Mümini kimler sevmez? [Dr. Hüseyin Kara]

Üstün kalite ve mükemmel donanımı olan müminin, çok güçlü sevenleri olduğu gibi çok azılı kıskanç ve de kötümser sevmeyenleri hatta düşmanları bulunmaktadır.  Allah ve melekleri tarafından çok sevilen müminin, şeytanlar ve hasetçiler tarafından sevilmemesi gayet normaldir. Zira Allah’ın düşmanları müminin de düşmanıdır. Mümin bir taraftan kendisini sevenlerin sevgisine layık olmaya çalışırken, öte yandan düşmanlarını da iyi tanımalı ve onlara karşı net bir tavır ortaya koymalıdır.Bu yazıda mümini sevmeyen ve hatta ona düşman kesilen dört gurup anlatılacaktır.

1- MÜMİNİ ŞEYTANLAR SEVMEZ

Şeytan, Hz. Âdem’i (as) konumundan dolayı kıskanıp, yaratılış maddesini bahane ederek ona secde etmemekle, Allah’ın emrine isyan edip dergâh-ı ilâhîden kovulduğu günden beri (Kıyamete kadar) Hz. Âdem’in (as) neslini hiç sevmedi.(15/33) Hatta ona en büyük düşman kesildi. Şeytan, bu kovulma olayından önce İblis adı ile irade sahibi cinler taifesinden bir varlık olarak meleklerle beraber olma keyfiyetine, Allah’ın emrine itaatsizliği ile son verilmiş bir talihsizdir. Şeytanın varlığı ve görevi ise, kader arka planı ile izahı başka bir yazının konusu olabilir. Burada sadece mümini hiç sevmeyen ve ona en büyük düşmanlığı yapan şeytanın bu yönüne dikkatleri çekmek gayesindeyiz.

Şeytan, emre itaatsizlikten dolayı kaybettiği kulluk pozisyonuna, inadı yüzünden bir kez daha ulaşamamasının verdiği kızgınlık ve düşmanlıkla  Hz. Âdem (as) ve hanımına karşı oynadığı ilk oyun ile onları kandırıp cennetten çıkarılmalarını sağlamakla ilk başarısını! elde etmiş oldu.(20/117) Fakat Şeytan onların tövbe ve istiğfar edip tekrar kulluk zeminini elde edeceklerini  hiç hesaba katmamıştı.(7/23) Ebeveynlerinde çok başarılı olamayan şeytan, bu sefer onların evlatlarına musallat oldu. Bu defa ki planı tutu ve Kabil, Habil’i öldürdü. Bu şeytanın insanoğluna işlettirdiği ilk cinayettir. Bu olaydan sonra kıyamete kadar işlenecek bütün cinayetlerin azmettiricisi şeytandır. (5/30)

Mümini aldatıp kandırma ve onu Allah’tan uzaklaştırma konusunda maharetleri saymakla bitmeyen Şeytan, Peygamberlerin dışında az veya çok aldatamayacağı insan bulunmamaktadır. Kendi itirafından anlaşılan o ki, en çok sevmediği şahıs Kâinatın fahri olan Efendimiz (sav) olmasına rağmen  Allah’ın hafızıyyeti sayesinde Ona tesir edememiştir. Şeytan bu güne kadar nicelerini kendi akıbetine ortak etti ve ebedî hayatlarını kararttı.  Ondan korunmanın tek bir yolu vardır, o da;şeytanın şerrinden Allah’a sığınmaktır. Eğer O korursa mümin korunmuş olur. Hiç kimse kendi gücü ile şeytandan korunmaz.(23/97,98)

2- MÜMİNİ İNANÇSIZLAR SEVMEZ

Başta müşrikler ve kâfirler hiçbir zaman mümini sevmediler. Düşmanlıkta da hep derslerini şeytandan almışçasına davrandılar. İnsanlık ortak paydası hiçe sayılarak, müminlerin bu gruplardan gördüğü kötülükler ve fenalıklar beşer tarihinin en kirli sayfalarında yer almıştır. Sevginin kaynağı iman birlikteliği olduğu gibi, düşmanlığın da kaynağı inançsızlıktır. Başlangıçta ehl-i kitap olup , sonradan küfre ve dalalete sapanlar da bu kategoride mütaala edilmektedirler. Onlar da hiçbir dönemde mümine sevgi duymadılar. Hatta akıl almaz düşmanlık yapmaktan geri durmadılar. Haçlı seferleri bunun en açık misalidir. Şirk ve küfür vasfı taşıyan insanların bu sıfatlarına müminler de düşmandırlar. Onları asla kendilerine dost edinemezler. Ancak müminler, insanlık ortak paydasından hareketle onlara İslam dinini anlatma ve gösterme konusunda görev ve sorumluluk taşımaktadırlar.  (4/144)

3- MÜMİNİ MÜNAFIKLAR SEVMEZ

Şekil yönünden müminden farklı davranmayan, fakat içten de inanmayan en tehlikeli insan tipi olmakla münafıklar, müminlere zarar vermede hep başı çekmişlerdir. Müşrikler ve kâfirler gibi bünyenin dışında değil de içinde yer aldıklarından, münafıkların tahribatları daha derinden olmakta ve müminlere çok fazla zarar vermektedirler. İslam tarihi ta baştan beri kâfir ve müşriklerden çok, münafıkların müminlere olan gizli düşmanlıklarından ciddi tefrikalar ortaya çıkmış ve ümmetin parçalanmasını netice vermiştir. Halifelerin şahadetlerinden, sahabe efendilerimizin bir birleri ile savaşmalarına kadar bütün bu talihsiz olayların altında münafıkların oyunları ve kirli parmakları vardır. Zira münafıklar müminleri asla sevmemiştir. Bu imanî münafıklar, yaptıkları çirkin işlerinden dolayı da cehennemin en alt derekesinde yer alacaklardır. (4/142,143)  İki yüzlülüklerinin cezasını ağır bir şekilde göreceklerdir. Mümin pazarında mümin ile, kâfir pazarında kâfir ile bir olmaktan asla çekinmeyen insî şeytanların şerlerinden de sabah-akşam Allah’a sığınmaktan başka bir yol bulunmamaktadır. Müminler, bu sevimsiz insan azmanı tiplerin özelliklerini çok iyi bilip, onların hile ve tuzaklarına düşmeme konusunda uyanık olmak zorundadır. Onun için kur’an,  Bakara suresinin başında beş ayette müminlerin özelliklerini, iki ayette kâfirlerin, fakat on iki ayette de münafıkların  özelliklerini anlatmaktadır (2/1,19)

4- MÜMİNİ HASETÇİLER SEVMEZ

Ebu Hureyre’den rivayet edilen bir hadiste; Efendimiz (sav) şöyle buyurmaktadır; Müminin dört düşmanı vardır. 1-Hasetçi mümin. 2-Kindar münafık. 3-Şeytanlar. 4-Kâfirler (Cami-us Sağır 7352 nolu hdis) Aynı dinin mensupları, aynı Allah’a inanıyor olmalarına rağmen yine bir şeytanı sıfat olan kıskançlık hastalığına mübtela olanlar mümini sevemezler. Velev ki bu mümin onun öz kardeşi olsa bile. Yazının başında sözünü ettiğimiz Hz. Âdem’in evlatları olan Kabil, Habil’i öldürmüştür.(5/30). Allah’a sunduğu kurbanı kabul olan Habil’i kurbanı kabul olmayan Kabil kıskanmış ve onu öldürmüştür.(5/27) Müminler arasında maddi ve manevi nimetlerin farklı dağıtılmış olmasının hikmetini anlayamayanlar haset etmekten kurtulamazlar. Halbuki haset, Efendimiz(sav) dilinde ‘’Ateşin odunu yakıp tükettiği gibi, haset de müminin amellerini tüketir’’ buyrulmaktadır. Kıskançlık  ruhsal bir marazdır ve tedavi edilmelidir. İlmi ile amil bir mümin ile malını infak eden bir zengin mümin diğer müminler tarafından gıpta edilebilir. Bunun dışında kalan çekememezlikler hasede gireceğinden müminler arasında sevimsizlikler doğurur.

Sonuç olarak; Mümini sevmeyen bu sevimsiz düşmanların şerlerinden korunmak için Allah’a sığınmanın dışında her hangi bir yol bulunmamaktadır. Sabah-akşam yapılan istiazelerde bu dört guruptan sürekli Allah’a sığınmamızın sebebi de bu olsa gerek. Müminin görevi tedbirli olmaktır, fakat takdir her zaman tedbirin de üzerinde olduğu bilinmektedir. Mümin kullar tedbir almakla sorumlulukltan kurtulmakta ve kadere de boyun eğmektedir.  

Hizmet hareketinin bugün maruz kaldığı insanlık dışı hadiselerin temelinde de haset illeti yatmakta ve çekememezlik vicdanları karartmaktadır. Bunları yapanlar da, yapılanlara ses çıkarmayanlar da aynı maraza mübtela oldukları çok aşikâr görülmektedir.

[Dr. Hüseyin Kara] 4.9.2017 [Samanyolu Haber]
huseyinkara1953@hotmail.com

Atatürk'ün evi, Meclis, bomba! [Ali Emir Pakkan]

1954, DP iktidarda. Yunanistan, Kıbrıs sorununu BM’ye taşımıştı. Atina, Kıbrıs’a ‘kendi kaderini tayin hakkı’nın tanınmasını istiyordu. İngiltere, Türkiye ve Yunanistan'ı Londra’da toplanacak üçlü bir konferansa davet etti. 29 Ağustos’ta zirve gerçekleşecekti.

