Seçimi kaybeden Malezya Başbakanına yolsuzluk operasyonu

Malezya, yolsuzluk operasyonuyla dünya gündemine oturdu. Ülkenin eski başbakanı Necip Rezak’a yönelik düzenlenen yolsuzluk operasyonunda kutu ve çantalar dolusu dolar, pırlanta ve elmaslar ele geçirildi.


HALK SOKAĞA DÖKÜLDÜ

Sözcü'nün haberine göre, Malezya devlet televizyonu milyonlarca dolar, çok sayıda pırlanta ve elmasların bulunduğu operasyona ilişkin görüntüleri yayınladı. Dudak uçuklatan yolsuzluk operasyonuyla çalkalanan ülkede halk sokaklara döküldü, gösterilerde eski başbakan Rezak aleyhine sloganlar atıldı.

GÖREVDEN ALINMIŞLARDI

Eski başbakan Rezak’ın hükümeti döneminde kendisi ve ailesi yönelik soruşturma açan savcı ve emniyet yetkilileri görevden alınmıştı. Operasyonu Rezak iktidardan düşünce göreve getirilen eski savcı ve emniyet yetkililerinin gerçekleştirdiği belirtildi.

Yetkililer Rezak’ın 10 ülke ile ticari bağının bulunduğunu belirtti ancak ülke isimlerini vermedi.

YURTDIŞINA ÇIKIŞ YASAĞI

Hakkındaki skandallarla gündemden düşmeyen eski Başbakan Necip Abdurrezzak’ın ‘Facebook’ hesabından ailesi ile birlikte bir haftalığına yurtdışı tatiline çıkacaklarını duyurmasından birkaç dakika sonra Malezya Göç İdaresi, bir açıklama yaparak, eski başbakan ve eşine seyahat yasağı getirildiğini açıkladı.

AKILLARA TÜRKİYE’Yİ GETİRDİ

Dolarların kutular içerisinde olması, Türkiye’deki bir bankanın genel müdürünün evine düzenlenen operasyonda ele geçirilenleri hatırlattı.

[Samanyolu Haber] 12.5.2018

Nasıl giderse gitsin mi? [Levent Kenez]

Hem evet hem de hayır.

Ekonominin çok kötü olduğu, yakında büyük bir kriz tehlikesi ile karşı kaşıya kalacağımız güvenilir ekonomistlerin neredeyse tamamının tahmini.

Ülkede özgürlük namına bir şey olmadığını söylemek içinse bir uzmana ihtiyaç yok. Geceyi evinde mi yoksa nezarethanede  mi geçireceğin bir adamın iki dudağı arasında. İstediğini içeri aldırıyor, istediğini kovduruyor. Muhalefet dediğimiz şey meşrulaştırma aracından başka bir şey değil. Oyu sen atacaksın ama o sayacak. Aynı adamın savcı, hakim, polis, asker, gazeteci olduğu bir yerde ancak sosyal medyada deşarj olabiliyor insanlar.

Seçimlere gidiyoruz ama devlet gücüyle, senin benim paramla ele geçirdiği medyada sabah-akşam onun propagandası. Bütün muhaliflerine hakaret, küfür ve iftira gırla. Sabah akşam yalan söylüyorlar. İslamcı bir hükümetin zamanında İslam dini Anadolu topraklarındaki en hazin günlerini yaşıyor.

On binlerce insan sebepsiz yere hapishanelerde, her gün yenileri gözaltına alınıyor.

Değişik endekslerle Türkiye üzerine analizler yapılabilir. Basın özgürlüğü endeksi, kalkınmışlık endeksi, vs vs. Bilimsel çalışmaların işaret edeceği ama söylemeyeceği bir şey var. Adam zalim, zalim. İnsanlara zulüm ediyor. Ve bunu elbette tek başına yapmıyor. İnsanlara bunu yaparken bir sürü yardakçısı, yardımcısı var. Elbette Türkiye bu kadar zayıflarken bunun başta kalmasını isteyen çok ülke var. Yarın öbür gün herkes her şeyi bu adamın üstüne atıp elini yıkmaya çalışacak. Ama bugün için bu giderse her şeyini kaybedecek o kadar çok suç ortağı var ki.

Kurduğu düzen “biz ve onlar” üzerine kurulu

Kendisine muhalif olanları ülke düşmanı, din düşmanı olarak göstermede sorunu yok. Bu kadar medya gücü kimde olsa aynısı olur. Ancak o kadar tehlikeli bir şey ki bu. Bunun bedelini çok kötü ödeyeceğiz.

“Burada kürtaj yapıyoruz” diyen yaşlı adamın videosunu izlemişsinizdir. Herkes röportaj yerine kürtaj demesine gülüyor. O komik videoda başka bir ayrıntı var. “155’i arar, seni aldırırım” diyor. Yani “devlet biziz” diyor. Ülkenin yarısının kendisini devletin sahibi diğer yarısını da devletin düşmanı gördüğü bir yerde barışçıl bir final imkanı çok zor. Aynı şeyi vesayetçi laikler düşünürdü. O kafanın bizi getirdiği yer burası işte. Şimdi kalkmışlar başörtü özgürlüğünden bahsediyorlar. Günaydın. Sanki kendileri dokunulmazlıkları kaldırmamış gibi hapisteki vekilleri ziyaret edip, sizi kurtaracağız diyorlar. Günaydın!


Ülkeyi kendisi yönetmiyormuş gibi bütün kötü giden şeyden başkaları sorumlu. Yarın kriz çıksa da dış güçler çıkarmış olacak. Kitlesinin seçimle, sandıkla falan uyanacağı yok. Vadettiği her şey bir gece KHK ile hallolacak şeyler. Herkese aptal muamelesi yapmakta hiç bir çekinceleri yok. Seçim kazanabilmek için kasadaki son paraları da rüşvet olarak dağıtmaktan tereddüdü yok. Millet bunların gözünde utanmasalar “Para sandığın üzerinde” yazılı not bırakacakları bir yığın.

Türkiye’de özellikle son zulüm halkasından payını alanların duygusal bir beklentisi var: Bu adam ile beraber Türkiye öyle bir duvara vursun ki, buna oy veren, destek veren, masumlara iftira atanlar dahil herkes nasıl kandırıldığını görsün. Yoksa kimsenin aklı başına gelmeyecek. Bunun ne kadar hırsız; kendisi ve ailesi dışında kimsenin köpek kadar değeri olmadığı görülsün. Ümmetin lideri denen adamın ne kadar büyük bir sahtekar olduğu ortaya çıksın. Çıksın ki masum insanları üzerine yapılmış olan yaftalar bir bir dökülsün. Çöpten ekmek toplasınlar ki işlerinden ettikleri, malına çöktükleri masumların ahı bunları bulsun. Yaşattıklarını yaşamadan ne gitsinler ne gebersinler. Elbette ben de aynısını istiyorum. Özellikle yaşattıklarını yaşamadan gebermesinler kısmı için. Masum insanlara işkenceler yapılırken sevinçten böğürenler rezil rüsva olsun. Ülkeyi diktatör gibi yönetti ve gidişi de diktatör gibi olmalı. İbreti alemlik. Zalimler gibi. Akla gelen bütün diktatörler gibi…

Hapisteki masumları ve zor durumdaki insanları düşününce sabrımız pek kalmadı, seçimde inşallah gider diye dua ediyoruz. En tez zamanda. Kader planında ne yazılı kimse bilmiyor. Sonun başlangıcı belki de seçim olur. “Seçimle bitmez bu süreç” diyenler yanılır.

“Seçimde gitmez, bu adam seçim kaybetmez” diyenler de temelsiz bir şey söylemiyor. Devletin bütün imkanları elinde.

Seçimde veya seçimle gitmeyebilir

Herkesin buna hazır olması gerekiyor. Çünkü seçimle gitmeyi hak etmiyor. Buna en hazır kesimin Cemaat kesimi olduğunu düşünüyorum. Yaşanan süreç artık tarihlerle ilgili bir beklentiyi ortadan kaldırdı. Umutlu olup hayal kırıklığı yaşamaktansa, umutsuz olup sürpriz bir şeyle karşılaşma beklentisi daha yaygın. Ancak yine de duygusal bir beklentiye kimse girmesin diye uyarmak geliyor insanın içinden.

Cumhurbaşkanlığı ikinci tura kalırsa bunun zafer sarhoşluğu ile havaya girip hüsrana kimse uğramasın.

Sürpriz olursa ne ala. Sürpriz olabilme ihtimalinin olabilmesi için muhalefetin kesinlikle dağılmaması gerekiyor.

Türkiye, her an her şeyin olabileceği ülke konumunu koruyor. Çok güçlü sanılan yapıların aslında çok da bir şey olmadığını defalarca gördük. Gerçeklikten kopmadan umutlu olmaya, hayatta kalmaya ve doğruları konuşmaya devam etmek gerekiyor.

Hem  O ‘ol’ der ve her şey olura inanmıyor muyuz sanki? Sanki başka bir hakikat varmış gibi.

Benim için şu anki en önemli gündem yaklaşan Ramazan.

[Levent Kenez] 12.5.2018 [TR724]

İstikrar mı dediniz; Masaya oturduğumda dolar 4.20, makale bittiğinde 4.37 TL! [Semih Ardıç]

Türkiye’de ekonominin ne halde olduğunu anlatmak için bu sefer bizzat kendimden misal vereceğim.

tr724.com okurları için en aktüel verileri dikkate almaya gayret ediyorum. Son iki haftadır bu düstura riayet etmenin bedelini ziyadesiyle ödüyorum.

