Dünya yıkılsa, kıyamet kopsa Sivas’tan geriye ne kalır? diye sorsalar, herhalde verilecek cevap bellidir: Altıncı Şehir.
İnce Minaresi, Gök Medresesi, Divriği’de insanı çıldırtacak güzellikteki şifahanesi unutulsa da Sivas’ı anlatan Altıncı Şehir kitabı ve tabii yazarı Ahmet Turan Alkan hiç unutulmayacaktır.
Doğduğu şehre tutkusu, Türkçe’ye bir abide eser kazandırmaya vesile olmuştur. Şimdi Silivri F Tipi Kapalı Cezaevi’nde çile dolduran, 1954 doğumlu Ahmet Turan Alkan ilk kitabıyla şöhretin zirvesine çıkan yazarlar kategorisinin en başındaki isimdir.
Türkiye kamuoyu gibi ben de Ahmet Turan Alkan adını, ilk defa Altıncı Şehir’le duydum. Kitap Ötüken Yayınları’ndan çıkmıştı ve hiç reklam yapılmamasına rağmen kısa bir süre sonra, kitaba aşina hemen her ismin kütüphanesinde yerini almıştı. Tabii bu durum, yazarına da şöhretin kapılarını ardına kadar açmıştı.
1994’te Aksiyon kurulurken, hiç şüphesiz kadronun dergide en çok görmek istediği isimlerin başında Ahmet Turan Alkan geliyordu. Yalçın Çetinkaya, dergide yazması için Alkan’a teklif götürmüştü. Ancak bizi tadsız bir sürpriz bekliyordu: Dönemin lider dergisi Aktüel bizden erken davranmış, Alkan’ı yazar kadrosuna katmıştı.
ZAMAN’DA YAZMAYA BAŞLADI
Aksiyon ekibinin eli böğründe kalmıştı, ama bu durum çok uzun sürmedi. Zaman sayfalarını farklı görüş ve düşüncedeki aydınlara açmaya karar vermiş, bu çerçevede Hilmi Yavuz, Sezer Tansuğ gibi daha çok solcu aydınların bildiği isimleri kadrosuna dahil etmişti. Türkiye’nin tanınan gazetecileri de misafir yazar olarak Zaman’da yazılar kaleme almışlar, muhafazakâr kesime ilk elden ulaşma şansı yakalamışlardı.
Türkiye’de laik-antilaik gerginliği, adım adım kutuplaşmaya evriliyordu. Birbiri ardına laik aydınlara düzenlenen suikastler bu kutuplaşmayı hızla çatışmaya dönüştürme potansiyeli taşıyordu. Böyle bir dönemde laik, Atatürkçü kimliğiyle bilinen isimlere yazma imkanı vermek oldukça önemliydi. Sadece laik yazarları değil, Sağ kesimin özgürlükçü kalemlerini de Zaman kendi kadrosunda görmek istiyordu.
İşte tam bu günlerde Ahmet Turan Alkan’ın artık Zaman’da da yazacağını öğrenmiştik. Hafta içi kendi adıyla yazacak olan Alkan, hafta sonu ise Recai Güllaptan müstearıyla mizahi yazılar kaleme alacaktı. Bu hiç kuşkusuz hem okuru hem de Feza Gazetecilik çalışanlarını oldukça mutlu eden bir haberdi. Benim Alkan’la tanışıklığım tam da bugünlerde başladı…
Alkan, bir vesile ile İstanbul’a gelmiş ve Zaman’ı ziyaret etmişti. Kültür-Sanat sayfasındaki arkadaşların aracılığıyla tanışmıştım. Akşam ise dar bir kadroyla yemek yiyecek, arkasından da Yavuz Bingöl-Şükriye Tutkun konserine gidecektik. Ahmet Turan Alkan’ı ve Beşir Ayvazoğlu’nu da konsere davet ettik. İki isim de davetimizi kabul ettiler. Bu konserin izlenimlerini Alkan, hafta sonu köşesinde anlatmıştı. Benden de, “Haber merkezinin, uzun saçlı (saçlarım sırtıma gelecek kadar uzundu ve bu yüzden bağlamıştım) yiğit evladı” diye bahsetmişti. Bu satırlar ve ilk karşılaşmamızdaki sıcaklık, Alkan’la uzun yıllar devam eden bir aşinalığın başlangıcı olmuştu.
DEMOKRASİYİ İÇSELLEŞTİRMİŞ BİR MİLLİYETÇİ
Ben bu karşılaşmadan bir süre sonra Zaman’dan ayrıldım ve Aktüel’e geçtim. Ahmet Turan Alkan da, Aktüel’de düzenli yazılar kaleme alıyordu. Alkan, ilkeleri olan, bunlardan hiçbir şekilde taviz vermeyen bir isimdi. Aktüel ve Zaman yazılarını birlikte değerlendirdiğinizde aralarında hiçbir fark olmadığını rahatlıkla görebiliyordunuz. Tabii bu benzerlik yazılardaki fikri beraberlik için geçerliydi, elbette dergi ve gazete yazıları üslup itibariyle birbirinden farklıydı.
28 Şubat Süreci’nin en buhranlı günlerinde bile fikirlerinden taviz vermemiş, üslubunca yaşananlara tavır alabilmişti. Alkan için bu gerçekten büyük bir riskti. Sivas Cumhuriyet Üniversitesi’nde öğretim üyesiydi ve merkez medyada yazıyordu. Dönemin kudretli isimleri, askerler bütün yazarları, yazıları tedkik ediyorlardı. Alkan burada hatırı sayılır bir risk almıştı.
Alkan, bütün mahfillerde Ülkücü kimliğiyle biliniyordu. Gerçektende gençlik yıllarında Sivas Ülkü Ocakları’nda görev almıştı, ama burada takılıp kalmamış, ideolojik kimliğinin dar kalıplarını aşmış ve hemen her kesimin saygı duyduğu bir isim haline gelmişti. Alkan, o gün de, bugün de hiçbir kampın, hizbin, görüşün, düşüncenin adamı değildi ve olmamıştı. Bu yüzden hepimiz için çok değerli bir yazardı.
Bu görüşümü teyit eden bir olayı ABD’de, Houston’da öğrenmiştim. Cuma namazı kıldığımız caminin imamı bir müddet Sivas’ta görev yapmıştı ve Alkan’la da tanışmıştı. Alkan, arkadaşın Hizmet’ten olduğunu öğrenince, bazı konularla ilgili tenkitlerini iletmişti. Öncelikle Hizmet mensuplarının tek kaynaktan beslendiğini, bunun aşılması gerektiğini söylemişti. Arkadaş ise bunun mümkün olmadığını, şayet bu tür bir adım atılırsa Hizmet’te kimsenin kalmayacağını ifade etmişti. Tabii bunun ne kadar tuhaf ve anlamsız bir savunma olduğunu anlamamıştı.
ELEŞTİRİRKEN BİLE ZARİFTİ
Alkan, 1999 Marmara Depremi’nin hemen ardından İstanbul’a gelmişti. Uçaktan İzmit’te yaşanan felaketin boyutlarını görmüştü ve bundan büyük üzüntü duymuştu. Kurduğu cümleler içindeki acının ipuçlarını veriyordu. Bu tarihten iki yıl kadar sonra ben Aktüel’den ayrıldım, ABD’ye gittim. Kısa bir müddet sonra da dergide yayın yönetmeni değişti. Yeni gelen isim ise farklı bir dergi yapma peşindeydi. Bu yüzden Alkan’ın yazılarına son vermişlerdi. Ahmet Abi’nin buna epey içerlediğini, Zaman’daki yazılarında yaptığı göndermelerden anlaşılıyordu.
Sivas hayranı Alkan, 2008’te üniversiteden emekli olmuş ve İstanbul’a taşınmıştı. Bu herkes için beklenmedik bir karar ve hoş bir sürpriz olmuştu. Alkan’la bu tarihten sonra daha sık görüşme imkanı bulmuştum. Bazen yolumuz Kapalıçarşı’da kesişir, Kilis kebabı yerdik. Alkan bu tadı oldukça sevmişti ve fırsat buldukça Kapalıçarşı’ya uğrar olmuştu.
Alkan’ın güleç yüzünün ardında son derece kararlı bir kişilik vardı. Kendisine ya da başkasına haksızlık, nezaketsizlik yada en hafif tabiriyle “düşüncesizlik” yapılmasından hiç hoşlanmazdı. Bir defasında, Etiler’de bir yazarın düzenlediği toplantıdan dönerken yapılan yanlışlığa kızmış, bindiği araçtan inip, bir taksiyle evine gitmeyi tercih etmişti.
Bugün de, Fatih Camii’nde restorasyon sırasında yaşananlarla ilgili bir haber yapmıştım. Alkan, bu olaya sebep olan kişiyi tanıyordu ve haberin çıktığı gün, birlikte Edirne’yi geziyorlardı. Beni arayarak, haberle ilgili bilgi aldı ve “Tuncaycığım, Pazar günü bu haber aleyhine yazsam, alınır mısın?” dedi. Ben de kesinlikle bununla ilgili bir alınganlığım olamayacağını ve konuyla ilgili farklı görüşler olabileceğini söyledim. Dediği gibi, Pazar günü Zaman’ın ekinde konuyla ilgili bir yazı kaleme almış, beni incitmeden tenkit etmiş, ilk karşılaşmamızda da “Seni nasıl doğradım ama?” diye takılmıştı.
Ahmet Turan Alkan yazısına bir kitapla, Altıncı Şehir’le başladım. Başka bir kitapla, Yatağına Kırgın Irmaklar’la bitireyim. 1984’ten itibaren içinde yeraldığım Hizmet’le 1996’da derin bir kırgınlık yaşamıştım. Etkisini uzun yıllar atamayacağım bir seri olaydan sonra, kendi başıma hareket etmeye karar vermiştim ve o sırada Alkan’ın, Yatağına Kırgın Irmakları’nı keşfettim. Adından da anlaşılacağı gibi, bağrından çıktığı hareketle nasıl yol ayrımına geldiğini anlatan yazıların biraraya geldiği bir kitaptı. O günlerde, Selda Bağcan ve Ahmet Kaya şarkılarıyla birlikte, benim en önemli teselli kaynağımdı. Durur durur, Yatağına Kırgın Irmaklar’dan, Ateş Tecrübeleri’nden yazılar okur, yaşadıklarımın herkesin başına gelebileceğini düşünürdüm. Alkan’ın yazıları bu anlamda kişisel tarihimde unutulmaz izler bırakmıştı.
Ahmet Turan Alkan, kampsız, doğru bildiğini söylemekten çekinmeyen bir entelektüel. Bu özellikleri yüzünden hapiste. Yazıyla, okumakla, tefekkürle geçmesi gereken günleri belli ki kahırla, üzüntüyle dolu. Güzel Türkçesi ve entelektüel duruşuyla alkışlanması gerekirken büyük bir hak ihlalinin mağduru. Dileyelim ki, bu mağduriyet daha fazla sürmesin…
[Tuncay Opçin] 27.6.2018 [Kronos.News]
Bu Zafer İmamlarındır! [Eyüp Ensar Uğur]
Türkiye'de mevcut hükümete onca aleyhlerindeki gelişmelere rağmen aralıksız seçim kazandıran, böylece konumunu korumaya yardımcı olan en önemli aktörlerden biri, ülkenin en ücra köşesinde vatandaşlarla sürekli temas halinde bulunan cami imamlarıdır. Buna yurt dışında bulunan sayısız Türk camisinin personelini de eklemek gerekiyor.
Bu resmi din adamları, hükümetin Fizan'daki sağır sultanın dahi duyduğu zulüm ve yolsuzlukları "din ve vatan için" sarmallarıyla en etkili bir şekilde örtebilen böylece dinin asla müsaade etmediği eylemleri din adamı vasfıyla meşrulaştırabilenlerdir.
Söylemleriyle hükümete, Reis'e destek vermemekle insanları güya dinlerine, vatanlarına ihanet edeceklermiş duygularına sürüklemekteler. Hele ki milyonlarca yaşlı insanı...
Diyanet hocaları, camilerde ve camilerin çay ocaklarında, köy ve kasabaların meydan kahvehanelerinde iktidarın gövdesine kadar çürümüşlüğünü hamasi söylemlerle perdeleyen, olası hükümet değişimi karşısında insanlara derin endişeler aşılayan, Firavun yönetiminin adeta göz boyacı sihirbazları rolüne bürünmüşler.
Haliyle Hükümet parti ocaklarından daha etkili olan ve maddi yükleri devlete ait olan bu propagandistlerden oldukça memnun. Bunu da elbet iktidar karşılıksız bırakmıyor.
Bir zamanlar ülkenin en düşük gelirine sahip olan memurları, bugün iyileştirilen maaşlarının yanısıra ek mesai ücretleriyle artık iyi bir gelire sahipler. Bu darlık zamanında hükümetin binlerce yeni imam kadrosu açması, işte bu makamın hayatî işlevlerinden dolayıdır.
Anlayacağımız, mevcut iktidarın devamlılığı en başta bu din adamları için yaşamsal boyutta bir öneme sahip.
Böyle kalabalık bir camia içerisinde inancın ruhuna aykırı bu ilişkiden vicdanen rahatsız olanlar bulunsa da; şu cadı avı atmosferinde dinin hatırını öne alıp en ufak bir Reis veya hükümet eleştirisinde bulunduklarında, nankörlük suçlamasıyla dışlanarak ellerindeki tüm imkanlardan mahrum edileceklerini iyi biliyorlar.
"Ahir zamanda iman sahibi olmak elde ateş koru tutmak gibi zor olacak" Peygamber sözünde tarif edildiği gibi zor bir durum. Ama asıl paradoks ise bu Hadisi en iyi bilen ve tefsir eden bahsi geçen din adamlarının durumu.
Bu hadisenin üzerinden hatırladığım geçmişte kaleme aldığım bir yazımı takdim ediyorum.
Elbet eski bir yazı olduğu için tamamen yazı başlığına uygun bir aktüel bütünlük bulamayabilirsiniz.
MESİH'İN DİN ADAMLARI İLE MÜCADELESİ
İki bin yıl önceki Filistin günümüzdeki Filistin ile çok ilginç benzerlikler taşımaktaydı.
O zaman da Filistin toprakları işgal altındaydı. Bugün işgalci konumundaki Yahudiler, o gün istila edilen toprakların halkıydı, işgalci ise zamanın süper gücü Roma Devleti’ydi.
Romalılar, yarı Yahudi olan birini Filistin halkının başına kral yapmıştı. Bu krallığın günümüz Arap idaresi gibi Filistin’in belli yerlerinde sınırlı bir otoriteye sahipti.
İşgal altındaki İsrailoğulları ekonomik, siyasi ve inanç yönüyle çeşitli gruplara ayrılmıştı.
Zengin ve asillerin oluşturduğu dünyevi bir azınlık Roma otoritesini kabullenmiş görünüyordu.(1)
Halkın ekseriyetinin benimsediği mezhebe bağlı olan grup hakkında ise Roma, hassas bir denge politikası yürütüyordu(2). Bu doğrultuda Kutsal Tapınak bu grubun kontrolünde bağımsız olarak işlevini devam ettiriyordu.
Dünya işlerine aldırış etmeyen bir mistik grup (3) dışında Roma’nın otoritesini kabul etmeyip sürekli Romalı askerlere ve Romalılarla çalışan Yahudi soydaşlarına saldırılar tertipleyen silahlı bir örgüt vardı.(4)
Halk, hem Roma’ya hem de Yahudi Krallığına vergi vermekteydi. Ayrıca Kutsal Tapınağın giderleri de yine halkın omuzları üzerindeydi.
Dönemin en nefret edilen ve günahkâr görülen insanların başında işgalciler için vergi toplayan memurlar bulunmaktaydı. (5)
Kötü yönetim ve sosyal adaletsizlik sebebiyle zayıf düşmüş İsrail halkının bahsi geçen vergilerden dolayı hayatları iyice yaşanmaz hale gelmişti. İnsanların vergi ödemekten kaçma çabaları devlet memurlarını çeşitli usulsüzlüklere sevk ediyordu. Adeta rüşvetsiz hiçbir iş yapılamaz hale gelmişti.
İnsanların özgürlük alanları da epey kısıtlıydı. Krallığın veya işgalcilerin kanunları, mevcut statüleri korumak öncelikliydi. Otoriteye karşı gelenler şiddetle cezalandırılırdı. Böyle bir şeye teşebbüs edenler aileleriyle birlikte en kötü ithamlarla suçlanıyor ve ellerindeki her şeye el konuyordu.
Ama her şeye rağmen işgal altındaki Filistin Halkı’nın tüm bu sıkıntılara karşı dayanma gücü veren bir ümidi vardı: “Kurtarıcı Mesih”
Filistin'deki İlahi dinin alimleri, kutsal metinlerde bahsedilen Mesih’in gelmesi için tüm koşulların olgunlaştığını söylüyorlardı.
Herkesin dilinde, özleminde olan Mesih; İsrailoğulları'nı Firavun’dan kurtaran bir Musa (as) veyahut İsrailoğulları’na musallat olan devasa Calut’u yok eden Davud(as) gibi savaşçı biriydi.
Onlara göre ancak böyle bir Mesih, ümmet-i Musa’yı bitmeyen bu işgalden, fakirlikten ve adaletsizlikten kurtarabilirdi.
