Almanya'daki Talebe Evleri [Abdullah Aymaz]

Öğrencilik yıllarında Üstad Hazretlerinin Eski Said dönemine ait henüz yeni harflere aktarılıp basılmamış olan eserlerinden elime geçenlere yoğunlaşıp anlamak istiyordum. 

Yabancı bir özel ismin Osmanlıca yazılışını okuyamamıştım. Edebiyat dersimizde hocamız merhum Fuat Edip Baksı, Alman Milli Eğitimi ile ilgili bir anekdot anlatıyordu:  

“Bir gün meşhur Alman  devlet adamı Hindenburg bir yerden dönerken bir köy ilk okulunu ziyaret etmiş. Fakat öğretmen, bildiği ve tanıdığı halde, hiç oralı olmamış, ciddi bir şekilde dersine devam etmiş. Ders bitip  öğrenciler sınıfı boşaltınca, öğretmen her türlü saygıyı gösterip kendisini selamlayınca, Hindenburg niçin böyle davrandığını soruyor.  

Öğretmen‚ 
‘Efendim, biz öğrencilere;  -En büyük Tanrı, sonra da öğretmendir, diye telkin ediyoruz. Eğer onların yanında ben sizin önünüzde eğilseydim. Bu telkine ters düşmüş olurdum. Kusura bakmayın‘ demiş.” 

Fuat Edip Bey bunu söyleyince, “Hocam, bu Alman Devlet adamının ismini tahtaya yazar mısınız? ” diye istirham ettim. O da yazdı. Benim problemim çözülmüş oldu. Ama buradan ben Almanlar o dönemde eğitimi, dinî ve ahlâkî anlayışlarla bağdaştırarak verdiklerini de anlamış oldum.  

Şimdi de arkadaşımız Eyüp Bey'den, meselenin yeni bir boyutunu öğrendim. Almanya’da demokrasinin ve insan haklarının yerleşmesinde, teknik ve teknolojik gelişmelerin sağlanmasında çok büyük önemi olan “Talebe Evleri” meselesi… 

Şimdi bu hususu okuyalım, bizim için de bu çeşit evlerin ne kadar önemli olduğunu anlamaya çalışalım. 

Eyüp Bey diyor ki: 

Almanya demokrasi tarihinin başlangıcının en önemli olaylarının başında tartışmasız 18.10.1817 tarihinde Almanya genelinden gelen 500 Üniversite talebe birlikleri temsilcileri katılımıyla gerçekleşen ve Wartburgfest olarak tarihe geçen Wartburg toplantılarıdır. 

Parçalanmış olan Alman devletlerinin birleşmesini isteyen talebeler, her bir grubun farklı renklerde armaları olmasına rağmen, hep beraber birliğin renkleri olarak daha sonra Alman bayrağının da renkleri olan siyah-kırmızı-sarı renklerinden oluşan kuşaklar ve bayraklarla birlik mesajları verdiler. 

1848 tarihinde Frankfurt‘ta kurulan ilk Meclisin Meclis Başkanı olan Heinrich von Gagern Wartburg görüşmelerinin de gerçekleşmesini sağlayan önemli aktörlerinden biriydi.

Toplantı mekanının Wartburg olması da manidardır. Bu olaydan 300 sene önce aynı yerde Martin Luther İncil’i ilk defa Almanca’ya çevirmiş ve talebelerinin deyimine göre, Almanca’ya birleştirici bir kimlik kazandırıp, yabancı hakimiyetlere karşı bir sembol haline gelmişti. 

Meşrutiyet isteğini de içeren 35 maddelik Wartburg deklerasyonun akabinde olan gelişmelerin neticesinde 1848 yılında Frankfurt'ta ilk Meclis kuruldu ve 1871 yılında Bismarck’ın öncülüğünde meşrutiyet olarak Alman İmparatorluğu kuruldu. 

Bismarck da zamanında bir talebe birliği mensubuydu ve vefatına kadar da bağlı bulunduğu “Corps Hannovera Göttingen” Talebe Birliği'ni her yönüyle desteklemiştir.

Bu tarz evlerin kurulduğu dönemlerde, Almanya’nın farklı bölgelerinden Heidelberg gibi üniversite şehirlerine talebeler gönderilirmiş. Her bölgeden insanlar himmetleri ve yardımlarıyla kendi bölgelerinden gelen talebeler için evler tutar, o evlerde de ders verecek hocaların ücretlerini karşılarlarmış. Bu sebeple evlere genelde gelen talebelerin bölgelerinin isimleri verilirmiş. 

Mesela Karlsruhe’den gelenlerin evi “Karlsruhensia” veya Thüringen eyaletinden gelenlerinki “Thuringia” gibi. 

Bu talebeler bazı zamanlar saldırılara ve gaspa maruz kaldıklarından, genelde eskrim talim etme aralarında bir adet haline gelmiş. Bugün bile bazı evlerde kalabilmenin bir şartı eskrim öğrenmek ve eskrim imtihanından geçmektir. Eskrim talimi sırasında bazen eskrimin yüze isabet etmesinden dolayı oluşan yara izi talebeler arasında bir onur işareti sayılmaktadır. 

Mesela Allianz sigorta şirketi eski genel müdürü Henning Schulte-Noelle’nin sol yanağındaki büyük yara izi böyle bir talim sırasında oluşmuştur. Fakat bunun yanında eskrimi şiddet aleti olarak gören ve evde kalmak için gerekli görmeyen evler de var. 

Her bölgenin ve her siyasi ve dini görüşün Almanya genelinde birçok evleri bulunmakta. Bütün evlerin ortak özelliği ise, kurucuların sahip oldukları değerlere bağlılık ve bu değerler doğrultusunda hizmet etmeye hazır olmak bu evlerde kalmanın önşartı.

Alman tarihine bakıldığında, tanınmış birçok kişi bu tarz talebe birliklerinde ve talebe evlerinde yetişmiştir. Bunların bazıları şunlar:
- Prens Bismarck
- Ferdinand Porsche (Porsche arabalarının kurucusu)
- Kai Diekmann (Bild gazetesi GYY)
- Henning Schulte-Noelle (Allianz Sigortası eski genel müdürü)
- Eberhard Diepgen (Berlin eski belediye başkanı)
- Friedrich Nietzsche (Alman filozof)
- Carl Bosch (Nobel ödüllü alman kimyacı, mühendis ve Bosch şirketinin kurucusu)
- Gustav Stresemann (Weimar Cumhuriyeti döneminde Alman imparatorluk şansölyesi)
- Winfried Kretschmann (Baden-Württemberg eyalet başbakanı)
- Papa 16. Benedikt
- Edmund Steuber (Bavyera eski başbakanı)
- Jürgen Rüttgers (NRW eski başbakanı)
- Roland Koch (Hessen eski başbakanı)
- Armin Laschet (NRW başbakanı)
- Thomas Gottschalk (Televizyon program yapımcısı)
- Konrad Adenauer (Almanya eski Başbakanı)
- Prof. Alois Alzheimer (Nörolog, Alzheimer hastalığının kaşifi)
- Friedrich Naumann (eski Alman politikacı)
- Helmut Schmidt (Almanya eski Başbakanı)
- Eduard Schnitzer Emin Paşa (Osmanlı’nın ordusunda doktor ve sonrasında Sudan valisi) 

Bunlar ve bunların yanında birçok ünlü insanları yetiştiren talebe evlerinin birinden bir sunum yapmak üzere davet edildim. 

Bu ev şu an Heidelberg’de bulunan 29 talebe evinden biri. Evin “büyüğü” veya “abisi” diyebileceğimiz “Senior”u olan kişi ile yaptığım öngörüşmede, senede bir kere bu evden mezun olan “Altherren” dedikleri eski abiler toplandıklarını ve bu sene İslam hakkında bir sunum istediklerini söyledi. 

Bu arada evin işleyişi ile ilgili bazı bilgiler verdi. 

Evin tarihçesi 1882 yılına dayanıyor. O zamandan beri ”Verein Deutscher Studenten”  talebe birliğinin Heidelberg temsilciliği olarak talebe yetiştirmekte. Bu ev daha çok liberal ve evrensel insanî değerlere bağlılıklarından dolayı, talebelerinin arasında farklı din ve milletten insanları da bulunmakta.

Evde haftalık istişareler yapılmakta. İstişareler neticesinde ev sakinlerinin vazife paylaşımı kararlaştırılmakta. Talebelik süresince devam eden eve bağlı vazifeler, mezuniyetten sonra sona ermemekte. Mezunlar yaşlılar diye tercüme edebileceğimiz “Altherren” diye anılmakta. Genelde ölene kadar eve bağlılıkları ve maddi destekleri devam etmekte. Bu şekilde evin ve talebelerin ihtiyaçları giderilmekte.

Bu ev sadece erkeklerin oturduğu bir ev. Senior’un anlattığına göre, şu an Heidelberg’de 25 erkek evi, 3 tane de bayan evi bulunmakta.

[Abdullah Aymaz] 12.6.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Kur'anlaşmak - (2) [Dr. Hüseyin Kara]

Bu ikinci bölümde Kur’anlaşma konusunun son üç farz-ı kifaye olan maddeleri açıklanacak ve böylece yedi madde tamamlanmış olacaktır. 

5-KUR’ANI BAŞKALARINA ÖĞRETMEK:

Yeryüzünün en hayırlı insanı olma seviyesi Kur’anı başkalarına öğretme gayret ve fedakarlığı ile elde edilebiliyor. Efendimiz aleyhisselam’ın ''İnsanların en hayırlısı Kur’anı öğrenen ve öğretendir'' hadisinden bunu anlamaktayız. Kadın-erkek her müslümana Kur’an okumayı öğretme işi toplumların üzerinde farz seviyesinde bir görevdir. Yapılmadığında da toplumun bütün fertleri sorumluluktan kurtulamazlar. Fakat yeterince bu işe insan tahsis edilmesi halinde bu görev tam anlamıyla ifa edilirse geri kalanlar sorumluluktan kurtulurlar. Ana dilleri Arapça olmayan veya kullandıkları alfabe arap harflerinden oluşmayan Müslüman milletlerin evlatları hususi bir gayret olmadan  Kur’ana ulaşmaları ve onu doğru okumaları kolay değildir. Hele devlet  Kur’an okutulması taraftarı değil hatta karşısında ise işin ne kadar daha zorlaşacağını otuzlu-kırklı yılların nesline sormak lazım. Bütün zor şartlara rağmen o talihsiz yılların kahraman hocaları her şeyi göze alarak yeni nesle Kur’an okutma gayretleri her türlü takdirin üstündedir. Ahırlarda, samanlıklarda geceleri çocuklara Kur’an okutmaktan tutun da jandarmanın gidemeyeceği mezra ve yaylalara kadar gözden ırak mekanlarda Kur’an okutmaya devam etme ısrarının nasıl bir fedakarlık ve cesaret ürünü bir iş olduğunu bugün bizler takdir etmekten aciziz. O yıllarda şehirler daha sıkı kontrol altında tutulduğu için çok sıkıntı yaşayan vefakar hocalar her türlü tedbiri alarak Kur’an okutmaya devam ederken bazıları da hapse atılıyordu. Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hazretleri için anlatılan bir olayda; Kur’an okutma tedbirleri arasında talebeleri ile uzun tren yolculukları yaparak onlara Kur’an öğrettiği söylenmektedir. 
         
Kur’an okumanın ve okutmanın yasak, hatta Kur’an bulundurmanın suç sayıldığı bir dönemden bugüne kalan acı hatıralar bir milletin Kur’anlaşmasına çok ciddi engeller oluşturdu. Bu arada nice kadın-erkek Müslüman Kur’anın orijinal metni ile hiç tanışamadan ölüp gittiler. Bir Müslüman için bundan daha acıklı bir sahne olamaz. Bir mümin düşünün ki kendi inandığı dinin kutsal kitabının orjinalini okumaktan mahrum yaşıyor ve o hal üzere ölüyor. Bunun suçu öğrenmeyende mi, öğretmeyende mi yoksa öğrenme ve öğretmeyi yasaklayanda mı?  Bütün bu ve bunun gibi soruların cevapları defterlerin uçuştuğu mahşerde belli olacak.
  
