Risale-i Nur'ları anlamak için [Abdullah Aymaz]

Arapçadan, Farsçadan, Batı dillerinden ve diğer dillerden fethedip kendi hançerimize göre yontup cilaladığımız, tarih içinde güzellikler ve derin mânalar ilave ettiğimiz, her ince mânayı ifade edecek seviyeye getirdiğimiz kelimelerle geliştirdiğimiz olgun Türkçemizle yazılmış Risale-i Nurları yani ilhâmat-ı Kur’aniye, sünuhât-ı Kur’aniye, istihrâcât-ı Kur’aniye ve istimbatât-ı Kur’aniye olan bu şaheserleri anlamak, derin ve engin mânaları içinde barındıran bu deryadan inci-mercanları çıkarmak için tekrar tekrar mütalaa ve müzâkere etmek gerekir. Guam çukurunun derinliklerine açılır gibi, dalmak için çok dikkatli tekrarlara ihtiyaç vardır.

İzmir bölgesinin ilk Risale-i Nur talebelerinden Musa Yukarı Ağabeyimiz diyor ki: “Ahmet Feyzi Kul Ağabey, bizim Ayrancılara çok gelir, Risalelerden dersler, sohbetler yapardı. Bu arada bir kardeşimiz ona şöyle bir sual sordu: ‘Ben Risale-i Nur’u okuyorum, fakat anlamıyorum, ne yapmam lâzım?’ dedi. Feyzi Ağabey buna ‘Tahsilin ne?’ diye sordu. O da ‘İlkokul’ dedi. Feyzi Ağabey bu sefer ‘Şimdi sana tahsili çok yapsan, üniversiteyi bitirsen, anlarsın, desem: Çok üniversite bitiren var, tahsil yapmışlar var, anlayamıyorlar. Arapça Farsça bilsen anlarsın desem… Onlardan da çok Arapça, Farsça bilenler var, onlardan da anlamayanlar var. Şimdi ben sana Risale-i Nurları anlaman için şunu tavsiye edeceğim: Evvelâ tövbe istiğfar edeceksin; ‘Hangi günahlarım var ki, Kur’an’ın bu asırdaki tefsirini anlayamıyorum, hangi günahlarım mâni oluyor?’ diye tövbe istiğfar edeceksin. İkinci tavsiyem de mideye giren lokmaya dikkat edeceksin, haram olmasın. Eğer vücuda giren lokma haram olursa, nasıl ki, bir çeşmenin havuzuna bulanık su girerse etraftaki muslukları açınca bütün sular bulanık akar, mideye de haram girdi mi bütün vücudun azaları bulanır, göz hakikatı göremez, kulak hakikati işitemez olur, bütün azalar bulanır… Demek ki: 1-Tövbe istiğfar edeceksin. 2-Vücuda haram lokma almayacaksın. İşte o zaman Risale-i Nurları anlarsın’ dedi.”

Merhum Said Özdemir Ağabey diyor ki: “Ahmet Feyzi Kul Ağabey zaman zaman Ankara’ya gelir ve bizlerle sohbet ederdi. Bir gün onu büyük âlimlerin bulunduğu Dinî Eserleri İnceleme Kuruluna götürdüm. Orada Hasan Fehmi Başoğlu, Hasan Hüsnü Erdem, K. Bostan, Şehit Oral gibi büyük âlimlerin bulunduğu bir kurul… Ben kendisini ‘Bediüzzaman Hazretlerinin talebesi’ diye takdim ettim. Mübarek Ahmet Feyzi Ağabeyimiz öyle bir konuşma yaptı, onlara karşı öyle güzel bir hitabede bulundu ki, Üstad Hazretlerini ve Risale-i Nur’u anlattı. Öyle güzel anlattı ki, o büyük âlimlerin ağızları açık kaldı. Ahmet Feyzi Ağabey, o kadar fesahat ve belâğat, (ile) o kadar güzel konuşuyordu ki, hayran kaldılar. Ona sordular: ‘Siz hangi üniversiteden mezunsunuz?’  ‘Ben, Risale-i Nur üniversitesinden mezunum!’ diye cevap verdi. Çok takdir ettiler…

“Bu kurul, Risale-i Nurları tetkik eden kuruldu. O zaman Üstad Hazretlerinin eserleri Afyon Mahkemesi dolayısıyla, on bir çuval, dört sandık olarak Ankara’ya gelmişti. Ankara Ağır Ceza’dan Diyanet’e geldi. Diyanet İşleri Müşavere Kurulu bu eserleri teker teker inceledi. Cenab-ı Hak bizi de orada vazifelendirdi; oranın kâtib-i memuru idik, hepsi elimizden geçti. Risale-i Nur hakkında Hasan Fehmi Başoğlu çok muazzam bir rapor yazdı. O rapor, o zamanki Diyanet Reisi Eyüp Sabri Hayırlıoğlu’na onaya gitti. Reis raporu okumuş, sallana sallana geldi. Hasan Fehmi Efendi’ye, ‘Hocaefendi, sen Bediüzzaman’a rapor yazmamışsın; sen medhiye yazmışsın, medhiye… Ehl-i vukuf biraz tarafsız olur, sonra sana da Nurcu derler, hiç olmazsa, bunu biraz değiştir’ dedi. O da ‘Peki efendim, biraz değiştirelim’ dedi, fakat yine de çok güzel bir rapor yazdı. ‘Risale-i Nur eserleri, devletimizce dahi matlup olan bugünkü gençliği en güzel ahlâka götürecek âyet-i kerimelerin meâli, hadis-i şeriflerin izahlarından ibarettir. Ne 163. Maddeye, ne 5086 sayılı kanuna ve diğer kanunlara hiçbir teması yoktur.’ diye bir rapor…”

Benim Risale-i Nurlar'da fark ettiğim bir gerçek var: Risaleleri severek  inanarak okuyanlar asla bıkmazlar; tadına varanlar manevî hazlara gark olurlar. Onları okumayanlar veya az okuyanlar bıkkınlık arz ederler. Bu durum insanların yazdıkları diğer kitapların tersinedir… İlk okul mezunu bile olmayan nice Risale-i Nur talebeleri gördüm, ceplerinden, yanlarından hiç onları ayırmıyorlar ve onlara hiç doyamıyorlar. Konuştukları vakit de ilim–irfan sahibi bilgeler gibi güzel şeyler söylüyorlar…      

[Abdullah Aymaz] 23.5.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

‘Prima nocte’dan devlet terörüne ve terör devletine [Akif Umut Avaz]

Tarih kendisini devlet veya mutlak güç görenlerin işledikleri caniliklerin sayısız örnekleriyle doludur. Bu canilikler işkenceden cana kıymaya, katliamlardan ırza geçmeye, gasptan haydutluğa kadar çeşitlilik gösterir. Sözkonusu caniliklerin en adisi ve alçakçası ise, devlet ya da otorite tarafından sistematik bir politika haline getirilenlerdir.

Özellikle ilkel çağlarda ya da faşist ve totaliter modern rejimlerde geniş kitleleri yönetmenin en kestirme yolu olarak, korku salma, kalabalıkların iradesini kırma ve yıldırarak sindirme görülmüştür. Bir şekilde yönetme hak ve yetkisini ele geçirenlerin, yönettikleri insanları sindirme ve yıldırma yöntemleri arasında, ruhen ve aklen normal bir insanın aklına bile gelmeyecek pek çok sapkınlıklar da vardır.

