Nefsin enaniyetini bir kıralım [Safvet Senih]

Merhum Ali Ulvî Kurucu Ağabey değerli Hatıralarını anlatırken diyor ki: 

“1947 senesiydi. Sıkıntılı günler geçiriyordum. O günlerin birinde Bâbu’l-Mecîdî’deki evimizden çıktım; Harem-i Şerif’e öğle namazına gidiyordum. Birdenbire önümdeki sokaktan Şeyh Abdülgafur el-Abbasî Hazretleri çıktı. Aslen Afganlı olan bu zât, Yeni Delhi’de okumuş, büyük bir âlim olmuş. Kelâm, mantık ve fıkıh gibi ilimlerde yüksek bir dereceye çıktıktan sonra Hindistan’da o günün büyük şeyhlerinden olan zâtlara intisap etmiş. Kısa zamanda mânevî mertebeler kat ederek, mânevî yürüyüş olan ‘seyir ve sülûk’ünü tamamlayıp, mürşitlik payesini kazanmış ve Nakşibendi tarikatinin İmam-ı Rabbanî tarafından kurulmuş olan Müceddidî kolunda şeyh olmuş. Daha sonra Medine-i Münevvere’ye gelip yerleşmiş. Merhum babam, benim Kahire’de bulunduğum beş yıl zarfında, bu zatın sohbetlerine gider, ‘hatm-i hâce’lerine katılırmış. Şeyh Abdülgafur Efendi, Cuma günleri ikindiden sonra ‘hatm-i hâce’ yaptırır; zikirden sonra yarım saat kadar, şeriat nedir, tarikat nedir, zikir nedir, fikir nedir diye sohbette bulunurdu. Kendisine daha önce de birkaç kere selam vermiş, elini öpmüş isem de, sohbetlerine hiç gitmemiştim. O gün hiç beklemediğim bir anda, önümdeki sokaktan karşıma çıkıvermişti… Selamımı aldı, yanıma geldi, elimden tuttu. Harem-i Şerife doğru, elim elinde beraber gitmeye başladık. Dedi ki: ‘Bilirsin ki, Peygamber Efendimiz (S.A.S.): İyiliklerin en iyisi, bir kimsenin, baba dostlarıyla münasebetini kesmemesi, devam ettirmesidir, buyurmuştur. Babam merhum, benim âhiret kardeşim, zikir ve fikir kardeşimdi.’

“Ertesi günü ikindiden sonra Şeyh Abdülgafur Efendi'nin evine gittim. Kalabalıktı. Sohbet edildi. Bana: ‘Yâ Şeyh Ali Ulvî, bir Kur’an-ı Kerim okusan da dinlesek.’ dedi. Sure-i Yusuf’tan bazı âyetler okudum. Bunun üzerine: ‘Surenin başında her ne kadar babayla evlât ve kardeşler arasında ayrılık varsa da, sonunda vuslat (kavuşma) var, birleşme var. Sen Sure-i Yusuf’un birleştirici âyetlerini okudun. İnşallah fikrindeki, ruhundaki dağınıklık gidecek. Bu âyet-i kerimeler fikrî ve ruhî huzura kavuşacağının delilidir. Allah okuttu, bu âyetleri sana. Müjdelerim, bundan sonra Hz. Yakub’un oğluna kavuştuğu gibi, kardeşlerinin tevbeleri kabul olunduğu gibi, hepsinin Hz. Yusuf tarafından ikrama gark edildikleri gibi, sen de kaybettiğin huzura kavuşacaksın inşaallah’ dedikten sonra ayrıca, ‘Eğer vakit bulabilirsen, yatsıdan sonra tenhâ olurum.’ diye beni davet etti. Yatsıdan sonra gittim. Bana zikir telkin etti. 

“Şeyh Abdülgafur Efendi, el-Abbasî diye anılırdı. Hz. Abbas’ın (r.a.) soyundan gelen Afganlı bir aileye mensuptur. Bu aile asırlar boyu ulema, fudela (faziletli zatlar) ve ehl-i tarik kimseleri yetiştirmiştir. Şeyh Efendinin ecdadı Afganistan’dan, Hindistan’ın Yeni Delhi şehrine göç etmişler. Kendisi orada okumuş… Diyordu ki: ‘Mantık ve kelam okuturdum. (…) Namazdan sonra kendi kendime sordum: Yahu Abdülgafur, mantık kaidelerini nizama koydun, mukaddimeleri nizama bağlayabiliyorsun… Fakat kendi iç âlemini bir nizama koyamadın. Namazda ne olduğunun farkında değilsin. Mantık kaideleriyle AKLINI  tanzim ettin, ama İÇ  ÂLEMİNİ  nasıl tanzim edeceksin? Bunun üzerine, gönlüme, İÇ  ÂLEMİMİ,  RUHUMU,  KALBİMİ,  ALLAH’I  ZİKİR  ile tanzim ve tasfiye etmek AŞKI düştü. Delhi’de dergahı olan, Nakşıbendi Şeyhlerinden Müceddidî, yani İmam-ı Rabbanî kolundan meşhur bir Şeyh Efendiye gittim. Kendisine: ‘Efendim ders almaya geldim.’  dedim. ‘Oğlum senin ismin yayıldı. Hocalardan ve talebelerden; mantıkçı ve kelamcı Abdülgafur el-Abbasî diye medhini duyuyorum. O kadar bir ilmî varlığa ve böyle büyük bir şöhrete kavuşan kimsenin derviş olması zordur. Bu iş sana zor gelir.’ dedi. Ben ‘Efendim, kalbime doğdu, aşkım var; bu yolda yürümek istiyorum.’ diye ısrar edince, Şeyh Efendi: ‘Peki öyleyse. Şu baltayı al, şu ipi de al. Filân yerde bir orman var. Oradan odun kes, sırtında Dergaha getir de, getirdiğin odunlarla dervişlere pilav pişirsinler.’ dedi. Baltayı ve ipi aldım, yollara düştüm, söylediği yere gittim. Ormanda halk için tayin edilen yeri gördüm. Herkes oradan odun kesiyordu. Ben de kestim. Baltayı da kimseye vermedim, kendim kestim. Ömrümde balta değil, keser bile tutmamıştım… Sonunda taşıyabileceğim kadar odun kestim, bağladım. Baltayla birlikte sırtıma aldım. Yola koyuldum. Yolda yürürken kundura ayağımı sıktı. Ayakkabılarımı da çıkardım, odun yüküne sardım. Çıplak ayakla yürüdüm, Dergaha geldim. O halde şehre girerken, bilhassa Dergaha vardığımda, büyük bir huzur buldum, kendime geldim. Hem dilim, hem kalbim, hem ruhum ‘Allah!’ diyordu. Şeyh Efendi ders verdi. Çok az zaman içinde, Allah’ın izniyle icâzet aldım.”
Bizim güzel geleneklerimizden çırak usta münasebetleri HAT SANATINDA  da var. Önce işi “Enâniyeti Kırmaktan” başlıyorlar. Hatta kalemin bile enaniyetini kırmak için kalemleri  uzun müddet at tersi içinde tutuyorlar. Hattatların ifadesiyle, enaniyeti kırılan kalem ile kırılmayan arasında dağlar kadar fark var…
Bugün artık “Hizmet Erleri” enaniyeti kırmak için ihlâs ve sadakatle Hizmete sarılıyorlar. İnsan eliyle gelen bela ve musibetlere, izzet ve itibarlarını kırıcı gadir ve zulümlere AKTİF  SABIR  ile karşılayarak, nefis ve enaniyetlerini kırmaya çalışıyorlar. Bu yol SAHABE  EFENDİLERİMİZİN  YOLU…. Ama neticesi çok güzel!..

[Safvet Senih] 18.5.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Hocaefendi’nin yalnızlığı [Vehbi Şahin]

“Bugün dünyada, yaşarken kıymeti anlaşılamayan insan kimdir” diye sorulsa tereddüt etmeden tek bir ismi söylerim hemen:

-Fethullah Gülen Hocaefendi…

Bu kanaatim yeni değil…

Uzun zamandır böyle düşünüyorum.

Hocaefendi, kadr-ü kıymetini bilemediğimiz bir değer…

Bu düşüncem, Hocaefendi’nin salı günü Washington Post’ta yayınlanan makalesini okuyunca daha bir pekişti.

Dertli bir gönlün ızdırabı vardı yazının her bir satırında…

Türkiye’nin istikbalinden endişe ediyordu.

Gelecek nesilleri, birbirinden nefret etmeden nasıl bir arada tutabiliriz diye dertleniyordu.

Çok fazla gecikmeden alınması gereken kısa ve uzun vadeli tedbirlerden bahsediyordu makalesinde…


MENFAAT DÜŞKÜNÜ İNSANLAR

Yazıyı okurken bir an kendimi Hocaefendi’nin yerine koydum.

Kendi ülkemde her gün yüzlerce yalan haberle insanlara hedef gösterilsem…

Yine de ülkemin istikbali için endişe duyar mıyım?

“Evet, kaygı duyarım” diyemedi nefsim hemen…

Önce tereddüt etti.

Sonra savunmaya geçti.

Türkiye’yi hoyratça idare eden yöneticiler ve onların peşinden giden yığınlar üşüştü zihnime…

Yaptıkları zulümler, akıl almaz işkenceler, yeni doğmuş bebekleriyle hapse atılan hanımlar geldi aklıma…

-Çocukları okuyup ahlâklı birer insan olsun diye açılan binlerce dershane ve okul kapatılırken, öğretmenler işkence altında öldürülürken sesini çıkarmadı bu millet…

-Sürekli kendi menfaatini düşünen bu bencil halkın çocukları için kendimi niye bu kadar paralayayım ki…

“Ne halleri varsa görsünler” diye geçirdim içimden…


KAÇ KİŞİ VARDIR BÖYLE?

