Anayasa Mahkemesi, memuriyete girişte “güvenlik soruşturması şartı” arayan düzenlemeyi iptal etti. Güvenlik soruşturmalarında mahkeme kararlarına dayalı bilgilerin yanında kamuoyunda çok tartışılan istihbarat birimlerinin tuttuğu ve çoğu aile üyeleriyle ilgili olan sicil fişleri, muhtar ve komşuların verdiği bilgiler ve benzeri kayıtlar da yer alıyordu. Mevcut uygulama ile binlerce kişi kamu da istihdam edilmemişti.
‘KİŞİSEL VERİLERİN KORUNMASIYLA ÖZEL HAYAT GÜVENCE ALTINDADIR’
İptal talebinin gerekçesinde şu ifadelere yer verilmişti: “Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller kanunla düzenlenir” denilerek kişisel verilerin korunması özel hayatın gizliliğinin korunması kapsamında güvenceye kavuşturulmuştur.
Anayasa’nın 128. maddesinin ikinci fıkrasında “Memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri kanunla düzenlenir. Ancak, mali ve sosyal haklara ilişkin toplu sözleşme hükümleri saklıdır” hükmüne yer verilerek memurlar ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri ve atanmalarına ilişkin hususların kanunla düzenleneceği belirtilmiştir.
Kişisel verilerin korunmasını isteme hakkı, insan onurunun korunması ve bireyin kişiliğini serbestçe geliştirebilmesi hakkının özel bir biçimi olarak bireyin hak ve özgürlüklerini kişisel verilerin işlenmesi sırasında korumayı amaçlamaktadır. Anayasa’nın 20. maddesi uyarınca kişisel veriler ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir.
KİŞİSEL VERİDEN KASIT?
24/3/2016 tarihli ve 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nun 3. maddesine göre kişisel veri, kimliği belirli veya belirlenebilir gerçek kişiye ilişkin her türlü bilgiyi ifade etmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin yerleşik kararlarında da belirtildiği üzere “…adı, soyadı, doğum tarihi ve doğum yeri gibi bireyin sadece kimliğini ortaya koyan bilgiler değil; telefon numarası, motorlu taşıt plakası, sosyal güvenlik numarası, pasaport numarası, özgeçmiş, resim, görüntü ve ses kayıtları, parmak izleri, IP adresi, e-posta adresi, hobiler, tercihler, etkileşimde bulunulan kişiler, grup üyelikleri, aile bilgileri, sağlık bilgileri gibi kişiyi doğrudan veya dolaylı olarak belirlenebilir kılan tüm veriler… ” kişisel veri olarak kabul edilmektedir.
Bu bağlamda güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasıyla elde edilen veriler kişisel veri niteliğindedir. Kuralla güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması kapsamında kamu mercileri tarafından özel yaşamı ile ilgili sorular sorulması da dahil olmak üzere bir bireyin özel hayatı, iş ve sosyal yaşamıyla ilgili bilgilerinin alınması, kaydedilmesi ve kullanılması özel hayata saygı hakkına sınırlama niteliğindedir.
HANGİ KOŞUL VE SINIRLARDA AÇIKLANMALI
Anayasa’nın 129. maddesinin birinci fıkrasında memurlar ve kamu görevlilerinin Anayasa ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunma yükümlülükleri düzenlenmiştir. Belirtilen hususlar gözetilerek kamu görevlerine atanacak kişiler bakımından birtakım şartlar getirilmesi doğaldır. Bu şekilde aranan nitelikler kamu hizmetinin etkin ve sağlıklı bir biçimde yürütülmesi amacına yöneliktir. Dolayısıyla kamu görevine atanmadan önce kişilerin güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının yapılmasını öngören kural kanun koyucunun takdir yetkisindedir. Ancak bu alanda düzenleme getiren kuralların kamu makamlarına hangi koşullarda ve hangi sınırlar içinde tedbirler uygulama ve özel hayatın gizliliğine yönelik müdahalelerde bulunma yetkisi verildiğini yeterince açık olarak göstermesi ve olası kötüye kullanmalara karşı yeterli güvenceleri sağlaması gerekir.
TEMEL İLKELER BELİRSİZ
Genel şartlar arasında sayılmasına karşın güvenlik soruşturmasına ve arşiv araştırmasına konu edilecek bilgi ve belgelerin neler olduğuna, bu bilgilerin ne şekilde kullanılacağına, hangi mercilerin soruşturma ve araştırmayı yapacağına ilişkin herhangi bir düzenleme yapılmamıştır. Diğer bir ifadeyle güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının yapılmasına ve elde edilecek verilen kullanılmasına ilişkin temel ilkeler belirlenmeksizin kuralla sadece güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapılması devlet memurluğuna alımlarda aranacak şartlar arasında sayılmıştır.
Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması sonucunda devlet memurluğuna atanmada esas alınacak kişisel veri niteliğindeki bilgilerin alınmasına, kullanılmasına ve işlenmesine yönelik güvenceler ve temel ilkeler kanunla belirlenmeksizin bunların alınmasına ve kullanılmasına izin verilmesi Anayasa’nın 13., 20. ve 128. maddeleriyle bağdaşmamaktadır. Açıklanan nedenlerle kural Anayasa’nın 13., 20. ve 128. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.
AVUKATLAR İÇİN DE KARAR GEÇERLİ
Öte yandan Yüksek Mahkeme, oy çokluğu ile aldığı kararla, suç örgütü kurmak, örgüte üye olmak, yardım ve yataklık etmek, örgüt faaliyetleri çerçevesinde suç işlemek, örgüt yöneticisi olmak, örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek, örgüt propagandası yapmak ile terör suçlarından şüpheli, sanık ve hükümlülerin müdafisi veya vekili olacak avukatlarla ilgili kendisi hakkında da aynı suçlardan soruşturma bulunmasının müdafilik veya vekillikten men edilmesi için yeterli görülmesine ilişkin ibare Anayasa’ya aykırı görülerek iptal edildi.
AVUKAT VE HÜKÜMLÜ GÖRÜŞMESİ KAYDEDİLEMEYECEK
Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlardan hükümlü olup başka bir suçtan dolayı şüpheli veya sanık sıfatıyla avukatıyla görüşen hükümlülerin görüşmelerine ilişkin “Teknik cihazla sesli veya görüntülü olarak kaydedilebilir, hükümlü ile avukatın yaptığı görüşmeleri izlemek amacıyla görevli görüşmede hazır bulundurulabilir, hükümlünün avukatına veya avukatın hükümlüye verdiği belge veya belge örnekleri, dosyalar ve aralarındaki konuşmalara ilişkin tuttukları kayıtlara el konulabilir” bölümünün Anayasa’ya aykırı olduğuna hükmeden AYM, bu bölümün de iptaline karar verdi.
MÜLAKAT ANAYASAYA AYKIRI BULUNMADI
Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşları’na alınacak personel ve yapılacak atamalarla ilgili itirazı inceleyen Anayasa Mahkemesi, alınacak sözleşmeli sağlık personelinin KPSS sonucuna göre Bakanlık ve bağlı kuruluşlarına ÖSYM Başkanlığı tarafından yapılacak yerleştirme ile atanabileceği gibi pozisyon ve ihtiyaç durumuna göre KPSS puanı baz alınarak Bakanlık tarafından yapılacak sözlü sınavla da atama yapılabileceği yönündeki cümleyi Anayasa’ya aykırı bulmayarak iptal talebini reddetti. Buna karşılık sözlü sınav ve yerleştirmeye ilişkin usul ve esasların Sağlık Bakanlığı tarafından belirlenmesini Anayasa’ya aykırı bularak bunu iptal etti.
1453 sayılı Zabitan ve Askeri Memurların Maaşatı Hakkındaki Kanun’a eklenen geçici maddede yer alan Jandarma Genel Komutanlığı, Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi ile Sahil Güvenlik Komutanlığı’nın 2017 yılı fiili kadroları 2016 yılı sonuna kadar Türkiye Büyük Millet Meclisi Plan ve Bütçe Komisyonunca belirlenir fıkrası da Anayasa’ya aykırı bulunarak iptal edildi.
KYK KARARI
Yükseköğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu’ndan (KYK) burs almakta olan öğrencilerin aldıkları bursları ve KYK ile uyuşmazlıklarını düzenleyen maddeyi inceleyen AYM, “yargı mercilerinde Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu aleyhine açılan davalardan feragat etmiş sayılır” cümlesini de Anayasa’ya aykırı buldu ve iptal etti. (Cumhuriyet)
[Kronos.News] 29.11.2019
Darbe girişiminden tutuklama, ‘örgüt üyeliğinden’ ceza
15 Temmuz’daki darbe girişimi ile ilgili İstanbul İl Jandarma Komutanlığı’ndaki faaliyetler kapsamında ayrılan dosyadaki 29 kişinin yargılandığı davada karar çıktı. Nurettin Çakmak’a “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etmek” suçlamasıdan müebbet hapis cezası veren heyet, aynı suçlamasından Bekir Çakmak’a 15 yıl, Erdal Müniroğlu’na ise 12,5 yıl hapis cezası verdi. Mahkeme, 17 kişinin ise beraatine karar verdi.
İstanbul 29. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmaya tutuklu kişiler Bekir Çakmak, Nurettin Çakmak, Birol Abbas, Erdal Müniroğlu ve tutuksuz yargılananlar katıldı. Sanık avukatları ve müşteki Cumhurbaşkanlığı’nın avukatı da duruşmada hazır bulundu.
Duruşmada, son sözleri sorulan sanıklar, darbe girişimiyle bir bağlantılarının olmadığını söyleyerek beraatlerini talep etti.
DARBE GİRİŞİMİNDEN TUTUKLAMA, ‘ÖRGÜT ÜYELİĞİ’NDEN CEZA
Mahkeme heyeti, savunmaları ve son sözlerini aldıktan sonra kararını açıkladı. Heyet sanıklardan Nurettin Çakmak’a “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etmek” suçlamasından müebbet hapis cezası verdi. Heyet, aynı suçlamasından sanıklar Bekir Çakmak’a 15 yıl, Erdal Müniroğlu’na ise 12,5 yıl hapis cezası verdi. Heyet, “Silahlı terör örgütüne üye olmak” suçlamasından Serdar Asma’ya 8 yıl 9 ay, Yener Çakır’a 7 yıl 6 ay, Emrah Ünlü ve Rıfat Gürkan’a ise 6 yıl 3’er ay hapis cezası verdi.
Mahkeme, aynı suçlamasından 7,5 yıl ceza alan sanık İrfan Can’ın cezasını etkin pişmanlık hükümleri kapsamında 1 yıl 6 ay 22 güne indirdi. Mahkeme, sanıklar Ahmet Önal, İhsan Öztürk ve Mehmet Ali Yaşar “Silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte bilerek ve isteyerek yardım etmek” suçlamasından 6 yıl 3’er ay hapse çarptırıldı.
Mahkeme heyeti, Ali Eti’nin “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etmek” suçlamasını yardım aşamasında olduğu gerekçesiyle 13 yıl 4 ay hapse mahkum ederek, tutuklanmasına karar verdi. Sanık Ali Eti, duruşma salonundaki kolluk görevlilerince tutuklanarak cezaevine gönderildi. Mahkeme heyeti, 17 kişinin ise beraatine hükmetti.
OLAYIN GEÇMİŞİ
15 Temmuz darbe girişimine ilişkin yargılanan eski İstanbul İl Jandarma Komutanı Kurmay Albay Gürcan Sercan’ın da aralarında bulunduğu 68 jandarma personelinin yargılandığı davada, 29 kişinin dosyasının ayrılmasına karar vermişti. Mahkeme, 18 Nisan 2019’daki duruşmada, İstanbul İl Jandarma Komutanı Kurmay Albay Gürcan Sercan’ın da aralarında bulunduğu 39 jandarma personelinin yargılandığı davayı karara bağlayarak, 11 kişinin müebbet hapis, 19 kişinin da 12 yıl 6 ay ile 15 yıl 10 ay arasında değişen hapis cezalarına çarptırılmasına hükmetmişti.
[Kronos.News] 29.11.2019
İstanbul 29. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmaya tutuklu kişiler Bekir Çakmak, Nurettin Çakmak, Birol Abbas, Erdal Müniroğlu ve tutuksuz yargılananlar katıldı. Sanık avukatları ve müşteki Cumhurbaşkanlığı’nın avukatı da duruşmada hazır bulundu.
Duruşmada, son sözleri sorulan sanıklar, darbe girişimiyle bir bağlantılarının olmadığını söyleyerek beraatlerini talep etti.
DARBE GİRİŞİMİNDEN TUTUKLAMA, ‘ÖRGÜT ÜYELİĞİ’NDEN CEZA
Mahkeme heyeti, savunmaları ve son sözlerini aldıktan sonra kararını açıkladı. Heyet sanıklardan Nurettin Çakmak’a “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etmek” suçlamasından müebbet hapis cezası verdi. Heyet, aynı suçlamasından sanıklar Bekir Çakmak’a 15 yıl, Erdal Müniroğlu’na ise 12,5 yıl hapis cezası verdi. Heyet, “Silahlı terör örgütüne üye olmak” suçlamasından Serdar Asma’ya 8 yıl 9 ay, Yener Çakır’a 7 yıl 6 ay, Emrah Ünlü ve Rıfat Gürkan’a ise 6 yıl 3’er ay hapis cezası verdi.
Mahkeme, aynı suçlamasından 7,5 yıl ceza alan sanık İrfan Can’ın cezasını etkin pişmanlık hükümleri kapsamında 1 yıl 6 ay 22 güne indirdi. Mahkeme, sanıklar Ahmet Önal, İhsan Öztürk ve Mehmet Ali Yaşar “Silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte bilerek ve isteyerek yardım etmek” suçlamasından 6 yıl 3’er ay hapse çarptırıldı.
Mahkeme heyeti, Ali Eti’nin “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etmek” suçlamasını yardım aşamasında olduğu gerekçesiyle 13 yıl 4 ay hapse mahkum ederek, tutuklanmasına karar verdi. Sanık Ali Eti, duruşma salonundaki kolluk görevlilerince tutuklanarak cezaevine gönderildi. Mahkeme heyeti, 17 kişinin ise beraatine hükmetti.
OLAYIN GEÇMİŞİ
15 Temmuz darbe girişimine ilişkin yargılanan eski İstanbul İl Jandarma Komutanı Kurmay Albay Gürcan Sercan’ın da aralarında bulunduğu 68 jandarma personelinin yargılandığı davada, 29 kişinin dosyasının ayrılmasına karar vermişti. Mahkeme, 18 Nisan 2019’daki duruşmada, İstanbul İl Jandarma Komutanı Kurmay Albay Gürcan Sercan’ın da aralarında bulunduğu 39 jandarma personelinin yargılandığı davayı karara bağlayarak, 11 kişinin müebbet hapis, 19 kişinin da 12 yıl 6 ay ile 15 yıl 10 ay arasında değişen hapis cezalarına çarptırılmasına hükmetmişti.
[Kronos.News] 29.11.2019
Tabldotçular artık etsiz yemek çıkarıyor
Tabldotçular, bu yıl hammadde, enerji ve diğer giderlerinin enflasyon rakamlarının çok üzerinde olduğuna vurgu yaptı. Yemeğe et koymakta zorlandıklarını söyledi.
BOLD – Hizmet sektörünün en önemli üreticileri arasında yer alan endüstriyel hazır yemek sanayicileri, gerek hammadde gerekse genel giderlerindeki artış sonrası fiyatlarını güncellemeye hazırlanıyor. Bursa Yemek Sanayicileri Derneği (BUYSAD) Başkanı Coşkun Dönmez, 2019 yılında ham madde, enerji ve diğer giderlerinin her ay açıklanan resmi enflasyon rakamlarının çok üzerinde olduğuna vurgu yaptı.
RESMİ ENFLASYON SEKTÖRDEKİ ARTIŞI KARŞILAMIYOR
BUYSAD Başkanı Coşkun Dönmez, yemek sanayicileri olarak 2020 fiyatlarını güncellerken TÜİK tarafından açıklanan enflasyon rakamlarına göre değil, ana girdilerini oluşturan hammadde, enerji ve akaryakıt fiyatlarındaki artışlarını göz önüne almak zorunda olduklarını belirtti. Başkan Dönmez, “Yemek sanayicileri olarak gerçek enflasyon ile tabela enflasyonu arasındaki makas nedeni ile müşterilerimizden anlayış bekliyoruz. Resmi enflasyon ne yazık ki bizim sektörümüzdeki artışı karşılamıyor” dedi.
ARTIK MENÜLERDE ET KALMADI
Catering sektöründe geçmişte 350 gram ile dana haşlama verildiğini, 200 gramdan tas kebabı yapıldığını, üstelik de bu yemeklerin haftada iki ya da üç kere menüde yer aldığını hatırlatan Dönmez, bugün ise tas kebabı ya da haşlama verilirken 100 gramların konuşulduğunu söyledi. Başkan Dönmez, yaşanan kalite sorunun çözümü için devletin denetimlerini sıklaştırması gerektiğini, bunun yanı sıra sektörden hizmet alan firmaların merdiven altı işletmelerden alışveriş yapmaması gerektiğine vurgu yaptı.
[BoldMedya] 29.11.2019
BOLD – Hizmet sektörünün en önemli üreticileri arasında yer alan endüstriyel hazır yemek sanayicileri, gerek hammadde gerekse genel giderlerindeki artış sonrası fiyatlarını güncellemeye hazırlanıyor. Bursa Yemek Sanayicileri Derneği (BUYSAD) Başkanı Coşkun Dönmez, 2019 yılında ham madde, enerji ve diğer giderlerinin her ay açıklanan resmi enflasyon rakamlarının çok üzerinde olduğuna vurgu yaptı.
RESMİ ENFLASYON SEKTÖRDEKİ ARTIŞI KARŞILAMIYOR
BUYSAD Başkanı Coşkun Dönmez, yemek sanayicileri olarak 2020 fiyatlarını güncellerken TÜİK tarafından açıklanan enflasyon rakamlarına göre değil, ana girdilerini oluşturan hammadde, enerji ve akaryakıt fiyatlarındaki artışlarını göz önüne almak zorunda olduklarını belirtti. Başkan Dönmez, “Yemek sanayicileri olarak gerçek enflasyon ile tabela enflasyonu arasındaki makas nedeni ile müşterilerimizden anlayış bekliyoruz. Resmi enflasyon ne yazık ki bizim sektörümüzdeki artışı karşılamıyor” dedi.
ARTIK MENÜLERDE ET KALMADI
Catering sektöründe geçmişte 350 gram ile dana haşlama verildiğini, 200 gramdan tas kebabı yapıldığını, üstelik de bu yemeklerin haftada iki ya da üç kere menüde yer aldığını hatırlatan Dönmez, bugün ise tas kebabı ya da haşlama verilirken 100 gramların konuşulduğunu söyledi. Başkan Dönmez, yaşanan kalite sorunun çözümü için devletin denetimlerini sıklaştırması gerektiğini, bunun yanı sıra sektörden hizmet alan firmaların merdiven altı işletmelerden alışveriş yapmaması gerektiğine vurgu yaptı.
[BoldMedya] 29.11.2019
Böyle olur AKP’nin altın nesli!
Türkiye ve dünya gündeminin öne çıkan haberleri Safa Kalender ile Bold Medya Ana Haber’de… AKP’li yandaşların yaşadıkları lüks hayat… BOLD
[BoldMedya] 29.11.2019
[BoldMedya] 29.11.2019
23’üncü suç duyurusunda polise yalvarmış: “Öldüğümde mi bana yardım edeceksiniz?”
Ayşe Tuba Arslan, Eskişehir’de boşandığı eşi Yalçın Özalpay’ın satırlı saldırısı sonucu öldü. Arslan’ın, 23 kez suç duyurusunda bulunduğu ortaya çıktı. Son dilekçesinde, “Benim ölümüm gerçekleşince mi bana yardım edeceksiniz” yazdı.
BOLD – Eskişehir’deki bir anaokulunda aşçı olarak çalışan 2 çocuk annesi Ayşe Tuba Arslan, 6 ay önce boşandığı 24 yıllık eşi Yalçın Özalpay tarafından saldırıya uğradı. 11 Ekim’de Atatürk Bulvarı’nda meydana gelen olayda Özalpay, Ayşe Tuba Arslan’ın arkasından gelerek başına satırla vurdu. Çevredekilerin tepkisi üzerine kaçtı. Polis ekiplerince yakalanan Özalpay, mahkeme tarafından tutuklandı. Ağır yaralı Ayşe Tuba Arslan ise Osmangazi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde verdiği yaşam mücadelesini 44 gün sonra geçen Pazar günü kaybetti. Cenazesi kadınların omzunda taşınan Arslan, Asri Mezarlığı’nda toprağa verildi.
10 AYRI İDDİANAME DÜZENLENDİ
Ayşe Tuba Arslan’ın ölmeden önce eski eşi hakkında 23 kez suç duyurusunda bulunduğu ortaya çıktı. Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığı Arslan’ın başvurusu üzerine katil zanlısı Yalçın Özalpay hakkında 10 iddianame hazırlanarak dava açıldığını açıkladı.
Başsavcılıktan yapılan yazılı açıklamada şöyle denildi:
“Ayşe Tuba Arslan’ın gerek boşanmadan önce gerekse boşanma tarihinden sonra UYAP sistemi üzerinden yapılan sorgulamada Cumhuriyet Başsavcılığımıza ve Eskişehir İl Emniyet Müdürlüğüne genel olarak hakaret, tehdit, basit yaralama suçlamasıyla toplam 23 kez başvuruda bulunduğu tespit edilmiştir. Bu başvurular üzerine derhal titizlikle soruşturmalara başlanılmış, toplanan delillere göre Yalçın Özalpay hakkında 10 ayrı iddianame düzenlenerek mahkemelere cezalandırılması talebiyle hakaret, tehdit ve basit yaralama suçlarından kamu davası açılmıştır. Açılan davaların bir kısmı halen devam etmektedir. 2 dosya, birleştirme kararı ile 1 dosya ise mükerrer kayıt nedeniyle kapatılmıştır. Geriye kalan 10 başvuru için ise delil yetersizliği ve bazı dosyalarda Ayşe Tuba Arslan’ın kendi talebi üzerine doktor raporunun alınmaması nedeniyle iddiasının delillendirilememesi gerekçesiyle takipsizlik kararı verilmiştir. Ayrıca her olayda 6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi Kanunu kapsamında evden uzaklaştırılma ve Ayşe Tuba Arslan’a yaklaşmaması hususunda koruma kararları verilmiş ve Ayşe Tuba Arslan hakkında koruma uygulanmıştır.”
3 UZAKLAŞTIRMA KARARI ALDIRDI
Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığı, 3 kez Yalçın Özalpay hakkında uzaklaştırma kararı verildiğini belirtti. Başsavcılığın açıklamasında şu ifadeler kullanıldı: “Ayşe Tuba Arslan’ın kendisine şiddet uyguladığını belirttiği Yalçın Özalpay hakkında talebi üzerine Eskişehir 1.Aile Mahkemesi tarafından 17 Temmuz 2018 tarihinden itibaren ayrı ayrı 1 ay, 2 ay ve 6 ay olmak üzere uzatıldığı tespit edilmiştir. Son uzatma kararı 08 Ocak 2019 tarihinde 6 ay süre daha uzatılmıştır. Son üzücü olayın meydana geldiği tarihte uzatılan koruma kararının süresinin dolduğu, bu tarihten itibaren de herhangi bir talep yapılmadığı ve herhangi bir ihlal olmadığı için yeni bir karar verilmediği anlaşılmıştır.”
“BEN ÇOK MAĞDURUM”
İki çocuk annesi Ayşe Tuba Arslan’ın, eski eşi hakkında 23 kez suç duyurusunda bulunduğu ve el yazısıyla yazdığı son dilekçesinde, çaresizliğini “benim ölümüm gerçekleşince mi bana yardım edeceksiniz” yazarak anlattığı ortaya çıktı.
Arslan’ın geçen 5 Temmuz’da el yazısıyla yazıp savcılığa verdiği şikayet dilekçesinde, “Boşanmış olduğum eski eşimden hâlâ şiddet, ağzı alınmayacak hakaretler görüyorum. Yalçın Özalpay tarafından üzerime bir sürü borç bırakılmıştır. Maaşıma icra gelmiştir. Şu an kendisi oturmakta olduğu evdeki mobilyaları bana ödetmektedir. Ben şu an maddi manevi çok zor durumdayım, çalışamıyorum. Defalarca şikâyet etmeme rağmen hiçbir sonuç alamadım, uzaklaştırmam olduğu halde. Benim bu Yalçın Özalpay isimli şahısla ilgili başvurmadığım hukuki işlem kalmadı. Bu şahıstan ölüm tehdidi alıyorum. Benim ölümüm gerçekleşince mi bana yardım edeceksiniz? Ben çok mağdurum” dediği ortaya çıktı.
Avukat Yıldız Karasu, Ayşe Tuba Arslan’ın sadece 2019 yılında 10 başvurusu olduğunu söyledi. Karasu, Ayşe Tuba Arslan’ın eski eşi Yalçın Özalpay’a yönelik ‘cinayet davası’na katılmak için şuana kadar 15 avukatın gönüllü olduğunu da sözlerine ekledi.
“CİNAYETİ KARDEŞİYLE PLANLAMIŞLAR”
Ayşe Tuba Arslan’ın babası Serdar Arslan ve boşandığı eşi Merak Sondikme, evlerinde kızlarının fotoğraflarına bakarak gözyaşı döküyor. Kızının saldırıya uğradığını arayan polislerden öğrendiğini anlatan baba Serdar Arslan, 44 gün sonra hastane morgunda kızını tanıyamadığını söyledi.
Satırla saldırmasının büyük bir kin olduğunu ifade eden baba Arslan, “Olay günü beni polis memuru aradı kızımın ağır yaralı olduğunu ve Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde olduğunu söyledi. Hemen gittim, baktım ki kızımı parça parça doğramış, kafasını ikiye ayırmış. Kızım yere düşmüş, yerde de vurmaya devam etmiş. Hayvan desem hayvanlara hakaret olur. Arkasından saldırmış. Katilin İstanbul’dan ağabeyi gelmiş, bunlar planlamış cinayeti bir gün önce. Halk linç etmeye kalkınca, oradan uzaklaştılar” dedi.
[BoldMedya] 29.11.2019
BOLD – Eskişehir’deki bir anaokulunda aşçı olarak çalışan 2 çocuk annesi Ayşe Tuba Arslan, 6 ay önce boşandığı 24 yıllık eşi Yalçın Özalpay tarafından saldırıya uğradı. 11 Ekim’de Atatürk Bulvarı’nda meydana gelen olayda Özalpay, Ayşe Tuba Arslan’ın arkasından gelerek başına satırla vurdu. Çevredekilerin tepkisi üzerine kaçtı. Polis ekiplerince yakalanan Özalpay, mahkeme tarafından tutuklandı. Ağır yaralı Ayşe Tuba Arslan ise Osmangazi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde verdiği yaşam mücadelesini 44 gün sonra geçen Pazar günü kaybetti. Cenazesi kadınların omzunda taşınan Arslan, Asri Mezarlığı’nda toprağa verildi.
10 AYRI İDDİANAME DÜZENLENDİ
Ayşe Tuba Arslan’ın ölmeden önce eski eşi hakkında 23 kez suç duyurusunda bulunduğu ortaya çıktı. Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığı Arslan’ın başvurusu üzerine katil zanlısı Yalçın Özalpay hakkında 10 iddianame hazırlanarak dava açıldığını açıkladı.
Başsavcılıktan yapılan yazılı açıklamada şöyle denildi:
“Ayşe Tuba Arslan’ın gerek boşanmadan önce gerekse boşanma tarihinden sonra UYAP sistemi üzerinden yapılan sorgulamada Cumhuriyet Başsavcılığımıza ve Eskişehir İl Emniyet Müdürlüğüne genel olarak hakaret, tehdit, basit yaralama suçlamasıyla toplam 23 kez başvuruda bulunduğu tespit edilmiştir. Bu başvurular üzerine derhal titizlikle soruşturmalara başlanılmış, toplanan delillere göre Yalçın Özalpay hakkında 10 ayrı iddianame düzenlenerek mahkemelere cezalandırılması talebiyle hakaret, tehdit ve basit yaralama suçlarından kamu davası açılmıştır. Açılan davaların bir kısmı halen devam etmektedir. 2 dosya, birleştirme kararı ile 1 dosya ise mükerrer kayıt nedeniyle kapatılmıştır. Geriye kalan 10 başvuru için ise delil yetersizliği ve bazı dosyalarda Ayşe Tuba Arslan’ın kendi talebi üzerine doktor raporunun alınmaması nedeniyle iddiasının delillendirilememesi gerekçesiyle takipsizlik kararı verilmiştir. Ayrıca her olayda 6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi Kanunu kapsamında evden uzaklaştırılma ve Ayşe Tuba Arslan’a yaklaşmaması hususunda koruma kararları verilmiş ve Ayşe Tuba Arslan hakkında koruma uygulanmıştır.”