6-KUR’ANI BAŞKALARINA ANLATMAK:

Kur’anı başkalarına anlatmak onu anlamakla doğru orantılıdır. Zira Kur’anı doğru olarak anlamayan onu başkalarına anlatamaz. Bazen anlayan da anlatma ihtiyacı hissetmez. Halbuki bu görev de farz-ı kifayedir. Yani bir Müslüman toplumda bu kutsî görevi sürekli ifa edecek yeterli ve de yetkin insanların bulunması bir zarurettir. Hatta bu mukaddes görevi ifa edecekler harbe bile iştirak etmezler dinimize göre. Kur’anın dellallığını yapmak, pek çoklarının ellerini gevşettikleri bir zamanda buna ısrarcı olmak her babayiğidin karı değildir. Bir toplumda din sadece bir kültüre dönüşmüş ve dinin içi boşaltılmış, muhtevası kaybolmuş ise bu toplum ancak doğru bir Kur’an anlatımı ile dirilebilir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri'nin bu sahadaki feryatları ortalığı velveleye verecek kadar güçlü olmuştur. Zira o geçen asrın müceddidi olarak Kur’anı yepyeni ve taptaze bir üslupla anlatmaya muvazzaf bir isim olarak bu feryadında çok samimi idi. Şartların ve ortamın namüsaitliği bu feryat karşısında Temmuz'un sıcağına maruz kalan karlar gibi erimeye mahkum olmuştur. Bunun da bedelini talebeleri ile beraber fazlası ile ödemiştir. 

Kur’anı başkalarına anlatma konusunda hedef sadece Kur’anı yeterince tanıyamayan Müslümanlar değil; aynı zamanda Kur’andan haberdar olamamış bütün insanlara anlatma mecburiyeti de müslümanın omuzlarında şerefli bir görevdir. Buna ilaveten Kur’anı yeterince tanıyamamaktan veya aleni düşmanlıktan kaynaklanan sataşma ve itirazlara da muknî cevaplar bulmak mümince bir duruştur. Bu konuda Üstad Bediüzzaman Hazretleri her iki cenaha birlikte seslenerek; Müslümanları kitaplarına sahip çıkmaya çağırırken, Kur’an düşmanlarını da susturacak ve onları ilzam edecek çok güçlü beyanları olmuştur. Kur’ana bütüncül bir nazarla bakmak her halde böyle bir şey olsa gerektir. Neden olmasın ki: Allah’ın en son peygamberi ile gönderdiği ve kendisinin koruduğu İslam dininin biricik kaynağı olan Kur’an-ı Kerim'i anlama ve anlatma zorluğu veya imkansızlığı düşünülemez. Zaten Kur’an kendi kendini anlatıyor. Bize düşen o mukaddes sese kulak verip duymayanlara da duyurmaktır. 
            
Bu günün teknolojik imkanlarının da Kur’anı başkalarına anlatmada çok büyük fırsatlar sunduğu dikkate alınınca hiçbir müslüman artık mazeretlerin arkasına sığınmasına yer bırakmamıştır. Geride sadece iki şey kalıyor. Birincisi iyi bir Kur’an kültürü, diğeri de bu iş için dertlenmek. Kur’an ile alakalı kime neyi nasıl anlatabileceğimizi planlamak ve yapmak.

7- KUR’ANI YAŞATMAK:
      
Kur’an yaşayanlara indirilen ve kendisi de zamanın ihtiyarlatmaya gücü yetmediği bir ilahî kitap olması itibarı ile getirdiği düsturları hayata hakim kılınınca toplumları dirilten bir özelliğe sahiptir. Dünyada yaşarken Kur’anlaşamayan ölü gönüller gerçekten öldüklerinde Kur’an onlara ne katkı sağlayabilir ki? Onun hakkında nasıl şahitlik yapabilir ki. Ona kabirde nasıl enis ve yoldaş olabilir ki?
      
Dünyada yaşarken 24 saatlik gün dilimleri halinde bir ömür tüketiyoruz. Aylar ve yıllar bu günlerin birikmesi ile oluşuyor. Dolayısıyla ibadetlerimiz de günlük olarak, aylık olarak ayarlanmıştır. Bütün bu zaman dilimlerinde Kur’an müminin hayatında nasıl yer almalı ki insan Kur’anlaşabilsin. Mümin kendisi Kur’anla yaşadığı gibi başkalarını da Kur’anla yaşatmak için nasıl bir gayretin içinde olmalıdır.
        
Hayatta Kur’anı yaşatmak tabirinden iki şey anlıyoruz. 

1- Kur’anın kendisi ile olması gereken mümince iyi bir iletişimin kurulmasını sağlamak. 

2- Kur’anın ahkamının toplumda yaşanması için gösterilen gayret ve faaliyetler. 

Kur’an bu yönü ile diğer müharref kutsal kitaplardan ayrılır. Diğer kitapların, hatta İslamın dışındaki diğer dinlerin ahkamı toplumların yaşantılarından çoktan ellerini çekmişler. Zira o kitapları sonradan dizayn eden eller onları  yaşanan hayatın dışına çıkartmak sureti ile onları ölüme mahkum ettiler. Kur’an ise yaşayan insana hayatta iken söyleyeceği çok sözü ve yaptıracağı da çok işi vardır. Onun için müminler Kur’anı yaşatırken kendilerini de yaşatmış oluyorlar. Kur’anın ön görmediği bir hayat veya Kur’ansız bir yaşantıya gerçek bir hayat denemez. Bu da ancak Kur’an merkezli bir eğitim sisteminin uygulanması ile mümkün olacağına şüphe yoktur.

Efendimiz aleyhi ekmelüttahaya ''Gerçek Kur’anın okunmadığı ev kabir sayılır'' buyurmakla Kur’anın olmadığı dil, Kur’anın olmadığı gönül ve Kur'anın gerçek değerini bulamadığı toplumlar kabir karanlığına düçar oldular demektir.  Bunların yeniden Kur’anla diriltilmesi her zaman olduğu gibi günümüzde de mümkündür. Kur’an öyle bir hayat ve ışık kaynağıdır ki 14 asırdan beri kim onu önüne almışsa o yolla saadet-i dareyni bulmuştur. Kimler de bu hayat ve ışık kaynağından mahrum kaldıysa onlar da bocalamaktan kurtulamamışlardır.

SONUÇ: 21. YÜZYIL VE KIYAMETE KADAR İNSANLAR ANCAK KUR’ANLAŞIRLARSA KURTULURLAR , ÖNCE MÜSLÜMANLAR SONRA DİĞERLERİ.

[Dr. Hüseyin Kara] 12.6.2017 [Samanyolu Haber]
huseyinkara1953@hotmail.com

Engizisyon devrine mi geri döndük, bu ne irticadır? [Ali Emir Pakkan]

Yıl 1964. 27 Mayıs kanlı darbesinin üzerinden sadece 4 yıl geçmiş. Yassıada’da başbakan ve iki bakanı idam eden heyet ödüllendirilmiş, önemli makamlara getirilmişler.

İşte o günlerde Yargıtay’da Nur talebeleri ile ilgili bir temyiz duruşması vardır. Avukatlar dışında kimsenin alınmadığı salonda Yassıada Mahkemesi’nin başsavcısı Ömer Altay Egesel mahkeme savcısıdır. Davanın avukatı, 40 dakika savunma yapar. Elindeki belgeleri sunar ve bunların zapta geçirilmesini ister. Bu talep Egesel’i kızdırır. İki eliyle masayı tutup yüksek sesle, “Neye güveniyorsun!” diye çıkışır. Avukat, duruşunu bozmadan çantasını alır ve içinden yanında sürekli taşıdığı kefenini çıkarıp masanın ortasına fırlatır ve: “İşte buna güveniyorum!” der. Bu cesur avukatın ismi Bekir Berk’tir.

Berk’in Risale i Nur talebelerinin avukatlığını üstlenmesi de ilginçtir. 1958’de Demokrat Parti iktidarının artık son dönemleridir. Ankara’da bazı Nur talebeleri gözaltına alınır. Suçları, bir bildiri hazırlayıp, bastırıp dağıtmaktır! Berk, Nur talebelerinin savunmalarını milletvekili Dr. Tahsin Tola’nın teklifi ile üstlenir. Ankara hapishanesinde Zübeyir Gündüzalp, Tahiri Mutlu ve diğer Nur talebeleri ile görüşür. Mahkemede neler yapacaklarını, nasıl ifade vermeleri gerektiğini anlatıp sorar; “Benim dediklerimi yaparsanız sizi bu hapisten kurtarırım. Ben sizi mi kurtarmaya çalışayım yoksa davanızı mı savunayım?” Aldığı cevap onu bütün davaların avukatı yapmaya yetecektir: “Bekir Bey, biz önemli değiliz, sen davamızı mahkûmiyetten kurtar o yeter! Davamızın beraat etmesi uğruna biz hapiste kalmaya razıyız.”

Nitekim, avukat Bekir Berk’in savunduğu Ankara davasındaki Nur talebelerinin hepsi beraat eder. Daha sonra Bediüzzaman, Berk’e hem Ankara’da hem de İstanbul’da vekaletname verir.

1926 yılında Ordu’da doğan Berk, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1951 Şubat ayında mezun olur. Avukatlık stajını İstanbul’da tamamladıktan sonra İstanbul Barosu’na kaydolur. Avukat Bekir Berk, Milliyetçiler Birliği ve Türk Kültür Ocağı başkanlıkları yapmış, Komünizme Karşı Mücadele Dergisi’ni çıkarmış idealist bir gençtir. Avukat Berk, zor dönemlerde hakikat ve adaletin dili olur. Hiç yorulmadan, usanmadan, gece-gündüz demeden bir mahkemeden, diğer mahkemeye koşarak Risale-i Nur’u mahkum etmek isteyenlere karşı hukuk savaşına girişir.

Risale-i Nurlar dünyada en çok toplatılan kitaplar, Bediüzzaman Said Nursi de hakkında en çok dava açılan alimlerden biridir. Said Nursi’nin hayatta iken vekalet verdiği tek avukat Bekir Berk, 1958 yılından 1973 yılına kadar 15 sene Anadolu’daki bütün davalarda Nur talebelerinin avukatlığını yapar. 1500’e yakın davanın beraatla sonuçlanmasına vesile olur.

Baskılara, tehditlere boyun eğmez. Sonunda kendisini sanık sandalyesinde bulur. 12 Mart 1971 muhtırasından sonra Balıkesir’de cemaatle sabah namazı kılarken “ayin yapıyorlar” iddiasıyla gözaltına alınır. İzmir Sıkıyönetim Komutanlığı Askerî Mahkemesi’nde Fethullah Gülen ile birlikte yargılanır. Cezaevinden çıktıktan sonra avukatlığı bırakır, 1974 yılında gittiği Cidde’de radyo programcısı ve spiker olarak çalışır. 14 Haziran 1992’de İstanbul’da tedavi gördüğü hastahanede hayatını kaybeder.

Avukat Berk’in Risale-i Nur talebelerinin avukatlığını üstlendiği ilk dava 1958 Ankara davasıdır. Nazilli’deki Nur talebelerine bir kumpas kurulmuş, Bediüzzaman’a, “Yeniden tarikat kuruyor, yardım paraları ile geçiniyor, Peygamberlik sevdasında, İslam devleti kuracak” iddiaları ile hücumlar başlamıştır. Nur talebeleri bütün bu iftiralara cevap olacak bir bildiri hazırlayarak Ankara’da dağıtırlar. Ancak bu sefer bildiride isimleri bulunan Tahiri Mutlu, Zübeyr Gündüzalp, Bayram Ceylan, Mustafa Çalışkan, Mustafa Sungur ile birlikte 10 kişi tevkif edilip Ankara Cezaevi’ne gönderilir. 65 gün cezaevinde kalan Nur talebeleri daha sonra tahliye edilir. Berk’in Ankara davasındaki savunmasından bir kısmı şöyledir:

"Müvekkillerimiz, vicdan ve toplanma hürriyetinin korunması hakkındaki kanuna muhalefet ettikleri iddiasıyla, yüksek mahkemenize sevk edilmiş bulunmaktadırlar. Bu dava, bidayeten iddia edildiği gibi dinin istismarı dâvası değildir. Ve aynı zamanda bu dâva, karşınızda maznun sandalyesinde oturan bu 10 kişinin davası da değildir. Haddi zatında onların şahsında, bir iman boğulmak istenmekte, bir kitaba karşı savaş açılmış bulunmaktadır. Bu savaş, iki zihniyetin mücadelesi, bu şahıslar onun vesilesi, bu salon da o muharebenin meydanıdır. Ve bu savaşın silâhı kılıç değil, kalemdir. Hedefi beden değil, vicdandır.

