AKP’li Yeneroğlu, eşleri kaçırılan aileleri dinledi: Susmak insanlığımızdan istifa etmektir

Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) tarafından kaçırıldığı ifade edilen Mustafa Yılmaz, Salim Zeybek ve Erkan Irmak’ın eşleri, AKP Milletvekili Mustafa Yeneroğlu’nu ziyaret etti.

BOLD-Uzun süredir kaçırılan eşlerini arayan Sümeyye Yılmaz, Betül Zeybek ve Nilüfer Irmak, Ankara Barosu’nun kaçırılma olayları ile ilgili hazırladığı raporu Adalet ve Kalkınma Partisi Milletvekili Mustafa Yeneroğlu’na taktim etti.

Kaçırılma olaylarını dinleyen ve Ankara Barosu’nun hazırladığı raporu okuduğunu ifade eden Yeneroğlu, sosyal medya hesabından “Bugün eşleri kaçırılan Sümeyye Yılmaz, Betül Zeybek, Nilüfer Irmak ile görüştüm. Hangi sebeple, kimler kaçırılmış olursa olsun, olayların tümüyle aydınlatılması hukuk devletinin olmazsa olmazıdır. Sürecin takipçisiyiz. @ankarabarosu’nun çalışması önemlidir.” paylaşımında bulundu.

“Aileleri dinleyen ve verileri inceleyen birisi olarak belirtiyorum” diyen Yeneroğlu, “Kaçırılan insanların akıbetlerinin aydınlığa kavuşturulmadığı her bir gün, hukuk devletini daha fazla sorgulatan ve kamu idaresine güveni zedeleyen gündür. Susmamız, insanlığımızdan istifa etmemiz manasına gelir.” dedi.

[BoldMedya.Com] 3.7.2019

‘TÜİK, enflasyon ‘düşük çıksın’ diye fiyatlara müdahale ediyor’

CHP Sözcüsü Faik Öztrak, bugün Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan enflasyon rakamlarını değerlendirdi. Açıklanan enflasyon rakamlarının gerçek enflasyonu yansıtmadığını ifade eden Öztrak, “TÜİK’in diğer verileri ve enflasyon verileriyle ilgili olarak kalite konusunda çok ciddi iddialar gündemde” dedi. Ötrak, bu iddiaların TÜİK’teki yönetim değişikliğinden sonra ‘ayyuka çıktığına’ dikkati çekti.  Öztrak’ın açıklamalarından bölümler şöyle:

‘ENFLASYON NEDEN ÖNEMLİ, ÇÜNKÜ MAAŞ ZAMLARI BELİRLENECEK’

“TÜİK Haziran ayına ait tüketici ve yurt içi enflasyon verilerini açıkladı. Enflasyon neden önemli? Çünkü memur, memur emeklilerinin, Bağ-Kur ve SSK emeklilerinin maaşları bu ilk altı aydaki enflasyona göre belirlenecektir. Memur ve memur emeklileri önümüzdeki dönemde yüzde 6 zam alacaklar, SSK ve Bağ-Kur emeklileri de yüzde 5 zam alacaklar. Hepimizin vicdanını yaralayan bir çifte standart var. Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu biliyorsunuz ilk toplantısında kurul üyelerinin 13 bin lira olan maaşını 18 bin liraya çıkardı, aylığı. Artış yüzde 40. Memur emeklisine yüzde 6, Bağ-kur SSK emeklisine yüzde 5, YİK üyelerine yüzde 40. Burada adalet yok.

‘TÜİK RAKAMLARI GERÇEK ENFLASYONU YANSITMIYOR’

“Şimdi yüzde 6 dedik, yüzde 5 dedik, bunlar TÜİK rakamları. Aslında bunların gerçek enflasyonu uzunca bir süredir yansıtmadığını biliyoruz. TÜİK’in diğer verileri ve enflasyon verileriyle ilgili olarak kalite konusunda çok ciddi iddialar gündemde. Bunları da araştırma önergeleri vasıtasıyla sorduk ama hiçbirine cevap alamıyoruz. Milletimiz soruların cevabını merakla bekliyor. Hatırlayacaksınız bu yıl başında gıdada fiyat toplama konusunda iş yeri seçim kriterlerinde TÜİK değişiklik yapmıştı. Eskiden çok sayıda yerden fiyat toplarken, şimdi en yüksek satış yapan sınırlı sayıda yerden fiyat topluyor. Buradan bakınca TÜİK endekslerinde gıda fiyatlarında aşağı doğru bir gidiş gördük.

‘TÜİK: BUGÜN ANKETÖRLERİMİZ GELECEK’

Bazı kalemlerde madde sepeti ağırlığı ve madde fiyatlarıyla hesaplanan ağırlık değişimleri ile aynı mal gruplarının piyasadaki fiyat değişimleri birbirini tutmuyor. Hatta bunun da ötesine gidilen bir şey var, şu anda konuşulan bazı üst düzey yetkililerin bu fiyat topladıkları sınırlı sayıdaki marketlere telefon açmak suretiyle ‘Bugün anketörlerimiz fiyat almaya gelecekler, şunda bu kadar indirim yapacaksınız’ diye doğrudan fiyatlara müdahale ettiklerine yönelik iddialar var. Özellikel bu iddialar TÜİK’teki yönetim değişikliğinden sonra, mevcut başkanın MB yönetim kuruluna atanmasından sonra ayyuka çıktığını görüyoruz.

‘PAZARDAKİ YANGIN BÖYLE MÜDAHALELERLE SÖNMEZ’

Ne yapılırsa yapılsın, mızrak çuvala sığmaz; pazarda yapılan yangının üstü böyle doğrudan müdahale etmekle kapatılamaz. Vatandaş biliyor, yaşadığı enflasyon yüzde 5 falan değil. Enflasyon farkını kapatmak için yapılması gereken maaş artışı da ne yüzde 5, ne yüzde 6. Kendilerine gelince yüzde 40, görüyorsunuz.”

[Kronos.News] 3.7.2019

Otomotiv Sanayii Derneği: ÖTV ve KDV indirimleri sona erdi, satışlar adeta durdu

OSD Başkanı Yenigün, teşvik ve desteklere rağmen pazarın yılbaşından beri yüzde 45 daraldığını hatırlatarak, “Vergi indirimlerinin bitmesiyle de satışlar adeta durdu” ifadesini kullandı.

BOLD – ÖTV ve KDV destek programının sona ermesiyle ilgili yazılı açıklama yapan Otomotiv Sanayii Derneği (OSD) Yönetim Kurulu Başkanı Haydar Yenigün, otomotiv sektöründe mevcut yatırımların korunabilmesi, ekosistemin faaliyetlerini devam ettirebilmesi ve yeni yatırımların çekilebilmesi için iç pazarın cazibesinin çok önemli bir etken olduğunu vurguladı.

İç pazarın yılın başından bu yana vergi indirimi desteğine rağmen yüzde 45 gerilediğine dikkati çeken Yenigün, “ÖTV ve KDV indirimlerinin sona ermesi ile de satışlar adeta durdu. Otomotiv sektörünün tamamı için önemli ölçüde destek sağlayan bu programın sona ermesi ile sektörün içinde bulunduğu koşullar daha da zorlaşmış oldu.

Bu durumda iç pazarın mevcut durumunu koruyabilmesi için otomotiv sektörünün tüm paydaşları olarak ortak beklentimiz, otomotivin Türkiye için en öncelikli sanayi olması kabulü ile sektörün bu dönemde zarar görmemesi için destek programlarının süreç boyunca devamının sağlanmasıdır” değerlendirmesinde bulundu.

“BÖYLE GİDERSE ÜRETİM DE DÜŞER”

Yenigün, vergi indirimlerinin uzatılmasına yönelik alınacak kararın otomotiv değer zincirinde faaliyet gösteren tüm oyuncular için kritik önemde olduğuna vurgu yaparak, “Söz konusu desteğin devam ettirilmemesi sanayinin üretim adetlerine de olumsuz olarak yansıyacaktır” uyarısını yaptı.

[BoldMedya.Com] 3.7.2019

Darbecilikten müebbet alan 5 günlük er Ahmet Özdemir: Yeter artık 3 yıl oldu!

14 kez müebbet hapis cezasına çarptırılan ve Silivri Cezaevinde bulunan 5 günlük er Ahmet Özdemir isyan etti: Yeter artık 3 yıl oldu.

BOLD – 15 Temmuz gecesi komutanlarının emriyle bilinmeze sürüklenen askeri öğrenciler de aileleri de artık sabırlarının son noktasında. O gece İstanbul Büyükşehir Belediye Binası önünde, halka ateş açmakla suçlanan ama hiçbir delil olmadığı halde müebbet hapis cezasına çarptırılan 5 günlük er Ahmet Özdemir (23) de isyan etti. Özdemir’in annesi Makbule Özdemir oğlunun kendisine “Anne yeter artık 3 yıl oldu. Melek teyzeye söyle, kim ile görüşecekse görüşsün” dediğini aktardı.

Makbule Özdemir oğlu ile yaptığı son telefon görüşmesini gözyaşlarıyla, başka bir mağdur anneye, yine müebbet alan Taha Furkan Çetinkaya’nın annesi Melek Çetinkaya’ya anlattı. Melek Çetinkaya sosyal medya hesabından “15 Temmuz’da 1 haftalık er olan askerin annesi beni aradı, ağlıyor. Oğlu telefonda anne Melek teyzeye söyle, kim ile görüşecekse görüşsün, yeter artık 3 yıl oldu. Karıncanın sesini duyan Rabbim, kurtar tüm masumları, evlatlarımızı ne olur. İlahi adaletini göster” diye feryat etti.

O GECE İBB ÖNÜNDE NE OLDU?

15 Temmuz gecesi askeri okul öğrencileri ve erler, ‘terör saldırı var’ diye komutanlarının emriyle İstanbul Boğaz Köprüsüne, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) binasına, TV kanallarına götürüldü. Ahmet Özdemir, Saraçhane’deki belediye hizmet binasına götürülenler arasındaydı.

Olay gecesi binanın önünde 14 vatandaş şehit oldu. Silivri Cezaevinde tutuklu bulunan Ahmet Özdemir, geçen yıl sonuçlanan davada 14 kişinin hayatını kaybetmesi nedeniyle 14 kez, darbeye katılmak suçundan ise 1 kez müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

METRİS KIŞLASINA 5 GÜN ÖNCE GELMİŞTİ

Çorumlu bir ailenin çocuğu olan 5 günlük er, 15 Temmuz’da Isparta’da acemi birliğini tamamlamış, İstanbul Metris Kışlasına geleli henüz 5 gün olmuştu. Ahmet Özdemir gönüllü avukatlığını üstlenen Gül Önder, davanın sonuçlandığı Mayıs 2018’de RS FM’den Yavuz Oğhan’a, 20 yaşında hapse gönderilen suçsuz bir ere yapılan haksızlıkları şöyle anlatmıştı:

ENGELLİ KARDEŞİNE BAKIYORDU

“15 Temmuz İBB binası işgali dosyasında Ahmet Özdemir’in gönüllü müdafiliğini üstlendim. Barodan atanmadım. Şahsi talebimdi. Ahmet Özdemir’in ailesi Çorum’da yaşıyor. Babası inşaatçı diyebiliriz, beton ustası. Günübirlik çalışıyor, yevmiye usulü. Annesi ev hanımı. Bir küçük kız kardeşi var. Bir de engelli kardeşi. Engelli kardeşinin bakımı ve iaşesinden de Ahmet Özdemir sorumluydu. Ahmet 22 aydır tutuklu olduğu için ailesi ciddi zorluk çekmekte.

1996 doğumlu olan Ahmet Özdemir, 3 yıldır haksız hukuksuz yere Silivri Cezaevinde.

ÜZERİNE ZİMMETLİ BİR SİLAHI BİLE YOK

Ahmet, anayasal düzeni bozmakla suçlanıyor. Darbe gecesi Isparta’da acemi birliğini tamamladıktan sonra İstanbul Metris Kışlasına geleli daha beş gün olmuş. Üzerine zimmetli bir silahı bile yok. O gece yataklarından kaldırılarak İBB’ye götürülüyor bu çocuklar.

Yat içtimasından sonra tatbikat var diyerek uyandırılıyorlar, akabinde kışlanın önünde hazır bekleyen araçlara bindirilirken, ilk defa gördükleri bir komutan geliyor, ‘ben albayım, emir komuta bendedir, terör saldırısı var’ diyor. Ve çocuklar bir anda kendilerini İBB’nin önünde buluyorlar.

KOMUTAN ATEŞ EMRİ VERİYOR AMA ERLER ŞAŞKINLIKTAN ATEŞ ETMİYORLAR

İBB binasının güvenliğini alacakları yönünde bahisle erleri çeşitli yerlere yerleştiriyorlar. Binanın içine giren erler de var. Kimseye bir zarar verilmiyor aslında ilk başlarda. Vatan Emniyet’ten (İstanbul Emniyet Müdürlüğü) vatandaşın İBB binasına yönlendirilmesiyle birlikte büyük bir kalabalık binanın önüne geliyor.

Albay Zeki Demir yaklaşan vatandaşı uzaklaştırmak amacıyla havaya ateş etmeye başlıyor. Devamında daha da saldırganlaşıp vatandaşlara ateş etmeye başlıyor. Ve erlere ateş emri veriyor ancak erler ateş etmiyor. Çünkü bir anda çatışma ortamı yaratıldığı için çocuklar neye uğradığını şaşırıyorlar.

“ATEŞ ETMEYENİ BEN VURURUM”

Bunun üzerine Albay Zeki Demir “Ateş edeceksiniz, ateş etmeyeni ben vururum” diyor. Bu emirden sonra çoğu havaya ateş ediyor, kimi donup kalıyor, hiçbir şekilde hareket edemiyor. Tartaklayarak, cebren, tehditle komutasına aldığı erler mecburen onun himayesinde olmak durumda kalıyorlar.

HASTANEYE GÖTÜRMELERİNE İZİN VERMEDİLER

Polis tarafından herhangi bir yakalama girişimi olmuyor. Bu çocuklar kaçabilenler kaçıyor, ağaçların, ambulansların arkasına saklanıyor. İki arkadaşları çatışmada yaralanıyor. Daha da acısı bu komutanlar erlerin ambulansla hastaneye götürülmelerine bile izin vermiyorlar uzun bir süre. Diğer erler, çoğu ağlamaya, korkmaya, titremeye başlıyorlar. Bir süre sonra komutanlarına yalvar yakar arkadaşlarının ambulanslara taşınmasına müsaade alıyorlar.

BİR ER İBB’DE ODAYA KENDİNİ KİTLİYOR

Ambulansın arkasına saklanan çocuklar da açıkta kaldıkları için saklanabilecekleri korunaklı yerler arıyorlar. Gece saat 02.30’da kendi çabalarıyla İBB içindeki güvenlik güçlerine teslim oluyorlar. Kimse onları teslim almıyor, bizzat kendileri gidiyor. Hatta üç er, teslim olayından önce kendini İBB’de bir odanın içine kitleyip kendine güvenli bir ortam yaratıyor.

O GÖRÜNTÜLERİN HİÇBİRİ DOSYAYA GETİRİLMEDİ

O gece 14 kişi şehit oluyor İBB önünde. O 14 kişiyi şehit edenler maalesef belli değil. Çünkü herhangi bir balistik incelemesi yapılmadı, eşleşmeler yapılmadı. Avukatlar olarak, savunma olarak bunları çokça talep ettik. Dosyaya görüntüler konulmadı.

İBB binasının çevresinde o kadar çok kamera var ki, hiçbir dosyaya celp edilmedi. Balistik incelemenin bu saatten sonra yapılması da mümkün değil. Fiziki imkansızlık denildi. ‘5 günlük er olduğu için üzerine zimmetli silah yok, hangi silahı kullandığı bile belli değil’ denildi. Bu 5 erin herhangi bir cana kast ettiğiyle ilgili dosyada hiçbir delil mevcut değil.

31 KİŞİ CEZA ALDI, 1 ER BERAAT ETTİ

Dosyada, 31 er ceza aldı.  1 er beraat etti. Müşteki ve tanık ifadeleri dışında hiçbir delil yok. Bu ifadelere binaen ateş etmediğini söyleyen askerlerden, hakkında aleyhine herhangi bir ifade olmayanları serbest bıraktılar. Bir müşteki, ateş edenler arasında 1.65-1.70 boylarında birisini tarif ediyor. 5 eri, tarif ettiği kişiye uygun olabilir diye teşhis ediyor. Yani bunlardan biri olabilir diyor. Ama 5 er de müebbetle cezalandırıldı.

ORHANLI GİŞELERİNDEKİ ŞEHİT

Bu yargılama çok garip. Daha acısını söyleyeyim size. Biz 22 aydır sesimizi duyurmaya çalışıyoruz. Dosyalarda yargılama yapılmıyor. Yeri geldiğinde bu çocukların hem avukatı, hem annesi, hem babası, hem ablası oluyoruz. Söyleyecek çok da sözümüz var. Şehitlerimizden birinin otopsi raporunda ölüm yeri olarak Orhanlı gişeleri yazılmış. Merhum şehidin eşi de ifadesinde “Eşim köprüye gitmek için evden çıkmıştı” diyor. Ancak bu şehit İBB önünde öldürülmüş gibi dosyada bulunuyor. Mahkemeye biz bunları anlatıyoruz, hiçbir şekilde bizi dinlemiyorlar.

