Enes Kanter ABD’de yoksul ailelerin çocukları için okul açıyor

NBA yıldızı Enes Kanter, ABD’nin Oklahoma şehrinde, düşük gelirli azınlık gruplara ve göçmen ailelerin çocuklarına hizmet verecek bir okul açmayı planlıyor. Gelişmeyi The Associated Press başta olmak üzere çok sayıda ajans ve medya organı haber yaptı.

Daha önce Oklahoma City Thunder takımının formasını da giyen Kanter, Oklahoma Şehri Eğitim Kurulu’na bir niyet mektup gönderdi. Kurul, kararını oylama sonucunda verecek.

Kanter mektubunda, okul projesini, “toplumu düşünen bir grup gönüllü” ile birlikte yürüteceklerini söylerken, projenin “ihtiyacın çok olduğu” bir bölgede yürütüleceğini duyurdu.

Okul, dördüncü sınıftan on ikinci sınıfa kadar öğrencilere eğitim verecek ve öğrencilere formal eğitimin yanı sıra spor ve sanat alanlarında kendilerini geliştirme imkânı sağlayacak.

Şu anda NBA’in Boston Celtics takımında forma giyen Enes Kanter, 2014 ile 2017 arasında Oklahoma City Thunder’da oynamıştı. Kanter’in başında bulunduğu vakıf, her yaz bu şehirdeki öğrencilere yönelik basketbol kampları açıyor. Vakfın faaliyetleri, Kanter’in forma giydiği Utah, Portland, New York ve Boston şehirlerini kapsıyor.

Daha önce NBA yıldızı LeBron James de I Promise Schools isimli bir eğitim projesine imza atmıştı.

Gülen Hareketi’ne yakınlığı sebebiyle Erdoğan hükümetinin hakkında karalama kampanyası başlattığı Enes Kanter, ABD’de her kesimden büyük destek görmeye devam ediyor.

[TR724] 11.1.2020

Natali Avazyan’dan Ahmet Burhan’a moral ziyareti

Almanya’da tedavisi için annesine pasaport verilmeyen kemik kanseri 8 yaşındaki Ahmet Burhan Ataç’a yazar ve aktivist Natali Avazyan moral ziyaretinde bulundu.

Babası 22 aydır cezaevinde olan Ahmet Burhan Ataç dün de mutlu bir gün yaşamıştı. Ahmet Burhan aylar sonra cezaevindeki babasıyla 1 saat görüşebildi. Adana Savcılığı’nın izni ile hastanede gerçekleşen görüşmede Ahmet’in babasını defalarca alnından öpmesi görüntülere yansıdı.

Bu buluşmanın ardından, Ahmet Burhan’ı ziyaret edeceğini belirten Natali Avazyan, elinde hediyelerle bugün hastaneye gitti. Bir süre Ahmet Burhan ile sohbet eden Avazyan, Ahmet’e her zaman yanında olacağını söyledi.

CHP milletvekili Zülfikar Aydın ile Ahmet Burhan’a ziyerette bulaunan Avazyan, vize konusunda yardımcı olunacağı haberinin kendilerini çok sevindirdiğini kaydetti.
Ahmet Burhan’a Almanya’da tedavi olma şansı verildi. Annesi Zekiye Ataç geçtiğimiz günlerde gündeme getirerek, Almanya’nın Köln şehrindeki ‘Immun Onkologisches Zentrum’ kanser merkezinin oğlunu tedavi etmek istediğini ama pasaportunda engel olduğunu belirtmişti. Anne Ataç, “Yetkililere sesleniyorum. Yasağı kaldırın oğlumun hayatı tehlikede. Oğlumun tedavi edilmesi noktasından herkesten destek bekliyorum.” demişti.

[TR724] 11.1.2020

Önce iş, sonra eş! [İlker Doğan]

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, aile kavramının önemini anlatırken, gençlerin evlilik yaşının ilerlemesinden ve bazılarının hiç evlenmemesinden şikayet etti. Erdoğan haklı, Türkiye’de evlilik yaşı özellikle son 3 yılda inanılmaz bir hızla yükseldi. Türkiye’de ortalama evlilik yaşı, krizin tırmandığı 2016 ile 2018 yılları arasındaki 3 yıllık dönemde erkeklerde 2,6, kadınlarda ise 2 yaş artış gösterdi. TÜİK’in rakamlarına göre ilk evlilik yaşı geçen yıl erkeklerde 30,2’ye, kadınlarda ise 26,5’e çıktı! Bunun en önemli sebebi ise AKP’nin ülkeyi soktuğu ekonomik kriz! TÜİK’in rakamlarına göre bile neredeyse her üç gençten biri işsiz. Evliliğin önündeki en büyük engel olan işsizlik arttıkça, evlilik yaşı da doğal olarak yükseliyor.

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, gençlerin evlilik yaşını yükselmesiyle ilgili sözleri gündem oldu. Erdoğan’a göre Batı, çökmüş durumda ve bunun nedeni de aile kurumunun zayıflaması! Sözlerinin devamında, “Gençlerimizin evlilik yaşı ilerledi. Çoğu 30’u geçkin yaşta evde kalıyor. Kimi evde kalıyor. Hiç evlenmeyenlerin sayısı arttı.” diyor Erdoğan.

ZİNAYI SUÇ OLMAKTAN ÇIKARAN KİMDİ?

Tayyip Erdoğan’ın ‘evlilik dışı yaşamın medya aracılığıyla meşrulaştırılmaya çalışıldığını’ söylemesi de ilginçti. “Bu büyük tehlikeye hep beraber karşı koymalıyız.” dedi. Halbu ki zinayı suç olmaktan çıkan AKP’den başkası değildi! AKP, 26 Eylül 2004’te Meclis’te kabul edilen yasayla zinayı suç kapsamından çıkarmıştı.

EVLİLİK YAŞI TIRMANIYOR

Tayyip Erdoğan’ın evlilik yaşanın yükseldiği konusundaki açıklamaları doğru! TÜİK’e göre özellikle ekonomik krizin tavan yaptığı son 3 yılda evlilik yaşı inanılmaz bir hızla yükseldi. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, erkeklerde evlilik yaşı 2013’te 26,8, kadınlarda ise 23,6’ydı. 2016’da erkeklerde 27,6, kadınlarda 24,5 olan ortalama ilk evlilik yaşı, 2018’de erkeklerde 30,2’ye, kadınlarda ise 26,5’e çıktı. Buna göre, Türkiye’de ekonomik krizin tırmandığı, işsizliğin tavan yaptığı son 3 yılda ortalama evlilik yaşı, erkeklerde 2,6, kadınlarda da 2 yaş yükseldi.

BOŞANMALAR ARTIYOR

Türkiye’de yine TÜİK’in verilerine göre 2018’de evlenen çift sayısı 553 bin 202, boşanan çift sayısı ise 142 bin 448 oldu. Evlenen çiftlerin sayısı 2018 yılında bir önceki yıla göre yüzde 2,9 azalırken, boşanan çiftlerin sayısı yüzde 10,9 artış gösterdi. Peki evliliklerin azalmasının, ilk evlilik yaşının yükselmesinin ve dahası boşanmaların artmasının temel sebebi nedir; ekonomik kriz!

HER 4 GENÇTEN BİRİ İŞSİZ

AKP’nin iktidara geldiği 2002’de işsiz sayısı 2,5 milyondu. TÜİK verilerine göre işsiz sayısı Ekim’de geçen yılın aynı dönemine göre 608 bin kişi artarak 4 milyon 396 bin kişi oldu. İşsizlik oranı 1,8 puanlık artış ile %13,4 seviyesinde gerçekleşti. Daha da önemlisi 15-24 yaş grubunu kapsayan genç nüfusta işsizlik oranı bir önceki yılın aynı dönemine göre 3 puan artışla, yüzde 25,3, istihdam oranı ise 1,9 puan azalarak yüzde 32,8 oldu. TÜİK ‘dar tanımlı’ işsizlik rakamlarını açıklıyor. DİSK-AR’a göre ise aynı dönemde geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 20 ve işsiz sayısı 7 milyonun üzerinde.

10 KİŞİDEN 7’Sİ BORÇLU!

AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında vatandaşın 6,6 milyar lira olan banka borcu bugün 520 milyarı aştı. Millet gırtlağına kadar borca batmış durumda. TÜİK’in araştırmasına göre her 10 kişiden 7’si borçlu. 2014 yılında kişi başına düşen borç 7 bin 700 liraydı. Bugün ise 15 bin 374 lira.

17 MİLYON KİŞİ YARDIMA MUHTAÇ HALE GELDİ!

Cumhurbaşkanlığı 2020 Yıllık Programı’na göre, toplam 16 milyon 831 bin 210 kişi, aldığı sosyal yardımlarla ayakta durabiliyor ülkede. Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı tarafından verilen tüm sosyal yardımlardan yararlanan hane sayısı 3,1 milyondu. 2018’de 3,4 milyon oldu. Yeterli geliri olmadığı için Genel Sağlık Sigortası (GSS) primleri devlet tarafından karşılananların sayısı da 6,6 milyondan 6,9 milyona yükseldi.

[İlker Doğan] 11.1.2020 [TR724]

AYM ‘ihlal’ kararı vereli 17 gün oldu, Wikipedia neden açılmıyor?

Anayasa Mahkemesi, dünyanın en büyük internet ansiklopedisi Wikipedia’nın erişime engellenmesini hak ihlali saymıştı.

KRONOS -11 Ocak 2020

ANKARA – Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) Nisan 2017’den beri erişime kapalı olan Wikipedia’nın yeniden açılması için verdiği kararın üzerinden 16 gün geçti, ancak hâlâ açılmadı. Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, Sulh Ceza Hakimliği’nin AYM’nin gerekçeli kararını beklediğini söyledi.

10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü nedeniyle basın mensuplarıyla bir araya gelen Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, Wikipedia ile ilgili soruya gerekçeli kararın beklendiğini söyleyerek, “Anayasa Mahkemesi gerekçeli kararı açıklayınca Wikipedia açılacaktır. Elbette Anayasa Mahkemesinin kararı bağlayıcıdır. Anayasa Mahkemesinin kararı elbette hem idare, hem mahkeme tüm ilgilileri bağlayan bir süreçtir. O uygulanacak bir konudur” şeklinde cevap verdi.

Anayasa Mahkemesi, dünyanın en büyük internet ansiklopedisi Wikipedia’nın erişime engellenmesini hak ihlali saymıştı. 6’ya karşı 10 oy ile alınan karar sonrası Nisan 2017’den beri erişime kapalı olan Wikipedia yeniden açılması bekleniyor. Anayasa Mahkemesi’nin kararında “Anayasa’nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine” hükmetmişti.

[Kronos.News] 11.1.2020

‘Fiyat odaklı alışverişe geçildi: Tüketici ucuzu tercih ediyor’

Nielsen tarafından yapılan araştırmaya göre, alışverişini ucuza getirmek için market market dolaşanların oranı yüzde 72'den yüzde 87'ye çıktı. 10 tüketiciden 9'u ise fiyat araştırması yapıyor.

KRONOS -11 Ocak 2020

Nielsen tarafından yapılan araştırma, market alışverişleri için kısıtlı bir bütçeye sahip olan tüketici oranının son 1 yılda yüzde 73’ten yüzde 88’e yükseldiğini ortaya koydu.

Araştırmaya göre, tüketicilerin yüzde 74’ü alışverişlerinde ulusal markalı ürünlerin fiyatlarını “private label” (PL) diye bilinen market markalı ürünlerle karşılaştırıyor. Bu ürünlerin satış hacmi 60 milyar TL’ye ulaştı.

’10 TÜKETİCİNİN 9’U FİYAT ARAŞTIRMASI YAPIYOR’

Sözcü’den Sayime Başçı‘nın haberine göre, Özel Markalı Ürünler Sanayicileri ve Tedarikçileri Derneği (PLAT) Başkanı İmer Özer, tüketicinin artık fiyat odaklı bir alışveriş profiline geçtiğine işaret ederek, 10 tüketicinin 9’unun fiyat araştırması yaparak alışveriş yaptığını ve ucuz ürünleri denemeye eğilim gösterdiğini vurguladı. 2019’da raflardaki market markalı ürünlerin toplam satışlardan aldığı payın yüzde 30 büyüme kaydettiğini dile getiren Özer, özellikle çocuk bezi, kağıt grubu, süt ve yağ grubunda market markalı ürünlerin daha fazla tercih edilmeye başlandığını dile getirdi.

[Kronos.News] 11.1.2020

Cumartesi Anneleri: Sağır dilsiz devlet katilleri neden bulmuyor?

Cumartesi Anneleri 772'inci eylemlerinde 1996 yılında Şırnak’ta katledilen 11 kişinin akıbetini soruldu: "Bağırıp çağırıyoruz ama bu devlet sağır ve dilsiz. Katilleri neden bulmuyorlar?"

KRONOS -11 Ocak 2020

İçişleri Bakanlığı ve Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından Galatasaray meydanında oturma eylemleri yasaklanan Cumartesi Anneleri 772’nci kez bir araya geldi. Anneler, 1996 yılında Şırnak’ın Güçlükonak ilçesinde gerçekleştirilen katliam için adalet talep etti. Açıklamaya CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu ve HDP milletvekilli Oya Ersoy da katıldı.

‘BU SUÇLULARIN SORUMLUSU ARTIK DEVLETTİR’

Cumartesi Anneleri’nin bu haftaki açıklamasını Gülseren Yoleri okudu. “Hakikat, adalet ve vicdan adına Güçlükonak Katliamını unutmayacağız” diyen Yoleri, 772 haftadır yineledikleri talepleri tekrar sıraladı: “Güvenlik güçlerinin dahil olduğuna dair ciddi iddiaların bulunduğu ağır suçlarda, fail ve sorumlu konumunda olan kişilerin tespit edilerek bağımsız bir yargılama faaliyeti sonucunda cezalandırılmaları sağlanmazsa, bu suçların sorumlusu artık devlettir.”

‘GALATASARAY MEYDANINDAN VAZGEÇMEYECEĞİZ’

Yoleri, Güçlükonak katliamı için yargı makamlarını göreve çağırarak, “Güçlükonak’ta gözaltına alınan, devletin güvencesi altındayken yaşam hakları ihlal edilen 11 kişi ve tüm kayıplarımız için adalet istemekten, 73 haftadır bize yasaklanan kayıplarımızla buluşma mekânımız olan Galatasaray Meydanı’ndan vazgeçmeyeceğiz” diye konuştu.

‘KATİLLERİ NEDEN BULMUYORLAR?’

Eylemde Güçlükonak’ta dedesini kaybeden küçük bir kız çocuğu da adalet talep ederek, “Sen hem baba hem dedeydin. Dedecim biz sana adalet borçluyuz. Sana özlemimiz hiç bitmeyecek” dedi.

Gözaltında kaybedilen gazeteci Ferhat Tepe’nin annesi Zübeyde Tepe de bir konuşma yaptı. Tepe, 25 yıldır kayıplarını aramaktan vazgeçmediklerini ve adalet talep edeceklerinin altını çizdi. Anne Tepe şunları söyledi: “Ferhat Tepe ve kayıplarımızın akıbeti bulunmadı. Bağırıp çağırıyoruz ama bu devlet sağır ve dilsiz. Katilleri neden bulmuyorlar? Biz adalet istiyoruz. Bugün varız yarın yokuz. Öldüğümüz zaman çocuklarımız bunun hesabını soracak. Biz her zaman bu mücadeleye devam edeceğiz.”

‘GERÇEĞİN ÖYLE OLMADIĞI ORTAYA ÇIKTI’

Güçlükonak’ta katledilenlerin avukatlığını yapan CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, katliamla yeniden çatışma ortamı yaratmak istenildiğini söyledi. Tanrıkulu şöyle konuştu: “Dün gibi hatırlıyorum… Ankara’dan Güçlükonak’a gazeteciler getirildi, yayınlar yapıldı. Ama gerçeğin böyle olmadığı ortaya çıktı. Çatışmalar yine başlamıştı. 2015’te de iki polis memuru alçakça öldürüldü. Gazeteler hemen araya girdi çözüm süreci bitirildi. O zamandan bu yana binlerce insan öldü. Biz bu nedenle bu meydanda cezasızlığa karşı çıktık, savaşa karşı çıktık. O zaman genç bir avukattım. Maalesef cezasızlıkla sonuçlandı. Biz burada olmaya, mücadele etmeye devam edeceğiz.”

NE OLMUŞTU?

