Afyon Hapishanesi... [Ebu Abdurrahman]

Üstad Bediüzzaman Hazretleri Şualar isimli eserinin On Beşinci Şua bölümünde, hapiste yazılan bu Risale için şunları söylüyor: “Afyon hapsinde on bir ay tecrid-i mutlakta (tek başına) bulunduğuma dair, Temyiz Mahkemesine yazdığım istida bahanesiyle, otuz beş sene inzivada, bilhassa gecelerde dünyayı unutmakta bulunan ve garazlı gözetimlerle yirmi üç sene sıkıntı çekmesinden dolayı insanlardan ürken-çekinen ve yalnız tek başına kalarak, hizmetçisinden ve Nur dersini iştiyakla arzulayandan başka kimse ile bir saat beraber bir yerde bulunmaktan çok sıkılan benim gibi bir bîçâreyi, Beşinci Koğuşa cebren nakledip kardeşlerimin yanıma gelmelerini de yasakladılar.

O kalabalık içinde yaşayamayacağım diye çok telaş ederken, birden bir hiddet ve gazap alâmeti olarak soğuk o derece şiddetlendi ki; eğer o eski yerimde (tek başıma tecridde) kalsaydım, hiç dayanamayacaktım. O  zahmet, benim hakkımda rahmete döndü.

“Kalbe geldi ki, ‘Gerçi Nur talebeleri, her koğuşta hem kendileri hesabına, hem senin bedeline tam Nur dersleriyle çalışıyorlar. Fakat bu Beşinci Koğuş, bir nevi tecrid yeri olmasından tazeleniyor, değişiyor; Nur dersine daha ziyade muhtaçtır. Hem (komünist) Rus’un dehşetli bir inkâr ile Allah’ı tanımamak ile hücumunu yazan gazetelerin yazılarını okuyan gençler ve ihtiyarlar, elbette Allah’a imandaki, O’nun varlığına ve birliğine dair gayet kat’î ve kuvvetli derslere pek ziyade ihtiyaçları var…’ diye tesbihat yaparken kalbe geldi. Ben de sabah namazından sonra eskiden beri on defa okuduğum ‘Lâ ilahe illallahü vahdehü…’ tevhid ve tehlilim on bir kelimesindeki delil ve müjdeleri ders vermeye Bismillah deyip yazmaya başladım…”

Zaten, bu Risalenin giriş kısmında “Bu ders zâhiren küçük, hakikaten pek büyük, çok kuvvetli ve çok geniş bir Risaledir. Hem benim tefekkürî  hayatımın, hem Nur’un tahkîkî mânevî hayatının ilmelyakîn, aynelyakîn birleşmesinden çıkan îmanî bir meyve ve Firdevsî bir Kur’anî semeredir.”

Bu kısım birinci Makam’dır. Üstad Hazretleri ayrıca On Beşinci Şuâ’nın İkinci Kısmını yine Afyon Hapisanesinde yazmıştır.

Üstad Hazretleri, Afyon Hapisanesine “Üçüncü Medrese-i Yusufiye” diyor. Çünkü, Birincisi Eskişehir, İkincisi Denizli’dir… Bu Kısım, Fâtiha Suresiyle ilgilidir. Namaz kılan mahkûmların, hatta bütün müminlerin her rekatta okudukları Fâtiha Suresinin kelimelerinin, cümlelerinin ve âyetlerinin  nasıl birer derin mânâ ifade ettiklerini anlatmış olması bakımından mesele çok mühimdir. Aslında bu hatırlatma ile sizlerin Üstad Hazretlerinin Şualar isimli kitabındaki bu bölümleri mütalaa etmenizi de istirham etmiş oluyorum. Hatırlatılması bizden…

Ebu Abdurrahman, 23.11.2016 /Samanyolu Haber

CHP’nin fişini çekerlerken… [Barbaros Kartal]

CHP’nin dün yapılan grup toplantısı Meclis TV’de teknik bir sorun bahanesiyle yayınlanmadı. Ta ki milletvekilleri Meclis TV’ye gidene kadar. Milletvekilleri gidince nedense bir anda teknik sorun çözülmüş oldu.

O kadar pervasızlaşıldı ki artık keyiflerine göre istediklerini meclise alıp istedikleri zaman partilerden yayın yapıyorlar. Havuz medyası, milletvekillerinin tepkisini “CHP rejiyi bastı” şeklinde verdi. Aksaklıklar sadece yayınla ilgili değildi. Ses sistemi de bir türlü yapılamadı ve Kılıçdaroğlu kürsü değiştirmek zorunda kaldı. Geçen hafta HDP grubunun misafirleri meclise sokulmamıştı.

Nedense muhalefetin bu başına gelenler hiç MHP’nin başına gelmiyor. Herhalde onu muhalefetten saymıyorlar.

Kılıçdaroğlu meclis başkanına seslenerek “Eğer sende onur varsa, kimlik varsa, sende ahlak varsa bunu yapan adamı çıkarırsın kapının önüne koyarsın” dedi. Sanki bunu yapan kişi kendi cesareti ile bunu yapmış gibi. Kapı önüne koysalar ne olacak başka bir kurumda ya da bir belediyede terfi ederek işe başlar.

Kılıçdaroğlu 15 Temmuz’dan sonra iklimin etkisiyle Saray’a gittiğinde yıllardır TRT’ye çıkamıyorum demiş, muhatabı da “Allah Allah haberim yok nasıl olur?” cevabını vermişti. Ardından pat diye Kılıçdaroğlu yasak savma kabilinden TRT’de görünmüştü. İpler kimin elinde bilmeyen yok zaten.