GERÇEKLERİN ÜZERİNİ ÖRTMEYE ÇALIŞIYORLAR

Suçlu ile suçsuzu ayırmak için mahkemede maalesef biz bir çaba görmüyoruz. Aksine çokça dile de getirmeye çalışıyoruz. Mahkemeler gerçeklerin üzerini örtmeye çalışıyorlar. Asıl olan o 14 kişinin nasıl öldürüldüğünü tespit etmektir ama hiçbir mahkeme bu çabaya girmedi. Genel olarak bütün darbe yargılamalarında izlenen usul budur. Orada olmadığınızı biliyoruz sevgili erler diyorlar, biz sizin durumunuzu biliyoruz, ancak ‘müşterek faillik’ diye bir kurum var. Biz bu kuruma binaen size müebbet verebiliyoruz diyorlar.

HUKUKTA BU KADAR GENİŞ YORUM YAPILAMAZ

Bu ne demek; suçun faili olmamakla birlikte bir suçun işlenmesine yardım eden yahut izahi hareketlerle katkıda bulunan kişi de o suçu işlemiş gibi müşterek fail sıfatıyla yargılanır, cezalandırılır diyor kanun. Ancak biz burada çocukların mevcudiyetlerine, buranın altını çizmek istiyorum, olay yerindeki mevcudiyetlerine ceza biçiyoruz. Bu çok acı. Hukukta bu kadar geniş yorum yapılmaz. Ceza hukukunda usul esastır, delil olmadan cezalandırma yapılamaz. Burada toptancı bir yaklaşımla hareket edilerek orada bulunan herkese ceza verme yoluna gidiyoruz.

BU ÇOCUKLAR DAHA SİLAH TUTMAYI BİLMİYORLAR

Tahliye olan 11 er arasında benim 2 müvekkilim de var. Onlar biraz şanlıydı diyebiliriz. Şansları şuydu bir müşteki (olaydan zarar gören) onları birine benzetmedi. Yahut yanındaki arkadaşı kendi havaya ateş ederken havaya bakıyor bu çocuklar, çünkü daha silah tutmayı bile bilmiyorlar. O silahın kontrolünü elinde bulundurabilecek güce, bilgiye ve eğitime sahip değiller. Yanındakini şaşkaza (kazara) benzetmedi ve isimleri geçmedi. Bu nedenle dışarıdalar. Dışarıya çıktıklarında da zaten hiç gülmediler, sevinmediler aksine çok mutsuz bir şekilde tahliye oldular. İstinaf Mahkemesine başvurumuzu yaptık.

ERLERİN ORADAKİ VARLIKLARI CEZALANDIRMA İÇİN YETERLİ GÖRÜLDÜ

Ahmet Özdemir ve diğer erler, 1 kez darbe girişim nedeniyle, 14 ölüm dolayısıyla, kasten öldürme eyleminden 14 kez de müebbet aldılar. Aynı zamanda 182 yaralı var. Bu cezaları vermelerin için çocukların oradaki varlıkları yeterli görüldü. Mahkemeler genel itibariyle kendi içlerinde de çelişiyorlar bu kararları verirken. Çünkü kiriminal bir boyutun olmadığı bölgelerde bütün erler beraat etti. Tahliye edildi veyahut, yargılamaları devam ediyor. Ancak ölüm ve yaralamaların olduğu yerlerde, erlerin oradaki varlıkları cezalandırma nedeni olarak değerlendirildi. Çok ciddi bir çelişki var.

15 TEMMUZ’A DAİR HİÇBİR DAVADA BALİSTİK İNCELEME YAPILMADI

Hukuken bu çocukların durumu ortadadır aslında. Kimi TCK 30/4 haksızlık yanılgısından yararlanılarak cezalandırılmayacaktı, yahut TCK 28’e göre cebir ve tehdit altında havaya ateş eden yahut birine zarar vermiş olabilecek çocuklar varsa TCK 28 kapsamında değerlendirilip yine cezalandırılmayacaklardı. Hiçbir davada balistik inceleme yapılmadı. Köprü davasında da yapılmadı, Çengelköy davasında da yapılmadı, TRT, Harbiye davasında da yapılmadı.

AİLELERİ PERİŞAN

Aileleri perişanlar maalesef, cuma günü çıktı karar. Cumadan beri acil servislere taşınıyorlar. Kendilerine gelemediler henüz, gelebileceklerini de zannetmiyoruz. Çok kolay değil tabi. İstinafta karar onanacak mı bozulacak mı, çünkü şu anki konjoktürde çıkan kararlarda bir değişim yoluna gidilebilecek mi onu kestiremiyoruz maalesef. Bu olayın dünyada bir örneği yok…”

AHMET ÖZDEMİR: RÜTBELİYMİŞİM GİBİ YARGILANIYORUM

Er Ahmet Özdemir, geçen yıl gazeteci Yazgülü Aldoğan’a bir mektup yazmış ve “O gün belediye binasındaki güvenliklere silahımı verip teslim oldum. Kimseye zarar vermedim. Ama ne yazık ki rütbeliymişim gibi yargılanıyorum. Ailem ve ben hem maddi hem manevi zor durumdayız. Engelli kardeşim var 20 aydır görmüyorum. Sesini bile duymuyorum. Avukat tutacak maddi durumumuz yok. Bu davayla uğraşacak ne maddi ne manevi gücümüz yok” demişti.

[BoldMedya.Com] 3.7.2019

Enflasyonda ince taktikler: Son zamlar hesapta yok!

SAMANYOLUHABER | ANALİZ- "Sokağın enflasyonunu yansıtmıyor ve rakamlar gerçekçi değil" eleştirilerinin hedefindeki Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) haziran ayı enflasyon rakamlarını açıkladı.

Buna göre tüketici fiyatları endeksi (TÜFE) 2019 yılı haziran ayında bir önceki aya göre yüzde 0,03, bir önceki yılın aralık ayına göre yüzde 5,01 arttı. TÜFE'de bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 15,72 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 19,88 artış gerçekleşti.

ÇAYDAN ŞEKERE BENZİNDEN ELEKTRİĞE GELEN ZAMLAR HESAPTA YOK!

Oysa geçen hafta çaya, şekere, motorine, benzine, amme alacaklarının temerrüt faizine, elektriğe ve toptan doğalgaza yapılan ve yüzde 6 ila yüzde 17 arasında değişen oranlarda rekor zamlar gelmişti. Haziran ayı ve 6 aylık enflasyonu yukarı çekeceği bilindiği için zamların hepsi haziran sonuna saklandı.

MEMUR VE EMEKLİYE BİR DARBE DE ENFLASYON FARKINDAN

Böylece hükümet bir taşla iki kuş vurdu. Hem enflasyon olduğundan düşük gösterildi hem de memur ve emekliye verilecek enflasyon farkı daha düşük kaldı.

TÜİK'in son zamları dahil etmediği enflasyon rakamlarına göre SSK ve BAĞ-KUR emekli aylıklarına temmuz ayında yüzde 5,01 zam yapılacak.

Memur ve memur emeklilerinin aylıkları ise yüzde 6,01 oranında artırılacak. Maaşı ilk 6 ayda yüzde 4 artırılan memurlar aynı dönemde enflasyon yüzde 5 olduğu için temmuzda yüzde 1,1 enflasyon farkı alacak. Yapılan sözleşmede memurun 2'inci altı ay zammı yüzde 5 olarak belirlenmişti.

ENFLASYON YÜZDE 20, MAAŞ ARTIŞI YÜZDE 10

TÜİK'in ince taktikleri ile bile son 12 aylık enflasyon ortalaması yüzde 20 iken memurun maaşı sadece yüzde 10,1 artmış olacak.

Memur ve memur emeklisinin maaşı geçen seneye göre yüzde 10 erimiş oldu. Aynı şekilde mağdur edilen işçi ve işçi emeklisinin de maaşı eridi.

23 HAZİRAN'DAN SONRA ZAM YAĞMURU BAŞLADI

TÜİK fiyatları her ayın 10'unda ve 20'sinde derliyor. Bu takvim bilindiği halde son zam yağmurunun ayın sonunda başlaması "manidar" bulunmuştu.

23 Haziran'da İstanbul'da tekrar edilen ve Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) hezimeti ile sonuçlanan Büyükşehir Belediye Başkanlığı Seçimi'nden sonra gelen zam yağmurunun temmuz enflasyonuna ne kadar yansıyacağı ise şimdilik meçhul. 

Hazine Bakanı Berat Albayrak'ın sağ kolu olarak bilinen Yinal Yağan, TÜİK'in başına geçtiği günden beri enflasyon rakamlarına dair şaibe iddiaları bitmek bilmiyor.

Haziran ayı enflasyon verileri ile sokağın enflasyonu arasında giderek büyüyen uçurum rakamların manipüle edildiğini bir kere daha teyit etti.

Türkiye son rakamlarla dünyada enflasyonun en yüksek olduğu ilk 10 ülke arasında.

LOKANTA VE OTEL ZAMLARI İLK SIRADA

TÜİK'in açıkladığı verilere göre ana harcama grupları itibarıyla çeşitli mal ve hizmetlerde yüzde 1,86, eğitimde yüzde 1,50, sağlık ve ev eşyasında yüzde 0,57 artış gerçekleşti.

Giyim ve ayakkabıda yüzde 1,57 ve eğlence ve kültürde yüzde 0,04 düşüş gerçekleşti.

Enflasyonun en yüksek olduğu harcama grupları ise şöyle: Bir önceki yılın aynı ayına göre ev eşyası yüzde 22,51, lokanta ve oteller yüzde 20,84, alkollü içecekler ve tütün yüzde 19,24 ve gıda ve alkolsüz içecekler yüzde 19,20.

ÖZEL KAPSAMLI TÜFE GÖSTERGESİ (B) AYLIK YÜZDE 1,19 ARTTI

İşlenmemiş gıda ürünleri, enerji, alkollü içkiler ve tütün ile altın hariç TÜFE'de 2019 yılı haziran ayında bir önceki aya göre yüzde 1,19, bir önceki yılın aralık ayına göre yüzde 4,59, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 16,28 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 18,89 artış gerçekleşti.

Haziran ayında enflasyon sepetinde yer alan 418 maddeden 51'inin ortalama fiyatlarında değişim olmazken, 264 maddenin fiyatı arttı. 103 maddenin ortalama fiyatı ise düştü.

Limon, yurt içi turlar ve şehirler arası otobüs bileti en fazla zam gelen ilk üç kalem oldu.

ÜRETİCİ FİYATLARINDA ON İKİ AYIN ORTALAMASI YÜZDE 32,81

Yurt içi üretici fiyatları (Yİ-ÜFE) ise haziran ayında bir önceki aya göre yüzde 0,09, bir önceki yılın aralık ayına göre yüzde 8,09, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 25,04 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 32,81 arttı.

Sanayinin dört sektöründen biri olan madencilik ve taş ocakçılığında fiyatlar yüzde 0,50 arttı. İmalat sanayi sektöründe yüzde 0,45 düşüş oldu. Fiyatlar elektrik, gaz üretimi ve dağıtımında yüzde 7,83, su temininde yüzde 0,43 arttı.

EN FAZLA ARTIŞ ELEKTRİK VE GAZ ÜRETİMİNDE

Mayıs ayına kıyasla en fazla artış yüzde 7,83 ile elektrik, gaz üretimi ve dağıtımı, yüzde 4,44 ile ham petrol ve doğal gaz, yüzde 2,19 ile kâğıt ve kâğıt ürünlerinde gerçekleşti.

Kok ve rafine petrol ürünleri yüzde 11,79, basım ve kayıt hizmetleri yüzde 4,10, ana metaller yüzde 2,70 azaldı.

[Samanyolu Haber] 3.7.2019

Sidney'den Meriç'e uzanan gönül köprüsü [Enes Cansever]

Merhametin, şefkatin ve adaletin zıddı zulümdür. Kimi zulmün aktörü, kimi sessiz seyircisi, kimi de izleyip alkışlayanı… Merkez üssü Türkiye’de yaşanan dramlar, neredeyse dünyanın her noktasına yayıldı. Bir dokun bin ah işit. Bir zalimin yüzünden, insani sınırları zorlayan sınavlar ve inanılmaz travmalar söz konusu. Merkezi Anadolu olan bir kimlik kırımı yaşanıyor. Bu kırımdan yakalarını sıyırıp, güvenli iklimlere doğru yol almaya çalışanlar var. Çalışıp başaramayanlar, zorlu badirelerden geçip el diyarında, mülteci kamplarında binbir zorluğa göğüs gerenler… Büyük bir deprem adeta… Üç yıldır yaşanan depremin merkez üssü talihsiz ülke Türkiye, vefasız memleketim… Depremin artçılarının en çok yankı bulduğu yer, artçı sarsıntıların can yaktığı en yakın nokta ise hiç kuşkusuz, komşu Yunanistan’dır… Başkent Atina… Atatürk’ün şehri Selanik…

MERİÇ AH MERİÇ…

Can yakan Meriç ve Batı yakası. Bir umutla kendisine kulaç açanları alıp vermeyen Meriç. Anaları, babaları, gençleri, yavruları bağrına alıp saklayan Meriç. Olan bitenler, yaşananlar… Olup bitenleri anlamaya çalışan evlatlar… Bazıları için eza ve cefa dolu dünya çilesinin noktalandığı yer, dar- ı beka ´ya geçiş noktası da olduğu bir hakikat. Meriç’in ve Ege’nin çocukları, deli kurşun misali zulümden nasibini alanlar… Aylan Kurdi, Feridun maden, Emrah Aydemir, Orhan Arslan, Fırat Simpil ya da Abdülkadir Enes… Anne karnında veya baba kucağında muhacir olan ve bu acıları yaşayan minik yürekler… Suriyeli Aylan bebeğin suya kapaklanmış hali… Dalgalarla savrulan minik canlar, küçük bedenler, minnacık eller ve bilmedikleri bir kumsal… Aylan bebek ve babası da Suriye’deki bir başka zalimden kaçıyordu. Yönetemeyenler, yönetemeyince hırçınlaşan, zalimleşenlerden kaçan gençler… İnsan kaçakçılarının insafına terk edilmiş hayatlar, kopkoyu sulara umutla açılanlar…. Azgın sular geçip, sonrasında bilinmedik yollarda günlerce binbir meşakkatle yol almalar… 11 yaşındaki Abdülkadir Enes, 3 yaşındaki Halil Münir, anneleri Ayşe ve babaları Uğur. Abdurezzak ailesi. Yürek burkan, can yakan Meriç yolculuğu… Yine Meriç. 2.5 yaşındaki İbrahim Selim Doğan, anne Aslı, baba Fahretin’in üzüntüye gark eden yolculukları. Yitip giden üç can… Adres bu kez Ege,  bir aile egenin karanlık, soğuk sularında yitip gidiyordu. Beş kişilik Maden ailesiydi bu. Ve niceleri… Haksızlık da etmeyelim, bağrına alıp öte yana taşıdı pek çoğunu da. Umudun nehri oldu büyük oranda. Mazlum olan insanlar için özgürlüğe açıldığı su kadar aziz bir visal kapısı oldu aynı zamanda Meriç… Hasılı Meriç, geçeniyle geçemeyeniyle bütün masumların farklı farklı hatıralara, tecrübelere mazhar oldukları soğuk, can yakan, ama aynı zamanda can kurtaran sırat köprüsü gibi…

YARALI YÜRÜKLERE MERHEM OLMA DÖNEMİ

Sözden eyleme geçme zamanı… Yaralı yüreklere merhem alma vakti şimdi. İmdat çığlıklarına kulak kesilme dönemi. Unutmadık değil mi? Hani bir Esma öğretmen vardı. Meriç’in azgın sularını aşmış, ancak sonraki zorluklara artık güç yetirememişti. Kalbi durmuş, ayrı yaşadığı Almanya’daki eşine ulaşmaya nefesi yetmemişti. Evet, nefes olabilmek, Esma öğretmenlere, Halil öğretmenlere, Ayşe öğretmenlere… Emanetlerine, onlar gibi nice mazluma… Ateş düştüğü yeri yakmasın, kapıları yalnız bad-ı saba açmasın.

