İnsanların, kin ve nefretle zehirlendiği bir ortamda kardeşlikten söz etmek abesle iştigaldir belki. Anadolu toprakları, şerha şerha…
Gönüller ve ilişkiler paramparça…
Şu infaz yasasıyla, kin ve nefretin nasıl zirveleştiğini, yeryüzü buna şahit oluyor.
17 Nisan, Özal’ın 27 yıl dönümüydü. 27 yıl önce, rahmetli Turgut Özal’ın, Kazakistan’da muttali olduğum ziyaretini paylaştım üç gün önce.
Bugün ise bir başka değeri sizinle paylaşmak istedim…
Hukuk ve adaletin içinin boşaltıldığı demlerdi.
Adalet sarayları, nöbetlere şahit oluyor, demokrasi mücadelesi veriliyordu.
Evet, aylardan Nisan’ın 20’sini gösteriyordu ama sanki karakıştı.
Kitleler uydurulan masallara inanmakta, zulmün tonu ve rengi her gün artmaktaydı.
Bütün bunlar olurken, geniş kitleler bir illüzyonla olup bitene karşı körleşmekte ve sağırlaşmaktaydı.
Yada bu kitleler azgınlaşmaktaydı.
Algıları ve ayarlarıyla oynanan millet, her gün yeni bir maceraya itilmekte, iyiyi kötüyü ayırt etmekten iyice uzaklaşmaktaydı.
Bugün mü?
Adalet sizlere ömür…
Hukuk, hak getire…
Ahali şaşkın, algılar iyice bozulmuş vaziyette.
Toplum aptallaştıkça aptallaşmaktadır.
Bir topluluğun ayarlarıyla oynandı mı, gerisi facia olur zaten.
İYİ Kİ İYİLİK MELEKLERİ HALA VAR!
İyi ki iyiler var ve hep oldular.
Yoksa, ayarsızlara ve hak bilmezlere tümüyle teslim olmak, ruha da bedene de eziyet olur.
Hayatın realitesi…
Ya hayırlı işler ve güzelliklere imza atmak veya şer ve çirkinliklerle ömrü tüketmek.
Öyle ya!
Oluklar hep çift akar ya, nur ve kir…
Nurlu insanlar da olmasa hayat çekilmez elbet.
Evet, gönlü toklarla, cömertlerle hayat anlam bulur.
Uzun yol, sabırlı arkadaşlarla renklenir, güzel hatıralara yol bulur.
Kardeşliği hayata, ömre katık yapanlar, aradan yıllar da geçsede, hep hatırda kalır ve hatıralarımızı süslerler.
Unutmamalıyız ki, büyük çilelerle, fedakârlıklarla bugünlere ulaşıldı.
Bir kandil misali yolumuza ışık saçan yol göstericiler, vefalılar, çilekeşlerle beraber, katedildi bu uzun, bitmez yollar…
TSUNAMİLER İLK ONLARI VURUYOR HEP!
Ve bir kandil gibi aydınlattılar her yanı, yüreklerindeki ışık da hiç sönmedi.
Tsunamiler, hep önce geldi onları buldu, buldozerlerin altında ilkin onlar kaldılar.
Dün de öyleydi, bugün de…
Özyurt’unda hep garip yaşayan hocalar,
Sıkıntılarımızda Haydar kalesi gibi arkamızda duranlar,
Dertlerimize hızır gibi Yetiş’enler, yürek yangınlarımıza su taşıyanlar…
Derviş misali etrafımızda pervane olan örnek yarenler,
Sıkıntılarımıza kanat çırpan bir Kuş gibi pervaz eden idareciler,
Yüreğinin güzelliklerini, yüreklerimize işleyen, nakşede kalp ehli rehberler,
Fedakâr ağabeyler, azıcık aşını bölüşmeyi, dünyanın en güzel işi belleyen; fedakârlıkta önde, ücrette en geride duran, arkadan olup bitenleri keyifle izleyen, infakta yarışan iş dünyasının güzel insanları…
Ve yüksek ökçeli kunduralarıyla, ansızın sökün eden, dertlinin kokusunu alan, yanında biten, her gönül ehlinin amcası, Tuzcu Sakıp Amca!…
Kutlu mevsimdeyiz, rahmet dolu Ramazan’a bir kaç gün kaldı.
Ruhları Şad, mekânları cennet olsun…
Diyarbakır’ın ayazında ellerimizi ve kalpleri, sıcağında ise ruhları serinlettiniz.
Farklılıkları bir potada eritip birbirimize “kardeşim” demeyi öğrettiniz.
Bununla yetinmediniz…
İlerleyen yaşınıza rağmen, Anadolu kazan siz kepçe oldunuz…
Kah İstanbul’a, kah ülkenin farklı noktalarına…
Burs dediniz koşturdunuz, himmet dediniz, fani ömrünüzün son demine kadar…
İyi ki vardınız herkesin Tuzcu Amcası, iyi ki vardınız Sakıp Ağabey!
Öyleydi, aylardan Nisan ama sanki karakıştı.
Safderun kitleler uydurulan masallarla,
zaliminin hiddeti sınır tanımamaktaydı, saf kitleler bir illüzyonla olup bitene karşı körleşmekte ve sağırlaşmaktadırlar.
Böyle bir atmosferde, nisan serinliğinde ruhunun ufkuna yürüdü Sakıp Amca, yüreği bu çirkinlikleri daha çok kaldıramadı…
Minik bir güzellemeyle yazımı noktalamak istiyorum. Onları anlatmaya sözler kifayet etmez elbet biliyorum.
Dileğim, duam:
Hak aydınlatsın boylu boyunca uzandıkları yerleri, kabirleri nurlu ve aydınlık olsun.
Memleketim Diyarbekir ve ülkem karanlıklardan, kara ruhlulardan arınsın,
iyiler yol bulsun güzelliklere; doğruluğun, erdemin iz sürücüleri yepyeni nurlu yollara salınsın inşallah.
RUS YAZAR TURGENYEV VE KARDEŞLİK!
Bir anekdot ışık da, ışık tutsun şu anlattıklarıma, ve öylece bitirelim:
Derler ki, Rusların büyük yazarı İvan Sergeyeyiç Turgenyev , soğuk bir akşamüstü evine doğru yola çıkmış.
Yolda bir dilenci kendisinden para istemiş.
Bütün ceplerini kurcalayan Turgenyev, ne yazık ki hiç para bulamamış. Bunun üzerine kendisine uzatılan soğuk elleri kendi elleriyle ısıtarak: ”Kusura bakma kardeşim sana verecek bir şeyim yok“ demiş.
Dilenci; “Verdiniz ya efendim” demiş. “Bana kardeşim dediniz.”
Anadolu’da kerdeşleri dahi birbirine hasım haline getirnler karşısıda, kardeşlik türküsünü terennüm edenlere bin minnet.
Son söz: Onlar hep öyle inandılar, az, çok demediler sürekli verdiler.
Bazen azın, çoklardan çok olabileceğine inanmışlardı.
Eşref saati yakaladın mı, az bulup verdiğinin dağlar büyüklüğüne ulaşabilir,hiç kuşkusuz.
Ne mutlu, az çok demeden vermeyi hayatlarının gayesi haline getirenlere…
Ve elbet, hayat, güzel insanlarla anlamlı, güzel insanlarla çekilebilir, meşakkatli bir yolculuk…
Ruhun şad olsun. Kabrin pür nur olsun…
[Enes Cansever] 20.4.2020 [TR724]
23 Nisan’dan itibaren 4 gün sokağa çıkma yasağı!
Cumhurbaşkanı Erdoğan, haftalık kabine toplantısı sonrası yaptığı basın açıklamasında 23 Nisan’dan itibaren 4 gün sokağa çıkma yasağı uygulanacağını duyurdu.
BOLD – Ankara Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda düzenlenen kabine toplantısı sonrası basın açıklaması yapan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Milletimizin tedbirlere uyması sayesinde salgının felaket düzeyine ulaşmasının önüne geçtik. Büyükşehirlerimiz ile Zonguldak’ta uyguladığımız hafta sonu sokağa çıkma kısıtlaması da salgının kontrolünde büyük fayda sağladı.” dedi.
Sokağa çıkma yasağıyla birlikte tarım, sağlık ve gıda hizmetleriyle temel üretim faaliyetlerini aksatmayacağını ifade eden Erdoğan, “23-24-25-26 Nisan tarihleri arasında ise, yine 31 ilimizde sokağa çıkma sınırlandırmasını özellikle planlıyoruz.” ifadesini kullandı.
Erdoğan açıklamasının devamında “22 Nisan akşamı yine 00,00’dan itibaren; 23 Nisan zaten tatil, 24-25 ve 26 Nisan 00,00’a kadar bu devam edecek. 26’sında 24,00 itibariyle sokağa çıkma itibariyle sona erecektir. Bununla ilgili ayrıntılar içişleri bakanlığımız tarafından kamuoyumuzla paylaşılacaktır. Fırıncı, sucu, gazete bayileri, medya mensupları dahil olmak üzere tüm çalışan ve kamu görevlilerine teşekkür ediyorum” dedi.
[BoldMedya] 20.4.2020
BOLD – Ankara Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda düzenlenen kabine toplantısı sonrası basın açıklaması yapan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Milletimizin tedbirlere uyması sayesinde salgının felaket düzeyine ulaşmasının önüne geçtik. Büyükşehirlerimiz ile Zonguldak’ta uyguladığımız hafta sonu sokağa çıkma kısıtlaması da salgının kontrolünde büyük fayda sağladı.” dedi.
Sokağa çıkma yasağıyla birlikte tarım, sağlık ve gıda hizmetleriyle temel üretim faaliyetlerini aksatmayacağını ifade eden Erdoğan, “23-24-25-26 Nisan tarihleri arasında ise, yine 31 ilimizde sokağa çıkma sınırlandırmasını özellikle planlıyoruz.” ifadesini kullandı.
Erdoğan açıklamasının devamında “22 Nisan akşamı yine 00,00’dan itibaren; 23 Nisan zaten tatil, 24-25 ve 26 Nisan 00,00’a kadar bu devam edecek. 26’sında 24,00 itibariyle sokağa çıkma itibariyle sona erecektir. Bununla ilgili ayrıntılar içişleri bakanlığımız tarafından kamuoyumuzla paylaşılacaktır. Fırıncı, sucu, gazete bayileri, medya mensupları dahil olmak üzere tüm çalışan ve kamu görevlilerine teşekkür ediyorum” dedi.
[BoldMedya] 20.4.2020
‘3 milyon işini kaybedecek, genç işsizliği yüzde 40’a ulaşacak’
Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Seyfettin Gürsel, işsizlikte patlamaya bağlı toplumsal çöküntü uyarısı yaptı: "En az 3 milyon çalışan daha işini kaybedecek. İşsizlik oranı büyük olasılıkla yüzde 24-25’i bulacak. Genç işsizlik oranı yüzde 40'a ulaşabilir.”
KRONOS -20 Nisan 2020
Prof. Dr. Gürsel, işsizliğin tsunami boyutlarında olduğunu belirtti. Ücretsiz izne çıkartılanları “istihdamda görünen işsizler” olarak tanımlayan Prof. Dr. Gürsel, “Bu kitle resmi işsizlik oranını bir miktar düşük gösterebilir ama kaç kişinin ücretsiz izne çıkartıldığı belli olunca hakiki işsizlik düzeyi de belli olacaktır” diye konuştu.
‘İŞTEN ÇIKARTILANLARIN 3/1’İ TAZMİNAT ALABİLİYOR’
Cumhuriyet gazetesinin haberine göre; işten çıkarma yasağının çok geç kaldığını belirten Prof. Dr. Gürsel şunları söyledi:
“Son bir ayda pek çok işletmede işten çıkarmalar gerçekleşti bile. Bu işsizler arasında en iyi ihtimalle üçte biri işsizlik tazminatı koşullarını sağlayabilecek. Bu koşullar malum bir miktar gevşetildi. Ne kadar etkili olabilecek göreceğiz. Hatırlatmak isterim ki 4 milyon işsizin ancak 600 bin kadarı tazminat alabiliyordu. Tazminat süreleri de 6-10 ay arası.
‘ÖNCE KAYITSIZ ÇALIŞTIRANLAR İŞTEN ÇIKARTILDI’
Bitmedi. Her krizde olduğu gibi öncelikle kayıtsız çalıştırılanlar işten çıkarıldı. Sayıları hakkında mart ve nisan dönemi işgücü istatistikleri yayınlanınca fikir sahibi olacağız. Ancak şu kadarını not edelim, tarım dışında 3 milyon kadar kayıtsız çalışan ücretli mevcuttu. Bunların yaklaşık üçte ikisi de hizmetlerdeydi ve çoğu lokanta, kahve, konaklama, perakende gibi en büyük darbeyi yiyen faaliyet kollarında istihdam ediliyorlardı.
‘BİR DE SOKAKTA ÇALIŞANLAR VAR’
Yoksul kesimlere mensup bu işsizler de Aile Bakanlığı’nın verdiği gelir desteğinden başka bir destekten mahrumlar. Ne kadarına ulaşılabiliyor, bu da belirsiz. Bunlar ücretli kayıtsızlar. Bir de kendi hesabına çalışan olarak geçen yüz binlerce ayakkabı boyacısı, simitçi, çiçekçi gibi sokakta çalışanlar var. Gelirleri eridi gitti. Belediyeler bu mağdurlara kolaylıkla ulaşabilirdi. Önleri kesildi.”
[Kronos.News] 20.4.2020
KRONOS -20 Nisan 2020
Prof. Dr. Gürsel, işsizliğin tsunami boyutlarında olduğunu belirtti. Ücretsiz izne çıkartılanları “istihdamda görünen işsizler” olarak tanımlayan Prof. Dr. Gürsel, “Bu kitle resmi işsizlik oranını bir miktar düşük gösterebilir ama kaç kişinin ücretsiz izne çıkartıldığı belli olunca hakiki işsizlik düzeyi de belli olacaktır” diye konuştu.
‘İŞTEN ÇIKARTILANLARIN 3/1’İ TAZMİNAT ALABİLİYOR’
Cumhuriyet gazetesinin haberine göre; işten çıkarma yasağının çok geç kaldığını belirten Prof. Dr. Gürsel şunları söyledi:
“Son bir ayda pek çok işletmede işten çıkarmalar gerçekleşti bile. Bu işsizler arasında en iyi ihtimalle üçte biri işsizlik tazminatı koşullarını sağlayabilecek. Bu koşullar malum bir miktar gevşetildi. Ne kadar etkili olabilecek göreceğiz. Hatırlatmak isterim ki 4 milyon işsizin ancak 600 bin kadarı tazminat alabiliyordu. Tazminat süreleri de 6-10 ay arası.
‘ÖNCE KAYITSIZ ÇALIŞTIRANLAR İŞTEN ÇIKARTILDI’
Bitmedi. Her krizde olduğu gibi öncelikle kayıtsız çalıştırılanlar işten çıkarıldı. Sayıları hakkında mart ve nisan dönemi işgücü istatistikleri yayınlanınca fikir sahibi olacağız. Ancak şu kadarını not edelim, tarım dışında 3 milyon kadar kayıtsız çalışan ücretli mevcuttu. Bunların yaklaşık üçte ikisi de hizmetlerdeydi ve çoğu lokanta, kahve, konaklama, perakende gibi en büyük darbeyi yiyen faaliyet kollarında istihdam ediliyorlardı.
‘BİR DE SOKAKTA ÇALIŞANLAR VAR’
Yoksul kesimlere mensup bu işsizler de Aile Bakanlığı’nın verdiği gelir desteğinden başka bir destekten mahrumlar. Ne kadarına ulaşılabiliyor, bu da belirsiz. Bunlar ücretli kayıtsızlar. Bir de kendi hesabına çalışan olarak geçen yüz binlerce ayakkabı boyacısı, simitçi, çiçekçi gibi sokakta çalışanlar var. Gelirleri eridi gitti. Belediyeler bu mağdurlara kolaylıkla ulaşabilirdi. Önleri kesildi.”
[Kronos.News] 20.4.2020
Bir kendi kitabını kendi yapma hikâyesi
Kendi yazdığı kitabın her aşamasını sabırla hazırlayan ve okuyucuya ulaştıran Cihan Gülbudak, yaptığı işle çağın bu özelliklerine âdeta meydan okuyor: Birbirinin aynı olmayan 666 kopya kitabı 2,5 yılda kendi elleriyle ciltleyerek, sayfaları dikerek, şirazesini yaparak okuyucusuna ulaştırdı. İşte bir kendi kitabını kendi yapma hikâyesi…
YAVUZ GENÇ -20 Nisan 2020
ANKARA – Sıradışı bir yazar, Cihan Gülbudak. Onu sıradışı yapan ise yazdığı kitabı bizzat kendi eliyle dikmesi, katlaması, ciltlemesi ve okura sunması. Matbaa da kendisi, yayınevi de kitap satış mağazası da. Kitabın tutkalını, kâğıdını, mukavvasını kendisi temin ediyor, dikiyor, çekiçle büküyor, en son üstüne mührü basıyor. Ortalama üç günde bir kitap hazırlıyor.
Cihan Gülbudak, “Habis Kıssa” ismiyle yazdığı romanını birkaç yayınevine götürdü ancak özellikle romanın içindeki dini göndermeler, referanslar ya da tartışmalar nedeniyle yayınevleri yayımlamaya yanaşmadı. “Neden kendi kitabımı yapmıyorum?” diyerek işe koyulan Gülbudak, kitabından 666 kopyayı tam 2,5 yıl emek vererek hazırladı, okurlarına ulaştırdı. “Habis Kıssa”nın bittiğini duyuran Gülbudak, artık ikinci romanını yazmaya başlayacağını söylüyor. Habis Kıssa’nın her baskısında fiyatı değişti. İlk yüz kitap 100 liradan satılırken, ikinci yüz kitapta bu fiyat 200 liraya çıktı. Kitabın son kopyaları ise 400 liradan satıldı. Her baskıda fiyatın değişmesini ise yazarı, “Ben aslında okura ikinci, üçüncü romanımdan ayırdığım zamanı satıyorum” sözleriyle açıklıyor.
Cihan Gülbudak, yeni kitabını, yaşadığı deneyimi, okurla ilişkisini Kronos’a anlattı. İşte kendi kitabını kendi hazırlayan yazar ve mücellittin hikâyesi…
Habis Kıssa’nın bittiğini duyurdunuz. 2,5 yıl emek verdiniz. Bu uzun süreyi özetlerseniz neler söylersiniz?
Romanın kendisini yazmaktan çok daha uzun ve meşakkatli bir süreçti bu. Birkaç aşamadan oluşan tutkal işinin kuruması, onu beklerken kâğıt katlamak, sipariş edilen kâğıdın gelmesini beklerken fasikülleri dikmek, bulduğum her boşluğa kapak ile yaldız basma işini sıkıştırmak ve daha nicelerinden oluşan geceli gündüzlü bir işi kotardım. Gururluyum.
Kitabı kendinizin ciltlemesi ve piyasaya o şekilde sunulması fikri ilk nasıl çıktı?
Benim bir müzik ve sahne geçmişim de var. Ülkemizde yayıncılık ne denli sıkıntılıysa müzik ile sahne dünyamız da ve hatta genellemek yanlış olmazsa tüm sanat cemiyetimiz de aynı derecede çukurda diyebiliriz. Yaptığım müziğe sahne bulamıyordum. Çıkacak ufak bir sahne bulsam o sahneyle seyirciyi buluşturacak bir ortak payda bulamıyordum. Ben de önce sokağa, metrolara indim sonra da butik ev konserleri düzenlemeye başladım. Yani seyirciyle aramda bir pürüz olmaksızın iletişim yoluna gittim. Bu fikirden ilhamla on yıl evvel yazdığım ancak yayıncıların ilgisini çekmeyen romanımı da müziğim gibi aracıya ihtiyaç duymadan ilgilisine ulaştırabilir miyim acaba sorusuyla başladı her şey.
“ADAMIN BİRİ KIZMIŞ, KIRILMIŞ, HIRS VE SEBAT EDİP SEKTÖRE MEYDAN OKUYARAK…”
Sizin yaptığınız işte (yazarın kitabı yazması, ciltlemesi ve okura kendi eliyle sunması) “okur” bu işin neresinde? Nedir “okur”un bu bütündeki rolü?
Büyük bir edebiyat yaptığımı iddia etmiyorum. Belki de yayıncı benim yazdıklarımla ilgilenmemekte haklı bile olabilir. Romanın bir kopyasını bitirmek tahminen üç günü buluyor. Nüsha okurun eline geçtiğinde tuttuğu şey sadece bir roman değil bence, ki bu çok bayat bir iş olurdu. Sanatın bu denli kendini tekrarladığı, yazacak yeni şeylerin tükendiği, edebiyatın kabak tadı verdiği bir dönemde ben okura roman karakteri olmayı teklif ediyorum aslında. Dünyanın en güzel betimlemelerinden, en sağlam kurgusundan, en ilginç karakterlerinden daha gerçek bir şey oluyor ellerinde. Adamın biri kızmış, kırılmış, hırs ve sebat edip sektöre meydan okuyarak, biraz da emeğini metalaştırarak düşünü elle tutulur hale getirmiş. Buna hami olmak en az kendi kitabını kendi yapmak kadar büyük delilik.
Ne tür tepkiler aldınız? Çevrenizden, edebiyat, kültür sanat çevresinden?
Yayıncıların bu eseri kitaplaştıramama gerekçelerinden biri de işin kurgu tarafında Kur’an ve Hz. Muhammed’e uzanan bölümleriydi. Onların korktuğu kadar büyük bir tepki almadım öncelikle. Edebiyat, kültür ve sanat çevresinin bu girişim hakkında olumlu ya da olumsuz bir fikir beyan ettiğini görmedim. Ben zaten elektronik postalara yağan birbirinin aynısı binlerce basın bültenini veya eş dost ricasını servis etmenin ötesinde öyle bir çevrenin olduğuna inanmıyorum Türkiye’de. Ancak geçen sürede şunu gördüm, kimi yayıncılar nesne ya da prestij kitap denemeleri yaptı. Bazısı epey başarılı da oldu, bazısının elinde patladı. Bir yayın grubunun bu hadiseye eğilmesine vesile olduysam üzülürüm. Çünkü bana göre nesne kitap ya da prestij kitap, malzemeyi pahalı tutarak makinalara yaptırılan ürün değildir. En azından gerçek bir şirazeyi hak eder.
Okurlarınızın profili nasıl? Genç, yaşlı, orta yaşlı? Okurlardan gelen geri dönüşler nasıl? Neler düşünüyorlar kitap hakkında?
Habis Kıssa zor bir metin. Ancak ben hevesliye define vermeyi değil define haritasında gezdirmeyi tercih ediyorum. Dönüp dönüp okumanın ve her yeni okumada farklı şeyleri keşfetmenin imkânı var bu romanda. Meczup mahlasıyla yaptığım müzik de öyleydi. Kolay anlaşılmıyor fakat ağızda bıraktığı tat fazlasıyla kendine has diyebilirim. Çok çeşitli yaşlardan, mesleklerden kimsenin ilgisini çekiyor kitap. Dışı çok satanik görünmesine rağmen aslında yüksek oranda tasavvuf içeren müstehzi bir dili var. Ancak beni sosyal medyadan takip eden kişiler bu zıtlıklarla aramın iyi olduğunu bildiği için hayal kırıklığına uğramıyor diye tahmin ediyorum. Bu kitabı bulacağınız bir kitapçı rafı yok ancak beni sosyal medyada kurcalayan biri zaten nasıl bir işle karşılaşacağını öngörecektir.
Neden 666 kopya yapmayı planladınız? Özel bir anlamı var mı?
Roman Allah ile İblis arasındaki bahsi konu ediniyor ve İblis’i yani Azazel’i başkahraman olarak seçiyor. Hem bu yüzden hem de porsiyon açısından yapabileceğim bir miktar olarak belirledim işin başlangıcında.
“GERÇEK BİR DELİLİKTİ”
Kitapların her birinin fiyatı her baskıda değişti. Son olarak sattığınız kitaplar hangi fiyattan satıldı? Özellikle “en son” cildin fiyatını merak ediyorum.
Son kopyaları 400 liradan sattım ancak iki buçuk yıl evvel ilk olarak 100 lira bedel koymuştum ki bu gerçek bir delilikti. Yüz adedi 100 liradan bedellendirdikten sonra her yüz kopya da bir fiyatları yeniledim. 120, 150, 200, 300, 400 şeklinde ilerledi. Fiyatı kâğıt, tutkal, mukavva stokçuları bir de artan ilgiye yetişebilme ihtiyacı yüzünden arttırdım. Şu an belki sahiplenen okur bile farkında değil ancak ellerindeki kopyalar ben üretmeye devam ettiğim sürece değerlenecek. Dünyada bir benzeri daha var mı bilmiyorum ancak yazarın kendi kitabını bu miktarlarda ciltlemesi, her sayfasına dokunması, bu iş için günlerini vermesi, yeni bir roman yazmaya ayıracağı vakti bu çöp yayın dünyasına karşı gururlu bir isyana çevirmesi… Bana çok kıymetli geliyor, 400 liradan daha kıymetli.
Türkiye’de yeni bir yazarın, kitabını ilk kez yayımlamış bir yazarın, büyük yayınevlerinden çıksa bile çok yüksek satış rakamını bulmazsa para kazanması pek olası değil. Siz ise kazanıyorsunuz. Bu durum sizde nasıl bir duygu uyandırıyor?
Para kazanmaktan ötesi var… Ben yalnızca bu ülkede yazarak kazanan az sayıdaki yazardan biri değilim, ben bu ülkede özgürce yazarak para kazanan az sayıdaki yazardan biriyim. Bir şekilde ucu müteahhide, bankaya, medya patronuna ya da en temelde devlet korkusuna uzanan bir hesap verme korkum yok. Tek sorumlu olduğum şey elimin emeği ve küçülerek büyümeyi bilen seçimlerim… Müdanasız bir kalem olmak; hem de böylesine korku imparatorluğunda, devleştiriyor hayallerimi.
İkinci romana başladığınızı duyurdunuz. İkinci kitap da aynı yöntemle mi çıkacak? İkinci kitabın ismi ne olacak acaba, saklı tutmuyorsanız?
Son siparişlerimi de yetiştirip ara vermeden devam edeceğim ikinci romanıma. Okura ulaştırmak için aynı yolu izleyeceğim. Çünkü bu ilkinden daha büyük bir meydan okuma olacak benim için ve istesem de yayıncıların sevebileceğini, basmaya cesaret edebileceklerini sanmıyorum. Romanın adı önemli değil ama tasarımı epey çarpıcı olacak bunu söyleyebilirim. Haziran ayına kadar detayları duyuracağım zaten.
Bir yazar olarak düşündüğünüzde, tüm bu deneyim size bir şey öğretti mi? Öğrettiyse nedir?
Yazar olmanın ötesinde bu süreç bana sabırlı bir insan olmayı öğretti. Ayrıca inat etmenin, eğilip bükülmemenin eninde sonunda kazandıracağının sağlaması oldu.
“666 KOPYANIN HİÇBİRİ BİRBİRİNİN AYNI DEĞİL”
Kitabın ortaya çıkış aşamalarından bahsedebilir misiniz? Kâğıdıyla, mukavvasıyla, tutkalıyla zorlu bir süreç olmalı.
Belki de en zevkli kısmı tasarım aşaması aslında. Şu an ikinci kitabın o evresindeyim. Amatör mücellit olarak bu işe girişmek pek çok deneme yanılma ve öğrenme sürecine gebe oluyor. İşin bir kısmını yolda öğreniyorsunuz. Mesela ilk yüz kopyanın yaldız baskısı inanılmaz zordu. Çünkü yanlış bir yaldız tercihinde bulunmuştum. Matbaacılar sitesine gide gele öğrendim işi. 666 kopyanın hiçbiri birbirinin aynı değil. Zorlu olan bu süreç her kopyayı kendince biricikleştiriyor aslında ve her minik hata bir imza gibi duruyor kitapta.
“MEĞER ÇOCUKKEN ÜZERİME ÖRTTÜĞÜM YORGAN KUMAŞLARINDAN EKLEMİŞİM KİTABA…”
Kitabı hazırlarken başınızdan geçen ilginç bir olay var mı? Rastlantı ya da? Herhangi bir tuhaflık, ya da kaza?
Her kopyanın ayrı bir hikâyesi oluyor. Bazısını kedim yaralamış oluyor. İmza atmıyorum kitaplara veya karalamıyorum çoğunlukla ancak eğer kedim kâğıtları yırtmışsa veya tutkal kurusun diye güneşte bıraktığım kitaplar biraz sarardıysa özür notları iliştiriyorum. Ha bir de yoğunluktan ötürü geciken kitaplara ikiz fındık koyuyorum, kendi mahsulümden. Bunun dışında o kadar çok hayatımdan dokunuşlar var ki… Ciltler formunu yitirmesin diye uğraşırken annemin önerisiyle sırt ve iki kapağı cilt bezi haricinde kumaş parçalarıyla da birbirine tutturmuştum. Tutkal, cilt bezi, mukavva, kâğıt, mürekkep falan arada tükenirken bu kumaş parçaları hiç tükenmedi. Tam azalır gibi olurken annem gider bir yerlerden bulur getirirdi. Sordum, yahu kadın nereden geliyor bu kumaşlar diye. Eskiden yorgan yüzü yaptığı kumaşları getiriyormuş sandıktan. Meğer çocukken üzerime örttüğüm yorgan parçalarını eklemişim kitaba…
[Kronos.News] 20.4.2020
YAVUZ GENÇ -20 Nisan 2020
ANKARA – Sıradışı bir yazar, Cihan Gülbudak. Onu sıradışı yapan ise yazdığı kitabı bizzat kendi eliyle dikmesi, katlaması, ciltlemesi ve okura sunması. Matbaa da kendisi, yayınevi de kitap satış mağazası da. Kitabın tutkalını, kâğıdını, mukavvasını kendisi temin ediyor, dikiyor, çekiçle büküyor, en son üstüne mührü basıyor. Ortalama üç günde bir kitap hazırlıyor.
Cihan Gülbudak, “Habis Kıssa” ismiyle yazdığı romanını birkaç yayınevine götürdü ancak özellikle romanın içindeki dini göndermeler, referanslar ya da tartışmalar nedeniyle yayınevleri yayımlamaya yanaşmadı. “Neden kendi kitabımı yapmıyorum?” diyerek işe koyulan Gülbudak, kitabından 666 kopyayı tam 2,5 yıl emek vererek hazırladı, okurlarına ulaştırdı. “Habis Kıssa”nın bittiğini duyuran Gülbudak, artık ikinci romanını yazmaya başlayacağını söylüyor. Habis Kıssa’nın her baskısında fiyatı değişti. İlk yüz kitap 100 liradan satılırken, ikinci yüz kitapta bu fiyat 200 liraya çıktı. Kitabın son kopyaları ise 400 liradan satıldı. Her baskıda fiyatın değişmesini ise yazarı, “Ben aslında okura ikinci, üçüncü romanımdan ayırdığım zamanı satıyorum” sözleriyle açıklıyor.
Cihan Gülbudak, yeni kitabını, yaşadığı deneyimi, okurla ilişkisini Kronos’a anlattı. İşte kendi kitabını kendi hazırlayan yazar ve mücellittin hikâyesi…
Habis Kıssa’nın bittiğini duyurdunuz. 2,5 yıl emek verdiniz. Bu uzun süreyi özetlerseniz neler söylersiniz?
Romanın kendisini yazmaktan çok daha uzun ve meşakkatli bir süreçti bu. Birkaç aşamadan oluşan tutkal işinin kuruması, onu beklerken kâğıt katlamak, sipariş edilen kâğıdın gelmesini beklerken fasikülleri dikmek, bulduğum her boşluğa kapak ile yaldız basma işini sıkıştırmak ve daha nicelerinden oluşan geceli gündüzlü bir işi kotardım. Gururluyum.
Kitabı kendinizin ciltlemesi ve piyasaya o şekilde sunulması fikri ilk nasıl çıktı?
Benim bir müzik ve sahne geçmişim de var. Ülkemizde yayıncılık ne denli sıkıntılıysa müzik ile sahne dünyamız da ve hatta genellemek yanlış olmazsa tüm sanat cemiyetimiz de aynı derecede çukurda diyebiliriz. Yaptığım müziğe sahne bulamıyordum. Çıkacak ufak bir sahne bulsam o sahneyle seyirciyi buluşturacak bir ortak payda bulamıyordum. Ben de önce sokağa, metrolara indim sonra da butik ev konserleri düzenlemeye başladım. Yani seyirciyle aramda bir pürüz olmaksızın iletişim yoluna gittim. Bu fikirden ilhamla on yıl evvel yazdığım ancak yayıncıların ilgisini çekmeyen romanımı da müziğim gibi aracıya ihtiyaç duymadan ilgilisine ulaştırabilir miyim acaba sorusuyla başladı her şey.
“ADAMIN BİRİ KIZMIŞ, KIRILMIŞ, HIRS VE SEBAT EDİP SEKTÖRE MEYDAN OKUYARAK…”
Sizin yaptığınız işte (yazarın kitabı yazması, ciltlemesi ve okura kendi eliyle sunması) “okur” bu işin neresinde? Nedir “okur”un bu bütündeki rolü?