Şırnak’ın Güçlükonak ilçesine bağlı Çevrimli ve Yatağan köylerine baskın yaptı. Abdullah İlhan, Ahmet Kaya, Ali Nas, Neytullah İlhan, Halit Kaya ve Ramazan Oruç’u gözaltına aldı. Taşkonak Jandarma Taburu’na götürülen köylüler işkenceyle sorgulanarak öldürüldü.

15 Ocak 1996 tarihinde Koçyurdu köy muhtarı ve aynı zamanda korucu olan Mehmet Öner’i arayan jandarma, gözaltındakileri serbest bırakacaklarını, onları almak için bir minibüs göndermelerini istedi. Durumdan şüphelenen Öner, sürücüyü yalnız göndermek istemedi ve korucular Hamit Yılmaz, Abdülhalim Yılmaz ve Lokman Özdemir’i de yanına alarak Ramazan Nas’ın kullandığı 56 AH 320 plakalı minibüsle Taşkonak Jandarma Taburu’na gitti.

10 KİŞİNİN CANSIZ BEDENİ MİNİBÜS KOLTUKLARINA BAĞLANDI

Taburdakiler korucuların gelmesini beklemiyordu. Gelen korucular da öldürüldü ve daha önce öldürülen 6 köylü ile birlikte, 10 kişinin cansız bedenleri minibüsün koltuklarına bağlandı, başlarına da çuval geçirildi. Ramazan Nas’ın kullandığı minibüs jandarmanın kontrolünde yola çıktı. Yol askerler tarafından trafiğe kapatıldı.

Minibüs bir noktaya gelince aracın içindeki jandarmalar inerek uzaklaştı. Yolu kesen özel tim, önce minibüsü silahla taradı. Atılan roketler sonucu minibüs ve içindeki 10 ceset kömür haline geldi. Kaçmaya çalışan minibüs sürücüsü de taranarak öldürüldü.

GENELKURMAY ‘KATLİAMI PKK YAPTI’ DEDİ

Kül olmuş bedenler, ailelere teslim edilmedi. Üzerinde kimliklendirme çalışması yapılmadan, dini vecibeleri yerine getirilmeden güvenlik güçlerince toplu halde gömüldü. Genelkurmay Başkanlığı 16 Ocak 1996 günü Ankara’dan yerli ve yabancı gazetecileri helikopterle Güçlükonak’a getirdi. Gazetecilere açıklama yapan Albay Oğuz Kalelioğlu, “Katliamı PKK’nin gerçekleştirdiğini ve örgütün bir ay önce ilan ettiği ateşkesi bozduğunu” söyledi.
Olay yerinde yalnızca 20 dakika tutulan ve köylülerle konuşmalarına izin verilmeyen gazetecilerden bazıları resmi açıklamaları kuşku verici bularak bu kuşkularını İHD ve Barış İçin Bir Araya Çalışma Grubu ile paylaştı.

Bu paylaşım üzerine bir heyetle olay yerine giden Barış İçin Bir Araya Çalışma Grubu’nun ulaştığı bilgi ve tanıklıklar resmi açıklamalar ile tümüyle çelişiyordu. Heyet ulaştığı bütün bilgi, bulgu ve belgeler ışığında kamuoyuna, “Bu katliamı PKK değil, devlet güçleri yapmıştır” açıklamasında bulundu. Hazırlanan raporlarıyla birlikte Diyarbakır DGM, Olağanüstü Hâl Bölge Valiliği ve Genelkurmay’a başvurdu.

[Kronos.News] 11.1.2020

Lira dolar karşısında 12 ay sonra yüzde 9 eriyecek: 1 Dolar 6,40 TL olacak

Reuters’ın gelişmekte olan piyasa para birimlerine yönelik anketine göre lira 12 ay sonra dolar karşasında yüzde 9 değer kaybedecek. 1 Dolar 6,40 lira seviyesine yükselecek.

BOLD – Gelişmekte olan piyasa para birimlerine yönelik anket düzenleyen Reuters’ın çalışmasına göre Türk Lirası’nın yüzü 2020’de dolar karşısında gülmeyecek.

Anket sonuçları gelişmekte olan ülkelerin para birimlerinin 2020’de dolara karşı değer kaybedeceği ve 2019 sonunda yaşanan kısa süreli yükselişin sona ereceğini gösteriyor.

20’DEN FAZLA KURUMUN TAHMİNİ VAR

Reuters anketine göre liranın 12 ay sonra dolar karşısında yüzde 9 değer kaybederek 6.40’a yükselmesi bekleniyor.

Ankette lira tahmini veren 20’den fazla kurumun tahminlerinin medyanına göre dolar/TL’nin bir ay sonra 5.97, üç ay sonra 6, altı ay sonra 6.15, 12 ay sonra ise 6.40 olması bekleniyor.

Kasım anketinde dolar/TL’nin 12 ay sonra 6.42 seviyesinde olması bekleniyordu.

ABD-ÇİN REKABETİ RAHATLATMIŞTI AMA…

Geride bıraktığımız yıl yatırımcıları güvenli limanlara yönlendiren ve gelişmekte olan piyasaları zor durumda bırakan ABD-Çin ticaret savaşının gölgesinde geçti.

Gelişmekte olan önemli para birimleri 2019’un son çeyreğinde Washington ve Pekin arasındaki gerilim sebebiyle yükseliş gösterseler de ABD-İran gerilimi halihazırda bu duruma son vermiş durumda.

RESMİ ANKETTE DE 6,43 OLARAK İLAN EDİLMİŞTİ

Merkez Bankası’nın (MB) düzenlediği ankette de 12 ay sonrası için dolar/TL beklentisi 6.43 seviyesinde açıklanmıştı.

[BoldMedya] 11.1.2020

Üçüncü köprü ve otoyolunun Çinlilere satışına onay

Yapımından itibaren sorunlarla karşılaşan ve araç geçiş garantileriyle gündemde olan Üçüncü köprü ve bağlı otoyollar Çin’in kontrolüne geçiyor.

BOLD – Rekabet Kurulu, internet sitesi üzerinden yaptığı açıklamada, üçüncü köprüde hisse devrinin izne tabi olmadığına karar verdi.

Hisse devrinin gerçekleşmesiyle birlikte 6 Çinli şirketin oluşturduğu konsorsiyum projenin yüzde 51’ine sahip olacak.

İtalyan Astaldi Astaldi S.P.A ise projeden çıkacak.

Altı Çin şirketi oluşturdukları fonla Üçüncü Boğaz Köprüsü ve Kuzey Marmara Otoyolu’nun %51’ini satın alacak. Söz konusu şirketler: China Merchants Expressway, CMU, Zheijiang Expressway, Jiangsu Expressway, Sichuan Expressway ve Anhui Expressway.

Konsorsiyum üyeleri ortaklığa $688.5 milyon sermaye enjekte edecek.

Kurulacak olan ortaklık, Avrasya Otoyol Yatırım ve İşletmesi’nin %51 hissesini satın alacak.

[BoldMedya] 11.1.2020

TANAP doğalgaz hattından Türkiye kendini soyduruyor [Fatih Yurtsever]

Doğalgazda gözler Akdeniz’deki kavgada ama TANAP projesinde Türkiye kendini resmen soyduruyor. İşte rakamlarla bir “kucağa düşme” vakası..

BOLD ANALİZ

Doğalgaz Projelerinde Yalanlar ve Gerçekler: TANAP Projesi

Erdoğan rejimi gerçekleştirdiği doğal gaz projeleri ile Türkiye’nin bir enerji merkezi haline geldiğini iddia ediyor. Mavi Akım doğalgaz projesinden dolayı hükümetin düştüğü, zamanın Enerji Bakanı Cumhur Ersümer’in Yüce Divan’da yargılandığı dikkate alınınca, konu daha hassas mahiyet kazanıyor.

Türkiye, 12 Mart 2001’de imzalanan Türkiye-Azerbaycan Hükümetlerarası Anlaşması esasları doğrultusunda, 4 Temmuz 2007 yılından itibaren Azerbaycan’dan yıllık 6,6 milyar m³ doğalgaz alıyor. Bu gaz Gürcistan sınırından itibaren BOTAŞ’a ait milli şebeke üzerinden yurt içine dağıtılıyor. Bu gazın yaklaşık 1 milyar m³’ü de Yunanistan’a ihraç ediliyor. İhraç edilen miktar az olmasına rağmen bu ticaret Türkiye’nin doğalgaz enerji dağıtım merkezi olması açısından önemli bir girişim.

2011 yılında Türkiye’nin artan doğalgaz talebinin karşılanması ve Güney Gaz Koridoru olarak adlandırılan hat üzerinden AB ülkelerinin doğalgaz arz kaynaklarının çeşitlendirilmesi maksadıyla, Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı (TANAP) projesi başlatıldı. 12 Haziran 2018 tarihinde açılışı Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından yapılan hat üzerinden yıllık 6 milyar m³ Azeri gazı Türkiye’ye akmaya başladı. Ayrıca, TANAP projesi kapsamında 26 Haziran 2012 tarihinde yapılan anlaşma çerçevesinde yıllık 10 milyar m³ Azeri gazının inşa edilecek yeni bir boru hattı ile Türkiye üzerinden üzerinden Avrupa’ya transit taşınması kararlaştırıldı. 30 Kasım 2019 tarihinden TANAP Avrupa bağlantısı da aktif hale getirildi.

TANAP’ın şu anda kapasitesi 16 milyar m³, bu rakam maksimum 32 milyar m³ olabilir. 2001 yılında Azerbaycan ile yapılan anlaşma Nisan 2021 sona ereceği için bu hattan gelen 6 milyar m³ gaz TANAP üzerinden gelecek. Türkiye’nin şu anda aldığı Azeri gazı (SAHDENİZ-I) Rus gazına göre daha ucuz. Ancak işin içerisine TANAP girince resim değişiyor.

TANAP için gaz, ŞAHDENİZ-2 sahasından temin ediliyor. SAHDENİZ-2 sahası uluslararası bir konsorsiyum tarafından işletiliyor. (Konsorsiyumun üyesi firmalar ve konsorsiyumdaki payları: BP %28,8, TPAO-Türkiye %19, SOCAR-Azerbaycan %16,7, Petronas-Malezya %15,5, LUKoil-Rusya%10 ve NIOC-İran %10). Bu gazın Türkiye ve Avrupa’ya taşınması için yeni bir hat inşa edildi. Bu hat da uluslararası bir konsorsiyum (SOCAR %60, BOTAŞ %30 ve BP %10) tarafından işletiliyor. Aslında TANAP, Türkiye’yi boydan boya geçerek, doğalgazı Avrupa’ya ulaştıracak olan hat.

Türkiye TANAP için ŞAHDENİZ-2 sahasından doğalgazı Gürcistan sınırında Rus gazının %88’i fiyatına alıyor. Ancak doğalgaz milli iletim hatları yerine konsorsiyum tarafından inşa edilen hat ile taşındığı için gazın fiyatına transit ücretleri de ekleniyor. Doğalgazın 1000 m³ için ilk vana noktası olan Eskişehir’e kadar 79 dolar, Trakya’ya kadar ise 109 dolar transit ücreti ödeniyor. TANAP için ödenen gaz taşıma bedeli, ABD Henry Hub’daki gaz fiyatından daha fazla. Avrupa’da doğalgaz fiyatları 11 Aralık itibarıyla spot piyasada 1000 m³ 165 dolar iken, transit ücretleri ile Azeri gazının fiyatı 300 doları aşıyor. Sonuçta Türkiye, transit ücretleri eklendikten sonra normalde daha ucuz olan Azeri gazına Rus gazından daha fazla para ödeyerek dünyanın en pahalı gazını kullanıyor.

Ancak burada bir önemli husus daha var. Türkiye Avrupa’ya ŞAHDENİZ-2 gazını TANAP ile değil de SAHDENİZ-1’de olduğu gibi milli iletim hatları ile taşısaydı, kendi satın alacağı gaz için iletim bedeli ödemeyeceği gibi, Avrupa’ya giden gazdan da iletim ücreti alacaktı. Bu iş için milli iletim hatlarının yeterli olmadığı öne sürülse de Türkiye hem TANAP hem de ŞAHDENİZ-2’deki taahhütlerinin bir bölümü ile rahatlıkla bu hattın kapasitesini arttırabilir, üstelik mevcut hattı bile yenileyebilirdi.

Ayrıca Türkiye şu anda sıkça tekrar edilen enerji “hub”ı olduk iddialarının aksine, Azeri gazının Avrupa’ya satışına talip olmadığı için gaz ticareti yapan ülke olma şansını da kaybetti. TANAP, Türkiye’nin enerjide “transit” ülke rolünü pekiştirdi.

Burada akla şu soru da geliyor. Madem gaz iletim bedelleri bu kadar pahalı, bu fiyatla Azeri gazı Avrupa’da nasıl müşteri bulacak? Çözüm gayet basit. Avrupa’ya taşınacak gazdan transit ücreti alınmayacak. Yani Avrupa’ya taşınacak gazın maliyeti Türkiye’ye ödetilecek.

Sonuç olarak; TANAP Türkiye’nin yararına bir proje değil. Bu projenin meyvesini BP ve gazı ucuza alacak Avrupa ülkeleri yiyecek. Türkiye TANAP ve TürkAkım projeleri ile Türkiye’nin enerji merkezi-hub olma (gazda re-export hakkı, fiyat belirlenmesinde rol alma, depolama tesisleri ve enerji borsasının kurulması vb.) yeteneğini kaybetti. Halk enerji merkezi olduk yalanları ile uyutulurken, Avrupa’ya taşınacak gazın maliyeti doğalgaz faturalarına yansıtıldı. Devlet zarara uğratıldı. Peki, böyle bir projeye, kim, ne karşılığında, nasıl evet dedi? Kimlerin cebi doldu? Ülkede hukuk işliyor olsaydı, bunu Mavi Akım yargılamalarında olduğu gibi Yüce Divan oturumlarından öğrenebilirdik.

Ama elimizde bir ipucu var.

Erdoğan’la oğlu Bilal Erdoğan arasında 17/25 Aralık yolsuzluk operasyonlarından sonra ortaya saçılan tapelerde ünlü ‘Kucağımıza düşecekler’ konuşmasını hatırlayın. TANAP’ı inşa eden işadamı Sıtkı Ayan’ın belirlenen 10 milyon dolar rüşvet rakamını vermediğinden şikayet eden Bilal Erdoğan’a babası “merak etme kucağımıza düşecekler” diyordu.

Maalesef hukuk şu an ses veremeyecek kadar hırpalanmış durumda. Hukuk kendine gelinceye kadar Erdoğan rejimi ve onun içeride ve dışarıdaki destekçileri ülkeyi soymaya, faturayı da vatandaşa yüklemeye devam edecek.

[Fatih Yurtsever] 11.1.2020 [ BoldMedya]

İran kabul etti: Ukrayna yolcu uçağını yanlışlıkla düşürdük

Tahran, düşen Ukrayna Havayollarına ait yolcu uçağının, hassas askeri bir nokta üzerinden geçerken insani hata sonucu İran’a ait füzeyle vurulduğunu kabul etti.

BOLD – İran Genelkurmay Başkanlığı, Ukrayna Havayollarına ait yolcu uçağının hassas askeri bir nokta üzerinden geçerken insani hata sonucu hava savunma sistemi tarafından yanlışlıkla düşürüldüğünü bildirdi.

Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ise facianın sebebi ve failleriyle ilgili tahkikatın devam edeceği ve sorumlular hakkında yasal işlem yapılacağı konusunda söz verdi.

TEHDİTLER VE YAŞANAN HAREKETLİLİK ETKİLİ

Genelkurmay Başkanlığının, çarşamba günü düşen uçakla ilgili yazılı açıklamasında, ABD’nin Irak’taki üssüne yapılan füze saldırısı ardından atılan askeri adımların düşen uçağa etkisi olabileceği ihtimaline karşılık uzmanlardan oluşan bir heyet teşkil edildiği belirtildi.

ABD Başkanı ve ordusunun, yapılan saldırıya cevap olarak İran’daki birçok noktayı hedef alacaklarına dair yaptıkları tehditlerin ve bölgede yaşanan olağanüstü hava hareketliliğinin ardından, İran silahlı kuvvetlerinin de muhtemel tehditlere anında yanıt verebilmek için en yüksek seviyede teyakkuz haline geçtiği aktarıldı.

HASSAS ASKERİ BİR NOKTA ÜZERİNDEN GEÇİYORDU

Açıklamada, ABD üslerine yapılan füze saldırısının ardından ABD savaş uçaklarının İran etrafındaki uçuşlarının arttığı ve ülkenin stratejik yerlerine saldırı yapılacağı bilgisinin savunma birimlerine ulaştığı belirtilerek, bunun üzerine birçok hedefin radarlarda görünmeye başladığı ve ülkenin hava savunma sisteminin de bu nedenle çok hassas bir duruma geldiği kaydedildi.