İKİ GÖNÜL DOSTUYLA, DÜŞTÜK YOLLARA, MERİÇ’İN BATI YAKASINDAKİ SAKİNLERİNE…

Biz de dokunalım kapılara, ‘biz geldik’ diyelim. Ateş ne yana düşerse düşsün, bizim yüreğimiz de o ateşle kavrulsun. İki dostla, yol arkadaşıyla düştük yollara. İşte böyle bir yolculuktu bizimkisi. Niyet, arzu buydu. Yol alırken bir göçmen de sen oluyorsun. Evet, öyle yapalım, imkânımız varsa düşelim yollara, uzak yakın demeden… Meriç nere, Avustralya nere demeye hakkımız yoktu, dememeliydik de. Acıları, dramları elbette yürek dağlıyor, ama yakından görmeli, acıları bölüşerek azaltmalıydık. Sesiyle, soluğuyla, duasıyla, nefesiyle ve kimsesiyle imdat çığlıklarına kulak kabartma seferberliğidir bugün… Aşıyla, imkanıyla, eliyle, diliyle, kalemiyle hasılı her türlü imkanıyla yaralı yüreklere ve dertlere merhem olma iklimindeyiz. Zira bazı anne ve babaların bu dönemde, zalimden yana yer aldığı bir süreç yaşanıyor. Umarım ortaya koyduklarımız, temiz niyetlerimize halel getirmemiştir. İngilizlerin meşhur şairi ve drama yazarı Shakespeare, çok anlamlı cümleyle özetliyor aslında bugünleri… Acı, ıstırap ve ruh çilesini… Şöyle der Şairlerin Üstadı Shakespeare: “Acıda arkadaş, ıstırapta ortak bulunca ruhun çilesi hafifler.” İnsanlık var oldukça anılacak Anadolu merkezli bu kırımın önemli bir parantezedir Meriç. Yakılacak ağıtların nehridir bu debisi derin yerin adı atık. Sarp yokuşlar, azgın sular geçip Yunanistan’a ulaşanlara arkadaş, yoldaş olmak, ıstıraplarına ortak olmaktır pek tabii bizlere düşen. Shakespeare’nin kulağımıza üflediği sözden sonra hiç durulur muydu? Acıda ve ıstırap arkadaş olma ve hafifletebilme yaşanan acıları… Yol arkadaşlarım Mahmut ve Mehmet beylerle, (Dubai, Londra, Frankfurt ve Atina hattı) 28,5 saatlik bir yolculuktan sonra varıyoruz kadim şehre, bizi uyutanların masallarında dile getirdiği  “düşman” ülkeye. Rehberlerimiz 3 milyon mülteciden bahsediyor, dile kolay. Şunu söylemeden geçemeyiz: Ülkelerini yönetemeyen beceriksiz yöneticiler yatağı Ortadoğu. Beceriksizliklerini düşman bellediklerinin boynuna asan, hep “dış düşman” masalını okuyan yöneticiler. Halklarını mutlu kılamayan ve zalimleşen, zalimleştikçe insanlarının kendilerinden kurtulmak için ölüme yürüdüğü, can yaktığı yöneticiler. Afganistan… Pakistan… İran… Irak… Suriye… Ve ‘Bir Millet” aynı zilleti yaşayan iki devlet olan Azerbaycan ve Türkiye… Ve diğer Ortadoğu ülkeleriyle Afrika kıtasından kampları dolduran insan yığını… Çaresiz, aç ve bîilaç topluluklar…

CADI AVININ KURBANLARI…

Türkiye’den binlerce KHK mağduru mülteci var. Bunlar, her kademeden cadı avının kurbanları. İyi eğitimli, nitelikli mülteciler bunlar. Herkesin ayrı bir dramı, bambaşka can yakan, yürek parçalayan bir hikâyesi var. Kulak kesilip dinleyince, ah edip inliyorsunuz. Yokluğa mahkûm edileni mi dersin? Cezaevinde bir insanın yapmayacağı işkencenin her türlüsünü yaşayanı mı dersiniz? Meriç’in iki yakasında defalarca ölümü soluklayanı mı dersiniz? Evet kulak kesildik, acılara şahit olduk, ıstıraplı yürekler gördük, yanan sineleri yakinen tanıdık. Umarım acı ve ıstırapları bir nebze de olsa azalmıştır dokunabildiklerimizin.

KARINCANIN HAC YOLCULUĞU GİBİ BİZİMKİSİ…

Aslında öyle, karıncanın hac yolculuğu bizimkisi: Karınca kararınca… Derler ki, İbrahim, Nemrud ateşindeyken, bir karınca su taşır ateşe, karıncayım demez, küçücük bedeni unutur, çabalar durur. Velhasıl netice de kocaman olur inşaallah. “Geride karanlık görüyordum.” diyerek, önce doğduğu şehri Van’dan, sonra da  büyüyüp boy verdiği doğma kenti Ege’nin güzel şehri İzmir’den göç ede ede Türkiye’yi terk etmek zorunda kalanlar arasında Aydın İşleyen de, aynı acıları yaşıyor. Rahat verilmedi, ülkesini o da terk edenlerden. Sığındığı Atina‘nın sokaklarında yanında memleketinden ancak getirebildiği sazının tellerine dokunarak, yanık ve içli sesiyle; ‘Uçun kuşlar, İzmir’e doğru‘yu söylüyor ve memleket hasretini dile getiriyor. Devir değişti, ecnebiler çağ atladı ama talihsiz Anadolu(m)’da zulüm adete tırpan yemiş yabani ot misali, boy verip  duruyor. Nazım Hikmet de, Cem Karaca da on yıllar önce sürgün hayatını ve vatan hasretini çektiler. Yıllar değişse de, değişen bir şey yok… Karaca da, bugün hasretle yanıp tutuşanlar gibi; vatan özlemini gidermek için Kos adasına gelip uzun uzun Bodrum’un ışıklarını izlemişti. Dedim ya, herkesin hikâyesi avuç içi çizgiler gibi; hiç birbirine benzemiyor. Türk’ü, Kürt’ü… Sağcısı da, solcusu da… İnananı ya da inanmayanı. Alevisi veya Sünnisi, fark etmez. Meriç’in kıyısındaki ayazı da, Madımak’ın kavurucu ateşi, yakıcı Temmuz’u da… Hâsılı, herkesi yakan aynı ateş…
Bu topraklarda zülüm hiç adresi sormadı ki, sadece adres değişikliği yaşandı… Son sözü, biri sırtında, diğerleri ağlayarak 3 evladıyla Meriç’in çileli yolculuğu sırasında Atina tarafına geçerken çektiği vidosuyla yürekleri burkan Esma Öğretmenin şu duasıyla tamamlayalım: “Rabbim yardımcısı olsun gelmek isteyenlerin...” Dileğimse Meriç, bundan sonra hep özgürlüğe, güzelliklere ve hayra dolu dolu aksın inşaallah. Acıda kardeş, ıstırapta can olunca Meriç’in etrafındaki çile daha hafifler.  Öyle değil mi?

[Enes Cansever] 3.7.2019 [Samanyolu Haber]

Hocaefendi'den ibretlik tespitler... [Safvet Senih]

Muhterem M. Fethullah Gülen Hocaefendinin bazı sohbet ve yazılarından derlediğimiz ibretlik tesbitleri arzetmek istiyorum:

“Buhârî şârihi Kastalanî’nin üzerinde ısrarla durduğu 17 Sahabe vardır ki, bunlar kullukları adına hiçbir zaman kendilerini yeterli görmemiş ve hayatları boyunca hep nifak (münafıklık) endişesi taşımışlardır. Hz.  işe (r. anha) ve Seyyidina Ömer (r.a.) bunlardan sadece ikisi… Bu beşer üstü zatların şahsî kullukları adına takındıkları bu tavır, bizim için çok ciddi bir ölçü olmalıdır. Öyleyse bizler, gerek ferdi ibadetimiz, gerekse ictimaî ibadet diye adlandırabileceğimiz hizmet hayatımızda, her zaman nefsimizi sorgulamalı ve onun küstahlaşmasına fırsat vermemeliyiz. Aslında bu Bediüzzaman’ca, İmam-ı Rabbanî’ce, Hz. Ali’ce bir düşüncedir. Bediüzzaman; ‘Allah bu dini fâcir insanlarla da te’yid eder’ hadisini ele alırken, nefsine ‘dine hizmet ettim diye fahirlenme, sen kendini, işte o racül-ü fâcir (günahkâr adam) bilmelisin’ der. İmam-ı Rabbânî: ‘Nefsim itibariyle kendimi hiçbir zaman eşek kadar bile görmedim’ mülâhazasıyla beden ve cismaniyetine bakar. Tabii, edâ edilen misyona gelince, orada ‘Nefis cümleden ednâ, vazife cümleden âlâ’ prensibi geçerlidir. Allah, bir oduna bile çok işler gördürebilir. Nitekim bazı çapa ve küreklerle, gül bahçeleri çapalandığı gibi, helâ çukurları da karıştırılabilir. Bizim iyi şeylere âlet olmamız –bizi bu yolda  kullanana canlarımız kurban olsun – sadece ve sadece O’ndandır. Evet, her şey O’ndan, bu şeyler üzerindeki bütün güzellikler de yine O’ndandır.

“Ve Hz. Ali (r.a.) hayatı boyunca İslâm adına yapılan bütün mücadelelerin hep içinde ve önünde yer almıştır ama; bazen Efendimiz (S.A.S.) onu Medine’de yerine vekil bırakınca, cihaddan geri kalma kendisine çok dokunmuş ve bunu kendisinin liyakatsızlığına vererek bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştır. Evet o, siz cihada gidiyorsunuz, ben ise burada, kadınlarla, çoluk-çocukla baş başa kalıyorum’ diyerek hislerini ifade etmiştir. İşte gün gelmiş, bu samimi niyeti onu, tekrar öne çıkartmıştır. Hayber’de, Hayber’in kapısı sökülemeyince, İnsanlığı İftihar Tablosu ‘Ali nerede?’ demiş. Gözleri rahatsız olarak huzura gelen Hz. Ali’ye dua etmiş, o tiryak tesirli mübarek tükürüklerinden onun gözlerine sürmüş ve derken Hayber’in o çözülmez kapısı onun eliyle sökülmüştür. Misallerini arz etmeye çalıştığımız bu mülâhaza ile insan, hizmette arkada kalmayı onuruna yedirememeli ve bunu yüzüne savrulmuş bir hakaret saymalıdır.

* * *

“Herkes, bir yönüyle İslam’ın temel rükünlerinden biri olan meşverete riayet etmeli… ve nefsine, ailesine, çoluk çocuğuna, işine, hatta hizmet felsefesine rağmen, günümüzün kudsileri içinde yerini alabilmesi adına her şeye âmâde ve teşne bulunmalı… ve bir gün kendisine de vazife terettüp ettiğinde hiç duraklamadan ve tereddüt yaşamadan, ‘baş göz üstüne’ deyip vazife yerine koşmalıdır.
“Hâsılı; herkes, hem içte hem de dışta mutlaka kendini hazırlamalı ve vakti gelince de arkasına bakmadan çekip gitmelidir. Burada bir hatıramı nakletmek istiyorum. İzmir’de ilk defa idarecilik yaptığım bir müessesede hüsn-ü zan beslediğim bazı talebeler vardı. Bunların içinde bazıları İzmir gibi gafletin ve nefsâniliğin gemi azıya alıp gezdiği bir yerde, okula gidip-gelirken ihtimal gözleri harama ilişmiş. Ve bir günlerden bunlardan iki talebe, bir dostumuza gidip demişlerdir ki: ‘Elimizde olmayarak, çarşıdan geçerken gözümüz harama ilişti. Ne olur! Şunu al, sadaka olarak ver, biz de tevbe edelim. (…) Ben çok defa, acaba, Üstadın, ileriye matuf vâdettiği, İslâmî hayatın bütün ünitelerde temsil edilmesi misyonunu, Allah (c.c.) bunlar içerisinden bazıları ile gördürür  mü diye onlar hep ümitle bakmış, bu kadar duru, inşaallah o kadar da o ufkun insanı olurlar, mülahazalarını yaşamış ve ardından da kendime  defalarca şöyle demişimdir: ‘Acaba bir gün gerçekten bunların, bu misyonun insanı oldukları ortaya çıkarsa, sen şimdi onları talebe gibi karşına oturtuyor, ders takrir ediyor ve  nasihatte bulunuyorsun, acaba o gün karşılarına oturup onları dinleyebilecek misin?’  (…)  “Dinlemelisin; zira bu bir vecibedir’ dediğim hiç de az değildir.”

Evet gerçek bu!..  Kendimizi bir nefer bir ırgat gibi görmeden, her hizmet ve her vazifeyi görmeye âmâde görmeden bu büyük, umumî, kudsî, umumî Hizmet  yerine getirilemez.

[Safvet Senih] 3.7.2019 [Samanyolu Haber]

Erdoğan'ın diploması var mı, yok mu?

Türkiye Noterler Birliği’nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın üniversite diplomasının fotokopisini aslını görmeden onaylayan noter katibine soruşturma açmayan İstanbul 15'inci Noter Katibi Nejla Akgün’e uyarma cezası verdiği kamuoyuna duyurulmuştu.

Bu haberden sonra diploma tartışması tekrar açıldı.

Erkan Tufan Aytav, YouTube kanalından yaptığı "Mercek" programında "Cumhuriyet tarihinin en büyük evrakta sahtecilik" tartışmasını işledi.


[Samanyolu Haber] 3.7.2019

Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-22 [Tarık Burak]

Örnek Hizmet İnsanı

Fethullah Gülen Hocaefendi, insanlığın kurtuluşunun Hizmet ile olacağına yürekten inanmıştı. O yüzden İzmir Kestanepazarı'nda geçirdiği o günlerin her anında hizmet etme çabası içindeydi. Küçük tahta bir kulübede yaşıyor, riyazat yapıyor, az yiyor, az içiyor, talebenin, vakfın, yurdun imkanlarından kesinlikle yararlanmıyordu. Kılı kırk yararcasına çok dikkatli yaşıyordu. En küçük bir şüphe dahi gördüğü sahalara asla yaklaşmıyordu.   
 
Hocaefendi’yi Kestanepazarı’nda geceyarısı yurdun tuvaletlerini temizlerken, günün bir saatinde yurdun önünü yıkarken, Kurban bayramlarında herkesin uyuduğu saatlerde kalkıp onca kurbanın kesildiği yurdun bahçesini temizlerken görmek mümkündü. Öyle bir durumda yanına gelip o işi yapmak isteyenlere işi kesinlikle devretmiyor, başladığı işi kendisi bitiriyordu.

Yurdun yemeğini yemediği gibi, kullandığı abdest ve banyo suyunun parasını bile hesaplayıp ödüyordu. O yıllarda Ankara’dan gelip yanında birkaç ay kalan arkadaşı Erdoğan Tüzün’e de yurtta yemek yedirmemiş ve onun da kullandığı suyun parasını hesaplayıp ödemişti. Yurdun terlik ve havlu gibi malzemelerini de kesinlikle kullanmıyordu.

Ayrıca, Hocaefendi’nin anlayışında müstağni bir hayat yaşamak yalnızca yeme içme gibi konulardan ibaret değildi. Öğrenciler toplu faaliyetler sırasında bazen ayakkabı ve terliklerini çıkardıkları zaman Hocaefendi, “İzinsiz birbirinizin terliğine bile basmayacaksınız” diyordu.

“Bir insan, hakkı olmayan bir yerde başkasına ait seccade üzerinde izinsiz namaz bile kılamaz. Yurtlarda halının tüyü yıpransa hesabını veririm” diyen Hocaefendi, seccadesini halıya serdikten sonra namaz kılıyordu. Çünkü yurda ait her şey sadece öğrencinin hakkıydı.

Ayrıca Hocaefendi, İzmir’de öğrenciler tarafından evlerine davet edildiğinde, yemeklerini yemiyor, orada bir çay bile içse, evden ayrılırken mutlaka bir hediye bırakıyordu. Öğrencilerine de “Nerede yemek yerseniz yiyin parasını bırakmak mecburiyetindesiniz” diyordu.

Hocaefendi, o günlerdeki hissiyatını şöyle anlatıyor:

“Kestanepazarı’nda beş sene kadar kaldım. Arkadaşlarıma bir örnek olması bakımından söylüyorum, bu beş senelik zaman zarfında beş kuruş maddi istifadeyi düşünmedim. Banyoda ve abdestte kullandığım suyun parasını dahi verdim. Bugün de aynı şeyi düşünüyorum. Talebenin hakkı olan bir müesseseden bir başkasının ne surette olursa olsun istifadesi doğru değildir.”

“Dışarıda bir ev tutacak, çoluk çocuğa bakacak imkânlarım helal yoldan olmadığı mülahazasıyla ben dünyaya doğru adım atmadım. Hayatımın, gençliğimde ilk üç senesini bir caminin penceresinde geçirdim; altı senesini Kestanepazarı’nda iki metre boyu, iki metre de eni bir tahta kulübede… Allah’a binlerce hamd u sena ederim. Ben o talebenin yemeğine bir kaşık çalmadım. Buna yedi cihan şahittir. Abdest alırken talebelerin takunyalarına ayağımı basmadım. Orada banyo vardı, onlardan birine girip yıkanmadım. Talebenin hakkıdır, benim hakkım değil. Her gün altı saat derse girdim, cumartesi pazar da dahil. İdarecilikle gece talebenin başında bulundum. Üç tane insana, mütalaacıya birer maaş veriyorlardı. Onların mesailerini de üstlendim ama hiçbir ücret almadım. Tenezzül etmedim dünyaya. Yirmi küsur yaşımdayken ayağımın ucuna kadar gelince milletvekilliği, “Allah Allah, dedim, beni böyle komik mi buluyor bu insanlar? Çok küçük bir insan olabilirim ben, fakat Allah’a bağlanmak gibi büyük bir meselenin peşindeyim.” Cenâb-ı Allah kalbimi, Kendi nuruyla, aşk u iştiyakıyla doldursun. Genel karakterimiz bu.”

O yıllarda Hocaefendi, öğrencisi İsmail Büyükçelebi ve İzmir esnafından Yusuf Öztanzan’la birlikte bir köye gittiler. Ardından yaya olarak köyün üst tarafındaki çaya kadar çıktılar. Çayın kenarında oturup yemek yediler, namaz kıldılar. Dönüşte bir noktada derenin kenarında yürünecek yol olmadığından iki tarlanın içinden geçmek zorundaydılar. Bir tarladan diğerine geçmeden Hocaefendi ayakkabılarını çıkardı. Ayakkabılarını silkeleyerek toprağını temizledikten sonra öteki tarlaya geçti. Yusuf Öztanzan ve İsmail Büyükçelebi şaşkınlıkla birbirlerine bakıyorlardı. Hocaefendi, “Niye hayretle bakıyorsunuz, bu tarlanın toprağı benim ayakkabımla diğer tarlaya geçse Allah bunu sormayacak mı sanıyorsunuz? Allah bir arpanın dörtte birinden bile hesap soracak” dedi. Bir başka gün, kamp yeri aranırken, bir tarladan diğerine geçerken çamur bulaşan ayakkabısını temizlemeden öteki tarlaya geçmiyordu.