Büyük bir edebiyat yaptığımı iddia etmiyorum. Belki de yayıncı benim yazdıklarımla ilgilenmemekte haklı bile olabilir. Romanın bir kopyasını bitirmek tahminen üç günü buluyor. Nüsha okurun eline geçtiğinde tuttuğu şey sadece bir roman değil bence, ki bu çok bayat bir iş olurdu. Sanatın bu denli kendini tekrarladığı, yazacak yeni şeylerin tükendiği, edebiyatın kabak tadı verdiği bir dönemde ben okura roman karakteri olmayı teklif ediyorum aslında. Dünyanın en güzel betimlemelerinden, en sağlam kurgusundan, en ilginç karakterlerinden daha gerçek bir şey oluyor ellerinde. Adamın biri kızmış, kırılmış, hırs ve sebat edip sektöre meydan okuyarak, biraz da emeğini metalaştırarak düşünü elle tutulur hale getirmiş. Buna hami olmak en az kendi kitabını kendi yapmak kadar büyük delilik.
Ne tür tepkiler aldınız? Çevrenizden, edebiyat, kültür sanat çevresinden?
Yayıncıların bu eseri kitaplaştıramama gerekçelerinden biri de işin kurgu tarafında Kur’an ve Hz. Muhammed’e uzanan bölümleriydi. Onların korktuğu kadar büyük bir tepki almadım öncelikle. Edebiyat, kültür ve sanat çevresinin bu girişim hakkında olumlu ya da olumsuz bir fikir beyan ettiğini görmedim. Ben zaten elektronik postalara yağan birbirinin aynısı binlerce basın bültenini veya eş dost ricasını servis etmenin ötesinde öyle bir çevrenin olduğuna inanmıyorum Türkiye’de. Ancak geçen sürede şunu gördüm, kimi yayıncılar nesne ya da prestij kitap denemeleri yaptı. Bazısı epey başarılı da oldu, bazısının elinde patladı. Bir yayın grubunun bu hadiseye eğilmesine vesile olduysam üzülürüm. Çünkü bana göre nesne kitap ya da prestij kitap, malzemeyi pahalı tutarak makinalara yaptırılan ürün değildir. En azından gerçek bir şirazeyi hak eder.
Okurlarınızın profili nasıl? Genç, yaşlı, orta yaşlı? Okurlardan gelen geri dönüşler nasıl? Neler düşünüyorlar kitap hakkında?
Habis Kıssa zor bir metin. Ancak ben hevesliye define vermeyi değil define haritasında gezdirmeyi tercih ediyorum. Dönüp dönüp okumanın ve her yeni okumada farklı şeyleri keşfetmenin imkânı var bu romanda. Meczup mahlasıyla yaptığım müzik de öyleydi. Kolay anlaşılmıyor fakat ağızda bıraktığı tat fazlasıyla kendine has diyebilirim. Çok çeşitli yaşlardan, mesleklerden kimsenin ilgisini çekiyor kitap. Dışı çok satanik görünmesine rağmen aslında yüksek oranda tasavvuf içeren müstehzi bir dili var. Ancak beni sosyal medyadan takip eden kişiler bu zıtlıklarla aramın iyi olduğunu bildiği için hayal kırıklığına uğramıyor diye tahmin ediyorum. Bu kitabı bulacağınız bir kitapçı rafı yok ancak beni sosyal medyada kurcalayan biri zaten nasıl bir işle karşılaşacağını öngörecektir.
Neden 666 kopya yapmayı planladınız? Özel bir anlamı var mı?
Roman Allah ile İblis arasındaki bahsi konu ediniyor ve İblis’i yani Azazel’i başkahraman olarak seçiyor. Hem bu yüzden hem de porsiyon açısından yapabileceğim bir miktar olarak belirledim işin başlangıcında.
“GERÇEK BİR DELİLİKTİ”
Kitapların her birinin fiyatı her baskıda değişti. Son olarak sattığınız kitaplar hangi fiyattan satıldı? Özellikle “en son” cildin fiyatını merak ediyorum.
Son kopyaları 400 liradan sattım ancak iki buçuk yıl evvel ilk olarak 100 lira bedel koymuştum ki bu gerçek bir delilikti. Yüz adedi 100 liradan bedellendirdikten sonra her yüz kopya da bir fiyatları yeniledim. 120, 150, 200, 300, 400 şeklinde ilerledi. Fiyatı kâğıt, tutkal, mukavva stokçuları bir de artan ilgiye yetişebilme ihtiyacı yüzünden arttırdım. Şu an belki sahiplenen okur bile farkında değil ancak ellerindeki kopyalar ben üretmeye devam ettiğim sürece değerlenecek. Dünyada bir benzeri daha var mı bilmiyorum ancak yazarın kendi kitabını bu miktarlarda ciltlemesi, her sayfasına dokunması, bu iş için günlerini vermesi, yeni bir roman yazmaya ayıracağı vakti bu çöp yayın dünyasına karşı gururlu bir isyana çevirmesi… Bana çok kıymetli geliyor, 400 liradan daha kıymetli.
Türkiye’de yeni bir yazarın, kitabını ilk kez yayımlamış bir yazarın, büyük yayınevlerinden çıksa bile çok yüksek satış rakamını bulmazsa para kazanması pek olası değil. Siz ise kazanıyorsunuz. Bu durum sizde nasıl bir duygu uyandırıyor?
Para kazanmaktan ötesi var… Ben yalnızca bu ülkede yazarak kazanan az sayıdaki yazardan biri değilim, ben bu ülkede özgürce yazarak para kazanan az sayıdaki yazardan biriyim. Bir şekilde ucu müteahhide, bankaya, medya patronuna ya da en temelde devlet korkusuna uzanan bir hesap verme korkum yok. Tek sorumlu olduğum şey elimin emeği ve küçülerek büyümeyi bilen seçimlerim… Müdanasız bir kalem olmak; hem de böylesine korku imparatorluğunda, devleştiriyor hayallerimi.
İkinci romana başladığınızı duyurdunuz. İkinci kitap da aynı yöntemle mi çıkacak? İkinci kitabın ismi ne olacak acaba, saklı tutmuyorsanız?
Son siparişlerimi de yetiştirip ara vermeden devam edeceğim ikinci romanıma. Okura ulaştırmak için aynı yolu izleyeceğim. Çünkü bu ilkinden daha büyük bir meydan okuma olacak benim için ve istesem de yayıncıların sevebileceğini, basmaya cesaret edebileceklerini sanmıyorum. Romanın adı önemli değil ama tasarımı epey çarpıcı olacak bunu söyleyebilirim. Haziran ayına kadar detayları duyuracağım zaten.
Bir yazar olarak düşündüğünüzde, tüm bu deneyim size bir şey öğretti mi? Öğrettiyse nedir?
Yazar olmanın ötesinde bu süreç bana sabırlı bir insan olmayı öğretti. Ayrıca inat etmenin, eğilip bükülmemenin eninde sonunda kazandıracağının sağlaması oldu.
“666 KOPYANIN HİÇBİRİ BİRBİRİNİN AYNI DEĞİL”
Kitabın ortaya çıkış aşamalarından bahsedebilir misiniz? Kâğıdıyla, mukavvasıyla, tutkalıyla zorlu bir süreç olmalı.
Belki de en zevkli kısmı tasarım aşaması aslında. Şu an ikinci kitabın o evresindeyim. Amatör mücellit olarak bu işe girişmek pek çok deneme yanılma ve öğrenme sürecine gebe oluyor. İşin bir kısmını yolda öğreniyorsunuz. Mesela ilk yüz kopyanın yaldız baskısı inanılmaz zordu. Çünkü yanlış bir yaldız tercihinde bulunmuştum. Matbaacılar sitesine gide gele öğrendim işi. 666 kopyanın hiçbiri birbirinin aynı değil. Zorlu olan bu süreç her kopyayı kendince biricikleştiriyor aslında ve her minik hata bir imza gibi duruyor kitapta.
“MEĞER ÇOCUKKEN ÜZERİME ÖRTTÜĞÜM YORGAN KUMAŞLARINDAN EKLEMİŞİM KİTABA…”
Kitabı hazırlarken başınızdan geçen ilginç bir olay var mı? Rastlantı ya da? Herhangi bir tuhaflık, ya da kaza?
Her kopyanın ayrı bir hikâyesi oluyor. Bazısını kedim yaralamış oluyor. İmza atmıyorum kitaplara veya karalamıyorum çoğunlukla ancak eğer kedim kâğıtları yırtmışsa veya tutkal kurusun diye güneşte bıraktığım kitaplar biraz sarardıysa özür notları iliştiriyorum. Ha bir de yoğunluktan ötürü geciken kitaplara ikiz fındık koyuyorum, kendi mahsulümden. Bunun dışında o kadar çok hayatımdan dokunuşlar var ki… Ciltler formunu yitirmesin diye uğraşırken annemin önerisiyle sırt ve iki kapağı cilt bezi haricinde kumaş parçalarıyla da birbirine tutturmuştum. Tutkal, cilt bezi, mukavva, kâğıt, mürekkep falan arada tükenirken bu kumaş parçaları hiç tükenmedi. Tam azalır gibi olurken annem gider bir yerlerden bulur getirirdi. Sordum, yahu kadın nereden geliyor bu kumaşlar diye. Eskiden yorgan yüzü yaptığı kumaşları getiriyormuş sandıktan. Meğer çocukken üzerime örttüğüm yorgan parçalarını eklemişim kitaba…
[Kronos.News] 20.4.2020
Yeni başlayanlar için Çakıcı
'Eski Türkiye'nin ya da 'derin devletin' mafya lideri Alaatin Çakıcı ve yakın arkadaşı Erol Evcil tahliye edildi. Yıllardır Erdoğan’a destek veren Sedat Peker yurtdışına kaçtı. Bundan sonra neler olacağı meçhul ama ‘sezon finalinin’ henüz yapılmadığı da malum.
NİHAL KAYA -20 Nisan 2020
Şimdilerde, Alaattin Çakıcı için “organize suç örgütü lideri” deniyor, çok daha eskiden o, “ülkücü mafya lideri” sıfatıyla tanınırdı.
Ülkücü mafya içinde Trabzonlu olmasıyla da biliniyor. Trabzon ilinin Arsin ilçesine bağlı Fındıklı köyünde doğdu. Daha 17 yaşındayken bir İETT görevlisini yaralama olayına karıştı. Kenan Evren darbesi sonrası ‘kariyer basamaklarında’ hızla yükseldi. 1980 sonrasında 41 kişinin ölümü ve çok sayıda kişinin yaralanmasında adı ilk kez geniş kitlelerce duyuldu. Tempo dergisinin haberine göre, 1 Nisan 1984’te, Süleyman Seba’nın başkan seçildiği Beşiktaş Spor Kulübü seçimlerinde salon düzenini sağladı. Bu epey dikkat çekiciydi. Çünkü, şimdilerde, “Beşiktaş’ın efsanevi başkanı” olarak anılan Seba, Milli İstihbarat Teşkilatı’nda (MİT) Komünizmle Mücadele Şubesi’nin önemli bir memuruydu. Çakıcı da MİT’te seviliyordu (!)
KENAN EVREN’İN KURDUĞU EKİPTEYDİ
Darbe sonrası Abdullah Çatlı’ların yanı sıra güçlenen mafya şeflerinden biri oldu. Kenan Evren’in, Cumhurbaşkanlığı döneminde, ASALA’ya karşı görevlendirdiği sabıkalı ülkücülerden biri olduğu iddia edildi. Kutlu Savaş’ın Susurluk Raporu’na göre, 6 Kasım 1983’teki seçimlerden hemen önce Çatlı ve ekibiyle resmi ilişki kurulmuş, devletin bu yasadışı ilişkisi MİT tarafından yürütülmüştü. Çakıcı’nın da bu “görevlendirme” kapsamında, “devlet adına” Lübnan’daki ASALA kamplarının basılmasında yer aldığı iddiası gündeme geldi. “Elbette” Susurluk Davası sırasında, ASALA operasyonlarıyla ilgili iddiaların üzeri “devlet sırrı” denilerek kapatıldı, hatta bu bölümler Susurluk Raporu’ndan çıkarıldı ve davanın görüldüğü mahkemeye gönderilmedi. Ama Kenan Evren bir demecinde, “MİT, Çakıcı’yı kullanmış olabilir. Bazen yararlı olacaksa bu tür adamlar kullanılabilir” dedi.
Alaattin Çakıcı’yı, Devlet Bahçeli’den sonra MİT Dış Operasyonlar eski Daire Başkanı Yavuz Ataç da cezaevinde ziyaret etti.
EKİBİN BAŞINDA YAVUZ ATAÇ VARDI
Susurluk Davası’nda 1998 yılında ifade veren MİT Kontrterör Dairesi eski Başkanı Mehmet Eymür, “İleride önünüze gelir diye söylüyorum, Alaattin Çakıcı’yı da yurtdışı faaliyetlerde kullandık’’ dedi ve şunları söyledi: ‘‘1987’de Tarık Ümit ile Alaattin Çakıcı’yı birlikte yurtdışı faaliyetine yolladık. Fakat planladığımız faaliyet gerçekleşmeyince geri döndüler.’’ Görevin içeriğini “devlet menfaateleri” gereği açıklayamayacağını belirten Eymür, Çakıcı ve ekibinin başında MİT’çi Yavuz Ataç’ın olduğunu söyledi. Eymür, Çakıcı’yı Susurluk çetesinin de kilit isimlerinden olan Korkut Eken’in eğittiğini ifade etti.
Burada genişçe bir parantez açalım ve Yavuz Ataç kimdi ona bakalım: Harbiye Askeri Lisesi çıkışlı Ataç, yarbay rütbesiyle MİT’e geçmişti. MİT Dış Operasyonlardan Sorumlu eski Daire Başkan Yardımcılarındandı. Hanefi Avcı’nın Susurluk Komisyonu’na verdiği ifadeye göre, Nurullah Tevfik Ağansoy’u polis tarafından arandığı sırada yurtdışına kaçıran, Alaattin Çakıcı’yı koruyan ve bunların yurtdışına giriş-çıkışlarını organize eden MİT görevlisi Ataç’tı. Ağansoy da 30 Ağustos 1995’te Almanya’da yakalandığında Yavuz Ataç’ın ismini verecekti.
1990’larda “Bursalı işadamı” olarak bilinen Erol Evcil’in banka sahibi olmak için Çakıcı’yla işbirliği yapıp Türkbank ihalesine giren iş insanlarını tehdit ettikleri olaylarda da Ataç’ın ismi geçti.
Sadece iş dünyası da değil, dönemin İnsan Hakları Derneği Başkanı Akın Birdal’a düzenlenen suikast girişimine de Ataç’ın ismi karıştı. Suikastın planlayıcılarından olan Semih Tufan Gülaltay’ın ifadesinde adı geçen Mikail Sarı’nın, Yavuz Ataç’la çok yakın ilişkisi olduğu ileri sürüldü.
Şenkal Atasagun’un MİT Müsteşarlığına gelmesinden sonra, Alaattin Çakıcı ve yeraltı dünyasıyla ilişkileri daha fazla gündeme geldi. İddiaya göre MİT, “Çakıcı ile ilişiğini kes” direktifi vermişti ama Yavuz Ataç, bu direktife uymadı. Çakıcı Fransa’da yakalandığında üzerinden çıkan diplomatik pasaportun MİT’çi Ataç tarafından verildiği öne sürülünce Ataç, 1997’de görevlendirildiği Pekin İdari Ataşeliği’nden alındı ve geri çağrıldı. MİT Müsteşarlığı’na 27 Eylül 1998’de emeklilik dilekçesini vererek emekli oldu.
Yavuz Ataç hakkında “Çakıcı’ya kaç” demek, kırmızı pasaport sağlamak ve çetelere yardım etmekten soruşturma açıldı. Ataç, Türkbank davasında Aydoğan Semizer, Duran Akbulut, Mehmet Emin Cankurtaran ve Atilla Yıldırım ile birlikte “silahlı çeteye üye olmak”, “ihaleye fesat karıştırmak” ve “silahlı çeteye yardım etmek” suçlarından “delil yetersizliği” gerekçe gösterilerek beraat eden isimler arasında.
HER DEFASINDA KURTULDU!
Filmi tekrar geri sarıp 1980’lere dönelim. Adı, 1988’deki kayıp 59 TIR olayına karışan Çakıcı, bir süre Avrupa’da sahte pasaportla kaçak yaşadı. 27 Ocak 1989’da, Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne teslim oldu. Ali Yavuz ile Kaya Portakal’ı yaralamak suçundan tutuklandı ama 16 Mart 1989’da Muğla Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tahliye edildi. İstanbul’da “zorla tahsilat, haraç alma ve pavyon kurşunlama gibi olaylara karıştığı” gerekçesiyle 12 Eylül 1989’da gözaltına alındı ama yine mahkemece serbest bırakıldı. Çakıcı o yıllarda hemen tahliye ediliyor ve hakkındaki suçlamalardan da beraat ediyordu. Örneğin, Mamak Askeri Cezaevi’nde yatan müebbet hapis mahkumu İbrahim Uğurbaşçı’yı öldürmeye azmettirdiği iddiasıyla kardeşi Gençağa Çakıcı’yla birlikte yargılandığı davadan da 5 Ekim 1989’da beraat etti. 5 Mart 1994’te gazeteci Hıncal Uluç’a yapılan saldırının ertesi günü demeç verip “Hıncal Uluç’u ben vurdurdum,” demişti, Çakıcı artık bu kadar rahattı.
CİVANGATE SKANDALI VE RÜŞVETİN BELGESİ TARTIŞMASI
Üstelik 1990’lara gelindiğinde Çakıcı artık yavaş yavaş sadece “ülkücü mafya lideri” olmayı geride bırakıyor, “iş adamı mafya lideri” olma yolunda ilerliyordu. Turgut Özal’ın prenslerinden olan Emlak Bank Genel Müdürü Engin Civan’ın, 19 Eylül 1994 vurulmasının başkahramanlarındandı. Civan’ın vurulmasıyla ortaya rüşvet ve kirli ilişkilere dayalı bir yapı ortaya çıkmıştı; bu olaylar Türkiye tarihine “Civangate Skandalı” olarak geçti.
İddiaya göre 5 milyon dolarlık rüşvetini geri alamayan ESKA İnşaat Şirketi’nin patronu Selim Edes, mafyadan yardım istemiş ve Civan’ı vurdurtmuştu. Selim Edes’in o dönem Civan için söylediği, “Rüşvetin belgesi mi olur pezevenk!” sözü literatüre girecek, Türkiye’de dillere pelesenk olacaktı. Engin Civan’ı vuran Davut Yıldız, ”Civan’ı vurmam için Çakıcı bana 28 milyon lira verdi” dedi. Yıldız, Çakıcı’nın damadıydı.
Çakıcı’nın Yaman Törüner ile de ilişkili olduğu, Borsa Başkanlığı döneminde Törüner’in Çakıcı’nın adamları tarafından korunduğu ileri sürüldü.
BÜYÜK ANKARA OTELİ ‘MUAMMASI’
Uğur Mumcu suikastını araştırmak üzere oluşturulan Meclis Araştırma Komisyonu raporuna göre Alaattin Çakıcı’nın, 24 Ocak 1993’te, Uğur Mumcu suikastından hemen önceki iki gün Büyük Ankara Oteli’nin 806 numaralı odasında kaldığı ve suikast günü oteli terk ettiği tespit edildi. Komisyonda ifade veren JİTEM’ci Astsubay Hüseyin Oğuz’un da olayın planlayıcıları arasında Çakıcı’nın ismini vermesi şüphelerin Çakıcı’da toplanmasına neden olmuştu.
Uğur Mumcu, MİT’te içinde Mehmet Eymür ve Nuri Gündeş’in de yer aldığı, 10 yıl önceki bir hesaplaşmayı yazmıştı. İddiaya göre suikast gerekçesi buydu.
Gazeteci Uğur Dündar, 30 Ağustos 1998 tarihinde, köşesinde bu iddiaya ilişkin şunları yazdı: “Gelelim araştırmacı gazeteciliğin önderi Uğur Mumcu’nun ölümünden bir gün önce, Alaattin Çakıcı’nın Ankara’daki Büyük Ankara Oteli’nde kalmış olmasına… Aslında başkentin bu ünlü oteli, Alaattin Çakıcı’yı birçok kez konuk etmişti. Onun Ankara seferleri, Demirel’in başbakanlığında kurulan DYP-SHP koalisyonuyla birlikte yoğunluk kazanmıştı. Çünkü kabinede Çakıcı’nın birçok hemşerisi yer almıştı. Ünlü kabadayı, özellikle Mehmet Ali Yılmaz ve Ömer Barutçu’yu, dost kişiler olarak görüyordu. Hatta Çakıcı, onların bakanlıklarını kutlamak için otele kadar gelmiş ve birlikte yemek yemişlerdi. Hükümetin bakanları henüz resmi konutlara taşınmadıkları için genellikle bu otelde kalmayı tercih ediyorlardı. Bu ziyaretlerin birinde Tansu Çiller ve Çakıcı resepsiyonun önünde karşılaştılar. Ancak tanışmadıklarından, aralarında bir diyalog geçmedi. (…) Çakıcı’yı kamu görevlisiyle, bürokratıyla, yargısıyla ve politikacısıyla bu kokuşmuş sistem yarattı. Şimdi o, yaratıcısından intikam alıyor. Kabadayıyı efsaneleştirenler, fena halde korkuyor. Ayakları yere basmayan iddialar ise efsaneyi büyütmekten başka bir işe yaramıyor.”
ESKİ KARISINI ÖLDÜRTTÜ
Çakıcı, Mumcu suikast nedeniyle soruşturma geçirmedi ama artık o kadar açıktan hareket ediyordu ki eski karısı Uğur Çakıcı, 21 Ocak 1995’te, Uludağ’da oğlu Onur Özbizerdik’in gözü önünde öldürüldüğünde, herkes failin Çakıcı olduğunu biliyordu. Nitekim, 20 Ocak 1995’te Uludağ Kervansaray Oteli’nin lobisinde Uğur Kılıç’ı vuran tetikçi Abdurrahman Keskin, Alaattin Çakıcı’dan 50 milyon lira alarak bu işi yaptığını ilk ifadesinde söylemişti. Sonra bu ifadeyi reddedecekti.
Uğur Çakıcı, çete liderlerine “kabadayı” denilen dönemlerde yeraltı dünyasına giren, ünlü kabadayı Dündar Kılıç’ın kızıydı. 1953 Sürmene doğumlu Dündar Kılıç, ilk sabıkasını boksör Ercü’yü “delik deşik ettiği” için almış, cezaevinden çıktıktan sonra Ankara’ya gitmiş, 3 cinayet ve 35 yaralama olayına karışmış, 15 Ağustos 1972’de Diyarbakır ve Siirt İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından THKO’lu (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) Atilla Keskin’e “yataklık yapmaktan” yakalanmıştı. 1980’de, “silah ve mermi kaçakçılığı” yaptığı gerekçesiyle, 1984’te ise Behçet Cantürk ve Abuzer Uğurlu ile birlikte çeşitli suçlamalardan gözaltına alındı. Dündar Kılıç, sola ve Kürtlere yakın bir kabadayıydı, onun raconu da buydu. Dündar Kılıç’ın kabarık suç dosyası arasında “kafa atmak suretiyle adam yaralama” da bulunuyordu. ‘Kabadayılar’ gerekirse “çıplak elle” de savaşıyordu ama 1990’ların “iş adamı mafya babası” icat olunmuş, eskilerin “mertlik” (!) dediği raconlar unutulmuştu.
Dündar Kılıç ve eski damadı Çakıcı’nın arası da zaten para meselesinden bozuldu. 1990’lara gelindiğinde Turgut Özal’ın eşi Semra Özal, Engin Civan ve Selim Edes arasındaki anlaşmazlığı çözmesini Dündar Kılıç’tan da ‘rica’ etmişti. İşte, bu olayda Dündar Kılıç, Çakıcı ile karşı karşıya geldi. Sonuçta kızı Uğur Çakıcı, Alaattin Çakıcı’nın adamları tarafından öldürüldü.
1990’larda Çakıcı, “iş adamı mafya lideri” imajını üzerine giymişti. Diğer çete liderlerinden kılık ve kıyafetiyle de ayrılıyordu. Yatta geziyor, viskisini içerken talimatlarını veriyordu. Tehdit edilenler, zora koşulanlar da Türkiye’nin bilinen iş adamlarıydı.
Çakıcı’nın adamları, 30 Mayıs 1995’te Cankurtaran Holding başkanı Emin Cankurtaran’ı silahla yaraladı. Cankurtaran vurulmasıyla ilgili o günlerde, “Vurulma olayında bir yanlışlık var, Alaattin Çakıcı benden bir tek lira istemedi. Ayrıca ben Çakıcı’yla görüşürüm ve kendisini severim” dedi. Sonradan bu olayın Türkbank ihalesiyle ilgili olduğu ortaya çıkacaktı.
Cankurtaran’ın vurulmasında yer alan tetikçilerden Recep Çiçek, daha sonra Tevfik Ağansoy’un vurulması olayına karıştı ve o sırasında öldürüldü. Çakıcı 1998’de Fransa’nın Nice kentinde yakalandıktan sonra bir dönem Çakıcı’nın bir dönem sağ kolu olarak bilinen, işadamı Emin Cankurtaran’ın vurulması emirini verdiği için yargılanan Şenol Turan ise şirketinin bürosunda kafasına beş el ateş edilerek öldürüldü. Turan’ın son yıllarda Çakıcı ile arasının açıldığı biliniyordu. Cinayetten sonra Kanal D’yi arayan ve kod adının “Haydar” olduğunu öne süren bir kişi, Şenol Turan’ı Çakıcı ve devlet aleyhine konuştuğu, Tevfik Ağansoy’u öldüren Adnan Çiçek’i ihbar ettiği için cezalandırdıklarını ileri sürdü.
TEVFİK AĞANSOY’UN İTİRAFLARI
Yine bir parantez açalım: Tevfik Ağansoy da diğerleri gibi ülkücüydü. 1980 öncesinde adı aralarında Profesör Ümit Doğanay cinayetinin de bulunduğu 13 cinayete karıştı. İtiraflarında, MHP İl Başkanı Recep Öztürk döneminde Marksist öğretim üyelerinin fişlendiğini ve bunlardan Cavit Orhan Tütengil, Ümit Yaşar Doğanay ve Bedri Karafakioğlu’nun öldürüldüğünü söyledi.
Emlak Bankası eski Genel Müdürü Engin Civan’ın, 19 Eylül 1994’te vurulmasına Çakıcı’yla birlikte karıştıktan Ağansoy sonra yurtdışına kaçtı. MİT Dış Operasyonlar Daire Başkanı Yavuz Ataç’ın ekibindeki ülkücülerden olduğu ileri sürüldü. Polis tarafından aranırken Ankara-Esenboğa Havalimanı’nda Yavuz Ataç tarafından uçağa bindirildi. Cebinde MİT’in pasaportçusu Timur Hanoğlu tarafından hazırlanmış pasaport vardı. Almanya’nın Neuhaus sınır kapısında 30 Ağustos 1995’te yakalandı, verdiği ifadede MİT’le ilişkilerini ve bazı operasyonları anlattı. Yavuz Ataç tarafından korunduğunu anlattı.
İtirafları sebebiyle Çakıcı’yla arası bozuldu, dava sürerken Çakıcı’nın adamı Fatih Bayata tarafından İstanbul Adliyesi’nde düzenlenen başarısız bir suikast girişiminden kurtuldu. 28 Ağustos 1996’da Bebek’teki Deniz Taksi adlı Cafe’de uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürüldü. Çakıcı’nın 1998 yılında Fransa’da Selçuk Ural’ın kızıyla birlikte yakalanmasından sonra, o gün Deniz Taksi’de bulunan Selçuk Ural’ın Ağansoy’un yerini Çakıcı’ya bildiren isim olduğu ileri sürüldü. Öldürüldüğü tarihte askerde olması gerekirken itirafçılık yasasından yararlandığı için serbestçe dolaşıyordu, yanında Başbakan Tansu Çiller’in resmi korumaları olan polis memurlarının bulunması da dikkat çekmişti.
Ağansoy cinayetinden dolayı Çakıcı’nın adamları olan Adnan Çiçek, Kenan Ali Gürsel “cinayeti tasarladıkları” için, Ferdi Heybet, Hasan Taşkın, Aydın Göker, Yener Üçüncü “olayda silah kullanan isimler oldukları” için yargılandı. Alaattin Çakıcı, Kâmil Özkılıç ve Ahmet Atlılar davanın gıyabi sanıklarıydı. Öldürüldüğü gün Ağansoy’un yanında bulunan Çiller’in koruma polislerinden Ferda Temel ve Ağansoy’un adamlarından Burak Çalışkan ve Ramazan Vurmaz da aynı davada, “kasten adam öldürmek” suçlamasıyla yargılandı.
SERMAYE VE İŞ DÜNYASINDAN SORUMLU
3 Kasım 1996. Susurluk’ta meydana gelen kaza devlet-mafya çeteleşmesini açığa çıkaran bir tarih oldu. Pek çok olay, “devlet sırrı” olarak saklanırken pek çok ilişki de çorap söküğü gibi çözülmeye ve ortaya çıkmaya başladı.
Örneğin, Susurluk Komisyonu’na ifade veren Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkan Yardımcısı Hanefi Avcı, Alaattin Çakıcı’nın MİT’in adamı olduğunu söyledi. Çakıcı’nın adı Susurluk döneminde sıklıkla gündeme geliyordu. Ancak, Çakıcı’nın ismi tam olarak Susurluk çetesi üyeleri gibi anılmıyordu. Susurluk davasında adı geçen isimler daha çok devletin Kürtlere yönelik operasyonlarında yer almışlardı, bu arada tahsilat gibi ufak tefek “işler”, uyuşturucu kaçakçılığı gibi yüklü miktarlarda kaçakçılıklar da yapıyorlardı.
Çakıcı ise onlardan daha farklı olarak konumlanmıştı. O iş dünyasının haracını kesiyor, sermayeyi derin yapılara göre “hızaya sokuyordu” Çakıcı’nın Susurluk kazasından birkaç yıl sonra patlak veren banka soruşturmalarında adının daha çok anılması tesadüf değildi.
Çakıcı, Türk Ticaret Bankası’nın Erol Evcil’e satışı için Özer Uçuran Çiller’in, 20 milyon dolar komisyon istediğini söyledi.
Çakıcı, Susurluk kazasından yaklaşık altı ay sonra, 1 Mayıs 1997’de, Flash TV’de canlı yayına telefonla katıldı. Burada anlattıkları içinde bulunduğu işleri de ilişkileri de açıklıyordu. Çakıcı, Türk Ticaret Bankası’nın Erol Evcil’e satışı için Özer Uçuran Çiller’in, 20 milyon dolar komisyon istediğini söyledi. Adil Öngen’in yeşil pasaportla Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı kimlikleri kullandığını, Özer Çiller’in bankalar konusundaki danışmanı olduğunu, Mehmet Eymür’ün MİT’e dönüşünü sağladığını ve dört MİT mensubu tarafından korunduğunu ileri sürdü. Çakıcı, Kanal 6’nın satışı için Erol Evcil, Ufuk Söylemez ve Ahmet Özal’ın bir araya gelerek konuştuğunu, bunun üzerine kendisinin devreye girerek Mehmet Kocabaş aracılığıyla Mehmet Kurt ve Ahmet Özal’ı bir araya getirdiğini anlattı.
SES KAYITLARI HÜKÜMET DÜŞÜRDÜ
Neyse çekirge bi sıçramış, iki sıçramış sonunda Cote D’Azur’da yakalanmıştı. Çakıcı, 17 Ağustos 1998’de, Fransız polisinin düzenlediği bir operasyon sonucunda Nice’de bir otelde, Muradi Güler ve Selçuk Ural’ın kızı Aslı Ural’la birlikte yakalandı. Yakalandıktan sonra ortaya çıkan telefon görüşmeleri, Korkmaz Yiğit tarafından satın alınan Türkbank ihalesinin durdurulmasına, ANAP’lı bakan Eyüp Aşık’ın bakanlıktan ve milletvekilliğinden istifasına ve 56. hükümetin düşmesine sebep oldu. Çakıcı’nın telefon kayıtlarında Mehmet Ağar’dan sıklıkla söz ediliyordu.
Akşener, Çakıcı’ya kaçması yönünde telefon irtibatı kurduğu ile ilgili olarak o dönem “Ona kaç demek bana fayda sağlamaz” demişti.
