’nin şike davasının başlayacağı mahkeme öncesi şüpheli bir kazayla gitmesi kafaları karıştırdı. Cronje davasına bakan polisler tehdit edilerek olayın kapanması sağlandı. Her ne kadar ispat edilmesede, krikette şikeyi organize edenlerin Cronje’yi ortadan kaldırdığı yorumları yapıldı.
Payne Stewart (1957 – 1999): Ekim 1999’da Florida’dan kalkan küçük Learjet tipi uçağın varış noktası Dallas’tı. Ancak uçak havaalanından kalktıktan 24 dakika sonra radarda kayboldu. Hava Kuvvetlerine bağlı iki jet havalanarak uçağı bulmaya çalıştı. Uçak bulunduğunda ise gördükleri manzara inanması çok güç bir durumdu. Uçağın camları karılmış, basınçtan dolayı içerde bulunan 6 kişi hayatını kaybetmişti. Ölenler arasında golf dünyasının önemli ismi Payne Stewart’ta vardı. Uçak 6 eyalet üzerinde uçtuktan sonra Güney Dakota’da yere çakıldı.
Andreas Escobar (1967 – 1994): 1994 Dünya Kupası’nda mücadele eden Kolombiya milli takımı ilk maçında Rumanya’ya 3-1 yenildi. Mafyasıyla ünlü Kolombiya’da milli takımın yenilmesi üzerine teknik patron Maturana ve ortasaha oyuncusu Gabriel Gomez’e karşı ölüm tehditleri geldi. Mafya, ABD maçında Gomez’in yerine Gaviria’nın oynaması talimatını verdi. ABD maçında sahada Gaviria vardı. Ancak Kolombiya defans oyuncusu Escobar’ın kendi kalesine attığı golle maçı 2-1 kaybetti. Yenilginin sorumlusu olarak Escobar’ı ilan eden mafya Dünya Kupası sonrası Escobar’ı öldürerek intikamını aldı. Escobar’ın katili ise daha sonra 43 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
[Hasan Cücük] 10.10.2018 [TR724]
Sonny Liston (1932 – 1971): Sonny Liston boks tarihine en acımasız ve soğuk yüzlü boksörü olarak geçti. 1964 ve 65 yıllarında sürpriz bir şekilde Muhammed Ali’ye yenilince mafyanın tepkisini çekti. Mafya tarafından kontrole alınan Sonny Liston, kendini uyuşturucu ve alkolün kollarına bıraktı. Bir taraftanda boks yaşamını devam ettirdi. 1971 yılında Las Vegas’ta evinde ölü olarak bulundu. Liston’un öldüğü karısı evde olmadığı için tam 6 gün sonra anlaşıldı. Liston’un cesedinin yanında kokain, eroin ve alkol şişeleri vardı. Resmi rapora ölümü aşırı uyuşturucudan kalp ve akciğerin fonksiyonlarını keybetmesi olarak geçti. Ancak daha sonra yapılan araştırmalarda, bir boks maçında şike yapmayı kabul etmeyen Liston’un mafya tarafından ortadan kaldırıldığı ortaya çıktı.
Lutz Eigendorf (1957 – 1983): Dinamo Berlin’in süper liberosu Lutz, Doğu Almanya’nın Beckenbauer’i olarak tanımlanıyordu. 1979 yılında 22 yaşındayken 6 kez Doğu Almanya formasını giymişti. Lutz, 1979 yılında Federal Almanya’ya kaçtı. Buradaki ilk takımı Kaiserslautern’di. Daha sonra Eintrach Braunschweig takımına transfer oldu. 1983 yılında parçalanmış arabasının içinde ölü bulundu. Kanında 2,2 promil alkol çıktı. Tanıdıkları Lutz’un aşırı alkol aldığını inanmadıklarını ifade etmesiyle olay araştırılmaya başlandı. Lutz’un esrarengiz ölümünden 10 yıl sonra açılan Stasi arşivlerinde, öldürülğü yazıyordu. Lutz’un top koşturduğu Dinamo Berlin, Stasi şefi Erich Meilkes’in takımıydı. Lutz’un Batıya kaçmasıyla ajanları peşinden gönderen Meilkes, Lutz’u ortadan kaldırarak intikamı almış oldu. 2003 yılında ise Lutz’u ölüdüren Stasi ajanı Jürgen tutuklandı.
Ottavio Bottecchia (1894 -1927): Ünlü bisikletçi Ottavio 2 Haziran 1927 yılında Kuzey İtalya’da antreman turuna çıktı. Günün ilerleyen saatlerinde Ottavia üzüm bahçesinde ölü bulundu. Bisikleti ağaçta aslı duruyordu. Ottavio’yı üzüm bakça sahiplerinden birinin öldürdüğü iddia edildi ama buna kimse inanmadı. 1970’li yıllarda ortaya çıkan bir papaz Ottavia’nin sosyalist görüşlü olduğu için faşiştler tarafından öldürüldüğünü açıklamasıyla gerçek ortaya çıktı.
Matthias Sindelar (1903 – 1939): 1930’lı yıllarda Avusturya’nın Wunderteam mükemmel futboluyla damgasını vururken takımın yıldızı ise Matthias Sindelar’dı. 1938 yılında Nazi Almanyası, Avusturya’yı işgal ettiğinde aynı yıl Dünya Kupası elemeler için Avusturya – Almanya maçı vardı. Daha önce Avusturya milli formasını 44 kez giyen 27 gol kaydeden Sindelar, Almanya’ya karşı oynamayı reddetti. 29 Ocak 1939’da Sindelar ve Yahudi asıllı sevgilisi evlerinde ölü bulundu. Resmi raporlara Sindelar’ın ölümü ‘gaz zehirlenmesi’ olarak geçti. Gestapo’nun hazırladığı bu rapor Avusturalyalıları tatmin etmedi. Bir çoğu Sindeların kendisine ve sevgilisine karşı uygulanan sert tavırlardan dolayı depresyona girmesi sonucu intihar ettiğine inandı. Daha sonra Sindelar’ın ölümünü araştıran dosyalar esrarengiz bir şekilde ortadan kayboldu. Ölümü hiç bir zaman aydınlatılmadı. 1999 yılında Sindelar Avusturya’da ‘yüzyılı sporcusu’ seçildi.
Hansie Cronje (1969 – 2002): 31 Mayıs 2002’de Güney Afrika kriket milli takımın kaptanlığını yapan Hansie Cronje’ninde içinde bulunduğu uçak düştü. Kriket dünyasında dönen şikeyi açıklayan Cronje 1 yıl ceza almıştı. Cronje’nin şike davasının başlayacağı mahkeme öncesi şüpheli bir kazayla gitmesi kafaları karıştırdı. Cronje davasına bakan polisler tehdit edilerek olayın kapanması sağlandı. Her ne kadar ispat edilmesede, krikette şikeyi organize edenlerin Cronje’yi ortadan kaldırdığı yorumları yapıldı.
Payne Stewart (1957 – 1999): Ekim 1999’da Florida’dan kalkan küçük Learjet tipi uçağın varış noktası Dallas’tı. Ancak uçak havaalanından kalktıktan 24 dakika sonra radarda kayboldu. Hava Kuvvetlerine bağlı iki jet havalanarak uçağı bulmaya çalıştı. Uçak bulunduğunda ise gördükleri manzara inanması çok güç bir durumdu. Uçağın camları karılmış, basınçtan dolayı içerde bulunan 6 kişi hayatını kaybetmişti. Ölenler arasında golf dünyasının önemli ismi Payne Stewart’ta vardı. Uçak 6 eyalet üzerinde uçtuktan sonra Güney Dakota’da yere çakıldı.
