Allah'ın boyası [Safvet Senih]

Seneler önce duyduğum yaşanmış bir olay var. Şimdi ismi hatırımda olmayan bir hocamız (Merhum Osman Kara olabilir), Hac’ta çok koyu siyah bir Afrikalı Müslümana dikkatli bakıyormuş. Bunu fark edince o da bizim hocanın yanına  gelmiş ve “Boyayı mı beğenmedin, yoksa Boyacıyı mı?” diye sormuş. Tabii bizimki çok zor durumda kalmış. Bu olayı anlatmış. Dinleyenler nakletmişti. Muhtemelen Arapça konuşmuşlar…

Cenab-ı Hak, İlahî hikmetiyle, canlı, cansız, bitki, hayvan ve insan, hatta, melek, cin çok çeşitli varlıklar yaratmıştır. Hepsi de farklıdır. İnsan için “Ahsen-i takvimde” yarattığını beyan etmektedir; en güzel şekil ve surette ve en mükemmel kıvamda… Renkler, ırklar üstünlük vesilesi değil; üstünlük ölçüsü takva… 

Edirne Öğretmen Okulu mezunu Uzunköprülü İlhan Ergül hatıralarını anlatırken diyor ki:

“Ben (Edirne’de) Fethullah Gülen Hocaefendiyle tanışmadan önce Yaşar Tunagür Hocaefendi’yi tanıyordum. Öğretmen okuluna geldiğimiz sene birinci sınıfta iken tanımıştım onu. Yaşar Hocamız 1963 yılı başında İzmir’e tayinle gitti. Kendisinin bir vaazı ile ilgili bir hatıram vardır. Onu aktarmadan geçemeyeceğim:

“Selimiye Câmiine ara sıra geldiğim olmuştur. Selimiye’nin Cuma günleri dolduğunu hiç görmedim. Birkaç saf insan gelirdi. Hele yatsı namazlarına gittiğinizde üç beş kişi ile saf tutulurdu. Sabah namazına gitseniz ancak bir veya iki kişi ile namaz kılmış olurdunuz. Vaziyet böyleydi, cemaat yok denecek kadar azdı. 

“Yaşar Hocaefendi Edirne’ye geldikten sonra camiler yavaş yavaş kıpırdamaya başlamıştı. Çok tesirli konuşuyordu. Cuma günleri bir kaç safı geçmeyen Selimiye Camii tıklım tıklım dolmaya başladı. Caminin içiyle beraber manfil dediğimiz üst kısmı ve avlusuna kadar insan doluydu.

“Öğretmen Okulun’da okurken birkaç arkadaşla  yine Selimiye Camiine cumaya gitmiştik. Yaşar Hocaefendi vaaz veriyordu. Vaazını dikkatle dinliyoruz biz. O vaazında Mevlana Celâleddin-i Rumî’den şöyle bir misâl verdi: ‘Bir boyacı varmış. Bu boyacının evi ve iş atölyesi ormanın kenarındaymış. Bahçede de çeşitli boya küpleri varmış. Tilkinin biri avcıdan kaçayım derken o bahçeye atlıyor. Korkuyla bahçede gezinirken o boya küplerinden birinin içine giriyor. Telaşla çıkar çıkmaz başka bir küpe atlıyor. Böyle arka arkaya üç dört tane küpün içine bata çıka ıslanıyor. Çıkınca güneşlik bir yere gidiyor ve kurulanıyor. Kurulanmış ama tilkinin postu rengârenk pırıl pırıl çok güzel bir hâl almış.

“Ormandaki hayvanlar böyle çok renkli bir tilkiyi görünce ‘Olsa olsa bizim padişahımız ve kralımız budur” demişler. Gitmişler, aslanın evine yakın bir yere ona bir konak yapmışlar: -Sen artık bundan sonra oraya buraya avlanmaya gitmeyeceksin. Bizim reisimiz sensin, biz seni kral olarak seçtik. Bundan sonra bize başkanlık edeceksin’ demişler. Tilki bu işe bir anlam verememiş ama ‘iyi öyle olsun bakalım’ diyerek kabul etmiş. Bunu gören aslan işi sakince takip etmeye başlamış. Dönen dolapları bir türlü içine sindirememiş: ‘Bu tilki hiç öyle liderlik edecek güçte değil ama bakalım bu işin içinden ne çıkacak’ diye kendi kendine söyleniyormuş.

“Ormanın hayvanları her gün tilkiye yiyecek getiriyorlarmış. Huylu huyundan vazgeçecek değil ya. Tilki bu durumdan çok sıkılmaya başlamış. Bu sefer de kendim çıkıp şöyle güzel bir avlanayım demiş. Tam ormanda dolaşırken birden yağmur yağmaya başlamış. Yağmurun etkisiyle tilkinin üzerindeki o rengârenk boyalar süzülüp gitmiş. Tabii ki, tilki, üzerindeki güzelim renklerden ötürü kendisine hürmet edildiğini bilmemektedir. Avlandıktan sonra makamına gidip oturuyor. Biraz sonra da aslan gelmiş. Bir bakmış ki, normal bir tilki orada duruyor. Hemen ‘Ben biliyordum senin bir tilki olduğunu ama renklerin bizi yanıltmıştı.’ diyerek okkalı bir pençe atarak tilkiyi yere serip öldürüyor.
“Evet, Yaşar Hoca bu kıssayı anlattıktan sonra şöyle devam etti: ‘Ey Müslüman Kardeşler! Allah’ın boyasına boyanın, sahte boyalarla, sahte görünümlerde bulunursanız günün birinde bu hâl değişik vesilelerle üzerinizden gider ve aslî hüviyetiniz ortaya çıkar. Onun için kendinizi aldatmayın. Gerçek boya olan Allah’ın boyasıyla boyanın, Onun istediği şekilde insan olun’ diyordu. Bunu hayatım boyunca hiç unutmadım.”

Kur’an-ı Kerim’de “Allah’ın boyası!.. (Onun verdiği fıtrî rengi alınız)  Allah’ın boyasından daha güzel boyası olan kimdir? ‘Biz ancak O’na ibadet ederiz’ deyiniz.” (Bakara Suresi, 2/138)  Evet kim, Allah’tan daha güzel bir boya vurabilir ki!.. Elmalılı merhumun dediği gibi: “Tevhid ile, hiç fark gözetmeksizin iman ettiğinizi söyledikten sonra şunu da ekleyiniz ve deyiniz ki; ‘Sıbğatullah!..  (Allah’ın boyasına bak!..) Biz, Allah boyası olan ve yaratılıştan gelen iman ile iman ettik, sudan imana, sun’î boyaya tenezzül etmeyiz. Allah boyasına bakınız, Allah boyasına… Zira, Allah boyasından daha güzel kimin boyası vardır? Maddiyatta, tabiatta ve bütün kainatta, dikkat ediniz O’nun boyasından daha güzeli var mıdır? Ağaçlara ve otlara, bütün çiçeklere, bilhassa insanların simalarına ve göz renklerine şöyle bir göz atınız, onlardaki doğuştan boya ile insanların sonradan sürdüğü sunî boyalar arasında kıymet ve güzellik bakımından ne kadar büyük fark olduğunu görürsünüz.”

Evrensel insanî değerler de fıtrî güzelliklerdendir. Onlar da Cenab-ı Hakkın gönderdiği peygamberler tarafından gönderilmiş gerçeklerdir. Bunları terkedenler bir nevi insanlıktan çıkmış olurlar. Boyalı tilki gibi üzerlerine hangi boyayı, parlak, göz alıcı şeyleri sürerlerse sürsünler bir gün hepsi de dökülür gider; cascavlak kalıp,  gerçek mâhiyetleri ortaya çıkar!...   

[Safvet Senih] 3.8.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Haram zıkkım olsun Mehmet Görmez! [Seyfi Mert]

“Hak yiyen insan, kan içen insandan menhustur.”
(Abdülhak Hamid)

Hiç öyle lafı dolandırmayacağım. Romantik ve duygusal kelimeler de beklemeyin bu yazıdan. Hiç kimse de kusura bakmasın.

Hani hassas abilerimiz var ya, kimseyi üzmeyelim, filan diyen. 

Onlar kendilerince haklı olabilir ama benim de haklı olduğum pek çok yön var. 

Bir kere onbinlerce, yüzbinlerce masumun hakkı var üzerimde ve bunları yazmazsam ben de bu vebale ortak olurum. İnanın bana öyle kolay taşınamayacak bir vebal bu üstelik. 

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, görevinden alındı mı, istifa mı etti tam bilinmez ama bu iktidara yakışır bir şekilde gitti. Tıpkı kullanılıp atılan diğerleri gibi.

Efkan Ala, Ahmet Davutoğlu, Gül, Arınç ve daha binlercesi gibi tarihin en kirli çöp konteynerine atıldı Görmez. 

Havuzun beş paralık kalemleri elbette ki yüceltecektir Görmez’i. Zira vesayetin emrine kul köle olan din adamı nasıl olurmuş, harika bir şekilde gösterdi Mehmet Görmez. Veda mesajında ilk olarak Saray’a teşekkür etmesi de bu yüzden. 
Şöyle demiş veda mesajında diyanet işleri reisi: "Üzerimde hakkı olan herkesten helallik diliyor, herkese hakkımı helal ediyorum. Hayat bize bir emanettir. Öyle ki insan kendi canının, hatta bir tek nefesinin dahi sahibi değil, emanetçisidir. Dünya hayatında vazifelendirildiğimiz bütün işler de bize emanettir."