Muhterem hâkimler! Bugün dünya iki kampa ayrılmıştır, iki cephe halinde saf bağlamıştır: İmansızlar ile Allah’a bağlananlar; kitapsızlarla kitaplılar; maddenin esirleriyle ruhun aşıkları; şeytanın uşaklarıyla hakkın müdafileri; zulmün emirberleriyle adaletin talipleri karşı karşıyadır.

Bediüzzaman bu vatanın en sadık evlatlarından biridir. Bediüzzaman tarikat değil imanı kurtarmak davasına bayrak açan bir şahsiyettir. İddia makamının maznunun aleyhinde olduğu kadar lehindeki delilleri de toplaması ve buna göre mütalaasını açıklaması icap eder. Savcı bu lazımeye riayet etmediği gibi onlara karşı kinle müteharrik olduğu kanaatini telkin eden bir ifade kullandığını da esefle müşahade etmiş bulunuyoruz. Şu ifadeye bakınız; Sözde aleyhteki neşriyatı karşılamak bahanesi altında. Sözde aleyhteki neşriyat ne demektir? Demek sayın savcı, Bediüzzaman’ın şahsiyeti, eserleri ve ona saygı gösterenlere karşı kiralık kalemlerce girişilen, vicdan sahiplerini iğrendiren ve ürperten, kanunları hiçe sayan aleyhteki kindar, iftira-tezvir-küfür kampanyasını haklı buluyorlar öyle mi?

Sayın savcı bizi itham ederken, “Said Nursi’nin hizmetinde bulunmaktan ve neşriyatını yapmaktan iftihar duyan ve bu hissin tesiri altında kalan maznunlar açıkça bir övmeye girişmişlerdir.” diyor. Sövmenin suç olduğunu biliyorduk. (Tabii bize sövenler müstesna) Övmenin ne zaman suçlar listesine konduğunu bilmek isterdik. Bir insanı sevmek ya da sevmemek suç olur mu? Sevdiğimize hizmet etmekten bizi kim alıkoyabilir? Bizi dinleyenler sizlere hitap ediyorum: Ellerinizi vicdanınıza koyunuz ve halimizi düşününüz: Engizisyon devrine mi geri döndük, bu ne irticadır?

Yukarıda arz ettiğim esbaba binaen, yüksek mahkemtenizden, imânın, ahlâkın, ilmin ve faziletin hizmetinde ve emrinde olan maznunları beraat ettirmenizi, şu ana kadar vermiş olduğunuz örneğe uygun hareketle Alman köylüsüne, Prusya Kralı Frederik’in karşısına dikilerek “Berlin’de hâkimler var.” dedirten hâkimlere bizi gıpta ettirmemenizi, meslek olarak hakimliği seçtiği takdirde oğluma, sizleri örnek göstermek imkanını bana bahşetmenizi ve nihayet “Adalet mülkün temelidir.” hakikatinin ışığı altında, mülkün temeline kuvvet verici olduğunuzu bir kere daha isbat etmenizi bilvekâle arz ve talep ederim. 9. 9. 1958”

Savunma haklarının dahi kısıtlandığı bir dönemden geçiyoruz. Bekir Berk'lerin ellerinde  kelepçeler var. Engizisyon devrine döndük... Bir iman boğulmak isteniyor...

[Ali Emir Pakkan] 12.6.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com

Gece yarısı Katar'a asker gönderten milyar dolarlar ebediyen gizli mi kalacak? [Faruk Mercan]

Meclis'in Katar'a asker gönderme kararını sabahı beklemeden gece yarısı imzalamış Saraydaki şahıs...

Hasan Cemal, “Erdoğan'ın Katar'da ne acelesi var ki?” diyor.

Sanırsınız ki Yunanistan, Kıbrıs'ı ilhak kararı almış ve aceleyle Kıbrıs'a asker gönderiliyor.

Evet nedir bu acele ve telaş? Bir kaç saat sonra, sabah imzalanacak bir kararı gece yarısı imzalatan aciliyet nedir?

Aslında cevabını bildiğimiz bir soru... Katar Emiri ile girdiği karmaşık finans ilişkileri...

“Halifelik elden gitti, hiç olmazsa Katar'daki paraları kurtaralım, oradaki ilişkilerim deşifre olmasın” telaşı...

Evet, “Tahrir, Ramallah, Amman, Şam, Bağdat bizden ilham alıyor. Arap baharı bizim eserimiz” kibri hiç bir sonuç vermedi.

Sonuç: Türkiye, Katar'ın vagonu oldu!

Güya Mısır ve Suudi Arabistan'a karşı sonuna kadar Katar'ı koruyacakmış. Katar'a askeri uçaklar ve gemiler de gönderecekmiş...

Mursi'yi de öyle kandırmıştı. “Diren Mursi” diyordu. Nerede şimdi Mursi?.. Hüsnü Mübarek serbest bırakıldı, Mursi hala hapiste...

Sanırsınız ki, Amerika'nın silah desteğine sahip Suudiler ve Mısır; Katar'a saldıracak olsa, Katar Emiri'ni Saraydaki şahıs kurtaracak

Ama mesele bu değil. Mesele, Katar'daki paralarını kurtarmak ve oradaki gizli ilişkilerinin ortaya çıkmasını önlemek...

Katar'ın doğal gaz ve petrol zengini küçücük bir Arap ülkesi olmasının dışında, İslam coğrafyasında hiç bir özelliği yok... Ne Mısır, Irak ve Suriye gibi bir zamanlar İslam medeniyetinin merkezi olmuş, ne de Suudi Arabistan gibi İslam'ın kutsal mekanlarına sahip.

Yani anlayacağınız Katar ne İslam coğrafyasında ne da dünya siyasetinde zikredilmeye değer bir ülke...

Bütün mesele Saraydaki şahsın Katar Emiri ile ilişkileri... Bir ara, Katar Emiri ile akrabalık tesis edeceği de konuşuluyordu. Ama, o planı gerçekleşmedi.

Türkiye'ye 2015 yılında 10 milyar dolar, 2016 yılında 11 milyar dolar kaynağı belirsiz para girmiş... Nedir bu 21 milyar doların kaynağı? Michael Rubin, bu paraların Katar'dan geldiğini söylüyor.

Bu kaynağı belirsiz para dışında, Katar sermayesi diye Türkiye'ye gelen yaklaşık 20 milyar dolar daha para var. Bu para gerçekte kimin, kimlerin?

Hasan Cemal'in, “Erdoğan'ın Katar'da ne acelesi var ki?” sorusunun cevabı bu paralarda gizli...

Suudi Arabistan ve Mısır'ın başını çektiği İslam ülkeleri, Katar'ı teröre destek vermekle suçluyorlar. Bir de Katarlılardan oluşan bir 59 kişilik terörist listesi yayınladılar.

Çok ilginç isimler var listede... Mesela bunlardan Mehdi el Harati'nin Saraydaki şahsı alnından öpen bir resmi var. Mavi Marmara gemisindeki kişilerden biri, tedavisi Türkiye'de yapılmış. Listede Saraydaki şahsa İslam'ın Halifesi diyenler de var.

Katarlı bu şahısların terörle ilişkisi var mı, yok mu? Uluslararası meşruiyete sahip kurumların ulaşacağı sonuçlara bakmak lazım...

Fakat Saraydaki şahsın terör gruplarıyla ilişkisini gösteren o kadar çok somut veriler var ki...

Stockholm Özgürlük Merkezi, bu konuda çok çarpıcı raporlar ve analizler yayınlıyor. Stockholm Özgürlük Merkezi'nin web sitesini inceleyip bu analiz ve raporları okumanızı tavsiye ederim. Suriye'den Libya'ya, Nijerya'ya, Sudan'a, Somali'ye, Angola'ya kadar uzanan ilişkiler bunlar...

İncirlik'ten çekilen Alman askerlerini ülkesine kabul eden Ürdün Kralı Abdullah'ın, “Batı ülkelerine teröristleri Erdoğan sevk ediyor” sözü boşuna değildi.

Uzunca bir süredir ben de burada yazıyorum: Türkiye artık dünyaya terör ihraç eden bir ülke... St Petersburg'daki, Stockholm'deki, Manchester'daki patlamaları yapan kişiler Türkiye'den gittiler.

Elbette, gece yarısı Katar'a asker gönderten milyar dolarlar ebediyen gizli kalmayacak... 15 Temmuz sonrasında Saraydaki şahsı korumaya gelen 150 kişilik Katarlı silahlı grup nasıl ki deşifre olduysa, bu paraların kaynağı da deşifre olacak...

Saraydaki şahsın Malezya'daki finans ilişkileri de elbette ebediyen gizli kalmayacak. Malta'da, Rusya'da, Amerika'da olduğu iddia edilen paralar da...

Kaddafi'nin, Hüsnü Mübarek'in, Afrika'daki diğer diktatörlerin gizli servetleri ortaya çıkmadı mı? Ortaya çıktı ve muhafaza eden devletler bu paraların çoğuna el koydular.

Mesela Kaddafi'nin gizli serveti 120 milyar dolardan fazlaydı.

Hüsnü Mübarek'in 80 milyar dolardan fazla...

Diktatörler paraya doymazlar çünkü...

Hep daha fazlasını isterler. Ülkelerinin örtülü ödeneğini, merkez bankalarını soyarlar, bütün büyük işadamlarını haraca bağlarlar, bütün devlet ihalelerini bir tarifeye bağlarlar... Ama yine de doymazlar.

Sonunda ne olur?

Bütün ömürleri bu paraları saklamakla geçer. Ama saklanamayacak kadar büyük paralardır bunlar... Ve günü gelince de hepsi ortalığa saçılır...

İşin acı tarafı, diktatörlerin ülkelerinden çaldıkları bu paraların çoğuna ev sahipliği yapan ülkeler, sonunda bu paralara “kirli” diye el koyarlar. Çok az bir kısmı, mağdur ülkenin hazinesine geri döner.

Saraydaki şahıs ve mutemedinin Malta'da ortaya çıkan 140 milyon euro, 25 milyon dolar servetleri çerez parası bile değil...

Kaddafi'nin gizli servetinden çok daha büyük rakamlardan bahsediliyor. Oradan oraya taşınan, gemilere ve uçaklara sığmayan, bir türlü sıfırlanamayan ve saklanamayan paralar bunlar...

Bir ucu Manhattan'daki hapishanede Saraydaki şahıs tarafından kurtarılmayı bekleyen Rıza Sarraf'a, bir ucu Katar'a, bir ucu Malezya'ya, bir ucu Rusya'ya dayanan paralar bunlar...

Bu gizli servet uğruna koskoca Türkiye'yi 4 yılda yerle bir etti. Türkiye'nin bütün kurumları tarumar oldu.

Üstelik bir de 15 Temmuz'un mağduru yaptı kendini ve 15 Temmuz'un rantını yiyor.

Diktatörler doymazlar.

Herkesin kendilerine kul, köle olmasını isterler. Bu yüzden ülkelerinde taş üstüne taş bırakmazlar.

O yüzden bütün diktatörler paranoyaktır.

Her zaman bir “ihanete” uğramaktan korkarlar. En yakınlarına bile güvenmezler. Her zaman bir saldırı ve tehlike beklerler.

Ve bu korku, onları geceleri uyutmaz.

[Faruk Mercan] 12.6.2017 [Samanyolu Haber]

O bir 15 Temmuz ‘merasim’i miydi? [Ahmet Dönmez]

15 Temmuz darbe davalarında sanıkların kahir ekseriyeti, o gün aslında bir terör saldırısına karşı görev yaptıklarını sandıklarını, daha sonradan tuzağa düştüklerini anladıklarını iddia ediyor. İktidar çevreleri ise bunun ‘örgütsel’ bir söylem birliği olduğunu, darbecilerin gerçeği çarpıttığını ve kamuoyunun zekâsıyla alay ettiklerini öne sürüyor.

Ancak 15 Temmuz öncesi Ankara’da sıkça meydana gelen terörist saldırılara bakıldığında bunun çok da yabana atılacak bir argüman olmadığı görülüyor. Özellikle Merasim Sokak saldırısı, başta Genelkurmay olmak üzere askeri personelin zihninde tazeliğini koruyordu.

