Mesele anlaşılmıştır [Tarık Ziya]

Başbakan Binali Yıldırım, ABD ile Türkiye’yi karşı karşıya getiren vize krizine dair konuşurken ağzındaki baklayı çıkardı: “Bir resmî bankamızın genel müdür yardımcısı, görevli gittiği ülkenizde yaka paça tutup hapse atarken bize mi sordunuz? Bizden izin mi aldınız? ”

ABD ile siyasî ya da iktisadî inatlaşmada Türkiye’nin dayanma müddeti saat farkı ile mahduttur. En fazla 7-8 saat mukavemet edebiliriz. 

BORSA’NIN ÜÇTE BİRİ ABD’Lİ YATIRIMCIDA

Borsa’nın üçte biri ABD’li yatırımcıların elinde. ‘Sat’ emri verseler o an Borsa 50 bine çakılır. İşte o emrin verilmesi için ABD’de mesai saatinin başlaması lazım. O aradaki saat farkı ile teselli mi olalım? 

ABD’den organize ve kalıcı bir tecrit gelirse vay halimize. O gün dolar 5 TL’yi geçer. Faizler üçe dörde katlanır. Dış borcunu bile ödeyemez Türkiye.

Rusya ile romantik birlikteliğe ses çıkarmıyor diye ABD’nin sinir uçları ile oynamaya kalkmak olacak iş değil.

İRAN’DAN İBRET ALMAK LAZIM

Aksini iddia edenler İran’ın ABD’nin malî müeyyidelerinden sonra ne hale geldiğine bakabilir. Petrol ve doğalgaza rağmen İran Tümeni pula döndü. Bankalar dünyadan tecrit edildi. Yabancı firmalar İran’ı terk etti. 

Bir evvelki ABD Başkanı Barack H. Obama’nın güvercin siyaseti imdada yetişmeseydi bugün İran daha ağır bir krizin girdabında debeleniyor olacaktı.  

Rusya gibi bir dev bile ABD karşısında ağır bir iktisadî krizi sineye çekmek mecburiyetinde kaldı. Rezervleri 650 milyar dolardan 170 milyar dolara geriledi. Ruble bir senede yüzde 50 devalüe oldu. 

Hadi İran ve Rusya’nın petrolü, doğalgazı var, biz neye güveniyoruz? 

THY BİR GÜNDE 1,1 MİLYAR LİRA ERİDİ

Krizin ilk gün faturasının 80 milyar liraya yaklaştığını bile bile hatada ısrar ediliyor. 

Dolar ve Euro fırlamış, vatandaşın borcu durduk yerde 50 milyar liradan fazla artmış, Türk Hava Yolları bir günde 1,1 milyar lira erimiş kimin umurunda? Geçen seneyi 1,6 milyar lira zararla kapatan THY’nin cirosunda ABD seferlerinin payı 1 milyar dolardan fazla. Zarrab’ı size vermediler diye bir kalemde bunun üzerine çizgi çekeceksiniz öyle mi? 

ABD’nin görünen kararları kadar görünmeyen kararları da olacak. Bunların maliyetini de göze alabilecek misiniz? ‘ABD yoksa biz de yokuz’ diyecek onlarca devletin mevcudiyeti sizi endişelendirmiyor mu?

İŞADAMININ ZARARI NE OLACAK?

Konferans, öğrenim, tedavi, fuar, toplantı ya da ihracat işlemleri için ABD’ye gitmek mecburiyetinde olanlar ortada kalmış... Bütün bunların ne ehemmiyeti var? 

Başbakan demek istiyor ki Reza Zarrab'ı, eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’yı bize iade etmediğinize göre biz de bildiğimizi okumaya devam edeceğiz. ABD’de kimin ya da kimlerin iadesi için seferber olduklarını varın sizin tahmin edin. 

GÜLEN’İ DEĞİL ZARRAB’I İSTİYORLAR

Esasında Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ismini telaffuz ettikleri her iade bahsinde kapalı kapılar ardında Zarrab ve beraberindekilerin kendilerine teslim edilmesi için dil döküyorlar. 

17/25 Aralık 2013’te ortalığa saçılan rüşvet ve yolsuzlukların üzerine gidilmesinden fevkalade rahatsız oluyorlar. Zira dosyaların nihayetinde uzanacağı isimlerin başında Recep Tayyip Erdoğan var. 

Zarrab’ın iadesine nail olamadıkları gibi eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan (Zarrab’ın 220 bin Euro kıymetinde saat hediye ettiği) ve eski Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan (evinde ayakkabı kutularından 4,5 milyon dolar çıkmıştı) hakkında yakalama kararı çıkarılması Saray’da uykuları kaçırıyor. 

EMİNE ERDOĞAN VE ZARRAB AYNI DAVADA

New York Eyalet Mahkemesi’nde devam eden davanın dosyasında Reis-i Cumhur Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın Zarrab ile yan yana görüldüğü fotoğrafların da yer alması birilerini hayli telaşa sevk etti. 

Dosyada Zarrab’ın Emine hanımın himaye ettiği Türkiye Gençlik Vakfı (TÜGVA) için ne kadar cömert davrandığını gösterir bağış dekontları da mevcut. 

Son ABD seyahatinin şerefine attıkları ‘ABD ile hiç olmadığı kadar yakınız’ manşetleri de işe yaramayınca aynı manşetleri çöpe atarak yeni bir safhaya geçtiler. 

ABD’YE BÖYLE DİZ ÇÖKTÜRECEKLER!

‘Dişe diş, kana kan’ ekolünün mümessili Saray müşavirleri, ABD’nin Türkiye misyonlarında vazifeli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından birkaçının ‘Hizmet Hareketi ile irtibatlı’ diyerek hapse atılması halinde Beyaz Saray’ın diz çökeceğini vehmetmiş olmalı ki akla ziyan operasyonlara teşebbüs ettiler. 

Hakikaten zavallılar. Bir tarafta sadece hâkim ve savcıların inhisarında yürüyen bir dava diğer tarafta Saray’dan hükûmete hemen her siyasî kimliğin müdahil olduğu düzmece davalar... 

Zavallı oldukları kadar bu davaları birbirinin muadili gibi gösterip insanları şahsî menfaatleri için bir takas malzemesi olarak görecek kadar gafiller.

VİZE KRİZİ DERİNLEŞECEK

Mesele anlaşılmıştır. Devletin itibarı ya da hukuk kimsenin umurunda değil. Öyle olsaydı Türkiye, ABD’nin vize yasağı getirdiği Libya ve Suriye gibi devletlerle aynı derekeye düşürülmezdi. Kendi izzetleri için halkı zillete mahkum ettiler.
  
AKP iktidarının ve Saray’ın tek derdi var o da ne yapıp edip Zarrab davasından kurtulmak. Bunun için bütün memleketi ateşe atmak icap ediyorsa onu da yapmaktan imtina etmeyeceklerini gösteriyorlar. Bir memleket için bundan daha büyük bir felaket ne olabilir ki!

İnat okyanus ötesine sökmez. Vize krizi böyle kalmayacak. Daha da derinleşecek. Günü birlik hareket etmenin telafisi yok. 

Emniyet kemerinizi sımsıkı bağlayın.   

[Tarık Ziya] 10.10.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

ABD ile yasanan vize krizi, kontrollü bir kriz. Ve.. [Mehmet Efe Çaman‏]

1) ABD ile yasanan vize krizi, kontrollü bir kriz. Erdoğan bu krizin çıkmasını istiyor. Amacı Batı'dan tamamen kopmuş bir Türkiye.

2) Yolsuzluklara batmış, sivil darbeci, işkenceci/hukuksuz bir rejimin, anayasal düzenin yıkıcısı olmanın hesabını vermemek için bu elzem!

3) Erdoğan yakında Zarrab davasının sonuçlanacağını biliyor. Bu dava sonucunda bir daha Türkiye dışına çıkamayacak duruma düşecek.

4) ABD ile köprüleri şimdiden atıp Zarrab davasının siyasi olduğu söylemini Türkiye'de 7/24 pompalamak, inandırıcı hale getirebilmek istiyor.

5) Erdoğan biliyor ki Batı kulübünde kaldığı surece er geç demokratik düzene ve hukuka bir gün geri dönülecek. Bu, onun için en kötü senaryo.

6) Net olan: Erdoğan'ın HİÇ BİR HAMLESİ Türkiye'nin menfaati için değil.

7) Bazıları Kıbrıs Barış Harekâtı (KBH) dönemi ile bugünkü sureci karşılaştırıyor. Bu çok yanlış. 1974 KBH Türkiye'nin çıkarları için yapıldı.

8) KBH kararını alan Ecevit, bu harekâtı kendi menfaati için yapmadı. ABD ile o dönem yaşanan gerilim, hesaplanmış bir riskti.

9) Bugünkü vize krizinin tek nedeni, Erdoğan'ın şahsi menfaatleridir. ABD ile köprülerin atılması, Batı'dan ve NATO'dan uzaklaşılması...

10) Erdoğan için kendi rejiminin devamı (ve kendisinin yargılanmaktan kurtulması) Türkiye'nin Batı'dan kopuşuna bağlıdır.