İşte o zaman fark ettim bir kez daha…

Hocaefendi olmak başka bir şey…

Ben yüreğimi esir alan öfkeye kısa sürede  yenik düştüm.

“Bu millet de bu ceberut devlet de adam olmaz” diyerek nefsimi temize çıkardım.

Oysa Hocaefendi hiç böyle düşünmedi.

Bu milletin nelere meyli olduğunu hepimizden daha iyi bildiği halde 70 yıldır onların evlatları için dertleniyor.

İçine düştükleri zilletten kurtulmaları için İslam âlemine çözüm yollarını gösteriyor.

Türkiye’nin uluslararası arenada bir denge unsuru olması için proje üstüne proje geliştiriyor.

Çok sevdiği ülkesinden 18 yıldır ayrı kalmasına takılıp kalmıyor.

Gurbette yaşamak zorunda bırakan kadere taş atmıyor.

Hakkında yalan söyleyen, kendisine iftira atanlara mukabil yine memleketim diyor.

Onca densizliğe rağmen bu millete de bu devlete de sahip çıkıyor.

Kaç kişi Hocaefendi gibi davranabilir?

Bir, iki…


SUÇLU BENİM

Kaç kişi Hocaefendi gibi düşünür bilemem.

Ama şundan eminim…

Hocaefendi bambaşka biri…

Öyle olduğu için de 7 milyar insan içinde yalnız…

Hem de yapayalnız…

Hocaefendi’yi tek başına bırakan da benim aslında…

Aynı topraklarda doğduğum, aynı havayı soluduğum, aynı çağda yaşadığım halde onun kıymetini bilemediğim için Hocaefendi yapayalnız…

Bu arada bir hususu hemen izah edeyim.

Herkes adına ahkâm kesemeyeceğim için birinci tekil şahıs eki kullandım.

Benimle aynı kanaati paylaşanlar, bundan sonra yazacağım cümleleri birinci çoğul şahıs ekiyle birlikte okuyabilir.


TAVSİYELERİNE UYMADIM

Evet Hocaefendi yalnız…

O bir vadide, ben/biz başka bir vadide…

Neden?

Çünkü…

Hocaefendi’yi davasında yalnız bıraktım(k)…

Onu anlamaya çalışmadım(k)…

Derdine ortak olmadım(k)…

Taşıdığı yüke omuz vermedim(k)…

Çektiği ızdırabı hissetmedim(k)…

Kitaplarını okudum(k), sohbetlerini dinledim(k) ama nasihatlerine uymadım(k)…

Hâl, tavır, davranış ve sözlerimde Allah’ın rızasını tam gözetmedim(k)…

Hep kullardan alkış bekledim(k)…

Ahiret yörüngeli bir hayat yaşamadım(k)…

Peygamber Efendimiz’in sünnetini ihya etmedim(k)…

Kullukta derinleşemedim(k)…

İhsan şuuruna eremedim(k)…


ADANMIŞ RUHLAR

Kur’an-ı Kerim’le haşır neşir olamadım(k)…

Risalelere nüfuz edemedim(k)…

Pırlanta eserleri bitiremedim(k)…

Geceleri kalkıp namaz kılmadım(k)…

Gözyaşı dökmedim(k)…

Başkaları için dua etmedim(k)…

Evrad-u Ezkar’la meşgul olmadım(k)…

Hep konuştum ama temsil keyfiyeti kazanamadım(k)…

Sadece kendimi düşünerek yaşadım(k)…

Fakir fukarayı gözetmedim(k)…

Kazandığım paradan infak yapmadım(k)…

Zekatımın hakkını vermedim(k)…

Sohbet-i Canan yerine malayani şeylerle meşgul oldum(k)…

Kalp kırdım, gönül incittim(k)…

Hep bekledim, beklentisiz olamadım(k)…

Özetle…

Adanmış bir ruh haline gelemedim(k)…


TÜRKİYE SAHİP ÇIKMADI

Hocaefendi’yi yalnız bıraktığımız için utanıyorum.

Allah böyle bir kameti Türkiye’ye, Anadolu insanına nasip etti.

Ama biz Hocaefendi’nin kıymetini bilemedik.

23 Mart 1999 tarihinde ABD’ye hicret etti.

Allah elimizden aldı.

Yine uyanmadık.

Şimdi Hocaefendi’nin tavsiyesi ile açılan okullar, dershaneler, yurtlar, hastaneler vs kapatıldı.

Hizmet ehli binlerce insan zindanlara atıldı.

Devasa bir Cemaat linç edildi.

Türkiye son 100 yılda dünyaya kazandırdığı en değerli varlığını muhteris politikacılar, hasid aydınlar, iflah olmaz muhalifler yüzünden kaybediyor.

Millet seyrediyor.

Aydınlar seyrediyor.

Siyasetçiler seyrediyor.

Gazeteci yazarlar seyrediyor.


UTANÇ GÜNLERİ

Hep birlikte izliyoruz Hocaefendi ve Cemaat’in linç edilmesini…

Hâlâ farkında değiliz nasıl bir nasipsizlikle karşı karşıya olduğumuzun…

Biz sahip çıkmadık, çıkamadık maalesef…

Kadr-ü kıymetini bilemedik.

Ama…

Düne kadar küçümsediğimiz elin oğlu bugün Hocaefendi ve öğretisine sahip çıkıyor.

Müslüman görünenlerin öz vatanlarından kovduğu çağımızın muhacirlerine gayr-i Müslimler kucak açıyor.

Evet…

Hocaefendi’yi yalnız bıraktık.

Ben bıraktım.

Biz bıraktık.

Türkiye bıraktı.

Anadolu insanı bıraktı.

Ne diyelim…

Bu utanç da bize yeter.

[Vehbi Şahin] 18.5.2017 [TR724]

Cemaatler nereye koşuyor? [Mahmut Akpınar]

Tarikatlar Hicri 2. asırdan sonra şekillenmeye başlamış. İnsanlar yaşantısıyla, gönül zenginliğiyle, derinliğiyle topluma örnek olan, ahlak, edep ve ibadet timsali büyüklerin etrafına toplanmışlar ve onları taklit etmişler. Zamanla kurumsallaşan tarikatlar Hazreti Peygamberin hayatını esas alarak onun evradını, zikirlerini sistematik hale getirmişler. Pek çok kola ayrılan tarikatların öncelikli amacı gönlünde sevgi, yüreğinde merhamet ve dilinde zikir olan, haramı helali bilen, Hakka ulaşmaya çalışan insanlar yetiştirmektir. Anadolu’dan, Balkanlara, Mağripten uzak Asya’ya kadar tasavvuf büyükleri ve erenler her yere İslam’ın hoşgörüsünü, ahlakını, merhametini taşımışlardır. Müslümanlığın yayılmasına ve gittiği yerlerde tutunmasına gönülleri fethederek destek olmuşlardır. Tasavvuf yüzyıllarca İslam’ın ‘soft gücü’nü oluşturmuş, İslam’ı insanlara sevdirmiştir.

CUMHURİYET DÖNEMİNDE İSLAMİ HAREKETLER

Tek Parti döneminde dine ve dindara uygulanan ağır baskılar nedeniyle insanlar inançlarından kopmasın diye Anadolu’da Süleyman H. Efendi, Bediüzzaman, Ahmet Arvasi vd. fikir ve aksiyon insanları çıktı. Bu zatların derdi bir cemaat kurmak, takipçiler edinmek değildi. Zamanın ağır şartlarında sahip oldukları bilgi ve enerjiyi paylaşma, insanlara İslam’ı, Kur’an’ı ve ahlakı öğretme mükellefiyeti hissettiler. Bu duyguyla çevrelerini irşad etmeye başladılar. Kimi tefsir yazdı, kimi samanlıklarda Kur’an dersi verdi, kimi evrad-u ezkar öğreterek Anadolu insanının gönül dünyasının çoraklaşmaması için çabaladı. Beklentisiz yola çıkan bu insanlar hayatları boyunca rahat yüzü görmediler. Zindan zindan dolaştırıldı, ağır fiziki ve psikolojik eziyetlere maruz kaldılar. Devletin zorbalığına karşı hep halkın, ezilenin yanında oldular. Hukuk ve insaf dışı uygulamalara rağmen insanların ahiretini, manevi yaşamını kurtarma telaşı içindeydiler.

Müslümanların inanç ve itikadını ayakta tutmak için bir şeyler yapma arayışına giren tarikatların/cemaatlerin hepsi sivil oluşumlardı. Devleti, gücü, iktidarı, parayı değil; vatandaşı, toplumu, sivil alanı temsil ediyorlardı. Bu nedenle Osmanlı dönemi dahil yıllarca devletin hedefi oldular. Her otoriterleşme döneminde önce onlara dayak atıldı, öncüleri tutuklanıp hapsedildi. Absürt iddialarla ithamlara, iftiralara maruz kaldılar. İnsan yetiştirmek üzere açtıkları mütevazi kurumları, kursları şeytanlaştırıldı, kapatıldı. Ama baskı dönemleri cemaatleri ve tarikatları bitiremedi, yıldıramadı. Zikre katılmanın, derse gitmenin hapisle cezalandırıldığı dönemlerde dahi gizli gizli tebliğe devam ettiler; insanlara ahlak ve maneviyat dersleri verdiler. En zor dönemlerde birbirlerini medya önünde bugünkü gibi tekfir etmedi, “firak-ı dalle” ilan etmediler. Mazlumiyet paydasında devletin ceberut tarafına karşı birlik oldular. RP’nin iktidar olduğu dönem Erbakan’ın yanında olanlar ve olmayanlar şeklinde kamplaşma olduysa da yıkıcı bir nefrete, linç girişimine dönüşmemişti.