Ses kasetlerinde Meral Akşener’in de Çakıcı’ya kaçması için uyarıda bulunduğundan söz ediliyordu. Alaattin Çakıcı’nın bir ses bandında, ‘‘Kaçmam için eniştemle haber gönderdi’’ dediği, dönemin DYP Genel Başkan Yardımcısı Meral Akşener, hakkındaki suçlamaların tümünü reddetti. Olayın bir tertip olduğunu iddia eden Akşener, ‘‘Ben Alaattin Çakıcı’yı şahsen tanımam. Kocaeli’de bir halası ve eniştesi var mı, yok mu bilemem. Hâlâ da bilmiyorum’’ dedi. Akşener, DYP Genel Merkezi’nde düzenlediği basın toplantısında sert bir üslupla konuşarak, medyayı siyasi tercihlerden yana olmakla suçladı. Kasette Çakıcı ile görüşen kişinin kim olduğunun açıklanmasını isteyen Akşener, ‘‘Uğur Dündar’ın sipariş üzerine hazırladığı kaset yüzünden benim kellem istenecek öyle mi? Burada bir gazeteci-mafya işbirliği söz konusudur’’ iddiasında bulundu. Çakıcı’nın Flash TV’de, Genel Başkanı Tansu Çiller’e küfür ettiğini hatırlatan Akşener, ‘‘Ona ‘kaç’ demek bana fayda sağlamaz. Aksine onu yakalatmak bana devlet adamlığı prestiji sağlar. Ben hâlâ sözümün arkasındayım. Yazılı, sözlü, imzalı belge getirin değil milletvekilliğini, siyasi hayatımı bitiririm. Ben bu işin peşini bırakmayacağım. Bu olayla, Eyüp Aşık ve Çakıcı ilişkisi gölgelenmek isteniyor’’ dedi.
Alaattin Çakıcı ve Erol Evcil’in telefon konuşmasının yer aldığı kasette ise Türkbank davasının satışı sırasında yaşananların detayları yer alıyordu. Türkbank Davası’nda dinlenen müteahhit Yüksel Çağlar, Alaattin Çakıcı’nın hemşerisi ve arkadaşı olduğunu belirterek Çakıcı’nın Türk Ticaret Bankası ihalesinden 10 gün sonra aradığını ve ihaleyi kim kazanırsa ondan para alacağını söylediğini anlattı.
Çakıcı’nın suç dosyasında hepsi de “MİT ile çalıştığı dönemde” olmak üzere adam yaralama, tehdit, öldürmeye azmettirme, haraç alma gibi tam 35 ayrı olay yer aldı. 1985’ten 1998’e kadar hakkında 13 kez yakalama kararı çıkarılmıştı. İnterpol tarafından kırmızı bültenle aranan Çakıcı’nın Atilla Yılmazer, Atilla Vural ve Nuri Ayyıldız (yeşil pasaport) adına düzenlenmiş sahte pasaportlar kullandığı belirtildi. Çakıcı’nın üzerinde ayrıca Turizm Müşaviri Nedim N. Acar adına düzenlenmiş 1896/97 seri numaralı 24 Ekim 1997’de düzenlenmiş gerçek bir diplomatik pasaport çıktı.
Organize suç örgütünü kurup yönetmek suçlamasıyla, 14 yıl 9 ay ceza alan Çakıcı, 2006’da eski eşi Uğur Kılıç’ın 1995 yılında öldürülmesi nedeniyle de 19 yıl 2 ay hapis cezası aldı.
ERGİN KARDEŞLERLE MEKTUP DALAŞI
2000’lerin başında pek çok mafya liderinin tutuklu bulunduğu Kartal Özel Tip Kapalı Cezaevi, patlamaya hazır bomba gibiydi. Kısa bir süre öncesine kadar aynı koğuşta kalmak isteyen Alaattin Çakıcı ile Karagümrük çetesinin lideri Nuri Ergin arasındaki gerilim, 2000 yılının Mart ayı başında Nuri Ergin’in Erol Evcil’den haraç istemesi sonucu patlak verdi. Cezaevinde “racon kesen” Nuri Ergin’in Erol Evcil’e, “Haraç ver yoksa seni yaşatmayız” yazılı tehdit pusulası gönderdiği ileri sürüldü. Evcil’in yakın dostu olan Alaattin Çakıcı’nınsa buna karşılık, bir görüş sırasında Ergin’e ‘‘Bu cezaevinde ikimizden birisi fazla. Ya sen gidersin ya ben’’ diye bağırdığı iddia edildi. Ergin’in sinir krizi geçirdiği ve oturduğu sandalyeyi fırlatarak görüşme odasındaki güvenlik kamerasını kırdığı anlatıldı. Sonrasında Çakıcı ile Nuri Ergin arasında cezaevinde başlayan mektup kavgası, dışarıda da kahvehane baskınlarına vardı. Her iki çetenin adamları Zeytinburnu, Gültepe ve Karagümrük’te karşılıklı birbirlerinin kahvehanelerini taradı, bu olaylar nedeniyle de Çakıcı ve Ergin kardeşler yargılandı. Çakıcı ve Nuri Ergin kavgası o gün bugündür devam ediyor.
ERDOĞAN’A YAZILAN MEKTUPLAR
Çakıcı gibi ilişkileri güçlü ve sicili kabarık bir mafya liderinin cezaevinde de sessiz kalması mümkün değildi. Bu kez hedefinde AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan vardı. Erdoğan’ın, AKP ile MHP’nin oluşturduğu Cumhur İttifakı’nın adayı olarak girdiği 24 Haziran 2018’deki seçimleri kazanmasının ardından Çakıcı, cezaevinden bir mektup yazarak Erdoğan’a seslendi. Çakıcı, Erdoğan’ın balkon konuşmasında ona destek veren Bahçeli’yi anmamasına bozulmuştu ve şunları yazdı:
“Devletin sahibi sen değilsin!.. Unutma! Sen yolcusun, Ülkücüler ve Türk Milliyetçileri, her etnik mozaiğe mensup vatan sevdalıları da hancılardır! Annene, babana dua ettiğin gibi sayın Bahçeli’ye ve onun yol arkadaşlarına da dua et. Elinden ne gelirse de bana istediğini yapabilirsin…Sokak çocuğu, sokak çetesi olmadığımı da o beyninin derinliklerine sok.”
Mektup, MHP’ye yakınlığıyla bilinen Bengütürk kanalının internet sitesinde haberleştirilerek duyuruldu.
AKP ile MHP’nin seçim öncesi ittifak kurduğu döneme denk gelen bir dönemde, 12 Mayıs 2018’de, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin yaptığı açıklama ise Çakıcı’nın salıverilmesine giden yolda önemli bir aşamaydı. Bahçeli, Twitter hesabından genel af çağrısı yapmış, Alaattin Çakıcı’nın da adını vererek “Kader kurbanlarının sahipsiz olduğunu mu düşünüyorlar?” yazmış ve şöyle devam etmişti: “Ülkü ve ülke sevdalısı olan, davalarının gözü kara yiğitleri olarak bilinen mesela Alaattin Çakıcı, mesela Kürşat Yılmaz, 100 bin ülkücünün imzasıyla aday gösterilseydi, bu kahramanlarımız için de cezaevinden çıkarılmaları için bir kampanya yapılacak mıydı? Kaderlerinin kurbanı olmuş mağdurlarla ilgili lehlerinde hukuki ve ahlaki bir düzenleme yapılması, onların aydınlığa kavuşturulmaları tez elden sağlanmalıdır.”
Bu paylaşımdan bir hafta sonra, Çakıcı cezaevinde sağlık sorunları yaşadı ve Kırıkkale Yüksek İhtisas Hastanesi’nde tedaviye alındı. Bunun üzerinde Bahçeli, Çakıcı’yı Kırıkkale’deki hastanede ziyaret etti ve “Rahatsızlığı nedeniyle önemli sıkıntılar çekmeye başlamış bir şahsı cezaevinde mahkum tutacaksın. Bunu hiç dikkate almadan mafya diyeceksin. Yetki bende olsa şimdiye kullanmıştım” diyerek Çakıcı’nın cezaevinde olmasını eleştirdi. Ziyaret, MHP’nin resmi Twitter hesabından duyuruldu.
Bu ziyaretten sonra Çakıcı, Erdoğan’a yazdığı mektup bir “uzlaşma” olarak yorumlandı. Çakıcı, “Sayın Cumhurbaşkanım beni sevmiyorsunuz, ben de sizi sevmiyorum” diye başladığı mektubuna şöyle devam etmişti: “Kimseden rica dilemedim ömrümde, şu an kendi adıma hiçbir türlü af istemiyorum, çıkardığınız afta ‘Alaattin Çakıcı muaftır’ ibaresini yasal olarak ekleyiniz.”
Sonuç olarak hiç hesapta olmayan bir şey oldu. Tüm dünyada hızla yayılan korona virüsü salgını sebebiyle çıkarılan İnfaz Yasası kapsamında Çakıcı da pek çok hükümlü gibi salıverildi.
Aynı günlerde yakın arkadaşı Erol Evcil de tahliye edildi. “Eskiler” dışarıda toparlanırken, tüm bu yıllar boyunca Erdoğan’a destek veren, barış akademisyenlerinin “kanlarıyla duş alacağını” söyleyen Sedat Peker yurtdışına kaçtı.
Bundan sonra neler olacağı meçhul ama ‘sezon finalinin’ henüz yapılmadığı da malum.
[Kronos.News] 20.4.2020
NİHAL KAYA -20 Nisan 2020
Şimdilerde, Alaattin Çakıcı için “organize suç örgütü lideri” deniyor, çok daha eskiden o, “ülkücü mafya lideri” sıfatıyla tanınırdı.
Ülkücü mafya içinde Trabzonlu olmasıyla da biliniyor. Trabzon ilinin Arsin ilçesine bağlı Fındıklı köyünde doğdu. Daha 17 yaşındayken bir İETT görevlisini yaralama olayına karıştı. Kenan Evren darbesi sonrası ‘kariyer basamaklarında’ hızla yükseldi. 1980 sonrasında 41 kişinin ölümü ve çok sayıda kişinin yaralanmasında adı ilk kez geniş kitlelerce duyuldu. Tempo dergisinin haberine göre, 1 Nisan 1984’te, Süleyman Seba’nın başkan seçildiği Beşiktaş Spor Kulübü seçimlerinde salon düzenini sağladı. Bu epey dikkat çekiciydi. Çünkü, şimdilerde, “Beşiktaş’ın efsanevi başkanı” olarak anılan Seba, Milli İstihbarat Teşkilatı’nda (MİT) Komünizmle Mücadele Şubesi’nin önemli bir memuruydu. Çakıcı da MİT’te seviliyordu (!)
KENAN EVREN’İN KURDUĞU EKİPTEYDİ
Darbe sonrası Abdullah Çatlı’ların yanı sıra güçlenen mafya şeflerinden biri oldu. Kenan Evren’in, Cumhurbaşkanlığı döneminde, ASALA’ya karşı görevlendirdiği sabıkalı ülkücülerden biri olduğu iddia edildi. Kutlu Savaş’ın Susurluk Raporu’na göre, 6 Kasım 1983’teki seçimlerden hemen önce Çatlı ve ekibiyle resmi ilişki kurulmuş, devletin bu yasadışı ilişkisi MİT tarafından yürütülmüştü. Çakıcı’nın da bu “görevlendirme” kapsamında, “devlet adına” Lübnan’daki ASALA kamplarının basılmasında yer aldığı iddiası gündeme geldi. “Elbette” Susurluk Davası sırasında, ASALA operasyonlarıyla ilgili iddiaların üzeri “devlet sırrı” denilerek kapatıldı, hatta bu bölümler Susurluk Raporu’ndan çıkarıldı ve davanın görüldüğü mahkemeye gönderilmedi. Ama Kenan Evren bir demecinde, “MİT, Çakıcı’yı kullanmış olabilir. Bazen yararlı olacaksa bu tür adamlar kullanılabilir” dedi.
Alaattin Çakıcı’yı, Devlet Bahçeli’den sonra MİT Dış Operasyonlar eski Daire Başkanı Yavuz Ataç da cezaevinde ziyaret etti.
EKİBİN BAŞINDA YAVUZ ATAÇ VARDI
Susurluk Davası’nda 1998 yılında ifade veren MİT Kontrterör Dairesi eski Başkanı Mehmet Eymür, “İleride önünüze gelir diye söylüyorum, Alaattin Çakıcı’yı da yurtdışı faaliyetlerde kullandık’’ dedi ve şunları söyledi: ‘‘1987’de Tarık Ümit ile Alaattin Çakıcı’yı birlikte yurtdışı faaliyetine yolladık. Fakat planladığımız faaliyet gerçekleşmeyince geri döndüler.’’ Görevin içeriğini “devlet menfaateleri” gereği açıklayamayacağını belirten Eymür, Çakıcı ve ekibinin başında MİT’çi Yavuz Ataç’ın olduğunu söyledi. Eymür, Çakıcı’yı Susurluk çetesinin de kilit isimlerinden olan Korkut Eken’in eğittiğini ifade etti.
Burada genişçe bir parantez açalım ve Yavuz Ataç kimdi ona bakalım: Harbiye Askeri Lisesi çıkışlı Ataç, yarbay rütbesiyle MİT’e geçmişti. MİT Dış Operasyonlardan Sorumlu eski Daire Başkan Yardımcılarındandı. Hanefi Avcı’nın Susurluk Komisyonu’na verdiği ifadeye göre, Nurullah Tevfik Ağansoy’u polis tarafından arandığı sırada yurtdışına kaçıran, Alaattin Çakıcı’yı koruyan ve bunların yurtdışına giriş-çıkışlarını organize eden MİT görevlisi Ataç’tı. Ağansoy da 30 Ağustos 1995’te Almanya’da yakalandığında Yavuz Ataç’ın ismini verecekti.
1990’larda “Bursalı işadamı” olarak bilinen Erol Evcil’in banka sahibi olmak için Çakıcı’yla işbirliği yapıp Türkbank ihalesine giren iş insanlarını tehdit ettikleri olaylarda da Ataç’ın ismi geçti.
Sadece iş dünyası da değil, dönemin İnsan Hakları Derneği Başkanı Akın Birdal’a düzenlenen suikast girişimine de Ataç’ın ismi karıştı. Suikastın planlayıcılarından olan Semih Tufan Gülaltay’ın ifadesinde adı geçen Mikail Sarı’nın, Yavuz Ataç’la çok yakın ilişkisi olduğu ileri sürüldü.
Şenkal Atasagun’un MİT Müsteşarlığına gelmesinden sonra, Alaattin Çakıcı ve yeraltı dünyasıyla ilişkileri daha fazla gündeme geldi. İddiaya göre MİT, “Çakıcı ile ilişiğini kes” direktifi vermişti ama Yavuz Ataç, bu direktife uymadı. Çakıcı Fransa’da yakalandığında üzerinden çıkan diplomatik pasaportun MİT’çi Ataç tarafından verildiği öne sürülünce Ataç, 1997’de görevlendirildiği Pekin İdari Ataşeliği’nden alındı ve geri çağrıldı. MİT Müsteşarlığı’na 27 Eylül 1998’de emeklilik dilekçesini vererek emekli oldu.
Yavuz Ataç hakkında “Çakıcı’ya kaç” demek, kırmızı pasaport sağlamak ve çetelere yardım etmekten soruşturma açıldı. Ataç, Türkbank davasında Aydoğan Semizer, Duran Akbulut, Mehmet Emin Cankurtaran ve Atilla Yıldırım ile birlikte “silahlı çeteye üye olmak”, “ihaleye fesat karıştırmak” ve “silahlı çeteye yardım etmek” suçlarından “delil yetersizliği” gerekçe gösterilerek beraat eden isimler arasında.
HER DEFASINDA KURTULDU!
Filmi tekrar geri sarıp 1980’lere dönelim. Adı, 1988’deki kayıp 59 TIR olayına karışan Çakıcı, bir süre Avrupa’da sahte pasaportla kaçak yaşadı. 27 Ocak 1989’da, Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne teslim oldu. Ali Yavuz ile Kaya Portakal’ı yaralamak suçundan tutuklandı ama 16 Mart 1989’da Muğla Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tahliye edildi. İstanbul’da “zorla tahsilat, haraç alma ve pavyon kurşunlama gibi olaylara karıştığı” gerekçesiyle 12 Eylül 1989’da gözaltına alındı ama yine mahkemece serbest bırakıldı. Çakıcı o yıllarda hemen tahliye ediliyor ve hakkındaki suçlamalardan da beraat ediyordu. Örneğin, Mamak Askeri Cezaevi’nde yatan müebbet hapis mahkumu İbrahim Uğurbaşçı’yı öldürmeye azmettirdiği iddiasıyla kardeşi Gençağa Çakıcı’yla birlikte yargılandığı davadan da 5 Ekim 1989’da beraat etti. 5 Mart 1994’te gazeteci Hıncal Uluç’a yapılan saldırının ertesi günü demeç verip “Hıncal Uluç’u ben vurdurdum,” demişti, Çakıcı artık bu kadar rahattı.
CİVANGATE SKANDALI VE RÜŞVETİN BELGESİ TARTIŞMASI
Üstelik 1990’lara gelindiğinde Çakıcı artık yavaş yavaş sadece “ülkücü mafya lideri” olmayı geride bırakıyor, “iş adamı mafya lideri” olma yolunda ilerliyordu. Turgut Özal’ın prenslerinden olan Emlak Bank Genel Müdürü Engin Civan’ın, 19 Eylül 1994 vurulmasının başkahramanlarındandı. Civan’ın vurulmasıyla ortaya rüşvet ve kirli ilişkilere dayalı bir yapı ortaya çıkmıştı; bu olaylar Türkiye tarihine “Civangate Skandalı” olarak geçti.
İddiaya göre 5 milyon dolarlık rüşvetini geri alamayan ESKA İnşaat Şirketi’nin patronu Selim Edes, mafyadan yardım istemiş ve Civan’ı vurdurtmuştu. Selim Edes’in o dönem Civan için söylediği, “Rüşvetin belgesi mi olur pezevenk!” sözü literatüre girecek, Türkiye’de dillere pelesenk olacaktı. Engin Civan’ı vuran Davut Yıldız, ”Civan’ı vurmam için Çakıcı bana 28 milyon lira verdi” dedi. Yıldız, Çakıcı’nın damadıydı.
Çakıcı’nın Yaman Törüner ile de ilişkili olduğu, Borsa Başkanlığı döneminde Törüner’in Çakıcı’nın adamları tarafından korunduğu ileri sürüldü.
BÜYÜK ANKARA OTELİ ‘MUAMMASI’
Uğur Mumcu suikastını araştırmak üzere oluşturulan Meclis Araştırma Komisyonu raporuna göre Alaattin Çakıcı’nın, 24 Ocak 1993’te, Uğur Mumcu suikastından hemen önceki iki gün Büyük Ankara Oteli’nin 806 numaralı odasında kaldığı ve suikast günü oteli terk ettiği tespit edildi. Komisyonda ifade veren JİTEM’ci Astsubay Hüseyin Oğuz’un da olayın planlayıcıları arasında Çakıcı’nın ismini vermesi şüphelerin Çakıcı’da toplanmasına neden olmuştu.
Uğur Mumcu, MİT’te içinde Mehmet Eymür ve Nuri Gündeş’in de yer aldığı, 10 yıl önceki bir hesaplaşmayı yazmıştı. İddiaya göre suikast gerekçesi buydu.
Gazeteci Uğur Dündar, 30 Ağustos 1998 tarihinde, köşesinde bu iddiaya ilişkin şunları yazdı: “Gelelim araştırmacı gazeteciliğin önderi Uğur Mumcu’nun ölümünden bir gün önce, Alaattin Çakıcı’nın Ankara’daki Büyük Ankara Oteli’nde kalmış olmasına… Aslında başkentin bu ünlü oteli, Alaattin Çakıcı’yı birçok kez konuk etmişti. Onun Ankara seferleri, Demirel’in başbakanlığında kurulan DYP-SHP koalisyonuyla birlikte yoğunluk kazanmıştı. Çünkü kabinede Çakıcı’nın birçok hemşerisi yer almıştı. Ünlü kabadayı, özellikle Mehmet Ali Yılmaz ve Ömer Barutçu’yu, dost kişiler olarak görüyordu. Hatta Çakıcı, onların bakanlıklarını kutlamak için otele kadar gelmiş ve birlikte yemek yemişlerdi. Hükümetin bakanları henüz resmi konutlara taşınmadıkları için genellikle bu otelde kalmayı tercih ediyorlardı. Bu ziyaretlerin birinde Tansu Çiller ve Çakıcı resepsiyonun önünde karşılaştılar. Ancak tanışmadıklarından, aralarında bir diyalog geçmedi. (…) Çakıcı’yı kamu görevlisiyle, bürokratıyla, yargısıyla ve politikacısıyla bu kokuşmuş sistem yarattı. Şimdi o, yaratıcısından intikam alıyor. Kabadayıyı efsaneleştirenler, fena halde korkuyor. Ayakları yere basmayan iddialar ise efsaneyi büyütmekten başka bir işe yaramıyor.”
ESKİ KARISINI ÖLDÜRTTÜ
Çakıcı, Mumcu suikast nedeniyle soruşturma geçirmedi ama artık o kadar açıktan hareket ediyordu ki eski karısı Uğur Çakıcı, 21 Ocak 1995’te, Uludağ’da oğlu Onur Özbizerdik’in gözü önünde öldürüldüğünde, herkes failin Çakıcı olduğunu biliyordu. Nitekim, 20 Ocak 1995’te Uludağ Kervansaray Oteli’nin lobisinde Uğur Kılıç’ı vuran tetikçi Abdurrahman Keskin, Alaattin Çakıcı’dan 50 milyon lira alarak bu işi yaptığını ilk ifadesinde söylemişti. Sonra bu ifadeyi reddedecekti.
Uğur Çakıcı, çete liderlerine “kabadayı” denilen dönemlerde yeraltı dünyasına giren, ünlü kabadayı Dündar Kılıç’ın kızıydı. 1953 Sürmene doğumlu Dündar Kılıç, ilk sabıkasını boksör Ercü’yü “delik deşik ettiği” için almış, cezaevinden çıktıktan sonra Ankara’ya gitmiş, 3 cinayet ve 35 yaralama olayına karışmış, 15 Ağustos 1972’de Diyarbakır ve Siirt İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından THKO’lu (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) Atilla Keskin’e “yataklık yapmaktan” yakalanmıştı. 1980’de, “silah ve mermi kaçakçılığı” yaptığı gerekçesiyle, 1984’te ise Behçet Cantürk ve Abuzer Uğurlu ile birlikte çeşitli suçlamalardan gözaltına alındı. Dündar Kılıç, sola ve Kürtlere yakın bir kabadayıydı, onun raconu da buydu. Dündar Kılıç’ın kabarık suç dosyası arasında “kafa atmak suretiyle adam yaralama” da bulunuyordu. ‘Kabadayılar’ gerekirse “çıplak elle” de savaşıyordu ama 1990’ların “iş adamı mafya babası” icat olunmuş, eskilerin “mertlik” (!) dediği raconlar unutulmuştu.
Dündar Kılıç ve eski damadı Çakıcı’nın arası da zaten para meselesinden bozuldu. 1990’lara gelindiğinde Turgut Özal’ın eşi Semra Özal, Engin Civan ve Selim Edes arasındaki anlaşmazlığı çözmesini Dündar Kılıç’tan da ‘rica’ etmişti. İşte, bu olayda Dündar Kılıç, Çakıcı ile karşı karşıya geldi. Sonuçta kızı Uğur Çakıcı, Alaattin Çakıcı’nın adamları tarafından öldürüldü.
1990’larda Çakıcı, “iş adamı mafya lideri” imajını üzerine giymişti. Diğer çete liderlerinden kılık ve kıyafetiyle de ayrılıyordu. Yatta geziyor, viskisini içerken talimatlarını veriyordu. Tehdit edilenler, zora koşulanlar da Türkiye’nin bilinen iş adamlarıydı.
Çakıcı’nın adamları, 30 Mayıs 1995’te Cankurtaran Holding başkanı Emin Cankurtaran’ı silahla yaraladı. Cankurtaran vurulmasıyla ilgili o günlerde, “Vurulma olayında bir yanlışlık var, Alaattin Çakıcı benden bir tek lira istemedi. Ayrıca ben Çakıcı’yla görüşürüm ve kendisini severim” dedi. Sonradan bu olayın Türkbank ihalesiyle ilgili olduğu ortaya çıkacaktı.
Cankurtaran’ın vurulmasında yer alan tetikçilerden Recep Çiçek, daha sonra Tevfik Ağansoy’un vurulması olayına karıştı ve o sırasında öldürüldü. Çakıcı 1998’de Fransa’nın Nice kentinde yakalandıktan sonra bir dönem Çakıcı’nın bir dönem sağ kolu olarak bilinen, işadamı Emin Cankurtaran’ın vurulması emirini verdiği için yargılanan Şenol Turan ise şirketinin bürosunda kafasına beş el ateş edilerek öldürüldü. Turan’ın son yıllarda Çakıcı ile arasının açıldığı biliniyordu. Cinayetten sonra Kanal D’yi arayan ve kod adının “Haydar” olduğunu öne süren bir kişi, Şenol Turan’ı Çakıcı ve devlet aleyhine konuştuğu, Tevfik Ağansoy’u öldüren Adnan Çiçek’i ihbar ettiği için cezalandırdıklarını ileri sürdü.
TEVFİK AĞANSOY’UN İTİRAFLARI
Yine bir parantez açalım: Tevfik Ağansoy da diğerleri gibi ülkücüydü. 1980 öncesinde adı aralarında Profesör Ümit Doğanay cinayetinin de bulunduğu 13 cinayete karıştı. İtiraflarında, MHP İl Başkanı Recep Öztürk döneminde Marksist öğretim üyelerinin fişlendiğini ve bunlardan Cavit Orhan Tütengil, Ümit Yaşar Doğanay ve Bedri Karafakioğlu’nun öldürüldüğünü söyledi.
Emlak Bankası eski Genel Müdürü Engin Civan’ın, 19 Eylül 1994’te vurulmasına Çakıcı’yla birlikte karıştıktan Ağansoy sonra yurtdışına kaçtı. MİT Dış Operasyonlar Daire Başkanı Yavuz Ataç’ın ekibindeki ülkücülerden olduğu ileri sürüldü. Polis tarafından aranırken Ankara-Esenboğa Havalimanı’nda Yavuz Ataç tarafından uçağa bindirildi. Cebinde MİT’in pasaportçusu Timur Hanoğlu tarafından hazırlanmış pasaport vardı. Almanya’nın Neuhaus sınır kapısında 30 Ağustos 1995’te yakalandı, verdiği ifadede MİT’le ilişkilerini ve bazı operasyonları anlattı. Yavuz Ataç tarafından korunduğunu anlattı.
İtirafları sebebiyle Çakıcı’yla arası bozuldu, dava sürerken Çakıcı’nın adamı Fatih Bayata tarafından İstanbul Adliyesi’nde düzenlenen başarısız bir suikast girişiminden kurtuldu. 28 Ağustos 1996’da Bebek’teki Deniz Taksi adlı Cafe’de uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürüldü. Çakıcı’nın 1998 yılında Fransa’da Selçuk Ural’ın kızıyla birlikte yakalanmasından sonra, o gün Deniz Taksi’de bulunan Selçuk Ural’ın Ağansoy’un yerini Çakıcı’ya bildiren isim olduğu ileri sürüldü. Öldürüldüğü tarihte askerde olması gerekirken itirafçılık yasasından yararlandığı için serbestçe dolaşıyordu, yanında Başbakan Tansu Çiller’in resmi korumaları olan polis memurlarının bulunması da dikkat çekmişti.
Ağansoy cinayetinden dolayı Çakıcı’nın adamları olan Adnan Çiçek, Kenan Ali Gürsel “cinayeti tasarladıkları” için, Ferdi Heybet, Hasan Taşkın, Aydın Göker, Yener Üçüncü “olayda silah kullanan isimler oldukları” için yargılandı. Alaattin Çakıcı, Kâmil Özkılıç ve Ahmet Atlılar davanın gıyabi sanıklarıydı. Öldürüldüğü gün Ağansoy’un yanında bulunan Çiller’in koruma polislerinden Ferda Temel ve Ağansoy’un adamlarından Burak Çalışkan ve Ramazan Vurmaz da aynı davada, “kasten adam öldürmek” suçlamasıyla yargılandı.
SERMAYE VE İŞ DÜNYASINDAN SORUMLU
3 Kasım 1996. Susurluk’ta meydana gelen kaza devlet-mafya çeteleşmesini açığa çıkaran bir tarih oldu. Pek çok olay, “devlet sırrı” olarak saklanırken pek çok ilişki de çorap söküğü gibi çözülmeye ve ortaya çıkmaya başladı.
Örneğin, Susurluk Komisyonu’na ifade veren Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkan Yardımcısı Hanefi Avcı, Alaattin Çakıcı’nın MİT’in adamı olduğunu söyledi. Çakıcı’nın adı Susurluk döneminde sıklıkla gündeme geliyordu. Ancak, Çakıcı’nın ismi tam olarak Susurluk çetesi üyeleri gibi anılmıyordu. Susurluk davasında adı geçen isimler daha çok devletin Kürtlere yönelik operasyonlarında yer almışlardı, bu arada tahsilat gibi ufak tefek “işler”, uyuşturucu kaçakçılığı gibi yüklü miktarlarda kaçakçılıklar da yapıyorlardı.
Çakıcı ise onlardan daha farklı olarak konumlanmıştı. O iş dünyasının haracını kesiyor, sermayeyi derin yapılara göre “hızaya sokuyordu” Çakıcı’nın Susurluk kazasından birkaç yıl sonra patlak veren banka soruşturmalarında adının daha çok anılması tesadüf değildi.
Çakıcı, Türk Ticaret Bankası’nın Erol Evcil’e satışı için Özer Uçuran Çiller’in, 20 milyon dolar komisyon istediğini söyledi.
Çakıcı, Susurluk kazasından yaklaşık altı ay sonra, 1 Mayıs 1997’de, Flash TV’de canlı yayına telefonla katıldı. Burada anlattıkları içinde bulunduğu işleri de ilişkileri de açıklıyordu. Çakıcı, Türk Ticaret Bankası’nın Erol Evcil’e satışı için Özer Uçuran Çiller’in, 20 milyon dolar komisyon istediğini söyledi. Adil Öngen’in yeşil pasaportla Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı kimlikleri kullandığını, Özer Çiller’in bankalar konusundaki danışmanı olduğunu, Mehmet Eymür’ün MİT’e dönüşünü sağladığını ve dört MİT mensubu tarafından korunduğunu ileri sürdü. Çakıcı, Kanal 6’nın satışı için Erol Evcil, Ufuk Söylemez ve Ahmet Özal’ın bir araya gelerek konuştuğunu, bunun üzerine kendisinin devreye girerek Mehmet Kocabaş aracılığıyla Mehmet Kurt ve Ahmet Özal’ı bir araya getirdiğini anlattı.
SES KAYITLARI HÜKÜMET DÜŞÜRDÜ
Neyse çekirge bi sıçramış, iki sıçramış sonunda Cote D’Azur’da yakalanmıştı. Çakıcı, 17 Ağustos 1998’de, Fransız polisinin düzenlediği bir operasyon sonucunda Nice’de bir otelde, Muradi Güler ve Selçuk Ural’ın kızı Aslı Ural’la birlikte yakalandı. Yakalandıktan sonra ortaya çıkan telefon görüşmeleri, Korkmaz Yiğit tarafından satın alınan Türkbank ihalesinin durdurulmasına, ANAP’lı bakan Eyüp Aşık’ın bakanlıktan ve milletvekilliğinden istifasına ve 56. hükümetin düşmesine sebep oldu. Çakıcı’nın telefon kayıtlarında Mehmet Ağar’dan sıklıkla söz ediliyordu.
Akşener, Çakıcı’ya kaçması yönünde telefon irtibatı kurduğu ile ilgili olarak o dönem “Ona kaç demek bana fayda sağlamaz” demişti.
Ses kasetlerinde Meral Akşener’in de Çakıcı’ya kaçması için uyarıda bulunduğundan söz ediliyordu. Alaattin Çakıcı’nın bir ses bandında, ‘‘Kaçmam için eniştemle haber gönderdi’’ dediği, dönemin DYP Genel Başkan Yardımcısı Meral Akşener, hakkındaki suçlamaların tümünü reddetti. Olayın bir tertip olduğunu iddia eden Akşener, ‘‘Ben Alaattin Çakıcı’yı şahsen tanımam. Kocaeli’de bir halası ve eniştesi var mı, yok mu bilemem. Hâlâ da bilmiyorum’’ dedi. Akşener, DYP Genel Merkezi’nde düzenlediği basın toplantısında sert bir üslupla konuşarak, medyayı siyasi tercihlerden yana olmakla suçladı. Kasette Çakıcı ile görüşen kişinin kim olduğunun açıklanmasını isteyen Akşener, ‘‘Uğur Dündar’ın sipariş üzerine hazırladığı kaset yüzünden benim kellem istenecek öyle mi? Burada bir gazeteci-mafya işbirliği söz konusudur’’ iddiasında bulundu. Çakıcı’nın Flash TV’de, Genel Başkanı Tansu Çiller’e küfür ettiğini hatırlatan Akşener, ‘‘Ona ‘kaç’ demek bana fayda sağlamaz. Aksine onu yakalatmak bana devlet adamlığı prestiji sağlar. Ben hâlâ sözümün arkasındayım. Yazılı, sözlü, imzalı belge getirin değil milletvekilliğini, siyasi hayatımı bitiririm. Ben bu işin peşini bırakmayacağım. Bu olayla, Eyüp Aşık ve Çakıcı ilişkisi gölgelenmek isteniyor’’ dedi.