Andreas Escobar (1967 – 1994): 1994 Dünya Kupası’nda mücadele eden Kolombiya milli takımı ilk maçında Rumanya’ya 3-1 yenildi. Mafyasıyla ünlü Kolombiya’da milli takımın yenilmesi üzerine teknik patron Maturana ve ortasaha oyuncusu Gabriel Gomez’e karşı ölüm tehditleri geldi. Mafya, ABD maçında Gomez’in yerine Gaviria’nın oynaması talimatını verdi. ABD maçında sahada Gaviria vardı. Ancak Kolombiya defans oyuncusu Escobar’ın kendi kalesine attığı golle maçı 2-1 kaybetti. Yenilginin sorumlusu olarak Escobar’ı ilan eden mafya Dünya Kupası sonrası Escobar’ı öldürerek intikamını aldı. Escobar’ın katili ise daha sonra 43 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
[Hasan Cücük] 10.10.2018 [TR724]
SGK’lıya kız verilir mi? [Bülent Korucu]
Bu kadar ciddi ve hayati bir mesele için laubali başlık diye düşünenleri uyarayım: yazıdaki en aklı başında cümle bu olacak. Zira yazı bir yargı safahatını anlatıyor ve maalesef savcı ve yargıçların tutarlı olmak gibi bir kaygıları yok. Size gazeteci Şirin Kabakçı’nın yargılandığı davadan söz etmek istiyorum. Şirin Kabakçı davası, 15 Temmuz’dan sonra Türkiye’de tutuklu yargılanan yüz bine yakın insan için bir prototip gibi. Mahkeme mahkeme süründürülen gazeteciler adına da birebir örnek.
Şirin Kabakçı 53 yaşında ve Türkiye’de tutuklu yargılanan gazetecilerden biri. Silahlı terör örgütüne üye olmak suçlamasıyla hakkında 10 yıla kadar hapis cezası isteniyor. Üç çocuk babası Kabakçı’nın suçu, Hizmet Hareketiyle bağlantılı olduğu öne sürülen Zaman Gazetesi’nde çalışmak. Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden 1989 yılında mezun olan Kabakçı, 28 yıl fiili gazetecilik hayatında mesleğin bir çok alanında çalıştı. Bir gazeteci için normal hatta görev olan faaliyetler Zaman Gazetesi Konya temsilcisi olan Kabakçı’nın dosyasında suç delili olarak duruyor.
Kabakçı’nın, gözaltına alındığı 11 Mayıs 2017 tarihine kadarki davranışları kaçma şüphesini tamamen ortadan kaldırıyor. Gazeteci Kabakçı mahkemede bu durumu şöyle özetlemişti: “İstanbul’da işsiz kalınca memleketim olan Bartın’a taşındım ve ilk iş olarak gidip yeni adresimi resmi dairelere bildirdim. Kaçmak isteyen biri bunu yapar mı? Pasaportum tutuklandıktan altı ay sonra iptal edildi. Kaçacak olsam pasaportum elimdeyken yapardım.” Kabakçı haklı; onlarca mesai arkadaşı tutuklanmış biri, cebinde pasaportu ile birlikte devlete beyan ettiği adreste yakalanıyorsa kaçma şüphesinden söz edilemez. O yüzden tutukluluğun devamı kararlarına ‘dosyadaki eksiklikler’ şeklinde genel bir gerekçe sunuluyor. Oysa Kabakçı 18 aydır tutuklu ve bu kadar süre içinde tek başına yargılanan birinin dosyasında eksik olması mümkün görünmüyor. Olsa bile bu savcının kabahati olmalı ve sanığı mağdur etmemeli.
Kabakçı, Konya 3. Sulh Ceza Hakimliğinin hazırladığı 24.05.2017 tarihli tutuklama müzekkeresinin ‘suç tarihi’ ve ‘suç yeri’ başlıklı bölümleri boş bırakılarak; kanunsuz hukuksuz bir şekilde, hiçbir gerekçe gösterilmeden tutuklandı. Tutuklama Müzekkeresi’ndeki ‘suç tarihi’ ve ‘suç yeri’ başlıklarının boş bırakılması, savcılığın ve tutuklama kararı veren hakimliğin elinde başvurucunun tutuklanmasına yetecek bir delil olmadığının ve kararın keyfiliğini gösteriyor. Dün yargıçlar, bu tiyatronun biraz daha sürmesini istedi ve iki buçuk ay sonrasına 26 Aralık’a duruşma günü vererek tutukluluğun devamına hükmetti.
İddianamede suç tarihi ve suç yeri olarak Konya görünüyor ama yargılama İstanbul’da devam ediyor. Konya 7. Ağır Ceza Mahkemesi 10 Ekim 2017’de görevsizlik kararı vererek dosyayı İstanbul’a gönderdi. Yürürlükte olan ve uluslararası normlarla uyumlu kanunlara göre, doğal yargıç ilkesi gereği sanıklar isnad edilen suçun işlendiği yerdeki görevli mahkemede yargılanmak zorunda. Gazeteci Kabakçı, Konya’da görev yaptığı yıllarla ilgili suçlanıyor. Hakkında ifade veren tanıklar Konya’da yaşıyorlar ama o İstanbul’da 35. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanıyor. Duruşmalara ancak video bağlantısıyla katılabiliyor. Suç tarihi ve suç yeri başlıklı bölümleri boş bırakarak tutuklama yapan Konya mahkemesinin dosyadan çekilip İstanbul’a havale etmesi açıkça hukuk ihlali.
ByLock yok, Digitürk iptalinde tarihler uyuşmuyor
Kabakçı Davasındaki hukuk ihlalleri bununla sınırlı değil. Hakkındaki suçlamalar 15 Temmuz’dan sonra binlerce insanın yargılanmasına sebep olan ve normalde suç sayılmayan şeyler. İnternet üzerinden haberleşme uygulaması olan ByLock kullanmak ve bir televizyon platformu olan Digitürk’ü iptal ettirmek bunların başında geliyor. Dünya üzerinde yüz binlerce kullanıcısı bulunan bir aplikasyonu kullanmak ya da abone olunan bir platformdan ayrılmak dünyanın hiçbir yerinde suç değil. Türk ceza kanunlarında da böyle bir suç tanımı bulunmuyor. Ancak AKP ve Erdoğan’ın güdümündeki yargı kanunlarda olmayan bir suçu hem de geçmişe yürüterek icat etti. İşin ilginç yanı Kabakçı’nın ByLock kullanmadığı emniyet raporuyla kesinleşti. Digitürk’ü de savcıların suç olarak öne sürdüğü tarihten önce iptal etmiş. Böylece dosyadaki en güçlü deliller(!) çöpe gitti.
Davutoğlu davet etti, neden sadece ben yargılanıyorum?
AKP’li bakan ve milletvekillerinin dahil olduğu heyetlerle yurt dışı gezisine gitmek, aralarında Zaman Gazetesi Genel Müdürü Ekrem Dumanlı’nın bulunduğu meslektaşlarıyla telefonla konuşmak gibi hukuken suç olmayan eylemler de dosyada. Şirin Kabakçı duruşmada katıldığı yurt dışı geziler arasında AKP milletvekilleri, eski Başbakan Ahmet Davutoğlu ve Sümeyye Erdoğan tarafından organize edilenleri saydı. Ve “Bu gezilere gazete yönetiminin görevlendirmesi ve Davutoğlu’nun davetiyle katıldım ve bu yurt dışı gezilerinde gazetecilik dışında herhangi bir iş ve eylemde bulunmadım. Yaptığım haberler gazetede yayınlandı.” Son duruşmada, Yemen’e eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun davetlisi olarak gittiğini ve uçakta kendisi dışında 300 kişi daha bulunduğunu hatırlatıp sordu: “Neden sadece ben yargılanıyorum?”
Yaptığı yüzlerce telefon görüşmesinin içeriği dahi bilinmeden suç delili haline getirilmesine Kabakçı şöyle itiraz ediyor: “2013 yılı öncesi telefon görüşmelerimin 2017 yılında suç olarak önüme konulacağını bilemezdim. Aziz veya ermiş değilim.”
Önceki duruşmada Kabakçı’nın savunmasında kullanacağı belgelerin bir kısmı SEGBİS bağlantısı sırasında görevliler tarafından alındı. Uluslararası anlaşmalar ve Türk Anayasası’nın teminat altına aldığı savunma hakkının ağır ihlali anlamına gelen uygulama duruşma sırasında avukat tarafından kayıtlara geçirildi. Kabakçı dünkü duruşmada hakkında ihbar mektubu yazan kişi ile mahkemede yüzleşmek istediğini belirtti. Biliyoruz ki ne kerameti kendinden menkul muhbirler, ne de mahkeme heyetleri bu tür yüzleşmelerden hoşlanmıyor. Ama sıkı durun, Gazeteci Kabakçı hakkında ihbar mektubu yazan isim de birinin olmadığı anlaşıldı. Normalde ne olması lazım, bu konu dosyadan düşmeli. Ancak mahkeme dijital olarak ‘bunu yazan kim?’ diye araştırma istedi. Şirin kabakçı da doğal olarak hakime sordu: ‘Sayın yargıç ben neden 18 aydır tutukluyum? Bana işlediğim bir suç gösterir misiniz?’ Hakim, anlamsız anlamsız yüzüne bakıp tek bir kelime edemedi.
