Bir gülün etrafında - [Yavuz Alp]

Yazın etkisini kaybetmeye, kışın ise kendisini hissettirmeye başladığı, güneşin bulutların arasında bir kaybolup, bir çıktığı bugünlerde üç yaşındaki kızımla güneşin sıcaklığını içimizde hissetmek için evimizin bahçesinde dolaşıyoruz. O, ne kadar koparma desek de kurumaya başlamış çimenlerin arasındaki küçük çiçekleri, 

-Dady flowers flowers ( baba çiçek çiçek), diyerek kaşla göz arasında koparıp toplamaya çalışıyor.

Bahçede dolaşırken köşede kalmış pembe renkli gül dikkatini çekiyor ve bağırarak yarı Türkçe, yarı İngilizce,

-Dady dady (baba baba) açmış, açmış diyor. (Kızımla iki gün önce de dolaşırken gülün tomurcuk halini görmüş, koparmak istemiş ve ben de ona 'koparma o daha çok küçük, açacak' demiştim)

Onun anlamayacağını bilsem de onun heyecanına katılarak kendi ruh halimin etkisiyle;

'Bak ben sana dememiş miydim etrafı dikenlerle dolu olsa da, kış bütün şiddetiyle gelse de,gece kararabildiği kadar kararsa da güller, güneşin her gün doğması gibi bugüne kadar hep açtı ve açacak. Açmaya ve kokusunu etrafına yaymaya devam etti ve edecek bunu da kimsenin engellemeye gücü yetmeyecek' diyorum.

Sandalyede oturup güneşin sıcaklığından istifade ederken kızım;

-Dady this is for you ( baba bu senin için) diyerek o güzelim pembe gülü elime tutuşturuveriyor, bir taraftan onu kopardığı için kızasım gelse de kalbini kırmamak için susmayı tercih ediyorum.

O kendi oyununa devam ederken ben de elime tutuşturduğu pembe güle bakıyor, bakarken de hayal dünyamda onun etrafında seyahate başlıyorum.

İlk olarak kokusu gül kokusuyla özdeşleştirilen, kainat kendisi için yaratılan Cenabı Hakk'ın bir kutsi hadiste 'sen olmasaydın kainatı yaratmazdım' dediği Efendiler Efendisi Peygamber Efendimiz Hz Muhammed Mustafa (sas) aklıma geliyor.

Sonra birden Çağrı filminde kısmen anlatılan onun dönemi geliyor gözümün önüne.

Kızgın kumlara yatırılıp üzerine taş konan Hz Bilal'i, elleri kolları çaprazlama bağlanan Hazreti Sümeyye annemizi hatırlıyorum. Hazreti Yasir'i, Hazreti Habbab'ı, her türlü işkencelere rağmen dinlerinden dönmeyen ve doğru bildiğini söylemekten çekinmeyen daha nice güzeller güzeli insanları hatırlıyorum.

Birden günümüze gelip bu sahabelerin hayatlarını kendilerine örnek alan ve dünyanın her yerinde sahip oldukları gül kokularını paylaşmaktan başka hiçbir gaye ve hedefi olmayan günümüzün Bilal'leri, Sümeyye'leri, Yasir'leri, Habbab'ları ve onlara yapılan akıl almaz işkenceler gözümün önüne geliyor.

Cami kürsülerinden Fethullah Gülen Hocaefendi'nin Uhud Şehitlerini anlatırken destanlaştırdığı ve günümüze de yansıyan Peygamber Efendimiz'in (sas) Uhud şehitlerini ziyaretini anlattığı tabloyu hatırlıyorum. 

O şöyle diyordu;

Peygamber Efendimiz (sas) mutad olduğu üzere Uhud Şehitlerinin kabirlerini ziyaret ederdi ama bu seferki ziyareti farklıydı. Dudaklarından kardeşlerime müstahakım onlara selam olsun sözleri dökülüvermişti, yanında bulunan sahabe efendilerimiz de hemen sormuşlardı.

Ya Resulallah, biz senin kardeşlerin değil miyiz demişlerdi, o da hayır sizler benim arkadaşlarımsınız, onlar henüz gelmediler, ahir zamanda gelecekler deyip ahir zamandan tablolar anlatmış ve o dönemde yaşayan insanlara kardeşlerim demiş onlara selam göndermiş ve onları müjdelemişti.