11) Erdoğan'ın ortağı Avrasyacı derin yapı da ideolojik sebeplerle ve kendi ağırlığını artırabilmek için Batı'dan kopuş hedefliyor.

12) Bugün Türkiye'de yaşanan, diktatörlüklerin yaptığı klasik bir algı operasyonu, bir propaganda hamlesidir.

13) ABD Gülen Cemaati ile bağlantılı, 15 Temmuz'un arkasında ABD var algısını Türkiye'de pompaladılar. Halkın çok büyük çoğunluğu buna inanıyor.

14) Erdoğan, Batı'dan adım adım kopuşun planını uyguluyor. Türkiye bugün 1990'ların Sırbistan'ı gibi. Dışa kapandıkça, faşizan iktidar rahatlıyor.

15) Bu tür rejimler, dış dünyanın ülkelerine/milletlerine (bunu kendilerine diye okuyun!) düşman olduğu söylemini halka pompalar.

16) Bu propagandayla, içeride muhalefet baskılanır. Mutlak iktidar perçinlenir. Hitler, Milosevic, Kaddafi vs. hep aynı stratejiyi izlediler.

17) Dış dünya düşman algısı, içeride sistemi konsolide etmek için bir kaldıraç görevi görür. Türkiye'de yaşanan bu.

18) Rusya, Çin, İran gibi "ortaklar" sadece konjonktürel ihtiyaçlara cevap verir. Onlardan silah alır, ortak yatırımlar yaparsınız. Hepsi bu.

19) Ancak başta Rusya olmak üzere bu "yeni ortaklar" ilk fırsatta sizi yer. Özellikle Türkiye-Rusya ilişkileri tarihi bunu bize öğretiyor.

20) ABD/Batı ile ortaklık (ve NATO) Türkiye'ye Rusya ile bir güç dengesi kurma şansı verdi. Bu güç dengesi sayesinde Türkiye güvenlik temin etti.

21) 1945'ten bu yana ilk kez Türkiye Batı savunma mekanizmasından fiilen tümüyle koptu. Bir kaç aşama sonra, hukuken de bazı adımlar gelecek.

22) Rusya, bu fırsatı bekliyor. Türkiye Rusya için çok kolay lokma. Hele hele Erdoğan yönetiminde bir Türkiye!

23) Erdoğan'ın zaten umurunda bile değil. "Benden sonrası kıyamet!" anlayışı ile, sadece kendi menfaatlerine göre adımlar atıyor.

24) ABD ile vize krizinin arka planı bu.

25) Hazin bir son yaklaşıyor Türkiye için. Ve toplum derin koma halinde, olandan-bitenden bihaber, çarpma anına dek uyanmayacak. İçler acısı!

Bizim 'Öşür' ile konuştuk [Abdullah Aymaz]

Zünnûn Bey telefonu uzattı. Dikkat ettim, tanıdık  bir ses… Zihnim birden eskileri gitti… Seneler önce çiftlik gibi bir yerde oturan on çocuklu mübarek bir zatın ziyaretine gitmiştik. Oğullarından birisi, kabiliyeti ile göz dolduruyordu. Öğrenci idi… Ev hizmetlerinde başarılı olacağa benziyordu. O zâta “Paramızın ve malımızın kırkta birini, tarladan kalkanın onda birini Allah için muhtaçlara vermek gerekiyor değil mi?” diye sorduk. “Elbette” dedi.  “Öyle ise bu on evlattan birisini Hizmet-i imaniye ve Kur’aniye için verebilir misin?” dedik. “Niye olmasın?” dedi. İşte bu onda birlik yani “öşür” olan yiğitti… Onun için “Ne haber öşür?” deyince, Zünnûn Bey, şöyle bir yüzüme baktı: “Ne demek? Bu öşür de nereden çıktı?” demek istiyor gibiydi. Öşür’ün mâcerasını dinledikten sonra yukarıda anlattıklarımı Zünnûn Beye ifade ettim.

Eskiden hayatını tamamen Hizmete hasretmiş “vakıflar” vardı. Zaten en büyük vakıf Üstad Bediüzzaman’ın kendisi ve çevresindeki Zübeyir Ağabey gibi muhterem Ağabeylerdi… Onların açtıkları güzel yolda hayatlarını sürdüren mübarekler vardı. Biz onlara hayranlık duyardık… 

Bunlar,  hayatlarını bu Hizmete vakfettikleri için iman ve Kur’an’a hizmet etmekten başka bir şeyi düşünmezlerdi…

Onbeş-yirmi sene önce bir “himmetlik” ile tanışmıştık. Avrupa’ya işçi olarak gelmiş. Türkiye’deki bir siyasi partinin, saygı duyulan bir üyesi olmuş… Kendi ifadesiyle takdim edecek olursak, şöyle diyordu:  “İşime, evime gidip gelirken bir apartmana girip çıkan pırıl pırıl gençler ve ellerinde Elif-bâları ve Kur’anları olan çocuklar görmeye başladım. Merakla bir gün onları takip ettim. Gittikleri  mekâna arkalarından girdim. Baktım odalarda o gençlere sohbet ediyor, o çocuklara Kur’an öğretiyorlar. O güzel halleri, ihlas ve tevazuları çok hoşuma gitti. Artık her fırsatta onlara uğruyor, onlarla olmaktan mânevî haz alıyordum. Sonra da onlara maddî-manevî destek olmaya başladım. Ama bu halimi aynı partiden olan arkadaşlarıma da söylemiyordum. Hatta kendisi hâfız-ı Kur’an olan hanımımdan bile gizli tutuyordum. Neyse bir gün dediler ki; ‘Yeni yerler tutmak, yeni kültür merkezleri kurmak için toplantı yapacağız ve  arkadaşlardan yardım isteyeceğiz. Hatta hanım ablaları da davet ediyoruz, onlardan da imkânları nisbetinde destek bekliyoruz.”

“İşte bunu fırsat bilerek o toplantıya eşimi de götürdüm. Önce erkekler bölümünden konuşmalar yapıldı ve bu maddî desteklerin yetişen neslin özümüze ve kökümüze bağlı olarak eğitilmesinin üzerinde duruldu sonra, tek tek herkese ne verebileceği soruldu. Herkes gönlünden kopanı söylüyordu. Bu konuşmalar ve söylenen miktarlar hemen yan odada toplanmış bulunan bayanlara ses ve görüntü olarak, anında aktarılıyordu… Erkekler tarafı bitince hanımlar tarafından da teker teker hepsine nasıl bir yardım yapacağı, ne vereceği soruluyor ve ismen de belirtiliyordu. Sıra benim eşime geldi. Ben heyecanla ne söyleyecek diye bekliyordum. Zaten ilk defa böyle bir yere geliyordu. 

“Dedi ki: ‘Ben ev kadınıyım. Bir işte çalışmıyorum. Yani benim taahhüt  edeceğim bir param ve imkânım yok. Ama benim sizlerin de tanıdığınız bir eşim var; işte onu Hizmete vakfediyorum. O artık bundan sonra bu güzel hizmetindir!’  Şaşırıp kalmıştım. Artık ben Hizmete  vakfedilmiş biriydim. Bizim hanım da eşini hizmete vakfetmiş bir fedâkardı. Çünkü bu basit bir söz değildi. Artık benim şahsî bir hayatım olamazdı. Dünyanın neresinde benim yapabileceğim, elimden gelen bir iş varsa, benim orada olmam gerekiyordu.”

Gerçekten bu asâlet sahibi ağabeyimiz aynen bu söze sâdık kaldı. Şu yaşında ve ameliyat geçirmiş halinde, üzerine düşen hizmetleri hiç sektirmedi…  

Bu zehir zemberek süreçte, zâlim güçlerin “ihafe ve ızhar” (korkutma ve zarar verme) yoluyla insanları sindirdikleri bir dönemde, yiğitlik üzerine yiğitlik sergileyen bu mübarek ağabeylerimiz dimdik ayaktalar ve aşkla-şevkle hizmetleri için koşuşturuyorlar.

[Abdullah Aymaz] 10.10.2017 [Samanyolu Haber] 
aaymaz@samanyoluhaber.com

37 milyar liralık sır [Semih Ardıç]

Sene bitmeden bütçede para kalmayınca hükûmet Hazine için ilave borçlanma müsaadesi alma derdine düştü. Bunun için kanun değiştirilecek ve Hazine sene sonuna kadar 37 milyar lira fazladan borçlanacak. Bütçe açığının 25 milyar lira olmasına mukabil borçlanma tutarının bunun çok fevkinde olması haliyle istifhamları artırdı.

Borçlanmadaki afakîliğe geçmeden evvel hukuk devletinde bütçe kavramından ne anlamalıyız?

Bütçede gelir ya da gider kalemindeki her kuruşun karşılığında makul bir izahatın yer alması icap ediyor. Hükûmet, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) elinden bütçe hakkını alamaz.