Son 3-4 asırdır tarikatların yozlaştığı, bazı ritüellere takılıp kaldığı, gerçek manada gönül ve hal ehli yetiştiremediği yönünde eleştiriler vardır. Ancak son yüzyılda tarikatlar/cemaatler nesillerin korumasında, onlara asgari dini bilgi-ahlak-inancın öğretilmesinde önemli görevler gördüler. Pozitivist eğitim anlayışının nesilleri dönüştürme planlarına karşı büyük mücadele verdiler. Fakir, kırsal ağırlıklı Anadolu insanının çocuklarını hem eğitip hem de korumayı başardılar. Onların büyük özverisi ve yoğun çabası sonucu son 40-50 yılda dinini, tarihini, değerlerini bilen bir nesil yetişti. Zenginler mallarını böyle bir neslin yetişmesi için feda etti, yurtlar, okullar Kur’an kursları yaptılar.

DEVLETLEŞEN CEMAAT VE TARİKATLAR

AKP iktidarları ise cemaatleri ve tarikatları araçsallaştırdı, oy deposu görmeye başladı. Onları mitinglere, sloganlara, meydanlara alıştırdı. Erdoğan Cemaatlerin/tarikatların iç dengeleriyle oynadı, operasyonlarla kontrol etme, yönlendirme arayışına girdi. AKP son dönem kendisi kirlenmekle kalmadı cemaatleri ve tarikatları de ihalelere bulaştırdı. Hep sivil kalmayı tercih etmiş, devlete karşı çekince koymuş cemaatler/tarikatlar AKP döneminde devletin kolay imkanlarına, makamlarına, ayrıcalıklarına karşı koyamadı. Daha önce kuruş kuruş toplayarak yaptıkları ihlaslı ve mütevazı binaların yerini hazine arazilerinden tahsis edilmiş, kamu kaynaklarıyla desteklenmiş plaza görünümlü lüks, tantanalı yapılar aldı. Devletle iş yapmaktan çekinen, üst düzey bürokrat-memur olmalarına “sicilleri” engel oluşturan cemaat mensupları siyasete destek mukabili kolay makamlar, fiyakalı pozisyonlar buldular. Çocukları AKP parti organlarında görev almaya, siyasi rantlardan ilkesizce yararlanmaya başladılar. Muhaliflerini bertaraf etmeyi ve kendine destekçi edinme stratejilerini çok iyi bilen kurt siyasetçi Erdoğan, cemaatlerin/tarikatların birikimini, insan kaynaklarını, itibarını ikbaline çerez etti; siyasetine dolgu malzemesi yaptı. Müritleri parti militanları haline getirmeyi başardı. Erdoğan’la cemaatlerin/tarikatların ilişki biçiminin ne kadar çıkar birlikteliğine, ne kadar tehdide dayandığı ayrı bir konu. Ancak daha önce darbe yönetimlerine dahi boyun eğmeyen, faaliyetlerinden taviz vermeyen cemaatler bu süreçte Erdoğan’ın ya havucuna veya sopasına teslim oldular. Az sayıdaki cemaatin hukuksuzluklara, zulümlere, hırsızlıklara karşı çıktığını, linç edilme pahasına dik durduklarını da teslim etmek gerekiyor.

Sivil, bağımsız, siyasetten uzak kalması, toplumsal hizmetler üretmesi, ahlaklı, erdemli müminler yetiştirmeye odaklanması gereken tarikatlar/cemaatler son dönemde hukuksuzluğun, zulmün, otoriterleşmenin, yolsuzlukların, kirlenmenin meşrulaştırıcısı, kitlesel destekçisi haline geldiler. Devlete sırtını yaslamış, siyasetin rantına alışmış tarikatların Hakkı söylemesini beklemek, erdemli, ahlaklı, dürüst nesiller yetiştirmesini ummak artık neredeyse imkânsız hale geldi. Cemaatlerin üst yönetimlerinde iktidarla öyle bir iç içelik oluştu, öyle menfaat birliktelikleri gelişti ki lider kadrolar istese de bu sarmaldan çıkamazlar. Tabanları kirli ilişkilerden ne kadar haberdar, ne kadar rahatsız bilemiyoruz ama tarikat ve cemaatlerde şeffaflık, sorgulama kültürü, özeleştiri, demokratik değerler olmadığı için bu yapıların girdikleri fasit ve ifsat edici daireden kurtulmaları pek mümkün görünmüyor. Tarikatlar cemaatler eğer meşverete dayalı, şeffaf, hesap verebilir yapılar haline gelebilselerdi manevi hayatımız ve demokrasimizin kurumsallaşması adına büyük fonksiyon ifa edebilirlerdi. Ama artık onlar sivil olmaktan çıktılar, yarı resmi-korporatist yapılar oldular.

Cemaatler siyasete teslim olarak sadece kendilerini heder etmedi, nesillere de kıydılar. Kuruluşunda onca emek, samimiyet, çile olan cemaatler bugün bir kişinin/partinin yolsuzluklarını, diktasını meşrulaştırma yarışındalar. Dahası aynı kıbleye yönelip beraber namaz kıldıkları, pek çok şeyde örnek aldıkları bir Cemaatin devletçe yağmalanmasından nemalanma, pay kapma peşindeler ve bundan rahatsızlık duymuyorlar. Cemaatler siyaset ile menfaatin çarkları arasına sıkışıp kaldılar. Erdoğan’ın tehditleri ile rüşvetleri arasında gelgitler yaşıyorlar.

SİVİL VE DEMOKRAT TOPLUMA KATKI SUNABİLİRLERDİ

Dini gruplar, cemaatler sivil ve bağımsız kaldıkları oranda özünü koruyabilmiştir. Devlete-güce teslim olanlar rahat etse de eriyip tükenmeye mahkumdur. Hristiyanlar Roma’nın ağır zulmüne maruz kalmış ama özünü safiyetini korumuştu. Ne zaman ki Roma İmparatorluğu, Hristiyanlığı resmi din haline getirip kontrol altına aldı Hristiyanlık hızlı bir yozlaşma sürecine girdi. Cemaatler tarikatlar devlete sırtını dayadıkça varlık gerekçesini yitiriyor, eriyor, tükeniyor, ‘Diyanet’leşiyorlar…

Cemaatlerin/tarikatların içinde eğitimli, nitelikli, ufuk sahibi pek çok insan var. Ama bunlar bürokratik yapılar içinde ne kadar etkinler bilemiyoruz. Cemaatlerde elbette insaf ve vicdan ehli pek çok kimse var. Ama bunlar, kendilerine benzer işler yapan başka bir cemaatin her gün biner biner tutuklanmasını, bakkalından baklavacısına insanların mallarına çökülmesini, başörtülü-dindar 17.000 kadının kelepçelenip hapislere tıkılmasını, sezaryenle doğum yaptığının ertesi günü kanamalı annelerin hapse atılmasını nasıl meşrulaştırıyorlar bilemiyoruz. Acaba yaşananları vicdanlarına nasıl izah ediyorlar? İktidardan aldıkları makamlar, imkanlar, binalar vicdanlarının sesini bastırmaya yetiyor mudur? Ahirette bu zulümlere sessiz kalmanın bir vebalinin, hesabının olacağını pekâlâ biliyorlardır, bu sukutun açıklamasını nasıl yapıyorlar?

Bazı Cemaatler destek verdikleri için AKP’nin zulüm/haram/talan düzeninin bütün cemaatlerin, hatta bütün dindarların hanesine yazıldığını ve bu süreç bittikten sonra yıllarca bu kara tabloyla anılacaklarını bilmiyorlar mı?

Zulme destek veren Cemaatler kendilerinden öte Müslümanlığın onurunu, izzetini tükettiklerini göremiyorlar mı?

[Mahmut Akpınar] 18.5.2017 [TR724]

Erdoğan, Salih Müslim’in kirvesi olur! [Deniz Ayhan]

Nihayet Cumhurbaşkanı Erdoğan muradına erdi ve dün ilk kez yeni Amerikan Başkanı Donald Trump ile Beyaz Saray’da bir araya geldi. Bu buluşmanın detayları şüphesiz bugün Türk-Amerikan ilişkilerinin çıkmazlarına dair birçok hususu yansıtmakta. Fakat, en sonda söylenilmesi gerekeni en başta ifade etmek gerekirse, belki de 1960 Johnson mektubu krizinden bu yana hiçbir Türk devlet başkanı Washington’da bir Amerikan başkanı karşısında bu denli evvelki ifadelerini yutup, objektiflere acı acı gülümsemedi. 1959’daki Menderes’in ABD seyahatinden bu yana hiçbir Türk devlet başkanı (rahmetli Ecevit dahil) Türkiye-Amerika görüşmelerinde tercüme zamanı dahil 25 dakika kadar az bir zaman dilimi ile meramını anlatmaya mecbur kılınmadı.