Bir gazetede çalışmak insanı terör şüphelisi yapmaz
Yargıçların elinde sadece sosyal güvenlik sistemine kayıtlı olduğuna dair belge ve tanık beyanları var. Tanıklar, Kabakçı’nın Zaman Gazetesinde çalıştığını beyan etmiş, polisler de sosyal güvenlik kayıtlarını dosyaya iliştirmiş. Oysa kayıtlı ve vergi ödeyen her şirket gibi Zaman gazetesi de çalıştırdığı personelinin listesini Çalışma Bakanlığına ve sosyal güvenlik sistemine bildirmiş. Şirin Kabakçı’nın orada çalıştığını anlamak için tanık ifadesine ihtiyaç yok. Bir gazetede çalışmak da insanı terör şüphelisi yapmıyor. Tabii bunları hukukun işlediği normal durumlar için söyleyebiliyoruz. Kabakçı mahkemede tanık ifadelerine itirazını şöyle dile getirdi: “Tanıklar ifadelerinde sadece benim Zaman gazetesi temsilcisi olduğumu belirtmişler. Bunu zaten inkar etmiyorum.”
Seksenler Dizisi’nde Rukiye karekterinin ağzından düşürmediği ifade SSK idi. Hayatının gayesi oğluna SSK’lı iş kızına SSK’lı eş bulmak gibiydi. Bu günleri görse kızını SGK’lıya verir miydi dersiniz!
[Bülent Korucu] 10.10.2018 [TR724]
Şirin Kabakçı 53 yaşında ve Türkiye’de tutuklu yargılanan gazetecilerden biri. Silahlı terör örgütüne üye olmak suçlamasıyla hakkında 10 yıla kadar hapis cezası isteniyor. Üç çocuk babası Kabakçı’nın suçu, Hizmet Hareketiyle bağlantılı olduğu öne sürülen Zaman Gazetesi’nde çalışmak. Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden 1989 yılında mezun olan Kabakçı, 28 yıl fiili gazetecilik hayatında mesleğin bir çok alanında çalıştı. Bir gazeteci için normal hatta görev olan faaliyetler Zaman Gazetesi Konya temsilcisi olan Kabakçı’nın dosyasında suç delili olarak duruyor.
Kabakçı’nın, gözaltına alındığı 11 Mayıs 2017 tarihine kadarki davranışları kaçma şüphesini tamamen ortadan kaldırıyor. Gazeteci Kabakçı mahkemede bu durumu şöyle özetlemişti: “İstanbul’da işsiz kalınca memleketim olan Bartın’a taşındım ve ilk iş olarak gidip yeni adresimi resmi dairelere bildirdim. Kaçmak isteyen biri bunu yapar mı? Pasaportum tutuklandıktan altı ay sonra iptal edildi. Kaçacak olsam pasaportum elimdeyken yapardım.” Kabakçı haklı; onlarca mesai arkadaşı tutuklanmış biri, cebinde pasaportu ile birlikte devlete beyan ettiği adreste yakalanıyorsa kaçma şüphesinden söz edilemez. O yüzden tutukluluğun devamı kararlarına ‘dosyadaki eksiklikler’ şeklinde genel bir gerekçe sunuluyor. Oysa Kabakçı 18 aydır tutuklu ve bu kadar süre içinde tek başına yargılanan birinin dosyasında eksik olması mümkün görünmüyor. Olsa bile bu savcının kabahati olmalı ve sanığı mağdur etmemeli.
Kabakçı, Konya 3. Sulh Ceza Hakimliğinin hazırladığı 24.05.2017 tarihli tutuklama müzekkeresinin ‘suç tarihi’ ve ‘suç yeri’ başlıklı bölümleri boş bırakılarak; kanunsuz hukuksuz bir şekilde, hiçbir gerekçe gösterilmeden tutuklandı. Tutuklama Müzekkeresi’ndeki ‘suç tarihi’ ve ‘suç yeri’ başlıklarının boş bırakılması, savcılığın ve tutuklama kararı veren hakimliğin elinde başvurucunun tutuklanmasına yetecek bir delil olmadığının ve kararın keyfiliğini gösteriyor. Dün yargıçlar, bu tiyatronun biraz daha sürmesini istedi ve iki buçuk ay sonrasına 26 Aralık’a duruşma günü vererek tutukluluğun devamına hükmetti.
İddianamede suç tarihi ve suç yeri olarak Konya görünüyor ama yargılama İstanbul’da devam ediyor. Konya 7. Ağır Ceza Mahkemesi 10 Ekim 2017’de görevsizlik kararı vererek dosyayı İstanbul’a gönderdi. Yürürlükte olan ve uluslararası normlarla uyumlu kanunlara göre, doğal yargıç ilkesi gereği sanıklar isnad edilen suçun işlendiği yerdeki görevli mahkemede yargılanmak zorunda. Gazeteci Kabakçı, Konya’da görev yaptığı yıllarla ilgili suçlanıyor. Hakkında ifade veren tanıklar Konya’da yaşıyorlar ama o İstanbul’da 35. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanıyor. Duruşmalara ancak video bağlantısıyla katılabiliyor. Suç tarihi ve suç yeri başlıklı bölümleri boş bırakarak tutuklama yapan Konya mahkemesinin dosyadan çekilip İstanbul’a havale etmesi açıkça hukuk ihlali.
ByLock yok, Digitürk iptalinde tarihler uyuşmuyor
Kabakçı Davasındaki hukuk ihlalleri bununla sınırlı değil. Hakkındaki suçlamalar 15 Temmuz’dan sonra binlerce insanın yargılanmasına sebep olan ve normalde suç sayılmayan şeyler. İnternet üzerinden haberleşme uygulaması olan ByLock kullanmak ve bir televizyon platformu olan Digitürk’ü iptal ettirmek bunların başında geliyor. Dünya üzerinde yüz binlerce kullanıcısı bulunan bir aplikasyonu kullanmak ya da abone olunan bir platformdan ayrılmak dünyanın hiçbir yerinde suç değil. Türk ceza kanunlarında da böyle bir suç tanımı bulunmuyor. Ancak AKP ve Erdoğan’ın güdümündeki yargı kanunlarda olmayan bir suçu hem de geçmişe yürüterek icat etti. İşin ilginç yanı Kabakçı’nın ByLock kullanmadığı emniyet raporuyla kesinleşti. Digitürk’ü de savcıların suç olarak öne sürdüğü tarihten önce iptal etmiş. Böylece dosyadaki en güçlü deliller(!) çöpe gitti.
Davutoğlu davet etti, neden sadece ben yargılanıyorum?
AKP’li bakan ve milletvekillerinin dahil olduğu heyetlerle yurt dışı gezisine gitmek, aralarında Zaman Gazetesi Genel Müdürü Ekrem Dumanlı’nın bulunduğu meslektaşlarıyla telefonla konuşmak gibi hukuken suç olmayan eylemler de dosyada. Şirin Kabakçı duruşmada katıldığı yurt dışı geziler arasında AKP milletvekilleri, eski Başbakan Ahmet Davutoğlu ve Sümeyye Erdoğan tarafından organize edilenleri saydı. Ve “Bu gezilere gazete yönetiminin görevlendirmesi ve Davutoğlu’nun davetiyle katıldım ve bu yurt dışı gezilerinde gazetecilik dışında herhangi bir iş ve eylemde bulunmadım. Yaptığım haberler gazetede yayınlandı.” Son duruşmada, Yemen’e eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun davetlisi olarak gittiğini ve uçakta kendisi dışında 300 kişi daha bulunduğunu hatırlatıp sordu: “Neden sadece ben yargılanıyorum?”
Yaptığı yüzlerce telefon görüşmesinin içeriği dahi bilinmeden suç delili haline getirilmesine Kabakçı şöyle itiraz ediyor: “2013 yılı öncesi telefon görüşmelerimin 2017 yılında suç olarak önüme konulacağını bilemezdim. Aziz veya ermiş değilim.”