Bu ümitli bekleyiş, kimilerinde İmran Ailesi’nde doğacak bebeğin Mesih olduğu inancıyla büyük bir heyecana dönüşmüştü. Çünkü son derece dindar ve takva yaşamı olan İmran’ın eşi ilerlemiş yaşında hamile kalmıştı ve bu süreçte maddi manevi olağanüstü haller yaşıyordu.
Nihayetinde vakit gelip çatmış ve doğum gerçekleşmişti. Ama sonuç büyük bir hayal kırıklığı idi. Çünkü doğan bebek bir kızdı.
Her ne kadar Yahudiler büyük bir şok geçirmiş olsa da bu bebek Mesih’in annesi olacak Hz. Meryem idi.
İnsanlar kurtarıcılarının bir an önce gelmesini arzuluyordu ama maddi-manevi kirlilik toplumun her tarafına sirayet etmişti. Mesih gelmeden evvel böylesi bir toplumdan tecrit edilmiş bir halde mabette ibadet ve zikirle hayatını geçirecek, tertemiz bir anneyi öncelikle Hikmet-i İlahi uygun gördü.
Ve zamanı gelince de o kudsî kadından, herkesin canı dudağında beklediği Mesih, mucizevi bir şekilde babasız olarak dünyaya gözlerini açtı.
Ana karnında başlayan, bebekliğinde ve çocukluğunda devam eden bir dizi hicretten sonra otuzlu yaşlara gelmiş Hz. İsa takdiri ilahi ile peygamber olarak halkına gönderildi.
Filistin’deki halkın, bitmeyen gözyaşlarıyla ısrarla istedikleri Mesih, O idi.
Mesih olduğu iddiasına, fizik ve hayat kanunlarını altüst eden mucizelere rağmen bir gariplik vardı ortada. Bu zat İsrailoğullarının ve özellikle ezilmişlerin beklentisindeki Mesih’e hiç uymuyordu. Bir kere zalimlere karşı mücadele edecek savaşçı bir görüntüsü yoktu, hâlim, selim fıtratlıydı. Düşmanlarla savaşacak biri olmaması bir yana onlar hakkında şöyle diyordu:
“Düşmanından nefret edeceksin" dendiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, düşmanlarınızı sevin (sizleri diri tutması yönüyle), size zulmedenler için dua edin”...
Hz. İsa insanların nefislerine ağır gelen taleplerde bulunuyordu:
“Eğer bana gelip de anne babanızı, eşinizi, çocuklarınızı, kardeşlerinizi, hatta kendi canınızı bile feda edemeyecekseniz, bana talebe olamazsınız.”
O, takipçilerinden "Bunlar çıldırmış olmalı" dedirten, sahip oldukları her şeyi arkalarında bırakacak bir fedakârlık talep ediyordu.
Din adamlarına kadar en koyu şekilde sirayet etmiş maddeci bir topluluğa Allah adına yapılan çağrılara on iki havariyle birlikte az bir topluluk icabet etti.
Mesih, materyalizm gibi düşmanlıkların da kronikleştiği bir coğrafyaya gelmişti.
O, tüm hikmet sahibi rehberler gibi Filistin’deki halkın perişan halinin ana nedenini işgalciler ve diğer dış mihraklardan kaynaklanmadığını biliyordu. O düşmanlar, vücutta bir yaraya üşüşen mikroplar misali olağan bir sonuçtu. Nitekim sosyal hayatın her alanı yaralıydı.
Uzun asırlar semavi mesajlara direk muhatap olmuş İsrailoğulları, halkı, yöneticisi ve din adamlarıyla temel değerlerinden uzaklaşmış derin bir yozlaşma içerisindeydiler.
Maddeperestliğin neticeleri olarak gelişen hilekârlık, yalancılık, tembellik yönleriyle günümüzün İslâm Ümmetinde de yaygın olan özellikler o günün Filistin toplumuna hakimdi.
Ayrıca Filistin’de asırlarca süren Yunan hakimiyeti, halkın önemli bir kısmını sekülerleştirmiş ve bu Roma-Helenist materyalist fikir ve kültürü özentisi, Filistin’deki yaşamı önemli ölçüde etkisi altına almıştı.
Kral Herodot ve Filipus, Thomas, Matheos gibi havarilerin isimlerinde görüldüğü üzere dönemin üstün medeniyetinin İsrailoğulları üzerindeki tesiri konusunda fikir verebilir.
Hz. İsa, risalet vazifesine başladığı zaman ezilenlerin Mesih’ten beklediği gibi işgalci güce karşı bir cephe açmadı. Hatta bu yönlü bir söylemde dahi bulunmadı. Onun öncelikli işi, halkın yozlaşmasına sebep olan faktörleri ele almak oldu. İman ve ahlâk prensiplerine tezat bir yaşam süren toplumu ıslah etmeye çalıştı.
DİNİNİ DÜNYA KARŞILIĞI SATANLAR
Onun bu davasına karşı çıkanlar ise en başta, halkın başındaki devlet adamları ve dünyevi çıkarlar uğruna dini bir araç haline getirenlerdi.
Bir zaman Hz. İsa talebelerine şöyle dedi:
“Şu tip din âlimlerinden sakının. Cübbelerini giyip dolaşmaya, çarşı meydanlarında saygıyla selamlanmaya, havralarda baş köşelere, ziyafetlerde en muteber yerlere oturmaya bayılırlar. Dul kadınları aldatıp mallarını mülklerini ellerinden alırlar. Gösteriş için uzun uzun dua ederler. Allah bunları en kötü şekilde cezalandıracaktır.” (6)
Bir gün din adamlarına, "Allah’ın evini ticarethane haline getirip haydut yuvasına çevirdiniz!" diyerek Beyt’ül Makdis’in avlusunda kurulan pazarın tezgahlarını yıktı.
Mesih, Yahudi halkının başındaki kralı da “Tilki kadar kurnaz biri” olarak tanımlamıştı. Din adamlarını Allah'ın dinini bu kurnaz siyasî liderin çıkarlarına sundukları için de eleştirirdi.
Mesih, beklendiği gibi mücadelesini zalim düşmana, işgalci otoriteye karşı vermiyordu. Tarih boyu toplumları aydınlatıp ıslâh etmek isteyen tüm peygamberlere, manevi rehberlere veya düşünce adamlarına karşı gelindiği gibi ona da benzer nedenlerle karşı çıkıldı.
"Kavimleri onlara hep karşı geldiler" denilmesi akla halklarını getirse de onlar başlangıçta hep nötr bir pozisyon aldılar. Sorunlarını çözmek adına çabalayan iyi niyetli rehberlerden, onları nefret ettirenler siyasi, dini, ideolojik otoriteleri olmuştur.
Mesih'in erdemli söylem ve çıkışlarını zamanın güç odakları hiç hoş karşılamadı. Din adamları tapınaklarda binlerce insana hitap edebilme imkânını; bir yanda kıskandıkları ve diğer yanda sahip oldukları dünyalıkları hedef halini getiren Hz. İsa'nın aleyhinde kullandılar.
Muhalifliklerinde de hiçbir ahlakî ölçüleri yoktu. Onun hakkında bir yandan halkın nazarından düşürücü propagandalar yaparlarken diğer yandan küresel gücün nezdinde zor durumda bırakacak pozisyonlara zorluyorlardı.
Bir gün Yahudi önderlerin gönderdikleri muhbirler, halka sohbet ettiği bir sırada Hz. İsa’ya:
-Hocam, senin doğruları vaz'ettiğini biliyoruz. İnsanlar arasında çekinmeden Allah yolunu dosdoğruca gösterirsin. Şimdi söyle bakalım Sezar’a vergi vermemiz caiz mi, değil mi?
Niyetleri onu Roma otoritesini ve kanunlarını reddeden bir açıklamaya zorlamaktı. Ve böylece mabedde bulunan Roma'nın gizli kolluk güçleri Hz. İsa'yı derdest edeceklerdi.
Hz. İsa, peygamber ferasetiyle kendisini tuzağa düşürmeye çalıştıklarını anladı. “Bana bir dinar gösterin. Üzerinde kimin resmi, kimin adı var?” diye sordu.
Muhbirler, “Sezar’ın” dediler.
İsa, “Öyleyse Sezar’ın hakkını Sezar’a, Allah’ın hakkını Allah’a verin” dedi.
Adamlar İsa’yı halkın önünde söyledikleriyle tuzağa düşüremediler..”(7)
Ama dini makamların Hz. İsa hakkında sürdürdükleri karalama kampanyası nihayetinde başarılı oldu. Toplumu sapık düşünceleriyle birbirine düşürdüğü, dini bozmaya çalıştığı - özellikle Roma rejimini tahrik etmek adına- Yahudilerin başına kral olmaya çalıştığı iddiasıyla hakkında yakalama kararı çıkartıldı.
Din adamlarının bulunduğu bir mahkemede Mesih hakkında idam kararı verildi. İdam hükmünü onaylama ve infaz yetkisi ise Roma Valiliği'ne aitti.
Ne hazin bir tabloydu ki; kendilerini Roma’dan kurtarsın diye Allah’tan istedikleri kurtarıcıyı idam etsinler diye Roma'ya şikayet edip teslime çalıştılar. Roma valisinin bir ara, "isterseniz İsa’yı affedelim” teklifine de Kudüs halkı şiddetli bir tepki gösterdi.
Allah'ın mesajlarını duyuran rehbere kadınlardan, çocuklara varıncaya kadar uzanan halkının nefreti -ibret alma açısından- görülmeye değerdi. Herkes içinde biriktirmiş olduğu en gâliz sözlerle bir hakaret yarışındaydı. Tıpkı 600 yıl sonra İslam Peygamberine Taif'te kadınların, çocukların da içlerinde bulunduğu insanlar tarafından tâhkir edilip taşlandığı gibi.
Yine insanlar kendi gözlemleri, akılları ve tecrübelerini bir kenara bıraktılar. Kendilerinden daha iyi bildiklerine inandıkları din adamlarının sözleri ile bir nefret seline kapıldılar. Taif´te de Kudüs'te olduğu gibi insanların en iyilerine şakî ve sapkın muamelesinde bulundular. Belki de Taif'ten gelir gelmez İslam Peygamberinin Kudüs'e götürülmesinin bir hikmeti buydu. Tüm Allah elçilerinin ruhlarının toplandığı o Miraç gecesi adeta "üzülme senden önceki rehberler de yaşadıklarına benzer şeyler yaşamışlardı" denilerek teselli edildi. Hele ki Mesih'in gördüğü eziyetlerin hatıralarını taşıyan bir beldede.
Evet, insanlığın büyük sorunlar yaşadığı her dönem, çıkış yolunu gösterenlerin kaderi hiç değişmemiştir.
Allah, kullarına özellikle ezilenlere bir rahmet olarak gönderdiği Mesih, halkın kendisinin idamını isteyecek bir derekeye düşmesi karşısında ağlamıştı. Bu gözyaşlarının ardında felaketlere sürüklenen halkın Allah'ın sunduğu kurtuluş yolunu büyük bir körlükle reddetmesi sonucu yaşayacakları derin acılara dair hikmetli bilgisiydi. Allah'a olan inancı istismar etmenin, inancın merkezi Beyt’ül Makdis'in yıkılmasına vesile olacağını da biliyordu. Bunları eziyet gördüğü bir hengamede söylemişti.
Ve olaylar söylediği gibi bir bir gerçekleşti. Kendisinden otuz yıl kadar sonra halkının silahlı ayaklanmasını Roma Devleti acımasızca bastırdı.
Çoluk, çocuk halk kıyımdan geçirilip, bugüne kadar önünde ağlanılan bir avlu duvarı hariç Kutsal Tapınağı yerle bir ettiler. Geride kalan Yahudi halkı da ilerideki dönemlerde tamamen Filistin’den çıkarıldılar. Artık Hz. İsa'nın kavminden geriye Filistin'de ona karşı gelen ne dini ne siyasi otorite kalmıştı. Ve ne de binlerce yıllık vatanları ve mabedleri. En önemli kayıpları ise inanç alanında oldu. Hz. İsa'nın mesajları çok uzaklardaki başka milletler tarafından kabul görürken üç bin yıldır devam eden İsrailoğulları'ndan gelen büyük peygamberler geleneği sona erdi. Sürekli yenilenen İlahi kaynaklı din, Arap milletinden çıkan en büyük peygamberle kemale erdirildi.
Din adamlarının yanılttığı İsrailoğulları, hem dünyalarını hem de dünyaları uğruna feda ettikleri ilahi dini aleme duyurmanın baş rehberliğini kaybettiler.
Dini, dünyalık heveslerine meze, kaygılarına feda eden ve bu yönleriyle insanları Allah'ın yolundan soğutan her çağdaki din adamlarına Hz. Mesih'in şu hitabıyla yazıyı bitirelim:
"Vay halinize!.. Ey din bilginleri! bilgi kapısının anahtarını alıp götürdünüz. kendiniz bu kapıdan girmediniz, girmek isteyenlere de engel oldunuz." (8)
Eyüp Ensar Uğur
eyupensarugur@gmail.com
(1) Saddukiler
(2) Ferisiler
(3) Esseniler
(4) zelotlar
(5) Havarilerden İncil yazıcısı Matta vergicilerdendi.
(6) İncil (Luka 20./46)
(7) İncil (Luka / 21-25)
(8) İncil (Matta 23/13-14)
[Eyüp Ensar Uğur] 27.6.2018 [Samanyolu Haber]
Bu resmi din adamları, hükümetin Fizan'daki sağır sultanın dahi duyduğu zulüm ve yolsuzlukları "din ve vatan için" sarmallarıyla en etkili bir şekilde örtebilen böylece dinin asla müsaade etmediği eylemleri din adamı vasfıyla meşrulaştırabilenlerdir.
Söylemleriyle hükümete, Reis'e destek vermemekle insanları güya dinlerine, vatanlarına ihanet edeceklermiş duygularına sürüklemekteler. Hele ki milyonlarca yaşlı insanı...
Diyanet hocaları, camilerde ve camilerin çay ocaklarında, köy ve kasabaların meydan kahvehanelerinde iktidarın gövdesine kadar çürümüşlüğünü hamasi söylemlerle perdeleyen, olası hükümet değişimi karşısında insanlara derin endişeler aşılayan, Firavun yönetiminin adeta göz boyacı sihirbazları rolüne bürünmüşler.
Haliyle Hükümet parti ocaklarından daha etkili olan ve maddi yükleri devlete ait olan bu propagandistlerden oldukça memnun. Bunu da elbet iktidar karşılıksız bırakmıyor.
Bir zamanlar ülkenin en düşük gelirine sahip olan memurları, bugün iyileştirilen maaşlarının yanısıra ek mesai ücretleriyle artık iyi bir gelire sahipler. Bu darlık zamanında hükümetin binlerce yeni imam kadrosu açması, işte bu makamın hayatî işlevlerinden dolayıdır.
Anlayacağımız, mevcut iktidarın devamlılığı en başta bu din adamları için yaşamsal boyutta bir öneme sahip.
Böyle kalabalık bir camia içerisinde inancın ruhuna aykırı bu ilişkiden vicdanen rahatsız olanlar bulunsa da; şu cadı avı atmosferinde dinin hatırını öne alıp en ufak bir Reis veya hükümet eleştirisinde bulunduklarında, nankörlük suçlamasıyla dışlanarak ellerindeki tüm imkanlardan mahrum edileceklerini iyi biliyorlar.
"Ahir zamanda iman sahibi olmak elde ateş koru tutmak gibi zor olacak" Peygamber sözünde tarif edildiği gibi zor bir durum. Ama asıl paradoks ise bu Hadisi en iyi bilen ve tefsir eden bahsi geçen din adamlarının durumu.
Bu hadisenin üzerinden hatırladığım geçmişte kaleme aldığım bir yazımı takdim ediyorum.
Elbet eski bir yazı olduğu için tamamen yazı başlığına uygun bir aktüel bütünlük bulamayabilirsiniz.
MESİH'İN DİN ADAMLARI İLE MÜCADELESİ
İki bin yıl önceki Filistin günümüzdeki Filistin ile çok ilginç benzerlikler taşımaktaydı.
O zaman da Filistin toprakları işgal altındaydı. Bugün işgalci konumundaki Yahudiler, o gün istila edilen toprakların halkıydı, işgalci ise zamanın süper gücü Roma Devleti’ydi.
Romalılar, yarı Yahudi olan birini Filistin halkının başına kral yapmıştı. Bu krallığın günümüz Arap idaresi gibi Filistin’in belli yerlerinde sınırlı bir otoriteye sahipti.
İşgal altındaki İsrailoğulları ekonomik, siyasi ve inanç yönüyle çeşitli gruplara ayrılmıştı.
Zengin ve asillerin oluşturduğu dünyevi bir azınlık Roma otoritesini kabullenmiş görünüyordu.(1)
Halkın ekseriyetinin benimsediği mezhebe bağlı olan grup hakkında ise Roma, hassas bir denge politikası yürütüyordu(2). Bu doğrultuda Kutsal Tapınak bu grubun kontrolünde bağımsız olarak işlevini devam ettiriyordu.
