Kalb gibi atan güneş [Safvet Senih]

Güneş, ritmik bir hareketle bir kalb gibi durmadan atıyor. İnsan vücuduna kalbin ab-ı hayat gibi kan pompalamasına benzer şekilde Güneş de cihana hayat vesilesi hararet, nur ve enerji neşrediyor…

Eski ve yeni eserlerinde Üstad  Hazretleri Güneş için şu ifadeleri kullanıyor:

“Güneş, kendisine tayin edilen yere doğru cereyan ederek akıp gidiyor.” (Yasin Suresi, 38. Âyet)’e göre: Evet ‘Tecrî yani cereyan ederek akıp gidiyor’ fiili bir üsluba işaret ediyor. “Li müstekarrin yani tayin edilen yere istikrar için, kararında ifadesi de bir hakikata işaret ediyor. Demek câizdir ki, “Tecrî” lâfzıyla şöyle bir üslûba işarettir. Şöyle: Güneş, demiri altından yapılmış tehzîb ve tezhîb sanatıyla süslenmiş, zırhlı bir gemi gibi, esîr maddesinden olan ‘dalgaları kararlaşmış’  semâ denizinde seyahat edip yüzüyor.

“Eğer gerçi Güneş karargâhında demir atmış gibidir. Lâkin o semâ denizinde, o ‘erimiş altın’ cereyan ediyor.

“İkinci olarak: Güneş karargâhında, mihveri (ekseni) üzerinde hareket etmekte olduğundan, o erimiş altın gibi eczaları da cereyan ediyor. Bu hakiki hareket evvelki mecazi hareketin dânesidir, belki zembereğidir.

“Üçüncü olarak: Güneşin karargâhı denilen tahterevâniyle, seyyâreler denilen seyyar askerleriyle göçüp âlem sahrâsında seyir ve seyahat etmesi, İlahî hikmetin gereği görülüyor. Zira, İlahî Kudret, herşeyi canlı ve hareketli kılmıştır ve tam bir durgunluk içinde hiçbir şeyi, mahkûm etmemiştir. Ölümün kardeşi ve yokluğun amcaoğlu olan mutlak ataletle İlahî Rahmet bırakmamıştır ki, bağlanıp kalsın. Öyle ise, Güneş de hürdür. İlahî kanuna itaat etmek şartı ile serbesttir, gezebilir. Fakat başkasının hürriyetini bozmamak gerektir ve şarttır. Evet, Güneş, Allah’ın emriyle temessül eden ve herbir hareketini İlâhî iradeye tatbik eden bir çöl paşasıdır.” (Mukakemat, Birinci Makale  /  Unsuru’l-Hakikat)

“Güneşi insan, yalnız bir lâmba değil belki bahar ve yaz tezgâhında dokunan Rabbanî dokumaların mürekkebin nur ile bir hokkası suretinde, tasavvur ederek Güneşin görünürdeki hareketi, alâmet olduğu ve işaret ettiği âlemin intizam ve âhengini düşünerek Cenab-ı Hakkın sanatına ‘Mâşâallah’ ve hikmetine ‘Bârekâllah’ diyerek secdeye kapanır.”

“Evet Güneş meyveli bir ağaçtır; silkinir, tâ düşmesin seyyar olan yemişleri.

“Eğer sükûtiyle sükûnet eylese, cezbe (çekim) kaçar, ağlar fezada muntazam meczûbları.’ (Yirmi Beşinci Söz)

“Güneş de bir çiçektir; ziyasındaki yedi rengi, o çiçeğin nakışlı boyalarıdır.” (Otuz İkinci Söz)

Mütefekkir bir beynin kaleminden çıkan şu ifadelere bir dikkat edelim:
“Çiçeğin nabzını yoklandın mı hiç;
İçinde güneşi kokladın mı hiç?
Gördün mü dalgalar nasıl coşuyor?..
Bir oluş… soran yok.
Gördün mü felekler nasıl koşuyor?
Bir gidiş… duran yok.
Güneş almış başını yana yana gidiyor.
Hakkı tesbit ediyor…
Binbir yüzünü benden gizlesin varsın;
Hangi perde açılsa arkasında SEN  varsın.
Ya bu perdeyi sıyır; ya o perdeyi kapat!
Bu imtihan bitsin artık; sırlar bende kat kat
Güvercinin göğsünde gizli, ağacın ruhu…
Hu! Hu! Hu! Hu!...
Zikreder vecd içinde, zikreder derin derin;
Onun kabarıp taşan göğsünde Senin tecellin
Çıldıracağım ben çıldıracağım
Nerede yoksun Sen, söyle Allah’ım.
Her şeyle mümkün ispatın…”

Münâcât Risalesinde Üstad Hazretleri şöyle diyor:

“Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından perdelenmiş olan Zât-ı Akdes!

“Yâ Rabbe’l-âlemin! Yâ İlahe’l-Evveline ve’l-Âhirin! Yâ Rabbe’s-Semâvatı ve’l-Arazîn!

“Ey Rabbü’l-Enbiya ve’s-Sıddıkîn!..

“Bütün mevcudat Senin mülkünde, Senin emrin ve Kudretinle, Senin irade ve tedbirinle, Senin ilmin ve hikmetinle musahhar ve muvazzaftırlar. Takdis, tekbir, tahmid, tehlil ile Küre-i Arzı bir zikirhane-i âzam, bu kainatı bir mescid-i ekber hükmünde göstermişler.

“Yâ Rabbi ve yâ Rabbes’s-Semâvâti ve’l-Arazin!

Ya Hâlıkî veya Hâlık-ı Külli şey!

“Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilatiyle ve bütün mahlukatı bütün keyfiyetleriyle emre âmâde kılan Kudretinin, iradenin, hikmetinin, hâkimiyetinin ve rahmetinin hakkı için, nefsimi bana musahhar eyle ve isteklerimi bana musahhar kıl. Kur’ân’a ve imana hizmet için, insanların kalblerini Risale-i Nur’a  musahhar  yap. Bana ve kardeşlerimize iman-ı kâmil ve hüsn-i hâtime ver. Hz. Musa Aleyhisselama denizi ve Hz. İbrahim Aleyhisselama ateşi, Hz. Davud Aleyhisselama dağı, demiri, Hz. Süleyman Aleyhisselama cinnî ve insî, Hz. Muhammed Aleyhisselama Güneşi ve Ay’ı teshir ettiğin gibi, Risale-i Nur’a kalbleri ve akılları musahhar kıl. Beni ve Risale-i Nur Talebelerini nefis ve şeytanın şerrinden, kabir azabından ve Cehennem ateşinden muhafaza eyle ve Cennetü’l-Firdevs’te mesûd kıl. Âmin, âmin, âmin.”
Bu duaya bizler de ‘Âmin!’  demeliyiz…

[Safvet Senih] 24.11.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Sızıntı'dan ÇAĞLAYAN'a [Mehmet Ali Şengül]

Her tohum toprakla  buluştuğu, suya kavuştuğu, hava ile selamlaştığı zaman boy atar, gelişir, haşarattan korunup toprağın derinliklerine kök saldığında,  budanmış  ve dalı kolu kırılmış  olsa da hayatiyetini sürdürür, kendini geliştirir ve daha mükemmel meyve verecek hale gelir.

Yıllarca  gönüllerde, hususiyle genç nesillerde, yerleştirilmeye çalışılan ilhad ve küfür düşüncesini,  Sızıntı dergisi kendine yakışan bir üslupla kırdı.  Ölmüş kalplerin   ihyâsı için tedricen sinelere girdi, kimseyi rencide etmeden, kavga gürültüye sebebiyet vermeden gönüllere aktı ve nice nesillere yaratılış gayesini ve yaratan, Rabb-ül Âlemin olan Allah’ı tanıttı ve sevdirdi.
 
Sızıntı, her sayısında ve makalelerinde, yıllarca insanların  gönüllerine akan bir hızır çeşmesi oldu.. O çeşmeden içerek sinelerini sulayan nice ölmüş gönüller hayat buldu... Yuvalar bir cennet yurdu haline geldi.. Fertler, aileler ve toplum huzur ve mutlulukla doldu.. Cemiyet; sevmenin, kardeşliğin, yardımlaşmanın, cehâletten kurtulmanın saâdetine erdi..
   
Sızıntı aklı, irâdeyi, şuuru, tefekkür ve muhâkemeyi esas aldı.. İlim îman, dünya âhiret, kalb kafa iftirâkını yıkıp, bunları barıştırmaktı derdi.. Onun için gönülden kâinat kitabına merdivenler kurup kapılar açtı.. Kâinatı Allah hesabına konuşturdu ve Rahmân’a giden yollar oluşturdu..
 
Sızıntı’da oluşan rahmet damlaları, kuruyan gönül bahçelerinin yeşermesini sağladı.. Okuyan, anlayan, dünyaya niye geldiğinin farkında olan, yangından insan kurtarma gayreti içinde bulunan mefkûre ağırlıklı bir neslin yetişmesine vesile oldu..

Beklenmedik bir anda, herşeyle beraber Sızıntıyı da hazan vurdu. Kökünü kurutmak niyetiyle nice talihsizler,  Sızıntı’nın da kolunu kanadını kırdılar..  Hayır hayır, budadılar! Daha güzel meyve vermesi için.. Onun için günlerin ve mevsimlerin yer değiştirmesi gibi Sızıntı da, bir nöbet değişikliği ile yerini yerini ÇAĞLAYAN’a bıraktı.

Hazanda, vurgunda, şiddetli fırtına, kasırga ve tsunamilerde her şey savrulur, alt üst olur ama; Allah’ın izniyle ikinci baharda yine hiçbir şey olmamış gibi yeniden nevbaharlar oluşur. Bu tür hâdiseler Allah’ın kurduğu düzen, sistem içinde vardır; yazlar  kışlar, geceler gündüzler hep birbirini takip eder dururlar..

Cenab-ı Hak Al-i İmran suresinde; “...İşte Biz, Allah’ın gerçek müminleri meydana çıkarması, sizden şehitler edinmesi, müminleri tertemiz yapıp kâfirleri imhâ etmesi için, zafer günlerini insanlar arasında nöbetleşe döndürür dururuz. Allah zâlimleri sevmez.” (3/140) buyurmaktadır.

İdeal müminlerin dünyasında durmak, geriye adım atmak, ye’se düşmek yoktur.. Hep hamle vardır.. Koşmak coşmak vardır.. Onların dünyasında, “...Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur. Olur ki sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şerli olur. Gerçeği Allah bilir, siz bilmezsiniz”(2/216) hakikatine riayet ederek, sebeplerde kusur etmeden kadere teslimiyet vardır..

Onların dünyasında; yakma yıkma yoktur aksine, ortalığı yakıp yıkan, fitne fesat çıkaranlara karşı sabredip, ıslahcı rol oynama vardır.. Kendilerine kötülük yapanlara karşı bile iyilik yapma ve bütün insanları Allah’ın kulları olmaları itibariyle sevme ve hakikatleri onlara duyurma vardır..
 
Sızıntı ve benzer hizmetlerle; neticesi Cennet’e ulaşma ve rızâyı İlâhi ile buluşma olan bir yarışa çıkılmıştı.  Bu yarışta sebeplere takılıp kalmadan,  Müsebbib-ül esbâb’a dayanma vardı.  Onlar için Allah’ın inayeti en büyük güç kaynağıydı. Günümüzdeki isnadlar, iftiralar ve hakaretler, zulümler, mahkumiyetler ve mağduriyetler  ümitleri kırmış gibi görünse  de;  ölüme kadar kaderini bu hizmetlere, bu dâvâya adayanlar için bu sıkıntılar, yeni bir hamleye âdetâ enerji kaynağı olmuştur.
 
Barajın kapağı açıldı.. ÇAĞLAYAN coşkun coşkun akmaya başladı..
Birinci sayı; ‘Bir küsûfun daha sona ermeye başladığının müjdesini veriyor..
İkinci sayı; Işık Yolcuları’na yol gösteriyor..
 