3 UZAKLAŞTIRMA KARARI ALDIRDI
Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığı, 3 kez Yalçın Özalpay hakkında uzaklaştırma kararı verildiğini belirtti. Başsavcılığın açıklamasında şu ifadeler kullanıldı: “Ayşe Tuba Arslan’ın kendisine şiddet uyguladığını belirttiği Yalçın Özalpay hakkında talebi üzerine Eskişehir 1.Aile Mahkemesi tarafından 17 Temmuz 2018 tarihinden itibaren ayrı ayrı 1 ay, 2 ay ve 6 ay olmak üzere uzatıldığı tespit edilmiştir. Son uzatma kararı 08 Ocak 2019 tarihinde 6 ay süre daha uzatılmıştır. Son üzücü olayın meydana geldiği tarihte uzatılan koruma kararının süresinin dolduğu, bu tarihten itibaren de herhangi bir talep yapılmadığı ve herhangi bir ihlal olmadığı için yeni bir karar verilmediği anlaşılmıştır.”
“BEN ÇOK MAĞDURUM”
İki çocuk annesi Ayşe Tuba Arslan’ın, eski eşi hakkında 23 kez suç duyurusunda bulunduğu ve el yazısıyla yazdığı son dilekçesinde, çaresizliğini “benim ölümüm gerçekleşince mi bana yardım edeceksiniz” yazarak anlattığı ortaya çıktı.
Arslan’ın geçen 5 Temmuz’da el yazısıyla yazıp savcılığa verdiği şikayet dilekçesinde, “Boşanmış olduğum eski eşimden hâlâ şiddet, ağzı alınmayacak hakaretler görüyorum. Yalçın Özalpay tarafından üzerime bir sürü borç bırakılmıştır. Maaşıma icra gelmiştir. Şu an kendisi oturmakta olduğu evdeki mobilyaları bana ödetmektedir. Ben şu an maddi manevi çok zor durumdayım, çalışamıyorum. Defalarca şikâyet etmeme rağmen hiçbir sonuç alamadım, uzaklaştırmam olduğu halde. Benim bu Yalçın Özalpay isimli şahısla ilgili başvurmadığım hukuki işlem kalmadı. Bu şahıstan ölüm tehdidi alıyorum. Benim ölümüm gerçekleşince mi bana yardım edeceksiniz? Ben çok mağdurum” dediği ortaya çıktı.
Avukat Yıldız Karasu, Ayşe Tuba Arslan’ın sadece 2019 yılında 10 başvurusu olduğunu söyledi. Karasu, Ayşe Tuba Arslan’ın eski eşi Yalçın Özalpay’a yönelik ‘cinayet davası’na katılmak için şuana kadar 15 avukatın gönüllü olduğunu da sözlerine ekledi.
“CİNAYETİ KARDEŞİYLE PLANLAMIŞLAR”
Ayşe Tuba Arslan’ın babası Serdar Arslan ve boşandığı eşi Merak Sondikme, evlerinde kızlarının fotoğraflarına bakarak gözyaşı döküyor. Kızının saldırıya uğradığını arayan polislerden öğrendiğini anlatan baba Serdar Arslan, 44 gün sonra hastane morgunda kızını tanıyamadığını söyledi.
Satırla saldırmasının büyük bir kin olduğunu ifade eden baba Arslan, “Olay günü beni polis memuru aradı kızımın ağır yaralı olduğunu ve Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde olduğunu söyledi. Hemen gittim, baktım ki kızımı parça parça doğramış, kafasını ikiye ayırmış. Kızım yere düşmüş, yerde de vurmaya devam etmiş. Hayvan desem hayvanlara hakaret olur. Arkasından saldırmış. Katilin İstanbul’dan ağabeyi gelmiş, bunlar planlamış cinayeti bir gün önce. Halk linç etmeye kalkınca, oradan uzaklaştılar” dedi.
[BoldMedya] 29.11.2019
“Buraya hapsedildim! Kendimi bitmiş, mahvolmuş hissediyorum. Ailem darmadağın oldu”
Cezaevinde bunalıma giren sınıf öğretmeni Zübeyde Gülle, içini bir mektuba döktü: “Buraya hapsedildim ve kendimi bitmiş, tükenmiş, mahvolmuş hissediyorum. Ailem darmadağın oldu. Ölümümü can-ı gönülden istiyorum…”
BOLD – 18 aydır Ordu E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda tutuklu bulunan Zübeyde Gülle (31), insan hakları savunucu ve HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’na mektup yazdı. Dosyasının Yargıtay aşamasında olduğunu ifade eden Gülle, tutuklandığı ilk aydan beri Ağır Ceza Mahkemesine, İstinaf Mahkemesine, Yargıtaya 50’den fazla mektup yazdığını ama kimseye haksız yere tutuklandığını anlatamadığını söyledi.
Gülle, “Her birine ayrı ayrı yaşadığım süreci, mağduriyeti anlattım ama nafile. Kendimi artık yok gibi hissediyorum. Yoksa hiçbir kabahatimin olmadığını bilmelerine ve görmelerine rağmen bana ve aileme bu zulmü yaşatmazlardı. Olanlara kesinlikle anlamak veremiyorum” dedi.
Kendisini bitmiş, tükenmiş, mahvolmuş hisseden genç öğretmen, “Kime ne yazacağımı bile bilmiyorum. Ölümümü can-ı gönülden istiyorum” ifadelerini kullandı.
MAHKEME BAŞKANI BENİ DIŞARI ATTI
4,5 ay için 3 kez mahkemeye çıktığını, mahkemelerinin 5 dakika sürdüğünü, ikinci mahkemede başkan tarafından dışarı atıldığını belirten Gülle, Bylock kullandığı iddiasıyla 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Bylock’u ilk kez duyduğunu ve kullanmadığını mektubunda şöyle açıkladı:
“Arkadaşım kendi telefonunda hata veren programı benim telefonuma attı ve denemek istedi. O zamana kadar bu programın adını bile duymamıştım. O zaman da hiç önemsemedim. Program çalışmayınca zaten kaldırdım hemen. Mesajlaşma, arkadaş listesi, şifre, hiçbir şey yok. Sadece 3 günlük sinyal gözüküyor. Bulunduğum şehirdeki başka birinin mesajlarından adım geçtiği için beni de programı kullanmış kabul ettiler. Kullanmadığımı anlatmaya çalıştım ama ne hakim ne savcı beni dinlemedi.”
BİR DAĞ KÖYÜNDE YAŞIYORDUK, ÜNİVERSİTEYİ İLK BİZ KAZANDIK
5 çocuklu bir ailenin 2. çocuğu olarak dünyaya gelen Zübeyde Gülle, bir dağ köyünde eğitim mücadelesine başlamış. Üniversiteyi kendi çabasıyla bitirebilen Gülle, Trabzon’da özel bir okulda 7 yıl sınıf öğretmeni olarak görev yaptığını, mesleğime aşık bir insan olduğunu, öğrencileri için yaşadığını da sözlerine ekledi:
“Annem ve babam köyde yaşayan insanlar. Kimsenin üniversiteye gitmediği yüksek bir dağ köyünden ilk defa üniversiteye ben ve ablam gittik. Bizden sonra kardeşlerimiz de okudu. Ablam da sınıf öğretmeniydi ve ihraç edildi. Benim yüzümden küçük kardeşlerim de işe giremiyor. Anlayacağınız 5’imiz de üniversiteli işsizler olarak hayatımız devam ettirmeye çalışıyoruz. Türlü zorluklarla okuduk. Ailemden hiçbir yardım almadan okuyup öğretmen oldum. Çalışmaya başlayınca kardeşlerimizi okuttuk.”
ANNEM ÜZÜNTÜDEN FELÇ GEÇİRDİ, BABAM YÜZDE 80 ENGELLİ
Anne ve babasının sağlık durumlarının kötüye gittiğini ifade eden genç öğretmen çaresizliğini yazıya böyle döktü:
“Ben kurban seçildim, ben de bu ülkenin evladıyım, ülkeme küsmek istemiyorum” diyen Gülle ailesinin durumunu da anlattı: “Ailem mahvoldu. Annem baban üzüntüsünden 6 ay önce felç geçirdi. Zaten ağır kalp hastasıydı. Babam yüzde 80 engelli ve yürüyemiyor. 2 küçük kardeşim anneme ve babama bakıyor. Annem hastanede yatıyor. Erkek kardeşim yanında bakımını yapıyor. Diğer kardeşim köyde babama bakıyor. Yanıma kimse gelip gidemiyor. Babam Bağkur emeklisi. Aldığı maaş kendi masrafların yetmiyor. Bana akrabalar gönderirse para gönderiyorlar. Babamı en son ne zaman gördüğümü hatırlamıyorum bile. Annem her telefon görüşmemizde ağlıyor. “Ölmeden seni göreyim” diye ağlıyor. Kendimi geçtim artık ama ailemin durumuna katlanamıyorum. Psikolojim alt üst oldu. Trabzon’a sevk istiyorum. O bile çıkmıyor. Ölümümü can-ı gönülden istiyorum.”
NESRİN GENÇOSMAN‘IN HASTALIĞININ HER ANINA ŞAHİTLİK ETTİM
Zübeyde Gülle, Temmuz 2018’de zatürre olan ve tedavisi geciktirildiği için ihmal sonucu hayatını kaybeden Kuran öğretmeni Nesrin Gençosman ile dost olduklarını, aynı cezaevinde bulunduklarını ve hastalığının her anına tanıklık ettiğini söyleyerek mektubunu tamamladı:
“Buraya geldiğimin 2. ayında çok sevdiğim 10 yıllık dostum Nesrin Gençosman vefat etti. Bizi beraber tutuklamışlardı. Onun hastalığının her anına şahitlik ettim. Etkisini hala üzerimden atamıyorum. Sürekli rüyamda görüyorum. Psikolojik olarak çok etkilendim. İnanın cümleleri toparlayamıyorum…. Koğuşta 8 kişiyiz. Koğuşun şartlarını anlatmaya bile hacet duymuyorum. Cezaevi işte. Yaşamaya gayret gösteriyoruz. Yorulduk, bunaldık artık. Bitsin bu süreç diye dua ediyoruz… Özgürlük bir başkaymış. Affedilecek bir hareketim olmadı ama maalesef şu anda birkaç kişinin 2 dudağının arasından çıkacak bir karara bağlı hayatımız.”
[BoldMedya] 29.11.2019
BOLD – 18 aydır Ordu E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda tutuklu bulunan Zübeyde Gülle (31), insan hakları savunucu ve HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’na mektup yazdı. Dosyasının Yargıtay aşamasında olduğunu ifade eden Gülle, tutuklandığı ilk aydan beri Ağır Ceza Mahkemesine, İstinaf Mahkemesine, Yargıtaya 50’den fazla mektup yazdığını ama kimseye haksız yere tutuklandığını anlatamadığını söyledi.
Gülle, “Her birine ayrı ayrı yaşadığım süreci, mağduriyeti anlattım ama nafile. Kendimi artık yok gibi hissediyorum. Yoksa hiçbir kabahatimin olmadığını bilmelerine ve görmelerine rağmen bana ve aileme bu zulmü yaşatmazlardı. Olanlara kesinlikle anlamak veremiyorum” dedi.
Kendisini bitmiş, tükenmiş, mahvolmuş hisseden genç öğretmen, “Kime ne yazacağımı bile bilmiyorum. Ölümümü can-ı gönülden istiyorum” ifadelerini kullandı.
MAHKEME BAŞKANI BENİ DIŞARI ATTI
4,5 ay için 3 kez mahkemeye çıktığını, mahkemelerinin 5 dakika sürdüğünü, ikinci mahkemede başkan tarafından dışarı atıldığını belirten Gülle, Bylock kullandığı iddiasıyla 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Bylock’u ilk kez duyduğunu ve kullanmadığını mektubunda şöyle açıkladı:
“Arkadaşım kendi telefonunda hata veren programı benim telefonuma attı ve denemek istedi. O zamana kadar bu programın adını bile duymamıştım. O zaman da hiç önemsemedim. Program çalışmayınca zaten kaldırdım hemen. Mesajlaşma, arkadaş listesi, şifre, hiçbir şey yok. Sadece 3 günlük sinyal gözüküyor. Bulunduğum şehirdeki başka birinin mesajlarından adım geçtiği için beni de programı kullanmış kabul ettiler. Kullanmadığımı anlatmaya çalıştım ama ne hakim ne savcı beni dinlemedi.”
BİR DAĞ KÖYÜNDE YAŞIYORDUK, ÜNİVERSİTEYİ İLK BİZ KAZANDIK
5 çocuklu bir ailenin 2. çocuğu olarak dünyaya gelen Zübeyde Gülle, bir dağ köyünde eğitim mücadelesine başlamış. Üniversiteyi kendi çabasıyla bitirebilen Gülle, Trabzon’da özel bir okulda 7 yıl sınıf öğretmeni olarak görev yaptığını, mesleğime aşık bir insan olduğunu, öğrencileri için yaşadığını da sözlerine ekledi:
“Annem ve babam köyde yaşayan insanlar. Kimsenin üniversiteye gitmediği yüksek bir dağ köyünden ilk defa üniversiteye ben ve ablam gittik. Bizden sonra kardeşlerimiz de okudu. Ablam da sınıf öğretmeniydi ve ihraç edildi. Benim yüzümden küçük kardeşlerim de işe giremiyor. Anlayacağınız 5’imiz de üniversiteli işsizler olarak hayatımız devam ettirmeye çalışıyoruz. Türlü zorluklarla okuduk. Ailemden hiçbir yardım almadan okuyup öğretmen oldum. Çalışmaya başlayınca kardeşlerimizi okuttuk.”
ANNEM ÜZÜNTÜDEN FELÇ GEÇİRDİ, BABAM YÜZDE 80 ENGELLİ
Anne ve babasının sağlık durumlarının kötüye gittiğini ifade eden genç öğretmen çaresizliğini yazıya böyle döktü:
“Ben kurban seçildim, ben de bu ülkenin evladıyım, ülkeme küsmek istemiyorum” diyen Gülle ailesinin durumunu da anlattı: “Ailem mahvoldu. Annem baban üzüntüsünden 6 ay önce felç geçirdi. Zaten ağır kalp hastasıydı. Babam yüzde 80 engelli ve yürüyemiyor. 2 küçük kardeşim anneme ve babama bakıyor. Annem hastanede yatıyor. Erkek kardeşim yanında bakımını yapıyor. Diğer kardeşim köyde babama bakıyor. Yanıma kimse gelip gidemiyor. Babam Bağkur emeklisi. Aldığı maaş kendi masrafların yetmiyor. Bana akrabalar gönderirse para gönderiyorlar. Babamı en son ne zaman gördüğümü hatırlamıyorum bile. Annem her telefon görüşmemizde ağlıyor. “Ölmeden seni göreyim” diye ağlıyor. Kendimi geçtim artık ama ailemin durumuna katlanamıyorum. Psikolojim alt üst oldu. Trabzon’a sevk istiyorum. O bile çıkmıyor. Ölümümü can-ı gönülden istiyorum.”
NESRİN GENÇOSMAN‘IN HASTALIĞININ HER ANINA ŞAHİTLİK ETTİM
Zübeyde Gülle, Temmuz 2018’de zatürre olan ve tedavisi geciktirildiği için ihmal sonucu hayatını kaybeden Kuran öğretmeni Nesrin Gençosman ile dost olduklarını, aynı cezaevinde bulunduklarını ve hastalığının her anına tanıklık ettiğini söyleyerek mektubunu tamamladı:
“Buraya geldiğimin 2. ayında çok sevdiğim 10 yıllık dostum Nesrin Gençosman vefat etti. Bizi beraber tutuklamışlardı. Onun hastalığının her anına şahitlik ettim. Etkisini hala üzerimden atamıyorum. Sürekli rüyamda görüyorum. Psikolojik olarak çok etkilendim. İnanın cümleleri toparlayamıyorum…. Koğuşta 8 kişiyiz. Koğuşun şartlarını anlatmaya bile hacet duymuyorum. Cezaevi işte. Yaşamaya gayret gösteriyoruz. Yorulduk, bunaldık artık. Bitsin bu süreç diye dua ediyoruz… Özgürlük bir başkaymış. Affedilecek bir hareketim olmadı ama maalesef şu anda birkaç kişinin 2 dudağının arasından çıkacak bir karara bağlı hayatımız.”
[BoldMedya] 29.11.2019
OHAL’de işkenceyi belgedi, işkencecileri memuriyetten attırıp hapse mahkum ettirdi [Cevheri Güven]
Manisa Cezaevinde kolu kırılıncaya kadar işkence gördü. Bu sırada zatürreydi. Hakkını aradı ve iki gardiyanın işkenceciliğini tescilleyip, devlet memurluğundan attırdı.
BOLD ÖZEL- Manisa T Tipi Cezaevi’nde tutuklu Ercivan Özcan, gardiyanlar tarafından darp edildi ve sol kolu omuzdan dirseğe kadar parçalandı. Üstelik bu sırada zatürreydi. Özcan, taburcu olup cezaevine döndükten sonra, cezaevi yönetiminin baskısına rağmen hukuk mücadelesini sürdürdü ve kendisine işkence yapan iki gardiyanı memuriyetten attırdı ve 5’er yıl hapis cezasına çarptırdı.
Manisa’nın Turgutlu ilçesinde yaşayan Ercivan Özcan, OHAL döneminde hakkında yapılan ihbarlar nedeniyle cemaat soruşturmaları kapsamında mal varlığına el konularak 1 Eylül 2016’da tutuklandı. 18 ay Manisa T Tipi Cezaevinde tutuklu kalan Özcan, 29 Ocak 2018’te ilk mahkemesinde tahliye edildi ancak cezaevindeyken ağır hak ihlallerine maruz kaldı.
ZATÜRREYKEN İŞKENCE GÖRDÜ
Tutuklandığında 57 yaşında olan Ercivan Özcan, 10 kişilik koğuşta 30 kişiyle birlikte kalırken, kötü cezaevi şartları nedeniyle zatürreye yakalandı.
Özcan’a 18 Ocak 2017’de zatürre teşhisi kondu ancak hastanede değil koğuşunda tedavisinin devamına karar verildi. Ertesi gün Özcan’ın koğuşunda sabah sayımı sırasında 3 tutuklu, aşağı inmekte geciktikleri için gardiyanlar tarafından baskın yapıldı.
20 dakika avluda sayım vaziyetinde soğukta ve ayakta bekletilen Özcan, hastalığının da verdiği acıyla gardiyanlara, “hakkım varsa ahirette alırım inşallah” demesi nedeniyle işkenceye maruz kaldı. İddianameye yansıyan bilgilere göre, Özcan bu sözü söyledikten sonra gardiyanlar tarafından iki kolu ters bükülerek yere yatırıldı ve bu sırada “kolum arızalı” diye bağırmasına rağmen özellikle sol koluna defalarca vurularak darp edildi.
Manisa Devlet Hastanesi’nin Adli Raporu’na göre Özcan’ın darp nedeniyle kolu omuz ve diskek arasında çoklu biçimde kırıldı, hayati fonksiyonlarını etkileyecek ağır ve ömür boyu kalıcı hasarlar oluştu.
8 GÜN AMELİYAT YAPILAMADI
Kolu kırıldıktan sonra ayrı bir cezalandırma yöntemi olarak hastaneye gönderilmeyen Özcan, koğuşta bilincini kaybetti. 2,5 saat sonra kolunun bütünüyle simsiyah olması ve şişmesi sonrası koğuşta bulunan iki doktor ve eczacıların ısrarlı talebi üzerine Özcan Manisa Devlet Hastanesi’ne sevkedildi.
Zatürre nedeniyle ciğerleri kötü durumda olan Özcan, hayati tehlike gerekçesiyle ameliyata alınamadı. Kolundan sürekli kan alınan Özcan ancak sekizinci günün sonunda ameliyat edildi.
HUKUK MÜCADELESİ BAŞLATTI
Ameliyatın ardından cezaevine geri gönderilen Özcan, kendisine işkence yapan gardiyanlar Volkan Akkuş ve Özgür Kutlu’nun görevde olduğunu görünce yoğun bir hukuk mücadelesi başlattı.
Cezaevi yönetiminin iki gardiyanı Özcan’ın koğuşuna sayıma göndermeye devam etmesi üzerine Özcan konuyu yargıya yargıya taşıdı.
Hukuk mücadelesini büyük bir titizlikle yürüten Ercivan Özcan, mahkemeye “hayati fonksiyonlarını ağır derecede etkileyecek nitelikte yaralandığına” ilişkin raporları sunmanın yanında, çok sayıda şahidin de ifadesini ekledi. Açık deliller ve raporlar ışığında mahkeme 13 Mayıs 2019’da iki gardiyanı suçlu buldu.
Uzun süren hukuk mücadelesinin ardından gardiyanlar Volkan Akkuş ve Özgür Kutlu, Manisa 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından suçlu bulundu. Akkuş ve Kutlu devlet memurluğundan çıkartılırken ayrı ayrı 6’şar yıl hapis cezasına çarptırıldılar. Duruşmadaki iyi halleri nedeniyle bu ceza 5’er yıla düşürüldü.
Ercivan Özcan’ın kolu boydan boya ameliyat edilerek, çoklu kırıklar tedavi edildi.
Ercivan Özcan, kolunda meydana gelen ve giderek kötüleştiği belirlenen kalıcı güç kaybı ve zayıflık nedeniyle iki gardiyan hakkında ayrıca tazminat davası da açtı.
YARIN: Ercivan Özcan’ın anlatımıyla cezaevindeki işkence süreci ve hukuk mücadelesi….
[Cevheri Güven] 29.11.2019 [BoldMedya]
BOLD ÖZEL- Manisa T Tipi Cezaevi’nde tutuklu Ercivan Özcan, gardiyanlar tarafından darp edildi ve sol kolu omuzdan dirseğe kadar parçalandı. Üstelik bu sırada zatürreydi. Özcan, taburcu olup cezaevine döndükten sonra, cezaevi yönetiminin baskısına rağmen hukuk mücadelesini sürdürdü ve kendisine işkence yapan iki gardiyanı memuriyetten attırdı ve 5’er yıl hapis cezasına çarptırdı.
Manisa’nın Turgutlu ilçesinde yaşayan Ercivan Özcan, OHAL döneminde hakkında yapılan ihbarlar nedeniyle cemaat soruşturmaları kapsamında mal varlığına el konularak 1 Eylül 2016’da tutuklandı. 18 ay Manisa T Tipi Cezaevinde tutuklu kalan Özcan, 29 Ocak 2018’te ilk mahkemesinde tahliye edildi ancak cezaevindeyken ağır hak ihlallerine maruz kaldı.
ZATÜRREYKEN İŞKENCE GÖRDÜ
Tutuklandığında 57 yaşında olan Ercivan Özcan, 10 kişilik koğuşta 30 kişiyle birlikte kalırken, kötü cezaevi şartları nedeniyle zatürreye yakalandı.
Özcan’a 18 Ocak 2017’de zatürre teşhisi kondu ancak hastanede değil koğuşunda tedavisinin devamına karar verildi. Ertesi gün Özcan’ın koğuşunda sabah sayımı sırasında 3 tutuklu, aşağı inmekte geciktikleri için gardiyanlar tarafından baskın yapıldı.
20 dakika avluda sayım vaziyetinde soğukta ve ayakta bekletilen Özcan, hastalığının da verdiği acıyla gardiyanlara, “hakkım varsa ahirette alırım inşallah” demesi nedeniyle işkenceye maruz kaldı. İddianameye yansıyan bilgilere göre, Özcan bu sözü söyledikten sonra gardiyanlar tarafından iki kolu ters bükülerek yere yatırıldı ve bu sırada “kolum arızalı” diye bağırmasına rağmen özellikle sol koluna defalarca vurularak darp edildi.
Manisa Devlet Hastanesi’nin Adli Raporu’na göre Özcan’ın darp nedeniyle kolu omuz ve diskek arasında çoklu biçimde kırıldı, hayati fonksiyonlarını etkileyecek ağır ve ömür boyu kalıcı hasarlar oluştu.
8 GÜN AMELİYAT YAPILAMADI
Kolu kırıldıktan sonra ayrı bir cezalandırma yöntemi olarak hastaneye gönderilmeyen Özcan, koğuşta bilincini kaybetti. 2,5 saat sonra kolunun bütünüyle simsiyah olması ve şişmesi sonrası koğuşta bulunan iki doktor ve eczacıların ısrarlı talebi üzerine Özcan Manisa Devlet Hastanesi’ne sevkedildi.
Zatürre nedeniyle ciğerleri kötü durumda olan Özcan, hayati tehlike gerekçesiyle ameliyata alınamadı. Kolundan sürekli kan alınan Özcan ancak sekizinci günün sonunda ameliyat edildi.
HUKUK MÜCADELESİ BAŞLATTI
Ameliyatın ardından cezaevine geri gönderilen Özcan, kendisine işkence yapan gardiyanlar Volkan Akkuş ve Özgür Kutlu’nun görevde olduğunu görünce yoğun bir hukuk mücadelesi başlattı.
Cezaevi yönetiminin iki gardiyanı Özcan’ın koğuşuna sayıma göndermeye devam etmesi üzerine Özcan konuyu yargıya yargıya taşıdı.
Hukuk mücadelesini büyük bir titizlikle yürüten Ercivan Özcan, mahkemeye “hayati fonksiyonlarını ağır derecede etkileyecek nitelikte yaralandığına” ilişkin raporları sunmanın yanında, çok sayıda şahidin de ifadesini ekledi. Açık deliller ve raporlar ışığında mahkeme 13 Mayıs 2019’da iki gardiyanı suçlu buldu.
Uzun süren hukuk mücadelesinin ardından gardiyanlar Volkan Akkuş ve Özgür Kutlu, Manisa 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından suçlu bulundu. Akkuş ve Kutlu devlet memurluğundan çıkartılırken ayrı ayrı 6’şar yıl hapis cezasına çarptırıldılar. Duruşmadaki iyi halleri nedeniyle bu ceza 5’er yıla düşürüldü.
Ercivan Özcan’ın kolu boydan boya ameliyat edilerek, çoklu kırıklar tedavi edildi.
Ercivan Özcan, kolunda meydana gelen ve giderek kötüleştiği belirlenen kalıcı güç kaybı ve zayıflık nedeniyle iki gardiyan hakkında ayrıca tazminat davası da açtı.
YARIN: Ercivan Özcan’ın anlatımıyla cezaevindeki işkence süreci ve hukuk mücadelesi….
[Cevheri Güven] 29.11.2019 [BoldMedya]
'Kuruyemişçinin önünden bakarak geçiyorum'
Ortaya Karışık isimli youtube kanalında yayınlanan videoda yaşlı teyze eşinden kalan 1200 TL maaşla geçinmeye çalıştığını ifade ederek hükümete eleştirilerde bulundu. Masraflarını karşılayamadığını söyleyen teyze 'Kuruyemişçinin önünden bakarak geçiyorum, alamıyorum' diye konuştu.
[Samanyolu Haber] 29.11.2019
[Samanyolu Haber] 29.11.2019
KHK mağduru komiser Özkan Kiraz: Suçumun ne olduğunu bilmek istiyorum
Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüs bahanesiyle yayımladığı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) Emniyet'ten ihraç edilen komiser Özkan Kiraz, KHK TV'den Berna Kavaklı'ya konuştu.
Önce açığa alınan daha sonra da KHK ile ihraç edilen Özkan Kiraz, "Dört yıldır ne ile suçlandığımı bilmek istiyorum." dedi.
Her müracaata "Hakkında soruşturma devam ediyor." cevabı aldığına işaret eden Özkan Kiraz, dört yıl bekletilen soruşturmanın olamayacağını söylüyor.