Şahsen kendi ve yüzbinlerce mağdur ve mazlum Müslüman adına hakkımı helal etmiyorum Mehmet Görmez. Mahşerde hesaplaşacağımız günü de iple çekiyorum. 

Tekrar hem de bağırarak söylüyorum, sana hakkımı helal etmiyorum, haram zıkkım olsun, iki dünyada da burnundan fitil fitil gelsin Mehmet Görmez. 

Sadece ben değil, emin ol, hapishanede anneleriyle beraber çile çeken, 600’den fazla bebek de asla hakkını helal etmiyor sana ve etmeyecek. Ahirette en çok o bebeklerin ahından dolayı perişan olacaksın. 

Başta o bebeklerin anneleri olmak üzere, sahibinin, masum olduklarını adı gibi bildiği halde hapse attığı 20 bine yakın masum kadın da hakkını asla helal etmeyecek Görmez. Varsa bir hesap günü, ki adımız gibi var olduğundan eminiz, hesabını nasıl vereceğini merakla bekleyerek etmiyorlar haklarını. 

Kimsesizlere burs verdiği için, kermeslere katıldığı, garibanlara, yetimlere el uzattığı için terörist damgası vurduğun yüzbinler de hakkını helal etmiyor ve emin ol var güçleriyle “haram zıkkım olsun” diyorlardır. 

Dişlerinden tırnaklarından artırıp, Anadolu insanın çocukları dünyada varlık göstersin, bu milletin evlatları kendi kaderine hükmetsin diye açtıkları eğitim kurumlarına el konulurken umurunda bile olmayıp, milyonluk makam arabalarına bindiğin için kimse hakkını helal etmeyecek sana. Ve biliyor musun, hep beraber izleyeceğiz sırat köprüsünden geçişini. Bakalım sırattan geçebilen Mercedes üretebilmiş mi teknoloji?

Allah’ın adının öğretildiği mekanlara bir harami gibi çökülürken parıltılı cübbenle hala atıp tutmana nasıl içerlediğini görmen açısından mahşerde mazlumlarla başbaşa bırakıldığın günü bekliyor olacağız Mehmet Görmez. Darbe gecesi entrikaya bir şekilde bulaşıp 250’den fazla masum insanın kanına girdiğin için de kimse hakkını helal etmeyecek sana. Belki milyonlarca zavallıyı kandırabilirsin ama henüz Âlemlerin Rabbini kandırabilecek algı yöntemi keşfedemedi kötülük. 
Bunun için hakları haram zıkkım sana kanına girilen zavallıların. 

Diyarbakır’da evleri tanklarla, toplarla dümdüz edilen masum Kürt çocukları da hakkını helal etmeyecek sana. Sahibinin petrollerini kurtarabilmek için Suriye bataklığına sürdüğünüz ve orada İŞİD haysiyetsizlerinin elinde canlı canlı yakılan şehitlerimiz de, onların aileleri de haklarını helal etmeyecekler sana. 

İktidardakilerin kanla besledikleri İŞİD’e karşı kılın kıpırdamadığı gibi, zımnen bu kötülüğü desteklediğin, İslam’ın temiz yüzünü kirletenlere karşı gıkın çıkmadığı için de hakkımız haram zıkkım olsun sana. 

En çok da Kur’an Kursu adı altında sapıkları doldurduğun Ensar türü pislik yerlerine göz yumup, devlet arazilerine, binalarını ve en nihayet Anadolu insanının saf çocuklarını buralara teslim ettiğin için, yaşanan her tecavüze ses çıkarmadığın, bunlara yol açtığın, “bir kereden bir şey olmaz” diyenlere destek olduğun için, o tecavüze uğrayan minnacık çocukların da hakkı helal değil, mahşerde iki elleri yakanda olacak hem Vallahi, hem Billahi Mehmet Görmez!

Kabataş yalanına teşne olduğun, camide içki içildiği yalanını bile bile yaydığın, “Ben din adamıyım, neticesi ne olursa olsun hakikatın yanında yer almalıyım” demek bir yana bunu söyleyen Dolmabahçe imamını sürgün ettiğin, bu yalana ortak olduğun için de kimse hakkını helal etmeyecek sana. 

Trilyonluk bütçelere rağmen açtığın TV kanalında yandaşlara para akıttığın, milyonları çöpe attığın için de milyonların hakkı helal olmayacak sana Mehmet Görmez. 

Cuma günü hutbelerde iktidarı ve sarayı öven, övdüren hutbeler hazırlattığın için, Allah’a tapmak yerine gücün karşısında eğildiğin için, namussuzlara çıtın bile çıkamazken, tek derdi ila-yı kelimetullah olan bir hareketi terörist ve sapkınlıkla suçladığın için de hakkımız haram zıkkım olsun sana. 

Kanı beş kuruş etmez mafya babalarının kan akıtacağız, insanları öldüreceğiz diye atar yapmalarına ses çıkarmazken, eline meyve bıçağı bile almamış insanları terörist dediğin için sadece biz değil tarih de seni affetmeyecek ve hakkını helal etmeyecek Mehmet Görmez. 

Ve Allah’a değil güce taptığına, Allah’ın değil gücün emirlerini uyguladığına, şeytanlarla ya da otoritenin kötülükleriyle değil, mazlumlarla, imanlı insanlarla savaştığına şahit olacak ve hakkımızı haram zıkkım edeceğiz sana. 

Ve Mehmet Görmez, orada; mahşerde karşımıza geldiğinde sana belki bir çift laf bile etmeyeceğiz. Zira her şeyi zerre miskal hassasiyetle ölçüp biçen bir mahkemede yargılanacaksın. Buradaki gibi saray kullarının kontrolünde olmayacak mahkeme-i kübra. İşte o zaman mübaşir ismini bağırdığında tükürmek için yüzüne, bekliyor olacağız!

Bize sorulduğunda hakkımızı helal ediyor muyuz diye, tüm mazlumlar, mağdurlar hep beraber, “Haram zıkkım olsun” diyeceğiz..

[Seyfi Mert] 3.8.2017 [Samanyolu Haber]
smert@samanyoluhaber.com

Irak Kurdistan’ı bağımsızlık referandumuna giderken [Deniz Ayhan]

Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KRG) 25 Eylül 2017’de bağımsızlık referandumuna gidileceğini bizzat yönetimin başkanı olan Barzani’nin ağzından tüm dünyaya duyurdu. Bu duyurunun hemen akabinde gerek Bağdat merkezi yönetimi gerekse de bölgesel ve uluslararası birçok aktör Kürdistan’ın muhtemel bağımsızlık referdumuna dair tonu ve içeriği farklı birçok beyanatta bulundu. Bu beyanatla beraber hali hazırda Irak Kürdistanı’nın mücadele etmek zorunda olduğu bir takım siyasi, ekonomik ve askeri problemleri alt alta yazdığımızda, bağımsızlık referandumu sonrası her şey yolunda gitse bile gerçekten bağımsız bir Kürdistan devletinin ortaya çıkmasının yıllar alacağını şimdiden ifade edebiliriz.

Kürtler Arası Siyasi İhtilaflar ve Ekonomik Durum

Barzani başta olmak üzere, Kubad Barzani, Mesrur Barzani ve daha birçok üst düzey KRG temsilcisi son günlerde yoğun bir şekilde özellikle Avrupa başkentlerinde ve ABD’de bağımsızlık referandumu için nabız yoklamakta ve destek aramaktalar. Bu bağlamdan hareketle, iki hafta kadar önce Mesud Barzani Avrupa Parlamentosu’nu ziyaret etmiş oradan Belçika Savunma Bakanlığı’nda bir takım görüşmeler gerçekleştirdikten sonra, Washington Post’a bir mülakat vererek, neden bağımsız bir Kürdistan için zamanın geldiğini ifade etmeye çalışmıştı.

KRG yöneticilerinin tüm müspet açıklama ve yorumlarına rağmen, bağımsızlık referandumunu zora sokabilecek Erbil tandanslı bir takım sorunların olduğu da uluslararası kamuoyunca bilinmekte. Bu sorunların en önemlilerine baktığımızda karşımıza KRG’de bulunan siyasal partiler arasındaki geçmişten gelen bir takım ihtilaflarla beraber ekonominin kötü seyri göze çarpmakta.

Hali hazırda KRG’deki en büyük üç siyasi parti arasında cereyan eden ihtilaf şüphesiz Barzani ile son derece yakından ilişkili. Talabani’nin partisi olan PUK ve değişim hareketi olarak bilinen Muhammed Yusuf’un Goran Hareketi, Barzani’nin 2013 yılında biten görev süresinin son 4 yıldır tekrar tekrar uzatılmasına son derece tepkili olduklarını hemen hemen her mecrada dile getirmekteler. Gerek PUK gerekse de Goran hareketi Kürdistan’ın bağımsızlık referandumuna doğrudan karşı çıkmasalar da, farklı renk ve tonlarda özellikle Barzani üzerinden bir takım kaygılarını ifade etmekteler ve bu minvalden hareketle bir sonraki dönemde Barzani’nin görevde olmaması çağrısı yapmaktalar.