Üçüncü sayı; Kendini Hak Yoluna Adamış Hizmet Erleri’ne, Kur’an ve sünnet çizgisinde, güneşin doğup battığı her yere Resülullah’ın (sav) adını götürme idealinde olanlara ‘yolunuz açık olsun’ diyor..
 
Dördüncü sayı; Oluşan kaosu delerek dünyayı aydınlatacak,  semâvîleşme yollarını nurlandıracak Işık’tan haber veriyor..
 
Beşinci sayı; Bu semavi yolculukta kendilerini hakka adamış ruhları nazara veriyor..
 
Altıncı sayı; Hakk’a adanmışların yolundan bahsediyor. Çıktıkları bu yolun çetin olduğuna, gönüllerin Hakka uyarılması gereken bu yolda, bazı zayıf karakterlerin ifsad edileceğine dikkat çekiyor..
 
Yedinci sayı; Nice insanların, ölümle sona erecek dünyanın lezzetleri ve menfaatleri ile ‘ruh zehirlenmesi’ yaşayacağını haber vererek, hayvaniyetten sıyrılıp kalbî ve rûhî hayâta sâhip çıkanların da eksik olmayacağını hatırlatıyor..
 
Sekizinci sayı; Kendi kendimizle yüzleşme veyâ muhâsebeye dikkatleri çekerek, ‘İnsan kendini yakın takibe almaz ve nefsini iyiliklere açık, kötülüklere de meyyâl yanlarıyla doğru okumazsa..., hayatını istikamet içinde sürdürmesi... imkansızdır’ demektedir.
 
İşte Hak yolunda ÇAĞLAYAN dergisi; akmaya, gönülleri sulamaya ve yıkamaya devam etmektedir. Bize düşen sorumluluk ve vebal de; ona sahip çıkmak, okuyup okutmak, önüne çıkan engelleri kaldırmaya çalışmak olmalıdır.

[Mehmet Ali Şengül] 24.11.2017 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Etkin Pişmanlık Çözüm mü? [Umut Atay]

Türkiye, yakın dönemde dünyada örneklerine nadiren rastlanan bir hukuksuzluğa imza atmakta, cadı avı ve engizisyon anlayışı ile İstiklal Mahkemeleri uygulamalarına rahmet okutacak bir soykırım suçu işlemektedir.

Bilindiği gibi Engizisyon, Katolik Kilisesi’ne bağlı bir mahkeme sistemi idi. Gerek kararları gerek siyasi ve dini görüşleri nedeniyle yüzyıllardır tarihin kara bir lekesi olarak nefretle anılmaktadır. Engizisyon Mahkemeleri zalim işkence yöntemlerini benimseyen dini bir yargılama sistemi olarak kurulmuşlardı. Haklarında en ufak delil bulunmayan, sadece iddia ve iftiralara dayalı olarak fişlenen kişileri toplayıp olmayan suçlarını itiraf ettiriyorlardı. Dolayısıyla uydurulan suçun yegâne delili de işkence ile alınan itirafnamelerdi. Bazen de bu kişileri sadece istedikleri şeylere razı ettiriyorlardı. Bu yolla ayrıca Kilisenin tehdit olarak gördüğü tarikatlar ortadan kaldırmış, 15. yüzyıldan itibaren de büyücü olarak tabir edilen kişiler vahşi yöntemlerle cezalandırılmıştı.

Engizisyon mahkemeleri dini bir saik ile kurulurken, ülkemizde de din, ırk ve ifade özgürlüğü hakkını ortadan kaldırmak amacıyla İstiklal Mahkemeleri kurulmuş ve bu mahkemeler de hukuk tarihimiz açısından kara bir leke olarak yerini almıştır.

11 Eylül 1920 yılında kurulup 7 Mart 1927 tarihinde kapatılan ve özellikle ilk zamanlarda üyelerinin 3/4 ü kadarı hukukçu olmayan İstiklal Mahkemeleri, seyyar mahkemeler halinde çalışarak, ülkenin değişik bölgelerinde görev yapmıştı.  Atatürk tarafından doğrudan atanan üyeler askeri suçların yanında siyasi suçlara da bakmakla yetkilendirilmişlerdi.

Esas kuruluş gayesi, İstiklal Savaşı döneminde “askerden firarları önlemek” olan bu mahkemeler kısa bir süre sonra yetkisini siyasi alana kaydırmıştır. Örneğin 1925’te kurulmuş olan Şark İstiklal Mahkemesi ve 2. dönem İstiklal Mahkemelerinin hedefinde rejim muhalifleri vardı. Etnik olarak Kürtleri, siyaseten Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası’nı, inanç açısından bütün tarikatları muhalefet listesine dahil etmişti.

İstiklal Mahkemelerinde muhakeme yapılmaz, ceza verilir ve hemen infazı gerçekleştirilirdi. Dolayısıyla Mahkemelerde yargılananların birçoğu aynı gün-hafta içerisinde tutuklanır, yargılanır ve cezaları infaz edilirdi.

Hâkim koltuğunda oturanların sorumlulukları bulunmamaktaydı. Karar verilirken delile gerek yoktu. Yargılananların temyiz, itiraz, tebdil, erteleme ve avukat tutma hakkı söz konusu değildi. Mahkeme heyetinin kanaati kesindi. Meclis adına hüküm veriyordu, verdiği hüküm yürürlükteki yasa ve kanunlara uymak zorunda değildi, hatta üstündeydi. Mustafa Kemal Paşa, 16 Ocak 1923 tarihinde İzmit’te ‘İnkılabın kanunu, mevcut kanunun üstündedir,’ demişti.

İdam kararları hemen infaz edilirdi. Kararlar o kadar aceleyle alınır ve uygulanırdı ki “yanlışlıkla başkasının yerine idam edilenler” bile olmuştur. İstiklal Mahkemelerince verilen idam cezaları Kolordu komutanlıklarınca tasdik edilerek infaz edilmiştir. Halbuki bu tasdik yetkisi 1924 Anayasasının 26. maddesine göre açıkça TBMM’ye ait bir yetkiydi. Netice itibariyle usul ve esas olarak bakıldığında bu mahkemeler gerek kuruluş gerekse çalışma düzenleri itibariyle Anayasaya açıkça aykırıydılar.

DÜNDEN BUGÜNE ZALİMLER, METOTLARINI ÇEŞİTLENDİRDİ

Peki tarihten günümüze değişen bir durum var mı? Evet var. Zulüm gelişmiş, yaygınlaşmış ve yeni yöntemler keşfetmiştir. Öte yandan bugünün zavallı zalimleri suçlarını örtmek ve oluşabilecek tepkileri hafifletmek adına Şeytanın kendisinden utandığı yahu ben bunu niye daha önce düşünmedim dediği akıl almaz hile ve yöntemlere başvurmaktan çekinmemektedirler.

Kullandıkları yöntemlerden bir tanesi aslında tanıdık, İTİRAF. Peki Şeytan ya da eskide bu yönteme başvuranlar neden kendinden utanıyor. Sebebini hemen söyleyeyim: Eskiden itiraf, kişiye olmayan bir suçu kabul ettirmek üzere işkence suretiyle elde edilirdi ve kişi sadece kendisini bağlayan şeyler söylerdi ya da kendisine söylettirilmek istenen şeyi kabul ederdi. Ama bugün öyle mi? Hayır. Kimisine işkence ediliyor. Kimisine çay, kahve ikram edilip, ağırlanarak dini – milli bir sohbet ve sinevizyon sunumları yapılıyor. Kimisi ailesiyle tehdit ediliyor. Kimisi de ceza yasasının etkin pişmanlık hükmünü düzenleyen malum 221. maddesindeki düzenleme ile aldatılıyor.

O zaman bu kişilerden istenen sırf kendilerine isnat edilen suçu kabul etmeleri mi? Tabi ki HAYIR. Bu kişilerden çocukluklarından itibaren kimlerle çay içtikleri, kimlerle gazete okudukları, devletin denetim ve gözetimi altında bulunan yurt ve okullarda kimlerle kaldıkları, kimlerle gidip Afrika’da su kuyusu açtıkları, kimlerle gidip aç ve fakirlere kurban eti dağıttıkları soruluyor.

Doğaldır ki bu sorgulama konularının hiçbirisi suç değil, ama bir an için insani melekelerimizi yitirelim ve suç olduğunu kabul ederek, bu suçların yasal karşılığını tartışalım, diyeceğim, ama tartışamayız ki… Neden mi? Ülkemizde yakın dönem de dahil olmak üzere onlarca kez yasalar değişti, onlarca kez aflar çıkartıldı, hatta aynı konuda daha önce davalar açıldı ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararı ile beraatla neticelendi. O zaman 1960’lar, 70’lere dayandırılan bu hikayeler hiç mi zamanaşımına ya da aflara uğramadı? Hemen cevabını vereyim elbette uğradı. Ama bu, hukuka saygısı olan insanlar için geçerli olabilecek bir durumdur.

Kişiler itiraflarında 40-50 yıl öncesinden başlayarak birlikte oldukları insanların isimlerini vermekte ve bu şekilde suçlamaktadırlar. İtiraf adı altında hukuk dışı yöntemlerle alınan bu ifadeler ile hem başkaları aleyhine delil üretilmekte hem de ifadeyi veren kişi aleyhine ikrar kabul edilerek başka hiçbir yan delile ihtiyaç duymadan mahkûmiyet kararları verilmektedir.

İTİRAF MEKANİZMASI, ASLINDA NE İÇİN VAR?

Peki, niye zanlılar bu yönden bir itirafta bulunuyorlar. İşte yazımızın ana konusunu da aslında bu husus oluşturmaktadır.

Kimi gerçek suçlar için kamu düzeninin sağlanması, bireyselleştirmenin yapılması, suç işlemekten alıkonulması, topluma kazandırma vb. nedenlerle getirilmiş olan bu müessese, maalesef bugün tam bir İFTİRA aracı haline getirilmiştir.

Şüpheli ve sanıklar, bazıları ağır işkencelerle, bazıları ise kendilerine verilen tamamen temize çıkacaklarına dair teminata güvenerek, ‘iftira tuzağına’ düşürülmekte ve böylece birçok insan da bu tuzağın bir parçası hâline getirilmektedir.

İnanç ve fikirlerinden dolayı bir sivil toplum kuruluşu içerisinde bulunmanın suç olmadığı bir gerçekken, etkin pişmanlıkta bulunan kişi öncelikle TCK madde 221 anlamında bir suç ikrarında bulunuyor. İkinci olarak suç işlemek için kurulduğunu bildiği bu örgüte üye olduğunu kabul ediyor. Diğer bir ifadeyle pişman oldum diyen kişi, var olduğu iddia edilen örgüte silahlı mücadele için katıldığını itiraf ediyor.

Bunun ardından ‘etkin pişmanlık’tan faydalanan kişi TCK madde 221/3 hükmünden yararlanmak istediğini söylemekte. Bu madde şu şekilde: “Örgütün faaliyeti çerçevesinde herhangi bir suçun işlenişine iştirak etmeden yakalanan örgüt üyesinin, pişmanlık duyarak örgütün dağılmasını veya mensuplarının yakalanmasını sağlamaya elverişli bilgi vermesi halinde, hakkında cezaya hükmolunmaz.”

Burada pişmanlıktan yararlanma şartı “Örgütün faaliyeti çerçevesinde herhangi bir suçun işlenişine iştirak etmeme” olarak ortaya konulmuştur. O halde şüpheli ya da sanığa yüklenen suç ne? Gazeteye abone olmak, okul kaydı, dernek üyeliği, banka kaydı, bazı yazı ve mesajlar, dini sohbetler, kurumlarda kalma vb. Soruşturma ve yargılama birimleri bizatihi bunları suç kabul ediyorsa, anılan fıkraya göre kişiyi etkin pişmanlıktan yararlandırması mümkün olmayacaktır. Çünkü sanık zaten bu suçları işlemiş birisidir. Şayet buna rağmen sanığa ceza verilmeyecekse o zaman diğer sanıklara da ceza verilmemesi gerekmektedir. Aksi durum ceza adaleti ve bu kurumun düzenleniş amacına ters düşer.