ORYANTEL DESPOTLARDAN FİRAVUNLARA VE KİSRALARA…

Özellikle İslam öncesi Ortadoğu tarihi, her türden oryantel despotların, kendisini tanrı ilan eden firavun ve kisraların, had hudut bilmez, sınır tanımaz kayzerlerin de tarihidir. Bununla birlikte, kendisinde “mutlak güç” ve dilediğini yapabilme hak ve yetkisi görme hastalığı sadece Ortadoğu’ya has bir sapkınlık değildir. Avrupa’nın her açıdan büyük bir çöküş yaşadığı Ortaçağ’da, yani hak ve hukukun yanısıra ahlakın da yerle yeksan olduğu bir dönemde, gücü eline geçirenlerin tebalarını nasıl ezerek sindirdiklerinin örnekleri saymakla bitmez. Despotluğu iyice abartan derebeyliklerin, insanların en mahremine kadar nasıl el uzatma cüret ve küstahlığını gösterdikleri tarih kitaplarında yerini almıştır.

Mel Gibson’ın “Braveheart” filminde konu edilen, William Wallace’ın dönemin hegemonlarıyla çatışmasını tetikleyen eşiyle gizli evliliğinin arkasında yatan sebep de, sınırlanamayan gücün yol açtığı bir çeşit muktedir sapkınlığıdır. Latince’den Türkçe’ye “ilk gece hakkı” şeklinde geçen aşırı ve kontrolsüz güç zehirlenmesinin yol açtığı “prima nocte (jus primae noctis)” ya da “droit du seigneur” adı verilen sapkınlık çerçevesinde, evlenen gelinle ilk ilişkiye girme hakkının beldenin muktedirine verilmesi, yeterince ve gereğince sınırlanamadığı durumlarda otoritenin ya da devletin nasıl yozlaşabileceğine ve ne derece yoldan çıkabileceğine dair çarpıcı bir örnektir. Ve bu sapkınlık, maalesef, o dönemin Avrupa'sında kendisini sistemleştirecek uygun bir vasatı da bulmuştur.

DEVLETİN AZI KARAR, FAZLASI ZARAR

Din, siyaset ya da vahşet yoluyla iktidarı ele geçirerek otorite, yani devlet haline gelenlerin sapkınlığa varan zulüm ve aşırılıklarından dolayıdır ki, batılı siyaset filozofları (özellikle liberal düşünürler) devleti “gerekli şer – necessary evil” olarak tanımlamışlardır. Bu kavram, gereksinimi olan bir sosyal ve kurumsal düzeni oluşturmak için her toplumun devlete mutlaka ihtiyaç duyduğunu ama bu devletin insanların hayatında ne kadar az yer kaplarsa o kadar iyi olacağı gibi basit mantığı da yansıtır. Yani devlet için, Türkçe’deki ifadesiyle, “azı karar, fazlası zarar” kıvamını önerir.

Hakikaten de, özellikle uluslararası ve uluslar üstü örgütlerin ortaya çıkmasından önce, sosyal örgütlenmelerin en kapsamlısı olan devletin, kendisini diğer örgütlerden ayıran önemli farklılıkları vardır. Bu farklılıkların en ayırt edici olanı ise, devlet adı verilen örgütün egemenlik alanında meşru güç kullanma hakkının olmasıdır. Ancak, meşru güç kullanma hakkı, başta Anayasa olmak üzere hukuk tarafından katı kurallara ve keskin sınırlamalara tabii kılınmıştır. Bu kurallara ve sınırlamalara işlerlik kazandıran ise, mezkûr hukuka dayalı güçler ayrılığı sistemini esas alan, toplumun rızasına dayalı sistemde denge ve kontrol (fren) görevi gören kurumsal mekanizmalardır.

Bu anlayışa göre, hukuk ile güç ve yetkisini hukuktan alan kurumların dengeleyici ve sınırlayıcı fonksiyon ve misyonunun sona erdiği yerde devlet de fiilen biter. Devletin bittiği yerde ise mafyalaşma başlar. Hukuk ve dengeleyici mekanizmalara dayanmayan bir devletin, kendisini hukuk ve meşruiyet sınırları içerisinde kalmakla yükümlü görmeyen mafyadan, organize suç örgütlerinden ya da terör örgütlerinden hiçbir farkı kalmaz.

DEVLET TERÖRÜNDEN TERÖR DEVLETİNE…

Her geçen gün işlediği suçlar hanesi daha da kabaran böyle bir devlette kendisini devlet sananların, suça battıkça korku ve paranoyaları da artar. Korku ve paranoyaları arttıkça, güç ve iktidar iplerini daha sıkı tutar, baskı ve zulmü artırırlar. Topluma kesintisiz korku salacak baskı ve eylemleri ise iyice sistematikleştirirler. Süreç, devlet terörünü alışkanlık haline getiren yoz ve hukuksuz bir sistemin fiilen ve resmen terör devleti haline gelmesiyle son bulur. Türkiye’de şu an olmakta olan da kelimenin tam anlamıyla budur.

Farkında mısınız bilmem ama despotizmi ve diktayı yönetim tarzı olarak benimseyen Erdoğan’ın da, Pazar günü AKP Kongresi’nde istediğini aldığı gibi, allem edip kullem edip daha da güçlendikçe korkuları ve paranoyaları azalmak yerine artıyor. Yine de elindeki gücü delege etmek veya paylaşmak yerine her geçen gün kendi ellerinde daha fazla topluyor. Güçlendikçe korkuyor, korktukça daha fazla güç talep ediyor. Sonu gelmez bir fasit daire içerisinde debelenip duruyor.

Öte yandan, güç temerküzü için bugüne kadar ihtiyaç duyduğu, ana mantığı toplumsal rıza üretmeye dayalı demokratik sistemle işinin bittiğini de düşünüyor Erdoğan. Onun içindir ki, başta anayasa ve anayasal kurumlar olmak üzere, medya ve sivil toplum da dahil iktidarını sınırlayan ve gücü paylaşmaya zorlayan kim ya da ne varsa kendisine düşman biliyor. Doğal olarak tüm bunları ortadan kaldırmanın yollarını arıyor ve maalesef bunda da başarılı oluyor.

OHAL VE KHK’LER ‘FERMAN DÜZENİ’Nİ SİSTEMLEŞTİRDİ

Hiçbir değer ve ahlaki norm ile kendisini bağlı hissetmeyen Erdoğan, evrensel hukuk kuralları yerine adım adım kendi keyfi kurallarını uygulamaya koyuyor. Çakma ya da kontrollü olduğuna dair şüphelerin her geçen gün arttığı 15 Temmuz askeri darbe girişiminden sonra ilan ettiği Olağanüstü Hal (OHAL) kapsamında keyfince yayınladığı Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) ülkeyi yönetme şeklini “ferman düzeni” olarak sistemleştirmiş bulunuyor.