Bu tablo içinde bulunduğumuz ve her gün bizi derinden yaralayan bütün kardeşlerimizin maruz kaldığı sıkıntılar karşısında bizi buruk da olsa bir tebessüm ettiriyor.

Ben bu düşüncelerle hayal dünyamda seyahat ederken kızım; 'Baba eve gidelim' diyor.

Elinden tutup eve giderken elimdeki gülü ona veriyor ve ekliyorum.

-İstersen bu gülü annene ver o daha mutlu olur.

Yavuz ALP, 4.10.2016

Son deliği ayağı ile kapattı - [Abdullah Aymaz]

Bir menkıbe gibi ele alsak bile anlatıldığına göre: Hz. Ebu Bekirin (R.A.) hicret sırasında sığındıkları mağaranın her deliğini, zararlı hayvanlardan ve haşerattan Peygamber Efendimizi (S.A.S.) korumak için elbisesinin parçalarından bir şeylerle kapattıktan sonra bakıyor ki, son bir delik kalmış onun üstüne de ayak tabanını bir tıkaç gibi koyuyor. Bir yılanın can yakıcı davranış ve ısrarlarına karşı ayağını çekmek istemiyor…

Asırlar sonra şimdi de böyle çok sıkıntılı bir dönem yaşıyoruz… Tenkil edici, kökten kazıyıcı, zalim, kahhar ve cebbar bir muamele ile karşı karşıyayız. Milletin ve Devletin gücünü ve imkanlarını, kendi şahsi çıkarları ve özel garazları için üzerimize saldırtıyorlar. İslamiyetin “Hiç kimse bir başkasının günahını ve suçunu yüklenmez” hükmüne ve bütün adaletli kanunların “Suç şahsidir” demelerine rağmen, hiç alakasız bir sürü insan normal insanlık haklarından mahrum ediliyor, hapse atılıyor hatta işkence altına alınıyor.

Böyle bir durumda imkanı olan herkese büyük vazifeler ve yükümlülükler düşüyor.

Hicret etme durumunda kalmış, eğitim gönüllüsü ve destekçisi adanmış ruhların, yani hizmetin ruhu ve özü hükmündeki Muhammed Aleyhisselamın getirdiği İslami güzelliklerin temsili ve tebliği için bütün cihanda koşuşturma halinde olanların korunup muhafaza edilebilmeleri için şimdi Hz. Ebu Bekir Efendimiz gibi gerekirse vücudumuzun bir parçası ile zalimlerin açtıkları delikleri ve kanayan yaraları kapatmamız gerekiyor. Evet bazı dönemler fedakarlık ve cefakarlığın çok üst seviyelerde olması gerekiyor. O zaman ihlaslı müminler “(Hatta kendileri ihtiyaç duysalar bile işar ruhu ile) kardeşlerine öncelik verir, imkanların onlara verilmesini tercih ederler.” (Hasır Süresi 59/9) Hem de şu Hadis-i Şerifin tehdidinden korkarlar: “Hiçbiriniz kendisi için istediğini, kardeşi için istemedikçe, gerçekten iman etmiş olamaz. (Buhari, iman, 7: Müslim, iman 71)

Mazlum, mağdur ve muhtaçları; Efendimizin yolundaki rehberler; hep Efendimizin (S.A.S.) misafirleri saymışlardır: Berlin’de emlakçı bir ağabeyimiz var. Bir gece rüyasında, evinin bahçesinde büyüğümüzle beraber düzenleme yapıyorlar. Ona diyor ki ‘Buraya benim misafirlerim gelecek. Bu hazırlığı onlar için yapıyoruz.” Ramazan ayı gelince, bu emlakçı ağabeyimiz Suriyeli mülteci kardeşlerimizden misafirleri alıp burada iftarlar veriyor. Bir iftarda bir Suriyeli kadının diğer hanımlara, “Ben Suriye’de her şeyimi kaybettim, burada da hiç kimsem yok. Artık çok bunalmıştım ve bugün intiharı düşünüyordum. Siz beni buraya davet ettiniz, çok yakınlık ve dostluk gösterdiniz. Artık benim de kimim-kimsem var diye içime güzel bir duygu geldi ve sayenizde intihardan vazgeçtim” diyor. “Bir insanı ihya, bütün insanları ihya gibidir” Bunu duyan Ağabeyimiz o hanım kardeşimize, “Sen Hocaefendi'nin misafirisin.” diye gördüğü rüyayı anlatıyor.