Hocaefendi, müdür, öğretmen, vaiz, işçi, hizmetli, aşçı…kahvehanede konuşmacıydı. İzmir’e geldiği daha ilk yıldan itibaren İzmir Türk Ocağı’nda verdiği konferansın dinleyicileri arasında Ege Üniversitesi’nden öğretim üyeleri ve İzmir Adliyesi’nden hakimler vardı.

İzmir ve çevresinde Hocaefendi’nin gidip kahvesinde konuşma yapmadığı semt neredeyse kalmadı. Hatta konuşması üzerine, bazı kıraathanelerde oyun kâğıtlarının yerini kütüphane aldı. Kıraathane sahibi oyun kağıtlarını yakarak imha etti. Bir kahvehane toplantısı, mimarlık fakültesinin yanındaki üniversite kıraathanesinde oldu. Çoğu üniversite öğrencisi olan dinleyicilerle bu sohbeti dört saat sürdü. Öyle ki, cadde tıkandı, belediye otobüsleri geçemedi.

Ama bütün bu gayretlerine ve çok mütevazi bir kişiliğe sahip olmasına rağmen çevresindeki bazı yakın kişiler onu sinsi sinsi kıskanıyorlardı. Samimi çabaları bugün olduğu gibi o gün de hasetle engellenmek isteniyordu.

“Ben kendimi, yapılan hizmetler açısından bu işin ehli olarak asla görmedim ve hâlâ da görmüyorum. Fakat, bu bana ait olması gereken düşünceyi, bana bir başkasının söylemesi asla doğru değildir. Bu tür ifadeler de beni ayrıca rahatsız ediyordu. Şunu kasemle temin edebilirim ki, ben "fücur" kelimesinin kendisinden dahi rahatsız olan bir insanım ve hayatımı öyle disipline etmeye çalıştım. Buna rağmen bir gün bir kitap açtım. Karşıma "Allah bu dini racul-ü facir ile de kuvvetlendirir" mealindeki hadis çıktı. Ben bunu okudum ve kendime hitap ediyor kabul ettim. Fakat orada bulunanlardan biri, bu payeyi de bana çok gördü gayet müstehzi bir eda ile: "Sen kendini hizmet ediyor mu sanıyorsun ki, dini kuvvetlendiren racul-ü facir olasın" dedi. İster istemez bu tür ifadelerden rahatsız oluyordum.’ diye anlatıyor o günleri Hocaefendi.

Ayrılık…

Kestanepazarı'ndaki gerginlik gün geçtikçe artıyor, azalmıyordu. Güzelyalı tarafında bir ev bulmuştu Hocaefendi. Bir gece eşyalarını topladı ve talebelerin de yardımıyla bir arabaya yükledi. Ve gözyaşları içinde, gönlü hicranla dolu olarak Kestanepazarı'ndan ayrıldı... “Beni beş sene barındıran tahta kulübemi çok özleyecektim. Uzuvlarım vücudumdan koparılmış gibi oldum. Ben kulübemle, Kestanepazarı'yla ve onlardan da önemlisi canım kadar sevdiğim talebelerimle öylesine bütünleşmiştim...”

Hocaefendi, Kestanepazarı’ndaki tahta kulübesini hiç unutmayacaktı:

“Belki bunlar sizin gelecekte iyi günleri idrak ettiğiniz zaman, geriye dönüp yüzüne bakacağınız günler olacaktır. Çok kimseler, tatlı günleri ileride arayacak, fakat siz yer yer dönüp gerilere bakacaksınız. Alınlarında nur tele’vü’ eden, çehreleri dırahşan, evlerinizin çehrelerine bakacaksınız. Emeğinizle kurduğunuz yurtlarınızın çehrelerine bakacaksınız, okullarınızın çehrelerine bakacaksınız ve camileri lebâlep dolduran genç delikanlıların çehrelerini tahayyül edeceksiniz ve bir gün sahabinin dediği gibi “Hey gidi günler” diyeceksiniz, “Meğer tatlı günler o günlermiş” diyeceksiniz. Belki ben de öyle diyeceğim. Ama belki yerin altında, belki de yerin üstünde ben de öyle diyeceğim.

Hey gidi günler! Tam yaşanacak günlermiş, hiç durmadan gecelerinde koşulacak günler. Hiç durmadan soluk soluğa küheylanlar gibi gündüzlerinde koşulacak günler… Himmet toplantısı deyip utana utana, hicab ede ede, terleye terleye “ne olur Allah aşkına, coşun” denen günler!

Burs verin, kurbanlarınızı verin, imam hatip yapın, yurt yapın, pansiyon yapın, okul açın… açın deyip terin tabandan çıktığı günler!

Ben de diyeceğim, siz de diyeceksiniz. Bugün, belki bu günler hicranlı günler, belki hasretli günler ama bir gün gelecek “özlenen günler” olacak. Nesibe, yetiştiği gül devriyle şen, şâd ve hurrem değildi. O Uhud'u düşününce seviniyor ve gülüyordu. Sırtında elin yumruğun girip saklandığı sırtındaki yarayı gösterdikleri zaman mesud ve bahtiyar oluyordu. Gül devrini yaşarken değil. Abdullah İbni Hüzâfetü’s-Sehmî başının kaynayan sulara sokulduğu günleri hatırlıyor “Hey gidi günler!” diyordu.

Huzeyfe babasının evinden kovulduğu günü düşünüyor, “Hey gidi günler!” diyordu. Ammar yeldire yeldire geziyordu. Sırtında ateşlerin söndürüldüğünü düşünüyor “hey gidi günler” diyordu. Zübeyr bin Avvam hasırlara sarılıp yakıldığı günleri hatırlıyor, “Hey gidi günler” diyordu. Onlar “hey gidi günler”di. Çünkü o günlerde müminler, tırmanma şeridinde sürekli olarak tırmanıyorlardı. Hiçbir şeye gönül kaptırmadan, başka hiçbir sevgiye dilbeste olmadan, turnikeye önce girmiş olmanın hakkını araştırmadan, hizmet karşısında hakk-ı temettu aramadan, sadece “hizmet diyor” ve yürüyorlardı.

“Hey gidi günler!” “Hey gidi günler!” diyorlardı, o çile günlerine, o ızdırap günlerine. Çünkü o günlerde “içlerinde Allah’ın hoşnutluğundan başka mülahaza” yoktu, çünkü o günlerde büyüklük yoktu, çünkü o günlerde herkes küçüktü, çünkü o günlerde herkes neferdi, çünkü o günlerde turnikeye evvel girmiş olmanın hesabını yapma yoktu. Çünkü o günlerde “Kün inde’n-nâs ferden mine’n-nâs.” vardı, “insanlar arasında insanlardan bir insan ol” vardı.

“Ah! nankör nefsim!” sen de “hey gidi günler” diyeceksin. Kafanda hiç o türlü duygular ve düşünceler yoktu, dinleseler de dinlemeseler de alınmıyordun. Sekiz saat derse girdikten sonra, iki yerde de akşam derse iştirak ediyordun. Bir Cumartesi-pazar, burası Simav senin, orası Gediz benim, şurası da Demirci senin. Ve pazartesi derslere yetişme de yine senin. Ama alınmıyordun gönül koymuyordun, “dinleyen yok” diye üzülmüyordun, “tesir etmiyorum” diye müteessir olmuyordun.

“Hey gidi günler!” ne kadar arkada kaldınız, bizden ne kadar uzaklaştınız, biz ne kadar büyüdük. “Hey gidi günler!” siz ne kadar küçük kaldınız. “Ah eyyâmullah!”, “ah peygamber günleri!”, “ah hizmet günleri!”, “ah başka mülahazaların içine girmediği günler!” Biz büyüdükçe sizler arkada küçük kaldınız. Benim Kestanepazarı’ndaki tahta kulübeciğim içinde kaldınız! Ah tahta kulübem, her şey senin içinde kaldı gitti. Ah küçüklük, sen ne iyiydin, arkadaştık seninle ve yine “hey gidi günler...”

Güzelyalı'da günler geçmek bilmiyordu. Sanki saniyeler sene olmuştu. Halbuki, talebelerin arasında bulunduğu günlerde; vaktin arkasından koşturuyor ve adeta zamanla yarışıyordu. Yapacağı işler ve yapması gerekenler günün yirmi dört saat olması gerçeğine karşı pervasız bir meydan okuyuş içindeydi. Başka türlü bu kadar işi bu kadar dar zamana sığdırmak nasıl mümkün olurdu ki? Halbuki şimdi vaktinin büyük kısmını okumaya ayırabiliyordu. Ama, ‘O hey gidi hizmet günleri’nin arkasından küheylanlar gibi koşmaktan hoşlanıyordu.

Gerçi, standartlaşmış bazı insanlar için onun o andaki programı da çok yüklü sayılırdı. Bir kere bütün geceleri ev sohbetleriyle geçiriyordu. Haftanın bir-kaç gününde vaaz veriyor, dersler yapıyordu. Meşgul olunan üniversite talebelerinin sayısı gün geçtikçe artıyor ve onlarla meşguliyeti de yine vaktini alıyordu. Fakat, yine de Kestanepazarı günleri bir başka bereketliydi. Hele o küçücük tahta kulübede verilen hizmet, bütün Türkiye sathında, hizmet adına gösterilen gayrete denk neticeler veriyordu.

Yaşar Tunagür Hoca bu ayrılma hadisesini şöyle anlatıyor:

“Hocanın İzmir'de büyük himmeti ve hizmetleri oldu. Fakat vaazlar bilinen bazılarını rahatsız etti. Bunun üzerine dernektekiler de 'Sana sormadan bir şey yapamayız' diyorlar ama Hoca'nın Kestanepazarı'ndan gitmesini de istiyorlar. Ben de Derneğin Başkanı Ali Rıza Bey'e 'Her şeyi bir tarafa bırakın, hocaya dokunamazsınız. Eğer hocanın işine son verirseniz cami başınıza yıkılır' dedim.”

Ve Fethullah Gülen Hocaefendi, mecburen ayrıldıktan üç ay sonra Yaşar Tunagür Hocaefendi yine Kestanepazarı'na gider. Camiye girmek ister, ancak cami kapatılmıştır. Neden kapalı olduğunu sorunca şu ibretlik cevabı alır:

 "Caminin kubbesi dört yerinden çatladı. Niye bilmiyoruz." derler.

Adım Adım 12 Mart İhtilali’ne…

O dönemde, Türkiye hızla bir kamplaşmaya doğru gidiyor ve birileri de bunu sürekli tahrik ediyordu. Çatışma ve kamplaşmalar sadece üniversitelere değil, toplumun her alanına sıçramıştı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, Başbakan Süleyman Demirel’le yaptığı bir görüşmede onu uyarıyordu. Ülkede bir devrim düzeni kurmak isteyen sol gruplar, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne el atmıştı. Orgeneral Tağmaç, bu devrimci subayların yapacağı bir ihtilalin ne anlama geleceğini şöyle anlatıyordu:

“Türkiye yapısı itibariyle ne Bulgaristan, ne Çekoslovakya, ne de Macaristan’dır. Türkiye’ye hakim olacak komünist idare, tamamen Sovyetler Birliği’nin hakimiyeti altında olacak ve son Türk devleti de böylece yok olup gidecektir.”

35 milyon nüfuslu Türkiye, tamamı yedi tane olan üniversitelerdeki ve birkaç akademideki olaylarla âdeta esir alınmıştı. 12 Haziran 1968 günü İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’nü işgal eden Deniz Gezmiş ve arkadaşları şöyle bağırıyorlardı: “Amerikan uşakları, severler paraları, biz hesap sormaya geldik, devrim yapmaya geldik…” Rektör Ekrem Şerif Egeli’ye parmağını uzatan Gezmiş, “Devrim istiyoruz. Üniversitede reform ve söz hakkı istiyoruz” diyordu.

Banka soygunları, insanların kaçırılması, evlerin bombalanması, fabrikalarda işçi grevleri günlük olaylar haline gelmişti. 17-20 yaşlarındaki gençler düşman iki kampa ayrılmıştı. Ülkede mezhep çatışması çıkarmak için, İskenderun’un Kırıkhan ilçesi gibi yerlerde camilere bomba atılıyordu. Ankara’da Erdal İnönü, Profesör Muammer Aksoy gibi kişilerin evlerine dinamit atılıyordu.

Muhtıradan üç ay önce, 1970’in Aralık ayında bir milyon işçi greve giderken, bir ay sonra Orta Doğu Teknik Üniversitesi süresiz kapatıldı. Aynı günlerde Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne sis bombaları atarak giren polise öğrenciler tabanca, tüfek ve dinamitle karşılık verdi. Bir ay sonra, İstanbul Üniversitesi ve Hacettepe Üniversitesi de ders yapamaz hale geldi, iki üniversitede de öğrenime ara verildi. Hacettepe’nin kapatılmasının ertesi günü Hacettepe öğrenci yurdu âdeta savaş alanına döndü. 15 öğrenci yaralanırken, 191 öğrenci gözaltına alındı. Öğrenciler, Ankara-Eskişehir yolunu trafiğe kapatırken, bir grup Dev-Genç mensubu Ziraat Fakültesi’ni bastı. Muhtıradan sadece 6 gün önce, 2.500 jandarma ve 1.000 polis güvenliği sağlamak için Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ne girdi.

12 Mart Muhtırası (12 Mart 1971)

12 Mart 1971 Cuma günü saat 13'de radyodan okunan bildiri üzerine Muhtıra resmen verilmiş oldu. Başbakan Süleyman Demirel görevinden istifa etti. 12 Mart Türkiye'nin önemli dönemeç noktalarından biri olup, tarihe daha çok baskıları ve işkenceleriyle geçmiştir. Ordu içindeki radikal subaylara karşı, statükocu subayların bir karşı hamlesi olmuştu.

Demirel’in istifasından sonra tarafsız bir hükümet için CHP’den istifa eden Kocaeli milletvekili Nihat Erim başkanlığında "teknisyenler kabinesi" kuruldu (26 Mart 1971). Nihat Erim, anarşik olaylarla sokakları ve üniversiteleri teslim alıp Türkiye’yi muhtıranın eşiğine getiren sağ ve sol gruplar için “Kafalarına balyoz gibi ineceğiz” diyordu.

Hocaefendi, 12 Mart Muhtırası’nı şöyle yorumluyor:

“12 Mart Muhtırası’nın bize ait yönüne geçmeden evvel bu muhtıraya zemin hazırlayan bir-iki hususun tahlili daha gerekmektedir. Şöyle ki: Biz bir iç değişikliğine uğramadan Cenab-ı Hakk verdiği nimetleri değiştirecek değildir. Kur'an'da anlatılan bu külli kaide o gün de kendisini gösterdi. Devletler planında birbirine düşen İslam dünyasındaki devletçiklerin başına-ki daha önceki devrelerde de bu kaide değişmemiş sadece musallat olanlar değişmiştir- batıyı musallat etmiş ve İslam ülkeleri ciddi şekilde tazyik altında kalmıştır.

Allah bir zamanlar Cengiz, Hülagü ve Timurlenk'in eliyle hırpaladığı ve ikaz ettiği İslam âlemini bugün de Batılılar vasıtasıyla hırpalayıp ikaz etmektedir. Ta ki Müslümanlar kendilerine gelsin ve ruh köklerine dönsünler. Devletler çapında görülen bu durum Türkiye'de Müslüman cemaatler arasında vardı. Dolayısıyla Müslümanlar böyle bir sarsıntıya, kendi iradeleriyle müstehak olmuşlardı. Fikir ve düşünceler çarpışıyor ve Müslüman cemaatler her geçen gün birbirinden uzaklaşıyordu.

Meselenin bir de hususi olarak kendimizle alakalı yönü vardır. Gıybet İslam'ın en çok üzerinde durduğu hususlardan biridir. Kur'an, gıybet etmeyi mü'min kardeşinin etini çiğnemeye teşbih etmektedir. Durum böyle olmasına rağmen o devrede gıybet revaçtaydı. Herkes birbirinin arkasından hiç de yakışmayacak şeyler konuşabiliyordu.

Söz dinlememeye güzel bir kılıf bulunmuştu: 'Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşit tavrını takınamaz' deniyor ve herkes kendi bildiğine hareket ediyordu. Bilhassa, tedbir ve dikkat hususunda söylenenleri hiç kimse dinlemiyordu. Hatta bazı kesimler, akıllarına yatmış olsa da sırf bana muhalefet olsun diye aksini söylüyor, aksini yapıyordu. Bu durum mahkemelerde de böyle devam etti. Ben ılımlı konuşulsun, onların isnat ettikleri şeyleri kimse sahiplenmesin, diyorum. Muhalif gruptan birisi bana Deniz Gezmiş'i misal veriyor ve onun gibi davranılması gerektiğini söylüyordu. Solu destekleyen güç odakları bizler için söz konusu muydu? Bu düşünülmüyordu. Hem solcular hakikaten bir eylem içindeydiler ve onlara isnat edilenler birer vakıa idi. Halbuki bize isnat edilenlerin hiçbiri vaki değildi. Öyleyse onların kabullendiği gibi bizim de bize isnat edilenleri kabullenmemiz nasıl birbirine kıyas edilebilirdi? Hem onlar da kendilerine isnat edilenleri bütünüyle kabulleniyor değillerdi. Bütün bunları anlatıp izah ediyorduk; ancak bir iki arkadaşın dışındakilere söz anlatmam mümkün olmuyordu.