Makaleyi kaleme almaya başlamadan evvel derlediğim verileri defterime tek tek yazıyorum. Akabinde bunlar üzerinden ekonomiye dair tespitlerde bulunuyorum.

SAATLİK DEĞİŞEN PİYASA

Makaleye başlarken 4,25 TL olan ABD Doları makale bittiğinde 4,37 TL’ye kadar çıkıyor.

Bir başka gün makalenin başında iken Borsa İstanbul (BIST) yüzde 1 artıda. Makaleye nokta koyduğumda Borsa kırmızıya dönüyor ve yüzde 1,7 ekside kapanıyor.

Euro/TL paritesi, Hazine borçlanma faizi ve altın fiyatındaki iniş-çıkışlar da dolar ve Borsa cenahındaki tablodan farklı değil.

Piyasada baş döndüren anlık rekorlar bir önceki verileri mânâsız hale getiriyor. Sizin için son dakika rekoru o makelenin sonunu getiriyor.

Bir misal: Doların 4,20 TL olduğu gün sene başından bu yana kurda 45 kuruş artış olmasını masaya yatırmıştım.

HESAPLAR ALTÜST OLDU

Buradan hareketle 222 milyar dolar net döviz borcunu ödemekle karşı karşıya kalan özel sektörün yükünün ne kadar arttığını hesaplayacaktım.

Hatta hesapladım da.

1 Ocak’tan bu yana şirketlerin borcunun TL  olarak 120 milyar TL arttığı neticesine ulaştım. Dolar 4,20 TL’de kalsa o tahlilin bir karşılığı olacaktı. Durmadı ve 4,37 TL’ye kadar tırmandı.

Dolar hal-i hazırda 4,30 TL civarında. O hesap değişti haliyle.

Yazmaya yetişemediğimiz bu oynak piyasanın ekonomiyi, hayatımızı ne kadar derinden etkileyeceğini söylememe lüzum var mı?

YATIRIMCI NASIL KARAR VERECEK?

Günlük gazete için bir makaleyi kaleme almanın süresi kişiden kişiye değişse de bu sürenin azami 2-3 saatle mahdut kalacağı söylenebilir.

Birkaç saat içinde beyazdan siyaha, yeşilden kırmızıya dönen bir ekonomide hangi tahmin, hangi işletme bilgisi ile karar vereceksiniz ki!

Dövizin, altının, borsanın ve faizin bu kadar kısa müddette bütün hesapları altüst edecek kadar sert yükseldiği yine aynı şekilde sert düştüğü bir ekonomide para ile işi olan herkesin neler çektiğini varın siz tahmin edin.

İşte faizde, dövizde ve Borsa’da karşı karşıya kaldığımız tablo bu belirsizliklerin bir toplamıdır.

Vaktinde küçük bir müdahale ile düzelme ihtimali mevcutken ihmaller yüzünden iktisadî hastalıklar bütün vücudu sardı. Bünye komaya girdi.

BAŞHEKİM NE DEDİĞİNİN FARKINDA DEĞİL

Şimdi başhekim kapıda bekleyenlere beni yeniden seçerseniz hastayı ayağa kaldıracağım diyerek hasta yakınlarının sinir uçları ile oynuyor.

Türkiye’nin temel göstergeleri kriz seviyesindedir. Böyle bir ekonomi için istikrardan bahsedilemez.

Gün içinde para birim 10 kuruştan fazla eriyorsa mütehassıs kimseler o ekonomiyi ‘istikrarsızlık abidesi olarak görür. Maalesef öyle görüyorlar.

IMF’den 30 milyar dolar kredi talep eden Arjantin’i bile Türkiye’den daha emniyetli liman olduğunu belirtiyorlar.

Hazine ocak ayında yüzde 11 ile borçlanıyordu. Bugün yüzde 16,20 oldu borçlanma faizi. 2006 yılından bu yana görülen en yüksek seviye.

REFORMİST AKP’DEN YASAKÇI AKP’YE

2001 krizinin yaralarını sarmaya çalışan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) o gün iktidarda idi. 1 Ocak 2005 tarihinden itibaren Avrupa Birliği (AB) ile tam üyelik müzakereleri başlatılmıştı. Hemen her sahada reform hamlesi dünyanın dikkatini Türkiye üzerinde toplamıştı. Temmuz 2006’dan itibaren kademeli olarak düşen faiz yüzde 7’ye kadar inmişti.

Reformist AKP’den eser kalmadı. AKP, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ekseriyet elimde diye dün şöyle bir yetki aldı.

Hükûmet 521 kanun ve 2 bin küsur maddeyi Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile değiştirecek.

Milli irade darbe devirlerinde bile bu kadar ayaklar altına alınmamıştı.

Dövizin, faizin, enflasyonun düştüğü o günler geride kaldı. ‘1 dolar=1 TL’ noktasından ‘1 dolar=5 TL olacak mı?’ noktasına gelindi.

MEVCUT ŞARTLARDA KİMSE YATIRIM YAPMAZ

Bunun içindir ki bu kadar oynak bir piyasada seçim rüşveti kabilinden kredi faizlerinde, vergide ya da harçlarda ne kadar indirim yapılırsa yapılsın netice değişmez.

Bir saat sonrasından emin olunmayan bir memlekette borçlanarak değil ev, araba, arsa almak, insanlar mecbur kalmadıkça kuruş harcamaz.

[Semih Ardıç] 12.5.2018 [TR724]

Faşist [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Başkalarından hazzetmez –öyle ya insanların farklı düşünmek gibi bir eğilimleri var. Farklı insan, farklı düşünce demektir. Oysa faşist, kendi düşüncesinin dışında düşüncelerden hazzetmez. Hazzetmediği gibi, elindeki güce paralel olarak, farklı düşünceleri bastırmak ister. Haksız mı?

Her bir farklı düşünce, potansiyel olarak faşistin güç kaybetmesine yol açabilir. Faşistin karşı olduğu sadece karşıt düşünceler değildir. Faşist farklı olan her şeye antipati duyar. Kendince olağan kabul ettiği küçük dünyasının sınırları dışında kalan her şey, faşist için zararlıdır. Farklı etnik kökenden gelenler, farklı milliyetler, farklı mezheplere mensup olanlar, farklı yaşam tarzları veya şahsi yönelimler – tüm bunlar faşistin dümdüz etmek istediği gruplardır. Faşist, kendi prototipinde bir toplum oluşturmak ister. Başka mühendisliklerde yetkinliğin ispatı olan bir diploma, toplum mühendisliğinde gerekli değildir. Çünkü mevcut binayı ortadan kaldıran dozer operatörü gibi, var olan bir toplumsal yapıya tecavüz etmek, onu yerle bir etmek, taş üstünde taş bırakmayacak şekilde yok etmek, sanki o yapı hiç var olmamış gibi, kalan izlerini bile ortadan kaldırmak için fazla bir donanıma ihtiyaç yoktur.

Sadece ülkeyi yöneten faşist olmaz

Faşist sadece ülke yönetimine ilişkin bir kavram da değil aslında. Öğrencisini darp eden öğretmen, hakeme saldıran paraya boğulmuş yetenekli ama karakteri sorunlu futbolcu, müşteriyi defalarca bıçaklayan otopark mafyası, öz evladını istismar eden baba ve buna göz yuman anne, çocuk kursiyerine cinsel istismarda bulunan gizli eşcinsel kimlik çatışması nedeniyle kin ve öfke kusan Kur’an kursu hocası, okul tabelasını dövmeye çalışan fanatik, sokakta vatandaşa meydan dayağı atan ve halkı linçe çağıran zabıta. Polisi arayıp komşusunun kermesçi olduğu “suçunu” ihbar eden kadın, sokakta yaptığı röportajı kürtaj sanan, kendisine eleştiride bulunan birkaç kişiyi “terörist” ilan edip, 155’i aramakla tehdit eden yaşlı adam, Ege’de ya da Meriç’te zulümden kaçarken boğulan ailenin minik çocuğu için “büyüse zaten ‘Fetöcü’ olacaktı diyen “insan”. Tüm bunların elinde gücü de yok, cebinde parası da. Bunların ortak paydası nedir? Ortak bir düşünce sistemi, bir tür hayatı ve çevrelerini algılayış yok mu bunların? Bir düşünce sistemi değil midir, bu türden kişilerin ortak yönü? Eğer faşist demeyeceksek bu düşünce sistemine, nasıl bir kavram kullanacağız onların bu ortak noktalarını vurgulamak için?