Ankara'da gündem Kıbrıs'tı. Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) ile Kıbrıs Türktür Cemiyeti (KTC) sokak gösterileri tertipliyor, basında Rumlar'ı hedef alan haberler çıkıyordu. Gazetelerde Patrikhane, Kıbrıslı Rumlar’ın lideri Makarios’u desteklemekle’ suçlanıyordu.   Talebe Birliği, o kadar ileri gitmişti ki; Yunan pasaportlu Rumlar’ın mallarının müsadere edilip, yurtdışına çıkarılmalarını talep edebiliyordu!

5 Eylül’de, Başbakan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu’nun Londra’dan gönderdiği telgraftan bahsetti. Zorlu, görüşmelerde zor durumda kaldığını anlatıyor ve 'orada artık ‘dizginlenemeyen’ bir Türk kamuoyundan söz etmeyi arzuladığını' yazıyordu. 

Benzin dökülmüş kıvılcım bekleniyordu.

6 Eylül 1955 günü, saat 13.00’de TRT, Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve bombalı saldırı yapıldığı haberini verdi. 30 bin trajlı İstanbul Ekspres gazetesi o gün 300 bin basmış ve dağıtılmıştı! Öğleden sonra, İstiklal Caddesi’nde toplanan grup, gayrimüslimlere ait iş yerlerini taşlamaya başladı. Olaylar kısa sürede yayıldı. Saldırganlar organizeydi. Şehrin çeşitli semtlerinden kamyonlarla gösterici Beyoğlu'na taşındı.

Daha sonra tanıklar, 20-30  kişilik grupların başında KTC’den öğrencilerin bulunduğunu, yağmacıların kullandığı sopaların aynı büyüklükte olduğunu ve Rumlara ait ev-işyerlerinin önceden tespit edildiğini, polislerin saldırganları izlemekle yetindiğini anlatacaklardı! 

6 Eylül’de İstanbul, Ankara ve İzmir’de ‘örfi idare’ ilan edilerek olaylar durdurulmaya çalışıldı. Ancak saldırılar  7 Eylül’de de aynı hızla devam etti; İskenderun, İzmir, Çanakkale’de saldırılar yaşandı.

Olayların bilançosu korkunçtu. Türk basınına göre 11 kişi ölmüştü. Bazı Yunan kaynaklarına göre ise 15 ölü vardı. Yaralı sayısı resmî rakamlara göre 30, gayri resmî rakamlara göre 300’dü. Sadece Balıklı Hastanesi’nde 60 kadın tecavüz nedeniyle tedavi görmüştü. Yine resmî rakamlara göre 5.300’ü aşkın gayri resmî rakamlara göre 7 bine yakın bina yağma edildi.

Yunan makamlarının soruşturmasında Selanik’teki Türk konsolosluğunun bahçesinde bulunan Atatürk’ün doğduğu eve atılan bombanın diplomatik çanta içinde Başkonsolos Yardımcısı Mehmet Ali Tekinalp tarafından Türkiye’den getirildiği ve Türk Başkonsolosluğu'nun bekçisi Hasan Uçar tarafından bahçeye atıldığı ortaya çıktı. Uçar’ı azmettiren kişi Selanik Hukuk Fakültesi ikinci sınıf öğrencisi ve MAH elemanı olduğu iddia edilen Oktay Engin’di. Konsolos yardımcısı dokunulmazlık zırhıyla kurtuldu, Oktay Engin’e üç yıl altı ay, Hasan Uçar’a ise iki yıl hapis cezası verildi. Dokuz ay Selanik cezaevinde yatan Oktay Engin, tahliye edildikten sonra Gümilcine Konsolosluğu tarafından Türkiye’ye getirildi. Uzun yıllar Emniyet teşkilatında önemli görevlerde çalışan Engin hakkındaki suçlamaları hep reddetti.

6-7 Eylül ile ilgili " resmî tezi" bozan itiraf ise yıllar sonra emekli orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu'ndan geldi. Tuğgenerallik rütbesinde Özel Harp Dairesi (ÖHD) başkanlığı yapmış, Genelkurmay İstihbarat başkanlığı ve Milli güvenlik kurulunda üst düzey görevlerde bulunmuş Yirmibeşoğlu, gazeteci Fatih Güllapoglu’na şöyle konuşacaktı:

“Bak ben sana bir örnek daha vereyim. 1974’teki Kıbrıs Harekâtı. Eger Ö.H.D. olmasaydı, o harekât, yani iki harekât da o kadar başarılı olabilir miydi? (...) Adaya, bankacı, gazeteci, memur görüntüsü altında Özel Harp Dairesi elemanları gönderildi ve bu arkadaşlarımız, adadaki sivil direnişi örgütlediler, halkı bilinçlendirdiler. Silahları 10 tonluk küçük teknelerle adaya soktular. Sonra 6-7 Eylül olaylarını ele al...

-Pardon Paşam anlamadım, 6-7 Eylül olayları mı?

-Tabii. 6-7 Eylül de, bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı. Sorarım size, bu muhteşem bir örgütlenme değil miydi?  (“Türk Gladio’su İçin Bazı İpuçları,”Tempo Dergisi, S. 24, 9-15 Haziran 1991)

62 yıl sonra 6-7 Eylül, Türk tarihinin en utanç verici olayları olarak anılıyor. Ne yazık ki aynı zihniyet iktidarda ve benzer hukuk dışı "işler" sahneleniyor. Bir süre sonra 15 Temmuz ile ilgili de, "muhteşem örgütlenmeydi" itirafları duyarsak şaşırmayalım! Atatürk'ün evine bomba atan, Meclis'i neden bombalamasın? 

[Ali Emir Pakkan] 4.9.2017 [Samanyolu Haber]
Aliemirpakkan@gmail.com

Evrensel Merak Ve Hizmet Hareketi [Bahattin Karataş]

Hayat tecrübelerimizde bazen mektep medreselerden, bazen yaşadığımız acı tatlı olaylardan, ibretlik kıssalardan, bazen de bela ve musibetlerden bile dersler alır, tecrübeler ediniriz. 

Hayatımızda her bilgi ve tecrübenin acı tatlı mutlaka hatıraları olmuştur.. Bunlardan hoşumuza gideni gitmeyeni, keşke olsaydı veya keşke olmasaydı dediklerimiz vardır..
      
Hizmetimiz, bu günlere üniversiteler, dersaneler, okullar, yurtlar, evler, okuma salonları, gazete mecmua lar, radyolar, televizyonlar gibi çeşitli kurumların yanında, sosyal ve kültürel açılımlar, diyaloglarla geldi. Bu konuda çeşitli ciddi gayretler, himmetler ve fedakarlıklar yapıldı, kısa bir sürede Türkiyede ve 170 dünya ülkesinde kurum lar, okullar açıldı. Acı tatlı fakat çok bereketli bir mevsimyaşandı..
      
Hizmet bir çok konuda ve alanda Türkiye ve müslümanların ufkunu ve önünü açtı..hatta Abant toplantıları ülkenin bazı sosyal ve idari konularına rehberlikler yaptı.Çağa uygun ve uyumlu fedakarlıklarla müslümanların da dünyaya vereceği bir çok şeyi ve katkıları olduğunu gösterdi..
      
Topyekun bir seferberliğe girildi. Öğretmeni, esnafı, memuru ve bürokratı topyekun seferberdi, yeri geldi bu iş için anadolu anası mantı açtı, kermeslere örgüler ördü. bir burs temini için kadını mutfağından kıstı, memuru dolmuşa binmedi yürüdü..biriktirdi, bir bursta ben vere yim..Dinine ve milletine faydalı bir nesil yetişsin diye esnaf servetler verdi, dev kurumlar yaptı ve hibe etti..
      
Bu işin rehnüması bu hasbi koç yiğitlere" adanmış lar" adını koydu. Yerdekiler ve göktekilerin belki gıpta ettiği milyonların imanlarının kurtuluşuna vesile olacak hizmetler oldu, tarihe geçen altın tablolar yaşandı..Özyurtlar, Tabancalar, Hacı Kemal’ler, H. Arifler tarih yaptılar ve gelecek kuşaklara örnek oldular..
      
Hz.Hacer anamız, Allahın Resulü irşad ve tebliğe giderken "bizi kime bırakıyorsun ya İbrahim" demişti..Allaha diyordu Allah Resulü..     
      
Hz.İsmail ise bıçak boğazında babasına”Babacığım Allah sana neyi emretti ise onu yap!. ben sabrederim” diyordu..bir dava adına teslimiyetini gösteriyordu..
      
Herkes Resulullaha as. hediyeler getiriyordu. Ümmü Süleym annemizin ise verecek bir şeyi yoktu. On yaşındaki ciğeri Enes'i vardı sadece..Allah resulüne ya Resulullah bunu sana ve hizmetine bağışladım diyordu, o da davasına evladını koyuyordu.
     
Nöbet anadolu insanına gelmişti, iş çetindi zordu.kandan irinden deryalar vardı..Başta Efendimiz as. ve sahabisi ra. tüm Enbiya as. Müceddid İmamlar, müctehidler bu asrın fitnesinden Allaha sığınmışlardı..ama karşılığında Resulullaha kardeşlik vardı..alınlardan öpülmeklik vardı..söz verilmişti, dönmek yoktu..incinmek yoktu..
     