MAHKEMELER, AÇIKÇA ALDATIYOR

Buradaki tespitlerim maddenin hukuki yönü ile ilgiliydi. Öte yandan tuzağa düşürülen itirafçılarla ilgili kimi mahkeme uygulamalarına da şahit oluyoruz. İtiraf tuzağına düşüp, masum arkadaşlarının hayatını alt üst eden birçok itirafçıya yargılama sonucunda ya diğer sanıklarla aynı ya da hatırı sayılır biçimde ceza verildiği, medyaya düşen kararlardan anlaşılmaktadır.

Bu kurumu bir tuzak aracı olarak kullandıklarını en açık söyleyen kişi HSYK başkan vekili Mehmet Yılmaz olmuştur. Mehmet Yılmaz, 21/10/2016 tarihinde A Haber’e verdiği beyanda “Hâkim ve savcılardan çok yararlı itiraflarda bulunanlar, çok samimi, örgütü çökertmede çok faydalı itiraflarda bulunanları meslekte tutmayı bile tartışacağız ama her şeyden önce onlar için adli açıdan bir cezasızlık hali söz konusu” demesine rağmen, bir süre sonra “Herkes rahat olsun! HSYK, Etkin Pişmanlık Yasası’ndan faydalanan hiçbir kimseyi yeniden göreve döndürmeyecek… ‘İtirafçılığıyla faydası olan FETÖ’cüleri yeniden hâkim ya da savcı yapabiliriz’ şeklindeki açıklamasını tamamen itirafçılığı teşvik amacıyla yaptığını ve çok da başarılı olduğunu” söylemekten çekinmemiştir.

Yine bu soruşturmaların başında olan dönemin Ankara Başsavcısı Harun Kodalak basına verdiği beyanında; “… örgütle ilgili ciddi bilgi verdiklerinde tahliye ediyoruz… verdikleri bilgilerle örgütün çözülmesinde etkili olanlar hakkında kanun gereği değil ama inisiyatif alınarak tahliye kararları verildiğini…” söyleyerek, usul yasasında olmayan bir yetkiyi kişileri ikna etmek amacıyla kullandıklarını açıkça belirtmiştir.

Bu ve siyasilerin yaptıkları açıklamalar ile mahkeme kararları birlikte değerlendirildiğinde sanıkların etkin pişmanlık adı altında nasıl tuzağa düşürüldükleri net olarak görülmektedir.

 ÖZGÜR İRADEYE DAYANMALI

O zaman tuzakla alınan bu itirafnameler geçerli olur mu diye ikinci bir soru aklımıza geliyor. Aslında CMK 148. Madde çok açıktır. Maddede şu düzenlemeler yer almaktadır: “– (1) Şüphelinin ve sanığın beyanı özgür iradesine dayanmalıdır. Bunu engelleyici nitelikte kötü davranma, işkence, ilâç verme, yorma, aldatma, cebir veya tehditte bulunma, bazı araçları kullanma gibi bedensel veya ruhsal müdahaleler yapılamaz. (2) Kanuna aykırı bir yarar vaat edilemez. (3) Yasak usullerle elde edilen ifadeler rıza ile verilmiş olsa da delil olarak değerlendirilemez.”

Buna göre, şüphelinin veya sanığın ifade ve savunmasının özgür iradesine dayanmadığını gösteren bu deliller karşısında, itirafçı adı altında alınan beyanların hiçbir hukuki değeri yoktur.  Aldatma ve tehdit gibi yasak usulle elde edilen beyan, toplanan delili sakatlamıştır. Bu açıkça CMK 148, 206/2-a ve 217/2. maddeler ile Anayasanın 38/6. maddesine aykırılık teşkil ettiğinden yargılamada bu delile dayanılamaz.

Ancak basına yansıyan kimi haberlerde emniyet ya da savcılık aşamasında etkin pişmanlık hükmünden yararlanma istemiyle beyanda bulunan zanlının daha sonra bu ifadesinin baskı ve aldatma yöntemleri kapsamında alındığını, anlatımlarının doğru olmadığını, belirttiği isimlerin anılan suçlarla ilişkisi bulunmadığını söylemesine rağmen mahkemece, huzurda özgürce alınan yeni ifadesine değil eski ifadesine dayanılarak hüküm kurulduğu görülmektedir. Oysa bu durum usul hukukuna aykırılık teşkil eder. Mahkumiyetin esaslı delili olan bu ilk beyan, ifade sahibi tarafından inkâr edilmiş ve bu ilk beyanı destekleyen esaslı başkaca da delil bulunmamaktadır. Burada mahkemeye düşen delil yetersizliğinden ya da suçun sübuta ermemesi nedeniyle beraat kararı vermesidir.

Nitekim bu önemli husus hükümlü lehine yargılamanın yenilenmesi nedenlerinden birisi olarak bile kabul edilmiştir. CMK’nın 311. maddesinde:

“– (1) Kesinleşen bir hükümle sonuçlanmış bir dava, aşağıda yazılı hâllerde hükümlü lehine olarak yargılamanın yenilenmesi yoluyla tekrar görülür:

a) Duruşmada kullanılan ve hükmü etkileyen bir belgenin sahteliği anlaşılırsa.

b) Yemin verilerek dinlenmiş olan bir tanık veya bilirkişinin hükmü etkileyecek biçimde hükümlü aleyhine kasıt veya ihmal ile gerçek dışı tanıklıkta bulunduğu veya oy verdiği anlaşılırsa.

e) Yeni olaylar veya yeni deliller ortaya konulup da bunlar yalnız başına veya önceden sunulan delillerle birlikte göz önüne alındıklarında sanığın beraatını veya daha hafif bir cezayı içeren kanun hükmünün uygulanması ile mahkûm edilmesini gerektirecek nitelikte olursa…” şeklinde bir düzenlemeye yer verilerek, tanık beyanının yargılamada ne kadar önemli olduğu tespit edilmiş ve bu beyanın tutarlı ve şüphesiz olması gerektiği yasal düzenleme ile vurgulanmıştır. Buna göre hâkim şüphe derecesinde kalan, sonradan değişen ve kendi içerisinde çelişki oluşturan bir beyana dayanarak mahkûmiyet hükmü kuramaz.

Böyle bir durumda mahkûmiyet hükmünün kurulamayacağı CMK’nın 223. maddesi aracılığıyla da açıklığa kavuşturulmuştur. Anılan düzenleme şöyledir:

“Duruşmanın sona ermesi ve hüküm

Madde 223 – (1) Duruşmanın sona erdiği açıklandıktan sonra hüküm verilir. Beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, mahkûmiyet, güvenlik tedbirine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşmesi kararı, hükümdür.

(5) Yüklenen suçu işlediğinin sabit olması halinde, sanık hakkında mahkûmiyet kararı verilir.”

Çelişkili tanık anlatımına göre suçun sabit olduğundan bahsedilmesi mümkün değildir.

Yazımın sonunda başlıktaki soruya tekrar döneyim: Etkin pişmanlık masumiyeti sağlar mı? Kesin cevap, sağlamaz şeklinde. Kişi pişmanlığını beyan ederken aynı zamanda geçmişte yaptığı fiillerin (gazete aboneliği, kurban bağışı, birlikte dini sohbete katılmak vs.) suç olduğunu kabul etmiş, beraber aynı ‘suçları’ işlediği kişileri de dâhil etmiş oluyor. Kendisini kurtarmış görünse bile, hem kendisini hem de başkalarını bir ‘suçun’ aktörleri hâline getiriyor.

[Umut Atay] 24.11.2017 [TR724]

Erdoğan, Şii Hilali ve Kerkük Petrolleri [Deniz Ayhan]

25 Eylül 2017’de Kuzey Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin yaptığı bağımsızlık referandumundan bu tarafa gerek Kürdistan’da gerekse de bölgede son derece önemli hadiseler vuku buldu. Bir tarafta bağımsızlık mefkuresi ile yola çıkan Mesud Barzani büyük bir hezimet yaşarken, diğer tarafta Kürt milliyetçilerinin adeta kutsal saydıkları Kerkük, İran’ın kontrolündeki Irak merkezi hükümetinin eline geçti.

Tüm bu gelişmeler yaşanırken, Amerika Birleşik Devletleri liderliğindeki uluslararası askeri koalisyon, IŞİD’i uzun bir zamandır sözde hilafetin merkezi olarak kullandığı Rakka’dan ciddi anlamda temizlemeyi başardı. IŞİD adım adım geriletilirken boşalan devasa alanlara İran destekli Haşdi Şabi milisleri ve İran Devrim Muhafızları Kudüs Ordusu’nun ilintili birliklerinin yerleştiği ve buralarda kontrolü ele geçirdikleri, bölgeyi yakından takip eden uzmanların tanıklığı ile ortaya çıktı.

Diğer taraftan bu hafta Çarşamba günü Rusya önderliğinde İran Devlet Başkanı Hassan Rouhani ve Erdoğan, Suriye’nin geleceğine dair Soçi’de ortak bir pozisyon belgesine imza atarak, Suriye’de İran’ın ve Rusya’nın Esad lehine ortaya koydukları geçiş süreci ve eylem çerçevesini kabul etmek zorunda kaldı. Anlaşmanın ilişkili maddelerine bakıldığında Suriye’de Esad iktidarını korumak için bulunan Rus ve İran askerlerinin varlığına ilişkin bir atıf bulunmazken, Türkiye’nin olası sınır ötesi operasyonlarının ciddi şekilde sınırlandırıldığı görülebilir.

Peki Erdoğan yönetimindeki Türk dış politikasının gerek Suriye’de, gerekse Kürdistan’da kaybettiği bu mevziler pratik anlamda neye tekabül ediyor? Bu soruya iki şekilde cevap verilebilir: Birincisi, İran fiili olarak Tahran, Bağdat, Şam ve Beyrut Şii hattını hayata geçirip Akdeniz’e inmeyi başardı ve ikinci olarak, Erdoğan’ın aylardır kürsülerde ‘elimizde’ dediği Kürdistan’ın petrol vanasının İran’ın geline geçtiği görüldü.

Şii Hilali ve Akdeniz’e İnen İran

Kuzey Irak Kürdistan referandumunun hemen ardından Irak sınırında bulunan Albukemal beldesinin Tahran destekli Haşdi Şabi ve Irak ordusu tarafından IŞİD’in elinden alınması ile birlikte, İran Akdeniz’e inen kara yolu bağlantısını fiili olarak gerçekleştirmiş oldu. Burada önemli bir ayrıntının altını çizmek gerekirse, Albukemal operasyonunun hemen ardından Şii gönüllülerden oluşan Haşdi Şabi, Irak hükümeti tarafından yapılan yasal bir değişiklikle Irak’ın resmi savunma gücü ilan edildi. Hali hazırda çoğunluğunu Şiirlerin oluşturduğu Irak ordusunun yanı sıra Haşdi Şabi’nin de güvenlik bürokrasisine resmi olarak dâhil olması, Irak’taki İran etkisini arttırmış oluyor. Böylece İran, Tahran’ı Beyrut üzerinden Akdeniz’e bağlayacak olan Şii Hilali adlı stratejik hedefini de Irak’ta fiili olarak yönetimin bir parçasını oluşturarak gerçekleştirmeye yaklaştı.

Şüphesiz gerek Albukemal’in Tahran’ın kontrolüne girmesinde gerekse de İran’ın Suriye ve Irak’ta mobilize ettiği para-militer güçleri bu süreçte son derece etkili bir şekilde yöneten ve IŞİD’den boşalan yerlere konumlandırmayı başaran en önemli isim Kasım Süleymani oldu. Albukemal zaferinin ardından tebrikleri kabul eden Kasım Süleymani, İran ordusunun hemen her kademesinde görev yapan kilit öneme sahip bir komutan. Aynı zamanda İran’ın ülke dışındaki operasyonlarını yürüten Kudüs Güçleri’nin de lideri.