15 Temmuz gecesi Karargâh’taki olaylarda yer alan askerlerin çoğunun, “Genelkurmay Başkanlığı’na bir terörist saldırı olacağı, bizim de komutanların emniyetini sağlayacağımız söylendi” demesi dikkat çekici. O gece Genelkurmay’a baskın düzenleyen 33 kişilik Özel Kuvvetler timinin başındaki eski Albay Fırat Alakuş, mahkemedeki savunmasında, “PKK’nın Merasim Sokak benzeri bir saldırı yapacağı yönünde hassas bir istihbarat alındığının” söylendiğini aktardı. Kendilerinin de Genelkurmay’ın güvenliğini takviye etmek üzere görevlendirildiklerini savundu.

GENELKURMAY’IN ÖNÜNDE BOMBA PATLATILDI

Merasim Sokak’ta ne olmuştu? Darbe girişiminden 5 ay önce, 17 Şubat akşam 18.31’de, Genelkurmay’ın önündeki Merasim Sokak’ta askeri servis araçlarının geçişi sırasında bomba patlatılmıştı.  Çoğu asker 29 kişi şehit olmuştu. Burası tam Genelkurmay’ın önüydü. Kara Kuvvetleri Komutanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı, Başbakanlık ve TBMM’ye 5 dakika mesafedeki saldırı, ‘devlet’ içerisinde büyük bir travmaya yol açmıştı. Saldırıyı, eskiden beri ‘derin devletin’ taşeronu olduğu tartışmalarına konu olan TAK (Kürdistan Özgürlük Şahinleri) örgütü üstlenmişti.

Dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu, bombalı saldırının YPG tarafından gerçekleştirildiğini, failinin de Salih Neccar olduğunu açıklamıştı. Ancak PYD suçlamayı reddederek YPG’nin Ankara ve Türkiye’ye yönelik herhangi bir saldırısı olmadığını savunmuştu. Hemen ardından da TAK saldırıyı üstlendiğini duyurmuştu. PKK’nın üst düzey yöneticilerinin de aralarında bulunduğu 68 sanık, bu saldırıyla ilgili halen yargılanmaya devam ediyor.

Bu arada 14 Mart’ta da Kızılay’da bir terör saldırısı olmuştu. Bu, 10 Ekim 2015’te IŞİD’in gerçekleştirdiği Gar katliamıyla birlikte Ankara’da 5 ay içinde gerçekleşen üçüncü büyük terör saldırısıydı.

‘DERİN DEVLETİN MAŞASI TAK’

Bu arada Merasim Sokak patlamasını TAK’ın üstlenmesi, çeşitli komplo teorilerini de beraberinde getirmişti. ‘Devlet mahallesi’ olarak nitelenen bir noktada, askeri servis araçlarının geçişi sırasında, hangi örgütün bu denli bir patlama yapabilecek güce sahip olduğu tartışma konusu olmuştu. Yine ihmaller zinciri gündeme gelmiş ve istihbarat zaafına vurgu yapılmıştı.

“TAK, Türk derin devletinin PKK içindeki operasyonel araçlarından biridir” diye anılan terör örgütü, bir kez daha bu yönüyle masaya yatırılmıştı. Daha önce Kürt siyasetçi Kemal Burkay’ın, TAK’ın üstlendiği 2010 Taksim saldırısı ile ilgili yaptığı şu tespitler de unutulmamalı: “Bu kişi PKK’lı da olsa durum değişmiyor. Bu eylemin, Ergenekon’un hala aktif olan hücreleri tarafından düzenlenmiş olması bence en büyük ihtimaldir. Ergenekon’un PKK içindeki elini bilmeyenin yoktur. Bu kesimlerin PKK içinde belli unsurları harekete geçirmeleri hiç zor değil.”

Bir de geçtiğimiz Aralık ayındaki Beşiktaş saldırısını hatırlayalım. Tam da başkanlık sistemi teklifinin Meclis’e sunulduğu akşam yapılan ve 44 kişinin can verdiği terör saldırısını TAK üstlenmişti.  İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan, saldırıda kullanıldığını tespit ettikleri RDX, PETN ve TNT’den oluşan bomba düzeneğinin ancak ‘askerî envanterde’ bulunabileceğine işaret etmişti. Çalışkan, “Bunlar fabrikasyon tipi patlayıcılar. Yani bir devlet envanterine kayıtlı olması gerekiyor. Rahat bulunabilecek patlayıcılar değil. Bu da arkasında devlet desteği olduğunu gösteriyor” demişti.

ASKERLERİN EMRİ TUHAF BULMAMASININ NEDENİ O SALDIRI

15 Temmuz gecesi Genelkurmay’a bir terörist saldırı olduğu ya da olacağı ihbarına karşı harekete geçen askerlerin psikolojisi bu arkaplana dayanıyor. Gelen emri sorgulamamaları, tuhaf bulmamaları ya da hayatın doğal akışını aykırı görmemeleri büyük oranda bu saldırı yüzünden.

Sadece özel kuvvetler timi değil, daha sonra Karargâh’a takviye amaçlı gönderilen kursiyer havacı askerler de 28. Mekanize Tugay tankçıları da “Bize Genelkurmay’a terörist saldırı oldu dediler” demişlerdi.

Bunları, darbecilerin kendilerini aklayabilmek için sarıldıkları bahane olarak da değerlendirebiliriz. Ancak o gece yaşananların bütününe baktığımızda ve 15 Temmuz hadisesini makro planda ele aldığımızda bunun bir yere oturduğunu görüyoruz.

Peki, nasıl bir yere oturuyor? O akşam Genelkurmay’ın basılmasının, komutanların derdest edilmesinin bu fotoğraftaki yeri nedir? Onu da bir sonraki yazımda ele almaya çalışacağım.

[Ahmet Dönmez] 12.6.2017 [TR724]

249 şehit psikolojik harp zayiatı mı? [Veysel Ayhan]

“15 Temmuz darbe girişimi”nin adı 1. yılı dolmadan değişmeye başladı. “15 Temmuz kontrollü darbe girişimi” mi desek? “15 Temmuz Kumpası”mı? Yoksa “15 Temmuz tiyatrosu” mu? Belki de hepsi. Elimizdeki verilerle artık kapsamlı isimler de koyabiliriz:

“Erdoğan’ın elindeki fişleme listelerinde olan on binlerce suçsuzu devletten atmak için yaptırdığı bir operasyon” diyebiliriz.

“Erdoğan’ın AKP’li olmayan muhalif her kim varsa yok ettiği bir kumpas” diyebiliriz.

“Türk Silahlı Kuvvetleri’ni AKP’ye bağlandığı bir tuzak” diyebiliriz.

“Erdoğan’ın OHAL vasıtasıyla diktatörlüğünü tescillediği bir mizansen” diyebiliriz.

“Medyanın susturulup Saray’a bağladığı bir bahane” diyebiliriz.

veya “Erdoğan’ın bir türlü kriminialize edemediği Cemaati linç etmek için bulduğu fırsat” diyebiliriz.

Hatta tüm bunları diyebiliriz çünkü tüm bunlar “15 Temmuz” gerekçesiyle yapıldı.

249 ŞEHİT OLMADAN BUNLARI YAPABİLİR MİYDİ?

Erdoğan 249 şehit olmadan bunları yapamazdı.

Eğer “öğlen saatlerinde öğrendim” dediği girişimle ilgili TV’lere açıklama yapsaydı darbe girişimi daha öğle saatlerinde bitecekti. TSK tedbir alacak, asker sokağa çıkmayacak, darbe önlenecekti ama yukardaki yüz binlerce masuma kıyım bahanesi bulamayacaktı.

Erdoğan, 249 şehidin acısıyla insanları 25 gün her akşam sokaklara döktü. Sabahlara kadar konvoylar tertipledi. Psikolojik bir harp yaptı. Cemaat’e karşı soykırımı yapmak için medyasıyla beraber nefret pompaladı. Muhalefeti bile peşine taktı.

Bu yüzden MİT’e fişlettiği darbe girişimiyle hiç bir alakası olmayan yüzlerce generali, binlerce subay-astsubayı ve harbiyeliyi rahatça hapse atabildi.

Bu yüzden 5 bin yargıcı zindana tıkabildi.

Evet tüm bunları “249 şehit”in psikolojik desteğiyle yaptı.

Erdoğan, halkı sokağa çağırmasa, Genelkurmay’ın 18.00’de püskürttüğü darbe “Allah’ın lütfu” olmayacak ve bu korkunç zulümleri yapamayacaktı.

ZİMMETSİZ DAĞITILAN MP-5 TİPİ SİLAHLAR

Bu psikolojik harbin en önemli unsuru “hain darbeciler ‘yani cemaat’ halkı katletti.” cümlesi idi. Erdoğan ve medyası daha girişimin ilk dakikalarından itibaren aylardır milyonlarca defa bunu tekrarladı. Ama işin aslı, darbe sanıkları konuştukça aydınlanıyor. Darbe girişimininin ardında kimlerin olduğu bir yandan ortaya çıkarken diğer yandan da 249 şehidi kimlerin katlettiği netleşiyor.

Önceki gün önemli bir bilgi daha ortaya çıktı ve valilik doğruladı. Hürriyet gazetesi, 30 Temmuz 2016’da Ankara’nın Çubuk ilçesinde işlenen bir cinayete ilişkin iddianameden zanlının  şu sözlerini aktarmıştı: “Tabancayı 15 Temmuz darbe gecesi Ankara Emniyet Müdürlüğü önünde dağıtmışlardı. Ben de oradan almıştım.”

Valilik, 15 Temmuz gecesi darbe girişimine karşı koymak amacıyla silah dağıtıldığını doğruladı ama silahların yalnızca emniyet personeline verildiğini açıkladı. Fakat nasıl bir komiklikse son derece tehlikeli seri ateş edebilen otomatik bir silahı dağıtıyorsunuz ve zimmet kaydı tutmuyorsunuz. Tutmadığınız için de rahatça “onlar polisti” diyebiliyorsunuz. Polislere dağıtıldıysa normal bir köylüde ne arıyor?

O ZAMAN 249 ŞEHİDİN KATİLİ KİM?

O geceki kurşunlar balistik olarak incelenmedi. Herhangi bir ölüye otopsi de yapılmamıştı. Tüm şehitler alelacele defnedilmişti. “Gizli bir el” örtbas pesindeydi.

O gece asker, sivil halka uyarı ateşi açtı. Yüz binlerce insan sokağa çıkmıştı. Asker halka öldürme amaçlı ateş açsaydı 249 değil, binlerce insan ölürdü. Mutlaka Gölbaşında olduğu gibi asker kurşunuyla şehit olanlar da vardır. Ama zaten ne olduğunu anlamayan, niye geldiğini bilmeyen asker hemen her yerde çıkıp teslim oldu. O zaman bu ölümlerin faili kim?

Geçenlerde ABD gizli servisi Washington’da korumalarını göstericilere saldırtanın Erdoğan olduğunu tespit etmişti. Kendi korumalarını “sokak haydutu” olarak istihdam eden Erdoğan’ın 15 Temmuz bahanesi için neler yapabileceğini düşünmek bile ürpertici.

OLAĞAN ŞÜPHELİLER

SADAT’ın psikolojik harp sorumlusu Prof. Nevzat Tarhan 15 Temmuz’la alakalı şunları demişti:

“1000’in üzerinde emekli subay astsubay… Bunların hepsi o gece sahaya çıktı… tankın üstüne çıktılar. Yaralananlar var aralarında.”

Tarhan’ın dediği bu kişiler neler yapmış olabilir?

AKP’nin önemli “kanaat trollerinden” Fatih Tezcan kritik bir şey ağzından kaçırmıştı “… Beri taraftan da silahlı bir şekilde… ağzımla söylüyorum. 15 Temmuz’da Emniyet’e gelip kurtaran İHH’nın bazı isimleri idi. İlk inenler Bülent Yıldırım ve yanındakilerdi.”

Ve son olarak Ankara valiliğine sivillere silah dağıtma talimatını kim verdi? O gece zimmet kaydı tutulmaksızın dağıtılan MP-5 marka seri ateş yapabilen otomatik silahla kaç kişi katledildi?

