Pardon duymadık mı demiştiniz [Zeynep Zâhide]

Ey çul çürüten hüzün! Sen kalk da neşe gelsin dertli gönlüme. Kabarıp köpürürsün umman misali dertlerle. Ama sakın umutlanmasın zalim, uzasa da gece bin yıl, artar sabrımızın mecali. Âlem böyle bilsin ki ye’ise ekmek yok bizde. Ruhumuz bu Hizmetin, banmış bir kez tadına. Her ne kadar sen salsan da üstümüze müfrezelerini, şimdi bir başka coşkumuz. Durmak yok inadına. Gülüp geçiyoruz zalim ve avanelerinin tehditlerine. Yani kervan yoluna devam ediyor. Hoşt demeye vaktimiz bile yok. Zalimler elinden geleni koymasa da ardına. 

Duydun mu ağa! Sen sandın ki höt deyince korkar bunlar. Tehditlerin kırılgan kararımıza çifte su verdi. O Çelikleşti irademiz, gönlümüz maksuda erdi. Sen bizi etrafında kuyruk dövenlerle karıştırdın sanırım. Tırsacak, “Aman etme” diyecektik öyle mi? Be hey gafil! Biz senin peşinde koştuğun dünyayı değil; Rabbin rızası için ahiretimizi bile feda edecek ruhu taşıyoruz. Şimdi sen bağımızı bozdun, kalmadı ne lale gül, ne sümbül. Söndürdün ocakları bırakmadın bir kara kül. Belki er belki geç ama muhakkak sonun berbat olacak. Tehdit için salladığın o parmaklar yumruk olup bağrını ve başını dövecek. Yolacaksın saçlarını bin bir türlü nedametle.

Haa sadece sen değil; senin için “Anamın üstünde yakalasam o…luk anamdadır o adama kimse laf edemez” diyenler. Kulaklarınızda patlayacak, gerek hapishanelerde işkenceyle öldürülüp intihar etti dediğiniz insanların, gerek iftiralarla itibarıyla oynadığınız, işinden ve aşından ettiğiniz, attığınız iftiraları onur ve haysiyetine yediremediği için intihar eden insanların arkada bıraktığı yaşlı anneleri ve gencecik dul eşleri ve yetimlerinin feryatları. 

Yediğiniz lokmalar geçmeyecek boğazınızdan. Dünyanız cehenneme dönecek. Sezeryanla doğum yapalı yirmi dört saat olmamış, onlarca lohusalı kadını alıp bebeğiyle beraber hapse tıktığınızdan dolayı, hatta nezarethanede herkesin gözü önünde kendi başına bağıra bağıra doğum yapan kadınların çığlıkları sulanmış beyinlerinizde gonklayıp duracak. 

Hem annesi hem babası tutuklu Otizmli iki kardeşin; Fatih ve Mücteba'nın hikayesi bugün bizim yüreğimizi nasıl parçaladı ise, yarın bu fırtına dindiğinde kalırsa vicdanınız, yoksa ahirette bin beter ızdırapla kıvrandıracak sizleri. Desteklerinizle zulme ortak olduğunuz için.

Fatih ve Mücteba’nın; “Rehberlik Uzmanı” olan babaları "Bylock" kullandığı iddiasıyla, öğretmen olan anneleri ise terör iddiasıyla 8 aydır tutuklu. Fatih 17 yaşında ve %90 OTİZMLİ bir çocuk.. Çok kitap okuyan, karmakarışık rakamları zihninden toplayan özel bir çocuk. Özel ilgiye ihtiyacı var ve 5 ayrı ilaç kullanması gerekiyor. Mücteba ise 14 yaşında ve ona da Otizm teşhisi konmuş. Suçu kanıtlanmamış bir anneyi bakıma muhtaç iki Otizmli çocuğundan ayırdılar destekleriniz sayesinde. Anne Manisa'da baba Nevşehir'de, çocuklar Kayseri’de. Üç liralık yolu on liraya yaptırıp yedi lirasını humus hakkı diye alan efendinize verdiğiniz destek sayesinde paramparça edilmiş bir aile. Bir de 4 yaşında küçük erkek kardeşleri var ve 8 aydır anne babasının kıyafetlerine sarılarak uyuyabiliyor. Her kapıdan giren kadına anne diyerek ağlıyor. 

Pardon anlayamadım! Duymadık mı demiştiniz. Doğru, nereden duyacaktınız ki sizin zırvalıklarınıza alkış tutmayan; 149 medya organını kapattınız, kapatmakla kalmayıp 228 gazeteciyi de hapse attırdınız. Yüzbinlerce insan işinden, aşından oldu. Onlara maddi yardım toplayan insanlar bile zindana atılıyor. Burs verdi, kurban bağışladı, öğrenci yurdu yaptırdı, o yurtlarda barındı, hatta evindeki saksının altında Zaman gazetesi sayfası var diye; bir zamanlar sizin ağa babalarınızın, tedavi olmak için önünde kuyruğa girdiği Turgut Özal Hastanesi’nde doğum yaptı diye, tweet attı diye, başkasının tweet’ini retweet etti diye, okul yaptırdı diye, o okulda öğretmenlik yaptı diye, çocuklarını o okula gönderdi diye binlerce insanı hapislerde çürüttüğünüzü nereden duyacaktınız. 

Halbuki; çok değil daha üç yıl evveline kadar yine sizin ağa babalarınızın araya referanslar koyarak çocuklarını kaydettirmek için yarıştıkları okullar bu okullar değil miydi?

Çocuklarıyla beraber eşini ziyarete giden kadınlar cezaevlerinde gözaltına alınıyor. Ana babası tutuklanınca çocuk esirgeme kurumlarına verilen onlarca masum yavru var. Ve o çocuk esirgeme kurumunda anne babası Hizmet Hareketinden olduğu için kötü muamele edilen masum yavruların feryatları kâbusunuz olacak bir gün. Ya o, annesiyle beraber cezaevinde volta atan iki yaşındaki Şahan’ın bakışları; bir gün başınızı öne eğdirecek, insan içine çıkamaz hale getirecek varsa sizde zerresi haysiyetin. 

[Zeynep Zâhide] 7.4.2014 [Samanyolu Haber] 
zzahide@samanyoluhaber.com

Kendini ihbar eden adam! [Ali Emir Pakkan]

Ölümünün üzerinden 46 yıl geçmiş! Bakıyorum dualarla ve rahmetle anılıyor! Said Nursi'nin talebelerinden Zübeyr Gündüzalp'ten bahsediyorum.

Oysa bugünkü gibi zor dönemlerde ötekileştirilenlerden birisi de odur! Üstadı gibi her türlü iftiraya maruz kalır! 163. Maddeden hakkında davalar açılır! Terörist gibi takibe uğrar! Baskın yer! Kitaplarına el konur! Hapis yatar! İşkence görür! Yaptığı tek şey, Kur'an hakikatlarının yayılmasına çalışmaktır! Fişleme kaydında suçu; "Said Kürdi'ye bağlı olmak; suçla ilgisi, Said Kürdi'nin neşrettiği kitapları okumak" yazmaktadır!

Zübeyr Gündüzalp. Bediüzzaman'ı ilk defa 1946'da Afyon Emirdağ’da ziyaret eder. Duasını alır. Memurluktan istifa ederek, Üstadın yanında ve hizmetinde kalmak ister. Konya’nın Beyşehir Postanesinde çalışırken Bediüzzaman, Afyon Hapsindedir. Gündüzalp, onunla birlikte olabilmek amacıyla kendisini polise ihbar eder: 
“Beyşehir Postanesinde Ziver adında bir memur var. Kendisi Nurcudur. Onu neden tutuklamıyorsunuz?” 

Bunun üzerine tutuklanır, Bediüzzaman'ın kaldığı Afyon Hapishanesine atılır! ( Afyon hapishanesindeki hukuksuzlukları bir önceki yazıda anlatmıştım.)

Afyon hapsindeki ilk mahkûmiyeti böyle başlar. On sekiz gün hapiste kalır. Ardından tahliye olur. Afyon’dan ayrılmaz. Üstadın dışarıdaki işlerini takip eder. Yalan haberler yazan gazetelere tekzipler gönderir.