Tek tip bir ideolojileri ve dünya görüşleri de yoktur

Faşistin tek tip bir ideolojisi ve dünya görüşü de yok. Referansını İslam’dan veya Atatürk’ten, Marks’tan ya da Mao’dan alması önemli midir? Eziyet eden ve can çekişen insanlara acımayanların, işkencede can havliyle haykıran, inim-inim inleyen, zindanlarda rutubetli ve küflü ortamlarda sütten kesildiği için annesi ana sütüne hasret, soğuk zeminde emekleyen, dünyaya (yere!) ilk dokunuşunu o kuytularda yaşayan bir bebek için, onu içeride büyümeye zorlayan iradenin ideolojisi önemli midir gerçekten de? Boğaz Köprüsü’nde kesici aletle kafası gövdesinden vahşice ayrılan gençliğinin baharındaki silahsız askeri okul öğrencisinin anacığı ve babacığı, ve de ablacığı için, o hunharlığın olmasına neden olanlarla failleri arasında bir fark var mıdır sanırsınız siz? Kitapların suç delili sayıldığı ve bunu kimsenin ırgalamadığı bir yerde, neyin ideolojisini arayacaksınız! Bir kafadır o. O kafanın, o zihnin, o tahayyülün, o var oluşun evreninde güzellikler, çiçekler, huzur, sıcak bir sarılış, hüzünden süzülen bir damla gözyaşı aramayın boşuna. Dininin ve kininin takipçisi yeni Türkiye’nin yere düşeni tekmeleyen, zalime âşık olan, zulümden sadistçe zevk alan, “oh olsuncu” insanlarının tek bir ideolojisi ve dünya görüşü yok.

Tek bir etnik kökenleri, tek bir milletleri de yoktur

Faşistin tek bir etnik kökeni, tek bir milleti de yok. Kin kusarken ve küfrederken Kürt, Arap, Türk veya “gâvur”, Ermeni, Yahudi diyenlerle, “dinsiz” veya “dinci” diyerek birbirini aşağılayan arasında bir fark var mı? O zaman “afedersiniz Ermeni” diyen, “her toplum hak ettiği yöneticilerce yönetilir” özlü sözünü haklı çıkarmıyor mu? Yani, habis olan bir tekillik mi, yoksa oldukça yaygın bir vaka mı? Sormayacak mıyız kendimize bu rahatsız edici soruları? Karşısındakinin etnik kökenini küfür sayan zihniyeti ne zamandır olağanlaştırdı bu toplum demeyelim mi? “Yahudi sermayesinin kontrolündeki dünya”, “denize dökülen Yunan”, “Çingene çalar Kürt oynar”, “Ermeni dölü”, “Gâvur ölüsü”, “Rum tohumu”, “devşirme”, “Kızılbaş” gibi yerleşik değimlere hiç girmeyelim isterseniz, çünkü ben bilinçaltı çözümleme formasyonuna sahip değilim. Ancak şu kadarını söylemekle yetineyim ki, faşistin değirmenine bu toplumun arka planı çok su taşır daha. Diktatörün diktatör olmasının nedeni etnik kökeni değildir mesela. Faşizmin mağdurlarının bile faşizmin lügatine başvurmaları enteresan değil midir? Bunca yerleşmişse eğer faşist unsur, adeta sosyolojinin “hücresel seviyesine” dek, bu kanseri tedavi edecek şey ameliyat olabilir mi? Eğer benliklerdeyse bu faşist karakter, nasıl mücadele edeceğiz biz faşizmle?

Hangi seçim bizi arındırabilir faşistten?

Tekil bir canavar olsaydı keşke. Oysa illa fiziksel olarak iktidarda olmasına gerek yok ki faşistin. Dilini benimsettikten sonra topluma, önemi var mı sizi yönetenin adı ya da sıfatının? Ali ile Veli aynı şeyleri söylüyor ve yapıyorsa, Ali’den sonra Veli’den medet ummak gerçekten de zekice ve bilgecedir mi diyorsunuz yoksa? Hangi seçim kurtaracak sizi, zihninizin ve ruhunuzun esaretinden? Sizi esir alan tek bir kişi midir sanırsınız yoksa hala? Bir habis ruhun milyonlarca vücuttaki reenkarnasyonudur sorun. Onun hasbelkader o liderde ya da bu liderde vücut bulması değil ki mesele! Milletin anasına karşı fesat ifade kullanan müteahhidin beslendiği çamur memba-ı, sadece fesat karıştırılan ihaleler ve buna müsaade eden zihniyet midir? Ondan ev alan, ona itibar edenlerde yok mudur hiç kabahat! En kutsalına makara diyen bakanın makbul olduğu bir yerde hala zavallıca, inandığı ilahı memnun ettiğine inanan, veya daha da kötüsünü söyleyeyim size, esasında onu kandırdığını sanan zibidilerin icazetlerinden rahatsız olmadan, bu gibi milyon tutarsızlığın gün be gün yaşandığı topraklarda, sandalyeden iteleyerek faşistten kurtulacağını sanmak, tutarlı mıdır? Hangi seçim arındıracak bizi? Seçtiğimiz –ve buna karşın başkan olamayacak– siyasetçi mi? Yoksa bizim kendi kendimizi değiştirmeyi seçmemiz mi?

Erdoğan-Bahçeli ittifakı ile onlara Perinçek desteği nasıl mı oluyor?

Bundan besleniyor işte iktidar. Bundan dolayı Erdoğan Bahçeli ile ittifak kurabiliyor rahatlıkla. Perinçek bundan dolayı İnce’ye ikinci turda oy yok diyebiliyor –yani üstü örtülü Erdoğan’ı (yani derin yapıyı!) destekliyor. İnce bundan dolayı Hakkâri’de konuşma da yapsa, Demirtaş’ı hapiste de ziyaret etse, mesela asla Kürtlerin azınlık hakları veya kültürel özerkli falan gibi bir şey söyleyemiyor. Hepsi de liberal değerlerden kaçarken ya da Batı’dan bahsederken aynı habis Ortadoğu popülizminin dikenlerini zamklıyor sırtına, inandırıcılıktan uzak olması oranında kendisini soytarılaştıran 1960’lı yıllardan kalma bir korku filmi gibi. Kimse bu “canavardan” korkmuyor, bilakis herkes önce tebessüm edip sonra da kanalı değiştirmek istiyor. Bahtsızlık şu ki, 1960’larda olduğu gibi, sadece tek kanal var. Tadına doyum olmaz! Faşizan karakterlerin arınmalarını beklemektense, kendimizi arındırmalıyız. En önemlisi ise, çocuklarımızın pürlüklerini ve saflıklarını ölümüne koruyarak, onların kirlenmesine engel olmalıyız. Onları ötekilerden nefret etmeye şartlamaktan sakınmalı, öteki ile berikinin önce insan olduğu üzerine bir aidiyet inşa edebilmeliyiz.

Varsın safsın desinler. Doğru söylemek zaten saflıktır der geçersiniz. Önemli olan rotanın pusulaya uygun olmasıdır, geminin yol alması değil. Gemi yanlış yola giderken, yolculuğun büyüsüyle limanı ıskalamaktansa, gece olana kadar bekle, ya da gün doğana kadar; o sana yönünü bulduracak. Piyango bileti alıp, yılbaşı ikramiyesi ile borç ödeme hülyasına kapılmakla bu seçimlerden faşizmden kurtulmak ümidiyle medet ummak aynı şey. Dolayısıyla, size müjde veremiyorum ben. Böyle bir misyonum da yok zaten. Dediğim ezcümle şudur: uzun soluklu bir mücadeledir bu. Faşist nerede? Bu soruya yanıt vermeye başlayın önce. Saraylarda, mecliste, siyaset kürsülerinde değil, kendimizde, ailemizde arama cesaretini gösterelim mi? Ötekileştirdiklerimiz varken bizim, başkalarının bizi ötekileştirmesine hangi yüzle karşı çıkabiliriz? Faşizm bir siyasi sistem de olsa, faşist insandır – çoğuldur. Vücudu saran bir virüs gibi! Tek-tek virüslerle mücadele etmek mümkün değil. Ve virüsün vücuda girme yoluna engel olmadan, yeniden hastalığın pençesine düşmemek de olanaksız. Öyleyse, önce teşhisi doğru koymak, donra da doğru tedaviye başlamak gerek! Koşulların ayırtına varmadan ve onları değiştirmeden, sadece illetten kurtulmayı istemek yetmeyecek.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 12.5.2018 [TR724]

Mehmet Niyazi’ye veda [Naci Karadağ]

Türk düşünce tarihinin köklü damarlarından biri olan merhum Nurettin Topçu Paris’ten döndükten sonra, çocukluk arkadaşı olan Sırrı Tüzeer’e, içini kemirmekte olan sızısını açar: “Çok perişanım! Hoca da, papaz da adam aldatıyor!”

Aslında Topçu’nun derdi Cumhuriyet sonrasında Müslüman Türk entelektüelin kadim problemidir. Tanpınar’ın şu serzenişinden çok farklı değildir:

“Solcu gizli, musır, cahil. Sağcı, milliyetçi geçinenlerin hepsi cahil ve kupkuru. Ortadakiler darmadağın. Hemen hepsi zevksiz ve tahammülü güç. Biraz zevki ve anlayışı olanlar kıskanç. Yarabbi ne kadar yalnızım!”

Allah’tan günümüz yazar-çizerlerini görmeden gitmiştir Mehmet Akif, Tanpınar ve Topçu gibi isimler. Yoksa yalnızlık ve acılarının büyümesi bir yana, bir de üstüne üstlük hain ilan edilmeleri işten bile olmazdı.

Bu damardan beslenen geleneğin son temsilcisiydi belki Mehmet Niyazi Özdemir… Çok sıkıntılı ve bir mütefekkir açısından hayal kırıklıklarının zirve yaptığı çağda, dünyaya veda etti.

Dün, tedavi gördüğü Acıbadem Koşuyolu Hastanesi’nde hayatını kaybetti. Merhum mütefekkirin cenazesi bugün öğle vakti Marmara İlahiyat Fakültesi Camii’nde kılınacak namazın ardından Karacaahmet Mezarlığı’na defnedilecek.