Yolcu uçağının düşürülmesiyle ilgili, şunlar kaydedildi: “Ukrayna Havayollarına ait 752 sefer sayılı uçak bu hassas ve kriz şartlarında İmam Humeyni Havalimanı’ndan hareket etti. Dönüş anında Devrim Muhafızlarının hassas askeri bir merkezine yaklaştı ve yüksekliği ile duruş şekli düşmanca saldırı yapacak gibiydi. Söz konusu uçak, bu şartlarda insani hata sonucu ve kasıtlı olmayarak hedef alınmıştır.”

TEKRARLANMAMA GÜVENCESİ VERİYORUZ

Genelkurmay Başkanlığının ölenlerin ailelerinden özür dilediği açıklamada, “Bu tür insani hataların bir daha tekrarlanmaması güvencesi veriyoruz. Sorumlular hakkında da yasal işlem yapılacaktır.” ifadelerine yer verildi.

Ukrayna’nın başkenti Kiev’e gitmek üzere Tahran Uluslararası İmam Humeyni Havalimanı’ndan havalanan Boeing 737 tipi yolcu uçağı, 8 Ocak Çarşamba sabahı kalkıştan kısa süre sonra düşmüş, uçakta bulunan 176 kişiden kurtulan olmamıştı.

SORUMLULAR HAKKINDA YASAL İŞLEM YAPILMALI

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, hava savunma sistemi tarafından yanlışlıkla düşürüldüğü açıklanan Ukrayna uçağıyla ilgili, “Bu, kolayca bir kenara bırakılacak mesele değildir. Facianın nedeni ve failleriyle ilgili tahkikat devam etmeli ve bu affedilemez yanlışın sorumluları hakkında yasal işlem yapılmalıdır.” ifadelerini kullandı.

Ruhani, yaptığı yazılı açıklamada, Kasım Süleymani’nin öldürülmesi ve ABD’nin tehditlerinin sürdüğü bir atmosferde ülkedeki savunma sistemlerinin ABD’nin muhtemel saldırılarına karşı tam teyakkuz haline getirildiğini belirtti.

HAVA SAVUNMA SİSTEMİNDEKİ ZAYIFLIKLAR GİDERİLMELİ

“Bu süreçte insani hata nedeniyle yanlışlıkla (füze) fırlatılması, onlarca insanın ölümüyle sonuçlanan bir faciaya yol açmıştır.” değerlendirmesinde bulunan Ruhani, faciaya yol açan yanlış nedeniyle üzgün olduklarını söyledi.

Ruhani, ayrıca şunları dile getirdi: “Bu tür faciaların tekrarlanmaması için ülkenin hava savunma sistemindeki zayıf noktaların giderilmesi noktasında gerekli tedbirler alınmalıdır.”

ABD’NİN MACERACILIĞININ SONUCU

İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif de, düşürülen uçak konusunda özür diledi. Cevad Zarif, Twitter hesabından yaptığı açıklamada, Ukrayna Havayollarına ait uçağın düşürülmesiyle ilgili ABD’yi suçladı.

Zarif, paylaşımında şu ifadeleri kullandı: “Üzüntülü bir gün. Silahlı kuvvetlerin soruşturmasının ilk sonucu: ABD’nin maceracılığından kaynaklı kriz anında yapılan insani hata, faciaya yol açtı. Çok pişmanız. Halkımızdan, kurbanların ailelerinden ve etkilenen tüm milletlerden özür dileriz.”

[BoldMedya] 11.1.2020

KHK’lı Serpil Özermen hasta ve hamile olduğu halde tutuklu

Emniyete kendi gitti, duruşmalara katıldı yine de tutuklu yargılanmasına karar verildi. Geride bir çocuğu kalan KHK’lı Özermen, hamile ve hasta.

BOLD – Dört aylık hamile KHK’lı Serpil Özermen hak ihlalleriyle gündeme gelen İzmir Şakran Kadın Cezaevi’nde tutuklu bulunuyor. Riskli bir hamilelik geçiren Serpil Özermen’in 20 kişilik koğuşta kaldığı, ilk tutuklandığı gün hiç su verilmediği öğrenildi. Özermen’in küçük bir çocuğu daha bulunuyor.

KHK İLE İHRAÇ EDİLDİ

Serpil Özermen, OHAL döneminde çıkartılan Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) 2016 yılında Adliye Memurluğu görevinden ihraç edildi.

Aynı yıl hakkinda hakkında soruşturma başlatılan KHK’lı Özermen, Emniyete kendisi giderek ifade verdi. İfadesinin ardından serbest bırakıldı.

İlerleyen süreçte hakkında dava açılan KHK’lı Özermen, tüm süreç boyunca yargı makamlarının taleplerini yerine getirdi ve duruşmalara da katıldı. Ancak yargılandığı davanın 2. celsesinde 17 Aralık 2019’da duruşma sırasında tutuklandı.

Tutuklandığı sırada 4 aylık hamile olan KHK’lı Özermen’in ayrıca nodül ve gutart hastalığı bulunduğu, riskli bir hamilelik geçirdiği ifade ediliyor.

Cezaevi şartlarının hamile bir kadın için çok kötü olduğunu belirten yakınları, Özermen’e cezaevinde geçici koğuşta geçirdiği ilk gün, tüm gün boyunca su verilmediğini ifade ettiler.

21 ocak 2020 Özermen 3. kez hakim karşısına çıkacak.

[BoldMedya] 11.1.2020

Yavaş: Kömür veya gıda yerine 140 bin aileye kart vereceğiz [Yavuz Genç]

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş 140 bin kişiye alışveriş için kart dağıtacaklarını söyleyerek, "Karta o ayki gelirimize göre para yükleyeceğiz. Örneğin 70 TL olabilir" dedi.

ANKARA – Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü nedeniyle gazetecilere, belediyenin Mogan Gölü Tesislerinde bir resepsiyon verdi ve gazetecilere açıklamalar yaptı.

Yavaş’ın gazetecilerle konuşmasından satırbaşları şöyle:

PAKET VE KÖMÜR YERİNE KART

Bizim dönemimizde bir kişiden 150 milyon liralık gıda alımı olmayacak. Sosyal yardım alanlara yani ihtiyaç sahiplerine paket dağıtmayacağız, kart dağıtacağız. Kömür veya gıda vermeyeceğiz, onlar kartlarıyla gidip ihtiyaçları neyse mahalle bakkalından onu alacaklar. Geçmiş dönemde sadece bu paketleri dağıtma parası, nakliye ücreti bile 11 milyon tutuyordu. Bunlara son veriyoruz.

140 BİN KİŞİYE DAĞITILACAK

Büyükşehir Belediyesi olarak 185 bin kişiye yardım dağıtıyoruz. Bunların 20 bini Suriyeli. Bir kısmı da kartla alışveriş yapamayacak yaşlı vatandaşlar. Onlara sosyal yardım veriyoruz. Geriye tahmini 140 bin kişi kalıyor, onlara da kart dağıtacağız. Karta o ayki gelirimize göre para yükleyeceğiz. Örneğin 70 TL olabilir.

EN FAZLA ŞİKÂYET EGO OTOBÜS ŞOFÖRLERİ HAKKINDA

Cep telefonumda yüklü olan Mavi Masa uygulamasına her gün bakıyorum. En fazla şikâyet EGO otobüs şoförleri hakkında. O konuyla ilgili de gerekeni yapacağız. Otobüs seferlerini internet ortamında 24 saat boyunca izleyeceğimiz bir sistem kuracağız. Şikâyet gelince müdahale edeceğiz ve gerekirse sefer halindeyken şoför değiştireceğiz.

TOGO KULELERİ

Bir aylık yasal sürenin dolmasını bekliyoruz. Daha sonra gerekeni yapacağız. Orada bizden önceki dönemde yapılan işler var. Şuna benziyor, yere biri para düşürmüş, eğilip kimse görmeden cebinize atıyorsunuz ve diyorsunuz ki kimse görmedi, bu para artık benim. Bunu kabul etmemiz mümkün değil. Cumhurbaşkanı çok katlı bina olmasın diyor ama burası 36 kat. E olur mu bu!

50 ‘İHBAR’ DOSYASI VAR, SAVCILIĞA İNTİKAL ETTİRECEĞİZ

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, Geçmişte yapılan ihalelerle ilgili ihbarlar ve usulsüzlüklerin Gülen Cemaati ile bağlantıları iddiasıyla ilgili ellerinde en az 50 dosya olduğunu öne sürerek bunları savcılığa intikal ettireceklerini söyledi.

BELEDİYE BAŞKANLIĞI SIRADAN BİR İŞTİR

Belediye başkanlığının sıradan bir iş olduğunu ısrarla anlatmaya devam edeceğim. Bu sıradan bir görev. Biz vatandaştan aldığımızı onlara veriyoruz. Hepsi bu. Ben de bir tapu müdürü gibi sokakta tek başıma yürüyebilmeliyim. Bu görevleri çok abartmaya gerek yok.

MANSUR YAVAŞ’TAN BAŞKENTGAZ’A DAVA

Öte yandan, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, kendi evi için peşin ödemeli aldığı doğalgaz için ‘TL düzeltmesi’ adı altında ek borç çıkarılması üzerine Ankara Tüketici Mahkemesi’ne başvurarak Başkentgaz’a dava açtı.

Başkan Mansur Yavaş, dava dilekçesini mahkemeye avukatı Helin Menteşe aracılığıyla sundu. Dilekçede, Yavaş’ın Kızılırmak Mahallesi’ndeki kendi evinde ön ödemeli doğalgaz abonesi olduğu belirtildi. Diğer tüm ön ödemeli aboneler gibi Yavaş’a, parasını peşin olarak ödeyip aldığı doğalgaz miktarının ardından zam gerekçe gösterilerek ‘TL düzeltmesi’ adı altında, 67.12 TL’lik borç çıkarıldığına ve bunun ilk gaz alımında yansıtılacağına dikkat çekildi.

‘HAKSIZ VE HUKUKA AYKIRI’

Dilekçede telefon kontör ve akaryakıt örneği verilerek uygulama için “100 TL’lik benzin aldığınızda, yakıta yüzde 20 zam geldiğinde, deponuzdan 20 TL’lik kısmını geri almaları mantığı ile aynıdır” denildi. Bu durumun “Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanun’a aykırı olduğu, anayasa ile koruma altına alınan mülkiyet hakkını ihlal ettiği belirtilerek, kötü niyetli, haksız ve hukuka aykırı bir uygulama olduğu” savunularak sonradan çıkarılan borcun iptali ve gaz alımında yansıtılmaması için mahkemeden ihtiyati tedbir konulması istendi.

Mansur Yavaş’ın açtığı davanın 900 binin üzerinde abonesi bulunan Ankara’da tüm vatandaşlara “örnek” olacağı belirtiliyor. Başkentgaz özelleştirilmesinin ardından sayaç okuma, eski-yeni sayaç yenileme gibi pek çok konuda sık sık eleştiri konusu oluyor.

[Yavuz Genç] 11.1.2020 [Kronos.News]

Enes Kanter, Oklahoma’ya Geri Dönüyor [Muhammet Ali Toksoy]

İnsanların özgürlüğü için mücadele eden NBA Yıldızı Enes Kanter, şimdi de zihinleri özgürleştirmek için çok özel bir projeyle, Oklahoma’ya okul yaptırmak için geri dönüyor.

BOLD NBA- Enes Kanter, hiçbir zaman sadece basketbolcu olmadı. Evet Enes, çok iyi tanıdığımız, oynadığı basketbol ile NBA’de efsane olarak anılan, birçok kez All-Star seçilen basketbolcuların arasında değil belki, ancak daha şimdiden şunu söyleyebiliriz ki; parke dışında yaptıklarıyla o daha basketbolu bırakmadan NBA’nin unutulmaz oyuncuları arasına girdi.

You Are My Hope ismini verdiği imza kampanyası, her platformda ülkesinde yaşanan insan hakları ihlallerini dile getirmesi, bu yüzden en üst düzey hükümet yetkilileri tarafından defalarca hedef gösterilmesi, delil gösterilmeden terörist diyerek suçlanması, İnterpol’den Kırmızı Bültenle hakkında yakalama kararı çıkarılması, Endonezya’da gizli servis tarafından kaçırılmaya çalışılması, telefon yoluyla yüzlerce ölüm tehdidi alması, ailesinin hapsedilmesi, cuma namazı çıkışında sözlü olarak tehdit edilmesi ve buraya yazamadığımız onlarcası.. Ancak bütün bunlara rağmen, ‘Özgürlük bedava değildir’ diyerek mücadelesinden vazgeçmemesi başarılı oyuncuyu sporcu kimliğinin ötesine taşıyor. Katıldığı bir tv programında, böyle üst düzey mücadele görmediğini söyleyen spiker, ‘basketbol kariyerin zarar görüyor mu bilemiyorum fakat şurası kesin; sponsorlar çekindiği için, büyük bir maddi kayba uğruyorsun. Biraz daha geri planda kalmayı hiç düşündün mü?’ sorusuna Enes; “Ülkemde onbinlerce masum ve bine yakın bebek hapiste iken asla sessiz kalamam, bu mücadele benim için NBA kariyerimden çok daha önemli” diyerek cevap vermişti. Bizde bugünden küçük bir not düşelim; Gün gelecek Enes Kanter’in, özgürlük yolunda verdiği bu müthiş mücadelenin kıymeti çok daha iyi anlaşılacak, Muhammet Ali Clay gibi efsane sporcular arasında gösterilecek ve bizlerde buna şahit olacağız.

KANTER, OKLAHOMA’YA OKUL YAPTIRACAK

Bu kadar uzun ve övgü dolu sözlerle başlamamızın nedeni, Enes Kanter’in sosyal medya hesabından attığı twit ile duyurmuş olduğu yeni bir proje. Başarılı sporcu 2.5 sene formasını giydiği Oklahoma şehrine bir okul yaptıracak. Yaptıracağı okulun öğrencileri ise düşük gelirli, ingilizceyi az bilen göçmen ailelerin çocukları olacak. Enes Kanter, ‘bir okul açan, bir hapishane kapatır, Eğitim dünyayı değiştirebilecek en büyük güçtür’ sözleriyle başladığı ve okul açma projesini anlatan mektubunu sivil toplum örgütlerinde çalışan arkadaşlarıyla birlikte Oklahoma Devlet Okulları Yönetimine teslim etti. Komite bu teklifi daha sonra kurul toplantısında oylamaya sunacak.
Kanter ve projede yer alan arkadaşları, okul için kesin bir yer seçmediler ancak mektupta “eğitim ihtiyacının yüksek” olduğu bir yeri seçmek istediklerini özellikle belirttiler.

Okul, 4. sınıftan 12. sınıfa kadar hizmet verecek, azınlık ve göçmen ailelerin çocuklarının eğitim ihtiyacı için özel olarak tasarlanacak. Okul, fiziksel, duygusal ve zihinsel eğitimi bir arada yaparak matematik-fen becerilerini öne çıkaran bir müfredat sunacak. Bununla birlikte her öğrencinin spor ve sanat kabiliyetlerini zirveye taşıyacak ek bir programında uygulanması düşünülüyor.

OKLAHOMA, ENES KANTER’İ ÖZLÜYOR

Oklahoma City Thunder taraftarı Enes Kanter’i hiçbir zaman unutmadı. Başarılı sporcu, farklı takımlarla Chesapeake Energy Arena’ya (Oklahoma’nın salonu) her gelişinde sevgi gösterileri ve alkışlarla karşılandı. Bu sevgiyi hiç unutmayan Kanter, “Diğer takımlarda oynamama rağmen yıllık basketbol yaz kamplarıma ev sahipliği yapmak ve OKC çocuklarına hizmet veren programları desteklemek için Oklahoma City’ye dönmeye devam ediyorum” diye yazan Enes Kanter, “Vakfım sayesinde hayırseverlik faaliyetlerim oynadığım tüm şehirleri kapsıyor: Utah, Portland, New York ve Boston.” diyerek sözlerini tamamladı.

[Muhammet Ali Toksoy]

Suriyeli muhalifler neden Libya'ya savaşmaya gidiyor?

Türkiye'nin Kuzey Suriye harekatı sırasında sahaya sürdüğü Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) içindeki gruplara bağlı milis güçlerin bir kısmı Libya'ya savaşmaya giderken, bir kısmı da yola çıkma hazırlıkları yapıyor.