Önceki duruşmada Kabakçı’nın savunmasında kullanacağı belgelerin bir kısmı SEGBİS bağlantısı sırasında görevliler tarafından alındı. Uluslararası anlaşmalar ve Türk Anayasası’nın teminat altına aldığı savunma hakkının ağır ihlali anlamına gelen uygulama duruşma sırasında avukat tarafından kayıtlara geçirildi. Kabakçı dünkü duruşmada hakkında ihbar mektubu yazan kişi ile mahkemede yüzleşmek istediğini belirtti. Biliyoruz ki ne kerameti kendinden menkul muhbirler, ne de mahkeme heyetleri bu tür yüzleşmelerden hoşlanmıyor. Ama sıkı durun, Gazeteci Kabakçı hakkında ihbar mektubu yazan isim de birinin olmadığı anlaşıldı. Normalde ne olması lazım, bu konu dosyadan düşmeli. Ancak mahkeme dijital olarak ‘bunu yazan kim?’ diye araştırma istedi. Şirin kabakçı da doğal olarak hakime sordu: ‘Sayın yargıç ben neden 18 aydır tutukluyum? Bana işlediğim bir suç gösterir misiniz?’ Hakim, anlamsız anlamsız yüzüne bakıp tek bir kelime edemedi.
Bir gazetede çalışmak insanı terör şüphelisi yapmaz
Yargıçların elinde sadece sosyal güvenlik sistemine kayıtlı olduğuna dair belge ve tanık beyanları var. Tanıklar, Kabakçı’nın Zaman Gazetesinde çalıştığını beyan etmiş, polisler de sosyal güvenlik kayıtlarını dosyaya iliştirmiş. Oysa kayıtlı ve vergi ödeyen her şirket gibi Zaman gazetesi de çalıştırdığı personelinin listesini Çalışma Bakanlığına ve sosyal güvenlik sistemine bildirmiş. Şirin Kabakçı’nın orada çalıştığını anlamak için tanık ifadesine ihtiyaç yok. Bir gazetede çalışmak da insanı terör şüphelisi yapmıyor. Tabii bunları hukukun işlediği normal durumlar için söyleyebiliyoruz. Kabakçı mahkemede tanık ifadelerine itirazını şöyle dile getirdi: “Tanıklar ifadelerinde sadece benim Zaman gazetesi temsilcisi olduğumu belirtmişler. Bunu zaten inkar etmiyorum.”
Seksenler Dizisi’nde Rukiye karekterinin ağzından düşürmediği ifade SSK idi. Hayatının gayesi oğluna SSK’lı iş kızına SSK’lı eş bulmak gibiydi. Bu günleri görse kızını SGK’lıya verir miydi dersiniz!
[Bülent Korucu] 10.10.2018 [TR724]
Brunson’dan sonra [Adem Yavuz Arslan]
Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceğine dair çok kritik günlere girdik.
2 yılı aşkın süredir Türkiye’de tutuklu bulunan Rahip Brunson’un ev hapsinin devam edip etmeyeceği Cuma günkü duruşmada ilan edilecek.
‘Karar verilecek’ yerine ‘ilan edilecek’ ifadesini bilerek kullandım. Çünkü nasıl ki Rahip Brunson’un tutuklanma kararı mahkemede alınmadı, tahliye ve yurt dışı yasağı kararı da mahkemede alınmayacak.
Her konuda olduğu gibi Brunson meselesinde de söz Saray’da. Oradan gelecek sinyale göre ‘devam’ yada ‘tamam’ denecek.
Peki ne beklemek gerekir ?
ABD tarafında bu duruşmadan sonra rahip Brunson’un yurt dışı yasağının kaldırılması ve ülkesine dönmesi beklentisi var.
Bu beklenti sadece temenni kaynaklı değil.
İkili görüşmelerden sonra ABD medyasına yansıtılan hava bu yönde. Özellikle Dışişleri Bakanı Pompeo’nun mevkidaşı Çavuşoğlu ile yaptığı görüşme sonrası Brunson’un 12 Ekim’de serbest kalmasını beklediklerini söylemesi önemli bir gösterge.
ABD Başkenti’nde şöyle bir hava var; Pentagon’un başını çektiği bir ekol Türkiye ile kavga taraftarı değil. Onların önceliği askeri hedefler, üsler ve operasyonel gerekçeler.
Siyaset boyutunda ise özellikle Rahip Brunson kaynaklı bir öfke var.
Amerikan Kongresi’nden çok sayıda karar çıktı. Hatta Brunson’un serbest kalmaması halinde çok ağır yaptırımların uygulanması talep ediliyor.
Başkan Trump ise bir yandan Kongre’nin baskısını üzerinde hissederken öbür yandan da güvenlik bürokrasisi tarafından ‘dizginlenmeye’ çalışılıyor.
Washington’da konuşulanlara göre Trump’ın Türkiye karşıtı tweet ve açıklamaları sonrası bu ekip devreye girip ‘sakin olun, 12’sinde serbest kalacak’ telkinin de bulundu. Trump’ın Brunson konusunda ki sesizliği bu telkinlerden kaynaklanıyor.
Özetle ABD tarafı Brunson’u bekliyor.
Türkiye tarafı ise karışık. Zira ABD’de başka Türkiye’de başka konuşan bir Erdoğan ve AKP iktidarı var. ABD’lilerle bir araya geldiklerinde pozitif mesajlar veren Erdoğan, Türkiye’ye döndüğünde tam tersi demeçler veriyor.
Eğer Havuz’daki söylemlere bakarsanız Brunson bırakın serbest bırakılmayı, 12 Ekim’de ki duruşmada tekrar tutuklanabilir !. Şahsen bu yorumları AKP seçmeninin gazını almak için üretilmiş -temelsiz söylemler olarak görüyorum.
Daha önce de yazıp, Youtube yayınlarında söylediğim gibi iki gün içinde Rahip Brunson’un yurtdışı yasağının kaldırılacağını düşünüyorum.
Hatta öyle bir ‘hukuki formül’ bulacaklar ki, hepimiz şaşıracağız.
Erdoğan kararı çoktan verilen bir mizanseni oynuyor. Brunson kararının ‘siyasi değil hukuki bir karar’ gibi gözükmesi için 12 Ekim bekleniyor. Zaten dosyanın içi boş ve iddialar absürt idi.
Türkiye’nin yaşadığı ağır ekonomik sorunlar ve dış politikada ki sıkışmışlık nedeniyle Washington’la ilişkilerin düzelmesi gerekiyor. Bakmayın Erdoğan ve AKP’nin ‘anti Amerikancı’ söylemlerine, perde gerisinden Trump’ın gönlünü çelebilmek için inanılmaz bir trafik dönüyor.
BRUNSON SONRASI FIRTINA
Brunson’un ABD’ye dönmesinin ilişkileri yumuşatacağı beklentisi hayli yaygın. Her iki başkentte de bu yönde güçlü bir beklenti var. Ancak Washintgon-Ankara hattında yaşananlara hakim olan uzmanların yorumları çok da iyimser değil.
Zira ‘sorun listesi’ hayli kabarık.
Brunson serbest kalıp ülkesine dönse bile Suriye’de yaşanan gelişmeler, Zarrab ve Halkbank davası, F-35 ve S400 meseleleri sırada bekliyor.
Malum olduğu üzere ABD, Suriye’de YPG ile çalışıyor. Bu durum başından bu yana Türkiye’nin tepkisini çekiyor. Her konuşmasında muhtelif rakamlar vererek bu desteğe dikkat çeken Erdoğan’a göre ABD PKK’ya 19 bin tır ve 3 bin kargo uçağı ile malzeme taşıdı.
Rakamların selahiyeti tartışmalı fakat ABD tarafı da YPG’ye olan desteğini saklamıyor.
Bu konuda ilginç bir noktaya geldik. Malum olduğu üzere 17 Eylül’de Türkiye ve Rusya arasında imzalanan protokole göre 14 Ekim’e kadar İdlib kenti etrafında geniş bir tampon bölge kurulacak. Türkiye bölgedeki yabancı savaşçıların çekilmesinden ve silahsızlandırılmasından sorumlu olacaktı. Aralarında El Kaide bağlantılı gruplarında olduğu onbinlerce savaşçının ne olacağı söz konusu mutabakatın en çok tartışılan konusuydu.
Bu konuda rivayetler muhtelif olsa da ABD başkentinde öne çıkan senaryo şöyle; Erdoğan zaten iyi ilişkiler olan, hatta büyük bir kısmına maaş ödediği bu savaşçıları YPG’ye karşı kullanmak için yeniden örgütlüyor.