Bu toplantı gerçekleşeceği bölgesel ve uluslararası konjonktür itibari ile Erdoğan için o kadar önemli olacak ki, bu görüşmenin gerçekleşmesinden bir hafta kadar önce Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Cumhurbaşkanı Sözcüsü İbrahim Kalın ve Adalet Bakanı Bekir Bozdağ Washington’a gelerek yeni Amerikan yönetimi yetkilileri ile bir araya geldi ve Erdoğan-Trump görüşmesinde bir kazanın yaşanmaması için ellerinden geleni yaptılar. Erdoğan’ın iple çektiği bu toplantıyı özel kılan şüphesiz birçok sebep bulunmaktaydı. Erdoğan’ın Trump ile yaptığı bu toplantı, Türkiye’nin Avrupa Birliği macerasının fiili olarak sonlandığı, NATO içerisinde Erdoğan rahatsızlığının yüksek sesle konuşulmaya başlandığı, içerde PKK dışında birkaç başka terör örgütü ile muhatap olmak zorunda kalındığı, Suriye’de Ankara’nın dış politik önceliklerinin Rusya’nın direktifleri ile şekillendiği ve belki de en önemlisi ekonominin çok ciddi yapısal problemlerle boğuştuğu bir dönemde gerçekleşti. Tüm bu problemleri zikretmekle beraber, Erdoğan’ın Washington’a giderken muhatabına sunmak için can attığı üç gündem maddesi vardı. Bunlar sırasıyla, Fethullah Gülen’in iade talebine dair beklentiler, Rıza Sarraf Davası ve Pentagon’un Suriye’de YPG’yi silahlandırma planı. Bu makalede Suriyeli Kürtler meselesini ele alacağım.

TÜRKİYE’NİN KIRMIZI ÇİZGİSİ

Bilindiği üzere, PYD (Demokratik Birlik Partisi) Suriye’de Abdullah Öcalan ismi etrafında bir araya gelmiş Kürtlerin 2003 yılında kurduğu ve liderliğini ise Türkiye’de okumuş ve Türkçeyi iyi konuşabilen Salih Müslim’in yaptığı bir hareket. Bu grubun güçlü siyasal bir yönü olmasına rağmen, Suriye’nin kuzeyinde kantonlar vasıtası ile etkisi sahasını genişletmeye çalışması ve sahip olduğu silahlı milis güçler (YPG: Halk Savunma Birliği) vasıtası ile yer yer DAEŞ ile savaşması, PYD’yi bölgenin hemen hemen tüm stratejik hesaplamalarında varlığı inkâr edilemeyecek bir konumuna getirmekte. Türkiye PYD’yi PKK ile olan iltisakından ötürü terör örgütleri listesine dahil etmiş bulunmakta ve PYD’nin Suriye’nin kuzeyinde bulunan Arap-Sünni şehirlerin demografik niteliklerine aykırı bir şekilde oluşturacağı herhangi bir Kürt oluşumunu asla kabul etmeyeceğini en başından beri ifade etmekte. Tam da Türkiye’nin bu hassasiyetine rağmen, yeni Amerikan yönetimi geçtiğimiz haftalarda bir karar olarak, PYD/YPG’nin DAEŞ ile olan mücadelesinde ağır silahlarla desteklenmesine karar verdi. Şüphesiz bu karar Erdoğan’ı hem iç siyasette hem de uluslararası mahfillerde son derece zor bir duruma soktu. Amerika’nın aldığı karardan bu yana, Erdoğan haftalardır ‘Eyy Aamerika’ bu durumu asla ve kat’a kabul etmem şeklinde naralar atmakta ve Trump ile olan görüşmesinde kendisini ikna edeceğini defaatle belirtmişti.

Dün Washington’da gerçekleşen Erdoğan-Trump görüşmesi ‘tükürdüğünü yalamak’ deyiminin fiili olarak neye takabul ettiğini göstermesi açısından birçokları için son derece eğitici oldu. Erdoğan basına kapalı gerçekleşen toplantıda, yeni Amerikan yönetimi ile ters düşmemek için, daha önce ‘Eyy!’ naraları ile karşı çıktığı PYD/YPG’nin silahlandırılması planını Amerika’nın öne sürdüğü iki sebeple tabi ki kabul etti. Bu sebepler sırasıyla, PYD/YPG’ye Amerika tarafından verilecek ağır silahların DAEŞ tehdidi bertaraf edildikten sonra ivedilikle ABD’ye tekrar geri teslim edileceği ve PYD/YPG’nin DAEŞ ile mücadelesinde boşaltılan köy ve kasabalara yerleşmeyeceği teminatının verilmesiydi. Bu şarta ek olarak, ABD Türk tarafına terör örgütü olarak tanıdığı PKK ile mücadelesinde büyük kolaylıklar sağlayacağını da iletti.

TEMİNATLAR YETERLİ Mİ?

Bu iki buçuk şartın detaylarına baktığımızda, Amerikan yönetimi Türk tarafına, PYD lideri Salih Müslim’in ABD Suriye Özel Temsilcisi Michael Ratney’e söz verdiğini, dolayısıyla YPG’nin DAEŞ ile mücadelesi sona erdiğinde kendilerine verilen silahların derhal bölgedeki Amerikan güçlerine teslim edileceğinin altını çizdi. Diğer taraftan ve benzer şekilde, Amerikan tarafı Salih Müslim’in kendilerine teminat verdiğini ve DAEŞ’ten temizlenen yerlere kesinlikle yerleşmeyeceklerini Türk tarafına dünkü görüşmede en üst düzeyde ifade ettiler.

Salih Müslim’in sözlerine dayandırılan ve Türk tarafının kabul etmek zorunda kaldığı bu iki teminat, aslında bölgeyi ve Suriye Kürtlerini takip edenler için son derece komik ve yerine getirilmeyecek şartlar olarak daha ilk andan itibaren göze çarpmakta. Tarihi vesikalar (bkz. Bryan R. Gibson – Sold Out? US Foreign Policy, Iraq, The Kurds and Cold War) 1972 yılında dönemin Amerikan başkanı Nixon’ın bölgedeki Kürtleri silahlandırma kararından bugüne Amerika tarafından verilen ağır ya da hafif hiçbir silahın Kürtler tarafından tekrar Amerikalılara geri verilmediğini gösteriyor. Amerika’nın Salih Müslim’in ifadelerine dayandırarak Türk tarafına verdiği ikinci teminata baktığımızda ilk karşımıza çıkan durumun Suriye iç savaşından bu tarafa, PYD’nin Cizre, Kobani ve Afrin Kantonlarını birleştirmek ve burada fiili bir federasyon kurmak adına adeta seferberlik ilan ettiğini, bu bağlamdan hareketle PYD’nin Minbiç gibi Kürt geçmişi olmayan bir şehri ele geçirdikten sonra boşaltmadığını görmekteyiz. Son olarak ABD’nin Türk tarafına PKK ile mücadelede daha fazla destek vereceği şeklindeki bu yarım teminata baktığımızda, PKK’nın ortaya çıktığı 1984 yılından bugüne Amerika tarafından Türkiye’ye sağlanan askeri ve istihbarat yardımları dahil hemen hemen hiçbir desteğin Türk tarafının elini PKK ile olan mücadelede hissedilir bir şekilde güçlendirmediği son derece aşikâr.

Sonuç olarak, dünkü Trump-Erdoğan görüşmesi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin razı olmasa da Suriye’nin kuzeyinde fiili (de facto) olarak kurulmuş ve genişlemesini devam ettiren, PKK ile iltisakı bulunan ve Abdullah Öcalan’dan esinlenen bir Kürt yapılanmasının Erdoğan yönetimi tarafından varlığını zımni olarak kabul etme sonucunu doğurmuştur. Dolayısıyla, Erdoğan yönetimi iktidarda kalmayı becerebilirse önümüzdeki beş-on yıllık süreçte aynı Kuzey Irak Kürt Federe Yönetimi ile olan münasebetlerinde olduğu gibi, Suriye Kürtlerine dair inkardan-kabule, düşmanlıktan-müttefikliğe doğru bir politik evrilmenin yaşanacağını beklemek sürpriz olmamalı. Hasılı, Erdoğan Suriyeli Kürtlere tabiri caizse adeta kirvelik yaparak, çocukluktan-ergenliğe (erkekliğe) yükselmenin ilk adımın öncüsü oldu demek yanlış olmayacaktır.

[Deniz Ayhan] 18.5.2017 [TR724]

‘Dindar olmak ahlaklı olmayı gerektirmez’ ızdırabını, başkan Görmez de hissediyor mu?[Konuk Yazar: Zübeyr Cesur]

Geçtiğimiz günlerde Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde gerçekleştirilen ‘İlim ve Ahlak Zemininde İslam’ı Anlamak’ isimli konferansta konuşan eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, Türkiye’deki dindar kesimin nasıl yozlaştığını gözler önüne seren önemli açıklamalarda bulundu.

Bardakoğlu, Müslümanlıkla ahlakın birbirinden ‘hayli’ ayrıldığı konusunda yakındı.

Yakın zamanda tanıdığı ve ismini vermediği bir hoca arkadaşının şu araştırmasına da dikkat çekti: “Bir soruya canım çok sıkıldı. Soru şuydu: ‘Dindar olmak ahlaklı olmayı gerektirir mi?’ Cevap verenlerin yüzde 70’i ‘hayır gerektirmez’ cevabını verdi.”

Aslında Bardakoğlu’nun konuşması, şu anki Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’in konuşmalarına, icraatlarına kıyasen önemli. Zira bir yandan; ehli sünneti temsil eden, 160 ülkede Türkiye’nin milli, dini ve kültürel değerlerine hizmet eden bir Hizmet hareketini firak-ı dalle ilan eden bir DİB başkanı, diğer tarafta ise; ‘dindar olmak ahlaklı olmayı gerektirmez’ cevabı karşısında canı sıkılan, mustarip olan bir eski DİB başkanı.