Peki bu milis güçler neden Türkiye lehine Libya'da Halife Hafter saflarında savaşıyor.

Suriyeli milis güçler, Libya'nın Trablus kentinde savaşma iddialarını doğrularken, Londra merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi de (SOHR), Türkiye'nin eğittiği militanların ücret karşılığı Libya'da savaştıklarını belirtti.

BBC Türkçe'nin haberine göre, Sultan Murad Tugayları ve Fehim İsa'ya bağlı bin-bin 500 kadar militan bir aydır Libya'da savaşıyor.

TBMM'de geçen hafta kabul edilen Libya tezkeresiyle Türk askerinin Libya'ya gitmesinin önünün açılmasının ardından, Türkiye destekli Suriyeli muhaliflerin muharip güç olarak Libya'ya gönderildiği iddia edilmişti. BBC Türkçe'ye konuşan Suriyeli muhalifler iddiaları doğrularken, Türk yetkililer "Bu kendi inisiyatiflerinde. Bizim kontrolümüzde yaşanan bir süreç değil" diyor.

Aralık ayının son günlerinde sosyal medyaya düşen videolarda, Suriyeli muhalif gruplardan olduklarını iddia eden savaşçılar, General Halife Hafter'e karşı savaşmak üzere Trablus'ta olduklarını söylüyordu.

Londra merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi de (SOHR) internet sitesinde arka arkaya yayımladığı yazılarda Türkiye'nin eğittiği ve son yıllarda Suriye'de düzenlenen askeri operasyonlarda birlikte savaştığı Suriyeli muhalifleri, ek maaş karşılığında Libya'ya gönderdiğini iddia etti.

BBC Türkçe'ye konuşan Suriyeli muhalif kaynaklar, Fehim İsa ve Sultan Murad Tugayları'ndan 1000-1500 arası savaşçının yaklaşık 1 ay önce Libya'ya gönderildiğini söyledi. Yaklaşık 500 kişilik bir grubun daha gönderileceğini iddia eden kaynaklar, Libya'ya giden savaşçıların maaşlarının artırıldığını söyledi ancak maaşın ne kadar olduğuyla ilgili detay vermedi.

Suriyeli muhalif kaynaklar, Libya'ya savaşmaya gidenlere Türkiye vatandaşlığı sözü verildiği iddialarını ise yalanladı.

[Samanyolu Haber] 11.1.2020

Görevdeki Hakim’den şok sözler: Ayrılmak çare olsa bir günde ayrılırız lakin ya itaat ya ölüm

Emekli Hakim Mehmet Gülçek, halen kürsüde olan bir hakimin kaleme aldığı yazıyı hakim ve savcıların resmi sitesi adalet.org’ta paylaştı.

Oda TV'de yer alan habere göre Görevde olan ve adını vermediği hakimin yazısını paylaşmak için “rızasını” aldığını belirten emekli Hakim Mehmet Gülçek, “Bir kürsü hakiminin isyanı!..” başlığıyla yazıya yer verdi.

Görevdeki Hakim yazısına “20 küsur yıllık meslek hayatımda hiç bu kadar umutsuz olmamıştım” sözleriyle başlayıp “Son yıllarda artık vidaları tamamen gevşemiş, sindirim sistemi bozulmuş bir adalet mekanizmasının türbedarı haline geldik” ifadelerini kullandı.

Hakim, emeklilik istemenin de çözüm olmadığını öne sürerek yaşanılanları şu çarpıcı sözlerle özetledi:

“Ayrılmak çare olsa bir günde ayrılırız, lakin feleğin cilvesine bak ki ya kırk katır ya kırk satır isteniyor bizden!.. Ne ayrılırken rahat ediyoruz meslekte, ne de görev yaparken. Adaletin derdi ile dertlenen bir hakim isen geçmiş olsun... Ya itaat ya ölüm, yahut çocuklarınla veya çocuklarından uzağa sürgün!.. Ölümlerden ölüm beğen...”

İşte o yazı…

20 küsur yıllık meslek hayatımda hiç bu kadar umutsuz olmamıştım. Nice HSYK' lar, nice bakanlar, nice iktidarlar gördüm.

Ancak yargının üzerinde bu kadar ağır bir yük ve bu kadar yoğun kara bulutlar görmemiştim.

Lakin Ahaber’e sorsanız yargıya güven yüzde 120 !..

Zaten ayakta zor durmaya çalışan ve yamalı bohça gibi dikiş tutmayan bir teşkilatımız vardı. Ancak geldiğimiz noktada o günler bize hayal oldu...

[Samanyolu Haber] 11.1.2020

İlaç krizi kapıda

Türk Eczacıları Birliği (TEB) Başkanı Erdoğan Çolak, 120’ye yakın ilacın piyasada bulunmadığını açıkladı. Çolak, ilaç yokluğu sorununun şubat ayında daha da artacağını söyledi.

Türk Eczacıları Birliği (TEB) Başkanı Erdoğan Çolak, “Piyasada 120’ye yakın ilaç bulunamıyor. Hemen hemen her gruptan bir iki ilaçta sorun var. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de ilaç sorunu yaşanıyor. Bunun çözümü yerli ilaç üretimini desteklemekten geçiyor” dedi.

Çolak, yaygınlaşan uyuz hastalığı ile ilgili de “Bir enfeksiyon hastalığı olan uyuz, iyi beslenememe ve temiz çevrede yaşayamama sonucunda görülüyor. Ciddi bir göç dalgası yaşadık. Uyuz tedavisinde kullanılan ilaçta sıkıntı yaşanıyor” dedi.

EN ÇOK AĞRI KESİCİ SATILDI

BirGün'den Burcu Cansu'ya konuşan Çolak, birlik olarak ‘Eczanem nerede’ mobil uygulamasını, ücretsiz bir şekilde halkın kullanımına sunduklarını ifade ederek, bu uygulama ile konuma en yakın eczanelere, nöbetçi eczanelere erişimin mümkün olduğunu belirtti. Sağlığa ayrılan bütçenin hiçbir zaman yeterli olmayacağını dile getiren Çolak, şöyle konuştu: “OECD ülkeleri arasında, milli gelire oranla en az sağlık harcaması 4,2’lik oranla Türkiye’de yapıldı. 2019’un ilk dokuz ayında 293 milyon 238 bin adet reçete karşılandı. En çok satılan kalemler ağrı kesiciler ve metabolizma hastalıklarında kullanılan ilaçlar oldu.”

İSTİHDAM SORUNU

Eczacıların en önemli sorunlarından birinin de istihdam olduğunu kaydeden Çolak, “İhtiyaç olmadığı halde açılmaya devam edilen eczacılık fakülteleri ve artırılan kontenjanlar, bu ülkenin ve bu mesleğin geleceği ile oynamaktır. Sağlık Bakanlığının tahminlerine göre, 2030 yılında şimdiden 7 bin eczacı fazlası bulunuyor. Tüm bu veriler ışığında eczacılık mesleğinin istihdam sorunu yaşayacağını söylemek için müneccim olmaya gerek yok.”

[Samanyolu Haber] 11.1.2020

KHK'lilerin pasaport iadeleri için bu kez komisyon engeli

KHK ile ihraç edilen kamu görevlilerinin pasaportlarının iadesi konusunda çıkarılan yasa yetmedi, şimdi de Emniyet’te komisyon kurulacak.

Komisyonun ne zaman kurulacağı, kaç dosyayı ne kadar sürede inceleyeceği, kararının nihai olup olmayacağı ve komisyonda kimlerin yer alacağı belli değil.

Artı Gerçek'ten Derya Okatan'ın haberine göre, komisyonun yasal dayanağı da bilinmiyor.

OHAL sürecinde KHK ile ihraç edilen ve pasaportları iptal edilen kamu görevlilerinin yaşadığı mağduriyeti gidermek iddiasıyla yapılan yasal düzenleme yürürlüğe girse de henüz bir sonuç alınamadı.

Yasa, 24 Ekim 2019 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Bu tarihten itibaren il nüfus müdürlüklerine başvurular başladı.

Nüfus müdürlükleri de savcılık, Emniyet ve kişilerin en son çalıştıkları kurumlara yazı yazarak, pasaport verilmesinin uygun olup olmadığını sordu. Henüz herhangi bir pasaport iadesi yapılmadı.

KHK ile ihraç edilen Barış Akademisyenlerinden Tezcan Durna’ya nüfus müdürlüğünden verilen yanıta göre, Emniyet’te kurulacak bir komisyon bekleniyor.

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümü öğretim görevlisi iken 6 Ocak 2017 tarihinde ihraç edilen Doç. Tezcan Durna, başvurusunun akıbetini öğrenmek için dün Ankara Nüfus Müdürlüğü’ne gitti.

Burada kendisine en son çalıştığı kurum olarak Ankara Üniversitesi’nden yanıt geldiği, ancak savcılık ve Emniyet’ten yanıt gelmediği söylendi.

Durna’nın verdiği bilgiye göre, nüfus müdürlüğü görevlileri, Emniyet’ten sadece “bir komisyon kurulacağı ve başvuruları bu komisyonun inceleyeceği” yönünde bilgi verildiğini aktardı.

Komisyonun ne zaman kurulacağı, komisyonda kimlerin yer alacağı, ne kadar sürede ne kadar dosyayı inceleyeceği ise bilinmiyor.

Tezcan Durna, yargı paketi ile getirilen düzenlemede bu komisyondan bahsedilmediğine dikkat çekiyor.

Pasaportların iptal edilmesi Anayasal hak olan seyahat özgürlüğünü kısıtlamasının yanı sıra akademisyenler için daha can yakıcı bir sorun.

Durna, bu durumu şöyle anlatıyor:

“Yurt dışına çıkamıyorum. Herhangi bir akademik sahada çalışan birisi için uluslararası bilimsel etkinlikler çok önemlidir. Mesela, geçen yıl Şangay Üniversitesinde bir kültürel çalışmalar kongresine ortak bir bildiri özeti göndermiştik. Kabul edildi, ama gidemedik. Bana geçen yıl Almanya’nın en iyi üniversitelerinden iki tane burs çıktı, gidemedim. Hem iyi akademik araştırma yapabilecek ortam sunması hem de maddi açıdan önemliydi. Bir akademisyen için uluslararası bilimsel etkinlikler can damarı gibidir.”

[Samanyolu Haber] 11.1.2020

TÜBİTAK Kanal İstanbul eleştiren rapor ortaya çıkınca inkar etti

Kanal İstanbul ÇED raporuna dair bir eleştiri raporu hazırlayan TÜBİTAK, söz konusu raporunun kamuoyuna yansıması ardından, “Kanal İstanbul Projesinin yapılıp/yapılmaması hakkında olumlu veya olumsuz bir görüş bildirilmemiştir” açıklaması yapma gereği duydu

TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi (MAM), Kanal İstanbul ÇED raporu hakkındaki, “Kanal İstanbul’un ÇED raporu bilimsel değil. Deniz ve ekosistem zarar görebilir” biçimindeki görüşlerinin ortaya çıkması ardından açıklama yaptı. Açıklamada, “Kanal İstanbul Projesinin yapılıp/yapılmaması hakkında olumlu veya olumsuz bir görüş bildirilmemiştir” denildi.

TÜBİTAK MAM tarafından yapılan yazılı açıklamada, "27 Şubat 2018 tarihli Kanal İstanbul Projesi/ÇED başvuru dosyası hakkında, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Çevresel Etki Değerlendirmesi, İzin ve Denetim Genel Müdürlüğü talebi üzerine TÜBİTAK MAM Çevre ve Temiz Üretim Enstitüsü tarafından görüş bildirildi. Komisyon üyesi diğer kurum ve kuruluşlardan da alınan görüşler sonrası hazırlanan taslak ÇED raporu için de 25 Ekim 2019'da kurumumuzdan yine görüş talep edildi. Bu kapsamda, nihai halini almamış ÇED Raporu, ilgili enstitümüz tarafından incelenmiş olup, Kanal İstanbul Projesinin yapılıp/yapılmaması hakkında olumlu veya olumsuz bir görüş bildirilmemiştir. Bu anlamda, ilgili rapor üzerinden basında yapılan TÜBİTAK, Kanal İstanbul'a karşı şeklindeki haberler tamamıyla çarpıtmadır ve gerçeği yansıtmamaktadır" denildi.


Taslak ÇED raporunun bazı bölümlerinin yanlı ve yanlış siyasi yorumlara konu edildiği belirtilen açıklamada, "Kurumumuzun görüşü, nihai halini almamış ve askıya çıkmamış ÇED raporu için verilmiştir. Raporda kullanılan yöntemler, yapılan kabuller ve atıflar çerçevesinde ÇED raporunun içeriği değerlendirilmiş ve raporda görülen eksikliklerin giderilmesi amacı ile önerilerde bulunulmuştur. Verilen görüşler, projenin yapımına ilişkin değildir" ifadeleri kullanıldı.

Ayrıca, 28 Kasım 2019'da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından gerçekleştirilen İnceleme Değerlendirme Komisyonu toplantısında, 50'den fazla kurum ve kuruluşun temsilcileriyle yüz yüze detaylı görüşmeler yapıldığı belirtilen açıklamanın devamında şu ifadeler kullanıldı:

"Tüm görüşler değerlendirilmiştir. Komisyon toplantısı sonucunda TÜBİTAK MAM'ın da olumlu görüşüyle ÇED raporu yeterli bulunarak askıya çıkılmıştır. Çevre ve Şehircilik Bakanlığının kapsamlı bilimsel görüşlerini alabilmek adına, katılımcı bir anlayışla yürüttüğü ÇED raporu hazırlık süreçlerinin, bağlamından koparılarak siyasi çarpıtmalara konu edilmesi üzüntü vericidir. Hazırlık süreçleri neticesinde, toplanan görüşlerin nihai raporun oluşmasına katkı vermesi, bilimsel çalışma metodolojisi açısından takdir edilmesi gerekirken maalesef kurumumuz üzerinden siyasi polemiklere alet edilmiştir. Tüm süreçler sonunda rapor hakkındaki nihai karar Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından ilan edilecek olup, kurumumuzun görüşlerinin raporun hazırlık süreçlerine olan katkısından dolayı ayrıca memnuniyet duymaktayız."

NE OLMUŞTU?

TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi’nde (MAM) görevli altı bilim insanı tarafından ÇED raporu için hazırlanan raporda doğal dengenin bozulabileceği, denize ve ekosisteme zarar verebileceği ifade edilmiş, “Kanal İstanbul’un ÇED raporu bilimsel değil. Deniz ve ekosistem zarar görebilir” değerlendirmesi yapılmıştı.

[Samanyolu Haber] 11.1.2020

Bizim Hikayemiz! [Fikret Kaplan]

İnsanların canavarlaştığı, birbirini yediği… adaletin ayaklar altında çiğnendiği... insafın, vicdanın, merhametin tamamen kuruduğu… kimsenin, kendi hakkını müdafaa edemediği… karar veren hâkimlerin bile kendilerini zindanda bulduğu… samimi ve masum insanların yok edildiği bir hikaye bu…

Hâbiller-Kâbiller… Faustlar-Mefistolar… Hz. Yusuf ve kardeşleri… Firavunlar, Nemrudlar… Ebu Cehiller…Abdullah İbni Selüller… Habib-i Neccarlar, Havariler… Sahabiler… Eroğlu erler… hız kesmeden roller üstlenmişler bu öyküde…

İyi ve kötünün hikayesi…
Sevgi ve düşmanlığın mücadelesi…
Şeytan ve insanın oyunu…

Korku, nefret, kin, öfke ve haset yok etmeye çalıyor yine iyiliği, güzelliği…sevgi ve hoşgörüyü. İblis yine bulmuş bu asırda güçlü avenelerini… dilsiz şeytanlarını…vicdansız zalimlerini… Gariplerin kaderi olmuş yine ezilmek, horlanmak…yok edilmek.

Ashab-ı Kehf yine bozulmuş bir toplum içinde mecburen tercih etmiş gaybubeti… Hazreti Musa’nın Hazreti Hızır’la yolculuğu bütün hikmetleriyle yaşanıyor tekrar… Hazreti Zülkarneyn’in seferleri Meriç’ten, Ege’den geçiyor bu hikayede… 

Sevda yolunda yürüdükleri için başlarına sağanak sağanak belâ ve musibetler geliyor bu oyunda masum insanların… Şeytanlar, ordularını seferber etmişler: “Ateş!” diyorlar. Şakır şakır mermiler yağıyor üzerlerine... “Terörizm” mermileri... “Asi insan” mermileri... “İtibarsızlaştırma” mermileri…“Yokluğa mahkum etme” mermileri…  “Soykırım” mermileri… yağıyor da yağıyor… 

Ne mutlu bu öyküde zulme uğrasa da masum kalanlara… Müjdeler olsun insî-cinnî şeytanlara rağmen Mü’mince davrananlara!.. Cenâb-ı Hakk’ın vikayesine, himâyesine sığınan müttakîlere… En acı günlerinde de…en lezzetli ve en tatlı günlerinde de hep O’na sığınmayı birinci vazife bilen kahramanlara ne mutlu!..