30 yıla yakın Zaman gazetesinde makale yazan Özdemir tarih gibi bugünlerde yetkin olmayan insanların cıvıttığı bir alanda ustalıkla ve hakkını teslim ederek kalem oynatan bir yazardı. Çanakkale Mahşeri, Plevne gibi tarihi romanlardaki ustalıklı üslubu, İslam ve Türk Devlet Felsefesi gibi eserler ile edebi ve felsefi yönü ile ülkemizin yetiştirdiği önemli değerlerden biriydi.

“Tarihimize yabancılardan daha uzağız” diyerek sadece cumhuriyet sonrası seküler kesimi işaret etmiyordu rahmetli. Tarihi istediği gibi eğip bükerek hakikati çarpıtarak alternatif ama gerçek dışı bir tarih üreten muhafazakar kitleye de serzenişte bulunuyordu. Hele hele son dönemin popüler tarihçileri…

M.Niyazi Özdemir 8 Nisan 1942 senesinde Akyazı / Adapazarı’nda dünyaya geldi. 1964 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olan Özdemir,  o dönem bir fakültede bütünlemesiz 3 sınıf geçenlere başka bir bölümü de aynı anda okuma imkânı verilmesini de fırsat bilerek Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümünü de bitirdi.

Felsefe doktorası yapmak üzere Almanya’ya gitti ve Goethe Enstitüsündeki dil öğreniminin ardından, Marlburg, Bonn ve Köln üniversitelerinde araştırma çalışmaları yaptı. Moxburg Üniversitesinde Prof. Dr. Ditrich Pirson’un yanında “Türk Devletlerinde Temel Hürriyetler” konulu doktorasını 1976 senesinde tamamladı. 88’e kadar Almanya’da yayıncılık işiyle de uğraştı.

Merhum Özdemir’in yazarlık serüveni de erken yaşlarda başladı. “Vatan” başlıklı ilk makalesini 1967 senesinde Millî Hareket dergisinde yayınladıktan sonra Türkiye, Babıalide Sabah, Gündüz, Muhalif gibi gazetelerden sonra 1987 yılından itibaren Zaman’da yazmaya başladı.

Zaman gazetesinin önceleri haftada bir, sonraları üç gün olmak üzere en istikrarlı yazarlarından oldu ve yaklaşık 25 yıl sürdü bu beraberlik.

Radyoya ve televizyona da uyarlanan “Ölüm Daha Güzeldi” adlı romanıyla Türkiye Millî Kültür Vakfının 1982 senesinde Yılın Romanı Ödülünü, “Çanakkale Mahşeri” adlı eseriyle 1999 senesi Türkiye Yazarlar Birliği Roman Ödülünü almaya hak kazandı. “Ölüm Daha Güzeldi” isimli eseri 1991 senesinde Arapçaya çevrildi. Türk Ocakları Osman Turan Türklük Araştırmaları Armağanı, 2000 senesinde Mehmet Niyazi’ye verildi. Mehmet Niyazi, tezli romanlarıyla tanınır. Niyazi ülkesi ve inancı için düşünüp üreten en önemli mütefekkirlerimizden biriydi. EN netameli alanlarda bile onun nazik üslubu ve kalem kıvraklığı kimseyi kırmayıp dökmeden meramını anlatmak gibi bir yönü vardı.

Başka bir usta, Ahmet Kabaklı onun için şöyle demişti: “Mehmet Niyazi, romanlarının konularını, incelemelere ve bazen de kendisine anlatılan gerçek vak’alara dayandırıyor. Bütün eserlerinde roman sanatından ve üslûp endişesinden daha çok millî duygularımıza dayalı idealist (ülkücü) telkin ve savunmaları ön safta tutuyor. Romanlarda olayı anlatırken kendi düşünce ve duygularından yana ağırlık koyuyor. Tarafsız davranamıyor, çok yönlü olamıyor, karşı fikre ve karşı eyleme, hayat ve hareket hakkı tanımıyor. Her eserinde, kendi sevdiği taraf ululanmakta, görüşlerine zıt veya hasım bilindiği taraf ise tamamıyla haksızdır; çok defa kaleme alınmaya bile değmemektedir.”


ESERLERİ:

ROMAN: Varolmak Kavgası (1969, yeni düzenlemeyle, 1988), Çağımızın Aşıkları (1977, yeni yazımı İki Dünya Arasında adıyla 1992), Ölüm Daha Güzeldi (Tahir Mihmandarlı’nın hayatı, 1982), Yazılmamış Destanlar (1989), Çanakkale Mahşeri (belgesel roman, 1998), Dâhiler ve Deliler (2001).

HİKÂYE: Bayram Hediyesi (1971, yeni yazımı 2001).

DENEME-İNCELEME: Millet ve Milliyetçilik (1980), İslâm Devlet Felsefesi (1988), Türk Devlet Felsefesi (1989), Medeniyet Ülkesini Arıyor (1991), Türkiye’nin Meseleleri I Kültür (1992), Türkiye’nin Meseleleri II Devlet (1992), Medeniyetimizin Analizi ve Geleceği(2000), Millet ve Şark Milliyetçiliği (2000), Millet ve Türk Milliyetçiliği, Mütareke ve Kurtuluş Savaşının Başlangıç Döneminde Türk Demir Yolları: Yapısal ve Ekonomik Sorunlar: 1918 – 1920 (2003).

[Naci Karadağ] 12.5.2018 [TR724]

Yangından mal kaçırma yasası [Bülent Korucu]

16 Nisan’da değişen anayasaya göre devleti şekillendirme yetkisi tamamen AKP Genel Başkanı (Cumhurbaşkanı) Tayyip Erdoğan’a devredildi. Tabir yerindeyse devletin tabusunu Erdoğan’ın üzerine yaptılar. Teknik adı epey uzun ve karmaşık. Anayasada Yapılan Değişikliklere Uyum Sağlanması Amacıyla Çeşitli Kanun ve KHK’lerde Değişiklik Yapılması Konusunda Yetki Kanunu…

“Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin gerektirdiği düzenlemelerin yapılabilmesi için Bakanlar Kuruluna KHK çıkarma yetkisi veriyor. Kanun ve KHK’lerde yer alan; bağlı, ilgili ve ilişkili kuruluşların bağlılık ve ilgilerine ilişkin hükümler, bakanlıkların, kamu kurum ve kuruluşlarının kurulması, kaldırılması, görevleri, yetkileri, personeli ve teşkilat yapısı ile üst kademe kamu yöneticilerinin atanmaları ile görevlerine son verilmesine ilişkin düzenlemeler…” Bu kadar uzun ve anlaşılmaz alıntıya Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kararlarına atıf yapmak için katlandım. Anayasa Mahkemesi, benzer KHK yetkilendirmesiyle gerçekleştirilen pek çok düzenlemeyi iptal etti.

Mesela 12 Temmuz 2013 tarihli kararında Gümrük Bakanlığı’nın denetmen kadrosuna atanacak kişilerin atanma, görevlendirme ve seçilme usul ve esaslarının KHK ile düzenlenmesinin Anayasa’ya aykırı olduğuna karar verdi. Bir bakanlığın bir biriminde KHK ile bunları yapmak mümkün değilse bütün bakanlıkların dahil olduğu topyekün bir yeniden yapılanmanın kanunsuzluğu çok açık.

Erdoğan oldu bittiye getirmek istiyor

Kanunsuzluğun diğer boyutu ise zaman kısıtına uyulmaması. Yeni anayasa yürürlüğe girdiğinde altı ay içinde uyum yasalarının çıkarılması gerekiyordu. Bir yıl önce bitmesi kanunun emri olan yasama faaliyeti nedensiz biçimde yapılmadı. Aslında nedensiz demek doğru değil, mazeretsiz olmalıydı. Gecikmenin nedeni çok açık: Erdoğan oldu bittiye getirmek istiyor. Bakanlar Kurulu denilen şeyin Saray’daki dar bir kadro ve tek adam Erdoğan olduğunu söylemeye gerek yok. Anayasanın 3 Kasım 2019’a kadar öngördüğü adaptasyon ve uyum süreci bir kenara itildi. Sokak arası market devralsanız boya badana ve yeniden açılış için bundan daha fazla zamana ihtiyaç duyarsınız. Koskoca devlet tepeden tırnağa bir kaç hafta içinde yenilenecek. Üstüne bürokrasi de uyum sağlayacak…

Bir parlamento devleti yeniden yapılandıran yasalarda söz sahibi olmayacaksa hiç kurulmasın daha iyi. Erdoğan’ın müdahalelerle yetkilerini iyice kuşa döndürdüğü Meclis’e bile tahammülü yok. Anayasa ve Plan Bütçe Komisyonları yanında ihtisas komisyonlarında görüşüldükten sonra genel kurul onayından geçmesi gereken kanunlar şimdi mabeyni hümayunun keyfine kaldı. Hazine Müsteşarlığı hakkındaki kanun üç komisyon ve genel kurul yerine Yiğit Bulut’un eseri olacak. Başka söze hacet var mı?

CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu, uyum yasaları KHK ile yapılırsa Meclis’ten çekilmeyi düşünebileceklerini açıklamıştı. AKP onu da bu sözünün altında kalmaktan kurtarmış oldu. Ama sorumluluktan kurtulduğu söylenemez. Uyum yasalarını çıkarmak için parlamentoyu zorlayıcı bir tavırlarını görmedik. Şimdi seçim karambolü içinde Erdoğan fırsat kolladığı bütün değişiklikleri hayata geçirecek.