Görmez, enerjisini, altındaki son model makam aracı ile Türkiye dindarların bünyesine musallat olan, ‘dindar olmak ahlaklı olmayı gerektirmez’ ‘marazı’nı izaleye harcayacağına, aksine, ‘millleti nasıl olurda bu Hizmeti-haşa- ehli sünnet akidesinden, çizgisinden çıktığı konusunda ikna ederim’ meselesine harcıyor. Bu fitneyi körükleyip, alevlendirmek için ülke ülke, şehir şehir geziyor, resmi bildirgeler yayınlıyor.

BAŞKAN GÖRMEZ, DİNDEN ZİYADE SİYASETİN GÜDÜMÜNDE

DİB Başkanı Mehmet Görmez, dinden ziyade Sarayın güdümünde olan hizmetkar bir din adamı vazifesi görüyor. Eski meslektaşı Bardakoğlu gibi ‘dindar olmak ahlaklı olmayı gerektirmez’ diyenlere de pek canı sıkılmıyor gibi. Hırsızlığın İslam’daki yerine ilişkin merkezden diğer camilere hutbeler tertip etmiyor. Suçsuz insanları hapsetmenin, helal kazançla kazanılan malların üzerine haramiler gibi çökmenin dindeki yerine değinmiyor. Bir din adamı olarak uyuşturucu bataklığına düşmüş gençliğin derdi ile dertlenmiyor. Yurtdışında görev yapan DİP imamlarını iktidardaki parti için ajan olarak kullanıyor. Vakıflarda ve kurslarda patlak veren çocuk öğrencilere cinsel taciz gibi sapıklıklara çıt çıkarmıyor. Tamamen İslamcıların siyasi çıkarlarına alet olan bir din adamı profili sergiliyor.

‘BEN EN GÜZEL AHLAKI TAMAMLAMAK İÇİN GÖNDERİLDİM’

Ülke, Müslüman nüfusun en fazla yaşandığı, Türkiye. Yönetici konumunda bulunan, yolsuzluğu, hırsızlığı, zulmü tescillenmiş Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ‘dindar görünümlü’ AKP. Yönetilenler yığınlar ise, ‘dindar olmak ahlaklı olmayı gerektirmez’, ‘çalıyorlar ama çalışıyorlar’, ‘herkesin var, bizim de bir diktatörümüz olsun’, diyen Türkiye insanı. Peki, “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” ve “İman bakımından müminlerin en mükemmeli, ahlâkça en güzel olanınızdır…” hadisleri ile beraber; “Her halde Sen ilahi ahlakın en yücesi üzerindesin” ayetine mazhar ve serfiraz kılınan büyük nebi Hz. Muhammed’in (sav) yolunda olmak ne anlama geliyor?

Aslında, hala, var ise şayet, vicdanı tefessüh etmeyen, dilsiz şeytan olma konumuna düşmekten çekinen hocalar, aydınlar, ilahiyatçılar, bu yığınlara yukarıdaki hadislerin mefhumu muhaliflerinin ne anlama geldiğini uzun uzadıya anlatması gerek. Aksi taktirde ‘dindar olmak ahlaklı olmayı gerektirmez’ şeklindeki çarpık bir düşünceye sahip yığınların -Allah korusun- Efendimiz’in (sav) mübarek Sünnetinin aksine amel etme tehlikesi ile karşı karşıyalar!

[Zübeyr Cesur] 18.5.2017 [TR724]

Medya iddianamelerini yazan savcılar medyadan anlıyor mu? [Mehmet Yıldız]

15 Temmuz sonrasında haklarında gözaltı kararı verilen ve bir kısmı tutuklanan gazeteciler hakkında düzenlenen iddianamelerde savcıların temel argümanından birisi de talimatla haber yapmak. İddiaya göre Fethullah Gülen Hocaefendi herkul.org isimli sitede konuşuyor, gazete ve televizyonlar yaptıkları haberlerle bu mesajları kamu görevlilerine ulaştırıyor. Mesajı alan emniyet ve yargı mensupları da gereğini yapıyor. Bu varsayımla onlarca kişinin ifadesini almalarına rağmen şu ana kadar iddialarını destekleyecek bir delil ortaya koyabilmiş değiller.

14 Aralık 2014’te Tahşiyeciler Operasyonu bahanesiyle gazetecileri gözaltına alan savcılar, Hüseyin Gülerce’nin anlattıklarından bile böyle bir delil çıkaramadı. Zaman’a yapılan operasyonun tek delili bir haber ve iki köşe yazısının yazarlarında biri olan Hüseyin Gülerce gözaltıların olduğu günün ertesinde savcılığa gidip ifade vermişti.

Savcılar açısından son derece kullanışlı bir isim olan Gülerce’nin Savcı İrfan Fidan’a verdiği ifadeden sonra gazetecilere yaptığı açıklamada, “Ben hayatım boyunca kalemimi, hiçbir telkinle baskıyla imayla dahi kullanmadım. Hani varsa resmiyette en büyük kutsallarım üzerine yemin edeyim. Ben bu yazıyı yazarken hiç kimseden bir talimat emir almadım.” demişti.

Aynı gün ifade veren diğer yazının sahibi Ahmet Şahin Hoca da ifadesinde, bahse konu yazıyı kaleme alırken “kendisine herhangi bir talimat veya yönlendirme” yapılmadığını belirtmiş, Fethullah Gülen Hocaefendi için, “benim nezdimde mevcutlar içerisinde ahirete yönelik en iyi din alimidir. Ben kendisini bu şekilde tanırım. Bana talimat vermesi ve yönlendirmesi söz konusu değildir.” demişti. Bu ifadelere rağmen, savcılar iddianamelere bunu yazmaya sıkılmadan devam ettiler.

Bu iddiayı her duyduğumda iki körün dolma yeme hikayesi aklıma gelir. Malum, iki kör dolma yerken biri diğerine, niye dolmaları çifter çifter yiyorsun? diye sorar. Arkadaşı cevap verir: Sen kör değil misin, benim çifter çifter yediğimi nereden anladın? Cevap şöyledir: Ben öyle yapıyorum da!

TALİMAT ALANLAR KENDİLERİNİ BİLİYOR

Talimatla haber yapan, talimatla manşet atan, talimatla insanları hedef gösteren havuz medyası kendi yaptığını başkaları da yapıyor zannedebilir. Gezi olayları sırasında Alo Fatih diyerek televizyon haberlerinin altyazılarından tutun da yayınlanacak anketlere kadar kimin kime talimat verdiğini hepimiz biliyoruz artık. Yine, o günlerde dönemin Başbakanı’nın Star grubunun tepe yöneticisi olan Mustafa Karaalioğlu’nu telefonla arayıp ‘o kadını neden hala orada tutuyorsun’ fırçasını atması hala hafızalarda. Kendisini eleştiren Hidayet Şefkatli Tuksal’ın yazılarına bu telefon konuşmasından kısa bir süre sonra son verilmişti.

17 Aralık’ta suçüstü yakalandıktan sonra kimin hangi medya gurubuna hangi manşeti atacağının talimatını nasıl verdiğini Youtube sayesinde milletçe görmüş olduk. O günlerde Youtube’a düşen bir ses kaydında, adının Bilal olduğu iddia edilen kişinin babasına, “Takvim gazetesi ‘Vaiz lobisi’ diye manşet attı, Sabah gazetesi ‘Kaset olmadı dosya verelim’. Onlar tamamen hazırlar babacığım. Şu an senin talimatını bekliyorlar. En tepeden vurmaya başlayacaklar.” dediği duyuluyordu.

Hep söylüyoruz, bu savcıların yazdıkları iddianameler bugünler için de değil de gelecekte birileri için yazılıyor sanki. O gün geldiğinde tahmin ve dedikodulara dayalı uydurma deliller değil, hepimizin gözü önünde olup biten gerçek deliller dosyaya girecek. Zaman zaman iyi ki Google var diyesim geliyor.

‘KUKLA’ DEDİĞİNİZ İŞ ADAMLARINI TANIYOR MUSUNUZ?

İddianamelerde yer alan bir başka komik ayrıntı da Cemaate yakın medyanın sahipliği konusu. Savcılara göre “medya ile ilgisi olmayan, bu saha hakkında yeterli bilgisi bulunmayan ve dolayısıyla ‘üst akıl’ tarafından daha kolay yönlendirilebilecek ehliyetsiz şahıslara F… medya organlarının yönetimlerinde görev verilmiş. Bu sayede yönetim kurulu üyeleri ve hatta yöneticiler “kukla” durumunda kalmışlar.” Savcı İsmet Bozkurt tarafından kaleme alınan bu satırlar daha çok havuz medyasını ilgilendiriyor olmasın…

Savcının Zaman’ın yayıncı şirketinin ortaklık yapısıyla ilgili gündeme getirdiği bu iddiaya göre “Sektörle ilgisi olmayan Fettah Tamimce’nin (doğrusu Tamince olacak) de benzer şekilde Feza Gazetecilik A.Ş.’ye ortak edilip sonradan hisselerini devrettiği ifadelerinden ve şirket kayıtlarından anlaşılmaktadır.” Sanırım Savcı bey Fettah Tamince’nin Star Medya grubunun ortaklarından biri olduğunu bilmiyor.

Türkiye Cumhuriyeti yasalarında medya sahibi olmak için bildiğimiz kadarıyla özel bir şart yok. Hele savcının iddia ettiği gibi “medya ile ilgisi olma, bu saha hakkında yeterli bilgisi bulunmak” gibi şartı hiç yok.

Geçmişte bir medya grubunu satın almak için Binali Yıldırım koordinesinde oluşturulan havuzda toplanan paralar yüzünden iktidar medyasının adı ‘Havuz Medyası’na çıkmıştı. O havuza para koyan adamların hangisinin medya tecrübesi vardı? Erdoğan’ın bir işaretiyle medyaya giren Ethem Sancak, bir işaretiyle sahip olduğu medyayı Cengiz İnşaat’ın sahibi Mehmet Cengiz’e satarken Sancak veya Cengiz hangi medya tecrübesiyle bu sektöre girdi?