Muhtıra Türkiye'deki umumi anarşiye karşı verilmişti. Fakat herkesin kendine ait bir hissesi vardı. Kader açısından bunu böyle bilmekte fayda vardır.

Tutuklamalar başlayınca arkadaşlarla teker teker görüştüm. Onlara Amerika'da cereyan eden ve daha sonra basına yansıyan bir mahkemeden misal verdim. Kadın mahkemeye çıkarılmış. Adı Leydi. Hâkim soruyor: 'Adın ne?' 'Leydi' cevabını veriyor. Ardından hâkimin sorduğu bütün sorulara 'Adım Leydi' diye cevap veriyor. Amerikalı Leydi, 'var'ın sorgulanmasında bir şey konuşmamak suretiyle yakasını sıyıracaktı ama biz senelerden beri devam eden bir 'yok'un istintakından kurtulamayacaktık...

Ben burada 12 Mart Muhtırası'nı tafsilatıyla mevzu edecek değilim. Çünkü o başlı başına işlenmesi gereken bir konu. Zaten yeterince de işlenmiş durumda. Söylenenler son söz müdür? Elbette hayır. Fakat hiç olmazsa fikir verme açısından yeterli çalışmalardır. Nitekim harekâtın içinde aktif görev almış bir kısım paşaların daha sonra yayınladıkları hatıraları da mevzu ile ilgili birçok ipucu vermekte. Olanların hepsi -anlatılanlar değil elbette- fakat anlatılanlar dahi insana ürperti vermekte...

İkbal hastalığına tutulmuş bir kısım maceraperestlerin Türkiye'yi sürükledikleri uçurum bugün daha açık ve net bir şekilde görülmektedir. Sabah erken kalkanın içine düşen ilk heves ihtilal yapmak olduğu görünümü insanı utandıracak mahiyettedir.
Cunta içinde cunta... Aynı şahıs bazen dört cuntayla temas halinde. Hangisi neticeye varacak olursa ondan görünecek ve ikbalini garanti edecek... Milletin düşeceği badire kimsenin umurunda değil. Kuvveti elinde tutanlar kelle istiyor. Niçin ve neden, diyebilen yok. Çünkü cevap malum nakarat: Türkiye elden gidiyor.

İttihat Terakki hoyratlığının sızıntılarından beslenen bu zihniyet on senede bir hortlatılarak devletin her sahadaki hamle gücü kırılıyor ve ülke her müdahale sonunda bilmem kaç sene geri gidiyor... Ama kimin umurunda... Nihayet üç-beş senelik fani dünya. Otur sen de bir koltuğa, rahatına bak. Dünyaya bir daha gelecek değilsin ya! İşte hayat felsefesi bu olan insanların yaptıkları ve yapacakları!..

Burada, asker-sivil milletimizin mümtaz şahsiyetlerini ve hakiki vatanperver evlatlarını -ki onlar kahir bir ekseriyettedir- tenzih ve tebrie ederim. Benim ifadelerimi sahiplenmesi gerekenler, hangi devirde olursa olsun teröre çanak tutup onlarla işbirlikçilik yapanlardır.’

Devam edecek…

[Tarık Burak] 3.7.2019 [Samanyolu Haber]

Zam adaleti! Çaya şekere yüzde 15, memura emekliye yüzde 5

Enflasyon rakamlarının açıklanmasının ardından memur ve memur emeklisinin zam oranı da belli oldu. Buna göre, memura yüzde 1.01 enflasyon farkı verilecek. Memur ve memur emeklisi yüzde 6.01 zam alacak. İşçi esnaf ve çiftçi emeklisi yüzde 5 zam alacak.

Geçen hafta çaya yüzde 15, şekere yüzde 16, elektriğe yüzde 15 zam gelmişti. Motorin ve benzin fiyatında da artış yaşanmıştı. Memur ve emekliler temmuz maaşlarını zamlı alacak.

Sözcü’nun haberine göre, haziran ayı enflasyon rakamlarının açıklanması ile birlikte memur ve emekli maaş zammı da şekillendi. Milyonlarca memur ve emeklinin temmuz zammı belli oldu. TÜİK 6 aylık enflasyonu yüzde 5.01 olarak açıkladı.

Memur ve emeklinin temmuz maaşı belli oldu

Memur ve memur emeklilerinin maaşlarına önce yüzde 1.01 enflasyon farkı verilecek, ardından da yüzde 5’lik normal 6 aylık toplu sözleşme zammı yapılacak. Toplam zam oranı yüzde 6.01 olacak. Bu zamlarla en düşük memurun maaşı 3 bin 224 liradan 3 bin 417 liraya çıkacak. En düşük memur emeklisinin aylığı da 2 bin 297 liradan 2 bin 435 liraya yükselecek.

İşçi, esnaf ve çiftçi emeklileri ise sadece bu yılın ilk 6 ayında gerçekleşen enflasyon oranı kadar yani yüzde 5.01 zam alacaklar.

Yeni zamların ardından en düşük işçi emeklisinin aylığı bin 130 liradan bin 186 liraya, en düşük esnaf emeklisinin aylığı bin 376 liradan bin 445 liraya, en düşük çiftçi emeklisinin aylığı da bin 298 liradan bin 363 liraya çıkacak.

Elektriğe, akaryakıta, çaya ve şekere yapılan yüzde 15’lik zamlar temmuz enflasyonuna yansıyacağı için emekli ve çalışanların zammına olumlu yansıtılmadı.

[TR724] 3.7.2019

Beyin kanamasının 16 belirtisine dikkat!

Çoğunlukla travma ve kazalar sonucu oluşan beyin kanamaları, hipertansiyon krizine bağlı olarak ya da güneş ışınlarına uzun süreli maruziyeti ile ortaya çıkabiliyor.

Yaşamı tehdit eden beyin kanamalarının tanı ve tedavisi, gelişen tıbbi teknoloji ve cerrahi yöntemlerin uygulanmasıyla yapılabiliyor. Ancak alınabilecek basit önlemlerle beyin kanaması riski en aza indirmek mümkün. Beyin kanaması belirtilerinin önemsenmesi gerektiğine vurgu yapan Nöroloji Uzmanı Dr. Rodi Sarı Polat, bunları şöyle sıralıyor:

  • Ani ve şiddetli baş ağrısı,
  • Bulantı-kusma, konuşma güçlüğü ve baş dönmesi,
  • Nöbet geçirme,
  • Görsel bozukluklar,
  • Kısmi veya tam körlük,
  • Görme alanı kayıpları,
  • İnce motor hareket bozuklukları,
  • Duygusal problemler,
  • Depresyon,
  • Kavramsal güçlükler,
  • Konuşma ve algısal problemler,
  • Davranış değişiklikleri,
  • Denge ve koordinasyon bozuklukları,
  • Konsantrasyon güçlükleri,
  • Kısa dönemli hafıza problemleri,
  • Bilinç bozukluğu

Beyin kanamalarının yaşamı tehdit eden, tedavi edilse bile bazı hasarlara yol açabilen bir sorun olduğunun altını çizen Dr. Polat, hasarı en aza indirmek için şu önemli uyarılarda bulunuyor: Oluştuğu ilk anda belirti vermeyebilen beyin kanamasından şüphelenildiği anda ambulans çağrılmalı ve hasta hızlı bir şekilde en yakın sağlık kuruluşuna kaldırılmalıdır. İlk 24 saat önemlidir ve hasta müşahede altında tutulmalıdır. Tedavinin üçüncü basamak yoğun bakımı olan, tam teşekküllü bir sağlık merkezinde yapılması çok önemlidir. Tedavide ilk amaç, beyinde oluşan kanamanın temel sebebini bulmak ve bunu ortadan kaldırmaktır. İlaç takibinin yeterli olmadığı durumlarda cerrahiye başvurulmaktadır. Tedavi planına, nöroloji ve beyin cerrahisi uzmanları ortak karar vermelidir.

Beyin kanaması riskini en aza indirmek mümkün mü?

Beyin kanaması riskine karşı aşağıdaki öneriler dikkate alınmalıdır.

  • Güneş ışınlarının dik geldiği öğle saatlerinde dışarı çıkmayın,
  • Günde 2,5-3 LT su içmeyi ihmal etmeyin,
  • Alkollü ve asitli içeceklerden uzak durun,
  • Şemsiye veya şapka kullanın,
  • Düzenli spor ve egzersiz yapın,
  • Kilolarınızdan kurtulmaya çalışın,
  • Stres azaltıcı etkinliklerde bulunun,
  • Sigaradan uzak durun,
  • Tansiyon ve kalp hastasıysanız ilaçlarınızı düzenli olarak kullanın


[TR724] 3.7.2019

Türkiye’nin internetteki ifade özgürlüğü: 246 bin web sitesi engelli

İfade Özgürlüğü Derneği’nin ‘Engelli Web 2018’ raporuna göre Türkiye’de 2018 sonu itibariyle erişim engeli bulunan web sitesi sayısı en az 245 bin 825. Prof. Yaman Akdeniz’e göre, internet hükümetin ‘son savaş alanı’.

İfade Özgürlüğü Derneği adına Prof. Yaman Akdeniz ve Ozan Güven tarafından hazırlanan ‘Engelli Web 2018’ raporu, Türkiye’nin ifade özgürlüğünde geldiği durumu gözler önüne seriyor. Rapor, Türkiye’den erişime engellenen web siteleri, haberler ve sosyal medya içeriklerini mercek altına alıyor.

DW Türkçe’nin haberine göre, Türkiye’den erişime engellenen web siteleri, haberler ve sosyal medya içeriklerinin toplamına dair resmi istatistiki bilgi bulunmuyor. Akdeniz ve Güven hazırladıkları raporda, tespit edebildikleri verilere yer veriyor. Rapora göre, 2018 yılı içinde 52 bin 156’sı Bilgi Teknolojileri ve iletişim Kurumu (BTK) tarafından olmak üzere Türkiye’den en az 54 bin 903 web sitesine erişim engellendi. 2018 yılında erişime engellenen web sitelerinin yaklaşık yüzde 22’sini kumar ve bahis siteleri oluşturuyor.

Böylece 2007’den 2018 yılı sonu itibarıyla Türkiye’den erişime engellenen web sitesi sayısı, 587 farklı kurum tarafından verilen 212 bin 200 farklı karar ile en az 245 bin 825’e çıktı.

Akdeniz: Sansür mekanizması korkunç boyutlarda

Türkiye’nin de üyesi olduğu Avrupa Konseyi ülkeleri arasında Türkiye’de olduğu kapsamda internet içeriklerine müdahale eden başka bir ülke yok. Prof. Yaman Akdeniz, Türkiye’deki internet sansür mekanizmasının korkunç boyutlara vardığını belirterek, “Diğer ülkelerde çocuk pornografisi, nefret söylemi ya da telif hakları için engellemeler yapılırken Türkiye’de çok daha geniş bir mekanizma söz konusu” diyor.

‘Engelli Web’ raporuna göre, 2018 yılı içinde erişime engellenen haber adresi en az 3 bin 306… Medya kurumlarının dağılımında ise 204 haber ile Sözcü gazetesi 2018 yılında en çok haberi engellenen haber sitelerinin başında geliyor. İkinci sırada 196 haberine erişim engeli gelen Cumhuriyet, üçüncü sırada ise 190 habere getirilen engel ile Hürriyet gazetesi yer alıyor. Rapor, Sözcü’nün 23, Cumhuriyet’in 22 ve Hürriyet’in de 67 engellenen haberi web sitesinden kaldırdığını da gösteriyor.

Kamu kurumlarının da engelleme yetkisi var

Akdeniz ayrıca, kurumlara verilen geniş yetkilere de dikkat çekiyor. 2007 yılında sadece Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) ve mahkemelerde olan erişim engelleme yetkisinin bugün kanunda yapılan değişikliklerle çok sayıda kamu kurum ve kuruluşuna verildiğini, yetki verilen kurum sayısının giderek arttığını ve yapılan yetkilendirmeler ile engellemelerin meşru kılındığını söylüyor.

Türkiye’de erişim engelleme yetkisi, yargı kurumlarının yanı sıra kanunlarla çok sayıda idari kuruma da verilmiş durumda… Sermaye Piyasası Kurulu, Sağlık Bakanlığı, Türkiye Jokey Kulübü, Milli Piyango İdaresi Genel Müdürlüğü, Diyanet İşleri Başkanlığı, bu kurumlardan bazıları. 2018’de engellenen 54 bin 903 web sitesinin bin 196’sı yargı kararları ile erişime engellenirken geri kalan siteler, bakanlıkların yanı sıra, Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu, Spor Toto Teşkilat Başkanlığı, Sermaye Piyasası Kurulu, Milli Piyango İdaresi Genel Müdürlüğü, Tütün ve Alkol Dairesi Başkanlığı ve Türkiye Jokey Kulübü tarafından engellendi.

“Hükümetin son savaş alanı”

Yaman Akdeniz’e göre, internet, hükümetin kontrol altına almaya çalıştığı ‘son savaş alanı’. 2007 yılında erişim engelleme kararlarındaki çıkış noktasının ‘çocukları zararlı içerilerden korumak’ olduğunu hatırlatan akademisyen, “12 yıllık süreçte engellemelerin norm haline geldiğini ve hesap verebilirlik ilkesinin uygulanmadığını görüyoruz. Bir liste hazırlanıyor, engelleme yapılıyor ve kimse sorgulamıyor” diye konuşuyor.

Yaman Akdeniz, verilen kararlarla içeriğin ortadan kalkmadığına dikkat çekerek “hukuka aykırı” ya da “zararlı içeriklerle mücadele” gerekçesiyle getirilen erişim engelleme kararlarının etkili bir yöntem olmadığını belirtiyor. Akdeniz, “VPN ile gene bu sitelere girebiliyorsunuz. İki içerikten dolayı koskoca platforma erişimi engelliyorsunuz. Bu yaklaşım, demokratik toplumlarda kabul edilebilir olmamakla beraber demokratikleşme sürecine de zarar verecek düzeye geldi” diyor.

Sosyal medya engellemeleri

Raporda geniş yer alan erişim engellemelerinden biri de sosyal medya platformlarına ait… Türkiye, Twitter’da en çok hesabın kapatılmasını ve içeriklerin kaldırılmasını talep eden ülke. 2018 yılında Twitter’a bin 105 mahkeme kararı ve 12 bin 897 çıkartma talebi gönderen Türkiye, bu taleplerle 22 bin 998 Twitter hesabının kapatılmasını talep etti. Twitter ise 2018’de sadece 497 hesabı ve bin 819 tweeti erişime engellediğini açıkladı. Diğer yandan, Twitter’a gönderilen mahkeme kararlarında da bin 105 kararla Türkiye ilk sırada yer alıyor. Türkiye’yi 372 kararla Rusya ve 107 kararla Brezilya takip ediyor.

Facebook açısından da durum farklı değil… Facebook’un 2018 yılı içinde Türkiye’den çıkardığı içerik sayısı, 2 bin 381. Toplamda 2013’ten 2018 sonu itibariyle Facebook’tan çıkartılan içerik sayısı ise 23 bin… Türkiye, Facebook’tan en çok içerik çıkartılan ülkeler arasında dördüncü sırada yer alıyor.

Dünyanın en çok ziyaret edilen beşinci sitesi olan Wikipedia da 2017’den bu yana Türkiye’de erişim engeline takılan web sitelerinden biri olarak biliniyor.

İçişleri Bakanlı’ğın verileri çelişkili

İçişleri Bakanlığı tarafından “1 Ocak-31 Aralık 2018 Yılı İçerisinde Yürütülen Operasyonlar” başlıklı açıklamada yer alan verilere göre, “terör örgütü propagandası” gerekçesiyle hakkında işlem yapılan sosyal medya hesabı sayısı 42 bin 406 ve hakkında yasal işlem başlatılan kişi sayısı ise 18 bin 376.

Ancak “Engelli Web 2018” raporuna göre bu sayı, bakanlığın haftalık yaptığı açıklamalarla birbirini tutmuyor. Raporda, “Yıl sonu açıklamasına göre yaklaşık 16 bin daha fazla sosyal medya hesabı incelenmiş ve yaklaşık 5 bin daha fazla kişi hakkında yasal işlem yapılmıştır” deniyor.

[TR724] 3.7.2019

Sekizinci sınıf öğrencilerinin yüzde 16’sı dört işlem yapamıyor

Milli Eğitim Bakanlığı’nca (MEB), PISA ve TIMSS gibi öğrencilerin akademik becerileriyle ilişkili öğrenci, öğretmen ve okul özelliklerinin belirlenmesi amacıyla Türkiye genelinde binlerce 4’üncü ve 8’inci sınıf öğrencisine yönelik yapılan Akademik Becerilerin İzlenmesi ve Değerlendirilmesi (ABİDE) eğitim araştırmasının veri analizleri tamamlandı.

Rapora göre derslerde yetersizlik ilkokulda başlıyor ve artarak ilerliyor. 8. sınıf öğrencilerinin yüzde 16’sı dört işlem yapamıyor. 4 öğrenciden birinin Türkçe bilgisi, temel ve temel altı seviyede.

ABİDE 8. sınıflar raporuna göre, öğrencilerin en yetersiz olduğu alan matematik.

Öğrencilerin yüzde 85.8’si orta ve alt, yüzde 53’ü ise temel ve temel altı düzeyde matematik bilgisine sahip. Yüzde 16,4’ü, dört işlem sorularını çözemiyor, basit hesaplamalar yapamıyor.