1949'da Nur talebeleriyle birlikte Afyon'da tekrar hapse atılır. Yanlışlıkla tahliye edilince itiraz eder. Nihayet 1949 yılı 20 Eylül'ünde Bediüzzaman ile birlikte özgürlüğüne kavuşur. 23 Temmuz 1950’de çıkan genel af kanunu ile eski memuriyetine yeniden döner. 1950’nin son aylarında İslahiye'de göreve başlar. Demokrat Parti döneminde de takibe uğrar! 1953'te Urfa’da tutuklanır, kırk gün gözaltında tutulur, kelepçelenerek Isparta’ya götürülür.

Zübeyir Gündüzalp, Bediüzzaman'a sadakat içinde bağlıdır. Arkadaşlarına, "Kardeşlerim, bir gün hizmete zarar verirsem sizlere vasiyetim olsun, bana bir iğne vurun hayatıma son verin. Size hakkımı helal ediyorum.” der...Risale-i Nur’da yer alan bir mektupta ise Said Nursi, “Zübeyir bana biraderzadem Abdurrahman yerine verilmiş diye manevi ihtar aldım” diyecektir. 27 Mayıs darbesinden sonra mecburi ikamete tabii tutulur. 2 Nisan 1971 senesinde vefat eder.

Hayır ve eğitim faaliyetlerinin engelleri hep olmuştur! Fedakarlıkla yürür işler! Eğer saldırılar varsa doğru yoldasınız demektir! Bugün binlerce Anadolu insanı hizmet duygu ve düşüncesi içinde hareket ettikleri için zindanlarda. İşkenceye tabii tutuluyorlar... Ama yarın onlar da Zübeyr Gündüzalp gibi hayırla yad edilecekler...

[Ali Emir Pakkan] 7.4.2014 [Samanyolu Haber] aliemirpakkan@gmail.com
twitter.com/AliEmirPakkan

Trump ve Putin’in ortak amacı ve terörün geleceği [Analiz: Kemal Ay]

İdlib’de 20’si çocuk 70’ten fazla kişiyi öldüren ve kimyasal silahların da kullanıldığı iddia edilen hava saldırısı çok korkutucu bir geleceğin habercisi. Bazı yorumcular, bu saldırının Rusya’nın St. Petersburg şehrinde hafta başında meydana gelen ve 14 kişinin öldüğü metro terör saldırısının ‘karşılığı’ olduğu görüşünde.

ABD Başkanı Donald Trump seçim kampanyası boyunca terörle ilgili çok ‘radikal’ çözümlerden bahsetti. Terörle ilgili olarak sorgulananlara işkence yapılmasını ‘makul’ bulduğunu, teröristlerin ailelerinin ‘koz’ olarak kullanılmasının ‘işe yarar’ olduğunu anlattı. Dünyanın neresinde bir ‘terör eylemi’ olsa Trump bu sözlerini hatırlatarak, ‘Sizin yöntemleriniz işe yaramıyor’ mesajı veriyor.

Rusya’nın ‘terörle mücadele’ konusundaki yaklaşımı Çeçenistan örneğinden biliniyor. Dışişleri Bakanı Lavrov, Suriye’deki sivil kayıplar hatırlatıldığında ‘Savaşta olur öyle şeyler’ diyerek geçiştiren biri. Geçen günkü İdlib saldırısından sonra da Rusya hiçbir şekilde sorumluluğu üstlenmedi. Hatta kimyasal silahların ‘teröristlere ait’ olduğunu ileri sürdü. Diyelim ki öyle, sivillerin olduğu bir yere hava saldırısını nasıl açıklayacaksınız? ‘ABD de yapıyor!’ savunması yeterli mi?

ASILLAR SAHAYA İNDİ

2011’de başlayan Suriye iç savaşına bir zamana kadar ‘vekalet savaşları’ deniyordu. ABD, Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye’nin oluşturduğu ‘koalisyon’ Özgür Suriye Ordusu’nu ve Esad muhaliflerini destekliyordu. İran, Hizbullah’la sahadaydı. Rusya, Suriye Ordusu’na açıktan lojistik destek veriyordu. Çin bile diplomatik ağırlığını çoğu zaman Suriye Devleti’nden yana kullandı.

Ancak bugünkü durumda ‘vekiller’ yerini ‘asıllara’ bıraktı. Rusya ve İran artık doğrudan Suriye Devleti’nin yanında savaşa giriyor. ABD, Irak’ta IŞİD’le savaşıyor ve Suriye’de de yeni bir cephe açma hazırlığında.

Rusya Devlet Başkanı Putin’in ve ABD Başkanı Donald Trump’ın artık ‘ortak bir hedefi’ var üstelik: Radikal İslamcı terörle mücadele. IŞİD ve El Nusra gibi Suriye’de alan kazanan örgütler ABD’ye olduğu kadar Rusya’ya da tehlike arz ediyor. Trump için ABD’deki Müslümanlar ne anlama geliyorsa, Putin için de Orta Asya’ya yayılan radikalleşme eğilimleri o anlama geliyor.

SOVYET RUSYA’YLA BAŞLADI

Hali hazırda ‘cihatçılık’ dediğimiz ve modern dönem radikal İslamcılığının kitleselleşmesini işaret eden durum, ‘güvenlikçi’ yaklaşımları yeniden hortlattı. ‘Güvenli’ oldukları varsayılan şehirlerde ne kadar bomba patlarsa, özgürlükler o kadar ‘kısıtlanabilir’ hâle geliyor. ‘Cihatçılığın’ yayıldığı, taban kazandığı yerler içinse durum çok daha trajik. Suriye’de rejimin yeniden ele geçirdiği yerlerdeki ‘temizlik harekâtı’ bunun göstergesi.

Sovyet Rusya’nın Afganistan’ı 9 yıl boyunca işgal edip savaşı sonunda kaybetmesi, ‘cihatçı’ ideolojinin gelişmesine, bölgede terör gruplarının etkili hâle gelmesine sebep olmuştu. Bugün benzer bir durum Suriye’de yaşanıyor. Ancak bu kez Rusya, ‘işi yarım bırakmak’ istemiyor. Ülkeyi baştan sona ‘muhalif unsurlardan’ temizledikten sonra, muhtemelen Ortadoğu’nun tamamında etkili olabilecek bir doktrini hâkim kılmaya çalışacak. Üstelik bu kez ABD karşısında değil, yanında.

TERÖR A.Ş.

Öte yandan ‘cihatçılık’ kolay kolay biteceğe benzemiyor. ‘Terör’ sosyo-ekonomik açıdan ‘verimli’ bir modele dönüştü. Ortadoğu’da terörü finanse etmek isteyen çok sayıda ‘iş adamı’ var. Yoksulluk ve savaşla yoğrulmuş bir coğrafyada insanları canlı bomba olmaya, gidip Batılıları öldürmeye ikna etmek çok zor değil. Küresel silah şirketleri, işin içinde nakit para olduktan sonra silah satmakta bir beis görmüyorlar. Dahası, ‘cihatçılar’ devlet düzeyinde destek de görüyor.

IŞİD örneğinde olduğu gibi lokal bölgeler elde tutularak petrol ticaretinden, her türlü uyuşturucu alım satımına kadar çok çeşitli kalemlerde gelir elde edilebiliyor. İyi bir ‘medya ağıyla’ Batı’da yaşayanlar da radikalleştirilip ‘çok ucuza’ eylem yaptırılabiliyor. Ev yapımı bombalar, kalabalığa kamyon sürmeler… Google’da yazınca bile karşınıza onlarca ‘terör eylemi modeli’ çıkıyor.

Bu yüzden de uzmanlar, nasıl ki El Kaide’yle mücadele etmek için Afganistan ve Irak’ı işgal etmek işe yaramamış ve hatta El Nusra, IŞİD gibi ‘daha uç modelleri’ ortaya çıkarmışsa, IŞİD’le mücadelenin de benzer bir etkiye sahip olabileceğini düşünüyor. ABD ve Rusya’nın terörle ‘daha sert’ mücadelesi, bir noktaya kadar radikal cihatçıların elini kolunu bağlayabilir. Ancak bu tarz mücadele, ‘cihatçılığın toplumsallaşması’ konusunda daha büyük rol oynuyor.