TÜRKİYE’DE TEK İŞİ MEDYA OLAN KAÇ KİŞİ VAR?

Media Ownership Monitor (MOM) tarafından yapılan araştırmaya göre, Türkiye’deki medya şirketlerinin çoğu büyük iş gruplarının bünyesinde yer alıyor. Bu gruplar ise inşaattan, enerjiye, turizme, çok çeşitli iş kollarında faaliyet gösteriyor. Bu holdingler, aktif oldukları diğer sektörlerde devletle sözleşme imzalıyor ve halka açık ihalelere giriyorlar.

MOM’un üzerinde çalıştığı 40 medya kuruluşunun üçte ikisinden fazlası (9 gazete, 7 televizyon kanalı, 6 radyo istasyonu ve 5 web sitesi), inşaat, enerji, madencilik ve turizm gibi alanlarda faaliyet gösteren şirketlere ait: Doğan, Doğuş, Demirören, Ciner, Albayrak, Kalyon, İhlas grupları ve Ethem Sancak’a ait şirketler.

Kalyon Grubu’na ait Turkuvaz Medya Grubu’nun tek hissedarı olan Zirve Holding, Türkiye dışında Katar, Rusya, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Irak’ta da inşaat sektöründe faaliyet gösteriyor. Yıllar içerisinde; İstanbul Yeni Havalimanı, Erbil Duhok Su Tedarik Projesi, Türkiye- Kıbrıs Su Tedarik Projesi, İstanbul Bölgesi Doğal Gaz Çelik Boru Hattı, İstanbul D-100 Karayolu Metrobüs Hattı, Taksim Meydanı Yayalaştırma Projesi gibi bir çok altyapı işini aldı.

Demirören Holding, petrol ve sanayi sektörlerinde faaliyet gösteren şirketlerin en önemlilerindendir. Doğan Grubu, bugüne kadar Boyabat HEPP, Aslancık HEPP ve Galata WEPP hidroelektrik ve rüzgar enerjisi santrallerini inşa etti. Ciner ve Doğuş grupları da enerji ve madencilik sektörlerinde faaliyet gösteriyor.

Bunlar patronlar. Bir de yöneticilerine bakalım. Bu medya gruplarının başına konulan yöneticiler savcı beyin tabiriyle “kukla” olmadıkları için yönettikleri medya kuruluşları başarıdan başarıya (!) koşuyor. Örneğin bugünlerde sahipliği Ethem Sancak’tan Mehmet Cengiz’e geçen Star Medya Grubunun bir zamanlar başında bulunan Serhat Albayrak, Sabah ATV’nin (Turkuvaz Grup) Katar sermayesiyle satın alınmasının ardından bu grubun başına geçmişti. 1 milyar dolara satın alındığı günden bu yana sürekli zarar eden Sabah ATV, patronlarını zarar ettirirken CEO Albayrak ihya olmuş, Fındıkzade’deki kiralık daireden Şehrizar Konaklarına taşınmıştı.

İşte bunlar hep “kukla” değil “işini bilen yönetici” olmaktan. Bir zamanlar Türkiye’nin en büyük tirajına sahip Zaman Gazetesinin başındaki yöneticinin kiralık evde oturduğu haberleri medyaya düşünce, Albayraklar’ın gazetesinin haber müdürlüğünü yapan şahıs, “14 yıl 1 milyon satan gazetenin yayın yönetmenliğini yapmış birinin ev sahibi olamaması, kirada oturması tevazu değil suç şüphesidir” demişti sosyal medya hesabından. Ne diyelim adamlar haklıymış akarken küpünü doldurmamış olması büyük suç (!). Cezası da 3 defa ağırlaştırılmış müebbet hapis!..

[Mehmet Yıldız] 18.5.2017 [TR724]

Sanayici tefecide rehin [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Sanayici hiç bu kadar zelil ve aciz vaziyete düşürülmemişti. Batma riskini Hazine’nin üzerine yıkarak tahsis ettirdikleri 160 milyar lira tutarında krediye rağmen iflasların, icraların ardı arkası kesilmiyor. Haddi zatında 160 milyarlık paketten her sanayici istifade edemedi. O paketin yegâne gayesi referandum rüşveti babından yandaş isimleri kurtarmaktı.

Hükümete yakın iş adamlarına ait firmalar yüzde 100 battığı halde Hazine garantili kredilerle yüzdürülmeye çalışıldı. Diğer tarafta enflasyonla beraber artan maliyetlerle boğuşmaktan bunalan sanayiciler sahipsiz bırakıldı. Türkiye’nin kıymetsiz yalnızlığı ihracat ve turizmi yere serince ömrünü sanayiye adamış nice isim tefecinin eline düştü.

TEFECİDEN YÜKSEK FAİZLE BORÇ ALIYORLAR

El altından yüksek faizle borç veren tefeciler, sanayicinin elinde avucunda kalan her şeyi yüksek faiz mukabili rehin alıyor. Tekrar altını çizeyim: Sanayiciler işler yolunda giderken kendi hataları yüzünden bu hale düşmedi. Fâil, keyfî kararlarla şirketleri gasp eden, banka hesaplarına el koyan ve hukukî teminatı ortadan kaldırarak sermayeyi ürküten Adalet ve Kalkınma Partisi’dir (AKP).

40 senelik mazisinde simsarların kapısından geçmemiş iş adamları bile son çare olarak tefeciden yüksek faizle borç istiyor. Yükselen kur yüzünden döviz borçlarını ödemediği için malî darboğaza giren sanayiciler ya kepenk indiriyor ya da fabrikayı simsarların, tefecinin veya İstanbul Kapalı Çarşı’dan bazı kuyumculara teslim ediyor.

AÇIK SENET İMZALATIYORLAR

Borç mukabili imzalanan açık senetlerin ödenmesi imkân dahilinde değil. Ekonomi uçuşa geçse bir ihtimal. Amma velakin şirketlerin 203 milyar dolar net borçlu olduğu Türkiye’de herkes mevcudu muhafaza etme telaşında. Dört ayda 6,4 milyar liralık çek karşılıksız çıktı, bir o kadar da senet protesto edildi. Bankaların bilançoyu temizlemek için üç kuruşa satışa çıkardığı batık kredi tutarı ise 8 milyar lira. Sene sonuna kadar batık 15 milyar lirayı bulabilir.

İş âleminin yastık altı tasarrufları yüksek kur, yüksek enflasyon ve yüksek faiz üçgeninde pula döndü. Türkiye’nin sanayideki mevcudiyeti zaten vasıflı sayılmıyor. Böyle giderse endüstriden tamamen çekileceğiz. Meydan tamamen AKP’nin müteahhitlerine kalacak.

ORGANİZE SANAYİDE ARSALAR TEFECİNİN ELİNE GEÇTİ

Tefecinin, sanayinin teşviki için tahsis edilmiş organize sanayi bölgelerine kadar sirayet etmesi, muvakkat bir sendelemeden ziyade istihdam deposu tesislerin temeline dinamit konulduğunu gösteriyor. İhracatı, vergileri ve istihdamı sırtlayan organize sanayide giderek büyüyen bu malî yangının ekonominin toparlanmasını müşkül hale getireceği aşikârdır.

İnsan/firma bir kere düşmeye görsün. Tefeciler nakit sıkıntısı çeken sanayicinin kokusunu hemen alıyor. Sanayici darda, satış geliri (ciro) ile cari giderleri bile karşılayamıyor. Kredi için müracaat ettiği bankadan da ‘riskli görüldüğü’ daha doğrusu AKP’den referanslı olmadığı için eli boş dönüyor. Referandumun üzerinden bir ay geçti. Vaat edildiği gibi işlerin düzeleceği de yok. Leş kargaları için bulunmaz fırsat. Simsarlar, para babaları, tefeciler ve bazı kuyumcular organize sanayideki tesisleri yarı fiyatına satın alıyor.

KENDİ FABRİKASINA İKİ KAT KİRA ÖDEMEK!

Paradan para kazanmaktan başka marifeti olmayan tefeciler, sanayiciye tek şart koşuyor: Kiracı olarak fabrikada imalatı devam ettireceksin. Kira bedeli ise rayicin iki katı. Sanayici bu arada borçlarını ödeyip fabrikayı tefeciden geri alacağı ümidiyle teklifi çaresiz kabul ediyor. Böylesine insafsız ticaretten fabrikayı yüzde 50 ucuza alıp piyasadaki tutarın iki, hatta üç katına kiraya veren tefeci kazançlı çıkıyor. Kısa müddet sonra sanayici her şeyini borç aldığı simsarlara kaptırıyor. Kendisinin ve yakınlarının canını kurtardığına şükrediyor.

Tasvir ettiğim simsar düzeni binlerce sanayiciyi mağdur etti. Dişlerini kaybeden aslanın etrafını saran sırtlan misali dünün en gözde şirketlerine çullanan tefecilerin kendilerini sağlama almak için sanayicileri tehdit etme biçimiyle AKP ne kadar iftihar etse azdır!

Tefeciler, azıcık direnen sanayiciye, Hizmet Hareketi’ne mensup kişi ya da müesseselere reva görülen gaspın bir benzerine kendisinin de maruz kalabileceğini söylüyorlar: “Başına bir şey gelmesini istemiyorsan teklifimizi kabul et. Yoksa ‘cemaate yardım etti’ diye senin tutuklatırız. Bir telefonumuza bakar. Sen mahkemelerde derdini anlatana kadar aylar geçer. Fabrikana, mal varlığına el konulur. Tercih senin!”