Yerel Arap aşiretlerin de desteğiyle on binlerce kişiye ulaşacak (bazı uzmanlara göre 100 bin ) bu güçler Erdoğan’ın Kürtlerle karşı yürüttüğü mücadelenin merkezinde yer alacak. Zaten bölgede muhtelif oranlarda Türk birlikleri var.
Erdoğan’ın bu stratejisinin bir sonucu olarak Türkiye’nin desteklediği ‘yabancı savaşçılar’ ile YPG karşı karşıya gelecek. Doğal olarak bu sonuç Türkiye ile ABD arasında yeni bir kriz demek. Türkiye’nin bölgeden çekilen silahlı gruplar üzerindeki ‘hakimiyeti’ de bir diğer polemik konusu.
Washington’da ki uzmanlar ABD’nin Türkiye ile Kürtler arasında bir tercih yapma durumunda kalırsa Türkiye’yi tercih edeceğini fakat Kürtlerle olan sürecinde çok sancılı olacağını savunuyor.
Suriye’de yaşanan bu gelişmelere paralel olarak devam eden diğer gerginlik konusu ise Rusya’dan alınacak S-400’ler. ABD tarafı her fırsatta Türkiye’nin S-400 almaması gerektiğini, akti halde yaptırımların kapıda olduğunu açıkça söylüyor.
Nitekim Kongre’den geçen yaptırım kararları var.
Türkiye tarafı ise S-400 meselesini ‘bitmiş bir konu’ olarak değerlendiriyor. AKP cephesinden sızanlara göre S-400’lerde bir tartışma yok; karar verildi ve S-400’ler alınacak.
Bu arada kulislere göre Türkiye ile Rusya arasında yapılan İdlib mutabakatının yazılı olmayan maddelerinden birisi de S-400’ler. Ruslar’ın S-400 konusunda geri adım atılmaması kararıyla İdlib anlaşmasına onay verdiği de Washington’da dile getirilen konulardan.
Türkiye ile ABD arasındaki diğer başlıklarda rahatlama olsa bile S-400’lerde krizin süreceği beklentisi hayli güçlü.
Halkbank’a kesilecek ceza, Zarrab’ın anlatımlarından çıkacak yeni iddianameler ve diğer başlıklar. Uzun lafın kısası Brunson ABD’ye dönse bile Ankara ile Washington arasındaki buzların erimesi kolay değil.
Çok zayıf bir ihtimal ama 12 Ekim’de Rahip Brunson bırakılmazsa o zaman Trump’ı Pentagon bile tutamaz. Öte yandan Brunson’un bırakılmaması demek ‘Erdoğan’ı da aşan bir irade’nin varlığını gösterir ki Erdoğan-Ergenekon ittifakı çatırdamaya başladı demektir.
[Adem Yavuz Arslan] 10.10.2018 [TR724]
2 yılı aşkın süredir Türkiye’de tutuklu bulunan Rahip Brunson’un ev hapsinin devam edip etmeyeceği Cuma günkü duruşmada ilan edilecek.
‘Karar verilecek’ yerine ‘ilan edilecek’ ifadesini bilerek kullandım. Çünkü nasıl ki Rahip Brunson’un tutuklanma kararı mahkemede alınmadı, tahliye ve yurt dışı yasağı kararı da mahkemede alınmayacak.
Her konuda olduğu gibi Brunson meselesinde de söz Saray’da. Oradan gelecek sinyale göre ‘devam’ yada ‘tamam’ denecek.
Peki ne beklemek gerekir ?
ABD tarafında bu duruşmadan sonra rahip Brunson’un yurt dışı yasağının kaldırılması ve ülkesine dönmesi beklentisi var.
Bu beklenti sadece temenni kaynaklı değil.
İkili görüşmelerden sonra ABD medyasına yansıtılan hava bu yönde. Özellikle Dışişleri Bakanı Pompeo’nun mevkidaşı Çavuşoğlu ile yaptığı görüşme sonrası Brunson’un 12 Ekim’de serbest kalmasını beklediklerini söylemesi önemli bir gösterge.
ABD Başkenti’nde şöyle bir hava var; Pentagon’un başını çektiği bir ekol Türkiye ile kavga taraftarı değil. Onların önceliği askeri hedefler, üsler ve operasyonel gerekçeler.
Siyaset boyutunda ise özellikle Rahip Brunson kaynaklı bir öfke var.
Amerikan Kongresi’nden çok sayıda karar çıktı. Hatta Brunson’un serbest kalmaması halinde çok ağır yaptırımların uygulanması talep ediliyor.
Başkan Trump ise bir yandan Kongre’nin baskısını üzerinde hissederken öbür yandan da güvenlik bürokrasisi tarafından ‘dizginlenmeye’ çalışılıyor.
Washington’da konuşulanlara göre Trump’ın Türkiye karşıtı tweet ve açıklamaları sonrası bu ekip devreye girip ‘sakin olun, 12’sinde serbest kalacak’ telkinin de bulundu. Trump’ın Brunson konusunda ki sesizliği bu telkinlerden kaynaklanıyor.
Özetle ABD tarafı Brunson’u bekliyor.
Türkiye tarafı ise karışık. Zira ABD’de başka Türkiye’de başka konuşan bir Erdoğan ve AKP iktidarı var. ABD’lilerle bir araya geldiklerinde pozitif mesajlar veren Erdoğan, Türkiye’ye döndüğünde tam tersi demeçler veriyor.
Eğer Havuz’daki söylemlere bakarsanız Brunson bırakın serbest bırakılmayı, 12 Ekim’de ki duruşmada tekrar tutuklanabilir !. Şahsen bu yorumları AKP seçmeninin gazını almak için üretilmiş -temelsiz söylemler olarak görüyorum.
Daha önce de yazıp, Youtube yayınlarında söylediğim gibi iki gün içinde Rahip Brunson’un yurtdışı yasağının kaldırılacağını düşünüyorum.
Hatta öyle bir ‘hukuki formül’ bulacaklar ki, hepimiz şaşıracağız.
Erdoğan kararı çoktan verilen bir mizanseni oynuyor. Brunson kararının ‘siyasi değil hukuki bir karar’ gibi gözükmesi için 12 Ekim bekleniyor. Zaten dosyanın içi boş ve iddialar absürt idi.
Türkiye’nin yaşadığı ağır ekonomik sorunlar ve dış politikada ki sıkışmışlık nedeniyle Washington’la ilişkilerin düzelmesi gerekiyor. Bakmayın Erdoğan ve AKP’nin ‘anti Amerikancı’ söylemlerine, perde gerisinden Trump’ın gönlünü çelebilmek için inanılmaz bir trafik dönüyor.
BRUNSON SONRASI FIRTINA
Brunson’un ABD’ye dönmesinin ilişkileri yumuşatacağı beklentisi hayli yaygın. Her iki başkentte de bu yönde güçlü bir beklenti var. Ancak Washintgon-Ankara hattında yaşananlara hakim olan uzmanların yorumları çok da iyimser değil.
Zira ‘sorun listesi’ hayli kabarık.
Brunson serbest kalıp ülkesine dönse bile Suriye’de yaşanan gelişmeler, Zarrab ve Halkbank davası, F-35 ve S400 meseleleri sırada bekliyor.
Malum olduğu üzere ABD, Suriye’de YPG ile çalışıyor. Bu durum başından bu yana Türkiye’nin tepkisini çekiyor. Her konuşmasında muhtelif rakamlar vererek bu desteğe dikkat çeken Erdoğan’a göre ABD PKK’ya 19 bin tır ve 3 bin kargo uçağı ile malzeme taşıdı.
Rakamların selahiyeti tartışmalı fakat ABD tarafı da YPG’ye olan desteğini saklamıyor.
Bu konuda ilginç bir noktaya geldik. Malum olduğu üzere 17 Eylül’de Türkiye ve Rusya arasında imzalanan protokole göre 14 Ekim’e kadar İdlib kenti etrafında geniş bir tampon bölge kurulacak. Türkiye bölgedeki yabancı savaşçıların çekilmesinden ve silahsızlandırılmasından sorumlu olacaktı. Aralarında El Kaide bağlantılı gruplarında olduğu onbinlerce savaşçının ne olacağı söz konusu mutabakatın en çok tartışılan konusuydu.