AŞIRILARIN SAVAŞI

Dün Halep’te, bugün İdlib’de ölen çocukların fotoğrafları (Ruslar bunun ‘propaganda’ olduğunu savunsa bile) yeni nesil cihatçıları doğuracak. 2001’den bu yana ABD’de büyük çapta bir terör eylemi olmaması, özellikle FBI’ın ülke çapında sürekli ‘tetikte olmasıyla’ açıklanmaya çalışılıyor ama ABD hâlen ‘yalnız kurt’ (lone wolf) operasyonlarına karşı çaresiz. Brüksel’de ve Paris’te meydana gelen saldırılar, Avrupa’da da benzer bir ‘tetikte olma’ yaklaşımını uygulamaya soktu ama bunun uzun vadede özellikle Müslümanlara yönelik sosyal dışlanma hareketlerini başlatacağından korkuluyor.

ABD’de Donald Trump’ın seçilmesini sağlayan süreç, her şeyden çok 11 Eylül ruhunun yeniden çağrılması demek. Hem ABD’de hem de Avrupa’da Putin’in popülaritesinin yükselmesinin, sadece aşırı sağcıların değil ortadaki muhafazakarların da anti-göçmen dalgaya katılmasının önünde belki sadece birkaç terör saldırısı var. Eğer Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dediği gibi Avrupa’da ‘sıcak bir yaz’ bekleniyorsa, bunun sonuçlarıyla bütün dünya yüzleşmek zorunda kalacaktır…

[Kemal Ay] 7.4.2017 [TR724]

Eyvah, keşke falanı dost edinmeseydim! [Faik Can]

İdlib’te kimyasal gazla zehirlenen masum yavruları görünce, Türkiye’de hapishanelerde büyüyen binlerce masum bebek geldi gözümün önüne. Cizre’de annesinin üç gün derin dondurucuda saklamak zorunda kaldığı küçük Cemile’yi hatırladım sonra. Adları, unvanları değişse de zalimler her yerde aynı. Onların kendilerinden başka hiçbir şeyi önemsemedikleri kirli dünyalarında olan hep masumlara oluyor. Özellikle Müslümanların yaşadığı coğrafyalar, cehaletin, fakirliğin ve kaosların pençesinde inim inim inliyor. Müslüman kılıklı diktatörler kendilerine mutlak itaat etmeyen insanlara karşı sistematik bir soykırım uyguluyorlar.

Suriye’de Halep’i, Şam’ı, İdlib’i yerle bir edenin de Türkiye’de Sur’u, Cizre’yi, Şırnak’ı yıkanın da tek derdi, kendi güçlerini perçinlemek! Suriye’de masum çocukları sarin gazıyla zehirleyen zalimle, Türkiye’de binlerce bebeği hapishanelere tıkan, nezarethanede bir annenin kendi kendine doğum yapmasını ahiret yokmuşçasına umarsızca seyreden zihniyetin bir farkı var mı? Kendi ihtiyaçlarını giderecek takati bulunmayan yaşlı amcaları, teyzeleri sırf burs verdikleri için zindanlarda tutan kara vicdan, emin olun fırsatını bulsa o masumlara da Suriye’deki zalimin yaptığını yapar!

Asıl acı olan ve utanılması gerekense, bu zalimlerin kendilerine hala destekçi bulmaları! Sadece Suriye’de değil, Türkiye’de, Irak’ta, Yemen’de, Libya’da ve Müslümanların yaşadığı daha pek çok yerde milyonlarca masum inim inim inliyor ve zalimlerin sözde Müslüman alkışçıları da bu inlemeleri tıpkı bir ney gibi dinliyor. Her yerde insanlıktan çıkmış, insafın zerresinden bile nasipsiz, kara vicdanlı güruhlar türedi. Bunlar, hangi tarlanın dikenidirler bilinmez ama sularının da topraklarının da haramdan olduğu belli! Suretlerine bakınca tür olarak insan deniyor bunlara. Ama cisimlerinden başka insana benzer tek bir yanları yok! Allah’ın kendilerine verdiği üstün mahiyeti şeytanca hesaplarla kirletiyorlar. Meleklere secde ettiren bir kıvama sahipken dünyalık menfaatlerin, makam ve mansıpların peşinde çamura bulanıp türlü rezaletlere dalıyorlar. Temizlenmesi zor bir kirin içinde “Ahsen-i takvim” diye ifade edilen o muhteşem mahiyete ihanet ediyorlar. Bu sebeple de “Hayvanlar gibi, hatta onlardan da aşağı.” (A’râf sûresi, 7/179) bir duruma düşüyorlar.

Kendine ihanet eden insan

Allah, insanı çok yüksek bir mevkiye koyduğundan, oradan düşenlerin çok derin bir çukura yuvarlanmaları mukadder görünüyor! Zira böyleleri işledikleri haltlarla o benzersiz mahiyetlerine saygısızlık yapıyorlar. “Elest bezminde” kendilerine biçilen role ve verilen payeye ihanet ediyor. Allah’ın enîsi olmaya namzet olarak yaratılmalarına rağmen, zalimlere payanda olmayı tercih eden insanlar dünyada da ahirette de elbette maskara olacaklar. Zulümler, haksızlıklar, kıyımlar karşısında sessiz kalan ve hatta destek verip alkışlayan insan suretindeki canavarlar günün birinde “Keşke…” leri peşi peşine sıralayacaklar.

Bunların bir kısmı dünyada işledikleri zulüm ve günahların cezasıyla karşılaşınca “Ah keşke toprak olsaydım!” (Nebe sûresi, 78/40) diye inleyecekler. Kendi çizgisini kaybedip de bir zalimin ardından koyunlar gibi sürüklenen karakter yoksunları ise Kur’an’ın ifadesiyle: “İşte o gün parmaklarını ısıracak ve: … Eyvah! Keşke falanı dost edinmeseydim!” diyecekler. (Furkan Sûresi, 25/27-28) Ama artık iş işten geçmiştir; o bahtsızlar, kimin arkasından gideceklerini bilememenin ve yanlış tercihlerinin bedelini ödeyecekler.

Oysaki Allah, insanları hiçbir zaman rehbersiz bırakmamıştır. Hem peygamberler, hem asfiya ve evliya ile insanların yollarını hep aydınlatmıştır. İnsan, dünyada bu yanıltmayan rehberleri görmezden gelir de onları takip etmezse yolunu kaybeder. Bugün maalesef çok örneğini gördüğümüz gibi kişiliksiz, zavallı ve bütün insani erdemlerden mahrum aşağılık bir mahlûk olarak içi haramlarla, yalanlarla, zulümlerle dolu pis bir çukura yuvarlanır. Buradaki çukur da orada Cehennem gayyasına dönüşür.

Oluklar çift

Zalimler ve onlara payanda olanlar esas hüsranı defterlerin dağıtıldığı hesap gününde yaşayacaklar. O gün bazıları ömürlerinin hasılası olan defterlerini sağ taraflarından, bazıları ise sol taraflarından alacaklar. Defterleri sağ taraflarından verilenler, büyük bir sevinç ve mutlulukla “İşte alın, okuyun kitabımı! (Zaten) ben böyle bir hesapla karşılaşacağıma inanıyordum!” (Hâkka Sûresi, 69/19-20) diyecek ve alınları açık, başları dik olarak defterlerini herkese gösterecekler.  Çünkü ne bir zulme ortak olmuşlar, ne de insanlıklarına ihanet etmişlerdir. Defterleri sol taraflarından verilenler ise, “Âh keşke, bana bu kitabım verilmeseydi! Keşke hesabımı da hiç görüp bilmeseydim! Ve keşke, ölüm işimi bitirmiş olsaydı! Uğruna ömrümü harcadığım malım burada hiçbir işe yaramadı. Her şeye yeteceğini sandığım güç ve hâkimiyetim ise yok olup gitti!” (Hâkka Sûresi, 69/25-29) diyerek hasretle inleyecekler. Çünkü koskoca bir ömürden ellerine zulümlerle, gasplarla, ihanetlerle ve onlara arka çıkmalarla dolu kapkara bir utanç tablosu kalmıştır.