SANAYİCİ DERDİNİ KİME ANLATSIN

Hukuk cari olsa, polis ve savcılar sabıka dosyası kabarık hırsız ve katillerin peşine düşse bu sözlere kimse pabuç bırakmaz. Ne hazin bir hal ki köpekler hür, taşlar adalet saraylarında esir! Kime derdini anlatacak sanayici. İsimsiz ihbar telefonları ile malul cadı avında binlerce insanın hayatı karartılırken, kadınlar doğumhane kapısından zindana atılırken hangi merci, sizin hakkınızı-hukukunuzu muhafaza edecek? Kadıyı kime şikâyet edeceksiniz? 50 bin dolar rüşvet alırken suç üstü yakalanan hâkimi hapse atan hâkimin de tevkif edildiği düzende adaletten bahsetmek hayli sakil kaçıyor.

Sanayinin son numuneleri de AKP’nin kurduğu yağma ekonomisinde kepenk indirirken hırsızlıkta hudut tanımadıklarını tescilleyen calib-i dikkat hâdiseler yaşanıyor. Geçenlerde bir işadamı bahsetti. Kendisine tanımadığı birinden bir elektronik posta gelmiş. Virüs olmasından şüphe etse de mailin üzerine tıkladığında açılan Excel tabloda bazı firma isimlerini, faaliyet kollarını ve adresleri görünce şaşkınlığı daha da artmış. Olup bitene bir anlam verememiş. Firmalardan birkaçını Google’a yazdığında işin aslını anlamış. Meğer Hizmet Hareketi ile gönül bağı olan işadamlarına ait olduğu için o firmalara el konulmuş.

TMSF EL ALTINDAN SATIŞ YAPABİLİR Mİ?

Güya Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na emanet edildi her bir şirket. Onların yer aldığı listeler ganimet malı gibi ortalıkta dolaşıyor. El altından, ihalesiz (değerinin dörtte biri fiyatına) satıştan haberdar etmek isteyen AKP’li yöneticiler tarafından bu listeler eşe, dosta e-posta ile gönderiliyor. Demek ki arada ‘yandaş’ olmayan kimselere de sehven gönderdikleri de oluyor! Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde görülecek davalarda delil olacak o maillerin sahipleri bilsin ki bu hesap öyle zannettikleri kadar kolay kapanmayacak!

Leş kargalarının sırtını sıvazlayan, yağma düzenini himaye eden siyasî irade olan AKP’nin, o kadar malı mülke idarî tasarrufla çöken Maliye Bakanlığı’nın, kendisine bağlı bir daire başkanlığıymış gibi mahkemelere talimat veren Adalet Bakanlığı’nın ve her kuruşunu muhafaza etmek mecburiyetinde olduğu şirketleri/gayrimenkulleri mafyanın eline düşüren TMSF bürokratlarının yaptıklarının hesabı er ya da geç sorulacaktır elbette. O tesislerin sahiplerinin zararı AİHM kararı ile son kuruşuna kadar tazmin edilecektir.

Amma velakin Türkiye asrın en organize hırsızlığında kaybettiklerinin yerine yenilerini uzun bir müddet koymaya muvaffak olamayacak. Hizmet Hareketi’ni bitirmek için yola çıkanlara tek kelime itirazda bulunmayanlara da uzanacak bu yangın. Zira alev yükseldiğinde ev, konak, köşk, havuzlu villa, semt, mahalle ya da Saray ayrımı yapmaz, kimlik ya da unvana bakmaz.

TÜSİAD O HAKARETLERİ UNUTTU, ERDOĞAN’I AĞIRLIYOR

Sanayici tefecinin elinde rehinken patronlar kulübü TÜSİAD, 18 Mayıs 2017 Perşembe günü Yüksek İstişare Konseyi’nde (YİK), Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ı ‘onur konuğu’ olarak ağırlayacak. Koç, Sabancı, Boyner, Dinçkök, Özyeğin, Eczacıbaşı ve Şahenk gibi aileler, kendilerini Gezi hâdiselerinin finansörü ve dış mihrakların uzantısı olmakla itham eden Erdoğan’ı bugün esas duruşta dinleyecek. Yedikleri hakaret yanlarına kâr kaldı. Sermayenin sefaletini seyredeceğiz…

İnsanların üç kuruş dünyalık uğruna iki büklüm olduğu şu iklimde birileri hâlâ hukuk devletinden, mülkiyet hakkından, kuvvetler ayrılığından ve hassaten ‘Gezi ruhu’ndan bahsettiğinde sükût ediyorum. Nitekim demokrasi uğruna samimi mücadele verenlerin hatırı var!

Neyse ki “Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz asla.” diyebilen hakiki demokratlar var!

[Semih Ardıç] 18.5.2017 [TR724]

Terör bahane görüntü şahane [Tarık Toros]

Türkiye’de işler hayli zamandır görüntüyle, şovla yürüyor. Bir cumhurbaşkanının, AKP’ye katılacağı gün, Saray’dan birkaç kilometrelik parti genel merkezine yolculuğu, canlı yayın helikopterleriyle 48 kanaldan canlı veriliyorsa, politika bitmiş, görüntü dönemi başlamıştır. Misal, geçen hafta sonu Çin’deki liderler zirvesinde ne olduğu da önemli değildir. “Devlet töreniyle karşılanma” ayrıcalığı, manşet için yeter de artar. Mühim olan karşılanma değil, göze sokulacak görüntüdür. Karşılanma çok önemliyse, Cumhurbaşkanı’nı ABD’de protokol müdür yardımcısı karşıladı, bunu da yazsalar ya. Görüntü iyi olmayacağı için kimse bahsetmedi.

DAMATLAR KARŞI KARŞIYA

Görüntü ve şovla götüren bir iktidar için vereceği her fotoğraf önemlidir. İçeriğin ehemmiyeti yoktur. Misal, Beyaz Saray’da ABD Başkanı ile heyetler arası görüşmelerde “Neden Türk Genelkurmay Başkanı masada da, ABD Genelkurmay Başkanı yok?” diye kimse sormaz. MİT Müsteşarı masadadır, ABD’li mevkidaşı CIA Başkanı yoktur. Yine, daha önce bu tür görüşmelere Enerji Bakanı katılmadığı halde, bu defa Enerji Bakanı masadadır, “damat” kontenjanından. Mühim olan görüntüdür. Damat bakanın, mütekabiliyet esasına göre Başkan’ın damadının karşısına oturtulmasına ise kimse temas etmez, edemez.

GERÇEĞİN TERAZİSİ ŞAŞTI

2016’nın sözcüğü, Post-truth. Fakat daha çok 2017 ve sonrasına damga vuracağı aşikar. Siyasetle gerçeklik arasındaki ip koptu. Gerçek ertesi bir dönem bu! Halka yalan söyleniyor. Doğrular duyulmuyor. Vatandaş sorgulamıyor. Gerçeğin terazisi şaştı. Türk milleti, kendine sunulanı kabul ediyor. Çünkü ona inanmak istiyor. Aksini işitmek, bilmek de istemiyor. Medya denetimi yok, teyit mekanizması çalışmıyor. Siyaset aktörleri ile gerçek arasında bağ kalmadı.

HALKA BAŞKA DÜNYAYA BAŞKA

Bakın ABD’deki açıklamalara, daha güzel örnek bulamazsınız. İki liderin basın toplantısında, Erdoğan “Terörle mücadelede geçmişte yaşanan hataları telafi edecek adımların devamının geleceğini umut ediyoruz” diyor. İngilizce tercümede, Trump ve tüm dünya şöyle dinliyor: “Terörle mücadeleyi sürdürme açısından, geçmişte yaşanan hataları tekrar etmeyeceğiz.”

ALENEN CANLI YAYINDA POLİTİKA

Yine, Erdoğan “YPG ve PYD terör örgütlerinin hangi ülke olursa olsun muhatap alınması bu konuda küresel düzeyde olan mutabakata kesinlikle uygun değildir” diyor. Tercümede, “terör örgütleri” denmeden, “YPG ve PYD’nin bölgede dikkate alınması” biçiminde veriliyor. Yani, Türkçe konuşan vatandaşlar duymak istediğini duyuyor, dünya ve ABD de istediğini alıyor. Post-truth tam da bu işte. Eskiden içeride başka, dışarıda başka konuşulurdu. Yani, Türk tarafı muhatabına derdi ki, “Benim çıkıp kendi kamuoyuma durumu izah etmem zor, sizi kürsülerden biraz hırpalayacağım, buna kulak asmayın.” Şimdi bunu da bir kenara bırakmışlar, alenen canlı yayında, tercüme marifetiyle, içeriye ve dışarıya farklı mesajlar veriliyor. Gazetecilik bittiği için de Türkiye’de bunu kritik eden yok.

PAPAZI VERİRLER Mİ?

ABD ziyaretinin tek somut sonucu var: ABD tarafı, Protestan cemaatine ait İzmir Diriliş Kilisesi Pastörü Andrew Craig Brunson’ın bir hafta içinde serbest bırakılması talep etti. Brunson, geçen 9 Aralık’ta, gizli tanık ifadesi üzerine “FETÖ” iddiasıyla tutuklanmıştı. Başkan Yardımcısı Mike Pence bile tweet atarak bunu vurguladı, belli ki bastırıyorlar. İddia o ki, Türk tarafı, bunun karşılığında bir yılı aşkındır ABD’de tutuklu Reza Zarrab’ın iadesini istiyor. Bundan doğal bir şey yok; Reza Zarrab, 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet dosyasının 1 numaralı sanığı. Haliyle malum siyasal iktidar için hayat memat meselesi.