Ama paradoksal olarak, gücü tekelleştirip, kurumları öldürüp, hukuku askıya aldıkça ülkeyi yönetme işi kolaylaşacağına daha da güçleşiyor, çetrefilleşiyor. Öyle ki kendi ellerinde topladığı sınırsız keyfi güç bile ülkeyi yönetebilmesine yetmiyor. Gayrimeşruluk sapağından saptığı hukuksuzluk batağında debelendikçe, nereden baksanız 150 yıllık bir demokratikleşme tecrübesi olan çoğulcu ve katılımcı bir toplumu yönetmekte daha büyük bir açmaza giriyor. İşte bu yüzden toplumu dehşete salacak, kitlelere korku içerisinde sürekli bir travma yaşatacak insanlık dışı yeni yöntemler icat etmek zorunda kalıyor.

Hukuk çerçevesinde yapamayacağı ne varsa ilk dakikadan itibaren “Allah’ın bir lütfu” diye tanımladığı çakma veya şikeli askeri darbenin sağladığı ortamı kullanarak yapıyor yapmasına ama bir türlü korkularını izale edip huzura da ulaşamıyor. Gazeteleri, televizyonları kapatıyor, gazetecileri hapse atıyor. Bilim adamlarını üniversiteden atıp hapislere tıkıyor. Hukuka azıcık saygısı olan yargıçları, savcıları görevden alıp hapislerde süründürüyor. Yüzlerce sivil toplum örgütünün kapısına kilit vuruyor. Binlerce polisi, öğretmeni, askeri, memuru, bürokratı, diplomatı işinden atıp mahpus ediyor da yine de tatmin olamıyor. Korkuyor, korktukça daha fazlasını, daha da fazlasını istiyor. Ve nihayet halkına artan şekilde terör uygulayan devleti adi bir mafya örgütü, alçak bir terör örgütü gibi hareket etmeye zorluyor.

HALKI TERÖRİZE EDEN DEVLET

İşte bu yüzden, hukuken “olamaz” diyebileceğimiz ne varsa bugün Türkiye’de oluyor. Bir terör örgütüne dönüşen devlet, istediği herkesi hiçbir somut gerekçe, hiçbir hukuki delil göstermeden aylarca içeri tıkabildiği bir ortamda bile daha irkiltici, daha dehşet verici, daha insanlık dışı yöntemler deniyor. Mesela, gündüz gözüne 10’dan fazla vatandaşı adi terör örgütleri gibi kaçırıp toplumu terörize etmeye, iyice korkutup her türlü zulme boyun eğer kıvama getirmeye çalışıyor. Bu amaçla, en adi mafya örgütlerinin yöntemlerini kullanmaktan çekinmeyen devlet görünümlü yoz organizma, bu hukuksuz eylemleriyle “terör devleti”nden başka bir ismi doğrusu hak etmiyor.

Baksanıza Erdoğan rejimi altındaki devlet en adisinden bir terör örgütü gibi kendi vatandaşlarına pusu kuruyor, katliam yapıyor, insanlık dışı işkenceler uyguluyor, adi haydutlar gibi geceyarısı insanların evlerinin kapılarını kırıyor… Bir mafya, bir terör örgütü ne yapıyorsa bugün devlet dediğimiz yapı da aynısını yapıyor. Devletin kurumsal gücü yetmiyormuş gibi bir de yedeğine piyasadaki suç örgütlerini ve mafya şebekelerini alıyor.

Dahası bu yöndeki gidişatın kolay kolay durmayacağına dair endişeler de artıyor. Öyle ki, Erdoğan’ın ve adi bir terör örgütüne çevirdiği devletin görünür görünmez kanallarında kümelenen yoz ve sapkın suç ortaklarının Ortaçağ’daki sapkınlıkları bile sollayabilme kabiliyetinden ve cibiliyetsizliğinden ciddi endişe duymak gerekiyor.

[Akif Umut Avaz] 23.5.2017 [TR724]

TOKİ logolu balkon domatesleri [Analiz: Semih Ardıç]

Otoriter rejimlerin en bariz hususiyeti iktidarı elinde tutan odağın mutlak saadet ve refahını esas almalarıdır. İktidarı kaybetmemek uğruna yalan, zulüm ve talana meşruiyet atfeden otoriter liderler, gayr-i memnunların sayısının artmasından endişe eder. Saltanatın bitmemesi için enflasyonu da faizi de talimatla düşürecekleri vehmi ile hareket ederler.

‘Maliyeti mürekkep ve kâğıttan ibaret’ diyerek Merkez Bankası Banknot Matbaası’nı 24 saat açık tutarlar. Bankalara talimatla kredi tahsis ettirirler. Nakit ihtiyacını ‘karşılıksız basılan banknotlar’ ile temin ederler.

Mamafih enflasyonun alıp başını gitmesi Lale Devri’ni hercümerç eder. Fiyatlar arttıkça daha fazla para basmak mecburiyeti hasıl olur. Piyasayı, sokağı rahatlatmak ve homurdanan kesimleri susturmak için daha fazla kredi dağıttıkça mızrak çuvala sığmaz olur.

KENAN EVREN TALİMAT VERMİŞTİ: DÜŞÜRÜN ŞU ENFLASYONU

12 Eylül 1980’de seçilmiş hükümeti deviren cuntanın lideri ve devrin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, reis-i cumhur koltuğuna oturduğu anda emirler yağdırmıştı. Verdiği emirler arasında biri var ki bu emir otoriterliğin cehaletin yavrusu olduğunu ispat eder. Merhum Turgut Özal’ın başbakan olduğu kabinede Maliye Bakanlığı vazifesini Ekrem Pakdemirli deruhte etmektedir.

Pakdemirli’nin hatıratında (Özal’ın Mirası, Ufuk Yayınları, 2013) Evren’in enflasyon için nasıl bir talimat verdiğine açıklık getiriliyor: Kenan Evren, Pakdemirli’yi acilen Çankaya Köşkü’ne davet eder. Burada Pakdemirli’ye, “Emir veriyorum, düşsün şu enflasyon.”  talimatını veren Evren kısa müddette netice alınmasını da sözlerine ilave eder. Tabii Evren’in verdiği o talimatla enflasyon düşmez, düşürülemez.

AKP’NİN KOMİSYON KOMEDİSİ

Trajikomik hâdise 34 sene evvel vuku buldu. O günün muktediri Evren her sözünün kanun yerine geçtiğine o kadar ikna olmuştu ki iktisat biliminde karşılığı olmayan taleplerde bulunabiliyordu. Enflasyon madem kötü, o halde behemehâl bertaraf edilecekti. En azından düşürülecekti.

Hal-i hazırda tek adam rejimini inşa eden Recep Tayyip Erdoğan ve avenesi enflasyonun yüzde 12’ye tırmanmasına mani olamadı. Son çare olarak siyasî çizgilerinin kesiştiği Evren’in iktisadî modelini de taklit ediyorlar. Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek enflasyonu düşürmek için komiteyi topladı ve çok ciddi tedbirler aldıklarını ilan etti: “Söz konusu dönemsel hareketlerin enflasyon üzerindeki kısa vadeli  etkilerini ortadan kaldırmak üzere dış ticaret tedbirlerini otomatik devreye sokacak ihtiyatlı bir mekanizma tasarlandı. Bu mekanizma çerçevesinde belirli  şartlar oluştuğunda dış ticaret tedbirleri geçici olarak devreye girecek ve aşırı fiyat hareketlerine izin verilmeyecek.”