"NÜFUZLU İNSANLAR HEMEN GÖREVİNE İADE EDİLDİ"
Kendisi ve arkadaşları hakkında sahte rapor düzenleyenler, yalan ifade verenler hakkında şikâyetçi olduğunu söyleyen Kiraz, "Yaşadığımız stres, mağduriyetler bir iki kişinin dudağı arasında. Medyadan gördüğümüz kadarıyla nüfuzlu insanların hemen göreve döndüğünü görüyoruz. İhraç olduğum zaman daha 20 yıl görev yapabilirdim. Ben mesleğime aşık bir insandım. Ben bu yaşta kenarda oturmayı kabul etmiyorum. Görevimde bir çok başarıya imza attım. Ben çalışmak istiyorum." dedi.
İnsanları kolayca mağdur edenlere seslenen Özkan Kiraz 'Bu insanların ellerine kan bulaştı, Binlerce kişi intihar etti, hasta oldu, çocukları perişan oldu ,bunun bir öbür dünyada da bir hesabı olacak ' dedi
Programda Samsun'da yaşayan Özkan Kiraz'ın annesi ve abisi de duygularını anlattı.
[Samanyolu Haber] 29.11.2019
Önce açığa alınan daha sonra da KHK ile ihraç edilen Özkan Kiraz, "Dört yıldır ne ile suçlandığımı bilmek istiyorum." dedi.
Her müracaata "Hakkında soruşturma devam ediyor." cevabı aldığına işaret eden Özkan Kiraz, dört yıl bekletilen soruşturmanın olamayacağını söylüyor.
"NÜFUZLU İNSANLAR HEMEN GÖREVİNE İADE EDİLDİ"
Kendisi ve arkadaşları hakkında sahte rapor düzenleyenler, yalan ifade verenler hakkında şikâyetçi olduğunu söyleyen Kiraz, "Yaşadığımız stres, mağduriyetler bir iki kişinin dudağı arasında. Medyadan gördüğümüz kadarıyla nüfuzlu insanların hemen göreve döndüğünü görüyoruz. İhraç olduğum zaman daha 20 yıl görev yapabilirdim. Ben mesleğime aşık bir insandım. Ben bu yaşta kenarda oturmayı kabul etmiyorum. Görevimde bir çok başarıya imza attım. Ben çalışmak istiyorum." dedi.
İnsanları kolayca mağdur edenlere seslenen Özkan Kiraz 'Bu insanların ellerine kan bulaştı, Binlerce kişi intihar etti, hasta oldu, çocukları perişan oldu ,bunun bir öbür dünyada da bir hesabı olacak ' dedi
Programda Samsun'da yaşayan Özkan Kiraz'ın annesi ve abisi de duygularını anlattı.
[Samanyolu Haber] 29.11.2019
Hocaefendi Arnavutluk'taki deprem felaketi ile ilgili başsağlığı mesajı yayınladı
Arnavutluk Savunma Bakanlığı, iki gün önce başkent Tiran'da meydana gelen depremde ölenlerin sayısının 40'a yükseldiğini açıkladı.
Fethullah Gülen Hocaefendi Arnavutluk'ta yaşanan deprem felaketi ile ilgili başsağlığı mesajı diledi.
The Alliance for Shared Values (AFSV) sosyal medya hesabından yayınlan mesajda Hocaefendi Arnavutluk'ta yaşanan deprem felaketi ile ilgili acıları paylaştığını belirtti .
Fethullah Gülen'den Aranavutluk depremi için taziye mesajı;
Arnavutluk'ta 49 kişinin ölümü ve yüzlerce kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan depremi elemle öğrenmiş bulunmaktayım.
Başta depremde sevdiklerini kaybedenler olmak üzere, Arnavutluk halkına en içten taziyelerimi arz ederim.
Enkaz altında kalanların kurtarılması için arama kurtarma ekiplerine güç vermesini Allah 'tan niyaz ediyor,yaralılara acil şifalar diliyorum.
Arnavutluk'un bu elim olayı atlatabilmesi için, herkese depremden etkilenenlere yardım etmelerini tavsiye ediyorum.
[Samanyolu Haber] 29.11.2019
Fethullah Gülen Hocaefendi Arnavutluk'ta yaşanan deprem felaketi ile ilgili başsağlığı mesajı diledi.
The Alliance for Shared Values (AFSV) sosyal medya hesabından yayınlan mesajda Hocaefendi Arnavutluk'ta yaşanan deprem felaketi ile ilgili acıları paylaştığını belirtti .
Fethullah Gülen'den Aranavutluk depremi için taziye mesajı;
Arnavutluk'ta 49 kişinin ölümü ve yüzlerce kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan depremi elemle öğrenmiş bulunmaktayım.
Başta depremde sevdiklerini kaybedenler olmak üzere, Arnavutluk halkına en içten taziyelerimi arz ederim.
Enkaz altında kalanların kurtarılması için arama kurtarma ekiplerine güç vermesini Allah 'tan niyaz ediyor,yaralılara acil şifalar diliyorum.
Arnavutluk'un bu elim olayı atlatabilmesi için, herkese depremden etkilenenlere yardım etmelerini tavsiye ediyorum.
[Samanyolu Haber] 29.11.2019
18 ay önce söylediğin yalan benim 17 ayıma, eşime ve çocuklarıma mal oldu [Ali Turna]
İSA BEY’İN HİKAYESİ (Dikkat kalp hastaları okumasın)
Sarıyer’de bir çay bahçesinde buluşacaktık, hava kararmak üzereydi. Tam deniz kenarındaki her zamanki masamızda oturuyordu arkadaşlarım. Sinemacı iki arkadaşımla çay içip eski günleri yad edecektik. Selam verip oturdum. Bensiz başladıkları muhabbetlerine devam ediyorlardı. Ben ise hapis hayatımdan yeni çıkmış, normal bir hayata adapte olmaya çalışıyordum.
Birçok şey değişmişti veya bana öyle geliyordu. İnsanların soru ve davranışlarına bile tepki verirken, yanlış bir şey yapmaktan çok korkuyordum. Ve sanki alnımda sabıkalı olduğum yazıyormuş gibi çekingen, ürkek bir kuş gibi hareket ediyordum... Hâlâ suçsuz, “Pardon” filmini andıran hapis hayatımdan sonra umursamaz olan insanlara kızgınlığım geçmemiş, normale dönmeye çalışıyordum. Hayat çok acımasız davranmıştı bana.
Sebepsiz, suçsuz, bir iftira niteliğindeki, suç bile teşkil etmeyen sebepten işimi, sağlığımı kaybetmiş ve ailemden uzak bir hapis hayatı ile geçirmiştim.
Bir çay söyleyip uzun zamandır görmediğim dostlarımın muhabbetine katıldım. Mevzu bahis, iki sinemacı arkadaşımın senaryo anlatımları üzerine olduğu için dinleyici pozisyonunda çayımı içiyor, arada bir kısa cümlelerle yorumlarda bulunuyor ve Boğaz’ın o eşsiz güzelliğini beynime kazıyordum. Senaryo dram üzerine ve acı dolu bir hayatı konuşuyorlardı. Hayal güçlerini ve zihinlerini zorlayarak senaryoya daha ne kadar acı, hüzün katabileceklerini ve seyredenleri nasıl gözyaşına boğabileceklerini dillendiriyorlardı. Uzun muhabbetin ardından konuşmaya bodoslama bir giriş yaptım:
“Bir hikâyem var aklımda, anlatayım mı?” dedim. Uzun sakallı, senarist olan arkadaşım Ali şaşkın bir edayla:
“Hayırdır sen de mi yazmaya başladın?” diye sordu. “Yok be Ali yazacak yetenek mi var bende. Sadece bir hikâye de ben anlatayım dedim, zamanınız varsa tabi.” diye cevap verdim. Ahmet meraklı gözlerle:
“Anlat bakalım dinliyoruz. Aslında içeride birçok kişiyle görüşmüşsündür. Sen de malzeme çoktur, bir ara uzun uzun konuşalım belki bize malzeme çıkar.” dedi.
Bizim yaşadığımız acı dolu iki yıl, bir başkası için sadece senaryosu için bir malzeme veya bir dostla, bir arkadaşla karşılaştığında “Nerelerdesin yaa uzun zamandır göremedik seni.” dedikleri basit bir zaman dilimiydi...
“Aslında kaleme almayı düşünüyorum. Ama ilk size anlatayım dedim. Yardımcı olursanız geliştirmek isterim. Malum içeride kalınca hayal gücü gelişiyor insanın.” diyerek bir açıklama yaptım.
“Anlat be kardeşim elimizden ne gelirse dinliyoruz.” dedi Ahmet.
Çaylar tazelendi. Gözlerimi Boğaz’ın ufkuna mıhlayıp anlatmaya başladım:
“İsa Bey adında bir adam kahramanımız. Üç-dört tane dükkanı olan, geliri ortanın üstünde, Adanalı ve iki çocuk sahibi birisi. Yoğun çalışma temposu arasında ailesiyle de yakından ilgilenen, çevresi tarafından oldukça sevilen, sözü dinlenen, yardımsever, namazında niyazında da bir adam.
Bir gün eve gene yorgun gelir. O gün yoğun geçmiştir. Eve geç saatte geldiği için de çocuklar uyumuştur. Duşunu aldıktan sonra salonda TV’nin karşısında sızar ve uyuyup kalır. Gece iki sularında eşinin dürtmesi ile uyanır. Eşi, kapının çaldığını ve kapıda adamların olduğunu söyler. Adam uykulu gözlerle kapıyı açtığında karşısında 4 tane polis görür. Polisler ellerindeki evrakı göstererek arama yapacaklarını ve hakkında gözaltı kararı olduğunu söylerler. İsa Bey şaşkındır, hayatında ilk defa böyle bir durum başına gelmiştir. İçeri davet eder. Polisler girer girmez çekmeceleri, rafları, koltukların altlarını dağıtarak arama yapmaya başlarlar.
İsa Bey: “Ne aradığınızı söylerseniz yardımcı olabilirim.” der. Polis: “İşimize karışma ve göz önünden ayrılma.” diyerek azarlar İsa Bey’i. Arama tam iki saat sürer. Mutfakta ve hatta en mahrem odaları yatak odasında bile didik didik etmedikleri yer kalmamıştır. Polisin biri diğerine:
“Amirim suç teşkil edecek bir şey bulamadık.” der.
Fakat buna rağmen, eşinin şaşkın, çocuklarının ise korku dolu bakışları önünde bilekleri kelepçelenir İsa Bey’in. Çocukların, “Baba nereye gidiyorsun.” sorularına bile cevap hakkı tanınmadan götürürler İsa Bey’i. Sadece eşine bakışlarıyla veda etmiş ve “Korkmayın bir yanlışlık olmuştur sabaha dönerim.” diyebilmiştir.
Ve polis arabasına bindirilip Vatan emniyetin yolu tutulur. Hayatında ilk defa karşılaştığı suçlularla aynı nezarethanede günler geçirir. Pis, rutubet kokulu nezarette susuzlukla, kötü yemeklerle ve tamamen lekeli battaniyeyle ilk defa yine orada tanışır. 6 metrelik demir parmaklıklı odada üç kişi kalırlar. Gün ışığı almayan, gece-gündüz kavramlarından uzak ve saati yalnız gelen polislere sorarak öğrenebildikleri bir yerdir. Tuvalet ihtiyacına günde üç defa sırayla çıkarıldıkları ve özgürlük denen terimden oldukça uzak bir mekân. Söz vermişti kendine, eve döner dönmez muhabbet kuşunu kafesten çıkarıp özgürlüğüne kavuşturacaktı...
Günler sonra savcı karşısına çıkarılır. Bir sürü saçma sapan sorulara verebileceği yalan cevabı bile yoktur. Ona sorulan sorular içinde de suç içerir hiçbir şey yoktur. Hiçbir suç unsuru bulamayan savcı tutuklanması talebiyle mahkemeye sevk eder. Ve savunma hakkı bile verilmeden tutuklanmasına karar verir hâkim. Kelepçeli bir yolculukla Silivri yolu tutulur. İsa Bey’in aklında ise 13 ve 15 yaşlarındaki iki çocuğu ve eşi vardır. Eşi Zeynep Hanım yumuşak doku kanseridir. 35 yaşında olan eşi bu hastalığa yakalanalı 6 ay olmuş ve yoğun tedavi süreci sonrası 6 santimlik tümör 2 santime kadar düşmüştür. Doktoru stres ve üzüntüden uzak kalmasını söylemişti. Şimdi ne olacaktı? Yatalak, bakıma muhtaç olan babası ayrı bir üzüntüsüydü İsa Bey’in.
Suçu neydi?
Neden tutuklanmıştı?
Nereye götürülüyordu ve ne kadar sürecekti?
Bu sorulara verecek cevabı da bir bilgisi de yoktur. Ama anlaşılan bir meçhule götürülüyordu arkasında bir sürü muhtaç insan bırakarak.
Eşi Zeynep’in kocasına, çocuklarının babasına ve babasının da oğluna ihtiyacı vardır. Ama İsa Bey tutuklanmış ve hapishaneye götürülüyordur.
Ve Silivri...
Bilmem ne kısmının B7 koğuşuna, yoğun bir arama sonrası ortası sapsarı olmuş pis bir yatak ve eline tutuşturulmuş bir kimlikle gönderilmişti. Kimliğine baktığında önü numaralı bir mahkûm fotoğrafı, altında ismi, soyismi ve suçu yazıyordu: Silahlı terör örgütüne üye olmak. Hayatında askerlik dışında eline hiç silah almamış, kavgalı bir olaya hiç karışmamış, karakol yolu bile bilmezken bir günde azılı bir terörist olmuştu. Demek bu kadar basitmiş terörist olmak diye geçirir içinden ve kalın demir kapı üstüne kapanınca bunun bir şaka olmadığını hatta bir mahkûm olduğunu daha iyi anlamıştır. 39 çift meraklı göz ona bakıyordu. Koğuştakilerin hepsi aynı suçtan yatıyordu.
Yalnız değildi...
Kısa bir tanışma faslından sonra içilen bir bardak çay, uzun emniyet nezaretinden sonra çok iyi gelmişti. Ağlamak istiyor, haykırmak istiyordu ama içine akıtıyordu gözyaşlarını. Koğuştakilerle tanıştıkça hayret ediyor ve dışarıda farkında olmadığı bu dertli insanların hikâyelerine de üzülüyordu. Tutuklandığı gün babasını kaybeden İhsan Bey, annesinin vefatını bir ay sonra öğrenebilen Zeki Bey, kendisi hapisteyken doğan üçüzlerine hasret olan Servet Bey gibi birbirinden farklı dertleri olan hüzün yüklü ama gelecek adına da umutlu olan bu güzel insanların hapis veya esir olduğu koğuşa İsa Bey de eklenmiştir. Acılı mektuplar, haftada bir 5 dakikalık telefon görüşmeleri ve kalın camın ötesinden yapılan görüşmeler. Ayda bir kez çocuklarına sarılabileceği açık görüş onun tek mutluluğudur artık.
Avlu, sabah 8, akşam 6 arası çıkabildiği, 7 metrelik yamalı duvarlarla çevrili olan, her yanı betonlarla çevrili, gökyüzünü tel örgüler arasından ancak görebildiği, volta atmaya yarayan ve kendini en özgür hissedebildiği yerdir. Sayım ise sabah 8, akşam 8 gardiyanlar tarafından bir numara olarak görüldüğü an.
Günlerden pazartesi, kapalı görüş günüydü. En temiz giysilerini giymiş ve gardiyanların gelmesini bekliyordu. Sabah erkenden hazırlanmış kapı önünde elinde kimlik, eşine ve çocuklarına kavuşacaktı. Gerçi kapalı görüş acı veriyordu İsa Bey’e. Küçük bir pencereden, 10 mm kalınlığındaki camın arkasından bir telefon ahizesiyle konuşmaktan ibaretti kapalı görüş. Ve sevdiklerini görüp de onlara sarılamamak, onların kokusunu içine çekememek çok koyuyordu İsa Bey’e... Bütün duygularının kalın cama toslaması acısına acı katıyordu. Bir de çocuklarının sorduğu:
“Baba neden orada kalıyorsun?” “Eve gelmeyecek misin artık baba?” “Polis amcalar neden seni üzüyor?''
Gibi sorularına hiçbir cevap veremiyordu. Çünkü kendi de bilmiyordu bunları neden yaşadığını ve çocukları da kaldırılabilecek yaşı çoktan geçmişlerdi. Paslı demir kapının kilit sesini duydu. Ardından isimler okunmaya başlamıştı ve İsa Bey’inki de okunmuştu. Zeynep Hanım söz vermişti zaten, ne olursa olsun her görüşe gelmeye çalışacağım demişti. Koridorda ip gibi dizilmiş ayakkabı çırpma ritüelinden sonra üstünkörü bir arama yapılmıştı ve hemen sonra da tek sıra halinde görüşme odalarına gidilmişti, elbette gardiyanların eşliğinde.
İsa Bey bir pencere camı genişliğinde görüşme bölmesine geçmiş , eşinin ve çocuklarının gelmesini bekliyordu. Önce çocuklar koşarak geldi ve ilk yetişen telefon ahizesini kaptı. Mahmut 13 yaşındaki kardeşi Betül’e vermişti ahizeyi. Önce bakıştılar, gözler gene yaşardı. Babasızlığı iliklerine kadar yaşayan kızı Betül’le kimi zaman ağlamaktan konuşamıyorlardı bile baba kız. Okuldaki iğneleyici sorular karşısında iyice bunalmış, okula bile küsmüştü Betül. Annesinin zoruyla gidiyordu ve hayattan kopmuş bir şekilde psikolog desteği alıyordu: “Nasılsın kızım? Çok özledim seni.”
Betül’ün gözlerine yaşlar dolmuş konuşmaya çalışırken İsa Bey cama dokunup devam etti:
“Ağlamak yok kızım, dik dur bak annene örnek olmalısın. Az kaldı inşallah, polis amcalar yanlış yaptıklarını anlayacak ve bırakacaklar inşallah...’
“Baba 7 ay oldu ne zaman anlayacaklar? Seni çok özledik ne olur gel artık. Hem dediğin gibi televizyonu da daha az izliyorum artık. Kitap da okumaya başladım bir de derslerime çalışıyorum. Gerçekten bak anneme sor.”
“Aferin kızıma derslerini ihmal etme doktor olacaksın inşallah. Mektup yazmayı da unutma bu hafta mektubun gelmedi.”
Betül ağlamaya başlamış daha fazla tutamamıştı kendisini. Ahizeyi elinden alan annesi kocasına bakarak konuşmaya başladı:
“Nasılsın?” dedi Zeynep Hanım.
Kocasının nasıl olduğunu gayet iyi görüyordu ama soruyordu işte yine de. Yoksa kocasının durumunda olan birine bu soruyu çok gereksiz görüyordu Zeynep Hanım.
“İyiyim nasıl olayım aynı işte farklı bir durum yok. Siz de durumlar nasıl? Abim aradı mı?”
Zeynep Hanım gözlerini yere indirip acı bir iç çekti. Her görüşmede soruyordu eşi ama Zeynep Hanım eşini üzmemek istese de yalan da söylemek istemiyordu. Söylemeye çalışsa bile İsa Bey hemen anlıyordu durumu zaten. O yüzden susmakla yetiniyordu o da. Tüm akrabaları sırt dönmüş, yolda karşılaşsalar yollarını değiştiriyorlardı. Yalnızdılar. İsa Bey bu bakıştan ve iç çekişten anlamıştı durumu:
“Neyse boş ver, siz iyi olun da. İşler nasılmış toparlayabilmiş mi Suat?”
“Dün görüştüm. Geçende anlattığım gibi seni bahane eden müşteriler ödeme yapmıyormuş. Banka borçlarını kapatmaya çalışıyormuş bize bile para veremiyor ama problem değil merak etme birikimim yetiyor şimdilik çok şükür.”
İsa Bey gene dalmıştı. 17 senelik yoğun çalışma sonrası tüm birikimleri 7 ayda eriyip gitmişti. Hapse girmesiyle birlikte devlet dâhil herkes sırt dönmüş el birliğiyle her şeyini elinden alıyorlardı sanki. Bunları şimdilik unutmaya çalıştı:
“Sağlığın nasıl? Gittin mi doktora?” diye sordu eşine İsa Bey.
“Gittim sonuçlar iç açıcı değil.”
“Hayırdır ne çıktı?” diye sordu tekrar İsa Bey. Alacağı cevaptan endişeli eşinin konuşmasını bekledi,
“Tümör tekrar büyümeye başlamış. Allah büyük...
Tedaviye devam..”
İsa Bey’in artık dayanacak gücü kalmamıştı. Eşini her gördüğünde daha fazla üzülüyor ve sanki gözlerinin önünde erimesini izliyordu. Tüm üzüntüsünü ve gözyaşlarını içine gömüp, metanetli bir şekilde sahte bir tebessümle:
“Takma kafana, geçecek bu günler inşallah. Üzme kendini, dua et bol bol. Bak siz ne kadar iyi olursanız ben de o kadar iyi olurum.”
Geçecek bu günler cümlesi hapisteki mahpusların birbirlerine devamlı söyledikleri son cümle temennisiydi. Tüm cümlelerin tükendiği yerde, söylenebilecek bir şey kalmadığında “Geçecek bu günler Allah büyük.” diyerek susulurdu...
Gardiyanın ışıkları söndürmesiyle görüşmenin bittiğini anlamışlardı. Çocuklarının buruk bakışlarına ve eşinin çile dolu, ağlamaklı simasına son kez bakıp yalnızca el sallayabildi. Gardiyanlar herkesi tek sıra halinde dizip koğuşlarına götürdüler. Ve İsa Bey gene koparılıyordu sevdiklerinden...
Özgürlüğünden, çocuklarından ve eşinden ayrılalı 14 ay olmuştu. “Bir yanlışlık olmuştur sabah bırakırlar.” diye çıktığı evinden ayrı olarak geçirdiği 14 ay olmuştu. O gün diğerlerinden farklı olmayan sıradan bir gündü İsa Bey için. Soğuktu, yağmurluydu ve hüzün doluydu. Gardiyan paslı demir kapının mazgalını açmış, İsa Bey ve iki kişinin daha ismini okuyup müdür görüşü için hazır olmalarını söylemişti. İsa Bey şaşırdı. Müdür görüşü dilekçesi yazmamıştı. Bir yanlış anlaşılma olmuştur diye düşündü. Gene de koğuşun genel problemlerini dillendirmek düşüncesiyle giyindi. Enteresan olanı diğer iki koğuş arkadaşı da dilekçe yazmamıştı. Gardiyan geldi ve arama yapıp müdürün odasına götürdü. Normalde müdür görüşüne tek tek alınmasına rağmen bu sefer üçü beraber alınmıştı odaya. Farklı bir durum vardı bu görüşte. Müdür oturduğu yerden durgun bir yüz ifadesiyle:
“İsa hanginiz?” diye sordu.
İsa Bey şaşkın ve meraklı bir şekilde:
“Benim müdür bey.” diye cevap verdi.
Müdür bakışlarını İsa Bey’e çevirdi ve kaldı. Sanki zaman durmuş gibi her şey donup kalmıştı. Arkadaşları da şaşkındı. İsa Bey merakına yenik düşüp:
“Bir şey mi oldu müdür bey? Biri mi şikâyet etti beni?
Çağırmanızın sebebini öğrenebilir miyim?” diye sordu.
Müdür, her gün problemli adli mahkûmlarla uğraşmaktan duygusuzlaşmış ve mesleği gereği çok sert bir duruşu vardı. Tam aksi bir şekilde gözlerini yere indirdi ve acı dolu bir yüz ifadesiyle:
“Başın sağ olsun İsa. Eşin vefat etmiş.” deyiverdi tek nefeste müdür bey, İsa Bey’e.
Acıya acı ekleyerek geçirdiği günlere dünya kadar acı başından aşağı dökülüvermişti sanki. Ayakta duracak gücü de dizlerinde mecal de kalmamıştı. Tam düşecekti ki iki arkadaşı koluna girdi. Bütün hayatı, çocukları, eşiyle geçen 16 yılı film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu. İçinden büyük bir parçası koparılmış gibi yarım kalmıştı sanki duyduğu bu haberle.
Çocuklar yapayalnız ne yaparlar diye düşününce de acısı daha da arttı. Şimdiye kadar büyük bir sabırla tuttuğu gözyaşlarını artık tutamıyordu.
Hıçkırıklarla döndüğü koğuşunda, gözyaşları tükenmiş gözünden kan akarcasına ağlıyordu. Bulaşıcı bir hastalık gibi duyan arkadaşları da ağlama korosuna katılmış ve bütün koğuş ağlamaya başlamıştı. Baktığı, dokunduğu her yer ağlıyordu. Paslı demir kapı bile bu durum karşısında kayıtsız kalamamıştı. Adeta madde bile bu acı haber karşısında buna sebep olma hicabıyla ağlıyordu. Hava soğuktu, yağmurluydu, gökyüzünden tel örgüler arasından avluya gözyaşları yağıyordu. Koğuştaki 40 adam sessiz ve donmuş bir şekilde hareketsiz hepsi bir yere bakışlarını sabitlemiş sadece ağlıyorlardı. Babası yatalak, anası yaşlı ve tüm akrabaları sırt dönmüş bir vebalı gibi kaçıyorlardı. İki meleğine kim bakacak kim sahip çıkacaktı.
Ertesi gün, masrafların İsa Bey’den kesilmesi şartıyla cenazeye gitmesine müsaade edildi. Eşinin vasiyeti vardı. Öldüğünde kendi memleketine, köyüne defnedilmeyi istemişti. Köye ayrı bir düşkünlüğü vardı. Yazları çocuklarla her sene köye giderlerdi. Sabah 7 suları kahvaltı bile yapmamıştı ki gardiyan almaya geldi İsa Bey’i. Hoş, yiyecek ruh hali de yoktu zaten. Elleri kelepçelendi ve 12 jandarmayla birlikte yola çıkıldı. Tabuta bindirmişlerdi İsa Bey’i. Minibüsten dönme penceresiz ve rahatsız edici olan tahta, plastik karışımı oturulacak bir yer şeklinde tabutu andıran bir odacık için tabut ismi takılmıştı. Köyü uzaktı ve bu tabutla 1300 km yol gidecekti. Askerlerin yüksek sesli muhabbetleri, sık verilen molalar ve otururken bile rahatsız eden tabutun içinde uzun, oldukça uykusuz bir yolculuğun sonunda köyüne, babasının evine, ulaşmıştı.
Tabuttan çıkınca gördüğü manzara karşısında devletin ciddi ciddi kendisini en azılı bir terörist olarak gördüğünü anladı. Silivri’den beraber geldiği 12 jandarmaya sayamadığı kadar çok, belki 30 belki daha fazla jandarma orada eklenmiş; ellerinde uzun namlulu silahlar ve iki adet ağır silahlı kirpi hazır bekliyordu. Evin etrafı jandarmalardan adeta duvar örülmüş gibi sarmışlardı. Yaşlı annesiyle iki çocuğu karşıladı İsa Bey’i. Mahmut ve Betül hem annelerini kaybettikleri için hem de babalarını karşılarında kelepçeli bir şekilde o halde gördükleri için üzüntülerinden mahvolmuşlardı. İsa Bey’in annesi ise tutuklandığından beri oğlunu ilk defa görmenin verdiği hüzünle ağlıyordu. Çok zayıflamıştı İsa Bey. Annesi Hatice Hanım kızgın ve oldukça öfkeli bir sesle jandarmalara doğru:
“Yetmedi mi bu kadar acı ne istiyorsunuz bizden? Benim oğlum kötü bir şey yapmaz. Oğlumu ben size böyle vermemiştim. Ne yaptınız oğluma? Şu öksüzlere de mi acımıyorsunuz?” diye bağırdı. İsa Bey de elleri kelepçeli annesine sarılarak:
“Onların suçu değil anam. Onlar da maaşlı memur. Üzülme anacığım Allah büyüktür.” diyebildi sadece annesini sakinleştirebilmek için. Bu sahne karşısında jandarmalar da kayıtsız kalamamış, yaşaran gözlerini siliyorlardı. Komutanları olan asker İsa Bey’in yanına yaklaşıp:
“Başınız sağ olsun gerçekten çok üzgünüz. Ama bizi de mazur görün verilen emir böyle.” dedi üzüntülü bir sesle.
“Önemli değil komutanım, siz görevinizi yapın sebep olanları Allah görüyor.” diyebildi İsa Bey de.