Tutulan yol doğruydu, yapılan iş güzeldi. Ama küfür, ahlaksızlık imansızlık belası her her tarafı sarmış ve yayılmıştı. Ayrıca Nebiler Nebisinin aziz emaneti vardı. Onun adı dünyaya duyurulacaktı. Öyle ise daha büyük hamleler gerekiyordu. Yapılanlar yetmedi..kandan irinden deryalar aşılacak demişti bu işin ser rehberi! Bu dava zor bu dava hor bu dava öksüzdü..bu işin çileli, ızdıraplı günleri ve kışı arka daydı..
     
Evet asırla beraber şartlar da değişti..kaderin fetvası da eski hal muhal ya yeni hal ya da izmihlal diyordu.. 
     
İnsanlık Kuranla buluşmayı, Hz. Muhammed'le tanışmayı bekli yordu. Milyarca insan vardı ki daha Rabbimi duymadı. Efendimi bilmiyorlar diyordu ser kârımız..Yıllar önceydi bir yerde standları gezer ken Hz.Musa ve Hz.İsayı tanıtan kimseleri ve kitapları görünce, Efendimi anlatan kimsesi yoktu, bayrağı dalgalanmıyordu. Burda da tanıtan kimsen yok ya Resulullah demişti, dertli insan..
    
Kim bu yığınlara Allah ve Resulünü tanıtacak ve duyuracaktı? Afrikaya kim, Asya ve Avrupaya kim, Amerika ve Rusyaya kim Allahı duyuracaktı? Kimsenin günde minde Hz. Muhammedin as. buralarla tanıştırılması, duyurulması yoktu..Hiçbir cemiyet ve cemaatin böyle bir derdi ve davası da yoktu...
     
Üstad "Osmanlı bir Avrupaya, Avrupa da bir Osmanlıya hamiledir diyordu. Osmanlı Avrupayı doğurdu ama Avrupa Osmanlıya nasıl hamile kalacaktı? Hamlı için birileri telkih için hicret etmeliydi. 
    
Yine Avrupanın Kuranı araştıran meşhur hatipleri ve Amerikanın hak dini araştıran cemiyetlerine hakiki İslamı ve İslamdaki hakikatı efaliyle kim gösterecek ve kavuştu racaktı?
     
Allah, zalim, fasık, facir, fettan biriyle de dine hizmet ettirir mi? ettirir. Ama herkesin ameli niyetine göre değerlenir, muamele görür.
     
Zalim bir Tiran geldi..mevcut kurumlara el koydu, kapattı. Adanmış ruhlara zulmetti bir kısmını Yusufiyele re mahkum etti..tarihin hiçbir döneminde görülmedik türlü türlü işkencelere tabi tuttu, hap setti..bir kısmını cebren yurdundan yuvasından etti, gurbetlere ve hicretlere maruz bıraktı..Kadere göre ise bahar ve yaz yerini kışın soğuk ayazlarına bırakıyordu..Ama her kıştan sonra bir baharın ve  her geceden sonra da bir neharin unutulma ması da gerekiyordu..
     
Her kış önceki baharın sonudur ama gelen baharın da başlangıcıdır.
     
Yapılan zulum, işgal ve hak hukuk ihlalleri kurumların bu güne kadar dünyaya duyuramadığını duyurdu..ortada büyük bir zulum vardı ama hizmetin duyulması ve tanınmasına büyük katkısı oldu..Dünya çapında hizmete merak uyandırdı..hem büyüğümüzün, hem de hizmetin araştırılmasına ve tanınmasına sebep oldu..dünyacaünlü yazılı ve görsel medya kuruluşları büyüğümüzün açıklamalarını ve hizmeti birinci ağızdan dünyaya duyurdular..
     
Kader ya bankaları kapattırdı. bütün sermaye dünyasının dikkatini çekti..
     
Okul, dersane, yurt yuvaları gasb etti, kapattı. eğitim dünyasının merakını tetikledi, ilgisini çekti ve zulmünü duyurdu. 
     
Üniversiteleri kapattı, akademisyenler ve bilim dünya sı yapılanları duydu gördü..Türkiyede neler oluyor denildi
     
Medya kuruluşlarını kapattı, gazetecileri tutukladı. Dünyanın özgür basın yayın ve medya kuruluşlarının tepkisini çekti..    
     
Yardım kuruluşlarını kapattı. Dünyada ne kadar gönüllü kurum ve kuruluş varsa hepsinin ilgisini uyardı hem hukuksuzluğundan dolayı nefretini sağladı..
      
Hasılı bu zulum cevri cefa ve baskı ile kurumlarla elli senede kavuşulmayan yerlere, kesimlere ve kimselere hizmet çok kısa bir sürede kavuştu..yer yer yüz, ikiyüz okul açılsaydı belki bu kadar çabuk, kolay ve hem de mazlum mağdur olarak sesimiz hizmetimiz duyulmazdı buna da kışta zor ve menfi şartlarda hizmet denir..
     
Kuran "Çok şey var size göre hoş değil ama onda sizin için hayırlar vardır.. çok şey de vardır hoşunuza gider halbuki onda size kötü lükler vardır."2/216
     
Bu sayede insanlığın Evrensel Merakı uyandı..Hizmet, dünyanın görsel ve yazılı medyasında gündem oldu, umarım çok kısa bir sürede herkes araştırıp okuyacak ve namı celili duyacak İnşallah "Merak ilmin hocasıdır" derler ya!.
      
Bilemediğimiz belki binlerce hikmetlerini daha sonra hep beraber ibretle seyredeceğiz. Tenkit edenler bu hikmeti anlamasa da İslama fevc fevc dehaletleri görünce acı çeken mazlum, mahkum bacılarımız, kardeşlerimiz ve bir o kadar mağdur ve muhacirinimiz çektiklerine şükredecek belki bir kat daha artsaydı da  bir kişi bile imandan mahrum kalmasaydı diyecekler..
      
Herşey zıddıyla bilinir. Bugün de gerçek zıddı olan yalanla ışık karanlıkla, güzellik çirkinlikle biliniyor. Acele etmemeli, sabredip dişimizi sıkmalı hikmetini bilemediği miz hadiselerin neticesini bekle meli, kaderi tenkit ve halimizden şikayet etmemeliyiz. 
     
Senaryo devam ediyor, filim henüz bitmedi..oyundaki bazı olumsuz sahneler bazılarımızın ümitsizlik ve karamsarlığına sebep olmasın. Filim icabı bazen kötü rol oyuncusu galip gelebilir. Dava Allahın davası, kimsenin değil..
     
Akıllıların aklıyla bugünlere gelinmedi ki akıl vermeleriyle devam etsin..tenkitten çok hikmet aransa daha isabetli olur..akıl araçtır sebeptir, ama herşey değildir..temel de değildir. 
     
Mevsim şartlarına göre yapılacakların da farklılığı kimseyi ümitsizlik tereddüte sevk etmesin..Bu işin Banisi hayattadır şükür..elli küsur senedir nasıl başladı ve bu güne nasıl gelindiyse itimadımız olsun Allahın izniyle aynen devam edecektir..bu gün akıl vermeye kalkanlar elli sene önce yoktular..ama hizmet vardı..yarın da onlar yok olacak ama hizmet yine var olacaktır..
     
Başını kaldır, kendini sana tanıttırmak isteyen faal ve Kudretli bir Zatın harika işlerine bak!..Sen başıboş olmadığın gibi bu hadiseler de başıboş olamazlar. "Mülk/3 te " Gözünü gezdir, bak bakalım bir bozukluk görebilir misin? buyurulur. Herşeyi Allah yapıyorsa ne gam?
     
Milyarca dolar reklam ve masraf yapılsaydı, yüzbinlerce kadro istihdam edilseydi bu derecede hizmet yapılabilir miydi? bilmiyorum Vakıa bunun himmeti parapul değildi, bina arsa değildi. Henüz yeni doğan bebeğin acı, çile ve ızdırabıydı.."Çok uyursam annemi rüyam da görebilir miyim anneanne "deyip uyuyan masum yavrunun rüyasıydı..90lık ihtiyarların hapsi vardı. Başında polis, elleri karyolasına kelepçeli lohusa kadının işkencesi vardı. Dün profesör, dekan, rektör ve holding sahibi olup bu gün lokantalarda bulaşık yıkaması vardı.. çarşı pazarda işportacılık vardı. menfi şartlarda hizmetin himmeti ve gayreti işte buydu artık..
     
Yani güzün yapılacaklar ayrı, kış ve baharın ayrı, yaz da bir ayrı. Kışın çiftçi niye oturuyor? denmez..güzün ektiklerinin baharda yeşermesini bekleyene aktif sabrediyor denilir. Kışı görüp herşey bitti gitti, kurudu veya gece olunca eyvah herşey kayboldu denmez kışı bahara, geceyi gündüze değiştiren Allahtır..herşey Onun hıfzındadır..
     
Ama bu sayede milyarlar hizmeti duydu, araştırdı gördü, bildi ve sevdi...
     
Hem hukuksuzluk karşısında hizmetin haklılığını öğrendi,
    
Hem yalan ve iftiralar karşısında hizmet insanının samimiyet ve sadakatını öğrendi, 
      
Hırsızlık ve yolsuzluk karşısında adanmışların yardan serden geçişini başkası yaşasın diye yaşama aşkını, fedakarlık ve adanmışlığını öğrendi,          
      
Hem anarşi terörle itham edenler karşısında sulh ve barışı tem sil etmekle anarşist ve teröristin kendisi olduğu bilindi..
      
Hem üçyüz senedir müslümanlar ekonomi, eğitim, sulh ve em niyet, teknik teknoloji, fen bilimleri dalında dünya medeniyetine hiç bir katkıda bulunmadı.. buna karşılık hizmet bu dallarda katkılarıyla dünyanın dikkatini çekti..insanlık çocuklarına verilen hizmeti gördü.
      