Mekanizma da mekanizma olmuş hani! Aşır fiyat hareketlerine izin verilmeyecekmiş. Vatandaş nasıl olsa yasaklarla yaşamaya alıştı, kimsenin sesi çıkmıyor. Kafasın kaldıran gözünü zindanda açıyor. Enflasyonu gıda fiyatları mı artırıyor? Domates, patates, sivri biber, kuru fasulye veya kırmızı et belli aralıklarla zam şampiyonluğuna mı oynuyor? Endişeye mahal yok. Hemen komisyon teşekkül edilir.

DOMATES ALMAK-SATMAK-YEMEK YASAK

Üstelik Erdoğan’ın ‘huzur bulana dek kaldırılmayacak’ dediği OHAL’de kararname çıkarmaktan kolay ne var! Gece yarısı bir KHK ile domatesin fiyatı 50 kuruşa indirilir, zam yapanlar terör örgütü üyeliğinden hapse atılır. Hatta ikinci bir emre kadar halkın menemen haricinde domates yemesi yasaklanır. Hükümet dalkavukluğunda ustalık devrini idrak eden Erkan Tan’a, “Ver Mehteri” sloganını inkişaf ettirmesi talimatı ‘Alo Fatih’ vasıtasıyla tebliğ edilir.

Erdoğan’ın Türkiye’yi aile şirketi gibi idare etme yolculuğunda domates/gıda terörü ile mücadelede muvaffak olunamazsa vatan sathında domates fidesi yetiştirmek, domates alıp satmak yasaklanır. Bütün sera ve tarlalar Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na devrolunur. En yakın Sulh Ceza Hâkimliği, piyasadaki domatesler hakkında ‘toplatma kararı’ alır. Sistem dinamiktir ve devrin şartlarına intibak kabiliyetini haizdir. Hangi gıda mamulünde fiyatlar artarsa o mamul yasaklı mamuller listesine yazılır.

DIŞA BAĞIMLI İKEN GIDA FİYATI NASIL DÜŞECEK?

Darbeci Kenan Evren’in açtığı çığırda emin adımlarla ilerleyen Erdoğan ve onun iktisatçı kurmaylarına ‘yasaklı mamuller’ listesi çok afakî gelmeyecektir. Memleketin samanı bile ithal etmek mecburiyetinde kaldığı şu günlerde dolar bu kadar yükselmişken enflasyonun, hassaten gıda fiyatlarının inmesi ne derece mümkün! Verimli ovaları TOKİ’nin ucube binaları ile işgal edenlerin sebze-meyveden tahıla kadar bütün gıda fiyatlarının niye arttığına cevap aramak için Gıda ve Tarımsal Ürün Piyasaları İzleme ve Değerlendirme Komitesi’ni kurmasından daha sakil ne olabilir ki! Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu.

Her iki saniyede bir futbol sahasına denk tarım arazisinin üstüne beton dökenler, “Domates niye bu kadar yüksek? Dünyanın en pahalı kırmızı eti niçin Türkiye’de? Ne vakitten beri Kanada’dan kuru fasulye ithal ediyoruz?” nevinden suâllere cevap arıyor. Bursa, Düzce, Bolu, Ankara ve Konya gibi nice vilayet hudutları içinde ekilecek araziler müteahhit lobisine peşkeş çekilmeseydi bu suâllere makul cevaplar bulunabilirdi. O tren kaçtı. TOKİ binası diktikleri ovalarda haliyle domates, patlıcan, bakliyat, şeftali ve üzümden eser kalmadı.

İSRAİL, AKP’Yİ TOHUMSUZ BIRAKMAZ

Bu saatten sonra TOKİ’nin bütün projelerinde balkonlar domates terörüyle mücadeleye tahsis edilsin. Böylece iki kişinin yan yana oturamayacağı kadar dar balkonlar biraz işe yaramış olur. Domates tohumunun tedariki için İsrail zaten hazır. Heyetlerin biri geliyor diğeri gidiyor. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), İsrail nezdindeki itibarını tohum ithalatında da kullanacaktır. Doğalgaz ve akaryakıt alırken tohumun sözü mü olur? TOKİ ile İsrail Tarım Bakanlığı arasında iş birliği anlaşması imzalanırsa indirimli fiyattan ithal etme imkânı bulunabilir.

Balkon konuşmalarından herkesin dile yandı. Erdoğan’ın demokrasi vaadine mukabil temel hak ve hürriyetler darbe devirlerinden daha geriye gitti. Elhak bu tespitler doğru. Mamafih balkon domateslerinin de aynı şekilde ekonomiye zarar vereceği iddiası sanki biraz mübalağalı! Bu tavır, Türkiye’nin güçlenmesini istemeyen dış mihrakların, üst aklın ekmeğine yağ sürmektir! İnşaatla ziraati meczetmeyi başaran AKP ile iftihar edeceksiniz.

Reklam cümlesini de ben hediye ediyorum:

“TOKİ logolu balkon domatesleri yakında pazarda, manavda, en yakın süper markette.

Israrla isteyiniz…”

[Semih Ardıç] 23.5.2017 [TR724]

OHAL İnceleme Komisyonu ne işe yarar? Nasıl başvurulur? [Mehmet Yıldız]

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland’ın geçen Kasım ayında yaptığı Ankara ziyaretinde ortaya çıkan OHAL komisyonu nihayet fiiliyata geçiyor. OHAL İşlemlerini İnceleme Komisyonu, 23 Ocak 2017 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan 685 Sayılı KHK ile kurulmuş ancak işlemler başlamamıştı.

OHAL komisyonu fikri ilk defa ortaya atıldığında, uzmanlar kurulacak komisyonun şikayetlerin çözümünü daha da öteleyeceği endişesini dile getirmişlerdi. İnsan hakları hukukçusu Kerem Altıparmak’a göre, Türkiye’deki hukukun asli görevinin mağdurları oyalamak. OHAL komisyonu da adeta bu amaçla kurulmuş. 2 yıl Komisyonda bekleyeceksiniz. İyimser bir tahminle en az 3 yıl da tüm idari yargı sürecek. Ona karşı AYMye gideceksiniz. Eh o da iyimser bir tahminle 2-3 yıl sürecek. İhraçtan itibaren sayarsanız 8-9 yıl iç hukuk yolu sürmüş olacak. Sonra AİHM’e giderseniz, bir 3-4 yıl da orada devam edecek. Buna göre, 10 ila 15 yıl sonra haklılığını kanıtlarsa kişi kamu görevine geri dönebilir, tabii hala yaşı buna uygunsa.

Diğer yandan böyle bir komisyonun kurulmasıyla AİHM, kendisine gelecek on binlerce başvurudan kurtularak topu tekrar Türkiye’nin önüne atacaktı. Bu durum Hükümet’in işine geldi. Çünkü bu sayede iç hukuku işletiyor gibi görünüp, AİHM önünde kısa vadede ihlal kararı çıkmasını engellemiş olacaktı.