Burada tercihini doğru yapmış, kulluktan ve insanlara kulluğu anlatmaktan başka derdi olmamış insanlara, ahirette kitapları sağ taraftan verilecektir. Yaşadıkları mazlumiyetler, mağduriyetler, muvakkat sıkıntılar, ötede onların yüzünü ağartacak ve ellerinde defterleriyle reftâre gezeceklerdir. Kitapları sol taraftan verilenler ise bütün mide bulandırıcı günahlarının orada yazılı olduğunu göreceklerdir. Hesap gününde onlar, çaldıkları malları, yolsuzluklarını, hukuksuzluklarını, zulümlerini, yalanlarını, iftiralarını, cinayetlerini, öldürdükleri, zehirledikleri, hapse attıkları masumları ve işledikleri bütün günahları o kapkara defterde bulacaklardır.

Defterlerini sağ taraftan alanlar dünyada da ahirette de hep hayırla anılacak ve birer yâd-ı cemil olarak temiz gönüllere taht kuracaklardır. Hak hukuk tanımayan, Firavun karakterli câni, katil ve zalimlerle onların yardakçıları ise Allah’ın, meleklerin ve bütün temiz insanların lânetine maruz kalacaklardır.

Üstad Necip Fazıl’ın dediği gibi, “Oluklar çift, birinden Nur akıyor, birinden kir!” Dileyen ihlas, samimiyet, fedakârlık ve hasbilik alaşımı Nur’dan oluğun altına girer, dileyen de bebek katillerinin, zalimlerin, hırsızların, cebbarların beslendiği kir dolu oluğun altında yer tutar!

[Faik Can] 7.4.2017 [TR724]

O üstünde oturduğun peygamber postu mu ‘Memet Abi’? [Ahmet Dönmez]

O hukukçuların ‘Memet abisi’. Öyleymiş. Koskoca ‘adalet’ söylüyor, ben onun yalancısıyım. www.adaletgundemi.net daha doğrusu. Bir röportajlarında öyle söylemişlerdi Sayın HSYK Başkan Vekili Mehmet Yılmaz’a. “Siz hukukçuların Mehmet Abi’si olarak biliniyorsunuz” demişlerdi. Hani şu 21 gazetecinin tahliyesinin engellenmesi ve hakimlerin açığa alınmasına gerekçe olarak, “Toplumda infial oluştuğu için” diyen Memet Abi. Pazarcı Hasan Amca ya da lehimci Hilmi Usta değil yani. Her ne kadar yapılan açıklamadan bu ayrım pek fark edilmiyor olsa da siz bakmayın, o hukukçuların Memet Abisi’dir. Doğrusu, bir hukukçu için dünyanın bütün tevilleri bir araya gelse perde olmaz böyle bir zırvaya ama, çaktırmayın. ‘Skandal’ kelimesi hafif kalır.

Önce şunu hatırlatalım. HSYK Başkan Vekili deyince yanlış anlaşılmasın, Adalet Bakanı doğal olarak HSYK Başkanı olduğu için kurumun en tepesindeki insana başkan vekili deniyor. Yoksa Yılmaz, HSYK’nın 1 numarası aslında.

Fakat talihsizliğe bakın ki, bu sözlerinin nasıl bir kara leke olarak sırtına yapışacağının farkında bile değil. Aksi olsa bu açıklamalarını bir de şahsi twitter hesabından paylaşır mıydı? Hegel’in seslendiği gibi seslenmek geldi içimden kendisine: “Tanrı aşkına, bir an dur, işini bırak ve etrafına bir bak!” Nasıl bir hukuk cinayeti işlediğinin ayırdında bile değilsin. Hukuk dediğimiz müessese, ilkel toplulukların kendi adaletini kendisinin temin etmesine engel olmak için tesis edilmedi mi Memet Abi? Ta buradan mı başlayalım hukukun ne olduğunu anlatmaya koskoca HSYK Başkan Vekili’ne? Tamam “yürütme ile uyumlu çalışacaksınız” abi ama bizi taa hukuk öncesi taş devri ayarlarına döndürmeye ne hakkın var? O zaman kapatalım mahkemeleri, toplum infiale gelip istediğini linç etsin istediğini omuzlara alıp beraat ettirsin.

‘YARGI TUZAK KURMAZ’ DEYİP TUZAK KURAN YARGI MENSUBU

Aslında bir, tek bir röportajı bile Yılmaz’ın nasıl bir maske tiyatrosunda rol kestiğini göstermeye yeter. 29 Nisan 2016 tarihinde adaletgundemi.net isimli siteye verdiği röportaj bu. Hani şu ‘Hukukçuların Memet Abisi’ diye hitap edilen. Başlığı söyleyeyim de nasıl bir hacaletle karşı karşıya olduğumuzu anlayın: “Yargı tuzak kurmaz, tuzağı bozar”

Eğer Memet Abi bu yazıyı okuyorsa kulaklarından kızarmaya başladığını tahmin edebiliyorum. Yani en azından öyle ümit ederim. Şundan böyle söylüyorum; bu röportajı verdikten sadece birkaç ay sonra ihraç edilen hakim-savcılara, “İtirafçı olanları yeniden mesleğe döndürebiliriz” demişti. Sonra da Aralık 2016’da çıkıp, “Evet dedim, dedim ama niye dedim; itirafçılığı teşvik etmek için dedim. Çok da başarılı oldum. Bir sürü itirafçı çıktı. Ama rahat olun, hiçbiri mesleğe dönemeyecek. Kandırdım kandırdım!” türünde sözler sarfetti. Yani ‘tuzak kurduğunu’ hiç yüzü kızarmadan itiraf etti. E yargı tuzak kurmayacağına göre bu itirafı ile aslında ’yargı mensubu’ olmadığını da cümle aleme ilan etmiş oldu.

İşte bu Mehmet Yılmaz’dan söz ediyoruz. Gelelim o röportajdaki diğer ‘hikmetli’ sözlerine. “Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?” şeklindeki ilk soruya verdiği cevap şu: “Yaradılanı yaradandan ötürü seven, adam olan herkese gönlü ve kucağı açık, kimseyi düşünceleri ve yaşam biçimi nedeniyle ötekileştirmeyen, hukuka âşık bir fani.”

Hurrayy! Onunkisi bir ‘aşk cinayeti’ anlayacağınız. “Seviyorsan git öldür bence” tadında yaşıyor bütün duygularına galiba.

“Çok yoğun çalışma temposu içerisinde aileniz ile iş hayatınız arasındaki dengeyi nasıl sağlıyorsunuz?” sorusuna verdiği cevap da bu aşktan izler taşıyor: “Görevin kutsallığı, haksızlığa uğrayan, mağdur edilen, kimsesiz ve çaresizlerin beklentilerini boşa çıkartmamak için sarf edilen emek, eş ve çocuklarımız tarafından takdirle karşılandığından hepimizin içi rahat.”

EŞ VE ÇOCUKLARINIZIN TAKDİRİNİ KAZANDINIZ MI?

Göz yaşartıcı! ‘Mağdur edilen, kimsesiz ve çaresizlerin beklentilerini’ harika bir şekilde karşıladınız, alkış! AK troller infiale uğradı diye hepsini derhal geri kodese tıkarak… Tahliye kararı veren hakimleri de açığa alarak… Bravo! Burada mağdurlar ‘AK troller’ oluyor herhalde. Peki behemehal eş ve çocuklarınızın da takdirini kazandınız mı Memet Abi? Kutsal görev anlayışınız hayranlık uyandırıcı. Her kutsalınız böyle mi sizin abi?