Kerkük Petrolleri Artık İran’a Akıyor

25 Eylül Kürdistan bağımsızlık referandumunun ardından Irak merkezi hükümetinin güçleri ve Haşdi Şabi güçlerinin Talabani’nin büyük oğlu Bafel Talabani ile vardıkları anlaşma sonucunda Kerkük’teki tüm petrol kuyuları Bağdat yönetiminin eline geçmişti. Türkiye referandumun hemen ardından Kerkük’ün kontrolünü ele geçiren Bağdat hükümeti ile bir anlaşmaya vararak eskiden olduğu gibi petrolün Kerkük-Ceyhan boru hattıyla Türkiye’ye akıtılacağını zannederken, işin bu kadar da kolay olmadığı İran’ın Kerkük petrolünü tankerler ile taşımaya başlaması ile daha da netlik kazandı.

Bu meseleye dair 14 Kasım’daki haberinde Reuters, Kerkük petrollerinin Irak ve İran arasındaki anlaşma gereği tankerlerle İran’daki rafinelere taşınması ve günlük 15 bin varil kadar bir ticaret hacmi oluşturulması kararı alındığını okuyucularına bildirdi. Hali hazırdaki varil sayısının yakın zamanda günlük 60 bin varile ulaşacağı birçok uzmanın ortak kanaati olmuş durumda. Bu çerçevede, iki ülke arasında günlük 650 bin varil ham petrol kapasitesine sahip bir boru hattı da inşa edileceği, benzer şekilde iki ülkenin yetkililerince muhtelif basın toplantılarında dile getirildi.

Böylesine bir hattın hayata geçmesiyle Irak ham petrolü bu güzergâh üzerinden önce İran’ın Kirmanşah bölgesindeki rafinerilere, oradan da Körfez’e taşınarak dünyaya ihraç edilecek. Böylece Türkiye bypass edilmiş olacak. Fakat, bilindiği üzere Barzani yönetimi merkezi Irak yönetiminin tüm itirazlarına rağmen 2014’te Kuzey Irak petrollerinin Türkiye üzerinden Akdeniz’e taşınmasını hayata geçirecek bir anlaşmaya varmıştı ve bugüne değin bu anlaşmanın gerekleri Ankara ve Erbil arasında uygulana geldi. Fakat, Kerkük’ün İran etkisinde olan Haydar El Abadi yönetimi güçlerinin eline geçmesi, Kerkük petrollerinin dünyaya pazarlanırken Türkiye’nin bypass edilmesi sonucunu doğurmuş durumda. Türkiye’nin bu bölgede hem askeri hem de stratejik üstünlük noktasında önü alınamayan İran’a karşı Kerkük petrollerinin akış güzergahını Türkiye’ye çevirecek çok fazla diplomatik ve askeri seçeneği bulunmamakta.

Son tahlilde, Erdoğan liderliğindeki Türk dış politikasının Suriye’de ve Kürdistan’da İran’ın hedeflediği tüm projeksiyonları kabul etmek zorunda kaldığı ve her iki bölgede de çok ciddi mevziler kaybettiği son derece açık.

[Deniz Ayhan] 24.11.2017 [TR724]

Boğaz’ın iskelelerinde ne hikâyeler var! [TR724]



İstanbul’un nüfusunun henüz 2 milyonu görmediği vakitlerde, otobüslerin bile bir yakadan diğerine geçmediği dönemlerde ulaşım daha medeniymiş de insanlar yine şikayet edecek bir şey bulurmuş. Şirket-i Hayriye’nin en uzun seferi Boğaz Hattı’nın müdavimleri, buraya ‘Boğaz Hattı’ndan başka her şeyi dermiş. Eminönü’nde başlayıp Boğaz’ın her iki yakasında, 20’ye yakın iskeleye uğramasından dolayı, gemilere ‘dilenci vapuru’ diyen de olmuş, hattı kullananların işe geç gidebildiği öngörüsüyle ‘patron vapuru’ diyen de…

Şimdilerde eskisi kadar çok iskeleye uğramasa da Boğaz Hattı, yerli yerinde. Boğaz’ın iki yakası ve Haliç’te, ‘Kadıköy-Eminönü’ vapuru kadar sık olmasa da 22 küçük iskeleye kendileri gibi küçük motorlar yanaşıp kalkıyor gün boyu. Anadolu ve Rumeli Kavağı gibi biri sabah biri akşam olmak üzere günde sadece iki kere yolcu indirip bindirenler de var, 6 kere gidiş 6 kere dönüş olmak üzere nispeten daha yoğun olan Beylerbeyi ve Çengelköy iskeleleri de. Ve bir de saat başı misafir ağırlayıp uğurlayan Haliç hattı iskeleleri tabii. Bu küçük iskeleleri genelde yolcular işe gidiş-dönüş seferlerinde kullanıyor. Ancak bahsi geçen iskeleler turistik turlar için de mühim bir boşluğu dolduruyor. Yolcu profili ise İstanbul’u seven, vapur ve iskeleleriyle çok yakın ilişkisi olan kent insanları.

Peki Boğaz’ın ve Haliç’in gerdanlıkları olan bu iskeleleri ne kadar tanıyoruz? Beylerbeyi Vapur İskelesi 19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başında Mimar Kemalettin Bey tarafından yaptırılmış. İskele, diğer birçokları gibi ahşap kazıklar üzerine, ahşap olarak yapılmış ve dikdörtgen planlı. 1980 yıllarında restore edilmiş ve ahşap platform yerine beton bir platform yapılmış bu iskelenin bekleme salonunu Mehmet Akif Ersoy da ağırlamış Zeki Müren’i de…

Hemen Boğaz’ın diğer yakasında Bebek İskelesi… 20. yüzyılın başlarında Bebek Camisi’nin yanında yapılan iskele iki ayrı küçük yapıdan meydana gelmiş. Yolcu bekleme salonu kare planlıdır.

Arnavutköy İskelesi ise 20. yüzyılın ilk yarısında yapılmış. 1988 yılında ise Kazıklı Cadde’nin yapımı sırasında yıkılmış ve caddenin önüne yeni bir iskele binası yapılmış. Eskinin benzeri olarak yeni yapılan iskele beton üzerine ahşap kaplama olarak dikdörtgen planlı.

Emirgan‘a ise ilk iskele 1851 yılında Şirket-i Hayriye vapurlarının Boğaziçi’ne çalışmaya başladığı zaman ahşap olarak camii önündeki arsaya inşa edilmiş.

Kandilli İskelesi ilk olarak 1851 yılında Abdulmecit Camii üst tarafında ahşap olarak inşa edilmiş. 1889 yılında çürüyen iskelenin önce kazıkları değişmiş ardından 1909 yılında yıkılarak yeniden yapılmış. 2002’de Boğaz hattı yolcu gemilerinin hizmetine açılmış.

Kanlıca İskelesi ise yoğurdu ile ünlü semtin simgesini tamamlamakta. İnşa tarihi kesin olarak bilinmiyor. Hasköy İskelesi, 1894 depreminde harap olmuş ve bundan sonra eski şekline uygun olarak yeniden yapılmıştır.

Haliç’teki en büyük iskelelerden biri olan Kasımpaşa İskelesi ise kare planlı, tek katlı ahşap bir yapıdır.

Eyüp’teki iskele Haliç hattının son iskelesi olarak, Eyüp-Eminönü-Üsküdar hattında motor-bot tipi yolcu gemileri ile hizmet vermeye devam ediyor. Tek katlı ahşap kaplamalı bina olarak yenilenen iskele ve platformunun tamamı kazık olarak deniz üzerinde bulunuyor.

[TR724] 23.11.2017

Bizi Affedin Öğretmenim! [Yavuz Berk Gündüzalp]

Bugün öğretmenler günü.

İsterdim ki ellerimde çiçeklerle yanınıza geleyim, ellerinizden öpeyim, başımı ayaklarınızın ucuna sereyim ve haykırarak sesleneyim.

İsterdim ki boynunuza sarılayım, başımı omuzunuza koyayım ve doya doya ağlayayım.

Bizi affedin öğretmenim… Kıymetinizi bilemedim. Kıymetinizi bilemedik.

Bugün 24 Kasım. İçinizde burukluk var biliyorum. Gözyaşlarınızı içinize içinize akıtıyorsunuz biliyorum. Kiminiz pazarlarda limon satıyorsunuz, kiminiz hiç anlamadığınız inşaatlarda tuğla taşıyorsunuz. Kiminiz karanlık bir hücrede gökyüzüne bakmaya, yıldızlarla konuşmaya çalışıyorsunuz. Kiminiz ise çok ama çok uzaklarda burnunuzda memleket kokusu, kulağınızda evlatlarınızın hasreti göz yaşı döküyorsunuz.

Bugün 24 Kasım size çiçek getiren yok. Kapınızı çalan, ellerinizi öpen, boynunuza sarılan yok. Ama ben şimdi ağlıyorum öğretmenim. Yanınızda olsaydı yavrularınız onlar öpecekti ama onlar da demir parmaklıkları ya da sınır kapılarını aşamıyor öğretmenim.

Bizi affedin öğretmenim. Size kelepçeyi layık gördük. Size hakaretleri, size küfürleri, size tükürükleri layık gördük. Bir rüzgar esti bizi de aldı ne oldu bilemedik. Size “terörist” dediler öğretmenim. Siz ki okulun kağıdını, kalemini bile kendi şahsi işleri için kullanmayan diğergamlardınız, siz ki yanında çakı değil çakmak bile taşımayan, karıncaya basmaya korkan insanlardınız. Ama size “terörist” dediler.

Aylarca hücrelerde tuttular, suçunuzu söylemediler. Gökhan öğretmenimi zindanda öldürdüler, Hüseyin ve Nur  öğretmenim ise Ege denizinde verdiler son derslerini öğretmenim.

Bizi affedin. Ne olur affedin. Ardınızda ağlayamadık. Yollarınıza kapanamadık. Sizin masumiyetinize şahit olup haykıramadık. Yaka paça attılar sizi okuldan. Bahçeye çıkıp kapılarda etten duvar olamadık. Elinizde çantanız, buruk bir şekilde okulumuzdan ayrılırken son defa dönüp baktığınızda: Camı açıp da size sevgimizi haykıramadık.

Ne kötülüğünüz oldu bize öğretmenim. Hiçbiriniz kötü gözlerle bakmadınız bizlere. Anne oldunuz. Baba oldunuz. Yeri geldi candan bir arkadaş yeri geldi sırdaş oldunuz. Ama ne yazık ki öğretmenim şiddete karşı olan sizler en sonunda, en sonunda “terörist” oldunuz. Kurusun dillerimiz de kahrolalılm size bu kelimeyi söylediğimiz için.

Siz gittikten sonra bir şeyler oldu öğretmenim. Tecavüz haberleri arttı okullarımızda. Tacizlerin haddi hesabı yok. Ama en büyük tecavüzü de tacizi de size yaptık öğretmenim.