Sahabe Efendilerimize benzemeye çalışalım da hiçbir zaman onlara yetişemeyeceğimizi de bilelim.

Azerbeycan’a giden kardeşlerimizden birisinin bir zaman içine, “Biz de hicret ettik, biz de fedakarlık yaptık ve cefalar çektik” gibi bir duygu geliyor. Rüyasında arabasında Efendimizi (S.A.S.) gezdiriyor. Bir yere geliyorlar araba uçuruma doğru kaymaya başlayınca, büyük büyük taşlar bulup tekerlerin önüne koyayım diye inince birde bakıyor iki tane Sahabe Efendimiz zaten hemen kafalarını tekerlerin altına koyup Peygamber Efendimizi (S.A.S.) korumaya çalışıyorlar!.. Heyecanla uyanıyor ve “Biz kim? Onlar kim? Bizle asla onlara ulaşamayız!” diye konuşuyor.

Doğru Ama bizim ölçümüz onlar gibi olmaya çalışmak ve hedefimiz de onların yolunda imkanımız nisbetinde yürüyüp gitmek olmalıdır… Hasta bir asırda bizim gibi yara bere içinde olanlara ancak bu düşer.

Abdullah AYMAZ, 4.10.2016

Tarihi Günleri Yaşıyoruz!.. - [Erhan Başyurt]

Türkiye kapkara bir dönemden geçiyor.
Hain darbe girişimi önlendi ama sivil darbe yaşanıyor.
***
150 bin kamu çalışanı sorgusuz sualsiz açığa alındı.
3 bin yargı mensubu, hakim ve savcıların dörtte biri savunma bile alınmadan görevden alındı, haklarında soruşturma başlatıldı.
***
15 özel üniversite ve bine yakın özel okul keyfi bir kararla kapatıldı. Vakıf mallarına el konuldu.
Akademisyenler, öğretmenler ihraç edildi.
***
Hayırsever iş adamları tutuklandı.
Şirketlerine kayyım atandı.
Mallarına keyfi şekilde el konuldu.
Şimdi yandaşlara pay etmek için çalışıyorlar.
***
Sadece OHAL döneminde keyfi şekilde 170 medya kuruluşu kapatıldı.
125 gazeteci hapse konuldu.
Daha fazlası hakkında da gıyabi tutuklama kararı verildi.
***
15 Temmuz’dan bu yana gözaltına alınanların sayısı 100 bine yaklaşıyor.
Tutuklananların sayısı 30 bini aştı.
***
İşkence geri döndü.
Kötü muamelenin haddi hesabı yok.
Avukatlarla görüşmeler engelleniyor.
Avukatlar savunma almaya çekiniyor.
***
Bank Asya’da yasal hesap açtığı, sendikaya yasal üye olduğu için insanlar tutuklanıyor.
***
Meğer yıllardır devlet fişleme yapıyormuş…
Henüz darbenin komuta kademesi bile deşifre edilemedi ama yüzbinlerce masum insan önceden hazırlanan listeler üzerinden mağdur edildi.
***
“Devlet” gücüyle zulüm icra ediliyor.
Sosyal bir soykırım yürütülüyor.
En temel insan hakları ayaklar altında.
***
İfade ve fikir hürriyeti yok.
İşkence geri döndü.
Yaşam hakkı ihlal ediliyor.
Savunma hakkı verilmiyor.
Adil yargılama yapılmıyor.
Özel mülkün dokunulmazlığı yok edildi.
Özel teşebbüs hürriyeti ihlal ediliyor.
Basın özgürlüğü rafa kaldırıldı…
***
Ancak toplumda inanılmaz bir duyarsızlık ve yaşananları görmezden gelme hali var.
Hitler’in soykırımına duyarsız kalan İkinci Dünya Savaşı’nın Almanyası gibiyiz.
Bu kapkara dönem bittiğinde insanların sessiz kaldıkları ya da zulme destek verdikleri için utanç duyacakları tarihi günleri yaşıyoruz…

Erhan BAŞYURT, 4.10.2016

Erdoğan, terörist ve saltanat - [Selim Gündüz]

Yurtdışında rastgele sokağa çıkıp bir yabancıya Türkiye’yi sorun, şunları duyarsınız:

“Diktatörlük”
“Suriye gibi bir ülke”
“İşid’e sahip çıkan bir yönetim var”
“Hızla bir ortaçağ ülkesi olma yolunda”
“Şizofren ve paranoyak bir yönetim var”

Farklı bir cevap alma ihtimali yok.