7 Haziran seçimlerinde AKP Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu ile sonuçsuz, hatta teklifsiz ‘istikşafi’ görüşmeler yaparak Erdoğan’a zaman kazandıran CHP yine kaleyi boş bırakıp Erdoğan’a gol imkanı sundu. 2014’teki seçim sonuçlarını 13 gün yayınlatmadı ve seçilmiş cumhurbaşkanı olarak AKP kongresine bizzat müdahale etti. Erdoğan’ın kaybetmesi halinde 24 Haziran seçimlerinden sonraki tavrı merak ediliyordu. Parlamentoyu işlevsiz kılmayı amaçlayan bu kanun fikir veriyor. Parlamento seçimini kaybederse B planının ne olacağı biraz netleşti. Cumhurbaşkanlığını kaybederse yapacaklarını kestirmek kolay değil. Ama hem o hem biz bu gerçekle yüzleşmek zorundayız. Bakalım sürprizlerle başlayan sürecin sonu da sürprizlere gebe mi?

[Bülent Korucu] 12.5.2018 [TR724]

Serseri devlet mi daha büyük bir tehdit, nükleer silah mı? [Bülent Keneş]

Pek çok şey gibi tehdit algısı de izafidir. Güvenilen, aklı seliminden, kalbi seliminden emin olunan, geçmişte güvenilirliği defalarca test edilmiş olan bir kişinin elindeki bir bıçağı hiç kimse kendisine tehdit olarak görmez. Tam tersine, adı geçmişte türlü nahoş hadiselere karışmış güvenilmez bir serserinin elindeyse bu bıçak, çevresindekilerin ciddi bir tehdit algılamasından ve endişe duymasından daha doğal bir şey olamaz. Bıçak aynı bıçak olmasına aynı bıçaktır ama insanların tehdit ve tehlike algılaması o bıçağı elinde tutanın kimliğine ve karakterine göre değişiklik gösterir.

Rejimler de böyledir. Demokratik, şeffaf, hesap veren, ülkesi üzerinde, bölgesinde ve uluslararası alanda hep istikrar unsuru olarak görülen bir rejimin elindeyken tehdit olarak görülmeyen bazı imkanlar, yapıp ettikleriyle bu özelliklerin tam tersi bir karaktere bürünmüş ve kendisine “serseri devlet” denilecek kadar ciddi bir tehdit algısı oluşturacak imajı hak etmiş bir rejimin elinde ölümcül bir tehdit olarak görülebilir.

Mevcut İran rejimi, on yıllardır uluslararası toplum nezdinde işte böyle bir pozisyonda. Onun için başka ülkelerin elindeyken varlığı kimseyi rahatsız etmeyen bazı imkanların İran’ın elinde bulunması ya da sözkonusu bu imkanlara erişme ihtimali büyük bir tedirginlik, korku ve endişeyle karşılanıyor. Bu nahoş durumu, uluslararası toplumun ve bu topluma yön veren güç merkezlerinin çifte standartlı, iki yüzlü tavırlarıyla açıklamanın yeterli olmayacağı ise aşikar.

DİPLOMASİYİ TAKİYYE VE KİTMANLA EŞİTLEMENİN NETİCESİ

İran siyasetine, güvenlik ve dış politikasına yön veren, diplomasi anlayışıyla birebir örtüşen takiyye ve kitman gibi bu rejimin her türlü karar, söz, vaat ve eylemlerine güven duyulmasını imkansız hale getiren anlayış sürdüğü müddetçe, bu tehdit algısı ve güvensizliğin devam etmesi kaçınılmazdır. İran Devrimi’nin gerçekleştiği 1979’dan bu yana bölgede yaşanan gelişmelere bakıldığında, bölge ve uluslararası toplum için asıl sorun teşkil eden şeyin, İran Rejimi’nin edindiği ya da edinmeye çabaladığı her türlü kapasiteden ziyade hem kendi ülkesi üzerinde hem de daha geniş bir bölgede tahakküm ve nüfuz peşinde olan rejimin karakteri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bu, önemsenmeyecek, birkaç kelimeyle üzerinde durulup geçilecek bir sorun değildir. Çünkü, ABD Başkanı Donald Trump’ın baştan beri peşinde olduğu ancak İsrail’in fişteklemesiyle devreye soktuğu nükleer anlaşmadan çekilme kararında olduğu gibi, İran halkının bazen hak etmediği türlü belalarla sınanmasının başlıca sebebi de rejimin bu korkunç karakterinden başkası değildir.

Ben şahsen yıllardır, İran Rejimi’nin kendisi için varoluşsal bir mesele haline getirdiği askeri amaçlı nükleer programından asla vazgeçmeyeceğini savunanlardanım. Uluslararası toplumla  ve örgütlerle uzlaşır gibi yaptığı dönemlerde bile ya bu faaliyetlerini bir şekilde gizliden yürütmeye devam ettiğini ya da uzlaşı ve yumuşama dönemlerini bu tür faaliyetleri yürütmekte ihtiyaç duyduğu maddi ve teknik imkanlara erişmek için değerlendirdiğine inananlardanım.

ANLAŞMAYA RAĞMEN GÜVEN BUNALIMI AŞILAMADI

P5+1 diye anılan ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) 5 daimi üyesi (ABD, İngiltere, Çin, Fransa ve Rusya) ile Almanya’nın 2015 Temmuz’unda İran’la vardığı bir anlaşma neticesinde 2016 Ocak ayından itibaren uygulamaya soktuğu Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nın (KOEP) işlevselliği konusunda da bu şüphem hep devam etti. İran rejiminin, daha önce de uluslararası toplumla anlaştığı halde, defalarca ortaya çıkan gizli nükleer çalışmaları bu konudaki haklı şüphelerin temel dayanağı. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) yetkililerine, İran’ın nükleer güç tesislerinde denetim yapma hakkı sağlayan KOEP’e dair şüphelerin kaynağını da İran rejiminin güvenlik ve dış politikasında iki yüzlülüğü bir karakter haline getirmesi oluşturuyor.

Hatırlanacağı gibi, bu anlaşma çerçevesinde Tahran yönetimi çalışmalarını nükleer güç tesisinde kullanılabilecek yüzde 3 düzeyinde zenginleştirilmiş uranyum üretme kapasitesiyle sınırlandırma ve 20 bin olan santrifüj sayısını 10 yıl boyunca 5 bin 60 ile sınırlı tutma sözü vermişti. Nükleer silah üretiminde kullanılan uranyum yüzde 90 düzeyinde zenginleştirme gerektirdiği için bu anlaşmanın İran’ın nükleer silah edinme amacını belirli bir süre geciktirmeyi garantilediğine inanılmaktaydı.

İran’ın aylar süren müzakereler sonucunda verdiği nükleer faaliyetlerini sınırlama sözüne karşılık Batılı ülkeler, İran ekonomisini etkileyen yaptırımları kaldırma sözü vermişti. İran, bu sayede ülke dışındaki 100 milyar dolarlık dondurulmuş varlıklarına erişim hakkını, dünya pazarlarına yeniden petrol satma imkanını elde etmişti.

Her adımıyla dünyayı hop oturtup hop kaldırtan Trump ise, başkanlık seçimleri için yürüttüğü kampanyadan bu yana İran ile yapılan bu anlaşmaya hep karşı çıkmıştı. Kasım 2016’daki başkanlık seçimi öncesi ve sonrasında bu anlaşmayı, “dünyanın en kötü anlaşması” olarak nitelendirmişti. Anlaşmanın İran’ın kapsamlı ve gelişmiş balistik füze programını kapsamaması ve üzerinden 10 yıl geçtikten sonra Tahran’ın yeniden nükleer çalışmalarına dönmesine imkan veren hükümler içermesi nedeniyle anlaşmayı “kusurlu” görüyordu. İngiltere, Fransa ve Almanya gibi ülkeler ise anlaşmanın, eksikleri giderilerek korunmasını savunuyordu.

MOSSAD 55 BİN SAYFA GİZLİ DOKÜMAN ELE GEÇİRDİ

Trump, daha önce defalarca 12 Mayıs’ta açıklayacağını duyurduğu halde ABD’nin bu anlaşmadan çekilme kararını 8 Mayıs’ta açıklayıverdi. Bu aceleciliğin sebeplerinin yakın zamanda ortaya çıkacağından kimsenin şüphesi olmasın. Ancak, ilk göstergeler bu öne almada İsrail’in kendisine sağladığı ve UAEA’nın bulgularıyla taban tabana çelişen bazı dokümanların etkili olduğu yönünde.

Anlaşmanın kotarılmasında belirleyici bir rol oynayan AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Ashton’un yerinde oturan Federica Mogherini’nin de ifade ettiği gibi, İran’ın nükleer anlaşmadan kaynaklanan yükümlülüklerini denetleyen tek yetkili kurum olan UAEA, Tahran’ın sorumluluklarını yerine getirdiğini gösteren 10 rapor yayımladı. UAEA, 1 Mayıs günü yaptığı bir açıklamada da, “İran’da 2009 yılından sonra nükleer patlayıcı bir aygıtın geliştirilmesine yönelik faaliyetlere dair güvenilir bir gösterge bulunmadığını,” duyurdu. UAEA, bu açıklamayı İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun, İsrail istihbaratının, İran’ın nükleer silah üretmek için gizli bir program üzerinde çalıştığına dair delillere ulaştığı iddiası üzerine yaptı.