Dünya işlerine aldırış etmeyen bir mistik grup (3) dışında Roma’nın otoritesini kabul etmeyip sürekli Romalı askerlere ve Romalılarla çalışan Yahudi soydaşlarına saldırılar tertipleyen silahlı bir örgüt vardı.(4)
Halk, hem Roma’ya hem de Yahudi Krallığına vergi vermekteydi. Ayrıca Kutsal Tapınağın giderleri de yine halkın omuzları üzerindeydi.
Dönemin en nefret edilen ve günahkâr görülen insanların başında işgalciler için vergi toplayan memurlar bulunmaktaydı. (5)
Kötü yönetim ve sosyal adaletsizlik sebebiyle zayıf düşmüş İsrail halkının bahsi geçen vergilerden dolayı hayatları iyice yaşanmaz hale gelmişti. İnsanların vergi ödemekten kaçma çabaları devlet memurlarını çeşitli usulsüzlüklere sevk ediyordu. Adeta rüşvetsiz hiçbir iş yapılamaz hale gelmişti.
İnsanların özgürlük alanları da epey kısıtlıydı. Krallığın veya işgalcilerin kanunları, mevcut statüleri korumak öncelikliydi. Otoriteye karşı gelenler şiddetle cezalandırılırdı. Böyle bir şeye teşebbüs edenler aileleriyle birlikte en kötü ithamlarla suçlanıyor ve ellerindeki her şeye el konuyordu.
Ama her şeye rağmen işgal altındaki Filistin Halkı’nın tüm bu sıkıntılara karşı dayanma gücü veren bir ümidi vardı: “Kurtarıcı Mesih”
Filistin'deki İlahi dinin alimleri, kutsal metinlerde bahsedilen Mesih’in gelmesi için tüm koşulların olgunlaştığını söylüyorlardı.
Herkesin dilinde, özleminde olan Mesih; İsrailoğulları'nı Firavun’dan kurtaran bir Musa (as) veyahut İsrailoğulları’na musallat olan devasa Calut’u yok eden Davud(as) gibi savaşçı biriydi.
Onlara göre ancak böyle bir Mesih, ümmet-i Musa’yı bitmeyen bu işgalden, fakirlikten ve adaletsizlikten kurtarabilirdi.
Bu ümitli bekleyiş, kimilerinde İmran Ailesi’nde doğacak bebeğin Mesih olduğu inancıyla büyük bir heyecana dönüşmüştü. Çünkü son derece dindar ve takva yaşamı olan İmran’ın eşi ilerlemiş yaşında hamile kalmıştı ve bu süreçte maddi manevi olağanüstü haller yaşıyordu.
Nihayetinde vakit gelip çatmış ve doğum gerçekleşmişti. Ama sonuç büyük bir hayal kırıklığı idi. Çünkü doğan bebek bir kızdı.
Her ne kadar Yahudiler büyük bir şok geçirmiş olsa da bu bebek Mesih’in annesi olacak Hz. Meryem idi.
İnsanlar kurtarıcılarının bir an önce gelmesini arzuluyordu ama maddi-manevi kirlilik toplumun her tarafına sirayet etmişti. Mesih gelmeden evvel böylesi bir toplumdan tecrit edilmiş bir halde mabette ibadet ve zikirle hayatını geçirecek, tertemiz bir anneyi öncelikle Hikmet-i İlahi uygun gördü.
Ve zamanı gelince de o kudsî kadından, herkesin canı dudağında beklediği Mesih, mucizevi bir şekilde babasız olarak dünyaya gözlerini açtı.
Ana karnında başlayan, bebekliğinde ve çocukluğunda devam eden bir dizi hicretten sonra otuzlu yaşlara gelmiş Hz. İsa takdiri ilahi ile peygamber olarak halkına gönderildi.
Filistin’deki halkın, bitmeyen gözyaşlarıyla ısrarla istedikleri Mesih, O idi.
Mesih olduğu iddiasına, fizik ve hayat kanunlarını altüst eden mucizelere rağmen bir gariplik vardı ortada. Bu zat İsrailoğullarının ve özellikle ezilmişlerin beklentisindeki Mesih’e hiç uymuyordu. Bir kere zalimlere karşı mücadele edecek savaşçı bir görüntüsü yoktu, hâlim, selim fıtratlıydı. Düşmanlarla savaşacak biri olmaması bir yana onlar hakkında şöyle diyordu:
“Düşmanından nefret edeceksin" dendiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, düşmanlarınızı sevin (sizleri diri tutması yönüyle), size zulmedenler için dua edin”...
Hz. İsa insanların nefislerine ağır gelen taleplerde bulunuyordu:
“Eğer bana gelip de anne babanızı, eşinizi, çocuklarınızı, kardeşlerinizi, hatta kendi canınızı bile feda edemeyecekseniz, bana talebe olamazsınız.”
O, takipçilerinden "Bunlar çıldırmış olmalı" dedirten, sahip oldukları her şeyi arkalarında bırakacak bir fedakârlık talep ediyordu.
Din adamlarına kadar en koyu şekilde sirayet etmiş maddeci bir topluluğa Allah adına yapılan çağrılara on iki havariyle birlikte az bir topluluk icabet etti.
Mesih, materyalizm gibi düşmanlıkların da kronikleştiği bir coğrafyaya gelmişti.
O, tüm hikmet sahibi rehberler gibi Filistin’deki halkın perişan halinin ana nedenini işgalciler ve diğer dış mihraklardan kaynaklanmadığını biliyordu. O düşmanlar, vücutta bir yaraya üşüşen mikroplar misali olağan bir sonuçtu. Nitekim sosyal hayatın her alanı yaralıydı.
Uzun asırlar semavi mesajlara direk muhatap olmuş İsrailoğulları, halkı, yöneticisi ve din adamlarıyla temel değerlerinden uzaklaşmış derin bir yozlaşma içerisindeydiler.
Maddeperestliğin neticeleri olarak gelişen hilekârlık, yalancılık, tembellik yönleriyle günümüzün İslâm Ümmetinde de yaygın olan özellikler o günün Filistin toplumuna hakimdi.
Ayrıca Filistin’de asırlarca süren Yunan hakimiyeti, halkın önemli bir kısmını sekülerleştirmiş ve bu Roma-Helenist materyalist fikir ve kültürü özentisi, Filistin’deki yaşamı önemli ölçüde etkisi altına almıştı.
Kral Herodot ve Filipus, Thomas, Matheos gibi havarilerin isimlerinde görüldüğü üzere dönemin üstün medeniyetinin İsrailoğulları üzerindeki tesiri konusunda fikir verebilir.
Hz. İsa, risalet vazifesine başladığı zaman ezilenlerin Mesih’ten beklediği gibi işgalci güce karşı bir cephe açmadı. Hatta bu yönlü bir söylemde dahi bulunmadı. Onun öncelikli işi, halkın yozlaşmasına sebep olan faktörleri ele almak oldu. İman ve ahlâk prensiplerine tezat bir yaşam süren toplumu ıslah etmeye çalıştı.
DİNİNİ DÜNYA KARŞILIĞI SATANLAR
Onun bu davasına karşı çıkanlar ise en başta, halkın başındaki devlet adamları ve dünyevi çıkarlar uğruna dini bir araç haline getirenlerdi.
Bir zaman Hz. İsa talebelerine şöyle dedi:
“Şu tip din âlimlerinden sakının. Cübbelerini giyip dolaşmaya, çarşı meydanlarında saygıyla selamlanmaya, havralarda baş köşelere, ziyafetlerde en muteber yerlere oturmaya bayılırlar. Dul kadınları aldatıp mallarını mülklerini ellerinden alırlar. Gösteriş için uzun uzun dua ederler. Allah bunları en kötü şekilde cezalandıracaktır.” (6)
Bir gün din adamlarına, "Allah’ın evini ticarethane haline getirip haydut yuvasına çevirdiniz!" diyerek Beyt’ül Makdis’in avlusunda kurulan pazarın tezgahlarını yıktı.
Mesih, Yahudi halkının başındaki kralı da “Tilki kadar kurnaz biri” olarak tanımlamıştı. Din adamlarını Allah'ın dinini bu kurnaz siyasî liderin çıkarlarına sundukları için de eleştirirdi.
Mesih, beklendiği gibi mücadelesini zalim düşmana, işgalci otoriteye karşı vermiyordu. Tarih boyu toplumları aydınlatıp ıslâh etmek isteyen tüm peygamberlere, manevi rehberlere veya düşünce adamlarına karşı gelindiği gibi ona da benzer nedenlerle karşı çıkıldı.
"Kavimleri onlara hep karşı geldiler" denilmesi akla halklarını getirse de onlar başlangıçta hep nötr bir pozisyon aldılar. Sorunlarını çözmek adına çabalayan iyi niyetli rehberlerden, onları nefret ettirenler siyasi, dini, ideolojik otoriteleri olmuştur.
Mesih'in erdemli söylem ve çıkışlarını zamanın güç odakları hiç hoş karşılamadı. Din adamları tapınaklarda binlerce insana hitap edebilme imkânını; bir yanda kıskandıkları ve diğer yanda sahip oldukları dünyalıkları hedef halini getiren Hz. İsa'nın aleyhinde kullandılar.
Muhalifliklerinde de hiçbir ahlakî ölçüleri yoktu. Onun hakkında bir yandan halkın nazarından düşürücü propagandalar yaparlarken diğer yandan küresel gücün nezdinde zor durumda bırakacak pozisyonlara zorluyorlardı.
Bir gün Yahudi önderlerin gönderdikleri muhbirler, halka sohbet ettiği bir sırada Hz. İsa’ya:
-Hocam, senin doğruları vaz'ettiğini biliyoruz. İnsanlar arasında çekinmeden Allah yolunu dosdoğruca gösterirsin. Şimdi söyle bakalım Sezar’a vergi vermemiz caiz mi, değil mi?
Niyetleri onu Roma otoritesini ve kanunlarını reddeden bir açıklamaya zorlamaktı. Ve böylece mabedde bulunan Roma'nın gizli kolluk güçleri Hz. İsa'yı derdest edeceklerdi.
Hz. İsa, peygamber ferasetiyle kendisini tuzağa düşürmeye çalıştıklarını anladı. “Bana bir dinar gösterin. Üzerinde kimin resmi, kimin adı var?” diye sordu.
Muhbirler, “Sezar’ın” dediler.
İsa, “Öyleyse Sezar’ın hakkını Sezar’a, Allah’ın hakkını Allah’a verin” dedi.
Adamlar İsa’yı halkın önünde söyledikleriyle tuzağa düşüremediler..”(7)
Ama dini makamların Hz. İsa hakkında sürdürdükleri karalama kampanyası nihayetinde başarılı oldu. Toplumu sapık düşünceleriyle birbirine düşürdüğü, dini bozmaya çalıştığı - özellikle Roma rejimini tahrik etmek adına- Yahudilerin başına kral olmaya çalıştığı iddiasıyla hakkında yakalama kararı çıkartıldı.
Din adamlarının bulunduğu bir mahkemede Mesih hakkında idam kararı verildi. İdam hükmünü onaylama ve infaz yetkisi ise Roma Valiliği'ne aitti.
Ne hazin bir tabloydu ki; kendilerini Roma’dan kurtarsın diye Allah’tan istedikleri kurtarıcıyı idam etsinler diye Roma'ya şikayet edip teslime çalıştılar. Roma valisinin bir ara, "isterseniz İsa’yı affedelim” teklifine de Kudüs halkı şiddetli bir tepki gösterdi.
Allah'ın mesajlarını duyuran rehbere kadınlardan, çocuklara varıncaya kadar uzanan halkının nefreti -ibret alma açısından- görülmeye değerdi. Herkes içinde biriktirmiş olduğu en gâliz sözlerle bir hakaret yarışındaydı. Tıpkı 600 yıl sonra İslam Peygamberine Taif'te kadınların, çocukların da içlerinde bulunduğu insanlar tarafından tâhkir edilip taşlandığı gibi.
Yine insanlar kendi gözlemleri, akılları ve tecrübelerini bir kenara bıraktılar. Kendilerinden daha iyi bildiklerine inandıkları din adamlarının sözleri ile bir nefret seline kapıldılar. Taif´te de Kudüs'te olduğu gibi insanların en iyilerine şakî ve sapkın muamelesinde bulundular. Belki de Taif'ten gelir gelmez İslam Peygamberinin Kudüs'e götürülmesinin bir hikmeti buydu. Tüm Allah elçilerinin ruhlarının toplandığı o Miraç gecesi adeta "üzülme senden önceki rehberler de yaşadıklarına benzer şeyler yaşamışlardı" denilerek teselli edildi. Hele ki Mesih'in gördüğü eziyetlerin hatıralarını taşıyan bir beldede.
Evet, insanlığın büyük sorunlar yaşadığı her dönem, çıkış yolunu gösterenlerin kaderi hiç değişmemiştir.
Allah, kullarına özellikle ezilenlere bir rahmet olarak gönderdiği Mesih, halkın kendisinin idamını isteyecek bir derekeye düşmesi karşısında ağlamıştı. Bu gözyaşlarının ardında felaketlere sürüklenen halkın Allah'ın sunduğu kurtuluş yolunu büyük bir körlükle reddetmesi sonucu yaşayacakları derin acılara dair hikmetli bilgisiydi. Allah'a olan inancı istismar etmenin, inancın merkezi Beyt’ül Makdis'in yıkılmasına vesile olacağını da biliyordu. Bunları eziyet gördüğü bir hengamede söylemişti.
Ve olaylar söylediği gibi bir bir gerçekleşti. Kendisinden otuz yıl kadar sonra halkının silahlı ayaklanmasını Roma Devleti acımasızca bastırdı.
Çoluk, çocuk halk kıyımdan geçirilip, bugüne kadar önünde ağlanılan bir avlu duvarı hariç Kutsal Tapınağı yerle bir ettiler. Geride kalan Yahudi halkı da ilerideki dönemlerde tamamen Filistin’den çıkarıldılar. Artık Hz. İsa'nın kavminden geriye Filistin'de ona karşı gelen ne dini ne siyasi otorite kalmıştı. Ve ne de binlerce yıllık vatanları ve mabedleri. En önemli kayıpları ise inanç alanında oldu. Hz. İsa'nın mesajları çok uzaklardaki başka milletler tarafından kabul görürken üç bin yıldır devam eden İsrailoğulları'ndan gelen büyük peygamberler geleneği sona erdi. Sürekli yenilenen İlahi kaynaklı din, Arap milletinden çıkan en büyük peygamberle kemale erdirildi.
Din adamlarının yanılttığı İsrailoğulları, hem dünyalarını hem de dünyaları uğruna feda ettikleri ilahi dini aleme duyurmanın baş rehberliğini kaybettiler.
Dini, dünyalık heveslerine meze, kaygılarına feda eden ve bu yönleriyle insanları Allah'ın yolundan soğutan her çağdaki din adamlarına Hz. Mesih'in şu hitabıyla yazıyı bitirelim:
"Vay halinize!.. Ey din bilginleri! bilgi kapısının anahtarını alıp götürdünüz. kendiniz bu kapıdan girmediniz, girmek isteyenlere de engel oldunuz." (8)
Eyüp Ensar Uğur
eyupensarugur@gmail.com
(1) Saddukiler
(2) Ferisiler
(3) Esseniler
(4) zelotlar
(5) Havarilerden İncil yazıcısı Matta vergicilerdendi.
(6) İncil (Luka 20./46)
(7) İncil (Luka / 21-25)
(8) İncil (Matta 23/13-14)
[Eyüp Ensar Uğur] 27.6.2018 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Eyüp Ensar Uğur
Sayıca çok olmalarına rağmen... [Safvet Senih]
Huneyn Savaşından önce Müslüman ordusunun sayısı oldukça kalabalıktı. Fakat hep az sayıda olmalarına rağmen zafer kazanıyorlardı. Şimdi artık çoklardı, haydi haydi zafer kazanabilirlerdi. Fakat ilk anda bozguna uğramışlardı. Kur’an-ı Hakim bu meseleyi şöyle değerlendiriyordu: “Gerçekten, Allah, size bir çok yerde, bir çok olayda olduğu gibi Huneyn savaşı günü de yardım etti. Hani o gün sayıca çok oluşunuz hoşunuza gitmiş, böbürlenmenize yol açmıştı da bu kalabalık size hiçbir fayda sağlamamıştı; yeryüzü, onca genişliğine rağmen size dar gelmişti de sonra arkanızı dönüp kaçmıştınız. Bu bozgunun arkasından Allah, Peygamberinin ve müminlerin kalblerine güven duygusu indirdi ve görmediğiniz ordular göndererek kâfirleri azaba çarptırdı. Kâfirlerin görecekleri karşılık budur. Bundan sonra Allah dilediği kimselerin tevbelerini kabul eder. Allah istiğfarları kabul edicidir, affedicidir, merhametlidir.” (Tevbe Suresi, 9/25-27)
İki ordu Mekke ile Tâif arasındaki “Huneyn” adlı vadide karşılaştı. Bu karşılaşma günün ilk saatlerinde, sabahın alacakaranlığında meydana geldi. Müslümanlar vadiye indiler. Halbuki Hevazin kabilesi orada pusuya yatmıştı. Adamlar Müslümanların kendilerini fark etmediklerini anlayınca baskına geçtiler. Birden bire oklarını yağdırarak, kılıçlarını sıyırarak komutanlarının emri uyarınca tek bir asker disiplini içinde saldırıya giriştiler. Bunun üzerine Müslümanlar panik içinde geriye dönüp kaçmaya başladılar. Fakat Peygamberimiz (S.A.S.) direnişini devam ettirdi. Boz bir katıra binmişti. Hayvanını ısrarla düşman güçlerinin üzerine sürüyordu. Bunun üzerine amcası Hz. Abbas sağ özengiye, Ebu Süfyan b. Hâris sol özengiye asılmışlar, hayvanın koşarak ilerlemesine engel olmaya çalışıyorlardı. Peygamberimiz (S.A.S.) bir yandan da adını haykırarak kaçmakta olan Müslümanları geri dönmeye çağırıyor, yüksek sesle “Ey Allah’ın kulları, bana Allah’ın Peygamberine katılınız” diyor, zaman zaman da “Ben Allah’ın Peygamberiyim, bunda yalan yok, ben Abdülmuttalip’in torunuyum!” diye haykırıyordu..