Alaattin Çakıcı ve Erol Evcil’in telefon konuşmasının yer aldığı kasette ise Türkbank davasının satışı sırasında yaşananların detayları yer alıyordu. Türkbank Davası’nda dinlenen müteahhit Yüksel Çağlar, Alaattin Çakıcı’nın hemşerisi ve arkadaşı olduğunu belirterek Çakıcı’nın Türk Ticaret Bankası ihalesinden 10 gün sonra aradığını ve ihaleyi kim kazanırsa ondan para alacağını söylediğini anlattı.
Çakıcı’nın suç dosyasında hepsi de “MİT ile çalıştığı dönemde” olmak üzere adam yaralama, tehdit, öldürmeye azmettirme, haraç alma gibi tam 35 ayrı olay yer aldı. 1985’ten 1998’e kadar hakkında 13 kez yakalama kararı çıkarılmıştı. İnterpol tarafından kırmızı bültenle aranan Çakıcı’nın Atilla Yılmazer, Atilla Vural ve Nuri Ayyıldız (yeşil pasaport) adına düzenlenmiş sahte pasaportlar kullandığı belirtildi. Çakıcı’nın üzerinde ayrıca Turizm Müşaviri Nedim N. Acar adına düzenlenmiş 1896/97 seri numaralı 24 Ekim 1997’de düzenlenmiş gerçek bir diplomatik pasaport çıktı.
Organize suç örgütünü kurup yönetmek suçlamasıyla, 14 yıl 9 ay ceza alan Çakıcı, 2006’da eski eşi Uğur Kılıç’ın 1995 yılında öldürülmesi nedeniyle de 19 yıl 2 ay hapis cezası aldı.
ERGİN KARDEŞLERLE MEKTUP DALAŞI
2000’lerin başında pek çok mafya liderinin tutuklu bulunduğu Kartal Özel Tip Kapalı Cezaevi, patlamaya hazır bomba gibiydi. Kısa bir süre öncesine kadar aynı koğuşta kalmak isteyen Alaattin Çakıcı ile Karagümrük çetesinin lideri Nuri Ergin arasındaki gerilim, 2000 yılının Mart ayı başında Nuri Ergin’in Erol Evcil’den haraç istemesi sonucu patlak verdi. Cezaevinde “racon kesen” Nuri Ergin’in Erol Evcil’e, “Haraç ver yoksa seni yaşatmayız” yazılı tehdit pusulası gönderdiği ileri sürüldü. Evcil’in yakın dostu olan Alaattin Çakıcı’nınsa buna karşılık, bir görüş sırasında Ergin’e ‘‘Bu cezaevinde ikimizden birisi fazla. Ya sen gidersin ya ben’’ diye bağırdığı iddia edildi. Ergin’in sinir krizi geçirdiği ve oturduğu sandalyeyi fırlatarak görüşme odasındaki güvenlik kamerasını kırdığı anlatıldı. Sonrasında Çakıcı ile Nuri Ergin arasında cezaevinde başlayan mektup kavgası, dışarıda da kahvehane baskınlarına vardı. Her iki çetenin adamları Zeytinburnu, Gültepe ve Karagümrük’te karşılıklı birbirlerinin kahvehanelerini taradı, bu olaylar nedeniyle de Çakıcı ve Ergin kardeşler yargılandı. Çakıcı ve Nuri Ergin kavgası o gün bugündür devam ediyor.
ERDOĞAN’A YAZILAN MEKTUPLAR
Çakıcı gibi ilişkileri güçlü ve sicili kabarık bir mafya liderinin cezaevinde de sessiz kalması mümkün değildi. Bu kez hedefinde AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan vardı. Erdoğan’ın, AKP ile MHP’nin oluşturduğu Cumhur İttifakı’nın adayı olarak girdiği 24 Haziran 2018’deki seçimleri kazanmasının ardından Çakıcı, cezaevinden bir mektup yazarak Erdoğan’a seslendi. Çakıcı, Erdoğan’ın balkon konuşmasında ona destek veren Bahçeli’yi anmamasına bozulmuştu ve şunları yazdı:
“Devletin sahibi sen değilsin!.. Unutma! Sen yolcusun, Ülkücüler ve Türk Milliyetçileri, her etnik mozaiğe mensup vatan sevdalıları da hancılardır! Annene, babana dua ettiğin gibi sayın Bahçeli’ye ve onun yol arkadaşlarına da dua et. Elinden ne gelirse de bana istediğini yapabilirsin…Sokak çocuğu, sokak çetesi olmadığımı da o beyninin derinliklerine sok.”
Mektup, MHP’ye yakınlığıyla bilinen Bengütürk kanalının internet sitesinde haberleştirilerek duyuruldu.
AKP ile MHP’nin seçim öncesi ittifak kurduğu döneme denk gelen bir dönemde, 12 Mayıs 2018’de, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin yaptığı açıklama ise Çakıcı’nın salıverilmesine giden yolda önemli bir aşamaydı. Bahçeli, Twitter hesabından genel af çağrısı yapmış, Alaattin Çakıcı’nın da adını vererek “Kader kurbanlarının sahipsiz olduğunu mu düşünüyorlar?” yazmış ve şöyle devam etmişti: “Ülkü ve ülke sevdalısı olan, davalarının gözü kara yiğitleri olarak bilinen mesela Alaattin Çakıcı, mesela Kürşat Yılmaz, 100 bin ülkücünün imzasıyla aday gösterilseydi, bu kahramanlarımız için de cezaevinden çıkarılmaları için bir kampanya yapılacak mıydı? Kaderlerinin kurbanı olmuş mağdurlarla ilgili lehlerinde hukuki ve ahlaki bir düzenleme yapılması, onların aydınlığa kavuşturulmaları tez elden sağlanmalıdır.”
Bu paylaşımdan bir hafta sonra, Çakıcı cezaevinde sağlık sorunları yaşadı ve Kırıkkale Yüksek İhtisas Hastanesi’nde tedaviye alındı. Bunun üzerinde Bahçeli, Çakıcı’yı Kırıkkale’deki hastanede ziyaret etti ve “Rahatsızlığı nedeniyle önemli sıkıntılar çekmeye başlamış bir şahsı cezaevinde mahkum tutacaksın. Bunu hiç dikkate almadan mafya diyeceksin. Yetki bende olsa şimdiye kullanmıştım” diyerek Çakıcı’nın cezaevinde olmasını eleştirdi. Ziyaret, MHP’nin resmi Twitter hesabından duyuruldu.
Bu ziyaretten sonra Çakıcı, Erdoğan’a yazdığı mektup bir “uzlaşma” olarak yorumlandı. Çakıcı, “Sayın Cumhurbaşkanım beni sevmiyorsunuz, ben de sizi sevmiyorum” diye başladığı mektubuna şöyle devam etmişti: “Kimseden rica dilemedim ömrümde, şu an kendi adıma hiçbir türlü af istemiyorum, çıkardığınız afta ‘Alaattin Çakıcı muaftır’ ibaresini yasal olarak ekleyiniz.”
Sonuç olarak hiç hesapta olmayan bir şey oldu. Tüm dünyada hızla yayılan korona virüsü salgını sebebiyle çıkarılan İnfaz Yasası kapsamında Çakıcı da pek çok hükümlü gibi salıverildi.
Aynı günlerde yakın arkadaşı Erol Evcil de tahliye edildi. “Eskiler” dışarıda toparlanırken, tüm bu yıllar boyunca Erdoğan’a destek veren, barış akademisyenlerinin “kanlarıyla duş alacağını” söyleyen Sedat Peker yurtdışına kaçtı.
Bundan sonra neler olacağı meçhul ama ‘sezon finalinin’ henüz yapılmadığı da malum.
[Kronos.News] 20.4.2020
Prof. Kılıçaslan: İstanbul’da 60 bin Covid-19 vakası var
İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Zeki Kılıçaslan, koronavirüs kaynaklı çok sayıda ölümün kayıtlara ‘bulaşıcı hastalık’ olarak geçtiğini belirterek, "İstanbul’da 60 bin civarında Covid-19 hastası var" dedi.
KRONOS -20 Nisan 2020
İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim üyesi ve İBB Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Zeki Kılıçaslan, kentteki tabloyu, hükûmetin ve yerel yönetimlerin aldığı önlemleri, sokağa çıkma yasağı ve salgına karşı verilen mücadeleyi Mezopotamya Ajansı’na anlattı.
İstanbul’daki Covid-19 kaynaklı birçok ölümün kayıtlara ‘bulaşıcı hastalık’ olarak geçtiğini söyleyen Prof. Kılıçaslan, “İstanbul’da 60 bin civarında hasta var” ifadesini kullandı.
‘GÖRÜŞLERİMİZİ HÜKÜMETE İLETİYORUZ’
İBB’nın kurduğu Bilim Kurulu’na ilişkin bilgin Prof. Kılıçaslan, “Haftada en az iki kere internet üzerinden toplantı yapılmakta ve önceden belirlenen gündemler tartışılmaktadır. Salgın döneminde hayati değer taşımakta olan su, temizlik, ulaşım gibi rutin belediye hizmetlerin aksamaksızın sürdürülmesi ve çalışanların sağlığının korunması esastır” dedi.
Kurulun salgınla mücadeledeki genel önlemlerle ilgili görüşlerini hem İl Pandemi Kurulu’na hem de hükûmete ilettiğini belirten Prof. Dr. Kılıçaslan, İstanbul’daki durumu ile ilgili bir rapor hazırladıklarını söyledi.
‘SALGININ TÜRKİYE’DEKİ MERKEZİ İSTANBUL’
Koronavirüs salgınının Türkiye’deki merkezinin İstanbul olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Kılıçaslan, “İstanbul veya diğer bazı kentlerde alınabilecek radikal kapanma kararları çok daha etkili olabilirdi. Hâlâ radikal bir kararın alınmamış olması salgının yavaşlamasına, ama daha uzun sürmesine yol açabilir” dedi.
‘DEFİN KAĞITLARINA BULAŞICI HASTALIK YAZILIYOR’
Sağlık Bakanlığı’nın verilerinde sadece Covid-19 testi pozitif hastalarını bulunduğunu söyleyen Prof. Dr. Kılıçaslan, “Klinik ve radyolojik olarak Covid-19 denip hastanede veya evde tedaviye alınan çok sayıda hasta bu kapsama girmemektedir. Bakanlık, hekimlerin tanılarına dayanarak tüm ilaçları bu hastalara da sağlamaktadır” dedi.
‘VERİLER TARTIŞMALI’
Dünya Sağlık Örgütü’nün ‘Olası Covid-19’ tanısı ile bulunanların da verilere eklenmesini istediğini belirten Prof. Dr. Kılıçaslan, “Olası hastaların ölmesi durumunda defin kağıtlarına ‘bulaşıcı hastalık’ yazılmaktadır. Bu nedenle veriler tartışmalı hale gelmektedir” diye konuştu.
İstanbul’daki defin kayıtlarında 2018, 2019 yılları ile 2020 Mart ortasına kadar ölüm belgelerinde ‘bulaşıcı hastalık’ yazılmadığını kaydeden Prof. Dr. Kılıçaslan, “Mart ortasından bu yana bini aşkın belgede ölüm şekli ‘bulaşıcı hastalık’ kaydına rastlanılmıştır. Kaba bir hesapla nisan ortasından önce İstanbul’da testi negatif veya pozitif olan 60 bin civarında Covid-19 hastası olduğu tahmin ediliyor” dedi.
‘HAFTA SONU YASAKLARI YETERLİ DEĞİL’
“İstanbul’da 2020 yılı önceki yıllarla karşılaştırıldığında, ölümlerde anlamlı bir artış olduğu görmekteyiz” diyen Prof. Dr. Kılıçaslan, bu ölümlerin büyük bir kısmının Covid-19 salgınıyla ilişkili olduğunu belirtti.
Hafta sonu uygulanan sokağa çıkma yasaklarının fayda sağlayabileceğini ancak yeterli olmadığını belirten Prof. Dr. Kılıçaslan, salgının yarattığı sorunların bazı bilim insanları tarafından 2024’e kadar sürebileceğini kaydetti.
“İBB, HÜKÜMET TARAFINDAN SÜRECİN DIŞINA İTİLİYOR”
İBB’nin hükûmet tarafından sürecin dışına itildiğini söyleyen Prof. Dr. Kılıçaslan, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Belediye sürecin dışına itilmek istenmesine rağmen Yenikapı’da Koordinasyon ve Yardımlaşma Merkezi kurdu. İBB Covid-19 Bilimsel Kurulu’nu oluşturdu. Sağlık çalışanları için, ücretsiz toplu taşıma ve otopark hizmeti, ücretsiz İBB wifi, 2 bin kişilik konaklama imkanı sağladı.
65 yaş üstü evde kalanlar için 153 destek hattı aracılığı ekonomik ve sosyal yardımlar başlattı. İSMEK eğitmenleri tarafından ücretsiz dağıtılmak üzere günde 10 bin maske üretimi planlanıyor. Metro istasyonlarında termal kamera kullanımına geçildi. Yurttaşların katkıları ile hazırlanan yardım paketleri ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmaya başlandı. Tüm İstanbul’un gıda ve hijyen malzemesi karşılanması için dijital dağıtım ağı oluşturuldu.”
[Kronos.News] 20.4.2020
KRONOS -20 Nisan 2020
İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim üyesi ve İBB Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Zeki Kılıçaslan, kentteki tabloyu, hükûmetin ve yerel yönetimlerin aldığı önlemleri, sokağa çıkma yasağı ve salgına karşı verilen mücadeleyi Mezopotamya Ajansı’na anlattı.
İstanbul’daki Covid-19 kaynaklı birçok ölümün kayıtlara ‘bulaşıcı hastalık’ olarak geçtiğini söyleyen Prof. Kılıçaslan, “İstanbul’da 60 bin civarında hasta var” ifadesini kullandı.
‘GÖRÜŞLERİMİZİ HÜKÜMETE İLETİYORUZ’
İBB’nın kurduğu Bilim Kurulu’na ilişkin bilgin Prof. Kılıçaslan, “Haftada en az iki kere internet üzerinden toplantı yapılmakta ve önceden belirlenen gündemler tartışılmaktadır. Salgın döneminde hayati değer taşımakta olan su, temizlik, ulaşım gibi rutin belediye hizmetlerin aksamaksızın sürdürülmesi ve çalışanların sağlığının korunması esastır” dedi.
Kurulun salgınla mücadeledeki genel önlemlerle ilgili görüşlerini hem İl Pandemi Kurulu’na hem de hükûmete ilettiğini belirten Prof. Dr. Kılıçaslan, İstanbul’daki durumu ile ilgili bir rapor hazırladıklarını söyledi.
‘SALGININ TÜRKİYE’DEKİ MERKEZİ İSTANBUL’
Koronavirüs salgınının Türkiye’deki merkezinin İstanbul olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Kılıçaslan, “İstanbul veya diğer bazı kentlerde alınabilecek radikal kapanma kararları çok daha etkili olabilirdi. Hâlâ radikal bir kararın alınmamış olması salgının yavaşlamasına, ama daha uzun sürmesine yol açabilir” dedi.
‘DEFİN KAĞITLARINA BULAŞICI HASTALIK YAZILIYOR’
Sağlık Bakanlığı’nın verilerinde sadece Covid-19 testi pozitif hastalarını bulunduğunu söyleyen Prof. Dr. Kılıçaslan, “Klinik ve radyolojik olarak Covid-19 denip hastanede veya evde tedaviye alınan çok sayıda hasta bu kapsama girmemektedir. Bakanlık, hekimlerin tanılarına dayanarak tüm ilaçları bu hastalara da sağlamaktadır” dedi.
‘VERİLER TARTIŞMALI’
Dünya Sağlık Örgütü’nün ‘Olası Covid-19’ tanısı ile bulunanların da verilere eklenmesini istediğini belirten Prof. Dr. Kılıçaslan, “Olası hastaların ölmesi durumunda defin kağıtlarına ‘bulaşıcı hastalık’ yazılmaktadır. Bu nedenle veriler tartışmalı hale gelmektedir” diye konuştu.
İstanbul’daki defin kayıtlarında 2018, 2019 yılları ile 2020 Mart ortasına kadar ölüm belgelerinde ‘bulaşıcı hastalık’ yazılmadığını kaydeden Prof. Dr. Kılıçaslan, “Mart ortasından bu yana bini aşkın belgede ölüm şekli ‘bulaşıcı hastalık’ kaydına rastlanılmıştır. Kaba bir hesapla nisan ortasından önce İstanbul’da testi negatif veya pozitif olan 60 bin civarında Covid-19 hastası olduğu tahmin ediliyor” dedi.
‘HAFTA SONU YASAKLARI YETERLİ DEĞİL’
“İstanbul’da 2020 yılı önceki yıllarla karşılaştırıldığında, ölümlerde anlamlı bir artış olduğu görmekteyiz” diyen Prof. Dr. Kılıçaslan, bu ölümlerin büyük bir kısmının Covid-19 salgınıyla ilişkili olduğunu belirtti.
Hafta sonu uygulanan sokağa çıkma yasaklarının fayda sağlayabileceğini ancak yeterli olmadığını belirten Prof. Dr. Kılıçaslan, salgının yarattığı sorunların bazı bilim insanları tarafından 2024’e kadar sürebileceğini kaydetti.
“İBB, HÜKÜMET TARAFINDAN SÜRECİN DIŞINA İTİLİYOR”
İBB’nin hükûmet tarafından sürecin dışına itildiğini söyleyen Prof. Dr. Kılıçaslan, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Belediye sürecin dışına itilmek istenmesine rağmen Yenikapı’da Koordinasyon ve Yardımlaşma Merkezi kurdu. İBB Covid-19 Bilimsel Kurulu’nu oluşturdu. Sağlık çalışanları için, ücretsiz toplu taşıma ve otopark hizmeti, ücretsiz İBB wifi, 2 bin kişilik konaklama imkanı sağladı.
65 yaş üstü evde kalanlar için 153 destek hattı aracılığı ekonomik ve sosyal yardımlar başlattı. İSMEK eğitmenleri tarafından ücretsiz dağıtılmak üzere günde 10 bin maske üretimi planlanıyor. Metro istasyonlarında termal kamera kullanımına geçildi. Yurttaşların katkıları ile hazırlanan yardım paketleri ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmaya başlandı. Tüm İstanbul’un gıda ve hijyen malzemesi karşılanması için dijital dağıtım ağı oluşturuldu.”
[Kronos.News] 20.4.2020
Hükumetten CHP’li belediyeye yasak, AKP’li belediyeye serbest: İaşe yardımlarını ulaştırın
CHP’li belediyelerin ekmek dağıtmasını İçişleri Bakanlığı yoluyla engelleyen AKP, partili belediyelere yardım genelgesi gönderdi. Genelgede, Ramazan başlamadan önce ihtiyaç sahiplerine yardımların ulaştırılması istendi.
BOLD – CHP’li belediyelerin koronavirüs dolayısıyla yaptığı yardımlara ‘paralel yapı’ diyen AKP, partili belediyelere vatandaşlara yardım için genelge gönderdi.
AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Yerel Yönetimler Başkanı Mehmet Özhaseki imzasıyla 780 belediyeye gönderilen genelgede, “İaşe yardımlarını mümkün olduğunca ramazan başlamadan önce ihtiyaç sahibi vatandaşlarımıza ulaştırmaya çalışalım” denildi.
Özhaseki imzalı genelgede, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) tedbirleri kapsamında toplu iftarlar, iftar çadırı kurulumu ve iftar davetleri gibi organizasyonların gerçekleştirilemeyeceği belirtilerek iaşe yardımlarının mümkün olduğunca ramazan başlamadan önce ihtiyaç sahibi vatandaşlara ulaştırılması istendi.
Yeni tip koronavirüsle ile ulusal mücadelenin başarıyla sürdüğü vurgulanan genelgede, “Dünya devletleri insanları ölüme terk ederken Türkiye Cumhuriyeti, 40’tan fazla ülkeye insani ve tıbbi yardım ulaştırıyor. Başarımızın en büyük sırrı, hiç şüphe yok ki devlet olarak aldığımız tedbirlerdir. Bu noktada belediyelerimizin ramazan ayında yeni tedbirler alması gerekmektedir.” ifadelerine yer verildi.
RAMAZAN BAŞLAMADAN ÖNCE ULAŞTIRIN
Genelgede, şunlar kaydedildi:
“Kovid-19 ile mücadelede her anlamda örnek olan AK Belediyelerimiz, ramazan ayında da hizmetlerini aksatmadan sürdürecektir. Malumunuz olduğu üzere devletimizin aldığı koronavirüs tedbirleri kapsamında toplu iftarlar, iftar çadırı kurulumu ve iftar davetleri gibi organizasyonlar zaten gerçekleştirilemeyecektir. İaşe yardımlarını mümkün olduğunca ramazan başlamadan önce ihtiyaç sahibi vatandaşlarımıza ulaştırmaya çalışalım. Vefa Sosyal Destek Grupları ile koordineli olarak ihtiyaç sahibi vatandaşlarımıza durumlarına göre yardım ve sıcak yemek ikramı yapılabilir.”
[BoldMedya] 20.4.2020
BOLD – CHP’li belediyelerin koronavirüs dolayısıyla yaptığı yardımlara ‘paralel yapı’ diyen AKP, partili belediyelere vatandaşlara yardım için genelge gönderdi.
AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Yerel Yönetimler Başkanı Mehmet Özhaseki imzasıyla 780 belediyeye gönderilen genelgede, “İaşe yardımlarını mümkün olduğunca ramazan başlamadan önce ihtiyaç sahibi vatandaşlarımıza ulaştırmaya çalışalım” denildi.
Özhaseki imzalı genelgede, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) tedbirleri kapsamında toplu iftarlar, iftar çadırı kurulumu ve iftar davetleri gibi organizasyonların gerçekleştirilemeyeceği belirtilerek iaşe yardımlarının mümkün olduğunca ramazan başlamadan önce ihtiyaç sahibi vatandaşlara ulaştırılması istendi.
Yeni tip koronavirüsle ile ulusal mücadelenin başarıyla sürdüğü vurgulanan genelgede, “Dünya devletleri insanları ölüme terk ederken Türkiye Cumhuriyeti, 40’tan fazla ülkeye insani ve tıbbi yardım ulaştırıyor. Başarımızın en büyük sırrı, hiç şüphe yok ki devlet olarak aldığımız tedbirlerdir. Bu noktada belediyelerimizin ramazan ayında yeni tedbirler alması gerekmektedir.” ifadelerine yer verildi.
RAMAZAN BAŞLAMADAN ÖNCE ULAŞTIRIN
Genelgede, şunlar kaydedildi:
“Kovid-19 ile mücadelede her anlamda örnek olan AK Belediyelerimiz, ramazan ayında da hizmetlerini aksatmadan sürdürecektir. Malumunuz olduğu üzere devletimizin aldığı koronavirüs tedbirleri kapsamında toplu iftarlar, iftar çadırı kurulumu ve iftar davetleri gibi organizasyonlar zaten gerçekleştirilemeyecektir. İaşe yardımlarını mümkün olduğunca ramazan başlamadan önce ihtiyaç sahibi vatandaşlarımıza ulaştırmaya çalışalım. Vefa Sosyal Destek Grupları ile koordineli olarak ihtiyaç sahibi vatandaşlarımıza durumlarına göre yardım ve sıcak yemek ikramı yapılabilir.”
[BoldMedya] 20.4.2020
Tiyatrocu Levent Üzümcü: Suçsuz insanlar hapiste
Muhalif düşünceleriyle her zaman gündeme gelen tiyatro sanatçısı Levent Üzümcü, korona nedeniyle evlere kapanmak zorunda kalanlar için manidar bir konuşma yaptı.
BOLD – Tiyatro sanatçısı Levent Üzümcü’nün “Korona günlerinde hangi kitapları ve filmleri tavsiye edersiniz?” sorusuna verdiği cevap ile cezaevlerinde ölüme terk edilen insanlara dikkat çekti. Artı TV’de Erk Acarer’in programına katılan Üzümcü, “Suçsuz insanlar hapiste. İnsanlar bu ülkede canları pahasına özgürlüğü savunarak ölüyorlar, sapır sapır.” dedi.
HAYATIN GERÇEĞİNE ULAŞABİLSİNLER YETER…
Üzümcü, “Ben bu ülkeye hangi kitabı önereyim? Bu ülke hangi kitabı okuyarak rahatlasın? Ben bu ülkeye hangi filmi önereyim de onlar hangi filmi izleyerek duygulansınlar… Hayatın gerçeği bu kadar acıyken hayatın taklidini önermenin bir alemi yok. Hayatın gerçeğine ulaşabilsinler yeter.” ifadelerini kullandı.
[BoldMedya] 20.4.2020
BOLD – Tiyatro sanatçısı Levent Üzümcü’nün “Korona günlerinde hangi kitapları ve filmleri tavsiye edersiniz?” sorusuna verdiği cevap ile cezaevlerinde ölüme terk edilen insanlara dikkat çekti. Artı TV’de Erk Acarer’in programına katılan Üzümcü, “Suçsuz insanlar hapiste. İnsanlar bu ülkede canları pahasına özgürlüğü savunarak ölüyorlar, sapır sapır.” dedi.
HAYATIN GERÇEĞİNE ULAŞABİLSİNLER YETER…
Üzümcü, “Ben bu ülkeye hangi kitabı önereyim? Bu ülke hangi kitabı okuyarak rahatlasın? Ben bu ülkeye hangi filmi önereyim de onlar hangi filmi izleyerek duygulansınlar… Hayatın gerçeği bu kadar acıyken hayatın taklidini önermenin bir alemi yok. Hayatın gerçeğine ulaşabilsinler yeter.” ifadelerini kullandı.
[BoldMedya] 20.4.2020
Erdoğan’a üç gol birden attılar! Adem Yavuz Arslan yorumladı
Türkiye’de korona salgını nedeniyle ekonomik kriz ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun istifa resti ile ortaya çıkan siyasi krizin arka planı BOLD Medya YouTube kanalında değerlendirildi.
ABD başta olmak üzere koronavirüs salgınıyla yürüttükleri mücadele ve Çin’e yönelik hukuki girişimler Gazeteci Fatih Akalan’ın sunumu ile TR724 yazarı Adem Yavuz Arslan canlı yayında Türkiye gündemine dair son gelişmeleri değerlendi.
[BoldMedya] 20.4.2020
ABD başta olmak üzere koronavirüs salgınıyla yürüttükleri mücadele ve Çin’e yönelik hukuki girişimler Gazeteci Fatih Akalan’ın sunumu ile TR724 yazarı Adem Yavuz Arslan canlı yayında Türkiye gündemine dair son gelişmeleri değerlendi.
[BoldMedya] 20.4.2020
Buca Cezaevi'nde 62 kişiye karantina
İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, Buca Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'ndaki tutuklu H.A.'ya yapılan yeni tip corona virüsü testinin pozitif çıktığını açıkladı.
İzmir Cumhuriyet Başsavcılığından yapılan açıklamada, Buca Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'nda tutuklu bulunan H.A'nın 13 Nisan'da ishal, kırgınlık gibi şikayetlerle sağlık kurumuna sevk edildiği ve H.A'ya uygulanan Covid-19 testinin pozitif çıktığı belirtildi.H.A'nın tedavi altına alındığı kaydedilen açıklamada, İl Sağlık Müdürlüğü ile koordineli bir şekilde cezaevinde filyasyon kuralının uygulandığı belirtilerek, şunlar kaydedildi:
H.A'nın da kaldığı, adli suçluların bulunduğu koğuşlardaki tutuklu ve hükümlüler tedbiren hastaneye sevk edilmiştir. Hastalık belirtisi taşıyan 62 tutuklu ve hükümlü hastanelerde izole edilmişlerdir ve tetkikleri devam etmektedir, sağlık durumları iyidir. Bilim Kurulunun tavsiyeleri doğrultusunda İzmir'deki ceza infaz kurumlarında coronavirüse karşı alınan tüm tedbirler titizlikle uygulanmaktadır.
[Samanyolu Haber] 20.4.2020
İzmir Cumhuriyet Başsavcılığından yapılan açıklamada, Buca Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'nda tutuklu bulunan H.A'nın 13 Nisan'da ishal, kırgınlık gibi şikayetlerle sağlık kurumuna sevk edildiği ve H.A'ya uygulanan Covid-19 testinin pozitif çıktığı belirtildi.H.A'nın tedavi altına alındığı kaydedilen açıklamada, İl Sağlık Müdürlüğü ile koordineli bir şekilde cezaevinde filyasyon kuralının uygulandığı belirtilerek, şunlar kaydedildi:
H.A'nın da kaldığı, adli suçluların bulunduğu koğuşlardaki tutuklu ve hükümlüler tedbiren hastaneye sevk edilmiştir. Hastalık belirtisi taşıyan 62 tutuklu ve hükümlü hastanelerde izole edilmişlerdir ve tetkikleri devam etmektedir, sağlık durumları iyidir. Bilim Kurulunun tavsiyeleri doğrultusunda İzmir'deki ceza infaz kurumlarında coronavirüse karşı alınan tüm tedbirler titizlikle uygulanmaktadır.
[Samanyolu Haber] 20.4.2020
Babacan: Karşılıksız para basıyorlar, dövizi de bu yükseltiyor
AKP’den istifa ettikten sonra DEVA Partisi’ni kuran eski bakanlardan Ali Babacan, Merkez Bankası’nın Türk lirası basmaya başladığını söyledi.
Babacan, “Merkez Bankası şu anda Türk Lirası üretmeye başladı. Fakat bunun miktarı ne olacak, orta vadeli bir programla nasıl normale dönecek, bu acil olarak açıklanmazsa Merkez Bankası’nın bugünkü politikası size yüksek kur ve enflasyon olarak geri döner” dedi.
DÖVİZİ BASILAN PARA YÜKSELTİYOR
Cumhuriyet’e konuşan Babacan, “Döviz kuru şu anda o yüzden mi yükseliyor?” sorusuna “Tabii. Merkez Bankası Türk lirası üretiyor ve karşılığında döviz kaynağı yok. Türk lirasını bollaştırıyorsunuz, ürün bollaşıyor. Ama karşılığı yok. Bu paranın değerinin düşmemesinin imkânı yok” yanıtını verdi.
“Hemen bunu bir döviz kaynağıyla dengelemeniz lazım” diyen Babacan, “En azından bunu ne zaman ve nasıl normalleştireceğinizi, normal dönemde bunu yemin billah yapmayacağınızı piyasalara ve kamuoyuna açıklamanız lazım. Cebinde tek bir Türk lirası taşıyan her vatandaşa devletin bir yükümlülüğüdür bu. Şeffaf götürülmüyor bu iş. Şeffaflık olmazsa piyasa en kötüsünü fiyatlar” ifadelerini kullandı.
"2009'DA AYRILMAK İSTEDİM"
Ali Babacan, AKP’den ilk olarak 2009 yılında istifa etmek istediğini de açıkladı. Kırılma noktasını ilk olarak 2009 yerel seçimlerinin ertesi günü yaşadığını belirten Babacan, şunları söyledi:
“Dört sayfalık gerekçeli bir istifa mektubuyla ilk o gün ayrılmak istedim. Ama ülkenin şartları buna izin vermedi, ayrılmam 2019 yerel seçiminden sonra fiilen mümkün oldu.
2009 yerel seçimine giden dönemde Dışişleri Bakanı’ydım. O dönemde sıkıntılar görmeye başladım. Önceleri her şey kötüyken, hep beraber omuz omuza problem çözmeye çalışıyorduk. Başarılı da oluyorduk. Ne zaman ki Türkiye biraz ayakları üzerinde durup güçlendi, o zaman toplu ve ortak hedefler değil de şahsi hedefler gündeme gelmeye başladı. O an benim için kırılma noktası oldu.”
Ancak kendisine “Ekonomide küresel bir kriz var, Dışişlerine birini buluruz, bunu aşmak için ekonominin başına geç” dendiğini aktaran Babacan, “Gerçekten de 2009’un ilk çeyreğindeki işsizlik oranında ciddi bir artış oldu, ekonomi yüzde 14.4 daraldı. Bir şeyler yapmak gerekiyordu. Nasıl bırakıp gidersin? Başbakan Yardımcısı olarak Ekonomi Koordinasyon Kurulu’nun da başkanı oldum ve yeniden çalışmaya başladık. 2010-2011 iki yıl Türkiye’nin olağanüstü büyüme dönemi oldu. O krizden çok hızlı çıktık” dedi.
"ŞAHSİ GÜNDEMLER OLUŞTU"
AKP’nin 2011 seçimlerinde büyük bir başarı elde ettiğini söyleyen Babacan, “Aşırı özgüven bir miktar ayakları yerden kesmeye başladı. Tekrar şahsi gündemler oluştu” diye konuştu.
Bu konuda daha detaylı açıklamalarda bulunan Babacan, şunları söyledi:
“Şahsi, siyasi ve maddi çıkardan bahsediyorum. Bir karar alırken ülkeye mi yoksa bir kişi veya gruba mı faydalı olsun diye alıyorsunuz? Şahsi olmaması için istişare ile gitmesi ve herkesin yetkin olması lazım. Yetkin olmayan, zayıf noktaları, korkuları olan bir istişare heyetiniz varsa, bunlarla gerçek istişare yapamazsınız.