Kardeşler, bacılar, evlatlar, çocuklar, bebekler, gençler, ihtiyarlar… şerden kaçarken deryada boğulanlar… eşkıya tarafından derdest edilip yakalananlar… gurbet diyarlarda onlara samimi kucağını açanlar… o sinesini açanlara misafir olanlar… seferberlik zamanı deyip yola düşenler, kahramanları bu hikayemizin…

Mağduriyet ve mazlûmiyetler içinde yaşamaya zorlanan masumlar… bulunduğu vazifeden ihraç edilen insanlar… hiçleştirilen... itibarsızlaştırılan yüce kametler… aç-susuz bırakılan gönüller… “Ölsünler!” denilen karasevdalılar… “Gebersinler bizi kabul etmeyenler!” denen sevgi dolu yürekler… tarih sahnesinde en güzel rollerini oynuyorlar.

Üç-beş kuruşa satılmayan hasbiler olarak bu oyunda yerlerini almışlar. Her şeye rağmen, baş koydukları karakterlerde oynamaya kararlı bulunuyorlar.

Onlar rollerini ‘Havariler’den, ‘Sahabîler’den…bütün meşakkatlerine rağmen Hakk yolunda yürüyenlerden… geride silinmez izler bırakanlardan… onların izlerini takip eden milyonlardan öğrenmişler.

Günümüz nesillerine sahabeyi anlatmanın yanında mutlaka onların karşısına sahabe gibi yaşayan insanlar olmaları gerektiğini bu son oyunda daha iyi anlamışlar.

Kendilerine anlatılanların tarihin bir döneminde kalmayacağını, aynı fedakârlık ve diğergâmlık duygularıyla hizmet etmeleri gerektiğini yakinen idrak etmişler.

Zira, yaşatmak için yaşayan fedakâr insanlara ihtiyaç var bu hikayede.... “Yaşatmıyorsam, yaşamamın da bir anlamı kalmamıştır.” diyecek ölçüde kendilerini insanlığa hizmete adamış karakterlere… Başkalarının boy atıp gelişmesi adına su olup onların dibine akmaya, toprak olup onları omuzlarında taşımaya, güneş olup şualarını onların başından aşağı boşaltmaya adanmışlar rol alabilirler ancak bu senaryoda. Samimi olabildiği ölçüde fedakârlık ortaya koyabilen peygamber âşığı, sahabe sevdalısı oyuncular...

Bu oyunda doğru rol kapmak öyle kolay değil… Şi’b-i Ebî Tâlip’te boykota maruz kalmadan, “Falancalar teröristtirler!” tehdidine, tahkirine, tezyifine muhatap olmadan çok zor bu rolleri almak… Haktan, hakikatten mahrum edilmeden…preslenmeden… yurttan, yuvadan, evlattan, aileden edilmeden mümkün değil…

Omuzdakiler sökülecek, göğüstekiler dökülecek… makamlar ellerinden alınacak… alın teriyle kazanılan şeyler gasp edilecek… ve bütün bunlar yapılırken de çok komik iddialarla bahaneler oluşturulacak: “Sen suçsuz olduğunu ispat et!”… 

Hazreti Mesih’in havarileri çok doğru senaryolar bırakmışlar zulme uğrayan bu masumlara... Yâsîn Sûresi ile anlatılanlar Hazreti İsa’nın (as) elçileri. Antakya’ya gelmişler. Habîb-i Neccâr, onlara ilk inananlardan bir tanesi...

Hak ve hukuk noktasında sıkıntı çeken ya da nasıl davranması gerektiğini bilmeyen Müslümanlara bir model sunuyor Habîb-i Neccar…

"Şu şehir ahalisini onlara örnek ver! Hani oraya (İsa Aleyhisselam’ın yanındaki gönül insanlarından) elçiler gelmişlerdi. Biz o zaman onlara iki elçi göndermiştik de her ikisini de yalanlamışlardı. Biz de bir üçüncü ile onları desteklemiştik ve: ‘Biz size gönderilmiş elçileriz.” demişlerdi. O halk ise:

“Siz, bizler gibi insansınız; başka bir şey değilsiniz. Hem Rahman da hiçbir şey indirmemiştir. Siz sadece yalan söylüyorsunuz.” dediler. Elçiler de (bu söze karşı) şöyle söylediler:
"Açıkça tebliğden başka bir şeyle yükümlü değiliz biz."
Ahâli dedi ki: "Uğursuzsunuz siz, şayet vazgeçmezseniz, sizi taşlarız, acı mı acı bir azap size dokundururuz."
Derken... şehrin öte başından, koşarak bir adam (Habîb-i Neccar) geldi ve onlara dedi ki:
"N'olur ey kavmim! Gelin siz bu gönüllü elçilere uyun! Sizden bir ücret istemeyen, sizden hiç menfaat beklemeyen, dosdoğru yolda yürüyen bu kimselere uyun! (Bana gelince,) neden beni yaratmış olan ve hepinizin dönüp varacağı Allah’a kulluk etmeyeyim?" (Yasin Suresi, 13-22)

Habîb-i Neccar  sözlerini bitirince halk üzerine çullanıp onu şehit ettiler. Mübarek naaşı yere serilince Allah tarafından:

"Ona "Buyur cennete gir!" denildi. O ise halkını hatırlayarak: "Ah halkım bir bilseydi!" dedi. "Ah bir bilseler: Rabbimin beni affettiğini, beni ikramlara gark ettiğini!" (Yasin Suresi, 26-27)

Ah bir bilselerdi… Bugün dini biliyor gibi görünen insanların yaşanan zulümler karşısında sesini çıkarmamalarından dolayı nasıl kötü bir rol oynadıklarını… Sahnede şeytanın bayrağını dalgalandırdıklarını bir bilselerdi…

Onların kötü rolüyle, masumların zindanlara atılıp işkence edildiğini, ailelerin parçalandığını; kadın, kız, çoluk, çocuk, genç-yaşlı denmeden herkesin mağduriyete, mazlumiyete uğratıldığını, sindirilmeye çalışıldığını bir görselerdi…

Önceki asırların bütün Mefistoları yine gazaplarıyla, kin ve nefretleriyle, hasetleriyle… sınır tanımayan zulümleriyle bizim hikayemizin kötü karakterleri olmuşlar… “Sen yapıyorsun, ben yapamıyorum; dolayısıyla seni yok etmem lazım benim! Meseleyi kökten kazımayınca rahat edemem; bunlar her zaman başımı ağrıtır! Hatta bunları tanımış, bunları takdir etmiş insanları bile derdest etmeliyim, bütününün kökünü kazımalıyım!”
Ellerinde baltalar, balyozlar, külünkler; yapılan güzel şeylerin tepesine indirip kaldırıyorlar, yıkmak için…

Cenâb-ı Hak, sabredip mücâhedelerini sonuna kadar götürenler ile yarı yoldan dönenleri ayırt edip yaptıkları amelleri onlara da göstermek için bu imtihan sahnesini açmış… Bizi bu hikayenin içine koymuş… Herkes kendi rolünü oynasın ve karakterinin gereğini ortaya koysun diye…  Kim doğrudur, kim yalancıdır; bunlar, ilm-i İlahî’de sabit. Fakat onların davranışları şart-ı âdî; o şart-ı âdîye bağlı olarak karakterler ortaya çıksın, herkes ne kadar insan imiş görülsün, bilinsin!..

Bu sahneyi Allah kurmuş ise, o, yıkılmaz ve öyle zalimlerin eliyle de o oyun durdurulamaz. Fakat muvakkaten bir fetret dönemi yaşanabilir her zaman.

Yıllardan beri ortaya konan fedakarlık ve gayretlerle yapılan Hizmetlerin tahribe uğraması, yıkılması, mutlaka iyilerin kalbinde bir ukdeye sebebiyet veriyor; tekme yemiş gibi bir sarsılabiliyor... 

Fakat, hikayemizin günümüzdeki Başkarakteri bize oyundaki duruşumuzu hatırlatıyor:

‘Mü’min sarsılsa bile asla devrilmez, ilelebet kapaklanmaz; sendeler fakat kalkar doğrulur, yine yolunda yürür, Allah’ın izni ve inayetiyle. Bir mü’min -tek başına bile kalsa- Allah’ın izni ve inayetiyle, hiçbir zaman pes etmez.’

‘Hayırlı işlerin muzır mânileri olur. Şeyâtîn-i ins u cin, bu hizmetin hadimleri ile çok uğraşırlar!’ diyor bu hikayenin mukaddimesini yazan Çağın Eşsiz Güzeli…

“Kardeşim, geçmiş sıkıntılı yüz günün şimdi sürurlu yüz gün hükmündedir. Onları düşünüp şekva etme. Onlara bakıp şükret. Gelecek günler ise, madem daha gelmemişler; Rabbin olan Rahmanü’r-Rahîm’in rahmetine itimad edip, dövülmeden ağlama, hiçten korkma, ademe vücud rengi verme. Bu saati düşün, sendeki sabır kuvveti bu saate kâfi gelir. Divane bir kumandan gibi yapma ki, sol cenah düşman kuvveti onun sağ cenahına iltihak edip ona taze bir kuvvet olduğu halde, sol cenahındaki düşmanın sağ cenahı daha gelmediği vakitte, o tutar, merkez kuvvetini sağa sola dağıtıp, merkezi zayıf bırakıp, düşman edna bir kuvvetle merkezi harap eder.”

“Kardeşim, sen bunun gibi yapma. Bütün kuvvetini bu saate karşı harca. Rahmet-i İlâhiyeyi ve mükâfât-ı uhreviyeyi ve fâni ve kısa ömrünü uzun ve bâki bir surete çevirdiğini düşün. Bu acı şekvâ yerinde ferahlı bir şükret. Tamamıyla derin ve ferah bir nefes alarak, “Elhamdülillâh!” de… (Lem’alar) diyor.

Bu rollerde, aldanan olup da aldatan tarafta olmadığın için şükret! diyor… İyilik yapıp da kötülük yapan tarafta olmadığın için yere koy alnını!..

Doğru yolda, Allah’a doğru yürümek mi…yoksa dünyada birilerine yalakalık yapıp bazı şeyler elde etmek mi?!..

Allah’a hamd ü sena edelim ki, bizi zalimlerle aynı safta eylemedi; kimimize iradi kiminize cebri hicreti lütfetti, kimimize de mahrumiyet ve mağduriyetleri bir arınma ve yükselme vesilesi kıldı.

Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun ki, bilerek dünya hayatını âhiret hayatına tercih etmek suretiyle ebedî bir hayatı kaybetme bahtsızlığına/talihsizliğine Allah maruz bırakmadı.

Şeytan ve insan oyunu şu anda da devam ediyor… ve bu manada oyun, kıyamete kadar da sürecek…

Bizim hikayemizin kahramanları Sahabe-i Kiram efendilerimizle bugün aynı hikayede buluşmuş gibiler… Yaşantılarıyla öyle bir hikaye yazmak istiyorlar ki gelecek nesiller onları hayırla yad etsinler… Üstadın ifadesiyle ‘Tuh o asrın gayretsiz adamlarına!’ denildiği zaman tükürükleri yüzlerine gelmesin...

Daha fırsat varken hangi yolu takip ettiğimize, hangi bayrağı dalgalandırdığımıza iyi bakalım… Duygu ve düşüncelerimizle, hâl ve hareketlerimizle firavunların, zorbaların yolundan mı gittiğimizi yoksa Peygamber yolunu mu izlediğimizi sık sık gözden geçirelim.

[Fikret Kaplan] 11.1.2020 [Samanyolu Haber]

Kalbim Sende Kaldı [Harun Tokak]

Puslu, sisli ve soğuk bir kış günü telefonum çalıyor. Fırtınaların, tipilerin arasından çıkıp gelen ay yüzlü melekler gibi üç kadim dost arka arkaya ekranda görünüyor. Kudüs’ün kadim dostları…Kalbime inşirah doluyor. İzzeddin Abbasi elinde bir kitap gösteriyor…“Kalbim Kudüs’te kaldı” Hizmet bizi her uğradığımız şehirde o kadar güzel insanlarla tanıştırdı ki; sanki cenneti dünyada yaşıyoruz.  Her şehir başka güzeldi ama kalbimizin kendisinde kaldığı Kudüs bambaşkaydı Güneş her sabah kutsal Zeytin Dağı’ndan, kadim şehre doğardı. Her gün doğumunda sabahın taze ışıkları ile minareler, kümbetler, kuleler, mazgallar, çil çil kubbeler,  ışık denizinde yüzerdi. Gurbeti yudum yudum içtiğimiz kuzey ülkelerinde güneşe hasret yaşıyoruz. İlkin, kadim dostum Hüseyin Kara ile soğuk bir şubat günü kavuşmuştuk kutsal şehir Kudüs’e…Kutsal Zeytin Dağı’ndan bakmıştık şehre…Ufukta asılı duran kış güneşinin son kızıl ışıkları; çil çil kubbeleri, minareleri, kümbetleri, kuleleri, mazgalları aydınlatıyordu. Uzaklardan bir yerden ezan sesi duyuluyordu. Beyt-ül-Makdis’in müezzinleri, karada ve denizde her şehidin kulağında onların sesi lâhutî bir koro gibi bütün minareler birbirine sesleniyor, ardından ezan sesleri çan seslerine karışıyordu. Tepelerin yumuşaklığı, servilerin güzelliği, taşların sessizliğiyle bir başkaydı Kudüs; her yere uhrevî bir dinginlik hâkimdi . Yığınla zamanı sırtlanmış olan şehir bizi çağırıyordu. “Ey şehir sana gelmesek olmazdı” dediğimi hatırlıyorum… Şehrin ruhu, elimizden tutup gezdirmişti bizi…Kubbetü’s-Sahra’nın altın kubbesi ile birlikte; Aksâ avlusundaki irili ufaklı onlarca kubbe, akşamın kan kızıl ışıklarında yıkanıyordu. Sanki Allah’ın Sevgilisi, Aksâ’nın avlusunda bütün peygamberlere namaz kıldırıyordu… Osmanlı zamanından kalma mazgallı yüksek duvarların ardında, kadim kentteki kiliselerin ve büyük camilerin kubbeleri seçiliyordu. Câmiler, kiliseler, sinagoglar iç içeydi.

Günbatımında Zeytin Dağı’nın doğu yakasından uzaklardaki medeniyetler mezarı Lût Gölü’nde gölgeler gittikçe koyulaşıyor, kızıl bir şal düşüyordu gölün üzerine.

Modern kentlerde kaybettiğimiz dolulukla sarmıştı. Kubbeler ve kuleler sessizdi, utangaçtı…

Taş yapılar ancak onları dile getiren bir insan sesiyle, ezan sesiyle, çan sesiyle veya şofar sesiyle birleştiklerinde canlanıyor ve dört bin yıllık hikâyelerini anlatıyordu misafirlerine. İyi bir rehber bu taşlar için sûr’a üfleyen bir İsrafil gibiydi.
Günlerimiz Mescid-i Aksa’da geçiyordu.

Mescid-i Aksa’da ibâdet edenler semavatın birinci katında ibadet etmiş gibiydiler. Burada kılınan bir rekât namaz başka yerlerde kılınan bin rekât namaz sevabı kazandırıyordu.

Kısa sürede Zeytin Dağı’na otağımız kurmuş, bayrağımızı dalgalandırmaya başlamıştık.
Bir gün İzzeddin Abbasi adında Filistinli bir beyefendi geldi.

Çok heyecanlı idi. Güzel bir Türkçe ile, “Bayrağı gördüm de geldim” dedi.

“Biliyor musunuz bu bayrak yüz yıl önce gitmişti buradan.

Son Osmanlı askerleri 1917’nin son günlerinde ağlayarak Kudüs’ü terk ettiler.

Bin yılı aşkın bir süre Kudüs semalarında dalgalanan Türk bayrağının melül ve mahzun gidişi, Osmanlı’nın bu topraklardan ayrılışı çok acıklı oldu. O gün bugün insanların, taşların, kubbelerin gözyaşları hiç dinmedi. Acılar her geçen gün evlerde, yüreklerde büyüdükçe büyüdü.