Kimse gelmemişti ne akrabaları ne abisi ne köy ahalisi. İsa Bey’in gelmesiyle cenaze namazı kılındı ve mezarlığa gidildi. Mezarlığa 50 mt uzaklıktaki abisi bile korkudan gelememişti cenazeye...
Allah’ım ne ağır bir imtihandı diye düşündü İsa Bey. İsyan etmemek için sürekli imtihan olduğunu kendine hatırlatmaya çalışıyordu. Sağında oğlu, solunda kızı elleri kelepçeli bir şekilde 16 yıllık can dostunu toprağa vermişti. Yasinler okundu ve jandarmalar kaçırırcasına İsa Bey’i alıp 1300 kilometrelik dönüş yoluna çıktılar. Çocuklarına bile sarılamamıştı doğru düzgün İsa Bey, elindeki kelepçeler yüzünden.
Uzun, yorucu ve yine uykusuz bir yolculuğun ardından paslı demir parmaklıkların arkasına geri döndü. Fakat eskisi gibi değildi her şey. Artık üzüntüsü de endişesi de daha fazlaydı. Eşinin yasını tutan İsa Bey’e, tüm koğuş nazikçe taziyelerini sunmuştu ardından da Zeynep Hanım için hatimlere başlanmıştı. İsa Bey’in aklı, hem yetim hem de öksüz kalan çocuklarındaydı. Durmadan ağlıyordu, hıçkırıyordu. Nice uykusuz geceler geçirmişti İsa Bey bu şekilde. Yalnız ibadet ediyor ve yasını tutuyordu. Tabi kafasını ibadetle meşgul etmediği diğer tüm zamanlarda da çocuklarını düşünüyordu.
Hiçbir suçu yoktu. Sadece tanımadığı birinin itirafçı olup “İsa Bey’i tanıyorum.” demesi, onu sevdiklerinden uzaklaştırmaya yetmişti. İki mahkemesi olmuş, ikisinde de hâkime tanımadığı bir şahsı tanımadığına ikna etmeye çalışarak geçirmişti. Ve umutsuzca üçüncü mahkemesini bekliyordu...
Bir gün gene paslı demir kapının mazgalı açılmış ve gardiyan İsa Bey’e evrak getirmişti. İsa Bey okuduğu zaman beyninden vurulmuşa dönmüştü çünkü devlet, hiçbir akrabası bakmak istemediği için oğlu Mahmut’a ve kızı Betül’e el koyacaktı. Dava açılmış İsa Bey’e bildirilmişti. Eşinin vefatından sonra çocukları da ellerinden alınıyordu. Sanki devlet anlaşmış, tüm kurumlarıyla İsa Bey’in hayata dair tüm emarelerini daha fazla acı çeksin diye birer birer elinden alıyorlardı. Önce özgürlüğünü, peşinden işini gücünü, peşinden eşini ve en son da çocuklarını. En son kalan parasını da avukata vermiş ve “Çocuklarımı kurtar gerekirse ben yatarım.” demişti. Yalnızca kayınvalidesi sahip çıkmıştı çocuklara ama o da çok yaşlıydı. İsa Bey’in gözünde hâlâ sokakta oyun oynayan bir çocuk olsa da Mahmut evin reisiydi artık. Kardeşine sahip çıkıyor, görüşlere kardeşini alıp geliyordu. Annesinden kalan altınları bozdurmuş, hem babasına harçlık yatırıyor hem de kardeşiyle ilgileniyordu.
Günler geçti ve 31 Ekim mahkeme zamanı gelmişti. Elleri gene kelepçeli duruşma salonuna çıkarıldı. 3 hâkim ve savcı onu bekliyorlardı. Duruşma başladı ve asılsız suçlamalarla savcı aynı ezberleri tekrarladı. Hâkim, İsa Bey’e söz hakkı verince, İsa Bey başından geçenleri tek tek anlattı. Hem ağladı hem anlattı: Eşinin vefatını, çocuklarının hem yetim hem öksüz kaldıklarını, babasının yatalak annesinin de yaşlılığı yüzünden bakıma muhtaç olduğunu ve itirafçı denen bu şahsı hiç görmediğini hatta onun yaşadığı şehre bile hiç gitmediğini; zaten itirafçının söylemlerinin çelişkili olduğunu, isminin bile yanlış zikredildiğini ve itirafçının verdiği adresin kendi adresi olmadığını tek tek anlattı.
Hâkimlerden kadın olan üye dayanamamıştı. Üye hâkimlerin tahliye talebine rağmen başkan hâkim: “Eşinizin vefatı bir eceldir, herkesin başına gelebilir.” diyerek duygusuz ve ruhsuz bir tavırla tutukluluğunun devamına karar vermişti.
İşte o an anladı İsa Bey adaletin, hukukun içi boş bir kavram olduğunu ve insanlık denen meziyetin hâkim bile olsanız herkese nasip olamayacağını düşündü. Duruşmadan çıkarken onu kapıdan dinleyen jandarma bile hâkime oldukça sinirli bir şekilde bakıyordu.
Günün sonunda İsa Bey, bir umutla çıktığı koğuşa, bu sefer boynu bükük bir şekilde geri dönmüştü. Göz pınarları iflas noktasına geldiği için ağlayamıyordu bile artık, onun yerine 39 çift göz ağlıyordu koğuşta. Acılar peş peşe yapışıyor ve bırakmıyordu yakasını İsa Bey’in. Bu da yetmiyormuş gibi 6000 TL masraf faturası eline tutuşturulmuştu. Eşinin cenazesine gitme masrafı, jandarmaların yol harcı, yemekleri, benzin parası vs. Artık yürüyen bir ceset gibiydi, tükenmişti. Bütün enerjisini ibadetlerine ve bütün nefesini de ettiği dualarına harcıyordu.
Çok çaresizdi... Buna sebep olanları Allah’a havale etmiş, kalanlar için ise devamlı dua ediyordu. Günlerden perşembeydi. İsa Bey 17. ayını yaşıyordu tutukluluğunun. O hafta tahliyeler sayesinde 37 kişi kalmışlardı koğuşta. Öğleden sonra kalın paslı demir kapı açılmış ve iki yeni mahkûm gelmişti. Koğuşta 38 yatak vardı. Aşırı yoğunluktan dolayı 40 kişi veriyorlardı. Bu yüzden yeni gelen iki kişiden biri yataksızdı. Muhabbetle karşılandı yeni gelenler. Aç mısınız diye sorulduktan sonra çaylar konuldu önüne ve tanışma faslı başladı. Birinin adı Faruk’tu, üniversite öğrencisi son sınıftaydı. Okulunu bitirmeden gözaltına alınmış ve terörist ilan edilmişti. Diğerinin adı Yasin’di ve kayınpederinin yanında beyaz eşya satmakla meşguldü. İsa Bey adı Yasin olan kişiye kendi yatağını vermiş ve kendisinin yerde yatabileceğini söylemişti. Böyle başlamıştı arkadaşlıkları. Yasin çok konuşan bir tip değildi. İnsanlardan uzak duran, içine kapanık, gündüzleri sadece yemek ve namaz zamanı ortaya çıkan, geceleri ise uzun ağlamalı namazları dikkat çekiyordu.
Bir gün İsa Bey Yasin’i kenara çekip:
“Anlat be kardeşim. Her gün ağlayarak geçirdiğin gecelerine sebep olacak derdin nedir?” diye sordu.
Yasin anlatmak istemiyordu. Ama yatağını veren, eşyalarını paylaşan, yiyeceğini bazen yemeyip ona veren bu adama saygı duyuyor ve onu ayrı seviyordu. Anlatmaya karar verdi:
“İsa abi anlatacağım ama ne olur sonunda bana kötü gözle bakma inan başka seçeneğim kalmamıştı ailem çok zorlamıştı.”
“Problem değil kardeşim, biz de hata yaptık. Anlat ki yükün azalsın, dertleşelim istedim.”
“Eyvallah abi... 18 ay önce tutuklanmıştım ben. Eşim ve ailesi sağlam particidir. Aşırı baskı yaptılar bana ve tuttukları avukat da beni kandırdı. İtirafçı olup üç-beş isim verirsem beni bırakacaklarını söylediler. Eşim itirafçı olmazsam benden boşanacağını söyledi. O günlerde de bana fotoğraflar gösterdiler inan düzgün bakmadım bile. Rastgele üç kişi gösterip bunları tanıyorum dedim. İsimlerini sorduklarında da rastgele isim salladım. Beni bıraktılar ama mahkemem devam etti. Suçu kabul ettiğim için hüküm yedim yargıtay onayınca beni tekrar aldılar. Tekrar hapse düşmeme mi üzüleyim, yoksa benim yüzümden 17 aydır içerde yatan o üç kişiye mi üzüleyim?.. Her gece rüyamda görüyorum. Pişmanlıklarla uyanıyorum. Eşim boşadı beni zaten, geçinemedik ve önümüzdeki ay o üç kişinin mahkemesinde yüzleştirecekler beni. Nasıl bakacağım onların yüzüne? İnan çok pişman oldum ama zamanı geri alamam ki...”
İsa Bey Yasin’in pişman ve çaresiz haline üzülmüş onu teselli etmeye çalışıyordu. Ama 17 ay demesi üzerine o soruyu sorma ihtiyacı hissetti:
“Teşhiste hangi isimleri söyledin hatırlıyor musun hâlâ?”
“Evet abi nasıl unuturum... Orta okul arkadaşlarımdan üçünün ismini sallamıştım. Zeki Olgun, İsa Akyol ve Yaşar Şener deyivermiştim o an İsa Bey donup kalmıştı. Yatağını verdiği, eşyalarını ve yemeklerini paylaştığı, dertleştiği karşısında duran şahıs, 17 aydır içeride yatmasına, eşini kaybetmesine, çocuklarının kimsesiz kalmasına sebep olan itirafçıydı... Allah’ım bu nasıl bir imtihandır diye geçirdi içinden gene İsa Bey. İnsani fıtratından bir an boğası geldi ama inandığı değerler izin vermiyordu. İsa Bey’in bu hali Yasin’in dikkatini çekmişti ve:
“Ne oldu abi? Yanlış bir şey mi söyledim?” diye sordu dertleştiği abisine. İsa Bey ise kızgın ama kendini ve duygularını dizginlemiş bir halde:
“Evet, Yasin hem de öyle bir yanlış ki... 18 ay önce söylediğin yalan benim 17 ayımı, eşimi, çocuklarımı, her şeyimi elimden aldı. Ve hayat, bu iftiracıyı 17 ay sonra karşıma dikti, pişman olduğunu söylettirerek. Nasıl bir imtihandır ki bu, elimdeki her şeyin elimden alınmasına sebep olan şahsı bu kadar zaman sonra karşıma dikip pişmanlığını bana gösteriyor. Seni Allah affetsin kardeş...” demekle yetindi.
Hikâyeye devam edememiş, boğazıma bir şey tıkanmış ve kendimi ağlamamak için zor tutuyordum. Saat çok geç olmuş, buna rağmen iki arkadaşım pür dikkat beni dinliyorlardı.
“Arkadaşlar maalesef bu anlattığım hikâye senaryo değildi. İki yaşanmış hikâyenin, iki gerçek insanın hikâyesinin birleşmiş hali idi. Ve bizzat kendi ağızlarından dinlediğim hatta bir kısmına da bizzat şahit olduğum bir hikâye...”
İsa Bey benim koğuş arkadaşımdı ve hâlâ hapiste desem inanır mısınız? Bu kadar acılar yaşanırken hapiste olanlara, dışarıdaki insanların umursamazlığı acıtıyordu bizi. NOT: BUGÜN 31 EKİM 2018. BU HİKÂYE İKİ KİŞİNİN GERÇEK HİKÂYESİDİR VE İSA BEY HÂLÂ SİLİVRİ’ DE YATMAKTADIR...
[Ali Turna] 29.11.2019 [Samanyolu Haber]
Sarıyer’de bir çay bahçesinde buluşacaktık, hava kararmak üzereydi. Tam deniz kenarındaki her zamanki masamızda oturuyordu arkadaşlarım. Sinemacı iki arkadaşımla çay içip eski günleri yad edecektik. Selam verip oturdum. Bensiz başladıkları muhabbetlerine devam ediyorlardı. Ben ise hapis hayatımdan yeni çıkmış, normal bir hayata adapte olmaya çalışıyordum.
Birçok şey değişmişti veya bana öyle geliyordu. İnsanların soru ve davranışlarına bile tepki verirken, yanlış bir şey yapmaktan çok korkuyordum. Ve sanki alnımda sabıkalı olduğum yazıyormuş gibi çekingen, ürkek bir kuş gibi hareket ediyordum... Hâlâ suçsuz, “Pardon” filmini andıran hapis hayatımdan sonra umursamaz olan insanlara kızgınlığım geçmemiş, normale dönmeye çalışıyordum. Hayat çok acımasız davranmıştı bana.
Sebepsiz, suçsuz, bir iftira niteliğindeki, suç bile teşkil etmeyen sebepten işimi, sağlığımı kaybetmiş ve ailemden uzak bir hapis hayatı ile geçirmiştim.
Bir çay söyleyip uzun zamandır görmediğim dostlarımın muhabbetine katıldım. Mevzu bahis, iki sinemacı arkadaşımın senaryo anlatımları üzerine olduğu için dinleyici pozisyonunda çayımı içiyor, arada bir kısa cümlelerle yorumlarda bulunuyor ve Boğaz’ın o eşsiz güzelliğini beynime kazıyordum. Senaryo dram üzerine ve acı dolu bir hayatı konuşuyorlardı. Hayal güçlerini ve zihinlerini zorlayarak senaryoya daha ne kadar acı, hüzün katabileceklerini ve seyredenleri nasıl gözyaşına boğabileceklerini dillendiriyorlardı. Uzun muhabbetin ardından konuşmaya bodoslama bir giriş yaptım:
“Bir hikâyem var aklımda, anlatayım mı?” dedim. Uzun sakallı, senarist olan arkadaşım Ali şaşkın bir edayla:
“Hayırdır sen de mi yazmaya başladın?” diye sordu. “Yok be Ali yazacak yetenek mi var bende. Sadece bir hikâye de ben anlatayım dedim, zamanınız varsa tabi.” diye cevap verdim. Ahmet meraklı gözlerle:
“Anlat bakalım dinliyoruz. Aslında içeride birçok kişiyle görüşmüşsündür. Sen de malzeme çoktur, bir ara uzun uzun konuşalım belki bize malzeme çıkar.” dedi.
Bizim yaşadığımız acı dolu iki yıl, bir başkası için sadece senaryosu için bir malzeme veya bir dostla, bir arkadaşla karşılaştığında “Nerelerdesin yaa uzun zamandır göremedik seni.” dedikleri basit bir zaman dilimiydi...
“Aslında kaleme almayı düşünüyorum. Ama ilk size anlatayım dedim. Yardımcı olursanız geliştirmek isterim. Malum içeride kalınca hayal gücü gelişiyor insanın.” diyerek bir açıklama yaptım.
“Anlat be kardeşim elimizden ne gelirse dinliyoruz.” dedi Ahmet.
Çaylar tazelendi. Gözlerimi Boğaz’ın ufkuna mıhlayıp anlatmaya başladım:
“İsa Bey adında bir adam kahramanımız. Üç-dört tane dükkanı olan, geliri ortanın üstünde, Adanalı ve iki çocuk sahibi birisi. Yoğun çalışma temposu arasında ailesiyle de yakından ilgilenen, çevresi tarafından oldukça sevilen, sözü dinlenen, yardımsever, namazında niyazında da bir adam.
Bir gün eve gene yorgun gelir. O gün yoğun geçmiştir. Eve geç saatte geldiği için de çocuklar uyumuştur. Duşunu aldıktan sonra salonda TV’nin karşısında sızar ve uyuyup kalır. Gece iki sularında eşinin dürtmesi ile uyanır. Eşi, kapının çaldığını ve kapıda adamların olduğunu söyler. Adam uykulu gözlerle kapıyı açtığında karşısında 4 tane polis görür. Polisler ellerindeki evrakı göstererek arama yapacaklarını ve hakkında gözaltı kararı olduğunu söylerler. İsa Bey şaşkındır, hayatında ilk defa böyle bir durum başına gelmiştir. İçeri davet eder. Polisler girer girmez çekmeceleri, rafları, koltukların altlarını dağıtarak arama yapmaya başlarlar.
İsa Bey: “Ne aradığınızı söylerseniz yardımcı olabilirim.” der. Polis: “İşimize karışma ve göz önünden ayrılma.” diyerek azarlar İsa Bey’i. Arama tam iki saat sürer. Mutfakta ve hatta en mahrem odaları yatak odasında bile didik didik etmedikleri yer kalmamıştır. Polisin biri diğerine:
“Amirim suç teşkil edecek bir şey bulamadık.” der.
Fakat buna rağmen, eşinin şaşkın, çocuklarının ise korku dolu bakışları önünde bilekleri kelepçelenir İsa Bey’in. Çocukların, “Baba nereye gidiyorsun.” sorularına bile cevap hakkı tanınmadan götürürler İsa Bey’i. Sadece eşine bakışlarıyla veda etmiş ve “Korkmayın bir yanlışlık olmuştur sabaha dönerim.” diyebilmiştir.
Ve polis arabasına bindirilip Vatan emniyetin yolu tutulur. Hayatında ilk defa karşılaştığı suçlularla aynı nezarethanede günler geçirir. Pis, rutubet kokulu nezarette susuzlukla, kötü yemeklerle ve tamamen lekeli battaniyeyle ilk defa yine orada tanışır. 6 metrelik demir parmaklıklı odada üç kişi kalırlar. Gün ışığı almayan, gece-gündüz kavramlarından uzak ve saati yalnız gelen polislere sorarak öğrenebildikleri bir yerdir. Tuvalet ihtiyacına günde üç defa sırayla çıkarıldıkları ve özgürlük denen terimden oldukça uzak bir mekân. Söz vermişti kendine, eve döner dönmez muhabbet kuşunu kafesten çıkarıp özgürlüğüne kavuşturacaktı...
Günler sonra savcı karşısına çıkarılır. Bir sürü saçma sapan sorulara verebileceği yalan cevabı bile yoktur. Ona sorulan sorular içinde de suç içerir hiçbir şey yoktur. Hiçbir suç unsuru bulamayan savcı tutuklanması talebiyle mahkemeye sevk eder. Ve savunma hakkı bile verilmeden tutuklanmasına karar verir hâkim. Kelepçeli bir yolculukla Silivri yolu tutulur. İsa Bey’in aklında ise 13 ve 15 yaşlarındaki iki çocuğu ve eşi vardır. Eşi Zeynep Hanım yumuşak doku kanseridir. 35 yaşında olan eşi bu hastalığa yakalanalı 6 ay olmuş ve yoğun tedavi süreci sonrası 6 santimlik tümör 2 santime kadar düşmüştür. Doktoru stres ve üzüntüden uzak kalmasını söylemişti. Şimdi ne olacaktı? Yatalak, bakıma muhtaç olan babası ayrı bir üzüntüsüydü İsa Bey’in.
Suçu neydi?
Neden tutuklanmıştı?
Nereye götürülüyordu ve ne kadar sürecekti?
Bu sorulara verecek cevabı da bir bilgisi de yoktur. Ama anlaşılan bir meçhule götürülüyordu arkasında bir sürü muhtaç insan bırakarak.
Eşi Zeynep’in kocasına, çocuklarının babasına ve babasının da oğluna ihtiyacı vardır. Ama İsa Bey tutuklanmış ve hapishaneye götürülüyordur.
Ve Silivri...
Bilmem ne kısmının B7 koğuşuna, yoğun bir arama sonrası ortası sapsarı olmuş pis bir yatak ve eline tutuşturulmuş bir kimlikle gönderilmişti. Kimliğine baktığında önü numaralı bir mahkûm fotoğrafı, altında ismi, soyismi ve suçu yazıyordu: Silahlı terör örgütüne üye olmak. Hayatında askerlik dışında eline hiç silah almamış, kavgalı bir olaya hiç karışmamış, karakol yolu bile bilmezken bir günde azılı bir terörist olmuştu. Demek bu kadar basitmiş terörist olmak diye geçirir içinden ve kalın demir kapı üstüne kapanınca bunun bir şaka olmadığını hatta bir mahkûm olduğunu daha iyi anlamıştır. 39 çift meraklı göz ona bakıyordu. Koğuştakilerin hepsi aynı suçtan yatıyordu.
Yalnız değildi...
Kısa bir tanışma faslından sonra içilen bir bardak çay, uzun emniyet nezaretinden sonra çok iyi gelmişti. Ağlamak istiyor, haykırmak istiyordu ama içine akıtıyordu gözyaşlarını. Koğuştakilerle tanıştıkça hayret ediyor ve dışarıda farkında olmadığı bu dertli insanların hikâyelerine de üzülüyordu. Tutuklandığı gün babasını kaybeden İhsan Bey, annesinin vefatını bir ay sonra öğrenebilen Zeki Bey, kendisi hapisteyken doğan üçüzlerine hasret olan Servet Bey gibi birbirinden farklı dertleri olan hüzün yüklü ama gelecek adına da umutlu olan bu güzel insanların hapis veya esir olduğu koğuşa İsa Bey de eklenmiştir. Acılı mektuplar, haftada bir 5 dakikalık telefon görüşmeleri ve kalın camın ötesinden yapılan görüşmeler. Ayda bir kez çocuklarına sarılabileceği açık görüş onun tek mutluluğudur artık.
Avlu, sabah 8, akşam 6 arası çıkabildiği, 7 metrelik yamalı duvarlarla çevrili olan, her yanı betonlarla çevrili, gökyüzünü tel örgüler arasından ancak görebildiği, volta atmaya yarayan ve kendini en özgür hissedebildiği yerdir. Sayım ise sabah 8, akşam 8 gardiyanlar tarafından bir numara olarak görüldüğü an.
Günlerden pazartesi, kapalı görüş günüydü. En temiz giysilerini giymiş ve gardiyanların gelmesini bekliyordu. Sabah erkenden hazırlanmış kapı önünde elinde kimlik, eşine ve çocuklarına kavuşacaktı. Gerçi kapalı görüş acı veriyordu İsa Bey’e. Küçük bir pencereden, 10 mm kalınlığındaki camın arkasından bir telefon ahizesiyle konuşmaktan ibaretti kapalı görüş. Ve sevdiklerini görüp de onlara sarılamamak, onların kokusunu içine çekememek çok koyuyordu İsa Bey’e... Bütün duygularının kalın cama toslaması acısına acı katıyordu. Bir de çocuklarının sorduğu:
“Baba neden orada kalıyorsun?” “Eve gelmeyecek misin artık baba?” “Polis amcalar neden seni üzüyor?''
Gibi sorularına hiçbir cevap veremiyordu. Çünkü kendi de bilmiyordu bunları neden yaşadığını ve çocukları da kaldırılabilecek yaşı çoktan geçmişlerdi. Paslı demir kapının kilit sesini duydu. Ardından isimler okunmaya başlamıştı ve İsa Bey’inki de okunmuştu. Zeynep Hanım söz vermişti zaten, ne olursa olsun her görüşe gelmeye çalışacağım demişti. Koridorda ip gibi dizilmiş ayakkabı çırpma ritüelinden sonra üstünkörü bir arama yapılmıştı ve hemen sonra da tek sıra halinde görüşme odalarına gidilmişti, elbette gardiyanların eşliğinde.
İsa Bey bir pencere camı genişliğinde görüşme bölmesine geçmiş , eşinin ve çocuklarının gelmesini bekliyordu. Önce çocuklar koşarak geldi ve ilk yetişen telefon ahizesini kaptı. Mahmut 13 yaşındaki kardeşi Betül’e vermişti ahizeyi. Önce bakıştılar, gözler gene yaşardı. Babasızlığı iliklerine kadar yaşayan kızı Betül’le kimi zaman ağlamaktan konuşamıyorlardı bile baba kız. Okuldaki iğneleyici sorular karşısında iyice bunalmış, okula bile küsmüştü Betül. Annesinin zoruyla gidiyordu ve hayattan kopmuş bir şekilde psikolog desteği alıyordu: “Nasılsın kızım? Çok özledim seni.”
Betül’ün gözlerine yaşlar dolmuş konuşmaya çalışırken İsa Bey cama dokunup devam etti:
“Ağlamak yok kızım, dik dur bak annene örnek olmalısın. Az kaldı inşallah, polis amcalar yanlış yaptıklarını anlayacak ve bırakacaklar inşallah...’
“Baba 7 ay oldu ne zaman anlayacaklar? Seni çok özledik ne olur gel artık. Hem dediğin gibi televizyonu da daha az izliyorum artık. Kitap da okumaya başladım bir de derslerime çalışıyorum. Gerçekten bak anneme sor.”
“Aferin kızıma derslerini ihmal etme doktor olacaksın inşallah. Mektup yazmayı da unutma bu hafta mektubun gelmedi.”
Betül ağlamaya başlamış daha fazla tutamamıştı kendisini. Ahizeyi elinden alan annesi kocasına bakarak konuşmaya başladı:
“Nasılsın?” dedi Zeynep Hanım.
Kocasının nasıl olduğunu gayet iyi görüyordu ama soruyordu işte yine de. Yoksa kocasının durumunda olan birine bu soruyu çok gereksiz görüyordu Zeynep Hanım.
“İyiyim nasıl olayım aynı işte farklı bir durum yok. Siz de durumlar nasıl? Abim aradı mı?”
Zeynep Hanım gözlerini yere indirip acı bir iç çekti. Her görüşmede soruyordu eşi ama Zeynep Hanım eşini üzmemek istese de yalan da söylemek istemiyordu. Söylemeye çalışsa bile İsa Bey hemen anlıyordu durumu zaten. O yüzden susmakla yetiniyordu o da. Tüm akrabaları sırt dönmüş, yolda karşılaşsalar yollarını değiştiriyorlardı. Yalnızdılar. İsa Bey bu bakıştan ve iç çekişten anlamıştı durumu:
“Neyse boş ver, siz iyi olun da. İşler nasılmış toparlayabilmiş mi Suat?”
“Dün görüştüm. Geçende anlattığım gibi seni bahane eden müşteriler ödeme yapmıyormuş. Banka borçlarını kapatmaya çalışıyormuş bize bile para veremiyor ama problem değil merak etme birikimim yetiyor şimdilik çok şükür.”
İsa Bey gene dalmıştı. 17 senelik yoğun çalışma sonrası tüm birikimleri 7 ayda eriyip gitmişti. Hapse girmesiyle birlikte devlet dâhil herkes sırt dönmüş el birliğiyle her şeyini elinden alıyorlardı sanki. Bunları şimdilik unutmaya çalıştı:
“Sağlığın nasıl? Gittin mi doktora?” diye sordu eşine İsa Bey.
“Gittim sonuçlar iç açıcı değil.”
“Hayırdır ne çıktı?” diye sordu tekrar İsa Bey. Alacağı cevaptan endişeli eşinin konuşmasını bekledi,
“Tümör tekrar büyümeye başlamış. Allah büyük...
Tedaviye devam..”
İsa Bey’in artık dayanacak gücü kalmamıştı. Eşini her gördüğünde daha fazla üzülüyor ve sanki gözlerinin önünde erimesini izliyordu. Tüm üzüntüsünü ve gözyaşlarını içine gömüp, metanetli bir şekilde sahte bir tebessümle:
“Takma kafana, geçecek bu günler inşallah. Üzme kendini, dua et bol bol. Bak siz ne kadar iyi olursanız ben de o kadar iyi olurum.”
Geçecek bu günler cümlesi hapisteki mahpusların birbirlerine devamlı söyledikleri son cümle temennisiydi. Tüm cümlelerin tükendiği yerde, söylenebilecek bir şey kalmadığında “Geçecek bu günler Allah büyük.” diyerek susulurdu...
Gardiyanın ışıkları söndürmesiyle görüşmenin bittiğini anlamışlardı. Çocuklarının buruk bakışlarına ve eşinin çile dolu, ağlamaklı simasına son kez bakıp yalnızca el sallayabildi. Gardiyanlar herkesi tek sıra halinde dizip koğuşlarına götürdüler. Ve İsa Bey gene koparılıyordu sevdiklerinden...