“Yeniden meslek seçme şansınız olsa hangi mesleği seçerdiniz?” şeklinde 1 karat pırlanta değerindeki soruya karşılık da “Halkımız hâkimi peygamber postunda oturan kişi olarak tanımlamaktadır. İnsanlık tarihi kadar eski ulvi bir görevdir, fedakârlık ister, dikkat ister, özen ister. Ama inanılmaz manevi tatmin sağlar. Hiç unutulmamalı, bir hadiste 1 saat adalet üzeri çalışmak 60 yıllık nafile ibadetten üstün görülmüştür.” dedi. Mahkeme kürsüsünden imam cüppesiyle vaaz mütalaa etmek gibi ilginç bir karışım olmuş ama neyse… Peki, varsayalım ki öyle; Memet Abi sen peygamber postunu geri dönüşümlü çaput kilim mi sanıyorsun acaba? İstediğin zaman çiğne, istediğin zaman kaldır at. Yoksa kanal dolgu malzemesi olarak fiber post mu kastettiğin? Dikkat ister, özen ister evet. Hadislerde yazıyorduk muhakkak, ‘peygamber postunda oturuyorum’ deyip de adalet üzere çalışamamanın vebali nedir acaba? Bir bakın isterseniz.

HIZIR PAŞA SENİN GİBİ OLSA, KELLESİ GİTMİŞTİ

Bir diğer soru, “Sizi örnek almak isteyen genç hukukçulara ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz?” şeklinde. Memet Abi’lerinin tavsiyesi çok anlamlı: “Adalet ülküsü dışında başka hiçbir amaca hizmet etmesinler, kul hakkının ne büyük bir günah olduğunu, bizim dinimizde kul hakkı olarak hiç bir ayrım yapılmadığının, farklı inanca sahip olsa bile onun da hakkının gözetilmesi gerektiğinin bilincinde olsunlar. Tarafsızlıkta Fatih Sultan Mehmet’i Rum mimarın karşısında mahkûm eden İstanbul Kadısı Hızır Paşayı örnek alsınlar.”

Peki siz aldınız mı Memet Abi? Şu halinizle o davaya bakıyor olsanız Fatih Sultan Mehmet kellenizi uçurmuştu, biliyorsunuz değil mi? ‘Saray’ın hukukçusu’ etiketini çoktan yemiş ve bu unvanı da layıkıyla taşıyan biri olarak şu cümleleri yeniden okusanız acaba şaşırtan ayna karşısındaymış gibi mi numara yaparsınız yoksa suç üstü yakalanmış Davaro’nun Sülo gibi mi? Hiç komik değil Memet Abi!

Yine aynı röportajdan şu sözlerinizi de nakledelim: “Türk yargısı öğünülecek başarılarla dolu bir tarihe maalesef sahip değil, zor ve sıkıntılı dönemlerde adalet adına iyi bir sınav veremedik. (…) Ülke yargısının içine düşürüldüğü perişan durumu gören, ülke adına kaygılanan gerçek hukukçular olarak bir araya gelen bizler, YBP (Yargıda Birlik Platformu) adı altında birleştik. Bu birlik, hak diyen, hukuk diyen, hep hukuk zemininde kalan, hakimlik ve savcılık edebine sahip kişilerin birlikteliği idi, huzur ve güven veren saygın bir yargı için yola çıktık. Seçimi kazandıktan sonrada meslektaşlarımıza ve millete verdiğimiz söz üzerine emaneti emin ellere teslim etme, haksızlık ve hukuksuzlukla insanları mağdur edenden hukuk içinde hesap sorma, geçmişte haksız bir şekilde cezalandırılan veya terfisi engellenerek mağdur edilen meslektaşlarımızın durumunu düzeltme çabasına girerek yargıda yeniden güvenin tesisi için adımlar attık.”

Hani ben okurken utandım senin adına Memet Abi. Yanlış anlama, laflar 10 numara! Ama yaptıklarınızla arasındaki Thor uçurumunu görünce, sanki ordan aşağı düşüyormuşum gibi oldum be abi. Millete verdiğiniz söz bu muydu Memet Abi? Emaneti emin ellere teslim edebildiniz mi, o iş tamam mı, rahat uyuyalım mı? Yoksa maazallah toplum infiale minfiale gelirse hâkim ve savcı edebine sahip birkaç kişi mi aramaya başlayalım?

Abi içiniz kaldıracaksa biraz daha devam edeceğim. “Yargı ne pahasına olursa olsun insanların haksız ve hukuksuz bir şekilde mağdur edilmesine izin vermez.” demişsiniz mesela. Ne pahasına olursa olsun derken abi? “Yani Cem Küçük’ün tehditlerini kastetmemiştim canım, o kadar da değil” diyeceksiniz sanırım. Saray’ın fırçasından sonra alelacele “Geciktik özür dilerim” açıklaması da yapmıştınız ama? Artık ona bile gerek kalmamış; Cem Küçük’e havale edilmişsiniz anlaşılan. Sizin bu ‘paha’larınız ne ucuzmuş be Memet Abi!

KARAR VERİRKEN HİÇ TESİR ALTINDA KALMAZ MEMET ABİ

“Tuzak kuranlardan kurtulduk mu bilmem ama bildiğim ne biz ne de bizden sonra gelenler, yakın tarihten aldıkları dersle artık asla yargıda böyle bir yapının hâkim olmasına izin vermeyecektir.” diye devam ediyor röportaj. Yani gülsem mi diyecem ama Nietsche gülsün halinize, ben ne gülecem abi. Bu röportajdan birkaç ay sonra tuzak kurmuş, bir de utanmamış o tuzağı ballandıra ballandıra anlatmış biri olarak sen söyle abi, kurtulduk mu gerçekten bu yapıdan? Nasıl, yakın tarihten iyi ders almış mıyız?

Bitmedi daha dur Memet abi. Ne güzel aforizmalar attırıp durmuşsun röportajda. Hep beraber okuyup istifade ediyoruz. Buyurun, ne diyor Memet Abi’miz; “Karar verirken hiçbir etki altında kalmamalı, hatır-gönül gözetmemeli, adaletten ayrılmamalıyız.” diyor. Herkes ayağa! Kendisine bir büyük alkış istiyorum efendim! Hep beraber alkışlıyoruz!

Sen ki Saray infiale gelir, 2 dakikada heyeti toplar özür açıklaması yapar, hakimlerin kellesini alırsın Memet Abi! Cem Küçük tweet atar, gece yarısı soluğun kesilir, gereğini yaparsın Memet Abi! 3 kişi ‘höt’ der; ‘al sana, toplum ne ara böyle infiale geldi yahu’ diyerek tahliye olmuş gazetecilerin üstüne kilit vurursun! Allah için daha adaletten ayrıldığın görülmemiştir.

Son olarak yargıdaki yeni dönem ve YBP için demişsiniz ki, “Hak diyen, hukuk diyen, kul hakkının önemini bilen, meslek yaşamı boyunca hukuk içinde kalmış, hakim ve savcı edebine sahip kişilerin oluşturduğu bir birliğiz.”

Abi birliğiniz sizin olsun da şu edep meselesine takıldım ben asıl. İkide bir edepten söz ediyorsunuz. Bütün bu sözleriniz ve yapıp ettiklerinizi bir arada düşününce buradan başka bir şey görünüyor da ben onu söylemeyeyim abi, edebime sığmaz!

[Ahmet Dönmez] 7.4.2017 [TR724]

Nazi Ruhu [Alper Ender Fırat]

Çocuklarınızı teslim ettiğiniz öğretmenlerdi onlar. Siz de şahittiniz ki en kıymetlileriniz zayi olmasın diye gecelerini gündüzlere katıp onlara rehber oluyor, iyi bir insan olarak yetişmeleri için her şeylerini ortaya koyuyorlardı.

Ne size ne çocuklarınıza bir yanlış yaptılar. Bu toplumun fakir çocukları okuyabilsin diye sarma yapan, gözleme pişiren, kermes düzenleyen ablalardı onlar. Herkesten çok siz biliyordunuz yaşatmak için yaşadıklarını. Ne rüşvet yerken gördünüz, ne hırsızlık yaparken. Onları hep emin insanlar olarak bildiniz. En itimat ettiğiniz komşularınızdı. On yıllarca aynı mekanlarda, aynı çarşı pazarda, aynı havayı teneffüs ettiniz.