Hem kıtalararası ticaret bağlarını kurarak, dünyada açılan okulların mezunlarıyla lojistik alt yapı desteğini tüm idareci ve siyasiler gördüler ve devletler bundan yararlandılar..
      
Dünyaya farklı din dil renk ırk ve desenlerine rağmen birbirlerini kendi konumunda kabul edip beraber birarada yaşayabileceklerini, dil ve kültür olimpiyatların da 50/60 m karelik bir sahnede kucaklaş mayı, sarmaş dolaş olmayı ve ayrılırken de ağlamayı öğretti..
      
Dünya insanlığı hizmeti sevdi bağrına bastı, sahip çıktı..dünyaya göre bir köy muhtarlığı kadar cirmi ve cismi olanlar varsın görmesin sevmesin!.

"TAKDİRİ HÜDA KUVVE-İ B ZÛ İLE DÖNMEZ
BİR ŞEM’A Kİ MEVL  YAKA ÖFLEMEKLE SÖNMEZ"
                                                                        Ziya Paşa


[Bahattin Karataş] 4.9.2017 [Samanyolu Haber]

Cemaatlere dokunma! [Seyfi Mert]

Evet evet iki yüzlü dindarlık, imanı gösteriye dönüştüren zihniyet gırtlağını patlatırcasına bunu haykırıyor son günlerde: Cemaatlere Dokunma!

Aslında cemaatten kasıtları tarikat. Yoksa hemen hepsi biliyor ki, aslında bu ülkede dokunulacak tek bir cemaat var. Dokunulmalı çünkü hepsinin ortak düşmanı. “Tarikatlara dokunma” diyemedikleri için kelime oyunu yapıyorlar akıllarınca. Hepsi cemaat düşmanı… 

Nasılsa bu millet koyun, cemaat ile tarikatın farkını nerden bilecek. 

Hani daha daraltarak söyleyelim. 

Menzil tarikatının şeyhinin torunu, Game Of The Thrones’takine benzer bir tahtta fotoğraflarıyla meşhur oldu ya. 

Birileri bunlar merkebin kulağına su kaçırdı filan diye “dostlar gözaltında görsün”e çıktılar. 

Yoksa kimsenin kimseye dokunacağı yok. 

Suç işlenmeden dokunulabilmek için iktidara ve siyasal İslamcılara karşı olman, onların senden nefret etmesi yeterli bir sebeptir. Ayrıca suç işlemeniz önemli değildir. Buna gerek de yoktur. 

Suç işleseler bile kimse dokunmasın istiyorlar ki, hâlihazırdaki uygulamalar öyledir. İŞİDçiler bombalarıyla yakalanıp serbest bırakırlar sonra onlarca insanı katledince “yanlışlıkla salınmışlar” der birileri ve kimse utanmaz, mahcup olmaz, istifa etmez bu rezillikten sonra. 

Radikal terörist diye gözaltına alınan insan, içerde yanında taşıdığı bıçakla polis öldürür, kimsenin gıkı çıkmaz. Bu ülke için canını dişine takan eğitim neferinin elindeki kalemi silah olarak kayıtlara geçenler, emniyete götürürken üzerini aramazlar teröristin. 

Çünkü bu ülkede dokunulacaklar bellidir. Muhalifsen, cemaattensen, Kürt isen, solcu isen, siyasal İslamcı değilsen sana dokunmak meşru ve zaruridir. Değilsen ister elinde satırla heykel parçala, ister Ankara’nın göbeğini mezbaha çevir önemli değil. Hatta sana devlet yardım eder, el koyduğu binaları verir, kendi yurtlarını kapatır çocukları senin kucağına iter. Her türlü rezilliğini, ahlaksızlığını da “Bir kereden bir şey olmaz” diyerek örter. 

Dolayasıyla hedefteki cemaat bellidir. Menzil tarikatına kimse dokunmasın diye göz dağı vermek için bağırmaktadırlar. 

Elbette yine cuntacıların, Ergenekon ve Siyasal dincilerin tek hedefi Gülen Cemaati. 

CHP’liler, ulusalcılar filan heyecan yapmasın. 

İnanmayan Ergenekoncu medyaya baksın, ne bileyim Oda TV Merdan, Soner  filan…

Biliyorlar bir nane olmayacağını. 

Bu iktidar İŞİD’i bile salıyor, Menzilcilere niye ilişsin. 

Hele ki devleti teslim ettikten sonra. 

Kalkıp ne diyecekler, “kandırıldık mı?”

Ağzı muzahrafat çukuru olan adam bayram günü höykürdü ya; ‘bizim düşmanımız Cemaat’tir diye..

Reisleri camii kapısında üstelik bayram namazında nefretini kusalı daha kaç gün oldu ki, böyle cemaatime dokunma heştegi filan açıyorlar..

Kesinlikle katılıyorum bu kampanyaya. Kimse cemaatlere tarikatlara ilişmesin. Hele ki Menzilcilere.

Topbaş’a filan da (Artık hangi tarikatındır bilmem) Ahmet TAŞgetiren beyefendiyi kızdıracak şeyler de yapmayın. Yoksa o da üzülür…

Dokunmayın da millet cemaat arasındaki farkı görsün..

Yok edilen ülkenin umudu eğitim kadrosunun kıymetini anlasın. 

Dokunmayın tarikat ve cemaatlere de her yer Ensar olsun, her Kur’an kursundan taciz tecavüz fırlasın, bunlar hızla üstünü örtsün, ailelere rüşvet versin. 

Dokunmayın cemaatlere organik hoşaf mucitleri çoğalsın, dünya düz diyenler gençlik kulübü başkanlığı yapsın, hatta TÜBİTAK’ın başına geçsin. 

Dokunmayın tarikatlara, yanmayan kefen satışları artsın, cennete yürüten terlik sokaklarda moda olsun…

Ellemeyin tarikatları, bütün bakanlıklara çöreklendikleri yetmez, tüm okullar onlara verilsin, her yeri imam hatip yapsınlar, bol bol üstü örtülecek rezilliklere imza atsınlar. 

Elleşmeyin ki dünya yuvarlaktır diyen öğretmenler “mason” diye KHK ile atılsın, hapis yatsın, mal varlıklarına el konulsun. 

İlişmeyin şeyhin torununa, havai fişekli düğünler yapsın, kendi müritlerini bir lokma bir hırka ile uyuturken milyonluk otomobillere binsin, saraylarda yaşasın. 

Sakın ha sakın dokunmayın cemaatlere. Bakın başınıza iş açılır. Hepsi Gülenciler gibi gariban olmaz, her türlü pisliği yaparlar size. Onların kadınlarını, erkeklerini, çocuklarını öyle aylarca, yıllarca sebepsiz hapse atarsanız ananızdan emdiğiniz sütü burnunuzdan getirirler. 

Dokunmayın da evlenme yaşı giderek düşerken, rüşvet ve hırsızlık oranı yükselsin. Gösteri müminlerinin gerçek yüzleri artık gizlenmeyecek şekilde ortaya çıksın. 

Tarikatlara el sürmeyin, onlar başkalarının mallarına çöksünler. Eğitim yuvalarına çöreklenip cahillik ve radikalizmin merkezi yapsınlar. Yobazlık gösteri ile bütünleşsin ve herkes Gavs’ın torunu gibi tahtlarda atsın havasını. 

Hele hele Menzil’cilere hiç dokunmayın. Bütün ihaleleri onlara vermeye devam edin, devletin tüm imkanlarını o tarikata akıtın. Yesinler, çatlayıncaya kadar yesinler. 

Sakın dokunmayın Menzil’e, uçaklara numara olarak GVS kısaltmasını da bırakın, ne gerek var şifreli övünmelere, doğrudan GAVS-AIRBUS yazın. Kürtleri katlettikten sonra G3 mermileriyle GAVS yazmak yeterli gelmez, Sur’u yerle bir ederken atılan bombalarla havada aynı yazıyı yazın…

Dokunmayın ki, bu toplum bir 200 yıl daha dinden imandan soğusun namussuzların ekmeğine sürülecek birkaç asırlık yağ biriksin. Dokunmayın Perinçek ve şürekası bayram etsin. Üç beş yıl daha sefa sürsünler ondan sonra Allah demeye utanacak bir nesil üresin.  Dokunmayın birkaç yıl daha sefasını sürsün üç kuruş için beynini ve vicdanını kiralayanlar. 

Dokunduğunuza dokundunuz, bir ülkeyi enkaz çevirdiniz. Şimdi dokunsanız ne yazar dokunmasın ne!

Dokunmayın ki ne yaptığınızı tarih çok daha net kaydetsin…

[Seyfi Mert] 4.9.2017 [Samanyolu Haber]

Hani o polisler Mersin’de kumpas kurmuştu? [Tarık Ziya]

Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı 7 sene sonra GDO diye bilinen Genetiği Değiştirilmiş Organizma skandalının hesabını sormaya nihayet karar vermiş. 

2010 ve 2011 yıllarında usûlsüz şekilde ithal ve ihraç edilen gıda ürünleriyle ilgili hazırlanan iddianamede 192 kişi hakkında ‘Resmî Evrakta Sahtecilik’, ‘Görevi Kötüye Kullanma’, ‘Rüşvet’, ‘Suç ve Delilleri Gizleme ve Değiştirme’ suçlarından ayrı ayrı hapis cezası talep ediliyor. 

KANSERLİ PİRİNÇLERİ YEDİK!