BİR KORUMA KLASİĞİ

O arada, Cumhurbaşkanılığı korumaları, Erdoğan aleyhine slogan atanlara saldırdı. Bu bir rezalettir. Erdoğan-Trump görüşmesinden sonra “kim ne yazmış” diye tararken, pek bir şey bulamayıp, BBC’de, AFP’de, Guardian’da, CNN’de, Russia Today’de, El Cezire’de, Telegraph’ta, New York Times’ta bu görüntüleri seyrettim ve ülkem adına bir kez daha utandım. Dedim ya, maksat görüntü olunca, konuşulması gereken unsurlar üzerinde durulmuyor. Zarfın içindekine değil, zarfa bakılıyor. Şov görüntüleri servis edilirken, koruma terörü görüntüleri atlanıyor. Yaşasın post-truth, ne diyeyim.

[Tarık Toros] 18.5.2017 [TR724]

Bir hışımla geldi geçti: Korumaları Erdoğan’dan daha popüler oldu [Adem Yavuz Arslan]

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 1 günlük Washington seyahati yine skandallarla sonuçlandı. Yine diyorum çünkü tam bir yıl önceki ziyaretinde de Erdoğan’ın korumaları Washington’da Brookings Enstitüsü’nde terör estirmiş, dönemin başkanı Obama, canlı yayında tepki göstermek zorunda kalmıştı.

O gün aralarında benimde bulunduğum gazetecilere saldırmışlar, yaşanan skandal günlerce ABD medyasının gündemini meşgul etmişti.

Yazıyı yazdığım saatlerde Washington Emniyeti basın toplantısı ile dünkü saldırıya dair detayları Amerikan medyası ile paylaşıyordu. Açıklamaya göre saldırıya dair FBI ile ortak soruşturma yürütülüyor. Aynı saatlerde Washington Belediye Başkanı Muriel Bowser açıklama yaparak saldırıya tepki gösterdi. Washington’a her gün çok sayıda lider, devlet başkanı gelir fakat böyle bir soruşturmaya konu olan ülke olmamıştı.

Erdoğan’ın ayrılmasından bu yana geçen sürede ABD siyasetinde ve medyasında konuşulan tek konu bu. Haber bültenleri Erdoğan’ın korumalarının göstericilere uyguladığı şiddetin görüntüleri ile dolu. Sosyal medya ise tabiri caizse yıkılıyor.

ABD siyasetinin önemli isimleri tepkilerini sosyal medyadan paylaştı. ABD’nin eski BM Büyükelçisi Samantha Power ve Senator John McCain ilk gözüme çarpanlar oldu. Medya da yapılan yorumlar ise Türkiye’nin itibarı adına üzücü. Zira geniş bir protesto kültürü olan bir ülkede özellikle yaşlı adamlar ve kadınlara yapılan bu barbarca saldırı şok etkisi yapar. Nitekim öyle de oldu. Tüm yorumlar şu şekilde “Washington’da bunları yapanlar acaba kendi ülkelerinde neler yapıyordur ?”

LOBİCİ DEĞİL SİHİRBAZ LAZIM

Dünkü yazıda detayları anlatmıştım. Erdoğan zaten Washington’da hoş karşılanmadı. Ünlü insan hakları kuruluşu Human Rights Foundation (HRF) tam sayfa ilan vererek Erdoğan’a ‘hoş gelmedin’ dedi. Çok sayıda makalede Erdoğan’ın insan hakları ihlallerine dikkat çekilerek Trump yönetiminden tepki göstermesi talep edildi. Amerikan Senatosu ve Temsilciler Meclisinden onlarca siyasetçi Trump’a mektup yazarak Erdoğan’ın uyarılmasını talep etmişti. Böyle bir ortamda, üzerine bu saldırı Türkiye’ye yönelik eleştirileri haklı çıkarmış oldu. Bu arada dünkü saldırıya dair skandallardan birisi de Havuz medyasının yayınlarıydı. Tüm dünyanın gözü önündeki saldırının haberini -Yenişafak mesela- “Taşkınlık yapan gruba Amerikan polisi müdahalede yetersiz kalınca Cumhurbaşkanlığı korumaları yardım etti” diye verdiler.

Erdoğan rejimi, Washington’da ki itibarını düzeltmek için çok sayıda lobi şirketi ile anlaşıyor. Son olarak 1.1 milyon dolara PR şirketi Burson-Marsteller ile anlaşma yapıldı. Aralarında New York eski belediye başkanı Giuliani’nin şirketi dahil çok sayıda lobi şirketine milyonlarca dolar para akıtılıyor. Ancak yaşanan rezaletler ve Türkiye’de ki insan hakları ihlallerini kapatmak için lobi şirketi değil sihirbaz filan tutmaları gerekecek gibi.

ERDOĞAN NE ALDI NE VERDİ ?

ABD siyaseti ve medyası için Erdoğan’ın seyahati öncelikli gündem değildi. Başkan Trump skandalları ile ABD’yi sarsıyor. FBI Başkanı Comey’i kovması günlerdir tartışma konusuydu. Hemen ardından Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov ile Beyaz Saray’da yaptığı görüşmede ‘çok gizli’ istihbari bilgileri Ruslar’a verdiği ortaya çıktı. Bu uluslararası bir skandaldı çünkü istihbaratın kaynağı İsrail’di. Düşünün başka bir ülke ile istihbari anlaşma kapsamında bilgi paylaşıyorsunuz, müttefiğiniz olan ülkenin başkanı sizin istihbaratınızı ‘karşı tarafa’ sızdırıyor. ABDli güvenlik uzmanları yaşanan skandalı tarif etmekte zorlanıyor. Erdoğan ile Trump görüşmesi sırasında ABD’nin birinci gündem maddesi buydu. Zaten soru alınmayan Erdoğan Trump görüşmesi sonrası gazeteciler hep bir ağızdan Rusya skandalına dair sorular sordular. Trump cevap vermedi ama rahatsızlığı yüzüne yansımıştı.

Trump’ın bu skandalları konuşulurken bir yenisi patladı. Trump, FBI Başkanı Comey’den General Flynn’e dair soruşturmayı kapatması istemiş. Flynn için ‘tanırım iyi çocuktur’ tanımlaması yapan Trump’ın bu talebi skandal çünkü süren bir soruşturmaya alenen müdahale. Türkiye’de biz alışığız böyle şeylere. Hırsızı yakalayan polisler, savcılar tutuklanır ama Amerika’da köklü bir demokrasi geleneği var ve hukukun üstünlüğü ‘kutsal’ bir konu.

Dolayısıyla Erdoğan’ın ‘tarihi dönüm noktası’ olarak tanımladığı seyahatin ABD siyaseti ve medyası için çok bir önceliği olmadı. Erdoğan’da zaten medya dan kaçmak için özel çaba sarf ettiği için Türkiye gündemde kendine yer bulamadı. Dayak skandalı hariç. Peki Erdoğan ne aldı ne verdi?

Beyaz Saray’dan yapılan resmi açıklamaya göre Trump -pek de diplomatik lisana uygun olmayan bir şekilde- kasım ayından bu yana tutuklu olan papaz Andrew Brunson’un ‘derhal’ serberst bırakılmasını istemiş. Sızan haberlere göre Trump iki kez , başkan yardımcısı Pence’de bir kez papaz konusunu açıp ‘bir an önce serbest bırakılmalı’ demişler. Böylece, Türkiye’de yargının Saray’ın kontrolünde olduğu tüm dünyaya ilan edilmiş oldu.

Öte yandan sadece bu durum bile Türkiye ile Amerika arasındaki uçurumun bir başka göstergesi. Çünkü Erdoğan YPG, Zarrab ve Gülen gibi başlıklarla gelirken ABD tarafı ‘o konuları açma, ayrıca Papaz’ı da derhal bırak’ modunda.

Erdoğan’ın Zarrab meselesini Beyaz Saray’da ki ilk 20 dakikalık görüşmede açtığı öğrenildi. Gülen’i yemekte gündeme getirdiğini söyledi. Fakat her iki konuda ABD tarafından en ufak bir ima dahi yapılmadı ki bu önemli bir gösterge. YPG meselesinde de Trump’ın duruşu değişmedi zira bu stratejik bir tercih ve  sadece Trump’ın değil Amerikan devletinin tercihi.

FOTOĞRAF DIŞINDA BİR ŞEY GÖZÜKMÜYOR

Şu anda elde bir fotoğraf var. Trump ile verilen fotoğraf -referandum tartışmaları sonrası- önemliydi. Erdoğan istediğini aldı. Zarrab konusunu gündeme getirdi ve kendisi için ne kadar hayati öneme sahip olduğunu gösterdi. Bu arada Erdoğan’ın Zarrab için bastırması ABD medyasının bürokrasisinin de dikkatinde. Eminim Zarrab davası artık daha yakından izlenecek. YPG ve Gülen konusunda ise ABD tarafı duruşunda bir değişiklik yapmadı. Erdoğan için başarı hanesine eklenecek şeylerden birisi de siyasetin, medyanın, sivil toplumun bu kadar sert tepki göstermesine rağmen Trump tarafından Beyaz Saray’da ağırlanmayı başarabilmesiydi denebilir. Çünkü Trump dışında Erdoğan’a sempatiyle yaklaşan ikinci bir grup yok.

Dünkü koruma terörü sonrası şunu söylemek mümkün. Erdoğan’ın bir günlük kısa seyahatinde korumaları Erdoğan’ın önüne geçti. Erdoğan bir daha Washington’a ne zaman gelir, gelirse nelerle karşılaşır kestirmek zor.

[Adem Yavuz Arslan] 18.5.2017 [TR724]