Ama tıpkı Gestapo’nun, çoluk, çocuk, yaşlı kadın demeden Yahudileri almaya geldiklerinde sessiz sedasız seyreden ya da gizli gizli onları ihbar eden komşular gibi davrandınız. Bir kitle sadece ve sadece aidiyetinden dolayı cezalandırılırken, ters kelepçe takılıp hapsedilirken, ‘vay demek ki içimizde teröristler varmış’ gibi sözlerle muktedirlere yılıştınız. Hayatlarında sapan bile kullanmamış insanlara hapishanelerde yer açılsın diye tecavüzcülerin, sübyancıların, at hırsızlarının, katillerin salıverilmesi vicdanınızda hiçbir vicdan esintisine neden olmadı. Yılışık yılışık iyi de canım onlar da ‘mıy mıy mıy mıy’ gibi ipe sapa gelmez gerekçeler ürettiniz. Nazi dönemindeki topluma ne kadar benzediğinizi hesap etmeyecek kadar da hem cahil hem de gamsızdınız. Bilemediniz Nazi demenin sadece Hitler ve üç beş yöneticiden ibaret bir çete demek olmadığını.

SIRF AİDİYETLERİNDEN ÖTÜRÜ

Nazizm demek sadece ve sadece aidiyetinden dolayı bir kitlenin cezaya müstahak görülmesiydi. Kanunların yazdığı hiçbir suçu işlememelerine rağmen, yalnızca taşıdıkları kimlikler yüzünden kadın, çocuk, yaşlı, genç demeden cezalandırılması demekti. Savaşta bile yaşlılara, kadınlara, çocuklara dokunulmazken Nazizm hiçbir ahlaki, etik ve insani değer bırakmadan hepsini cezalandırmaktı.

Yeryüzünden 75 yıl önce kazınmış bu alçak ideolojiyi Türkiye’de yeniden hortlattınız. Yüz binlerce kişi sadece ve sadece aidiyetinden, kimliğinden ya da inandığı şeylerden dolayı tutuklandı, hapislerde esir edildi, işinden atıldı, mallarına çöküldü. Siz bunları normal buldunuz. Nazilerin yönettiği veya işgal ettiği ülkelerde Yahudi olmaktan başka bir suçu olmayan müzisyen, mimar, sanatçı, iş adamı, eşleri ve çocuklarıyla birlikte evlerinden toplanıp kamplara, gaz odalarına gönderilmesini normal karşılayanlar gibi olup bitenleri normal karşıladınız.

İşte bu hal Nazilik haliydi bilemediniz. Sadece dilsiz şeytanlık değildi bu, zalimin baston değneği olmaktı aynı zamanda. Bu aşağılık zulmü yapan AKP’ye en muhalif kesimler bile bir kişiyi savunurken iyi de kardeşim bu f..c değil ki diye beyanat vererek içinde bulunduğunuz çukurluğun farkına bile varmadınız.

NAZİLERE MUHALİF OLDUĞUNU SÖYLEYENLER

Bugün Türkiye iktidarı ve muhalefetiyle tam bir Nazi dönemi yaşıyor. Türkiye Cumhuriyeti kanunlarının suç saydığı hiçbir eylemi yapmamış olan yüz binlerce insan, kadın yaşlı, öğrenci ayrımı gözetmeksizin gözaltında tutuluyor ya da hapishane köşelerinde işkence görüyor. Mallarına çökülüyor. On binlerce kişinin ölümüne sebep olan teröristlerin görmediği muamelelere maruz bırakılıyor ancak kimsede hiçbir rahatsızlık yok. İktidarın gazabı kendisini de bulan birkaç cılız sesten başka herkes yapılan bu aşağılık muameleleri normal buluyor.

Allah’a inandığımız gibi inanıyoruz ki bu zulmet elbette bir gün sona erecek. Bu zalimler elbette yer ile yeksan olacak. Bunlar boş bir odun parçası gibi devrilip gittikten sonra kendi adıma bu muktedir zalimlerden şikayetçi olmayacağım. Onlara cezasını Allah verecek zaten.

Benim iki elim bu muktedirlere muhalif olduğunu söyleyen diğer Nazi grubunun yakasında olacak. Onlara soracağım hangi hukuk anlayışınız, hangi din anlayışınız, hangi inandığınız şey nazi uygulamalarını ruhunuzda haklı buldu.

[Nazi Ruhu] 7.4.2017 [TR724]

Bank Asya kararı AİHM’de ‘can yakacak’ [Mehmet Dinç, Strazburg]

Avrupa Konseyi’nin karar organı Bakanlar Komitesi’nin 2016 raporuna göre, Konsey’e bağlı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği kararlarda Türkiye, 2016 yılında 20 milyon 743 bin Euro tazminat ödemeye mahkûm edildi. AİHM’in bu yıl içinde vermiş olduğu tazminat kararlarının toplamı 88 milyon Euro’ya ulaştı. Türkiye, bu rakamla rekorun sahibi olurken Türkiye’yi 18,2 milyon Euro ile Arnavutluk ve 15,1 milyon Euro ile İtalya izliyor.

15 Temmuz sonrası yaşanan hak ihlallerinin AİHM’de ciddi bir şekilde incelenmesi sonrasında, Türkiye’nin önümüzdeki 10 yıl içinde ödemesi gereken tazminatın milyar Euro’yu bulabileceği değerlendiriliyor.

2016 yılında fazla dosya gelmesine rağmen, ülkelerin dosyaları eritmesi sebebiyle bekleyen davaların toplam sayısında 2010’dan beri ilk defa azalma görüldü. Bekleyen dava sayısı 10 bin bareminin altına düştü. Geçtiğimiz yıl 10,652 olarak açıklanan rakamlar bu sene 9941’e düştü. Örneğin en fazla doyası olan ülkelerin arasında yer alan Türkiye, diğer taraftan 2016 yılında en fazla dosya kapatan ülke oldu. 274 dosyayı kapatarak birinci olan Türkiye’nin ardından 265’le Slovenya, 261’le Rusya geliyor. Rusya da Türkiye gibi AİHM’de en fazla dava dosyası bulunan devletlerin arasında.

Bununla birlikte uygulanmayan dava sayılarında artış görülüyor. 2016 yılında 2,066 uygulanmayan karar bulunurken geçtiğimiz yıl bu rakam 1,537 olarak raporda yer almıştı. Denetim altındaki davalarda Türkiye, Rusya ve Ukrayna’nın ardından 3. sırada yer alıyor.

EN FAZLA İHLAL GÜVENLİK GÜÇLERİNDE

Bekleyen davaların çoğunluğu uzun süredir devam eden yapısal sorunlarla ilgili. Özellikle güvenlik güçlerinin aşırı güç kullanması, özgürlüklerden yoksun bırakılan bireylerin kötü muameleye maruz kalması, adli işlemlerin aşırı uzun sürmesi gibi sebepler olarak sıralandı.

En fazla dava bekleyen konuları ise; güvenlik güçlerinin aşırı güç kullanımı %16; gözaltı koşullarındaki sorunlar %11; tutukluluk halinin yasallığı %10; yaşam hakkı, işkence kötü muamele %9; adli işlemlerin uzunluğu %8 olarak açıklandı.

YAŞAR BANK DAVASININ TAZMİNATI HENÜZ AÇIKLANMADI

Rakamlara baktığımız zaman son 3 yılda özellikle 15 Temmuz darbe girişiminden sonra yaşanan hak ihlallerinde, başta işkence ve kötü muamele olmak üzere, adil yargılama, gözaltı ve tutukluluk koşulları, adli işlemlerin uzun sürmesi, mülkiyeti haklarının gaspı, ifade özgürlüğü gibi konuşlarda çok yüksek rakamlı tazminatlar öngörülüyor. AİHM, salı günü açıkladığı kararda Yaşar Bank’a el konulmasında, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde yer alan mülkiyet hakkının ihlal edilmesi sebebiyle Türkiye’yi tazminat ödemeye mahkûm etti. AİHM, karar metninde tazminat miktarını ilerideki bir tarihte açıklayacağını belirtti.