Bu kaygıların başladığı ve 2013-2014’te iyice belirginleştiği bir dönemde Irak Bölgesel Yönetimi Parlamento’su Barzani yönetimi tarafından askıya alındı ve parlamento sözcüsü Goran’lı Muhammed Yusuf görevden zorla el çektirildi. İki yıldan fazla bir zamandır Kuzey Irak Kürdistan parlamentosu çalışmamakta. Bununla beraber, Neçirvan Barzani de başbakanlık yetkilerini kullanarak Goran’lı üç bakanı görevden aldı ve böylece Goran-KDP arasındaki siyasi ihtilafa yeni bir boyut kazandırdı.

Tüm bu ihtilaflar bağımsızlık referandumu öncesi derinleşirken, geçtiğimiz hafta Goran’da bir liderlik değişimi söz konusu oldu. Barzani yeni Goran yönetimini arayarak kutladı ve eski sorunları bir kenara bırakıp Kürdistan’ın bağımsızlık referandumu için birlikte çalışmaya davet etti. Barzani yeni Goran yönetimine bu teklifi yaparken, bu teklifin kabul edilmesi durumunda 15 Ağustos’ta parlamentonun tekrar açılabileceğini ve daha önce parlamento başkanlık vazifesinden azledilen Muhammed Yusuf ve diğer üç Goran’lı bakanın görevlerine tekrar geri dönebileceklerinin altını çizdi. Tüm bu müspet adım ve gelişmelere rağmen Goran ve Barzani’nin KDP’si arasında Barzani’nin görev süresi üzerinden devam eden siyasi ihtilafın yakın bir zamanda sona ereceğini düşünmek yanlış olacaktır.

Referandum öncesi Irak Kürdistanı’nı son derece zor duruma sokan diğer bir iç sorun ise, Kürdistan ekonomisinin krizin eşiğinde olduğu ve hatta birçok bankasının iflas ettiği gerçeği. Özellikle son iki yıldır Bağdat merkezi hükümetinin Kürdistan’a bütçeden yaptığı yüzde 17’lik desteğin kesilmesi, IŞİD ile devam eden savaşın son derece maliyetli oluşu ve yaklaşık 1,8 milyon mültecinin Kürdistan’a sığınmasından kaynaklı olarak Kürdistan bütçesi her ay yaklaşık 100 milyon dolar net açık vermekte ve bu durum ekonomiyi krizin eşiğine getirmekte.

Ekonomik kötü gidişattan ötürü son üç aydır Peşmerge güçleri maaş almadılar ve bu sebeple silahlı birliklerin yüzde 1’i görevi bıraktı. Şüphesiz Peşmerge’nin maaşlarının verilmeyişi, IŞİD’e karşı ABD ve uluslararası koalisyonun yürüttüğü savaşı son derece menfi etkileyeceği de önemli bir faktör olarak karşımızda durmakta. Ekonomik kötü gidişattan olumsuz etkilenen sadece Peşmerge güçleri değil. Son dört aydır öğretmenlerin ve sağlık sektöründe çalışanlarının maaşları verilemediği gibi, kamuda büyük bir daralmaya gidilerek bazı kurumlarda yüzde 40’a varan personel azaltılması gerçekleştirildi.

Referandum Öncesi Bölgesel ve Uluslararası Görünüm

Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin bağımsızlığına başından beri karşı duran İran ve Türkiye’nin pozisyonları şüphesiz Barzani için bağımsızlık referandumu öncesi yumuşatılması ve makul düzeylere getirilmesi gereken önemli engeller. İran’ın sekiz milyon Kürt nüfusuna sahip olması, PKK ile yakın çalışan PJAK ve Komala gibi ayrılıkçı Kürt partilerinin varlığı, Tahran’ın muhtemel bir Kürdistan bağımsızlık referandumuna bile son derece sert tepkiler vermesine neden olmakta.

Diğer taraftan, Türkiye’nin gerek Erdoğan gerekse de Başbakan Yıldırım’ın ifade ettiği gibi Irak’ın toprak bütünlüğünden yana olduğu ve KRG’nin bağımsızlık referandumunu sorumsuzluk olarak nitelediği geçtiğimiz günlerde basına da yansıdı. Ancak Avrupa’daki Irak Kürdistan’ına yakın kaynaklarla yaptığım bazı temaslardan aldığım izlenim şu ki, Erdoğan’ın halk desteğini böyle bir mesele ile ilintili olarak kaybetmek istememesinden kaynaklı olarak kamuya açık verilen demeçler farklı, KRG’li yetkililerle yaptığı görüşmeler farklı.

Uluslararası aktörlerden bağımsızlık referandumuna dair gelen ilk açıklamalar İran ve Türkiye’ye kıyasla daha makul denebilir. ABD bağımsızlık referandumunun gelecek yıl yapılacak Irak seçimlerinden sonra olmasını isterken, Almanya ve İngiltere ise bağımsızlık referandumu hazırlıklarının IŞİD ile yakılan savaşı olumsuz yönde etkileyeceğini belirterek, en azından Rakka’ya girildikten sonraki birkaç aylık sürece kadar referandumun ertelenmesinden yana olduklarını ifade ettiler. Rusya’nın tavrı ise Kırım örneği üzerinden bakıldığında daha iyi anlaşılacaktır. Rusya Kırım’ı ilhak ederken ‘halkların kendi kaderini tayin etme hakkı’ üzerinden bir söylem geliştirmiş ve ilhakı uluslararası hukuka dayandırmaya çalışmıştı. Dolayısıyla, Kürdistan’ın aynı hak söylemi ile ortaya çıkmasından ötürü Rusya’nın savunduğu bu uluslararası hukuk normunu Kürdistan bağımsızlık referandumu özelinde açıktan reddetmeyeceğini şimdiden söyleyebiliriz.

Referandumun 25 Eylül’de ya da başka bir tarihte olmasından bağımsız olarak şunu belirtmekte fayda var. Bağımsızlık referandumunun ilan edilmesi aslında bir bakıma 100 yıllık bir tabunun yıkılmasını sağlayacak ve gelecek tepkileri ölçmek için bir sinyal fişeği vazifesi görecektir. Sonrasında ise, KRG ve Bağdat hükümeti tamamlanması belki de yıllar sürecek petrol, ihtilaflı sınırlar meselesi, Musul ve Kerkük’ün statüsü gibi onlarca meseleyi tartışma zemini bulacaklardır.

[Deniz Ayhan] 3.8.2017 [TR724]

Veyl olsun! [Abdullah Salih Güven]

Diyanet’in Hizmet Hareketi hakkında yayınladığı rapor hakkındaki değerlendirme yazılarıma devam ediyorum.

Çok kullanılan bir tabir objektif olmak ama bir insan ne kadar objektif olabilir, onu bilmiyorum. İşin aslına bakarsanız objektif bir fizik terimi. Ansiklopedilerin verdikleri manaya göre “fotoğraf makinesi, dürbün, mikroskop gibi optik aygıtlarında, cisimlerden gelen ışınları alıp ekran üzerine yansıtan mercek ya da mercekler dizgesinin adı” objektif. Sosyal bilimlerde kullanım alanı gündelik hayatla örtüşük, yani tarafsız olmak demek. Fakat bir insan için tarafsızlığın imkansızlığını savunan nice görüş var. Ben de bu yüzden şüpheliyim, bir insan ne kadar objektif olabilir diye.

Önceki yazımda da dedim: Önyargılarımı bir kenara bırakarak, alabildiğine objektif ve tarafsız bir gözlükle okuyacağım raporu diye. Fakat başta ifade edeyim, Diyanet’in rapor sunumu, sunumdaki önyargılar, sığlıklar, bağlamından kopartılmış beyanlara dayanarak ahkam kesmeler, tahkirler, tezyifler benim bu bakış açımı kırdı. Buna rağmen kendimi zorladım. Allah’a şükür, George Orwell’in 1984 romanında tavsif ettiği gerçeklik algısını kaybetmiş, devletin ceberut baskısıyla yaptığı propagandalara sorgusuz sualsiz inanan kişiler değiliz. Tarihin sayfalarına mal olmuş hadiselerden de söz etmiyoruz. Son 3-4 yıldır Cemaat’e karşı devletin orantısız gücünü kullanarak yaptığı hafızalarımızda canlılığını koruyan zulümlerden bahsediyoruz. Diyanet’in yaptığı da devletin bu zulmünü meşru göstermek için olsa gerek, Fethullah Gülen’in söylem ve eylemlerinde kendini gösteren din anlayışını ortaya koymak. Allah’a hamdolsun, dini ilimler noktasındaki müktesebatımız Din İşleri Yüksek Kurulu’nun raporunu tahlil etme ve bir kanaate ulaşmamıza yeterli. Ağzı olanın havuz medyasının sayfaları ve ekranlarında yazıp konuştuğu bir yerde, 35 yılını dini ilimlerin tahsiline vermiş bir insan olarak ben de yazar ve konuşurum. İster gerçeğin ifadesi, isterseniz kibir olarak görebilirsiniz bunu. Rabbim kalbimi biliyor.