Bugün CHP’nin koyduğu tavır ve vekillerin aktif muhalefeti bir şeyler anlatmalı. CHP’nin sonuç almaktan uzak tavırları büyük bir kitleyi pasifleştiriyor ve yaşanacak her şeye karşı korumasız hale getiriyor.

Çocuk istismarı yasasında bir zafer kazanılmadı daha doğrusu henüz tehlike geçmedi, bir geceyarısı aynen Meclis’ten geçirirler ancak en azından ses çıkarabileceği görüldü. Sadece çocukların değil ülkede bütün değerlerin ırzına geçiliyor. CHP artık kürsü muhalefetinden sahaya inmeli. Çünkü artık Meclis’te selfie çektirmeyle tweet atmakla bir şeyler olmayacağını çoktan görmüş olması lazım. Sağdan say 10, soldan say 10 vekilin kendi çabasıyla olacak şeyler değil bunlar. Bugün kaybetme korkusuyla sizi frenleyen şeyler yarın zaten elinizden alınmış olacak.

Demirtaş’ın arkasında ciddi bir halk desteği hem de gerektiğinde tepkisini göstermek konusunda şiddete başvurmaktan çekinmeyecek bir kitle var. HDP’nin dayandığı taban ile PKK’nın dayandığı tabanın neredeyse aynı olmasından ciddi bir reaksiyon beklentisi vardı.

Bu durum, PKK’nın nasıl derin bir örgüt olduğunu göstermesi adına öğretici oldu. Kobani düştü düşecek dendi diye ülkeyi savaş alanına çevirebiliyor. Sembol şehir Diyarbakır’ın belediye başkanı ile belki de şimdiye kadar en çok sevilen parti lideri kulağından tutulup hapse atılıyor ses yok.

O yüzden CHP’liler milyonlarca oyumuz var, ana muhalefetiz bir şey olmaz diyorlarsa çok yanılıyorlar. Bugün televizyonun fişini çekenler yarın sizin fişinizi çeker, gidecek reji de bulamazsınız.

ANKARA ŞİMDİ BAŞKA ŞEY DİYOR

Defalarca Türkiye’ye getireceksiniz. Gizli, açık bir sürü toplantı yapacaksınız. Sonra düşman ilan edip şimdi de hakkında yakalama kararı çıkaracaksınız. Bu nasıl bir devlet ciddiyeti nasıl bir iş yapma yöntemi? Bu saatten sonra yerel aktörlerden kim size güvenir? Bu kadar siyah-beyaz kararlar arasında Ortadoğu’da ne yapabilirsiniz? Kendi yanınıza çekip ortak çalışmayı planladıysanız neden olmadı? PYD madem PKK’nın bir kolu Türkiye’de eylem yapmaya ihtiyacı mı var?

İTÜ mezunu, yıllarca Türkiye’de kalmış biri ile muhatap olmayınca sanki adamlar buharlaşıyor. IŞİD bayrağı olunca ses çıkarmadığınız yerlere bunlar bayrak asınca mı kötü oldular? Ama Müslim kendi kendisini yakacak şeyler söylemişti zaten geç bile kalındı:

“Erdoğan’ın Lahey’de yargılanması için bütün dosyalar hazırlanmış durumda. Ruslar bu dosyalara, yani Türkiye’nin DAİŞ’le ilişkilerini gösteren belgelerin hepsine sahip. ABD’de devam eden Sarraf davasını unutmayın. Bu dava birilerinin boynunda ip gibi duruyor.”

BU SATIRLARIN GEREĞİ…

Türkiye,

-gerçekle ilişkisini yitirmiş,

-bir kaos içinde savrulan,

-rasyonel yaklaşımları yeterince önemsemeyen,

-metodolojilerle ilişkisini koparmış,

-uluslararası ‘know how’, süreç ve teknolojilerle bağı olmayan bir toplum, ülke, devlet şeklinde hareket ediyor.

Bu alıntı havuzdan. Havuzda yazan, çalışan kimseye meslek olarak saygım yok. Yukarıdaki satırların sahibi Hasan Bülent Kahraman’ın da sicilinde, ‘hükümetin karanlık bir şekilde finanse ettiği gazetesinde köşe yazarı’ diye yazacak. Küpü doldurabildiğim kadar doldurayım diyenler bile artık rol yapamıyor. Bakalım Türkiye için kaos içinde savrulan tespitini yapan aydınımız “Türkiye, hiçbir dönemde bu kadar özgür, bu kadar huzurlu, bu kadar rahat bir dönemi yaşamamıştır” diyen zata karşı da kahramanlık yapabilecek mi?

Barbaros Kartal, 23.11.2016 /TR724

Balkon konuşması balkonda kaldı, şimdi KHK Rejimi var [Mehmet Yıldız]

ABD’nin 45’inci başkanı seçilen Donald Trump, zafer konuşmasında ‘Bütün ulus olarak hepimizin bir araya gelme zamanı. Bütün ABD’lilerin başkanı olacağım. Seçimlerde beni desteklemeyenlerin de yardımına başvuracağım’ demiş. Devamında, büyümeyi iki katına çıkaracağını, ABD ekonomisini ‘bir numara’ yapacağını, yolları, köprüleri ve hastaneleri yeniden inşa edeceğini söylemiş.

Bu sözler bir yerden tanıdık geliyor mu size de?

2011’de seçimleri kazanan Erdoğan da benzer bir konuşma yapmıştı. ‘Hangi partiye oy vermiş olursa olsun her bir kardeşimizin huzur, güven, barış ve  adalet içinde yaşamını idame ettireceğinden hiç kimsenin şüphesi olmasın’ dedikten sonra Türkiye bambaşka sulara yelken açtı.