Bir ara Peygamberimiz (S.A.S.) gür sesli amcası Abbas’a avazının çıktığı kadar “Ey o ağacın altında bir araya gelenler” diye haykırmasını emretti. Bu çağrıda adı geçen ağaç, “Rıdvan Biatı”nın altında gerçekleştirildiği ağaçtı. Bu ağacın altında bir araya gelen Muhacirlerden ve Ensar’dan oluşmuş Müslümanlar savaş alanlarında kaçmayacaklarına dair Peygamberimize (S.A.S.) söz vermişlerdi. Peygamberimizin (S.A.S.) emri üzerine, amcası Abbas “Ey Semure ağacının altında toplananlar” ve kimi defa da “Ey Bakâra suresinde kendilerinden söz edilenler” diye âvâzı çıktığı kadar bağırmaya başladı. Bu çağrılar üzerine Müslümanlardan ‘Emret, emret, buyur şeklinde cevaplar gelmeye başladı. Arkasından Müslümanlar, kaçışlarını durdurup Peygamberimizin (S.A.S.) yanına dönmeye koyuldular. Öyle ki, binek hayvanlarını geri döndürmeyi başaramayan bazı kimseler zırhlarını kuşanarak hayvanın sırtından iniyorlar ve hayvanlarını salıvererek yalnız başlarına Peygamberimizin (S.A.S.) yanına koşuyorlardı.
Geri dönenler önemli sayıda bir grup oluşturunca Peygamberimizin (S.A.S.) kendilerine ciddi bir şekilde hücuma geçmelerini emretti: Bu sıkı hücum sonunda düşman güçleri bozguna uğratıldı. Çoklarını esir aldılar. Öyle ki, geride kalan Müslümanlar savaş alanına dönüşlerini tamamladığında Peygamberimizin (S.A.S.) önüne getirilmiş, şaşkınlık içindeki esirlerle karşılaştılar.
İlk başta on iki bin kişilik bir ordu ve bu sayı çokluğu onlara ucub (kendini beğenme) duygusu vermişti. Cenab-ı Hak, bundan hoşlanmaz. Onun için bir bozgun yaşatarak akıllarını başlarına getirmişti rahmetiyle Cenab-ı Hak… Onlar da hemen Erhamürrahimine yönelmişlerdi. Bunun üzerine Efendimizin (S.A.S.) etrafındaki Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Abbas, Hz. Abbas’ın oğulları Hz. Ali ve Hz. Fâdıl, Hz. Ebu Süfyan, Hz. Eymen bin Ümmi Eymen, Hz. Usame bin Zeyd (R.Anhüm) direnişin yiğitleri oldular. Sonra yukarıda anlatıldığı üzere hepsi de toparlanıp birlik oldular. Cenab-ı Hak zaferi onlara nasibetti…
Hak Tealâ Hazretleri, müminleri bu âyetlerle ve yaşattığı olaylarla, Kendisiyle olan bağları gevşetmenin ve kendisinin dışında, başka bir güce güvenmenin neticelerini gösteriyor ve hakikatları hatırlatıyordu. Huneyn Savaşında bizzat müminler yaşayarak imanlarının dayandığı bu gerçek güç ve kudreti görmüş oldular.
Yaşadığımız bu süreçte de bazı benzer şeyler oldu. Cenab-ı Hakkın büyük lütufları karşısında, insan olmanın gereği bazı yanlış hislerimizin tesiriyle ihlastaki kaliteyi tutturabilmiş olamıyoruz. Bunun için verdiği imkânları bir anda elimizden alıverdi. O zaman gerçek güç ve kuvvetin kimde ve kimden olduğu da beyinlerimize kazınmış oldu. Hasar tespitinden sonra, travmaları atlatıp Cenab-ı Hakkın verdiği imkanlarla neler yapabileceğimize odaklanmaya başladık. Teklif-i mâlâ yutak olmadığına göre, bizden gücümüzün üstünde de bir şey istenmiyor…
[Safvet Senih] 27.6.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
İki ordu Mekke ile Tâif arasındaki “Huneyn” adlı vadide karşılaştı. Bu karşılaşma günün ilk saatlerinde, sabahın alacakaranlığında meydana geldi. Müslümanlar vadiye indiler. Halbuki Hevazin kabilesi orada pusuya yatmıştı. Adamlar Müslümanların kendilerini fark etmediklerini anlayınca baskına geçtiler. Birden bire oklarını yağdırarak, kılıçlarını sıyırarak komutanlarının emri uyarınca tek bir asker disiplini içinde saldırıya giriştiler. Bunun üzerine Müslümanlar panik içinde geriye dönüp kaçmaya başladılar. Fakat Peygamberimiz (S.A.S.) direnişini devam ettirdi. Boz bir katıra binmişti. Hayvanını ısrarla düşman güçlerinin üzerine sürüyordu. Bunun üzerine amcası Hz. Abbas sağ özengiye, Ebu Süfyan b. Hâris sol özengiye asılmışlar, hayvanın koşarak ilerlemesine engel olmaya çalışıyorlardı. Peygamberimiz (S.A.S.) bir yandan da adını haykırarak kaçmakta olan Müslümanları geri dönmeye çağırıyor, yüksek sesle “Ey Allah’ın kulları, bana Allah’ın Peygamberine katılınız” diyor, zaman zaman da “Ben Allah’ın Peygamberiyim, bunda yalan yok, ben Abdülmuttalip’in torunuyum!” diye haykırıyordu..
Bir ara Peygamberimiz (S.A.S.) gür sesli amcası Abbas’a avazının çıktığı kadar “Ey o ağacın altında bir araya gelenler” diye haykırmasını emretti. Bu çağrıda adı geçen ağaç, “Rıdvan Biatı”nın altında gerçekleştirildiği ağaçtı. Bu ağacın altında bir araya gelen Muhacirlerden ve Ensar’dan oluşmuş Müslümanlar savaş alanlarında kaçmayacaklarına dair Peygamberimize (S.A.S.) söz vermişlerdi. Peygamberimizin (S.A.S.) emri üzerine, amcası Abbas “Ey Semure ağacının altında toplananlar” ve kimi defa da “Ey Bakâra suresinde kendilerinden söz edilenler” diye âvâzı çıktığı kadar bağırmaya başladı. Bu çağrılar üzerine Müslümanlardan ‘Emret, emret, buyur şeklinde cevaplar gelmeye başladı. Arkasından Müslümanlar, kaçışlarını durdurup Peygamberimizin (S.A.S.) yanına dönmeye koyuldular. Öyle ki, binek hayvanlarını geri döndürmeyi başaramayan bazı kimseler zırhlarını kuşanarak hayvanın sırtından iniyorlar ve hayvanlarını salıvererek yalnız başlarına Peygamberimizin (S.A.S.) yanına koşuyorlardı.
Geri dönenler önemli sayıda bir grup oluşturunca Peygamberimizin (S.A.S.) kendilerine ciddi bir şekilde hücuma geçmelerini emretti: Bu sıkı hücum sonunda düşman güçleri bozguna uğratıldı. Çoklarını esir aldılar. Öyle ki, geride kalan Müslümanlar savaş alanına dönüşlerini tamamladığında Peygamberimizin (S.A.S.) önüne getirilmiş, şaşkınlık içindeki esirlerle karşılaştılar.
İlk başta on iki bin kişilik bir ordu ve bu sayı çokluğu onlara ucub (kendini beğenme) duygusu vermişti. Cenab-ı Hak, bundan hoşlanmaz. Onun için bir bozgun yaşatarak akıllarını başlarına getirmişti rahmetiyle Cenab-ı Hak… Onlar da hemen Erhamürrahimine yönelmişlerdi. Bunun üzerine Efendimizin (S.A.S.) etrafındaki Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Abbas, Hz. Abbas’ın oğulları Hz. Ali ve Hz. Fâdıl, Hz. Ebu Süfyan, Hz. Eymen bin Ümmi Eymen, Hz. Usame bin Zeyd (R.Anhüm) direnişin yiğitleri oldular. Sonra yukarıda anlatıldığı üzere hepsi de toparlanıp birlik oldular. Cenab-ı Hak zaferi onlara nasibetti…
Hak Tealâ Hazretleri, müminleri bu âyetlerle ve yaşattığı olaylarla, Kendisiyle olan bağları gevşetmenin ve kendisinin dışında, başka bir güce güvenmenin neticelerini gösteriyor ve hakikatları hatırlatıyordu. Huneyn Savaşında bizzat müminler yaşayarak imanlarının dayandığı bu gerçek güç ve kudreti görmüş oldular.
Yaşadığımız bu süreçte de bazı benzer şeyler oldu. Cenab-ı Hakkın büyük lütufları karşısında, insan olmanın gereği bazı yanlış hislerimizin tesiriyle ihlastaki kaliteyi tutturabilmiş olamıyoruz. Bunun için verdiği imkânları bir anda elimizden alıverdi. O zaman gerçek güç ve kuvvetin kimde ve kimden olduğu da beyinlerimize kazınmış oldu. Hasar tespitinden sonra, travmaları atlatıp Cenab-ı Hakkın verdiği imkanlarla neler yapabileceğimize odaklanmaya başladık. Teklif-i mâlâ yutak olmadığına göre, bizden gücümüzün üstünde de bir şey istenmiyor…
[Safvet Senih] 27.6.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
Erdoğan’a acilen 40 milyar TL lazım! [Semih Ardıç]
Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminde ilk cumhurbaşkanı olarak seçilen Recep Tayyip Erdoğan hal-i hazırda bin küsur odalı Saray’da aynı unvanla bulunduğuna göre icraat için yemin merasimini beklemesine lüzum yok.
Zaten kendisi İstanbul’da Huber Köşkü’nde kabinede vazife vereceği isimleri tespit etmek üzere iki gündür toplantı üstüne toplantı yapıyor.
BAKANLIK SAYISI 21’DEN 14’E İNECEK
Bakan sayısını azaltarak kendi ağırlığını hissettirecek. Uçan kuştan haberi olacak. Başbakan yardımcılıkları haricinde 21 olan icracı bakanlık sayısı 14’e inecek.
Mesela Kalkınma Bakanlığı ile Bilim Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı çatısı altında yeniden teşkilatlandırılacak. Gıda Tarım ve Hayvancılık ile Orman bakanlıkları Tarım ve Orman Bakanlığı’na dönüştürülecek.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 16 senelik devr-i iktidarında kâh artan kâh azalan bakanlık sayısında Erdoğan’ın nihai kararı 14 oldu. Bir ara bakan yardımcıları tayin etti. Bakan yardımcılıkları, memlekete makam arabası ve protokol masrafı çıkarmaktan başka bir işe yaramadı.
BAKANLARIN KİM OLDUĞUNUN HÜKMÜ YOK
Bakanların kimler olduğunun yeni sistemde hükmü yok. Her iş Erdoğan’ın onayına tabi olacak. Selef bakanlar, haleflerine devir-teslim merasimi yapacak o kadar.
Hatta parlamenter sisteminin son başbakanı Binali Yıldırım gibi bazı bakanlar koltuğu devredemeyecek bile. Koltuk ellerinde kaldı.
Taşra teşkilat yapılanması, teamülleri, icapları ve birbirinden farklı mevzuatı olan bakanlıkları akşamdan sabaha birleştirmek kâğıt üzerindeki kadar kolay değil.
Demokrasi ve hukuk devletinde Erdoğan’ın çizdiği hudutlara rıza göstermek mecburiyetinde kalan halk, devlet mekanizmasında değişim sancılarından da bîtap düşecek.
Kiradaki hane sakinleri bir evden ötekine taşındığında bile haftalarca düzen tutturamıyor ki yeni hükûmet sisteminin oturması üç-beş seneyi bulabilir.
DEMOKRASİ TİRANLIĞA DÖNÜŞEBİLİR
Türkiye’de sadece bugün hayatta olanları değil istikbaldeki nesilleri de birebir alakadar eden bir hususta 50+1’i elde edenlerin borusu ötecek.
Oysa batıda katılımcı ve çoğulcu (çoğunlukçu değil) demokrasi denilince hiç de böyle bir dayatmaya icazet çıkarılmıyor.
Misali ABD’den vereyim.
Erdoğan’ın, “Orada varsa bizde niye yok!” diye bugüne kadar verdiği başkanlık mücadelesinde hüccet saydığı ABD’nin Kurucu Babaları, milletvekillerinden teşekkül eden kongrenin (Temsilciler Meclisi) çok hızlı kanun hazırlaması ve onaylaması fikrinden tedirgin olduklarını saklamadı. Tedbiren kongereni yanına senatoyu denge unsuru olarak yerleştirmişlerdi.
Robert A. Caro, “Lyndon Johnsonlı Yıllar’’ isimli kitabında Kurucu Babalar’ın endişesini, “Anayasayı yapanlar, sadece halkın yöneticilerinden değil halkın kendisinden de korkuyorlardı. Tutkuyla harekete geçmiş bir yığın, kurucu babalardan Edmund Randolh’un deyimi ile ‘demokrasiyi türbülansa sokacak her ahmaklık için ideal vasat’ oluştururdu.’’ sözleri ile hülâsa ediyor.
NİHAÎ KARARLARI SADECE ÇOĞUNLUK REYİ İLE VERMEK FELAKET OLUR
ABD’yi kuran kadro ve anayasayı hazırlayan heyetin ekseriyeti iyi eğitimli, entelektüel elitlerdi. Caro’nun ifadesi ile iki temel endişeleri vardı:
1)Devletin karşılaştığı meselelere, tarihi, coğrafyayı ve bütün kesimleri dikkate alan geniş bir perspektiften, insanlığın gelişimi ve safhaları zaviyesinden bakacak insanlar toplumda hiçbir zaman ekseriyet teşkil etmeyecek.
Bu zaviyeden de eşit rey hakkının sonucu olarak sadece çoğunluğun reyi ile nihai kararların verilmesi bir felaket olacaktır.
2)Daha mühimi ise demokrasinin tiranlık da doğurabilme potansiyeli hafife alınamaz.
Philadelphia Anayasa Kurultayı’ndan evvel 10 senelik safahatta 13 kolonide çoğunluğun oyuna dayalı kontrolsüz demokrasi tecrübeleri, ‘çoğunluk tiranlığının’ da kurumsal demokrasiye ciddi bir tehdit oluşturduğu fikrini pekiştirmişti.
AZINLIĞIN HAKLARI ÇOĞUNLUĞA FEDA EDİLEMEZ
Nihaî tahlilde demokrasi oy çoğunluğunun yönlendirdiği bir sistemdir. Böyle bir sistemde teftiş ve denge mekanizması işlemezse günümüz Türkiyesinde olduğu gibi içtimaî iklim de müsait hale geldiğinde demokrasi bir çoğunluk tiranlığına dönüşebilir. Azınlıkta kalanların hukuku zedelenebilir.
Türkiye yeni döneme başlarken “çoğunluğun iradesine karşı gerekli bariyerler” denilen yasama, yargı, medya ve sivil toplum kuruluşları (STK) gibi en temel denetim ve denge mekanizmalarından mahrum kalmıştır.
ABD yasama erkinin tek bir meclisten değil iki meclisten teşekkülünde ısrar ederken Türkiye ağır aksak da olsa işleyen Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni (TBMM) “etkisiz eleman” derekesine düşürdü.
DEVLET HATA YAPTIĞINDA HERKES ACI ÇEKER
İnsan nimetin kadrini o nimetten mahrum kaldığında idrak eder. Fert hatalı kararının bedelini yine kendisi öder.
Devletlerde ise sebep-netice münasebeti çok farklıdır. Devlet hata yaptığında bedelini herkes ödüyor, derecesi farklı olmakla beraber herkes acı çekiyor.
Sadece talim ve terbiye (tedrisat) siyasetinde son 16 senede okul çağındaki nesillerin maruz kaldığı yap-bozların faturasını Türkiye nitelikli beşeri sermayeden mahrum kalarak ödüyor.
“Artık çoğunluğun desteğini aldım.” diyen Erdoğan bütün bir devleti gönlünden geçtiği gibi tanzim ederken her değişiklik 81 milyonun hayatına tesir edecek.
ÇOĞULCU DEMOKRASİNİN ÜZERİNE BETON DÖKÜLDÜ
Tabelada demokrasi yazınca veya 4-5 senede bir sandık kurulunca kamil mânâda demokratik bir devlet olunmadığını anlamak için Suriye ve Kuzey Kore gibi diktatörlüklere bakmak kâfiydi.