Farklı görüşlerini söyleyenler, açıkça eleştiri getirebilen insanlar teker teker sistem dışı kaldı. Ya kişisel baskıyla insanlar ayrılma noktasına geldi ya da ayrılmaları istendi. Ya da insanlar ‘Yeter’ dedi. Her bir uzaklaşma ya da uzaklaştırılma geride kalanları sıkı bir çerçeveye soktu. Biraz da uygulamadan hareketle otokontrol çok arttı. Maalesef şu andaki noktaya gelindi.”
Babacan, Türkiye’nin sistem değişikliği öncesinde “otoriterleştiğine” dikkat çekerek şöyle devam etti:
“Bakın ne diyorlardı ‘Koalisyon dönemi bitecek’… Ne bitmesi ittifak dönemi başladı. Basın önemli ölçüde sınırlandırıldığı ve özgürlüğü olmadığı için tutarlılık testi de yapamıyor. Şunu da vurgulamam gerekir ki, bütün suçu sisteme yüklememek lazım. Bu sistem değişmeden önce de Türkiye’de yönetim tarzı oldukça otoriterleşmişti.”
ERKEN SEÇİM BEKLİYOR MU?
Babacan, “Erken seçim bekliyor musunuz?” sorusuna da şu yanıtı verdi:
“İktidar elindeki gücü kaybedeceğini düşündüğü bir dönemde kendi eliyle seçime gitmez diye düşünüyorum. Ama 2023’e kadar da sistemin dayanabileceğini de sanmıyorum. Çok büyük bedel ödenir.”
[Samanyolu Haber] 20.4.2020
Babacan, “Merkez Bankası şu anda Türk Lirası üretmeye başladı. Fakat bunun miktarı ne olacak, orta vadeli bir programla nasıl normale dönecek, bu acil olarak açıklanmazsa Merkez Bankası’nın bugünkü politikası size yüksek kur ve enflasyon olarak geri döner” dedi.
DÖVİZİ BASILAN PARA YÜKSELTİYOR
Cumhuriyet’e konuşan Babacan, “Döviz kuru şu anda o yüzden mi yükseliyor?” sorusuna “Tabii. Merkez Bankası Türk lirası üretiyor ve karşılığında döviz kaynağı yok. Türk lirasını bollaştırıyorsunuz, ürün bollaşıyor. Ama karşılığı yok. Bu paranın değerinin düşmemesinin imkânı yok” yanıtını verdi.
“Hemen bunu bir döviz kaynağıyla dengelemeniz lazım” diyen Babacan, “En azından bunu ne zaman ve nasıl normalleştireceğinizi, normal dönemde bunu yemin billah yapmayacağınızı piyasalara ve kamuoyuna açıklamanız lazım. Cebinde tek bir Türk lirası taşıyan her vatandaşa devletin bir yükümlülüğüdür bu. Şeffaf götürülmüyor bu iş. Şeffaflık olmazsa piyasa en kötüsünü fiyatlar” ifadelerini kullandı.
"2009'DA AYRILMAK İSTEDİM"
Ali Babacan, AKP’den ilk olarak 2009 yılında istifa etmek istediğini de açıkladı. Kırılma noktasını ilk olarak 2009 yerel seçimlerinin ertesi günü yaşadığını belirten Babacan, şunları söyledi:
“Dört sayfalık gerekçeli bir istifa mektubuyla ilk o gün ayrılmak istedim. Ama ülkenin şartları buna izin vermedi, ayrılmam 2019 yerel seçiminden sonra fiilen mümkün oldu.
2009 yerel seçimine giden dönemde Dışişleri Bakanı’ydım. O dönemde sıkıntılar görmeye başladım. Önceleri her şey kötüyken, hep beraber omuz omuza problem çözmeye çalışıyorduk. Başarılı da oluyorduk. Ne zaman ki Türkiye biraz ayakları üzerinde durup güçlendi, o zaman toplu ve ortak hedefler değil de şahsi hedefler gündeme gelmeye başladı. O an benim için kırılma noktası oldu.”
Ancak kendisine “Ekonomide küresel bir kriz var, Dışişlerine birini buluruz, bunu aşmak için ekonominin başına geç” dendiğini aktaran Babacan, “Gerçekten de 2009’un ilk çeyreğindeki işsizlik oranında ciddi bir artış oldu, ekonomi yüzde 14.4 daraldı. Bir şeyler yapmak gerekiyordu. Nasıl bırakıp gidersin? Başbakan Yardımcısı olarak Ekonomi Koordinasyon Kurulu’nun da başkanı oldum ve yeniden çalışmaya başladık. 2010-2011 iki yıl Türkiye’nin olağanüstü büyüme dönemi oldu. O krizden çok hızlı çıktık” dedi.
"ŞAHSİ GÜNDEMLER OLUŞTU"
AKP’nin 2011 seçimlerinde büyük bir başarı elde ettiğini söyleyen Babacan, “Aşırı özgüven bir miktar ayakları yerden kesmeye başladı. Tekrar şahsi gündemler oluştu” diye konuştu.
Bu konuda daha detaylı açıklamalarda bulunan Babacan, şunları söyledi:
“Şahsi, siyasi ve maddi çıkardan bahsediyorum. Bir karar alırken ülkeye mi yoksa bir kişi veya gruba mı faydalı olsun diye alıyorsunuz? Şahsi olmaması için istişare ile gitmesi ve herkesin yetkin olması lazım. Yetkin olmayan, zayıf noktaları, korkuları olan bir istişare heyetiniz varsa, bunlarla gerçek istişare yapamazsınız.
Farklı görüşlerini söyleyenler, açıkça eleştiri getirebilen insanlar teker teker sistem dışı kaldı. Ya kişisel baskıyla insanlar ayrılma noktasına geldi ya da ayrılmaları istendi. Ya da insanlar ‘Yeter’ dedi. Her bir uzaklaşma ya da uzaklaştırılma geride kalanları sıkı bir çerçeveye soktu. Biraz da uygulamadan hareketle otokontrol çok arttı. Maalesef şu andaki noktaya gelindi.”
Babacan, Türkiye’nin sistem değişikliği öncesinde “otoriterleştiğine” dikkat çekerek şöyle devam etti:
“Bakın ne diyorlardı ‘Koalisyon dönemi bitecek’… Ne bitmesi ittifak dönemi başladı. Basın önemli ölçüde sınırlandırıldığı ve özgürlüğü olmadığı için tutarlılık testi de yapamıyor. Şunu da vurgulamam gerekir ki, bütün suçu sisteme yüklememek lazım. Bu sistem değişmeden önce de Türkiye’de yönetim tarzı oldukça otoriterleşmişti.”
ERKEN SEÇİM BEKLİYOR MU?
Babacan, “Erken seçim bekliyor musunuz?” sorusuna da şu yanıtı verdi:
“İktidar elindeki gücü kaybedeceğini düşündüğü bir dönemde kendi eliyle seçime gitmez diye düşünüyorum. Ama 2023’e kadar da sistemin dayanabileceğini de sanmıyorum. Çok büyük bedel ödenir.”
[Samanyolu Haber] 20.4.2020
Profesör Gürsel’den ‘çöküntü’ uyarısı: Devletin göğüsleyecek kaynağı yok
BETAM Direktörü Prof. Dr. Seyfettin Gürsel, işsizlik tehdidinin tsunami boyutlarında olduğunu söyleyerek, “En az 3 milyon çalışan daha işini kaybedecek. İşsizlik oranı büyük olasılıkla yüzde 24-25’i bulacak. Genç işsizlik oranı yüzde 40’a ulaşabilir” dedi.
Cumhuriyet’ten Şehriban Kıraç’ın sorularını yanıtlayan Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi (BETAM) Direktörü Prof. Dr. Seyfettin Gürsel, Türkiye ekonomisi sabit dursa bile bunun yeterince vahim olduğunu çünkü ülkenin ‘corona’ krizine yüksek işsizlikte yakalandığını söyledi.
Gürsel, “İşsizliğin ulaşacağı boyut ve devasa gelir kayıpları ülkeyi toplumsal bir çöküntünün eşiğine getirmek üzere. Devlet bu çöküntüyü göğüsleyebilecek miktarda mali kaynağa sahip değil” dedi.
TÜİK’in klasik işsizlik hesaplamasının bu dönemde işsizlik verilerini doğru yansıtıp yansıtmayacağıyla ilgili konuşan Gürsel şu ifadeleri kullandı: “Bu konuda endişelerim var. İşgücü istatistikleri hane anketleriyle oluşturuluyor. Corona virüsü salgını ortamında TÜİK anketörleri kapı kapı dolaşıp yüz yüze nasıl anket yapacak, bu anketler nasıl geçiyor? TÜİK bu konuda kamuoyunu bilgilendirmeli.”
‘Tsunami boyutlarında’
İşsizlik tehdidinin ‘tsunami boyutlarında’ olduğunu belirten Gürsel, hükümetin işten çıkarmayı üç ay yasaklayan yeni yasasını, işten çıkarma yasağı-ücretsiz izin düzenlemesi dışında, şu beş noktada topladı:
Kısa çalışma ödeneğinde idari süreçler baypas edildi. Ödenek başvuruları hemen işleme konulacak. İşletmenin ve çalışanların durumuna ilişkin verilen bilgilerde yanlışlıklar var mı yok mu sonra bakılacak. Bu yerinde bir düzenleme çünkü ödenek kuyruğunun uzunluğu düşünülürse, başvuru kabul edilene kadar iş işten geçmiş olacaktı.
Hazine taşınmazlarından alınan kiralar, bazı koşullarda krediler cezasız, faizsiz üç ay, cumhurbaşkanı uygun görürse altı ay daha erteleniyor. Belediyelere de kira, su faturası gibi alacaklarını erteleme yetkisi veriliyor. Bu düzenleme de hiç yoktan iyidir.
Sermaye şirketleri 2019 yılı net karlarının en fazla yüzde 25’ini temettü olarak dağıtabilecek. Türk işi kapitalizmin özgünlüğünü ifade eden güzle bir deyiş vardır: “Bizde patronlar varlıklı, firmalar yoksuldur” denir. Salgının yarattığı şokun altında kalacak firmalarda sermayedarların önce geçen yılın karlarını cebe indirip sonra bu firmaları iflasa terk etmeleri önlenmek isteniyor diye anlıyorum. Derde ne kadar deva olur bilinmez ama bu da hiç yoktan iyidir.
‘Fahiş fiyat artışı’ yasaklanıyor. ‘Haksız Fiyat Değerlendirme Kurulu’ adı altında Ticaret Bakanlığı yeni bir denetleme kurulu oluşturacak. Bu düzenleme geçici değil kalıcı. Osmanlı’nın Narh sistemini çağrıştıran bir idari fiyat sistemi gibi duruyor. Fahiş fiyat ölçütleri nasıl belirlenecek? Uygulama adil olacak mı? Kuşkuluyum. Corona virüsü salgınından istifade enflasyon canavarıyla mücadelede bürokratik devlet geleneğimiz ile mütenasip yeni bir yöntem mi bulundu? Göreceğiz.
Türkiye Varlık Fonu’nun işleyişine dair son bir madde var. Son derece kapalı yazılmış. Anladığım kadarıyla fon, batma durumuna gelen şirketlerden uygun gördüğünü bünyesine katacak. Bu süreci asgari maliyetle ve hızlı bir şekilde bitirmek için Sermaye Piyasası Kurulu ve benzeri yasalarda öngörülen koşullar baypas edilecek. Dışa açık rekabetçi piyasa rejiminde erozyon salgın öncesi zaten başlamıştı. Anlaşılan erozyon yaygınlaşıyor ve derinleşiyor.
Kamuoyunu ilgilendiren esas düzenleme işten çıkarmaların önümüzdeki aylarda yasaklanmış olması. Buna karşılık işverenler istedikleri kadar çalışanı ücretsiz izne çıkaracaklar. Devlet de bu ücretsiz izinlilere ayda 1170 lira ödeyecek.
İşsizlik yüzde 25’i bulacak
Düzenlemenin kapsamına girecek kişi sayısının oldukça sınırlı, verilen gelir desteğinin de çok yetersiz olduğunu söyleyen Gürsel, “Bu yöntem gerçek işsizliği kısmen gizlemeye yarar bir de salgın geçtikten sonra işverenleri yeni işçi arama zahmetinden kurtarır. Hepsi bu” dedi.
Gürsel, işsizliğin yüzde 25’i bulacağını belirterek şu ifadeleri kullandı: “Bu yılın başında 4 milyonun biraz üzerinde işsiz vardı. İyimser bir yaklaşımla yılın ikinci yarısından itibaren yavaş yavaş ekonomik çarkların dönmeye başlayacağı varsayımıyla en az bir 3 milyon çalışanın daha işini kaybedeceğini tahmin ediyorum. İşgücüne de mevcut koşularda eklemeler olmayacağını yani işgücü piyasasına iş bulmak amacıyla yeni girişler olmadığını varsayarsak işsizlik oranı yüzde 20’nin üzerine yükselecek demektir. Büyük olasılıkla yüzde 24-25’i bulacak.”
İşten çıkarma yasağının çok geç geldiğini söyleyen Gürsel, “Son bir ayda pek çok işletmede işten çıkarmalar gerçekleşti bile. Bu işsizler arasında en iyi ihtimalle üçte biri işsizlik tazminatı koşullarını sağlayabilecek. 4 milyon işsizin ancak 600 bin kadarı tazminat alabiliyordu. Tazminat süreleri de altı-10 ay arası” dedi.
Gürsel, öncelikle kayıtsız çalıştırılanların işten çıkarıldığını söyleyerek, “Tarım dışında 3 milyon kadar kayıtsız çalışan ücretli mevcuttu. Bunların yaklaşık üçte ikisi de hizmetlerdeydi ve çoğu lokanta, kahve, konaklama, perakende gibi en büyük darbeyi yiyen faaliyet kollarında istihdam ediliyorlardı. Yoksul kesimlere mensup bu işsizler de Aile Bakanlığı’nın verdiği gelir desteğinden başka bir destekten mahrumlar” diye konuştu.
‘Belediyeler mağdurlara ulaşabilirdi, önleri kesildi’
Gürsel şöyle devam etti: “Bunlar ücretli kayıtsızlar. Bir de kendi hesabına çalışan olarak geçen yüz binlerce ayakkabı boyacısı, simitçi, çiçekçi gibi sokakta çalışanlar var. Gelirleri eridi gitti. Belediyeler bu mağdurlara kolaylıkla ulaşabilirdi. Önleri kesildi.”
‘TÜİK’in hesaplaması konuda endişelerim var’
TÜİK’in klasik işsizlik hesaplaması konuda endişeleri olduğunu söyleyen Gürsel, “İşgücü istatistikleri hane anketleri (HİA) ile oluşturuluyor. Corona virüsü salgınının dayattığı sosyal mesafe kuralları ve bulaşma korkusu ortamında TÜİK anketörleri kapı kapı dolaşıp yüz yüze nasıl anket yapacaklar? Bu anketler halen yapılıyor, nasıl geçiyor, sorunlar var mı? TÜİK bu konuda kamuoyunu bilgilendirmeli” dedi.
‘Uzun süreli işsizlikten en çok kadınlar muzdarip’
Uzun süredir iş aramakta olan işsizlerin sayısının 2 milyonu geçeceğini tahmin eden Gürsel, “Bu şu anlama geliyor: Tazminattan zaten yoksun milyonların yanı sıra tazminat alabilen şanslı işsizler için de tazminat süreleri iş bulamadan sona ermiş olacak. Çıkan yasada tüm bu milyonlara yönelik hiçbir şey yok” dedi.
Gürsel araştırmalarına göre son iki yılda uzun süreli işsizlikte görülen artıştan en çok kadınların, özellikle de yüksek öğrenimli ve düşük eğitimli (lise altı) kadınların etkilenmiş durumda olduğunu söyledi.
‘Genç işsizliği yüzde 40’a çıkabilir’
Genç işsizlik oranının genel işsizlik oranının 1.5 katından fazla olduğunu vurgulayan Gürsel, “Salgın sonrasında yüzde 30’u geçeceği kesin. Ne kadar olur kestirmek zor. Planladıkları eğitimi bitiren gençlerin bir bölümü uzatma yoluna gidecek, bir bölümü fırtınanın geçmesini bekleyecek ama bir bölümü geçim derdinden iş aramaya koyulacak ama kolay kolay bulamayacak. Bu durumda genç işsizlik oranı yüzde 40’a ulaşabilir” dedi.
‘Merkez Bankası ölçülü miktarda para basmalı’
Sorunun Türkiye’nin büyümesini yüzde kaç olacağının olmadığını söyleyen Gürsel, toparlanma reçetesi olarak şunları saydı:
“Çok daha yaygın ve dişe dokunur miktarda gelir desteği sağlayacak kadar kaynak yaratılabilir: Merkez Bankası ölçülü miktarda para basar. Bunu kısmen yapmaya başladı. IMF’den birkaç milyar dolar alınır. Zorunlu ve acil olmayan kamu harcama ödenekleri iptal edilir. Bütünüyle batak hale gelmiş olan köprü ve oto yolların işletmecilerine verilecek garanti paralar bir yıllığına ertelenir ve takside bağlanır. Belediyelerin bağış ve destek kampanyalarının önü açılır.”
‘Tahmin bile edilemeyecek boyutlarda yoksulluk yaşanabilir’
Corana virüsü salgının, gerisinde daha önce hiç deneyimlemediğimiz boyutta bir hasar bırakabileceğini belirten Gürsel, “Türkiye ekonomisi 1980 sonrasında pek çok kriz yaşadı ama bu krizlerin hiçbiri bir yıldan fazla sürmedi. Son iki yılda büyüme çok düşük kaldı ve işsizlik ürkütücü boyutlara ulaştı. Bunu üzerine bir iki yıl daha düşük büyüme ile geçerse tahmin etmekte güçlük çektiğimiz boyutlarda bir yoksulluk artışı yaşanabilir. Böyle bir şokun kuşkusuz toplumsal ve siyasal sonuçları olacaktır” dedi.
[Samanyolu Haber] 20.4.2020
Cumhuriyet’ten Şehriban Kıraç’ın sorularını yanıtlayan Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi (BETAM) Direktörü Prof. Dr. Seyfettin Gürsel, Türkiye ekonomisi sabit dursa bile bunun yeterince vahim olduğunu çünkü ülkenin ‘corona’ krizine yüksek işsizlikte yakalandığını söyledi.
Gürsel, “İşsizliğin ulaşacağı boyut ve devasa gelir kayıpları ülkeyi toplumsal bir çöküntünün eşiğine getirmek üzere. Devlet bu çöküntüyü göğüsleyebilecek miktarda mali kaynağa sahip değil” dedi.
TÜİK’in klasik işsizlik hesaplamasının bu dönemde işsizlik verilerini doğru yansıtıp yansıtmayacağıyla ilgili konuşan Gürsel şu ifadeleri kullandı: “Bu konuda endişelerim var. İşgücü istatistikleri hane anketleriyle oluşturuluyor. Corona virüsü salgını ortamında TÜİK anketörleri kapı kapı dolaşıp yüz yüze nasıl anket yapacak, bu anketler nasıl geçiyor? TÜİK bu konuda kamuoyunu bilgilendirmeli.”
‘Tsunami boyutlarında’
İşsizlik tehdidinin ‘tsunami boyutlarında’ olduğunu belirten Gürsel, hükümetin işten çıkarmayı üç ay yasaklayan yeni yasasını, işten çıkarma yasağı-ücretsiz izin düzenlemesi dışında, şu beş noktada topladı:
Kısa çalışma ödeneğinde idari süreçler baypas edildi. Ödenek başvuruları hemen işleme konulacak. İşletmenin ve çalışanların durumuna ilişkin verilen bilgilerde yanlışlıklar var mı yok mu sonra bakılacak. Bu yerinde bir düzenleme çünkü ödenek kuyruğunun uzunluğu düşünülürse, başvuru kabul edilene kadar iş işten geçmiş olacaktı.
Hazine taşınmazlarından alınan kiralar, bazı koşullarda krediler cezasız, faizsiz üç ay, cumhurbaşkanı uygun görürse altı ay daha erteleniyor. Belediyelere de kira, su faturası gibi alacaklarını erteleme yetkisi veriliyor. Bu düzenleme de hiç yoktan iyidir.
Sermaye şirketleri 2019 yılı net karlarının en fazla yüzde 25’ini temettü olarak dağıtabilecek. Türk işi kapitalizmin özgünlüğünü ifade eden güzle bir deyiş vardır: “Bizde patronlar varlıklı, firmalar yoksuldur” denir. Salgının yarattığı şokun altında kalacak firmalarda sermayedarların önce geçen yılın karlarını cebe indirip sonra bu firmaları iflasa terk etmeleri önlenmek isteniyor diye anlıyorum. Derde ne kadar deva olur bilinmez ama bu da hiç yoktan iyidir.
‘Fahiş fiyat artışı’ yasaklanıyor. ‘Haksız Fiyat Değerlendirme Kurulu’ adı altında Ticaret Bakanlığı yeni bir denetleme kurulu oluşturacak. Bu düzenleme geçici değil kalıcı. Osmanlı’nın Narh sistemini çağrıştıran bir idari fiyat sistemi gibi duruyor. Fahiş fiyat ölçütleri nasıl belirlenecek? Uygulama adil olacak mı? Kuşkuluyum. Corona virüsü salgınından istifade enflasyon canavarıyla mücadelede bürokratik devlet geleneğimiz ile mütenasip yeni bir yöntem mi bulundu? Göreceğiz.
Türkiye Varlık Fonu’nun işleyişine dair son bir madde var. Son derece kapalı yazılmış. Anladığım kadarıyla fon, batma durumuna gelen şirketlerden uygun gördüğünü bünyesine katacak. Bu süreci asgari maliyetle ve hızlı bir şekilde bitirmek için Sermaye Piyasası Kurulu ve benzeri yasalarda öngörülen koşullar baypas edilecek. Dışa açık rekabetçi piyasa rejiminde erozyon salgın öncesi zaten başlamıştı. Anlaşılan erozyon yaygınlaşıyor ve derinleşiyor.
Kamuoyunu ilgilendiren esas düzenleme işten çıkarmaların önümüzdeki aylarda yasaklanmış olması. Buna karşılık işverenler istedikleri kadar çalışanı ücretsiz izne çıkaracaklar. Devlet de bu ücretsiz izinlilere ayda 1170 lira ödeyecek.
İşsizlik yüzde 25’i bulacak
Düzenlemenin kapsamına girecek kişi sayısının oldukça sınırlı, verilen gelir desteğinin de çok yetersiz olduğunu söyleyen Gürsel, “Bu yöntem gerçek işsizliği kısmen gizlemeye yarar bir de salgın geçtikten sonra işverenleri yeni işçi arama zahmetinden kurtarır. Hepsi bu” dedi.
Gürsel, işsizliğin yüzde 25’i bulacağını belirterek şu ifadeleri kullandı: “Bu yılın başında 4 milyonun biraz üzerinde işsiz vardı. İyimser bir yaklaşımla yılın ikinci yarısından itibaren yavaş yavaş ekonomik çarkların dönmeye başlayacağı varsayımıyla en az bir 3 milyon çalışanın daha işini kaybedeceğini tahmin ediyorum. İşgücüne de mevcut koşularda eklemeler olmayacağını yani işgücü piyasasına iş bulmak amacıyla yeni girişler olmadığını varsayarsak işsizlik oranı yüzde 20’nin üzerine yükselecek demektir. Büyük olasılıkla yüzde 24-25’i bulacak.”
İşten çıkarma yasağının çok geç geldiğini söyleyen Gürsel, “Son bir ayda pek çok işletmede işten çıkarmalar gerçekleşti bile. Bu işsizler arasında en iyi ihtimalle üçte biri işsizlik tazminatı koşullarını sağlayabilecek. 4 milyon işsizin ancak 600 bin kadarı tazminat alabiliyordu. Tazminat süreleri de altı-10 ay arası” dedi.
Gürsel, öncelikle kayıtsız çalıştırılanların işten çıkarıldığını söyleyerek, “Tarım dışında 3 milyon kadar kayıtsız çalışan ücretli mevcuttu. Bunların yaklaşık üçte ikisi de hizmetlerdeydi ve çoğu lokanta, kahve, konaklama, perakende gibi en büyük darbeyi yiyen faaliyet kollarında istihdam ediliyorlardı. Yoksul kesimlere mensup bu işsizler de Aile Bakanlığı’nın verdiği gelir desteğinden başka bir destekten mahrumlar” diye konuştu.
‘Belediyeler mağdurlara ulaşabilirdi, önleri kesildi’
Gürsel şöyle devam etti: “Bunlar ücretli kayıtsızlar. Bir de kendi hesabına çalışan olarak geçen yüz binlerce ayakkabı boyacısı, simitçi, çiçekçi gibi sokakta çalışanlar var. Gelirleri eridi gitti. Belediyeler bu mağdurlara kolaylıkla ulaşabilirdi. Önleri kesildi.”
‘TÜİK’in hesaplaması konuda endişelerim var’
TÜİK’in klasik işsizlik hesaplaması konuda endişeleri olduğunu söyleyen Gürsel, “İşgücü istatistikleri hane anketleri (HİA) ile oluşturuluyor. Corona virüsü salgınının dayattığı sosyal mesafe kuralları ve bulaşma korkusu ortamında TÜİK anketörleri kapı kapı dolaşıp yüz yüze nasıl anket yapacaklar? Bu anketler halen yapılıyor, nasıl geçiyor, sorunlar var mı? TÜİK bu konuda kamuoyunu bilgilendirmeli” dedi.
‘Uzun süreli işsizlikten en çok kadınlar muzdarip’
Uzun süredir iş aramakta olan işsizlerin sayısının 2 milyonu geçeceğini tahmin eden Gürsel, “Bu şu anlama geliyor: Tazminattan zaten yoksun milyonların yanı sıra tazminat alabilen şanslı işsizler için de tazminat süreleri iş bulamadan sona ermiş olacak. Çıkan yasada tüm bu milyonlara yönelik hiçbir şey yok” dedi.
Gürsel araştırmalarına göre son iki yılda uzun süreli işsizlikte görülen artıştan en çok kadınların, özellikle de yüksek öğrenimli ve düşük eğitimli (lise altı) kadınların etkilenmiş durumda olduğunu söyledi.
‘Genç işsizliği yüzde 40’a çıkabilir’
Genç işsizlik oranının genel işsizlik oranının 1.5 katından fazla olduğunu vurgulayan Gürsel, “Salgın sonrasında yüzde 30’u geçeceği kesin. Ne kadar olur kestirmek zor. Planladıkları eğitimi bitiren gençlerin bir bölümü uzatma yoluna gidecek, bir bölümü fırtınanın geçmesini bekleyecek ama bir bölümü geçim derdinden iş aramaya koyulacak ama kolay kolay bulamayacak. Bu durumda genç işsizlik oranı yüzde 40’a ulaşabilir” dedi.
‘Merkez Bankası ölçülü miktarda para basmalı’
Sorunun Türkiye’nin büyümesini yüzde kaç olacağının olmadığını söyleyen Gürsel, toparlanma reçetesi olarak şunları saydı:
“Çok daha yaygın ve dişe dokunur miktarda gelir desteği sağlayacak kadar kaynak yaratılabilir: Merkez Bankası ölçülü miktarda para basar. Bunu kısmen yapmaya başladı. IMF’den birkaç milyar dolar alınır. Zorunlu ve acil olmayan kamu harcama ödenekleri iptal edilir. Bütünüyle batak hale gelmiş olan köprü ve oto yolların işletmecilerine verilecek garanti paralar bir yıllığına ertelenir ve takside bağlanır. Belediyelerin bağış ve destek kampanyalarının önü açılır.”
‘Tahmin bile edilemeyecek boyutlarda yoksulluk yaşanabilir’
Corana virüsü salgının, gerisinde daha önce hiç deneyimlemediğimiz boyutta bir hasar bırakabileceğini belirten Gürsel, “Türkiye ekonomisi 1980 sonrasında pek çok kriz yaşadı ama bu krizlerin hiçbiri bir yıldan fazla sürmedi. Son iki yılda büyüme çok düşük kaldı ve işsizlik ürkütücü boyutlara ulaştı. Bunu üzerine bir iki yıl daha düşük büyüme ile geçerse tahmin etmekte güçlük çektiğimiz boyutlarda bir yoksulluk artışı yaşanabilir. Böyle bir şokun kuşkusuz toplumsal ve siyasal sonuçları olacaktır” dedi.
[Samanyolu Haber] 20.4.2020
Fatih Altaylı'dan "paralel devlet" çıkışı
Gazeteci Fatih Altaylı muhalefet partilerine mensup belediyelerin yardım dağıtmasını yasaklayan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmetine ilginç bir teklifte bulundu.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal'ın Cumhuriyet Halk Partisi'ne (CHP) mensup belediyelerin Korona salgınında zor durumda kalanlara yardım dağıtmasını "Paralel devlet yapılanması" nitelendirmişti.
AKP'li Ünal'ın sözlerini bugün yayımlanan makalede eleştiren Habertürk yazarı Fatih Altaylı, "AKP artık devlet olmuş." tespitinde bulundu.
"Oysa belediyenin, belediyelerin hele de böyle bir dönemde vatandaşa şu veya bu şekilde yardım etmesinden hem daha doğal hem daha elzem bir şey yok." ifadelerini kullanan Altaylı hükûmete keskin bir teklifte bulundu: "Belediyeyi 'paralel devlet' olarak görmek ise Türkiye’de aslında yeni bir döneme geçtiğimizin işareti. Kaldırın belediyeleri siz sağ ben salim!"
ALTAYLI'DAN MAHİR ÜNAL'A: HEMEN YENİ BİR ANAYASA TEKLİFİ VERİN
Altaylı, "Anlaşılan o ki AKP'li belediye yaparsa mesele yok, fakat AKP'li olmayan bir belediye yaparsa 'paralel devlet yapılanması'. Böyle bir durumda Mahir Bey ve arkadaşlarının hemen yeni bir anayasa teklifi vermeleri gerekir." değerlendirmesinde bulundu.
Altaylı, "Bu yeni anayasada belediye adlı kurumların 'Paralel devlet yapılanmasına neden olabilecekleri' için kaldırılması ve onun yerine belediye başkanlarının merkezi otorite tarafından atanması sistemi getirilebilir. Bu vatandaşın da lehinedir." dedi.
Makalede şu satırlar dikkati çekti: "Durduk yerde on milyonlarca vatandaş 'Paralel bir devlet yapılanmasına' oy verme riskinden uzak tutulmuş, vatandaşın muhalefete oy vererek suç işlemesinin önüne de geçilmiş olunur."
[Samanyolu Haber] 20.4.2020
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal'ın Cumhuriyet Halk Partisi'ne (CHP) mensup belediyelerin Korona salgınında zor durumda kalanlara yardım dağıtmasını "Paralel devlet yapılanması" nitelendirmişti.
AKP'li Ünal'ın sözlerini bugün yayımlanan makalede eleştiren Habertürk yazarı Fatih Altaylı, "AKP artık devlet olmuş." tespitinde bulundu.
"Oysa belediyenin, belediyelerin hele de böyle bir dönemde vatandaşa şu veya bu şekilde yardım etmesinden hem daha doğal hem daha elzem bir şey yok." ifadelerini kullanan Altaylı hükûmete keskin bir teklifte bulundu: "Belediyeyi 'paralel devlet' olarak görmek ise Türkiye’de aslında yeni bir döneme geçtiğimizin işareti. Kaldırın belediyeleri siz sağ ben salim!"
ALTAYLI'DAN MAHİR ÜNAL'A: HEMEN YENİ BİR ANAYASA TEKLİFİ VERİN
Altaylı, "Anlaşılan o ki AKP'li belediye yaparsa mesele yok, fakat AKP'li olmayan bir belediye yaparsa 'paralel devlet yapılanması'. Böyle bir durumda Mahir Bey ve arkadaşlarının hemen yeni bir anayasa teklifi vermeleri gerekir." değerlendirmesinde bulundu.
Altaylı, "Bu yeni anayasada belediye adlı kurumların 'Paralel devlet yapılanmasına neden olabilecekleri' için kaldırılması ve onun yerine belediye başkanlarının merkezi otorite tarafından atanması sistemi getirilebilir. Bu vatandaşın da lehinedir." dedi.
Makalede şu satırlar dikkati çekti: "Durduk yerde on milyonlarca vatandaş 'Paralel bir devlet yapılanmasına' oy verme riskinden uzak tutulmuş, vatandaşın muhalefete oy vererek suç işlemesinin önüne de geçilmiş olunur."
[Samanyolu Haber] 20.4.2020
Erdoğan’ın market projesinin başına tescilli ‘sahtekarı atamışlar
Erdoğan’ın önem verdiği belirtilen ve bizzat alışveriş yaparak dikkat çektiği Tarım Kredi Marketleri’nin başına, ‘hileli gıda’ üretmekten 15 kez ceza almış bir ismin atandığı ortaya çıktı
Gıda sahtekârlığında sınır tanımayan, onlarca defa bakanlık tarafından afişe edilen şirketlerin kurucu ortağının Tarım Kredi Marketler’e genel müdür yapıldığı ortaya çıktı.