İddianamenin hülasası şu: Gümrük memurundan gıda mühendisine, işadamından müşavirine kadar onlarca kişi Mersin Limanı’nda rüşvet havuzu kurmuş. 

İnsan sağlığı açısından zararlı olan GDO’lu mısır ve pirinç farklı metotlarla Türkiye’ye ithal edilmiş ve dönen dolaplardan bîhaber vatandaş bunları yemiş. Ben, sen, o, biz, siz, onlar… Herkes o kanserli pirinçleri pilav ya da sütlaç niyetine yemiş olabilir. 

Gel de bu rezalete veyl etme! 

Öyle ya! Vergilerimizle maaşlarını alan ve vazifesi halkın menfaatini müdafaa etmek olan memurların, amirlerin ‘zehirli gıdaları’ ‘temiz’ diyebileceğini nereden bilebilirdik ki!

VERGİ KAYBI YÜZ MİLYONLARCA DOLAR

Bu kirli münasebet, suyu tefessüh etmiş havuz yüzünden vatandaşın sağlığı hiçe sayılmış, devletin vergi kaybı da yüz milyonlarca lirayı bulmuş. 

Yeni hazırlanan iddianamede neler var neler… Limanda rüşvet çarkının nasıl işlediği anlatılıyor. 

Bazı firmalar yasak olduğunu bile bile ithal ettikleri gıda mamüllerini gümrükten geçirmenin yolunu bulmuş. Gümrük işlemleri takibi yapan şahıslar vasıtası ile Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü Kontrol Şube Müdürlüğü’nde görevli memurlara GDO analizi yapılması gereken numuneler yerine farklı ve kaliteli ürünü analiz ettirilmiş ve böylece ‘Uygunluk Belgesi’ alınmış. 

TUZ KOKMUŞSA…

Zehirli mamüllerin rüşvet mukabili alınan belgelerle piyasaya sürülmesi insanı dehşete düşürüyor. Üç kuruş fazla kazanma hırsına mağlup olmuş insanlara devlet de teslim olursa vatandaş hakkını nerede arayacak?

Kanunen yasak olduğu halde GDO’lu pirinç ve mısır ithal eden firmalar analiz yaptırırken normal pirinç ve mısırları numune olarak vermiş ve böylece tonlarca kanserli mamül gümrükten geçirilmiş. 

Afyonkarahisar’da faaliyet gösteren D. firması, Arjantin’den ithal ettiği 156 bin kilogram cin mısırı (patlatılacak mısır) aynı metotla iç piyasaya sürmüş. Analizi yapılan numune, ürünün numunesiymiş gibi işlem yapılmış ve 20.10.2010’da GDO’lu mısırlar Türkiye’ye girmiş.

BEYANNAME: BUZAĞI YEMİ, MAMÜL: SÜT TOZU

Mersin’de rüşvet havuzunda çareler tükenmemiş. Y. Gıda Pazarlama tarafından yurt dışından getirilecek 50 bin kg süt tozu daha düşük vergisi olduğu için buzağı yemi olarak beyan edilmiş. Neyse ki son anda birileri (muhtemelen çarkın dışında olanlar) fark edince süt tozlarına el konulmuş. 

Mamafih suçüstü vak’ası, aynı firmanın başka tarihlerde toplam 200 bin kg süt tozunu ‘buzağı yemi’ olarak ithal ettiği ve değişik firmalara sattığı hakikatini değiştirmiyor. 

M. Tarım Ürn. Tic. Ltd. Şti. unvanlı firma tarafından 2 bin 590 kg çeltik getiren M. isimli gemi daha rıhtıma yanaşmadan dışarıdan kaliteli çeltik temin edilerek analizden ‘temiz’ raporu alınmış ve ithaline izin verilmiş.

MEMURLARIN KAŞEYİ GÜMRÜK MÜŞAVİRİNE VERMİŞ!

Gıda Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğü memurlarının kaşelerini gümrük müşavirliği çalışanlarına vermesi devletin Mersin Limanı’na gömüldüğünü ispat etmeye kâfi gelecektir. 

Onay alacak kişiler evrak tanzim ediyor, mühür basıyor ve vatandaşa kanserli pirinç, mısır, çeltik ne varsa yediriliyor. Bazı firmalar mamüllerin baştan ayarlanmış analizin neticesini bile bekleme ihtiyacı hissetmemiş. Hatta bazen hiç analiz yaptırmadan Türkiye’nin dört bir tarafına satış yapılmış.

AKP’NİN İFTİRALARININ İTİRAFNAMESİ

Esasında bu iddianame bir itirafnamedir. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının GDO’lu çeltik, pirinç ve mısırı vatandaşa yedirdiğinin itirafıdır. Aynı zamanda rüşvet çarkının devleti içten içe nasıl kemirdiğinin ibret vesikasıdır… 

Bu durumu fark edip 11 Ekim 2013’te Mersin Limanı’ndaki rüşvet havuzuna baskın düzenleyen savcı, emniyet amiri ve polis memurlarının hukukî zeminde vazifelerinin icabını yaptığını da itiraf ediyor bu iddianame. 

17/25 Aralık 2013’te ortaya saçılan ayakkabı kutularının ve milyon dolarların üstünü örtmek için AKP’nin başlattığı intikam operasyonlarından birinin Mersin’deki savcıları ve polisleri hedef alması şaşırtıcı gelmemişti. 

MAHMUT ARSAN HIRSIZ MI, KAHRAMAN MI?

Bu iddianameyi bugün yazanlara sual etmek lazım: Madem bu kadar rezalet işlendi, bugüne kadar neredeydiniz? 

Hani o polisler Mahmut Arsan’a tuzak kurmuştu? 

Mesut Barzani’nin parasını işlettiğini cümle âlemin bildiği bu zat AKP’nin sesi Akşam’a verdiği mülakatta, Hizmet Hareketi’ne himmet vermediği için polisler tarafından tuzağa düşürüldüğünü iddia etmişti. Hatta gazeteci Mehmet Baransu bu davadan da müebbet hapis talebi ile mahkeme önüne çıkarılmıştı. 

Şimdi hazırladığınız bu iddianame hiç de öyle demiyor. Polisler vazifesini yapmış, Baransu da gazeteciliğin hakkını vermiş. 

GDO SKANDALININ SİYASÎ AYAĞI EKSİK KALMASIN

‘Paralel’ dediğiniz safsataya halkı inandırmak için 2015’te ‘paralele en büyük operasyon Mersin’de’ başlıklı haberler yaptırmıştınız? Şimdi hepsinin düzmece olduğunu kendiniz ikrar ediyorsunuz…

Hepsi sizin uydurmanız, hepsi kuyruklu yalanlarınızmış demek. Yeni hazırladığınız iddianame bütün bunların itirafnamesi adeta. 

Hazır suçluların üzerine geç de olsa gitmeye karar verdiğinize göre hırsızları, rüşvet alan memurları ve düzenbaz işadamlarını kuvvetli delillerle kıskıvrak yakalayan polisleri serbest bırakabilecek misiniz? Geç de olsa zulmettiğiniz o insanlardan özür dileyecek misiniz? 

MEHDİ EKER KONUŞACAK MI?

Kanserli pirinçleri ithal eden, bunlara müsaade eden, alan ve satan herkesi tek tek teşhir ederken AKP’deki uzantıları unutulmasın. 

Mersin’de el konulan mamüllerde GDO olup olmadığına dair iki ayda beş farklı beyanat vererek o gün suçluların işini kolaylaştıran eski Tarım Bakanı Mehdi Eker’i ve diğer eli uzun siyasetçilerin millete bir izahat borcu var. 

Zira bütün bu dolapları sadece limandaki iki memur ve bir gümrük müşavirinin çevirdiğine kargalar bile güler. 

Evet, GDO skandalının siyasî ayağını da mahkeme önüne çıkaracağınız günü dört gözle bekliyoruz. 

Hakikatlerin böyle kötü bir huyu var işte. Er ya da geç ortaya çıkıyorlar…  

[Tarık Ziya] 4.9.2017 [Samanyolu Haber]

Saffet hocamızı bir hatırlayalım [Abdullah Aymaz]

1960’lı yılların başlarında İzmir’de Komünizmle Mücadele Derneği kuruldu. Başkanı Saffet Solak hoca idi. O zaman doçentti. Derneğin neşrettiği dergide güzel yazılar yazar ve makalelerine Bediüzzaman Hazretlerinin Risale-i Nurlarından da alıntılar, ilaveler yapardı. Biz bazan sohbetlerine katılırdık. Heyecanlı konuşurdu. Hz. Mevlana’an ibretli konular, temsiller naklederdi. Ege Üniversitesindeki mücadelelerini ve sıkıntılarını da işitirdik… Bunları, Ömer Özcan Bey’in, merhum Prof. Dr. Saffet Solak ile yaptığı görüşmelerini aktararak arzetmeye çalışacağım: 

Ö.Ö. –Ege Üniversitesindeki hizmetleriniz?
- 1959’da Ege Üniversitesine Patoloji Kürsüsünü kurmak için İzmir’e geldim. Patoloji’yi kurdum. Ege Üniversitesinde dersler verdim. Tedrisatı başlattım. (Benden önce gelen bir hoca varmış, o ölünce beni göndermişlerdi.) Herşeyi yapılandırdım, imtihanları yapıyordum, herşey mükemmeldi. Sonra Ankara’dan solcu bir hoca geldi; Sezen Aksu’nun kayınpederi olan Yavuz Aksu… O, ateist, acaip bir adamdı…