RUSYA’YA YUKOS CEZASI 2 MİLYAR EURO’YA YAKINDI

Rusya hukuksuz olarak Yukos şirketine ait çok ortaklı bankaya el koymuştu. 2004’te Yukos yönetimi şirketin tüm hissedarları adına AİHM’e dava açmış ve açılmış bir hafta içinde sonuçlanmıştı. Yukos şirketinin mal varlıklarına haksız şekilde el konulduğu için ve söz konusu mal varlıkların usulsüz olarak satıldığı iddiasıyla Rusya’ya karşı dava açıldı. Davacılar 38 milyar Euro tazminat talep ettiyse de AİHM, Rusya’yı Yukos hissedarlarına 1 milyar 866 milyon Euro tazminat ödemeye mahkûm etti.

Bunun dışında Lahey’de görülen ayrı bir davada Yukos Petrol Şirketini iflasa zorladığı gerekçesiyle Rusya 50 Milyar Euro tazminat ödemeye mahkûm edildi. Belçika Tahkim mahkemesi, Moskova’nın Yukos şirketine ödemesi gereken tazminatı ödemediği gerekçesiyle ülkedeki bulanan Rus varlıklarına ihtiyatı tedbir kararı verdi. Fransa da benzer bir kararla VTB Bankası’nın ülkedeki şirketlerine ve diplomatik temsilciliklerine ait hesapları dondurdu.

BANK ASYA KARARI ‘CAN YAKACAK’

AİHM, ağır tazminatlar ödemeye mahkûm ettiği Yukos kararında olduğu gibi, Bank Asya davasında da Türkiye’ye ağır cezalar kesebilir. Mahkeme, Kentbank ve Yaşarbank davalarında da tazminata hükmetti fakat henüz miktarı belirlemedi. AİHS, temel olarak bireylerin hakları göz önünde bulundurularak hazırlanmış bir sözleşmedir ve 50 yılı aşkın suredir bu sözleşmenin altında Türkiye Cumhuriyeti’nin imzası bulunuyor.

AİHS, yaşam hakkı ve ifade özgürlüğü hakkı gibi mülkiyet hakkını da koruma altına almıştır. Türkiye’de, bir hâkim kararıyla hukuksuz olarak binlerce özel kuruluş, vakıf veya derneklere ait mal varlıklarına el konuldu. Dosyalar Strazburg mahkemesinin önüne geldiğinde ilk olarak emsal kararlara bakılacak. Sadece bir bankadan dolayı 1 milyar Euro tazminat göz önünde bulundurulduğunda 1300’e yakın şirkete, okul, yurt, dernek ve vakıf malları, üniversiteler ve hastaneler için verilecek tazminatlar, Türkiye gibi kırılgan ekonomiye sahip bir ülkenin ekonomisini alt üst edecek seviyede olacaktır. Ödenmediği takdirde Rusya’nın başına gelenler Türkiye’nin de başına gelebilir.

[Mehmet Dinç] 7.4.2017 [TR724]

Sakın Erdoğan duymasın! Reis’i dinlemeyip 7,5 milyar dolar aldılar [Analiz: Semih Ardıç]

Amerikan Merkez Bankası (FED) sene sonuna kadar vanayı kısmaya devam edecek. Bunu Mart ayında olduğu gibi faizleri artırarak ve likiditeyi azaltarak yapacak. Böylece FED, 2008 krizinde bankalara can simidi olarak temin ettiği ucuz dolarları geri alma işleminde son safhaya geçmiş oldu. Kriz senesine kadar 1 trilyon dolar civarında seyreden bilanço şu anda 4,5 trilyon dolara yükseldi.

Tulumbaya su verilmesi işe yaradı, ABD ekonomisi toparlandı. İşsizlik yüzde 5’lere gerilerken, millî gelir 2016’da (GSYH) yüzde 3,1 arttı. Tam bu noktada enflasyonu yüzde 2’nin altında tutmak için paranın maliyetini artırıyor. Dünyanın dört bir yanına dağılmış dolarları şimdi ‘normalleşme’ yani bilançoyu küçültme hamlesi ile piyasadan geri topluyor.

MAYIS 2013’TEN BERİ TÜRKİYE NE YAPTI?

FED’in beyanlarını takip edenler için şaşırtıcı bir gelişme değil bu. Nitekim FED Mayıs 2013’te bu planı ilan etmişti. Şu ana dek plana sadık kaldı. Evvela tahvil alımını 85 milyar dolardan kademeli olarak sıfıra indirdi. Akabinde faiz artışları geldi. Hal-i hazırda likiditeyi kısacak, para arzını azaltacak. Bu senaryoda dövizin anavatanına rücu edeceği ilk günden belliydi. Türkiye haricindeki döviz açığı olan memleketler faiz artışları ile tahkimat yaptı. Türkiye’de ise Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Döviz almayın, yanarsınız. Elinde bomba bulunduran teröristle döviz alan arasında fark yoktur” minvalindeki mânâsız sözleri ile mücessem hale gelen popülist siyaset tercih edildi.

Dolar bolluğundan kıtlık mevsimine adım adım yaklaşılırken Türkiye yaz boyunca keman çalan Ağustos Böceği gibi davrandı. Kış yaklaştıkça buğday bulmak zorlaştı, bulabilenler de fazladan ödeme yapmaya razı oldu. Merkez Bankası’nın karar almak yerine tribüne çıkması dolar yatırımcısının kılçıksız kazanç elde etmesinin önünü açtı. Merkez Bankası (TCMB), büyük bankalar ve fonların elinde oyuncağa döndü. Dolar 2 TL’den 3,70 TL’ye kadar tırmandığı halde oralı olmayan TCMB 2016 sonunda kendi icadı olan Geç Likidite Penceresi (GLP) ile faizi artırmadan artırmak yoluna gitti. Bu şekilde en son yüzde 11,75’e gelen faiz, Saray’a sorsanız artmadı. Daha vahim bir gelişme oldu. Faiz arttığı halde dolar söylendiği gibi 3,50’nin altına inmedi. Yüksek kur ve yüksek faiz şirketlerin kârını buharlaştırırken hane halkının mutfağındaki yangını da büyütüyor.

MERKEZ BANKASI DAHA FAZLA OYALAMAMALI

TCMB inisiyatif almakta geciktiği gibi Saray’a şirin görünmek için GLP’nin tercih edildiğinin anlaşılması da çok uzun sürmedi. İtibar, ağırlık ve piyasaya yön verme gibi imtiyazlarını kaybeden TCMB martta enflasyonun yüzde 11’i aşması ile GLP’de de yolun sonuna geldi. FED zabıtlarında dolar vanasının 2017’de daha da kısılacağının altı çizildiğine göre son iki günde doların Türk Lirası’na mukabil kıymet kazanması ‘muvakkat bir hareket’ olarak mütalaa edilmemeli.

Hâdiseleri okumaktan aciz bürokrat ve siyasetçiler kabul etmek istemese de dolarda ibre zaten yukarıyı işaret ediyordu. Türkiye’yi idare edenler haricinde hemen herkes kurdaki gevşemeye ihtiyatlı baktı. TL’de kalıcı bir toparlanmadan bahsetmek için çok erkendi. Türkiye senede 30 milyar dolar doğrudan yabancı yatırım çekebilse, ihracat ve turizm gelirlerini artırabilse FED’in tesirini kısmen kırabilirdi. Hem bu kalemlerde gerileme yaşandı hem de yerli yatırımcı OHAL sopasından ürktü kabuğuna çekildi.

ERDOĞAN 153 MİLYAR DOLAR ALANLARA NE DİYECEK?

Bu dönemin en bariz vasfı, TL’den kaçışı ifade eden dolarizasyonun Erdoğan’a rağmen dolu dizgin hale gelmesidir. İktisadî mesnedi olmasa da Erdoğan’dan sudur etmiş her sözü tereddütsüz dinleyen milyonlar dolar mevzuunda farklı hareket etti. Bu husus calib-i dikkat.

Her hafta takip ettiğim bir veriden hareketle bu kadar kendimden emin bu cümleleri kuruyorum. Bankalardaki döviz hesapları Erdoğan’ı tekzip ediyor. Erdoğan’ın en hararetli nutuklarına rağmen vatandaş mütemadiyen dolar alıyor. 2016’da 129 milyar dolardan 145,5 milyar dolara yükselen döviz hesaplarında azalış bekleyen Yiğit Bulut gibi müşavirler yine ıskaladı. Zira döviz talebi azalmadı, arttı.