Tüm bu veriler Pentagon’da danışmanlık yapmış Michael Rubin’in sözlerini doğruluyor: “Tanıklıklara göre SADAT, başarısız 15 Temmuz darbe girişimi akşamında, birçok insanın ölümünün de arkasında.”

[Veysel Ayhan] 12.6.2017 [TR724]

Katar düşerse Erdoğan düşmez, yere kapaklanır [Barış Fehmi Ok]

Ortadoğu çoğu zaman aceleci, çabuk galeyana gelen, fevridir. Bu yüzden sık geri dönüşlere tanık oluruz, kurusıkı hamleler ve ardından gelen başını kuma gömmeler. Bazı zamanlarda ise alabildiğine ketum ve sabırlıdır Ortadoğu.

Zabıtanın mahalleye ani baskınında kendisini kuytu bir köşeye atarak olacakları seyreden kurnaz mahalleli gibidir biraz. Bu yüzden sürprizlere açık, alışık ve isteklidir.

Ortadoğu yine bir zabıta baskınını izliyor. İllegal alış verişler yapan “torbacılardan” haraç yiyerek evini geçindiren zabıta memurları, bir gece -ansızın- legal olmaya karar verdiler. Beklenmedik anda ivedi şekilde mahallenin giriş ve çıkışlarını tuttular. Az sonra enseleyecekleri “torbacı” ilk hedef. Onun alış verişlerinde kurye olarak kullandığı figüranlara daha sonra sıra gelecek. İşin gerçeği mahalledeki herkes bunu adı gibi biliyor. Ama şimdi Ortadoğu için ketum olma, kuytu bir köşede olacakları izleme vakti.

Ortadoğu, hareket tarzını sırtlan sürülerinden almıştır. Kalabalık olan, ya da kalabalığın yanında yer alan kuralları koyar.

ABD ve Rusya merkezli uluslararası kamuoyu Irak ve Suriye’de IŞİD’in müzeye kaldırılış maçının başlama düdüğünü çalarken, arka mahallede de Körfez ülkeleri Katar şeyhi Temim için oyun saatinin bittiğini belirten işareti çaktılar.

KİMYASAL ALİ’DEN KOMİK ALİ’YE

Ortadoğu aynı zamanda tekrarlar tarihidir.

Bir zamanların kudretli reisi Saddam Hüseyin için de aynı tehlike çanları çalıyordu. O ise rahattı. Sağa sola atarlanmakta beis görmüyor, oyun kurucuyu geçtik, oyunun ta kendisi olduğunu sanıyordu. “Benim önemimi bildikleri için bana gelemezler, e o kadar da alış veriş yaptık, ben düşersem onlar da düşer” halüsinasyonlarıyla geçiriyordu günlerini.

Saray tebaası ve artıklarının da durumu ondan pek farklı değildi.

Kanlı rejimi düşerken Saddam’ın enformasyon bakanı Muhammed Said es-Sahaf’ın “Amerikan güçlerini püskürttük, onları bombaladık, mahvettik” temalı canlı yayın komedisini hatırlayın: https://www.youtube.com/watch?v=yfAeMtcURg0

Chemical Ali’nin (Kimyasal Ali) sahnedeki yerini Comical Ali’ye (Komik Ali) bıraktığı o dakikaları…

Ortadoğu’nun kanlı rejimleri, miadı dolmuş başka bir kanlı devlet reisinin istenmeyen adam ilan edildiğini Birinci Körfez savaşında ilan etmişti. ABD öncülüğünde Birleşik Krallık, Suudi Arabistan, Suriye, Mısır’ın da aralarında bulunduğu 37 ülkelik koalisyon Saddam’a karşı askeri harekât düzenlemişti. Sayılı yıllar çabuk geçti. Sonraki yıllarda adım adım Saddam’ın Irak’tan sökülüşünün ve yerine başka bir rejim inşasının serüvenine tanıklık ettik.

ZABITALAR MAHALLEYİ BASTI

Şartlar farklı, işgal beklenmiyor ancak Halepçe’de Kürtleri zehirli gazla boğarak öldüren Saddam’ın düşüşü gibi Suriye, Mısır, Libya, Yemen gibi ülkelere terörizmin can suyunu taşıyan Katar şeyhi Temim için de final sahnesindeyiz çoğu analizciye göre. Rejimin işlediği suçlar, torbacılardan haraç toplamasına rağmen şartlar gereği legal olmaya karar veren Körfez’in zabıtaları tarafından açığa çıkarılacak.

Hakkını yemeyelim, Suudi Arabistan’ın başını çektiği Körfez ittifakı, daha çok, ABD tarafından “Terörist demeyelim, bunlar az zararlı” diye kollanan Ahrarü’ş-Şam gibi yapılara silah, mühimmat yardımı yapmaya, IŞİD ve türevlerinden en azından görüntüde uzak durmaya azami gayret etti.

Ama Temim öyle mi yaptı ya? Ilımlı mı, soğuk mu demeden Allah ne verdiyse küresel El Kaide’nin yerel postacılarını hem silah, hem alan, hem sırt sıvazlama hamleleriyle mest etti adeta. Katar katar silahlar, paralar, mühimmat birileri birilerini öldürsün diye IŞİD ve El Nusra gibi yeminli el Kaide gruplarına giderken, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerin bir gün “legal” olmaya karar vereceklerini belki de hesap edememişti genç şeyh.

El Kaide ve IŞİD’e destek suçlamasıyla cümle âleme afişe edilen Katar yönetimi şu an tam anlamıyla siyasi, ekonomik ve sosyal abluka içinde.

TEMİM SANA SÖYLEDİM, ERDOĞAN SEN ANLA

Şeyh Temim’in içinde bulunduğu tehlike ne kadar büyükse, İzmir büyüklüğündeki Katar’ın Suriye’de, Libya’da terör coğrafyası kurmasına yardım eden ve kendisini ümmetin lideri olarak gören Erdoğan için de o kadar büyük. Peki, Katar aşağı Doha yukarı, dünya medyasında yazılıp çizilenlerin içinde neden pek Erdoğan’ın adı geçmiyor?

Ankara ile Doha’nın paslaşarak birlikte Suriye’de neler karıştırdığını bilmemek için, çevresinde olup bitenleri gördüğü halde mantık yürütemeyen mahallenin delisi olmak gerekiyor.

Örneğin Erdoğan’ın gemilerle Kuzey Afrika’ya El Kaideci taşıdığını daha önce defalarca deklare eden Arap liderler neden bıyık altı suskunluğu yaşıyorlar?

Cevap: Başta dedik ya, Ortadoğu bazı kritik anlarda susmayı bilir, ketumdur, sabırlıdır. Yıkıp perdeyi viran eylememek için önce torbacılarla ve konsensüs hedeflerle ilgilenmeyi daha uygun bulurlar.

Dünya medyasının da bundan aşağı kalır yanı yok doğrusu. Rusya, ABD, İngiltere başta olmak üzere neredeyse bütün Batı medyasında Erdoğan’ın IŞİD’le ilişkisini, alış verişini, El Nusra ile aynı yatağa girip bir dünya çocuklarının olmasını defalarca yazdılar, yayın yaptılar, analiz ettiler. Belli ki onlar da Ortadoğu’daki orucun bitiminde yenen iftar yemeğine çorbadan başlanmasını “saygıyla” karşılıyorlar. Hem IŞİD düşerken bütün kötü hatıraları üzerine yükleyecekleri birinci figüranı cesaretlendirmemek, hem de onun iş ortağı uzun kollu figürleri ürkütmemek için böyle bir yol izliyor olabilirler.

UNUTMUŞ OLAMAZLAR

Yoksa Başakşehir’de, Çapa’da, Sultanbeyli’deki IŞİD ofislerinin Google Earth’teki koordinatlarını onlar da biliyor elbette.

Ya da post-Sovyet coğrafyasından Antalya’ya getirilen radikal cihatçıların buradaki eleman devşirme merkezlerinde koyun seçer gibi seçilip ihtiyaca göre Halep ya da Rakka’ya gönderildiğini unutmuş olamazlar. Zira Moskova’da düzenlenen basın toplantısında yayınladıkları uydu görüntüleri ve Türkiye topraklarındaki IŞİD trafiği hala zihinlerde taptaze.

Ya da Erdoğan ailesinin gemilerinin, tankerlerinin, TIR’larının Rakka’dan getirilen petrolü nasıl kahramanca, sırf “ümmet” için Anadolu topraklarına taşıdığı, adeta bir Fatih edasıyla petrol gemilerini karadan, denizden “yürüttüğü” gerçeğini sonsuza kadar rafa kaldırmış değiller elbette.

Adana’da, Antep’te, Hatay’da basılan ve Türkiye’nin birçok ilinde dağıtılan IŞİD’in “resmi” dergi ve yayınlarını da okumamış olamazlar.

NİTEKİM UNUTMAMIŞLAR

Onlarca örnekten sadece bir kaçını hatırlatmamız, Kimyasal Ali’den Komik Ali’ye geçiş hikâyesinin neresinde olduğumuzu anlatmaya yeter belki.

11 Eylül 2014. Kolombiya Üniversitesi’nden David L. Philips, Huffington Post’ta yayımladığı bir yazıda Erdoğan hükümetinin IŞİD’e mali, silah, mühimmat ve gıda desteği verdiğini ayrıntılı şekilde açıkladı. IŞİD militanlarının nasıl koordine edildiği ve özel araçlarla Suriye’ye taşındığı da anlatıldı. http://www.huffingtonpost.com/david-l-phillips/research-paper-isis-turke_b_6128950.html

4 Aralık 2015. Rusya, Erdoğan ailesinin IŞİD’le petrol alışverişini uydu görüntüleri ve belgeler eşliğinde dünyaya duyurdu. (http://www.independent.co.uk/news/world/europe/russia-releases-proof-turkey-is-smuggling-isis-oil-over-its-border-a6757651.html)

17 Ağustos 2016. Alman hükümetinin sızdırılan raporu: Erdoğan, IŞİD ve HAMAS’ı destekledi.

2017’nin Temmuz’u… Suriye sınırında yakalanan IŞİD’çi, Suriye ve Türkiye topraklarındaki saldırıların Erdoğan ve MİT tarafından koordine edildiğini itiraf etti.

ŞEYH TEMİM’İN TAHTA VEDASI

ABD, üssü bulunan Katar’ın elden kayıp gitmesine de, çıkarları gereği kaos içinde çırpınmasına da izin vermez. Körfez, körfezliğinin önemli bir parçası Katar’ın çöküşüne seyirci kalmaz, Katar düşerse Körfez de yara alır çünkü. Olsa olsa Körfez’in bu fevri çıkışının ardında, söz dinlemeyen ve çokça suça karışan Temim yönetimini değiştirmek, yerine Arap şeyhlerinin hatırını sayan güngörmüş, uslu birini getirmek olabilir.

Temim düşerken, mütemmim bir erk işleri toparlayıverir.

Temim bugüne kadar tükürdüklerini yalayıp bir güzel yutmazsa, yerde kalan ıslaklığı da iz kalmayacak şekilde temizlemezse başına gelecek budur.

Ancak görünen o ki şeyh Temim, babası gibi “hadi artık” dendiğinde kenara çekilecek biri değil. Bu yüzden onun elini kolunu bağlayıp, ağzına da bant çekmeden tahtından indirmek, yine Körfez krallarının isteyeceği bir şey olmayacaktır. O halde geriye tek bir seçenek kalıyor: Temim’i olabildiğince şeytanlaştırmak için elde bol miktarda bulunan terör desteği, silah dağıtımı, kara para trafiği gibi konuları dünyanın gözüne sokarak, önce Arap mahkemelerine, ardından da Lahey’e giden yolu açmak.

YA ERDOĞAN?

Tüm bunlar olup biterken bir zamanlar Suudi Arabistan öncülüğünde kurulması planlanan İslam ordusunun devrik komutanı, ümmetin atanamayan halifesi Erdoğan’ı bekleyen iki gerçeklik var:

1– Temim’in izah etmekte zorlandığı “bağzı” konularda Erdoğan rejiminin adını vermesi yani moda deyimle itirafçı olması.

2– IŞİD düşerken Temim’in günahlarını ortaya dökerek caniler ordusuna açtıkları alanı gizli tutmaya çalışan Suud ve çetesi, çok daha sansasyonel şekilde IŞİD’in ikinci vatanı yapılan Türkiye’nin kontrolsüz diktatörü için de benzer bir süreci başlatması.