Tarım Kredi Marketler’in bağlı olduğu Tarım Kredi Birlik genel müdür ve genel müdür yardımcıları geçtiğimiz ay topluca görevden alınırken, genel müdür yardımcılığına geçici olarak şirketin yönetim kurulu başkanı Mehmet Okan Ateş atanmıştı.
Milli Gazete’de yer alan habere göre, Mehmet Okan Ateş’in de Nisan ayının başında görevden alınarak yerine şirkette genel müdür yardımcısı olan Yavuz Mehmet Bulut’un genel müdür olarak atandığı ortaya çıktı.
Tarım Kredi Birlik’e sessiz sedasız genel müdür olarak atanan Yavuz Mehmet Bulut’un geçmişte kurucu ortağı olduğu gıda şirketlerinin gıda sahtekârlığında zirve yapması dikkat çekti. Yavuz Mehmet Bulut’un kurucu ortağı olduğu ve sırasıyla 2009, 2012 ve 2013 yıllarında kurulan TADABAN GIDA, ANADOLU EKSPER GIDA ve DONELLO GIDA, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın ifşa ettiği gıda sahtekârları listesinin hemen hemen hepsinde yer almıştı.
TADABAN GIDA tam 15 defa, ANADOLU EKSPER GIDA ise 5 defa Tarım ve Orman Bakanlığı’nın ifşa ettiği listede yer aldı. Diğer yandan DONELLO GIDA da birçok listede ismi ifşa edilirken, en son 2019 Ekim ayında yayınlanan taklit ve tağşiş listesinde, 3 seri ürünüyle birlikte yer almıştı.
BAL SAHTEKÂRLIĞINDA UZMANLAŞMIŞLAR
Tarım Kredi Marketler’e genel müdür olarak atanan Bulut, kendisini bal uzmanı olarak tanıtırken, kurucu ortağı olduğu üç firmanın da ağırlıklı olarak bal ve tereyağından ifşa edilmesi dikkat çekti. ÖRS STAR, STARMAX, MAXİTAT ve TATZADE markalarıyla bal ve tereyağı satan üç firmanın aynı markaları kullandıkları gözleniyor.
Tarım Kredi Marketler’e yapılan skandal genel müdür atamasında, Tarım Kredi Kooperatifleri Genel Müdürü Fahrettin Poyraz ve Tarım Kredi Birlik şirketinin yönetim kurulu başkanı olan Mehmet Okan Ateş’in etkili olması manidar bulundu.
ATAMAYI SPK’YA BİLDİRDİLER ANCAK WEB SAYFASINA KOYAMADILAR
Diğer yandan Yavuz Mehmet Bulut’un Tarım Kredi Birlik Şirketi’ne genel müdür atamasının sessiz sedasız yapılması da dikkat çekti. Bulut, 9 Nisan’da vekâleten genel müdür olarak atanırken, halen şirketin web sayfasında genel müdür olarak Mehmet Okan Ateş görülüyor. Ancak Ateş’in görevden alınarak yerine Bulut’un atandığını Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) kayıtları ortaya çıkardı. Bulut’un Tarım Kredi Birlik AŞ’ye vekâleten genel müdür olarak atandığı SPK’ya bildirilirken, kamuoyuna açıklanmaması manidar bulundu.
YAPILAN ATAMA BAKAN’DAN BİLE SAKLANDI
Geçmişi gıda sahtekârlığında zirve yapmış kurucu firma ortaklıkları bulunan bir ismin halkın güven duyduğu marka olan Tarım Kredi Marketler’nin bağlı olduğu Tarım Kredi Birlik AŞ’ye genel müdür atanmasının, Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’ye de bilgi verilmeden yapıldığı kaydediliyor.
[Samanyolu Haber] 20.4.2020
Gıda sahtekârlığında sınır tanımayan, onlarca defa bakanlık tarafından afişe edilen şirketlerin kurucu ortağının Tarım Kredi Marketler’e genel müdür yapıldığı ortaya çıktı.
Tarım Kredi Marketler’in bağlı olduğu Tarım Kredi Birlik genel müdür ve genel müdür yardımcıları geçtiğimiz ay topluca görevden alınırken, genel müdür yardımcılığına geçici olarak şirketin yönetim kurulu başkanı Mehmet Okan Ateş atanmıştı.
Milli Gazete’de yer alan habere göre, Mehmet Okan Ateş’in de Nisan ayının başında görevden alınarak yerine şirkette genel müdür yardımcısı olan Yavuz Mehmet Bulut’un genel müdür olarak atandığı ortaya çıktı.
Tarım Kredi Birlik’e sessiz sedasız genel müdür olarak atanan Yavuz Mehmet Bulut’un geçmişte kurucu ortağı olduğu gıda şirketlerinin gıda sahtekârlığında zirve yapması dikkat çekti. Yavuz Mehmet Bulut’un kurucu ortağı olduğu ve sırasıyla 2009, 2012 ve 2013 yıllarında kurulan TADABAN GIDA, ANADOLU EKSPER GIDA ve DONELLO GIDA, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın ifşa ettiği gıda sahtekârları listesinin hemen hemen hepsinde yer almıştı.
TADABAN GIDA tam 15 defa, ANADOLU EKSPER GIDA ise 5 defa Tarım ve Orman Bakanlığı’nın ifşa ettiği listede yer aldı. Diğer yandan DONELLO GIDA da birçok listede ismi ifşa edilirken, en son 2019 Ekim ayında yayınlanan taklit ve tağşiş listesinde, 3 seri ürünüyle birlikte yer almıştı.
BAL SAHTEKÂRLIĞINDA UZMANLAŞMIŞLAR
Tarım Kredi Marketler’e genel müdür olarak atanan Bulut, kendisini bal uzmanı olarak tanıtırken, kurucu ortağı olduğu üç firmanın da ağırlıklı olarak bal ve tereyağından ifşa edilmesi dikkat çekti. ÖRS STAR, STARMAX, MAXİTAT ve TATZADE markalarıyla bal ve tereyağı satan üç firmanın aynı markaları kullandıkları gözleniyor.
Tarım Kredi Marketler’e yapılan skandal genel müdür atamasında, Tarım Kredi Kooperatifleri Genel Müdürü Fahrettin Poyraz ve Tarım Kredi Birlik şirketinin yönetim kurulu başkanı olan Mehmet Okan Ateş’in etkili olması manidar bulundu.
ATAMAYI SPK’YA BİLDİRDİLER ANCAK WEB SAYFASINA KOYAMADILAR
Diğer yandan Yavuz Mehmet Bulut’un Tarım Kredi Birlik Şirketi’ne genel müdür atamasının sessiz sedasız yapılması da dikkat çekti. Bulut, 9 Nisan’da vekâleten genel müdür olarak atanırken, halen şirketin web sayfasında genel müdür olarak Mehmet Okan Ateş görülüyor. Ancak Ateş’in görevden alınarak yerine Bulut’un atandığını Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) kayıtları ortaya çıkardı. Bulut’un Tarım Kredi Birlik AŞ’ye vekâleten genel müdür olarak atandığı SPK’ya bildirilirken, kamuoyuna açıklanmaması manidar bulundu.
YAPILAN ATAMA BAKAN’DAN BİLE SAKLANDI
Geçmişi gıda sahtekârlığında zirve yapmış kurucu firma ortaklıkları bulunan bir ismin halkın güven duyduğu marka olan Tarım Kredi Marketler’nin bağlı olduğu Tarım Kredi Birlik AŞ’ye genel müdür atanmasının, Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’ye de bilgi verilmeden yapıldığı kaydediliyor.
[Samanyolu Haber] 20.4.2020
Bloomberg'den çarpıcı iddia!
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmeti 2018 yılı ekim ayında İşsizlik Fonu'na ait 11 milyar Türk Lirası'nı Ziraat Bankası, Vakıfbank, Halkbank ve Türk Eximbank'a aktarmıştı. Buna rağmen sermayeleri tükenen kamu bankaları için yeni kaynak aranıyor. Hükûmetin para aradığını uluslararası haber ajansı Bloomberg duyurdu.
SAMANYOLUHABER- Uluslararası haber ajansı Bloomberg, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmetinin kamu bankalarına sermaye takviyesi yapmak için kaynak aradığını kaydetti.
Kamu bankalarının başta inşaat, enerji, perakende ve turizm gibi sektörlerde batık kredi tutarı katlanıyor. Yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgını sebebiyle batıkların birkaç ay içinde taşınamaz hâle geleceği belirtiliyor.
Merkez Bankası verilerine göre Türkiye'de bankaların kullandırdığı krediler içinde batık tutarı 155 milyar TL'yi buldu.
YANDAŞ İŞADAMLARINI KURTARAN BANKALAR!
Bloomber'in haberine göre sermaye enjekte edilecek üç kamu bankası şunlar: Ziraat, Vakıfbank ve Halkbank.
Yıldırım Demirören'e Doğan Medya grubunu satın alması için iki yıl ana para ödemesiz 770 milyon dolar tutarında kredi tahsis eden Ziraat Bankası en son Bilal Erdoğan'ın arkadaşı Abdullah Kavukçu'ya ait Simit Sarayı'nın 500 milyon dolarlık borcunu üstlenmek istemişti.
Üç bankanın yüksek miktarda kredi verdikleri için sermaye desteğine ihtiyaç duyduğu ifade edildi.
Kamu bankalarına 2018 yılı ekimde ayında İşsizlik Fonu'ndan kanuna aykırı bir şekilde 11 milyar TL aktarılmıştı.
Hükûmet, İşsizlik Fonu'ndan Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) için aldığı 14,5 milyar TL avansı da 2009 yılından beri geri ödemedi.
[Samanyolu Haber] 20.4.2020
SAMANYOLUHABER- Uluslararası haber ajansı Bloomberg, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmetinin kamu bankalarına sermaye takviyesi yapmak için kaynak aradığını kaydetti.
Kamu bankalarının başta inşaat, enerji, perakende ve turizm gibi sektörlerde batık kredi tutarı katlanıyor. Yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgını sebebiyle batıkların birkaç ay içinde taşınamaz hâle geleceği belirtiliyor.
Merkez Bankası verilerine göre Türkiye'de bankaların kullandırdığı krediler içinde batık tutarı 155 milyar TL'yi buldu.
YANDAŞ İŞADAMLARINI KURTARAN BANKALAR!
Bloomber'in haberine göre sermaye enjekte edilecek üç kamu bankası şunlar: Ziraat, Vakıfbank ve Halkbank.
Yıldırım Demirören'e Doğan Medya grubunu satın alması için iki yıl ana para ödemesiz 770 milyon dolar tutarında kredi tahsis eden Ziraat Bankası en son Bilal Erdoğan'ın arkadaşı Abdullah Kavukçu'ya ait Simit Sarayı'nın 500 milyon dolarlık borcunu üstlenmek istemişti.
Üç bankanın yüksek miktarda kredi verdikleri için sermaye desteğine ihtiyaç duyduğu ifade edildi.
Kamu bankalarına 2018 yılı ekimde ayında İşsizlik Fonu'ndan kanuna aykırı bir şekilde 11 milyar TL aktarılmıştı.
Hükûmet, İşsizlik Fonu'ndan Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) için aldığı 14,5 milyar TL avansı da 2009 yılından beri geri ödemedi.
[Samanyolu Haber] 20.4.2020
Türkiye iki ay sonra kritik kararlar alacak
Türkiye'de Koronavirüs vak'a sayısı 82 bini aşarken, salgın ekonomik kriz şartlarını giderek ağırlaştırıyor. Dolar 7 TL'nin eşiğine gelirken, Türkiye'nin Uluslararası Para Fonu (IMF) desteği olmadan TL'deki değer kaybını durduramayacağı belirtiliyor.
SAMANYOLUHABER- Koronavirüs salgınının Türkiye ekonomisine etkilerini, dolardaki yükselişi ve Amerika ile swap (dolar-TL takası) görüşmelerini yorumlayan Prof. Dr. Murat Üçer, Türkiye'nin döviz açığının günü birlik çözümlerle kapatılamayacak kadar yüksek seviyelerde olduğunu söyledi.
T24'te Barış Soydan'ın sorularını cevaplandıran iktisatçı Murat Üçer'e göre Amerikan Merkez Bankası'nın (Fed) swap (para takası) hattına Türkiye'yi dahil etmesi imkânsıza yakın.
"EN KÖTÜ SENARYOYA GÖRE HAZIRLIK YAPILMALI"
Üçer zayıf bir ihtimalle bile olsa Türkiye'nin swap hattına dahil edilmesi hâlinde gelecek doların krize etkisinin kısa süreli olacağını vurguladı: "Swap hattı tam derman olamayacak."
Üçer Türkiye'nin salgına dair sadece olumlu değil, olumsuz senaryolara da hazırlıklı olması gerektiğini belirterek, "Şirket de ülke de yönetseniz senaryo analizi yapmanız lazım. Kendinizi değişik senaryolara göre planlamanız lazım." diye konuştu.
Prof. Dr. Murat Üçer'e göre Türkiye iki ay sonra IMF'den borç istemek mecburiyetinde kalabilir.
"3 ay sonra herkes havalimanlarını doldurup restoranlara akın ederse ne mutlu bize." diyen Üçer, "Ancak ben idareci olsam bu senaryoyu almam, çünkü riskli ve geri tepebilir. Üç ayı bütün kaynaklarımı kullanarak geçireceğim, sonra nasıl olsa her şey güzel olacak demek bana doğru gelmiyor." dedi.
PARA BASARKEN ENFLASYONA DİKKAT!
Türkiye'nin kategorik olarak Uluslararası Para Fonu (IMF) kapısını kapatmasının doğru olmadığını ifade eden Üçer, "Parasal genişlemeye de dikkat etmek gerekiyor. Zira hem para basmak hem de faizleri düşük tutmak enflasyona baskıyı artırabilir." ifadelerini kullandı.
Murat Üçer, Sağlık Bakanlığı'nın salgına dair 7 hafta hesabına dikkati çekerek, Türkiye 'nin iki ay sonra ekonomiyle ilgili kritik kararlar almak zorunda kalacağını vurguladı.
[Samanyolu Haber] 20.4.2020
SAMANYOLUHABER- Koronavirüs salgınının Türkiye ekonomisine etkilerini, dolardaki yükselişi ve Amerika ile swap (dolar-TL takası) görüşmelerini yorumlayan Prof. Dr. Murat Üçer, Türkiye'nin döviz açığının günü birlik çözümlerle kapatılamayacak kadar yüksek seviyelerde olduğunu söyledi.
T24'te Barış Soydan'ın sorularını cevaplandıran iktisatçı Murat Üçer'e göre Amerikan Merkez Bankası'nın (Fed) swap (para takası) hattına Türkiye'yi dahil etmesi imkânsıza yakın.
"EN KÖTÜ SENARYOYA GÖRE HAZIRLIK YAPILMALI"
Üçer zayıf bir ihtimalle bile olsa Türkiye'nin swap hattına dahil edilmesi hâlinde gelecek doların krize etkisinin kısa süreli olacağını vurguladı: "Swap hattı tam derman olamayacak."
Üçer Türkiye'nin salgına dair sadece olumlu değil, olumsuz senaryolara da hazırlıklı olması gerektiğini belirterek, "Şirket de ülke de yönetseniz senaryo analizi yapmanız lazım. Kendinizi değişik senaryolara göre planlamanız lazım." diye konuştu.
Prof. Dr. Murat Üçer'e göre Türkiye iki ay sonra IMF'den borç istemek mecburiyetinde kalabilir.
"3 ay sonra herkes havalimanlarını doldurup restoranlara akın ederse ne mutlu bize." diyen Üçer, "Ancak ben idareci olsam bu senaryoyu almam, çünkü riskli ve geri tepebilir. Üç ayı bütün kaynaklarımı kullanarak geçireceğim, sonra nasıl olsa her şey güzel olacak demek bana doğru gelmiyor." dedi.
PARA BASARKEN ENFLASYONA DİKKAT!
Türkiye'nin kategorik olarak Uluslararası Para Fonu (IMF) kapısını kapatmasının doğru olmadığını ifade eden Üçer, "Parasal genişlemeye de dikkat etmek gerekiyor. Zira hem para basmak hem de faizleri düşük tutmak enflasyona baskıyı artırabilir." ifadelerini kullandı.
Murat Üçer, Sağlık Bakanlığı'nın salgına dair 7 hafta hesabına dikkati çekerek, Türkiye 'nin iki ay sonra ekonomiyle ilgili kritik kararlar almak zorunda kalacağını vurguladı.
[Samanyolu Haber] 20.4.2020
Virüs 27 gün vücutta kalabilir!
Sağlık Bakanlığı Koronavirüs Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. İlhami Çelik, yeni tip Koronavirüs'ün (Covid-19) vücutta 14 gün ila 27 gün arasında kalabileceğini söyledi.
Sağlık Bakanlığı Koronavirüs Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. İlhami Çelik, Koronavirüs tedbirleri kapsamında vatandaşların evde kalmalarının önemli olduğunu söyledi.
Çelik, Koronavirüs'ü yenen hastaların tekrar hastalanma riskine dair, "Koronavirüs'ü yenen insanların tekrar hastalanması çok zor bir ihtimal gözüküyor. Antikor oluşup oluşmadığını ölçmek için henüz teknik bir imkân bulunmuyor. Antikorun koruyucu durumu tam belirlenmiş değildir." dedi.
"Herkeste oluşuyor mu, onu da bilmiyoruz. Örneğin belirtisi geçenlerde antikor oluşmadığı kanaatindeyiz." diyen Çelik, "İstanbul'dan bildirilen bir vak'a vardı. Bizim de hastanede yaptığımız çalışmalar var. Hastanın birinin iyi olmaya gittiğini görüyoruz, ancak bunun için zaman gerekiyor. Bunu konuşmak için çok erken." dedi.
"27 GÜNE KADAR TEMKİNLİ OLMAKTA FAYDA VAR"
Koronavirüs tedavisi olduktan sonra bağışıklık sisteminin zayıflamayacağını belirten Çelik. "Bu hastalığı atlattıysa zaten bağışıklık sistemi normal düzeydedir, bu hastalığı yenmiştir, herhangi bir sıkıntı olamaz. Henüz böyle gösterilmiş bir delil de yok." ifadelerini kullandı.
Çelik, "Virüsün 14 gün yaşadığını biliyoruz; ama iyileşme süresi 3 ile 6 hafta sürüyor. Bununla ilgili çalışmalar var. 27 güne kadar söz edilen bir çalışma var. Net bir şey söyleyememekle beraber, virüsün 14 gün ila 27 gün kalabildiğini söyleyebiliriz. 27 güne kadar temkinli olmakta fayda var." diye konuştu.
"HAVALARIN ISINMASI İLE VİRÜS AZALABİLİR"
Havaların ısınmasının virüse etkisine değinen Çelik, "Havaların ısınması ile virüsün azalacağı yönünde bir kanaatim var. Afrika'da dışarıdan gelen vak'alar var. Orada bu dönemde salgın yapabilir. Bulaşması mümkün. Sıcak havada bunun pek mümkün olacağı kanaatinde değilim. Işıktan kolay etkilenirler ve ölürler." dedi.
"TEDBİRLİ VE SAKİN OLMAMIZ LÂZIM"
Prof. Dr. Çelik, maskenin hava almayacak şekilde takılması gerektiğine işaret ederek, "Kenarlardan ve alttan da hava almaması gerekiyor. Benim gördüğüm şeylerden birisi burnu açıkta bırakarak takan arkadaşlarımız var. Bunların olmaması gerekiyor." uyarısında bulundu.
Dağda, sokakta ve tepede dolaşan insanın yanında kimse yokken maske kullanmasına gerek olmadığını kaydeden Çelik, "Bu bir kimyasal gaz değil. Kimyasal gaz gibi havada olup bizi zehirleyecek bir şey gibi düşünmememiz lazım. Bu bizde takıntı hastalığına yol açar. Bu salgın bittiğinde maruz kalacağımız en önemli şey, takıntı hastalığıdır. Ondan korunmak istiyorsak tedbirli ve sakin olmamız lazım." dedi.
[Samanyolu Haber] 20.4.2020
Sağlık Bakanlığı Koronavirüs Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. İlhami Çelik, Koronavirüs tedbirleri kapsamında vatandaşların evde kalmalarının önemli olduğunu söyledi.
Çelik, Koronavirüs'ü yenen hastaların tekrar hastalanma riskine dair, "Koronavirüs'ü yenen insanların tekrar hastalanması çok zor bir ihtimal gözüküyor. Antikor oluşup oluşmadığını ölçmek için henüz teknik bir imkân bulunmuyor. Antikorun koruyucu durumu tam belirlenmiş değildir." dedi.
"Herkeste oluşuyor mu, onu da bilmiyoruz. Örneğin belirtisi geçenlerde antikor oluşmadığı kanaatindeyiz." diyen Çelik, "İstanbul'dan bildirilen bir vak'a vardı. Bizim de hastanede yaptığımız çalışmalar var. Hastanın birinin iyi olmaya gittiğini görüyoruz, ancak bunun için zaman gerekiyor. Bunu konuşmak için çok erken." dedi.
"27 GÜNE KADAR TEMKİNLİ OLMAKTA FAYDA VAR"
Koronavirüs tedavisi olduktan sonra bağışıklık sisteminin zayıflamayacağını belirten Çelik. "Bu hastalığı atlattıysa zaten bağışıklık sistemi normal düzeydedir, bu hastalığı yenmiştir, herhangi bir sıkıntı olamaz. Henüz böyle gösterilmiş bir delil de yok." ifadelerini kullandı.
Çelik, "Virüsün 14 gün yaşadığını biliyoruz; ama iyileşme süresi 3 ile 6 hafta sürüyor. Bununla ilgili çalışmalar var. 27 güne kadar söz edilen bir çalışma var. Net bir şey söyleyememekle beraber, virüsün 14 gün ila 27 gün kalabildiğini söyleyebiliriz. 27 güne kadar temkinli olmakta fayda var." diye konuştu.
"HAVALARIN ISINMASI İLE VİRÜS AZALABİLİR"
Havaların ısınmasının virüse etkisine değinen Çelik, "Havaların ısınması ile virüsün azalacağı yönünde bir kanaatim var. Afrika'da dışarıdan gelen vak'alar var. Orada bu dönemde salgın yapabilir. Bulaşması mümkün. Sıcak havada bunun pek mümkün olacağı kanaatinde değilim. Işıktan kolay etkilenirler ve ölürler." dedi.
"TEDBİRLİ VE SAKİN OLMAMIZ LÂZIM"
Prof. Dr. Çelik, maskenin hava almayacak şekilde takılması gerektiğine işaret ederek, "Kenarlardan ve alttan da hava almaması gerekiyor. Benim gördüğüm şeylerden birisi burnu açıkta bırakarak takan arkadaşlarımız var. Bunların olmaması gerekiyor." uyarısında bulundu.
Dağda, sokakta ve tepede dolaşan insanın yanında kimse yokken maske kullanmasına gerek olmadığını kaydeden Çelik, "Bu bir kimyasal gaz değil. Kimyasal gaz gibi havada olup bizi zehirleyecek bir şey gibi düşünmememiz lazım. Bu bizde takıntı hastalığına yol açar. Bu salgın bittiğinde maruz kalacağımız en önemli şey, takıntı hastalığıdır. Ondan korunmak istiyorsak tedbirli ve sakin olmamız lazım." dedi.
[Samanyolu Haber] 20.4.2020
Avrupa Ülkeleri zararlarını Çin'den isteyecek!
Dünyayı etkisi altına alan corona virüsü salgının başladığı Çin'e birçok ülke tepki göstermeye devam ediyor. Almanya, tüm dünyaya yayılarak 166 binden fazla kişinin ölümüne yol açan salgın nedeniyle oluşan kayıpların faturasını Çin'e kesti: 130 milyar euro...
Birçok ülke dünyayı etkisi altına alan corona virüsünün başladığı Çin’e “salgın ihmali” nedeniyle tazminat davası açmaya hazırlanıyor. Geçtiğimiz gün İngiltere’nin Pekin yönetimine gösterdiği tepkiye Almanya da eklendi.
Almanya, corona virüsü nedeniyle meydana gelen finansal kayıpların faturasını 130 milyar euro olarak Çin'e kesti.
KALEM KALEM HESAPLANDI
Faturada, turizmden gelir kaybı olarak 27 milyar euro, film endüstrisinin gelir kaybı olarak 7.2 milyar euro ve havayolları şirketi Lufthansa'nın gelir kaybı olarak da 50 milyar euro yer aldı.
Söz konusu faturanın kesilme nedenin ise Çin'in ‘küresel salgından sorumlu' olması olduğu belirtildi.
[Samanyolu Haber] 20.4.2020
Birçok ülke dünyayı etkisi altına alan corona virüsünün başladığı Çin’e “salgın ihmali” nedeniyle tazminat davası açmaya hazırlanıyor. Geçtiğimiz gün İngiltere’nin Pekin yönetimine gösterdiği tepkiye Almanya da eklendi.
Almanya, corona virüsü nedeniyle meydana gelen finansal kayıpların faturasını 130 milyar euro olarak Çin'e kesti.
KALEM KALEM HESAPLANDI
Faturada, turizmden gelir kaybı olarak 27 milyar euro, film endüstrisinin gelir kaybı olarak 7.2 milyar euro ve havayolları şirketi Lufthansa'nın gelir kaybı olarak da 50 milyar euro yer aldı.
Söz konusu faturanın kesilme nedenin ise Çin'in ‘küresel salgından sorumlu' olması olduğu belirtildi.
[Samanyolu Haber] 20.4.2020
Sabır [Mehmet Ali Şengül]
Pek çok müşkil sabırla çözülür. Kriz ve sıkıntılara, musîbet ve hastalıklara onunla karşı konulur. Onun için sabır; hem zirve insanların vasfı, hem de zirveleşme yolunda olanların güç kaynağıdır.
Şûra sûresi 43. âyette Cenâb-ı Hak, “Her kim dişini sıkarak sabreder ve kusurları affederse, işte onun bu hareketi, ancak büyüklere yaraşan örnek davranışlardandır.” buyurmaktadır.
Sabır; eza ve cefâlara, musîbetlere, ibâdetlerin zorluklarına dayanma ve sıkıntılara katlanmadır. O; rızây-ı ilâhiyi kazanmanın ve fazîletlere ermenin, öteler ötesi Firdevs-i Âlâ’ya ulaşabilmek için engelleri aşmada irâdenin zaferidir.
Sabır mevzuunda Hz. Üstad şöyle buyurur:
‘1- Taatte (Allah’a ve Rasülüllah’a, din-i mübîn-i İslâm’a itaatte) sabır,
2- Mâsiyette (günah işlememeye karşı) sabır,
3- Musîbette (maddî- manevî her türlü sıkıntılara karşı) sabır’
F.Gülen Hocaefendi ise;
‘4- Dünyânın câzibedar güzelliklerine karşı yol-yön değiştirmeden, (Şımarmadan, gurur ve kibir göstermeden, tevâzu ve mahviyet içinde) çizgiyi korumada sabır,
5- Zaman isteyen işlerde zamanın zorlamasına, çıldırtıcılığına karşı (hissi hareketlere girmeden, isyan edip baş kaldırmadan, nefis ve şeytana esir olmadan) sabır’ ilâvesinde bulunmaktadır.
Peygamber Efendimiz (sav), Sahabe Efendilerimiz (r.anhum), Ehlüllah, âlim ve hak dostları hayatları boyunca Kur’an’ın gösterdiği çizgide hareket etmiş ve sıkıntıların her çeşidini sabrın gücüyle göğüslemiş ve aşmışlardır.
Hz. Ömer (ra), ‘Ey Allah’ın Rasülü (sav)! Hz.Nuh (as), kavmine beddua etmiş, “Rabbim, yeryüzünde kafirlerden tek kişi bırakma!” demişti. Sen öyle demedin sabrettin, tahammül gösterdin, her türlü ezâ ve cefâya karşı, “Ya Rabbi! Kavmimi bağışla, onlar bilmiyorlar” dedin. Öyle yapmasa, bedduada bulunsa idin, ben ve benim gibiler bu gün burada bulunamaz, Cehennem’i boylardık’ demiş ve duygulanmıştı.
Hz.Habbab bin Eret (ra) gençti, fakirdi, köle idi, îmanla şereflenmişti. Müşrik birinin yanında demirci çırağı olarak çalışıyordu. Efendisi kadın, Habbab’ın îman etmesini bir türlü hazmedemiyordu. Onun için eziyet veriyor, vücudunu kızdırılmış demirle yakıyor, ‘îmanından vazgeç!’ diyordu.
Bir gün canı çok yanmış olacak ki, bağrını açıp Efendimiz’e (sav), vücudundaki yanıklarını gösterdi. (Kim bilir belki Habbab’dan daha çok acı duyup) üzülen Nebiler Sultanı Efendimiz (sav), “Ya Habbab! Sizden evvelki ümmetler içerisinde öyleleri vardır ki, diri diri açılmış çukurlara yatırılıyor, demir tırmıklarla etleri kemiklerinden ayrılıyor, ateşlere atılıyorlardı da, onlar sabrediyorlar ve yine de îmanlarından vazgeçmiyorlardı. Allah elbette bu dâvâyı tamamlayacak ve bütün dinlerden üstün kılacaktır. Öyle ki, hayvanına binip San’a’ hadremuta’a kadar tek başına giden bir kimse, Allah’dan başkasından korkmayacak, koyunları için de kurt saldırmasından başaka bir şeyden endişe duymayacaktır. Fakat siz acele ediyorsunuz!” müjdesini verdikten sonra, “bu kadarcık sıkıntılar karşısında îmanından pişmanlığını mı bana anlatmak istiyorsun” (Üstü’l-Gabe) buyuruyordu.
Hz.Habbab, daha sonra ‘keşke sabretseydim de, hâlimi Rasulullah’a arz edip O’nu üzmeseydim diyecekt. Ne kadar pişmanlık duydu Allah bilir.
Yâsir ailesinin başına gelmeyen kalmamıştı. Onlar ölüm tuzaklarında kıvranırken, Efendimiz’in (sav) elinden bir şey gelmiyordu. Sadece yanlarından geçiyor, teselli adına ancak, “Sabren yâ Âle Yasir, sabren yâ âle Yasir! Sizin mükâfatınız Cennet’dir” (İbn-i Hişam) diyebiliyordu.
Bakara sûresi 45. âyette Cenâb-ı Hak, “Sabır göstererek, namazı vesîle ederek Allah’tan yardım dileyin! Gerçi bu çok zor bir iştir, fakat içi saygı ile ürperenlere değil.”
Ve Âl-i İmran sûresi 200. âyette de, “Ey iman edenler! Sabredin! Sabır yarışında düşmanlarınızı geçin! Cihad için dâima hazırlıklı ve uyanık bulunun! Ve Allah’a karşı gelmekten sakının ki felah bulup başarıya eresiniz.” buyurmaktadır.
“......(Habibim) O halde onların söylediklerine sabret!“ (Taha sûresi -130
“ ......Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal sûresi - 66)
“(Habibim) Sabret! Senin sabrın da ancak Allah’ın yardımı iledir. Kafirlerin yüz çevirmelerinden mahzun olma, yaptıkları hilelerden dolayı da telaş edip darlanma!” (Nahl süresi -127)
“ ......’ Allah bana yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben yalnız O’na dayanır, O’na güvenirim. Çünkü O, büyük Arş’ın, muazzam hükümranlığın Sâhibidir.” (Tövbe sûresi -129)
“(Habibim) o halde sabret! Çünkü Allah’ın vadi kesindir.......” (Rum sûresi-60)
“(Habibim) O halde sen, müşriklerin eziyetlerine güzelce sabret! Çünkü azabın inmesi yaklaşmaktadır.” (Mearic sûresi -5)
Efendimiz’in (sav) sabırla alâkalı beyanları ise şöyledir:
“ Sabır, imanın yarısıdır.” (İbn-i Hacer)
“ Sabır, aydınlıktır.” (Müslim, Tirmiz’i, Nesai, İbn-i Hacer)
“ Hiç kimseye sabırdan daha güzel ve daha büyük bir hediye verilmemiştir.” (Buhari, Müslim, Tirmizi)
“ Sabır kurtuluşun anahtarıdır.” (Aclûni, Keşfu’l-hafa)
“ Sabır, cennet hazinelerinden bir hazinedir.” (Aclûni)
Efendimiz (sav); beşerin bunalımının zirvede olduğu bir dönemde, sürekli problem üreten bir toplum içinde neş’et etmiş olmasına rağmen, hiç bir intizam ve istikrârın bulunmadığı bir toplumdan, her biri bir toplumu aydınlatacak seçkin fertler yetiştirmiştir.
Bugün dünyânın bir çok yerinde, sâdece Allah’a îmanından ve İslâm’ı temsilinden dolayı, tarihte olanları, yapılanları aratmayacak kadar korkunç işkenceler, zulümler, maddî-mânevî baskılar irtikap edilmektedir.
Mü’minler; îmanlarının gereği bütün bu yapılanlara mukabil, “Tevekkeltü Alallah” deyip sabrederek, fitne ve fesada karşı mukâbelede bulunmadan, sokağa dökülmeden, hukûkî haklarını meşrû yollarla aramakta, Allah’a dayanıp güvenmekte, olup bitenleri Rabb’ül Alemin’e havâle etmektedirler.