Osmanlı’nın bir Kudüs’ü vardı.

Kudüs’ün de bin bir türlü Osmanlısı…

1917’de bin bir Osmanlıdan biri beni terk etti: Türk ordusu...

Ama bin Osmanlı hâlâ burada. Osmanlı, Müslüman Arapları, Hıristiyanları, Yahudileri, Çerkezleri, camileri, kiliseleri, manastırları, bazilikaları, şapelleri, Ağlama Duvarı, sinagogları, yeşivaları, mikveleri, türbeleri geride kaldı.

En önemlisi Osmanlı hatırasıyla Kudüs’te kaldı.

Yer yer çatışmaları, krizleri, savaşları olsa da, genel anlamıyla dört yüz yıl süren bir barış tarihiydi Kudüs’teki Osmanlı tarihi.

Kıyamet Kilisesi ve Ağlama Duvarı başta olmak üzere bütün kutsal mekânlarda hâlâ daha Osmanlı’nın 1852 Statüko Fermanı geçerlidir. Kıyamet Kilisesi’nin anahtarları da hâlâ Müslüman bir ailededir.

Kudüs’teki Osmanlı unutulur gibi değildir… Kudüs Osmanlı’nın rüyasıdır...

Osmanlı sultanı rüya görür Kudüs halkı susuzdur, emir verir Beytüllahım’den Kudüs’e kadar su kanalları açılır. Bir başka gün bir başka sultan rüya görür aç aslanlar Kudüs’e saldırıyordur, etrafının surlarla çevrilmesini ve rüyadaki aslanların da kapılardan birinin girişine nakşedilmesini emreder.
Eski Kudüs’ü çevreleyen surlar ve Aslanlı Kapı o rüyanın hatırasıdır.

Bir başka gün Sultan Abdülhamit rüyasında Hazreti Fâtımatüzzehra’yı Kubbetü’s-Sahra’da namaz kılarken görür, namaz kıldığı yere mihrap yaptırır.

Yine bir gün duyar, Hıristiyan hacılar yolda telef oluyor; Yafa Şehri’nden Kudüs’e kadar tren yolu yapılır.

Bugün, Osmanlı’dan ‘Kudüs’te herkese yer var’’ dersini alamamış olan sevenleri çok kıskanç… Çünkü “İbrahim Halilullah” diyenleri kucaklayan Osmanlı yok artık…

Çünkü paylaşılamayan bu güzel şehrin sevdalıları bilmiyorlar ki Kudüs paylaşılabildiği ölçüde güzeldir.

Burada her taşın yüzlerce yıllık tarihi, binlerce sayfada anlatılamayacak hikâyeleri olduğu gibi; şadırvanlar, sebiller, sular, kuyular da milyonlarca kalbi heyecana getirecek bir kutsallığı bağrında taşır.

Kudüs’teki Osmanlı unutulur gibi değildir…”

Sadece Kudüs’teki Osmanlı mı?

O gün daha ilk karşılaşmamızda güzel Türkçesi ile “ben hizmete hazırım abiciğim” diyen İzzeddin Abbasiler, Samirler, Fedvalar, Mazenler… Unutulur gibi değil.

Eyyüpler, İbrahimler, Mehmetler, Ahmetler, Haliller, Sedatlarla yüz yıl sonra tatlı bir koşuşturma başlamıştı bereketli topraklarda. Yolumuz erken kesilmeseydi kim bilir ne güzelliklere sahne olacaktı o diyarlar. Her birinin aşılması zor olan dağlar gibi engelleri aşmaya çalışarak birkaç alperenle Kudüs ve Batı Şeria’da kültür merkezleri açtığımız, Türkçe kursları verdiğimiz, okul hayalleri ile yatıp kalktığımız günler geride kaldı.

Kurban ve ramazanda evlere gıda paketleri dağıttığımız, yetimleri giydirmeye, muhtaç ailelerin sıkıntılarını hafifletmeye, Filistinli kardeşlerimiz üşümesin diye Türkiye’den getirdiğimiz battaniyeler, yürüyemeyen engelli kardeşlerimize dağıttığımız akülü sandalyeler birer yad-ı cemil oldu.

Gerçi o battaniyeler yüzünden başımıza gelmeyen kalmamıştı ama olsun.
Dünyada üşüyen bir insan varsa biz ısınamazdık.

Toprağın kokusu barıştan yanaydı. Sabahlara kadar susmayan, belli bir ritim halinde yükselen ve çağıl çağıl gecenin bağrına dökülen şarkılar sevgi temalıydı.

Mescid-i Aksa cumaları bir başka olurdu.

Yaz-kış on iki bin şamdanlı avluya nazır servilerin altında kılardık namazlarımızı.

Şimdi her şey dokunaklı bir rüya gibi.

Kudüs, kelimelerin ve tahayyülün ötesinde bir manzara…

Kudüs benim için yeni bir dünya idi. Bu kadim şehrin her köşesinden tarih sızıyordu. Hazreti Davud’un sesiyle besili dağlar, Hazreti İsa’nın vaazlarını dinlemiş sokaklar, Mesih’in üzerinde yürüdüğü kaldırımlar, Sultan Süleyman’a yol veren vadiler…

İçinden nice sevgilinin geçtiği, dünya tarihinin, bir tiyatro sahnesi gibi zihnimizde canlı, büyülü aktığı; hayallerimizde hâlâ badem, zeytin ve palmiye ağaçlarıyla süslü efsane şehir Kudüs…
Kalbimiz sende kaldı.

[Harun Tokak] 11.1.2020 [Samanyolu Haber]

NATO Genel Sekreteri: ‘Ukrayna uçağını İran düşürmüş olabilir’

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, İran’da 176 kişinin öldüğü uçağın düşmesiyle ilgili açıklamasında, İran hava savunma sistemlerinin uçağı vurmuş olabileceğini söyledi. Stoltenberg, müttefiklerden gelen istihbarat bilgilerinin Ukrayna Havayolları’na ait yolcu uçağının İran hava savunma sistemleri tarafından düşürülmüş olabileceğine işaret ettiğini belirterek, detaylı soruşturma çağrısında bulundu.

Brüksel’de Orta Doğu gündemiyle olağanüstü düzenlenen AB dışişleri bakanları toplantısına katılan Stoltenberg, basına açıklamalarda bulundu.

Bölgede son dönemde gerginliğin azaldığına dikkati çeken Stoltenberg, bu gelişmenin korunması gerektiğini ifade etti.

Stoltenberg, “Orta Doğu’da çatışma kimsenin çıkarına değil.” değerlendirmesinde bulunarak, Avrupa ve Kuzey Amerika’nın birlikte hareket etmesi gerektiğini söyledi.

ABD Başkanı Donald Trump’ın NATO’nun Orta Doğu’da daha fazla rol üstlenmesi için çağrıda bulunduğunu anımsatan Stoltenberg, ittifakın bu konuda ne yapılabileceğini dair çalışmalar yürüttüğünü aktardı.

Stoltenberg, Ukrayna Havayolları’na ait yolcu uçağının İran tarafından düşürülüp düşürülmediğine ilişkin soruya ise şu şekilde yanıt verdi:

“Elimizdeki istihbarat hakkında detaylı bilgi veremem. Ancak NATO müttefiklerinden gelen istihbari bilgiler uçağın İran hava savunma sistemi tarafından düşürülmüş olabileceğine işaret ediyor. Bu bilgilerden şüphe duymamız için bir neden bulunmuyor. Bu nedenle tüm gerçekleri ortaya koyan detaylı bir soruşturma yapılması gerekiyor.”

[TR724] 10.1.2020

Ahmet Burhan Ataç bir saatlik de olsa babasına kavuştu

Babası 22 aydır cezaevinde olan kemik kanseri hastası 8 yaşındaki Ahmet Burhan Ataç’ın en mutlu günün yaşadı. Ahmet Burhan aylar sonra cezaevindeki babasıyla 1 saat görüşebildi.

Adana Savcılığı’nın izni ile hastanede görüşen baba ile oğlun buluşması videoya alındı. Minik çocuğun babasının defalarca anlında öpmesi dikkat çekti.

Ahmet Burhan’ın annesi Zekiye Ataç da yurt dışı yasağından dolayı çocuğunun tedavi için Almanya’ya götüremiyor.

[TR724] 10.1.2020

2000 yıllık lahit ve altınları ‘Ne yapalım?’ sorusuna AKP’li başkanın cevabı: “Çaktırmadan götürün”

Çorum Belediye Başkanı AKP’li Halil İbrahim Aşgın’ın, videosunu çeken bir şahsa görüntüleri yayınlamaması için 1 milyon TL teklif ettiği iddia edildi.

Görüntülerde Aşgın’ın, Çorum’da bulunan 2000 yıllık lahit ve altınları “Ne yapalım?” sorusuna “Çaktırmadan götürün” cevabını verdiği iddia ediliyor.

Videoyu çeken M. K savcılığa “Görüntüler için bana 1 Milyon teklif etti, başıma bişey gelirse sebebi odur” dedi…

Kent merkezinde yol çalışması sırasında lahite rastlanıldığını duyması üzerine Aşgın’la görüştüğünü ve görüşmeyi kaydettiğini söyleyen Mesut Kum ifadesinde, “Lahitin devletimize geçmesini istediğim için önceden samimi olduğum Aşgın’a 3 Kasım 2019’da durumu aktardım. Aktarırken de görüşmemizin görüntüsünü çektim” dedi.

Olayla ilgili Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi’ne (Cİ- MER) bu görüntüleri ulaştırdığını kaydeden Kum, “Görüntüleri kendisinin lahiti devlete verip vermeyeceğini anlamak için çektim. Benden görüntülerin olduğu CD’yi istediler. Görüntülerde başkan, ‘Lahiti çaktırmadan toplayın götürün’ talimatını verdi.

Belediye başkanının benden aldığı bilgiler doğrultusunda çalışmalar yaptırıp lahiti bulduğunu düşünüyorum” ifadelerini kullandı. Kazıdan bir hafta sonra Aşgın ile karşılaştığını aktaran Kum, ‘Sana bu olayı Sinan mı yaptırdı’ diye sordu. Kendisini tanımıyorum dedim. Bana videoları yayımlamamam karşılığında 1 milyon teklif etti. Ben kabul etmedim. Gerekli soruşturmanın yapılmasını istedim. Başıma herhangi bir şey gelmesi durumunda sebebi Halil İbrahim Aşgın’dır” dedi.

[TR724] 11.1.2020

Türkiye’nin otomobili: Egea! [Yusuf Dereli]

Mustafa Koç’un üzerinde titrediği projelerden biriydi Fiat Egea… Son 4 yıldır Türkiye’nin en çok satan otomobili ünvanını kimseye bırakmıyor. Üretime başlandığı Kasım 2015’den Şubat 2018’e kadar toplam 5000 bin satış rakamına ulaşmayı başardı.

‘Tipo’ adıyla Avrupa’nın 7 ülkesinde ilk 10’da yer alıyor. Dahası var; daha bir kaç gün önce Almanya’da sınıfının en dayanaklı ve sorunsuz otomobili seçilmeyi başardı. Egea, ilk üretildiğinde yerlilik oranı yüzde 70 olarak açıklanmıştı. Egea, Türkiye’nin otomobili ünvanını sonuna kadar hak eden bir model…

Türkiye otomobil ve hafif ticari araç toplam pazarı, 2019 yılında bir önceki yıla göre yüzde 22,85 azalarak 479 bin 60 adet olarak gerçekleşti. Bir önceki yıl 620 bin 937 adet toplam pazar gerçekleşmişti. Otomobil satışları, 2019 yılında geçen yıla göre yüzde 20,3 oranında azalarak 387.256 adet oldu. 2018’de rakam 486 bin 321 olarak kayıtlara geçmişti. Hafif ticari araç pazarı, 2019 yılında geçen yıla göre yüzde 31,8 oranında azalarak 91 bin 804 adet oldu. 2018 yılında 134 bin 616 adet satış gerçekleşmişti.

4 YILDIR EN ÇOK SATAN OTOMOBİL

Otomobil pazarında bu yıl da lider değişmedi. Fiat Egea’yı hiç bir marka tahtından indiremiyor. Model, tam 4 yıldır üst üste Türkiye’nin en çok satan otomobili olmayı başardı. Fiat Egea 2019 yılında 55 bin 430 adet satmayı başardı. En yakın rakibi Clio’nun (24 bin 213) iki katından fazla sattı. En çok satanların üçüncü sırasında ise Renault Megane (23.211) var. Onu Toyota Corolla (19 bin 146) izliyor.

ALMANYA’DA SINIFININ EN SORUNSUZ OTOMOBİLİ

Tofaş’ın 1 milyar dolarlık yatırımla hayata geçirdiği Fiat Egea Ailesi’nin 500.000’inci üyesi 2018 yılının şubat ayında üretim bandından indirilmişti. Pazara sunulduğu 2015 Kasım ayından bu yana iç pazarda toplamda yaklaşık 183 bin adetlik satış rakamına ulaştı. Tasarım süreçlerinde Tofaş mühendislerinin büyük rol oynadığı Egea, dünyanın 50’ye yakın ülkesine ihraç ediliyor. Avrupa’nın 7 ülkesinde ilk 10 içerisinde. Dahası var; daha bir kaç gün önce Almanya’da AutoZeitung –GTÜ işbirliğiyle yapılan bir araştırma sınıfının en dayanaklı ve sorunsuz otomobili seçilmeyi başardı. Fiat Egea tartışmasız Türkiye’nin otomobili ünvanını hak ediyor.

Otomobilde Renault, ticari araçta Ford

Pazarın yaklaşık yüzde 30 daraldığı geçtiğimiz yıl otomobil pazarında lider 60 bin 668 satışla Fransız Renault oldu. Renault’un en çok satan modeli 24 bin 213’le Clio olarak kayıtlara geçti. Clio’yu ise C segmentte Megane izledi. Renault’un ise 57 bin 161’le Fiat izledi. Alman Volkswagen 38 bin 820 ile üçüncü sırada yer aldı. Hafif ticari araç pazarında ise lider Ford. Toplam satışı 31 bin 405 olarak kayıtlara geçti. İkinci sırada 19 bin 90’la Fiat yer aldı. Üçüncü sıradaki marka ise Volkswagen oldu. Toplam satışı 9 bin 676 olarak kaydedildi.

Kriz arttıkça, ikinci el pazarı büyüyor!

Sıfır otomobil fiyatlarında son 2 yılda yaşana artış ikinci el pazarını hareketlendirdi. Söz konusu hareketlenme, grafiklere de yansıdı. EBS Danışmanlık’ın verilerine göre, 2017 yılında satılan her sıfır otomobile karşılık 7,58 adet ikinci el otomobil satılırken, 2019 yılında oran 17,31 adete çıktı. 2017’den bugüne sıfır otomobil satışları yüzde 49,2 oranında, ikinci el otomobil pazarı ise yüzde 16 büyüdü. Ekonomik kriz büyüdükçe, ikinci ele rağbet arttı. Bunun doğal sonucu olarak ikinci elde de fiyatlar yükseldi. Geçtiğimiz yıl 90 bin liraya satılan otomobil, bugün 120 bin liradan alıcı buluyor.

XCeed satışta; şehirli ve sportif

Geniş ürün gamı, üstün performansı ve teknolojisiyle fark yaratan KIA, C segmentte otomobil severlere yeni bir alternatif getiriyor. KIA, geleneksel SUV modellerine yeni bir soluk getiren, daha kompakt ve sportif çizgilere sahip Yeni XCeed modelini Türkiye pazarına sundu.

Türkiye’de ilk etapta 1.6 litre dizel motor ve 7 ileri çift kavramalı otomatik şanzıman seçeneğiyle satışa sunulan Yeni XCeed, geleneksel bir hatchback otomobile kıyasla daha fazla görüş açısı ve yola hakim bir sürüş deneyimi yaşatıyor. Gelişmiş güvenlik önlemleri, bağlantı özellikleri ve teknoloji çözümleriyle Yeni XCeed, şehirli kompakt SUV sınıfının en teknolojik otomobili olarak öne çıkıyor.

[Yusuf Dereli] 11.1.2020 [TR724]

Bu yıldızlar sezon sonu boşta! [Hasan Cücük]

Ara transfer döneminin başlamasıyla kulüpler kadrolarına takviye için kolları sıvadı. Yaz transfer dönemine göre, ara transfer daha sessiz geçer. Bir taraftan da kulüpler şimdiden önümüzdeki yılın kadrosunu kurmanın planlarını yapıyor. Hedefine aldıkları ilk isimler ise, sezon sonu sözleşmesi biten oyuncular. Bu listede kimler yok ki? Örneğin geçen yıl dünyada yılın futbolcusu seçilen Hırvat Luka Modric’in Real Madrid’le olan sözleşmesi sezonla birlikte bitiyor.