Hüsnü misal olarak ABD ve Avrupa tecrübelerinden istifade edilebilirdi. Halkın da liderlerin de felakete sürüklendiği tiranlık için “Bir de biz deneyelim.” demenin makuliyeti var mı?
Erdoğan bildiğini okudu. Halkın yüzde 52’si de bedava çay-kek ikramından mahrum kalmaktansa çoğulcu demokrasinin üzerine beton dökmeyi tercih etti.
Siyaset bilimininin iktisatın ya da sosyolojinin tarif ettiği çerçevenin hal-i hazırda kıymet-i harbiyesi yok.
Seçim geride kaldığına göre şimdi vaatleri tutma zamanı. Erdoğan’ın en çarpıcı vaatlerinden ikisini hatırlatayım…
ÖĞRETMEN VE POLİSLERE 3.600 EK GÖSTERGE
Öğretmen, polis ve bazı memurlara 3.600 ek gösterge verilecek. Toplam 2,7 milyon memur arasında eğitim, emniyet, din ve yardımcı sağlık hizmetleri sınıfında olanların oranı yaklaşık yüzde 60 civarında.
3.600 ek gösterge maaşlarda yüzde 20 artış sağlıyor. Ortalama maaşların da 3 bin lira olduğu düşünülecek olursa söz konusu 3.600 ek göstergenin senelik maliyeti 10-11 milyar lirayı bulacak.
Kurban bayramında da 12,3 milyon emekliye ikramiye verilecek. Bunun için de 12,3 milyar TL lazım. Engelli maaş zammı, çay ve kekin bedava ikram edileceği kıraathanelerin masrafaları derken Erdoğan’ın acilen 40 milyar TL bulması lazım.
Diğer altyapı ve savunma sanayii projeleri için ihtiyaç duyulacak 10 milyarlarca TL buna dahil değil.
KAMU İÇ BORCU 570 MİLYAR TL
2002 sonunda 150 milyar lira olan kamu iç borcunun 31 Mayıs itibarıyla 557 milyar TL’ye tırmanmasının Erdoğan’ı bu vaatlerinden geri döndürmeyeceğini bizzat rakamlar söylüyor.
Kamu, şirketler ve bankaların yekûnu 460 milyar doları bulan dış borcunun bile Erdoğan’ın hesap makinesinde hükmü yok. Nasıl olsa seçmen borç vs verilerine bakarak Erdoğan’ı iktidardan düşürecek kadar sandıktan el çekmiyor.
Erdoğan 31 Mart 2019 belediye seçimine kadar idare edecek kadar sıcak para bulabilirse ötesi kolay.
Dolayısıyla yeni bakanlar kurulu iş başı yaptığında ekonomi bakanlarına evvela, “Para bulun.” talimatını verecektir. O arada Merkez Bankası karşılıksız para basmaya devam edecektir ki Ramazan bayramı ikramiyelerinin nasıl verildiği ortaya çıkmasın.
Çoğunluk tiranlığında para, liderin elinin kiridir.
Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş) aylık açlık hududunu haziranda 1.714 lira olarak ilan etmişse, buna mukabil asgarî ücret 1.604 TL’de kalmışsa çay ve kek yesin vatandaş!
[Semih Ardıç] 27.6.2018 [TR724]
Zaten kendisi İstanbul’da Huber Köşkü’nde kabinede vazife vereceği isimleri tespit etmek üzere iki gündür toplantı üstüne toplantı yapıyor.
BAKANLIK SAYISI 21’DEN 14’E İNECEK
Bakan sayısını azaltarak kendi ağırlığını hissettirecek. Uçan kuştan haberi olacak. Başbakan yardımcılıkları haricinde 21 olan icracı bakanlık sayısı 14’e inecek.
Mesela Kalkınma Bakanlığı ile Bilim Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı çatısı altında yeniden teşkilatlandırılacak. Gıda Tarım ve Hayvancılık ile Orman bakanlıkları Tarım ve Orman Bakanlığı’na dönüştürülecek.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 16 senelik devr-i iktidarında kâh artan kâh azalan bakanlık sayısında Erdoğan’ın nihai kararı 14 oldu. Bir ara bakan yardımcıları tayin etti. Bakan yardımcılıkları, memlekete makam arabası ve protokol masrafı çıkarmaktan başka bir işe yaramadı.
BAKANLARIN KİM OLDUĞUNUN HÜKMÜ YOK
Bakanların kimler olduğunun yeni sistemde hükmü yok. Her iş Erdoğan’ın onayına tabi olacak. Selef bakanlar, haleflerine devir-teslim merasimi yapacak o kadar.
Hatta parlamenter sisteminin son başbakanı Binali Yıldırım gibi bazı bakanlar koltuğu devredemeyecek bile. Koltuk ellerinde kaldı.
Taşra teşkilat yapılanması, teamülleri, icapları ve birbirinden farklı mevzuatı olan bakanlıkları akşamdan sabaha birleştirmek kâğıt üzerindeki kadar kolay değil.
Demokrasi ve hukuk devletinde Erdoğan’ın çizdiği hudutlara rıza göstermek mecburiyetinde kalan halk, devlet mekanizmasında değişim sancılarından da bîtap düşecek.
Kiradaki hane sakinleri bir evden ötekine taşındığında bile haftalarca düzen tutturamıyor ki yeni hükûmet sisteminin oturması üç-beş seneyi bulabilir.
DEMOKRASİ TİRANLIĞA DÖNÜŞEBİLİR
Türkiye’de sadece bugün hayatta olanları değil istikbaldeki nesilleri de birebir alakadar eden bir hususta 50+1’i elde edenlerin borusu ötecek.
Oysa batıda katılımcı ve çoğulcu (çoğunlukçu değil) demokrasi denilince hiç de böyle bir dayatmaya icazet çıkarılmıyor.
Misali ABD’den vereyim.
Erdoğan’ın, “Orada varsa bizde niye yok!” diye bugüne kadar verdiği başkanlık mücadelesinde hüccet saydığı ABD’nin Kurucu Babaları, milletvekillerinden teşekkül eden kongrenin (Temsilciler Meclisi) çok hızlı kanun hazırlaması ve onaylaması fikrinden tedirgin olduklarını saklamadı. Tedbiren kongereni yanına senatoyu denge unsuru olarak yerleştirmişlerdi.
Robert A. Caro, “Lyndon Johnsonlı Yıllar’’ isimli kitabında Kurucu Babalar’ın endişesini, “Anayasayı yapanlar, sadece halkın yöneticilerinden değil halkın kendisinden de korkuyorlardı. Tutkuyla harekete geçmiş bir yığın, kurucu babalardan Edmund Randolh’un deyimi ile ‘demokrasiyi türbülansa sokacak her ahmaklık için ideal vasat’ oluştururdu.’’ sözleri ile hülâsa ediyor.
NİHAÎ KARARLARI SADECE ÇOĞUNLUK REYİ İLE VERMEK FELAKET OLUR
ABD’yi kuran kadro ve anayasayı hazırlayan heyetin ekseriyeti iyi eğitimli, entelektüel elitlerdi. Caro’nun ifadesi ile iki temel endişeleri vardı:
1)Devletin karşılaştığı meselelere, tarihi, coğrafyayı ve bütün kesimleri dikkate alan geniş bir perspektiften, insanlığın gelişimi ve safhaları zaviyesinden bakacak insanlar toplumda hiçbir zaman ekseriyet teşkil etmeyecek.
Bu zaviyeden de eşit rey hakkının sonucu olarak sadece çoğunluğun reyi ile nihai kararların verilmesi bir felaket olacaktır.
2)Daha mühimi ise demokrasinin tiranlık da doğurabilme potansiyeli hafife alınamaz.
Philadelphia Anayasa Kurultayı’ndan evvel 10 senelik safahatta 13 kolonide çoğunluğun oyuna dayalı kontrolsüz demokrasi tecrübeleri, ‘çoğunluk tiranlığının’ da kurumsal demokrasiye ciddi bir tehdit oluşturduğu fikrini pekiştirmişti.
AZINLIĞIN HAKLARI ÇOĞUNLUĞA FEDA EDİLEMEZ
Nihaî tahlilde demokrasi oy çoğunluğunun yönlendirdiği bir sistemdir. Böyle bir sistemde teftiş ve denge mekanizması işlemezse günümüz Türkiyesinde olduğu gibi içtimaî iklim de müsait hale geldiğinde demokrasi bir çoğunluk tiranlığına dönüşebilir. Azınlıkta kalanların hukuku zedelenebilir.
Türkiye yeni döneme başlarken “çoğunluğun iradesine karşı gerekli bariyerler” denilen yasama, yargı, medya ve sivil toplum kuruluşları (STK) gibi en temel denetim ve denge mekanizmalarından mahrum kalmıştır.
ABD yasama erkinin tek bir meclisten değil iki meclisten teşekkülünde ısrar ederken Türkiye ağır aksak da olsa işleyen Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni (TBMM) “etkisiz eleman” derekesine düşürdü.
DEVLET HATA YAPTIĞINDA HERKES ACI ÇEKER
İnsan nimetin kadrini o nimetten mahrum kaldığında idrak eder. Fert hatalı kararının bedelini yine kendisi öder.
Devletlerde ise sebep-netice münasebeti çok farklıdır. Devlet hata yaptığında bedelini herkes ödüyor, derecesi farklı olmakla beraber herkes acı çekiyor.
Sadece talim ve terbiye (tedrisat) siyasetinde son 16 senede okul çağındaki nesillerin maruz kaldığı yap-bozların faturasını Türkiye nitelikli beşeri sermayeden mahrum kalarak ödüyor.
“Artık çoğunluğun desteğini aldım.” diyen Erdoğan bütün bir devleti gönlünden geçtiği gibi tanzim ederken her değişiklik 81 milyonun hayatına tesir edecek.
ÇOĞULCU DEMOKRASİNİN ÜZERİNE BETON DÖKÜLDÜ
Tabelada demokrasi yazınca veya 4-5 senede bir sandık kurulunca kamil mânâda demokratik bir devlet olunmadığını anlamak için Suriye ve Kuzey Kore gibi diktatörlüklere bakmak kâfiydi.
Hüsnü misal olarak ABD ve Avrupa tecrübelerinden istifade edilebilirdi. Halkın da liderlerin de felakete sürüklendiği tiranlık için “Bir de biz deneyelim.” demenin makuliyeti var mı?
Erdoğan bildiğini okudu. Halkın yüzde 52’si de bedava çay-kek ikramından mahrum kalmaktansa çoğulcu demokrasinin üzerine beton dökmeyi tercih etti.
Siyaset bilimininin iktisatın ya da sosyolojinin tarif ettiği çerçevenin hal-i hazırda kıymet-i harbiyesi yok.
Seçim geride kaldığına göre şimdi vaatleri tutma zamanı. Erdoğan’ın en çarpıcı vaatlerinden ikisini hatırlatayım…
ÖĞRETMEN VE POLİSLERE 3.600 EK GÖSTERGE
Öğretmen, polis ve bazı memurlara 3.600 ek gösterge verilecek. Toplam 2,7 milyon memur arasında eğitim, emniyet, din ve yardımcı sağlık hizmetleri sınıfında olanların oranı yaklaşık yüzde 60 civarında.
3.600 ek gösterge maaşlarda yüzde 20 artış sağlıyor. Ortalama maaşların da 3 bin lira olduğu düşünülecek olursa söz konusu 3.600 ek göstergenin senelik maliyeti 10-11 milyar lirayı bulacak.
Kurban bayramında da 12,3 milyon emekliye ikramiye verilecek. Bunun için de 12,3 milyar TL lazım. Engelli maaş zammı, çay ve kekin bedava ikram edileceği kıraathanelerin masrafaları derken Erdoğan’ın acilen 40 milyar TL bulması lazım.
Diğer altyapı ve savunma sanayii projeleri için ihtiyaç duyulacak 10 milyarlarca TL buna dahil değil.
KAMU İÇ BORCU 570 MİLYAR TL
2002 sonunda 150 milyar lira olan kamu iç borcunun 31 Mayıs itibarıyla 557 milyar TL’ye tırmanmasının Erdoğan’ı bu vaatlerinden geri döndürmeyeceğini bizzat rakamlar söylüyor.
Kamu, şirketler ve bankaların yekûnu 460 milyar doları bulan dış borcunun bile Erdoğan’ın hesap makinesinde hükmü yok. Nasıl olsa seçmen borç vs verilerine bakarak Erdoğan’ı iktidardan düşürecek kadar sandıktan el çekmiyor.
Erdoğan 31 Mart 2019 belediye seçimine kadar idare edecek kadar sıcak para bulabilirse ötesi kolay.
Dolayısıyla yeni bakanlar kurulu iş başı yaptığında ekonomi bakanlarına evvela, “Para bulun.” talimatını verecektir. O arada Merkez Bankası karşılıksız para basmaya devam edecektir ki Ramazan bayramı ikramiyelerinin nasıl verildiği ortaya çıkmasın.
Çoğunluk tiranlığında para, liderin elinin kiridir.
Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş) aylık açlık hududunu haziranda 1.714 lira olarak ilan etmişse, buna mukabil asgarî ücret 1.604 TL’de kalmışsa çay ve kek yesin vatandaş!
[Semih Ardıç] 27.6.2018 [TR724]
Depresyonda mıyım? [Levent Kenez]
Sandıkta gitmeyi haketmiyor diye düşünsem de, bu seçimlerden bir şey beklemiyorum desem de, artık sandıkları ayarlamada profesyonel olduklarını bilsem de ben seçim akşamı çok üzüldüm.
Mesele bir partinin kazanıp diğerlerinin kaybetmesi meselesi değildi. Öyle olsa kimin umrunda biri gelir diğeri gider. Anayasayı çöpe atmış, hanedanlık gibi ülkeyi yöneten ve muhaliflerine zulüm eden bir yönetim var. Bundan kurtulmaktı mesele.
Tarih kitaplarında benzer dönemleri okurken zaman çok hızlı akıyor da yaşarken bir gün bir yıl gibi.
O gece sebepsiz yere tıkıldığı hapishanenin daracık hücresinde bir umut sonuçları takip ederken zalimin bir kez daha kazandığını görenleri düşünüp üzüldüm.
İşini kaybedip çoluk çocuğunun rızkı için çırpınan, olası iktidar değişikliğinden sonra tekrar işine dönme umudu yaşayanların hayalkırıklığını düşündüm.
Sevdiklerinden ayrı düşmüş bir umut tekrar kavuşabilmek için vesile kovalayanları düşündüm.
Ülkenin bütün mazlumları o gece çok üzüldü. Bir şeyin değişmeyeceğine inanıp yine de umutlanmak istediler.
Seçim sonucunu belirleyecek bütün enstrümanlarını elinde tutan adamın seçimle yıkılacağını gerekten düşünen var mıydı? Galiba vardı. Galiba en büyük oyun da buydu.
Seçim sonuçlarını analiz etmek falan geçelim bunları. Önümüze konan dijital aritmetiği, algoritmayı yorumlamakla vakit kaybetmeye gerek yok. Seçim çalışması bile yapmamış, yakın bir zaman önce ortadan ikiye ayrılmış bir partinin aynı oyla hatta Güneydoğu’da bile oylarını artırarak meclise girmesinin sosyolojik bir açıklaması yok.
Hileli oylarla kazanılan referandumdan sonra, ekonominin baş aşağı gittiği ve berbat bir seçim kampanyasından sonra Erdoğan’ın oylarını arttırdığına inanan inansın. Öyle bir şey olmadı. İleri de, belki, neler olduğunu öğreniriz.
Bu iktidarı hak etmiyoruz da- ki aslında hak ettiğimiz budur- bu muhalefeti hak ediyor muyuz? Kaç seçim geçmiş olmasına rağmen hala adamakıllı kendi seçim takip sistemlerini bile kuramamış, buna yönelik bir insan kaynağı bile olmayan bir ana muhalefet partisi var. İnce’nin seçim akşamı arazi olmasına kimse anlam veremiyor. Bir gün önce milyonları meydanlarda toplayan adamın seçimi ilk turda kaybettiğini görüp yaşadığı şaşkınlık ve çöküş müdür? Çok insani ancak bu kadar basit olmasa gerek. Kaldı ki basın toplantısında yaptığı seçim analizi bile yanlış. Mesele iki aday arasındaki fark değildi. Mesele işi ikinci tura bırakıp bırakmayan oy oranı idi. İkisi arasındaki devasa farkı bile es geçiyor. Zaten ilk turda en yüksek oyu alacağını kimse düşünmedi ki. Ya diğerinin söylediği? CHP gitmedi biz de gitmedik. CHP sonuçları kabul etti biz de ettik. Vatandaşın kendilerine verdiği oyu dahi takip edemeyecek adamların diktatörü devireceğini sanmak. Referandum akşamından bin beter bir performans gösterdiler.
Türkiye zoru denedi olmadı. Bir diktatörden sandıkla kurtulmak gibi daha az maliyetli ve konforlu bir seçenek 24 haziran akşamı tahmin edildiği gibi çöpe gitti. Ve Türkiye bir kez daha uçuruma doğru giden otobüsten inmemeyi seçti.