ÖNEMLİ OLAN İSLAM’IN KENDİSİ

Şimdi başlangıçta niyet halinde zihnimin ve kalbimin derinliklerinde var olan tarafsız bakış açımı kaybetmiş olsam da ulaştığım sonuçları sizlerle paylaşacağım. İşin aslına bakarsanız tarafsızlığımı kısmen kaybettiğimi söylemem bile, benim samimiyetimim göstergesidir. Çünkü her şeyden önce söz konusu olması gerekli olan ne Fethullah Gülen Hocaefendi ne de Diyanet. Önemli olan hepimizin dini olan İslam. Onun doğru anlaşılması ve hayata doğru bir şekilde yansıtılması. Bu noktada benim durduğum yer, yanlışımı gösterene rahmet okumak. Yeter ki muhatabım yanlış dediği şeyi, aklın, fıtratın ve ilmin sabite ve ölçütlerini kullanarak temellendirsin.

Adetimdir, Kur’an meali dahil hangi kitabı okursam okuyayım, elimde mutlaka bir kurşun kalem vardır. Enis bir arkadaşımda gördüm bu uygulamayı yıllar önce. Ben de taklit ettim. Altını çizdim önemli gördüğüm yerlerin. Kitap bittikten sonra altı çizili yerlerden gerekli gördüklerimi fişlere yazar, konularına göre tasnif eder ve zarflara koyardım. Bir sohbet, konuşma veya makale hazırlığım esnasında o fişler imdadıma yetişirdi eskiden. Zamanla fişleme teknikleri değişti ama benim alışkanlığım hala devam ediyor. En önemlisi ben, okuduğum her metni yazarı karşımdaymış gibi okurum. Tasdik, tebrik veya itirazlarımın hepsini kitabın kenarına not ederim Sorum varsa yazarım. Çelişkileri varsa, “10 sayfa önce şöyle diyordun, burada neden böyle” der, sanki yazarıyla münazarada bulunurum. Yer yer cedel yaparım onunla. Raporu da böyle okumaya başladım. Elimde kalem, altını çiziyorum önemli tespitlerin. Katılmadığım yerlerin yanına kanaatimi ifade eden kısa cümleler yazıyorum ve hakeza.

AYETİN HÜKMÜ SİZE DE İŞLİYOR…

İsterseniz baştan başlayayım: Mehmet Görmez imzasını taşıyan sunuş başlıklı iki sayfalık yazı, idam sehpasına çıkartılmış bir insana suçlarını yüzüne karşı okuma gibi bir çağırışım yaptı benim zihnimde. Ama bir tek fark var: İdam sehpasından önceki mahkeme safahatında idamlık mahkûma kendini müdafaa etme hakkı tanınır normalde, burada o yok. Sapkın din anlayışı ile başlayan ithamlar, ‘F…’ ile devam ediyor. Neyse bu önemli bir nokta ve buna geri döneceğim.

Giriş bölümü ayrı bir fecaat. Önyargının hakaret şeklinde kendini gösterdiği ifadelerle dolu. “Devşirme, örgüt, örgüt ele başı, hain, gözü dönmüş, cani, robot, zındıklık, dalalet, yalancı peygamberlik” ve daha neler. Giriş şu ayet meali ile bitiyor: “Sonuç olarak, kıyamet gününde kendi günahlarını eksiksiz yüklendikleri gibi bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarından da yüklenmiş oldular. İşte görün, yüklendikleri şey ne kadar kötü!” (Nahl, 16/25). Amenna ve saddakna. Ayetin hükmü sadece Fethullah Gülen için değil bu rapora imza atanlar için de geçerli. Dolayısıyla bu rapor ile gerek Hocaefendi’ye ve eserlerine gerek Cemaat’e ve mensuplarına ve gerekse İslam dinine karşı bakış açısını şekillendiren, davranış tarzını belirleyen herkesle ahirette hesaplaşacaklar. O kişileri saptırdılar mı, doğru yola mı ilettiler, günahlarını mı üstlendiler, sevap mı kazandılar, hepsi de ahirette ayan beyan ortaya çıkacak. Bekliyoruz.

NEDEN GÜLEN?

Birinci bölüm, “Gülen’in Kendisini Takdim Şekli” başlığını taşıyor. En basit mantık kurallarını işletip mukayese yapabilen bir insanın burada şu soruyu sorması gayet doğal: Neden Gülen? Neden ‘terör örgütü elebaşı’ değil? Saygı veya seviye diyerek verilecek cevaplar tatmin edici olmaz. Çünkü açıkça hakaret olan, tezyif ve tahkir ihtiva eden kelimeler, kavramlar, ithamlar, tavsifler var rapor boyunca. Başka bir açıdan bakıldığında “Gülen” yerine “terörist, terör elebaşı.” vs. denilmesi, 17-25 Aralık’tan bu yana siyasiler tarafından hemen her gün kullanıldığı için hiç de yabancısı olmadığımız, Joseph Goebbels’in propaganda tekniklerine daha uygun. Subliminal mesaj verme açısında da enfes. Verilen önyargılı hükmün halkın zihninde tahkimi de bununla daha kolay.

Açıkçası, ben Gülen tabirine takıldım. İki ayrı kişi mi kaleme aldı, editöryal bir hata mı, yoksa komisyon içinde ya da raportör, uzman ve üyeler arasında bir anlaşmazlık mı var, diye düşünüyorum şu an… Yoksa okudukları 80 kitap, dinleyip izledikleri 670 saat yani 40 bin dakikalık konuşmaların sonucunda “Bu kadar da olmaz!” diye mi düşündüler acaba? Vicdanları mı el vermedi Hocaefendi’ye ‘terörist’ demeye? Hangisi?

Aldığım notları ve değerlendirmelerimi tek tek paylaşacağım devam eden yazılarımda. Bu yazıyı bitirirken bir sonuca varayım: Aslında adetim değildir kitabı sonuna kadar okumadan nihai bir kanaate ulaşmam. Fakat raporun 53. sayfasına gelince demiştim ki: “Dağ fare doğurdu.” Bana göre tabi, “Dağ fare doğurdu.” Fare doğuran dağa veyl olsun!

[Abdullah Salih Güven] 3.8.2017 [TR724]

Sibel Hanım’ın adaleti [Vehbi Şahin]

Baştan belirteyim, bu yazıyı üzülerek yazdım.

Üzüldüm, çünkü Müslüman vasfı temayüz etmiş kimi yazarlar, dinin temel değerlerini çok iyi bilmelerine rağmen mesele Cemaat olunca bildiklerini unutuyorlar.

Hatta unutmakla kalmıyor, bu müktesebatı Cemaat’e karşı da ‘ustaca’ kullanıyorlar.

Bahse konu çok örnek var.

Ama ben sadece Sibel Eraslan’ın dün Star gazetesinde çıkan yazısını irdelemek istiyorum.

Adalet ve hukuk konusunda yazarın duyduğu endişe ile yazdığı gazetenin yayın politikası arasında müthiş bir çelişki var çünkü…

Peki neden Sibel Eraslan?

Kendisi kıymet verdiğim bir yazar…

Bu birincisi…

Dünkü yazısı, yazının yayımlandığı gazetenin manşetiyle birlikte okunduğunda daha bir anlam kazanıyor.

Bu da ikincisi…


CEMAAT PARANOYASI

Önce Sibel Hanım’ın makalesinden kısaca bahsedeyim.

Yazının başında şu ayet-i kerime serlevha edilmiş:

-İçinizden hayra çağıran bir topluluk bulunsun…

Konu ise adalet ve hukuk…

Yazar, Avukat Muharrem Balcı’nın bu konuda yaptığı çalışmalardan övgüyle söz ediyor.

Sonra meseleyi Cemaat hakkında açılan davalara getiriyor.

Muharrem Bey’in uyarılarından bahsediyor.

Sibel Hanım’a göre savcıların yeterli delil olmadan açtıkları davalar hukuka güveni sarsıyor.

Cemaat aleyhine iddianame hazırlayan savcıların bir kısmının bugün yargı takibinde olmasından duyduğu endişeyi dile getiriyor.

“FETÖ şüphesinin merceğinde olan bazı savcıların hazırladığı iddianamelerle nasıl yol alınır… Ciddi bir sistem çelişkisiyle karşı karşıyayız…” diyerek yazısını bitiriyor.


BU NASIL ANA YÜREĞİ SİBEL HANIM?

Üzüldüm…

Haktan ve hukuktan bahsederken bile dönüp dolaşıp suçu Cemaat’e yüklemesini hangi dini kıstasa dayandırıyor Sibel Hanım, inanın çok merak ediyorum.

Yüz binlerce masum insanı soruşturmadan geçirenlere, zindana atanlara tek laf etmiyor.

Ama…

Cemaat’e dava açan savcı ve hakimlerin, Cemaat mensubu olduğunu iddia ediyor.

Bunu da ciddi bir sistem çelişkisi olarak nitelendiriyor.

Pes yani…

Üzüldüğü o kadar belli ki Sibel Hanım’ın…

Bunu dert edinmiş ve köşesine taşımış.

Beni şaşırtan da işte bu…

Nasıl olur da samimi bir gönlü olduğunu yazılarında hissettiren biri bu satırları kaleme alır?

Takip edenler bilir.

Pek çok yazısında “anne” olduğuna sık sık vurgu yapıyor.

Şefkat dolu bir yüreğe sahip olduğunu belirten biri onca mezalimi görmezden nasıl geliyor?