ZEKERİYA TEMİZEL CEVAP BEKLİYOR

Bunun içindir ki CHP İzmir Milletvekili Zekeriya Temizel ilave borçlanmanın niçin yapıldığının tereddüde mahal bırakmayacak şekilde anlatılmasını istedi: “25 milyar lira bütçe açığı, 52 milyar lira borç. Niye? 25 milyar lirasını bunun için harcadıysak geri kalan nerede, nereye harcadık? Bankada tutmuyoruz galiba. (…) Kırk yıllık Maliyeciyim, kafamı elimin arasına alıp saatlerce düşünüyorum, ortaya çıkan seçeneklerin büyük bir kısmı tüylerimi diken diken ediyor, ‘Yok ya, olmaz’ diyorsunuz, olmaması gerekir. Burada açık açık tartışmak istemiyorum ama yani bütçe emanetlerinden başlayarak daha önceden belirli sözler üzerine yaptırılmış olan ve ülkeden henüz daha resmî olarak ödenmesi mümkün olmayan alacaklar mı yoksa daha önceden burada tartışa tartışa bir hal olduğumuz devletin muhtemel yükümlülüklerinden tahminlerin çok çok üstünde bir şeyler mi?”

İLAVE BÜTÇE DEMEMEK İÇİN TORBA’YA KOYDULAR

Gelin görün ki Temizel’in dehşetengiz tespitlerine hükûmet cenahından henüz ikna edici bir cevap gelmedi. İlave bütçe kanun tasarısı hazırlama zahmetine bile katlanmayan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı, senenin kalan günleri için 37 milyar lira gibi yüksek bir tutarda borçlanma talebini ‘torba’ya koyma kolaycılığına gitti. TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda tek bir madde üzerinden böyle bir tensip alınacak.

Oysa Anayasa’nın 87’nci maddesi bütçe yapma imtiyazını TBMM’ye vermiştir. 2017 Senesi Bütçe Kanunu’nda gelirle gider arasında açık tahmini 47,5 milyar lira idi. Dolayısıyla Hazine için borçlanma limiti yaklaşık olarak 47,5 milyar TL idi. Bahsi geçen limiti, Hazine’nin bağlı olduğu bakan yüzde 5, Bakanlar Kurulu da yüzde 5 artırma yetkisine sahip. Toplamda hükûmet 52,4 milyar lira borç yetkisi verebilirdi.

AĞUSTOS’TAN BERİ BORÇLANMALAR KANUNÎ DEĞİL

Ağustos sonu itibarıyla Hazine 53,4 milyar TL borçlandığına göre ve ortada ilave borç için bakanlar kurulu kararı olmadığına göre 3,5 milyar TL de ayrıca izaha muhtaçtır. Kanun böyle bir yetki vermeden Hazine hangi selâhiyetle bu paralar için ihale tertip edebildi?

AKP, 37 milyar liralık ilave borçlanmanın içinde bu kanun ihlalini de aklamaya çalışıyor. Bundan mütevellit 37 milyar liranın nerede kullanacağını anlatmaya yanaşmıyor. Oysa İlave Bütçe hazırlaması, bütçede her kalemi tek tek izah etmesi ve bütün bunları bir bütçe disiplini içerisinde komisyondan başlayarak Genel Kurul’a götürmesi elzemken, “Ben yaptım oldu.” diyerek adeti olduğu üzere yine anayasayı çiğniyor.

GELİR, GİDER VE BORÇLANMA BELLİ İSE…

Bu şekilde bir oldu bitti kabul edilemez. Bütçede gelir cetveli, gider cetveli ve Hazine’nin borç(ana para ve faiz) ödemeleri cetveli ayrı ayrı gösterilir. Gelirler belli, giderler belli. Giderlere borç ödemeleri de dahil. Buna rağmen bütçede 25 milyar liralık açık varsa bu açığın manası şudur ki hükûmet para idaresinde başarısızdır, ayağını yorganına göre uzatmamıştır.

Ekonomi diken üstünde iken referandumu kazanmak uğruna olmadık vergi teşvikleri verilmiş, isimleri malum firmalara garantili ihaleler verilmiş, Hazine’nin yükünü artırmaktan başka işe yaramayan projelerin finansmanı için de yüksek faizle borç alınmış, bu tablo hem gelirleri azaltmış hem de borçlanma ihtiyacını artırmıştır.

VERGİ PAKETİ YETMİYOR, BORÇ DA LAZIM

Zaten gelirlerin ekseriyeti vergi gelirlerinden müteşekkil. Vatandaş vazifesini yapmışsa bu durumda bütçeyi idare edemeyen iktidar sınıfta kalmıştır. Emaneti muhafaza edemeyen bir iktidara niye ilave kaynak tesis edilsin? Hal-i hazırda vergi yükünün fazlalığı yetmezmiş gibi ilave 40-50 milyar liralık vergi paketi hazırlayan hükûmet bu kadar kaynağa niye ihtiyaç duyduğunu ve bu paraların nereye harcanacağını izah etmelidir. Aksi takdirde iki ihtimal ağırlık kazanacak.

Birinci ihtimal: Türkiye yakın tarihte çok büyük bir harbe girecek ve savunma harcamaları bir anda tavan yapacak. Bütçe zaten tükendi. Tank, helikopter, savaş uçağı, silah, mühimmat, lojistik malzemesi vs. için para lazım. Parayı da yüksek faizle borçlanarak temin edeceğiz. Böyle bir hazırlık sadece Genelkurmay ve Saray’ın bilgisi dahilinde yapılabilir mi? Halka rağmen bir harbe girilemeyeceğine göre AKP böyle bir ihtimalin doğru olmadığını söylemelidir.

İDLİB BÜYÜK HARBİN İLK ADIMI MI?

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) Rusya destekli İdlib/Suriye manevrası büyük harbin ilk safhası ise Türkiye’yi böyle bir bataklığa sürükleyenler borç-harç denkleştirilecek 37 milyar liranın kâfi gelmeyeceğini hesaba katmıştır herhalde. ‘Hele bir girelim, akabinde bakarız’ denilmişse vay halimize. İnşallah öyle değildir.

Aksi takdirde ABD ile başlayan vize krizini o büyük krizin girizgâhı olarak kabul edelim ve giderek şiddetlenecek tsunami kapıya dayanmadan kurtarabildiğimiz kadarını kurtarmaya bakalım. O gün ne bütçe ne ilave borçlanma ne de büyük Türkiye hamaseti geçer akçe olacaktır. Döviz alır başını gider, faizlerde 90’lı senelere rücu ederiz ki o tam bir felaket olur.

TÜRKİYE’NİN GAYR-İ RESMÎ BORCU VAR MI?

İkinci ihtimal: Gelirle gider arasında gider lehine olan açığın kapatılması için Hazine en fazla 20 milyar lira borç bulmalı. Oysa 37 milyar lirada ısrar ediliyor. Üstelik bütün limitler kullanıldığında 52 milyar liralık borçlanma yapılacak, onu müteakiben 37 milyar daha borçlanılacak.

Hazinenin açıkladığı borçlanma takvimi haricinde gayr-i resmî borç ödemesi olabilir mi? 37 milyar lira ‘bütçe emanetleri hesabı’na mı aktarılacak? ‘Bütçe emanetleri hesabına kaydedilenler, hak kasibinin müracaatına kadar ve genel zamanaşımı süresinin nihayetine kadar devrediyor. Bu hesaba alınan paralar, yeni yılda hak sahibine verilirken hükûmetin herhangi bir kanun onayı alma ya da muhalefete izahat mecburiyeti de kalmıyor. Bir taşla iki kuş. Hak sahibine ödeme tehir ediliyor ve devlete kısa süreli bir kaynak teşkil ediliyor.

İRAN’IN 15 MİLYAR DOLARI KAYIPTI

Bütçede her şeyin berrak olması lazım gelirken müzakere bu kadar girift hale getiriliyorsa ister istemez insanın aklına İran’ın ABD’nin malî müeyyidelerini delmek için Türkiye ile yürüttüğü para trafiği geliyor. O esrarengiz trafik 17/25 Aralık 2013’te deşifre olsa da mahkemelere siyasî müdahalede bulunan AKP, dosyayı kapatmıştı.

Dosyanın bir numaralı şüphelisi Reza Zarrab 2016’dan beri ABD’de demir parmaklıkların ardında. İran da devlete ait 15 milyar doları teslim etmediği için Zarrab’ın patronu Babek Zencani’yi idama mahkûm etmiş ve parayı getirmesi halinde cezanın infazının iptal edileceğini açıklamıştı. Buna mukabil Zencani paranın Türkiye’de kaldığını belirtmişti.

Acaba 37 milyar liralık ilave borçlanmadan gelecek tutar, ‘bütçe emanetleri hesabı’na alınarak İran’a gayr-i resmî bir ödeme yapmanın kılıfı mı hazırlanacak? Bu kadarına da cüret edemezler diyecektim ki hüküm vermeden evvel Maliye bürokrasisinden, bütçenin inceliklerine vakıf bir dostumu telefonla aradım.