Böyle bir süreç başlarsa, “Aman ha sakın yapmayın, Erdoğan teröre bulaşmamıştır. Bu ağır bir ithamdır. Bu bir oyun ve arkasında kim olduğunu bulamadık” diyecek bir ülke, bir pakt, bir uluslararası birlik görüyor musunuz?

[Barış Fehmi Ok] 12.6.2017 [TR724]

Yerli yalanlar, Koç ve Altay Tankı’nda dönen dolaplar [Semih Ardıç]

‘Tank yaptık, motoru da olsa iyiydi!’ başlığı ile 14 Şubat’ta ve ‘Bu tank çok su götürür‘ başlığı ile 27 Şubat’ta iki makale yayımlamıştım. Her iki makalede de yerli/millî sloganlarının içinin doldurulamadığına dikkat çekmiş, Altay Tankı Projesi’nin tam bir fiyasko ile neticelendiğini belirtmiştim.

Zira Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) ‘Millî tankımız Altay: Dosta güven, düşmana gözdağı’ reklamları ile rey devşirmesine mukabil ortada Güney Kore’den para ile satın alınmış bir gövde tasarımından başka bir muvaffakiyet yoktu. Tankın motorunu imal edeceğini söyleyen Albayrak Grubu’nun (TVnet ve Yeni Şafak gazetesinin sahibi aile) TÜMOSAN’ı iki sene müddetince yatırımcıların Borsa’dan şirket hissesi alması için bol bol hayal tacirliği yapmaktan öteye geçemedi. Yeni Şafak’ta ‘Millî tanka TÜMOSAN motoru’ başlıklı haberlerle TÜMOSAN’ın piyasa kıymeti ikiye katlandı. Haberler sayesinde TÜMOSAN’ın hisse fiyatı 5 TL’den 11 liraya kadar çıktı.

ALMANYA VE AVUSTURYA HÜKÜMETLERİ VİZE VERMEDİ

Oysa sadece pancar motorunda mütehassıs TÜMOSAN’ın V12 motoru imal edebilecek mühendislik kapasitesi yoktu. Esasında böyle bir dertleri de yoktu. Avusturya, İngiltere ve Japonya’da farklı şirketlerle masaya oturup yüksek lisans bedelleri ödemek üzere yola çıkmışlardı. Amma velâkin stratejide büyük bir hesap hatası yaptılar. En büyük destekçileri Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan tarafından açığa düşürüldüler. Nasıl mı?

Erdoğan’ın mütekebbir ve hırçın dış siyasetinden hazzetmeyen yabancı firmalar, Albayrak’ın kısa yoldan köşeyi dönme kurnazlığına alet olmadı. Yabancı şirketler kendi devletlerinden gelen ‘angajmana girmeyin’ mesajını aldı ve siyasî rüzgârların Türkiye’nin aleyhine esmesinin tesiriyle tank motorunda lisans müsaadesini vermedi.

KES-YAPIŞTIR BOYA, AL SANA MİLLÎ TANK!

Baştan beri ‘kes-yapıştır, üzerine kırmızı-beyaz boya. Ay-yıldızla süsle, al sana millî tank’ kolaycılığından başka bir maksadı yoktu Altay’ın… Seçimlerde işe yarıyor hamaset! O günlerde projedeki fiyasko kadar 10 milyon dolar teminat tutarının ihale şartnamesi ve teamülleri hiçe sayılarak Albayrak’a iade edilmesi skandal içinde skandaldı.

Yatırımcıların ‘keriz silkeleme’ usulüyle zarara uğratılmasına da göz yumuldu. Kapatılan Zaman gazetesine gelince THY’nin kamuoyuna mal olmuş zararının ele alındığı haberden manipülasyon iftirası çıkaracak kadar iştiyaklı Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), Yeni Şafak ve TVnet’in, hatta Anadolu Ajansı’nın Altay Tankı’na dair yalan haberleri üzerinden Albayrak ailesinin haksız servet kazanmasına sessiz kaldı.

ALİ KOÇ’UN ERDOĞAN’A ŞİRİN GÖRÜNME GAYRETİ DE İŞE YARAMADI

Bu planlı soygunun devamının geleceği belliydi. En ağır bedeli de Altay için emek ve para sarf eden tek grup olan Koç Holding’in ödeyeceğinin emareleri mevcuttu. Ali Koç’un Başkan Yardımcılığı vazifesini deruhte ettiği TÜSİAD’ı ve holdingi Erdoğan’ın gönlünü hoş tutacak çizgiye çekmesi bile Altay’daki entrikalarda Otokar’ın saf dışı bırakılmasına mani olamadı.

Savunma Sanayi Müsteşarlığı’nın Otokar için hazırladığı teklifi kifayetsiz bulması malumun ilamından ibarettir. Nitekim içi boş proje bahanesiyle Albayrak’ı müteakip bir iki isim daha sıra bekliyordu. “Erdoğan’a aşığım.” demenin karşılığında BMC’yi ihalesiz kapan, hatta şirketi almadan yarısını Katar’a satmayı başaran Ethem Sancak ve AKP’nin TOMA siparişleri ile ihya ettiği Katmerciler’in sahibi İsmail Katmerciler’e verilmiş sözler vardı.

KARA LİSTEYE GİRENLERİN AF DİLEMESİ YETMİYOR

Koç er ya da geç Altay’da devre dışı bırakılacaktı. Öyle de oldu. Her ne kadar Koç Holding, Mustafa Koç’un 2016’da vefatından sonra Saray’a yakın durmaya çalışsa da havuz sisteminin mahrem odasına ve mabeyne alınabilecek kadar itimat telkin etmedi. Erdoğan’ın defterinde bir şekilde üzeri çizilenlerin has adamlar arasına girmesi mümkün değil. Kara listeye girenler af dilese de boyun eğse de en fazla sempatizanlık katına çıkabilirler. Hayalindeki tek adam rejimi için son sürat sermaye transferine devam eden Erdoğan’ın nezdinde TÜSİAD camiası ‘yandaş’ olamayacak kadar olağan şüpheli…

Bunun içindir ki Koç ailesinin askerlerle maziden gelen kuvvetli münasebetlerinin de Otokar’ın Türkiye’de tank imalatına en hazır şirket olmasının da ehemmiyeti yoktu. Koç, 2005’te TÜPRAŞ’ın özelleştirme ihalesini kazanmasını tamamen Erdoğan’ın iktidarda henüz ustalaşamamış olmasına borçluydu. Muhafazakâr Ülker ailesi ile müşterek girdiği otoyol ve köprü ihalesi Koç’un elinden alınmıştı. Bahse konu ihalede nasıl bir cürüm işledilerse o esnada ustalık devrine geçen Erdoğan, “Bunu onaylamak vatana ihanet olur” sözleriyle Koç-Ülker ortaklığını zan altında bırakmıştı. İstanbul Kalamış Marina da aynı gizli elin marifeti ile Koç’un elinden alınmıştı.

YARIM KALAN HESAPLARI UNUTMUYOR

Yeşilçam filmlerinden hatırlıyorum. “Bir zamanlar tahkir ettiğiniz o fakir ve gururlu Anadolu çocuğunu hatırladınız mı? İşte o benim!” repliğinde yarım kalmış hesabı seneler sonra görmeye gelen karakterle Erdoğan’ın tarz-ı siyaseti arasında kuvvetli bir bağ var.

Erdoğan için her şey hedefe götüren vasıtalardan ibaret. O kimi ya da kimleri işaret ederse bürokrasi dümeni o tarafa kırıyor. Dolayısıyla bu tank daha çok su götürecektir. Otokar’ı ‘kifayetsiz’ gören Savunma Sanayi Müsteşarlığı, Sancak, Katmerciler ve Hattat gibi AKP’nin gözde işadamlarına gelince olabildiğince müsamaha gösterecek. Dün Albayrak grubunun piyasayı dolandırarak kazandığı paraları biraz da Sancak ve diğer gedikliler kazanacak. Akşam, Star ve Güneş gazeteleri ve 24 televizyonunda askerliğini tankçı olarak yapmış uzman kimselerin yüksek perdeden beyanlarıyla Altay Tankı hayalinin peşinden yine on binlerce yatırımcı sürüklenecektir.

DİN KİSVESİ ALTINDA ALENİ HIRSIZLIK

Bir ara nasip olursa Rifat Hisarcıklıoğlu’nun Erdoğan’a ‘biz yaparız’ diye söz verdiği yerli araba bahsine de girmeyi murat ediyorum. Orada da ‘cambaza bak’ taktiği ile vatandaşın cebi boşaltılıyor. Türkiye’de aleni hırsızlık yapanların, milyonları boş hayaller peşinde oyalayanların müşterek tarafları var. Hepsi millî ve dinî sembolleri kullanarak kitleleri efsunluyor. Mesela Fadıl Akgündüz iki kere gitti üç kere geldi. Her seferinde İslâmiyet’i istismar etti. Binlerce kişi Akgündüz’ün vaat ettiği afakî kazancın ihtirası ile evvelki dolandırıcılığı unuttu ve piyasa şartlarında mümkün olmayacağını bile bile 1 milyar liradan fazla parayı kediye emanet etti. Maalesef Altay Tankı’nda da yalan rüzgarı esmeye devam edecek.

Altay Tankı, millî gemi, yerli uçak ve yerli helikopter… Hepsi özü itibarıyla çoktan tahakkuk ettirilmeliydi. Bu tarz mefkûreyi gönülden destekleriz, hepsine varız. Amma velakin millî ve yerli yalanlara karnımız tok.

[Semih Ardıç] 12.6.2017 [TR724]

KATAR diye yazılır KASA diye okunur [Vehbi Şahin]

Gündem yoğun…

İçeride dışarıda önemli gelişmeler yaşanıyor.

Sadece başlıklar halinde alt alta yazılsa sayfalar tutar.

Peki, Erdoğan’ın gündeminde ne var?

Şu sıralar tek bir gündemi var.

-Katar…

Bu mesele hayati öneme sahip Erdoğan için…

Meseleyi şöyle özetlemek mümkün aslında…



ERDOĞAN diye yazılır KATAR diye okunur.

***

KATAR diye yazılır KASA diye okunur.

***

KASA diye yazılır SUUDİ ARABİSTAN diye okunur.

***

SUUDİ ARABİSTAN diye yazılır YASİN EL KADI diye okunur.

***

YASİN EL KADI diye yazılır ETİLER POLİS KOLEJİ diye okunur.

***

ETİLER POLİS KOLEJİ diye yazılır 17-25 ARALIK diye okunur.

***

17-25 ARALIK diye yazılır REZA ZARRAB diye okunur.

***

REZA ZARRAB diye yazılır İRAN diye okunur.

***

İRAN diye yazılır Şİİ HİLALİ diye okunur.

***

Şİİ HİLALİ diye yazılır IRAK VE SURİYE diye okunur.

***

IRAK VE SURİYE diye yazılır IŞİD diye okunur.

***

IŞİD diye yazılır SİLAH SEVKİYATI diye okunur.

***

SİLAH SEVKİYATI diye yazılır ULUSLARARASI CEZA MAHKEMESİ diye okunur.

***

ULUSLARARASI CEZA MAHKEMESİ diye yazılır LAHEY diye okunur.

***

LAHEY diye yazılır ŞEYH TEMİM diye okunur.

***

ŞEYH TEMİM diye yazılır ERDOĞAN diye okunur.

***

ERDOĞAN diye yazılır…

***

Ne okunacağı yukarıda yazılı…

Şimdi anladınız mı “Erdoğan’ın tek gündemi neden Katar” diye…

[Vehbi Şahin] 12.6.2017 [TR724]

Milli orduya kumpası kim kurdu? [Mahmut Akpınar]

2014 yılına kadar “Ergenekon ve Balyoz davalarının savcısıyım” diyen Erdoğan ne oldu da birden ‘Ergenekon’un avukatı’ haline geldi, onları iktidarına ortak yaptı?