2014’te Cumhurbaşkanlığı seçimini kazandıktan sonra AK Parti Genel Merkezi’nde yaptığı balkon konuşmasında ‘Sadece şahsıma oy verenler değil, oy vermeyenler de kazanmıştır. Sevenlerimiz kadar sevmeyenlerimiz de kazanmıştır’ diyerek herkesi kucaklayacağı mesajını verdi.

Normal demokrasilerde seçmen kendisine verilen vaatlerin takipçisi olur. Peki bizde o günden sonra ne oldu, bu vaatlerin ne kadarı gerçekleşti?

Yüzde 50 memnunsa iş tamam

Türkiye’nin yüzde 50’sini memnun ettiği sürece saltanatının devam edeceğini keşfeden Erdoğan, içeride bütün ülkeyi yangın yerine çevirme, dışarıda itibarımızı sıfırlama pahasına kararlı bir şekilde adımlar atmaya başladı. Buna ilave olarak kirli oyunlarla dizayn ettiği ve asla iktidar alternatifi olamayacak muhalefet de konumunu sağlamlaştırdı.

Türkiye’nin yarısı hayatından memnun. Zira diğer yarısının elindekilerin alınıp kendisine verilmesinden pek rahatsız görünmüyor. Bir zamanlar ‘devlet yardımları’ ile seçim kazanan AKP, herkesten aldığı vergileri büyük ölçüde yandaşlarını memnun etmek için kullanmakta. 2015’te toplam sosyal yardım harcaması tutarı 28.5 milyar lira olarak gerçekleşmiş. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı verilerine göre 1 milyon 93 bin aile düzenli yardım alıyor. Bu da yaklaşık 15 milyon kişiye yardım edildiği anlamına geliyor. İş dünyasında zaten işin çivisi çoktan çıktı. Neredeyse bütün ihaleler yandaş iş adamlarına gidiyor. Kazara arada düşük fiyat verip kazanan olsa bile ihale iptal edilip tekrar yerine gidiyor.

Gasp rejimi iş başında

Erdoğan ve AKP hükümeti son 1 yıldır yeni bir safhaya geçti: Kendinden olmayanın elindekini alıp kendinden olana vermek. Hukuk devleti rafa kaldırıldı ve tam anlamıyla bir gasp rejimi kuruldu. ‘Tanıdık’ üç beş sulh ceza hakiminden alınan uydurma kararlarla alın teriyle kazanılmış Anadolu sermayesine göz dikildi. Kaynak Holding ve Bankasya ile başlayan bu süreç medya kuruluşlarına kayyım atama kılıfıyla el koymaya kadar devam etti. Her el koymadan sonra gelen tepkiler absorbe edildikçe yeni el koymalar takip etti. Ta ki 15 Temmuz’a kadar..

Usta’ca kurgulanmış 15 Temmuz kalkışması, Erdoğan’a o güne kadar yapmak isteyip de yandaşlarının bile ‘bu kadar da olmaz’ dedikleri için yapamadığı her şeyi yapma fırsatını verdi. Art arda yayınlanan OHAL kararnameleriyle Türkiye’nin yarısının elinde ne varsa alınıp bir kısmını kalan yarısına bir kısmını kendisine peşkeş çekme dönemi başladı.

Önce Hizmet hareketine yakın ne kadar şirket varsa (zaten uzun zamandır hepsi bir bir fişlenmişti) hepsinin malları elinden alınıp önce TMSF’ye devredildi. Son bilgilere göre 550’ye yakın şirkete el konulup TMSF’ye devredilmiş. Bu şirketlerin toplam aktif büyüklüğü 30 milyar, ciroları 10 milyar lirayı aşıyormuş. Tabi bu rakamlar TMSF’nin azaltarak ilan ettiği rakamlar. Sadece Koza İpek grubunun 20 milyar dolarlık maden rezervinin olduğunu Akın İpek twitter hesabından açıklamıştı. Şimdilerde hangi şirketin hangi yandaşa verileceği pazarlıkları sürüyor.

Geçtiğimiz günlerde Sabah Grubunun yayını Para Dergisi’nin haberine göre birçok şirkete şimdiden talipliler varmış. Boydak Holding’in en önemli markası İstikbal Mobilya için Vestel, Taç, Linens gibi markaların sahibi Zorlu Holding teklif vermeye hazırlanıyormuş. Zorlu, İstikbal’i alır ise Taç ve Linens mağazalarıyla sinerji oluşturacaklarmış! Koza İpek’in milyarlarca dolarlık mal varlığına göz koyan kişi de sürpriz değil elbette. Adam öldürmeye azmettirmekten kesinleşmiş müebbet hapis cezası bulunan Metro Holding’in patronu Galip Öztürk, geçtiğimiz günlerde aff-ı şahane (!) ile Türkiye’ye dönmüş ve ayağının tozuyla Koza İpek holdinge talip olduğunu açıklamıştı. Parasının kaynağının da son dönemde nedense ülkemize pek bir alaka gösteren Katar sermayesi olduğunu söylemişti.

Kamuda yaşananlara gelince…

Dün sonuncusu yayınlanan KHK’larla TSK, Emniyet, Milli Eğitim, Diyanet ve diğer kamu kurumlarından yüz binden fazla devlet memurunun işine son verildi. Hizmet hareketine ait okullardan 21 bin, Milli Eğitimden 28 bin öğretmen işten atıldı ve öğretmenlik lisansları iptal edildi. Orduda görev yapan rütbeli subayların neredeyse tamamına yakını ihraç edildi, TSK bitirildi. Adeta devletin hafızası silindi,  beli kırıldı.