Özgürlüğünden, çocuklarından ve eşinden ayrılalı 14 ay olmuştu. “Bir yanlışlık olmuştur sabah bırakırlar.” diye çıktığı evinden ayrı olarak geçirdiği 14 ay olmuştu. O gün diğerlerinden farklı olmayan sıradan bir gündü İsa Bey için. Soğuktu, yağmurluydu ve hüzün doluydu. Gardiyan paslı demir kapının mazgalını açmış, İsa Bey ve iki kişinin daha ismini okuyup müdür görüşü için hazır olmalarını söylemişti. İsa Bey şaşırdı. Müdür görüşü dilekçesi yazmamıştı. Bir yanlış anlaşılma olmuştur diye düşündü. Gene de koğuşun genel problemlerini dillendirmek düşüncesiyle giyindi. Enteresan olanı diğer iki koğuş arkadaşı da dilekçe yazmamıştı. Gardiyan geldi ve arama yapıp müdürün odasına götürdü. Normalde müdür görüşüne tek tek alınmasına rağmen bu sefer üçü beraber alınmıştı odaya. Farklı bir durum vardı bu görüşte. Müdür oturduğu yerden durgun bir yüz ifadesiyle:
“İsa hanginiz?” diye sordu.
İsa Bey şaşkın ve meraklı bir şekilde:
“Benim müdür bey.” diye cevap verdi.
Müdür bakışlarını İsa Bey’e çevirdi ve kaldı. Sanki zaman durmuş gibi her şey donup kalmıştı. Arkadaşları da şaşkındı. İsa Bey merakına yenik düşüp:
“Bir şey mi oldu müdür bey? Biri mi şikâyet etti beni?
Çağırmanızın sebebini öğrenebilir miyim?” diye sordu.
Müdür, her gün problemli adli mahkûmlarla uğraşmaktan duygusuzlaşmış ve mesleği gereği çok sert bir duruşu vardı. Tam aksi bir şekilde gözlerini yere indirdi ve acı dolu bir yüz ifadesiyle:
“Başın sağ olsun İsa. Eşin vefat etmiş.” deyiverdi tek nefeste müdür bey, İsa Bey’e.
Acıya acı ekleyerek geçirdiği günlere dünya kadar acı başından aşağı dökülüvermişti sanki. Ayakta duracak gücü de dizlerinde mecal de kalmamıştı. Tam düşecekti ki iki arkadaşı koluna girdi. Bütün hayatı, çocukları, eşiyle geçen 16 yılı film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu. İçinden büyük bir parçası koparılmış gibi yarım kalmıştı sanki duyduğu bu haberle.
Çocuklar yapayalnız ne yaparlar diye düşününce de acısı daha da arttı. Şimdiye kadar büyük bir sabırla tuttuğu gözyaşlarını artık tutamıyordu.
Hıçkırıklarla döndüğü koğuşunda, gözyaşları tükenmiş gözünden kan akarcasına ağlıyordu. Bulaşıcı bir hastalık gibi duyan arkadaşları da ağlama korosuna katılmış ve bütün koğuş ağlamaya başlamıştı. Baktığı, dokunduğu her yer ağlıyordu. Paslı demir kapı bile bu durum karşısında kayıtsız kalamamıştı. Adeta madde bile bu acı haber karşısında buna sebep olma hicabıyla ağlıyordu. Hava soğuktu, yağmurluydu, gökyüzünden tel örgüler arasından avluya gözyaşları yağıyordu. Koğuştaki 40 adam sessiz ve donmuş bir şekilde hareketsiz hepsi bir yere bakışlarını sabitlemiş sadece ağlıyorlardı. Babası yatalak, anası yaşlı ve tüm akrabaları sırt dönmüş bir vebalı gibi kaçıyorlardı. İki meleğine kim bakacak kim sahip çıkacaktı.
Ertesi gün, masrafların İsa Bey’den kesilmesi şartıyla cenazeye gitmesine müsaade edildi. Eşinin vasiyeti vardı. Öldüğünde kendi memleketine, köyüne defnedilmeyi istemişti. Köye ayrı bir düşkünlüğü vardı. Yazları çocuklarla her sene köye giderlerdi. Sabah 7 suları kahvaltı bile yapmamıştı ki gardiyan almaya geldi İsa Bey’i. Hoş, yiyecek ruh hali de yoktu zaten. Elleri kelepçelendi ve 12 jandarmayla birlikte yola çıkıldı. Tabuta bindirmişlerdi İsa Bey’i. Minibüsten dönme penceresiz ve rahatsız edici olan tahta, plastik karışımı oturulacak bir yer şeklinde tabutu andıran bir odacık için tabut ismi takılmıştı. Köyü uzaktı ve bu tabutla 1300 km yol gidecekti. Askerlerin yüksek sesli muhabbetleri, sık verilen molalar ve otururken bile rahatsız eden tabutun içinde uzun, oldukça uykusuz bir yolculuğun sonunda köyüne, babasının evine, ulaşmıştı.
Tabuttan çıkınca gördüğü manzara karşısında devletin ciddi ciddi kendisini en azılı bir terörist olarak gördüğünü anladı. Silivri’den beraber geldiği 12 jandarmaya sayamadığı kadar çok, belki 30 belki daha fazla jandarma orada eklenmiş; ellerinde uzun namlulu silahlar ve iki adet ağır silahlı kirpi hazır bekliyordu. Evin etrafı jandarmalardan adeta duvar örülmüş gibi sarmışlardı. Yaşlı annesiyle iki çocuğu karşıladı İsa Bey’i. Mahmut ve Betül hem annelerini kaybettikleri için hem de babalarını karşılarında kelepçeli bir şekilde o halde gördükleri için üzüntülerinden mahvolmuşlardı. İsa Bey’in annesi ise tutuklandığından beri oğlunu ilk defa görmenin verdiği hüzünle ağlıyordu. Çok zayıflamıştı İsa Bey. Annesi Hatice Hanım kızgın ve oldukça öfkeli bir sesle jandarmalara doğru:
“Yetmedi mi bu kadar acı ne istiyorsunuz bizden? Benim oğlum kötü bir şey yapmaz. Oğlumu ben size böyle vermemiştim. Ne yaptınız oğluma? Şu öksüzlere de mi acımıyorsunuz?” diye bağırdı. İsa Bey de elleri kelepçeli annesine sarılarak:
“Onların suçu değil anam. Onlar da maaşlı memur. Üzülme anacığım Allah büyüktür.” diyebildi sadece annesini sakinleştirebilmek için. Bu sahne karşısında jandarmalar da kayıtsız kalamamış, yaşaran gözlerini siliyorlardı. Komutanları olan asker İsa Bey’in yanına yaklaşıp:
“Başınız sağ olsun gerçekten çok üzgünüz. Ama bizi de mazur görün verilen emir böyle.” dedi üzüntülü bir sesle.
“Önemli değil komutanım, siz görevinizi yapın sebep olanları Allah görüyor.” diyebildi İsa Bey de.
Kimse gelmemişti ne akrabaları ne abisi ne köy ahalisi. İsa Bey’in gelmesiyle cenaze namazı kılındı ve mezarlığa gidildi. Mezarlığa 50 mt uzaklıktaki abisi bile korkudan gelememişti cenazeye...
Allah’ım ne ağır bir imtihandı diye düşündü İsa Bey. İsyan etmemek için sürekli imtihan olduğunu kendine hatırlatmaya çalışıyordu. Sağında oğlu, solunda kızı elleri kelepçeli bir şekilde 16 yıllık can dostunu toprağa vermişti. Yasinler okundu ve jandarmalar kaçırırcasına İsa Bey’i alıp 1300 kilometrelik dönüş yoluna çıktılar. Çocuklarına bile sarılamamıştı doğru düzgün İsa Bey, elindeki kelepçeler yüzünden.
Uzun, yorucu ve yine uykusuz bir yolculuğun ardından paslı demir parmaklıkların arkasına geri döndü. Fakat eskisi gibi değildi her şey. Artık üzüntüsü de endişesi de daha fazlaydı. Eşinin yasını tutan İsa Bey’e, tüm koğuş nazikçe taziyelerini sunmuştu ardından da Zeynep Hanım için hatimlere başlanmıştı. İsa Bey’in aklı, hem yetim hem de öksüz kalan çocuklarındaydı. Durmadan ağlıyordu, hıçkırıyordu. Nice uykusuz geceler geçirmişti İsa Bey bu şekilde. Yalnız ibadet ediyor ve yasını tutuyordu. Tabi kafasını ibadetle meşgul etmediği diğer tüm zamanlarda da çocuklarını düşünüyordu.
Hiçbir suçu yoktu. Sadece tanımadığı birinin itirafçı olup “İsa Bey’i tanıyorum.” demesi, onu sevdiklerinden uzaklaştırmaya yetmişti. İki mahkemesi olmuş, ikisinde de hâkime tanımadığı bir şahsı tanımadığına ikna etmeye çalışarak geçirmişti. Ve umutsuzca üçüncü mahkemesini bekliyordu...
Bir gün gene paslı demir kapının mazgalı açılmış ve gardiyan İsa Bey’e evrak getirmişti. İsa Bey okuduğu zaman beyninden vurulmuşa dönmüştü çünkü devlet, hiçbir akrabası bakmak istemediği için oğlu Mahmut’a ve kızı Betül’e el koyacaktı. Dava açılmış İsa Bey’e bildirilmişti. Eşinin vefatından sonra çocukları da ellerinden alınıyordu. Sanki devlet anlaşmış, tüm kurumlarıyla İsa Bey’in hayata dair tüm emarelerini daha fazla acı çeksin diye birer birer elinden alıyorlardı. Önce özgürlüğünü, peşinden işini gücünü, peşinden eşini ve en son da çocuklarını. En son kalan parasını da avukata vermiş ve “Çocuklarımı kurtar gerekirse ben yatarım.” demişti. Yalnızca kayınvalidesi sahip çıkmıştı çocuklara ama o da çok yaşlıydı. İsa Bey’in gözünde hâlâ sokakta oyun oynayan bir çocuk olsa da Mahmut evin reisiydi artık. Kardeşine sahip çıkıyor, görüşlere kardeşini alıp geliyordu. Annesinden kalan altınları bozdurmuş, hem babasına harçlık yatırıyor hem de kardeşiyle ilgileniyordu.
Günler geçti ve 31 Ekim mahkeme zamanı gelmişti. Elleri gene kelepçeli duruşma salonuna çıkarıldı. 3 hâkim ve savcı onu bekliyorlardı. Duruşma başladı ve asılsız suçlamalarla savcı aynı ezberleri tekrarladı. Hâkim, İsa Bey’e söz hakkı verince, İsa Bey başından geçenleri tek tek anlattı. Hem ağladı hem anlattı: Eşinin vefatını, çocuklarının hem yetim hem öksüz kaldıklarını, babasının yatalak annesinin de yaşlılığı yüzünden bakıma muhtaç olduğunu ve itirafçı denen bu şahsı hiç görmediğini hatta onun yaşadığı şehre bile hiç gitmediğini; zaten itirafçının söylemlerinin çelişkili olduğunu, isminin bile yanlış zikredildiğini ve itirafçının verdiği adresin kendi adresi olmadığını tek tek anlattı.
Hâkimlerden kadın olan üye dayanamamıştı. Üye hâkimlerin tahliye talebine rağmen başkan hâkim: “Eşinizin vefatı bir eceldir, herkesin başına gelebilir.” diyerek duygusuz ve ruhsuz bir tavırla tutukluluğunun devamına karar vermişti.
İşte o an anladı İsa Bey adaletin, hukukun içi boş bir kavram olduğunu ve insanlık denen meziyetin hâkim bile olsanız herkese nasip olamayacağını düşündü. Duruşmadan çıkarken onu kapıdan dinleyen jandarma bile hâkime oldukça sinirli bir şekilde bakıyordu.
Günün sonunda İsa Bey, bir umutla çıktığı koğuşa, bu sefer boynu bükük bir şekilde geri dönmüştü. Göz pınarları iflas noktasına geldiği için ağlayamıyordu bile artık, onun yerine 39 çift göz ağlıyordu koğuşta. Acılar peş peşe yapışıyor ve bırakmıyordu yakasını İsa Bey’in. Bu da yetmiyormuş gibi 6000 TL masraf faturası eline tutuşturulmuştu. Eşinin cenazesine gitme masrafı, jandarmaların yol harcı, yemekleri, benzin parası vs. Artık yürüyen bir ceset gibiydi, tükenmişti. Bütün enerjisini ibadetlerine ve bütün nefesini de ettiği dualarına harcıyordu.
Çok çaresizdi... Buna sebep olanları Allah’a havale etmiş, kalanlar için ise devamlı dua ediyordu. Günlerden perşembeydi. İsa Bey 17. ayını yaşıyordu tutukluluğunun. O hafta tahliyeler sayesinde 37 kişi kalmışlardı koğuşta. Öğleden sonra kalın paslı demir kapı açılmış ve iki yeni mahkûm gelmişti. Koğuşta 38 yatak vardı. Aşırı yoğunluktan dolayı 40 kişi veriyorlardı. Bu yüzden yeni gelen iki kişiden biri yataksızdı. Muhabbetle karşılandı yeni gelenler. Aç mısınız diye sorulduktan sonra çaylar konuldu önüne ve tanışma faslı başladı. Birinin adı Faruk’tu, üniversite öğrencisi son sınıftaydı. Okulunu bitirmeden gözaltına alınmış ve terörist ilan edilmişti. Diğerinin adı Yasin’di ve kayınpederinin yanında beyaz eşya satmakla meşguldü. İsa Bey adı Yasin olan kişiye kendi yatağını vermiş ve kendisinin yerde yatabileceğini söylemişti. Böyle başlamıştı arkadaşlıkları. Yasin çok konuşan bir tip değildi. İnsanlardan uzak duran, içine kapanık, gündüzleri sadece yemek ve namaz zamanı ortaya çıkan, geceleri ise uzun ağlamalı namazları dikkat çekiyordu.
Bir gün İsa Bey Yasin’i kenara çekip:
“Anlat be kardeşim. Her gün ağlayarak geçirdiğin gecelerine sebep olacak derdin nedir?” diye sordu.
Yasin anlatmak istemiyordu. Ama yatağını veren, eşyalarını paylaşan, yiyeceğini bazen yemeyip ona veren bu adama saygı duyuyor ve onu ayrı seviyordu. Anlatmaya karar verdi:
“İsa abi anlatacağım ama ne olur sonunda bana kötü gözle bakma inan başka seçeneğim kalmamıştı ailem çok zorlamıştı.”
“Problem değil kardeşim, biz de hata yaptık. Anlat ki yükün azalsın, dertleşelim istedim.”
“Eyvallah abi... 18 ay önce tutuklanmıştım ben. Eşim ve ailesi sağlam particidir. Aşırı baskı yaptılar bana ve tuttukları avukat da beni kandırdı. İtirafçı olup üç-beş isim verirsem beni bırakacaklarını söylediler. Eşim itirafçı olmazsam benden boşanacağını söyledi. O günlerde de bana fotoğraflar gösterdiler inan düzgün bakmadım bile. Rastgele üç kişi gösterip bunları tanıyorum dedim. İsimlerini sorduklarında da rastgele isim salladım. Beni bıraktılar ama mahkemem devam etti. Suçu kabul ettiğim için hüküm yedim yargıtay onayınca beni tekrar aldılar. Tekrar hapse düşmeme mi üzüleyim, yoksa benim yüzümden 17 aydır içerde yatan o üç kişiye mi üzüleyim?.. Her gece rüyamda görüyorum. Pişmanlıklarla uyanıyorum. Eşim boşadı beni zaten, geçinemedik ve önümüzdeki ay o üç kişinin mahkemesinde yüzleştirecekler beni. Nasıl bakacağım onların yüzüne? İnan çok pişman oldum ama zamanı geri alamam ki...”
İsa Bey Yasin’in pişman ve çaresiz haline üzülmüş onu teselli etmeye çalışıyordu. Ama 17 ay demesi üzerine o soruyu sorma ihtiyacı hissetti:
“Teşhiste hangi isimleri söyledin hatırlıyor musun hâlâ?”
“Evet abi nasıl unuturum... Orta okul arkadaşlarımdan üçünün ismini sallamıştım. Zeki Olgun, İsa Akyol ve Yaşar Şener deyivermiştim o an İsa Bey donup kalmıştı. Yatağını verdiği, eşyalarını ve yemeklerini paylaştığı, dertleştiği karşısında duran şahıs, 17 aydır içeride yatmasına, eşini kaybetmesine, çocuklarının kimsesiz kalmasına sebep olan itirafçıydı... Allah’ım bu nasıl bir imtihandır diye geçirdi içinden gene İsa Bey. İnsani fıtratından bir an boğası geldi ama inandığı değerler izin vermiyordu. İsa Bey’in bu hali Yasin’in dikkatini çekmişti ve:
“Ne oldu abi? Yanlış bir şey mi söyledim?” diye sordu dertleştiği abisine. İsa Bey ise kızgın ama kendini ve duygularını dizginlemiş bir halde:
“Evet, Yasin hem de öyle bir yanlış ki... 18 ay önce söylediğin yalan benim 17 ayımı, eşimi, çocuklarımı, her şeyimi elimden aldı. Ve hayat, bu iftiracıyı 17 ay sonra karşıma dikti, pişman olduğunu söylettirerek. Nasıl bir imtihandır ki bu, elimdeki her şeyin elimden alınmasına sebep olan şahsı bu kadar zaman sonra karşıma dikip pişmanlığını bana gösteriyor. Seni Allah affetsin kardeş...” demekle yetindi.
Hikâyeye devam edememiş, boğazıma bir şey tıkanmış ve kendimi ağlamamak için zor tutuyordum. Saat çok geç olmuş, buna rağmen iki arkadaşım pür dikkat beni dinliyorlardı.
“Arkadaşlar maalesef bu anlattığım hikâye senaryo değildi. İki yaşanmış hikâyenin, iki gerçek insanın hikâyesinin birleşmiş hali idi. Ve bizzat kendi ağızlarından dinlediğim hatta bir kısmına da bizzat şahit olduğum bir hikâye...”
İsa Bey benim koğuş arkadaşımdı ve hâlâ hapiste desem inanır mısınız? Bu kadar acılar yaşanırken hapiste olanlara, dışarıdaki insanların umursamazlığı acıtıyordu bizi. NOT: BUGÜN 31 EKİM 2018. BU HİKÂYE İKİ KİŞİNİN GERÇEK HİKÂYESİDİR VE İSA BEY HÂLÂ SİLİVRİ’ DE YATMAKTADIR...
[Ali Turna] 29.11.2019 [Samanyolu Haber]
Ruhun bestelerinden bir şeyler mırıldan! [Fikret Kaplan]
‘Çevrendeki sisten-dumandan endişe edip geri durma! Atmosferine çarpan meteor taşlarıyla sarsılma! Feleğin dölyatağında gerinen mutlu yarınları gör ve rüyaların Hira’sında, hülyaların Tur’unda Sonsuz’dan gelen nefesleri duymaya çalış!’
Ekim ayının son günlerinde hazan mevsiminin bütün hüznü çökmüş hayata. Gökyüzü alev almış gibi kıpkızıl. Eskişehir Hapishanesi’nin penceresinde masum bir adam duruyor. Derinden derine inliyor iç yakan bir hüzün nağmesiyle. İnsanların ağlanacak hallerine gülmesine ağlıyor. İstikbali gören merceğiyle onların akıbeti hakkında endişe ediyor.
Manevî bir sinema ile karşısındaki lisenin büyük kızlarının elli sene sonraki vaziyetleri görünüyor ona. Onların bir kısmının hayatın gayesini anlamadan kabirde toprak olup azap çekmesine; diğer kısmının da yetmiş-seksen yaşında çirkinleşmiş, gençliğini kaybetmiş, sevgi beklediği nazarlardan nefret görmesine üzülüyor. Onların o acınacak hâllerine ağlıyor, kendi dertlerine değil.
Hücrede tam bir tecrid içerisinde kendisine çok şiddetli işkenceler yapılmasına aldırmıyor o. Sular içerisinde, karanlık ve soğuk bir hücrede 12 gün tutulması da heyecanını söndürmüyor onun. Öldüğü sanılarak tam 12 gün sonra hücresinin kapısının açılmasını da dert etmiyor. O hücreden çıkar çıkmaz pencereden şahit olduğu bu hadiseye üzülüyor. İnsanların ebedi bir ölümle ölmesinden korkuyor. Yağmur olup akıyor gözyaşları. Hapishanedeki arkadaşları onun gördüğü zulümler yüzünden duygulandığını zannedip soruyorlar ona ne olduğunu.
Gözyaşları içerisinde:
“Şimdi beni kendi hâlime bırakınız, gidiniz.” diyor o büyük adam.
Ne Rus kumandanı ne 31 Mart vakası ne Hurşit Paşa ve ne Mahmut Şevket Paşa… ne esaretler, zehirlemeler, sürgünler ve ne baskı rejimleri yıkamamış o Çağın Eşsiz Güzeli’ni… Ama, mahzun bir gönül, ebedi hayatını mahveden bir beden görünce üzülüyor, yıkılıyor işte… Yüksek bir kaleden düştüğü an bile kendi canı ve hayatı aklına gelmiyor. Dâvâsını, insanlığa hizmeti düşünüyor. Sesinin çıktığı kadar bağırıyor:
"Dâvâm, Dâvâm!" diyor.
İnsanlığın bekasına hizmet etmek onun nazarında öyle değerli bir şey olmuş ki, o meseleyi dâvâ edinmiş, onu hayatının gâyesi bilmiş; o dâvâ uğruna maddî-manevî her türlü fedakarlığı göze almış.. Ve "dâvâm" diyen bu adam zindanın penceresinden bir neslin yok edilmesine ağlıyor…
Kaybettikleri şeylerden habersiz olmalarına, gamsızlıklarına, rahmetten uzak kalmalarına ağlıyor!...
Duygularının dumura uğrayışına ve hoyratlaşan gönüllerine ağlıyor!...
Bugün o büyük dava adamının yerinde, yüzbinlerce masum insan duruyor o hapishane pencerelerinde. Memleketin her bir bucağı olmuş Eskişehir Hapishanesi. Suçsuz insanlar sürüklenmişler zindan köşelerine. Sadece onlar değil, onlarla birlikte eşleri, çocukları, bebekleri, yaşlı anne-babaları da koparılmış hayattan. Bu sefer masum insanlara duyulan kinin sınırını kestirmek çok zor. Zira, daha önce pek yaşanmamış böyle bir düşmanlığın benzeri.
Ve şimdi onlar ağlıyorlar… şefkatli bir hüzün, şaşkın bir teessüf ve sevgi dolu bir hasretle...
Bu güzel insanların yerine, caniler, esrarkeşler, katiller salınmışlar sokağa, şehre…okul kapılarına.. Taşlar bağlanmış, melek misal insanlar zincirlenmiş…
Samimi gönüller, Üstadları gibi gözyaşları içinde izliyorlar gencecik nesillerin yok edilmesini. Demir parmaklıklar, mahzenleri andıran ıslak, nemli duvarlar engelliyor onlara uzatılacak elleri…
Ne o büyük adamın pencereden izlediği raks eden kızlar kalmış okul bahçelerinde ne de kalp ve ruh hayatı… Şimdi her şey daha bir kötü olmuş.. Gençlerin kafası bulanık, baygın baygın bakıyorlar hayata… Her şeyi maddede arayan körlüğün paletleri altında ezilip preslenmişler... yapışmışlar nefsin asfaltına.
Televizyonlarda, gazetelerde, dergilerde…hayatın hemen her karesinde karakterli insan olmak yerin dibine geçiriliyor. Bir yarış halini almış, samimi Hizmet sevdalılarını küçük düşürmek. detler, ahlâk kaideleri mümkün olduğunca çiğneniyor. Mazur görülüyor her türlü çirkinlikler; hatta teşvik ediliyor. Gençlerin isyancı ruhu, serkeşliği, şehvanî arzuları, servet ve şöhret tutkusu körükleniyor olabildiğince. Hep görünmedik, bilinmedik şeyler… hayalden şatolar, âşığına visal vadeden bir fettan, bir alufte...
Bir zamanlar, Hizmet sevdalılarının ellerinde mefkure sahibi olan bu gençler, yürekler acısı bir manzara sergiliyor. Sindirilmiş, azmi kırılmış, çeşitli oyunlarla birbirine düşürülmüş. Çarpık fikirli, zayıf iradeli, azimsiz, şuursuz ve gayesiz bir nesil.
Hizmet düşmanlığında birleşen insafsız kalpler, insanı çıldırtacak şekilde basit bir menfaat arzusuna tutulmuşlar. Ülkede olup biten bu tükenişleri, zulümleri ölüm sessizliği içinde seyrediyorlar… Filmde izledikleri bir sahne kadar dahi üzülmüyorlar bu medeniyet beşiğinin yağmalanmasına…talan edilip yok edilmesine…
Ülkenin bir zamanlar destanlar yazan cesareti, kahramanlar doğuran aklı ve ilmî gücü koparılıp atılmış zindana. Bozguncuların, fesat ve süfyan şebekesinin tahribatına karşı tamir yolunu tutup can siperane mücadele edecek olan o garipler, kederle izliyorlar bunları hapishane penceresinden…
Bu ülkenin sözde Müslüman evlatları, bu masum insanlara kin duymakla, amel defterlerini sevapla doldurduğunu zannediyorlar… Onun için, öfke duydukları o masum bebekler eriyip giderken zindanlarda ya da hicret yollarında, bu insan namını taşıyan zavallı canlılar, zamanın yumuşak yatağında başını gaflet yastığına gömmüş, Cennet nimetlerini hayal ediyorlar...Arzularına göre kurdukları ve onlardan başkasına nasip olmayacak bu Cennetlerde, köşkler ve hurilerle kendilerinden geçiyorlar.
Onlar, kendilerine kadar ulaşan mukaddes değerlerin büyüsünü anlamıyorlar. Okuyup nasihat ettiklerini sinelerine indirmiyorlar, yaşamıyorlar; bu öğütlerin kendilerine de hitap ettiklerini hiç düşünmüyorlar. Başları bulutlarda menfaatlerini peylemeye çalışırken ayaklarının dibinden yatak odalarına kadar sızan kobraları, yılanları, çıyanları sezemiyorlar...
Ne mutlu o garip Hizmet insanlarına ki bütün bunlara takılıp kalmamışlar. Bir hapishane penceresine mahkum edilmişler; ama uğrunda ölecekleri kutsal düşüncelerine halel getirmemişler. Haksızlık karşısında eğilip bükülmemişler. Bir menfaate alınıp satılmamışlar. Onlar ki, kendi kurtuluşları kadar şu kendilerine zulmedenlerin evlatları için de kurtuluş yolu arıyorlar. Ne kadar sevgi dolu yürekler ki, her şeye rağmen hapishane pencerelerinden ülkenin evlatları için gözyaşı döküyorlar!
Ve ne mutlu onlara ki, Eskişehir Hapishanesi’nin penceresindeki o büyük adam:
‘Kardeşlerim! Sizin hapis meyveleriniz, benim nazarımda firdevs meyveleri gibi hoştur, kıymetlidir. Benim sizler hakkında büyük ümitlerimi ve dâvâlarımı tasdik ve tahkik ettiği gibi, tesanüdün kuvvetini pek güzel gösterdi.’ diyerek onları övüyor. (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ)
Ve ne bahtiyar o insanlar ki, kader onlara bir vazife taksimi yapmış. O hapishane penceresinde olmayan diğer kardeşleri, evlerine dönmeyen o yüz binlerce sahabeler gibi gittikleri yerlerde toprağın bağrına düşüp oraları yeşertmek için hicret yollarına düşmüşler…
Hazan mevsiminde olduğu gibi yaprak yaprak dökülüşün, çiçek çiçek soluşun arkasından yeniden varoluşun kapısında duruyor o yiğit Hizmet erleri. Kaybettikleri mallarından, gençliklerinden, makamlarından müteessir değiller. Sonsuza ermedeki hazzı kavramış olduklarından hallerine şükrediyorlar. Bu ağır süreç onlarda ebedi aleme karşı ciddi bir iştiyak uyandırmış.