Dünya ne olduğunun farkında. Bu sebeple de “darbe teşebbüsü masalını” yemiyor.

Çünkü dünya, Türkiye’yi aynı manşetlerle çıkan 15 gazeteden, aynı saçmalıkları seslendiren 20 TV’den öğrenmiyor.

HERKESİ KÖR ALEMİ SERSEM SANMAK!

“Herkesi kör, alemi sersem” zannettiklerinden “dış dünya niye bize inanmıyor” diye dertleniyorlar.
Oysa 100 bin masum devlet memurunu yargısız bir şekilde meslekten ihraç etmeye nasıl bir beyin teşebbüs edebilirdi ki?

1000’lerce okulun kapatmaya, yüzbinlerce öğretmeni işsiz bırakmaya ancak bir diktatörlüğün yelteneceğini tabi ki görüyorlar.

Ancak darbe girişimini bahane edenler ertesi günü 2500 yargıcı meslekten atmaya kalkardı.
Bunu elbette fark ediyorlar.

Ancak şizofren bir anlayış herkesin internette indirebileceği bir programı indirdi yüz binlerce insanı hapse atmaya kalkar.

Ancak paranoyak bir yönetim muhalif tüm TV yayınlarını despotik bir KHK ile kapatır.
Bu nedenle kendilerini parçalasalar da dünya kamuoyuna “bir diktatörlüğü”, “demokrat ülke” diye yutturamıyorlar.

TERÖRİST KİM?

İkinci yutturmaya kalktıkları mesele hizmeti terörist gösterme.

Malum zat önceki gün Hitler’in propaganda bakanı Gobbels’in “yalanları ısrarla tekrarlama” tavsiyesine uyup milyonuncu defa terörist ithamında bulunmuş.

Değmez ama her biri bir başka facia olan laflarına bir bakalım:
“Amerika bizden terörist istediği zaman biz hemen paketleyip gönderiyoruz, ‘mahkeme kararı, şu, bu’ demiyoruz. 85 koli dosya gönderdik. Terörist mi? Terörist, ‘Tamam gönder.’ Gönderiyoruz”
Öncelikle ABD kimseyi yargılamadan infaz etmez. “Hukuk ve mahkeme” diye bir şey var çağdaş dünyada. Obama çıkıp “falan terörist” dedi diye mahkemeler peşine takılmaz. Bizim bir kısım “kitapsız” yargıçlar gibi “ruku ve secde”ye gitmez. Devlet başkanı yargıya müdahale ettiği gün makamını kaybeder.

Ne demişti ABD Başkan Yardımcısı Biden: “Fedaral mahkeme dışında kimse iade kararı veremez. Başkan bunu kendisi karar veremez. Obama bunu yaparsa görevden alınır.”
85 koli dosya dediği ne?

Havuz medyasının 3 yıldır kustuğu zift. Havuz yalanları. İftira balonları…

Biri yalanı üflüyor, biri yazıp manşet yapıyor, biri de delil diye koliliyor!

ABD’lileri ahmak sandıkları için tercüme bile etmeye gerek duymadan hepsini paketleyip yollamışlar.

Oradaki hakimler de bakıp diyecekler ki “Ooo 85 koli! Demek ki suçlu, o zaman geri yollayalım.”
Allah aklı alınca ne diyebiliriz ki başka?

Devam ediyor: “Ama bir terörist hâlâ 17 yıldır 400 dönüm arazide saltanat sürüyor, bize teslim etmiyorsunuz.”

Tüm yargıyı peşine takmış; dilediği terörist, dilediği suçsuz.

“REZA SUÇSUZ!”

Ne demişti Reza için geçenlerde “Kaldı ki Bakanlıklarımızın yaptıkları çalışmalara göre, bu kişinin bir suçu da bulunmuyor.”

Be birader, adam senin kabinenin nerdeyse tamamına rüşvet yedirmişti. Nasıl suç bulsunlar?

Ayrıca ne zamandan beri suçları bakanlıklar tespit ediyor?