Ortaya çıkan bu muazzam boşluk nasıl kapatılacak? Şimdi bütün yandaşların iştahını kabartan bir istihdam alanı açılmış oldu. Erdoğan ve AKP iktidarı kendisine kayıtsız şartsız destek veren herkese borcunu bu şekilde ödeyecek. Yan komşusu ya KHK kararıyla işinden atılmış, ya da hapse tıkılmış, çoluk çocuğu açlığa mahkum edilmiş AKP seçmeni de kavuştuğu bu imkanların çılgınca tadını çıkaracak.

Dolgu malzemesi hazır

Gasp edilen şirketlerin kimlere peşkeş çekileceğini az çok biliyoruz. Peki kamuda ortaya çıkan boşluk kimler tarafından doldurulacak?

TSK’da ortaya çıkan boşluk Erdoğan’ı günahı kadar sevmeyen Ergenekon, Balyoz ve Perinçek ekibi tarafından, emniyet teşkilatı, SADAT tarafından, yargı Perinçek, Bahçeli ve az sayıda Hakyol’un batıl tetikçilerinden oluşan koalisyon tarafından, Milli Eğitim, parti teşkilatlarından referans verilmiş AKP seçmeni tarafından doldurulacak.

Bu arada hizmet hareketi mensuplarına yer açmak için cezaevlerinden çıkarılıp toplumun içine salıverilen 40 bin kişiyi (becerebilselerdi 4 bin tecavüzcüyü) unutmayalım.

Şimdi şu cümleleri bir daha okuyalım:

‘Hangi partiye oy vermiş olursa olsun her bir kardeşimizin huzur, güven, barış ve  adalet içinde yaşamını idame ettireceğinden hiç kimsenin şüphesi olmasın.’

‘sadece şahsıma oy verenler değil, oy vermeyenler de kazanmıştır. Sevenlerimiz kadar sevmeyenlerimiz de kazanmıştır’

Doğru mu? Yalandan kim ölmüş diye boşuna dememişler.

Mehmet Yıldız, 23.11.2016 /TR724

Medya bir gecede bu hale gelmedi [Kemal Ay]

2012’de, ardı ardına yaptığı tansiyonu tırmandırıcı açıklamalardan (mesela kürtajla ilgili çıkış) sonra, bir TV’de gazeteciler kendisine bu konuyu sorduklarında Tayyip Erdoğan şöyle demişti: “Gündemi ben belirlemezsem, başbakan olamam.”

Halbuki 1994’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğunda da, 2002’de partisiyle tek başına iktidara yürüdüğünde de, arkasında yoğun bir medya desteği, buna bağlı bir gündemi belirleme gücü yoktu. Nitekim içinden çıktığı Milli Görüş geleneğinin de yerleşik medyada doğru düzgün bir görünürlüğü olmamasına rağmen, Necmettin Erbakan etkili bir figürdü ve başbakanlık da yapmıştı.

Problemli ilişkilerin sonucu

Medyanın o dönem siyasetten çok bürokrasinin etki alanında olduğu söylenir. 1990’lı yıllar boyunca Kürt siyasetçilerin hapsedilmesi, Refah ve Fazilet partisinin kapatılması gibi hadiselerde ana akım medya, hep yargıdan yana durdu. Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nde (DGM) bugünkü gibi gazeteciler ve yazarlar yargılanırken de pek sesini çıkarmadı.

Ancak medyanın asıl büyük problemi, gazete ve TV sahiplerinin çarpık iş ilişkileriydi. 2000’de Sabah ve ATV grubunun sahibi Dinç Bilgin’in ortağı olduğu Etibank’a TMSF el koymuştu ve bu durum Sabah-ATV grubunu da etkilemişti. 2003’te Turgay Ciner medya grubunun marka değerini kiraladı ancak 2007’de TMSF bu kez Ciner ve Bilgin arasında ‘hileli’ anlaşma olduğu gerekçesiyle Sabah ve ATV’ye el koydu.

TMSF eliyle yandaş medya

AKP’nin iktidardaki ilk dönemi (2002-2007) tahmin edileceği üzere laiklik kavgalarıyla geçti ancak gerek Avrupa Birliği (AB) yolundaki reformlar, gerekse mali disiplinle birlikte ekonominin vurduğu dipten yukarı doğru tırmanması, halkta olumlu karşılandı. Bu arada 2002 seçimlerinde kıl payı Meclis dışı kalan Cem Uzan’ın malvarlığı, sahibi olduğu medya kuruluşlarıyla birlikte, 2004’te TMSF’ye aktarıldı.

2007’de Cumhurbaşkanlığı seçimi vardı ve AKP’nin adayı “İmam Hatipli Erdoğan” değil “İngiltere’de okumuş Abdullah Gül” olacaktı. Buna rağmen Meclis’te seçimi kazanan Gül’ün Köşk’e çıkmasına Anayasa Mahkemesi mani oldu. Meşhur ‘367 kararı’ verildi. Bu arada TMSF’deki Star Gazetesi, 2006’da Kıbrıslı iş adamı Ali Özmen Safa’ya satıldı. Safa’nın “Erdoğan’ın ricası ile” medya işine girdiği iddia edildi. Star’ın yeni sahibinin ortakları arasında Zaman Gazetesi’nin kurucularından Alaaddin Kaya da vardı.