Geride, o hapishane pencerelerinde kalan arkadaşlarına karşı çok merhametli, şefkatli ve vefalı bunlar. Bütün insanlığı himmetleri yapmanın sevdasıyla gurbete çıkmışlar. Gerektiğinde sevdaları için arzularını yüreklerine bastırmasını bilen gönüllüler bunlar. Sarsılmaz, yılmaz, dönmez, şefkat ve merhamet abidesi insanlar. Elleri tek bir şey için işleyecek, kafaları tek bir şey için çalışacak, ayakları tek bir şey için yürüyecek… koşacak: İnsanlığın huzur ve bekası…
Cânân dilemenin canı terk etmekle olacağını çok iyi biliyorlar. O Ebedi Cemal’e bir anlık kavuşma için yıllar yılı hicrana önceden kararlı onlar. Hakk rızası için yüzlerce defa gözyaşı ile yoğurdukları çamuru seve seve gözlerine sürme diye çekmeye razılar…
Sevgi ve hoşgörü medeniyetinin hizmetkarları onlar... Hayatın farklı renklerini bir tabloda kullanarak Picasso’nun ölümsüz eserleri gibi bir eser meydana getirme arzusunda olan sevdalıları…
Bir tarafta çok şiddetli kin ve hasedin meydana getirdiği sefillik, ayrılık, hastalık ve ölüm…
Diğer tarafta birilerinin nefretlerini kusmak için bu kahraman hizmet erlerinin arkasından söyledikleri yalanlar, iftiralar, hakaretler; yaptıkları zulümler, işkenceler…
Ama, filizleri, fideleri dünyanın dört bir yanını tutan bu yeniden diriliş hareketi bunlardan hiçbirine takılmayarak yoluna devam ediyor...
‘Şimdi gel sen de dikenler içinde olsan bile, bu davaya omuz ver, gül türküleri söyle! Çevrene yumuşatıcı nefeslerle bir şeyler fısılda! Toparlan, gönlüne açıl ve gelip ruhunun üzerine çöreklenen rahatlık cadısını kov!
Ah u enine hasret seccadene koş ve iniltilerini gözyaşlarınla nefeslendir! Nefeslendir ki bu ah u efgan ve bu mübarek damlalar, değil geçici karanlık ve dünyevi ateşleri, Cehennemin kıvılcımlarını dahi söndürüp, ateşin bağrında “berd u selâm”lara inkılap edecektir.
Çevrendeki sisten-dumandan endişe edip geri durma! Atmosferine çarpan meteor taşlarıyla sarsılma! Feleğin dölyatağında gerinen mutlu yarınları gör ve rüyaların Hira’sında, hülyaların Tur’unda Sonsuz’dan gelen nefesleri duymaya çalış!
Çalış ve çerağını, o ışıktan tutuştur; bir karanlık bucağı da sen aydınlat! Karanlığa sövmek değil, aydınlık yolunda bir mum yakmak marifet!... Yarasaları yarasalarla baş başa bırak! Her gün biraz daha ışığa doğru kayan şu talihli dünyada bizlere ruhun bestelerinden bir şeyler mırıldan!” ***
[Fikret Kaplan] 29.11.2019 [Samanyolu Haber]
Ekim ayının son günlerinde hazan mevsiminin bütün hüznü çökmüş hayata. Gökyüzü alev almış gibi kıpkızıl. Eskişehir Hapishanesi’nin penceresinde masum bir adam duruyor. Derinden derine inliyor iç yakan bir hüzün nağmesiyle. İnsanların ağlanacak hallerine gülmesine ağlıyor. İstikbali gören merceğiyle onların akıbeti hakkında endişe ediyor.
Manevî bir sinema ile karşısındaki lisenin büyük kızlarının elli sene sonraki vaziyetleri görünüyor ona. Onların bir kısmının hayatın gayesini anlamadan kabirde toprak olup azap çekmesine; diğer kısmının da yetmiş-seksen yaşında çirkinleşmiş, gençliğini kaybetmiş, sevgi beklediği nazarlardan nefret görmesine üzülüyor. Onların o acınacak hâllerine ağlıyor, kendi dertlerine değil.
Hücrede tam bir tecrid içerisinde kendisine çok şiddetli işkenceler yapılmasına aldırmıyor o. Sular içerisinde, karanlık ve soğuk bir hücrede 12 gün tutulması da heyecanını söndürmüyor onun. Öldüğü sanılarak tam 12 gün sonra hücresinin kapısının açılmasını da dert etmiyor. O hücreden çıkar çıkmaz pencereden şahit olduğu bu hadiseye üzülüyor. İnsanların ebedi bir ölümle ölmesinden korkuyor. Yağmur olup akıyor gözyaşları. Hapishanedeki arkadaşları onun gördüğü zulümler yüzünden duygulandığını zannedip soruyorlar ona ne olduğunu.
Gözyaşları içerisinde:
“Şimdi beni kendi hâlime bırakınız, gidiniz.” diyor o büyük adam.
Ne Rus kumandanı ne 31 Mart vakası ne Hurşit Paşa ve ne Mahmut Şevket Paşa… ne esaretler, zehirlemeler, sürgünler ve ne baskı rejimleri yıkamamış o Çağın Eşsiz Güzeli’ni… Ama, mahzun bir gönül, ebedi hayatını mahveden bir beden görünce üzülüyor, yıkılıyor işte… Yüksek bir kaleden düştüğü an bile kendi canı ve hayatı aklına gelmiyor. Dâvâsını, insanlığa hizmeti düşünüyor. Sesinin çıktığı kadar bağırıyor:
"Dâvâm, Dâvâm!" diyor.
İnsanlığın bekasına hizmet etmek onun nazarında öyle değerli bir şey olmuş ki, o meseleyi dâvâ edinmiş, onu hayatının gâyesi bilmiş; o dâvâ uğruna maddî-manevî her türlü fedakarlığı göze almış.. Ve "dâvâm" diyen bu adam zindanın penceresinden bir neslin yok edilmesine ağlıyor…
Kaybettikleri şeylerden habersiz olmalarına, gamsızlıklarına, rahmetten uzak kalmalarına ağlıyor!...
Duygularının dumura uğrayışına ve hoyratlaşan gönüllerine ağlıyor!...
Bugün o büyük dava adamının yerinde, yüzbinlerce masum insan duruyor o hapishane pencerelerinde. Memleketin her bir bucağı olmuş Eskişehir Hapishanesi. Suçsuz insanlar sürüklenmişler zindan köşelerine. Sadece onlar değil, onlarla birlikte eşleri, çocukları, bebekleri, yaşlı anne-babaları da koparılmış hayattan. Bu sefer masum insanlara duyulan kinin sınırını kestirmek çok zor. Zira, daha önce pek yaşanmamış böyle bir düşmanlığın benzeri.
Ve şimdi onlar ağlıyorlar… şefkatli bir hüzün, şaşkın bir teessüf ve sevgi dolu bir hasretle...
Bu güzel insanların yerine, caniler, esrarkeşler, katiller salınmışlar sokağa, şehre…okul kapılarına.. Taşlar bağlanmış, melek misal insanlar zincirlenmiş…
Samimi gönüller, Üstadları gibi gözyaşları içinde izliyorlar gencecik nesillerin yok edilmesini. Demir parmaklıklar, mahzenleri andıran ıslak, nemli duvarlar engelliyor onlara uzatılacak elleri…
Ne o büyük adamın pencereden izlediği raks eden kızlar kalmış okul bahçelerinde ne de kalp ve ruh hayatı… Şimdi her şey daha bir kötü olmuş.. Gençlerin kafası bulanık, baygın baygın bakıyorlar hayata… Her şeyi maddede arayan körlüğün paletleri altında ezilip preslenmişler... yapışmışlar nefsin asfaltına.
Televizyonlarda, gazetelerde, dergilerde…hayatın hemen her karesinde karakterli insan olmak yerin dibine geçiriliyor. Bir yarış halini almış, samimi Hizmet sevdalılarını küçük düşürmek. detler, ahlâk kaideleri mümkün olduğunca çiğneniyor. Mazur görülüyor her türlü çirkinlikler; hatta teşvik ediliyor. Gençlerin isyancı ruhu, serkeşliği, şehvanî arzuları, servet ve şöhret tutkusu körükleniyor olabildiğince. Hep görünmedik, bilinmedik şeyler… hayalden şatolar, âşığına visal vadeden bir fettan, bir alufte...
Bir zamanlar, Hizmet sevdalılarının ellerinde mefkure sahibi olan bu gençler, yürekler acısı bir manzara sergiliyor. Sindirilmiş, azmi kırılmış, çeşitli oyunlarla birbirine düşürülmüş. Çarpık fikirli, zayıf iradeli, azimsiz, şuursuz ve gayesiz bir nesil.
Hizmet düşmanlığında birleşen insafsız kalpler, insanı çıldırtacak şekilde basit bir menfaat arzusuna tutulmuşlar. Ülkede olup biten bu tükenişleri, zulümleri ölüm sessizliği içinde seyrediyorlar… Filmde izledikleri bir sahne kadar dahi üzülmüyorlar bu medeniyet beşiğinin yağmalanmasına…talan edilip yok edilmesine…
Ülkenin bir zamanlar destanlar yazan cesareti, kahramanlar doğuran aklı ve ilmî gücü koparılıp atılmış zindana. Bozguncuların, fesat ve süfyan şebekesinin tahribatına karşı tamir yolunu tutup can siperane mücadele edecek olan o garipler, kederle izliyorlar bunları hapishane penceresinden…
Bu ülkenin sözde Müslüman evlatları, bu masum insanlara kin duymakla, amel defterlerini sevapla doldurduğunu zannediyorlar… Onun için, öfke duydukları o masum bebekler eriyip giderken zindanlarda ya da hicret yollarında, bu insan namını taşıyan zavallı canlılar, zamanın yumuşak yatağında başını gaflet yastığına gömmüş, Cennet nimetlerini hayal ediyorlar...Arzularına göre kurdukları ve onlardan başkasına nasip olmayacak bu Cennetlerde, köşkler ve hurilerle kendilerinden geçiyorlar.
Onlar, kendilerine kadar ulaşan mukaddes değerlerin büyüsünü anlamıyorlar. Okuyup nasihat ettiklerini sinelerine indirmiyorlar, yaşamıyorlar; bu öğütlerin kendilerine de hitap ettiklerini hiç düşünmüyorlar. Başları bulutlarda menfaatlerini peylemeye çalışırken ayaklarının dibinden yatak odalarına kadar sızan kobraları, yılanları, çıyanları sezemiyorlar...
Ne mutlu o garip Hizmet insanlarına ki bütün bunlara takılıp kalmamışlar. Bir hapishane penceresine mahkum edilmişler; ama uğrunda ölecekleri kutsal düşüncelerine halel getirmemişler. Haksızlık karşısında eğilip bükülmemişler. Bir menfaate alınıp satılmamışlar. Onlar ki, kendi kurtuluşları kadar şu kendilerine zulmedenlerin evlatları için de kurtuluş yolu arıyorlar. Ne kadar sevgi dolu yürekler ki, her şeye rağmen hapishane pencerelerinden ülkenin evlatları için gözyaşı döküyorlar!
Ve ne mutlu onlara ki, Eskişehir Hapishanesi’nin penceresindeki o büyük adam:
‘Kardeşlerim! Sizin hapis meyveleriniz, benim nazarımda firdevs meyveleri gibi hoştur, kıymetlidir. Benim sizler hakkında büyük ümitlerimi ve dâvâlarımı tasdik ve tahkik ettiği gibi, tesanüdün kuvvetini pek güzel gösterdi.’ diyerek onları övüyor. (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ)
Ve ne bahtiyar o insanlar ki, kader onlara bir vazife taksimi yapmış. O hapishane penceresinde olmayan diğer kardeşleri, evlerine dönmeyen o yüz binlerce sahabeler gibi gittikleri yerlerde toprağın bağrına düşüp oraları yeşertmek için hicret yollarına düşmüşler…
Hazan mevsiminde olduğu gibi yaprak yaprak dökülüşün, çiçek çiçek soluşun arkasından yeniden varoluşun kapısında duruyor o yiğit Hizmet erleri. Kaybettikleri mallarından, gençliklerinden, makamlarından müteessir değiller. Sonsuza ermedeki hazzı kavramış olduklarından hallerine şükrediyorlar. Bu ağır süreç onlarda ebedi aleme karşı ciddi bir iştiyak uyandırmış.
Geride, o hapishane pencerelerinde kalan arkadaşlarına karşı çok merhametli, şefkatli ve vefalı bunlar. Bütün insanlığı himmetleri yapmanın sevdasıyla gurbete çıkmışlar. Gerektiğinde sevdaları için arzularını yüreklerine bastırmasını bilen gönüllüler bunlar. Sarsılmaz, yılmaz, dönmez, şefkat ve merhamet abidesi insanlar. Elleri tek bir şey için işleyecek, kafaları tek bir şey için çalışacak, ayakları tek bir şey için yürüyecek… koşacak: İnsanlığın huzur ve bekası…
Cânân dilemenin canı terk etmekle olacağını çok iyi biliyorlar. O Ebedi Cemal’e bir anlık kavuşma için yıllar yılı hicrana önceden kararlı onlar. Hakk rızası için yüzlerce defa gözyaşı ile yoğurdukları çamuru seve seve gözlerine sürme diye çekmeye razılar…
Sevgi ve hoşgörü medeniyetinin hizmetkarları onlar... Hayatın farklı renklerini bir tabloda kullanarak Picasso’nun ölümsüz eserleri gibi bir eser meydana getirme arzusunda olan sevdalıları…
Bir tarafta çok şiddetli kin ve hasedin meydana getirdiği sefillik, ayrılık, hastalık ve ölüm…
Diğer tarafta birilerinin nefretlerini kusmak için bu kahraman hizmet erlerinin arkasından söyledikleri yalanlar, iftiralar, hakaretler; yaptıkları zulümler, işkenceler…
Ama, filizleri, fideleri dünyanın dört bir yanını tutan bu yeniden diriliş hareketi bunlardan hiçbirine takılmayarak yoluna devam ediyor...
‘Şimdi gel sen de dikenler içinde olsan bile, bu davaya omuz ver, gül türküleri söyle! Çevrene yumuşatıcı nefeslerle bir şeyler fısılda! Toparlan, gönlüne açıl ve gelip ruhunun üzerine çöreklenen rahatlık cadısını kov!
Ah u enine hasret seccadene koş ve iniltilerini gözyaşlarınla nefeslendir! Nefeslendir ki bu ah u efgan ve bu mübarek damlalar, değil geçici karanlık ve dünyevi ateşleri, Cehennemin kıvılcımlarını dahi söndürüp, ateşin bağrında “berd u selâm”lara inkılap edecektir.
Çevrendeki sisten-dumandan endişe edip geri durma! Atmosferine çarpan meteor taşlarıyla sarsılma! Feleğin dölyatağında gerinen mutlu yarınları gör ve rüyaların Hira’sında, hülyaların Tur’unda Sonsuz’dan gelen nefesleri duymaya çalış!
Çalış ve çerağını, o ışıktan tutuştur; bir karanlık bucağı da sen aydınlat! Karanlığa sövmek değil, aydınlık yolunda bir mum yakmak marifet!... Yarasaları yarasalarla baş başa bırak! Her gün biraz daha ışığa doğru kayan şu talihli dünyada bizlere ruhun bestelerinden bir şeyler mırıldan!” ***
[Fikret Kaplan] 29.11.2019 [Samanyolu Haber]
Kehf Sûresi 19. ayetinin günümüze bakan yönleri neler? [Dr. Ali Demirel]
Soru: “Ashab-ı Kehf ile alakalı ilgili ayet-i kerimede “İçlerinden biri, ne kadar kaldınız, dedi...” (Kehf Sûresi, 18/19) buyruluyor. Ayetten açıkça anlaşıldığına göre bu soruyu soran kişi içlerinden birisi. Peki o kişi, neden “Ne kadar kaldık?” demiyor da “Ne kadar kaldınız?” diyor? İkinci sorum ise bu ayet-i kerimenin günümüze bakan yönleri nelerdir?” (Halil K.)
Sorunun cevabına geçmeden önce bahsini ettiğiniz ayet-i kerimeyi bi hatırlayalım:
“İşte, onları nasıl uyuttu isek, (durumları hakkında) birbirlerine sorsunlar (ve böylece Allah’ın kudreti ve ahiretle ilgili büyük bir gerçek ortaya çıksın) diye öylece de uyandırdık. İçlerinden biri, “Bu (uyku) halinde ne kadar kaldınız?” diye sordu. Bir kısmı, “Bir gün, belki bir günden de az!” diye cevap verdi. Diğerleri ise, “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir.” dedi.
Şimdi siz onu bırakın da içinizden birini şu akçenizle şehre gönderin. Yiyeceğin en temiz ve helalinden bulup bir miktar alıp getirsin. Fakat çok gizli ve dikkat çekmeyecek şekilde hareket etsin de varlığınızı ve bulunduğunuz yeri hiç kimseye sakın hissettirmesin.” (Kehf Sûresi, 18/19)
Öncelikle sizin de ifade ettiğiniz gibi “Ne kadar kaldınız?” cümlesini kuran zat, Ashab-ı Kehf’ten birisidir. Bu konuda tefsir alimlerimizin ittifakı söz konusudur. Ayrıca müfessirlerimiz, soruyu soran kişinin içlerindeki en büyükleri olduğunu ifade ederler.
Dolayısıyla, “Ne kadar kaldık?” yerine “Ne kadar kaldınız?” denilmesi, şüphesiz ağabey durumunda olan bir kişinin konumuna uygun bir ifade tarzıdır.
Aslında bunu günlük hayatımızda biz de bu şekilde kullanırız. Mesela bir grup arkadaşınızla birlikte diyelim ki bir yerde misafir olarak kaldınız. Ve içlerindeki en büyükleri de sizsiniz.
Sizin, arkadaşlarınıza “Arkadaşlar, geceyi nasıl geçirdiniz? Dinlenebildiniz mi?” şeklinde bi soru sorduğunuzu farz edelim. Peki bu durumda sizin orada kalmadığınız anlamı çıkar mı? Elbette çıkmaz.
Dolayısıyla ayet-i kerimedeki cümleyi sarf eden zat, Ashab-ı Kehf’ten birisidir ve az önce verdiğimiz anlam bütünlüğü içinde bu ifadeyi kullanmıştır.
İkinci sorunuza geçelim.
İlgili ayet-i kerimede, inanmış sineler için her dönemde geçerliliğini koruyan bir takım kaidelere işaretler edildiğini görüyoruz.
Meselâ, “Şimdi siz onu bırakın da, içinizden birini şu akçenizle şehre gönderin. Yiyeceğin en temiz ve helâlinden bulup bir miktar alıp getirsin. Fakat çok gizli ve dikkat çekmeyecek şekilde hareket etsin de varlığınızı ve bulunduğunuz yeri hiç kimseye sakın hissettirmesin.” cümlelerinde İslâmî sosyal hayat, dayanışma ve yardımlaşma; yeme-içmeye dikkat çekildiğini görüyoruz.
Ayrıca ayette her dönem zor şartlarda Cenab-ı Allah’ın dinine hizmet eden Müslümanların nelere dikkat etmeleri gerektiği konusunda önemli kaideler bulunduğu gibi Ashab-ı Kehf’in içinden çıktığı toplum hakkında çok önemli bilgiler de veriliyor.
Mesela, “İçinizden birini şu akçenizle şehre gönderin!” ifadeleri. Ashâb-ı Kehf’in içinde lider mevkiinde olduğu anlaşılan kişinin söylediği bu söz, bir hizmet cemaati içinde olması gereken İslâm kardeşliğini ortaya koyuyor.
Bu kişinin, elinde tuttuğu para için “akçeniz” demesinde, bir tekerleme halinde söylenen “Şeriat’ta benim malım, benim malım; senin malın, senin malındır. Tarikat’ta senin malın, senin malın; benim malım da senin malındır. Hakikat’te ise ne benim malım, ne senin malın; mal, Allah’ındır.” sözündeki hakikat vardır.
Özellikle bir hizmet cemaatinde ferdî servetten çok, bütün servetin Allah’ın ve Allah’tan olması gerçeğinden hareketle, şahısların mallarının herkesin malı gibi düşünülmesi ve kardeşler arasında tam bir yardımlaşma ve dayanışmanın hâkim olması gerekir.
Diğer bir mesele, bahis mevzuu lider kişi, “İçinizden birini şehre gönderin!” demekle, kimseye bir emirde bulunmuyor, yapılması gerekeni, yapılmasını istediği fiili grubun, cemaatin istişareyle alınmış bir kararı şeklinde ifade edip uygulanmasını da yine cemaate bırakıyor.
Böyle yapmakla da adeta, “Mesleğimiz, kardeşliktir. Kardeş, kardeşe peder olamaz; mürşid vaziyetini takınamaz.” düsturunun örnek bir uygulamasını sergiliyor.
“Yiyeceğin en temiz ve helâlinden bulup, bir miktar alıp getirsin!” ifadesinden bilhassa Hak davaya gönül veren kimselerin yeme-içmede hem muhteviyat, hem de kazanma noktasında helalliğe âzâmi dikkat göstermesi gerektiği anlaşılıyor.
Bundan, Ashab-ı Kehf’in içinden çıktığı toplumda yeme-içmede hem içerik, hem de kazanma bakımından helalliğe hiç dikkat edilmediğine de işaret var.
“Çok gizli ve dikkat çekmeyecek şekilde hareket etsin de, varlığınızı ve bulunduğunuz yeri hiç kimseye sakın hissettirmesin!” ifadesi, Ashab-ı Kehf’in içinden çıktığı toplumda çok despot ve dine düşman bir idarenin bulunduğu anlaşılıyor.
Öte yandan böylesi toplumlarda ve idareler altında Allah’ın dinine hizmet eden cemaat veya cemaatlerin, üzerlerine düşmanlık çekmeyecek şekilde davranmaları, tedbire azamî dikkat etmeleri gerektiği üzerinde duruluyor.
Doğrusunu elbette Rabbimiz bilir...
Sorunun cevabına geçmeden önce bahsini ettiğiniz ayet-i kerimeyi bi hatırlayalım:
“İşte, onları nasıl uyuttu isek, (durumları hakkında) birbirlerine sorsunlar (ve böylece Allah’ın kudreti ve ahiretle ilgili büyük bir gerçek ortaya çıksın) diye öylece de uyandırdık. İçlerinden biri, “Bu (uyku) halinde ne kadar kaldınız?” diye sordu. Bir kısmı, “Bir gün, belki bir günden de az!” diye cevap verdi. Diğerleri ise, “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir.” dedi.
Şimdi siz onu bırakın da içinizden birini şu akçenizle şehre gönderin. Yiyeceğin en temiz ve helalinden bulup bir miktar alıp getirsin. Fakat çok gizli ve dikkat çekmeyecek şekilde hareket etsin de varlığınızı ve bulunduğunuz yeri hiç kimseye sakın hissettirmesin.” (Kehf Sûresi, 18/19)
Öncelikle sizin de ifade ettiğiniz gibi “Ne kadar kaldınız?” cümlesini kuran zat, Ashab-ı Kehf’ten birisidir. Bu konuda tefsir alimlerimizin ittifakı söz konusudur. Ayrıca müfessirlerimiz, soruyu soran kişinin içlerindeki en büyükleri olduğunu ifade ederler.
Dolayısıyla, “Ne kadar kaldık?” yerine “Ne kadar kaldınız?” denilmesi, şüphesiz ağabey durumunda olan bir kişinin konumuna uygun bir ifade tarzıdır.
Aslında bunu günlük hayatımızda biz de bu şekilde kullanırız. Mesela bir grup arkadaşınızla birlikte diyelim ki bir yerde misafir olarak kaldınız. Ve içlerindeki en büyükleri de sizsiniz.
Sizin, arkadaşlarınıza “Arkadaşlar, geceyi nasıl geçirdiniz? Dinlenebildiniz mi?” şeklinde bi soru sorduğunuzu farz edelim. Peki bu durumda sizin orada kalmadığınız anlamı çıkar mı? Elbette çıkmaz.
Dolayısıyla ayet-i kerimedeki cümleyi sarf eden zat, Ashab-ı Kehf’ten birisidir ve az önce verdiğimiz anlam bütünlüğü içinde bu ifadeyi kullanmıştır.
İkinci sorunuza geçelim.
İlgili ayet-i kerimede, inanmış sineler için her dönemde geçerliliğini koruyan bir takım kaidelere işaretler edildiğini görüyoruz.
Meselâ, “Şimdi siz onu bırakın da, içinizden birini şu akçenizle şehre gönderin. Yiyeceğin en temiz ve helâlinden bulup bir miktar alıp getirsin. Fakat çok gizli ve dikkat çekmeyecek şekilde hareket etsin de varlığınızı ve bulunduğunuz yeri hiç kimseye sakın hissettirmesin.” cümlelerinde İslâmî sosyal hayat, dayanışma ve yardımlaşma; yeme-içmeye dikkat çekildiğini görüyoruz.
Ayrıca ayette her dönem zor şartlarda Cenab-ı Allah’ın dinine hizmet eden Müslümanların nelere dikkat etmeleri gerektiği konusunda önemli kaideler bulunduğu gibi Ashab-ı Kehf’in içinden çıktığı toplum hakkında çok önemli bilgiler de veriliyor.
Mesela, “İçinizden birini şu akçenizle şehre gönderin!” ifadeleri. Ashâb-ı Kehf’in içinde lider mevkiinde olduğu anlaşılan kişinin söylediği bu söz, bir hizmet cemaati içinde olması gereken İslâm kardeşliğini ortaya koyuyor.
Bu kişinin, elinde tuttuğu para için “akçeniz” demesinde, bir tekerleme halinde söylenen “Şeriat’ta benim malım, benim malım; senin malın, senin malındır. Tarikat’ta senin malın, senin malın; benim malım da senin malındır. Hakikat’te ise ne benim malım, ne senin malın; mal, Allah’ındır.” sözündeki hakikat vardır.
Özellikle bir hizmet cemaatinde ferdî servetten çok, bütün servetin Allah’ın ve Allah’tan olması gerçeğinden hareketle, şahısların mallarının herkesin malı gibi düşünülmesi ve kardeşler arasında tam bir yardımlaşma ve dayanışmanın hâkim olması gerekir.
Diğer bir mesele, bahis mevzuu lider kişi, “İçinizden birini şehre gönderin!” demekle, kimseye bir emirde bulunmuyor, yapılması gerekeni, yapılmasını istediği fiili grubun, cemaatin istişareyle alınmış bir kararı şeklinde ifade edip uygulanmasını da yine cemaate bırakıyor.
Böyle yapmakla da adeta, “Mesleğimiz, kardeşliktir. Kardeş, kardeşe peder olamaz; mürşid vaziyetini takınamaz.” düsturunun örnek bir uygulamasını sergiliyor.
“Yiyeceğin en temiz ve helâlinden bulup, bir miktar alıp getirsin!” ifadesinden bilhassa Hak davaya gönül veren kimselerin yeme-içmede hem muhteviyat, hem de kazanma noktasında helalliğe âzâmi dikkat göstermesi gerektiği anlaşılıyor.
Bundan, Ashab-ı Kehf’in içinden çıktığı toplumda yeme-içmede hem içerik, hem de kazanma bakımından helalliğe hiç dikkat edilmediğine de işaret var.
“Çok gizli ve dikkat çekmeyecek şekilde hareket etsin de, varlığınızı ve bulunduğunuz yeri hiç kimseye sakın hissettirmesin!” ifadesi, Ashab-ı Kehf’in içinden çıktığı toplumda çok despot ve dine düşman bir idarenin bulunduğu anlaşılıyor.
Öte yandan böylesi toplumlarda ve idareler altında Allah’ın dinine hizmet eden cemaat veya cemaatlerin, üzerlerine düşmanlık çekmeyecek şekilde davranmaları, tedbire azamî dikkat etmeleri gerektiği üzerinde duruluyor.
Doğrusunu elbette Rabbimiz bilir...
[Dr. Ali Demirel] 29.11.2019 [Samanyolu Haber]
Kavuşma [Asım Yıldırım]
Yaklaşık üç buçuk yıldan beri ailesinden ayrı yaşayan bir arkadaşımız daha bugün ailesine kavuştu.
Ne acılar yaşadı..
Ne kadar garip kaldı..
Ne kadar sancı çekti kimse bilemez.
Bu türden ayrılık acısı çekenleri ancak ve ancak aynı hasreti çekenler bilebilir.
Az önce birbirlerine kavuştuklarında çekilen fotoğrafı yollamış bir arkadaş.
Allah’a hamd ederek ve gözyaşlarıyla baktım fotoğrafa.
Haberi alır almaz, ardı ardına mesajlar yazmaya başladım arkadaşımıza.
Ama kendisi beni görüntülü olarak aradı.
Konuşamayacağımı biliyordum o yüzden aramamıştım.. Ama o arayınca açmak zorunda kaldım.