BÜTÇE EMANETLERİ HESABI 320’YE DİKKAT

Maliyeci dostumun da 37 milyar liraya dair tereddütleri var. “Temizel’in açtığı yoldan gitmekte fayda var. Konunun ne kadar üzerine gidilse o kadar yeridir.” dedi ve şöyle devam etti: “Hükûmetler gelecek sene içinde kolaylıkla ödemek istedikleri paraları bütçe emanetleri hesabına (320) aktarır. Böylece uygulamada, bütçe açığı olduğundan düşük gösterildiği gibi paranın takibini yapmak zorlaşır. Nasıl Torba Kanun Tasarısı ayrıntılarda saklı değişiklikleri örtbas etmek için kullanılıyorsa bütçe emanetleri hesabı da harcamalar için benzer bir fonksiyonu icra eder. Kanuna iyi niyetle dercedilmiş bu imkân suiistimal ediliyor.”

ERDOĞAN’IN İRAN SEYAHATİNDE NELERE İMZA ATILDI?

Hükûmet harbe girecekse bunu halktan niye gizlesin? Gizlemek fiilen de mümkün değil zaten. Dolayısıyla ikinci ihtimalin ağırlığı artıyor. Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın geçen haftaki İran seyahatinde en fazla anlaşma malî başlıklar ihtiva ediyordu.

Anlaşmalara göre Türkiye’nin kamu bankaları İran ile çalışabilecek ve yerel para birimleri üzerinden ödeme mümkün olacak. İran’ın para birimi Tümen, Erdoğan’a ne kadar muteber geldi ise artık anlaşmalarda buna ağırlık verilmiş. Şayan-ı dikkat bir hâdise. Merak edenler için bin İran Tümeni 1,1 Türk Lirası’na tekabül ediyor. Varın İran parasının ABD Doları karşısındaki halini siz tahmin edin…

KADDAFİ, ESED, PUTİN, İRAN VE BAVULLA GELEN PARALAR

Geçmişten kalan gayr-i resmî bir hesabın kapatılması için İran’a böyle bir ödeme yapılacağı ihtimalinin hiç tahakkuk etmeyeceği ümidimi muhafaza etmek isterim. Zira Türkiye iddia edildiği gibi Libya’nın devrik lideri Kaddafi’nin, Suriye’deki katliamın fâili Esed’in, Rusya lideri Putin’in ya da İran devletinin legal veya illegal paralarını gayr-i resmî vasıtalarla alacak kadar zillete düşmüş olamaz.

Bir şekilde alınmış paralar varsa da ödeme için TBMM ve bütçe buna tavassut edilemez. O suçu kim ya da kimler işlemişse ödeme mükellefiyeti de tamamen onlara aittir. Böyle bir adım bilerek ya da bilmeyerek devleti de kara para suçuna bulaştırmak olur.

[Semih Ardıç] 10.10.2017 [TR724]

ABD’yle kriz yeni bir semptom değil, hastalığın kendisi [İskender Derviş]

Eski Türkiye’de kurumlar vardı. Türk dış politikası mesela kendi geleneği olan bir kurumdu ve hükümetler, dışişleri bakanları değişse de, uluslararası ilişkilerde o güne kadar elde edilmiş birikim bu kurum tarafından korunabilirdi. Türk dış politikası önceden çok ‘parlak’ değildi ancak ortalama bir devlet olmanın asgari şartlarını yerine getirerek, en azından büyük krizlerin önüne geçme kabiliyeti vardı.

AKP’nin ‘monşerler’ diyerek aşağıladığı bu kurum zaman içinde farklılaştı. Dış politikanın yürütülme biçiminde ağırlık bürokrasiden siyasete kaydı. AKP’nin retoriğinde bunun adı ‘millet karar verecek’ olarak kodlanıyor malumunuz. Eğer siyaset (aslında Erdoğan’ın kendisi) her şeye hâkimse, ‘millet karar veriyor’. Oysa pratikte olan şey basit: Türkiye’nin dış politikada aldığı bütün kararlar günlük ve Erdoğan’ın tek başına yürüttüğü diplomasinin sürekli değişen şartlarına bağlı.

Bu, neden büyük bir problem? Evvela Erdoğan’ın zihnindeki ‘büyük denge siyaseti’ ABD ile Rusya arasında bir o yana, bir bu yana savrulma üzerine kurulu. Yani aslında Erdoğan’ın dış politikası, ‘politikasızlık’ demek. Davetlerde Trump’la gülümseyerek pozlar verip, Obama dönemini kötüleyerek ilişkileri geliştiren de Erdoğan, Rusya’yla S-400 anlaşması yaparken Batı’yla ilişkileri toptan kesmeyi ima eden de Erdoğan. Eğer bu sarkaç kopar da ABD’nin yanında kalırsak Erdoğan değişmek ya da koltuğunu bırakmak zorunda. Rusya’nın elinde kalırsak Erdoğan koltuğunu bırakmayabilir ancak yine birçok konuda değişmek durumunda. Bu durumun ‘millete’ bakan bir yönü yok.

SERBEST PİYASA MI, PARTİ DEVLETİ Mİ?

Kapitalizm ile komünizm arasındaki Soğuk Savaş döneminde her iki sistemin de kendince önemsediği şeyler vardı: Kapitalizmden en önemli şey, serbest piyasaydı ve komünizmde en önemli şey ‘Komünist Parti’ (devlet) idi. Sovyetler Birliği yıkıldı ancak bu mantık pek değişmedi. Hâlen dünyadaki devletler bu iki tercihten birine göre şekilleniyor. ‘Liberal demokrasi’ dediğimiz Batılı örnekler, serbest piyasayı ve bununla birlikte ekonomiyi, refahı ve bunların neticesi olarak da sivil toplumu ön planda tutuyor. Son dönemde ‘illiberal demokrasi’ adı verilen Rusya, Türkiye, Macaristan gibi örneklerde ise ‘devlet’ her şeyden kıymetli bir pozisyon almış durumda. Halklara yönelen propaganda da, ‘devletimiz olmazsa onurumuzu kaybederiz’ şeklinde.

Önceliğin ‘devlete’ verildiği sistemlerde, devlet her şeyin kontrolünü eline almış durumda olduğundan, en büyük risk faktörünü de kendi üzerine çekiyor. Rus stratejistlere göre, devletin her şeyi kontrol etmesi 21. yüzyıl savaşları için gerekli çünkü artık savaş sadece ‘cephede’ verilen bir şey değil. Ancak ülkeyi sürekli ‘savaş hâlinde’ tutmanın da bir faturası var. Evvela sivil toplumun yok edilmesi ve özgürlüklerin rafa kalkması demek savaş. Ekonominin kırılganlaşması, yapılacak hataların faturalarının ağırlaşması da diğer etkenler.

Devleti birbirini denetleyen kurumlar şeklinde kurgulamak, aynı zamanda yapılan hatalar karşısında ‘telafi’ imkânı da sunuyor. Futbolda ‘tandem’ diye bir tabir var. Normalde defans oyuncusu ile kaleci arasında kimse yoktur ancak defans oyuncusunun çalım yeme riskine karşılık başka bir oyuncu onun hatasını telafi etmek için yakınında bekler. Özellikle günümüzdeki çabuk ve tempolu oyunda tandemli defans yapmayan takımlar, yenilmeye mahkumdur.

Kapitalist sistemlerde serbest piyasanın en önemli mesele hâline gelmesi, öncelikle büyük krizlerin önlenmesine bağlı. Bu sebeple de kurumlara bölüştürülmüş ülke yönetimi, her alanda uzmanlaşmayı gerektiriyor ve sabah akşam bir satranç oyuncusu gibi hamleler önceden hesaplanmaya çalışılıyor. Bu sebeple Donald Trump, ABD’deki sistem açısından büyük tehlike olarak görülüyor zira attığı bir tweet ile ekonominin durumuyla oynama riski bulunuyor. Benzer şekilde tek adama bağlı devletler de, telafi imkânını ortadan kaldırıyor çünkü devlet başkanı bir konuda kesin konuştuktan sonra bir bakanın ya da dış politika bürokratının farklı şeyler söylemesi komik oluyor.

2010’la 2013 arasında Türk bürokratlar bunu denedi. Ergenekon’da gazeteciler, KCK’da siyasetçiler tutuklanınca AKP’nin Batı’ya dönük bakan ve milletvekilleri, bütün bu gelişmelerden Cemaat’i sorumlu tutarak meseleden sıyrılmaya çalışmışlardı. Gelgelelim, Erdoğan bizzat Avrupa’da ‘bazı kitaplar bombadan tehlikelidir’ diyerek konuyu bağladı.