Şimdi değiştirdiği rejimde bütün kararları kendisinin verdiği, eskisinden çok daha fazla mutlak güce erişmiş, kendisinden önce evlerde fırın bile olmadığını söyleyen ‘seçilmiş’ bir kral var.
Hiç bir fonksiyonu olmayan bir mecliste, yeni seçilen vekiller demokrasi oyunu oynamaya devam edecekler.
Ve Türkiye sanki seçimle yönetilen bir ülkey-miş gibi yaparak ülkeye en büyük kötülüğü yapmaya devam edecekler.
Özgür medya yoksa hiçbir şey yoktur.
Umutsuz muyum? Asla. Bütün diktatörlükler gibi sona erecek dönemi. Ülkeyi onlarca yıl geri götürüp, felaketler yaşatarak defolup gidecek. ‘Zamanında demiştik’ demenin bir anlamı o zaman da olmayacak maalesef. Ülkeyi tam bir enkaz halinde bırakacak. Belki de yeniden kurmak için zaten tutmamış çimentoların yıkılması gerekiyordu, kim bilir?
Dün nasıl inandıysam filmin sonunun aynı olduğunu inanıyorum. Filmin sonu sarayda selfie ile bitiyor. Araya alınan reklamlardan dolayı uzadı da uzadı.
O gün geçen gün değilmiş. Türkiye her şeyin bir anda değişme potansiyelinin olduğu tahmin edilemez bir ülke. Ve herşeye rağmen bütün makyajları akmış olmasına rağmen bir Ortadoğu ya da Orta Asya ülkesi gibi idare edilemeyecek bir ülke. Bunu yakında dahili ve harici anlayacağız.
O zamana kadar bize düşen kişisel eksikleri tamamlamaya devam etmek, doğdumuz ilk günden beri bize dayatılan saçma sapan doktrinden tamamen kurtulmak, imkanlar dahilinde maddi-manevi kendimizi geliştirmek, empati duygusunu içselleştirmek, mazlumların haklarını dillendirmek ve savunmak için eldeki imkanları zorlayarak daha fazla çalışmak.
[Levent Kenez] 27.6.2018 [TR724]
Mesele bir partinin kazanıp diğerlerinin kaybetmesi meselesi değildi. Öyle olsa kimin umrunda biri gelir diğeri gider. Anayasayı çöpe atmış, hanedanlık gibi ülkeyi yöneten ve muhaliflerine zulüm eden bir yönetim var. Bundan kurtulmaktı mesele.
Tarih kitaplarında benzer dönemleri okurken zaman çok hızlı akıyor da yaşarken bir gün bir yıl gibi.
O gece sebepsiz yere tıkıldığı hapishanenin daracık hücresinde bir umut sonuçları takip ederken zalimin bir kez daha kazandığını görenleri düşünüp üzüldüm.
İşini kaybedip çoluk çocuğunun rızkı için çırpınan, olası iktidar değişikliğinden sonra tekrar işine dönme umudu yaşayanların hayalkırıklığını düşündüm.
Sevdiklerinden ayrı düşmüş bir umut tekrar kavuşabilmek için vesile kovalayanları düşündüm.
Ülkenin bütün mazlumları o gece çok üzüldü. Bir şeyin değişmeyeceğine inanıp yine de umutlanmak istediler.
Seçim sonucunu belirleyecek bütün enstrümanlarını elinde tutan adamın seçimle yıkılacağını gerekten düşünen var mıydı? Galiba vardı. Galiba en büyük oyun da buydu.
Seçim sonuçlarını analiz etmek falan geçelim bunları. Önümüze konan dijital aritmetiği, algoritmayı yorumlamakla vakit kaybetmeye gerek yok. Seçim çalışması bile yapmamış, yakın bir zaman önce ortadan ikiye ayrılmış bir partinin aynı oyla hatta Güneydoğu’da bile oylarını artırarak meclise girmesinin sosyolojik bir açıklaması yok.
Hileli oylarla kazanılan referandumdan sonra, ekonominin baş aşağı gittiği ve berbat bir seçim kampanyasından sonra Erdoğan’ın oylarını arttırdığına inanan inansın. Öyle bir şey olmadı. İleri de, belki, neler olduğunu öğreniriz.
Bu iktidarı hak etmiyoruz da- ki aslında hak ettiğimiz budur- bu muhalefeti hak ediyor muyuz? Kaç seçim geçmiş olmasına rağmen hala adamakıllı kendi seçim takip sistemlerini bile kuramamış, buna yönelik bir insan kaynağı bile olmayan bir ana muhalefet partisi var. İnce’nin seçim akşamı arazi olmasına kimse anlam veremiyor. Bir gün önce milyonları meydanlarda toplayan adamın seçimi ilk turda kaybettiğini görüp yaşadığı şaşkınlık ve çöküş müdür? Çok insani ancak bu kadar basit olmasa gerek. Kaldı ki basın toplantısında yaptığı seçim analizi bile yanlış. Mesele iki aday arasındaki fark değildi. Mesele işi ikinci tura bırakıp bırakmayan oy oranı idi. İkisi arasındaki devasa farkı bile es geçiyor. Zaten ilk turda en yüksek oyu alacağını kimse düşünmedi ki. Ya diğerinin söylediği? CHP gitmedi biz de gitmedik. CHP sonuçları kabul etti biz de ettik. Vatandaşın kendilerine verdiği oyu dahi takip edemeyecek adamların diktatörü devireceğini sanmak. Referandum akşamından bin beter bir performans gösterdiler.
Türkiye zoru denedi olmadı. Bir diktatörden sandıkla kurtulmak gibi daha az maliyetli ve konforlu bir seçenek 24 haziran akşamı tahmin edildiği gibi çöpe gitti. Ve Türkiye bir kez daha uçuruma doğru giden otobüsten inmemeyi seçti.
Şimdi değiştirdiği rejimde bütün kararları kendisinin verdiği, eskisinden çok daha fazla mutlak güce erişmiş, kendisinden önce evlerde fırın bile olmadığını söyleyen ‘seçilmiş’ bir kral var.
Hiç bir fonksiyonu olmayan bir mecliste, yeni seçilen vekiller demokrasi oyunu oynamaya devam edecekler.
Ve Türkiye sanki seçimle yönetilen bir ülkey-miş gibi yaparak ülkeye en büyük kötülüğü yapmaya devam edecekler.
Özgür medya yoksa hiçbir şey yoktur.
Umutsuz muyum? Asla. Bütün diktatörlükler gibi sona erecek dönemi. Ülkeyi onlarca yıl geri götürüp, felaketler yaşatarak defolup gidecek. ‘Zamanında demiştik’ demenin bir anlamı o zaman da olmayacak maalesef. Ülkeyi tam bir enkaz halinde bırakacak. Belki de yeniden kurmak için zaten tutmamış çimentoların yıkılması gerekiyordu, kim bilir?
Dün nasıl inandıysam filmin sonunun aynı olduğunu inanıyorum. Filmin sonu sarayda selfie ile bitiyor. Araya alınan reklamlardan dolayı uzadı da uzadı.
O gün geçen gün değilmiş. Türkiye her şeyin bir anda değişme potansiyelinin olduğu tahmin edilemez bir ülke. Ve herşeye rağmen bütün makyajları akmış olmasına rağmen bir Ortadoğu ya da Orta Asya ülkesi gibi idare edilemeyecek bir ülke. Bunu yakında dahili ve harici anlayacağız.
O zamana kadar bize düşen kişisel eksikleri tamamlamaya devam etmek, doğdumuz ilk günden beri bize dayatılan saçma sapan doktrinden tamamen kurtulmak, imkanlar dahilinde maddi-manevi kendimizi geliştirmek, empati duygusunu içselleştirmek, mazlumların haklarını dillendirmek ve savunmak için eldeki imkanları zorlayarak daha fazla çalışmak.
[Levent Kenez] 27.6.2018 [TR724]
‘Oy mühendisliği’ kimin eseri? [Adem Yavuz Arslan]
24 Haziran seçimlerine dair yazılıp çizilmesi, analiz edilmesi gereken onlarca başlık var.
Nitekim siyasi yelpazenin her kesiminden ve değişik açılardan ilginç değerlendirmeler yapılıyor.
Tekrara düşmeme adına aynı şeyleri yazmayacağım. Eksik kaldığını, gözden kaçtığını düşündüğüm birkaç başlığı ise dikkatinize sunacağım.
Bu arada peşinen söyleyeyim, ‘Rusya bahsi’ ile ilgili elimde somut bilgi yok.
Ancak Washington’da yakından izlediğim ‘Rusların ABD seçimlerine müdahalesi’ tartışmaları bağlamında baktığımda şüphelenmek için fazlasıyla nedenim var.
RUSLAR SADECE SEYRETMEMİŞ OLABİLİR Mİ ?
Türkiye’den pek fark edilmiyor olabilir fakat Amerika aylardır ‘Rusların 2016 Başkanlık seçimlerine müdahalesini’ tartışıyor.
Konu adeta rejim meselesine dönüştü. Öyle ki Başkan Trump’ın geleceği de bu soruşturmaya bağlı.
Şu ana kadar ortaya çıkan veriler gösterdi ki Ruslar seçim manüplasyonları konusunda çok mahirler.
Özellikle sosyal medyayı çok iyi kullanmışlar.
Facebook, Twitter ve Google üzerinden inanılmaz işler çevirmişler. Mesela ilk bakışta Amerika’da ki zencilerin haklarını savunmak için kurulmuş izlenimi veren BlackMatterUs ve BlackFirst siteleri aslında Petersburg’da ki İnternet Araştırma Merkezi’nde çalışan Rus hackerlarca yönetilmiş.
Rusların Trump lehine çok sayıda aktivite yaptıkları, Trump’ın kampanya ekibinden yöneticilerle temasta oldukları artık herkesin malumu.
Konu ABD yargısı yanında siyasetinin de gündeminde.
Temsilciler Meclisi İstihbarat Komitesi’nde düzenlenen toplantılarda Rusların Amerikan seçimlerine müdahalesi bütün boyutlarıyla ele alınıyor.
Mesela eski CIA başkanlarından John Brennan Temsilciler Meclisi’ndeki oturumda “Rusya ahlaksız bir şekilde 2016 seçimlerine müdahale etmiştir” dedi.
Yazının konusu Rusların ABD seçimlerine müdahale yöntemleri olmadığı için detaylara boğmak istemiyorum ama konu komplo teorilerine havale edilemeyecek kadar ciddi.
Kaldı ki Avrupa’da yaşanan örnekler de çok taze.
AB yönetimi, Rusların kritik kurumları hackleyip, aşırı sağ ve sol partilere, hareketlere destek vermesi, iktidarın emrindeki medya kurumlarıyla maniplasyon yapmasına tepkili.
Hatta Rusya kaynaklı yalan haberlerle mücadele için kaynak ayrıldı.
Almanlar son genel seçimlerde Rus müdahalesine karşı özel önlemler aldı. Hollanda ise eskiye dönüp tüm oyları tek tek elle saydı.
Hatırlanacağı gibi Fransız lider Macron, Rusların siber saldırılarına tepki göstermiş ve Rus medyasının seçim kampanyasını izlemesini yasaklamıştı.
Benzer bir durum İtalya’da yaşanmış ve Renzi, Rusların siber faaliyetlerinden duyduğu rahatsızlığı dile getirmişti.
İngiltere Başbakanı May’de Rusların siber saldırılarına, internet siteleri üzerinden yaptığı manüplasyonlara tepki göstermiş ve “ Rusya için çok basit bir mesajım var. Ne yaptığınızı biliyoruz ve başarılı olamayacaksınız”
Balkanlardan, Ortadoğu’dan başka örneklerde sıralamak mümkün.
RUSLARIN TÜRKİYE’DE NELER YAPTIĞINI BİLİYOR MUYUZ ?
Putin’in Erdoğan’a büyük yatırım yaptığı, Türkiye’yi NATO’dan koparmak ve kendi yörüngesine sokmak için yoğun çaba sarf ettiği herkesin malumu.
Bu aşamada şu soruyu sormak, en azından kafanızın bir tarafında tutmakta fayda var; Acaba Kremlin Türkiye’deki seçimleri sadece izlemiş midir ? Rusların Türkiye’de neler yaptığını biliyor muyuz ? Haberimiz var mı ?
Özellikle de 24 Haziran seçimlerinden çıkan sonuca baktığımızda şüpheler artıyor. Malum olduğu üzere sandıktan muhteşem bir mühendislik ürünü çıktı.
Partiler ve adaylar arasındaki oy geçişleri inanılmaz.
Detaylara boğmadan şunu söyleyebilirim; MHP ile AKP arasındaki oy geçişleri, MHP’nin -bölünmesi ve neredeyse seçim kampanyası yapmamasına rağmen- oyunu arttırması, sandıklar açıldıktan sonra tüm partilerin oyları en az 10 puan oynarken MHP’nin oylarının değişmemesi şüpheli bir durum.
Sanki bir el ince ayar yapmış gibi.
Milyonlarca seçmenin, birbirinden habersiz bir şekilde aynı refleksleri göstermesi Türkiye geleneklerine pek uymuyor.
Şimdilik elimizde somut veri yok.
Ancak geçmiş tecrübeler ve sandıktan çıkan sonuçlar ışığında bakarsak ortada üzerinde durulmaya değer bir şüphe var.
ÖLÜNCEYE KADAR ERDOĞAN
Seçime geri dönersek;
Aslında beklenen oldu.
OHAL şartlarında gidilen, kesinlikle adil ve özgür olmayan bir seçimden farklı bir sonuç çıkması zaten mümkün değildi.
Muhalefetin estirdiği rüzgar heyecana yol açsa da sonuca etki etmedi. Erdoğan sonucundan emin olduğu yarıştan bir kez daha galip çıktı.
Şimdi herkes ‘önümüzdeki seçimleri’ tartışıyor. Oysa ‘önümüzdeki seçimler’ diye bir şey yok.
Bu şartlarda Erdoğan girdiği her seçimi alacak.
Ölünceye kadar da başkan olacak. Medyanın tamamen iktidarın kontrolünde olduğu, yargının ve bürokrasinin ‘parti yargısı, parti polisi’ haline geldiği bir ülkede adil bir seçimden bahsetmek mümkün mü?
Kamu kaynaklarının hoyratça kullanıldığı,her türlü illegalite için ‘fetva’ alındığı bir ortamda iktidarın seçimle değişebileceğini ummak saflıktan başka bir şey değil.
Muhalefet partileri bu şartlarda seçime giderek Erdoğan rejimini meşrulaştırmaktan başka bir şey yapmamış oldu. Oysa ki yapmaları gereken Erdoğan rejiminin aparatlarını elinden almaktı.
Erdoğan’ın dilini kullanarak iktidarla mücadele etmeye kalktılar. Gazeteler, televizyonlar gasp edilirken sessiz kaldılar.
Cezaevleri gazetecilerle, akademisyenlerle doldururken ‘ama onlarda…’ diye başlayan anlamsız cümleler kurup iktidarın ekmeğine yağ sürdüler.
Erdoğan’ın tükürüp attığı ‘FETÖ sakızını’ iştahla çiğnediler. Oysa ki ilk yapmaları gereken şey 15 Temmuz’u aydınlatmak için seferber olmak ve iktidarın söylemini reddetmek olmalıydı.
Bir başka ifadeyle gömleğin ilk düğmesini yanlış ilikledikleri için gerisi de yanlış gitti.
SİZİ KEKLİYORLAR
Tüm iktidar medyası ‘işte yeni dönem’ başlığı ile ‘Türk tipi Başkanlık’ sisteminin detaylarını anlatıyor.
Kestirmeden söyleyeyim sizi kekliyorlar.
Çünkü anlattıkları başkanlık sistemi değil. Düpedüz diktatörlük. Erdoğan’ın getirdiği başkanlık sisteminin temeli ‘tek adam’ üzerine kurulu.
Hiçbir şekilde denetim ve denge mekanizması yok.
Oysa ki ABD tipi başkanlık sisteminin temeli denge ve denetim üzerine kurulu. Üstelik bu durum hem yerel hem de federal düzeyde böyle.
Mesela Temsilciler Meclisi ile Senato yasama faaliyetinde birbirini denetler.
ABD Başkanı bakanlardan büyükelçilere, CIA ve FBI başkanlarına kadar üst düzey bürokratları atıyor fakat göreve başlamaları Senato onayı ile oluyor. Yargı da da aynı durum söz konusu.
Federal yargıçlar ve yüksek mahkeme üyeleri göreve başladıktan sonra kendi istekleri ile emekli olmadıkları sürece görevden alınamıyorlar. Kongre, komiteler aracılığı ile tüm federal kurumları denetler.
Her türlü karar ve politikaları denetime tabidir.
Örnekleri uzatmak mümkün. Ama işin özü şu; başkanlık sisteminin temeli denge ve denetimdir. ABD sistemini güçlü kılan da mükemmel işleyen bu denge denetim sistemidir.
Erdoğan’ın ‘başkanlık sistemi’ diye Türkiye’ye dayattığı yeni sistemde bunların hiçbiri yok.
O yüzden bundan sonra daha fazla zulüm, daha fazla hukuksuzluk ve daha fazla yolsuzluktan başka bir şey görmeyeceğiz.