Bu konuda rivayetler muhtelif olsa da ABD başkentinde öne çıkan senaryo şöyle; Erdoğan zaten iyi ilişkiler olan, hatta büyük bir kısmına maaş ödediği bu savaşçıları YPG’ye karşı kullanmak için yeniden örgütlüyor.
Yerel Arap aşiretlerin de desteğiyle on binlerce kişiye ulaşacak (bazı uzmanlara göre 100 bin ) bu güçler Erdoğan’ın Kürtlerle karşı yürüttüğü mücadelenin merkezinde yer alacak. Zaten bölgede muhtelif oranlarda Türk birlikleri var.
Erdoğan’ın bu stratejisinin bir sonucu olarak Türkiye’nin desteklediği ‘yabancı savaşçılar’ ile YPG karşı karşıya gelecek. Doğal olarak bu sonuç Türkiye ile ABD arasında yeni bir kriz demek. Türkiye’nin bölgeden çekilen silahlı gruplar üzerindeki ‘hakimiyeti’ de bir diğer polemik konusu.
Washington’da ki uzmanlar ABD’nin Türkiye ile Kürtler arasında bir tercih yapma durumunda kalırsa Türkiye’yi tercih edeceğini fakat Kürtlerle olan sürecinde çok sancılı olacağını savunuyor.
Suriye’de yaşanan bu gelişmelere paralel olarak devam eden diğer gerginlik konusu ise Rusya’dan alınacak S-400’ler. ABD tarafı her fırsatta Türkiye’nin S-400 almaması gerektiğini, akti halde yaptırımların kapıda olduğunu açıkça söylüyor.
Nitekim Kongre’den geçen yaptırım kararları var.
Türkiye tarafı ise S-400 meselesini ‘bitmiş bir konu’ olarak değerlendiriyor. AKP cephesinden sızanlara göre S-400’lerde bir tartışma yok; karar verildi ve S-400’ler alınacak.
Bu arada kulislere göre Türkiye ile Rusya arasında yapılan İdlib mutabakatının yazılı olmayan maddelerinden birisi de S-400’ler. Ruslar’ın S-400 konusunda geri adım atılmaması kararıyla İdlib anlaşmasına onay verdiği de Washington’da dile getirilen konulardan.
Türkiye ile ABD arasındaki diğer başlıklarda rahatlama olsa bile S-400’lerde krizin süreceği beklentisi hayli güçlü.
Halkbank’a kesilecek ceza, Zarrab’ın anlatımlarından çıkacak yeni iddianameler ve diğer başlıklar. Uzun lafın kısası Brunson ABD’ye dönse bile Ankara ile Washington arasındaki buzların erimesi kolay değil.
Çok zayıf bir ihtimal ama 12 Ekim’de Rahip Brunson bırakılmazsa o zaman Trump’ı Pentagon bile tutamaz. Öte yandan Brunson’un bırakılmaması demek ‘Erdoğan’ı da aşan bir irade’nin varlığını gösterir ki Erdoğan-Ergenekon ittifakı çatırdamaya başladı demektir.
[Adem Yavuz Arslan] 10.10.2018 [TR724]
Tam “Ağır Sanayi Hamlesi!” başlatma zamanı [Kadir Coşkun]
Asabiyetimiz artıp, tansiyonumuz yükseldiğinde alil ve demode milli hislerimizin ütopik ağrıları nüksediyor. Şu an ABD’ye fena kızgınız. Etrafta ABD askeri, turisti ya da din adamı bulsak bir kaşık suda boğacağız. Ama bu düşük kalibreli asabi tavırlarımız, küçük trafik kazaları sonrasındaki kısa vadeli, saman alevi afillenmelerimiz geçiciliğinde.
Şairin dediği gibi, “Azim ve gayretimiz!” süreksiz. Zira, Sayın Başkan, ABD’ye gideceği ve ABD Başkanı’ndan randevu dilendiğinde herkes nefesini tutup, “Aman, Trump’ın hey hey’leri üzerinde, çenemizi tutup işi berbat etmeyelim. Adam en az bizimki kadar divane! Öksürse, Dolar çıldırıyor!” deyip, Türk Heyeti’ni taşıyan uçak New York, JFK Havalimanı’ndan ayrılana kadar sessiz, sedasız oturuyorlar. Oldu mu şimdi? Milli gayretiniz madem bu kadar şahlandı, alevlendi, çağlayana dönüştü, elin, Portakal Renkli çorbacısından mı tırsıyor ve ürküyorsunuz? Alın size “Ağır Sanayi Hamlesi!” yalan ve ütopyası için gereken hınç ve motivasyon! Bu günden tezi yok üzerinde Made in Emperyalizm yazan bütün teknolojiye kapıları kapatın ve savaş açın. ABD ve Rusya’dan alınan füze ve tanklar hariç. Onların yazılımları üretildikleri ülkeye ait ve size vermezlerse, bütün o savaş mühimmatı, çiçek saksısı olmaktan başka işe yaramaz. Zaten biz de sade suya tirit, basit şeylerden bahsediyoruz. Milli Otomobil yapmak gibi, asırlık hayallerimizden…
Milli meseleler sözkonusu olduğunda, herkesten fazla kızıyor görünüp, sağa-sola höykürmek, ecdat yadigarı sporlardan. Ne var ki, geçtiğimiz yüzyıl içinde, eksik olduğumuz şey milli gayret, asabiyet ya da hamaset değil; ufuksuz ve müstebit devlet adamlarının bir türlü anlamak ve kavramak istemedikleri, küresel değişim trendinden habersizlik. Bunun neticesi teknolojik atalet. Alınıp, gücenmeyelim; ekonomik ve siyasi eğilimlerin virajlara hızlı girdiği dönemlerde, savrulmak devlet-i aliye’den devraldığımız kötü zaaflardan.
Alman hayranlığımız başladığında “Sanayi Hamlesi” retoriğinin kıblesi Alman Teknolojisi olmus. Japonların, harakiri pahasına giriştikleri teknolojik atılım pervasızlıklarını farkedince “Japon Kalkınma Modeli”nin peşine düşülmüş. Japon tutkusu öne geçip, başımızı döndürdüğünde, Almanlara sırt çevirenler, yine alışılmış hissi bahaneler bulmuşlar; “Japonlar daha dindar ve muhafazakar. Almanlar ahlaksız!” Hiç kimsenin de aklına “Ya hu, oğlana düğür mü gideceksiniz? Size ne aile yapısından!” diyesi gelmemiş. Köprü, yol, alt geçit, su altından tünel gibi Japonların tekelinde olan sektörler konusunda adresimiz yine, Japon Modeli.
Meclisteki yemin merasiminden sonra hiç görmediğimiz milletvekilleri, ya da beceriksizliği ile marka olmuş, gündeme sadece Dolmabahçe Görüşmeleri skandalı ile gelen Emekli Genelkurmay Başkanlarının gönülleri alınmak istendiğinde, Alman Mühendislik Harikası sayılan Mercedes ya da Audi marka araçların, hem de “Custom Design!”, müşteriye özel versiyonlarının, sipariş edilmesi, teknolojik tercihler konusundaki ince zevklerimizin önemli göstergesi. Yerli ve yabancı otomobil piyasasından haberdar bazı dostlarım, bu tür araçların, Türkiye’deki en yüksek memur maaşı ile bile alınamayacak kadar astronomik rakamlarından bahsettiler.
Tam “Sanayi Hamlesi” zamanı!
Türkiye’deki imkansızlıkların aşılma ihtimali, güneşin dünyaya 30 santim yaklaşma muhalliği içinde dile getirildiğinde, milli hisleri konusunda kendisini özel donanımlı, seçkin, ya da vatanseverliği, koltuk değneği partilere oy vermekten ibaret sayanlar fazla alınıyorlar. En az teknolojik kafa yapımız kadar küflü, milliyetçi-muhafazakar zihni arıza, ilaç ve tedavi tutmuyor.