Vallahi utanıyorum söylemeye ama bir daha tekrar edeceğim. Ne olur, ne olur bizi affedin. Bizler vefasız öğrencileriniz. Hani ekmeğinizi böldüğünüz, evinize davet ettiğiniz öğrencileriniz. Babalarımız ekmeğinizden, evlerinizden, yurtlarınızdan etse de ne olur, ne olur, ne olur

Bizleri affedin öğretmenim. Affet Hüseyin Öğretmenim, Affet Nur Öğretmenim, Affet Gökhan öğretmenim…

[Yavuz Berk Gündüzalp] 24.11.2017
[https://yavuzberkgunduzalp.wordpress.com/2017/11/24/bizi-affedin-ogretmenim/]
@yavuzberkgunduz

Belgrad’ın kendi küçük şanı büyük camisi [TR724]

Dünya üzerindeki tüm camilerin değeri Müslümanlar için paha biçilemezdir şüphesiz. Ancak bazıları biraz daha akılda kalır. Eskimişliği, bulunduğu şehirde ilk olması, mimari yapısı gibi özellikleri mabedi bir nebze daha farklı kılar. Tıpkı Sırbistan’ın başkenti Belgrad’daki Bayraklı Camii gibi…

Nüfusu iki buçuk milyon civarında olan Belgrad’da 50 binin üzerinde Müslüman yaşıyor ve onların ibadet edebilecekleri sadece bir cami bulunuyor. Bu mabet, birkaç kez yıkılmış, tekrar yapılmış. Tarihine baktığımızda kilise olarak kullanıldığı zamanlar da olmuş. Bayraklı Camii’nin 1666 yılında eski bir caminin üzerine inşa edildiği tarihî belgelerde yer alıyor. 1718’de Avusturya-Macaristan kraliyetinin şehri işgal etmesiyle beraber minaresi yıkılmış. Caminin yıkılmamasındaki sebep, dönemin en büyük mabedi olduğu için Katolik kilisesine çevirmek istemeleri. Nitekim Macarlar emellerine ulaşıp kiliseye dönüştürmüş camiyi. 1920’li yıllara gelindiğindeyse Sırbistan Kraliyeti’nin Osmanlı İmparatorluğu ile imzaladığı barış anlaşması çerçevesinde kilise yeniden camiye çevriliyor, minaresi inşa ediliyor ve ibadete açılıyor. Ne hazindir ki ilerleyen yıllarda caminin yüzü yine gülmüyor… Takvimler 2004’ü gösterdiğinde Kosova bağımsızlığını ilan ediyor. Bu gelişme neticesinde Arnavut ve Sırplar arasında gerilim yaşanıyor, kiliselere saldırı düzenleniyor. İki gün içinde 130 kadar Ortodoks kilisesi yakılıp yıkılıyor. Kosova’daki olaylar neticesinde bazı Sırplar kendi ülkelerinde mitingler düzenliyor. Bayraklı Camii de bu gelişmelerden nasibini alıyor ne yazık ki… Bir grup taraftar camiye molotof kokteyli atıyor. Bu tatsız olaylardan sonra cami restore ediliyor ve hem camiyi hem de Müslüman halkı korumak için bahçeye polis kulübesi yapılıyor.



Bayraklı Camii’nde sadece bayram günlerinde kulaklar ezan sesini işitiyor. Bir de yine bayramlarda renkli görüntüler yaşanıyor caminin olduğu sokakta. Tüm sokak trafiğe kapatılıyor. Uzunca masalardan oluşan bayram sofraları kuruluyor. Börekler, baklavalar, çaylar… Bu şenliğe yoldan geçen Belgradlılar ve Sırplar da katılıyor ve hem bayramlaşıyor hem de ikramlardan tadıyor.

1700’lü yıllarda Belgrad’da 250 kadar ibadethane varmış. Ancak Macarlar sadece 17 tane mabet bırakıp diğerlerini yıkmış. Geriye bıraktıklarını ise minarelerini ortadan kaldırıp Hıristiyan ve Katoliklere tayin etmişler. Onlardan geriye sadece Bayraklı Camii kalırken, başkentte ve yakınlarında Müslümanların ibadet edebilecekleri 18 tane de mescit bulunuyor.

[TR724] 24.11.2017

Öğretmen katili olmak da size nasipmiş! [Erman Yalaz]

‘Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi  olurum’…  Hz. Ali’nin başımızın tacı bu sözleriyle büyüdük hepimiz. ‘Öğretmen, kutsaldır ana gibi, baba gibi… Öpülesi elleri var, şirin tatlı dilleri var… ‘ şarkılarıyla sarıldık onlara. Bugün 24 Kasım.Öğretmenler günü. Öğretmenlerin yoklukları, maaşları, ellerinden alınan haklarını dinleyeceğiz televizyonlarda, radyolarda… İnanmayın yanı başımızdaki bir kıyameti ve acıyı duymaksızın bugün anlatılanlara. Öğretmen hamasetlerine… Çiçek vermelere, baş okşamalara, sarılmalara kanmayın. İnsanlığın öldüğü, öğretmenlerin öldürüldüğü bir ülke artık Türkiye.

Medyanın bir kısmı, duyarlı olanlar, zulümden kaçmak için 20 gün önce Ege’nin soğuk sularında çocuklarıyla birlikte ahirete göçen iki öğretmeni, Maden ailesini konuşuyor, yazıyor, çiziyor üç gündür. Kelimeler kifayetsiz. Söz bitti. Suriyeli Aylan Bebek akla geliyor. Minicik elleriyle tutunduğu kumsal… Aylan bebek ve babası savaştan kaçıyordu.  Ya Maden ailesi? Ama bu tek başına bir dram. Hiç öteki acılarımızı seslendirmeden, gözümüzün önünde yaşanan, hepimizin mesul olduğu, insan olanının içini  acıtan, canını  yakan bir büyük acı ve trajedi…

Hüseyin Maden Hoca  Fizik öğretmeniydi; eşi Nur Maden ise ana sınıfı öğretmeni. Çocuklarına bile ayıramadıkları vakti, öğrencilerine, çiçeklerine ayırmışlardı yıllarca. Önce KHK ile işlerini kaybettiler. Sonra yuvalarını… Bir seneyi aşkın bir gaybubet hayatı. Zalime teslim olmamayı seçmişlerdi. Üç çocuklarıyla yola çıkmadan yaşadıklarını bir arkadaşına anlatmış Hüseyin Hoca. Kalemi, tebeşiri bırakıp sırtlandığı hamallıkları… Şikayetsiz. Ama artık çıkar yol kalmadığı dediği yerde bir tekneyle ailecek yola çıkmışlar. Son yolculuk… Şimdi artlarında ağıtlar var, dualar, fatihalar, yasinler… Ve başka bir hayat başladı berzahta ve ötelerde onlar için.

ÖĞRETMENLERİ NASIL TERÖRİST İLAN ETTİNİZ?

Bu iktidar, o iki öğretmenin ve çocuklarının katilidir. Zalime, zalim diyemeyen kör ve korkunun esiri bir zihniyet, ‘yapmayın etmeyin, bu siyasi hırstan vazgeçin’ dedik, dinlemediler diyor. Bir başkası adalete teslim olsalardı, aklansalardı diyor aymazca ve utanmazca. Hüseyin Hoca, Nur Hanım ne yapmıştı da yuvasını, öğretmenliğini, öğrencilerini, anasını, babasını, yurdunu terk etmek zorunda kalmıştı? Çocuk yetiştirmenin, öğretmenlik yapmanın neresi siyasi hırstı ki? Neresi teröristlikti!? ‘İman hizmeti ve sivil toplum hareketi olarak kalsalardı’ diyor aynı kafa. Hangi öğretmenin hayali değildir, yetiştirdiği öğrencilerinin, çocuklarının ikbal ve istikbalde ülkeyi yönetmesi, iyi insan olması. Başbakanları, hakimleri, savcıları, valileri, polisleri, askerleri, doktorları, yazarları; anaları, babaları yetiştiren öğretmenler değil mi? 15 Temmuz öncesi başlatılan cadı avının, kırımın hedefinde  neden öğretmenler var? Hüseyin Hocayı önce yokluğa, yoksulluğa, sonra Ege’nin sularına mahkum eden zulüm, adaletsizlik hangi suçundan onu arıyordu? Cevap, yok.

Aslında cevap çok. Kim siyasi hırsı için ülkeyi bir açık  cezaevine çevirdi? Yüzbinleri işsiz bıraktı, bebekleri hapsetti, lohusa kadınları doğum yatağından sürükleye sürükleye hapse attı? 81 yaşındaki bir şeker hastası ihtiyarı Fethullah Gülen’i seviyor tanıyor diye aylarca hapiste tutan, eline kelepçe vurup eziyet eden kim?

İŞKENCELERİNİZ TESCİLLİ

İstanbul Emniyeti’nde şehit edilen Gökhan Açıkkollu öğretmen neden işkence gördü? Hangi siyasi hırsla işkenceyi, devlet zulmü altında ölmeyi ve bu cezayı hak etti? Ümraniye’de öğretmenlik yapmak dışında bir işi yokken, nasıl bir gecede darbeci ilan edildi. 13 günde işkenceyle öldürüldü?

Kırklareli Ağır Ceza Mahkemesi’nde “Annem duymasın lütfen dışarı çıkarın” diye yalvaran ve günlerce en ağır işkencelerden  geçirilmiş Anaokulu öğretmeni H.K.’ya bugün ahkam kesenlerden kaç kişi sahip çıktı? Kaç gazete, kaç vekil, kaç insan? İşkencenin en ağırlarına maruz kalan R. Öğretmen, Milli Eğitim Bakanlığı kadrosundaki H.öğretmenin işkencelerini soruşturan oldu mu?

Başkentin göbeğinde MİT’in Transporter’larıyla Felsefe Öğretmeni Önder Asan’ı kaçırıp 42 gün işkence eden  bu iktidarın polisleri, istihbaratçıları değil miydi?

Evi polisler tarafından basılan ve botlar ile sırtı çiğnenerek ters kelepçe takılan, gözaltında aç susuz bırakılıp küfürlere maruz kalan, matbu ifadeleri kabul etmeyince karısı ile tehdit edilen, dağa kaldırılarak hayâsız işkenceler yapılan Bartınlı bir eğitimciye yapılan insanlık dışı zulmün sahibi kim?

Bu iktidar ilk kez mi öğretmen katili oldu zannediyorsunuz? Kapattığı okulları, işsiz bıraktığı onbinlerce öğretmeni duymadınız, bari bu iki  öğretmenin ve masum yavrularının acılarını duyun yüreğiniz bir köşesinde.

Bu zulümlerin  ve ölümlerin sorumlusu devlettir. Yeni adıyla Erdoğan devletidir.  Erdoğan’dır. Susan, sessiz kalan, alkışlayan. Ölüme, masumların ve çocukların ölümüne bile, ses çıkaramayıp kulp bulmaya çalışanlardır. Bu yüzden şairin deyişiyle, ‘Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu… Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım! Adam aldırmada geç git! , diyemem aldırırım’… Çünkü zalimin zulmü varsa, mazlumun Allah’ı vardır. Bunu bilir bunu söyleriz.

[Erman Yalaz] 24.11.2017 [TR724]

Mülteci bir öğretmenin günlüğünden: Bugün 24 Kasım [Sümeyye Acar]

Bugün 24 Kasım, her zaman olduğu gibi erkenden kalktım. 24 Kasım sabahları en güzel kıyafetlerimi, tebeşir ve mürekkep lekesi az olan en temiz önlüğümü giyer ve her gün koşa koşa gittiğim, çalıştığım okuluma, başka bir sevinç ve heyecanla varırdım. Şakalaştığım, nasihat ettiğim, bazen ihtar edip, bazen ceza verdiğim öğrencilerimin, çocuklarımdan hiç farkı yoktu. Belki bunu hissettikleri için olsa gerek, en çalışkanından, en tembeline, en uslusundan en afacanına, farklı bir muhabbet olurdu aramızda… Onlara olan sevgimi gözlerinin içine baka baka ders anlatarak ilan ederdim.

ÖĞRETMENLİĞE DUYDUĞUM SEVGİYLE…

Bir gün gittiğim bir ortamda yeni tanıştığım biri öğretmen olduğumu öğrenince “Nasıl sevilen bir öğretmen misiniz?” diye sormuştu bana. Her öğretmenin belki bilmeden kırdığı çok dallar, devirdiği çok çamlar olabilir. Belki benim de fark etmeden olmuştur diye “Evet” diyememiş “Ben öğretmenliği çok seviyorum, desem yeterli bir cevap olur mu?” diyerek karşılık vermiştim.

13 yaşımdan beri öğretmenlik mesleğinin kutsallığını anlatan sohbetlerle büyüdüm. İyi bir öğretmen olmak için çok dua ettim. Ekmek kapısı olarak değil de, hesap günü tüm günahlarımı bağışlatacak bir umut kapısı olarak gördüm mesleğimi. Yıllar sonra üç çocuk annesi olunca, kendime “İyi bir anne misin?” diye sorduğumda, içim rahat bir şekilde “Evet” diyemesem de, “İyi bir öğretmen misin?” sorusuna, kendi kendime, içimden gele gele, “Evet sen iyi bir öğretmensin” derdim. Yaptıklarımı ya da yapmam gerekirken yapamadıklarımı değil, öğretmenlik mesleğine olan inancımı, sâfi duygularımı ve samimiyetimi, referans alarak söylüyordum. “Evet, sen iyi bir öğretmensin, üzülme.”