Ama konuşamadım ağlamaktan, bakamadım kameraya.
O da ağlıyordu.
Sonra konuşuruz diyerek kapatmak zorunda kaldım.
Müslüman olduğunu söyleyen zalim şakşakçılarına,
Masumlara her türlü iftiraları atan müfterilere,
Yalanlara, iftiralara aracılık eden kandırılmış kıtalara,
Dün yanımızda gözükmek için şekilden şekle giren dost görünümlü palyaçolara,
Milletin öz evlatlarına kurulan tuzağı, yapılan zulmü ve haksızlığı görmeyen körlere, kör-sağır-dilsiz kalmakta ısrar eden zavallılara,
Dün övgüler dizdikleri ve hiçbir zararlarını görmedikleri örnek alınası insanlara bugün yafta takan münafıklar topluluğunun suratına şöyle haykırmak isterdim
(okuyucularımın affına sığınarak);
“Bizzat ne zararımı gördünüz ulan!”
“Bizzat ne kötülüğümü gördünüz ulan!”
“Hanginize zulmettim ulan!”
“Yıllarca kadın-çocuk, asker-polis, köylü-kentli demeden katleden gerçek teröristlere bana/bize davrandığınız gibi dayılanabildiniz mi ulan!
“Ulan hiç mi düşünmüyorsunuz –Ya Hu, onlarca yıldır tanıdığımız, iyi dediğimiz bu insanların bir gecede ‘kötü’ olmaları mümkün mü, diye!”
“Ulan hiç mi vicdanınız yok, hiç mi düşünmüyorsunuz ‘ya bunlar gerçekten masumsa’ diye!”
Allah Kerîm.
Bu günler geçecek.
Bu dünyada olması en büyük dileğimdir ama ahirete kalsa da olur;
Karşılaşacağız elbet.
Hukuk önünde ve/veya Mahkeme-i Kübra’da karşı karşıya gelecek ve hakkımızı son damlasına kadar alacağız inşallah.
Biz değil, utanan Siz olacaksınız!
Ama önce, bu dünyada dizlerinizi döveceğiniz çok hadise gelecek başınıza!
O masum yavruların ah’ı eritecek sizi.. İnşaallah.
Göreceksiniz.
Ne acılar yaşadı..
Ne kadar garip kaldı..
Ne kadar sancı çekti kimse bilemez.
Bu türden ayrılık acısı çekenleri ancak ve ancak aynı hasreti çekenler bilebilir.
Az önce birbirlerine kavuştuklarında çekilen fotoğrafı yollamış bir arkadaş.
Allah’a hamd ederek ve gözyaşlarıyla baktım fotoğrafa.
Haberi alır almaz, ardı ardına mesajlar yazmaya başladım arkadaşımıza.
Ama kendisi beni görüntülü olarak aradı.
Konuşamayacağımı biliyordum o yüzden aramamıştım.. Ama o arayınca açmak zorunda kaldım.
Ama konuşamadım ağlamaktan, bakamadım kameraya.
O da ağlıyordu.
Sonra konuşuruz diyerek kapatmak zorunda kaldım.
Müslüman olduğunu söyleyen zalim şakşakçılarına,
Masumlara her türlü iftiraları atan müfterilere,
Yalanlara, iftiralara aracılık eden kandırılmış kıtalara,
Dün yanımızda gözükmek için şekilden şekle giren dost görünümlü palyaçolara,
Milletin öz evlatlarına kurulan tuzağı, yapılan zulmü ve haksızlığı görmeyen körlere, kör-sağır-dilsiz kalmakta ısrar eden zavallılara,
Dün övgüler dizdikleri ve hiçbir zararlarını görmedikleri örnek alınası insanlara bugün yafta takan münafıklar topluluğunun suratına şöyle haykırmak isterdim
(okuyucularımın affına sığınarak);
“Bizzat ne zararımı gördünüz ulan!”
“Bizzat ne kötülüğümü gördünüz ulan!”
“Hanginize zulmettim ulan!”
“Yıllarca kadın-çocuk, asker-polis, köylü-kentli demeden katleden gerçek teröristlere bana/bize davrandığınız gibi dayılanabildiniz mi ulan!
“Ulan hiç mi düşünmüyorsunuz –Ya Hu, onlarca yıldır tanıdığımız, iyi dediğimiz bu insanların bir gecede ‘kötü’ olmaları mümkün mü, diye!”
“Ulan hiç mi vicdanınız yok, hiç mi düşünmüyorsunuz ‘ya bunlar gerçekten masumsa’ diye!”
Allah Kerîm.
Bu günler geçecek.
Bu dünyada olması en büyük dileğimdir ama ahirete kalsa da olur;
Karşılaşacağız elbet.
Hukuk önünde ve/veya Mahkeme-i Kübra’da karşı karşıya gelecek ve hakkımızı son damlasına kadar alacağız inşallah.
Biz değil, utanan Siz olacaksınız!
Ama önce, bu dünyada dizlerinizi döveceğiniz çok hadise gelecek başınıza!
O masum yavruların ah’ı eritecek sizi.. İnşaallah.
Göreceksiniz.
[Asım Yıldırım] 29.11.2019 [Samanyolu Haber]
Eyyüb'üm Nasılsın? [Harun Tokak]
Gurbette bir taziye evindeyiz. Kuzey ülkesinin göklerini bürüyen bulutlar ağlamamak için kendilerini zor tutuyorlar. Gurbette annesini kaybetmiş soylu genç gibi kirpiklerinin ucundaki damlalar düştü düşecek.
Yolda yürürken mahşere doğru yürüyor gibi başını hafif öne eğerek yürüyen vakur ve sessiz delikanlının yüzünde gurbette annesini kaybetmiş olmanın derin hüznü var.
Güldüğünü hiç görmediğim bu ağırbaşlı suskun yiğit iyice sessizliğe bürünmüş.
İçindeki fırtınaları dışarıya hissettirmeyecek kadar bir soyluluğa sahip olan suskun sultan taziyeleri kabul ederken yine sayılı kelimelerle karşılık veriyor.
Ölümün ağırlığının sindiği odanın içeresindeki insanlar düşünceli kumrular gibi sessizce oturuyorlar. Sanki sessizliği uyandırmaktan korkarcasına herkes susuyor. Güzel sesli bir hafızın okumaya başladığı Kur'an o ağır havayı dağıtıyor. Dualar ediliyor.
Okunan Kur'an ve edilen duaların ardından “Allah rahmet etsin” sözü bütün odayı dolaşıyor.
Sonra gurbette duymaya alıştığımız hep bildik soru…
“Memlekete mi götüreceksiniz?
“Babam memlekette ama onu ziyarete bile gidemiyoruz, anam yanımızda olsun istedik hiç değilse sık sık ziyaretine gideriz”
Her insanın imtihanı kendince…
1960’lı yıllarda başlamış Türklerin Avrupa macerası...
Sirkeci’den kalkan o tren taşımış Batı’ya ilk gurbetçileri.
Bir kampana çalar analar, ağlar
Oğul oğul çocuklar öksüz gelinler dul.
Aksam olur hüzün çöker
Omuzlarım bir bir düşer
Sirkeci’den tren gider
Gözyaşımı döker gider
Sirkeci’den tren gider
Erzurumlu Duran
Ankaralı Burhan gider
Sirkeci’den tren gider
Bir yaldızlı Kur'an gider…
Bir gurbetçinin dediği gibi, “Bu gurbet ellerde kaybolup gidiyoruz. İlk geldiğimde ben de namazlarımı kılıyor, orucumu tutuyordum. Ama zaman içinde bir çiçek gibi solup gidiyoruz. Burada çiçekler bile bizimkiler gibi kokmuyor.”
İlk gelenlerin içinde bir kor gibi yanmış durmuş memleket özlemi.
Özlemler şarkılara, türkülere, filmlere konu olmuş.
Sonraki nesiller gurbetleri vatan bellemişler.
Bir başka taziye evine gitmek için suskun ve soylu gencin evinden ayrılıyoruz. Gurbette sanki yaprak dökümü.
Bulutlar daha fazla tutamıyor gözpınarlarına dolan damlaları. Hafiften bir yağmur çiselemeye başlıyor. Bu mevsim, hisli insanlar gibi bulutların gözü hep yaşlı.
Bu defa da babalarını kaybetmiş kardeşlerin evindeyiz. İlk kuşak pılını pırtısını toplamış bir başka âleme göçüyor.
İlk uğradığım ışık evinin duvarında gördüğüm ve beynimde şimşekler çaktıran o yazı aklıma geliyor.
“İnsan bir yolcudur. Çocukluktan gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder. Her iki hayatın ihtiyaçları Malikül Mülk tarafından verilmiştir.”
Gurbette bir ölüm olduğu zaman herkesin evinden sanki cenaze çıkmış gibi üzülüyorlar, bir doğum olduğu zaman da herkesin çocuğu olmuş gibi seviniyorlar. Düğünler de öyle.
Ölüm Allah’ın emri
Ah şu ayrılık olmasaydı” sözleri buralarda daha bir derinden hissediliyor.
Baş köşede oturanlardan biri kardeşlerden birine, “baban senin Kur’an okumanı çok severdi, oku da bir son defa dinlesin” diyor.
“Babam beni çok dinledi siz buyurun “ diyor.
“Odanın içi Kur’an sesi ile doluyor. Herkes başını eğmiş huşu içinde dinliyor.
Okunan Kur’an ve edilen duaların ardından “Allah rahmet etsin” sözü yine bütün odayı dolaşıyor.
Sonra gurbette duymaya alıştığımız yine hep o bildik soru…
“Memlekete mi götüreceksiniz?
“Evet”
Hepiniz buradasınız, buraya defnetseydiniz”
“Vasiyeti öyle… Beni toprağıma götürün” dedi.
“Başında gidebilecek misiniz”?
“Derin kuyulardan daha derin bir suskunluk”
Her insanın imtihanı kendince…
İnsanlar kendi ülkelerinde de imtihanlar yaşıyorlar ama gurbettekilerinki bir başka.
İnsan her sabah uyanırken sanki kendisini memleketinde zannediyor.
Ülkesinde olmadığını anlayınca da bir hüzün çöküyor üzerine.
İnsanlar ülkelerine yasaklı olmamak için pek çok şeylerini feda ediyorlar.
İlk gelenler, sonbaharda dalından düşen yapraklar gibi bir bir düşüyorlar. Ama onlar hep kendi doğdukları topraklara gömülmek istiyorlar. Bunun için bir ömür boyu aidatlar ödüyorlar. Diyar-ı gurbette insanın kendi ülkesine gömülmesinin bir bedeli var.
Yarım asrı aşkın bir süre önce körpe bir delikanlı olarak doğduğunuz toprakları yürüyerek terk edeceksiniz.
Geride nice aşklar, sevdalar, hatıralar, gözü yaşlı insanlar bırakacaksınız. Sonra da gurbetlerde ufka baka baka ihtiyarlayacaksınız. Onca hasret onca özlem…
En sonunda tahta bir tabutla bir arabanın içinde yeşil bir örtünün altında doğduğunuz topraklara geri döneceksiniz.
Ülkelerine yasaklı oldukları için evlatlarınız sizinle gelemeyecekler. Üzerinize bir kürek toprak bile atamayacaklar. Taze toprak yığının başında bir Fatiha bile okuyamayacaklar. Sonra olsun diyorsunuz; babaları, gurbetin onca yılgınlığına kapılmadan uzaklardan Fatihalar, Yasinler uçuran evlatlar yetiştirmiş ya…
Herkesin imtihanı kendince…
Kazanmak da var kaybetmekte…
Gurbette babalarını kaybetmiş pırıl pırıl evlatların taziye evindeyiz. Dışarda hafiften bir yağmur çiseliyor.
“Bugünler de gelir geçer.” Diyor odadakilerden biri.
Acılar, çaresizlikler insanı Rabbine yaklaştırır. Böyle zamanlarda hiç olmadık ilahi iltifatlara mazhar olur insan. İlahi bir radarla aralıksız izlendiğini fark eder.
Böyle anlarda yaralı gönüller coşkun akan yeraltı suları gibi çağlar.
Gözler Eyyub gibi ağlar.
O zamanlarda ilahi bir nida ahvalini sorar.
Sonra anlarsınız ki, bazen O’nun sizden aldıkları verdiklerinden daha değerlidir.
Tıpkı Eyyub as gibi…
Peygamberlerin hemen hepsinin olduğu gibi Eyyub (as) da büyük acılarla sınanmış bir peygamberdir.
O bir sabır kahramanıdır.?
Oldukça varlıklı biridir.
İrem bağları gibi büyüleyici bağ ve bahçelere sahiptir.
Ovalara, obalara sığmayan sürüleri vardır.
Önce sürüleri telef olur.
Sonra bağlar bahçeler…
Daha sonra bir sarsıntı ile konağı yıkılır.
Çocukları ölür.
“O verdi o aldı” der ve bütün bu olanları sabırla karşılar.
Hanımı ile baş başa kalır.
Sınav bitmemiştir.
Bir gün hastalanır.
Hastalık bütün bedenini kaplar.
Kasaba sakinleri hastalığın bulaşıcı olabileceğinden korktukları için kasabadan çıkmasını isterler.
Hanımı ona kasabanın dışında bir çardak kurar.
Yunus As ise balığın karnından bütün kozmik âlemlerin Rabbi olan Allah’a seslenir, “Ey Kendisinden başka ilah olamayan Allah’ım!”
Öyle birinden yardım istemeli ki O nun hem balığa hem karanlığa hem denize hem geceye sözü geçsin.
Hastalık kalbine ve diline ilişince , “Rabbim! Zarar bana dokundu. Sen merhametlilerin en merhametlisin” diye durumunu Allah’a arz eder.
Eyyub as kulübesinden “Ey Benim Rabbim!” diye inler.
Bedenindeki hastalığa sözü geçecek birine seslenir.
Hanımı, bir gün kasabadan döndüğünde kulübenin içinde tıpkı Yusuf gibi genç ve güzel birinin oturmakta olduğunu görür.
“Eyyub’um nerde?” der.
“Ben Eyyub‘um”
“Hayır! O yaşlı ve hastaydı”
“Rabbim bana şifa verdi, Rabbimin gönderdiği şu suda yıkandım, sağlığıma kavuştum, gençleştim ve güzelleştim.”
Allah, aldıklarını bir bir geri verir.
Eyyub as yine bağlarına, bahçelerine, sürülerine kavuşur.
Kasabalılar etrafına toplanır.
Onun sohbetlerini dinlemeye başlarlar.
Bir gün birisi, “Ey Allah’ın Peygamberi! Sen Allah’ın nasıl sevgili bir kulusun ki, aldıklarını geri verdi”
“Hayır’! Sizin dediğiniz gibi değil, aldıkları daha değerli idi.”
“Nedir aldığı”
“Benim bütün bedenim yara bere içinde iken her seher vakti Rabbim bana “Eyyub‘um nasılsın?” Diye seslenirdi.
Şimdi sormuyor.”
[Harun Tokak] 29.11.2019 [Samanyolu Haber]
Yolda yürürken mahşere doğru yürüyor gibi başını hafif öne eğerek yürüyen vakur ve sessiz delikanlının yüzünde gurbette annesini kaybetmiş olmanın derin hüznü var.
Güldüğünü hiç görmediğim bu ağırbaşlı suskun yiğit iyice sessizliğe bürünmüş.
İçindeki fırtınaları dışarıya hissettirmeyecek kadar bir soyluluğa sahip olan suskun sultan taziyeleri kabul ederken yine sayılı kelimelerle karşılık veriyor.
Ölümün ağırlığının sindiği odanın içeresindeki insanlar düşünceli kumrular gibi sessizce oturuyorlar. Sanki sessizliği uyandırmaktan korkarcasına herkes susuyor. Güzel sesli bir hafızın okumaya başladığı Kur'an o ağır havayı dağıtıyor. Dualar ediliyor.
Okunan Kur'an ve edilen duaların ardından “Allah rahmet etsin” sözü bütün odayı dolaşıyor.
Sonra gurbette duymaya alıştığımız hep bildik soru…
“Memlekete mi götüreceksiniz?
“Babam memlekette ama onu ziyarete bile gidemiyoruz, anam yanımızda olsun istedik hiç değilse sık sık ziyaretine gideriz”
Her insanın imtihanı kendince…
1960’lı yıllarda başlamış Türklerin Avrupa macerası...
Sirkeci’den kalkan o tren taşımış Batı’ya ilk gurbetçileri.
Bir kampana çalar analar, ağlar
Oğul oğul çocuklar öksüz gelinler dul.
Aksam olur hüzün çöker
Omuzlarım bir bir düşer
Sirkeci’den tren gider
Gözyaşımı döker gider
Sirkeci’den tren gider
Erzurumlu Duran
Ankaralı Burhan gider
Sirkeci’den tren gider
Bir yaldızlı Kur'an gider…
Bir gurbetçinin dediği gibi, “Bu gurbet ellerde kaybolup gidiyoruz. İlk geldiğimde ben de namazlarımı kılıyor, orucumu tutuyordum. Ama zaman içinde bir çiçek gibi solup gidiyoruz. Burada çiçekler bile bizimkiler gibi kokmuyor.”
İlk gelenlerin içinde bir kor gibi yanmış durmuş memleket özlemi.
Özlemler şarkılara, türkülere, filmlere konu olmuş.
Sonraki nesiller gurbetleri vatan bellemişler.
Bir başka taziye evine gitmek için suskun ve soylu gencin evinden ayrılıyoruz. Gurbette sanki yaprak dökümü.
Bulutlar daha fazla tutamıyor gözpınarlarına dolan damlaları. Hafiften bir yağmur çiselemeye başlıyor. Bu mevsim, hisli insanlar gibi bulutların gözü hep yaşlı.
Bu defa da babalarını kaybetmiş kardeşlerin evindeyiz. İlk kuşak pılını pırtısını toplamış bir başka âleme göçüyor.
İlk uğradığım ışık evinin duvarında gördüğüm ve beynimde şimşekler çaktıran o yazı aklıma geliyor.
“İnsan bir yolcudur. Çocukluktan gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder. Her iki hayatın ihtiyaçları Malikül Mülk tarafından verilmiştir.”
Gurbette bir ölüm olduğu zaman herkesin evinden sanki cenaze çıkmış gibi üzülüyorlar, bir doğum olduğu zaman da herkesin çocuğu olmuş gibi seviniyorlar. Düğünler de öyle.
Ölüm Allah’ın emri
Ah şu ayrılık olmasaydı” sözleri buralarda daha bir derinden hissediliyor.
Baş köşede oturanlardan biri kardeşlerden birine, “baban senin Kur’an okumanı çok severdi, oku da bir son defa dinlesin” diyor.
“Babam beni çok dinledi siz buyurun “ diyor.
“Odanın içi Kur’an sesi ile doluyor. Herkes başını eğmiş huşu içinde dinliyor.
Okunan Kur’an ve edilen duaların ardından “Allah rahmet etsin” sözü yine bütün odayı dolaşıyor.
Sonra gurbette duymaya alıştığımız yine hep o bildik soru…
“Memlekete mi götüreceksiniz?
“Evet”
Hepiniz buradasınız, buraya defnetseydiniz”
“Vasiyeti öyle… Beni toprağıma götürün” dedi.
“Başında gidebilecek misiniz”?
“Derin kuyulardan daha derin bir suskunluk”
Her insanın imtihanı kendince…
İnsanlar kendi ülkelerinde de imtihanlar yaşıyorlar ama gurbettekilerinki bir başka.
İnsan her sabah uyanırken sanki kendisini memleketinde zannediyor.
Ülkesinde olmadığını anlayınca da bir hüzün çöküyor üzerine.
İnsanlar ülkelerine yasaklı olmamak için pek çok şeylerini feda ediyorlar.
İlk gelenler, sonbaharda dalından düşen yapraklar gibi bir bir düşüyorlar. Ama onlar hep kendi doğdukları topraklara gömülmek istiyorlar. Bunun için bir ömür boyu aidatlar ödüyorlar. Diyar-ı gurbette insanın kendi ülkesine gömülmesinin bir bedeli var.
Yarım asrı aşkın bir süre önce körpe bir delikanlı olarak doğduğunuz toprakları yürüyerek terk edeceksiniz.
Geride nice aşklar, sevdalar, hatıralar, gözü yaşlı insanlar bırakacaksınız. Sonra da gurbetlerde ufka baka baka ihtiyarlayacaksınız. Onca hasret onca özlem…
En sonunda tahta bir tabutla bir arabanın içinde yeşil bir örtünün altında doğduğunuz topraklara geri döneceksiniz.
Ülkelerine yasaklı oldukları için evlatlarınız sizinle gelemeyecekler. Üzerinize bir kürek toprak bile atamayacaklar. Taze toprak yığının başında bir Fatiha bile okuyamayacaklar. Sonra olsun diyorsunuz; babaları, gurbetin onca yılgınlığına kapılmadan uzaklardan Fatihalar, Yasinler uçuran evlatlar yetiştirmiş ya…
Herkesin imtihanı kendince…
Kazanmak da var kaybetmekte…
Gurbette babalarını kaybetmiş pırıl pırıl evlatların taziye evindeyiz. Dışarda hafiften bir yağmur çiseliyor.
“Bugünler de gelir geçer.” Diyor odadakilerden biri.
Acılar, çaresizlikler insanı Rabbine yaklaştırır. Böyle zamanlarda hiç olmadık ilahi iltifatlara mazhar olur insan. İlahi bir radarla aralıksız izlendiğini fark eder.
Böyle anlarda yaralı gönüller coşkun akan yeraltı suları gibi çağlar.
Gözler Eyyub gibi ağlar.
O zamanlarda ilahi bir nida ahvalini sorar.
Sonra anlarsınız ki, bazen O’nun sizden aldıkları verdiklerinden daha değerlidir.
Tıpkı Eyyub as gibi…
Peygamberlerin hemen hepsinin olduğu gibi Eyyub (as) da büyük acılarla sınanmış bir peygamberdir.
O bir sabır kahramanıdır.?
Oldukça varlıklı biridir.
İrem bağları gibi büyüleyici bağ ve bahçelere sahiptir.
Ovalara, obalara sığmayan sürüleri vardır.
Önce sürüleri telef olur.
Sonra bağlar bahçeler…
Daha sonra bir sarsıntı ile konağı yıkılır.
Çocukları ölür.
“O verdi o aldı” der ve bütün bu olanları sabırla karşılar.
Hanımı ile baş başa kalır.
Sınav bitmemiştir.
Bir gün hastalanır.
Hastalık bütün bedenini kaplar.
Kasaba sakinleri hastalığın bulaşıcı olabileceğinden korktukları için kasabadan çıkmasını isterler.
Hanımı ona kasabanın dışında bir çardak kurar.
Yunus As ise balığın karnından bütün kozmik âlemlerin Rabbi olan Allah’a seslenir, “Ey Kendisinden başka ilah olamayan Allah’ım!”
Öyle birinden yardım istemeli ki O nun hem balığa hem karanlığa hem denize hem geceye sözü geçsin.
Hastalık kalbine ve diline ilişince , “Rabbim! Zarar bana dokundu. Sen merhametlilerin en merhametlisin” diye durumunu Allah’a arz eder.
Eyyub as kulübesinden “Ey Benim Rabbim!” diye inler.
Bedenindeki hastalığa sözü geçecek birine seslenir.
Hanımı, bir gün kasabadan döndüğünde kulübenin içinde tıpkı Yusuf gibi genç ve güzel birinin oturmakta olduğunu görür.
“Eyyub’um nerde?” der.
“Ben Eyyub‘um”
“Hayır! O yaşlı ve hastaydı”
“Rabbim bana şifa verdi, Rabbimin gönderdiği şu suda yıkandım, sağlığıma kavuştum, gençleştim ve güzelleştim.”
Allah, aldıklarını bir bir geri verir.
Eyyub as yine bağlarına, bahçelerine, sürülerine kavuşur.
Kasabalılar etrafına toplanır.
Onun sohbetlerini dinlemeye başlarlar.
Bir gün birisi, “Ey Allah’ın Peygamberi! Sen Allah’ın nasıl sevgili bir kulusun ki, aldıklarını geri verdi”
“Hayır’! Sizin dediğiniz gibi değil, aldıkları daha değerli idi.”
“Nedir aldığı”
“Benim bütün bedenim yara bere içinde iken her seher vakti Rabbim bana “Eyyub‘um nasılsın?” Diye seslenirdi.
Şimdi sormuyor.”
İşte Bank Asya gerçeği [Analiz]
SAMANYOLUHABER | ANALİZ- Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın dikkatleri 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmalarından uzaklaştırmak ve Hizmet Hareketi'nden intikam almak için hedef tahtasına koyduğu Bank Asya'nın faizsiz bankacılık lisansı 20 Temmuz 2016 tarihinde keyfi bir kararla iptal edilmişti.
15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü bahanesiyle Hizmet Hareketi gönüllülerine yönelik Tenkil'de Bank Asya'da hesabı olan mudiler de gözaltına alındı.
Tek suçları devletin izni dahilinde faaliyet gösteren faizsiz bir bankanın müşterisi binlerce kişi "terör örgütü üyesi olmamakla birlikte..." diye başlayan akla ziyan gerekçelerle hapis cezasına mahkûm edildi.
AKP HÜKÜMETİ MÜLKİYET HAKKINI ALENEN ÇİĞNEDİ
Bank Asya'nın sermayedarlarının mülkiyet hakkı da hiçe sayıldı. Mülkiyet hakkından teşebbüs hürriyetine temel hakların nasıl ayak altına alındığına dair bir rapor hazırlandı.
Mülkiyet Hakkı İhlalleri İzleme platformu tarafından hazırlanan 35 sayfalık raporda, AKP'nin Bankacılık Kanunu'nu alenen çiğnediği ve Bank Asya'yı batırmak için planlı bir faaliyet yürüttüğü tarih tarih anlatılıyor.
Raporda dönemin Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu Başkanı Şakir Ercan Gül'ün açıkladığı rakamlara da yer verildi. Buna göre el konulduğu tarihte Bank Asya'nın kasasında 3 milyar TL'den fazla nakit bulunuyordu.
BDDK YANLIŞ VE ÇARPITILMIŞ RAPORLARLA EL KOYMAYA KILIF BULMAYA ÇALIŞTI
Raporun sonuç kısmında, şöyle deniliyor: “Sonuç olarak Bank Asya’ya el konulmasına dair işlemler ayrıntılı olarak incelendiğinde, Banka’nın, siyasi irade tarafından, Gülen (Hizmet) Hareketi ile girişilen mücadelenin aşamalarından biri olarak görüldüğü, bu kapsamda bankaya el konulması sürecinin, tamamen siyasi kararlar doğrultusunda şekillendiği, önce bankanın ekonomik değerlerinin kötüleştirilmesine yönelik adımlar atıldığı, sonrasında tasarlanmış bir süreç ile banka yönetiminin geçici olarak devralındığı, bu devirden sonra bankanın ekonomik verilerinin kötü olduğuna dair yanlış ve çarpıtılmış bilgiler içeren raporlar hazırlandığı ve bu raporlara dayanılarak, bankaya tamamen el konularak TMSF’ye devredildiği görülmektedir.”
BDDK'NIN HERHANGİ BİR BANKA HAKKINDA FONA DEVİR KARARI VERMEDEN ÖNCE BANKACILIK KANUNU'NA GÖRE ŞU ŞEMAYI TAKİP ETMESİ GEREKİYOR
TÜRKİYE, KENTBANK DAVASINDA OLDUĞU GİBİ AİHM’DE MAHKUM OLACAK!
Bank Asya Raporu'nda Süzer Holding'e ait Kentbank'a TMSF'ye devredilmesine dair açılan davada Avrupa İnsan Mahkemesi'nin (AİHM) Türkiye aleyhine verdiği karara da atıf yapıldı.
“Yukarıda ayrıntılı incelendiği üzere Banka’ya el konulması sürecinde idare tarafından yapılan eylem ve işlemlerin tamamına yakını hukuka aykırıdır." tespiti yapıldı.
AKP'nin hukuki mesnetten mahrum kararının AİHM'den döneceğine işaret edilen rapordu şu tespitler yer aldı: "Bank Asya’ya el konulması kararı AİHM ve ICSID yargılamalarına konu edildiği takdirde kuvvetle muhtemel Türkiye aleyhine neticelenecek yargılama süreçleri yaşanacaktır. BankAsya’ya el konulması ile ilgili iç hukukun son merhalesi olan Anayasa Mahkemesi tarafından verilen Kenan IŞIK kararı da tüm bu değerlendirmeler ışığında açıkça hukuki dayanaktan yoksun, hala devam etmekte olan siyasetin yargı üzerindeki etkisi altında alınmış bir karar olduğu izlenimini vermektedir.”