Neredeyse tüm kabinesine rüşvet yedirmiş adam suçsuz, karınca ezmeyen insanlar terörist!

Hemen her lafı yalan. Gülen’in kaldığı kamp anlayacağı dilden ifade edersek “kupon arazi” değil. 

Taşlık ve orman arazi.

Ayrıca 400 değil 105 dönüm.

KİM SALTANAT SÜRÜYOR?

Saltanat işine keşke hiç girmeseydi?

Saltanat şudur:

-1.000 TL’lik altın varaklı kadehlerde kilosu 4.000 TL’lik çay içmektir.

-Ikea’dan alınmış 19,99 dolarlık sandalyede değil, 75 bin TL’lik ithal koltuklarda oturmaktır.

-Türkiye’den gitmiş 300 TL’lik çekyatlarda değil; 500 bin TL’lik Fransız mobilya takımlarına kurulmaktır.

-Saltanat, Home Depot’tan alınmış metrekaresi 5-15 dolar halıda gezmek değil; bir işçinin 1 ay boyunca çalışıp ancak 3 metrekaresini dokuyabildiği fiyatı 1 milyon 200 bin TL olan halılarda sefa sürmektir.

-Yani saltanat sürenler, bir kırsal arazide helal parayla inşa edilmiş vasat taşra evlerinde veya 3 yıldızlı bir otel binasında yaşayanlar değil; kaçak ve ruhsatsız 1.100 odalı sarayda yaşayanlar ve de milletin milyonlarca lira vergisini kendi tabiriyle orada “sövüşleyenlerdir.”

Terörist kim, suçsuz kim bütün dünya farkında.

Varsın 15 gazete ve 20 TV kanalının beyinlerini yıkadığı “yurdum insanı” şimdilik fark etmesin.

Selim GÜNDÜZ, 5.10.2016

Erdoğan'ın Zarrab Yanılgısı - [Nazif APAK]