2007’deki e-muhtıra ve ‘ordu millet elele’ yapılan Cumhuriyet mitingleri, Temmuz ayındaki genel seçimde AKP’nin yeniden tek başına iktidar olmasını engellemedi. Üstelik artık daha güçlüydü. Yıl sonunda Erdoğan’ın “bizim Çalık” dediği ve damadı Berat Albayrak’ın holdinginin CEO’su olduğu Ahmet Çalık, Türkiye’nin 2 numaralı medya şirketini, yani Sabah-ATV grubunu TMSF’den aldı. Bu maksatla kurulan Turkuvaz Yayıncılık AŞ’nin genel müdürlüğüne de Berat Albayrak’ın kardeşi Serhat Albayrak oturmuştu.

Demokratların beklenmedik desteği

Böylece ‘yandaş medya’ oluşturuluyordu. Bazı demokrat yazarlar, iktidara karşı ‘kötü niyetli’ bir medyanın yanına ‘yandaş bir medya’nın konmasının demokrasi adına gerekliliğini savunuyordu. Mesela Alper Görmüş, Taraf gazetesindeki köşesinde şöyle yazdı:

“Aslına bakarsanız, 2003-2004’ten sonra eski yekpare medya bloku yarılmasaydı, Ergenekon ve darbe davalarını yürütmek de mümkün olmayacaktı. Bu blok öyle büyük bir terör yaratacaktı ki, ona rağmen bir adım atmak hemen hemen imkânsız hale gelecekti. Ve yine aslına bakarsanız, eski medya yapısıyla birlikte AK Parti de varlığını sürdüremez, bu blokun yaratacağı akıntıda boğulur kalırdı. Kanaatimce AK Parti ve Tayyip Erdoğan, bu gerçeği gördükleri için kendilerine yakın yeni bir medya blokunun doğmasının önünü açtı, bu gelişmeye destek verdi.”

Eğer Erdoğan’a yakın işadamları sıfırdan bir medya kurmaya kalksalardı, bunda gayrimeşru bir taraf olmayabilirdi. Ancak bunun devlet gücünün, yani TMSF’nin ve devlet ihalelerinin kullanılmasıyla oluşturulması, iktidara hakkı olmayan bir yetki vermekti. O yıllarda olayın bu tarafı, pek konuşulmadı. (Hakkını yemeyelim Ertuğrul Özkök bu konuda birçok yazı yazdı.)

Ergenekon sürecinde medya kutuplaştı

2007’den sonra Erdoğan’ın hedefinde Aydın Doğan vardı. Doğan’ın bir başbakanı pijamasıyla karşılamasından 1990’lı yıllarda kurulan koalisyonlardaki etkisine kadar bir dizi şey yazıldı, çizildi. Erdoğan, “Vatandaş Aydın” olarak hesap sorulacağını ima etti.

O sıralarda başlayan Ergenekon soruşturmaları, medyadaki yarılmayı da hızlandırdı. AYM’nin açtığı kapatma davasından kılpayı sıyrılan AKP, artık müdafaa değil hücum pozisyonundaydı. Ergenekon soruşturmalarını ‘savunanlar’ ve bu soruşturmalara ‘karşı olanlar’ şeklinde saflar ayrıştı. Muhalifler ‘darbeye destek olmak’la suçlandı. Askerler ve bürokratların yanı sıra, gazeteciler de hapse atılmaya başlanmıştı.

Ergenekon soruşturmalarına en etkili ‘muhalefeti’ medya değil Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) yapıyordu. 2010 Referandumu’nun en önemli konusu da bu kurulun yapısını değiştirmekti. ‘Yandaş medya’ referandumu 12 Eylül’le hesaplaşma olarak pazarlamıştı. Haksız sayılmazdı ama referandumda kabul edilen reformların hepsi daha sonra geri alınacaktı. Referandumdan kısa süre sonra Taraf gazetesinin patlattığı Balyoz haberleriyle, bir de Balyoz davası başladı.

Ustalık döneminin medyası

Muhtemelen AKP muhalifleri o dönemde, yaşanan bunca karışıklığa rağmen AKP’nin neden oyunu sürekli arttırabildiğini merak ediyordu. 2011’deki genel seçimlerde yüzde 50’ye yakın oy alan Erdoğan, ‘ustalık dönemi’ni ilan etmişti.

Doğan Grubu’na vergi cezaları üzerinden ve alenen meydanlarda (ve yandaş medyada) hedef göstererek yüklenen Erdoğan, Enis Berberoğlu’nun Hürriyet’in başına geçtiği dönemde gazetede köklü değişiklerin yapılmasına yol açmıştı. Berberoğlu bu süreci şöyle anlatıyor bir röportajında: “Tayyip Erdoğan nokta atışı yapmadı. Hürriyet’e sopayla girdi. Ne çıkarsa bahtına. Tahmin edemeyeceğiniz kanallar kullanıldı o süreçte.”

Ustalık dönemi sadece medyada değil diğer pek çok meselede de hissediliyordu. Gündemi kızıştıran açıklamalar ve uygulamalar yapılıyordu. Kamu kurumlarında AKP etkisi iyiden iyiye hissedilmişti artık. TRT ve AA gibi ülkedeki en yaygın medya ağı, artık doğrudan AKP’ye bağlıydı. Erdoğan mitinglerde bazı gazetecileri hedef göstermeye başlamıştı.