Erdoğan 17-25 Aralık operasyonları sonrası düştüğü durumdan kurtulma yolları arıyordu. Bu zor halden kurtulabilmek için içte ve dışta ittifakları/düşmanlıkları yeniden tanımladı. Bireysel konumunu-çıkarlarını merkeze alacak şekilde sadece hükümetin değil, devletin politikalarında keskin değişiklik arayışına girdi. Açığa çıkmış ve soruşturulan yolsuzluk, rüşvet, suiistimal gibi ağır ithamların Batı tarafından aklanmasının ve desteklenmesinin mümkün olmayacağını biliyordu. Bu nedenle Erdoğan ve çevresi ülkenin eksenini değiştirmeyi ve içte ulusalcı/Avrasyacı/Ergenekoncu ekibe, dışta Rusya/Çin/İran gibi ülkelere yanaşmayı tercih etti. Bu tercihten sonra Erdoğan, Ergenekon ve Balyoz darbe davalarını kapattı. Bu keskin dönüş topluma “Orduya kumpas” denerek pazarlandı.

Ergenekoncu subaylar salınmakla yetinilmedi, yüklü tazminatları da ödenerek TSK’daki görevlerine acelece iade edildiler. Zira Erdoğan Avrasyacı-Ergenekoncu askerlere şiddetle muhtaçtı. Ergenekoncu/Avrasyacı ekip de zordaki Erdoğan’ın durumundan yararlanma fırsatını kaçırmadı ve Cemaat’i hedefe koymak üzere anlaştılar. Erdoğan kininin takipçisi olurken, Ergenekoncular sürecin stratejik ve taktik planlayıcısı oldu. İslamcılara, tarikatlara ve cemaatlere ise bu işbirliğinin figüran kitlesi, oy deposu olmak düştü.

Gövdesini dindarların, beynini Ergenekoncuların, siyasi gücünü AKP’nin oluşturduğu yeni, kozmopolit bir BİRLİK kuruldu. Pragmatizmin üstadı Erdoğan 17-25 Aralık suçlarının bagajıyla hukuk, şeffaflık, hesap verebilirlik gibi demokratik değerlere asla dönemezdi. Bu ilkeleri paydaşlarına şart koşan NATO ve AB ile yürüyemezdi. Onun yerine kirli bohçalarını problem yapmayacak Avrasyacılar ve onların hamisi Rusya ile iş tutmayı tercih etti. İşbirliği süreci Yalçın Akdoğan’ın “milli orduya kumpas kuruldu” cümlesiyle başladı. Uçak düşürme vakası Rusya ile ilişkileri germiş gibi görünse de sonuçta Erdoğan’ın ve Türkiye’nin Rusya’ya bağımlılığını, mecburiyetini ve mahkûmiyetini perçinledi. Nitekim Erdoğan özür dileme, tazminat, yaptırımlara boyun eğme dâhil her tavizi verdi.

15 Temmuz Bu İttifakın Meyvesi

Rusya ile AKP arasında bir balayının olduğu havuz medyadan da açıkça görülüyordu. Son yıllarda Rusya ve Avrasyacılara, onların stratejisti Dugin’e güzellemeler gırla gidiyordu. 5 Haziran 2016’da Sabah’tan Ferhat Ünlü “Rus devletinin üzerinde durduğu derin devlet konseptinin, ‘çekirdek devlet aklı’nın kodlarını anlamak gerekiyor” demişti. Dugin’e övgüler dizen yazısında Dugin’in “Doğu Perinçek başta olmak üzere Türk Avrasyacılarıyla yakın irtibatı” olduğunu yazıyordu.

Kasım 2016’da AKP grup toplantısına katılan, TBMM Darbeyi Araştırma Komisyonu’na ifade veren Dugin, Putin’in Türkiye’ye “stratejik ortaklık teklif ettiğini” söylüyordu. Ayrıca Dugin, “Bu darbe girişimi ABD’nin Erdoğan  rejimine yaptığı bir savaş ilanıydı. (…) Bu da diğer büyük jeopolitik güç olan Rusya’nın davet edilmesini gerektiriyor. Türk vatanseverler darbeyi bastırdı. Artık Türkiye’yi Moskova’yla arayı düzeltmekten hiçbir güç alıkoyamaz” sözleriyle “Batı kulübünü bırakın birlikte hareket edelim” demek istemişti.

Aleksandre Dugin’in 15 Temmuz’dan kısa süre önce Putin tarafından gizlice Ankara’ya gönderildiği ve darbe ile ilgili bilgiler ve sonrası tutuklanacaklarla ilgili listeler verdiği medyada yer aldı. Erdoğan’ın: “Putin’in darbe girişminde hızlı desteğinden memnunum” ifadesini de bir yere koyun. Son dönemde Trump’ın seçilmesi dâhil Batı’da yapılan pek çok seçime Rusya/Putin gölgesi düştü. 15 Temmuz üzerindeki berraklaşması istenmeyen puslu havayı da düşündüğünüzde darbe senaryosunun Erdoğan-Ergenekon-Dugin işbirliğiyle icra edildiğine dair düşünceler güçleniyor. Başta Hulusi Akar’ın itiraf niteliğindeki açıklaması ve darbe duruşmalarındaki diğer asker ifadelerini ve çelişkileri bir arada değerlendirdiğimizde taşlar yerine oturuyor.

Bu ortaklık Türkiye’nin Batı’dan, NATO’dan ve AB sürecinden bütünüyle kopmasıyla sonuçlanır mı bilemiyoruz. Ama görünen o ki Erdoğan, Ergenekoncular ve Avrasyacılar Rusya’nın himayesinde bir proje yürüttüler ve hepsi bundan kârlı çıktı.

Bu işbirliği sonucu kimler neler kazandı?

RUSYA: NATO subayları TSK’den bütünüyle tasfiye edildi. NATO’nun 65 yıllık birikimi sıfırlandı. TSK tamamen Avrasyacı-Ulusalcı subaylara kaldı. Erdoğan’ın Rusya ile bireysel çıkar ilişkisi nedeniyle Türkiye kadim Türk yurdu Kırım’a, Kırım Tatar Parlamentosunun feshine, işgale sessiz kaldı. Ortadoğu’da milli çıkarlarımızla örtüşmeyen Rusya politikalarına göz yumuldu. Suriye bütünüyle Rusya ve İran inisiyatifine terk edildi. Türkiye ‘kuzu’ haline getirildi ve oyun dışına itildi. Rusya ile bir kısım silah anlaşmaları yapıldı. Rusya Türk dünyası üzerinde etkili olabilecek potansiyele sahip bir ülkenin politik ve diplomatik etkisini zayıflattı. Dugin’in Avrupa’yı kuşatmayı ve kontrolü hedefleyen Yeni Avrasyacılık stratejisi gereği önemli bir kanat ülke olan Türkiye Batı’dan, NATO’dan uzaklaştırıldı.

ERDOĞAN: Erdoğan bu ittifaktan sonra iç politikada rahatladı, ciddi hareket alanı kazandı. Ergenekoncu kadrolar sayesinde fişlemeler yaptı, beraberce intikam listeleri hazırladılar. Hakkındaki olumsuz algıyı değiştirmede iç kamuoyunda (kısmen) başarılı oldu. (Şimdilik) 17-25 Aralık yolsuzluk dosyalarından kurtuldu. Paralarını, ailesini ve çıkarlarını güvence altına aldı. ‘Tek Adam’ haline geldi. İhale-komisyon işlerinde pervasızca hareket etme fırsatı yakaladı. Ayrıca iç kamuoyunda yeni bir ‘mağduriyet’ daha elde etti. Kendine güveni geldi, artık 2030’lardan bahsediyor! Biat etmeyenlere ‘darbe’ üzerinden diz çöktürdü. AKP’dekiler dâhil kenara yazdıklarından intikam almaya başladı. 15 Temmuz Erdoğan’a MHP’yi ve diğer küçük muhalifleri tam kontrol etme, HDP’yi hapse atma ve CHP’yi uysallaştırma imkânı verdi.

ERGENEKONCULAR: 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları öncesi kanlı-bıçaklı olan iki kesim ortak düşmana karşı taktik (stratejik değil) işbirliği kurdular ve kazan-kazan formülüyle çalıştılar. Günün sonunda menfaate dayalı bu BİRLİK neye evrilecek bilemiyoruz ama Ergenekoncular bu işbirliğinden en kazançlı çıkan grup oldu. İçi gayet dolu ve sağlam darbe davaları kapatıldı, hepsi hapisten çıktı. TSK ve bürokrasideki konumlarını eskisinden daha güçlü şekilde yeniden kazandılar. Üstelik artık Erdoğan’ın kendilerine duyduğu ihtiyacın farkındaydılar. Ergenekon yargılamaları sürecinde dedikleri gibi onları içeriye atan polisler-yargıçlar Silivri’ye dolduruldu. Bununla yetinilmedi içerde kendilerine, dışarıda çoluk çocuğuna işkenceler edildi.

Kaybedenler…

2014 yılı başlarında kurulan Erdoğan-Ergenekon-Avrasyacı birlikteliği, projesini 15 Temmuz senaryosu ile taçlandırdı. Bu tabloda kaybeden demokratik blok, AB, NATO oldu. Demokrasi, hukuk, insan hakları ve elbette ki Türkiye’nin geleceği oldu. İslami söylemlerle Erdoğan’ın peşine takılan dindarlar ve cemaatler yıkımın büyüklüğünün hala farkında değiller. Cemaatler-tarikatlar küçük ve kısa vadeli hesaplar için ağır bir yozlaşma sürecine girdi. Hasarı yıllarca görülecek herkesimden yetişmiş aydınlar, beyinler, gazeteciler biçildi, Anadolu’nun sermayesi, teşebbüs gücü bitirildi.

“Batıyı dengeleyeceğim” diye Erdoğan dünyanın türlü coğrafyalarında otoriter yönetimlerle ilişkilere girdi. İran’ın bölgede kazandığı mevzileri problem etmedi, hatta Türkiye’yi ve kendisini aşağılamasını bile sineye çekti. Doğu Türkistan davasını sattı, Doğu Türkistanlıları ‘terörist’ olarak Çin’e iade etti. Yıllarca ‘kırmızı çizgimiz’ dedikleri Kerkük Kürdistan Yönetimi’ne katıldı. Tüm bunlara milliyetçilerin sesi dahi çıkmadı. Yunanistan’ın nerdeyse her hafta bir adamızı işgal etmesini görmezden geldi. Kıbrıs’ta aleyhte gelişmelere ses verilmedi. Suriye’de dibimizde PYD devleti kuruldu, içeriye kükreyen Erdoğan dışarıdaki tüm bu olumsuzlukları yuttu.

15 Temmuz üzerindeki sisler dağıldıkça Saray-TSK-MİT’in içinde olduğu, yabancı bir gücün himaye ettiği kumpasla karşı karşıya olduğumuz anlaşılıyor. O geceye dair üretilen argümanlar hızla çöküyor. Tarih Milli Orduya kimlerin tuzak kurduğunu gösterecektir. Gelecek nesiller kendisine emanet edilen Mehmetçikleri, değerli komutanları bir senaryo uğruna heder eden Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ı bu kara tablo ile anacaktır. Başında “Milli” olan bir istihbarat kurumunu milletin aleyhine çalıştıran bir MİT Müsteşarını millet unutmayacaktır. Maalesef devleti, milleti, orduyu koruması gerekenler, işbirliği içine girerek onları imha etmeye koyuldular.

Türkiye 2. Dünya Savaşı sonrası, Stalin Rusya’sının tehdidinden korunmak için, üstelik Kore’de canlarımızla bedel ödeyerek NATO’ya girmişti. İroniye bakın ki, Rusya’dan bizi korusun diye girdiğimiz NATO, Rusya’ya çerez yapıldı. Yetişmiş, nitelikli Türk subayları bir senaryoya feda edildi.

Eğer sahici bir darbeden eminseniz duruşmalar, yargılamalar medyaya, kamuoyuna açık yapılsın, bütün dünya neler yaşandığını görsün! Bakın CIA Şefi kameralar önünde, parlamentoya ve bütün dünyaya ifade veriyor! Hulusi Akar ve Hakan Fidan için böyle bir şeye cesaretiniz var mı? Ayrıca, neden sivilleri öldüren silahların balistik incelemeleri yapılmadı? Sahnelenen olayda şehit edilen 250 insanın neden hiçbirine otopsi yapılmadı? SADAT, 15 Temmuz’un neresindeydi?

Peki, NATO bu yapılanları yutar ve hazmeder mi?