Türkçe’de ise öğrencilerin yüzde 66,1’i orta düzey ve altında bu öğrenciler, deyimleri, atasözlerini, hiciv ve nüktelerdeki mesajları anlayamıyor. Neden-sonuç ilişkisi kuramıyor.

Fen bilimlerinde öğrencilerin yüzde 86’sı, sosyal bilimlerde yüzde 65, 3’ü orta ve alt düzeyde. Yüzde 39, 8’i vücuttaki organların görevini bilmiyor, her 4 öğrenciden biri harita okuyamıyor iki farklı olay arasında bağ kuramıyor.

İlkokul 4. Sınıfların raporunda da benzer sonuçlar yer alıyor. Türkçe’de öğrencilerin yüzde 27,9’u, matematikte yüzde 39,9’u, fen bilimlerinde yüzde 37,5’i ve sosyal bilgilerde yüzde 29, 7’si temel ve temel altı seviyede.

Dört temel derste kız öğrencilerin, erkek öğrencilere oranla daha başarılı olduğu görüldü.

BECERİ TESTLERİ VE ANKETLER KULLANILDI

Cumhuriyet’in haberine göre, MEB Ölçme Değerlendirme ve Sınav Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nce, ABİDE araştırması 81 ilde bin 230 okulda 75 bin 8’inci sınıf öğrencisine ve bin 62 okulda, ve 41 bin 54 4’üncü sınıf öğrencisine yönelik geçen yılın nisan ayında düzenlendi.

PISA ve TIMSS gibi uluslararası değerlendirme programlarından farklı olarak ABİDE Araştırması’nda il düzeyinde örneklemler belirlendi ve hem ulusal düzeyde hem de il düzeyinde izleme çalışmaları yürütüldü.

Her bir ilde örnekleme seçilen 8’inci sınıf öğrencilerinin yarısına Türkçe ve fen bilimleri testleri, diğer yarısına da matematik ve sosyal bilgiler testleri uygulandı.

ABİDE Araştırması kapsamında veri toplamak amacıyla beceri testleri ve anketler kullanıldı.

Beceri testlerinde yer alan sorular, alanda çalışan akademisyenlerin ve öğretmenlerin katılımıyla değerlendirme çerçeveleri dikkate alınarak geliştirildi. Beceri testlerinde yer alan soruların yarısı çoktan seçmeli, diğer yarısı ise açık uçlu sorulardan oluştu.

AKADEMİK BECERİNİN ÖLÇÜLMESİ İÇİN 27 SORU SORULDU

ABİDE 2018 uygulaması kapsamında öğrencilerin akademik becerilerini değerlendirebilmek amacıyla her bir testte 27 soru kullanıldı. Bu soruların üçü ilk kez 2018 uygulamasında kullanılan pilot sorular oldu.

Beceri testlerine ek olarak uygulanan anketler yoluyla, öğrencilerin akademik becerileri ile ilişkili olabilecek faktörler hakkında veri toplandı. Bu kapsamda, ABİDE Araştırması’na katılan öğrencilerin tamamına öğrenci anketleri, bu öğrencilerin dersine giren Türkçe, matematik, fen bilimleri ve sosyal bilgiler öğretmenlerine öğretmen anketleri, ABİDE uygulamasının gerçekleştirildiği okulların yöneticilerine ise okul anketleri uygulandı.

4 DERSTEN YETERLİLİK DÜZEYLERİ

ABİDE araştırmasında 8’inci sınıf öğrencilerinin 4 dersten ayrı ayrı temel altı, temel, orta, orta üstü ve ileri olmak üzere 5 yeterlik düzeyi ölçüldü.

Türkçe testinde öğrencilerin yüzde 1,6’sının temel altı, yüzde 23,5’inin temel, yüzde 41’inin orta, yüzde 26,8’inin orta üstü ve yüzde 7,2’sinin ileri düzeyde olduğu bilgisine ulaşıldı.

Matematik testinde öğrencilerin yüzde 16,4’ünün temel altı, yüzde 36,6’sının temel, yüzde 32,8’inin orta, yüzde 11,3’ünün orta üstü ve yüzde 3’ünün ileri yeterlik düzeyinde bulunduğu tespit edildi.

Fen bilimleri testinde öğrencilerin yüzde 9,4’ünün temel altı, yüzde 30,4’ünün temel, yüzde 46,3’ünün orta, yüzde 11,4’ünün orta üstü ve yüzde 2,5’ünün ileri yeterlik düzeyinde olduğu görüldü.

Sosyal bilgiler testinde ise öğrencilerin yüzde 4,4’ünün temel altı, yüzde 20,5’inin temel, yüzde 40,4’ünün orta, yüzde 25,3’ünün orta üstü ve yüzde 9,4’ünün ileri yeterlik düzeyinde bulunduğu belirlendi.

ÜST YETERLİLİK DÜZEYLERİNDEKİ YÜZDELER ARTTI

ABİDE 2018 uygulamasında, 2016 uygulaması ile karşılaştırıldığında bütün dersler için temel altı ve temel alt yeterlik düzeylerinde bir düşüş, orta üstü ve ileri üst yeterlik düzeylerinde ise bir artış tespit edildi.

Bu kapsamda, 2018 uygulamasında üst yeterlik düzeylerindeki öğrencilerin yüzdelerinin daha yüksek olduğu ortaya çıktı.

ABİDE 2018 uygulaması kapsamında ulaşılan bulguların, genel olarak ABİDE 2016 uygulamasında ulaşılan bulgular ve Türkiye’nin katılmakta olduğu uluslararası durum belirleme çalışmalarındaki (PISA ve TIMSS) bulgularla örtüştüğü görüldü.

Araştırmada, öğrencilerin eğitim hedefleri yükseldikçe değerlendirme yapılan alanlardaki puanlarının da arttığı belirlendi.

Evdeki kitap sayısı fazlalaştıkça öğrencilerin akademik beceri puanlarının da arttığı anlaşıldı.

Sosyoekonomik düzey, aile ilgisi, derslere verilen değer ve derslere ilişkin öz-yeterlik algısı değişkenlerinin öğrencilerin akademik becerileri ile pozitif ilişki gösterdiği, okula yönelik tutum değişkeninin genel olarak öğrencilerin akademik becerileri ile ilişkili olmadığı, aile baskısı değişkeninin ise akademik beceriler ile negatif yönde ilişki gösterdiği sonucuna ulaşıldı.

Destekleme yetiştirme kurslarına her iki dönemde katılan öğrencilerin akademik beceri puanlarının genel olarak daha yüksek olması, destekleme yetiştirme kurslarının etkili olduğunu ortaya koydu.

ÖĞRETMENİN YETERLİK ALGISI İLE AKADEMİK BECERİ POZİTİF İLİŞKİLİ

Öğretmenlerin eğitim düzeylerinin ve mesleki gelişimlerinin değerlendirme yapılan alanlarda öğrencilerin akademik beceri puanlarında tutarlı bir değişime yol açmadığı gözlendi. Ancak öğretmenin mevcut okulda çalışma süresi, genel çalışma süresi (kıdem), mesleki yeterlik algısı gibi değişkenlerin öğrencilerin akademik becerileri ile pozitif yönde ilişki gösterdiği ortaya çıktı.

ÖZEL ORTAOKULLAR GENEL OKULLARI GERİDE BIRAKTI

Özel ortaokulların ölçülen akademik beceriler bakımından genel ortaokulları ve imam hatip ortaokullarını geride bıraktığı, yatılı bölge ortaokullarının ise en son sırada yer aldığı görüldü.

Okulda kütüphane bulunmasının öğrencilerin akademik becerileriyle pozitif yönde ilişki gösterdiği ise araştırmada bir başka bulgu olarak öne çıktı. Ayrıca, okulda yaşanan okul kaynaklı olan ve olmayan sorunların öğrencilerin akademik becerileri ile negatif bir ilişki gösterdiği de ortaya konuldu.

DUYUŞSAL VE DEMOGRAFİK ÖZELLİKLER ANALİZ EDİLDİ

Raporda ABİDE 2016 raporundan farklı olarak duyuşsal ve demografik özelliklerle ilgili analiz çalışmaları da yürütüldü. Eğitim hedefi, okula yönelik tutum ve derslere verilen değer gibi değişkenlerin öğrencilerin cinsiyetine göre anlamlı bir farklılık gösterdiği ve bu farklılığın kız öğrenciler lehine olduğu sonucuna ulaşıldı.

Kız öğrencilerin eğitim hedeflerinin daha yüksek, okula yönelik tutumlarının daha pozitif olduğu ve derslere daha fazla önem atfettikleri ortaya çıktı.

KADIN ÖĞRETMENLERİN MESLEKİ DOYUMU DAHA FAZLA

Kadın öğretmenlerin, erkek öğretmenlerle karşılaştırıldığında daha fazla mesleki doyum sağladığı tespit edildi. Bununla birlikte eğitim düzeyi yükseldikçe mesleki doyumun anlamlı bir şekilde düştüğü ulaşılan bir diğer bulgu oldu. Okul yöneticisi anketinde yer alan değişkenler üzerinde yürütülen analiz çalışmaları, öğrenci kaynaklı olan ve öğrenci kaynaklı olmayan sorunların kadın yöneticilerin görev yaptığı okullarda daha az yaşandığını gösterdi.

ANNENİN EĞİTİM DÜZEYİ ÖNEMLİ ETKİN

ABİDE araştırmasında başarıyı etkileyen öğrenci özellikleri incelendiğinde 4. sınıf düzeyinde anne eğitim düzeyi önemli bir değişken olarak görüldü. Anne eğitim düzeyine ilişkin dağılım incelendiğinde, annelerin yüzde 48,2’inin “okula hiç gitmediği ya da ilkokul terk” ve “ilkokul mezunu” olduğu belirlendi. Ayrıca bulgular, anne eğitim düzeyi arttıkça öğrencilerin ABİDE kapsamında uygulanan 4 derste de başarılarının arttığını gösterdi.

Araştırmada, kendisine ait odası ve çalışma masası olan, kendisine ait ya da evde paylaşılan bilgisayarı veya tableti olan öğrencilerin başarılarının daha yüksek olduğu belirlendi. Benzer şekilde evdeki kitap sayısı arttıkça öğrenci başarılarının da arttığı görüldü.

KİTAP OKUMAYA 1 SAATTEN AZ ZAMAN

Önemli bulgulardan biri de öğrencilerin kitap okumaya ayırdıkları süre ile ilgili tespit edildi. Bu başlıkta yapılan analiz sonuçları öğrencilerin kitap okumaya ayırdıkları süre attıkça başarılarının da arttığını gösterdi. Kitap okumaya ayrılan sürelere ait dağılıma bakıldığında, öğrencilerin yüzde 42,3’nün bir haftalık süre içinde kitap okumaya 1 saatten az zaman ayırdıkları belirlendi. Bu sonuçlar birlikte ele alındığında, öğrencilerin kitap okuma alışkanlıklarının geliştirilmesi üzerine çalışmalar yapılması gerektiği belirtildi.

ABİDE sonuçlarına göre, okul öncesi eğitim süresi arttıkça öğrencilerin başarılarının da arttığı belirlendi.

Öğrencilerin yüzde 10,2’sinin hiç kahvaltı yapmadığı, yüzde 65,8’inin her gün kahvaltı yaptığı belirlendi. Öğrenci puanları üzerinde yapılan analizler her gün kahvaltı yapan öğrencilerin puanlarının diğer öğrencilerden daha yüksek olduğunu ve ortalamalar arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğunu gösterdi.

Milli Eğitim Bakanlığı yetkilileri, raporun son halinin önümüzdeki günlerde kamuoyu ile paylaşılacağını bildirdi.

[TR724] 3.7.2019

Maarif Vakfı, Etiyoplılara ait eğitim kurumunu gasp etti: ‘Addis Ababa’da hakimlerin olduğunu herkes görecek’

Erdoğan rejiminin yurt dışındaki Hizmet Hareketine ait eğitim kurumlarına rüşvet, şantaj ve baskıyla el koyması için kurduğu Maarif Vakfı, tamamı Etiyoplılara ait bir eğitim kurumunu hukuksuzca gasp etti.

Etiyopya’nın Harar şehrinde bulunan bir derneğe ait eğitim kurumuna mahkeme kararına rağmen el konuldu. TR724’e bilgi veren dernek yöneticileri, kararın hukuksuz olduğunu ve en kısa zamanda eğitim kurumunu geri alacaklarını söyledi.

Eğitim ve yardım faaliyetleri yapan tamamı Etiyopya vatandaşlarından oluşan Rainbow Derneği’ne ait Harar şehrindeki okula Maarif Vakfı el koydu. Anadolu Ajansı’nın ‘TMV Etiyopya’da FETÖ okullarını devraldı’ başlığıyla servis ettiği haber kısa sürede Türkiye’de birçok yayın organında yer aldı.

Gaspın perde arkasını araştıran Haber Merkezimiz ilginç bilgilere ulaştı. Gasp edilen okulların Hizmet Hareketi ile bağlantısı olmadığı, tamamı Etiyopya vatandaşlarının kurduğu bir dernek olduğu ortaya çıktı. Okullarda görev yapan tüm idareci ve öğretmenler de yine Etiyopya vatandaşı. Okullarda çalışan bir tane bile Türk bulunmuyor.

Dernek yetkilileri, gaspın okulların yaz tatilinde olduğu bir dönemde gerçekleştiğini belirterek, Tr724’e şu açıklamalarda bulundu: ”İki yıl önce benzer bir durum olduğunda federal mahkemeye başvurduk. Mahkeme, ‘Bu okullar Maarif Vakfı’na devredilemez’ diye karar verdi. Benzer söylentiler yeniden çıkmaya başlayınca birkaç hafta önce yeniden mahkemeye başvurduk. Aynı kararı tekrarladılar ve biz bu kararı okulun girişine astık. Okulun yaz tatilinde olduğu, çalışanlarımızın bulunmadığı bir günde Charity Agency (Vakıflar Genel Müdürlüğü) ve Maarif Vakfı yetkileri, kapımızda asılı duran federal mahkemenin ‘bu okullar hiç kimseye devredilemez’ kararına rağmen girdiler. Bu gasp sonrası yeniden mahkemeye başvurduk. Mahkeme, Charity Agency’den bu hukuksuz girişimle ilgili derhal gerekçelerini ve dökümanlarını sunmalarını istedi. Hukuku mücadelemiz devam ediyor ve Addis Ababa’da hakimlerin olduğunu herkes görecek.”

Rainbow Derneği yetkileri, gasptan devletin diğer kurumlarının haberinin olmadığı, Vakıflar Genel Müdürlüğü’ndeki bazı isimlerin rüşvet ve şantaj yoluyla bu işleme izin verdiği bilgisine ulaştıklarını vurguladı. Ülkedeki saygın hukukçularla görüştüklerini belirten dernek yetkileri, mahkeme kararını hiçe sayıp okula girenlerin tutuklanması gerektiğini söylediklerini ifade etti.

[TR724] 3.7.2019

Haydi gel eski takımımıza geri dönelim [Hasan Cücük]

‘Yuvama geri döndüm.’ Bu sözler 4 yıl aradan sonra yeniden Fenerbahçe’ye dönüp, bir yıllık sözleşme imzalayan Emre Belözoğlu’na ait. Galatasaray’da başladığı futbol yolculuğunu İnter ve Newcastle’de devam ettirdikten sonra temmuz 2008’de sarı-lacivertli forma ile buluşmuştu. Fenerbahçe’den sonra kısa Atletico Madrid macerası yaşayan Emre, yeniden İstanbul’a dönüp kaldığı yerden sarı-lacivertli formayı terletmeye devam etti. 2015’te Fenerbahçe defterini kapatıp, Başakşehir yolunu tutan Emre Belözoğlu 38 yaşında bir kez daha Fenerbahçe’ye döndü. Emre eski takımına dönen ne ilk ne de son oyuncudur.

Emre Belözoğlu, Zeytinburnu alt yapısından yetiştikten sonra 15 yaşında sarı-kırmızılı takımla anlaştı. 17 yaşından itibaren A takım kadrosunda yer bulan Emre Belözoğlu, tekniği ve hırsı ile dikkat çekti. Hagi gibi bir ustanın yanında pişen Emre Belözoğlu, 4 yıl boyunca Galatasaray formasını terletti. Kulüp tarihinin en önemli başarılarından biri olan UEFA Kupası finalinde ise yarı finalde Leeds United maçında gördüğü kırmızı karttan dolayı sahada yerini alamadı.

Galatasaray’dan sonra Serie A’da İnter, Premier Lig’de Newcastle United formalarını başarıyla terleten Emre Belözoğlu, 2008’de yeniden Türkiye’ye döndü. Takımının adının Fenerbahçe olması Galatasaray taraftarı için hayal kırıklığı oldu. ’Doğuştan Fenerbahçeli’ olduğunu söyleyen Emre’yi sarı-lacivertli taraftarlar bağrına basarken, Galatasaray taraftarlarının sevmediği futbolcular listesinde ilk sırada yerini aldı.

Fenerbahçe orta sahasını toplarlayan isim olan Emre, Alex ile birlikte takımı sırtlayan oyuncu oldu. Zaman zaman hırsına yenik düştü. Rakibe ve hakemlere abartılı itirazları seveni kadar sevmeyenlerinin de sayısını arttırdı. Emre sadece futboluyla değil saha içinde liderliğiyle de öne çıktı. Takımın dinamosu görevini üstlenti. 2015’te yaşı 35’e gelince ’gençleştirme’ projesi kapsamında Fenerbahçe’den gönderildi. Yeni adresi Başakşehir oldu. Emre Belözoğlu, futboluna kaldığı yerden devam etti.