ERDOĞAN’IN GÖNLÜNDEKİ TERCİH BELLİ AMA…

Bugün gelinen noktada, Erdoğan kartlarını gayet açık oynuyor. Alman Die Zeit gazetesine verdiği röportajda medya bağımsızlığına inanmadığını söylemişti. Yakın zamanda meşhur ‘Ver papazı, al papazı’ sözüyle de yargı bağımsızlığı diye bir şeye inanmadığını vurgulamış oldu. Bu da Türkiye ile iş yapan ülkeler açısından şöyle bir tablo çıkarıyor ortaya: Erdoğan’ı memnun ya da tehdit ederek her istediğimizi alabiliriz. Bu formül gerçekten de işliyor. Erdoğan son ABD gezisinden, 11 milyar dolarlık Boeing satın alınımına ilişkin anlaşmaya imza atarak döndü. Nitekim yakın zamanda Saray’da ağırlanan Putin’in ardından zor durumdaki Venezüella Devlet Başkanı Maduro da ülkeye gelerek ‘gülümseyen’ pozlar verdi. Ekonomik kriz içindeki Venezüella ile ne türlü ticari anlaşmalar yapıldığı ise açıklanmadı. Son kriz ise ABD ile vize konusunda yaşandı. ABD elçiliği çalışanı ‘FETÖ’den tutuklanınca ABD’nin tepkisi sert oldu ve Türkiye krizi daha da tırmandırma eğiliminde.

Türkiye ‘bağımsızlık’ türküleri söylerken, aslında rotasını Batı’yla müttefiklikten Rusya’yla efendi-köle ilişkisine çeviriyor. ‘Güçlü Türkiye’ hikâyesinin arkasında da tek adama bağlı aşırı kırılgan bir polis-asker devleti formülü var. Bunun sonucu olarak da Türkiye’de serbest piyasa, sivil toplum ve özgürlükler gerilerken, ‘parti devleti’ her şeyin üstünde öneme sahip hâle geliyor.

Soğuk Savaş’ı yaşamış, Sovyet Rusya’nın ve uzantılarının çöküşünü görmüş insanların, yeniden aynı masala inanmış olmaları, nereden bakarsanız bakın tuhaf.

[İskender Derviş] 10.10.2017 [TR724]

Yerli ve milli dolar yaparız icabında [Sefer Can]

ABD’nin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına vize ambargosunun ekonomik ve siyasi etkileri ne olacak? Köprüden geçmese de geçmiş kadar olup ödeme yapan her birey gibi ABD’ye gitmese de karardan etkilenecek. ABD’nin siyasi ve ekonomik hegemonyasındaki ülkelerde sebep olacağı tsunami dalgası bir yana sadece dolardaki artış her birimizi fakirleştirecek. İç ve dış politikadaki akıl dışı gidişin sonuçları görünmeye başladı. Ama önceden teşhis edilemeyip bir anda götüren hastalıklara duçar olmuş haldeyiz. Hücceten gidiciyiz. Bağımsız medyanın susturulması ve Selahattin Demirtaş misali eli ağır muhalefetin hapse tıkılması illüzyonun bozulmasını önlemek içindi; başardılar.

Dayak yiyip molada antrenöründen “çok iyi gidiyorsun adam düşmek üzere” gazı alan boksörün “o zaman ringde başka biri daha var, beni fena dövüyor” dediği fıkrada yaşıyoruz. Abartmıyorum, Rusya’ya ABD’ye hatta İran’a rüşvet vererek mukadder acı sonu erteletmeye çabalıyorlar. Ama nafile, yetmiyor. Suriye’de askerin canıyla kumar oynuyorlar. Vekalet savaşı yaptıran ülke havası basıyorduk, şimdi birileri adına savaştığımız iddialarına cevap veremiyorlar. Ve hâlâ büyük ülke masalı anlatıyor; işin kötüsü inanacak büyük bir kitle bulabiliyorlar.

DOLAR YÜKSELİYORMUŞ, BİZE NE!

Bir dolar bir lira hedefiyle çıktığımız yola dört hatta beş lira tahmini ile devam ediyoruz. Eski İslamcılar, hiç de hazzetmedikleri Nazım Hikmet’ten mısralar parçalayarak, anti emperyalist sloganlar atıyor. Yarın Cumhurbaşkanı, AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, “icabında yerli ve milli dolar yaparız” dese ayakta alkışlayacak milyonlar var. İnanmıyor musunuz? Dolar 3.30 olduğunda “bize ne ABD düşünsün” diye yazan Sabah Grubu yazarını unuttunuz mu? ‘Rusya ile ticareti milli paralarımızla yapacağız’ safsatasının bundan arta kalır yanı yok. Domates almakta nazlanan Rusya, ticaret fazlası yüzünden elinde kalacak milyonlarca TL’yi ne yapacak, turşu mu kuracak? Bunu soracak medya yok edildi. AKP tabanı, “domates verip bütün teknolojisiyle beraber s400 füzeleri alıyoruz!” sanıyor. Oysa Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, ‘Rusya ortak üretime yanaşmazsa başka ülkeyle yaparız’ diye yan yan kaçmaya başladı. Artık kimle yapmayı düşünüyorsa.. ‘Rus uçağını biz düşürdük, olsa yine düşürürüz’ çakasını yutanla, FETÖ düşürdü yalanına fit olan her ihtimale hazırlıklıdır.

BARZANİ KİM, KARAR VEREMEDİLER

Irak Kürdistan Bölgesi Başkanı Mesut Barzani hakkında AKP tabanı ne düşünüyor acaba? Büyük kongrede, ‘Türkiye seninle gurur duyuyor’ diye alkışladıkları; Şii Bağdat Yönetimine karşı, Sünni ve dindar Müslüman lider olarak ittifak ettikleri adam bir anda kripto Yahudi oluverdi. Yandaş medyanın yalanlarıyla şeytanlaştırmaya çalıştığı Barzani’nin, milyonlarca Kürt vatandaşımızla etnik bağının ötesinde on binlerce akrabası Anadolu’da yaşıyor. Sosyolojik açıdan tehlikeli, siyasi nezakete sığmayan, ekonomik olarak kendi ayağımıza sıktığımız bu çılgınlık niye yapılıyor?

Erdoğan’ın devasa propaganda makinasının tabanın aklını başından aldığı örnekler o kadar çok ki ansiklopedi olur. Daha 15 gün önce ‘dostum Donald’ hitaplarıyla başlayan görüşme, THY’ye 11 milyar dolarlık uçak alımı anlaşmasıyla taçlanmıştı! Zarar eden THY’ye, Türkiye’nin altını oyan, durmadan ajan yollayan bir ülkeden 11 milyar dolar verip niye uçak alıyoruz! Hem yerli ve milli uçağımız üç seçimdir göklerde değil miydi! Herhalde iniş takımlarını yapmayı unutmuşlar bir türlü yerde göremedik.

Mavi Marmara gemisiyle İsrail ambargosunu delmek için gidenler kahraman mı, yoksa dönemin başbakanından izin almayan başıbozuklar mı? Erdoğan her ikisini de söyledi. Ya Kabataş yalanı. Yeni doğum yapmış lohusa kadını bebeği ile birlikte darp edip üzerine işeyen yarı çıplak, deri eldivenli adamlar masalı unutuldu. IŞİD’in yaktığı askerlere şimdi şehitlik verilerek anıt mezar yapılacakmış. Halk duymasın diye ailesinin kulağına fısıldanmış. Hani görüntüler montajdı, askerler kaçıp örgüte katılmış kişilerdi.

‘YAP İŞLET SOY’ MODELİ

Hazine’den tek kuruş çıkmadan inşa edildiği iddia edilen köprü ve yollar tam bir karadeliği dönüştü. Bedava denen yap işlet devret modeline, sabit müşteri garantisi yüzünden kendimiz yapsak katlanacağımız maliyetin 4-5 mislini ödemek zorunda kalıyoruz. Kimin umurunda?

Normal bir ülkede hukuk ve ahlakın iflası anlamına gelen ‘Çalıyorlar ama çalışıyorlar’ cümlesini bile kabul ettirdiler. Hitler’in propaganda Bakanı Goebbels’i kıskandıracak bir mekanizma kuruldu. Orwell’in 1984 romanındaki gibi her sabah tarih ve değerler haritamız yeniden yazılıyor. Kabul etmeyenler hücrelerde korkularıyla yüzleştirilerek yola getiriliyor. 2+2 elbette 5 edecek ve yerli dolar almak için sıraya girecekler. Lakin tulumbanın suyu bitince birbirlerinin kanını içecekler. O günler yaklaştı sanki…

[Sefer Can] 10.10.2017 [TR724]

Ben bir kaçağım ama adımı temize çıkarmayalım [Tarık Toros]

Misyon, darbeyi aydınlatma misyonudur.

Bu, herkesin üzerine düşen bir görevdir.

Adem Yavuz’un TR724’te güzel yazıları var, ayrıca blogunda konuyu takip ediyor.

Yine burada, Ahmet Dönmez’in titiz ele alınmış yazı dizisi çıktı.

Eldeki veriler: Şüpheli ifadeleri, iddianameler, duruşma notları ve gazete haberleriydi. 

***

Geçmişi unutan yok lakin milat 15 Temmuz’dur.

Bugün ülkede olan biten her şeyin müsebbibi 15 Temmuz’dur.

20 Temmuz’da ilan edilen OHAL’dir.

Kış lastiği bununla düzenleniyorsa…

Yaz saati dahi OHAL’le halledilmeye çalışılıyorsa…

Sonraki tüm işlemler 15 Temmuz süreciyle ilişkilidir. 

***

Tıpkı 28 Şubat süreci gibi 15 Temmuz süreci ve buna neden olan “darbe girişimi” aydınlatılmadan süreç anlaşılamaz.