Bu nasıl bir ana yüreği anlamış değilim.


‘ABLALAR KUMPAS DOĞURUYOR’

Dün ilginç bir tevafuk oldu.

Sibel Hanım’ın yazısını yayımlayan Star gazetesi iğrenç bir manşete imza attı.

“Ablalar kumpas doğuruyor” diye aşağılık bir başlıkla verilen haberde, son bir senede doğum yapar yapmaz hapse mahkum edilen genç kadınların çocuk sahibi olması, kirli bir oyun olarak nitelendirildi.

Bu haberi yazan muhabir, bir de istatistik üfürmüş.

Son bir yılda Cemaat ablalarının doğum oranında 3 kattan fazla artış gözlenmiş.

Muhabir Kemal Gümüş, doğum yapan ablaları nasıl bulup saydı acaba?

Rezalet bir haber…

Yazıklar olsun!


KATMERLİ ZULÜM

Hakikat ne peki?

Son bir senede doğum yapan hanımları polis, savcılık talimatıyla hem de hastanede gözaltına alıyor.

Lohusa hallerine, henüz kapanmayan ameliyat yaralarına bakmadan günlerce nezarethanede sorguluyor.

Sonra savcı talep ediyor, mahkeme yeni doğum yapmış anneleri tutukluyor.

El kadar bebekler, sütüne muhtaç annelerinden koparılıyor.

Anneler ağlaya ağlaya emziremedikleri çocuklarının hakkı olan sütlerini lavobaya döküyor.

Bu zulüm değil midir?

Zulümdür.

Hem de katmerli bir zulümdür.

Bir insanlık suçudur.

Hatta soykırımdır.


ANNE SİBEL ERASLAN’A SORULAR

Şimdi Sibel Hanım’a sormak lâzım?

-Bu manşeti okuyunca bir anne olarak ne hissettiniz?

-Bu genç hanımlar gazetenizin iddia ettiği gibi kirli bir oyun için mi hamile kalıyorlar?

-Siz de bir annesiniz, söyler misiniz hangi anne doğar doğmaz kendisinden koparılacak bir yavruyu dünyaya getirmek ister?

Hiçbir anne kendinden bir parça olan ciğerparesinden ayrı düşmek istemez.

Bunu en iyi siz bilirsiniz Sibel hanım…

Çünkü siz de bir annesiniz.

O zaman sizden rica ediyorum.

Vicdanınıza başvurun ve bu sorulara “adalet” ile cevap verin.

-Bu kadınlar gerçekten kumpas mı doğuruyor?


PASLI VİCDAN

Lütfen kalbinizin sesini dinleyin.

Hak ve hakikate sahip çıkın.

Bu cümleleri, yazınızın başına koyduğunuz ayet-i kerimeyi (içinizden hayra çağıran bir topluluk bulunsun…) vesile ederek yazdığımı belirtmek istiyorum.

Sizin vicdanınıza güveniyorum Sibel Hanım…

Zira Peygamber Efendimiz’in pak zevcelerinin hayat hikâyelerini yazan bir yazarın vicdanının paslanmış olabileceğini  düşünemiyorum.

Umarım beni yanıltmazsınız.

Zulme daha fazla ortak olmazsınız ve adaletle hükmedersiniz.

[Vehbi Şahin] 3.8.2017 [TR724]

Euro Türkler ve siyasetçilerin ‘ırkçılık’ paranoyası [Hasan Cücük]

‘Irkçılık’, ‘İslamofobi’, ‘Türk düşmanlığı’ gibi kavramlar gerek Avrupalı Türkler arasında gerekse Türk siyaset ve medyasında sık kullanılan terimler arasında yer alıyor. Avrupa’da herhangi bir Türk vatandaşına saldırı olduğunda ‘Yine bir ırkçı saldırı’ gibi başlıklarla Türk medyasında yer buluyor. Durumdan vazife çıkaran ve sadece medyadaki bilgilere sahip devlet yetkilileri, peş peşe açıklama yapıp hem Avrupa ülkelerine haddini bildiriyor hem de Avrupa’daki gurbetçilere ‘yalnız değilsiniz ardınızda kapı gibi devletimiz var’ mesajını verip rahat uyku uyumalarını sağlıyor! Peki, ırkçılığın kanunen suç olduğu Avrupa’da her saldırı bu kapsamda mı?

‘Almanya’da 18 Türk kadın öldürüldü’ başlığını okuduğumuzda haberin devamını okumaya fırsat kalmadan istem dışı ‘Vay ırkçı Almanlar vay!’ cümlesini kurarız. Oysa haberi okumaya devam ettiğimizde yüzümüz kızarmaya başlar. Almanya’nın polis teşkilatı Bundeskriminalamt’ın hazırladığı 2013 Suç İstatistikleri Raporu’na göre, ülkede 585 cinayet işlendi. Bu cinayetlerde öldürülen kadın sayısı 290 olurken, 80 kadın eş cinayetine kurban gitti. Türkleri ilgilendiren bölüm burada başlıyor: Eş cinayetine kurban giden 80 kadından 18’i Türk erkekler tarafından öldürüldü.

Özellikle son yıllarda demokrasi ve insan haklarından iyice uzaklaşan Türkiye’ye Avrupa’dan gelen eleştiriler artınca AKP iktidarı hemen her fırsatta Avrupa’ya vurmanın yolunu aradı. Bu da karşımıza hemen ‘ırkçılık’ kartını çıkardı. TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu, gurbetçilerin yalnız olmadığını göstermek için ‘Avrupa’da Türkiye Kökenlilere Yönelik Irkçı ve Yabancı Düşmanlığı İçerikli Eylemler’ konulu bir araştırmaya imza attı. Komisyon, Almanya, Avusturya, Belçika, Bulgaristan, Fransa, Hollanda, İngiltere, İsviçre, Rusya ve Ukrayna gibi Avrupa ülkelerinde Türklere karşı ‘ırkçı ve yabancı düşmanlığı’ nedeniyle 70 eylem tespit etti. Komisyon, en sık karşılaşılan eylemlerin saldırı, kundaklama ve tehdit mektubu olduğunu kayda geçirdi. 2013’te 18 Türk kadın eşleri tarafından öldürüldüğü için komisyonun kapsama alanına girmedi.

AYRIMCILIK VE IRKÇILIK FARKLI KATEGORİLER

En fazla yapılan yanlışların başında, ayrımcılık ile ırkçılığın aynı anlamda kullanılması geliyor. İsimden dolayı göçmen kökenlilerin işe alınmadığı sık sık Avrupa basınında yer alıyor. Ayrımcılıkla mücadele Batı başkentlerindeki tüm hükümetlerin gündeminde önemli yer teşkil ediyor. Eğitimini yaşadığı ülkede almış gençlere işveren tarafından sırf ismi veya ten renginden dolayı ‘hayır’ denmesini AB ülkelerinin iktidarları utanç verici olarak niteleyip bu hastalıkla mücadele etmeyi hükümet programlarına almış bulunuyorlar.

Ayrımcılığın ırkçılık kategorisinde görülmesinin nedenleri arasında, Türklerin, içinde yaşadığı toplumla iletişim eksikliği geliyor. Yeterli dil bilmeyenler, göçmenlerin yoğun yaşadığı semtlerde oturanlar, toplum hayatında karşılaştıkları her olumsuzluğu ‘ırkçılık’ olarak görüyor. Bu eğilim dil bilen, eğitimli gençler arasında giderek azalıyor. İlginç olan, yeni nesil göçmenler, yoğun olarak yaşadıkları semtlerden uzaklaşıp daha az göçmenin olduğu yerleri tercih ediyor. İçinde yaşadığımız toplumu ‘ayrımcı’ olarak nitelerken madalyonun diğer yüzüne bakmamız gerekiyor. Avrupa’da Türklere ait on binlerce işyeri var. Türklerin istihdamda ilk tercihi yine aynı dili konuştuğu, aynı değerleri paylaştığı insanlar. Hatta hemşeriler öncelikli oluyor. Benzer tercihi Avrupalı yaptığında damga hazır: Irkçılık…

IRKÇILIĞIN CEZAİ MÜEYYİDESİ BİLE VAR

Avrupa’da giderek oy oranı artan aşırı sağ partiler de genelde ‘ırkçı’ olarak tanımlanıyor. Cezai müeyyidesi olan ‘ırkçı’ kelimesini ‘legal’ bir parti için kullanmanın hukuki sorumluluğu bulunuyor. Bu partiler açıkça göçmen nüfusu sayısının sınırlandırılmasını, çalışmadan devletten geçinenlerin çalışmaya zorlanmasını istiyorlar ancak ‘ırkçı’ olarak tanımlanmaları doğru değil. Çizgiyi aşıp ‘ırkçılık’ tarafına geçenler parti tarafından genelde ihraç ediliyor. Avrupa’da ırkçılık elbette var. İslam ve göçmen karşıtlarının varlığı giderek daha belirgin oluyor. Ancak bunun oranının oldukça cüzi olduğunu ve toplumun büyük bölümünün ırkçılara karşı keskin tavır aldığını, Almanya’da PEGİDA ve İsveç’te camilere yapılan saldırılarda gördük. Türk medyası nasıl Avrupa’daki Türklere yapılan her saldırıyı ırkçılık olarak görüyorsa, Avrupa medyası da göçmenlerin işlediği suçları genele teşmil edecek şekilde yayınlıyor. Ana akım Batı medyası bu konuda daha temkinli bir dil kullanırken, bulvar basını pireyi deve yapan yaklaşımla yayın yapıyor.