Komisyonun kamu görevinden, meslekten veya görev yapılan teşkilattan çıkarma ya da ilişiğin kesilmesi; öğrencilikle ilişiğin kesilmesi; dernekler, vakıflar, sendika, federasyon ve konfederasyonlar, özel sağlık kuruluşları, özel öğretim kurumları, vakıf yükseköğretim kurumları, özel radyo ve televizyon kuruluşları, gazete ve dergiler, haber ajansları, yayınevleri ve dağıtım kanallarının kapatılması; emekli personelin rütbelerinin alınması alanlarında bireysel başvuru üzerine çalışacağı belirtilmişti.

Her biri birer Superman (!) 7 komisyon üyesi

15 Temmuz sonrasında ihraç edilen 100 bine yakın memurun 30 binden fazlası açığa alınmış, 1500 dernek ve 123 vakıf kapatılmıştı. Anayasa Mahkemesi’ne 70 bini aşkın bireysel başvuru yapılırken, idare mahkemelerine on binlerce dava açıldı. 2 yıl süreyle görev yapacak olan Komisyona 200 bine yakın başvuru gelmesi bekleniyor. Komisyon üyelerinin hiç tatil yapmadan bütün yıl boyu haftada 5 gün çalışmaları halinde bile günde 385 dosyayı karara bğlamaları gerekiyor.


Başkanlığına Adalet Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Selahaddin Menteş’in atandığı komisyonun üyeleri şu isimlerden oluşuyor: Yargıtay Genel Sekreter Yardımcısı Mehmet Karagöz, Danıştay Tetkik Hakimi Murat Aytaç, Mülkiye Başmüfettişi Hasan Şıldak, Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Daire Başkanı Esat Işık, Milli Eğitim Bakanlığı Atama Daire Başkanı Mustafa İkbal Devlet Denetleme Kurulu (DDK) üyesi Salih Tanrıkulu.

OHAL mağdurları ne yapmalı?

Konuyla ilgili bilgi veren Yargı İçin Adalet sitesi editörleri şunları söyledi:

Komisyon kurulmuştur ama henüz başvuru almaya başlamamış, çalışma usulünü belirlememistir. Oluşturunca yeni bir kısım kurallar ortaya çıkabilir. Ona göre hareket edilmesi gerekir. Komisyon çalışmaya başlayıp ilan yapınca süresinde başvuru yapılmalıdır.

685 Sayılı KHK’ya göre mahkemeler, kendilerine yapılmış başvuruları herhangi dilekçe vs istemeden doğrudan komisyona göndermek zorunda. Dolayısıyla dava açmış olanların dosyası otomatik olarak aktarılacak diye anlıyoruz. Aynı şekilde kurumlara idari başvuru yapmış olanların başvuruları da dilekçe vs. aranmadan doğrudan komisyona aktarılacak.

KHK’ya göre sadece kamu görevinden çıkarılanlar değil, hastaneler, okullar, dershaneler, dernekler gibi tüzel kişiler için de başvuru mümkün görünüyor.

Bu başvurulardan çıkacak sonuçlara dava açmak mümkün olacaktır. Dolayısıyla bugüne kadar başvuru yapmamış süreyi kaçırmış vs. Her kurumun ve herkesin de yeni bir başvuru yaparak süreyi başlatması mümkün görülüyor.

BAŞVURULAR HANGİ SÜRE İÇİNDE NEREYE YAPILACAK?

Başvurular valilikler aracılığıyla yapılacak. Kamu görevinden ilişiği kesilenler en son görev yaptıkları kuruma da başvurabilecek. Komisyonun başvuru almaya başladığı tarihten önce yürürlüğe konulan KHK’larla ilgili başvuru alma tarihinden itibaren 60 gün, bu tarihten sonra yürürlüğe konulan KHK’larla ilgili olarak ise Resmi Gazete’de yayımlanma tarihinden itibaren 60 gün içinde yapılmayan başvurular işleme alınmayacak.

Başvurular nasıl incelenecek? Ne kadar sürede karar bağlanacak?

Komisyon başvuruları, aranan şartlara uygunluk bakımından ön incelemeye tabi tutulacak, İncelemeler dosya üzerinden yapılacak. Komisyonda yargılama olmayacak ve dosya üzerinden karar verilecek. Bu durumda kişiler mağduriyetlerine ilişkin tanık dinletemeyecek ve delil de sunamayacak. Bu kesinlikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ölçütlerine uygun değil.

Komisyon kararına karşı yargı yolu var mı?

Komisyon kararlarına karşı idari yargı yoluna gidilebilecek, ancak KHK’ye göre kurulan komisyonun dosya üzerinden yaptığı incelemeyi yargının neye göre denetleyeceği belli değil.

Komisyon kararları ne şekilde uygulanacak?

OHAL Komisyon Kararları ise şöyle uygulanacak: Kamu görevinden, meslekten veya görev yapılan teşkilattan çıkarılan ya da ilişiği kesilenlere ilişkin başvurunun kabulü halinde bu karar Devlet Personel Başkanlığı’na bildirilecek. Bildirilen personelin atama teklifleri statüleri, ünvanları ve yürüttükleri görevler itibarıyla başka kurumlarda görevlendirilmeleri mümkün olmayanlar hariç olmak üzere daha önce istihdam edildikleri kurumlar dışındaki kamu kurum ve kuruluşlarında eski statülerine ve unvanlarına uygun kadro ve pozisyonlara 15 gün içinde yapılacak.

Yani bu durumda unvanları görev itibariyle başka kurumlarda görevlendirilmeleri mümkün olanlar, tekrar mesleğe kabul edilseler bile başka kurumlarda görevlendirilmeleri mümkün gözüküyor.

OHAL Komisyonu ne kadar bağımsız?

Bürokratlardan oluşan komisyonun bağımsız ve tarafsız olduğunu söylemek zor. En üst yargı merciinden tutun ilk derece yargı mensuplarına kadar ne derece bağımsızlıktan söz edebilirsek OHAL komisyonu üyeleri için de aynısını söyleyebiliriz.

Komisyondakilerin milli güvenliğe aykırı bir oluşumla irtibatlı olduğu iddia edilerek idari soruşturmayla üyeliklerinin düşebileceği ve bu şekilde işleyen bir yapının da hiçbir şekilde tarafsız ve bağımsız hareket edemeyeceği ortadadır. Yani istedikleri gibi karar verme konusunda sorun çıkarması muhtemel olanlar bu düzenleme ile tehdit edilmekte ve rahatça görevden alınmaları sağlanmaktadır.

İLGİLİ YAZILAR;

[Mehmet Yıldız] 23.5.2017 [TR724]

1.Washington Meydan Savaşı [Selim Gündüz]

Bir meydan savaşı kazanmadan ‘başkomutan’ olmak biraz sakil duruyordu. “Allah’ın lütfu” o da yetişti. TV’lerden canlı yayınlanan Körfez savaşı gibi bir şey oldu. Müthiş zafer, TV’lerde yüzlerce, Youtube’da milyonlarca defa izlendi. Aile Bakanının veya yeni lakabıyla “Avrupa Fatihe”sinin Hollanda seferini unutturacak ihtişamda oldu. MEB derhal yeni müfredatta bu meydan savaşına genişçe yer vermeli.