Gezi’yle fark edilen gerçek

2013’ün Mayıs ayında Gezi Parkı protestoları başladığında, daha önce hiç de hissedilmeyen bir durumla karşı karşıya kalındı. NTV, Habertürk ve CNN Türk gibi ‘demokrat’ hatta ‘muhalif’ kanallar Gezi olaylarını ekrana taşımadı. Ya da taşıyamadı. Bu durum, Erdoğan’ın medya üzerindeki nüfuzunun zannedilenin çok ötesine geçtiğini gösteriyordu.

Aynı yılın sonunda patlak veren 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarında ve sonrasında başlayan ‘tape bombardımanında’ medyaya dair çok önemli bilgiler ifşa oldu:

– Yandaş medyaya Halkbankası gibi bankalardan reklam adı altında para aktarıldığı ortaya çıktı.

– Erdoğan’ın Habertürk’te Fatih Saraç (Alo Fatih) üzerinden kanalı kontrol ettiği anlaşıldı. Dönemin Başbakanı, altyazılara kadar karışıyordu.

– NTV’de de Nermin Yurteri üzerinden siyaset baskısı kurulduğu belirlendi. Kanaldaki tartışma programlarına alınacak konuklar hakkında talimat veriliyordu.

– Sabah-ATV grubunun Ahmet Çalık’tan sonra işadamlarından ihale karşılığı alınan paralarla oluşturulmuş bir ‘havuz’ sistemi ile finanse edildiği su yüzüne çıktı.

Ancak bunlara rağmen AKP bütün suçlarını sandıkta ‘aklatmayı’ başardı. 2014’te Mehmet Emin Karamehmet’ten TMSF’ye geçen Akşam ve Güneş gazeteleri, ihale oyunlarıyla Ethem Sancak’a satıldı. Star Grubu’nu da satın alan Sancak, yakın zamanda medya operasyonlarını Mehmet Cengiz’e devretti. (Ne de olsa ‘havuz arkadaşlığı’ böyle günler için…)

Propaganda makinesi

17-25 Aralık’tan sonra ‘yandaş medya’ adı verilen propaganda makinesi, hemen her gün Hizmet Hareketi adına yalan haberler üretti. Buna, ‘yandaş’ olmayan ama Cemaat antipatisi olan kesimler de katıldı. Yandaş medyanın yanına ‘yandaş yargı’ (Sulh Ceza Hâkimlikleri) icat edildi. 1 Kasım 2015’teki genel seçimlere gidilirken Koza İpek Grubu’na kayyım atandı. Grubun iki gazete ve iki TV’si bir gecede ‘yandaşlaştırıldı’.

1 Kasım’da da seçmen AKP’yi desteklemeye karar verince geriye yapacak fazla bir şey kalmamıştı aslında. Seçimden kısa süre sonra, Erdoğan’ın kürsüden açıkça tehdit ettiği Can Dündar ve Erdem Gül, Cumhuriyet gazetesinin manşeti sebebiyle tutuklandı. Mart 2016’da Zaman gazetesine kayyım atandı. Bu arada internet sitelerinin ya da bazı haberlerin olduğu url’lerin mahkeme kararı bile olmaksızın kapatılabilmesi yetkisi BTK’ya verildi.

15 Temmuz’da bitirici vuruş

Bu aleni gasp, sansür ve baskı ortamında 15 Temmuz darbesinin ‘Allah’ın lütfu’ olarak ortaya çıkışı gecikmedi. O günden sonra istenen gazeteler ve TV’ler bir KHK eliyle kapatılırken, birçok gazeteci de tutuklanmıştı. ‘Yandaş medya’ kavramı medya içerisindeki bir ‘durumu’ ifade etmekten, artık bütün medyayı tanımlamaya doğru genişletilmişti. Yani, artık ‘ya yandaşsın, ya da yoksun’ denilmişti.

Nitekim son olarak Cumhuriyet gazetesinin yazarları tutuklandı. Bu arada Berat Albayrak’ın mail kutusunun hack’lenmesiyle, Aydın Doğan’ın damadı Mehmet Ali Yalçındağ’ın Doğan Medya’nın faaliyetleriyle ilgili Saray’a düzenli raporlar sunduğu ortaya çıktı. Sadece Yalçındağ istifa etti.

Türkiye’de medya problemleri AKP ile başlamadı. Ama AKP sayesinde artık medyada bir problem kalmadı çünkü medya kalmadı. İnternet TV’leri ve online gazetecilik dışında pek alan bırakılmadı insanlara. En güçlü ses duyurabilme platformu olan sosyal medyanın da vanası iktidarın elinde. Mesela Mardin Belediye Başkanı Ahmet Türk’ün tutuklandığı gün, bölgede interneti dilediği gibi kesebiliyor… Bir gün bütün ülkede de kesebilir, neden olmasın?

Kemal Ay, 23.11.2016 /TR724

Anayasa yok, KHK verelim [Haber-İnceleme: Erman Yalaz]

OHAL döneminin alametifarikası hükmüne geçen ve Erdoğan’ın “normal zamanda yapamadıklarımızı yapıyoruz” diyerek açıkça itiraf ettiği Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) yine toplu tasfiyeler ve sivil toplumun yıkımı gerçekleşti. Dün yayınlanan 677 ve 678 no’lu KHK’lar, 16 bin memurun ihracını, 500 STK’nın kapatılmasını getirdi.

Başta Anayasa’nın belirlediği temel hak ve hürriyetler olmak üzere; taraf olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Evrensel İnsan Hakları Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler Ulusalarası Çalışma Örgütü (İLO) sözleşmeleriyle güvence altına alınmış bütün haklar KHK’lar eliyle gasp ediliyor. Maaş, özlük, sigorta, hatta yargıya ulaşıp dava etme hakları dahi ellerinden alınıyor. Konu bir süredir ‘sivil ölüm’ başlığıyla tartışılıyor.