Sezonun sona ermesiyle bonservisi elinde olacak futbolcular arasında yeşil sahaların ünlü isimleri bulunuyor. Bu isimlere geçmeden önce küçük bir not düşelim. Kulüpler, Bosman kuralları gereği sözleşme bitiş tarihinin 6 ay öncesinden futbolcularla ön anlaşma imzalayabiliyor. Birazdan isimlerini okuyacağınız bazı oyuncuların gelecek sezon hangi kulübün formasını terleteceğini sezon bitmeden öğrenme imkanımız olacak.  Gelelim isimlere. Chelsea’dan Willian, Pedro, Oliver Grioud, Paris Saint-Germain’den (PSG) Edison Cavani, Thomas Meunier, Layvin Kurzawa, Thiago Silva, Real Madrid’den Nacho, Luka Modric, Tottenham’dan Christian Eriksen, Borussia Dortmund’dan Mario Götze, Napoli’den Dries Mertens, Manchester United’dan Nemanja Matic, Eric Bailly, Juventus’tan Blaise Matuidi, Milan’dan Giacomo Bonaventura, Atalanta’dan Josip Ilicic ve Zenit’ten Artem Dzyuba gibi Avrupa futbolunun gözde isimleri sezonla birlikte sözleşmesi sona erecekler arasında yer alıyor.

Sözleşme yenilemediği takdirde sezon sonu serbest kalacak futbolcular arasında Tottenham forması giyen Christian Eriksen, en değerli isim olarak öne çıkıyor. 90 milyon Euro değer biçilen Danimarkalı yıldızın adı geçen transfer döneminde Real Madrid’le birlikte anılmıştı. Eriksen’in Tottenham’dan ayrılmasına kesin gözle bakılmasına ragmen, İngiliz ekibi bu transfere yeşil ışık yakmamıştı. Kulüpten ayrılmayı kafasına koyan Eriksen sezona kötü bir başlangıç yaptı. Pochettino döneminde ilk 11’de yer bulamayan Eriksen, Arjantinli’nin yerine gelen Jose Mourinho’lu günlerde de sahaya çıkan 11 arasında fazla yer bulmadı. Premier Lig’in en iyi orta sahaları arasında yer bulan Eriksen’in bu durumdan rahatsız olduğu ve sezon sonuyla birlikte Tottenham’a vedasına kesin gözle bakılıyor. Sezon sonu takımından ayrılabilecek yıldız futbolcular arasında Eriksen’i 32 milyon Euro  piyasa değeriyle Willian, 30’ar milyon Euroyla PSG’den Meunier ve Bournemouth’tan Ryan Fraser, 25’er milyon Euroyla Napoli’den Mertens ve PSG’den Cavani takip ediyor.

Avrupa’da gol denince akıllara gelen Cavani Giroud ve Dzyuba  gibi forvetler sezonla birlikte boşta kalacak isimler olacak. Napoli’den PSG’ye 2013’te 64 milyon Euro bedelle transfer olan Edison Cavani, 291 maçta 198 kez ağları sarstı. Kulüp tarihinin en fazla gol atan oyuncusu olan 32 yaşındaki Uruguaylı futbolcunun adı Manchester United, Arsenal ve Atletico Madrid ile anılıyor. Atletico Madrid, Cavani’yi ara transfer döneminde kadrosuna katmak istiyordu. Ancak PSG’den izin çıkmadı. Icardi’nin gelmesi ve sakatlığından dolayı bu sezon fazla forma giyemeyen Cavani’nin yedek kulübesi müdavimi olmaktan memnun olmadığı saklanamayan bir sır artık. Sezon sonunda sözleşmesi sona erecek bir diğer isim olan Fransız forvet Oliver Giroud, Ocak 2018’de Arsenal’dan Chelsea’ye transfer olmuştu. Milli formayı 97 kez terleten Fransız oyuncu, 39 gol attı. Bu sezon ligde sadece 2 maça ilk 11’de çıkan Giroud’nun sözleşmesini uzatması beklenmiyor. Rusların dev forveti Dzyuba da kontratı bitecek golcüler arasında yer alıyor. 2015 yılında Zenit’e katılan 31 yaşındaki forvet, 165 maçta 65 gol atarken, milli formayla 42 maçta 24 kez ağları sarstı.

Geçen yıla damgasını vuran oyuncu şüphesiz Luka Modric’ti. Hırvatistan’ı Dünya Kupası’nda finale taşıyan isimlerin başında gelen Modric, hem dünyada hem de Avrupa’da yılın futbolcusu seçilip Messi ve Cristiano Ronaldo’yu geride bırakmıştı. Ancak sezon Modric için pekte olumlu geçmiyor. Formasını Frederico Valverde’ye kaptıran Modric birçok maçta oyuna sonradan girdi. 34 yaşındaki yıldızın piyasa değeri 15 milyon Euro.

Alman futbolunun gözde isimleri arasında yer alan Mario Götze, son yıllarda düşük performans göstermesine rağmen birçok kulübün kadrosunda görmek istediği bir isim. 27 yaşındaki Götze’nin sezon sonu Borussia Dortmund’la sözleşmesi sona eriyor. Götze’nin alt yapısından yetiştiği Dortmund’da sezonla birlikte vedası bekleniyor. Sözleşmesi biten oyuncularda yaprak dökümünün yaşanacağı kulüp Chelsea olacak. 31 yaşındaki Brezilyalı Willian ve 32 yaşındaki İspanyol Pedro’nun sözleşmesi bitiyor. Her iki oyuncunun talipleri ise oldukça fazla. Yine PSG’den PSG) Edison Cavani, Thomas Meunier, Layvin Kurzawa ve Thiago Silva sezon sonunda boşta kalacak ünlü yıldızlar.

Süper Lig’in ilk devresine damga vuran Sivasspor’un birçok oyuncusunun sözleşmesi sezon sonunda sona erecek. Emre Kılınç, Mert Hakan Yandaş, Erdoğan Yeşilyurt, Ziya Erdal ve Arouna Kone, kontratlarını yenilmemeleri halinde kulüpten ayrılacak. Bu isimlerden Emre Kılınç ve Mert Hakan Yandaş, üç büyüklerin transfer listesinin üst sıralarında yer alıyor. Özellikle Galatasaray’ın.

[Hasan Cücük] 11.1.2020 [TR724]

Filmin sonu [Dr. Reşit Haylamaz]

Toplumda bir kıvılcım belirmiş ve bir süredir devam edegelen zulüm günlerinin sonuna gelinmiş gibiydi; insanlar artık konuşabiliyor ve muhatapları Ebû Cehil bile olsa yeri geldiğinde sesini yükseltebiliyordu!

Şüphesiz bu, tünelin sonunu gösteren ışık mesabesindeydi; aynı zamanda bu, Yûsufların zindan günlerinin de mâzi olacağını haber veren bir müjde mahiyetindeydi.

Üstelik, Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) başka müjdeleri de vardı; amcası Ebû Tâlib’e gitmiş ve dindara karşı mücadele ederken dini kullandıkları, madde madde yazıp Kâbe’ye astıkları evrâk-ı perişanın, bir kurtçuk tarafından yenilip yutulduğunun haberini vermişti!

Duydukları karşısında, “Vallahi, yanına giren çıkan da olmadı; sana bunu kim haber verdi?” diyerek şaşkınlığını izhar eden Ebû Tâlib’in gözlerinin içi parlıyordu; belli ki Mekke’ye güneş, her zamankinden farklı doğacaktı!

Cevap olarak Resûl-ü Kibriyâ Hazretleri’nin, “Rabbim! O (celle celâlüh), Sâdık ü Masdûk’tur ey amca!” buyurması, onu daha da sevindirmişti. Bunu ifade ederken, “Senin ben, sadece doğruyu konuştuğuna şâhitlik ederim!” diyor, “Hangi sözün doğru çıkmadı ki?” dercesine babacan bir tavır sergiliyordu.

Konuşma zamanı Ebû Tâlib’de idi ve yanına aldığı birkaç kişi ile birlikte alelacele dışarı çıktı; şüphesiz hedefinde, Senâdîdü Kureyş’i bulacağı Dâru’n-Nedve vardı.

Adımlarının ritmi bile değişmişti; aldığı haberin doğuracağı sonuçları görürcesine yürüyor, yalan ve iftira ile kitleleri uyutanlara meydan okurcasına ilerliyordu!

Adımlarının doğuracağı sonuçlardan o kadar emindi ki sesi, kendisinden önce Mekkelilere ulaştı:

“Şu bizim aleyhimizde yazdığınız sayfayı bir getirin bakayım!”

Bu durumu fark edip şaşkın şaşkın kendisine bakanlara, “Biliyor musunuz?” diyordu.

“Şüphesiz yeğenim Muhammed, sizin şu sayfanıza Allah tarafından bir kurtçuğun musallat kılındığını ve onu yiyip bitirdiğini söylüyor!

Şu bir hakikat ki O, asla yalan söylemez!

O’nun anlattığına göre o sayfada bulunan zulüm, taşkınlık, akrabalık bağlarını kesme ve haddi aşma gibi bütün olumsuzluklar yok olup gitmiş; sadece Allah’ın adı bâki kalmıştır!

İşte size bir fırsat; şayet yeğenimin söyledikleri doğru çıkarsa, şu kötü tavır ve davranışlarınızı bırakırsınız!

Yok, denilenler doğru çıkmazsa, o zaman ben de size yeğenimi teslim ederim!

Böylelikle iş size kalır; dilerseniz öldürür, dilerseniz serbest bırakırsınız!”

Duyduklarının gerçek olacağına hiç ihtimal vermeyen, hatta aklının ucundan bile geçirmeyen Ebû Cehil, sevincinden neredeyse zil takıp oynayacak gibiydi! Nasıl sevinmesin ki yıllardır isteyip durdukları, hatta karşılığında ne servetler teklif ettikleri iş, neredeyse olup bitmek üzereydi! Üstelik, daha düne kadar yeğenine toz kondurmayan Ebû Tâlib de dize gelmiş, on yıldır üstesinden gelemedikleri yeğenini kendi elleriyle teslim ediyordu!

Bu fırsat kaçar mıydı?

Onun için bu, herkesin gözü önünde ve bayram havasında kutlanması gereken bir cümbüştü.

Böylesine bir bayrama herkes iştirak etmeliydi!

Davul zurnayla yer yerinden oynayacak bu cümbüşe kadın erkek, çoluk çocuk, yaşlı ihtiyar, hatta hasta sökel herkes katılmazsa eksiklik olurdu!

Dolayısıyla, yanına avenesini de alan Ebû Cehil, Mekke koltuğuna giden yolda çok önemli bir badireyi daha geride bırakmış olmanın verdiği hazla ve hiç fırsat fevt etmeden Kâbe’nin yolunu tuttu.

Kâbe’ye gelenler, elbette sadece onlar değildi; aldığı haberin verdiği itminan ve ümitle adımlarını sıklaştıran Ebû Tâlib ve beraberindekiler de aynı istikamette yürüyordu!

Kimin hain, yalancı ve düzenbaz, kimin de emîn, sâdık u masdûk olduğunun gün yüzüne çıkmasına ramak kalmıştı!

Gelir gelmez eller, kat kat mahfazaya sarmalayıp üstüne mühürler vurdukları evraka uzandı; her şey, kalabalıklar önünde olup bitecekti!

Kendisinden o kadar emindi ki Ebû Cehil, mahfazaların açılmasını beklemeye bile tahammülü yoktu; halinde, “Gelin kalabalıklar! Bugün sizin bayram gününüz!” dercesine bir görüntü vardı!

Beri tarafta, gözü, son mühür ve mahfazaya kilitli ve eli de kulağında, Ebû Cehil’den alacağı haberin yaygarasını yapmak için hazır bekleyenler de vardı!

Ebû Tâlib ve beraberindekiler için malum final, Ebû Cehil ve taraftarları için hiç beklenmedik bir fiyaskodan ibaretti; zira tablo, çok farklıydı.

Hamaset, yalan ve iftira ile şişen balon patlamış, dev görünümündeki cücelik gün yüzüne çıkıvermişti!

Ebû Cehil, büzüştükçe büzüşüyordu; az öncesine kadar caka satan o heybetli siluet bir anda gözden kaybolup gitmiş ve yerine, âdeta mesh yaşarcasına bambaşka birisi gelivermişti!

Yine O’nun dediği oluyordu!

İşin garip tarafı, halka halka yayılan bir manzaraydı bu; reislerinin düştüğü acınası duruma muttali olanların da kolu kanadı kırılmış ve yüzleri de düşmüştü!

Görenin merakını katlayan bir sahne yaşanıyordu!

Evet, filmin sonu belli olmuştu; az önce zafer nârâları atmak için sabırsızlananların ağzını, şimdi bıçak açmıyordu. Zira, öne düşen başlarıyla birlikte, ellerindeki mahfaza ve kurtçuk tarafından un ufak edilen yazı parçası da yere dökülüvermişti!

Şişip kalmışlardı; zira, Ebû Tâlib doğru söylüyordu!

Hem, söyleyecekleri de vardı; birkaç adım ileri attı ve “Her şey ortada!” diye başladı sözlerine. Ardından devam etti:

“Bu durumda, anlamsız hapis ve manasız kuşatmanın da bir anlamı kalmadı.

Ne var ki bundan böyle siz, yapageldiğiniz bu boykot, sürgün, muhasara, her türlü kötülük ve zulüm ile anılacaksınız!”

Bitiklerin sözü çoktan tükenmişti; aralarından cılız ve titrek bir ses duyuldu:

“Siz.. siz, bize sihir veya bühtân ile geldiniz!”

Öylesine söylenmiş bir sözdü bu; aldıkları darbenin şokuyla ne diyeceklerini bilemeyenler, slogan haline getirdikleri bir cümle ile işi kotaracaklarını düşünmüş veya en azından aveneleri nezdinde vaziyeti kurtararak, “Kuyruklarını kısıp gittiler!” dedirtmemek için mağlubiyetlerini kuru gürültü ile perdelemek istemişlerdi!

Ne var ki onları, hiç beklemedikleri bir sürpriz daha bekliyordu; soluk soluğa Kâbe’ye, tam tekmil ve emin adımlarla beş kişi daha geliyordu!

Herkes gibi Ebû Cehillerin gözü de onlara kilitlenmişti; muhtemelen onlara, düştüğü durumdan kendisini kurtaracak birer Hızır nazarıyla bakıyordu!

Ancak onu, beklenti ve tahminlerini aşkın bir sürpriz daha bekliyordu.

Meğer, Kâbe’deki askının başına gelenleri duyunca daha da cesaretlenmiş ve Ebû Tâlib ile Ebû Cehil oradan ayrılmadan yetişmek için koşar adım gelmişlerdi! Benî Hâşim’den Hişâm ve Züheyr’in başlattığı hamleye Mut’ım İbn-i Adiyy, Ebu’l-Bahterî ve Zem’a İbn-i Esved de destek vermiş ve Mekke’de, zulme karşı bir yürüyüş başlamıştı.

Yeni bir hamlenin önderleri oldukları her hallerinden belliydi ve gelir gelmez, Kâbe’yi tavafa başladılar!

Şaşkın bakışlar altında söze ilk Züheyr başladı; “Ey Mekke ahâlisi!” diyordu.

“Bizler, rahatça yemek yiyip güzel elbiseler içinde salınıp dururken, Benî Hâşim’in göz göre göre helâk olmasına asla göz yumamayız!

Bu ne zulüm, Allah aşkına!

Herkesle irtibatları kesilmiş, ihtiyaçlarını karşılayabilmek için alış veriş yapmalarına bile müsâade edilmiyor!

Vallahi, şu ‘boykot’ denilen zulmün yazılı olduğu sayfayı alıp parçalamadıkça ne bir adım ileri ne de geri atarım!”

Mekke’de on yıldır beklenen bir hamleydi bu! O güne kadar hiç olmamış, Ebû Cehillerin kurduğu sultadan sıyrılıp kimse bu cesareti gösterememişti!

Onca yıldan sonra bu kadar açıktan ve bu tonda bir duruş sergilendiğine göre durum, bu sefer çok ciddiydi!