Bir Sırp genci, Avusturya-Macaristan krallığının prensine suikast yapmamıştı. Bir Kürt genci, Türk veliaht prensi Berat’a saldırmamıştı ama olsun.

Ağır bir slogan atılmıştı: “Baby killer Erdoğan”

Barış, demokrasi ve adalet timsali, sevgi kelebeği Erdoğan’a “bebek katili” diye slogan nasıl atılırdı!

KÜRTLER ÇİZMEYİ AŞTI!

Çünkü Güneydoğu’daki kentleri dümdüz eden, yüzlerce bebek ve çocuğun ölümüne sebep olan Erdoğan değildi, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’ydu.

7 Haziran 2015 seçimlerinde hezimete uğrayınca, çözüm sürecinde masayı devirip ülkeyi kan gölüne çeviren, binlerce sivil, asker ve polisin ölümüne sebep olan Erdoğan değildi, Selahattin Demirtaş’tı,

Yüz binlerce devlet memurunu, işçi ve öğretmeni işsiz ve maaşsız sokağa bırakan tabi ki Erdoğan değildi, Alman şansölyesi Merkel’di,

Burs verdi, kermes yaptı diye 17 bin masum kadını çocuklarından ayıran, aileleri dağıtan ve anneleri bebeklerinden koparan Yunanistan Başbakanı Çipras’tı, Erdoğan değil.

Bir de ‘Terörist Erdoğan!’ diye slogan atıyorlardı ki bardağı taşırıyorlardı. Sanki eline çakı bile almamış kadın-erkek, gazeteci, yazar, öğretmen doktor… 40 bin masumu “terörist”diye yaftalayıp “Bunlara su bile yok” diyen, zindana attıran ve işkence ettiren Erdoğan’mış gibi. Oysa bunları yapan tabi ki Beşşar Esad idi.

İşte bu nedenlerle Erdoğan’ın canı çok sıkıldı. Haksızlığa hiç gelemiyordu. Sloganları duyunca Türkiye’den kargo uçağıyla yanında getirdiği Mercedes’inde şok geçirdi.

Bu Kürtler çok nankördü! Kılıçdaroğlu’nun yerle bir ettiği Diyarbakır’ı tam Toledo yapacakken bu yapılır mıydı?

ORDULAR İLK HEDEFİNİZ KÜRTLERDİR, İLERİ!

Eski padişahlar meydan savaşlarını yüksek bir yerdeki otağlarında izler, yönetirdi. Erdoğan bu savaşı zırhlı Mercedes’in içinden yönetecekti. Kapısı açık Mercedes’in önündeki koruma müdürü Muhsin’e eliyle “Yaklaş” dedi. Gizli savaş taktiğini kulağına fısıldadı. Muhsin doğruldu, derhal öndeki koruma müdürüne “Saldırın bre yiğitler, ne duruyorsunuz.” diye naraladı. Emri duyan amir, “müdür, ne dediğinin farkında mısın?” dercesine baktı. Muhsin’in gözlerindeki kararlığı görünce hemen arkadaşların seslendi. “Hedefiniz şu 15 Kürt’tür, ileri” diye emri iletti. Bazıları “Erdoğan barış insanıdır. Kendinize hakim olun.” demiştir dese de talimattan 1 saniye sonra koruma ordusu toplu hücuma geçince bu tez havada kalıyordu.

İşte tam burada Akit yazarı Dilipak’ın ağzından kaçırdığı “ışıktan hızlı silah” devreye girdi. AKP’nin daha önce Soma’da denediği ‘ışıktan hızlı tekme’ silahı hızla zaferi getirdi. Protestocu kadın ve erkekler; amca ve teyzeler ağır bir ‘hezimete’ uğradı. Meydan kan gölüne döndü.

Mercedesin içinde savaşı izleyen Erdoğan’ın yüreği zaferin sevinciyle soğuyunca yavaş ve emin adımlarla Mercedes’inden indi. Bir müddet meydanı gururla seyretti ve muzaffer bir komutan edasıyla elçiliğe girdi.

DUŞAKABİNOĞULLARI KOSTÜMÜ OLAYDI…

Her şey iyiydi ama bir takım eksiklikler de vardı. Bazı şeyleri Washington elçisi Serdar Kılıç düşünmeliydi. Elçinin soyadı Kılıç’tı ama savaş tecrübesi yoktu. O yüzden başkomutanın önünde hoplayıp zıplayıp parmak sallarken bunları unutmuştu.

Bir önceki ABD gezisinde hatırlayacaksınız, göstericiler Erdoğan’ı sloganlarla protesto ederken korumaları 2-3 eylemcinin sesini bastırmak için dakikalarca takım halinde “Aaaaaaaaa!” diye bağırmıştı. Eylemin etkinliği değil de mizah tarihine geçişi konuşulmuştu ama olsun sloganlar bastırılmıştı. Bu kez Kürt eylemciler “koruma tıngırtısı”na karşı tedbir alıp megafon getirmişti.

Mesela mehter olsaydı megafonun sesini bastırırdı. Hele A Haber’in “ver mehtercisi”  Erkan Tan, her ne içiyorsa yine onu içip yuvarlanıp meydana gelseydi neler olmazdı ki! Fethullah Gülen’in makalesini yayınlayan Washington Post’u basarlar, hatta Beyaz Saray bile fethederlerdi.

YAVER HULUSİ AKAR NEREDE?

Bir başka yanlış koruma ordusuna takım elbise giydirme hatasıydı. Korumalara 16 Türk Devletinin kostümleri giydirilseydi bazı tosuncukların pantolon ağları boydan boya yırtılmayacak, devletin milli bütünlüğü zarar görmeyecekti. Düşünün, korumalarda Duşakabinoğulları kıyafeti olsa böyle mi olurdu. Sumo güreşcileri rahatça dalarlardı.

Önemli bir eksik de Erdoğan’ın sadık yaveri Hulusi Akar’ın savaş meydanında olmayışıydı. Yine nereye kaybolmuştu. Yoksa bu kez Kürtler mi rehin almıştı?

Washington’da hava kararmaya başladığında tüm dünya televizyonları bu zaferi yayınlıyordu. Bir Türk yine dünyaya bedel olmuş, tarih kitapları yeni bir destan kazanmıştı.

[Selim Gündüz] 23.5.2017 [TR724]

Ülkesinde sürgün olmak [Tarık Toros]

5 Nisan’da sıralı tweet atmıştım. Şimdi yeri geldi, onu hatırlatarak başlayalım:

Hoca Nasreddin, komşusundan kazan ödünç alır. İade ederken içine tencere koyup öyle verir, “Senin kazan doğurdu” der. Komşusu mesut, alır tabi. Gel zaman git zaman. Yine ihtiyaç olur, Hoca Nasreddin bir kez daha komşusundan kazanı ister. Aradan zaman geçer, iade etmez. Komşu sorar, “Ne oldu bizim kazan?” Hoca Nasreddin istifini bozmadan “Sorma komşu senin kazan öldü” der. Komşu itiraz eder, “Hocam etme hiç kazan ölür mü?” Hoca cevabı yapıştırır tabi, “doğurduğuna inanıyorsun da öldüğüne niye inanmıyorsun?” (Kıssadan hisse, ByLock tantanasını en iyi bu anlatıyor.)