Hatırı sayılı Türk nüfusunun olduğu ülkelerin parlamentolarında Türk kökenli vekiller bulunuyor. Almanya’da Türk kökenli bakanlar ve parti başkanları var. Hemen hemen her ülkenin milli takımında Türk kökenli oyuncu bulunuyor. Tabi bu oyuncular doğdukları ve futbolu öğrendikleri ülkeyi değil Türkiye’yi seçmemişse!

Avrupa sütten çıkmış ak kaşık olmadığı gibi Türk siyasetçi ve basınının gösterdiği gibi ‘ırkçı ve Türk düşmanı’ asla değil. Avrupa’da kendimizi kabul ettirmek istiyorsak ırkçılık paranoyasından bir an evvel kurtulup, her davranışı ‘ırkçı ve düşmanlık’ kategorisinde görmekten vazgeçmemiz gerekiyor. Bunun yolu ise kulaklarımızı Türkiye’nin kısır siyasi hesaplarına kapatıp, gözümüzü Türkiye istikametinden yaşadığımız ülkeye çevirmekten geçiyor.

[Hasan Cücük] 3.8.2017 [TR724]

Mucize beklentisi ve memuriyetten ticarete yeni yolculuklar [Mahmut Akpınar]

Anadolu’da devlette memur olmaya ve bunun rahatlığına dair çok söz var. “Devlet iki kulplu bir kazan tut ucundan sen de kazan”, “Devlete sırtını dayarsan yıkılmazsın”, “Devlet malı deniz, yemeyen domuz”… Bu türden lafların aslında hepsi sıkıntılı, sakıncalı. Devlete/memuriyete ve kamu hizmetine bakıştaki çarpıklığı gösteriyor. Böylesi niyetle girilen memuriyetten ne devlet ne de millet fayda görüyor. Devlet memuriyeti siyasetçiler için yandaşları, eşi dostu yerleştirecek kolay istihdam kapısı görülürken, çalışanlar için “garanti ve rahat iş” olarak anlaşılıyor.

Evrensel değerler ve İslam ahlakı açısından çok sakıncalı olan bu anlayış maalesef dindarlar, muhafazakârlar arasında da yaygın. Yaklaşık yüz yıl önce Bediüzzaman bu anlayışın zararlarını bize izah etmiş. İktisat Risalesi’nde çalışma ile iktisat ve şükür arasında bağ kurarak israfın ve kanaatsizliğin çalışma şevkini kırdığını, insanı atalete, tembelliğe ittiğini ifade etmiştir.

“İktisatsızlık yüzünden müstehlikler çoğalır, müstahsiller azalır. Herkes gözünü hükümet kapısına diker. O vakit hayat-ı içtimaiyenin medarı olan san’at, ticaret, ziraat tenakus eder. O millet de tedennî edip sukut eder, fakir düşer.” (19. Lem’a).

Peki memuriyet bizatihi kötü bir şey midir? Kimse memur olmamalı mı? Memurlar olmazsa kamu hizmetleri nasıl yürüyecek?

Bediüzzaman bazı din adamlarının ve vaizlerin “İnsanların en hayırlısı onlara en faydalı olandır” Hadisinin hikmetini anlamayarak kanaati tembelliğin unvanı haline getirdiklerini insanların çalışmaya, kazanmaya ve üretmeye meylini kırıp şevkini söndürdüklerini ifade etmektedir. “Gayr-ı tabiî ve tembelliğe müsait ve gururu okşayan imâret maişetine el atıp belâmızı bulduk” diyerek Devlet memurluğunun, yöneticiliğe heveslenmenin gururu okşamakla birlikte ümmetin, Müslümanların yararına olmadığını beyan etmektedir. Bediüzzaman’a göre insanların geçimini temin etmesi için esas ve tabii yol memuriyet ve imaret değildir. Maişet için tabii ve meşru yol sanat, ziraat ve ticarettir. Memuriyet ve imarete millete, topluma hizmet için girilebileceğini, bunun dışındaki sebeplerle girmenin bir tür dilencilik olduğunu söylemektedir.

DÜRÜST VE EMİN TÜCCAR…

Son dönemde pek çok insan farklı memuriyetlerden, eğitim hizmetlerinden men ve ihraç edildiler. İşlerini kaybetti, maişet sıkıntıları yaşamaya başladılar. Türkiye içinde ve dışında küçük sermayelerle de olsa ticaretle, farklı işlerle meşgul oluyorlar. Zengin olmayı gaye edinmeseler de yarın Allah bu insanların pek çoğuna fevkalade imkanlar bahşedecek. Belki de dün eğitim üzerinden dünyada etkin olan, her coğrafyaya kendi rengini veren bu insanlar yeni süreçle birlikte eğitimin yanında ticareti de globalleştirecek ve ona hayra, Hizmete, tebliğe yönelik yeni anlamlar katacaklar. Peygamber mesleği olduğunun bilinciyle ticareti gaye-i hayallerinin bineği haline getirecekler. “Dürüst ve emin tüccar kıyamet günü nebilerle, sıddıklarla, şehitlerle haşrolur”, “Rızkın onda dokuzu ticarettedir”, “Dürüst tüccar hiçbir gölgenin olmadığı o günde Arş’ın gölgesinde haşrolacaktır” gibi hadisleri kendilerine rehber edineceklerdir.

15 Temmuz sonrası zirveye çıkan ağır baskı ve zulüm işinden, eşinden, aşından, evinden olan pek çok insanda travma etkisi oluşturdu. Bu insanlardan bazıları bu travmayı atlatıp yeniden ve genellikle sıfırdan hayata başlayabildi ise de pek çoğu hala bir mucize, olağanüstülük bekliyor. Cenab-ı Hak zalimlere karşı mazlumların lehine böyle bir olağanüstülük yaratabilir mi? Elbette yaratabilir. Ancak bizler sebepler dünyasında yaşadığımızın farkında olup dünyanın şartlarına göre kendimizi hazırlamalı ve ayarlamalıyız. Mucizevi gelişmeler olur, ülke düzelir, herkes işine, gücüne, evine barkına döner, hak ettiği konumları yeniden elde ederse bu Allah’ın lütfu olur. Ancak ya Cenab-ı Hak bu güzel insanlara yeni yollar açmak istiyor, onları başka mecralara, coğrafyalara doğru zorluyorsa ve bunda onun başka muradı varsa? Bu durumda “ümit” adı altında eylemsiz, boş, gayesiz durmak ve zamanı boşa harcamak sorumluluk olmaz mı?

ESKİ HAL MUHAL, YENİ HAL YA İZMİHLAL

Hizmet Hareketi için eski hal muhal. Allah yeni haller yaratıyor, yeni sayfalar açıyor. Hizmet insanlarını zoraki dünyaya yayıyor, globalleştiriyor. Farklı milletlerin, kültürlerin içine dağıtıyor. Eğer Allah’ın muradı bu insanları dünyaya yaymak ise ‘Zoraki Hicret’ten geriye dönme olmayacak, aksine Anadolu’dan yeni göç dalgaları gelecektir. İçinde bulunduğumuz ortama ne kadar hızlı adapte olursak o kadar yol alır ve travmanın etkisinden o kadar hızlı kurtuluruz. Ticaret ve zanaat asıl maişet yolu ise ve ‘selef-i salih’in daha önce pek çok defa bu yollarla hizmet etti, gönüllere ulaştı, coğrafyaları şenlendirdi ise Allah memuriyetten atılan, görevini yitiren bu insanlara bu kapıları aralıyor olamaz mı?

Hizmet temelde bir tebliğ hareketi, eğitim hareketi. Ancak AKP’nin kadro ihtiyacını Hizmet’ten karşılamak istemesi ve memuriyetin kolaycılığı nedeniyle aktif olarak irşadda, tebliğde istihdam edilmesi gereken insanlar kamuya yöneltildi. Dünyanın pek çok coğrafyasında hizmet etmesi, gönüllere girmesi gereken insanlar lüzumundan fazla devlette teraküm etti. Bu hem kendilerini hedef haline getirdi hem de diğer grupların-kesimlerin haset ve husumetine neden oldu. Oysa Bediüzzaman’ın bahsettiği gibi devletin hantal, verimsiz çarkları nitelikli, idealist insanları tüketiyor, kendine benzetiyordu. Bugünlerde belki de bir zalimin eliyle Allah insanları asli misyonlarına, olması gereken meşgale alanlarına yöneltiyor. Böylece eğitimli, nitelikli, yetişmiş pek çok insan dünyaya, yeni alanlara dağılıyor.

Hizmet insanları için Türkiye elbette hala önemli. Orası vatan, Anadolu, fidanlık. Yiğitlerin doğup yetiştiği ve dünyaya dağıldığı topraklar. Ama globalleşen dünyada artık Türkiye biricik sıklet merkezi olmaktan çıkıyor, çıkmalı. Kader Hizmet insanlarının yüzünü zoraki Türkiye’den başka coğrafyalara çeviriyor. Dünyada ulaşılacak gidilecek toplumların, kültürlerin olduğunu gösteriyor.