Mer’i Türk Ceza Kanunu’nu yapan isimlerden Prof. Dr. İzzet Özgenç’in tabiriyle “Ağaç kökü yiyerek hayata tutunmaya mahkumiyet cezası” veriliyor insanlara. Semt pazarlarında çalışan öğretmenler, onlarca işyerinden kovulan memurlar, bulaşık yıkayarak çocuklarına bakan hakim-savcı eşleri. Aileler bölünüyor, neyle suçlandığı bilinmeyen 100 binden fazla insan gözaltına alınmış, 40 bine yakını hapishanelerde. Bir de üstüne insanların işleri, banka hesapları ellerinden alınarak hayatta kalma imkanları ortadan kaldırılıyor.

Cezaevindekiler bu  ‘sivil ölüm’ mahkumiyetini aileleriyle birlikte çekiyor maalesef. Varsa, evlerine, arabalarına tedbir konmuş ya da hacze verilmiş. Sendikal örgütlenme hakları, sivil toplum kurma, muhtaçlara yardım etme gibi en temel insani görevleri yapamaz hale getirilmiş bir toplum yapısı var karşımızda.

Hizmet Hareketiyle irtibatlı bütün STK’lar kapatılmış. Önünden geçen, suyundan içen, bankasından kart alan kodese gönderilme tehdidiyle karşı karşıya. Alevi, Sünni, Kürt, Zaza, sol, sosyal demokrat, Milliyetçi, ülkücü muhalif kim varsa gözaltı ve mahpus ile terbiye edilmeye çalışılıyor. İşkenceler, maddi-manevi gasplar, mala mülke çökmeler, ırza, insanlık onuruna tecavüzler almış başını gidiyor.

KHK’larla inşa edilen hukuksuzluklara anayasa ve evrensel hukuk ışığında birlikte bakalım.

DİN, DİL, IRK, SİYASİ DÜŞÜNCE, İNANÇ, MEZHEP FARKI GÖZETMEKSİZİN KANUN ÖNÜNDE EŞİTLİK

Anayasa Madde 10. “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.”

Yani siz filanca cemaatten, siz filanca fırkadan, ırktan, görüştensin diye kimse işinden, evinden, barkından, malından, canından, namusundan edilemez.

TEMEL HAK VE HÜRRİYETLERİ, REFAH VE  HUZURU KORUMA GÖREVİ

Anayasa Madde 5. “Devletin temel amaç ve görevleri, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.”

Manzarada huzur bulanlar, sadece Erdoğan ve AKP rejiminin zulümle serfiraz elit zümresi gözüküyor. Topyekûn ülkedeki huzursuzluk, bir trafik kazasından kahvede çıkan tartışmaya kadar alev alıyor. Cinayet üstüne cinayet işleniyor. Cinnet, ahlaksızlık, hırsızlık gırtlağı geçmiş. Toplum boğuluyor.

TEMEL HAK VE HÜRRİYETLER ORTADAN KALDIRILAMAZ, SINIRLANAMAZ

Anayasa Madde 14. “Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz.”

İki taraflı bu hüküm, devletin temel hak ve hürriyetleri ortadan hiçbir şartta kaldıramayacağını söylüyor. Bu ülkede Anayasa maalesef 4 senedir askıda. Bir adamın, bir grubun sözleri kanun. Uymayanlar şaki, terörist!

SUÇLULUĞU İSPATLANANA KADAR HERKES MASUMDUR, İNSANIN MADDİ MANEVİ VARLIĞI ORTADAN KALDIRILAMAZ

Peki, savaş, sıkıyönetim, olağanüstü hallerde hak ve hürriyetlerin kullanımı durdurulabilir mi? Hayır. Anasaya’nın 15. maddesinin ikinci fıkrası çok açık. “…Anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilir. Birinci fıkrada belirlenen durumlarda da, savaş hukukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler dışında, kişinin yaşama hakkına, maddî ve manevî varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz; suç ve cezalar geçmişe yürütülemez; suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.”

Bırakın düşünce açıklamayı; gazete, kitap, cevşen okudu, TV izledi, internete girdi, filanca kişiyi twitter’da takip etti, filanca onu takip etti diye hapse giren onbinler var. Haksız yere hapsedilen masumların evinden çıkan suç aletlerine bir bakın; kitap, cd, bilgisayar, tefsir, risale…. Ya masumiyet karinesi!? Yerle yeksan. Anayasal, yasal, insani, İslami hiçbir güvence işletilmiyor. Devlet kanunla değil, sanki hukuksuzlukla, çete-mafya düzeni ile yönetiliyor.

MADDİ MANEVİ VARLIĞINI KORUMA HAKKI

Madde 17. “Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.”

Suçsuz yere hapse atılmış, iddianamesi bile yazılmamış 40 bin kişi var.

Madde 19. “Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir”

Evinden alınmış, 2-3 aydır eşiyle, avukatlarıyla görüştürülmeyen binlerce insan var. OHAL ve KHK’lar gerekçesiyle gözaltı süresi 30 gün. 5 gün avukatla görüşmek yasak.

Madde 20. “Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.”