DOĞURDUĞUNA İNANIYORSUN DA…

Bizim medya mahallesine göre “Sözcü tayfası, Cumhuriyetçiler ByLockçularla irtibatlı” suçlaması saçma. Bre erenler, kazanın doğurduğuna inanıyorsunuz da öldüğüne niye inanmıyorsunuz? Yüz binler, ByLock fişlemesi ile linç edilir, insan hakları ve hukuk hiçe sayılırken seyredenlerin… Ucu kendine dokununca feryadı, ibretlik! Güya savunurken “Sizde de şu kadar ByLockçu var” diye lafa girileceğine, altı boş olan ByLock’a itiraz edilmediği için daha çok can yanacak!

TÜKETİLECEK HUKUK KALMADI

Ülkede yargı ölmüştür. Üstat hukukçular kaç yıldır yasını tutuyor. Mahkeme yok, hâkim-savcı yok! İddianameler hezeyan! İnsan hakkı ihlalleri ayyuka çıkmış halde. Savunma çökmüş durumda. Tutacak avukat yok. Baronun atadığı avukatlar bile davalardan kaçıyor. Yüksek yargı, Saray’ın çizgisinden çıkmıyor. Tüketilecek iç hukuk dahi yok. Bu durumdaki bir ülkede hukuken yapacak hiçbir şey yoktur. Ve böyle bir ülkede yargı kararlarının, kolluk gücü marifetiyle yapılan uygulamalarının tamamı yok hükmündedir. İşine gelen kararı kullanıp işine gelmeyeni lanetleyemezsin! Ne çare, ta en başından beri böyle yapılıyor.

ÇİFTE STANDART DEĞİL BU!

Misal… Kendileri veya arkadaşları hakkındaki soruşturmalar için, “İddialar asılsız, hukuken tuhaf, deli saçması. Avukatlardan saklanan dosya, yandaş medyaya sızdırılmış” gibi yayınlar yapanlar… Başka bir dosyada, aynı mahkeme veya savcının kendi muhabirlerine sızdırdığı ile hüküm verebiliyor. Yığınla örnek veririm. Yine misal; Havuz’un amiral gemisi Sabah’ın yalan haberlerine protesto eyleminden canlı yayına geçenler, iki haber sonra aynı Sabah’a üflenen bir haberle linç yapabiliyor! İşine geleni alıyor kullanıyor, işine gelmeyene bakmadığı gibi, bilakis onu çürütmek için elinden geleni ardına koymuyor. Eskiden “çifte standart” denirdi. Çok naif kalır. Çifte standart değil alçaklık, tetikçilik bu!

PABUCUMUN GAZETECİLERİ

Bizim mahalle, resmi linç bültenine dönen Anadolu Ajansı’ndan hiç hazzetmez. Aynı ajansın kendileri için geçtiği bültenleri görmezden gelip söz konusu hedef hasımlar olunca aynen “copy-paste” basıyorlar, kelimeleri dahi değiştirmeden… Gazetecilik sizlere ömür, cevap hakkı diye bir şey yok, tarafların görüşleri alınmamış, savcıdan canlı yayın yapılırken savunma yok sayılmış, hangi birini anlatayım. Eskiden haberin önüne arkasına “iddiaya göre” ibaresi konurdu, tedavülden kalkalı çok oldu. Yüz binlerce insanı itham eden haberleri geldiği gibi koyuyorlar, öyle de kalıyor. Yapılan açıklamalar, attıkları çamuru temizleyemiyor, zaten algıya oynuyorlar, velev ki cevabınızı yayımlasalar bile, oluşturulan algıyı düzeltemiyorsunuz.

Kimse anlatmasın. Bu yolun taşları 2013’ten itibaren özenle döşendi. İtiraz etmesi gerekenler boynunu büküp biat ettiği için bugünlere geldik. Gelecek hafta, Gezi olaylarının dördüncü yıldönümü, düşünebiliyor musunuz. Dört koca yıl geçmiş! Şunu sorabilirsiniz: Peki çıkış nerede? Üzgünüm, çıkışlar geçileli çok oldu. İmkân yoksa ihtimal de olmaz. 15 Temmuz’da “devlet elden gidiyordu” propagandasıyla devlet Saray’ın eline geçti. Karşı darbe tamamlandı. On binlerce tutuklu, yüz binlerce tutsak, milyonları bulan mağdur vatandaş. Anayasa da değişti, geçmiş olsun. Herkesin pozisyonu veya itibarı, bir geceyarısı kararnamesine bakıyor. Tek çıkış, toplumsal itiraz. Tek umut, halkın “yeter artık” demesi. Tek çare, içi yasalarla boşaltılan “milli irade”. Egemenlerin en büyük korkusu da bu zaten. Onun için artık eylemleri yola çıkmadan niyet okuma yöntemiyle bastırıyorlar.

NURAY MERT’E KULAK VERELİM

“Bu şartlar altında yeni düzenin parçası olmayı reddedenleri bekleyen, en iyi ihtimalle kendi ülkesinde ‘sürgün’ olarak yaşamak. Doğrusu, ne ‘dilsiz şeytan’ olmayı sindirecek, ne de başka diyarlarda hayat hayal edecek biriyim, o nedenle ben kendimi kendi ülkemde sürgün olmaya çoktan hazırladım, Allah mahcup etmesin.”

Nuray Mert, 22 Mayıs pazartesi günü Cumhuriyet’te böyle yazdı. Yabancı bir ülkede sürgünü pek çoğu yaşıyor. Kendi ülkesine yabancılaşanların düştüğü sürgün hali ise ancak bu kadar iyi anlatılabilirdi. Nicesi kendi ülkesinde sürgün, nicesi tutsak, nicesi mahkûm, nicesi hain, nicesi parya! Sabır, azami sabır dönemi. Zaman çözecek, zamanla çözülecek, başka yol görünmüyor.

[Tarık Toros] 23.5.2017 [TR724]

Bu gidişe kim dur diyecek? [Analiz: Kemal Ay]

Polis uzun süredir Ankara’da Yüksel Caddesi’nde açlık grevi yapan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın kaldığı eve dayandı. İkiliyi gözaltına alma kararı çıkartılmıştı. Sebep? Yasalara göre açlık grevi yapmak suç değil. Zaten tam da bu sebepten etkili bir sivil itaatsizlik eylemi. Soruşturma açan savcı düşünmüş, taşınmış ve “Gezi ve Tekel eylemlerine benzer eylemleri tetiklemeye teşebbüs” diye bir ‘bahane’ uydurmuş.

Sosyal medyadaki hükümet trolleri Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’yı DHKP-C’li ilan ederek “Bakın bunlar terörist, savunmayın!” demeye getiriyorlar. DHKP-C, PKK, FETÖ… Sihirli sözcükler. Bir çeşit “Açıl susam açıl!” Türkiye’ye mahsus bir durum da değil bu: ‘Gelişmekte olan’ diyerek övülen ama aslında pek de gelişmeyen bizim gibi ülkelerin çoğunda var. Mısır’a gidin, size terör örgütlerini saysınlar. Hindistan’a gidin… Hindistan asıllı yazar Salman Rushdie, “Alfabe çorbası” diyor buna. Alfabenin çeşitli harflerinden yapılma bahaneler.