Meslektaşım olan insanlara her zaman farklı bir alaka besledim. Sanki kendim öğretmen değilmişim gibi saygı duydum, sevdim onları.  Aynı okulda çalıştığım yol arkadaşlarıma, çoğu zaman, öz kardeşlerimden yakın hissettim kendimi. Çünkü bir şeyi sevdiğinde onunla alakalı her şeyi herkesi sever insan. Ben mesleğimi çok seviyordum.

BİNLERCE ÖĞRETMEN İHRAÇ, SÜRGÜN, HAPİS…

Bugün 24 Kasım Öğretmenler günü. Binlerce öğretmenin ihraç edildiği, tutuklandığı, haksız ve sebepsiz yere zulmedildiği bir öğretmenler günü… Sanki bütün bunlar hiç yaşanmamış gibi koca bir sessizlik sarmış dünyayı. Binlerce öğretmene yapılan haksız muameleye göz yummanın korkunç sessizliği… Cılız birkaç cümle duyuyorum ekranlarda. Vicdanını rahatlatmak isteyen insanların, mağdurları hatırlattığı samimiyetsiz birkaç cümle. Ya da vefasızlığını geçiştirmek için korkmuş birkaç öğrenciden atılan tebrik mesajı. Olsun onlar öğrenci. Onlara kızılmaz küsülmez. Onların hata yapma hakkı vardır her zaman. Onlar hata yapacak biz öğreteceğiz. Onlar yanlış yapacak, biz “bak doğru bu!” diyeceğiz. Hem daha çok gençler. Bir gün anlayacaklar. Mezun olduktan sonra, “Hocaaaam sizin, okulumuzun kıymetini bilememişiz” deyip sarıldıkları gibi, bir gün anlayacaklar. Şu an masum mazlum ve mağdur birçok öğretmenin, işsiz ya da hapiste ya da gurbet ellerdeyken çekilen ızdıraplarının nasıl bir şey olduğunu bir gün anlayacaklar. Ve yine “hocaaaaaam…” deyip sarılacaklar. Onlara kızılmaz. Onlara küsülmez. Onlar öğrenci.24

Peki ya susmuş kalabalıklar? Veliler, arkadaşlar, akrabalar, meslektaşlar… Bu kadar yaşanmışlıktan sonra, bir gün her şey düzeldikten sonra, nasıl yüzümüze bakacaklar? Nasıl bir mazeret uyduracaklar? Bu kadar acıdan sonra, bütün zulmü anlayıp, “hata ettik” deseler, vicdanlarını nasıl susturacaklar? Bu kadar yaşanmışlıktan sonra, anlasalar ne olacak, anlamasalar ne olacak, diyesi geliyor insanın

HER ŞEY DAHA GÜZEL OLACAK…

Bugün 24 Kasım. Almanya’dayım, yine sabah erkenden kalktım… En temiz kıyafetlerimi giydim. Ama bu sefer yabancılar polisinde randevum vardı onun için giyindim. Bütün mülteciler gibi sıraya girdim. Bütün mülteciler gibi saatlerce bekleme salonunda sıra bekledim. Okul koridorlarında değil pasaport kuyruğunda geçirdim saatlerimi. Ve verdikleri üç aylık kimliğimi bir yıl daha uzattılar. Bir sene daha burada kalmama, müsaade ettiler. Bugün 24 Kasım’da bana bir yıllık öğretmenler günü hediyesi verdiler! Memur kadın yüzüme, bakıp kimliğimi uzattığında, ben o hediyeyi bu yola girerken kaderine razı olan ve tüm zorluklara rağmen, yoldan çıkmayan ümitsizliğe düşmeyen, tüm arkadaşlarım adına, hatırladıkça tebessüm ettiğimiz güzel geçmişimiz adına, daha iyi günlerin geleceğine inanan, çektiği acıları duymayan ümitvar, tüm gönüllü kutsiler adına aldım.

Bugün 24 Kasım ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!

Her şey daha güzel olacak. 20 yılda 50 yılda öğretmenlikle yapamadıklarımızı yapmak nasip olacak… Gönülden gönle köprüler kuracağız. Az konuşacak çok yaşayacağız. El koydukları maaşımız, mallarımız sadakamız olacak. Çekilen acılar günahlarımıza kefaret olacak. Atılan iftiralar cennette bizi Hz. Aişe’ye komşu yapacak. Sahabe yolundan gitmeye azmimiz ve bu yoldaki sebatımız tesellimiz olacak inşallah…

Bugün 24 Kasım her şey eskisinden daha güzel olacak…

[Sümeyye Acar] 24.11.2017 [TR724]

Çürümüş vicdanlarınız ne zaman dirilecek? [Cemil Tokpınar]

Çocukluğumuzdan beri dinleyip ağladığımız bir hikâyedir, Mekke müşriklerinin kendi ciğer pareleri olan kız çocuklarını elleriyle diri diri toprağa gömmeleri. Aklımız, havsalamız almaz bu zulmü ve isyan eder, o asrın vicdansız, merhametsiz insanlarına. “Bir baba nasıl olur da öpüp kokladığı, kılına zarar gelmesini istemediği gözbebeğini toprağa gömerek öldürür” diye düşünürüz.

Binlercesi yaşanan bu olaylardan birisini şöyle anlatır bir adam:

“Ya Resulallah! Biz cahiliye devrinde kız çocuklarımızı diri diri toprağa gömerdik. Benim de bir kız çocuğum vardı. Annesine, ‘Bunu giydir, dayısına götüreceğim’ dedim. Hanımım dediğimi yaptı. Çocuk gerçekten dayısına gideceğini zannediyor ve cıvıl cıvıl koşuşuyordu. Çocuğun elinden tutup daha önce kazdığım bir kuyunun yanına getirdim. Ona kuyuya bakmasını söyledim. O tam kuyuya bakayım derken, sırtına bir tekme vurdum ve onu kuyuya yuvarladım. Fakat her nasılsa, eliyle kuyunun ağzına tutundu. Bir taraftan çırpınıyor, diğer taraftan da ‘Babacığım üzerin toz oldu’ deyip elbisemi silmeye çalışıyordu. Buna rağmen bir tekme daha vurdum ve onu diri diri toprağa gömdüm.”

Adam bunu anlatırken Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) ve yanındakiler hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Orada oturanlardan birisi ‘Be adam, Resulullah’ı, çok üzdün’ deyince, Efendimiz (s.a.v.) adama ‘Bir daha anlat’ dedi. Adam olayı bir kere daha anlattı. Peygamberimizin (s.a.v.) gözlerinden süzülen yaşlar mübarek sakalından aşağıya damla damla akıyordu.

Cenab-ı Hak, cahiliye döneminin bu vahşetini anlatırken, “Diri diri gömülen kız çocuğuna hangi suçtan ötürü öldürüldüğü sorulduğu zaman… Her insan hazırladığını, ortaya ne koyduğunu anlayacaktır” buyurarak ahiretteki muhasebeyi hatırlatır (Tekvir Suresi: 9,10 ve 14).

ALLAH’IM NE OLDU BU MİLLETE?

Şüphesiz bu vahşetin sorumluluğu ve utancı sadece çocuğunu gömen babaya ait değildi, kız babalarını buna iten toplumsal bir ayıplama ve zulme itiraz etmeyen, engel olmayan bir edepsizlik vardı.

Ülkesindeki zulümden ailece kaçarken Ege denizinin soğuk sularında şehitliğe yükselip inşallah Cennete uçan Hüseyin ve Nur Maden çifti ve çocukları Nadire, Bahar ve Ferudun’un yürek yakan dramını duyunca aklıma cahiliye dönemindeki vahşetler geldi. İki olay ne kadar da birbirine benziyordu. Orada geleneksel algılar, ayıplamalar, tahrikler rol oynuyor, toplumun yetkili yöneticileri ve etkili aydınları bu zulme itiraz etmiyordu. Burada da devlet gücünü ele geçirmiş azgın bir azınlık masumlara zulmediyor, koskoca bir toplum susuyor; hatta susmakla kalmıyor, zulmü teşvik ediyor, alkışlıyor, yalan ve iftiralarla zulmün daha da şiddetlenmesinde rol oynuyor.

Zulme karşı çıkmak şöyle dursun, beş kişilik bir ailenin hazin sonu basında yer almıyor. Hatta sosyal medyada sevinenler, aleyhte konuşanlar, insaflı ve hakperest görüş bildirenleri sorgulayanlar bile var.

“Niye kaçıyorlardı ki, hesap verselerdi”, “Çok değil birkaç yıl yatıp çıkarlardı” diyen vicdanı çürümüşler olduğu gibi, “FETÖ hainleri kaçarken öldü diye üzülen arkadaşlara birisi sorsun: PKK teröristleri kaçarken ayağını kırdı diye üzülmek mi gerekiyor?” diyecek kadar akıldan ve vicdandan nasipsizler de oldu.

Allah’ım, ne oldu bu millete? Nasıl oldu da bu hâle geldi? Söz konusu çocuksa din, dil, ırk, mezhep, parti, görüş diye bir ayrışmaya göre tavır alınamayacağı gerçeği en temel bir insanî kural değil mi? “Her çocuk İslâm fıtratı üzerine doğar” diyen ve çocukları tümden masum olarak nitelendiren Âlemlere Rahmet Efendimizin (s.a.v.) ahlâkından hiç nasibiniz yok mu sizin?

Bir Müslüman nasıl olur da yürek yakan bu fecaat karşısında susabilir? Nasıl olur da yüreği dilhun, gözleri Ceyhun olmaz?

Peki, çocuklar masum da, anne baba suçlu mu? Baba Hüseyin Maden ve anne Nur Hanım başarılı birer öğretmen. KHK ile mesleğinden atılıyorlar, mallarına el konuyor ve daha fazla zulüm ve işkence yapılması için bir suçlu gibi aranıyorlar, karıncayı bile incitmeyen bu insanlar terörist iftirasıyla hapsedilmeye çalışılıyor.

Onlar mı suçlu, onları bu olumsuz ve kötü şartlarda kaçmaya mecbur eden zalimler mi?

Öncelikle suçluluğu ispat edilene kadar herkes masum değil mi? Henüz bir suçu ispat edilmeyen, hakkında hiçbir mahkeme kararı bulunmayan Hüseyin-Nur Maden çifti ve on binlerce insan, ne hakla mesleğinden atılıyor, mallarına el konuyor, hapsediliyor, işkenceye uğruyor?

DİYELİM Kİ GERÇEKTEN SUÇLULAR!

Diyelim ki gerçekten suç işlediği sanılan insanlar var ve hukukî takip yapılıyor. Peki, sırf aynı cemaate mensup diye bütün bir topluluk nasıl olur da potansiyel bir suçlu gibi kabul edilir ve daha mahkeme kararı olmadan cezalandırılır? Cenab-ı Hak, “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez” buyurmuyor mu? (En’am Suresi: 164)

Bediüzzaman Hazretleri, bu ayeti tefsir ederek defalarca o günün idarecilerini uyarıyor. İşte o uyarılardan birisi olan Demokrat Parti Genel Başkanı ve Başbakan Adnan Menderes’e yazdığı mektuptan bir bölüm:

“İslâmiyetin pek çok kanun-u esasîsinden birisi, ‘Velâ teziru vâziratün vizra uhrâ’ âyet-i kerîmesinin hakikatıdır ki, ‘Birisinin cinayetiyle başkaları, akraba ve dostları mesul olamaz.’ Hâlbuki şimdiki siyaset-i hâzırada particilik taraftarlığıyla, bir câninin yüzünden pek çok mâsumların zararına rıza gösteriliyor. Bir câninin cinayeti yüzünden taraftarları veyahut akrabaları dahi şenî gıybetler ve tezyifler edilip, bir tek cinayet yüz cinayete çevrildiğinden, gayet dehşetli bir kin ve adaveti damarlara dokundurup kin ve garaza ve mukabele-i bilmisile mecbur ediliyor. Bu ise, hayat-ı içtimaiyeyi tamamen zîr ü zeber eden bir zehirdir. Ve hariçteki düşmanların parmak karıştırmalarına tam bir zemin hazırlamaktır. İran ve Mısır’daki hissedilen hadise ve buhranlar bu esastan ileri geldiği anlaşılıyor. Fakat onlar burası gibi değil; bize nisbeten pek hafif, yüzde bir nisbetindedir. Allah etmesin, bu hâl bizde olsa pek dehşetli olur.