“Su ile çalışan araba icad ettik!” dendiğinde, “Gerçekten mi?” insani refleksi, “Herşeyi biz yaparız, yapmalıyız. Biz hala yapamadıysak, herkes beklemeli!” saplantılarında gezenler için “Biz de yaptık, Ne var bunda?” umursamazlığında eriyor. Karadenizli Temel Usta’nın yaptığı otomobil, Eski Hacı Murat kasasına, Ford Lastikleri, Mercedes amblemi, Alman, İtalyan ve Fransız Motor aksamından, ortaya karışık motor-şanzuman kokteyli. Elektrik, iç dizayn ve fren aksamını zikretmeye gerek yok. Otomobil bir hareket etsin, durdurması kolay. Saatte yirmi mil gideceği için frene, sadece gündüz kullanacağınız içinde elektrik aksamına ihtiyacınız olmayacak.
Laf aramızda; su ile çalışan araba icad edileli neredeyse, yarım asır olmuş ama, fizibilite ve kullanım problemlerinden dolayı kimse üzerinde durmuyor, ciddiye almıyor. Farz muhal, Karadeniz Bölgesinde, su ile çalışan bir otomobil yapsanız, aynı otomobil bırakın okyanus ötesi ülkelerde, Türkiye’nin Akdeniz kıyılarında bile çalışmaz. Malum Karadeniz’in tuzluluk oranı, Akdeniz ve diğer deniz sularından daha yüksek! Burada hatırlattım. Karadenizli Ustalar, artık bu hatayı yapmazlar, umarım. Bölge halkı dünya’da Karadeniz’den daha büyük su birikintilerinin olduğunu inkar etmiyordur, herhalde.
Ustalık başka, mühendislik ise bambaşka!
Teknolojinin üretildiği ya da üretilme ihtimalinin olduğu bölge, yetişmiş eleman ve personelin etnik kimliğinin bir ehemmiyeti yok. Önemli olan, iş taksiminde kime neyin düştüğü. Türk Medyası, teknolojiye ait orijinal fikirlerin hemen hepsini-Saray’ı memnun etmek içinde olabilir-Karadeniz Bölgesine hasrederek, icad olarak sunulan herşeyi bölgenin fıkra edebiyatına mal etmekten başka bir şey yapmıyor. Mühendislik ve ustalığın fıkralarda da olsa arasının ayrılması şart.
Geçmiş gün, ne zaman ve hangi kanalda seyrettiğimi hatırlamıyorum, bir televizyon programında, Mimar Sinan ile alakalı bir değerlendirme, şimdiye kadar Efsane mimarımız ile alakalı duyduğum en makul ve ikna edici ayrıntı idi. Koca Sinan, kendisi efsane de, yaptığı her şey efsaneden ibaret değil. İnşa mevzuundaki kerameti, plan, proje ve hesaplarını sarıp sarmalayıp, yaptığı eserlerin bir köşesine gizlemesi gibi, boş ve abes gizemler içermiyor.
Bahsettiğim programdaki o misafir, gayet açık gönüllülükle, “Sinan çok iyi bir matematikçi. Size garip gelebilir ama, belki hayatında bir kez bile eline mala, çekiç, kürek, çivi veya keser almamıştır.” dedi. Oldu mu şimdi? Ne yani Koca Sinan, inşaat şantiyesinde, sırtından ter akan, taş kırmaktan elleri nasırlaşmış, güneşin altında rengi kiremite dönmüş ağır siklet inşaat ustası değil mi? Önümüzdeki milenyum için, parlattığımız ve dehaları(!) hususunda tereddüt etmediğimiz “Karadenizli Ustalar Projesi” çöktü mü demeye getiriyorsunuz? Bunun en basit tabirle, hukuki açıdan “İhanet!” ile kovuşturmaya konu olacağı hiç mi aklınıza gelmez? Bu ima, üç çeyrek asırdır beslenen “Ağır Sanayi Hamlesi!” ütopyasının, milli-babayiğitlerine (!) hakaret sayılmaz mı? Bu endişelerimden dolayı, programın sunucu ve misafirini gizli tutuyorum.
Türkiye’nin düşük kaliteli siyasetçileri, hasbelkader hizmete sunulan-yabancılara ihale edildiği için, üretilen diyemiyoruz-, teknolojik yatırımların açılışlarına katılmaya ayrı bir özen gösteriyorlar. Medyaya yansıyan bu görüntüler, az gelişmiş ve diktatörlüğün kol gezdiği üçüncü dünya ülkelerinin aşina olduğu kareler.
Gelişmiş dünya farklı
Bu tür teknolojik, gelişmeleri onları üreten mühendisler, mucitler veya bu işte zihnen enerji sarfetmiş iş arkadaşları tanıtıyor. Steve Jobs, 2006 yılında ilk iPhone’u piyasaya sürdüğünde, dönemin ABD Başkanı, Bush idi. O gün ve sonrasında, Bush iPhone ile alakalı hiç bir reklam, tanıtım ya da etkinlikte kameralara “iPhone benim zamanımda icad edildi!” diyerek poz vermedi. Hadi çok uzağa gitmeyelim. “Milli Otomobil” in üretimine katkıda bulunsun diye getirdikleri ve devlet töreni ile karşıladıkları, Elon Musk, elektrikli otomobil ile ABD Pazarı’na girerken, hala hayatta olan 5 ABD Başkanı’ndan hiç birisi kameraların görüş mesafesinde değildi. İşte bahsettiğimiz, gelişmiş teknolojik zihniyet bu. Yoksa, Belediye Otobüslerinin şöfor mahalline oturup, “Ağır Sanayi Hamlesi!” nden bahsetmek değil.
Teknolojik zihniyet açısından tıkanıp kaldığımız bu açmazda Almanya yine yardımımıza yetişecek gibi. Önümüzdeki beş yıl içerisinde, ellerinde kalan mozotlu araçlardan bir şekilde kurtulmanın çarelerini düşünüyorlarmış. Türk yetkililer, Karadeniz menşeli ustalardan bir kaç mucid ayarlayıp, yol masraflarına da katlanarak-malum Euro, dur-durak bilmiyor. Yol masrafları pahalı- Almanya’dan bir şeyler bulup, “Biz icad ettik!” diyerek piyasaya sürebilirler. Hem böylece, Türkiyede, Siyasi-İslam eğiliminin babası sayılan rahmetlinin de ruhu şad olmuş olur.
[Kadir Coşkun] 10.10.2018 [TR724]
Şairin dediği gibi, “Azim ve gayretimiz!” süreksiz. Zira, Sayın Başkan, ABD’ye gideceği ve ABD Başkanı’ndan randevu dilendiğinde herkes nefesini tutup, “Aman, Trump’ın hey hey’leri üzerinde, çenemizi tutup işi berbat etmeyelim. Adam en az bizimki kadar divane! Öksürse, Dolar çıldırıyor!” deyip, Türk Heyeti’ni taşıyan uçak New York, JFK Havalimanı’ndan ayrılana kadar sessiz, sedasız oturuyorlar. Oldu mu şimdi? Milli gayretiniz madem bu kadar şahlandı, alevlendi, çağlayana dönüştü, elin, Portakal Renkli çorbacısından mı tırsıyor ve ürküyorsunuz? Alın size “Ağır Sanayi Hamlesi!” yalan ve ütopyası için gereken hınç ve motivasyon! Bu günden tezi yok üzerinde Made in Emperyalizm yazan bütün teknolojiye kapıları kapatın ve savaş açın. ABD ve Rusya’dan alınan füze ve tanklar hariç. Onların yazılımları üretildikleri ülkeye ait ve size vermezlerse, bütün o savaş mühimmatı, çiçek saksısı olmaktan başka işe yaramaz. Zaten biz de sade suya tirit, basit şeylerden bahsediyoruz. Milli Otomobil yapmak gibi, asırlık hayallerimizden…
Milli meseleler sözkonusu olduğunda, herkesten fazla kızıyor görünüp, sağa-sola höykürmek, ecdat yadigarı sporlardan. Ne var ki, geçtiğimiz yüzyıl içinde, eksik olduğumuz şey milli gayret, asabiyet ya da hamaset değil; ufuksuz ve müstebit devlet adamlarının bir türlü anlamak ve kavramak istemedikleri, küresel değişim trendinden habersizlik. Bunun neticesi teknolojik atalet. Alınıp, gücenmeyelim; ekonomik ve siyasi eğilimlerin virajlara hızlı girdiği dönemlerde, savrulmak devlet-i aliye’den devraldığımız kötü zaaflardan.