Son Amerika ziyareti sırasında Erdoğan Zarrab olayına kilitlendi. Suriye gibi acil bir gündem varken Zarrab da nereden çıktı diye merak etti herkes; ancak mevzunun derinliğini bilenler için sürpriz değil bu. Zira Reza Zarrab olayı her geçen gün biraz daha yönetilemez hale geliyor ve her yeni adım Erdoğan’ı ve aile fertlerini kuşatıyor.
Zarrab göz altına alındığında belirlenen strateji şu idi: ‘Zarrab konusu bizi ilgilendiren bir konu değil.’ Bu formülü medyaya bizzat Erdoğan açıkladı ve keskin bir konuşma yaptı. O beyana göre Zarrab ile Erdoğan’ın da Türkiye’nin de Amerika’daki göz altı ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktu. Mesaj bu kadar açıktan ve net verilince hızını alamayan birileri de ‘Bu konunun bizimle ne ilgisi var!’ çıkışına devam ettiler. Şamil Tayyar gibi hızını alamayanlar Zarrab’a saydırmaya bile kalkıştı…
Coşkun konuşmaların Parti içinde (tepede) rahatsızlığa yol açtığı da biliniyor; çünkü Egemen Bağış, Zafer Çağlayan ve Muammer Güler, Zarrab yüzünden feda edilmişti. Ak Parti içindeki Zarrab ayrışımının farkında olmayan bazı saftirik adamlar uluorta konuştu konuşmasına ama tokadını da fena halde yedi. Mesela Cem Küçük. Her aklına eseni ekranlarda konuşan Küçük, müstafi bakanlar için ‘rüşvet iddiası doğru’ deyince en tepeden aforoza maruz bırakıldı. Çocukcağız, o gün bugündür Erdoğan’ın uçağına binemiyor; çünkü farkında olmadan aile içinde derinden derine kanayan bir yaraya bastı.
Aile içi diyorum. Reza’nın adı, fotoğrafı, etkinliği sadece birkaç bakan ile sınırlı değildi ki! Savcı Bharara daha dosyaya başlar başlamaz Emine Erdoğan başta olmak üzere ailenin öncülük ettiği dernek ve vakıflara atıfta bulundu. Sebebi çok basit: İran asıllı genç bir adamın milyar dolarlık işler yapabilmesi, Türk bankaları ile al gülüm ver gülüm hesabı oluşturması, bütün bunları yaparken hem Türkiye’deki yasaları pervasızca çiğneyebilmesi hem de uluslararası hukukun arkasına dolanması, özel bir koruma olmadan gerçekleştirebilmesi imkansız.
Dün Zarrab’ın önünü açanlar, bugün o yolun sonunun nereye dayandığını görüyor ve resmen bir kabus yaşıyor.
BM Toplantıları vesilesiyle Türk heyeti ile bir araya gelen Amerikalılar tam bir şok yaşadı. Fethullah Gülen hakkında yürütülen korkunç propagandanın somut bir delile dönüşmeden devam ettiriliyor olması ve bunun Amerika aleyhine kullanılması Amerikalıları çok kızdırıyor. Bu öfkeyi gizlemediler. O kadar ki -Ankara’yı iyi bilen gazeteci arkadaşların haberdar olduğu gibi- Başkent’te ABD’ye gidecek heyetlerin tamamına ‘Aman ha! Amerikalıların yanında FETÖ demeyin; çok fena haşladılar bizi’ denmektedir.
Reza meselesi de öyle! 
Daha düne kadar Zarrab’ı yüzüstü bırakarak bu işten sıyrılmayı düşünenler, durumun daha kötü hale gelmemesi için Zarrab’ın arkasında durmaya karar verdi.  Karar verdi ama yanlış bir yol haritası ile yola çıktı. Davaya bakan savcıyı ve hakimi hedef alarak onları ‘cemaatçi, paralelci’ ilan etti. Bu tür suçlamaların tek taraflı ve beyin yıkayıcı medya nedeniyle Türk kamuoyunda bir anlamı olabilir. Türkiye’de vatandaş, somut bir şekilde suç üstü yakalanmalarına rağmen Reza ve ekibinin siyasi bir operasyona maruz kaldığına inandırılabilir; çünkü aksini iddia ve ispat edecek bir medya kalmadı. Ya kapatıldı, ya da siyasetin emrine ram edildi. Oysa Amerika’da bu ucuz numarayı yutacak ne halk var ne de güdümlü medya…
Erdoğan, iddialarını ispat etmek için Türkiye’deki bir hukuk bürosunu hedef gösterdi. Eldeki tek delil de Türkiye’de düzenlenen bir hukuk konferansı. O konferansa savcı Preet Bharara ve hakim Richard Berman’ın da katıldığı; bunun da cemaat tarafından organize edildiği söyleniyor. Bu hüküm o kadar çok hata içeriyor ki hangisini düzelteceksin bilinmez.
1- İsmi geçen büro, programın tam sahibi değil, sadece sponsorlarından biri.
2-  Savcı Bharara değil bu programa katılmak, İstanbul’a adım bile atmış değil.
3- Hakim Berman, daha hiç kimse bu konferansı bilmezken ilk davada bu toplantıdan bahsetmiştir; çünkü program çok üst düzeyde yapılmış ve tek kelime ile bile olsa cemaatten bahsedilmemişti.
4- Bahsi geçen hukuk bürosu o dönemde Amerikalı büyük bir hukuk bürosunun partneri idi ve uluslararası üne sahipti.
5- O hukuk bürosu cemaatin bir kuruluşu değildi; buna inanmayan Erdoğan, o büroda çalışan şimdiki AKP milletvekillerine sorabilir.
6- O hukuk bürosu cemaatten çok, AKP’li işadamlarının  tercih ettiği bir firmaydı; şimdi ona cemaatçi demek çok komik kaçıyor.
Hiç topu taca atmaya gerek yok. Zarrab davası, Amerika’daki dosya dağıtımı usulüne göre yapıldığından ne savcıyı ayarlamak ne hakimi bu dosyaya tayin etmek cemaatin yapabileceği bir iş değil. Türkiye’deki savcıları, hakimleri, medyayı tersten bir psikolojik operasyonlarla sindirebilirsiniz; ama Amerika dışişleri de adalet bakanlığı da yalan dolan ile yürütülen kara propagandanın saçmalığını biliyor. Hakim ve savcıyı hedef alarak Amerika’da mesafe alması imkansız; hatta Zarrab’ın başını büsbütün belaya sokuyor. Canı yanmış Zarrab’ın hangi sırları faş edeceğini düşünmek bazılarının uykusunu kaçırıyor olmalı. Sırlar çok büyük çünkü….
Nazif APAK, 4.10.2016