Ancak Fenerbahçe, Alex’ten sonra Emre’nin de ayrılmasıyla doğan boşluğu bir türlü dolduramadı. Sahada lider oyuncu eksikliğini hep hissetti. Ne Volkan Demirel ne de Mehmet Topal bu görevi yerine getirebildi. Alınan kötü sonuçlar ve sahada lidersizlik akılların hem Emre’de olmasına yol açtı. Fenerbahçe taraftarı Emre’yi hiç unutmadı. Her sezon sonunda geldi, geliyor haberleri eksik olmadı. Hasret 4 yıl sonra bitti. Emre Belözoğlu, Fenerbahçe’ye ilk geldiğinde yaşı 28 idi. Futbolunun en verimli günlerini yaşıyordu. Şimdi 39’una merdiven dayamak üzere. Buna rağmen Fenerbahçe taraftarını heyecanlandıran transferlerden biri oldu.

Emre Belözoğlu, temmuz 2008- temmuz 2012 arasında ilk kez Fenerbahçe formasını giydi. Temmuz 2012’de Fenerbahçe’den ayrılıp, Atletico Madrid’e giden Emre’nin İspanya dönemi 7 ay sürdükten sonra şubat 2013’de yeniden Fenerbahçe’ye döndü. Temmuz 2015’te bir kez daha ayrılan Emre Belözoğlu’nun ikinci ayrılığında vuslat 4 yıl sonra gerçekleşti. Şimdilik bir yıllık anlaşma imzaladı. Böylece Fenerbahçe’de 3. Emre dönemi başlamış oldu.

Beşiktaş’ın Portekizli yıldızı Ricardo Quaresma, siyah-beyazlı formayı 2010-13 arasında giydikten sonra takımdan ayrılmıştı. İlk dönemi oldukça problemli geçen Quaresma’nın yolu ikinci kez Beşiktaş ile 2015’te kesişti. Portekizli yıldız 4 yıldır siyah- beyazlı formayı terletmeye devam ediyor. Beşiktaş formasını ikinci kez giyen futbolculardan biri de Nihat Kahveci. 1997-2002 arasında Beşiktaş’ın başarısı için ter döken Nihat, 7 yıllık İspanya döneminden sonra 2009-2011 arasında yuvaya yeniden dönmüştü. Burak Yılmaz, Ersan Gülüm ve Sergen Yalçın’da siyah-beyazlı formayı iki farklı dönemde terleten isimler oldular. Burak Yılmaz, sadece Beşiktaş’ta değil Trabzonspor’da da iki dönem top koşturdu.

Galatasaray formasını iki farklı dönemde Okan Buruk ve Necati Ateş terletti. Okan Buruk, 1991-2001 ve 2006-08 arasında sarı-kırmızılı formayla boy gösterdi. Necati Ateş ise 2003 – 2007 ve 2011 – 2013 arasında Galatasaray formasını giydi. Fenerbahçe’de Emre Belözoğlu’dan sonra iki dönem forma giyen bir başka isim ise Rüştü Reçber. 1994-2003 arasında sarı-lacivertilerin kalesini koruyan Rüştü, 2003’te Barcelona’ya transfer oldu. İspanya’da tutunamayan Rüştü, bir yıl sonra yeniden İstanbul’a Fenerbahçe’ye döndü. Galatasaray’ın yabancılarından Badou Ndiaye, Fenerbahçe’de ise Moussa Sow ve Emmanuel Emenike iki dönem forma giydiler.

Ancak ikinci gelişler ilk dönemin hep gerisinde kaldı. Yıldız olarak takımdan ayrılan oyuncuların yeniden yuvaya dönüşü eski günlerini arattı. Bakalım Emre Belözoğlu bu istatistiği tersine çevirecek mi?

[Hasan Cücük] 3.7.2019 [TR724]

Cami duvarını temiz tutalım muhterem Müslümanlar! [Hakan Zafer]

Kendi boyumu çok ölçüyorum; mezura, metre ile değil. Olay, bakış, tavır, bilgi-cehalet, vs. ne denk gelirse kendime tutup ölçüyorum. Yorucu mu, yorucu ama boy ölçüsünü dışardan almak kadar değil.

Son dönemlerde, havada hem bireysel hem de küme küme alınmış boy ölçüleri uçuşuyor.

Tutuştuğumuz kavgaların hasarlarını boyumuza tutunca anca alınabilecek ölçüler bunlar.

Uzama, artma, büyüme ölçülüyor; ya eksilme?

Azalma, bir bir yitip gitme de ölçülür olmalı.

Mesela, kendini ait hissettiği toplumun, topluluğun bir vasfının da (özellikle söylem ve görünüşte) dindar olmasını istememeye başlamış kuşakları öylece çaresiz bırakıyoruz. Dindar gözüktüğünde kendini özel hissetmediği gibi aksine sınandığını düşünüyorlar. Onların nazarında model alınmaktan çıkmış ama saygı duyulma hali, yavaş yavaş soğuyan bir taşın sıcağı gibi devam eden kimselere dönüşüyoruz.

Vebale yer aramak için değil ama kendi gibi inanmayan kimselerin takdirine muhtaç ettiğimiz nesiller ne olacak? En azından, inandıkları dine dair sahih bilgi ihtiyaçları boynumuza borç değil mi?

Ahlâktan, ilkeden yoksun tutarsız riyakâr davranışlarla anlatmış olmak neyi kurtarır? “Yooo, hiç de öyle olmuyor, eğer anlattığın gibi olsaydı…” dedirtmek gibi karşı delil üretme maharetimiz var, takdir(!) mi edilir eyvah mı çekilir bilmiyorum.

Uzaklaşmanın ya da uzaklaştırmanın ölçüsünü de kaçırıyoruz. Özlemesini ya da arada başı sıkışınca geriye bakıp “Olsaydı ne yapardı acaba?” diyebilecekleri birileri olarak kalmıyoruz. Onlar da, hatırlatıcı her şeyi eskiciye veren kimselere dönüşünce umut besleyememek gibi bir maraza müptela oluyorlar.

*****

Kavgalar eksiltiyor bizi, ihmal ediyoruz, yanımızda durmaya evladımız bile heveslenmiyor.

Karşı cephe varlığına dayalı devamlılığın getirdiği körlüğü atlatamıyoruz. Kimisi ırk alıyor karşısına kimi devlet, kimi ideoloji kimi din, kimi mahalle kimi şahıs. İlla karşıda iyiliğimizi istemeyen bir şeyler oluyor.

O kadar ayırıyoruz ki kendimizi bir kenara, bize bulaşana ecel getirtmeyi marifet bilip cami duvarı feda ediyoruz. Yetmiyor, duvar kirlenmişse bir köpek gidicidir diye seviniyoruz. Duvardaki kiri, kazançla çıkmanın nişanı sayıyoruz.

Garip değil mi?

Ya kirlenen duvar, ya kirli diye duvara yakın durmayıp gidenlerimiz?

Hem, duvarını ite köpeğe hedef bırakmanın basiretten, makullükten yana nasibi yokken…

Peki, duvarı temiz tutunca köpeğin eceli ertelenmiş olur mu, pek merak etmiyorum belki o sebeple bilmiyorum. Onun da derdini başımıza saracaksak, vay ki ne vay…

Her durumda kenardan “ne yapalım, o da …” diye diye sıyrılma becerisini(!) de azımsamıyorum ama şu soru dilimin ucuna Birinci tütünü gibi takılıp duruyor; Bizi seçilmiş ve sonrasında korunmuşluk düşüncesine itiyor diye, çantadaki kekliklere kıymak, kıyılmışı “zayiattan” sayıp alışmak, neden hep kolay oluyor?

İnandığımız dinden yana seçkiniz(!) diye o dine dair emek ortaya koymaktan muaf mı oluyoruz? Zahmet etmeyin ne olur, bu son cümleye şerhi kendim koyacağım, müsterih olunuz; “İnanıyorsanız üstünsünüz” ayeti (Al-i İmran 139), kimseye bireysel ayrıcalık, hele hele dokunulmazlık asla sağlamaz, o işin izahı başka. Burada dine harcanan emekten de kastım, elbette toptancılık değil, dini bilginin, kültürün hayatla beraber taşınabilmesi adına gösterilen, hani sonrakilere kavgalardan nefes alıp nakledemediğimiz, daha doğrusu nakledebilecek kadarıyla meşgul olamadığımız entelektüel çabadır.

Mücadele ya da organizasyon yeteneğinden başkaca bir miras bırakmama adına elimizden geleni yapıyoruz.

Ne desem, nasıl desem bilemiyorum ama çok eksiliyoruz çok, ölçüp tartanımız yok ey Ehl-i iman!

[Hakan Zafer] 3.7.2019 [TR724]

Ankara’nın değişen Suriye Kürtleri algısı [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Bugün Ankara Suriye Kürtlerini PKK’nın uzantısı olarak algılıyor. Tüm Suriye politikası bu algı üzerine kurulu! Ancak bu politika ne derecede inandırıcı? Ankara’nın Suriye politikasını anlamada Suriye Kürtlerine yönelik olan algısı önemli bir gösterge olabilir. Bu yazıda Türkiye’nin Suriye Kürtleri konusundaki çelişkili tutumunu göstermeye çalışacağım.

Suriye Kürtleri’nin Demokratik Birlik Partisi (PYD) lideri Salih Müslim 25 Temmuz 2013 tarihinde İstanbul’a, 1 Ekim 2014’te Ankara’ya gelerek temaslarda bulundu. Bu görüşmeler sürekli istihbari kategoride gerçekleşti. Devletin çok üst seviyelerinden siyasi karar alıcılar ve bürokratlar Müslim’le görüşmelerde bulundular. Ankara bu dönemde Müslim’i ve PYD’yi Esad güçlerine karşı daha net pozisyon almaya yönlendirmeye çabalıyor ve Türkiye’nin himaye ve kontrolündeki Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile PYD arasında irtibat kurmak istiyordu. IŞİD’le mücadele eden PYD ise ÖSO ile işbirliğine gitmek istemiyor, ideolojik olarak ÖSO ve IŞİD arasında fark olmadığını, ÖSO’nun da cihatçı-İslamcı bir grup olduğunu savunuyordu. Türk tarafı diğer taraftan Suriye’nin kuzeyinde, Türkiye-Suriye sınır hattı boyunca bir Kürt varlığından rahatsızlık duyuyor, bu bölgede bir özerk Kürt bölgesi oluşmasını istemiyordu. Suriye Kürtleri de Irak Kürtleri gibi özerk bir bölgeye sahip olurlarsa, Türkiye güneyden bir Kürt hattı ile çevrelenmiş olacaktı. Ankara’daki bir grup güvenlik elitinin korkusu, Türkiye içindeki Kürt bölgelerinin zamanla daha fazla güneydeki soydaşlarının etki ve çekim alanına girmesiydi. Eğer bu olursa, Türkiye Kürtlerinin özerklik – belki de bağımsızlık – talepleri güçlenebilirdi. Bu esnada Türkiye’de Çözüm Süreci devam etmekteydi. PKK’nın silah bırakmasına ramak kalmıştı. Türkiye 1980’lerin sonlarından itibaren iç ve dış siyasette kendisini zayıflatan önemli bir iç sorunu demokratik yollardan çözme fırsatı yakalamıştı. Buna göre diğer bir grup güvenlik eliti, içeride demokratikleştiği müddetçe güneydeki Irak Kürtlerinin ve Suriye Kürtlerinin Ankara açısından dezavantaj değil, bilakis bir artı olacağını değerlendiriyordu. Salih Müslim’in Türkiye’de bulunması ve doğrudan Türk karar alıcılarıyla görüşmeler yapması bu bakımdan çok önemli bir olaydı. Dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu ve başbakan yardımcısı Yalçın Akdoğan, Müslim’e ÖSO ile işbirliğinde bulunması ve Suriye’deki Esad rejimiyle araya net bir mesafe koyması gerektiğini söylediler. Müslim her ikisini de reddetti.

Müslim’in Ankara’nın taleplerini reddetmesinin nedenleri esasında çok anlaşılırdı. Birincisi PYD sahada İslamcı-cihatçı bir fanatik terörist grup olan IŞİD’le savaşmaktaydı. Bu grupla ÖSO arasında cihatçı transferleri sıklıkla gerçekleşmekteydi. ÖSO, IŞİD’e karşı savaşmakta zaten isteksizdi, çünkü Öso algısına göre IŞİD’çiler cihat eden kardeşleriydiler. Dahası Ankara’nın IŞİD’le çok berrak olmayan birtakım ilişkileri vardı. Bu dönemde Moskova Aralık 2915’te Ankara’yı IŞİD’le petrol ticareti yapmakla, IŞİD’i koruyup kollamakla suçluyordu. Rusya savunma bakan yardımcısı Anatoli Antonov Erdoğan ve ailesinin IŞİD’le yapılan petrol ticaretini bizzat koordine ettiğini, bunu destekleyen kanıtların ellerinde olduğunu söylüyordu. YPG, bu bölgede Ankara’nın IŞİD’le hangi seviyede bir işbirliği içinde olduğunu yakından biliyor, bu nedenle Müslim Ankara’ya yanaşmakta tereddüt ediyordu. Ayrıca Türkiye açıkça El Kaide’nin taşeron örgütü olan El-Nusra’yı da desteklemekteydi. Müslim’in 1 Ekim 2014’te Ankara’da yaptığı açıklama çok önemlidir: “Bir şey söyleyip başka bir şey yapıyorlar. IŞİD hala Türkiye sınırlarını kullanıyor. ‘PYD şartlarımıza uymadı, IŞİD’i bıraktık’ mı demek istiyorlar?” diyerek, Ankara’nın IŞİD’le olan yakın ilişkisinin Suriye Kürtleri nezdinde Ankara’nın inandırıcılığının altını oyduğunu belirtiyordu. Bu koşullarda PYD’nin Ankara güdümüne girmesi intihar olacaktı. Çünkü Suriye Kürtleri IŞİD ve ÖSO’nun istediği gibi radikal İslamcı bir Suriye hayal etmiyorlardı. Seküler ve demokratik, Kürtlerin azınlık haklarını anayasal garanti altına alan bir Suriye geleceğini arzuluyorlardı. Salih Müslim Türkiye’nin sahadaki amaçlarının a- İslamcı-Sünnici bir politika olduğunu, b- Ankara’nın anti-statükocu ve irredentist yaklaşımlardan kendisini izole edemediğini görüyordu.

Burada görüşmelerin içeriğinden çok PYD ve onun lideri Salih Müslim’in Ankara tarafından Suriyeli bir muhalif grup ve onun lideri olarak görülmesidir. Evet, Ankara PYD’nin kendi güdümünde olmamasından memnun değildi. Ama PYD’yi PKK’nın bir uzantısı ve bir terörist grup olarak kesinlikle nitelememekteydi. Müslim’in 27 Temmuz 2013’te yaptığı bir açıklamada söyledikleri bu bağlamda çok dikkat çekicidir: “Birinci dereceden, dışişleri bakanlığı ve diğer üst düzey yetkililer bizi kabul etti. … El Nusra bize karşı savaş yürütüyor. Tabi bu konuyu Türkiye ile ele aldık. … Türkiye büyük ülkedir. Türkiye’nin dostuyuz. İlişkilerimize büyük önem veriyoruz. Türkiye’nin Ortadoğu’da büyük bir rolü var. Ayrıca Suriye’nin Türkiye ile sınırı 900 kilometreyi aşıyor. Onun için muhakkak görüşmemiz gerekiyor. … Bütün bu nedenlerle Türkiye’nin Suriye’ye birinci dereceden ildi duyması normaldir. Biz Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Rojava halkı olarak hiçbir zaman Türkiye’ye uzak değildik, yakındık”. Türkiye ile PYD arasındaki ilişkiler 2015’e kadar böyleydi.

Kobani krizinin patlak vermesiyle beraber, Türkiye köşeye sıkıştı. IŞİD Suriye Kürt bölgesindeki önemli yerleşim birimlerinden biri olan Kobani’yi işgal edince, ABD ve Irak Kürdistan bölgesi Ankara üzerindeki baskıyı arttırdı. Türkiye güzergâhı üzerinden Kobani’ye asker gönderilmesi planına önce ayak direnen Ankara, artan baskılardan dolayı bu tutumunu gözden geçirmek zorunda kaldı. 30 Ekim 2014’te Türkiye Habur Sınır Kapısını açtı ve Irak Kürdistan’ı askeri birlikleri (Peşmerge) 40 araçlık bir konvoyla, ağır silahlar ve Kürdistan bayraklarıyla Türkiye topraklarına girdi. Havai fişek gösterileri ve “yaşasın Kürdistan” sloganlarıyla karşılanan ve bölge halkından yoğun ilgi gören bu birlikler, 20 saatlik bir yolculuktan sonra Suruç’a ulaştı. Bu konvoydaki Peşmergeler ile uçakla Urfa’ya gelen Peşmerge timi Mürşitpınar sınır kapısı yakınında buluştu. Irak Kürdistan bölgesi başbakanı Neçirvan Barzani Kürdistan bölgesi hükümetinin Rojava’ya yardımının süreceğini söyledi. Barzani, Irak Kürdistan yönetimi, Türkiye ve PYD’nin ABD koordinasyonunda uyum içinde çalıştıklarını ifade etti. Irak bölgesel Kürdistan yönetimi sözcüsü Sefin Dizayi, Türkiye, ABD ve koalisyon güçlerinin Kobani’de oynadığı rolün çok belirleyici olduğunu söyledi.