Alman hayranlığımız başladığında “Sanayi Hamlesi” retoriğinin kıblesi Alman Teknolojisi olmus. Japonların, harakiri pahasına giriştikleri teknolojik atılım pervasızlıklarını farkedince “Japon Kalkınma Modeli”nin peşine düşülmüş. Japon tutkusu öne geçip, başımızı döndürdüğünde, Almanlara sırt çevirenler, yine alışılmış hissi bahaneler bulmuşlar; “Japonlar daha dindar ve muhafazakar. Almanlar ahlaksız!” Hiç kimsenin de aklına “Ya hu, oğlana düğür mü gideceksiniz? Size ne aile yapısından!” diyesi gelmemiş. Köprü, yol, alt geçit, su altından tünel gibi Japonların tekelinde olan sektörler konusunda adresimiz yine, Japon Modeli.
Meclisteki yemin merasiminden sonra hiç görmediğimiz milletvekilleri, ya da beceriksizliği ile marka olmuş, gündeme sadece Dolmabahçe Görüşmeleri skandalı ile gelen Emekli Genelkurmay Başkanlarının gönülleri alınmak istendiğinde, Alman Mühendislik Harikası sayılan Mercedes ya da Audi marka araçların, hem de “Custom Design!”, müşteriye özel versiyonlarının, sipariş edilmesi, teknolojik tercihler konusundaki ince zevklerimizin önemli göstergesi. Yerli ve yabancı otomobil piyasasından haberdar bazı dostlarım, bu tür araçların, Türkiye’deki en yüksek memur maaşı ile bile alınamayacak kadar astronomik rakamlarından bahsettiler.
Tam “Sanayi Hamlesi” zamanı!
Türkiye’deki imkansızlıkların aşılma ihtimali, güneşin dünyaya 30 santim yaklaşma muhalliği içinde dile getirildiğinde, milli hisleri konusunda kendisini özel donanımlı, seçkin, ya da vatanseverliği, koltuk değneği partilere oy vermekten ibaret sayanlar fazla alınıyorlar. En az teknolojik kafa yapımız kadar küflü, milliyetçi-muhafazakar zihni arıza, ilaç ve tedavi tutmuyor.
“Su ile çalışan araba icad ettik!” dendiğinde, “Gerçekten mi?” insani refleksi, “Herşeyi biz yaparız, yapmalıyız. Biz hala yapamadıysak, herkes beklemeli!” saplantılarında gezenler için “Biz de yaptık, Ne var bunda?” umursamazlığında eriyor. Karadenizli Temel Usta’nın yaptığı otomobil, Eski Hacı Murat kasasına, Ford Lastikleri, Mercedes amblemi, Alman, İtalyan ve Fransız Motor aksamından, ortaya karışık motor-şanzuman kokteyli. Elektrik, iç dizayn ve fren aksamını zikretmeye gerek yok. Otomobil bir hareket etsin, durdurması kolay. Saatte yirmi mil gideceği için frene, sadece gündüz kullanacağınız içinde elektrik aksamına ihtiyacınız olmayacak.
Laf aramızda; su ile çalışan araba icad edileli neredeyse, yarım asır olmuş ama, fizibilite ve kullanım problemlerinden dolayı kimse üzerinde durmuyor, ciddiye almıyor. Farz muhal, Karadeniz Bölgesinde, su ile çalışan bir otomobil yapsanız, aynı otomobil bırakın okyanus ötesi ülkelerde, Türkiye’nin Akdeniz kıyılarında bile çalışmaz. Malum Karadeniz’in tuzluluk oranı, Akdeniz ve diğer deniz sularından daha yüksek! Burada hatırlattım. Karadenizli Ustalar, artık bu hatayı yapmazlar, umarım. Bölge halkı dünya’da Karadeniz’den daha büyük su birikintilerinin olduğunu inkar etmiyordur, herhalde.
Ustalık başka, mühendislik ise bambaşka!
Teknolojinin üretildiği ya da üretilme ihtimalinin olduğu bölge, yetişmiş eleman ve personelin etnik kimliğinin bir ehemmiyeti yok. Önemli olan, iş taksiminde kime neyin düştüğü. Türk Medyası, teknolojiye ait orijinal fikirlerin hemen hepsini-Saray’ı memnun etmek içinde olabilir-Karadeniz Bölgesine hasrederek, icad olarak sunulan herşeyi bölgenin fıkra edebiyatına mal etmekten başka bir şey yapmıyor. Mühendislik ve ustalığın fıkralarda da olsa arasının ayrılması şart.
Geçmiş gün, ne zaman ve hangi kanalda seyrettiğimi hatırlamıyorum, bir televizyon programında, Mimar Sinan ile alakalı bir değerlendirme, şimdiye kadar Efsane mimarımız ile alakalı duyduğum en makul ve ikna edici ayrıntı idi. Koca Sinan, kendisi efsane de, yaptığı her şey efsaneden ibaret değil. İnşa mevzuundaki kerameti, plan, proje ve hesaplarını sarıp sarmalayıp, yaptığı eserlerin bir köşesine gizlemesi gibi, boş ve abes gizemler içermiyor.
Bahsettiğim programdaki o misafir, gayet açık gönüllülükle, “Sinan çok iyi bir matematikçi. Size garip gelebilir ama, belki hayatında bir kez bile eline mala, çekiç, kürek, çivi veya keser almamıştır.” dedi. Oldu mu şimdi? Ne yani Koca Sinan, inşaat şantiyesinde, sırtından ter akan, taş kırmaktan elleri nasırlaşmış, güneşin altında rengi kiremite dönmüş ağır siklet inşaat ustası değil mi? Önümüzdeki milenyum için, parlattığımız ve dehaları(!) hususunda tereddüt etmediğimiz “Karadenizli Ustalar Projesi” çöktü mü demeye getiriyorsunuz? Bunun en basit tabirle, hukuki açıdan “İhanet!” ile kovuşturmaya konu olacağı hiç mi aklınıza gelmez? Bu ima, üç çeyrek asırdır beslenen “Ağır Sanayi Hamlesi!” ütopyasının, milli-babayiğitlerine (!) hakaret sayılmaz mı? Bu endişelerimden dolayı, programın sunucu ve misafirini gizli tutuyorum.
Türkiye’nin düşük kaliteli siyasetçileri, hasbelkader hizmete sunulan-yabancılara ihale edildiği için, üretilen diyemiyoruz-, teknolojik yatırımların açılışlarına katılmaya ayrı bir özen gösteriyorlar. Medyaya yansıyan bu görüntüler, az gelişmiş ve diktatörlüğün kol gezdiği üçüncü dünya ülkelerinin aşina olduğu kareler.
Gelişmiş dünya farklı
Bu tür teknolojik, gelişmeleri onları üreten mühendisler, mucitler veya bu işte zihnen enerji sarfetmiş iş arkadaşları tanıtıyor. Steve Jobs, 2006 yılında ilk iPhone’u piyasaya sürdüğünde, dönemin ABD Başkanı, Bush idi. O gün ve sonrasında, Bush iPhone ile alakalı hiç bir reklam, tanıtım ya da etkinlikte kameralara “iPhone benim zamanımda icad edildi!” diyerek poz vermedi. Hadi çok uzağa gitmeyelim. “Milli Otomobil” in üretimine katkıda bulunsun diye getirdikleri ve devlet töreni ile karşıladıkları, Elon Musk, elektrikli otomobil ile ABD Pazarı’na girerken, hala hayatta olan 5 ABD Başkanı’ndan hiç birisi kameraların görüş mesafesinde değildi. İşte bahsettiğimiz, gelişmiş teknolojik zihniyet bu. Yoksa, Belediye Otobüslerinin şöfor mahalline oturup, “Ağır Sanayi Hamlesi!” nden bahsetmek değil.
Teknolojik zihniyet açısından tıkanıp kaldığımız bu açmazda Almanya yine yardımımıza yetişecek gibi. Önümüzdeki beş yıl içerisinde, ellerinde kalan mozotlu araçlardan bir şekilde kurtulmanın çarelerini düşünüyorlarmış. Türk yetkililer, Karadeniz menşeli ustalardan bir kaç mucid ayarlayıp, yol masraflarına da katlanarak-malum Euro, dur-durak bilmiyor. Yol masrafları pahalı- Almanya’dan bir şeyler bulup, “Biz icad ettik!” diyerek piyasaya sürebilirler. Hem böylece, Türkiyede, Siyasi-İslam eğiliminin babası sayılan rahmetlinin de ruhu şad olmuş olur.
[Kadir Coşkun] 10.10.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)