Çok sayıda nükleer silah başlığına sahip olduğuna dair iddia ve belgeleri yıllardır ne doğrulayan ne de yalanlayan ve üstelik Nükleer Silahların Yayılması Antlaşması’na (NPT) taraf da olmayan İsrail’in Başbakanı Netanyahu, 30 Nisan günü yaptığı açıklamada, MOSSAD’ın “İran nükleer programı hakkında 183 CD’de dosyalanmış 55 bin sayfa gizli bilgiye” ulaştığını duyurmuş ve “İran, askeri nükleer programa sahip olmadığını söylerken dürüst değildi,” ifadelerini kullanmıştı.

MOSSAD ajanlarının ulaştığı on binlerce belgenin, İran’ın nükleer silah üretmeye çalıştığını ortaya koyduğunu savunan Netanyahu, İran’ın gizli yürüttüğü nükleer programının adının ise “Amad Projesi” olduğunu söyledi. Bu projenin merkezinde yeni sistemler kurulmasının bulunduğunu aktardı, ancak ayrıntılı bilgi vermedi. Ancak, “2015 yılında uluslararası güçler ile nükleer anlaşma imzalandıktan sonra Tahran, balistik füzelere konulmak üzere Hiroşima’ya atılan benzeri 5 nükleer bomba geliştirilmesi için hazırlanan nükleer program hakkında bilgilerin yer aldığı birçok belgeyi gizledi,” demeyi ihmal etmedi.

TRUMP’IN KARARINDA İSRAİL VE NETANYAHU’NUN TESİRİ BÜYÜK

İran’ın nükleer silah yapımını sürdürmeyi planladığını ifade eden Netanyahu, ABD’nin de bu bilgileri araştırmaya çalıştığını sözlerine ekledi. The New York Times gazetesine konuşan İsrailli üst düzey bir yetkili ise sözkonusu belgelerin saklandığı yerin Şubat 2016’da MOSSAD tarafından tespit edilerek izlendiğini, Ocak 2018’de ajanların bir gece binaya girerek belgeleri ele geçirerek İsrail’e kaçırdığını söylemişti. Buna göre, bir çoğu Farsça yazıldığı için analiz süreci zaman aldığından, belgelerin 4 ay sonra açıklanabildiği kaydedilmişti. Haberde, MOSSAD Başkanı Yossi Cohen’in, söz konusu operasyona ilişkin Ocak ayında Washington’a yaptığı ziyaret sırasında ABD Başkanı Trump’a bilgi verdiği de aktarılmıştı. Trump’ın tüm tarafların hilafına tek taraflı olarak ABD’yi anlaşmadan çekmesinde İsrail’in bu çabasının ve somut iştihbarat paylaşımının ciddi etkisi olduğu görülüyor.

İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’in, Netanyahu’yu ‘yalancı çoban’ olarak nitelendirmesine ve Haaretz gazetesinin sözkonusu belgelerin çoğunun 2011’de UAEA tarafından yayınlanan belgeler olduğunu yazmasına rağmen, bunların Trump’ın çok uzun zamandır niyetlendiği kararı üzerinde herhangi bir etkisi olmadı. Çünkü, Trump çoktan “Bu açıklamalar, bu konuda bugüne kadar söylediklerimde yüzde 100 haklı olduğumu kanıtlıyor,” demişti.

Beyaz Saray Sözcüsü Sarah Sanders de, İsrail’in ortaya koyduğu bilgi ve belgeler ışığında konuyu yakinen takip ettiklerini belirterek, “Bu durum, ABD’nin uzun zamandır bildiği bir gerçeği ortaya koyuyor: İran dinamik ve gizli bir nükleer silah programını sürdürüyor. Bunu dünyadan ve kendi halkından saklamaya çalıştı ancak başaramadı,” ifadelerini kullanmıştı.

İRAN, UAEA’YA HEP YALAN MI SÖYLEDİ?

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da, yaptığı bir yazılı açıklamada, “Yıllardır İran rejimi, nükleer programının barışçıl olduğu konusunda ısrar etti. İsrail tarafından İran’dan ele geçirilen belgeler, İran rejiminin doğruları söylemediğine dair bir şüphe bırakmadığını gösterdi. Belgeler İran’ın nükleer silah programını yıllardır devam ettirdiğini gösteriyor. İran, nükleer silah ve füze sistemlerini geliştirmeye devam etti. İran çok büyük atomsal arşivi dünyadan ve UAEA’dan bugüne kadar gizledi… İran’ın nükleer çalışmalarını kabul etmek ve dosyaları UAEA’ya vermek için yıllardır çok defa imkanı oldu. Onlar ise ısrarla UAEA’ya yıllardır yalan söyledi. Bu, anlaşmanın iyi niyet üzerine kurulmadığı anlamına geliyor. İran’ın yalanları üzerine kuruldu,” dedi.

İran’ın, barışçıl amaçlı olduğunu savunduğu nükleer çalışmaların askeri amaçlı olduğunun yıllardır en büyük delili olarak gösterilen uzun menzilli balistik füze programını ısrarla sürdürme çabası da Trump’ın kararında etkili olmuş gözüküyor. İşin garibi, Trump’ın anlaşmadan çekilme tavrını eleştiren Almanya Şansölyesi Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron gibi bir çok liderin de İran’ın balistik füze programından ciddi endişe duyuyor olması.

ABD, İran’la yapılan anlaşmaya ısrarla İran’ın balistik füze faaliyetlerini durdurulması şartının da konulmasını savunmuştu. İran’ın kimyasal, nükleer ve biyolojik savaş başlıkları taşıyabilme kabiliyetine sahip balistik füzeleriyle Avrupa’nın birçok noktasını, Asya ve Afrika’nın büyük bölümünü ve Ortadoğu’yu vurma kapasitesine sahip olması, başta İsrail olmak üzere bölge ülkelerinin yanısıra Avrupa ülkeleri tarafından da bir tehdit olarak görülüyor.

İran rejimi yaklaşık 30 yıldan bu yana Rusya ve Kuzey Kore’den aldığı destekle menzili 300 ile 3 bin kilometre arasında değişen Şahab, Siccil, Kadr, Kıyam, Aşura ve Hurremşehr gibi balistik füzeleri geliştirdi. İran’ın Rus uzmanlarla 10 bin kilometre menzilli Şahab-6 füzesini geliştirme çalışmaları ise sürüyor. ABD mercileri 2005 yılında yaptıkları açıklamalarda, İran’ın 2015 yılında kıtalararası balistik füze yapabilecek güce ulaşabileceğini söylemişti. Artan eleştiriler karşısında ise İran dini lideri Ali Hamaney’in Devrim Muhafızları Temsilcisi Abdullah Hacı Sadıki, İran düşmanlarının İran’ın füze faaliyetlerini durdurmalarını ancak ‘rüyalarında görebileceklerini’ savunmuştu.

İsrail ve Suudi Arabistan ise her fırsatta İran’ın balistik füzelerinin ulusal güvenliklerini tehdit ettiğini dile getirmeye devam ediyor. Tahran’ın Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’deki doğrudan veya dolaylı askeri varlığı da hem Trump’ın anlaşmadan çekilme kararının, hem de bu tavrının İsrail, BAE, Suudi Arabistan, Bahreyn gibi ülkelerden güçlü destek bulmasının önemli sebeplerinden bir diğerini oluşturuyor.

AB ÜLKELERİNİN ÖNCELİĞİ EKONOMİK GETİRİLERİ

ABD Savunma Bakanı Jim Mattis’in geçtiğimiz günlerde Kongre’de yaptığı bir konuşmada Yemen’den Suudi Arabistan’a, Bahreyn ve Lübnan’a kadar uzanan büyük bir coğrafyada kötü niyetli faaliyetlerini sürdürdüğünü kaydettiği İran’ın desteği olmadan halen halkını katleden ve mülteci akınlarına neden olan Beşar Esed’in Suriye’de iktidarda kalamayacağına dair sözleri de Trump’ın kararının arkasındaki anlayışı özetliyor. Özellikle İran ve Hizbullah’ın Suriye’deki güçlü askeri varlığının oluşturduğu tehditlerden dolayı İsrail Parlamentosu Knesset’in, geçtiğimiz günlerde Başbakan Netanyahu’ya savaş ilan etme yetkisi veren bir yasa tasarısını onaylaması bu konudaki tehdit algılamasının ciddiyetini gösteriyor.

Berbat imajı ve küstah üslubundan dolayı her yaptığına şüpheyle yaklaşılan Trump’ın İran konusunda aldığı kararın ise anlık bir karar olmadığı, bu karar için ciddi bir altyapı hazırlığı yapıldığı görülüyor. ABD Hazine Bakanlığı’nın hemen devreye girerek 6 kişi ve 3 kuruluşun Yabancı Varlıkların Kontrolü Ofisi (OFAC) tarafından yaptırım listesine eklenmesi bunu gösteriyor. Daha kapsamlı yaptırım paketlerinin ise ilkinin 6 Ağustos’ta, ikincisinin 4 Kasım’da devreye girmesi planlanıyor. Gelişmeleri yakından izleyen uzmanlar, Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin tavrının, Trump’ın kararının İran rejimi üzerindeki  muhtemel etkisinde belirleyici olacağını kaydederken, AB ülkeleri anlaşmayı şimdilik ABD’siz ayakta tutmaya çaba gösteriyor.