[Adem Yavuz Arslan] 27.6.2018 [TR724]
Nitekim siyasi yelpazenin her kesiminden ve değişik açılardan ilginç değerlendirmeler yapılıyor.
Tekrara düşmeme adına aynı şeyleri yazmayacağım. Eksik kaldığını, gözden kaçtığını düşündüğüm birkaç başlığı ise dikkatinize sunacağım.
Bu arada peşinen söyleyeyim, ‘Rusya bahsi’ ile ilgili elimde somut bilgi yok.
Ancak Washington’da yakından izlediğim ‘Rusların ABD seçimlerine müdahalesi’ tartışmaları bağlamında baktığımda şüphelenmek için fazlasıyla nedenim var.
RUSLAR SADECE SEYRETMEMİŞ OLABİLİR Mİ ?
Türkiye’den pek fark edilmiyor olabilir fakat Amerika aylardır ‘Rusların 2016 Başkanlık seçimlerine müdahalesini’ tartışıyor.
Konu adeta rejim meselesine dönüştü. Öyle ki Başkan Trump’ın geleceği de bu soruşturmaya bağlı.
Şu ana kadar ortaya çıkan veriler gösterdi ki Ruslar seçim manüplasyonları konusunda çok mahirler.
Özellikle sosyal medyayı çok iyi kullanmışlar.
Facebook, Twitter ve Google üzerinden inanılmaz işler çevirmişler. Mesela ilk bakışta Amerika’da ki zencilerin haklarını savunmak için kurulmuş izlenimi veren BlackMatterUs ve BlackFirst siteleri aslında Petersburg’da ki İnternet Araştırma Merkezi’nde çalışan Rus hackerlarca yönetilmiş.
Rusların Trump lehine çok sayıda aktivite yaptıkları, Trump’ın kampanya ekibinden yöneticilerle temasta oldukları artık herkesin malumu.
Konu ABD yargısı yanında siyasetinin de gündeminde.
Temsilciler Meclisi İstihbarat Komitesi’nde düzenlenen toplantılarda Rusların Amerikan seçimlerine müdahalesi bütün boyutlarıyla ele alınıyor.
Mesela eski CIA başkanlarından John Brennan Temsilciler Meclisi’ndeki oturumda “Rusya ahlaksız bir şekilde 2016 seçimlerine müdahale etmiştir” dedi.
Yazının konusu Rusların ABD seçimlerine müdahale yöntemleri olmadığı için detaylara boğmak istemiyorum ama konu komplo teorilerine havale edilemeyecek kadar ciddi.
Kaldı ki Avrupa’da yaşanan örnekler de çok taze.
AB yönetimi, Rusların kritik kurumları hackleyip, aşırı sağ ve sol partilere, hareketlere destek vermesi, iktidarın emrindeki medya kurumlarıyla maniplasyon yapmasına tepkili.
Hatta Rusya kaynaklı yalan haberlerle mücadele için kaynak ayrıldı.
Almanlar son genel seçimlerde Rus müdahalesine karşı özel önlemler aldı. Hollanda ise eskiye dönüp tüm oyları tek tek elle saydı.
Hatırlanacağı gibi Fransız lider Macron, Rusların siber saldırılarına tepki göstermiş ve Rus medyasının seçim kampanyasını izlemesini yasaklamıştı.
Benzer bir durum İtalya’da yaşanmış ve Renzi, Rusların siber faaliyetlerinden duyduğu rahatsızlığı dile getirmişti.
İngiltere Başbakanı May’de Rusların siber saldırılarına, internet siteleri üzerinden yaptığı manüplasyonlara tepki göstermiş ve “ Rusya için çok basit bir mesajım var. Ne yaptığınızı biliyoruz ve başarılı olamayacaksınız”
Balkanlardan, Ortadoğu’dan başka örneklerde sıralamak mümkün.
RUSLARIN TÜRKİYE’DE NELER YAPTIĞINI BİLİYOR MUYUZ ?
Putin’in Erdoğan’a büyük yatırım yaptığı, Türkiye’yi NATO’dan koparmak ve kendi yörüngesine sokmak için yoğun çaba sarf ettiği herkesin malumu.
Bu aşamada şu soruyu sormak, en azından kafanızın bir tarafında tutmakta fayda var; Acaba Kremlin Türkiye’deki seçimleri sadece izlemiş midir ? Rusların Türkiye’de neler yaptığını biliyor muyuz ? Haberimiz var mı ?
Özellikle de 24 Haziran seçimlerinden çıkan sonuca baktığımızda şüpheler artıyor. Malum olduğu üzere sandıktan muhteşem bir mühendislik ürünü çıktı.
Partiler ve adaylar arasındaki oy geçişleri inanılmaz.
Detaylara boğmadan şunu söyleyebilirim; MHP ile AKP arasındaki oy geçişleri, MHP’nin -bölünmesi ve neredeyse seçim kampanyası yapmamasına rağmen- oyunu arttırması, sandıklar açıldıktan sonra tüm partilerin oyları en az 10 puan oynarken MHP’nin oylarının değişmemesi şüpheli bir durum.
Sanki bir el ince ayar yapmış gibi.
Milyonlarca seçmenin, birbirinden habersiz bir şekilde aynı refleksleri göstermesi Türkiye geleneklerine pek uymuyor.
Şimdilik elimizde somut veri yok.
Ancak geçmiş tecrübeler ve sandıktan çıkan sonuçlar ışığında bakarsak ortada üzerinde durulmaya değer bir şüphe var.
ÖLÜNCEYE KADAR ERDOĞAN
Seçime geri dönersek;
Aslında beklenen oldu.
OHAL şartlarında gidilen, kesinlikle adil ve özgür olmayan bir seçimden farklı bir sonuç çıkması zaten mümkün değildi.
Muhalefetin estirdiği rüzgar heyecana yol açsa da sonuca etki etmedi. Erdoğan sonucundan emin olduğu yarıştan bir kez daha galip çıktı.
Şimdi herkes ‘önümüzdeki seçimleri’ tartışıyor. Oysa ‘önümüzdeki seçimler’ diye bir şey yok.
Bu şartlarda Erdoğan girdiği her seçimi alacak.
Ölünceye kadar da başkan olacak. Medyanın tamamen iktidarın kontrolünde olduğu, yargının ve bürokrasinin ‘parti yargısı, parti polisi’ haline geldiği bir ülkede adil bir seçimden bahsetmek mümkün mü?
Kamu kaynaklarının hoyratça kullanıldığı,her türlü illegalite için ‘fetva’ alındığı bir ortamda iktidarın seçimle değişebileceğini ummak saflıktan başka bir şey değil.
Muhalefet partileri bu şartlarda seçime giderek Erdoğan rejimini meşrulaştırmaktan başka bir şey yapmamış oldu. Oysa ki yapmaları gereken Erdoğan rejiminin aparatlarını elinden almaktı.
Erdoğan’ın dilini kullanarak iktidarla mücadele etmeye kalktılar. Gazeteler, televizyonlar gasp edilirken sessiz kaldılar.
Cezaevleri gazetecilerle, akademisyenlerle doldururken ‘ama onlarda…’ diye başlayan anlamsız cümleler kurup iktidarın ekmeğine yağ sürdüler.
Erdoğan’ın tükürüp attığı ‘FETÖ sakızını’ iştahla çiğnediler. Oysa ki ilk yapmaları gereken şey 15 Temmuz’u aydınlatmak için seferber olmak ve iktidarın söylemini reddetmek olmalıydı.
Bir başka ifadeyle gömleğin ilk düğmesini yanlış ilikledikleri için gerisi de yanlış gitti.
SİZİ KEKLİYORLAR
Tüm iktidar medyası ‘işte yeni dönem’ başlığı ile ‘Türk tipi Başkanlık’ sisteminin detaylarını anlatıyor.
Kestirmeden söyleyeyim sizi kekliyorlar.
Çünkü anlattıkları başkanlık sistemi değil. Düpedüz diktatörlük. Erdoğan’ın getirdiği başkanlık sisteminin temeli ‘tek adam’ üzerine kurulu.
Hiçbir şekilde denetim ve denge mekanizması yok.
Oysa ki ABD tipi başkanlık sisteminin temeli denge ve denetim üzerine kurulu. Üstelik bu durum hem yerel hem de federal düzeyde böyle.
Mesela Temsilciler Meclisi ile Senato yasama faaliyetinde birbirini denetler.
ABD Başkanı bakanlardan büyükelçilere, CIA ve FBI başkanlarına kadar üst düzey bürokratları atıyor fakat göreve başlamaları Senato onayı ile oluyor. Yargı da da aynı durum söz konusu.
Federal yargıçlar ve yüksek mahkeme üyeleri göreve başladıktan sonra kendi istekleri ile emekli olmadıkları sürece görevden alınamıyorlar. Kongre, komiteler aracılığı ile tüm federal kurumları denetler.
Her türlü karar ve politikaları denetime tabidir.
Örnekleri uzatmak mümkün. Ama işin özü şu; başkanlık sisteminin temeli denge ve denetimdir. ABD sistemini güçlü kılan da mükemmel işleyen bu denge denetim sistemidir.
Erdoğan’ın ‘başkanlık sistemi’ diye Türkiye’ye dayattığı yeni sistemde bunların hiçbiri yok.
O yüzden bundan sonra daha fazla zulüm, daha fazla hukuksuzluk ve daha fazla yolsuzluktan başka bir şey görmeyeceğiz.
[Adem Yavuz Arslan] 27.6.2018 [TR724]
Umarım yanılırım, umarım yüzde 48 haksız çıkar! [Erhan Başyurt]
Türkiye tarihinin en kritik seçimlerinden birisini gerçekleştirdi.
‘’Başbakanlık-parlamenter rejim’’ artık son buldu. Bundan böyle ‘’güçlü cumhurbaşkanı’’ hükümetin de başı devletin de başı…
Seçimden önce hatta yeni sisteme dair yapılan referandum önce hatta 15 Temmuz’dan bu yana bu köşede kaleme alma fırsatı bulabildiğim tüm yazılarda uyarmaya çalıştım: TEK ADAM SİSTEMİ FELAKET DEMEKTİR…
Tüm bu uyarılarımı tek bir kişinin üzerinden asla yapmadım. ‘’Kim gelirse gelsin bu olağanüstü yetkiler ve hesap sorulamama nedeniyle diktatörlüğe kayar’’ diyerek dile getirdim.
Hatta ‘’beni bile seçseniz, bu yetkilerle diktatör olurum’’ gerçeğini ifade ettim…
Tüm bu tespitlerim, bir ilham eseri veya muhalefet olsun diye değildi.
Tamamı dünya örneklerinin seyrine, sosyal bulgulara ve okumalarıma dayalı analizlerdi.
Dünyada yaşanan benzer süreçleri, ‘’Türkiye’de olmaz ama…’’ sanılan deneyimleri karşılaştırarak kanaatimi paylaştım…
***
Gelinen nokta da halk adil olmayan bir seçim yarışı ve muhalefetin bir kez daha yetersiz kalmasının ardından veya sebep her ne olursa olsun yüzde 52 ile kararını verdi.
Partili Cumhurbaşkanlığı, güçlü cumhurbaşkanlığı, başbakansız ve denetimsiz hükümet, zayıf Meclis ve tam bağımlı yargı dönemi iki hafta içerisinde resmen başlayacak.
Aristotoles’in 2 bin yıl önce doğrudan katılımlı oylarla yönetilen şehir devletleri için yaptığı, ‘’demokrasi, demogogların elinde ayak takımının yönetimine döner. Yönetici kötü ise tiran olur…’’ bile demiyorum…
Halkın iradesine, sandığa saygı duyuyorum…
***
Ne diyelim, hayırlara vesile olsun!
Umarım ben ve benim gibi ‘karamsar’ olanların tüm kaygılarını iktidar boşa çıkarır!
Umarım beni ve benim gibi düşünenleri utandırır da bizleri de mutlu eder!
Umarım halkın yüzde 48’i kaygılarından değil de yüzde 52’si beklentilerinde haklı çıkar!
Umarım ekonomik kriz yaşanmaz, tek adam ile yönetilen ülkelerin aksine ülke fakirleşmez, ülkenin gelir düzeyi ve refahı katlanır.
Umarım ileri demokrasi ve özgürlükler, evrensel ortak değerler rafa kalkmak yerine yeniden yaygınlaşır.
Umarım Türkiye, tüm dünyada emsal bir başarıya ve imrenilen bir yönetim olgunluğuna ulaşır.
Umarım hukuk büsbütün yok edilmek yerine, hukukun üstünlüğüne ve tam yargı bağımsızlığına çok daha güçlü dönülür.
Umarım dış politikada sıkışmışlık ve kabadayı diplomasi sona erer, Türkiye yeniden sözü dinlenir ve etkin bir ülke haline gelir.
Umarım insanlar ölümü göze alıp özgürlüğe kaçmak yerine, akın akın yurda beyin dönüşü olur.
Umarım muhalifleri susturmak ve daha fazla insanı hapse tıkmak yerine, siyasi esirler salıverilir, tutuklu yargılama bir intikam ve keyfi cezalandırma yöntemi olmaktan çıkar.
Umarım muhalefetteki siyasi partiler tamamen etkisiz hale getirilmez, aksine siyasi uzlaşma ve kutuplaşma yerine toplumsal barışa geri dönülür.
Umarım ‘’siyasal islamcıların gizli ajandası’’ değil, insan hakları ve ileri demokrasi hüküm ferma olur… Türkiye güçlü lider ile güçlü ülke haline gelir…
***
Doğrusu, yaşanmış sosyal vakalar ne söylerse söylesin gelecekte ne olacağını bilemeyiz.
Gayba dair iddialar gerçekte karanlığa taş atmaktır… Siyasi kahinliğe soyunmak gibi bir derdimiz de yok…
Okumalarımız ve analizlerimiz, geçmişte tecrübe edilen sosyal olayların aynı ile vuku bulma oranını yüksek ama mutlak olarak göstermiyor. Her ülkenin kendine has bir siyasi seyri var.
Umarım Türkiye ve ‘partili cumhurbaşkanı hükümet sistemi’ tüm ezberleri bozar.
Beni de benim gibi düşünenleri de utandırır. En büyük arzum kaygılarımda yanlış çıkmak mutluluğunu yaşamaktır.
5 yıl önce Türkiye’nin bu hale gelebileceğini nasıl tahmin edemez idiysek, 5 yıl sonra da Türkiye’nin nasıl bir hal alacağını tabii ki bilemeyiz.
Demek ki, yaşanacak günler var daha…
Hak edilmişlikler var daha…
Yaşamadan, bilemeyiz ve istemezsek bile yaşamaktan da kaçamayız…
****
SEÇİME DAİR 10 TESPİT
1- AK Parti, yüzde 42 oy ve 295 vekil sayısı ile ciddi bir oy kaybı yaşamış durumda. Şayet parlamenter sistem devam etseydi, AK Parti 7 Haziran 2015 seçimleri gibi 600 vekilli yeni Meclis’te yine hükümeti tek başına kuramayacaktı.
2- MHP, seçimin mutlak galibidir. İYİ Parti’nin kendi içinden çıkmasına ve Bahçeli’nin doğru dürüst bir kampanya yürütmemesine rağmen yüzde 11 oy şaşılacak bir başarıdır. Genel af vaadi bu destekte etkili olmuş olabilir… Aksi halde başarının izahı yok!
3- HDP, tüm siyasi baskılar ve tutuklamalara rağmen yüzde 11 oy alarak, ezberleri bozmuştur. Türkiye, siyasi kamplaşmanın yanısıra bir de ‘etnik’ siyasi kutuplaşma kemik bulmuş demektir. İktidarın en büyük fiyaskosu, HDP’nin gösterdiği başarıdır.
4- İYİ Parti yüzde 10 oy alarak, MHP’yi aşağı çekemediğine göre, AK Parti’yi çekmiş demektir. AK Parti’nin Meclis’te çoğunluğu kaybetmesi bir yönüyle İYİ Parti’nin eseridir. İYİ Parti beklenen patlamayı yapamamıştır, daha kötüsü Meral Akşener’in aldığı oydur. ‘’Erdoğan’ı devirebilir’’ gözüyle bakılan Akşener, geniş yelpazeli bir parti kadrosu çıkaramayarak ve kendisini iktidarın söylemlerine hapsederek, yazık etmiştir… Seçimin en büyük kaybedenlerinden birisi olmuştur.
5- Muharrem İnce, CHP’nin bir süredir hapsolduğu yüzde 25 bandını geçip, CHP’nin yüzde 23 alamadığı bir seçimde yüzde 31’e yaklaşarak, sol adına yeni bir lider umudu doğurmuştur. Erdoğan’ı devirememiştir ama Kılıçdaroğlu’nu devirmek için elinden geleni yapacak gözükmektedir. Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP, seçimim kaybedenleri arasında yer almaktadır.
6- Saadet Partisi, beklenenin çok altında bir performans gösterebildiler. Seçim sonuçlarına bakılırsa, AK Parti’den ayrılan seçmen oyunu SP’ye değil İYİ Parti’ye vermeyi tercih etmiştir. SP, mevcut siyasi lider kadrosu ile eski tabanını bile ikna edememiştir.