Tasarruf sahipleri Erdoğan’ı kale almadı ve 2017’nin ilk üç ayında 7,5 milyar dolar topladı. Bankaların döviz hesaplarındaki tutar Mart sonu itibarıyla 153 milyar dolara çıktı. Yatırımcı TL’nin son üç senede maruz kaldığı risklerin ortadan kalkmadığını, bilakis ufukta yeni risklerin belirdiğini gördükçe parasını emniyetli limana demirliyor. İyi ki de öyle yapıyor…

İNŞAAT LOBİSİ İÇİN EKONOMİ FEDA EDİLDİ

FED’in atacağı adımları TCMB biliyordu. Mamafih Saray ferman buyurunca referanduma giderken TL faizlerini sun’i biçimde düşük tutmak ve tüketim harcamalarını desteklemek gibi ekonomiye orta vadede çok pahalıya patlayacak bir misyonu üstlendi. Müteahhitlerin elde kalan daireleri eritmesi için faizlerin düşmesi şarttı. Müflis şirketleri, düşük faizle yüzdürmeye yeltendiler. Vatandaş ‘dolar bozdurana çorba bedava’ nevinden sakil kampanyalara rağbet etmedi. Düştüğü seviyeden dolar alarak ekonominin nabzını Saray’dakilerden de Merkez Bankası’ndan da daha iyi tuttuğunu ispat etti.

FED’in bilanço azaltma hamlesi ile beraber tahvil satmaya başlaması Türkiye gibi ekonomilerin para birimlerini mum gibi eritecek. Dolayısıyla piyasa faizleri de aynı oranda yükselecek.

TL’nin zor günleri bitmedi, bitmeyecek. 17 Nisan sabahının bilinmezleri yok daha bu ‘zor günler’ denkleminde. Altın formül değişmedi: Düştükçe dolar al…

[Semih Ardıç] 7.4.2017 [TR724]

‘Bağımsız yargı’nın tabutuna son çivi! [Erhan Başyurt]

Türkiye’de apaçık ‘yargılama’ adı altında hukuk katliamı yaşanıyor.

Nisan 2015’te gazeteci Hidayet Karaca ve 62 polis hakkında mahkemenin verdiği tahliye kararı uygulanmadı.

Kararı veren hakimler, ‘silahlı terör örgütü’ suçlamasıyla bir hafta içerisinde hapse atıldı.

Tahliye veren hâkim Metin Özçelik, Perinçek’e Ergenekon’da tutuklama kararını veren isimdi ve özellikle Silivri’de Perinçek’in yattığı 17 no’lu koğuşta tecride alındı.

Eşi de görev yaptığı sağlık kurumundan gerekçesiz ihraç edildi.

Hâkim teminatı resmen yok edildi.

Hakimlerin hukuka uygun karar vermelerinin önü kesildi.

***

Geçtiğimiz hafta aynı hukuk katliamı tekrar edildi.

Mahkemenin tahliye kararı verdiği 21 gazeteci cezaevinden salıverilmedi.

Savcı, hukuken itiraz hakkı olmadığı halde itiraz etti ve kendisinin tahliye talebinde bulunduğu 13 isim de dahil, tamamını cezaevinden çıkarmadan 7 günlük gözaltına aldı.

Böylece 21 gazetecinin tahliye kararı uygulanmadı.

Daha önce sanıkların bir kısmına tutuklama kararı veren hâkim, bu kez tahliye kararı verdiği için HSYK tarafından açığa alındı.

Hâkim teminatı bir kez daha açıktan ihlal edilirken, hukuk katliamının sistematik hale geldiği de tüm dünyayı gösterilmiş oldu.

***

Antalya’da da haklarında tahliye edilen 8 gazeteci de aynı şekilde, bir hafta sonra tutuklandı.

***

AK Parti iktidarı, hukuku intikam aracı olarak kullanırken, yargının bağımsızlığını da tamamen yok etti.

***

Hukuksuzlukları ‘yargı’ eliyle icra edebilmek için 2014’te Sulh Ceza Hakimliği sistemi kuruldu.

Özel yetkili hakimler eliyle, tüm tutuklamaları delilsiz ve siyasi talimatla yapmaya başladı.

Mahkemeler kurulmadan önce, dönemin Başbakanı Erdoğan, düzenlemenin Cumhurbaşkanı’nın önünde olduğunu ve ‘’yüzlerce, binlerce dava açılacağını’’ ilan etmişti.

Öyle de oldu…

Bu hakimler eliyle hukuk ve hak katliamı gerçekleştirildi.

Hukuk kılıfında, sosyal katliam gerçekleştirildi.

***

15 Temmuz darbesi sonrası, OHAL kararnameleriyle yargı bağımsızlığı telafi edilmeyecek şekilde tamamen yok edildi.

Hâkim ve savcıların üçte biri açığa alındı ve iki bine yakını tutuklandı.

Dokunulmazlığı olan Anayasa Mahkemesi üyelerinin ikisi bile delilsiz şekilde tutuklandı ve hapse konuldu.

***

‘Proje’ Sulh Ceza Hakimliği eliyle iktidarın nasıl bir hukuk katliamı yapıldığını, 15 Temmuz sonrası ihraçlar ve tutuklamalar daha iyi gösterdi.

Yargının üçte biri tasfiye edilirken, 800’ü aşkın hâkim ve savcının görev yaptığı ‘proje’ hâkim ve savcılardan sadece biri açığa alındı.

Bu çelişki yeni yayınlanan Avrupa Komisyonu Venedik Raporu’nda da ifade edildi.

***

Hepsi bu da değil.

Adil yargılama, tarafsız ve bağımsız yargı olmadığı gibi, mağdurların savunma hakları da elinden alındı.

Mağdurları savundukları için delilsiz ve yargılama olmadan 400’ü aşkın avukat hapse atıldı.

Çoğu mağdur avukat bulamıyor. Kimi barolar avukat görevlendirmiyor.

Barolar, hukuksuz isnatlarla tutuklanan meslektaşları için tepki bile göstermiyor.

Avukat ve tutuklu mağdurların cezaevi görüşmelerine de sınır getirildi ve gizli görüşme hakkı kaldırıldı.

AK Parti iktidarı o kadar pervasız ki, Dünya Avukatlar Günü’nde önceki gün 30 avukatı ‘inadına yapar’ gibi tutukladı.

***

Türkiye’de artık tarafsız ve bağımsız yargı bitmiş durumda.

Gazeteciler başta ‘’silahlı terör örgütü’’ suçlamasıyla siyasi talimatla delilsiz tutuklanan 47 bin mağdur için artık yargı yoluyla adaletin gerçekleşmesini beklemek ham hayal.

***

Kamudan ihraçlar ile ilgili Danıştay’ın verdiği ‘işe iade’ kararları uygulanmıyor.

Anayasa Mahkemesi’ne hak ihlalleri nedeniyle bireysel başvurular 100 bini geçmiş durumda.

AYM de siyasi baskı altında, emsal olabilir endişesiyle, hukukun tahakkukunu kasti geciktirerek, zulmün icrasına zaman kazandırıyor.

***

21 gazetecinin tahliye edilmemesi ve cezaevinden nezarete alınmaları, hukukun varlığına dair son ümitleri tüketti ve ‘bağımsız yargı’nın tabutuna son çiviyi çaktı.

Mahkemenin tahliye kararını bir kez daha engelleyerek AK Parti iktidarı, yargıyı siyasi bir intikam aracına dönüştürdüğünü ve yargı süreçlerinin büsbütün siyasi talimatlarla yürüdüğünü şüpheye mahal bırakmayacak şekilde tüm dünyaya gösterdi.

Umarım AİHM bir an önce inisiyatif alarak, adaletin daha fazla gecikmesini, tutukluluk cezaya dönüştürülerek masumların siyasi intikam amaçlı hapiste tutulmalarını önler.

[Erhan Başyurt] 7.4.2017 [TR724]