AB’nin hassasiyetinin ise daha ziyade ender diplomatik başarılarından biri olan bu anlaşmayı bir prestij meselesi olarak görmesinden ve ekonomik çıkarlarını sürdürme arzusundan kaynaklandığı görülüyor. 2015 yılında İran ile ticareti 7,7 milyar avro olan AB’nin, 2016’da bazı yaptırımların kaldırılmasıyla beraber ticaret hacmi neredeyse iki katına çıkarak 13,7 milyar avroya ulaştı. Geçen yıl da taraflar arasındaki ticaret hacmi ciddi artış göstererek 21 milyar avroya kadar yükseldi. AB’nin İran’la ticaretinde 2016-2017 dönemi ithalatı yıllık bazda yüzde 31,5 artarken, ihracatı da yüzde 83,9 artış gösterdi.

Tüm bu veriler, AB’nin İran nükleer anlaşmasına olan hassasiyetinin sadece bölgesel istikrar ya da nükleerden arındırma hedefinden kaynaklanmadığını gösteriyor. Aksine Fransa, Almanya ve İngiltere ekonomik çıkarlarının zedelenmesinden endişe ediyor. Özellikle Fransa ve İran arasındaki ticaret hacmi Ocak-Ekim 2017 döneminde önceki yıla göre yüzde 118 artmış durumda. İran ile nükleer müzakerelerin ardından, Fransız petrol şirketi Total’in İran’ın Güney Pars doğalgaz sahasında 4,8 milyar dolarlık yatırım anlaşması bunun en açık örneklerinden biri. Ayrıca, uçak üreticisi Airbus firması da İran’a 18 milyar dolar karşılığında 100 uçak satış anlaşmasını imzalamıştı. Fransız otomotiv devleri Renault ve Peugeot’nun da İran pazarında önemli payı bulunuyor.

ABD YAPTIRIMLARI ARTIRINCA AB ÜLKELERİ DE DİRENEMEZ

Bununla birlikte geçmiş tecrübeler ABD’nin ekonomik ve siyasi yaptırım kapsamını aşamalı olarak artırması durumunda AB ülkelerinin de fazla direnemeyeceğini gösteriyor. AB ülkelerinin ABD’ye katılmasının ise İran iç siyaseti ve bölgesel politikaları üzerinde çok ciddi etkileri olması bekleniyor. Yine bizzat İran’ın kendisi çekilme kararı almadığı müddetçe anlaşmanın bir süre daha sürdürülebileceği üzerinde duruluyor. İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, ülkesinin menfaatlerine hizmet ettiği sürece anlaşmaya, kalan 5 ülkeyle devam edeceklerini ve mevcut durumda İran halkının her zamankinden daha fazla bütünleşeceğini savunuyor.

İran rejiminin dayandığı güvenlik elitinin yaklaşımı ise, AB ülkelerine karşı ciddi bir güvensizlik içeriyor. Mesela Devrim Muhafızları Komutanı Muhammed Ali Caferi, Avrupalıların kendi başlarına hareket edemeyeceğini ve ABD’ye bağlı olduklarını savunuyor. Genelkurmay Başkanı Muhammed Bakıri ise Suudi Arabistan’ın ABD’yi İran’a saldırmak konusunda ikna etmeye çalıştığını iddia ediyor.

İran’ı bekleyen asıl yıkımın ekonomik ve sosyo-politik cephede yaşanacağı tahmin ediliyor. Nükleer anlaşma öncesi günlük 4,3 milyon varillik petrol üretiminin ancak dörtte birini ihraç edebilen İran, benzer bir duruma tekrar düşmesi halinde ciddi ekonomik kayıplar yaşayacak. Nükleer anlaşmanın yürürlüğe girdiği 2016 yılında, yaptırımların kaldırılmasının ardından ülke ekonomisi önemli ölçüde toparlanmış ve İran GSYH’si yüzde 12,5 büyümüştü. Buna karşılık ABD’nin anlaşmadan çekilme beklentisi son iki ayda riyalin yüzde 35’ten fazla değer kaybetmesine neden oldu. Taviz vererek geri adım atması durumunda bunun devamının rejim değişikliğine kadar gidebileceği endişesi yaşayan Tahran rejiminin hareket alanı ise oldukça kısıtlı.

İranlı liderler uluslararası baskı karşısında İran halkının direnç göstereceğini savunsalar da, barış döneminde elde edilen ekonomik kaynakların İran halkının refahı yerine bölgedeki aşırıcı Şii grupların finansmanında kullanılmasının oluşturduğu hoşnutsuzluk ile ülkedeki yüksek işsizlik ve enflasyon oranlarının üzerine gelecek yeni ekonomik baskıların düşük gelirli kesimlerde büyük rahatsızlıklara neden olması bekleniyor.  Yaptırımlarla İran ekonomisinin daha da kötüleşmesinin halk arasındaki memnuniyetsizliği artırması ve bunun Aralık ayında olduğu gibi rejim karşıtı protestoları tetikleyebileceği konuşuluyor. Bununla birlikte hem Trump’ın şahin tavrının hem de ekonomide yol açacağı muhtemel sıkıntıların İran’daki ılımlılara karşı tutucu şahinlerin elini güçlendirebileceği üzerinde de duruluyor.

REZA ZARRAB’A ÇALIŞAN HALKBANK VE TÜRKİYE NASIL ETKİLENECEK?

Trump’un aldığı karar hiç şüphesiz ki sadece İran’ı etkilemeyecek. Evet doğru, ABD Hazine Bakanlığı’ndan apılan açıklamada İran’a yönelik yaptırımların 90 ve 180 günlük periyotlarla yeniden uygulanmaya başlanacağı duyuruldu. İlk etapta İran hükümeti, ABD doları satın alamayacak, altın ve değerli madenlerle ticaret yapamayacak. Ayrıca, İran’ın alüminyum, çelik, kömür ticareti ile otomotiv sektörü üzerine yaptırımlar gelirken, İran dışında riyal üzerinden gerçekleşen önemli işlemlere de kısıtlamalar getirilecek.

ABD’nin İran’a yönelik ikinci yaptırım paketi ise İran Ulusal Petrol Şirketi (NIOC) üzerine uluslararası kısıtlamalar getirilmesini, İran’dan petrol, petrokimya ve petrol ürünleri satın alınması ve genel olarak İran enerji sektörü üzerine yaptırımlar uygulanmasını öngörüyor. Ülkenin gemicilik sektörü, İran Merkez Bankası’nın yabancı finansal kuruluşlarla faaliyetleri ve 16 Ocak 2016’da yaptırım listesinden çıkarılan İran’la ilişkisi olan kişilere de yeniden yaptırımlar getirilecek.

Hazine Bakanlığı, 5 Kasım itibarıyla ABD’li kişi veya kuruluşlar tarafından işletilen veya kontrol edilen ve İran hükümetiyle ilişkisi veya faaliyeti olan kuruluşların da yetkisinin iptal edileceğini duyurdu. ABD Hazine Bakanı Steven Mnuchin, Amerikalı uluslararası uçak devi Boeing ile merkezi Hollanda’da bulunan AirBus’ın, İranlı şirketlere yolcu uçağı satma anlaşmaları kapsamında lisanslarının iptal edildiğini açıkladı bile. Boeing’in İran Air ile 80 uçak karşılığında 16,6 milyar dolarlık, İran Aseman ile de 30 uçak karşılığında 3 milyar dolarlık anlaşması bulunurken, AirBus ise İran Air’le 100 uçak karşılığında 19 milyar dolarlık satış anlaşması yapmıştı.

Bu yaptırımların hiç şüphesiz ki Türk ekonomisi üzerinde de ciddi olumsuz yansımaları olacak. En azından Trump’ın İran’a geniş kapsamlı ekonomik ve siyasi yaptırımları yeniden ana gündem yaptığı bir ortamda Reza Zarrab’ın verdiği rüşvetlerin cazibesine kapılıp Halkbank gibi devlet bankaları üzerinden İran kara parasının transferine ve aklanmasına aracılık eden Türkiye’ye kesilecek cezanın da bu atmosferden çok ciddi bir şekilde etkilenmesini bekleyebiliriz.

[Bülent Keneş] 12.5.2018 [TR724]

Kanserli hücreleri tamamen yok eden buluş umut oldu! [Basri Doğan]

Dirençli kanser hücrelerini tamamen yok eden buluş, hastalar için yeni bir umut kaynağı oldu. Bilim insanları, dirençli melanomları öldürmek için hücre üzerindeki zayıf noktayı kullanmanın yolunu keşfetti.

Hollanda Antoni van Leeuwenhoek Hastanesi’nde çalışmalarını sürdüren doktorlar, “Melanom Cilt Kanseri”nin tedavisinde önemli sonuçlara ulaştı. Belirli bir ilaca dirençli hale gelen kanser hücrelerinin, ilaç tedavisini olumsuz etkilediği biliniyor. Bu açıdan vücut, kanser hücrelerine karşı duyarsız kalıyor. Kanser araştırmacısı René Bernards ve arkadaşları, derideki pigment hücreleri kanseri olan melanomu, zayıf noktaları kullanarak yok etmeyi başardı.