Hâdisenin seyrine göre rengini belli etmek üzere horozunu dikmiş bekleyen ve olduğu yerde yutkunup duran Ebû Cehil, çıldıracak gibiydi; sözün tükendiği yerde yine pervasızlığı tercih etti ve vaziyeti kurtarabilmek için adeti olduğu veçhile yine tehditlere sarıldı:

– Vallahi de hayır, yalan söylüyorsun, diyordu. “Bu sayfaya bir şey yapamazsın!”

Bir güç denemesi, rakibine el ense gibi bir hamleydi bu; ancak karşısında, üstesinden gelemeyeceği bir tepki seli vardı. Zira yürek taşıyan bir diğer adam Zem’a ileri atılmış ve kükreyen bir ses tonuyla ona, “Vallahi, esas yalancı sensin!” diye çıkışmıştı. “Zaten biz, onun yazılmasına da razı değildik; onu senin inadın yazdırdı!”

Ebû Cehil’in kimyası bir kez daha bozulmuştu; hem de kendi yandaşları tarafından, millet önünde ve böylesine aşağılanıyordu!

Vicdan konuşuyordu ve bir hamle de Ebu’l-Bahterî’den geldi; “Zem’a doğru söylüyor; orada yazılanlara ve bu uygulamalara seyirci kalamayız!”

Ebû Cehil’in yapabileceği bir şey kalmamış gibiydi.

Zira, Mekke’nin vicdanıydı konuşan!

Üstelik, barut gibi duran Mut’ım İbn-i Adiyy ve Hişâm da ona yüklenmeye başlamıştı; “Elbette bunlar doğruyu söylüyor; esas sen yalancısın! Burada yazılanlardan da yapılan muamelelerden de Allah’a sığınırız!”

Yıllardır özlenen bir tabloydu bu; gecikmiş bir sahiplenmeydi aynı zamanda. Ne var ki bu bile, tipi-boranın üfürüp estiği demlerde yürek serinleten sımsıcak bir meltem gibi duruyordu.

O güne kadar Dâru’n-Nedve’de yalnızlaştırılan Ebû Tâlib, şimdi derin bir nefes almıştı; zira zamanı gelmiş ve masumiyeti müdafaa, toplumda zemin bulmaya başlamıştı!

Yalnızlaşan ve korkusundan kuyruğunu kısan Ebû Cehil ise, süklüm püklümdü.

Karizması çizilmişti bir kere; kahrından ölse de yapabileceği bir şey kalmamıştı!

Yarınlarını kaybetmemek için zihninden yeni hamleler yaparken günü kurtarabilmek için ağzından, yine tanıdık bir söz döküldü:

“Kumpas!”

Ona göre, kitleler nezdinde karşılığı olan bir hamleydi bu ve inanmasa da söylenmeye devam etti:

“Şüphe yok ki bu, geceden planlanmış bir komplodan başka bir şey değil!”

Gümbür gümbür yıkılışını bile fatura edebileceği adresi bilen Ebû Cehil, üfürmeye devam etse de günün sonunda, yıllardır Kâbe’de asılı evrâk-ı perişân gitmiş ve Mekke’de, zulme “alem” bir dönem sona ermişti…

[Dr. Reşit Haylamaz] 11.1.2020 [TR724]

Futbol ve şike [Bekir Salim]

Bugünlerde Fenerbahçe şike davaları tekrar gündem olunca ben de bir şeyler söylemek istedim.

O dönemlerin Fenerbahçe Başkanı ve Futbol Federasyonu Başkanı… Birinin soyadı diğerinin adı Yıldırım…

“Galibiyet   teşvikli, şampiyonluk paralı,
Gene kara bulutlar başımıza   üşüştü.
Kulüpler per perişan, Milli Takım yaralı,
Futbolun üzerine çifte Yıldırım düştü…”

Demiştim.

Bir de moda olduğu üzere işi cemaate yıkmaya çalışmışlardı. Güya “Fenerbahçe’yi ele geçirmek” istiyormuşuz.

Bize şöyle bir bakın, arzumuz neredeymiş,
Rıza-yı Hak’tan gayri gönlümüz neye değmiş.
Cennetin bahçesine bile talip olmazken,
Anlayamadım gitti; Fenerbahçe’de neymiş!

Hakikatler ortaya çıkıyor, çıkacak elbet…

O sıralar Rahmetli Rasim Ağabey futbol üzerine yazdığı şiirle atışma ayağı açtı. Ben de alışılmışın dışında 8 heceli, “a-a-b-a” dörtlük dizilişiyle cevaplar verdim:

Rasim Köroğlu:
Her kime sorarsam hali, hatırı,
Sohbeti futboldan açıp gidiyor.
Konuşmuyom diye toptan ötürü,
Usulca yanımda kaçıp gidiyor.

Bekir Salim:
Futbol bir ayak oyunu,
Kapitalizmin  afyonu,
Herkes futbol konuşuyor,
Bu da sarhoşluğun sonu.

Rasim Köroğlu:
Dedem de kapıldı topun şerrine,
Bizim kaptan diyor, hafız birine,
Giydi kramponu mesin yerine,
Namazda secdeye uçup gidiyor.

Bekir Salim:
İnsanoğlu kalmış naçar.
Futbolla kendinden kaçar,
Hakikatleri unutup,
Sonsuz bir boşlukta uçar.

Rasim Köroğlu:
Fenerli çıkınca dünürcü başı,
Suya düştü bizim dünürlük işi,
Tutuyormuş meğer kız Beşiktaş’ı,
Kocayı kulüpten seçip gidiyor.

Bekir Salim:
Kızlar aşık topçulara,
Bunun  tek nedeni para.
Sevgi, aşk-meşk…Hepsi yalan,
Çoğunun gönlü fukara.

Rasim Köroğlu:
Gel de, serserinin kızma haline,
Bilemiş satırı sokmuş beline,
Su dökemez değme kasap eline,
Irakip takımı biçip gidiyor.

Bekir Salim:
Kavga, gürültü-patırtı,
Gösterin kırmızı kartı.
Bunlar yoksa reyting olmaz,
Küfür futbolun ilk şartı!

Rasim Köroğlu:
Doğunca nur topu gibi bir uşak,
Koydular adını Benjamin Toşak,
Futbolcu vesselam şu bizim kuşak,
Şampiyonluk andı içip gidiyor.

Bekir Salim:
Toşak gider Hiddink gelir,
Milyon dolarları bulur.
Başbakan’a onbin maaş,
Avcı yüzelli bin alır.

Rasim Köroğlu:
Cimbomlu bant takıp beyaz saçına,
Götürdük ninemi kupa maçına,
Futbolun sevdası düştü içine,
Her hafta stada kaçıp gidiyor.

Bekir Salim:
Senelerdir  Cimbom-Fener,
Bir o yener, bir bu yener.
Yıllarca anlamamışız,
Ortada bir şeyler döner.

Rasim Köroğlu:
Maçtan sonra çıkmam, ben, balkonuma,
Kaçırdım korkudan geçen donuma,
Kastı var galiba tatlı canıma,
Etrafa kurşunu saçıp gidiyor.

Bekir Salim:
Galibiyetler paralı,
Şampiyonluklar yaralı.
Bir şikeye girdiler ki,
Şikelerin en kralı…

Rasim Köroğlu:
Hele bakın dostlar şunun tipine,
Göbek dönmüş, büyük aygaz tüpüne,
Değmeden ayağı futbol topuna,
Rasim, bu dünyadan göçüp gidiyor.

Bekir Salim:
Ne bir kural ne ilke var.
Artık futbolda leke var.
Milleti ikiye böldü,
Bu şikede bir şike var.

[Bekir Salim] 11.1.2020 [TR724]

2023 hedefleri [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Dünya büyük bir değişim içinde. Bir taraftan bilimsel ve teknolojik ilerlemeler, diğer taraftan bunlarla ve hızla artan küresel nüfusla ilintili – iklim değişikliği – gibi sorunlar, sosyal yaşamı etkiliyor. Devletlerin dönüşümü kadar toplumların dönüşümü bahsettiğim bilimsel, teknolojik ve çevresel koşullardan etkileniyor. 2020, Türkiye Dünyadan Koptu Mu ve Yeni Lig başlıklı yazılarımda vurgulamaya çalıştığım parametreler doğrultusunda, hem iki ana lige bölünen bir dünyayla, hem de Türkiye’nin konumuyla yüzleşmek zorundayız. 2023 hedefleri bu nedenle çok önemli.

Yazıyı okumadan önce düşündüğünüzü tahmin ettiğim gibi, 2023 hedefleri, 1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. yılına yapılan vurgu değil. Hyundai ve Uber’in uçan taksi modelini piyasaya sürecekleri yıl olması nedeniyle yazıya 2023 başlığını koydum. Zaten Türkiye tarihi bakımından 2023’ün artık bir sembolik anlamı kalmadığını düşünüyorum. Yani bu tarihe fazla takılmaya gerek yok. Çünkü kendi anayasasına uymayan bir devletle karşı karşıyayız. Devletler kendi anayasalarına uymazlarsa devlet olma vasıflarını yitirirler. Çünkü anayasalar devletlerin oluşumunu, teşkil edilmesini, kuruluşunu, tesisini vurgular. İngilizce constitution anayasa demektir, ama bu ismin fiil biçimi, oluşturmak, teşkil etmek, kurmak, yürürlüğe koymak, tesis etmek gibi anlamlara gelir. Bu bakımdan yaklaşıldığında, sorunun anayasanın basitçe ihlal edilmesi olmadığı görülüyor. Çünkü anayasa metinleri, devletlerin devlet olma vasfının ta kendisidir. Deklare ettiği vasıfların ortadan kaybolması anlamına gelecek anayasaya uymama (ya da anayasayı delme) fiili, dolayısıyla devleti ortadan kaldırmak, hatta devletin kendi varlığını sonlandırmasıdır. Devletler, anayasal düzenlerini ihlal ettiklerinde aslında intihar etmiş olurlar. Bu düşünceler ışığında, 2023 senesinin Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıldönümü olması, 1299’da Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulmuş olmasıyla aynı şeydir. Osmanlı İmparatorluğu artık yok. Türkiye Cumhuriyeti de öyle! Bu nedenle, 2023, Hyundai ve Uber’in uçan taksilerini piyasaya süreceği yıl olmasının miladı olacak.

2023’te artık var olmayan Türkiye Cumhuriyetinin yüzüncü yıl dönümünü kutlayacak olan Yeni Türkiye, birçok bakımdan uçan arabaların döneminden oldukça kopuk bir devlet geleneğini temsil ediyor. Bilimsel ve teknolojik ilerlemelerle de, bu olguların sağladığı avantajlar kadar neden olduğu sorunlarla da hiçbir alakası yok, Yeni Türkiye’nin! Küme düşen Türkiye, adının önüne her ne kadar “yeni” sıfatını eklemiş de olsa, esasen 1900’lerin başındaki devletle aynı devlet. Bu devlet, 1900’lerdeki sorunların aynısının tıpkısını 21. yüzyılda yaşıyor. Ulusal birliğini sağlamak, sınır bütünlüğünü korumak, bağımsızlığını garanti altına almak gibi deklare edilen hedeflerin ince kabuğunu hafifçe kaldırdığınızda, altından fışkıran irin, etnik-nasyonalist, dinci, devleti putlaştıran, tarihini keyfe keder manipüle eden, bünyesindeki ötekileri yok etmeye veya asimile etmeye yönelen bir devlet. Kişi başı refahı artırmaya değil, devleti büyütmeye çalışan, yaşam standartlarını iyileştirmeyi değil, pazarladığı sahte hedefler uğruna insanların ölmesini bekleyen, özgürlüğü değil, devletin güvenliğini önceleyen, hukuku değil disiplini vaat eden bir devlet! Avrupa’nın en düşük asgari ücretini alan çok geniş kitleler, düşük protein, az tatil, kısa ömür açmazında olduklarının bilincinde olmaksızın, kendilerine satılan hedefler için sürekli fedakârlık modunda hayatlarına devam ediyorlar. Oysa dünyanın birçok gelişmiş ülkesinde vatandaşların ilgilendiği çok başka konular var.

Örneğin Finlandiya’da haftalık çalışma günleri beşten dörde düşürülüyor, Cuma günleri de hafta sonu tatiline dâhil ediliyor. Finlandiya hükümeti, vatandaşlarının ailelerine ve hobilerine daha fazla zaman ayırmayı hak ettiklerini düşünüyor. Norveç gibi İskandinav ülkelerinde evrensel maaş adı altında, vatandaşlarının asgari gereksinimlerini karşılayacak minimum bir otomatik gelir üzerinde çalışmalar yapılıyor. Buna göre, hiç çalışmayanlar da, en minimum ihtiyaçları için endişelenmeksizin hayatlarına devam edebilecekler. Kanada gibi ülkeler, sahip oldukları yüksek tıp teknolojilerini evrensel sağlık sigortası kapsamında tüm vatandaşlarına sunuyor. Tüm gelişmiş ülkelerde sürekli eğitim gibi, yeni ebeveynlere ücretli izin hakkı gibi, aileyi ve çocukların gelişimini önceleyen sosyal politikalar uygulanıyor. İşsizlik sigortası gibi refah devleti uygulamaları çok yaygın. İşini kaybeden vatandaşlar yoksulluk girdabına düşmüyorlar. Çocukların okul öncesi eğitimi ve zorunlu uzun bir eğitim döneminin ücretsiz olarak çocuklara ve gençlere sunulması gibi standart uygulamalar, yarım yüzyıldır neredeyse tüm gelişmiş ülkelerde standart hale geldi. Bu eğitimde çocuklar şiddet görmüyor, insani koşullarda, en az iki yabancı dil öğrenerek, modern teknolojilerle donatılmış sınıflarda, düzenli spor, müzik ve diğer sosyal etkinlikleri devletçe ya tümden karşılanarak, ya da sübvanse edilerek mutlu bir çocukluk yaşıyorlar. Birçok ülkede sosyal devlet ailelere çocuk yardımı yapıyor. Çocukların medikal gereksinimleri – pahalı diş tedavileri de dâhil – karşılanıyor. Yeni nesillere yatırım yapılıyor.

Kadınların özgürleştirilmesi, bu tür devletlerin en önemli ortak noktalarından biri! Kadının eşitliğinin formel olarak – anayasa ve yasalarla – sağlanmasının yanında, bu eşitliği uygulayacak sosyal politikalar devrede. Kadınlar üretiyor, kendilerini geliştiriyor, vergi mükellefi oluyor. Okul öncesi eğitim ve yukarıda saydığım diğer sosyal önlemler sayesinde, çocuk sahibi olduktan sonra da kendilerini gerçekleştirmeye – yaşamlarına anne olmak dışında başka anlamlar da vererek – devam ediyorlar. İyi bir anne olmanın yanında, iyi bir mühendis, iyi bir öğretmen, iyi bir otobüs şoförü, iyi bir kuaför olabiliyorlar. Bu durum aslında erkekleri de özgürleştiriyor. Karşılarında gerçekten partner olabilecek, güçlü kadınlar olmasının yanında, ekonomik olarak ailede işbölümü daha eşitlikçi bir şekle bürünüyor. Böylece “eve ekmek götüren” baba olmak gibi bir konsept, geçimi sağlayan kadın ve erkek, çocuklarına eşitçe zaman ayırabilen kadın ve erkek, zorluklarla beraber savaşabilen kadın ve erkek modelleri olarak, geleneksel kimlikleri dönüştürüyor.

Tüm bunlar sancısız mı oluyor? Elbette değil! Fakat uçan taksileri yapan, Mars’a koloni kurmayı hedefleyen, iklimsel felaketi önlemek için stratejiler geliştiren, yeni süper antibiyotikler üzerinde çalışan, inanılmaz kalitede gösteri sanatları, müzik ve edebiyat üreten, her şeyden önce de bir arada yaşama kültürünü geliştirmek için mücadele eden bir lige üyelik, bu koşullarda olabiliyor.

Kadına ve çocuğa şiddetin kurumsallaştığı ve sosyolojik realite olduğu, inşaat dışında hiçbir sektöre yatırım yapılmayan, organize suç çeteleriyle devlet bürokrasisinin sarmaş dolaş birbirine eklemlendiği, kuralsız-düzensiz, demokrasinin ve insan hak ve özgürlüklerinin hemen her gün düzenli olarak geniş şekilde ihlal edildiği ülkeler, ancak birinci ligdeki ülkelerin ürettiği ürünleri satın alan, en iyi ihtimalle o ülkelerin ucuz üretim merkezleri olarak fındık-fıstık saat ücretlerine ölesiye çalışıp, sonra da aynı bayrağı çocuklarına ve onların çocuklarına devreden toplumlar olabiliyor!

2023 hedefleri gerçekten çok önemli.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 11.1.2020 [TR724]