“Bu tehlikeye karşı çare-i yegâne: Uhuvvet-i İslâmiyeyi ve esas İslâmiyet milliyetini o kuvvetin temel taşı yapıp, mâsumları himaye için, cânilerin cinayetlerini kendilerine münhasır bırakmak lâzımdır. Hem, emniyetin ve âsâyişin temel taşı yine bu kanun-u esâsîden geliyor. Meselâ, bir hanede veya bir gemide bir mâsum ile on câni bulunsa, hakikî adaletle ve emniyet ve âsâyiş düstur-u esasîsi ile o mâsumu kurtarıp tehlikeye atmamak için, gemiye ve haneye ilişmemek lâzım-tâ ki mâsum çıkıncaya kadar.

“İşte bu kanun-u esasî-i Kur’ânî hükmünce âsâyiş ve emniyet-i dâhiliyeye ilişmek, on câni yüzünden doksan mâsumu tehlikeye atmak, gazab-ı İlâhînin celbine vesile olur. Madem Cenab-ı Hak, bu tehlikeli zamanda bir kısım hakikî dindarların başa geçmesine yol açmış, Kur’ân-ı Hakîmin bu kanun-u esasîsini kendilerine bir nokta-i istinad ve onlara garazkârlık edenlere karşı siper yapmak lâzım geldiğini, zaman ihtar ediyor” (Emirdağ Lâhikası).

Üstad Hazretlerinin şu mektubunu okuyan bazı Nur Talebeleri nasıl olur da bunca zulme karşı çıkacağı yerde alkış tutar? Tarafgirlik, rekabet, haset mi, acaba bu kadar akıl tutulması yaşatıyor?

Oysa Bediüzzaman, “Birisinin hatasıyla ailesi, akrabası veya cemaati suçlanamaz” hakikatini kime, kimlere karşı ihtar ediyor?

Dindar, dine hürmetkâr ve hürriyete taraftar bir iktidara, “millete 25 yıl kan kusturan, müstebit ve zalim bir partinin ileri gelenlerine” davranırken, adil olmalarını, suçun şahsiliği kuralına uymalarını, masumları korumalarını ihtar ediyor.

ZULME RIZA GÖSTERENLER…

Peki, şimdi yaşadığımız çelişkiye ne demeli?

Elli yıldır dine, imana ve Risale-i Nur’a hizmet eden bir cemaat yalan, iftira ve kumpaslarla imha edilmeye çalışılıyor, zulüm masum hanımlara, yaşlılara, hastalara ve çocuklara kadar uzanıyor ve Risale-i Nur’u okuyanların çoğu zulme rıza gösteriyor.

Vallahi bunun hesabını ne dünyada ne ahirette verebilirler. Böyle bir tavırdan ne Allah razı olur, ne Resulullah (s.a.v.), ne de Üstad Hazretleri…

Acaba çürüyen vicdanların harekete geçmesi için tıpkı Aylan bebek gibi kıyıya Suriyeli bir çocuğun mu vurması lâzım? Yahut zulme zulüm diyebilmek için ille de Ortadoğu’da mı olmalı?

Meğer ne asil bir vicdanın, ne yüce bir yüreğin varmış Amerika’dan Gazze’ye gelerek çocuklar ölmesin diye eylem yapıp, İsrail buldozerinin paletleri altında can veren Rachel Corrie! Sendeki zulme isyan, adalete taraftarlık ve hakperestlik ruhu, davalarını dünyaya satmış siyasal İslamcılarda yok!

Maden ailesinin feci âkıbeti tam bir turnusol kâğıdıdır. Belki de köprüden önce son çıkıştır. Hiç değilse bundan sonra, “Yeter artık, bu kadar zulüm olmaz” demek için bir vesile, geçmişteki hatalara tövbe ve istiğfar etmek için bir fırsattır. Çünkü beş masumun şehadetle inşallah Cennete uçması, yaşanan bu zulmü bütün cihana duyuracak ve zalimler dünyada da ahirette de rezil rüsva olacaktır.

Rabbim bütün millete ve müminlere, akıl, fikir, insaf, feraset ve basiret ihsan eylesin, kazanma kuşağında yol alırken kaybedenlerden eylemesin, hak yolda yürüyeyim derken ayağımızı kaydırmasın.

[Cemil Tokpınar] 24.11.2017 [TR724]

Ölmeyi göze alanlar… [Erhan Başyurt]

Eski bir tekne ile Ege’den Yunanistan’a kaçmaya çalışan ve Ege’nin soğuk sularında hayatlarını kaybeden 5 kişilik Maden Ailesi’nin son iki yıl içinde yaşadıkları Türkiye’de 15 Temmuz sonrası artan zulmün hikayesi…

Kemalettin Tuğcu öyküleri, Maden ailesinin yaşadıkları yanında ‘az acılı’ kalır…

***

Hüseyin Maden 40 yaşında. 15 Temmuz sonrası hiçbir hukuki dayanağı olmayan KHK ile keyfi olarak öğretmenlikten atıldı. TÜBİTAK’a proje hazırlayan başarılı bir fizik öğretmeniydi.

Eşi Nur Maden de 37 yaşında bir sınıf öğretmeniydi. O da aynı kanunsuz Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile gerekçe gösterilmeden meslekten ihraç edildi.

***

Çalıştıkları özel eğitim kurumları da hiçbir hukuki gerekçe olmadan iktidar tarafından keyfi bir KHK ile kapatıldı.

***

KHK ile atılanlara hukuk yolu kapatıldığı için haklarını arayacakları bir merci de yoktu.

***

Arenadaki gladyatöre ‘öldür öldür’ diye bağıran cezbe gelmiş şuursuz kitleler gibi, zülüm halk tarafından alkışa tutuldukça büyüdü.

Ortada bir suç yoktu. Ekmekleriyle oynanmış, hayatları alt üst edilmişti.

Hayatlarını verdikleri mesleklerini icra etmeleri engellendiği gibi SGK kayıtlarına ‘ihraç’ bilgisi işlenip başka yerlerde çalışmaları da engellendi.

***

Baba Hüseyin Maden bin TL karşılığı bedenen kayıt dışı çalışabileceği bir iş buldu.

Sadece çalıştıkları kurumlar nedeniyle her ikisi hakkında da gözaltı kararı çıkarıldı.

***

Hekimoğlu İsmail’in çok satan ‘Minyeli Abdullah’ romanı, bugün sıradanlaşmış durumda.

Minyeli Abdullah’lar, Türkiye’nin her ilinde her kasabasında artık…

Aileleri tarafından dışlanmak.

Yok yere hapis yatmak.

Helal kazanç için gerekirse hamallık yapmak…

***

Hüseyin Maden böbrek hastasıydı. Kronik sağlık sorunları vardı.

Yine de hapse girebilirdi ama eşi de alınacaksa, 7, 10 ve 13 yaşlarındaki çocukları ne olacaktı?

Bir de işkenceler vardı.

Kadınlara da yönelik bazı hapishanelerde yapılan sistematik işkenceler…

***

İhtimal ki onlar da ‘Zalimin zulmünü kolaylaştırmak, zulme ortak olmaktır’ diye düşünüp, ailecek saklanmaya çalıştılar.

Hesap veremeyecekleri hiçbir şey yoktu ama ortada adil yargılanabilecekleri bir hukuk da yoktu.

***

Karıncayı bile ezmemeye gayret eden insanların bugün ‘silahlı terörist’ iftirasıyla nasıl keyfi tutuklandıkları sayısız örnekleriyle ortada.

18 bini kadın 60 bin insan benzer iftiralarla hapis.

***

3 çocuklarını saklandıkları dönemde okula da gönderemediler.

Mesleklerini suçsuz yere icra etmeleri engellenen hayatlarını eğitime adamış anne ve babanın, çocuklarını eğitimden geri bırakmak zorunda kalmaları ne büyük bir dram…

***

Son olarak ‘umuda yolculuk’ta karar kıldılar.

Pasaport çıkartmaları, vize almaları imkansızdı…

Çaresizlik, uzun süredir yaşadıkları baskılar, uğradıkları haksızlık ve hukuksuzluklar onları hiç bilmedikleri bir hicret yolculuğuna sürükledi.

Özgürlüğü ve rızkı bilmedikleri bir dünya da arayacaklardı…

Arkadaşına ayrılmadan önceki son gece ‘Bir bilinmeze doğru gidiyoruz…’ demişti.

***

Baba Maden, borç edinerek bir eski bir tekne satın aldı.

Sonra eşi ve 3 çocuğunu alarak tekneyle Ege’den Yunanistan’a doğru yola çıktı.

Yakınlarına, ‘Işıkları gördük, adayı çıkıyoruz…’ diye mesaj attı.

20 gün boyunca bir daha haber alınamadı…

***

Ta ki Yunanistan’da bir adada sahile vuran ve üzerinden günler geçtiği için sudan zarar gören 3 çocuk cesedi bulunana kadar.

Masum yavrular Maden Ailesi’nin hayatlarının meyvesi göz aydınlıkları 7 yaşındaki Feridun Maden, 10 yaşındaki Nur Maden ve 13 yaşındaki Nadire Maden’e aitti…

Birkaç gün sonra anne Nur Maden ve baba Hüseyin Maden’in sahile vuran cansız bedenlerine de ulaşıldı.

***

Umuda yolculukları ailecek ebediyete yolculuğa dönüşmüştü…

Allah hepsine gani gani rahmet eylesin.

***

Maden Ailesi’nin acı hikayesi Türkiye’de yok edilen özgürlüklerin ve katledilen hukukun kararttığı hayatların timsali gibi…

Son dönem mağdurların, mazlumların hikâyesi bu…

Özgürlükleri için, zalime boyun eğmemek, zulmü kolaylaştırmamak için ölümü göze alanların hikayesi…

***

Bir de madalyonun öbür yüzü, zalimler ve mağrurların hikayesi var…

Tüm bu zulümleri yaşatanların acı sonlarını da yaşayıp göreceğiz!

[Erhan Başyurt] 24.11.2017 [TR724]

Haramiliğin kısa tarihi [Emine Eroğlu]

“Binasını, Allah’a karşı gelmekten sakınma ve Onun rızasını kazanma temelleri üzerine kuran kimse mi hayırlıdır; yoksa yapısını, yıkılmak üzere olan bir uçurum kenarına kurarak onunla beraber cehenneme yuvarlanan mı? Allah zalimler gürûhunu hidâyet etmez, umduklarına eriştirmez.” (Tevbe, 109)

Sayıları kırktan fazla olsa da devleti bir çeteye dönüştürdükleri, cana ve mala kast ettikleri, eşkıyalık yaptıkları için, onlara “kırk haramiler” denilebilirdi.

Emellerinin uzunluğu onları yanıltmış, zeminin çürüklüğünü görmezden gelmişlerdi.

Tevbe suresi 109. Ayette tasvir edildiği gibi, “yıkılmak üzere olan bir uçurumun kenarına” kurmuşlardı saltanatlarını.

Tüm eylemlerini hakkı ve batılı birbirinden ayırt edemeyen sürüleşmiş bir topluma onaylatıyor, onlara “Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse bana ne!” ve “Sen çalış, ben yiyeyim!” cümlelerini talim ettiriyorlardı.

Buldukları toplumsal destekle “nevzuhur bir irtidat hadisesi” başlattılar.

“Mîrî malından kırk para çalan bir adamın, bütün hazır arkadaşlarının birer dirhem almasını kabul etmesi” gibi,  miri malından hırsızladıkları paralardan suç ortaklarına pay dağıttılar.

Başkalarına attıkları çamurlarla kendi kimliklerini deşifre ediyor, şecaat arz ederken sirkatlerini söylüyor, konuşmalarının satır aralarında bütün açıklığı ile cürümlerini itiraf ediyorlardı.

Hile ve hud’alarının ayaklarına dolanacağı aşikârdı. Fakat günü kurtarma telaşı hep ağır bastı…

Yalanı yalanla örtüyor, yangını yangınla söndürmeye çalışıyorlardı.