Bernards ve arkadaşlarının buluşunun özelliği, tümör hücrelerindeki zayıf noktanın kullanılması. Bu, ihtiyaç duyulan yeni tedavinin hedefi olacak. Geliştirilen yöntemle, kullanılan kanser ilaçlarına karşı ortaya çıkan direnci artırmadan ve kanserli tümör hücrelerini mutasyona uğratmadan o hücreler yok ediliyor. Melanomalı tüm hastaların yarısından çoğunda BRAF geni mutasyona uğruyor. Bu gen sağlıklı hücrelerde, hücre bölünmesi için önemli. Ancak melanoma hücrelerinde, mutasyona uğramış gen kanser hücrelerinin de bölünmesine yol açıyor. Bu nedenle hastalık çoğalmaya devam ediyor. Bu mutasyona sahip hastalar BRAF inhibitörü ile tedavi ediliyor. Bernards ve arkadaşlarının, BRAF inhibitörüne direnç geliştiğinde ilaca karşı duyarlı olmayan melanom hücrelerini geliştirmesi tedavi adına önemli bir adım olarak değerlendiriliyor.

İNSANLIK NAMINA ÖNEMLİ BİR GELİŞME

Antoni van Leeuwenhoek Hastanesi’nden Onkolog Jan Schellens, buluşu şu ifadelerle değerlendirdi: “Tıp alanında önemli bir gelişme olan Melanom cilt kanseri tedavisinde önemli bir yöntemi başarmak güzel. Bunu şimdi daha çok araştırmak için 2,5 milyon euroluk bütçenin hibe yolu ile bu kanser tedavisinde kullanılması önemli bir adım. Bundan bir sonraki adım, melanoma ile farelerde laboratuvar deneyini yürütmek. Bilindiği üzere fareler, bilinen ilaç vorinostatı ile tedavi ediliyor. Burada sağlanan başarı da insanlarda ki tedavi de önemli bir çığır açacak. Bu açıdan, kanser tedavisinde son adım olarak bu araştırma insanlık namına çığır açan bir gelişmedir.”

Araştırmacı Bernards ve ekibinin çalışması, tıp alanında önemli bir dergi olan Cell’de yayımlandı. Yayında, laboratuvarda faraler üzerinde yapılan araştırmanın detayları ile altı hastanın katıldığı çalışmanın sonuçları anlatıldı. René Bernards, “Kanser hücreleri üzerinde yaptığımız bu klinik araştırması zaten temel bir bilimsel yayının parçası olması açısından benzersizdir. Bunu daha çok ve daha sık yapmak istiyoruz.” dedi.

[Basri Doğan] 12.5.2018 [TR724]

Türkiye Kupası’nda Anadolu ihtilali [Hasan Cücük]

Türkiye Kupası’nı Akhisarspor’un kazanması sıradışı bir başarıdır. Ligde bu sezon iki kez yendiği Fenerbahçe’yi bu kez de kupa finalinde yenerek tarihi bir başarıya imza attı. 56 yıllık Türkiye Kupası tarihinde ilk kez bir ilçe takımı kupanın sahibi oldu. Türk futbolunun kendine has özellikleri var. Şampiyonluk yıllarca İstanbul takımlarının tekelinde oldu. Sadece şampiyonluk değil. Türkiye Kupası’nın da adresi İstanbul’un 3 büyükleri oldu.

O zaman ki adıyla 1.Lig olan şimdilerin Süper Lig’i 1959’da start alırken, uzun yıllar şampiyonluğun adresi İstanbul’un üç büyükleri Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş olmuştu. Şampiyonluk İstanbul dışına ilk kez 1976’da Trabzonspor’la çıkmıştı. Bursaspor 2010’da şampiyon olarak, Anadolu’dan çıkan ikinci takım olmuştu. 1962-63 sezonuyla başlayan Türkiye Kupası’nda ilk 4 yılda Galatasaray hegomanyası vardı. Kupa 5 yılında el değiştiriyordu. Altay, Galatasaray hegomanyasına son verirken Göztepe, Eskişehir ve Ankaragücü gibi Anadolu takımları kupanın sahibi oluyordu.

56 yılda 15 değişik takım kupayı kazandı

56 yıllık kupa tarihine baktığımızda 4 büyüklerin bariz hegomanyasını görüyoruz. Galatasaray 17, Beşiktaş 9, Trabzonspor 8 ve Fenerbahçe 6 kez kupayı müzesine taşıdı. Anadolu’dan en çok kazanan takımlar ise 2’şer kezle Altay, Ankaragücü, Gençlerbirliği, Göztepe ve Kocaelispor oldu. Bursaspor, Eskişehirspor, Sakaryaspor, Kayserispor, Konyaspor ve son olarak Akhisarspor kupayı birer kez kazanma başarısını gösterdiler. Şampiyonlukta olduğu gibi kupada da adres büyük oranda İstanbul takımları oldu. Bunun tek istisnası Anadolu ihtilalini gerçekleştiren Trabzonspor oldu. Karadeniz ekibi kupayı son kez 2010’da kazandı. 56 yılda 15 değişik takım kupayı kazandı.

Akhisar, Anadolu geleneğini sürdürdü

Geçen yıl Konyaspor, bu yıl Akhisarspor’un kupayı kazanmış olması Anadolu takımları açısından sevindirici bir gelişme. Ekonomik olarak İstanbul’un 3 büyükleriyle aşık atması mümkün olmayan Anadolu takımları için Türkiye Kupası iyi bir gelir kaynağı oluyor. Kupayı kazanan takım doğrudan UEFA Avrupa Ligi gruplarına adını yazdırdığı için UEFA’dan hatırı sayılır bir gelir elde ediyor. Geçen yıl Konyaspor, 4 büyüklerin 8 yıllık kupa ambargosuna son vermişti. Bu yıl Akhisarspor, Anadolu geleneğini sürdürmüş oldu.

Avrupa’nın ‘en’leri

Türkiye’de kupada durum bu. Peki Avrupa’nın 5 büyük liginde kupa hegomanyası hangi takımlarda. Tarihi 1872 yılına kadar uzanan İngiltere FA Cup’u kazanan takımların sayısı oldukça fazla. 1,5 asırlık kupayı en çok kazanan takım ise Arsenal. En çok lig şampiyonluğu yaşayan Manchester United ve Liverpool’u FA Cup’ta geride bırakan Arsenal 13 kez kupayı kazandı. Arsenal’den sonra Manchester United 12 kez, Tottenham ise 8 kez  FA Cup’u müzesine götürdü. 42 farklı takım FA Cup’u müzesine götürdü.

Almanya Kupası 1935’te başladı

FC Nürnberg kupayı kazanan ilk takım oldu. 1944-52 arasında kupa oynanmazken, 1952-53 sezonuyla birlikte yeniden start aldı. Bundesliga’da en çok şampiyon olan Bayern Münih, hegomanyasını Almanya Kupası’nda da devam ettiriyor. Bayern kupayı 18 kez kazanırken, Werder Bremen 6, Schalke 04 ise 5 kez kupayı müzesine götürdü. 25 değişik takımın kazandığı Almanya Kupası’nda Bayern Münih dışında iki rakamlı kupa sayısına ulaşan takım bulunmuyor.

İspanya’da klasik değişmiyor

İspanya La Liga’da şampiyonluk Real Madrid ve Barcelona arasında gidip geliyor. Mazisi 1903’e kadar uzanan Kral Kupası’nı en çok Barcelona kazandı. Ligde en fazla Real Madrid şampiyon olmasına karşılık, Kral KupasI’nda Barcelona rakibini geride bıraktı. Katalan ekibinin 30 kez kazandığı İspanya Kupası’nda ikinci sırada 23 kez kupa mutluluğu yaşayan Athletic Bilbao bulunuyor. Real Madrid’in 19 kez kazandığı Kral Kupası’nı son 4 yılda Barcelona müzesine taşıdı. 14 farklı takımın kazandığı Kral Kupası’nı ligde şampiyonluk göremeyen Zaragoza, Sociedad, Betis gibi takımlar kazandı. Bugün amatör ligde mücadele eden Real Union takımı ise 4 kez Kral Kupası’nı kazandı.

İtalya’da 16 takım kupayı kazandı

İtalya Kupası 1922’de başlarken, kupanın sahibi Vado takımı oluyordu. Serie A’da açık ara en çok şampiyon olan takım olan Juventus, İtalya Kupası’nı da en kazanan takım. Ancak şampiyonluktaki farkı kupada görmek mümkün değil. Juventus’un 13 kez kazandığı İtalya Kupası’nı Roma 9, İnter ise 7 kez kazandı. 70 kez düzenlenen İtalya Kupası’nı 16 farklı takım kazandı. Kupanın ilk kazananı Vado bugün bölgesel amatör kümede mücadele ediyor.

Fransa’da PSG

1917’de başlayan Fransa Kupası’nı en çok PSG kazandı. 2011’de Katar sermayesini arkasına alan PSG son 4 yılda üst üste kupayı müzesine götürdü. 12 kez kupayı kazanan PSG’den sonra ikinci sırada 10 kez kazanan Marsilya bulunuyor. Bu iki takım dışında iki rakamlı kupa sayısına ulaşan takım bulunmuyor. 33 farklı takımım kupayı müzesine götürdüğü Fransa’da bugün adını unuttuğumuz kupa şampiyonları bulunuyor.

[Hasan Cücük] 12.5.2018 [TR724]