Madde 21. “Kimsenin konutuna dokunulamaz. ”

Madde 22. “Herkes, haberleşme hürriyetine sahiptir”

Madde 23. “Herkes, yerleşme ve seyahat hürriyetine sahiptir”

Madde 24. “Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir”

Madde 25. “Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir”

Uzağa gitmeyin, Diriliş Ertuğrul dizisini seyretmediğini söyleyen Okan Bayülgen’in havuz medyası ve Saray eliyle nasıl hizaya getirilip, özür diletildiğine bakın. Bir diziyi seyretmediğini söyleyecek kadar özgür bir ülke Türkiye! Ya da şarkıcı Sıla’nın, Yenikapı mitingini eleştirdiği için konserlerinin ardı ardına iptal edildiğini hatırlayın.

BASIN VE İFADE HÜRRİYETİ; TUTUKLU GAZETECİLER, KAPALI KURUMLAR

Madde 28. “Basın hürdür, sansür edilemez. Basımevi kurmak izin alma ve malî teminat yatırma şartına bağlanamaz. Müsadere edilemez.”

Tutuklu gazeteci sayısı 146. Kapatılan basın yayın ve medya kurumu sayısı, son KHK ile eklenenlerle birlikte 174.  Bunların 50’si gazete, 32’si televizyon, 29’u kitap yayınevi, 3’ü Türkiye’nin en büyük ajanslarından… Sendika ve derneklerin rapor ettiğine göre 10 bin civarında gazeteci, basın çalışanı son 3 yılda işsiz kaldı.

Madde 33. “Herkes, önceden izin almaksızın dernek kurma ve bunlara üye olma ya da üyelikten çıkma hürriyetine sahiptir.”

667 sayılı KHK ile 1125 vakıf ve dernek, son KHK ile 500 sivil toplum kuruluşu kapatıldı.

AİLEYİ, BİREYİ, ÇOCUKLARI VE MASUMLARI KORUMA

Madde  41. ” Aile, Türk toplumunun temelidir. Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması sağlar.”

Anne-babası hapiste, kendisi devlet yurtlarına verilmiş, hayatları gasp edilmiş yüzlerce çocuk var. En iyisinin durumu, akraba-taallukatın yanında sığınmacı olarak hapis yolu gözlemek. On binlerce çocuğun durumu bu maalesef. Anne-babadan yoksun bırakmak nasıl bir anayasal ceza olabilir ki!?

Madde 42. “Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.”

Okul, yurt, etüt merkezi dahil 2 binden fazla eğitim kurumu kapatıldı. Açığa alınan öğretmen sayısı 78 bin. Öğretmensiz kalan öğrenci sayısı 1.5 milyon. Kapatılan özel eğitim kurumu mağduru öğrenci sayısı 200 bin. İşsiz öğretmen sayısı 80 bin.

ÖRGÜTLENME, SENDİKALI OLMA HAKLARI

Madde 51. “Çalışanlar ve işverenler, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir.”

Sendikalar kapatıldı, sendikalı olduğundan dolayı binlerce öğretmen, memur tutuklandı. Sadece bugünü KHK’lar ile kapatılan 500 derneğin içindeki iki isme bakmak bile yeterli. Barış Derneği. Güvenilir Gıdalar Vakfı. Barış Derneği hemen her darbe ve cuntanın hedefi olmuş. 12 Eylül darbesi bile yargılamayı seçmiş, kapatmamış.  Hayrettin Karaman, Tayyar Altıkulaç, Şemsi Kopuz, Murat Ülker gibi isimlerin kurucusu olduğu bir vakıf, Zaman ve Samanyolu’ndan iki gazeteci de üye olduğu için kapatılıyor. Türkiye’de helal ve güvenilir gıda adına yola çıkmış bir sivil toplum kuruluşu ortadan kaldırılıyor.

FİİLİ DURUM MASALI VE ANAYASA’NIN BAĞLAYICILIĞI

Cumhurbaşkanı, başbakandan başlamak üzere devletin en üst kademesi anayasanın fevkinde yetkiler kullanıyor. Ve bunu ‘fiilî durum’ masalıyla satıyor. Oysa Anayasalar kamu erkini kullananların yetkilerini, görevlerini, sorumluluklarını dağıtırken iktidar gücünün suistimal edilmesini engelleyecek hükümler getirir. Burada amaç iktidarda temsil edilmeyen azınlıklara kadar her bireyin, kurumun hakkını korumaktır.

Bizde de 12 Eylül darbesinin bir ürünü olsa bile törpülenmiş ve değiştirilmiş maddeleriyle Anayasa, hak ve özgürlükleri koruma altında tutuyor. Ama OHAL ve KHK’larla özgürlüğün bu kadarına bile tahammül edemeyen bir rejim kendi zulüm kalesini inşa etmeye devam ediyor.

Anayasanın 90. maddesi modern hukukun bize kazandırdığı ve tahaahüt altına alınmış haklarımız olduğunu söylüyor. O maddede “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir” deniyor. Yani KHK’dan ve hatta kanunlardan dahi üstte bir anayasa normu ile bütün evrensel hak ve özgürlükler güvenceye alınmış. Ama buna rağmen KHK’ları çıkaran zihniyet, “Kimse Türkiye’nin iç hukukuna karışamaz” diye naralar atıyor.

Yukarıdaki maddeleri okurken sıkılmayın lütfen. Bu kanunsuzlukları ve hukuksuzları yaşayan akraba, eş-dost, yakınlarınızın açacağı davalarda, suç işleyenlere bu maddeler sorulacak. Çünkü işkence yaparak temel yaşama hakkını, sermaye, din-vicdan hürriyetini, basın ve örgütlenme özgürlüğünü, bu ve benzeri  temel hürriyetleri yok edenler modern dünyada mutlaka mahkeme ediliyor. Bekleyelim görelim KHK rejiminin sonunu.

Erman Yalaz, 23.11.2016 /TR724