Ö. Ö. – Bunu yazmayım mı Hocam?
- Yaz… Yaz tabi!... Onun yanına bir de, 1960 İhtilalinde Süreyya isminde bir hoca daha geldi patolojiye… Bu ikisi birleştiler, beni çağırdılar ve dediler: “Sen ne zaman gideceksin?” “Nereye? Ben gidecek falan değilim!” dedim. Birkaç gün geçti yine çağırdılar, yine aynı baskı… “Siz niye soruyorsunuz?” dedim. “Sen doçent olmak istiyorsun!” “Siz yapacak değilsiniz ya! Bunun usûlu var, jürisi var. Hattızatında bu zatın doçent sizin profesör olduğunuz bir yerde, benim için doçentlik de az, profesörlük de az… Bir daha beni çağırmayın. Elinizden geleni yapın.” dedim. İki gün sonra bilimsel yetersizlik bahanesiyle hakkımda tard –kovup uzaklaştırma kararı aldılar. Karar bana tebliğ edilmeden evvel sabahleyin erkenden kalktım, Vehbi Göksel isminde bir dekan vardı ona gittim. “Müsâde eder misiniz, ben bir İstanbul’a gideceğim.” dedim. Bir hafta resmi izin aldım. Tâ ki devamsızlıktan bırakmasınlar diye. Doğru İstanbul’daki patoloji hocasına gittim. Ona dedim ki, “Ben doçentlik tezi yapmak istiyorum, fakat benim için tard kararı aldılar… “Allah Allah!.. Kimmiş bunlar yahu?” dedi. Bir masanın üzerinde akşama kadar patoloji tezime çalışıp akşam da aynı masanın üzerinde yatardım. Fakat bir hafta bitiverdi. Fakülte Sağlık Kuruluna müracaat ettim. Kurul toplandı. Kurul Başkanı hoca dedi ki: “Evet delikanlı neyin var? Anlat bakalım?” “Özür dilerim sizlerden… Size karşı edebim müsaade etmiyor ama, mecburum söylemeye. Ben hasta falan değilim. Doçent olmak istiyordum. Fakat beni iki kişi tard kararı ile uzaklaştırdılar.” dedim. “Allah Allah! Nasıl olur yahu? Peki niçin seninle uğraşıyorlar?” dedi. Anlattım: “Efendim, Ege Üniversitesi İstanbul’un değil de Ankara’nın uzantısı olsun istiyorlar.” dedim. Tabi ‘Asıl sebep, benim inançlı ve namazlı olmam’ diyemezdim ki. Fakat bu çok tuttu ha. “Bak şunlara, bunlar ne biçim adamlar be?” dedi. Sekreterine döndü: “Yaz kızım! Üç buçuk ay, tekrar muayene kaydıyla bronşit…” Bu şekilde tekrar tekrar raporumu aldım, tezime çalışmaya devam ettim.

“Tezimi yaptım sınava girdim. En sonraki safha ders verme safhasıydı. Jürinin önünde ders veriyorsunuz. 45 dakikalık bir ders. 44 dakikada bitirirsen bırakırlar, 46 dakikada bitirsen yine bırakırlar. Ben bir cesaret ve celâletle cep saatimi çıkardım, masaya koydum: “Dersanenin saati dördü sekiz geçiyor. Ben bu küsuratlı saatle hareket edemem, onun için saatimi dörde alıyorum, jüri de istiyorsa, lütfen saatini ayar etsin” dedim. Jüri oturuyor karşımda: ateş gibiydim, dersimi verdim bitirdim. Jüri çok beğendi. O akşam, patoloji üzerine doçnet oldum.

“Sabah otobüse bindim ve İzmir’e geldim. Yeni bir dekan gelmiş. Patolojiden telefon ettim. ‘Raporum bitti, vazifemin başındayım…’ dedim. ‘Saffet Bey beş dakika buraya gelir misin?’ dedi. ‘Tabii’ dedim dekana gittim. ‘Senin için bir karar almışlar, sen raporlu olduğundan tebliğ edememişler. Ben tebliğ edeyim sana.’ dedi. Artık perdeyi yırttık ya: ‘Ne kararıymış bakayım o?’ dedim. Karara baktım; ‘Asistan Saffet Solak bilimsel yetersizlikten dolayı atılmıştır…’ Dekana dedim ki: ‘Burada Asistan Saffet Solak diyor. Ben doçentim.’ ‘Ne zaman oldun?’ dedi. ‘Akşam oldum!’ dedim. Adam kıpkırmızı oldu… Berbat olmuştu ama. ‘Peki bunu ne yapayım şimdi?’ demeye başladı. Orada öyle bir şey söyledim ki, onu şimdi edeben tekrar edemem!.. Bütün bunların asıl sebebi hissiyat-ı diniye sahibi oluşumdur. Babaannemin abdestli ellerini kirli kabul eden zihniyet! Elit tabaka ve avam meselesi, asıl mücadele budur. (…) 

“Neyse, işte kariyer yapma çalışmalarım, belli zihniyet sebebiyle böyle zorluklarla geçmişti. 1980 İhtilalinden sonra Ankara’ya gitmiştim. Hacı Bayram Camiinin bulunduğu yerde kahveler vardır ya, orada oturuyordum. Fethi Gemuhluoğlu, geldi. Konuşurken ‘Hayrola niye geldin?’ dedi. ‘Profesör oldum da, onu tasdik ettirmek için geldim’ dedim. ‘Oldun mu?’ dedi hayretle. ‘Oldum!’ dedim. Yanımızda caminin hocalarından Eyüp Hoca vardı. Ona dedi ki: ‘Sen yarın saat 10’da şu minareye çık: -Ey Ahali! Saffet Solak profesör oldu. Bu ne demek biliyor musunuz? SAĞIRIN HÜKMÜ KALMADI ARTIK demektir.’ diye ilan et’ dedi.”

Evet bütün zulümler, gadirler, diktatörlükler bir gün böyle biter işte… Yeter ki, sen, üzerine düşeni yap, aktif sabırla işine ve yoluna devam et!.. 

[Abdullah Aymaz] 4.9.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Bu kaçıncı buruk bayram! [Erhan Başyurt]

Bayramlar, huzur ve esenlik kaynağıdır.

Bir tatlı heyecan, bir farklı sosyalleşme kapısıdır.

Sılayı rahim, büyüklere ziyaret, hatır sorma, sorulma, gönül alma günleridir…



***

Ne var ki, kaç bayramdır burukuz.

Yüzümüzde tebessüm olsa bile içimiz kan ağlıyor.

Ahh dostlar!!!

Parmaklıklar ardına konulan masumlar…

Birlikte çalıştığımız, emeklerimizi paylaştığımız, fikirlerinden istifade ettiğimiz güzel insanlar.

Onlar hürriyetinden alı konulmuşken, istese de insan mutlu olamıyor.

Unutmak da nimettir. Doğru! Ama insan unutmayı istememek bir yana unuttuğu anları vefasızlık sayıyor…

Hasbelkader dışarıda olmak, insanı özgür kılmaya yetmiyor.



***

Demir parmaklıklar ardında 668 bebek, 18 bin annenin varlığı yürek dağlıyor.

İşinden atılmış, diplomaları iptal edilmiş, açlığa mahkum edilmiş on binler can yakıyor.

Bulaşık yıkayan, inşaatta çalışan, pazarda mal satan, ev temizliğine giden doktoralı dostları görmek göz yaşartıyor.

İnsanların Meriç Nehri’nden yüzerek, Ege’den tekne veya botlarla, Doğu’da mayınlı arazilerden ölümü göze alarak yurt dışına çıktığını görmek insanı boğuyor.

100 yıllık bir iyilik hareketini yok etmek için, ‘’Baltanın sapının bizden olması…’’ iki kez yaralıyor.

Kimseden medet beklemiyoruz ama dindarın da demokratın da tüm bu yaşananlara sessiz seyirciliği, gizli desteği utandırıyor.

Bu kaçıncı bayram artık saymıyorum, huzur getirmek yerine acıları tazeliyor…



***

Hoş! Başımız dik, alnımız açık!

Yanlış yapmadık, karın ağrımız yok!

Hırsızlık yapmadık, çalmadık, çırpmadık!

Yalanı yaymadık, iftira atmadık!

İsyan etmedik, şiddete bulaşmadık!

Adam öldürmedik, kalp kırmadık, zülüm yapmadık!

Nefsimize şüphesiz zülüm etmişizdir de, başkalarına kasıtlı olarak cefa çektirmedik!

‘İyiliği emredip, kötülükten men etmeyi’ şiar edindiyseniz, kaçılmaz semeresidir bu yaşananlar.

İmtihanı verene ‘’Hamdolsun…’’ diyoruz.

Tek dileğimiz ne kadar ağır olursa olsun kaybettirmesin, bizlere kaybettiklerimizden çok daha hayırlısını versin!

Yine de sıladan ayrı kalmak, büyüklerin duasını alamamak, dostların yok yere mağdur olduğunu bilmek, annesine babasına hasret yavrular insana hüzün veriyor…



***

Yalnızca ülkemde mi bu acılar, İslam dünyası top yekün bir asır öncesi acılardan hiç ders almamış gibi aynıyla yaşıyor.

İşgaller, iç savaşlar, dizayn edilen sınırlar, diktatörler, zalimler…

Cehalet, sefalet, tefrika artarak sürüyor.

Rüşvet, yolsuzluk, hırsızlık, kayırmacılık, yağma, otoriter yöneticilerin tek ortak noktası.