Tek istedikleri biraz daha zaman kazanmaktı.

Biraz daha zaman…

Hazreti Mevlânâ, dünya ihtirasının kalb gözünü nasıl kör ettiğini ifâde ederken:

“Köpek bile kendisine atılan bir kemiği veya ekmeği koklamadan yemez.” diyordu ya. Koklamadan yiyecek hale gelmişlerdi.

ANAHTAR TAŞIYICI HALAYIKLAR

Firavun gibi yaşasalar da anahtar taşıyıcı birer halayıktılar.

Zamanın Karunları imkânlarıyla onlara tesir ediyor, dediklerini yaptırtıyordu.

“Ona hazineler dolusu öyle bir servet vermiştik ki, anahtarlarını bile güçlü kuvvetli bir grup insan ancak taşırdı.” (Kasas, 76)  diyor Cenab-ı Hak. Demek Karun’un birden fazla hazinesi vardı. Ne olur ne olmaz diye bir yerde tutmuyordu servetini. Üstelik kazanç kapılarını rüşvetin efsunlu anahtarı ile aralamayı da öğrenmişti.

Satın aldığı makamların büyüklüğü ile kendi hazine dairesini genişletiyor, açgözlü bir bürokrat topluluğunu, dağıttığı kara paranın ağırlığı altında ezip zayıf düşürerek egosunu besliyordu.

Kendileri gibi mal mülkle zehirlenmiş zavallı bir gösteriş meraklısıydı Karun da. Birbirlerine çok benzedikleri için anlaşmaları kolay oluyordu. Para ve güçle şımarmış, böbürlenmiş, milleti ifsad etmeye girişmiş birer sonradan görmeydiler. Mazileri ve şuur altları mülevves şeylerle dolu birer düşkün. “Ben olmazsam siz de olmazsınız.” diyecek kadar küstahlaşmış birer hazımsız…

DİNİN RUHUNU ÇALDILAR

Zemin ayaklarının altından kaymaya başlayınca dikenlere tutundu, ellerini kanattılar.

En nihayetinde eşkıyaydılar.

Ülkelerini, namuslarını, ruhlarını sattılar.

Sadece kendi vatandaşlarının değil, uzun kollarının eriştiği tüm masumların imkânlarını, geleceklerini, hayatlarını çaldılar.

Fakat en büyük hırsızlıkları dinin ruhunu çalmak oldu. 

Birlik ve beraberliğin remzi mübarek mekânları, camileri de kirlettiler.

Bir zamanlar münafıkların, İslam aleyhindeki faaliyetlerini açıkça ve rahatça yapabilmek için Kubâ Mescidi’ne yakın bir yerde inşa ettikleri sözde mescit gibi, Müslümanlara zarar vermek amacıyla Mescid-i Dırar’lar (zarar mescidi) inşa ettiler.

Fonksiyonlarını eda edemeyen camileri ve yaşayan tasavvuf tekkelerini büyük ölçüde iftirak merkezleri haline getirdi, kutlu mabetlerde fitne ocakları tüttürdüler. “Mescid-i Dırar ruhu”nu canlandırıp, “mescid-i dırar müezzinliği” yapan münafıklar yetiştirdiler.

Münafıklığı “diyanet işleri” başlığı altında kurumsallaştırdılar.

“İnanmayın; hiçbir şeylerine inanmayın onların! Allah, bu zalim kavmi, iflah etmeyecektir.” diyen sesi susturmaya çalıştılar.

Kurdukları tuzaklara kendileri düşerken ve iftiraları âlemin gözleri önünde yüzlerine çarpılırken bile masumların başına çorap örüyor, cemaate daha neleri fatura edebileceklerinin hesabını yapıyorlardı.

DÜŞTÜKÇE DÜŞTÜLER, DÜŞTÜKÇE DÜŞTÜLER

Zilletten zillete, zulmetten zulmete düştüler.

Harami ortakları ve saltanatlarıyla Lut Gölünün dibindelerdi, fakat düşüşleri sonlanmamış, tarihin sayfaları arasında bu denli derine düşen kimseye de rastlanmamıştı.

Aldıkları her “Ah,” yaktıkları her canla çukur daha da derinleşiyor, Gayya ile birleşiyordu.

Uçurumun kenarına kurulu nifak temelli o bina için İlahi hüküm ezelde verilmişti:

“Yaptıkları bina, içlerinde hep bir ukde (telaş ve endişe sebebi) olarak kalacaktır.” (Tevbe, 110)

Yani o “kırk haramiler”, içlerindeki ukde ile yaşayacak, akıllarının kılleti, ruhlarının zilleti, kalplerinin sefaleti ile baş başa, bir nigâh-ı aşina ile cehennem ateşine bakıp duracaklardır.

Ta ki, “kendileri geberip de kalpleri parçalanıncaya dek!..”  (Tevbe, 110)

[Emine Eroğlu] 24.11.2017 [TR724]

Her şey tamam bir şansımız eksik! [Hasan Cücük]

Türk futbolunun karakteristik özelliği saman alevi gibi yanıp sönen başarılarla tatmin olmasıdır. Aziz Yıldırım’ın ‘Galatasaray, UEFA Kupası’nı tesadüfen kazandı’ sözü ciddi eleştiri aldı ama Galatasaray’ın o dönemi için olmasa da haklılık payı vardı. İçimizde Türkiye’nin Rusya 2018’te olmamasını ‘hak ettik ama gidemedik’ diyen kaç kişi var? Sadece futbolda değil, sporun her alanında benzer durum söz konusu.

FIFA, dünya sıralamasında Türkiye 9 basamak birden düşerek 42. sıraya geriledi. Bundan daha doğal ne olabilir ki? Son 2-3 ayda oynadığımız 6 milli maçın sadece birinde sahadan galip ayrılıp, 4 yenilgi ve bir beraberlik almış bir ülkeden bahsediyoruz. Puan hesabı yaparsak, muhtemel 18 puandan sadece 4 puan toplamışız. 6 maçlık bir lig olsa kümeden düşen takım oluruz.  Tablo ortada olmasına karşılık Gençlik ve Spor Bakanı Osman Aşkın Bak, pembe bir tablo çiziyor. Çözüm makamında olanların gerçeğin üstünü örten demeçleri, işimizin ne denli zor olduğunu gösteriyor.

Beşiktaş, Şampiyonlar Ligi’nde grubunu lider bitirmeyi garantileyerek tarihi bir başarıya imza attı. Bu başarıda aslan payı elbette Şenol Güneş ve talebelerine ait. Ancak yönetimin hakkını da teslim etmek gerekiyor. Fikret Orman göreve geldiğinde iflasın eşiğinde bir takım teslim almıştı. Yıldırım Demirören, Beşiktaş’la adeta bir oyuncak gibi oynamış, kulübün kaynaklarını kurutmuştu. Orman ve ekibi sportif başarıdan önce kulübün gelir- gider dengesini kurdu. İlk sezonunda sadece bir kaç milyonluk transfer yaptı. Çünkü kulübün gücü ancak buna yetiyordu. Beşiktaş’tan bahsediyoruz. En eski kulübümüz olan. İstanbul’un 3 büyüğünden biri olan. Bir taraftan maddi durum düzelirken, stadın inşaatına başladı. Daha temeli yeni atılan stada sponsor bulup, milyonları kulüp kasasına koydu.

Geçmişteki hatalardan ders alarak kulübü Türk futbolunu en iyi tanıyan isim olan Şenol Güneş’e teslim etti. Oyuncu transferinde nokta atışı yaptılar. Son dönemde Beşiktaş özellikle yabancı oyuncu transferinde rakiplerine göre çok daha isabetli ve takıma katkı sağlayan isimleri kadrosuna kattı. Şenol Güneş sadece takımı yöneltmekle kalmadı, yıldızı sönme noktasına gelmiş isimleri yeniden parlattı.

Beşiktaş kurumsallaştı mı?

İşte Şampiyonlar Ligi’nde gelen grup liderliği Fikret Orman’ın göreve gelmesiyle başlayan sürecin meyvesi. Peki Beşiktaş kurumsallaştı mı? Örneğin Güneş ve Orman ayrılsa aynı başarı devam eder mi? Sadece Güneş ayrılsa devam eder mi? Buna evet diyecek kişi sayısı oldukça azdır. Yıldırım Demirörenvari bir ismin tekrar Beşiktaş’ın başına geçtiğini tasavvur edin, sonucu az çok kestirirsiniz.

Manzara ortadayken Spor bakanı hala tribünlere oynuyor. ‘Beşiktaş şanslı kura çekerse finale kadar gider’ diyor. Şampiyonlar Ligi’nde ikinci tura kalan takımların gücünü bilmediği gibi, şanslı kura ile şuana kadar hiçbir takımın finale kadar gelmediğini bilmeyecek kadar futboldan bihaber bir bakan oluyor. Bakana, göre Beşiktaş’ın topladığı 11 puanda şans olmalı. İlk kez bir Türk takımının Porto ve Monaco’yu deplasmanda yenmesi de şans olmalı. Beşiktaş bu yılın sinyalini geçen yıldan vermişti. Grupta oynadığı 6 maçın sadece birini kaybetmiş, 4 beraberlik ve bir galibiyetle Şampiyonlar Ligi’nde kolay lokma olmadığını ortaya koymuştu.

İtalya hesap soruyor, biz ise ‘bırak dağınık kalsın’ demeye devam ediyoruz

Rusya 2018’te olmamayı ‘İtalya da gidemedi’ diye basitlikte açıklıyor. İyi de İtalya 60 yılda ilk kez olmadı. Senin tarihinde iki kez katıldığın Dünya Kupası’nı, İtalya 4 kez kazanmış. İtalya başarısızlığın faturasını hemen keserken, sadece sportif kaybı değil maddi kaybı da dikkate alıp, bir sonraki turnuvanın önlemini şimdiden alıyor. Biz ise ‘Lucescu ile devam’ deyip, zaten şansa katılıyoruz, bırak dağınık kalsın demeye devam ediyoruz.

Galatasaray, 1988’de Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nda yarı final kadar gelirken, o takımın temelini 4 yıl önce ünlü Alman teknik adam Jupp Derwall atmıştı. Mustafa Denizli onun meyvesini topladı. Milli takım Euro 96 ve 2002 Dünya Kupası’na katılırken, temelini 1990-93 arasında Sepp Piontek atmıştı. Benzer durum Galatasaray içinde geçerli. Ümit milli takımının başında olan Fatih Terim zamanında birlikte oynayan oyuncular ilerde Galatasaray çatışında birleşince 1996-2000 arasındaki tarihi başarılar gelmişti. Euro 2008’te gelen yarı final yakalanan iyi jenerasyonun son dönemi olmuştu. Bakan Osman Aşkın Bak’ın şans yanımızda olursa dediği Euro 2016 öncesi karşımıza çıkmış. Olmazlar olmuş biz Fransa biletini direk almıştık. Şansla gelmiştik ama şansta bir yere kadardı. Grupta fiyasko yaşayıp 24 takımdan 16’sının kaldığı ikinci turu görmeden evimize dönmüştük.

Yaptığımız statlarla övünüyoruz ama stadın zemininin patates tarlasına dönmesine çare bulamıyoruz. Boş tribünlerin nedenini hiç sormuyoruz. Maçlara neden ailece gidilecek bir ortam olmadığını sorgulamıyoruz. Yabancı sayısını dilimize doluyoruz ama Avrupa’nın önde gelen liglerinde yabancı sayısı daha fazla olmasına rağmen neden milli takımlarının başarılı olduğunu es geçiyoruz. Devşirme sporcularla bireysel başarıları hedefliyoruz ama neden 80 milyondan doğru dürüst sporcu yetiştiremediğimizi sorgulamıyoruz. Doğal olarakta işimiz şansa kalıyor. Bakan Osman Aşkın Bak haklı Beşiktaş şanslı kura çekerse finale kadar gider. Zaten Real Madrid son iki yılda kupayı şansı sayesinde aldı!

[Hasan Cücük] 24.11.2017 [TR724]