Türkiye, bırakın Suriye Kürtlerini (YPG’yi) terörist olarak nitelemeyi, fiili olarak Suriye Kürtlerinin Kuzey Suriye’de kendilerini savunmaları için birincil derecede bir rol üstlenerek, kendi topraklarını Irak Kürdistan’ı güçlerine açtı, ABD silahlarının bizzat Türkiye üzerinden PYD’ye ulaşmasına öncülük etti. Tüm bunlar gizli kapaklı değil, Ankara’daki AKP hükümetinin onayı ile gerçekleşti.

20 Temmuz 2015’te Urfa’nın Suruç ilçesinde bir bombalama olayı meydana geldi. 33 vatandaş hayatını kaybetti, 104 vatandaş yaralandı. Ankara bombalamanın Kobani’den (YPG bölgesinden) gerçekleştirildiğini ileri sürdü. Ancak enteresan şekilde IŞİD sorumluluğu üstlendi. 22 Temmuz 2015 tarihinde Urfa’nın Ceylanpınar ilçesinde iki polise susturucu takılmış silahlarla ateş edildi ve polisler hayatını kaybetti. Hükümet PKK’yı sorumlu ilan etti, ancak PKK bu saldırıyı yaptıkları iddiasını reddetti. 17 Şubat 2016’da Ankara’da gerçekleşen bir terörist saldırıda 30 vatandaş hayatını kaybetti, 60’ı yaralandı. Hükümet bu saldırının PYD tarafından yapıldığını ileri sürdü. Ancak PYD bu suçlamayı reddetti. Başbakan Ahmet Davutoğlu NATO ve ABD’yi suçlayarak, Suriye Kürtlerinin silahlandırılmasıyla bu terör saldırısı arasında irtibat kurdu. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Washington’ın neden YPG’yi terör örgütü olarak tasnif etmediği anlayamadığını söyledi. Bu olayların ardından a- içeride Kürtlerle yapılan Çözüm Süreci sona erdi, b- dışarıda Suriye Kürtleri terörist ilan edilerek Suriye politikasında ciddi bir dönüşüm yaşandı.

Aslında ne oldu?

Neden Suriye’de ABD ve Koalisyon ile eşgüdümlü yürütülen politika terk edildi ve Türkiye “anti-Kürt” bir algı geliştirerek, dışarıda güvenlik sağlamaya yönelik bir yeni misyona başladı? Bu çok önemli, çünkü Rusya yörüngesine girerek NATO-ABD ve PYD’yi düşman hanesine yazmak, bu süreç içerisinde, çok kısa bir zaman diliminde gerçekleşti. Hangi iç dinamikler bu kararın alınmasında rol oynadı? Buna paralel olarak, içeride Kürt sorununun demokratik yollardan çözülmesi hedefi üzerine inşa edilmiş olan Kürt açılımı ve Çözüm Süreci gibi uzun erimli siyasi projeler neden bir anda rafa kaldırıldı? Hangi iç dinamikler, Erdoğan’ı bu kararları almaya itti? Eğer bu kararları kendi iradesiyle aldıysa, buna neden gerek duydu? MHP’nin desteğini almak istemesi bu konuda bir rol oynamış olabilir mi? Fakat %50’ye yakın tek başına oy alarak en başarılı seçim sonuçlarından birini elde etmiş olan AKP’nin MHP’nin desteğine ihtiyacı yoktu! Kaldı ki Kürtlerle Çözüm Süreci başarılı olmaya çok yaklaşmıştı.

17/25 Aralık, Yalçın Akdoğan’ın “milli orduya kumpas” çıkışı, ardından Ergenekoncuların ve Balyozcuların apar topar serbest bırakılması ve 15 Temmuz darbe girişimi ile TSK’da yapılan kökten tasfiye operasyonu, içeride ve dışarıda yüz seksen derece değişen Kürt politikaları üzerinde hangi rolü oynadı? Suriye Kürtleri ve Çözüm Süreci politikaları pazarlık konusu mu edildi? Suriye’de NATO-ABD-Koalisyon Güçleri ekseninde yürütülen Suriye politikasında nasıl oldu da bir anda ABD düşman hanesine yazılıverdi ve Rusya ile stratejik bir işbirliğine gidildi? 2014’te PYD’nin silahlandırılmasına ve Kobani’de Kürt kontrolünün sağlanmasına hem onay veren hem de topraklarını kullandırarak bu hedeflerin gerçekleşmesini sağlayan Türkiye, nasıl oldu da iki sene zarfında bu politikaları hiç olmamış gibi bir pozisyona yöneliverdi?

Elbette ki siyasi karar alıcılar yönettikleri ülkenin çıkarlarını yeniden gözden geçirebilirler. Ancak bu revizyon daima iç ve dış politikadaki değişimlerle açıklanmalıdır. “Kafama esti, yaptım oldu” türü yaklaşımlar, kamuoyuna lanse edilirken belirli algılar oluşturulabilse de, akademik ilgi gereği, bu meydana gelen değişikliklerin nedenlerinin araştırılması esastır. Bahsettiğim vakalar, son derece önemli ve uzun vadeli sonuçları olan politika değişiklikleridir. Yakın dönemde meydana gelen bu değişikliklerin nedenlerini anlamak, bugünkü rejimin dinamiklerini anlamada önemli bir faktördür. Bu konuyu gündeme getirmeye ve analizi ilerletmeye devam edeceğim.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 3.7.2019 [TR724]

Nereden çıktı bu belediyeler? [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

Türkiye 2018’de tek adam anlayışına dayanan Cumhurbaşkanlığı sistemini onaylamış ve ülkenin rejimi buna göre şekillenmeye başlamıştı. Bu sistemle birlikte bütün problemler bitecek, ülkenin her derdine deva bulunacak, bütün krizler ülkeyi teğet geçecekti.

Ama daha bir yıl geçmeden ekonomik kriz Türkiye’yi çok kötü bir şekilde vurdu. Bu durum halkın “varlık kuyruğu” denilen patates ve soğan kuyruğuna bile girmesiyle sonuçlandı.

Bu ekonomik tablonun elbette bir faturası olacaktı. İktidar, yerel seçimleri ucuz bir sağ siyaset söylemi olan “devletin bekası ve şer ittifakı” söylemleriyle farklı bir atmosfere taşısa da Bursa hariç bütün büyükşehirleri kaybetti.

İstanbul seçiminin iptali ise iktidarın bu yenilgiyi kolay kabullenemeyeceğini ortaya koydu. Ama halkın iradesi yine muhalefet lehinde tezahür etti. Herhalde bu mağlubiyet sonrasında iktidar mahfillerinde “nereden çıktı bu belediyeler?” sorusuna cevap arandığı tahmin edilebilir.

Kadılardan Şehremaneti’ne

Osmanlı klasik çağında (1300-1600) beledi fonksiyonlar önceki İslam devletlerinde olduğu gibi kadılar tarafından yerine getiriliyordu. Kadı taşrada kazanın idaresinden ve yargı işlerinden sorumlu olduğu gibi belediye işlerinin de sorumlusuydu.

Kadı, bu farklı işleri yapabilmek için yardımcılardan yararlanmaktaydı. Bunlardan “muhtesib” esnafı denetler, gıda ürünlerini ve piyasayı kontrol eder, işyeri açma ruhsatı verirdi. Ayrıca “çöplük subaşısı” şehrin temizliğinden, mimarbaşı da imar çalışmalarından sorumlu olarak kadıya bağlı çalışmaktaydı.

Klasik Osmanlı yaklaşımında şehrin su ihtiyacı, medrese ve sıbyan mektepleri açılması gibi görevler vakıflara bırakılmıştı. Bu dönemlere ait cami, mescit, çeşme, han, hamam, köprü, Darüşşifa ve kervansaray gibi eserler hep vakıflar marifetiyle inşa edilmekteydi.

Avrupa’da Sanayi İnkılabı ile birlikte şehir nüfusunun hızla artması ve şehirlerde yaşanan keşmekeş, şehirlerin yönetiminin yerel yönetimlerce yapılmasını gerektirdi. Bu durum zamanla belediyelerin güçlenmesine neden oldu: Bu süreç belediye meclisleri ve başkanın halk tarafından seçilmesiyle ve şehrin ihtiyaçlarının yerel bütçeyle karşılanmasıyla sonuçlandı.

Osmanlı Devleti de Avrupa’daki gelişmelere kayıtsız kalmadı. Avrupa’yı bizzat gören Tanzimat ricalinin öncülüğünde bugünküne benzer “belediyeler oluşturulması” düşüncesi öne çıktı ve İstanbul’da adına “Şehremini” taşrada ise “reis” denilen belediye başkanları bazı görevleri üstlenmeye başladılar.

Altıncı Daire-i Belediye

Tanzimat döneminde taşrada “Muhasıllık Meclisleri” ile başlayan süreç, Kırım Savaşı ile belediyelerin kurulmasıyla sonuçlandı. İngilizler ve Fransızlar Rusya’ya karşı savaşmak için İstanbul’a geldiklerinde barınma, temizlik, aydınlatma ve altyapı yetersizliği gibi problemler yoğun olarak yaşanınca belediye teşkilatı kurulmasını tavsiye ettiler.

Bunun üzerine 1855’de Fransa örnek alınarak “İstanbul Şehremaneti” kuruldu ve başına “Şehremini” atandı. Ancak  “vakıflar” tarafından yapılan işler bu dönemde de “Evkaf Nezareti” tarafından üstlenildiğinden “ikilik” devam etti. Bu durum bürokratik kırtasiyeciliğin artmasına neden oldu.

Atamayla belirlenen bir Şehir Meclisi ve Şehremini sisteminin sorunları çözmeyeceği açıktı. Kendilerine ait gelirleri olmaması ve kararlarının Babıali’nin onayıyla yürürlüğe girmesi, bu yapıyı bir danışma organına dönüştürüyordu.

Yeni sistemin İstanbul geneline yayılması planlanarak şehirde on dört belediye dairesi oluşturulmuştu. Örnek olarak da “Altıncı Daire-i Belediye” seçilerek ilk icraatlar buradan başladı. Bu daire, daha çok zengin azınlıklar ve yabancıların yaşadığı Galata ve Beyoğlu bölgesini kapsamaktaydı.

Altıncı Daire 1865’de Beyoğlu sokaklarının petrol lambalarıyla aydınlatılmasını sağladı. Ayrıca Taksim ve Tepebaşı’nda “millet bahçeleri” açıldığı gibi yollar da genişletildi. Yine yaralanan kişilere acil müdahale etmek üzere daha sonra “Taksim İlkyardım Hastanesi” adını alacak “Mecruhin Hastanesi” açıldı.

“Altıncı Daire” adı bile Fransızlardan kopya edilerek Mustafa Reşit ve Âli Paşa’nın Paris’te kaldıkları yerin ismi alınmıştı. Daireye bazı gelirlerin tahsis edilmesiyle çalışmalar kolaylaşmış hatta ilk belediye binası burada inşa edilmişti.

Taşrada ise belediyelerle ilgili ilk önemli aşama 1864 Vilayet Nizamnamesi oldu. Buna göre kaza ve livalarda seçimle belirlenen belediye meclisleri oluşturulması kararlaştırılmıştı.

1877’de Dersaadet Belediye Kanunu ve Vilayetler Belediye Kanunu kabul edilerek belediyelere tüzel kişilik kazandırıldı. Belediye reisi ve meclis üyelerinin seçimle belirlenmesine karar verilerek belediyelere günümüze benzer alanlarda yetkiler tanındı.

1880’lerden itibaren belediyeler çeşitli vilayetlerde ortaya çıktı ve “belediye hizmetleri” şehrin önemli bir gündemi oldu. Belediye reisleri artık protokolde de yer almaya başladılar.

Yavaş bir gelişme seyretse de yeni Türkiye’nin Osmanlı’dan 389 belediye devralması, önemli bir adım atıldığını göstermekteydi.

Belediye Seçimleri İktidarı Belirler mi?

1930 tarihli Belediye Kanunu ile belediye ve belediye reisi adları ülke çapında genelleştirildi.

Çok partili döneme geçildiğinde yerel seçimler de partiler arası mücadelenin önemli bir göstergesi oldu. İktidar partileri bu seçimlerde daha başarılı olsalar da devrin siyasi atmosferine göre diğer partiler de başarı sağlayarak iktidar yolunu açtılar.

27 Mayıs darbecileri DP ve varislerinin bir daha iktidara gelmesinin önüne geçecek “sosyal mühendislik” projeleri yapsalar da bu projeye ilk darbe 1963 yerel seçimlerinde vuruldu. Bu seçimlerde “DP’nin varisi AP” % 45 oy oranıyla 500 belediye kazanarak askerlerin planlarını alt üst etti. AP 1965 seçimleriyle de tek başına iktidar oldu.

1968 yerel seçimlerinde ise AP’nin kendi içindeki tartışmalar doğrudan seçimlere yansıdı ve çoğunluğunu AP’den ayrılan kişilerin oluşturduğu “Bağımsızlar” 230 belediye başkanlığı kazandılar.

1970’ler ise ülkenin dağına taşına “Karaoğlan Ecevit” yazıldığı yıllardı. Nitekim CHP 1973 ve 1977 yerel seçimlerinde birinci parti olduğu gibi bu başarısını genel seçimlere de taşıdı. Bu iki seçimde de Türkiye’nin üç büyük şehri CHP tarafından kazanılmıştı.

Özal’ın Kâbusu: 1989 Seçimleri   

12 Eylül darbesiyle 27 Mayıs’ta olduğu gibi “seçilmiş” belediye başkanları görevden alınarak yerlerine “kayyum” olarak muvazzaf ya da emekli subaylar tayin edildi.

1984 yerel seçimleri ise “dört eğilimi birleştirme” sloganıyla siyaset yapan Turgut Özal’ın Anavatan Partisi’nin yerel seçimlerde de büyük bir başarı elde etmesiyle sonuçlandı. 1970’lerde CHP’nin elinde olan büyük şehirler yeniden sağ partilere geçti.

Özal yaptığı düzenlemelerle yerel yönetimleri güçlendirdi. Belediyelerin çok önemli gelir kaynaklarına kavuşmaları daha önemli konumlar elde etmek isteyen siyasetçiler için belediyeleri bir atlama taşına dönüştürdü. Özellikle İstanbul’u yöneten Bedrettin Dalan, medya desteğinin de etkisiyle büyük bir popülarite yakaladı.

1989 yerel seçimleri ise Özal ve ANAP için çöküşün başlangıcı oldu. İktidar olmanın yol açtığı yıpranma ve yüksek enflasyonun etkisiyle büyük bir oy kaybı yaşayan ANAP, bütün büyük şehirleri kaybettiği gibi 1984’de 67 il belediyesinin 52’sini kazanmışken beş yıl sonra bu sayı üçe düştü.

En büyük şok ise İstanbul’da yaşandı. Açık farkla kazanacağı öngörülen ve propaganda çalışmalarında partisi yerine sadece kendi ismini öne çıkaran Bedrettin Dalan, o zamana kadar ismi duyulmayan bir tıp profesörü olan Nurettin Sözen’e karşı büyük bir yenilgi yaşadı.

İSKİ Yolsuzluğu ve Yeni Trend

1989 yerel seçimlerinin galibi kuşkusuz CHP’nin mirasçısı olarak sol siyasetin öncüsü olan SHP idi. SHP bütün büyük şehirleri kazanmayı başardığı gibi bu başarısını 1991 seçimlerine de taşıyarak ANAP iktidarının sona ermesinde etkili bir rol üstlendi. Böylece sol siyaset on iki yıl sonra hükümet ortağı oldu.

Sola en büyük darbe yine belediyelerden geldi. İstanbul Belediyesi’nde yaşanan İSKİ skandalı, yerel yönetimlerde dengeleri değiştirdi. Bunun sonucunda 1994 seçimlerinde İstanbul ve Ankara, Refah Partisi’nin eline geçti. Bu durum Refah Partisi’nin 1995 seçimlerinde birinci parti olması ve bir süre sonra da “Milli Görüş” siyasetinin tarihinde ilk defa hükümet kurmasıyla sonuçlandı.

1970’lerden itibaren İstanbul seçimleri incelendiğinde en yüksek oyla seçilen belediye başkanının 1973’te % 63,6 oy oranına ulaşan CHP’li Ahmet İsvan olduğu, Erdoğan’ın ise 1994’deki % 25,14 oranıyla en az oyla seçilen başkan olduğu görülüyor.

Seçimlerin yenilenmesiyle İmamoğlu da bir rekor kırarak İstanbul’un son otuz beş yılda en yüksek oy oranıyla seçilen başkanı oldu.

Bu örnekler yerel seçimlerin genel seçimlerle ilişkili olduğunu ve genel seçimlerle benzerlik gösterdiğini ortaya koyuyor.

Ama CHP’nin de elde ettiği belediyelerde İSKİ skandalı benzeri hatalar yapması durumunda bir daha buraları kazanabilmesi için otuz sene beklemesi gerektiği de başka bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor.

Kaynaklar: İ. Ortaylı, “Belediye”, TDV İA, C. 5, Z. Toprak, “Altıncı Daire-i Belediye”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, 1993, C. 1B. Göksoy, E. Sağol, “Osmanlıdan Cumhuriyete Belediyelerin Kuruluşu”, KAYFOR, 2017; A. Aslan, “1963’ten Günümüze Yerel Seçim Sonuçları Temelinde Türkiye’nin Siyasi Yapısı”, İnsan Bilimleri, C. 4, S. 1, 2007.

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 3.7.2019 [TR724]