Katliamlar, katledilenler, kardeş kanıyla beslenen vampirler…

Kitlesel göçler, özgürlüğü ancak Batı’ya sığınarak bulanlar…

Alemi İslam‘’Topluca ihmallerinin ve kusurlarının kefaretini ödüyor’’ gibi…

Belki yeniden ‘’Topyekün bir doğum sancısı yaşanıyor’’ diye teselli buluyoruz.

Zemherinin ortasındayız, hasretle ve umutla baharı bekliyoruz…



***

Bir bayram daha buruk geçiyor.

Bir bayram daha geçmesin diye yana yakıla dua ediyoruz.

İcabet edileceğinden şüphemiz yok, sadece zamanını bilmiyoruz.

Eminiz, ‘Ol’ derse, O dilerse, hiçbir şey bayramların olması gerektiği gibi yeniden huzur ve esenlik içinde yaşanmasını önleyemez.

Ne kadar garip, aczimiz ve fakrımıza ilişkin farkındalığımız arttıkça umutlarımız daha da yeşeriyor.

Gecenin en karanlık noktası, aydınlığın en yakın anı olması gibi…

[Erhan Başyurt] 3.9.2017 [TR724]

Utanmazlığın böylesi! [Alper Ender Fırat]

Komşusunun bahçesinden çaldığı domuzu besmele kesip boğazladıktan sonra odun ateşinde kızartıp afiyetle midesine götürüyor. Sol elle hiçbir şey yememeye dikkat ede ede tıksırıncaya kadar yedikten sonra el açıp Allaha şükrediyor ve ‘Allah’ım sen açları doyur boğazımızdan haram lokma geçirme’ diye dua ediyor.

Gündüz de etrafına toplananlarla karşı köydeki bazı evlere yağmaya gitmiş, kadın erkek, çoluk çocuk demeden kılıçtan geçirmiş, mallarını yağmalamış, kılıçtan geçirdiği cesetleri tekmeleyerek köyü terk etmişler. Yağmayı bitirip döndükten sonra köy meydanında toplananlarla birlikte ellerini duaya kaldırmışlar, ‘Allah’ım bizi iyilikten doğruluktan hiç ayırma. Zalimlerden etme. Sırat köprüsünden jet hızıyla geçmeyi nasip et. Ağlaşmışlar, Allah’ım bizden mağfiretini esirgeme. Sen çok bağışlayansın.’ Konuşma bittikten sonra millet dağılmadan davudi sesiyle bir aşır okumuş

Sabah gün doğmadan kalkmış tan yeri ağarırken tabiattaki zikri dinlemiş, ‘Allah’ım bizi Resul’ünün sünneti üzerine yaşat diye dua ettikten sonra ormana doğru gidip orayı ateşe vermiş. Biraz önce zikrini dinlediği kurtların, kuşların, hayvanların cayır cayır yanışını seyrederken yeni kuracağı köyün planlarını çizmiş. Planı çizerken bereket getirsin diye fiyakalı bir besmele yazmayı da ihmal etmemiş.

Çok mu absürt bir hikaye mi oldu? Böyle şey olmaz mı diyorsunuz?

Önceki gün televizyonlardan Diyanet İşleri Başkan Vekili’nin vakfede yaptığı duayı dinlerken kafamda böyle bir hikaye canlandı. Bu dua eden kişiyi hiç tanımıyorum, kalbini de bilemem ama İslamı; Recebizmin emrine amade eden, onu toplum içinde aklayan bir kuruluşun en tepesinde durmasından dolayı da kalbi beni hiç ilgilendirmiyor. Ülkede yapılan her şeyde onların da büyük payı ve günahı var.

Bu zat ellerini açmış dua ediyor ve etrafında bulunan büyük çoğunluğu AKP yöneticilerinden oluşan zevatta amin diyor, ağlaşıyorlar. Şöyle diyor ‘’Takatimiz kalmadı günahlarımızı taşımaya, günahlarımızı affet, pişmanlıklarımızı ve tövbelerimizi kabul buyur, Çünkü sen tövbeleri çokça kabul edensin, Mazlumlar çocuklar ve beli bükülmüş ihtiyarlarımız hürmetine rahmetini bizden esirgeme. Rabbim günahlarımızdan sıyrılmak için buradayız. Ayrılık, dargınlık, kıskançlık, kin ve öfkeyi hayatımızdan çıkarmak için buradayız. Riya ve gösterişi, isyan ve hatayı aklımızdan ve kalbimizden çıkar.

Sizce hangi hikaye daha absürt. Yukarıdaki hikaye mi yoksa bu zatın duası mı daha absürt. Mazlumlar, çocuklar ve beli bükülmüş ihtiyarlar hürmetine bağışlanmayı talep eden bu adama birisi de sormuyor mazlumdan kastın içeriye attığın on binlerce gencecik kız çocuklarını mı, yoksa kermeste sarma yapan ev kadınlarını mı kast ediyorsun. Çocuklar derken hapse attırdığınız 668 bebeği mi kast ediyorsun, yoksa ya babasız ya babasını işsiz bıraktığınız yüzbinlerce masumu mu? Beli bükülmüş ihtiyar derken Allah rızası için malından infak ettiği için yürüyemeyecek kadar yaşlı olmasına rağmen ters kelepçe takıp hapse attığınız ihtiyarları mı? Af dilerken bunları hapisten çıkarmayı da düşünüyor musunuz?

Hangi günahtan sıyrılmak için oradasın. Buradan gidince hırsız ve zalim olmaktan, Yalan ve iftiralarla sizin haricindekileri tekfir etmekten, firavunun büyücüsü olmaktan vaz mı geçeceksiniz?

Komşudan domuzu çal, besmele çekip sağ elle yediğinden dolayı affedileceğini zannet! Komşu köyün bütün mallarını yağma et, kadın, çocuk, ihtiyar demeden önüne geleni kılıçtan geçir sonra toplanıp bir aşir okuyup Allah’dan af dileyince anadan doğmuş gibi masum hale geldiğine inan! Kurdun, kuşun, nebatat ve hayvanatın yaşadığı ormanları yak villalar yap, sonra ‘Allah’ım bizi doğru yoldan ayırma deyince kendini dosdoğru yolda gör!

Utanmazlar. Allah’ı dilinden düşürmeyip ona inanmayan utanmaz hayasızlar.

[Alper Ender Fırat] 3.9.2017 [TR724]

Buruk bayram ve ayrılık [Abdullah Salih Güven]

Bu kaçıncı buruk bayramım bilmiyorum. Eskiden gurbette olmayı yeterli görürdük bayrama buruk demek için. Şimdi gurbet dediğimiz yerler vatan oldu bize ve asıl vatanımıza gurbet demeye başladık. Bu bayram yaşadığım üç hadiseyi hatıra formatında yazıyor ve geleceğin nesillerine armağan ediyorum. Gelecek nesillerin bunları ne yapacağını yazının sonunda söyleyeceğim.

İlki; bayram namazı öncesinde. Rastgele saflar arasında bulduğum boş bir yere oturdum. Cemaat kalabalık, safları sıklaştıralım anonsu ile ayağa kalktık, bayram namazı vakti gelmişti. Namazdaki saf düzenini aldık ve tekrar oturduk. Yanıma birisi geldi. Tanımış beni. Ben “falan ilçeden geliyorum” dedi ve başladı anlatmaya. Ama bir gariplik olduğunu hissettim etrafımda. Bir baktım ki, herkes ayakta, sadece ikimiz oturmuşuz. Meğer ki safları sıklaştıralım anonsunu yapan imammış ve bayram namazını tarif etmeye başlamış. İmamın söylediklerine kulak kesildim, bayram namazını tarif ediyordu. Ayağa kalktım, o falan ilçeden geldim diyen kişi de ayağa kalktı. Siz bu durumda ne yaparsınız; konuşmayı keser, imamı dinler, namaza konsantre olmaya çalışırsınız değil mi? Bütün dikkatinizi biraz sonra başlayacak namaza verirsiniz. Ama o şahıs öyle yapmadı, imam bayram namazının nasıl kılınacağını tarif ederken o bana bu ülkeye nasıl ve hangi meşakkatli yollarla geldiğini, ardından annesinin ve yengesinin tutuklandığını anlatmaya başladı. Eşinin ve çocuklarının ülkede kaldığını söyledi.

“Bu saate kadar kapımızı bir Allah’ın kulu çalmadı”

İkincisi; Türkiye saati ile ikindi vakti denilebilecek bir zamanda bayramlaşma için birisine telefon ettim. Cevap verdiler sağ olsunlar. Türkçedeki “Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi” diyerek tarifi yapılabilecek ölçüde çok iyi tanıyorum.  Bu aile yaklaşım 50 bin nüfuslu bir Anadolu kasabasında ve muhafazakâr aile yapısının hakim olduğu bir mahallede belki de 7-8 nesidir oturuyorlar nesillerdir. Orta ölçekli ekonomik duruma sahipler. O mahallede oturan herkesin bilebildiğim kadarıyla  kendilerinden iyilik gördüğü bir aile bu aynı zamanda. Borç paraya ihtiyacı olan o kapıya gelir. Gelir çünkü elinin boş dönmeyeceğini bilir. Gelin-kaynana kavgası yaşayan gelinler, kaynanalar ara bulucu olmaları için o haneye gelir; çünkü dertlerine derman bulurlar. Dede-nine, anne-baba ve şimdi de üçüncü neslini tanığım kişiler engin hayat tecrübeleri ile yardımcı olurlar problemli ailelere. Daha neler neler.