Bu en başta Cemaat’in sorumluluğudur.

Uluslararası bir komisyon incelemiyorsa bunu, her bireyin en başta gazetecilerin, araştırmacıların ve siyasilerin vazifesidir bu. 

***

15 Temmuz’a otomatikman “darbe” diyen, ne kadar OHAL’i inkâr ederse etsin, kurulan düzene katkı sağlamaktan başka bir şey yapmamış olur (Bugünkü CHP ve kimi vekilleri gibi).

Duruşma ifadeleri, (işkence altında imzalatılan) gözaltı ifadeleri ile tutmuyor diyerek kolaycılığa kaçmadan…

Her şeye ve her ifadeye şüpheyle yaklaşarak…

Tüm açıklamaları ve olayları alt alta koyarak sorular sorup…

Bu soruların cevaplarını muhataplarından bir biçimde alarak yürümek gerekiyor.

Ve bunu, 20 sene sonra çekilecek belgesele bırakmamak icap ediyor.

Meşhur “Batı Çalışma Grubu”nu bir basın toplantısında itiraf eden dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya hiçbir 28 Şubat belgeseline konuşamadı.

Demirel de gitti, Erbakan da…

28 Şubat demokrasiye bir hançerdi, 15 Temmuz giyotin oldu.

Aydınlatılmadıkça, bu tuhaf öğreti ülkeyi kasıp kavuracak! 

***

Bireysel çabalar bir yere kadar ve filmlerde oluyor ancak.

Kaçak (The Fugitive) filmi gibi.

Karısını öldürmekle suçlanan adamın polisten kaçarken gerçek katili aramasının öyküsü…

Biliyor ki, olağan şüpheli.

Biliyor ki, deliller aleyhine, karısını ölü bulmuş, üstelik alkollü.

Biliyor ki, medya katil olduğuna inanıyor.

Biliyor ki, polisler paçayı kurtarmak için kendini suçluyor.

Biliyor ki, katili bulmadan kaçak hayatı bitmeyecek.

Biliyor ki, yakalanırsa gerçek katil hiç bulunamayacak. 

***

Onun için…

15 Temmuz’u, tek başına Cemaat’e…

Erdoğan’a…

Hakan Fidan ve Hulusi Akar’a…

Ergenekon’a…

Üst Akıl’a ihale etmeden…

Açıklığa kavuşturmak, düşünen her insanın başlıca yurttaşlık görevi. 

***

The Fugitive demişken…

Aynı isimli Iron Maiden şarkısı da var.

Onun sözleri ile bitirelim:

“Being at the wrong place

And at the wrong time

Suspected of a hit that was my crime

I am a fugitive being hunted down like game

I am a fugitive but I’ve got to clear my name”

Türkçesi:

“Yanlış yerde, yanlış zamanda bulunmak
Ve böylece cinayetin sanığı olmaktı suçum

Ben bir kaçağım aranmakta olan tıpkı oyunlardaki gibi
Ben bir kaçağım ama adımı temize çıkarmalıyım.”

[Tarık Toros] 10.10.2017 [TR724]

Vize krizinin ilk gün faturası: 78,2 milyar lira [Semih Ardıç]

Türkiye ile ABD arasında son 50 senenin en ciddi krizinde ilk gün geride kalırken, piyasalar için hesapta olmayan bu gelişmenin faturası ağır oldu. Borsa İstanbul (BIST) yüzde 5 kayıpla başladığı günü yüzde 3 ekside tamamladı. Hisse senetlerindeki kayıp tutarı 24,3 milyar lirayı buldu. Altının gram fiyatı da 155,7 TL ile tarihi zirveye çıktı.

TÜRK LİRASI MUM GİBİ ERİYOR

Önceki akşam haber duyulduğu anda gecelik işlemlerde 3,70 TL’yi geçeceğinin işaretini veren dolar yükselişini sürdürdü. Geçen haftayı 3,62’den kapatan dolar/TL, ABD ve Türkiye’nin vize vermeyi karşılıklı askıya almasını müteakip Asya seansında sığ piyasada 3,90 TL seviyesini aştı. Kur, piyasalar açıldığında 3.70’te dengelenir gibi oldu, fakat akşam saatlerinde 3,73’ü geçti. Böylece TL dolara mukabil yüzde 2,5’i Cuma gününden bu sabaha olmak üzere son bir ayda yüzde 10’a yakın eridi.

EURO 4,20’LERİ SON SÜRAT GEÇTİ

Euro da dolar gibi gecelik işlemlerde 4,5190 TL ile rekor kırdı. TL karşısında yüzde 3’ün üzerinde değer kazanan Euro, kapanışa doğru 4,3840 seviyesinde yer aldı. Krizin ilk 24 saati geride kalırken döviz kurlarının seyri TL nevinden yatırım vasıtalarında ciddi kayıpların devam edeceğini gösterdi.

Dolar için artık 3,65 yeni destek noktası. Euro’da ise 4,20 eşiği çoktan geçildi ve destek noktası 4,27 TL’ye yükseldi. Dolar ve Euro, taraflardan gelecek mesajlara bağlı olarak bu seviyelerin üzerinde seyredecektir. Tansiyon arttıkça döviz de yükselecektir. Dövizdeki bir günlük artışın 431 milyar dolar dış borcun TL karşılığını 52 milyar lira artırdı. Bir başka ifadeyle Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) iğneden ipliğe vergi zammı ihtiva ede ve infiale sebebiyet veren paketinden gelecek gelir vize krizinde bir günde buharlaşmış oldu. Dolardaki iki haftalık artış (3,40 TL’den 3,73 TL’ye) dikkate alındığında dış borç faturası 142 milyar lira yükseldiği görülecektir.

BORSA’DAKİ KAYIP 24,3 MİLYAR LİRA

Siyasî gerginliğin BIST’te artçı şokları devam edecek. Zira takastaki hisselerin üçte biri ABD menşeli yatırımcıların elinde bulunuyor. Bunların nihaî kararlarını vermemesi ilk gündeki çöküşü belli bir seviyede tuttu. Yaklaşık 4 bin puan kayıpla 100 bin 324 puandan açılan BIST 100, artan satış baskısıyla gün içerisinde 99 bin 210 puana kadar indi. Endeks, bu seviyeden gelen tepki alımlarıyla yükselişe geçti ve 101 bin 298 puandan kapandı. Borsa’daki hisselerin kıymeti 24,3 milyar lira azaldı.

THY’NİN HİSSE FİYATI YÜZDE 9,26 DÜŞTÜ

ABD’nin kararı banka ve havayolu şirketlerinde anında hissedildi. Bankacılık endeksinde kayıp yüzde 2,98 oldu. Borsa’nın lokomotif hisselerinden Garanti Bankası yüzde 2,83, Akbank ise yüzde 2,85 eridi. Sanayi endeksinde ise kayıp yüzde 2,21. Fiilen seyahat sınırlaması anlamına gelen yasak havayolu şirketlerini vurdu. Türk Hava Yolları hisseleri günü yüzde 9,26 düşüşle 8,43 TL seviyesinden kapandı. THY’nin piyasa değeri 1 milyar 100 milyon TL azaldı. Pegasus hisseleri de yüzde 6,23 kayıpla 24,38 TL’ye geriledi.

FAİZLER TIRMANIYOR

Tahvil faizlerinde çok sık rastlanmayan bir yükseliş gerçekleşti. Geçen haftayı yüzde 11,07’den tamamlayan 10 yıllık tahvil Pazartesi günü 26 baz puan yükselerek yüzde 11,33 oldu. Cuma günü yüzde 11,95 olan iki yıllık gösterge tahvil ise 27 baz puan artışla yüzde 12,51’den günü tamamladı. Faizlerin bir puan artması Hazine’ye ortalama 1 milyar dolara patlıyor. Vize krizinin ilk gününde görülen yarım puanlık artışın faturası ise 1,8 milyar TL oldu.

Altın fiyatları da krizden nasibini aldı. Altının gram fiyatı, Türkiye ile ABD arasındaki diplomatik gelişmelerin ardından haftaya hızlı yükselişle başlayarak 155,7 lira ile tarihi zirvesine çıktı. Çeyrek altın gün sonunda 250 liradan satıldı.

METİN TOPUZ VAKASI SON DAMLA OLDU

Kim ne derse desin, vizelerin karşılıklı kaldırılması Türkiye-ABD münasebetlerinde tarihî bir kırılma noktasıdır. Türkiye dolaylı yolla da olsa ABD’nin vize yasağı koyduğu yedi devlet ile benzer bir ambargoyla karşı karşıya kaldı.

ABD’nin şu ana dek sessiz kalmayı tercih etmesi, Ankara’nın ise benzer krizlerde olduğu gibi hissi beyanlara sarılması krizin kısa vadede aşılma ihtimalini zayıflatıyor. Belli ki ABD, Türkiye’nin NATO ve Avrupa Birliği çizgisinden uzaklaştırılmasını, buna mukabil Rusya ile olan askerî yakınlaşmayı daha fazla sineye çekmeyecek. İstanbul Konsolosluğu’nda çalışan Metin Topuz’un terör örgütü elemanı olduğu iddiasıyla tevkif edilmesi ile vize kararının peşi sıra gelmesi daha derinlerdeki ihtilafları unutturmamalı.