Böylesine ağır ve aşağılayıcı bir tavrı NATO’nun ve NATO’ya liderlik eden ABD’nin hazmedeceğini ve Türkiye gibi önemli bir ülkeyi, TSK gibi etkili bir orduyu Rusya angajmanı olan Avrasyacılara feda edeceğini beklemek, uzun yıllar yapılan bir yatırımın ‘boşa’ olduğunu savunmak anlamına gelir. Bir kurgu ve senaryo ile TSK’yı pazarlık aracı yapan, Avrasyacı-Ergenekonculara teslim eden Erdoğan’ın ‘hevesi’ bu anlamda kursağında kalabilir.

Dış politikada Katar olayı yeni gelişmelere gebe görünüyor. “Milli Orduya kumpas” sözü bir süreci başlatmıştı. Efkan Ala’nın “Ergenekon ve Balyoz’un uydurma olmadığı ortaya çıktı” açıklaması da bir şeylerin işaret fişeği gibi…

[Mahmut Akpınar] 12.6.2017 [TR724]

Ortadoğu’da hancılarla yolcular arasında savaş çıkar mı? [Kemal Ay]

Usta gazeteci Cengiz Çandar’ın Mezopotamya Ekspresi kitabında Ortadoğu’yu anlamak adına çok ilginç bir anekdot vardı. Çandar’ın gençliğinde çıktığı, biraz da 12 Eylül şartlarında çıkmak zorunda kaldığı Ortadoğu serüveni sonraları Irak’ın Cumhurbaşkanı da olacak Celal Talabani ile dostluk kurmalarını sağlar. Bir gün ikili dostane bir yemek yerken Celal Talabani konuyu Türkiye’ye ve o dönemde adı ön plana çıkan Abdullah Öcalan’a getirir. Kürt siyasetçi Talabani, Abdullah Öcalan’ın soylu bir aileden gelmediğini, bunun için de Türkiye’deki Kürtlerin onun peşinden gitmesine bir hayli şaşırdığını ifade eder.

Nitekim Talabani ailesi Irak’ın en köklü Kürt ailelerinden birisi. Aileden çok sayıda siyasetçi çıkmış. Kuzey’de ise Barzani ailesi aynı şekilde uzun yıllar ülke siyasetinde etkili olmuş. Resmî olarak ‘otonom’ bir yönetim olarak tanınmamışlar ancak bir zamanların Avrupalı prensleri gibi siyasette sözleri geçmiş aileler. Arap dünyasında da ‘aileler’ önemlidir. 1900’lerin başında Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışını seyreden önemli Arap aileler, Ortadoğu’yu şekillendirme projesi hâline gelen Birinci Dünya Savaşı sırasında bölgedeki hâkim Avrupalı güçlerle anlaşarak iktidar elde etmişlerdi. Bu ülkeler bir süre İngiliz ya da Fransız idaresinde kaldıktan sonra ‘bağımsızlıklarını’ da ilân edebildiler. Katar mesela onlardan birisi. Al Tani ailesi, bir asırdan fazla süredir o bölgedeki ticareti ve siyaseti yönetirken, Katar ancak 1971’de İngiltere’den ayrılabildi.

ORTADOĞU’NUN RENKLERİ

Soyluluk özellikle Körfez ülkelerinde ve onların etkilediği geniş coğrafyada önemli bir unsur. ‘Aşiretler’ ya da ‘kabileler’ arasında süren güç mücadeleleri Ortadoğu’nun bir gerçeği. Ancak bu aynı zamanda kimsenin vazgeçemediği bir düzen. Şöyle düşünün: Şehirlerdeki mafya mücadelelerinden aslında en fazla mafya gruplarının kendileri zarar görür. Sürekli kelle koltukta yaşanır, en yakınlar kaybedilir, sadece ‘savunmaya’ bir ton para harcanır. Ancak bu düzenden vazgeçmek istemez kimse, zira ‘düzen’ aynı zamanda müthiş bir kazanç vesilesidir.

Ortadoğu’daki ilişkiler de bu çeşit bir ‘omerta’ya dayanıyor. Ancak Ortadoğu’da farklı renk ve desenler de mevcut. Türkiye ve Mısır gibi ülkeler, doğrudan ‘soylu hanedanların’ yönettiği ülkeler değil. Suriye, Irak ve Libya da Birinci Dünya Savaşı’ndan ve Batı’nın yörüngesinden çıktığından bu yana çeşitli darbelerle ve devrimlerle farklı yönlere ilerlemiş. İçeride çeşitli dinamikler ortaya çıkmış ve iktidar bölüşümleri yaşanmış. Mesela Türkiye, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’yı demokrasinin ‘beşiği’ olarak yeniden kurgulamak üzere yaptığı Marshall Yardımları’ndan payını almış ve kısa süre içinde çok partili demokrasiye geçmeyi kararlaştırmış. Körfez ülkelerinde ise klasik Padişah-Teba modeli işlemeyi sürdürmüş, böylece ‘risk’ en aza indirilmiş.

Öte yandan bölgede bir de ‘siyasal İslamcılar’ diye bir gerçek var. Çünkü ‘soyluluk’ dışında iktidar ve güç elde etmenin bir başka yolu da ‘siyaset’. Siyasetin bir ‘düzen’ olarak görüldüğü Ortadoğu ülkelerinin ortak özellikleri arasında ‘Batılılaşma’ dediğimiz toplumsal dinamik rol oynuyor. Buraya İran’ı da dâhil edebiliriz sözgelimi. Osmanlı’nın yıkılışıyla yeni bir hüviyete kavuşan ve Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye Cumhuriyeti’ne çok benzer şekilde ‘modern bir devlet’ inşa etmeye çalışan İran, ‘siyaset’ konusunda bölgede önemli bir ‘vaka’. Zira ilk döneminde ciddi anlamda Batılılaşma yolunda adım atan, hatta bu çabalarıyla kültür el olarak etki edebildiği Afganistan, Hindistan bölgesini de peşinden sürükleyen İran, 1979’la birlikte ‘siyaset’ imkânını bitirdiğini ilân etmişti. Bu da bölgede önemli bir ‘kırılmayı’ beraberinde getirdi.

1980’LERDEN BUGÜNE KIRILMALAR

Bu kırılmanın sebebi önce İran’la Irak’ın ardından da Suudi Arabistan’ın bölgede ‘iki kutup’ olarak ortaya çıkması. Sünni-Şii savaşı gibi algılanan ancak özünde düpedüz ‘iktidar mücadelesi’ olan kavgada, İran da Suudi Arabistan da işlerine yarayacak hemen her projeyi desteklemiş görünüyor. İran, devrimin hemen ertesinde başlayan ve 8 yıl süren Irak savaşıyla birlikte, Suriye ve Irak başta olmak üzere bölgede nüfuzunu arttırmaya çalışırken, Suudi Arabistan da zamanla kendisine karşı bir tehdit olarak gördüğü İran’ı “dengelemeye” uğraştı. Bu süreçte Körfez ülkelerindeki Şii nüfus, ‘potansiyel İran ajanı’ muamelesi görürken, özelikle Suriye ve Irak’taki Sünni nüfus İran politikalarından etkilenen yönetimler eliyle zulme maruz kaldı, radikalleştirildi. Bu çekişme bize bir de şunu öğretti: Toplumsal hissiyat, ‘kullanışlı sponsorlar’ eliyle pişirilerek rahatlıkla sıcak çatışmaya dönüştürülebiliyor.

1979’la birlikte Ortadoğu’da yükselen tek ‘değer’ İran değildi. Sovyet İşgali’ne karşı Afganistan’da direnişin simgesi hâline gelen ‘İslamcı militanlar’ zaman içerisinde ‘kullanışlı’ bir varlık olarak görüldü. Oradaki ‘militan ruhu’ sadece silahlı terörizmi değil, siyasal İslamcılığı da etkiledi. Adeta Arap dünyasındaki ‘siyaset’ yeni bir ‘ruh’ kazanmıştı. Buradaki en keskin dönüşümü Filistin meselesinde görmek mümkün. İsrail’in bölgedeki varlığına karşı uzun yıllar ‘hak talebiyle’ sol-sosyalist örgütler Filistin davasına destek verirken, ‘İslamcılık’ 1980’lerden itibaren Filistin davasının yeni ‘hamisi’ hâline gelecekti. İşin içinde İsrail’in olması sebebiyle İran da Filistin davasına destek veren ülkelerden biri oldu.

İsrail’in Arap ülkelerini çeşitli savaşlarda ‘bozguna’ uğratması, siyasal İslam’ın İsrail vurgusunu arttırdı. ‘Siyaset’ eninden sonunda kitlesel destek alma mücadelesiydi ve ‘demokrasi’ bir Batılı oyunu olsa da, ‘düzen’ şimdilik bunu gerektiriyordu. Şöyle izah edeyim: Mümtaz’er Türköne (Allah hapishane günlerinde sabır ve metanet lütfeylesin), İslamcılığın Doğuşu kitabında, Namık Kemal’in ‘İslamcı’ oluşunu, kitlenin İslamî değerlere sahip olmasına bağlar. Yani aslında Namık Kemal bir ideolojik temele sahip değildi, derdi ‘vatanı kurtarmaktı’ ve bunun için de elindeki ‘alet’ (siyaset) İslamî bir dil tutturmasını zarurî kılmıştı. Bir de tabi içinde yaşadığı kültürel ortam, onu İslamî bir dil tutturabilmeye ehil hâle getiriyordu.

HANCI KİM, YOLCU KİM?

Kısaca 1980’lerden itibaren Ortadoğu’da şu dinamiklerin hâkim olduğunu söylemek mümkün böylece: Sünni (görünümlü) Arap hanedanları, İran ve Şii (ideoloji) etkisi, (yoğun İsrail karşıtı) siyasal İslamcılık, Suudi Arabistan kaynaklı Vahhabilik (püritanlık), İsrail etkisi, (köklü) Arap milliyetçiliği, radikal terör ve genel olarak ‘günlük şiddet’ (Lübnan iç savaşı, Suriye iç savaşı, Yemen savaşları…). Elbette bu dinamikler belirlenen siyasetlerde ‘izole’ bir biçimde yer almıyorlar. Birçoğu iç içe geçmiş durumda. Aktörler, çoğu zaman işlerine geleni, işlerine geldiği zamanda kullanıyor. Ancak şunu söylemek mümkün: Hanedanlar ve aşiretler kendilerini hep ‘hancı’ olarak konumlarken, siyaseti kullanarak nüfuz elde edenleri ‘yolcu’ olarak görüyorlar. Yani Celal Talabani’nin hayreti çok yerinde.

Hancılar ‘istikrar’ vaat ederken, yolcular ‘siyaset’ vaat ediyor. Karşılığında talep ettikleri de bu. Bu sebeple Mısır’da darbe yapan El Sisi, rotasını Suudi Arabistan’a kırdı ve Kral’ın desteğini aldı. Muhammed Mursî’nin ise en büyük hatasının, yani askerî darbeyi kaçınılmaz kılanın, İran’la ilgili tutumu olduğu ifade ediliyor. Arap Baharı’nın ‘siyaset’ yolunu zorlaması, ‘istikrara’ kavuşmuş iktidarları yerinden oynatması, bu sebeple ‘hancılar’ için tehlikeli.

Öte yandan yukarıda sayılan dinamiklerin iç içe geçmiş olması, bölgedeki aktörlerin işbirliklerini de karmaşık hâle getiriyor. Mesela sadece Türkiye örneğinde radikal İslamcılığın, siyasal İslamcılığın, İran etkisinin, Vahhabiliğin, aynı anda rol alabildiğini görmek mümkün. Bu dinamiklerin ‘taşıyıcısı’ diyebileceğimiz etki grupları Türkiye’de Erdoğan’ın kurduğu ‘dengeyi’ oluşturuyor ve bir anlamda bunlar arasındaki mücadele de Türkiye’nin geleceğini belirleyecek hâle geliyor. Bununla birlikte İsrail’e karşı politikalarıyla Türkiye’nin bölgede kazandığı kredi, Arap milliyetçiliğinin ‘yükseltilmesiyle’ kısa sürede silinebilecek durumda.

Hemen bütün devletler aynı şekilde davranıyor aslında: Riski en aza indirerek en fazla kazanmak. Ancak bazen ‘kalıcı barışı ancak savaşlar sağlar’ diyenlerin sesi yükselebiliyor. Kulak kabartmamak lazım…

[Kemal Ay] 12.6.2017 [TR724]