Her neyse, telefona evin kadını çıktı. 55-60 yaşlarında, 6-7 torunuyla anaç bir nine. Karışlıklı hal-hatır sormadan ve bayram tebrikinden sonra bana ne dedi biliyor musunuz? “Bu saate kadar kapımızı bir Allah’ın kulu çalmadı.”

 Söz biteli ve anlamını yitireli çok oldu

Üçüncüsü; kocası hapiste bir başka kadınla bayramdan üç gün önceki konuşmam. Açık görüşten geldiği günmüş benim telefon ettiğim gün. Akrabam ölçüsünde yakın ilişkilerimizin olduğu bir ailenin hanımı bu kadın. Üç çocuk büyütmüş, torunları ile hemhal bir Anadolu kadını. Kocası yıllarca bu millete hizmet etmiş birisi. Çalmamış, çırpmamış, yolsuzluğa, hırsızlığa, ahlaksızlığa, şiddete bulaşmışlığı yok. Yaptığı tek şey hizmete mensubiyeti. Fethullah Gülen’in vaazlarını dinlemesi, kitaplarını okuması. Ama darbe ve terör örgütü yöneticiliği iftiralarıyla bir yıldır özgürlüğünden, hanımından, çocuklarından mahrum hapishanede yaşıyor. Daha önceden de birkaç defa teselli babında eşi ile konuşmuş, moral vermeye çalışmıştım. Allah şahit şu ana kadar kaç defa konuştuysam her defasında da karşımda dimdik duran, başa gelen bu musibete katlanmaya azimli birisini görmüştüm.  Fakat bu defa farklıydı. ”Koydu bu defa” dedi ve başladı ağlamaya. ”Ayrılık koydu bu defa” diyordu mütemadiyen. O dimdik duran kadın gitmiş ve bambaşka birisi olmuştu sanki. Ağladı, ağladı, ağladı.

Bayramlaşmak için ona da telefon açmam lazımdı her ne kadar üç gün önce konuşmuş olsam da. Açtım. Hamd olsun oldukça metindi. Sevindim ama buruk bir sevinç. Ben inanıyorum ki o üç gün önce ”ayrılık koydu bu defa” deyip ağlayan kadın bu bayram günü daha çok ağlayacaktı.

Hasılı, dikkat ederseniz sadece vakıaları anlattım, hiç yorum yapmadım. Çünkü bana göre söz biteli ve anlamını yitireli çok oldu. İnsafın, hakkaniyetin, adaletin, en genel manada insanlığın bittiği yerde sözün sözü mü olur Allah aşkına? Ama geleceğin dünyasında, söz geriye döndüğünde, insaf, hakkaniyet ve adalet vazifesini hakkıyla icraya yeniden başladığında belki bu hatıralar bir anlam ifade eder.

[Abdullah Salih Güven] 4.9.2017 [TR724]

Dindarlık ve Tutarlılık [Hakan Zafer]

Şu “dindar” kelimesini kullanırken hep dur-kalk yapıyorum nedense. Boş ver, her kelimeyi hemen devamında izah edersen karşındakine ayıp etmiş olursun diye kendimi ikna edecekken “hocam dindar diyorsunuz da…” diye başlayan itiraz cümlesini duyunca “dindar olduğu iddiasında bulunanlar” gibi afilli bir izaha karar veriyorum. Bu durum “hep böyle mi devam eder?” endişemi giderecek iyi manzaralar göremeyince de korkuya dönüşüyor.

Yeniden tanımlama iddiası beraberinde kızgınlıkları da taşıyor görüneceği için şimdilik ona yanaşmamayı tercih ediyorum. İçeriğine göz atmanın, mümkünse “dindarlık şehrinin iyileri” üzerinden tanımlamanın yararlı olduğunu düşünüyorum.

Çok farklı dindarlık tarifleri var. Eğer bu tanımlardan herhangi birine mecbur değilseniz eninde sonunda biri vasıtasıyla kendinizi dindar ilan edebilirsiniz. Hiçbir işe yaramaz belki ama en azından istatistiğe küçük bir katkı sağlayıp, %99’u diye şişirilen balona bir nefes de siz vermiş olursunuz. Son dönem saha çalışmaları –ki şu sıra dindarlık ile ilgili yapılanlara temkinle bakmadan edemiyorum- söylenenin fevkalade altında rakamlarla bizi tanıştırdı. Ben en düşüğünün de çok iyimser olduğunu düşünenlerdenim. Çünkü aldığınız cevapları yapılan tanım üzerinden değerlendirdiğinizde tanım ve kabuller değiştikçe oran değişir. Böyle olunca Diyanet’in namaz kılma oranı ile ilgili yaptığı bir çalışmada cami imamlarına işin yüklenmesi sonucu cemaate “namaz kılıyor musunuz?” sorusunu yöneltip, elde edilen verinin sınırlılıklarıyla beraber Türkiye ortalamasını ifade ettiğini belirtmek gibi garip vakalar yaşanabilir.

Her mahallenin dindar tanımı da değişiktir. Boynuna astığı muskasıyla dindar olanından, sabah yürüyüşünü maneviyat görüp kendine özeni dindarlık sayanından, mahallesinin orta yerine diktiği bayrağının altında olmayı yegâne yeterlilik olarak göreninden birçok farklı tanıma rastlamak mümkün. Bunların yanında gerçek anlamda inançlarına bağlı olup “dindar mısınız?” sorusunu bir “estağfirullah” ile geçiştirenlerin varlığını da saygıyla anmak durumundayım.

DİNDAR KİŞİLİĞİN OLUŞUMUNDA TEMEL İLKE TUTARLILIKTIR

Kimseyi tanım dışına itmek değil muradım. Kişi kendine dindarım diyorsa kabullenmek durumundayız. Ancak bu işin bir tutarlılığının olması gerektiğine, hatta tutarlı olmanın dindarlığın vazgeçemeyeceğimiz bir yanını oluşturduğuna inanıyorum.

Dindarlık iddiasında bulunan bireyin önceliği olması gereken tutarlık, tüm tanımlama çabalarında bir problem olarak gözüküyor. İnanmış birey, inandığı bağlayıcı prensip ve kuralların birbiriyle çelişen sonuçlar doğurmamasına özen gösterdikçe dindar kabul edilmelidir. Allah, hiçbir kimsenin içinde iki kalp yaratmadığı için (Ahzab 4) dindar kişiliğin oluşumunda temel ilke tutarlılıktır.

Unutur insan o yüzden tutarsız davranır. Zihninde kavradığı ne varsa birden bırakır unutur. İp eğiren bir kadının sıkı sıkıya eğirdiği ipi sona geldiğinde bağlamadan bırakıp çözmesi (Nahl 92), sonra yeniden başlaması gibi her seferinde en baştan alır. Tutarlılığın önüne her ne geçip bize unutturuyorsa alınması gereken tedbir hatıra toplayarak insanın kendini hatırlamasıdır. Üzerine hatıra bindireceği eşya ve mekânla barışık yaşaması gereken insan ne duygularını ne de eşyayı israf edebilir.

Bir mecliste Hz. Peygamber’den (sav) kötülüğü tanımlamasını istiyorlar. O da kişinin sonradan hatırladığında utanacağı hatta göğsünü daraltan, başkalarının duymasından da rahatsızlık duyacağı davranışlarını kötülük olarak tarif ediyor. (Müslim, Birr 15, (2553); Tirmizî, Zühd 52) Demek kötü de olsa yaptıklarını bir kenarda tutup arada hatırlamak o kötülükle mücadele etmenin başlıca yoludur.

Çelişir insan. Unutur, çelişir. Bilmiyormuş gibi yapar, işine gelir çelişir. Ama bu çelişkili halini kutsayamaz, uzattıkça uzatamaz. Hatırlar, anlar ait olduğu noktaya dönmenin yollarını arar. Bu yönüyle tövbe, kişinin yeniden tutarlı hale dönme niyetini ortaya koyduğu kaliteli hatırlayışlardır.

SALİH AMEL

Tutarlı olmak değişmemek de değildir. Değişir insan. Hem de tanınmaz olana dek değişir. Ama değişirken de tutarlılığını yitirmez. Bir arayışın neticesi olarak değişir. Bir kıvam tutturana dek halden hale geçer. (Tin 4)

Kuran’ın uyarıların tamamı insanın evvelce verdiği söze (A’raf 172) uyması için yapılmış tutarlılık uyarılarıdır. Bu uyarıları dikkate alan, tavır ve davranışlarıyla arasında bağlar kurduğu bazı ilkelere sahip dindar kimselerin inançlarıyla tutarlı ve uygun davranışlarına dini terminolojide “salih amel” denilir. Üstelik Allah, bu denli tutarlı inananları içinde bulunduğu toplumların örnek alacağı kimseler olarak nitelendirir. (Bakara 143)

Söz tam örnek alınacak kıvamda dindar olmaya gelmişken son dönem çalışmalarından bir örnekle noktalayayım. Çalışma, İngiliz asıllı ve İngiltere’de yaşayan, Hıristiyan iken Müslüman olmuş bir örneklem üzerine yapılıyor. Mülakattaki sorulardan biri;

“İslam ülkelerinden birinde yaşayarak Müslüman olmayı ister miydiniz?”

Soruya örneklemin %73’ü hayır cevabını veriyor. Soruyu hayır olarak cevaplayanlara bağlı bir devam sorusu yöneltiliyor;

“Neden?”

Cevaplayanların neredeyse tamamı benzer ifadelerle

“ eğer öyle olsaydı o coğrafyaların yerelliğini, kültürünü ve yanlış dini yorumlarını İslam’dan zannederdik” şeklinde cevaplıyor.

[Hakan Zafer] 4.9.2017 [TR724]