Raporda Erdoğan'ın talimatı ile kamu kurumlarının Bank Asya'da cari ya da vadeli hesaplarda tuttukları mevduatı nasıl çektiği de gözler önüne serildi. Örneğin Türk Hava Yolları (THY), 17 Aralık 2013'ten 28 Şubat 2014'e kadar olan iki aylık zaman zarfında 224 milyon TL'lik mevduatını 3 milyon TL'ye kadar indirmiş.
Bank Asya'nın hukuka aykırı şekilde nasıl el konulduğuna dair hazırlanan raporun tamamı için lütfen TIKLAYIN
[Samanyolu Haber] 29.11.2019
15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü bahanesiyle Hizmet Hareketi gönüllülerine yönelik Tenkil'de Bank Asya'da hesabı olan mudiler de gözaltına alındı.
Tek suçları devletin izni dahilinde faaliyet gösteren faizsiz bir bankanın müşterisi binlerce kişi "terör örgütü üyesi olmamakla birlikte..." diye başlayan akla ziyan gerekçelerle hapis cezasına mahkûm edildi.
AKP HÜKÜMETİ MÜLKİYET HAKKINI ALENEN ÇİĞNEDİ
Bank Asya'nın sermayedarlarının mülkiyet hakkı da hiçe sayıldı. Mülkiyet hakkından teşebbüs hürriyetine temel hakların nasıl ayak altına alındığına dair bir rapor hazırlandı.
Mülkiyet Hakkı İhlalleri İzleme platformu tarafından hazırlanan 35 sayfalık raporda, AKP'nin Bankacılık Kanunu'nu alenen çiğnediği ve Bank Asya'yı batırmak için planlı bir faaliyet yürüttüğü tarih tarih anlatılıyor.
Raporda dönemin Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu Başkanı Şakir Ercan Gül'ün açıkladığı rakamlara da yer verildi. Buna göre el konulduğu tarihte Bank Asya'nın kasasında 3 milyar TL'den fazla nakit bulunuyordu.
BDDK YANLIŞ VE ÇARPITILMIŞ RAPORLARLA EL KOYMAYA KILIF BULMAYA ÇALIŞTI
Raporun sonuç kısmında, şöyle deniliyor: “Sonuç olarak Bank Asya’ya el konulmasına dair işlemler ayrıntılı olarak incelendiğinde, Banka’nın, siyasi irade tarafından, Gülen (Hizmet) Hareketi ile girişilen mücadelenin aşamalarından biri olarak görüldüğü, bu kapsamda bankaya el konulması sürecinin, tamamen siyasi kararlar doğrultusunda şekillendiği, önce bankanın ekonomik değerlerinin kötüleştirilmesine yönelik adımlar atıldığı, sonrasında tasarlanmış bir süreç ile banka yönetiminin geçici olarak devralındığı, bu devirden sonra bankanın ekonomik verilerinin kötü olduğuna dair yanlış ve çarpıtılmış bilgiler içeren raporlar hazırlandığı ve bu raporlara dayanılarak, bankaya tamamen el konularak TMSF’ye devredildiği görülmektedir.”
BDDK'NIN HERHANGİ BİR BANKA HAKKINDA FONA DEVİR KARARI VERMEDEN ÖNCE BANKACILIK KANUNU'NA GÖRE ŞU ŞEMAYI TAKİP ETMESİ GEREKİYOR
TÜRKİYE, KENTBANK DAVASINDA OLDUĞU GİBİ AİHM’DE MAHKUM OLACAK!
Bank Asya Raporu'nda Süzer Holding'e ait Kentbank'a TMSF'ye devredilmesine dair açılan davada Avrupa İnsan Mahkemesi'nin (AİHM) Türkiye aleyhine verdiği karara da atıf yapıldı.
“Yukarıda ayrıntılı incelendiği üzere Banka’ya el konulması sürecinde idare tarafından yapılan eylem ve işlemlerin tamamına yakını hukuka aykırıdır." tespiti yapıldı.
AKP'nin hukuki mesnetten mahrum kararının AİHM'den döneceğine işaret edilen rapordu şu tespitler yer aldı: "Bank Asya’ya el konulması kararı AİHM ve ICSID yargılamalarına konu edildiği takdirde kuvvetle muhtemel Türkiye aleyhine neticelenecek yargılama süreçleri yaşanacaktır. BankAsya’ya el konulması ile ilgili iç hukukun son merhalesi olan Anayasa Mahkemesi tarafından verilen Kenan IŞIK kararı da tüm bu değerlendirmeler ışığında açıkça hukuki dayanaktan yoksun, hala devam etmekte olan siyasetin yargı üzerindeki etkisi altında alınmış bir karar olduğu izlenimini vermektedir.”
Raporda Erdoğan'ın talimatı ile kamu kurumlarının Bank Asya'da cari ya da vadeli hesaplarda tuttukları mevduatı nasıl çektiği de gözler önüne serildi. Örneğin Türk Hava Yolları (THY), 17 Aralık 2013'ten 28 Şubat 2014'e kadar olan iki aylık zaman zarfında 224 milyon TL'lik mevduatını 3 milyon TL'ye kadar indirmiş.
Bank Asya'nın hukuka aykırı şekilde nasıl el konulduğuna dair hazırlanan raporun tamamı için lütfen TIKLAYIN
[Samanyolu Haber] 29.11.2019
CNN Türk’ten skandal haber; çevreyi değil, filtrelerin maliyetini haber yaptı!
CNN Türk, skandal bir haberle yine gündemde. 21 Kasım’da Türkiye’nin çeşitli illerinde bulunan yaklaşık 15 termik santrale baca filtreleri takılmasını 2,5 yıl daha erteleyen kanun teklifi AKP ve MHP’lilerin oylarıyla kabul edilmişti. CNN Türk, bir termik santrale ‘filtre’ takılmasının maliyetini haberleştirdi! CNN Türk’ü, çevreyi değil de, ‘filtrelerin’ maliyetine haberleştirmesi kamuoyunun büyük tepkisini çekti.
İşte o skandal haber!
[TR724] 29.11.2019
İşte o skandal haber!
[TR724] 29.11.2019
Lüks hayatları deşifre olan ‘AKP çocukları’, hesapları kilitledi!
AKP’li ailelerin çocuklarının lüks ve şatafatlı hayatları sosyal medyaya sızdırıldı. Twitter’da AKP Çocukları (@AkpCocuklari) hesabından yapılan paylaşımlarda AKP’li çocukların yaşadıkları hayat hayrete düşürdü. Paylaşımlara göre Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yakın olan Mehmet-Furkan Kaya kardeşler ve onlara benzer isimler, devletten aldıkları ihalelerle bir anda zenginleşti. Paylaşımların kısa sürede binlerce kez RT alması üzerine, söz konusu gençler sosyal medya hesaplarını kilitledi.
Söz konusu isimlerin sosyal medya hesaplarından yapılan paylaşımlarda lüks yatlarda tatiller, son model arabalarla verilen pozlar yer alıyor. AKP’li gençlerin mafya lideri Sedat Peker’le yakın teması da dikkat çekiyor. Sadece devlet kurumlarına ve devletten fonlanan vakıflara çalışan Kalyon Ajans’ın her yerinde Sedat Peker var. Hesaptan paylaşılan görüntülere göre, çakarlı arabalarla gezen bu AKP’li gençler, protokol araçlarıyla tur atıyor.
[TR724] 29.11.2019
Söz konusu isimlerin sosyal medya hesaplarından yapılan paylaşımlarda lüks yatlarda tatiller, son model arabalarla verilen pozlar yer alıyor. AKP’li gençlerin mafya lideri Sedat Peker’le yakın teması da dikkat çekiyor. Sadece devlet kurumlarına ve devletten fonlanan vakıflara çalışan Kalyon Ajans’ın her yerinde Sedat Peker var. Hesaptan paylaşılan görüntülere göre, çakarlı arabalarla gezen bu AKP’li gençler, protokol araçlarıyla tur atıyor.
[TR724] 29.11.2019
Türkiye’nin yaşadığı bir hikaye: Turabi, Sudan’ı anlatıyor
Dünyaca ünlü İslam düşünürü Hasan Turabi, Sudan’ın eski Devlet Başkanı Ömer el-Beşir ve çevresindeki kadroların yolsuzluklar ve güç zehirlenmesi nedeniyle nasıl değişim geçirdiklerini anlatıyor. 1989’dan bu güne Sudan yönetiminin nasıl yozlaştığını anlatan Turabi, 2007’de verdiği ve son dönemde sosyal medyada viral olan bir ropörtajda, “Devletin mallarını ve paralarını eşi benzeri görülmemiş bir şekilde çalıp çırptılar. Sudan’da yolsuzluk her yeri kapladı. Sadece devletin zirvesinde değil, üst birimlerinden alt birimlerine kadar her yere yayıldı. Onlar bizim kardeşlerimiz değiller!” diyor.
Yazdığı eserlerle Müslüman coğrafyayı etkileyen Turabi, Batı medyasının da ilgi odağıydı. 1989’da eski Sudan Devlet Başkanı Ömer el-Beşir’in iktidara gelmesine destek verdi. Süreç içerisinde Sudan’daki yönetimin yozlaştığını belirttiği için Beşir ile yollarını ayırdı.
2001’de Beşir rejimi tarafından ev hapsine mahkum edilen Turabi, 2003’te salıverilse de 2004’te yeniden gözaltına alındı. Bir kaç yıl sonra gelen tepkileri hafifletmek için serbest bırakıldı. 5 Mart 2016’da vefat eden Turabi son nefesine kadar Beşir rejiminin yaşadığı yozlaşma, yolsuzluk ve adaletsizlikleri dillendirmeye, uyarmaya devam etti.
‘AİLEM İÇİN BİR EV BİLE ALDIĞIMI GÖRÜRSENİZ BENİ ASIN’ DERDİ
“Sudan’ın vicdanı, bilge sesi” olarak anılan Turabi, 2007’de el-Hiwar TV’ye verdiği röportajında Beşir ve çevresindeki kadroların yolsuzluklar ve güç zehirlenmesi nedeniyle nasıl değişim geçirdiklerini şu sözlerle anlatıyor: “Yollarımız ayrıldığında yolsuzluk daha kötü bir hale gelerek herkesi kapsadı. Bütün Sudanlılar bunu biliyorlar. Oysa ilk başlarda bizzat kendisi, ‘Eğer ailem için bir ev bile inşa ettiğimi görürseniz beni asın’ derdi.”
ALLAH’IN KENDİSİNİ GÖZETLEDİĞİNİ UNUTTU!
“Ben özellikle onu ya da bir başkasını kastetmiyorum. İktidara geldiğinde kendisini engelleyecek bir kriter ya da ölçü olmayan kimse, Allah’ın kendisini gözetip denetlediğini de unutur. Yolsuzluk, mal sevgisi ve ihtirası bir kanser gibi yavaş yavaş yayılarak onu ele geçirir ve ne kadar çalsa da doymamaya başlar. Sudanlılara liderlerini, önemli bakanlıkları ellerinde tutan bakanları, üst düzey makamlardaki yetkililere açıktan, alenen ve göstere göstere kocaman evleri nasıl insaş ettiklerini sorun. Sudan halkı, bu kişilerin maaşlarının bırakın mütevazi bir evi, bir oda bile inşa etmelerine yetmeyeceğini biliyor. Bütün bunların kaynağının ne olduğunu da biliyorlar ve soruyorlar: Bu nereden geldi? Bu nereden geldi?”
YOLSUZLUK HER YERİ KAPLADI
“Devletin mallarını ve paralarını eşi benzeri görülmemiş bir şekilde çalıp çırptılar. Sudan’da yolsuzluk her yeri kapladı. Sadece devletin zirvesinde değil, üst birimlerinden alt birimlerine kadar her yere yayıldı. Herkes, ‘Yetkililer çalıyorsa petrol gelirlerini zimmetlerine geçiriyorlarsa, bizim neyimiz eksik’ demeye başladı. Dürüstlük ve güvenilirlik kayboldu. Bunun yerine maddiyat ve para sevgisi herkesi ele geçirdi. Elbette herkesin böyle oldğunu iddia etmiyoruz. Şimdi kamu kurumları sözde sosyalizmi benimsedi. Ama aslında onlar bakanlıklardan daha çok yolsuzluğa batmış bir durumda.”
DÜN AZ BİR MALLARI VARDI, BUGÜN ÜZERLERİNE TONLARCA PARA YAĞIYOR
“Onlar bizim kardeşimiz değiller. Bizim kardeşlerimiz güvenilirlerdi. Doğrusu tam bir dürüstlük timsaliydiler. Çünkü sahip oldukları mallar çalmaya değmeyecek kadar azdı. Çok az bir mal ile imtihan oluyorlardı. Oysa bugün üzerlerine tonlarca para yağıyor. Dolayısıyla dürüst ve güvenilir imajları yerle bir oldu.”
[TR724] 29.11.2019
Yazdığı eserlerle Müslüman coğrafyayı etkileyen Turabi, Batı medyasının da ilgi odağıydı. 1989’da eski Sudan Devlet Başkanı Ömer el-Beşir’in iktidara gelmesine destek verdi. Süreç içerisinde Sudan’daki yönetimin yozlaştığını belirttiği için Beşir ile yollarını ayırdı.
2001’de Beşir rejimi tarafından ev hapsine mahkum edilen Turabi, 2003’te salıverilse de 2004’te yeniden gözaltına alındı. Bir kaç yıl sonra gelen tepkileri hafifletmek için serbest bırakıldı. 5 Mart 2016’da vefat eden Turabi son nefesine kadar Beşir rejiminin yaşadığı yozlaşma, yolsuzluk ve adaletsizlikleri dillendirmeye, uyarmaya devam etti.
‘AİLEM İÇİN BİR EV BİLE ALDIĞIMI GÖRÜRSENİZ BENİ ASIN’ DERDİ
“Sudan’ın vicdanı, bilge sesi” olarak anılan Turabi, 2007’de el-Hiwar TV’ye verdiği röportajında Beşir ve çevresindeki kadroların yolsuzluklar ve güç zehirlenmesi nedeniyle nasıl değişim geçirdiklerini şu sözlerle anlatıyor: “Yollarımız ayrıldığında yolsuzluk daha kötü bir hale gelerek herkesi kapsadı. Bütün Sudanlılar bunu biliyorlar. Oysa ilk başlarda bizzat kendisi, ‘Eğer ailem için bir ev bile inşa ettiğimi görürseniz beni asın’ derdi.”
ALLAH’IN KENDİSİNİ GÖZETLEDİĞİNİ UNUTTU!
“Ben özellikle onu ya da bir başkasını kastetmiyorum. İktidara geldiğinde kendisini engelleyecek bir kriter ya da ölçü olmayan kimse, Allah’ın kendisini gözetip denetlediğini de unutur. Yolsuzluk, mal sevgisi ve ihtirası bir kanser gibi yavaş yavaş yayılarak onu ele geçirir ve ne kadar çalsa da doymamaya başlar. Sudanlılara liderlerini, önemli bakanlıkları ellerinde tutan bakanları, üst düzey makamlardaki yetkililere açıktan, alenen ve göstere göstere kocaman evleri nasıl insaş ettiklerini sorun. Sudan halkı, bu kişilerin maaşlarının bırakın mütevazi bir evi, bir oda bile inşa etmelerine yetmeyeceğini biliyor. Bütün bunların kaynağının ne olduğunu da biliyorlar ve soruyorlar: Bu nereden geldi? Bu nereden geldi?”
YOLSUZLUK HER YERİ KAPLADI
“Devletin mallarını ve paralarını eşi benzeri görülmemiş bir şekilde çalıp çırptılar. Sudan’da yolsuzluk her yeri kapladı. Sadece devletin zirvesinde değil, üst birimlerinden alt birimlerine kadar her yere yayıldı. Herkes, ‘Yetkililer çalıyorsa petrol gelirlerini zimmetlerine geçiriyorlarsa, bizim neyimiz eksik’ demeye başladı. Dürüstlük ve güvenilirlik kayboldu. Bunun yerine maddiyat ve para sevgisi herkesi ele geçirdi. Elbette herkesin böyle oldğunu iddia etmiyoruz. Şimdi kamu kurumları sözde sosyalizmi benimsedi. Ama aslında onlar bakanlıklardan daha çok yolsuzluğa batmış bir durumda.”
DÜN AZ BİR MALLARI VARDI, BUGÜN ÜZERLERİNE TONLARCA PARA YAĞIYOR
“Onlar bizim kardeşimiz değiller. Bizim kardeşlerimiz güvenilirlerdi. Doğrusu tam bir dürüstlük timsaliydiler. Çünkü sahip oldukları mallar çalmaya değmeyecek kadar azdı. Çok az bir mal ile imtihan oluyorlardı. Oysa bugün üzerlerine tonlarca para yağıyor. Dolayısıyla dürüst ve güvenilir imajları yerle bir oldu.”
[TR724] 29.11.2019
Gergerlioğlu Erdoğan’ın yardımcısına kaçırılmaları sordu, mikrofonu kapatıldı
HDP Kocaeli Milletvekili ve TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu, TBMM Cumhurbaşkanlığı Bütçe Komisyonu’nda, Türkiye’nin farklı illerinde kaçırılan ve daha sonra gözaltında oldukları öğrenilen kişileri sordu.
AKP’li Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın da yer aldığı toplantıda konuşan Gergerlioğlu’nun mikrofonu, Edirne, İstanbul ve Ankara’da yaşanan kaçırılma olaylarını hatırlattığı sırada kapatıldı.
Fuat Oktay’a soru sormak isteyen Gergerlioğlu, “Türkiye’de 28 insan kaçırıldı ve bu insanlar kendilerini devlet görevlisi olarak tanıtan kişiler tarafından kaçırıldı ve işkence edildi. Bunu bakanlıklara, Cumhurbaşkanlığı’na, Adalet, İçişleri Bakanlığı’na sorduk tek bir cevap alamadık. Meclis başkanlığı incelemedi ve ulusal mekanizmaların hiçbiri cevap vermedi” dedi. İnsanların kaçırılma anlarına ait görüntülerin bulunduğunu belirten Gergerlioğlu, bu görüntüler hakkında herhangi bir inceleme veya açıklama yapılmadığını söyledi.
OHAL döneminde KHK’yle ihraç edilen ve şubat ayında kaçırıldıkları öne sürülen 6 kişiden 4’ünün, 29 Temmuz tarihinde Ankara Terörle Mücadele Şubesi’nde gözaltında olduklarının ortaya çıktığını hatırlatan Gergerlioğlu, “Farklı illerdeki insanlar ışınlanmış gibi Ankara Emniyetinde ortaya çıktılar ve bu insanlar tutuklandı şu anda 34. Ağır ceza Mahkemesinde yargılanıyorlar MİT mahkemelerinin yapıldığı bir mahkeme burası. Bu duruşmalara ne insan hakları derneği yetkilileri alınıyor ne milletvekilleri alınıyor geçen Sayın Tanrıkulu gitmiş oda alınmadı ben de alınmadım. İnanılmaz bir uygulama devam ediyor” dedi.
Gergerlioğlu’nun konuşması sürerken Oktay, “Bu şeylerin tamamını reddediyorum” dedi.
Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Birleşmiş Milletler’e de konuyla ilgili cevap verilmediğini söyleyen Gergerlioğlu’nun mikrofonu aniden kapatıldı. Mikrofonun tekrar açılmasının ardından konuşmasına devam eden Gergerlioğlu, “Ulusal mekanizmaların hiçbiri cevap vermedi.Savcılıklara gittiler, elleri boş döndüler. Emniyet Müdürlüğü’ne gittiler hiçbir araştırma açıklama yapmadı. Defalarca soru önergesi verdim. Bakın sadece size Cumhurbaşkanlığı makamına üç yüzden fazla soru önergesi verdim en fazla yüzde onunu cevapladınız. Cevap vermiyorsunuz belki de cevap veremiyorsunuz. Diğer bakanlıklar da aynı şekilde, bir hukuk devleti böyle olmaz. Ulusal mekanizmalar iflas etti, uluslararası mekanizmalara da cevap verilmedi. Bunları birebir takip ettim” dedi.
[TR724] 29.11.2019
AKP’li Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın da yer aldığı toplantıda konuşan Gergerlioğlu’nun mikrofonu, Edirne, İstanbul ve Ankara’da yaşanan kaçırılma olaylarını hatırlattığı sırada kapatıldı.
Fuat Oktay’a soru sormak isteyen Gergerlioğlu, “Türkiye’de 28 insan kaçırıldı ve bu insanlar kendilerini devlet görevlisi olarak tanıtan kişiler tarafından kaçırıldı ve işkence edildi. Bunu bakanlıklara, Cumhurbaşkanlığı’na, Adalet, İçişleri Bakanlığı’na sorduk tek bir cevap alamadık. Meclis başkanlığı incelemedi ve ulusal mekanizmaların hiçbiri cevap vermedi” dedi. İnsanların kaçırılma anlarına ait görüntülerin bulunduğunu belirten Gergerlioğlu, bu görüntüler hakkında herhangi bir inceleme veya açıklama yapılmadığını söyledi.
OHAL döneminde KHK’yle ihraç edilen ve şubat ayında kaçırıldıkları öne sürülen 6 kişiden 4’ünün, 29 Temmuz tarihinde Ankara Terörle Mücadele Şubesi’nde gözaltında olduklarının ortaya çıktığını hatırlatan Gergerlioğlu, “Farklı illerdeki insanlar ışınlanmış gibi Ankara Emniyetinde ortaya çıktılar ve bu insanlar tutuklandı şu anda 34. Ağır ceza Mahkemesinde yargılanıyorlar MİT mahkemelerinin yapıldığı bir mahkeme burası. Bu duruşmalara ne insan hakları derneği yetkilileri alınıyor ne milletvekilleri alınıyor geçen Sayın Tanrıkulu gitmiş oda alınmadı ben de alınmadım. İnanılmaz bir uygulama devam ediyor” dedi.
Gergerlioğlu’nun konuşması sürerken Oktay, “Bu şeylerin tamamını reddediyorum” dedi.
Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Birleşmiş Milletler’e de konuyla ilgili cevap verilmediğini söyleyen Gergerlioğlu’nun mikrofonu aniden kapatıldı. Mikrofonun tekrar açılmasının ardından konuşmasına devam eden Gergerlioğlu, “Ulusal mekanizmaların hiçbiri cevap vermedi.Savcılıklara gittiler, elleri boş döndüler. Emniyet Müdürlüğü’ne gittiler hiçbir araştırma açıklama yapmadı. Defalarca soru önergesi verdim. Bakın sadece size Cumhurbaşkanlığı makamına üç yüzden fazla soru önergesi verdim en fazla yüzde onunu cevapladınız. Cevap vermiyorsunuz belki de cevap veremiyorsunuz. Diğer bakanlıklar da aynı şekilde, bir hukuk devleti böyle olmaz. Ulusal mekanizmalar iflas etti, uluslararası mekanizmalara da cevap verilmedi. Bunları birebir takip ettim” dedi.
[TR724] 29.11.2019
AYM’den, memuriyete girişte ‘güvenlik soruşturması’ şartına iptal
Anayasa Mahkemesi (AYM) 1 Şubat 2018 tarihli ve 7070 sayılı Olağanüstü Hal (OHAL) Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkındaki Kanun’un bazı maddelerinin iptal talebini görüştü. AYM, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından memuriyete girişlerde güvenlik soruşturması ve arşiv taraması yapılmasını içeren maddeyi iptal etti.
CHP milletvekilleri memuriyete girişte ‘güvenlik soruşturması’ şartına itiraz etmişti. Dava dilekçesinde, kamu hizmetine girme hakkının kanunla belirlenmesinin zorunlu olduğu, güvenlik soruşturmasının nasıl yapılacağına ilişkin herhangi bir düzenleme yapılmadığı, bireyin temel hak ve özgürlüklerini etkilediği, uygulamaya ilişkin tüm hususların idareye bırakılmasının yasama yetkisinin devrine sebebiyet verdiği öne sürüldü. Ayrıca bu kanunun Anayasa’nın 2., 7., 13., 70. ve 128. maddelerine aykırı olduğu belirtilmişti.
Güvenlik soruşturması ve arşiv taramasıyla elde edilen verilerin kişisel veri olduğu, özel yaşamla ilgili soru sorulmasının, bunu kaydedilmesinin özel hayata saygı hakkına sınırlama getirildiği belirtildi.
Sözlü sınavın iptali talebi reddedildi
Diken’in haberine göre, AYM’nin görüştüğü bir diğer konu ise Sağlık Bakanlığı’na bağlı sözleşmeli personel alımlarındaki sözlü sınavlardı. CHP’li milletvekilleri atama konusunda sözlü sınav zorunluluğunun sınırları belirsiz ve keyfiyete yol açabileceğini savundu. Sağlık Bakanlığı’ndaki diğer personelle, sözleşmeli personel arasında eşitsizliğe sebebiyet vereceği gerekçesiyle iptali talep edildi.
AYM, bu iptal talebini reddederken, sözlü sınav ve yerleştirmelerle ilgili esasların Sağlık Bakanlığı tarafından belirlenmesini Anayasa’ya aykırı buldu ve iptal etti.
‘Avukatla hükümlü görüşmesinin kaydedilmesi Anayasa’ya aykırı’
Terörle Mücadele Kanunu kapsamındaki suçlardan hükümlü olan, başka bir suçtan dolayı şüpheli veya sanık sıfatıyla avukatıyla görüşen hükümlülerin görüşmelerine ilişkin de yeni karar alındı.
Avukat ile hükümlü görüşmesinde görevlinin bulunmasının, belge örneklerinin el konulabilir olmasının ve görüşmenin kaydedilmesine dair bölümün Anayasa’ya aykırı olduğuna karar veren AYM, bu bölümü de iptal etti.
[TR724] 29.11.2019
CHP milletvekilleri memuriyete girişte ‘güvenlik soruşturması’ şartına itiraz etmişti. Dava dilekçesinde, kamu hizmetine girme hakkının kanunla belirlenmesinin zorunlu olduğu, güvenlik soruşturmasının nasıl yapılacağına ilişkin herhangi bir düzenleme yapılmadığı, bireyin temel hak ve özgürlüklerini etkilediği, uygulamaya ilişkin tüm hususların idareye bırakılmasının yasama yetkisinin devrine sebebiyet verdiği öne sürüldü. Ayrıca bu kanunun Anayasa’nın 2., 7., 13., 70. ve 128. maddelerine aykırı olduğu belirtilmişti.
Güvenlik soruşturması ve arşiv taramasıyla elde edilen verilerin kişisel veri olduğu, özel yaşamla ilgili soru sorulmasının, bunu kaydedilmesinin özel hayata saygı hakkına sınırlama getirildiği belirtildi.
Sözlü sınavın iptali talebi reddedildi
Diken’in haberine göre, AYM’nin görüştüğü bir diğer konu ise Sağlık Bakanlığı’na bağlı sözleşmeli personel alımlarındaki sözlü sınavlardı. CHP’li milletvekilleri atama konusunda sözlü sınav zorunluluğunun sınırları belirsiz ve keyfiyete yol açabileceğini savundu. Sağlık Bakanlığı’ndaki diğer personelle, sözleşmeli personel arasında eşitsizliğe sebebiyet vereceği gerekçesiyle iptali talep edildi.
AYM, bu iptal talebini reddederken, sözlü sınav ve yerleştirmelerle ilgili esasların Sağlık Bakanlığı tarafından belirlenmesini Anayasa’ya aykırı buldu ve iptal etti.
‘Avukatla hükümlü görüşmesinin kaydedilmesi Anayasa’ya aykırı’
Terörle Mücadele Kanunu kapsamındaki suçlardan hükümlü olan, başka bir suçtan dolayı şüpheli veya sanık sıfatıyla avukatıyla görüşen hükümlülerin görüşmelerine ilişkin de yeni karar alındı.
Avukat ile hükümlü görüşmesinde görevlinin bulunmasının, belge örneklerinin el konulabilir olmasının ve görüşmenin kaydedilmesine dair bölümün Anayasa’ya aykırı olduğuna karar veren AYM, bu bölümü de iptal etti.
[TR724] 29.11.2019
Kaydol:
Yorumlar (Atom)