AKP, TERÖRDEN DAHA ZARARLI

Terör diye bir şey var, evet. Terörü bir yöntem olarak benimsemiş örgütler de genelde açıkça bunu ortaya koyuyor. Hayalî ya da gerçek terör örgütleri üzerinden azıcık sesini çıkaran herkesi peşinen ‘terörist’ ilân etme çabası ama muhtemelen terörizmden çok daha büyük bir tehlike.

İnsanlar saçma sapan telefon irtibatlarıyla, sırf ‘suçlu’ denilen biriyle aynı kilometre kare içinde yer aldığı için, Twitter’da yaptıkları paylaşımlarla, gazetede yazdıkları yazılarla, bir şeyi protesto ettiği için, TV’de bir şey dediği için, evinden bazı kitaplar çıktığı için, bazı dergi ya da gazetelere abone oldukları için, bir partiye oy verdikleri için ‘terörist’ olabiliyor.

‘TERÖR’ DENİNCE AKAN SULAR DURUYOR

‘Terör’ iki sebepten iyi bir bahane: (1) Terörle Mücadele Kanunu (TMK) polise ve yargıyı müthiş yetkilerle donatırken, zanlıları adeta bütün insan haklarından alıkoyuyor. (2) Toplum nezdinde ‘terör’ deyince akan sular duruyor.

Normalde bir gazete sizi ‘terörist’ ilan etse, mahkemeye başvurur ve hakkınızı ararsınız. Yahut bir polis ya da savcı sizin ‘terörist’ olduğunuzu düşünse, Anayasal haklarınız sizi bir yere kadar koruyabilir. Hâkim ikna olmayabilir. Diyelim ki mahkeme hakkınızda ‘terörist’ hükmü verdi, temyize gidebilirsiniz. Sesinizi duyurmak için medyaya gider, kamu vicdanına seslenirsiniz.

Bugün geldiğimiz noktada, Twitter’da birileri birilerine ‘terörist’ diyor. Bu bir ihbara dönüşüyor. Ardından Parti’nin polisi, savcısı, hâkimi hemen bir uydurma dava dosyası açıp kapınıza dayanıyor. Bir gazete ya da TV sizin suçsuzluğunuzu ima edecek bir haber yapsa, onlar da ‘teröre yardım ve yataklık’ suçuna muhatap oluyor. Bu sebeple herkes susuyor.

ADALET YOK, DEVLET YOK

Devlet adalet üretmiyor. Adalet taleplerini de ‘suçun parçası’ görüyor. Düşünsenize KHK ile işten atıldınız, hakkınızı aramak için Danıştay’a başvurmak istiyorsunuz, Danıştay Başkanı çıkıp KHK’ların ne kadar titizlikle hazırlandığından dem vuruyor. Hukukta bunun adı ‘ihsas-ı rey’ yani ‘oyunu önceden açık etmek’. Bu sebeple bu hâkimlerin karar vermemesi gerekir davanıza ama o devasa soru çıkıyor karşınıza: “Bu gidişe kim dur diyecek?”

Dün gazeteci Mustafa Hoş, dünyaca ünlü anayasa profesörü Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu’nun KHK ile işten atıldıktan sonra yaşadıklarını yazdı Twitter adresinden: “İbrahim Kaboğlu emekli olamadı. Yani artık bir geliri yok. Hiçbir yerde ders veremiyor. Tüm kamu haklarından mahrum. Sağlık güvencesi yok. Sorbonne Nouvelle (Paris 3) Üniversitesi’ndeki derslerine gidemiyor. Çünkü pasaportu iptal edildi. Sadece yazdığı kitapların telifi tek geliri.”

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça, başka hiçbir şey demediler, “Ekmeğimizi istiyoruz” dediler. Bir partiyi ya da ideolojiyi temsil edecek slogan kullanmadılar. Yukarıdaki yalın duruma itiraz ediyorlar. “İşimi geri istiyorum” yazıyor kartelalarının üzerinde.

Çünkü devletin KHK’lıya ve ‘terörist’ ilân etmeye çalıştığı yüz binlere reva gördüğü bu.

AF ÖRGÜTÜ: PROFESYONEL YOK ETME

Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International) dün yayınladığı bir raporda bu durumu “Profesyonel Yok Etme” (Professional Annihilation) olarak andı. Ankara, Diyarbakır ve İstanbul’da 61 kişiyle görüşülerek hazırlanan rapor, daha önce devlette çalışan bu kişilerin özel sektörde de iş bulamadıklarını, sosyal haklarından mahrum olduklarını ve ‘terörist’ olarak yaftalandıklarını gösteriyor.

KHK ile ihraç edilen bir asker şunları anlatmış mesela:

“Terörle mücadele eden bir askerdim, dağlarda operasyonlara gidiyorduk, doğru düzgün bir yatakta uyumadık, iyi yemek ya da temiz su içemiyorduk. Arkadaşlarımın öldüklerini gördüm. Kimsenin yapmak istemediği bir işi yapıyordum ama toplum beni kahraman olarak görüyordu. Şimdi, terörist ve hain olarak görülüyorum. Bir asker arkadaşım saldırıya uğradığımızda yaralandı. Yedi ay görevine dönemedi, neredeyse ölüyordu. Döndükten bir ay sonra açığa alındı.”

Sadece bu insanlar değil aileleri de geniş ölçüde etkileniyor bu durumdan. Raporda bahsi geçen bir vakada, KHK ile ihraç edilen bir kadın oğlunun okula gitmek istemediğini çünkü okuldaki diğer çocukların ona ‘terörist ve hain’ dediğini anlatıyor. Bir diğeri akrabalarından kimseyle konuşamadığını, sadece abisi ve annesinin kaldığını söylüyor.

TÜNELİN UCUNDA IŞIK YOK

KHK’ların mantıksızlığını anlatmak için kelimeler yetmiyor ama deneyelim: Hiçbir soruşturma yapılmaksızın, iddia sahibi ile zanlı karşı karşıya getirilmeksizin, zanlıya bir savunma hakkı dahi tanınmaksızın binlerce insan işten atıldı. Haklarından mahrum bırakıldı. Başka iş bulamıyorlar. İtiraz etme hakları yok. Temyize bile gidemiyorlar. OHAL Komisyonu adı altında bir tiyatro icat edildi ama parodi niyetine bile oynamıyor, hareket dahi etmiyor.

Sadece Af Örgütü’nün raporunun başlığı bile yeterli: “No End in Sight”. (Türkçeye, “Tünelin Ucunda Işık Yok” şeklinde çevrilebilir.)

AKP hükümeti, Erdoğan rejimi, güya ‘terörle mücadele’ ettiğini söyleyerek, toplumsal hayatı altüst etmeye, bu arada da iktidarını ‘sorgusuz sualsiz muhkem’ bir hâle getirmeye çalışıyor. Bu tünelin ucunda sadece mağdur olanlar için değil, bütün toplum için ışık yok…

[Kemal Ay] 23.5.2017 [TR724]