Allah işinden olan pek çok kamu görevlisine memuriyet ve devlet kapısı dışında yeni kapılar aralıyor, imkanlar hazırlıyor. Yeter ki içinde bulunduğumuz hali, potansiyelimizi değerlendirelim. Bazı kapıları zahiren kapatan Allah ne sürpriz kapılar/imkanlar hazırlıyor bilemiyoruz!

Şimdiden dünyanın pek çok yerinde iş kurmuş ve tutturmuş eski memur yeni tüccarları duyuyoruz…

[Mahmut Akpınar] 3.8.2017 [TR724]

Bunları da ortaya çıkarsana Selvi [Ahmet Dönmez]

Hürriyet köşe yazarı Abdülkadir Selvi, Ertuğrul Özkök’ün eleştirileri üzerine dün “Ben algı operasyonlarına alet olmuyorum. Emeğimle araştırıyor, buluyor, yazıyorum” anlamına gelecek bir cevap yazdı. Kısacası gazetecilik yapmaya çalıştığını savundu. “Gazetecilik yazılmayanı yazmak, bilinmeyeni ortaya çıkarmak, perde arkası bilgilere ulaşmak demek değil mi?” diye sordu. Doğru. O yüzden de Selvi’nin iş yükü çok ağır. Daha ortaya çıkarılması gereken yüzlerce gizli gerçek var. Ben 15 Temmuz’un ancak, hangi ‘mahalleden’ olursa olsun, bütün gazetecilerin mesleklerini hakkıyla yapması halinde aydınlatılabileceğini düşünüyorum. Bu noktada artık ‘gazetecilerin mahallesi mi olur / olmalı mı?’ gibi ilkesel tartışmaları bir kenara bırakarak mevcut vasat üzerinden diyorum ki, her gazeteci önce kendi mahallesinden başlamak üzere bütün soru işaretlerinin peşinden gitse, bu Gordion düğümü çözülür.

Hazır Selvi gazetecilik işine girmişken ve yazılmayanı yazmak için kolları sıvamışken şunlara da bir el atsa keşke… Yanlış anlaşılmasın, biz bu soruları aylardır soruyoruz ama muhatap bulamadığımız için bir faydası olmuyor. Kendisi iktidar ve MİT cenahında ‘tutulan’ bir kalem olduğundan, belki ‘bilinmeyeni ortaya çıkarabilir’.

İŞE DARBE SAATİNDEN BAŞLAYALIM

İşe darbenin saatinden başlayalım derim ben. Kendisi kitabında, darbenin gece 03.00 için planlandığını ama MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Genelkurmay’a gitmesi ile panikleyen darbecilerin kalkışmayı 21.00’e çektiğini savunuyor.

O halde neden Konya 3. Ana Jet Üssü’ne bağlı MAK timinin, akşam İstanbul Moda’da Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’ın katılacağı düğün için sabah erkenden görevlendirilip yola çıkarıldığını araştırabilir mi bir zahmet?

Ben şahsen daha önce yazdım, soru da sordum ama bir cevap alamadım. Belki kendisi ‘yıllara dayalı güven ilişkisi içerisinde’ bir cevap bulabilir. Timdeki askerlerin tamamı, o gün Moda’daki düğün için görevlendirildiklerini anlatıyor. Astsubay Ali Murat Karakaş, sabah saat 06.15 gibi yola çıktıklarını, 40 km kadar gittikten sonra kahvaltı için mola verdiklerini ve burada kendilerine “Arkadaşlar çıkma amacımız aslında tatbikat değil. Hava Kuvvetleri Komutanını korumaya gidiyoruz ve 17.00-20.00 saatleri arasında İstanbul Samandıra’da olmamız gerekiyor.” dendiğini aktarıyor. Ayrıca kendilerine 10’ar tane plastik kelepçe dağıtıldığını da söylüyor. Bunların hepsi Akıncı Üssü iddianamesinde var.

Selvi acaba şu soruları yöneltebilir mi:

Düğün acaba o gece sabaha kadar bitmeyecek şekilde mi organize edilmişti?

Gece geç saatlere kadar devam edecekse bile Abidin Ünal’ın düğünün sonuna kadar kalacağının garantisi mi vardı?

Siz akşam 23.00-24.00 sularında Ünal’ı derdest ederek zaten darbeyi erkene çekmiş olmayacak mıydınız? Bu planı kim yaptı?

ÜNAL’IN DÜĞÜNDEN ALINMASI İLE GENELKURMAY’IN BASILMASI ÖRTÜŞMÜYOR MU?

Abidin Ünal’ın erken saatlerde düğünden alınması ile diğer üst komutanların Genelkurmay’da enterne edilmesi birbiriyle örtüşen şeyler değil mi?

Nitekim Karargah’a baskın yapıp Hulusi Akar’ı gözaltına alan timin başındaki Albay Fırat Alakuş, bu görevin kendisine ÖKK Komutanı Zekai Aksakallı tarafından verildiğini öne sürüyor.

Stockholm Center for Freedom’ın (SCF) 191 sayfalık ’15 Temmuz: Erdoğan’ın Darbesi’ raporunda, bu görevin 11 Temmuz’da bizzat Aksakallı tarafından verilen bir Konvansiyonel Olmayan Harekât (KOH) planı olduğu belirtiliyor. Gökhan Şahin Sönmezateş de kendisine görevin 11 Temmuz’da verildiğini açıklamıştı. Bu tarihte görev emri alan bir diğer isim de Semih Terzi idi.

İşte bu plana göre bütün harekât planı, akşam saatlerinde Genelkurmay’a bir terör saldırısı olacağı ve Akar’ın emniyetinin ÖKK timince sağlanacağı üzerine kuruluydu. Zaten Alakuş, emrindeki 33 kişilik timle beraber Genelkurmay’a geçmek üzere henüz akşam olmadan Akıncı Üssü’ne gitmişti. Gece 03.00’te olacak bir kalkışma için neden ikindi üzeri Gölbaşı’ndan yola çıkıyor? Ayrıca bu KOH planı çerçevesinde emirleri aldığı Albay Ümit Bak’ın da saat 18.00’te kendisini arayıp Akıncı’dan yola çıkması emrini verdiğini anlatıyor.

Demek ki Abidin Ünal’ın akşam düğünden alınması ile bu plan örtüşüyor. Bu da demek oluyor ki plan gece 03.00’e göre değil, akşam 21.00-22.00’ye göre ayarlandı. Selvi’nin dediği gibi, gece 03.00’te darbe olacak şekilde hareket eden birileri yok muydu? Vardı. Fakat ben birkaç kere yazdığım üzere bunun bir ‘false flag’ olduğunu, akşam saatlerinde başlatılacak sahte darbeyi perdelemek için fabrika edildiğini düşünüyorum. O gece için görevlendirilen en az 4 ayrı ekip olduğunu ve bu ekiplerin planlar arasında geçirgenliği ve gölgelemeyi sağladığını öne sürüyorum.

Bununla ilgili en temel sorulardan biri şu; 81 ilde bütün sıkıyönetim komutanlıkları belirlendi ise neden Ankara ve İstanbul dışında bir hareket olmadı? Çünkü bu saatte bir darbe olmayacağını azıcık kurmay zekâsı olan her asker bilir de ondan. Peki o zaman sahaya çıkan diğer askerlerin motivasyonu ne idi? YAŞ’ta tasfiye olacakları korkusu mu? Yani başarısız olma ihtimali sıfır olan böyle bir kalkışmanın neticesinde ödenecek bedel, 2 hafta sonraki YAŞ’ta tasfiye olmaktan çok daha mı azdı ki ‘ya herru ya merru’ diyerek bu kadar akılsız bir işe yeldir yepelek giriştiler?

SELVİ BİR ZAHMET ŞU BİLİNMEYENLERİ DE ORTAYA ÇIKARABİLİR Mİ?

Eğer Selvi, bu noktalarda kamuoyunu aydınlatabilirse darbecilerle mücadele adına önemli bir mesafe almış oluruz.

Bizim usta gazeteciden beklentilerimiz bunlarla sınırlı değil tabii ki.

Diğerlerini de şöyle başlıklar halinde sıralayayım:

Cumhurbaşkanı Erdoğan darbeyi tam olarak kaçta ve kimden öğrendi?

Neden 15 Temmuz’u takip eden 10 gün içinde, 5 ayrı yerde 5 ayrı zaman verdi?

Erdoğan neden o gece için 4 farklı havalimanında 4 ayrı uçağı havalanmaya hazır halde bekletiyordu?

İhbarcı binbaşı O.K., ısrarla MİT’e darbeyi haber verdiğini vurguluyor. O halde MİT Müsteşarı Fidan neden darbeden haberi yokmuş gibi davranıyor? Kim yalan söylüyor?

Velev ki ihbar Müsteşar’ın kaçırılacağı yönünde olsun; 7 Şubat krizinde ifadeye çağrılan Fidan, hasta yatağında Erdoğan’a ulaşabiliyordu da burada neden hiç ulaşamadı? Neden koruma müdürü Muhsin Köse’ye darbe ihtimalinden söz etmedi?

Genelkurmay Başkanı Akar ve kuvvet komutanları neden Cumhurbaşkanı ve Başbakan’a bilgi vermedi?