TÜRKİYE FAZLA DAYANAMAZ

Krizin ilk gün bilançosu Türkiye’nin uzun müddet katlanabileceği evsafta değil. Ekonomi zaten ağır bir buhranın ortasında can çekişiyor. Okyanus ötesi ile bu çapta bir kavga çıkması hakikaten kimsenin risk hesabında yoktu.

ABD ‘sehven olmuş, geri çektik’ demeyeceğine göre krizin seyrini Türkiye’nin bundan sonra takip edeceği tarz-ı siyaset tayin edecek.

[Semih Ardıç] 10.10.2017 [TR724]

Rejimin yeni düşmanı ABD [Mehmet Efe Çaman]

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) diplomatik personeli olan bir Türk vatandaşının tutuklanması ile patlayan kriz, ABD’nin Türk vatandaşlarını genel vize rejimi dışına çıkartmasıyla sonuçlandı. Herkesin üzerinde mutabık olduğu şey, bu durumun iki ülke ilişkilerinde eşi görülmemiş bir dibe vuruş olduğu. Tutuklanan Türk vatandaşının ABD lehine ajanlık yaptığı, “FETÖ” üyesi olduğu ve “örgüt” üyelerine vize aldığı, 17/25 Aralık sürecinde, soruşturmaları yürüten sorumlu savcı ve emniyetçilerle iletişimde olduğu gibi iddialar havuz medyasında ve boyun eğmiş medyada yel gibi esip savruluyor. Tutuklanan diplomatik personelin Türk vatandaşı olması, krizin derinliğinde bir anlam ifade etmiyor. Çünkü Türk vatandaşı da olsa, bu kişi ABD diplomatik misyonunun bir elemanı. Dolayısıyla gerek yapılan suçlamalar, gerekse de uygulanan “hukuk” prosedürü, ABD’ye yapılmış sayılıyor. ABD tarafının algısı bu yönde.

Krizin ilk gününde, ABD büyükelçisinin Türk makamlarını suçlaması, tutuklamanın ABD tarafından siyasi gerekçelerle yapıldığı yönünde okunduğuna işaret etmekte. Olan da bu zaten. Tutuklanan kişinin eşinin ve oğlunun da gözaltına alınması ve sorgulanması, hukuksuzluk ve tutuklamanın siyasi niteliğini gözler önüne sermesi bakımından dikkat çekici. Bir diğer ABD diplomatik personeli Türk vatandaşı hakkında da benzer yönde iddialarla tutuklama kararı çıkartıldığı, basına yansıyan bilgiler arasında. Bu kişi henüz tutuklanmış değil, çünkü ABD misyonunun bulunduğu ve ABD toprağı sayılan alanın dışına çıkmıyor.

CASUS FİLMİ SENARYOSUNDA DEĞİLİZ

Hayır, bir casus filmi senaryosu değil bu. İki NATO üyesi ülkenin tüm tarihleri boyunca ilk kez böyle bir kriz yaşıyor olmaları, ucuz bir romancının kaleminde hayat bulmuş üçüncü sınıf bir politik gerilim romanı da değil. Yaşananlar gerçek: ülkesini üçüncü sınıf bir ülke konumuna düşüren bir diktatörünün fiili rejiminin içine düştüğü kepazelik bu yaşananlar. Ve aslında bu durum, sadece buz dağının tepesi.

ABD, Erdoğan’ın temsil ettiği siyasi hareketin ve fiili rejimin dost olarak kabul ettiği bir ülke değil. 15 Temmuz sonrasında en tepedeki siyasi figürlerden Saray’a bağımlı havuz medyasına kadar rejime ait tüm kurum ve şahıslar darbe girişiminin arkasında ABD’nin olduğunu söylediler. Yani darbeyi tezgahlayan ABD manipülasyonu genel kabul gördü ve görüyor. Başlangıçta Erdoğan sadece Obama yönetimini suçlarken ve Trump’ın seçilmesiyle beraber işlerin düzeleceğini umarken, beklediği olmadı. Trump her ne kadar “realist” ekolü de temsil etse, koşullar Türkiye’deki hukuk devletinin çöküşünü ve Erdoğan’ın anayasasız rejimini görmezden gelmesine imkân vermedi. Gelin bunun nedenlerini inceleyelim.

ÖNCELİKLİ KIRILMA SURİYE MESELESİ

Suriye meselesinden başlayalım. Çünkü ABD-Türkiye ilişkilerinin en önde gelen kırılma noktalarından biri Suriye politikası. Erdoğan’ın Suriye politikası, aslında Suriye’de rejim değişikliği hesabı üzerine inşa edilmişti. Nusayri (Suriye Alevisi) Esad gidecek, yerine Sünni bir rejim kurulacaktı. Arap Baharı adı verilen süreçten beri Erdoğan mezhepçi bir dış politika izledi ve Türkiye’nin bölgedeki tüm birikimini, inandırıcılığını ve güvenilirliğini sıfırladı. Ne Davutoğlu’nın Stratejik Derinlik doktrini, ne komşularla sıfır sorun siyaseti, ne ekonomik çıkarlar veya güvenlik çıkarlarımız, Erdoğan’ın bu mezhepçi politikadan vazgeçmeye yetmedi. ABD’nin bu durumdan korkunç bir şekilde rahatsızlık duyduğu biliniyor. Erdoğan ve çevresindeki bir avuç danışman ve avane, kafalarında 19. Yüzyıl sonunda siyasal içeriği tümden boşalmış olan yapay bir ümmet fikri ve gerçeklerden kopuk ve tehlikeli bir tür “halifelik” paradigmasının büyüsüne kapılmış bir şekilde, Suriye’de önlerine gelen Sünni muhalif grubu Esad rejimine karşı kışkırttılar, silahlandırdılar, lojistik ve finansal destekle sahaya sürdüler.

Bu arada Türkiye’deki avantalarla dolu yolsuzluk ve ihanet rejimine devam ettiler. Suriye’deki muhalif grupların ezici çoğunluğunu radikal ve cihatçı milisler oluşturmaktaydı. İçlerinde ABD tarafından kesin şekilde terörist olarak sınıflandırılan El-Nusra gibi El-Kaide çizgisinde radikal örgütler de olan bu muhalifler, ABD’nin tüm uyarılarına rağmen Erdoğan tarafından desteklendi. IŞİD ortaya çıktıktan sonra da, Erdoğan ve yakın ekibi, bu barbarlar sürüsünün korkunç eylemlerini haklı çıkartan ve onların adeta savunuculuğunu yapan bir söylem benimsemekten çekinmedi. Davutoğlu’nun IŞİD’i nasıl “cici çocuklar” olarak güzellediğini, nasıl Erdoğan rejiminin kuzeydeki Kürt bölgesi karşısında IŞİD’in dengeleyici askeri rolüne yatırım yaptığını tüm dünya gibi ABD karar alıcıları da gördü. IŞİD petrolünü kim satın aldı, kim bunun ticaretini yaptı, bu biliniyor. Bu veriler çerçevesinde, Türkiye kaçınılmaz olarak sahada güvenilir bir aktör olmaktan çok uzakta, başka bir konumdaydı artık ABD için.

ABD kuzey Suriye’de YPG ve onların hakimiyetindeki Kürt bölgesini destekledikçe, Erdoğan ve aveneleri anti-Amerikancı söylemi Türk toplumuna sabahtan akşama pompalamaya devam ettiler. Bir NATO üyesi olan Türkiye toplumunda ABD düşmanlığı, IŞİD ve radikal Vahabi-Selefi İslam sempatizanı bir kitle ile paralel şekilde hızla yükseldi. Türkiye’de ABD her türlü kötülüğün kaynağı olarak gösteriliyor, AKP tabanında giderek ümmetçilik, şiddet yanlılığı ve radikallik artıyordu.

DÜNYADA KARŞILIK BULMAYAN TERÖR SUÇLAMASI

17/25 Aralık sonrası “Paralel Devlet Yapılanması – PDY” olarak şeytanlaştırılan Cemaat ve Gülen, 15 Temmuz sonrasında Erdoğan tarafından devlet düşmanı ve terörist olarak lanse edildi ve “FETÖ” adlı hayali bir sözde terör örgütü ilan edildi. Tabi ki bu durum dünyada hiçbir karşılık bulmadı. Daha darbe bastırılmadan, hatta darbe girişiminin en başında Cemaat’in sorumlu ilan edilmesi ve ABD’nin darbenin planlayıcısı ve darbe ardındaki ülke (Almanya ile beraber) ilan edilmesi, meselenin Gülen’in ABD’de bulunması gerçeği ile ilintilendirilmesi, ABD’nin sorgusuz sualsiz, kanıtlara hatta emarelere bile dayandırılmadan darbecilere destek veren Türkiye düşmanı bir ülke olarak lanse edilmesi, ABD tarafından not edildi. Türkiye’de yaşananların Erdoğan’ın merkezinde bulunduğu tehlikeli bir güç yoğunlaşmasının iktidar mücadelesi olduğu teşhisi gecikmedi. Bugün de uluslararası toplumun algısı bu yönde.