Mü’min ümitli olur. Ümit îmanla beslenir. Sabır da, îmana güç katar. Sabır zordur, acıdır ama, neticesi güzel ve meyvesi tatlıdır. Demek ki her varoluş, "sabır" dikenini yutmaktan geçiyor.
Evet bu dünyânın âhireti de var. Âdil-i Mutlak Allah, mazlumun hakkını kimsede bırakmaz. -İnşâllah- Dünyada ağlayanları, âhirette güldürür.
[Mehmet Ali Şengül] 20.4.2020 [Samanyolu Haber]
Şûra sûresi 43. âyette Cenâb-ı Hak, “Her kim dişini sıkarak sabreder ve kusurları affederse, işte onun bu hareketi, ancak büyüklere yaraşan örnek davranışlardandır.” buyurmaktadır.
Sabır; eza ve cefâlara, musîbetlere, ibâdetlerin zorluklarına dayanma ve sıkıntılara katlanmadır. O; rızây-ı ilâhiyi kazanmanın ve fazîletlere ermenin, öteler ötesi Firdevs-i Âlâ’ya ulaşabilmek için engelleri aşmada irâdenin zaferidir.
Sabır mevzuunda Hz. Üstad şöyle buyurur:
‘1- Taatte (Allah’a ve Rasülüllah’a, din-i mübîn-i İslâm’a itaatte) sabır,
2- Mâsiyette (günah işlememeye karşı) sabır,
3- Musîbette (maddî- manevî her türlü sıkıntılara karşı) sabır’
F.Gülen Hocaefendi ise;
‘4- Dünyânın câzibedar güzelliklerine karşı yol-yön değiştirmeden, (Şımarmadan, gurur ve kibir göstermeden, tevâzu ve mahviyet içinde) çizgiyi korumada sabır,
5- Zaman isteyen işlerde zamanın zorlamasına, çıldırtıcılığına karşı (hissi hareketlere girmeden, isyan edip baş kaldırmadan, nefis ve şeytana esir olmadan) sabır’ ilâvesinde bulunmaktadır.
Peygamber Efendimiz (sav), Sahabe Efendilerimiz (r.anhum), Ehlüllah, âlim ve hak dostları hayatları boyunca Kur’an’ın gösterdiği çizgide hareket etmiş ve sıkıntıların her çeşidini sabrın gücüyle göğüslemiş ve aşmışlardır.
Hz. Ömer (ra), ‘Ey Allah’ın Rasülü (sav)! Hz.Nuh (as), kavmine beddua etmiş, “Rabbim, yeryüzünde kafirlerden tek kişi bırakma!” demişti. Sen öyle demedin sabrettin, tahammül gösterdin, her türlü ezâ ve cefâya karşı, “Ya Rabbi! Kavmimi bağışla, onlar bilmiyorlar” dedin. Öyle yapmasa, bedduada bulunsa idin, ben ve benim gibiler bu gün burada bulunamaz, Cehennem’i boylardık’ demiş ve duygulanmıştı.
Hz.Habbab bin Eret (ra) gençti, fakirdi, köle idi, îmanla şereflenmişti. Müşrik birinin yanında demirci çırağı olarak çalışıyordu. Efendisi kadın, Habbab’ın îman etmesini bir türlü hazmedemiyordu. Onun için eziyet veriyor, vücudunu kızdırılmış demirle yakıyor, ‘îmanından vazgeç!’ diyordu.
Bir gün canı çok yanmış olacak ki, bağrını açıp Efendimiz’e (sav), vücudundaki yanıklarını gösterdi. (Kim bilir belki Habbab’dan daha çok acı duyup) üzülen Nebiler Sultanı Efendimiz (sav), “Ya Habbab! Sizden evvelki ümmetler içerisinde öyleleri vardır ki, diri diri açılmış çukurlara yatırılıyor, demir tırmıklarla etleri kemiklerinden ayrılıyor, ateşlere atılıyorlardı da, onlar sabrediyorlar ve yine de îmanlarından vazgeçmiyorlardı. Allah elbette bu dâvâyı tamamlayacak ve bütün dinlerden üstün kılacaktır. Öyle ki, hayvanına binip San’a’ hadremuta’a kadar tek başına giden bir kimse, Allah’dan başkasından korkmayacak, koyunları için de kurt saldırmasından başaka bir şeyden endişe duymayacaktır. Fakat siz acele ediyorsunuz!” müjdesini verdikten sonra, “bu kadarcık sıkıntılar karşısında îmanından pişmanlığını mı bana anlatmak istiyorsun” (Üstü’l-Gabe) buyuruyordu.
Hz.Habbab, daha sonra ‘keşke sabretseydim de, hâlimi Rasulullah’a arz edip O’nu üzmeseydim diyecekt. Ne kadar pişmanlık duydu Allah bilir.
Yâsir ailesinin başına gelmeyen kalmamıştı. Onlar ölüm tuzaklarında kıvranırken, Efendimiz’in (sav) elinden bir şey gelmiyordu. Sadece yanlarından geçiyor, teselli adına ancak, “Sabren yâ Âle Yasir, sabren yâ âle Yasir! Sizin mükâfatınız Cennet’dir” (İbn-i Hişam) diyebiliyordu.
Bakara sûresi 45. âyette Cenâb-ı Hak, “Sabır göstererek, namazı vesîle ederek Allah’tan yardım dileyin! Gerçi bu çok zor bir iştir, fakat içi saygı ile ürperenlere değil.”
Ve Âl-i İmran sûresi 200. âyette de, “Ey iman edenler! Sabredin! Sabır yarışında düşmanlarınızı geçin! Cihad için dâima hazırlıklı ve uyanık bulunun! Ve Allah’a karşı gelmekten sakının ki felah bulup başarıya eresiniz.” buyurmaktadır.
“......(Habibim) O halde onların söylediklerine sabret!“ (Taha sûresi -130
“ ......Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal sûresi - 66)
“(Habibim) Sabret! Senin sabrın da ancak Allah’ın yardımı iledir. Kafirlerin yüz çevirmelerinden mahzun olma, yaptıkları hilelerden dolayı da telaş edip darlanma!” (Nahl süresi -127)
“ ......’ Allah bana yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben yalnız O’na dayanır, O’na güvenirim. Çünkü O, büyük Arş’ın, muazzam hükümranlığın Sâhibidir.” (Tövbe sûresi -129)
“(Habibim) o halde sabret! Çünkü Allah’ın vadi kesindir.......” (Rum sûresi-60)
“(Habibim) O halde sen, müşriklerin eziyetlerine güzelce sabret! Çünkü azabın inmesi yaklaşmaktadır.” (Mearic sûresi -5)
Efendimiz’in (sav) sabırla alâkalı beyanları ise şöyledir:
“ Sabır, imanın yarısıdır.” (İbn-i Hacer)
“ Sabır, aydınlıktır.” (Müslim, Tirmiz’i, Nesai, İbn-i Hacer)
“ Hiç kimseye sabırdan daha güzel ve daha büyük bir hediye verilmemiştir.” (Buhari, Müslim, Tirmizi)
“ Sabır kurtuluşun anahtarıdır.” (Aclûni, Keşfu’l-hafa)
“ Sabır, cennet hazinelerinden bir hazinedir.” (Aclûni)
Efendimiz (sav); beşerin bunalımının zirvede olduğu bir dönemde, sürekli problem üreten bir toplum içinde neş’et etmiş olmasına rağmen, hiç bir intizam ve istikrârın bulunmadığı bir toplumdan, her biri bir toplumu aydınlatacak seçkin fertler yetiştirmiştir.
Bugün dünyânın bir çok yerinde, sâdece Allah’a îmanından ve İslâm’ı temsilinden dolayı, tarihte olanları, yapılanları aratmayacak kadar korkunç işkenceler, zulümler, maddî-mânevî baskılar irtikap edilmektedir.
Mü’minler; îmanlarının gereği bütün bu yapılanlara mukabil, “Tevekkeltü Alallah” deyip sabrederek, fitne ve fesada karşı mukâbelede bulunmadan, sokağa dökülmeden, hukûkî haklarını meşrû yollarla aramakta, Allah’a dayanıp güvenmekte, olup bitenleri Rabb’ül Alemin’e havâle etmektedirler.
Mü’min ümitli olur. Ümit îmanla beslenir. Sabır da, îmana güç katar. Sabır zordur, acıdır ama, neticesi güzel ve meyvesi tatlıdır. Demek ki her varoluş, "sabır" dikenini yutmaktan geçiyor.
Evet bu dünyânın âhireti de var. Âdil-i Mutlak Allah, mazlumun hakkını kimsede bırakmaz. -İnşâllah- Dünyada ağlayanları, âhirette güldürür.
[Mehmet Ali Şengül] 20.4.2020 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Mehmet Ali Şengül
Niçin Böyle Parça Parça... [Abdullah Aymaz]
Not: Senelerce aldığım notları büyük defterlere hep parça parça yazmıştım. Bunlar tek başına bir yazı konusu olamadığı için parça parça yazmayı düşünüyorum. Yoksa çok önemli hususlar zâyi olup gidecek. Kusura bakmayın…
Yaşayıp Örnek Olalım Yeter
Bizim hanım anlattı: “Burada (Almanya’da) yaşlı bir hanım var. Tahsil yapmış gibi biri değil ama İslamî kültür ve yaşayışı içine sindirmiş bir hanımefendi. Bu güzel haliyle bir çok hanımın ihtidasına vesile olmuş. Bir tanesinin hikayesini şöyle anlattı: ‘Bir komşum vardı. Bir kız ve bir oğlan çocuğunu evlatlık almış. O çocuklara hep iyi davranıyor ve ikramlarda bulunuyordum. Onları evlatlık alan hanım bir gün yolculuğa, seyahate çıkarken, bu evlatlıklarını bana emanet edip gitti. Onlara evladım gibi baktım; yedirdim, içirdim. Bu komşu hanım seyahatten döndükten sonra bana: ‘Hiçbir karşılık ve menfaat beklemeden, hiçbir ücret düşünmeden bu kadar fedâkârlıkları niçin yapıyorsun? diye sordu. Ben dedim ki: ‘Bizim dinimize göre, MİSAFİR KISMETİYLE GELİR… Onun yiyeceğini Allah verir. Hatta bereketlendirip fazlasını da ihsan eder.” O, ‘Hakikaten sizin dininiz böyle mi söylüyor?’ dedi. ‘Evet’ dedim. ‘Ne güzel bir dinmiş!..’ dedi…
Hurma Ve Güney Kore Âdeti
Avukat Victor Pfaff anlattı: “Oğlum, Güney Koreli bir kızla evlendi. Güney Korelilerin enteresan bir âdeti var. düğünde gelinin kucağına kayınpeder ve kayın valideler HURMA atıyorlar. Hem çocukları hem de bereket vesilesi olsun diye.”
Ben de kendisine Kur’an’dan ve Hadislerden Hz. Meryem ve HURMA meselesiyle ilgili hususları arzettim. Doğumda hurmanın doğumu kolaylaştırdığını ve annenin sütünü artırdığını söyledim.
Sakın Bunu Başkalarına Anlatma
Çölde devesine yiyecek ve içeceklerini yükleyip yolculuğa çıkan bir adam, çölün ortasında bir gencin “Su! Su!” diye inlediğini görünce, devesinden inmiş ve kendi suyundan ona su vermiş. Genç suyu içtikten sonra adamı itip kaktıktan sonra deveye atlamış kaçmış… Kaçarken adam onun arkasından “Sakın, bunu başkalarına anlatma!..’ diye bağırmış… Bu söz gence tesir etmiş. Acaba bana ne demek istedi?” diye düşünmeye başlamış. Bu merakla deveyi çevirip adamın yanına gelmiş ve “Sen normalde, bana bağırıp çağıracağına, küfredip hakaretler yağdıracağına ‘Sakın bunu başkalarına anlatma!’ dedin. Niye böyle söyledin? Anlatırsam ne olur ki?” demiş. Adam, “Eğer anlatırsan, bir daha hiç kimse, çölde susuzluktan ölmekte olan kimselere su vermez ve; “Ya elimden herşeyimi alıp beni soyarsa, ne yaparım.’ der ve oradan geçip gider. Sen böylece pek çok hayırlara mâni olmuş, şerlerin ve ölümlerin meydana gelmesine sebep olmuş olursun.” demiş. Bu söz karşısında genç insafa gelip adama devesini teslim etmiş.
Bana Onu Gösterdiler
Değerli bir kardeşimiz anlattı: “Seneler önce Viyana’da kahveleri dolaşıp Kurbanı anlatıyorduk. Namaz için bir Diyanet Camiine gittik. İmam, namazdan sonra bize niye cemaate yetişemediğimizi sordu. Biz hizmeti ve Kurban meselesini anlatınca, bizi imam odasına çağırdı. Birer çay ikram etti. Sonra da gördüğü bir rüyayı anlattı: “Efendimizi (S.A.S.) görmek istiyordum. Onun için Faslı / Tunuslu Şâzili tarikatından bir imamı tavsiye ettiler. Gittim, bana bir dua verdi. Akşamdan sabaha kadar okuyacağım sayıyı da söyledi. Başladım okumaya… Geç vakit uyuyup kalmışım. Rüyada müceddit diye bana Fethullah hocayı gösterdiler. Ben uyandım. ‘Yok ya… Müceddit kim, o kim?’ deyip gülüp geçtim. Öbür gün tekrar aynı rüyayı gördüm. Bana ‘Sen niçin dikkate almaz güler geçersin? Biz seninle oynamıyor ve eğlenmiyoruz?’ diyerek ciddi bir ikazda bulundular.”
“Sonra kendisiyle görüşünce bunu anlattım. Hocaefendi: ‘Hayır! O, şahs-ı manevîdir, cemaatle ilgilidir. Şahıslarla alâkası yok. Ama imam, demek ki, insaf sahibiymiş ki, sizlere anlatmış.’ dedi.
Şeyh Enflasyonu
Gerçekten mürşid olan şeyhine, bir müridi gelip: “Efendim, artık ben de şeyh oldum. Bana biraz mürid gönderir misin?’ diyor. Şeyh Efendi ise ‘Evladım eğer şeyh lâzımsa, istediğin kadar göndereyim ama hiç mürid kalmadı. Çünkü müridlerin hepsi, senin gibi kendi kendilerine şeyh olduklarını ilan etmişler!..” diyor.
Babalık Hakkı
Bir baba, artık büyüyüp delikanlı olmuş oğlunu parka götürüp bir ağacı gösterip ‘Bu ne?” diye sormuş. Oğlu “Ağaç” demiş. Tekrar, tekrar aynı soruyu sorup durmuş. Oğlu, “Baba! Sen daha kaç defa soracaksın?” deyince, babası “Oğlum hatırlıyor musun? Seninle çocukken buraya gelmiştik, bana 30-40 defa “Baba, bu nedir? Diye sordun ben hiç bıkmadan hep ağaç, ağaç, dedim. Ama sen üç-dört defada hemen “Of be baba!...” demeye başladın… Anneye, babaya of denilmeyeceğini bilen ve hatırlayan oğul “Baba haklısın ama… Ben o zaman çocuktum. Sen çocuk değilsin… Kusura bakma.” demiş…
Ümit Şiken (Kıran) Değil
Hz. İsa Aleyhisselam, “Tesellici gelecek!” diye Peygamber Efendimizin (S.A.S.) geleceğini müjdeliyor. Biz de teselli ve moral kaynağı olmaya çalışmalıyız… Ümit şiken olmayalım, ümit diken olalım. Hem de ÜMİDİ, bir ÂBİDE GİBİ DİKEN…
[Abdullah Aymaz] 20.4.2020 [Samanyolu Haber]
Yaşayıp Örnek Olalım Yeter
Bizim hanım anlattı: “Burada (Almanya’da) yaşlı bir hanım var. Tahsil yapmış gibi biri değil ama İslamî kültür ve yaşayışı içine sindirmiş bir hanımefendi. Bu güzel haliyle bir çok hanımın ihtidasına vesile olmuş. Bir tanesinin hikayesini şöyle anlattı: ‘Bir komşum vardı. Bir kız ve bir oğlan çocuğunu evlatlık almış. O çocuklara hep iyi davranıyor ve ikramlarda bulunuyordum. Onları evlatlık alan hanım bir gün yolculuğa, seyahate çıkarken, bu evlatlıklarını bana emanet edip gitti. Onlara evladım gibi baktım; yedirdim, içirdim. Bu komşu hanım seyahatten döndükten sonra bana: ‘Hiçbir karşılık ve menfaat beklemeden, hiçbir ücret düşünmeden bu kadar fedâkârlıkları niçin yapıyorsun? diye sordu. Ben dedim ki: ‘Bizim dinimize göre, MİSAFİR KISMETİYLE GELİR… Onun yiyeceğini Allah verir. Hatta bereketlendirip fazlasını da ihsan eder.” O, ‘Hakikaten sizin dininiz böyle mi söylüyor?’ dedi. ‘Evet’ dedim. ‘Ne güzel bir dinmiş!..’ dedi…
Hurma Ve Güney Kore Âdeti
Avukat Victor Pfaff anlattı: “Oğlum, Güney Koreli bir kızla evlendi. Güney Korelilerin enteresan bir âdeti var. düğünde gelinin kucağına kayınpeder ve kayın valideler HURMA atıyorlar. Hem çocukları hem de bereket vesilesi olsun diye.”
Ben de kendisine Kur’an’dan ve Hadislerden Hz. Meryem ve HURMA meselesiyle ilgili hususları arzettim. Doğumda hurmanın doğumu kolaylaştırdığını ve annenin sütünü artırdığını söyledim.
Sakın Bunu Başkalarına Anlatma
Çölde devesine yiyecek ve içeceklerini yükleyip yolculuğa çıkan bir adam, çölün ortasında bir gencin “Su! Su!” diye inlediğini görünce, devesinden inmiş ve kendi suyundan ona su vermiş. Genç suyu içtikten sonra adamı itip kaktıktan sonra deveye atlamış kaçmış… Kaçarken adam onun arkasından “Sakın, bunu başkalarına anlatma!..’ diye bağırmış… Bu söz gence tesir etmiş. Acaba bana ne demek istedi?” diye düşünmeye başlamış. Bu merakla deveyi çevirip adamın yanına gelmiş ve “Sen normalde, bana bağırıp çağıracağına, küfredip hakaretler yağdıracağına ‘Sakın bunu başkalarına anlatma!’ dedin. Niye böyle söyledin? Anlatırsam ne olur ki?” demiş. Adam, “Eğer anlatırsan, bir daha hiç kimse, çölde susuzluktan ölmekte olan kimselere su vermez ve; “Ya elimden herşeyimi alıp beni soyarsa, ne yaparım.’ der ve oradan geçip gider. Sen böylece pek çok hayırlara mâni olmuş, şerlerin ve ölümlerin meydana gelmesine sebep olmuş olursun.” demiş. Bu söz karşısında genç insafa gelip adama devesini teslim etmiş.
Bana Onu Gösterdiler
Değerli bir kardeşimiz anlattı: “Seneler önce Viyana’da kahveleri dolaşıp Kurbanı anlatıyorduk. Namaz için bir Diyanet Camiine gittik. İmam, namazdan sonra bize niye cemaate yetişemediğimizi sordu. Biz hizmeti ve Kurban meselesini anlatınca, bizi imam odasına çağırdı. Birer çay ikram etti. Sonra da gördüğü bir rüyayı anlattı: “Efendimizi (S.A.S.) görmek istiyordum. Onun için Faslı / Tunuslu Şâzili tarikatından bir imamı tavsiye ettiler. Gittim, bana bir dua verdi. Akşamdan sabaha kadar okuyacağım sayıyı da söyledi. Başladım okumaya… Geç vakit uyuyup kalmışım. Rüyada müceddit diye bana Fethullah hocayı gösterdiler. Ben uyandım. ‘Yok ya… Müceddit kim, o kim?’ deyip gülüp geçtim. Öbür gün tekrar aynı rüyayı gördüm. Bana ‘Sen niçin dikkate almaz güler geçersin? Biz seninle oynamıyor ve eğlenmiyoruz?’ diyerek ciddi bir ikazda bulundular.”
“Sonra kendisiyle görüşünce bunu anlattım. Hocaefendi: ‘Hayır! O, şahs-ı manevîdir, cemaatle ilgilidir. Şahıslarla alâkası yok. Ama imam, demek ki, insaf sahibiymiş ki, sizlere anlatmış.’ dedi.
Şeyh Enflasyonu
Gerçekten mürşid olan şeyhine, bir müridi gelip: “Efendim, artık ben de şeyh oldum. Bana biraz mürid gönderir misin?’ diyor. Şeyh Efendi ise ‘Evladım eğer şeyh lâzımsa, istediğin kadar göndereyim ama hiç mürid kalmadı. Çünkü müridlerin hepsi, senin gibi kendi kendilerine şeyh olduklarını ilan etmişler!..” diyor.
Babalık Hakkı
Bir baba, artık büyüyüp delikanlı olmuş oğlunu parka götürüp bir ağacı gösterip ‘Bu ne?” diye sormuş. Oğlu “Ağaç” demiş. Tekrar, tekrar aynı soruyu sorup durmuş. Oğlu, “Baba! Sen daha kaç defa soracaksın?” deyince, babası “Oğlum hatırlıyor musun? Seninle çocukken buraya gelmiştik, bana 30-40 defa “Baba, bu nedir? Diye sordun ben hiç bıkmadan hep ağaç, ağaç, dedim. Ama sen üç-dört defada hemen “Of be baba!...” demeye başladın… Anneye, babaya of denilmeyeceğini bilen ve hatırlayan oğul “Baba haklısın ama… Ben o zaman çocuktum. Sen çocuk değilsin… Kusura bakma.” demiş…
Ümit Şiken (Kıran) Değil
Hz. İsa Aleyhisselam, “Tesellici gelecek!” diye Peygamber Efendimizin (S.A.S.) geleceğini müjdeliyor. Biz de teselli ve moral kaynağı olmaya çalışmalıyız… Ümit şiken olmayalım, ümit diken olalım. Hem de ÜMİDİ, bir ÂBİDE GİBİ DİKEN…
[Abdullah Aymaz] 20.4.2020 [Samanyolu Haber]
Önce Bıyıklarını Kesmeliydi! [Kadir Gürcan]
Geçen hafta Pazar günü, İçişleri Bakanı'nın lisedeki kırılgan aşk acemiliklerini andıran komik istifa girişimini duyduğumda, haftalık yazımı yazmış ve sayfa editörüne çoktan göndermiştim. Hala yayınlanmadığı için değiştirme imkanım vardı. Türkiye'de bir kaç saat içinde başlayıp biten istifayı umursamadığım için yazıyı değiştirme ve gündemi yakalama telaşına da düşmedim. İyi de etmişim! Beceriksiz siyasetçilerin özgül ağırlıklarını test etmek için fazla aceleci olmaya gerek yok.
Havadan nem kapan piyasalar bile böylesi bir istifayı umursamadı. Sayın Bakan'ın piyasa değeri işte bu kadar. Biraz ağır ama, iktidara bağlı siyasetçiler, gavur parasıyla bile beş para etmiyorlar. Amerikan Dolar'ı, kutuplardaki Penguenlerin hapşırmasından etkileniyor, İçişleri Bakanı'nın istifasına burun kıvırıyor. Çok acı! Bunu benden duymuş olmayın.
Sayın İçişleri Bakanı, mevcut siyasi hayatın en renksiz tiplerinden birisi olduğu için, ironi ve espri gibi ucuz malzemenin ötesinde bir şey üretme becerisine sahip değil. Sadece bu açıdan bile Saray Kabinesinde bulunmalı. Komik istifa girişiminden sonra, eğim kazandırdığı tek şey siyasi hayatının katlanılmayacak kadar banallaşması olacak. İstifası kabul edilseydi, bundan sonraki yazı tecrübelerimizde, mizah ve espri teşnisinde önemli bir eksiklik olacaktı. Sahnenin dışına düşmüş döküntülerle uğraşmama gibi bir prensibimizi açık edelim. Korktuğumuz olmadı. Bizimki de iş mi hani? Koyun can derdinde, kasap et!
Hafta başındaki değerlendirmelerin tamamı, samimiyetsiz ve abartılıydı. Bakanı siyaset adamı sayan Saray Beslemelerinden tutun da, “İçişleri Bakanı yerini sağlamlaştırdı!” rüşvetlerini bonkörce kullanan Saray soytarılarına kadar uzanan geniş bir daire. Onlar, her durumda Saray'ın galibiyetini ilan etmek üzere programlanmışlardı. Koltuk değneği milliyetçi genel başkan bile duruma sahip çıktı. Bundan ötesi var mı?
Aslında İçişleri Bakanı'nın suyu, İstanbul Belediye Başkanlığı için yapılan iki seçimden sonra ısınmaya başlamıştı. Saray'ın mayınları patlatması için verdiği görevlerin hiçbirisinde başarılı olamadı. Çiçeği burnunda İBB Başkanının, bir değil iki kez, hem Saray hem de iktidarı kaldırıp yere vurmasından sonraki gelişmeler, Sayın Bakan'ın siyasi hayatındaki en kötü günler olarak anılacak.
İstanbul'un kaybedilmesinden sonra, iktidara olan güven endeksi Türk Lirasına paralel olarak her gün değer kaybetti. Saray'ın aldığı derin yaranın tedavisi için üretilen yakılar tutmadı. Yirmi yıldır iktidara ait belediye başkanları elinde yaşanmaz hale gelen İstanbul'un günahını daha bir yılı bile dolmamış genç başkanın sırtına yüklemek ve bunun için başkanın yetkilerini tırpanlamak, Saray'ın emireri haline gelmiş bir İçişleri Bakanı'nın işi olmamalıydı. Ama öyle oldu.
Medyanın maaşlıları da, Belediye Başkanı-İçişleri Bakanı arasındaki ağız dalaşına benzin dökmek için birbirleriyle yarışmayı gazetecilik sayıyorlar. Saray'ın memnuniyeti her şeyden önemli. Sayın Bakan'a sahip çıkanların durumu “Tencere dibin kara...” çizgisini aşmıyor. İstifa sonrasında verilen tepkilerin, Bakan için değil, Sayın Cumhurbaşkanı'nın siyasi bir başarısı olarak öne çıkıp, ertesi gün unutulması da bu yüzden. Davulcu öksürüğü gibi kim vurduya gitti.
Trump'ın 2016 seçimlerinde, bir süre kampanya sorumluluğu yapan Paul Manafort ilginç bir tip. Başkan Trump'ın çevresindeki en kirli isimlerden birisi olan Roger Stone'ın da eski ortağı ve arkadaşı. Manafort'u, Trump'ın yanına sokan da o. Şu an aynı hücreyi paylaşıp paylaşmadıklarını bilmiyorum ama, bu iki kafadar aynı suçtan hapis yatıyorlar.
“Ölmüş merkebini satmak isteyenler, eşinden kurtulmanın yollarını arayanlar ya da vergi kaçırmak isteyenler Paul Manafort'u bulsun!” sözü Washington'da oldukça yaygınmış. Geçen yılki bir yazımda, Manafort'un bu özelliğinden dolayı “Kayserili olabilir!” demiştim. Yanılmışım. İtalyan asıllı imiş.
Manafort'un Washington bağlantıları, ona dünya çapında geniş bir network'ün yollarını açmış. Karıştığı işlerdeki kara ve kirli paradan herkesin haberi var. Siyasi entrikaların duayeni olan Manafort için dış dünyayı ikna etmek zor olmasa gerek ama, ailesini ikna konusunda o kadar başarılı olamamış. Hatta kızları dahi babalarının hukuki ve ahlaki bu gidişatından şikayetçi olunca, kızı Andrea, medyaya düşen bir mesajında, diğer kardeşini, “Aptallık etme. Sahip olduğumuz servet kirli ve kanlı!” diye teselli etmiş. Herhalde bir baba için, çocuklarında oluşturmak istemeyeceği imaj bu olmalı.
Sayın İçişleri Bakanı ile, saç özürlü olmak ve Saray hatırına bıraktığı bıyığı haricinde ortak hiç bir benzerliğimiz yok. İstanbul Belediye Başkanı'nı rahatsız etsin diye eline verilen mermileri, istifa ediyor görünerek kendi kafasına sıktı. Saray tetikçilerinin dolduruşuna gelmese iyi olur. Bugünler hatırlandığında kendi yakınlarından, kötü bir oyunun ucuz ve harcanabilir bir piyonu olduğunu duymak çok daha yıkıcı olabilir.
Sayın Bakan, istifa diye ortaya atılacağına önce bıyıklarını keserek işi ağırdan alsaydı, belki daha fazla ses getirirdi. İstanbul Belediye Başkanı'nı küçük görüyor ama, onun Saray ve İktidar'a attığı döner tekmenin açtığı derin çatlağın kanaması durdurulamıyor. Nasihat da dinlemiyorlar be birader!
[Kadir Gürcan] 20.4.2020 [Samanyolu Haber]
Havadan nem kapan piyasalar bile böylesi bir istifayı umursamadı. Sayın Bakan'ın piyasa değeri işte bu kadar. Biraz ağır ama, iktidara bağlı siyasetçiler, gavur parasıyla bile beş para etmiyorlar. Amerikan Dolar'ı, kutuplardaki Penguenlerin hapşırmasından etkileniyor, İçişleri Bakanı'nın istifasına burun kıvırıyor. Çok acı! Bunu benden duymuş olmayın.
Sayın İçişleri Bakanı, mevcut siyasi hayatın en renksiz tiplerinden birisi olduğu için, ironi ve espri gibi ucuz malzemenin ötesinde bir şey üretme becerisine sahip değil. Sadece bu açıdan bile Saray Kabinesinde bulunmalı. Komik istifa girişiminden sonra, eğim kazandırdığı tek şey siyasi hayatının katlanılmayacak kadar banallaşması olacak. İstifası kabul edilseydi, bundan sonraki yazı tecrübelerimizde, mizah ve espri teşnisinde önemli bir eksiklik olacaktı. Sahnenin dışına düşmüş döküntülerle uğraşmama gibi bir prensibimizi açık edelim. Korktuğumuz olmadı. Bizimki de iş mi hani? Koyun can derdinde, kasap et!
Hafta başındaki değerlendirmelerin tamamı, samimiyetsiz ve abartılıydı. Bakanı siyaset adamı sayan Saray Beslemelerinden tutun da, “İçişleri Bakanı yerini sağlamlaştırdı!” rüşvetlerini bonkörce kullanan Saray soytarılarına kadar uzanan geniş bir daire. Onlar, her durumda Saray'ın galibiyetini ilan etmek üzere programlanmışlardı. Koltuk değneği milliyetçi genel başkan bile duruma sahip çıktı. Bundan ötesi var mı?
Aslında İçişleri Bakanı'nın suyu, İstanbul Belediye Başkanlığı için yapılan iki seçimden sonra ısınmaya başlamıştı. Saray'ın mayınları patlatması için verdiği görevlerin hiçbirisinde başarılı olamadı. Çiçeği burnunda İBB Başkanının, bir değil iki kez, hem Saray hem de iktidarı kaldırıp yere vurmasından sonraki gelişmeler, Sayın Bakan'ın siyasi hayatındaki en kötü günler olarak anılacak.
İstanbul'un kaybedilmesinden sonra, iktidara olan güven endeksi Türk Lirasına paralel olarak her gün değer kaybetti. Saray'ın aldığı derin yaranın tedavisi için üretilen yakılar tutmadı. Yirmi yıldır iktidara ait belediye başkanları elinde yaşanmaz hale gelen İstanbul'un günahını daha bir yılı bile dolmamış genç başkanın sırtına yüklemek ve bunun için başkanın yetkilerini tırpanlamak, Saray'ın emireri haline gelmiş bir İçişleri Bakanı'nın işi olmamalıydı. Ama öyle oldu.
Medyanın maaşlıları da, Belediye Başkanı-İçişleri Bakanı arasındaki ağız dalaşına benzin dökmek için birbirleriyle yarışmayı gazetecilik sayıyorlar. Saray'ın memnuniyeti her şeyden önemli. Sayın Bakan'a sahip çıkanların durumu “Tencere dibin kara...” çizgisini aşmıyor. İstifa sonrasında verilen tepkilerin, Bakan için değil, Sayın Cumhurbaşkanı'nın siyasi bir başarısı olarak öne çıkıp, ertesi gün unutulması da bu yüzden. Davulcu öksürüğü gibi kim vurduya gitti.
Trump'ın 2016 seçimlerinde, bir süre kampanya sorumluluğu yapan Paul Manafort ilginç bir tip. Başkan Trump'ın çevresindeki en kirli isimlerden birisi olan Roger Stone'ın da eski ortağı ve arkadaşı. Manafort'u, Trump'ın yanına sokan da o. Şu an aynı hücreyi paylaşıp paylaşmadıklarını bilmiyorum ama, bu iki kafadar aynı suçtan hapis yatıyorlar.
“Ölmüş merkebini satmak isteyenler, eşinden kurtulmanın yollarını arayanlar ya da vergi kaçırmak isteyenler Paul Manafort'u bulsun!” sözü Washington'da oldukça yaygınmış. Geçen yılki bir yazımda, Manafort'un bu özelliğinden dolayı “Kayserili olabilir!” demiştim. Yanılmışım. İtalyan asıllı imiş.