Fidan o kadar sıkıntılı bir gecede neden Müsteşarlık’a dönüp Suriyeli muhaliflerden Muaz el-Hatib’le görüştü? Bu yemeğe Diyanet İşleri başkanı neden çağrıldı?

Saat 22.30 sularında Diyanet İşleri Başkanı Görmez, darbe olduğunu eşinin telefonundan öğrenirken Fidan neden Görmez’e bu bilgiyi vermedi?

Fidan, Görmez’den sonra kendisini arayan Başbakan Yıldırım’a neden darbeyi bildirmedi?

O dakika itibariyle halen darbeden haberdar değilse 23.00’te İçişleri Bakanı Efkan Ala’yı arayıp nasıl “Darbe oluyor” diyebildi?

Yani o 20 dakikalık arada mı öğrendi darbeyi?

Cumhurbaşkanı, Fidan ve Akar’ı neden TBMM Komisyonu’na göndermedi?

İhbarcı binbaşı O.K. neden gizleniyor? Savcıların O.K.’nın ifadesini almasına neden müsaade edilmiyor?

ÖKK ihtisas kursu mezuniyet töreni neden 15 Temmuz’dan 14 Temmuz’a çekildi? O törenin ardından Akar ve Fidan 4 saat baş başa ne görüştü? Akar’ın ayrılmasının ardından ÖKK kışlasını terk etmeyen Fidan, Zekai Aksakallı ile yaklaşık 1 saat baş başa ne konuştu?

SELVİ ‘O TÜRLERDEN’ DEĞİL, GÖRECEKSİNİZ

Daha sorulacak çok soru var. Fakat Selvi’yi de düşünmek gerekir. Fidan’ın Görmez’le yediği yemeğin perde arkasına 1 yıl sonra ulaşabildi. Bunları ancak 10 senede aydınlatır. O yüzden şimdilik bu kadarıyla yetinelim.

Değerli meslek büyüğüm yazısında, “Yılların güven ilişkisine dayalı olarak elde ettiğim bilgileri paylaştım. Gazeteciye sızdırma yapılmaz mı, algı operasyonları için kullanılmaya çalışılmaz mı? O olur da ben o türlerden değilim.” diyor.

İki türlü kullanışlı aptal vardır: Yıldıray Oğur gibi bunun farkında olup itiraf edenler ve hiçbir zaman farkına varamayanlar.

Sayın Selvi, elbette ‘o türlerden’ değil.

Onun için de yazılarını dört gözle bekliyoruz.

[Ahmet Dönmez] 3.8.2017 [TR724]

67 şehidi hatırlayan var mı? [Tarık Toros]

15 Temmuz’un bugün pek üzerinde durulmayan “Allah’ın lütfu” icraatlarından biri de Türk ordusunun “pek istekli olmadığı” Suriye’ye girmesidir.

Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), bir ay sonra kara operasyonuna başlayarak tanklarla Suriye’ye girdi.

6 ay süren operasyonda 67 asker şehit oldu.

Darbe gecesi 249 şehidin yasını tutanlar için bu rakam bir istatistik olmanın ötesine geçmiyor maalesef.

Niye?

Çünkü, TSK Suriye’ye girdiği gibi çıkmış, bugün daha net görülüyor ki, 67 asker bir hiç uğruna şehit verilmiştir.

Yine TSK ve devlet, IŞİD’in hunharca katlettiği iki Türk askeri hakkında yaklaşık 8 aydır sessizdir.

Türkiye’de medya, sivil toplum ve muhalefet dahil hiç kimse, bunun izini sürmüyor.

Bu askerlerin ailelerine dahi açıklama yapılmadı.

***

15 Temmuz’dan sonra ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL), bu iktidar sürdüğü müddetçe kalkmayacak.

Cumhurbaşkanı, 12 Temmuz 2017’de yabancı yatırımcılara ne demişti, hatırlayın:

“Biz OHAL’i iş dünyasının daha rahat çalışması için getirdik. Şimdi grev tehdidi olan yere OHAL’den istifade izin vermiyoruz. Bunun için kullanıyoruz OHAL’i.”

Özgürlükleri, demokrasiyi, sendikal hakları vs. Hepsini geçtim…

Sadece bu açıklama bile niyeti göstermesi açısından yeterlidir.

OHAL, muazzam kullanışlı bir araçtır.

Fiilen Anayasa’yı rafa kaldırmış, Anayasa Mahkemesi dahil denetimden muaf tasarrufların yolunu açmıştır. Kim vazgeçer!

***

Bir yıl oldu, henüz başaramadılar ama 15 Temmuz’u sözde demokrasi bayramı ilan etme yolunda ilerliyorlar.

İlkokul yıllarımdan hatırlarım: 27 Mayıs Hürriyet ve Anayasa Bayramı, 20 yıl boyunca kutlandı bu ülkede.

Bugün birkaç radikal Kemalist ve kronik Menderes düşmanı dışında kimse savunamıyor 27 Mayıs 1960 askeri darbesini.

***

Muazzam bir siyasi utanmazlık var. Sivil toplum, medya ve muhalefet, gelişmeler kartopu gibi büyürken seyretti. Halen de sıkılmadan suçu birilerine atmakta mahirler.

Kötü günlere yürüyoruz. Ve bu, 2014 ve 2015’te yapılan dört seçimin, 2016 referandumunun siyasi sonucu.

Tüm aktörler elini yıkayıp çıktı, başarısızlığı önceki dönemlere atarak yol almaya çalışıyorlar.

Ayıptır… 2011’den bu yana, bu iktidarı isteyenler ve istemeyenler arasında yarı yarıya bir denge var. Ve bu bozulmadı.

Onun için, “şaibeli” dahi olsa, referandumda “hayır” oylarının tuttuğu nokta başarı değildir.

Durumun değişmesi için, itiraz eden kitlenin en az 60’ları bulması gerekiyor.

Kaldı ki, muhalefet 7 Haziran 2015’te bu noktayı tutmuştu.

Hoyratça harcandı.

Yarın, bu günlerin siyasi muhasebesi yapılırken 7 Haziran 2015 mühim bir milat olacak.

***

15 Temmuz bir darbe veya darbe girişimi değildir.

Sonrasında başlayan “karşı darbe”nin gerekçesi yapılan bir kurgudur.

Neden mi, karşı darbe?

Şundan:

Şu son bir yılda, hâkim ve savcıların yüzde 30’u, 150 binden fazla kamu çalışanı hiçbir soruşturmaya tabii tutulmadan darbe ile ilişkilendirilerek işinden edildi.

Generallerin yarıdan çoğu, ordudan atıldı, tutuklandı, yargılanıyor.

Emniyet teşkilatı 2013 sonundan beri hallaç pamuğu gibi atılıyor, neredeyse eğitimli uzman polis kalmadı.

Askeri okullar, polis okulları kapatıldı, mevcut öğrencileri yüzüstü bırakıldı.

Yaklaşık 52 bin vatandaş, darbeye karıştıklarına dair kanıt gösterilmeksizin aylardır tutuklu.

2 bin 100 üniversite, lise, ortaokul, ilkokul ve yurt kapatıldı.

9 bine yakın akademisyen üniversiteden atıldı.

966 şirkete altı boş gerekçelerle el kondu.

200’e yakın medya organı kapatıldı.

Yaklaşık 300 gazeteci cezaevinde.

Yüzlerce dernek, vakıf ve sivil toplum kuruluşunun kapısına kilit vuruldu.

Devletten atılan kadrolar, kapatılan kurumların çalışanları, sigortalı hiçbir işte çalışamıyor.

Ülkenin üçüncü büyük partisi HDP’nin eş başkanları ile birlikte 11 milletvekili tutuklu, diğerleri hakkında soruşturma var ve sırayla vekillikleri “devamsızlık” gibi gerekçelerle düşürülmeye başlandı.

Allah aşkına, bundan âlâ karşı darbe mi olur?

***

15 Temmuz’un amacı:

İktidar mensuplarını yargıdan kurtarmak, Anayasa’yı rafa kaldırmak, demokrasiyi bitirip Parlamento’yu işlevsiz hale getirmek, mevcut muktedirlere hayat boyu iktidarın yolunu açmaktı.

15 Temmuz, bunun önündeki en büyük engellerden biri olan TSK’nın bertaraf edilmesi için de bir “lütuf” oldu.

Atı alan Üsküdar’ı geçti.

***

Ne çare, 15 Temmuz henüz bir yılını doldurmadan patladı.

Pislikler ortaya döküldü.

Bugün, darbenin bir numarası, iki numarası, üç numarası… Genelkurmay Başkanını, MİT Müsteşarını, Özel Kuvvetler Komutanını, Diyanet İşleri Başkanı’nı, yargılamayan ve sorumlu tutmayan yok. Yandaşlar dahil…

15 Temmuz’u bayram yapamadan ellerine yüzlerine bulaştırdılar.

Darbeci oldukları anlaşıldıkça uykuları kaçıyor. Öykülerini güncelliyorlar.

***

Bugün 27 Mayıs, bayram olarak değil…

Darağaçları ile hatırlanıyor.

Yarın da 15 Temmuz, işkencelerle anılacak.

Hatta, soykırım davaları ile nesiller boyu bir utanç dönemi olarak lanetlenecek.

[Tarık Toros] 3.8.2017 [TR724]