ZARRAB KONUŞTUKÇA DA ABD TUTUMUNU NETLEŞTİRİYOR

Reza Zarrab’ın ABD’de tutuklanmasının ardından meydana gelen sarsıntının neden olduğu yıkıcı heyelan da, ABD-Türkiye ilişkilerinde ikinci majör kırılma olarak ön planda bulunuyor. Zarrab konusunu detaylı olarak bir analizimde inceledim – burada sadece özetle şunların altını çizayim: Zarrab İran’a ABD ve BM tarafından uygulanan yaptırımları delen kişi. Fakat bu fiili tek başına gerçekleştirmedi. Yoksa siz tek bir şahsın uluslararası bir ambargoyu elini kolunu sallayarak delebileceğini mi sandınız! Hele ki bu ambargonun arkasında dünyanın süper gücü ABD varsa. Elbette bunu ABD karar alıcıları da bilmekte. Bildikleri bir şey daha var ki bu daha da önemli: Zarrab’ın arkasında yaptırımları delerken Türkiye hükümeti vardı. Zarrab’ın tüm kirli ilişkiler ağı kazındığında, arkasından sırıtan tek bir bariz resim var! Bu resim kimin, herkes biliyor. Ve bu durum Saray’ın korkulu rüyası. ABD’nin ambargosunu Erdoğan’ın bilgisi ve onayı olmadan Zarrab ve bir avuç kirli-rüşvete batmış siyasetçinin mevcut koşullarda yapabileceğini sananın, muhakeme yetisi sorgulanır. Zarrab’ın rüşvet zincirinde bir halka olan dönemin bakanı Zafer Çağlayan hakkında, şu an ABD’de tutuklama kararı var. Çağlayan’ın bağlantısının nereye çıktığını sizce ABD bilmiyor mu? Bu soruyu okuyunca tebessüm eden herkes, yanıtını da biliyor herhalde! Zarrab konuşuyor. Konuştukça da ABD Erdoğan ve rejimi konusundaki tutumunu netleştiriyor.

RUSYA TEHDİDİ, BİR DÖNÜM NOKTASINA TAŞIYABİLİR

Gelelim üçüncü kırılma noktasına. Burada altını kalınca çizmemiz gereken tek bir sözcük var: Rusya. Bugün Türk dış ve güvenlik politikaları Rusya güdümünde tanımlanıyor. Erdoğan Rusya’nın kendi şahsi bekası ve rejimi için daha ehven olduğunu değerlendirdi. Bu, Rusya yöneliminin Erdoğan merkezli kişisel boyutu. Ancak bu koskoca bir ülkenin nasıl olup da tek bir kişinin keyfine göre dev bir manevra ile yüz seksen derece döndürüldüğünü açıklamaz. Bu noktada Avrasyacı derin devlet ve onun ideolojik-stratejik algıları analize dahil edilmek zorunda.

Ergenekon sürecinde tasfiye edilen Avrasyacı ulusalcı derin yapı, Ergenekon ve diğer darbe davalarının arkasında Cemaat’in (ve Erdoğan’ın) olduğuna inanıyordu. 17/25 Aralık’ta fısıldayarak oğluna talimatlar veren ve istiflenen dolar ve avroların sıfırlanmaya gayret edildiği bir zafiyet tablosu ile karşılaştıklarında, derin devletin beklediği fırsat altın tepside sunuldu. Ergenekon konusunda Erdoğan’ın kandırıldığını söylemesi ve Ergenekon’dan dolayı tasfiye edilen yüksek rütbelilerin önce serbest bırakılması, ardından TSK’ya yeniden alınmaları, son olarak da 15 Temmuz sonrasında en kritik ve stratejik görevlere atanmaları, iç ve dış politikada önemli sonuçları beraberinde getirdi. Bu TSK hizbi, oldum olası ABD karşıtı, NATO’nun Türkiye’ye ayak bağı olduğuna inanan, Rusya, Çin ve İran ile fırsatçı bir ortaklığı tercih eden bir yapı. AB süreci ve akabindeki demokratikleşmeden de, kendi krallıkları olan vesayet sisteminin bitmesinden de son derece rahatsızdılar. Bu bağlamda, ABD yeni düşman olarak ilan edildi, Rusya ise yeni müttefik oldu. Son olarak ABD ve NATO’nun karşı koymasına rağmen Rusya’dan stratejik anti füze batarya sistemi almaya karar veren Erdoğan’ın bu tercihi de ABD tarafından not edildi. Erdoğan rolünü oynadığı müddetçe Avrasyacı ulusalcı derin yapı arka planda kalacak. Son merhalede bir güç mücadelesi yaşanır. Bu mücadeleyi askeri kontrol eden kazanır. Hizip bu konstelasyonda daha avantajlı. ABD tüm bunların farkında. Sorunun yapısal olduğunu anladı. Yapısal önlemler olmazsa Türkiye’yi kaybedeceğini değerlendiriyor.

VİZE KRİZİ BUZDAĞININ GÖRÜNEN KISMI

15 Temmuz sonrası süreçte onlarca ABD vatandaşı sudan sebeplerle tutuklandı. Bir yılı aşkın zamandır içeride tutuluyorlar. Erdoğan defalarca bu kişileri serbest bırakmak için bir sebep görmediğini, ABD Gülen’i – ama kendi bekası için daha da önemlisi Zarrab’ı – kendisine iade etmediği sürece ne ABD’li rahibin ne de diğer Amerikalıların iade edilmeyeceğini beyan etti. Yani bu kişilerin tutukluluklarının hukuki bir temele dayanmadığı ve keyfi sebeplerle tutuklanmış siyasi tutuklular oldukları yönündeki uluslararası genel algıyı bizzat onaylamış oldu. Başka bir ifadeyle, bu ABD vatandaşları Erdoğan’ın elinde rehinedir. Türkiye’de hukuk olmadığını, yargının Erdoğan kontrolünde olduğunu, Erdoğan’ın ancak istediği ödünleri koparabilirse bu kişileri serbest bırakacağını ABD biliyor. Sanırım Türkiye’nin ABD tarafından artık nasıl algılandığını tahmin edersiniz!

Vize krizi, buz dağının görünen kısmı. ABD için asıl sorun artık Erdoğan merkezinde sistemik yapı. Çünkü açıkça görüldüğü üzere, tüm kırılma noktalarının birleştirici unsuru, her taşın altından çıkan, tüm denklemin tek bilinmeyenli X’i Erdoğan. Bunu ABD artık net olarak kavradı. Erdoğan giderse, arkasında olan güç de açıkça meydana çıkacak. Bu durum, kartları yeniden karıştırabilir. Türkiye’de yeni bir siyasi dönem başlatabilir.

Benzer bir algılama, artık Almanya tarafından da, AB tarafından da net şekilde paylaşılıyor. Erdoğan için iki seçenek var. Biri asla seçemeyeceği seçenek. Hukuka dönmek, anayasaya dönmek. Ahmet Altan’ın çok önceden tespit ettiği üzere, bunu yapamaz. O kritik eşik çoktan aşıldı. Türkiye’deki bir normalleşmenin ucunda kendisinin Yüce Divan’da yargılanması olduğunu, vatana ihanetten rüşvet ve yolsuzluklara, sistemik işkenceden insan hak ve özgürlüklerini ihlale, anayasal düzeni askıya almaktan yabancı bir ülkedeki paramiliter unsurlara silah ve mühimmat tedariki yapmaya ve uluslararası savaş suçu işlemeye kadar, onlarca majör davada yargılanacağını seziyor olmalı. Bu nedenle, hukuka dönemez. İkinci iktimal, rejimini “büzerek”, daha da baskıcı ve Türkiye’yi içe kapatıcı bir politika benimsemesi. ABD (Almanya, Batı, AB, NATO vs.) merkezli bir dış düşman imajını ve karma bir iç düşman (Cemaat, Kürt siyasi hareketi, liberaller, insan hakları savunucuları vs.) imajını topluma pompalayarak, iktidarını ve rejimini devam ettirme üzerine inşa edilen bu strateji, Erdoğan için en olası ve makul olan yaklaşım gibi görülüyor. ABD ile yaşanan kriz, Türkiye’nin pupa yelken ilerlediği hukuksuzluk rejiminin dış “prangalardan” kendisini tümüyle kurtarması, hukuk ve demokrasiyle arasındaki son cılızlaşmış dış köprülerin de atılması anlamına geliyor. Yakında gerçekleşen AB zirvesi gibi aşamalarda da bu yönde gelilmeler beklenebilir.

Şu soruyla bitireyim: bu durum makro ekonomik açıdan daha ne kadar devam ettirilebilir? Yani rejimin “yakıtı” ne zaman biyecek? Sanırım bu soru ışığında Erdoğan rejiminin ömrü de belli olacak.

[Mehmet Efe Çaman] 10.10.2017 [TR724]