Manafort'un Washington bağlantıları, ona dünya çapında geniş bir network'ün yollarını açmış. Karıştığı işlerdeki kara ve kirli paradan herkesin haberi var. Siyasi entrikaların duayeni olan Manafort için dış dünyayı ikna etmek zor olmasa gerek ama, ailesini ikna konusunda o kadar başarılı olamamış. Hatta kızları dahi babalarının hukuki ve ahlaki bu gidişatından şikayetçi olunca, kızı Andrea, medyaya düşen bir mesajında, diğer kardeşini, “Aptallık etme. Sahip olduğumuz servet kirli ve kanlı!” diye teselli etmiş. Herhalde bir baba için, çocuklarında oluşturmak istemeyeceği imaj bu olmalı.
Sayın İçişleri Bakanı ile, saç özürlü olmak ve Saray hatırına bıraktığı bıyığı haricinde ortak hiç bir benzerliğimiz yok. İstanbul Belediye Başkanı'nı rahatsız etsin diye eline verilen mermileri, istifa ediyor görünerek kendi kafasına sıktı. Saray tetikçilerinin dolduruşuna gelmese iyi olur. Bugünler hatırlandığında kendi yakınlarından, kötü bir oyunun ucuz ve harcanabilir bir piyonu olduğunu duymak çok daha yıkıcı olabilir.
Sayın Bakan, istifa diye ortaya atılacağına önce bıyıklarını keserek işi ağırdan alsaydı, belki daha fazla ses getirirdi. İstanbul Belediye Başkanı'nı küçük görüyor ama, onun Saray ve İktidar'a attığı döner tekmenin açtığı derin çatlağın kanaması durdurulamıyor. Nasihat da dinlemiyorlar be birader!
[Kadir Gürcan] 20.4.2020 [Samanyolu Haber]
Özal İstismarı [Ali Emir Pakkan]
Adnan Menderes’ten sonra istismar edilen diğer bir isim Turgut Özal.
Vefatının yıldönümünde (17 Nisan 1993) mesajlar havalarda uçuştu. Menderes ve Özal’ın yanına konulan fotoğrafları gördüm. Güya Menderes ve Özal’ın devamı imişler!
Gerçekten öyle mi?
Korkunç bir yalan! Büyük bir istismar!
İki lider Türkiye’de demokrasi ve hukuk mücadelesinin sembolüydü. Halktan yana halkın değerlerine saygılı idiler. İktidarlarını kişisel zenginleşme aracı yapmadılar. Bir bedel ödeyerek gittiler! Adlarını hayırla yad ediyoruz.
Ya bugünküler! Şöyle diyebiliriz Menderes ve Özal’ın kazanımlarını yerle bir ettiler. Ülkeyi 100 yıl geriye görürdüler! İttifak ettiklerine bakın gerçeğin ne olduğunu anlarsınız.
Eğer Menderes ve Özal’a küçücük saygıları olsa onların dosyalarını kapatmazlardı.
Darbeleri Araştırma Komisyonu 2012 Kasımında hazırladığı raporu kamuoyuna açıklamış ve; “Bütün Darbecilerin yargı önüne çıkarılması, Yassıada mahkeme kararlarının yok sayılması ve darbe mağdurlarının mağduriyetlerinin giderilmesini” istemişti. 27 Mayıs’la ilgili bütün izler silinebilirdi.
O günden bu yana bu konularda hiç bir adım atılmadı. Demokrat Partililerin yakınlarının boynu bükük kaldı.
Turgut Özal’a gelince. Ölümü ile ilgili ciddi iddialar vardı. 2012’de Abdullah Gül’ün görevlendirdiği Devlet Denetleme Kurulu “ölümü şüphelidir” dedi. Kabri açıldı. 19 yıl sonra otopside zehirlendiğine ilişkin bulgulara rastlandı. Soruşturma ilerliyordu.
Ne yaptılar?
Özel yetkili mahkemeleri kapattı ve bu dosyanın üzerini örttüler. 27 Kasım 2014’te Özal dosyası tozlu raflara kaldırıldı.
Bir düşünün: Özal yaşasaydı bu siyasal islamcı, faşist, zalim, Ergenekoncu iktidarın yanında mı karşısında mı olurdu?
Başka da sözüm yok!
[Ali Emir Pakkan] 20.4.2020 [Samanyolu Haber]
Vefatının yıldönümünde (17 Nisan 1993) mesajlar havalarda uçuştu. Menderes ve Özal’ın yanına konulan fotoğrafları gördüm. Güya Menderes ve Özal’ın devamı imişler!
Gerçekten öyle mi?
Korkunç bir yalan! Büyük bir istismar!
İki lider Türkiye’de demokrasi ve hukuk mücadelesinin sembolüydü. Halktan yana halkın değerlerine saygılı idiler. İktidarlarını kişisel zenginleşme aracı yapmadılar. Bir bedel ödeyerek gittiler! Adlarını hayırla yad ediyoruz.
Ya bugünküler! Şöyle diyebiliriz Menderes ve Özal’ın kazanımlarını yerle bir ettiler. Ülkeyi 100 yıl geriye görürdüler! İttifak ettiklerine bakın gerçeğin ne olduğunu anlarsınız.
Eğer Menderes ve Özal’a küçücük saygıları olsa onların dosyalarını kapatmazlardı.
Darbeleri Araştırma Komisyonu 2012 Kasımında hazırladığı raporu kamuoyuna açıklamış ve; “Bütün Darbecilerin yargı önüne çıkarılması, Yassıada mahkeme kararlarının yok sayılması ve darbe mağdurlarının mağduriyetlerinin giderilmesini” istemişti. 27 Mayıs’la ilgili bütün izler silinebilirdi.
O günden bu yana bu konularda hiç bir adım atılmadı. Demokrat Partililerin yakınlarının boynu bükük kaldı.
Turgut Özal’a gelince. Ölümü ile ilgili ciddi iddialar vardı. 2012’de Abdullah Gül’ün görevlendirdiği Devlet Denetleme Kurulu “ölümü şüphelidir” dedi. Kabri açıldı. 19 yıl sonra otopside zehirlendiğine ilişkin bulgulara rastlandı. Soruşturma ilerliyordu.
Ne yaptılar?
Özel yetkili mahkemeleri kapattı ve bu dosyanın üzerini örttüler. 27 Kasım 2014’te Özal dosyası tozlu raflara kaldırıldı.
Bir düşünün: Özal yaşasaydı bu siyasal islamcı, faşist, zalim, Ergenekoncu iktidarın yanında mı karşısında mı olurdu?
Başka da sözüm yok!
[Ali Emir Pakkan] 20.4.2020 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Ali Emir Pakkan
İnsanlık O’nunla Yeniden Doğdu… (sallallahu aleyhi ve sellem) [Fikret Kaplan]
On dört asır evvel, yine bir böyle geceydi,
Kumdan, ayın on dördü, bir öksüz çıkıverdi!
Lâkin o ne hüsrandı ki: Hissetmedi gözler… M.Akif
Varlığın özü, yaratılış gayesi olan Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem tam bugün yani 20 Nisan Pazartesi sabahı dünyayı şereflendirdi. O’nun doğumu insanlığın yeniden doğuşu olmuştur.
Lâkin o ne hüsrandı ki: o gün olduğu gibi bugün de pek hissetmedi gözler…
Halbuki…Varlık bir şiir gibi O'nun sallallahu aleyhi ve sellem adına nazmedilmiş, Gönüller O'nun sayesinde varlığı bir meşher gibi temâşâ edip değerlendirebilmiş, bir kitap gibi okuyup yorumlayabilmiş ve O'nun aydınlık ikliminde yollar bulup Hakk'a yürüyebilmişlerdir.
‘Dünya neye mâlikse Onun vergisidir hep
Medyûn O'na cemiyeti medyûn O'na ferdi
Medyûndur O masuma bütün bir beşeriyet’
“Hakikaten, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı ümit eden ve Allah’ı çok zikredenler için Allah’ın Resulü`nde en mükemmel örnek vardır.” (Ahzab, 21)
Bediüzzaman Said Nursi, Peygamber Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) anlama yolunda bizi bir seyahate davet eder:
“İstersen gel, Saadet Asrı`na, Arap Yarımadası`na gidelim. Hayalen de olsa O`nu (sallallahu aleyhi ve sellem) vazife başında görüp ziyaret edelim.
İşte bak;
Ahlâkının mükemmelliği, yüzünün ve görüşünün güzelliğiyle seçkin bir Zât görüyoruz. Elinde mucizeli bir kitap, dilinde hakikatleri bildiren bir hitap, bütün insanlara hatta cinlere, meleklere ve bütün varlıklara ezelî bir hutbeyi okuyor. Âlemlerin yaratılışındaki hayret verici sırları çözüp açıklayarak ve kâinatın anlaşılması zor hakikatlerini keşfederek:
`Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?` gibi bütün varlıklara sorulan, akılları hayrette bırakıp meşgul eden üç zor, müthiş ve mühim soruya ikna edici makbul cevaplar veriyor.” (Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, 19. Söz)
Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa`nın (sallallahu aleyhi ve sellem) bilinmesi yaratılış hakikatlerinin anlaşılmasında büyük önem arz etmektedir.
O (sallallahu aleyhi ve sellem) kâinat kendisi için yaratılan İki Cihan Serveri`dir. O, öyle nurani bir ağaçtır ki bütün peygamberler O`nun canlı, dipdiri kökleri; veli zâtlar da O`nun taze meyveleridir. Mucizeleriyle bütün peygamberler ve kerametleriyle bütün veliler O`nun her davasını tasdik ederler.
Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) tebliğ ettiği ve tercümanı olduğu Kur’an-ı Hakîm’in beyanıyla en mükemmel insan ve yol göstericidir. Dost ve düşmanın ittifakıyla güzel ahlâkın en yüksek mertebelerine mazhardır. O uyulacak en güzel örnek, takip edilecek en güvenilir rehber ve düstur kabul edilecek en sağlam kanundur.
Zira, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil âlemin.” “Ey Resulüm, Biz seni bütün insanlar için sırf bir rahmet vesilesi olman için gönderdik!” (Enbiyâ, 107) denilen peygamberdir.
Allah (cc), Kur’an-ı Kerim`de Peygamber Efendimiz`e hitaben bize seslenir:
“De ki, ey insanlar, eğer Allah’ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” (Âl-i İmran sûresi, 3/31)
Allah`a imanınız varsa Allah`ı seveceksiniz. Allah sevgisi ise, Resûl-u Ekrem’e uymayı gerektirir. Çünkü Allah’ı sevmek, O’nun (cc) razı olduğu şeyleri yapmakla olur. Razı olduğu şeyler ise en mükemmel şekilde Resûl-u Ekrem’in zâtında ortaya çıkmış. Buradan hareketle, Resûl-u Ekrem’e uymanın insanın en büyük maksatlarından ve en mühim vazifelerinden olduğu açıkça görülür. Onun için Kur’an buna benzer açık ve kesin beyanlarıyla Allah’ın sevgisine yalnız Peygamber Efendimiz`e (sallallahu aleyhi ve sellem) uymakla mazhar olunacağını ifade eder.
Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendisini tanıyıp itaat edenin Allah’a itaat etmiş olacağını beyan buyurmuş, itaat etmeyenler hariç bütün ümmetinin cennete gireceğini müjdelemiştir. (Buhârî, i’tisam 2, ahkâm 1, cihâd 109; Müslim, imâre 33; Nesâî, bey’at 27)
Hem O (aleyhissalâtü vesselam) beşere karşı pek şefkatli ve merhametlidir. Sahih rivayetlerle haber verildiği gibi mahşerin dehşetinden herkesin, hatta peygamberlerin bile “Nefsî, nefsî!” dedikleri sırada, Resûl-u Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) “Ümmetî, ümmetî!” diyerek merhametini ve şefkatini gösterecektir. (Buhârî, tevhîd 32; Müslim, îmân 326)
O (aleyhissalâtü vesselam) dünyaya geldiği zaman dahi, ehl-i keşfin tasdikiyle, validesi “Ümmetî, ümmetî!” şeklindeki yakarışını işitmiş.
Doğduğu zaman Efendimiz’in başını kaldırıp bakışlarını semâya diktiği, secdede ellerini kaldırmış olarak çaresiz bir vaziyette dua ettiği ve tekbir getirdiği rivayet edilir. (Suyûtî, el-Hasâisu’l-Kübrâ 1/80, 85, 91; en-Nebhânî, Huccetullâhi ale’l-Âlemîn s. 224, 227, 228.)
“Size kendi aranızdan öyle bir Peygamber geldi ki, zahmete uğramanız ona ağır gelir. Kalbi üstünüze titrer, müminlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe sûresi, 9/128)
Bu derece şefkatli ve merhametli bir Rehber’i (aleyhissalâtü vesselam) iyi tanımalı ve adım adım yolunu takip edip O`na uymaya çalışmalı.
Yoksa:
“(Ey Resûlüm! Sen böyle onların üzerine titrerken) onlar hâlâ senden ve yolundan yüz çevirecek olurlarsa de ki: Bana (yardımcı ve destekçi olarak) Allah kâfidir. O’ndan başka ilah yoktur. Ben O’na dayandım, O’na güvendim ve O, (bütün kâinatın, bütün varlıkların idare merkezi olan) Büyük Arş’ın Rabbi`(bütün kâinatın mutlak Sultanı, bütün varlıkların yegâne sığınağı, besleyip yaşatanı, koruyup gözeteni)dir.” (Tevbe sûresi, 9/129)
Yani ayet açık mânâsıyla Resûl-u Ekrem’e (aleyhissalâtü vesselam) hitaben bize şöyle der:
“Ey insan ve ey insanlığın reisi, rehberi! Bütün mevcudat seni bırakıp fânilik yolunda yokluğa gitse, canlılar senden ayrılıp ölüm yolunda koşsa, insanlar seni terk edip mezarlara girse, gaflet ve dalâlet yolundakiler seni dinlemeyip karanlıklara düşse bile merak etme! De ki: Cenâb-ı Hak bana yeter. Madem O var, her şey var. O halde, gidenler yokluğa gitmedi. Kabre girenler başka bir âleme giderler. Allah, onların yerine başka vazifelileri yollar. Dalâlete düşenlerin yerine hak yolunu takip edecek itaatkâr kullarını gönderir. Madem öyle, O her şeye bedeldir. O’nun saltanatı her şeyi kuşatır. Ne asiler mülkünün hudutlarından kaçabilir, ne de O’ndan yardım dileyenler dermansız kalır!”
Eğer bugün dünyanın her yanında özellikle de Müslümanların yaşadığı coğrafyada oluk oluk kan akıyor; mazlumların feryâd ü figânı ciğerleri dağlıyor; yanaklardan domur domur gözyaşı boşanıyorsa bunun nedeni Hz. Muhammed`i (aleyhissalâtü vesselam) bilememedir.
Kur`ân-ı Kerim: “Halbuki sen onların aralarında bulunduğun müddetçe Allah onları azaba uğratmaz; eğer onlar istiğfar ederlerse Allah bu takdirde de onlara azap etmez.” (Enfal, 33) buyurur.
Evet, bugün dökülen gözyaşlarının haddi hesabı yoksa, göklere yükselen ah u efganı tartacak bir kantar mevcut değilse yeryüzünde, O (aleyhissalâtü vesselam) müminlerin içinde yok demektir. Kalplerde, gözlerde, hülyalarda, hayallerde O (aleyhissalâtü vesselam) yok… O`nun sevdası yok… O`nun getirdiği mesajı inananlar imajına, yaşayışına kurban etti demektir.
Peygamber Efendimiz`e karşı kalbi ölmüş, hissiyatı sönmüş ve bundan dolayı da Allah`la münasebetlerini şekle emanet etmiş insanların bugün insanlık için yapacağı pek bir şey de yoktur.
Hz. Muhammed`in (sallallahu aleyhi ve sellem) yüce şahsiyetinin anlaşılması insanlığın onulmaz dertleri için bir iksirdir. Bugün beşerin düştüğü bataklıktan kurtulması için çaredir. Bugün O`nu keşfetmeye, O`nu yaşamaya ve O`nu adım adım izlemeye her zamankinden daha çok muhtacız…
Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam): "İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi) ve bir gün başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemi yaşayacaktır. Herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun.!" (Müslim, İman/232; Tirmizî, İman/13) diyerek bizlere “kardeşi” olma şerefini müjdelemiyor mu?
O'nun (aleyhissalâtü vesselam) "Kardeşlerim" dediği, günümüzde i'lâ-yı kelimetullah vazifesine omuz verecek olanlardı. Çünkü sahabe O'nun arkadaşlarıydı. O'nunla beraber yaşamışlardı. Daha sonra gelip, O`nu görmeden O'na biat edip, davası uğruna gece gündüz demeden çalışıp her türlü çile ve ızdırabı göğüsleyen ve böylece dava-yı nübüvvete vâris olduğunu gösterenler de O'nun kardeşleriydi. Zira, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara selâm gönderirken "Kardeşlerim" demişti. Belki de şu ifadelerin içinde hususî olarak, birbirini kardeş kabul eden ve kardeşte fâni olmayı şiâr edinen adanmış ruhlara da hususî bir iltifat vardı.
İşte, O (aleyhissalâtü vesselam) kendisine yakışır şekilde kardeşlerine iltifat ederken bu iltifatın muhatapları olmak isteyen yiğitler de kendilerine düşen sorumluluğu bir vazife şuuru içinde eda edeceklerdir.
Peygamber Efendimiz, ahirzamandaki kardeşleri olarak bize ümit bağlamış. Evet, O Sultanü`l Enbiya bir gün mutlaka hakiki manasıyla kalplere girecek; herkesin mahbubu ve sevgilisi olacaktır. O`nun sinelere nakşedilmesi adına neler yapılsa, neler ortaya konulsa yine de yeterli olmaz.
Sa'd İbn Rebi, Efendimiz tarafından çok sevilen bir sahabiydi. Uhud'da, bir an gözlerden kaybolur. Efendimiz yanındaki sahabilere, etrafı bir arayın der. Arar ve onu koma halinde ağır yaralı yatıyor bulurlar. O kendisini bulan zata döner ve şu ibret verici sözleri söyler:
'Sizin nabzınız attığı müddetçe Efendimiz'e bir şey olursa, Allah'a vereceğiniz hesabın altından kalkamazsınız. Allah Resûlü'ne benden selam söyleyin, Uhud'un verasından üfül üfül esen Cennetin kokularını duyuyorum..'
Ve ümit bağlama konusunda Ebu Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:
“Kim kendisine ümit bağlayanın ümidini kırarsa, Allah da kıyamet gününde onun beklentilerini karşılıksız bırakır.”
Bize bağlanan ümitleri kırmayalım…
Bugün, Hizmet sevdalılarının yaşadığı ağır imtihanlar, O`nun (aleyhissalâtü vesselam) yolunda bir adım atma çabası ve gayretinin neticesidir. O`nun bereketli yolundan kopmama ızdırabının doğal bir sonucudur aslında. Ümitleri boşa çıkarmama cehdi… Bu istikamette Hizmet insanlarına bir çaba ortaya koyma imkanı bahşeden Rabbimize sonsuz hamd ü senalar olsun. Salât ve selam, nebilerin ve resullerin efendisi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem`e, ailesine, ashabına ve kıyamete kadar O`na tabi olanların üzerine olsun.
“Allah hiçbir kimseyi güç yetiremeyeceği bir şekilde yükümlü tutmaz. Herkesin kazandığı iyilik kendi lehine, işlediği fenalık da kendi aleyhinedir. Ya Rabbenâ! Eğer unuttuk veya kasıtsız olarak yanlış yaptıysak bundan dolayı bizi sorumlu tutma! Ya Rabbenâ! Bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Ya Rabbenâ! Takat getiremeyeceğimiz şeylerle bizi yükümlü tutma! Affet bizi, lütfen bağışla kusurlarımızı, merhamet buyur bize! Sensin Mevlâmız, yardımcımız!” (Bakara, 2/286)
[Fikret Kaplan] 20.4.2020 [Samanyolu Haber]
Kumdan, ayın on dördü, bir öksüz çıkıverdi!
Lâkin o ne hüsrandı ki: Hissetmedi gözler… M.Akif
Varlığın özü, yaratılış gayesi olan Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem tam bugün yani 20 Nisan Pazartesi sabahı dünyayı şereflendirdi. O’nun doğumu insanlığın yeniden doğuşu olmuştur.
Lâkin o ne hüsrandı ki: o gün olduğu gibi bugün de pek hissetmedi gözler…
Halbuki…Varlık bir şiir gibi O'nun sallallahu aleyhi ve sellem adına nazmedilmiş, Gönüller O'nun sayesinde varlığı bir meşher gibi temâşâ edip değerlendirebilmiş, bir kitap gibi okuyup yorumlayabilmiş ve O'nun aydınlık ikliminde yollar bulup Hakk'a yürüyebilmişlerdir.
‘Dünya neye mâlikse Onun vergisidir hep
Medyûn O'na cemiyeti medyûn O'na ferdi
Medyûndur O masuma bütün bir beşeriyet’
“Hakikaten, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı ümit eden ve Allah’ı çok zikredenler için Allah’ın Resulü`nde en mükemmel örnek vardır.” (Ahzab, 21)
Bediüzzaman Said Nursi, Peygamber Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) anlama yolunda bizi bir seyahate davet eder:
“İstersen gel, Saadet Asrı`na, Arap Yarımadası`na gidelim. Hayalen de olsa O`nu (sallallahu aleyhi ve sellem) vazife başında görüp ziyaret edelim.
İşte bak;
Ahlâkının mükemmelliği, yüzünün ve görüşünün güzelliğiyle seçkin bir Zât görüyoruz. Elinde mucizeli bir kitap, dilinde hakikatleri bildiren bir hitap, bütün insanlara hatta cinlere, meleklere ve bütün varlıklara ezelî bir hutbeyi okuyor. Âlemlerin yaratılışındaki hayret verici sırları çözüp açıklayarak ve kâinatın anlaşılması zor hakikatlerini keşfederek:
`Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?` gibi bütün varlıklara sorulan, akılları hayrette bırakıp meşgul eden üç zor, müthiş ve mühim soruya ikna edici makbul cevaplar veriyor.” (Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, 19. Söz)
Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa`nın (sallallahu aleyhi ve sellem) bilinmesi yaratılış hakikatlerinin anlaşılmasında büyük önem arz etmektedir.
O (sallallahu aleyhi ve sellem) kâinat kendisi için yaratılan İki Cihan Serveri`dir. O, öyle nurani bir ağaçtır ki bütün peygamberler O`nun canlı, dipdiri kökleri; veli zâtlar da O`nun taze meyveleridir. Mucizeleriyle bütün peygamberler ve kerametleriyle bütün veliler O`nun her davasını tasdik ederler.
Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) tebliğ ettiği ve tercümanı olduğu Kur’an-ı Hakîm’in beyanıyla en mükemmel insan ve yol göstericidir. Dost ve düşmanın ittifakıyla güzel ahlâkın en yüksek mertebelerine mazhardır. O uyulacak en güzel örnek, takip edilecek en güvenilir rehber ve düstur kabul edilecek en sağlam kanundur.
Zira, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil âlemin.” “Ey Resulüm, Biz seni bütün insanlar için sırf bir rahmet vesilesi olman için gönderdik!” (Enbiyâ, 107) denilen peygamberdir.
Allah (cc), Kur’an-ı Kerim`de Peygamber Efendimiz`e hitaben bize seslenir:
“De ki, ey insanlar, eğer Allah’ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” (Âl-i İmran sûresi, 3/31)
Allah`a imanınız varsa Allah`ı seveceksiniz. Allah sevgisi ise, Resûl-u Ekrem’e uymayı gerektirir. Çünkü Allah’ı sevmek, O’nun (cc) razı olduğu şeyleri yapmakla olur. Razı olduğu şeyler ise en mükemmel şekilde Resûl-u Ekrem’in zâtında ortaya çıkmış. Buradan hareketle, Resûl-u Ekrem’e uymanın insanın en büyük maksatlarından ve en mühim vazifelerinden olduğu açıkça görülür. Onun için Kur’an buna benzer açık ve kesin beyanlarıyla Allah’ın sevgisine yalnız Peygamber Efendimiz`e (sallallahu aleyhi ve sellem) uymakla mazhar olunacağını ifade eder.
Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendisini tanıyıp itaat edenin Allah’a itaat etmiş olacağını beyan buyurmuş, itaat etmeyenler hariç bütün ümmetinin cennete gireceğini müjdelemiştir. (Buhârî, i’tisam 2, ahkâm 1, cihâd 109; Müslim, imâre 33; Nesâî, bey’at 27)
Hem O (aleyhissalâtü vesselam) beşere karşı pek şefkatli ve merhametlidir. Sahih rivayetlerle haber verildiği gibi mahşerin dehşetinden herkesin, hatta peygamberlerin bile “Nefsî, nefsî!” dedikleri sırada, Resûl-u Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) “Ümmetî, ümmetî!” diyerek merhametini ve şefkatini gösterecektir. (Buhârî, tevhîd 32; Müslim, îmân 326)
O (aleyhissalâtü vesselam) dünyaya geldiği zaman dahi, ehl-i keşfin tasdikiyle, validesi “Ümmetî, ümmetî!” şeklindeki yakarışını işitmiş.
Doğduğu zaman Efendimiz’in başını kaldırıp bakışlarını semâya diktiği, secdede ellerini kaldırmış olarak çaresiz bir vaziyette dua ettiği ve tekbir getirdiği rivayet edilir. (Suyûtî, el-Hasâisu’l-Kübrâ 1/80, 85, 91; en-Nebhânî, Huccetullâhi ale’l-Âlemîn s. 224, 227, 228.)
“Size kendi aranızdan öyle bir Peygamber geldi ki, zahmete uğramanız ona ağır gelir. Kalbi üstünüze titrer, müminlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe sûresi, 9/128)
Bu derece şefkatli ve merhametli bir Rehber’i (aleyhissalâtü vesselam) iyi tanımalı ve adım adım yolunu takip edip O`na uymaya çalışmalı.
Yoksa:
“(Ey Resûlüm! Sen böyle onların üzerine titrerken) onlar hâlâ senden ve yolundan yüz çevirecek olurlarsa de ki: Bana (yardımcı ve destekçi olarak) Allah kâfidir. O’ndan başka ilah yoktur. Ben O’na dayandım, O’na güvendim ve O, (bütün kâinatın, bütün varlıkların idare merkezi olan) Büyük Arş’ın Rabbi`(bütün kâinatın mutlak Sultanı, bütün varlıkların yegâne sığınağı, besleyip yaşatanı, koruyup gözeteni)dir.” (Tevbe sûresi, 9/129)
Yani ayet açık mânâsıyla Resûl-u Ekrem’e (aleyhissalâtü vesselam) hitaben bize şöyle der:
“Ey insan ve ey insanlığın reisi, rehberi! Bütün mevcudat seni bırakıp fânilik yolunda yokluğa gitse, canlılar senden ayrılıp ölüm yolunda koşsa, insanlar seni terk edip mezarlara girse, gaflet ve dalâlet yolundakiler seni dinlemeyip karanlıklara düşse bile merak etme! De ki: Cenâb-ı Hak bana yeter. Madem O var, her şey var. O halde, gidenler yokluğa gitmedi. Kabre girenler başka bir âleme giderler. Allah, onların yerine başka vazifelileri yollar. Dalâlete düşenlerin yerine hak yolunu takip edecek itaatkâr kullarını gönderir. Madem öyle, O her şeye bedeldir. O’nun saltanatı her şeyi kuşatır. Ne asiler mülkünün hudutlarından kaçabilir, ne de O’ndan yardım dileyenler dermansız kalır!”
Eğer bugün dünyanın her yanında özellikle de Müslümanların yaşadığı coğrafyada oluk oluk kan akıyor; mazlumların feryâd ü figânı ciğerleri dağlıyor; yanaklardan domur domur gözyaşı boşanıyorsa bunun nedeni Hz. Muhammed`i (aleyhissalâtü vesselam) bilememedir.
Kur`ân-ı Kerim: “Halbuki sen onların aralarında bulunduğun müddetçe Allah onları azaba uğratmaz; eğer onlar istiğfar ederlerse Allah bu takdirde de onlara azap etmez.” (Enfal, 33) buyurur.
Evet, bugün dökülen gözyaşlarının haddi hesabı yoksa, göklere yükselen ah u efganı tartacak bir kantar mevcut değilse yeryüzünde, O (aleyhissalâtü vesselam) müminlerin içinde yok demektir. Kalplerde, gözlerde, hülyalarda, hayallerde O (aleyhissalâtü vesselam) yok… O`nun sevdası yok… O`nun getirdiği mesajı inananlar imajına, yaşayışına kurban etti demektir.
Peygamber Efendimiz`e karşı kalbi ölmüş, hissiyatı sönmüş ve bundan dolayı da Allah`la münasebetlerini şekle emanet etmiş insanların bugün insanlık için yapacağı pek bir şey de yoktur.
Hz. Muhammed`in (sallallahu aleyhi ve sellem) yüce şahsiyetinin anlaşılması insanlığın onulmaz dertleri için bir iksirdir. Bugün beşerin düştüğü bataklıktan kurtulması için çaredir. Bugün O`nu keşfetmeye, O`nu yaşamaya ve O`nu adım adım izlemeye her zamankinden daha çok muhtacız…
Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam): "İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi) ve bir gün başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemi yaşayacaktır. Herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun.!" (Müslim, İman/232; Tirmizî, İman/13) diyerek bizlere “kardeşi” olma şerefini müjdelemiyor mu?
O'nun (aleyhissalâtü vesselam) "Kardeşlerim" dediği, günümüzde i'lâ-yı kelimetullah vazifesine omuz verecek olanlardı. Çünkü sahabe O'nun arkadaşlarıydı. O'nunla beraber yaşamışlardı. Daha sonra gelip, O`nu görmeden O'na biat edip, davası uğruna gece gündüz demeden çalışıp her türlü çile ve ızdırabı göğüsleyen ve böylece dava-yı nübüvvete vâris olduğunu gösterenler de O'nun kardeşleriydi. Zira, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara selâm gönderirken "Kardeşlerim" demişti. Belki de şu ifadelerin içinde hususî olarak, birbirini kardeş kabul eden ve kardeşte fâni olmayı şiâr edinen adanmış ruhlara da hususî bir iltifat vardı.
İşte, O (aleyhissalâtü vesselam) kendisine yakışır şekilde kardeşlerine iltifat ederken bu iltifatın muhatapları olmak isteyen yiğitler de kendilerine düşen sorumluluğu bir vazife şuuru içinde eda edeceklerdir.
Peygamber Efendimiz, ahirzamandaki kardeşleri olarak bize ümit bağlamış. Evet, O Sultanü`l Enbiya bir gün mutlaka hakiki manasıyla kalplere girecek; herkesin mahbubu ve sevgilisi olacaktır. O`nun sinelere nakşedilmesi adına neler yapılsa, neler ortaya konulsa yine de yeterli olmaz.
Sa'd İbn Rebi, Efendimiz tarafından çok sevilen bir sahabiydi. Uhud'da, bir an gözlerden kaybolur. Efendimiz yanındaki sahabilere, etrafı bir arayın der. Arar ve onu koma halinde ağır yaralı yatıyor bulurlar. O kendisini bulan zata döner ve şu ibret verici sözleri söyler:
'Sizin nabzınız attığı müddetçe Efendimiz'e bir şey olursa, Allah'a vereceğiniz hesabın altından kalkamazsınız. Allah Resûlü'ne benden selam söyleyin, Uhud'un verasından üfül üfül esen Cennetin kokularını duyuyorum..'
Ve ümit bağlama konusunda Ebu Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:
“Kim kendisine ümit bağlayanın ümidini kırarsa, Allah da kıyamet gününde onun beklentilerini karşılıksız bırakır.”
Bize bağlanan ümitleri kırmayalım…
Bugün, Hizmet sevdalılarının yaşadığı ağır imtihanlar, O`nun (aleyhissalâtü vesselam) yolunda bir adım atma çabası ve gayretinin neticesidir. O`nun bereketli yolundan kopmama ızdırabının doğal bir sonucudur aslında. Ümitleri boşa çıkarmama cehdi… Bu istikamette Hizmet insanlarına bir çaba ortaya koyma imkanı bahşeden Rabbimize sonsuz hamd ü senalar olsun. Salât ve selam, nebilerin ve resullerin efendisi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem`e, ailesine, ashabına ve kıyamete kadar O`na tabi olanların üzerine olsun.
“Allah hiçbir kimseyi güç yetiremeyeceği bir şekilde yükümlü tutmaz. Herkesin kazandığı iyilik kendi lehine, işlediği fenalık da kendi aleyhinedir. Ya Rabbenâ! Eğer unuttuk veya kasıtsız olarak yanlış yaptıysak bundan dolayı bizi sorumlu tutma! Ya Rabbenâ! Bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Ya Rabbenâ! Takat getiremeyeceğimiz şeylerle bizi yükümlü tutma! Affet bizi, lütfen bağışla kusurlarımızı, merhamet buyur bize! Sensin Mevlâmız, yardımcımız!” (Bakara, 2/286)
[Fikret Kaplan] 20.4.2020 [Samanyolu Haber]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)