7- Cumhurbaşkanı Erdoğan, seçimin mutlak galibidir. Lideri olduğu parti erirken, MHP ile ittifak kurarak yüzde 52’yi yakalamayı başardı. Ancak, AK Parti’nin Afrin operasyonu, Kandil’in bombalanması ve Kürt sorununu barışçıl olmayan çözüm arayışları AK Parti’ye değil, MHP’ye yaramış gibi görünüyor.
8- Meclis’te AK Parti’nin 295 vekil ki, biri BBP lideri, yani 294 vekili var. Tek başına yasa çıkaramaz. en az 3 partinin desteğini daha almadan, Anayasayı değiştiremez. Başka bir deyişle, ‘’güçlü cumhurbaşkanı’’ tamam ama zayıf Meclis nedeniyle AK Parti istemese bile Meclis’te uzlaşma aramak ve zımmi koalisyonlar kurmak zorundadır.
9- Meclis başkanlığı ve HSK üyelerinin atamaları, Meclis’te muhalefetin yeni dönemde performansı ve zımmi koalisyonların hangi partiler arasında gerçekleşeceği konusunda fikir verecek ilk gelişmeler olacaktır.
10- Yeni dönemde umut ve teselli veren tek gelişme Meclis’e seçilen insan hakları konusunda duyarlı, keyfi KHK ile ihraç edilmiş akademisyenlerin de olmasıdır. Yeni dönemde belki onların hukuk mücadelesi ve gayretleri, şayet iktidar tarafından ‘hukuk eliyle cezalandırma’ gerçekleştirilmezse Türkiye’nin soluk almasına imkan sağlayacaktır.
[Erhan Başyurt] 27.6.2018 [TR724]
‘’Başbakanlık-parlamenter rejim’’ artık son buldu. Bundan böyle ‘’güçlü cumhurbaşkanı’’ hükümetin de başı devletin de başı…
Seçimden önce hatta yeni sisteme dair yapılan referandum önce hatta 15 Temmuz’dan bu yana bu köşede kaleme alma fırsatı bulabildiğim tüm yazılarda uyarmaya çalıştım: TEK ADAM SİSTEMİ FELAKET DEMEKTİR…
Tüm bu uyarılarımı tek bir kişinin üzerinden asla yapmadım. ‘’Kim gelirse gelsin bu olağanüstü yetkiler ve hesap sorulamama nedeniyle diktatörlüğe kayar’’ diyerek dile getirdim.
Hatta ‘’beni bile seçseniz, bu yetkilerle diktatör olurum’’ gerçeğini ifade ettim…
Tüm bu tespitlerim, bir ilham eseri veya muhalefet olsun diye değildi.
Tamamı dünya örneklerinin seyrine, sosyal bulgulara ve okumalarıma dayalı analizlerdi.
Dünyada yaşanan benzer süreçleri, ‘’Türkiye’de olmaz ama…’’ sanılan deneyimleri karşılaştırarak kanaatimi paylaştım…
***
Gelinen nokta da halk adil olmayan bir seçim yarışı ve muhalefetin bir kez daha yetersiz kalmasının ardından veya sebep her ne olursa olsun yüzde 52 ile kararını verdi.
Partili Cumhurbaşkanlığı, güçlü cumhurbaşkanlığı, başbakansız ve denetimsiz hükümet, zayıf Meclis ve tam bağımlı yargı dönemi iki hafta içerisinde resmen başlayacak.
Aristotoles’in 2 bin yıl önce doğrudan katılımlı oylarla yönetilen şehir devletleri için yaptığı, ‘’demokrasi, demogogların elinde ayak takımının yönetimine döner. Yönetici kötü ise tiran olur…’’ bile demiyorum…
Halkın iradesine, sandığa saygı duyuyorum…
***
Ne diyelim, hayırlara vesile olsun!
Umarım ben ve benim gibi ‘karamsar’ olanların tüm kaygılarını iktidar boşa çıkarır!
Umarım beni ve benim gibi düşünenleri utandırır da bizleri de mutlu eder!
Umarım halkın yüzde 48’i kaygılarından değil de yüzde 52’si beklentilerinde haklı çıkar!
Umarım ekonomik kriz yaşanmaz, tek adam ile yönetilen ülkelerin aksine ülke fakirleşmez, ülkenin gelir düzeyi ve refahı katlanır.
Umarım ileri demokrasi ve özgürlükler, evrensel ortak değerler rafa kalkmak yerine yeniden yaygınlaşır.
Umarım Türkiye, tüm dünyada emsal bir başarıya ve imrenilen bir yönetim olgunluğuna ulaşır.
Umarım hukuk büsbütün yok edilmek yerine, hukukun üstünlüğüne ve tam yargı bağımsızlığına çok daha güçlü dönülür.
Umarım dış politikada sıkışmışlık ve kabadayı diplomasi sona erer, Türkiye yeniden sözü dinlenir ve etkin bir ülke haline gelir.
Umarım insanlar ölümü göze alıp özgürlüğe kaçmak yerine, akın akın yurda beyin dönüşü olur.
Umarım muhalifleri susturmak ve daha fazla insanı hapse tıkmak yerine, siyasi esirler salıverilir, tutuklu yargılama bir intikam ve keyfi cezalandırma yöntemi olmaktan çıkar.
Umarım muhalefetteki siyasi partiler tamamen etkisiz hale getirilmez, aksine siyasi uzlaşma ve kutuplaşma yerine toplumsal barışa geri dönülür.
Umarım ‘’siyasal islamcıların gizli ajandası’’ değil, insan hakları ve ileri demokrasi hüküm ferma olur… Türkiye güçlü lider ile güçlü ülke haline gelir…
***
Doğrusu, yaşanmış sosyal vakalar ne söylerse söylesin gelecekte ne olacağını bilemeyiz.
Gayba dair iddialar gerçekte karanlığa taş atmaktır… Siyasi kahinliğe soyunmak gibi bir derdimiz de yok…
Okumalarımız ve analizlerimiz, geçmişte tecrübe edilen sosyal olayların aynı ile vuku bulma oranını yüksek ama mutlak olarak göstermiyor. Her ülkenin kendine has bir siyasi seyri var.
Umarım Türkiye ve ‘partili cumhurbaşkanı hükümet sistemi’ tüm ezberleri bozar.
Beni de benim gibi düşünenleri de utandırır. En büyük arzum kaygılarımda yanlış çıkmak mutluluğunu yaşamaktır.
5 yıl önce Türkiye’nin bu hale gelebileceğini nasıl tahmin edemez idiysek, 5 yıl sonra da Türkiye’nin nasıl bir hal alacağını tabii ki bilemeyiz.
Demek ki, yaşanacak günler var daha…
Hak edilmişlikler var daha…
Yaşamadan, bilemeyiz ve istemezsek bile yaşamaktan da kaçamayız…
****
SEÇİME DAİR 10 TESPİT
1- AK Parti, yüzde 42 oy ve 295 vekil sayısı ile ciddi bir oy kaybı yaşamış durumda. Şayet parlamenter sistem devam etseydi, AK Parti 7 Haziran 2015 seçimleri gibi 600 vekilli yeni Meclis’te yine hükümeti tek başına kuramayacaktı.
2- MHP, seçimin mutlak galibidir. İYİ Parti’nin kendi içinden çıkmasına ve Bahçeli’nin doğru dürüst bir kampanya yürütmemesine rağmen yüzde 11 oy şaşılacak bir başarıdır. Genel af vaadi bu destekte etkili olmuş olabilir… Aksi halde başarının izahı yok!
3- HDP, tüm siyasi baskılar ve tutuklamalara rağmen yüzde 11 oy alarak, ezberleri bozmuştur. Türkiye, siyasi kamplaşmanın yanısıra bir de ‘etnik’ siyasi kutuplaşma kemik bulmuş demektir. İktidarın en büyük fiyaskosu, HDP’nin gösterdiği başarıdır.
4- İYİ Parti yüzde 10 oy alarak, MHP’yi aşağı çekemediğine göre, AK Parti’yi çekmiş demektir. AK Parti’nin Meclis’te çoğunluğu kaybetmesi bir yönüyle İYİ Parti’nin eseridir. İYİ Parti beklenen patlamayı yapamamıştır, daha kötüsü Meral Akşener’in aldığı oydur. ‘’Erdoğan’ı devirebilir’’ gözüyle bakılan Akşener, geniş yelpazeli bir parti kadrosu çıkaramayarak ve kendisini iktidarın söylemlerine hapsederek, yazık etmiştir… Seçimin en büyük kaybedenlerinden birisi olmuştur.
5- Muharrem İnce, CHP’nin bir süredir hapsolduğu yüzde 25 bandını geçip, CHP’nin yüzde 23 alamadığı bir seçimde yüzde 31’e yaklaşarak, sol adına yeni bir lider umudu doğurmuştur. Erdoğan’ı devirememiştir ama Kılıçdaroğlu’nu devirmek için elinden geleni yapacak gözükmektedir. Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP, seçimim kaybedenleri arasında yer almaktadır.
6- Saadet Partisi, beklenenin çok altında bir performans gösterebildiler. Seçim sonuçlarına bakılırsa, AK Parti’den ayrılan seçmen oyunu SP’ye değil İYİ Parti’ye vermeyi tercih etmiştir. SP, mevcut siyasi lider kadrosu ile eski tabanını bile ikna edememiştir.
7- Cumhurbaşkanı Erdoğan, seçimin mutlak galibidir. Lideri olduğu parti erirken, MHP ile ittifak kurarak yüzde 52’yi yakalamayı başardı. Ancak, AK Parti’nin Afrin operasyonu, Kandil’in bombalanması ve Kürt sorununu barışçıl olmayan çözüm arayışları AK Parti’ye değil, MHP’ye yaramış gibi görünüyor.
8- Meclis’te AK Parti’nin 295 vekil ki, biri BBP lideri, yani 294 vekili var. Tek başına yasa çıkaramaz. en az 3 partinin desteğini daha almadan, Anayasayı değiştiremez. Başka bir deyişle, ‘’güçlü cumhurbaşkanı’’ tamam ama zayıf Meclis nedeniyle AK Parti istemese bile Meclis’te uzlaşma aramak ve zımmi koalisyonlar kurmak zorundadır.
9- Meclis başkanlığı ve HSK üyelerinin atamaları, Meclis’te muhalefetin yeni dönemde performansı ve zımmi koalisyonların hangi partiler arasında gerçekleşeceği konusunda fikir verecek ilk gelişmeler olacaktır.
10- Yeni dönemde umut ve teselli veren tek gelişme Meclis’e seçilen insan hakları konusunda duyarlı, keyfi KHK ile ihraç edilmiş akademisyenlerin de olmasıdır. Yeni dönemde belki onların hukuk mücadelesi ve gayretleri, şayet iktidar tarafından ‘hukuk eliyle cezalandırma’ gerçekleştirilmezse Türkiye’nin soluk almasına imkan sağlayacaktır.
[Erhan Başyurt] 27.6.2018 [TR724]
‘Yasa dışılığı meşru kılan son döneme hoş geldiniz! [Ramazan F. Güzel]
“Eski dünya ölüyor, yeni dünya doğmak için mücadele ediyor. Şimdi canavarlar zamanı!”
-Antonio Gramsci-
“Her kim bize karşı ayaklanırsa kendisini ölü kabul etmelidir.. Gayeye doğru kesin yolu sadece sert gerçek temin eder… Düşmanınızı şaşırtarak, terör, sabotaj ve suikast ile demoralize edin. Geleceğin savaşı budur… Zayıfa acımak doğaya ihanettir.”
– Adolf Hitler-
Türkiye, 24 Haziran 2018 baskın seçimini atlatsa da, geniş bir kitle halen olayın şokundan kurtulabilmiş değil! Nasıl bir oldu bitti ile muhalefetin sonucu kabullenebildiğini, seçim gecesinde nelerin olup bittiğini kimse anlayamadı.
Bugünlerin tarihi yazılırken, her sultanın/ saltanatın yıkılması gibi, bu düzen de yıkıldıktan sonra dönemin figüranları ve aktörleri konuşmaya başlayınca, nelerin olup bittiğini anlayacağız.. Ama şu an nereye doğru gittiğimizi ve hangi aşamada olduğumuzu konuşabiliriz.
Olan şu ki, Alman Faşizmi tarzı rejimde sistemin son noktasına gelmiş olduk. Bu rejime adını veren Erdoğan, bazı konuşmalarında Hitler Almanyası tarzı bir yönetim ve yetkiler istediğini ifade etmişti zaten… Elde ettiği yetkiler de, izlediği yollar da zaten paralellik arzediyor.
Faşizm kelimesi, Roma İmparatorluğu’ndaki devlet ve siyasi birliği simgeleyen küçük baltalara verilen “Fasces” kelimesinden geliyor ve özgürlükleri baskılayan diktatöryal yönetimleri ifade etmede kullanılıyor. Bu küçük baltalar, Hitler’in Uzun Bıçaklar Gecesini de çağrıştırır. (Temel Demirer, Faşizmlerin Güncelliği ve Irkçılık)
Türkiye’de Faşizmin, seçimden önce çıkan kararnameleri seçimlerden sonra kurumsallaşma imkanı buldu. Ve bu ortamda nereye gittiğimizi anlamak istiyorsak, Hitler Almanyasının hangi safhasında olduğumuza bakmamız gerekir.
Naziler’in demokrasiyi tam olarak ortadan kaldırdıkları “Hukuka aykırılığı ortadan kaldıran durum” (Enabling Act) safhasındayız şu an. Hitler’in parlamentoyu üzerinden olağanüstü yetkileri kullanma zorunluluğunu gideren “Millet ve Devlet Üzerindeki Buhranı Giderme Kanunu” adlı ve de “Ermächtigungsgesetz” olarak bilinen “Yasadışılığı Meşru Kılan Kanun Hükmü ya da Anayasa Maddesi Hükmünde Kararname” sonrası yani… Günümüzdeki izdüşümü ise AKP’nin, seçimlerin sonuçlanmasından sonra yayımlanmak üzere hazırlanan 6 adet cumhurbaşkanlığı kararnamesi öncesindeyiz…
DİKTATÖRLÜKTE SON DÖNEMEÇ
HSK’nın yapısı değiştirilerek, yargının neredeyse yarısına yakını ihraç edilerek yargı, hükümetçe sindirildi. Bu haliyle de Yargı Erki tamamen yürütmeye, hükümete, daha doğrusu Erdoğan’a geçmiş oldu.
Devlet yönetiminde malumunuz, 3 erk vardır.
Yasama/ Yürütme/ Yargı.
Geriye kaldı Yasama.. Bu kararnamalerle de “Yürütmenin yanı sıra yasama yetkisini” de fiilen Cumhurbaşkanı’na devredildi.
Nisan Referandumu ile kabul edilen bu anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanı’nın kararname çıkartabilme yetkisi şu an AYM’lik ama bu şekilde yürürlüğü girecek anlaşılan.
Cumhurbaşkanı Kararnamesinde şunlar var:
1-Yürütme yetkisi,
2- Sosyal ve ekonomik haklar ve ödevler,
3- Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinin teşkilatı ve görevleri,
4- Olağanüstü haller,
5- Kamu tüzel kişiliği kurulması
6- Bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri ve yetkileri ile teşkilat yapısı ile merkez ve taşra teşkilatlarının kurulması.
…
KARARNAME DETAYLARI
Bu kararnamelerle neler olacak?
Başbakan ve başbakanlık fiilen bitiyor: Yürütme bu haliyle sadece Cumhurbaşkanı olacak. Başbakan, Bakanlar Kurulu, Hükümet, Bakanlar Kurulu kararı, yasa tasarısı gibi vs artık işlevsiz kalacak.
Başbakanlık ve bakanlıktaki birçok kurum bir şekilde budanıp Cumhurbaşkanına bağlanacak.
Bakanlar azaltılıyor, etkisizleştiriliyor ve yetkisizleştiriliyor.. ve Cumhurbaşkanı 4-5 yardımcısı ile, yani bir A takımı ile bütün işleri tek başına yürütecek.
En önemlisi de komple meclisin etkisi ortadan kalkacak. Çünkü Cumhurbaşkanı/ yani üzerine yetki elbisesi bire bir dikilen Erdoğan; Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile Meclis onayı gerekmeksizin Resmi Gazete’de yayımlandıkları gün yürürlüğe girmek üzere, istediği konuda tek başına yasa çıkarabilecek.
Bakanlar Kurulu, TBMM’de kabul edilen bir yetki kanunu çerçevesinde KHK çıkartabilirken, artık Cumhurbaşkanı Meclis’ten yetki almadan kararname çıkartabilecek, Meclisin onayına ihtiyaç duymayacak.
Meclis ne iş yapacak? Hadi bir yasa çıkarmaya kalktı diyelim;
Kanunu veto etme yetkisi bulunan Cumhurbaşkanı’nın geri gönderdiği kanunun yeniden kabulü için en az 301 milletvekilinin oyu gerekecek.
Yani Meclis külliyen iptal!
HİTLER’İN YOLUNDA SON NOKTA
Tarih tekekkür ediyor.. “German History in Documents and Images” başlıklı araştırmaya bir göz atınca görüyoruz ki, Alman faşizminin kökleşmesinin son safhasındayız artık. Bütün yetkilerin tek adamda toplandığı, dolayısıyla da bir ülkenin ve milletin felakete sürüklenmesinin son dönemecinde..
O döneme bakınca; 27 Şubat 1933’te Reichstag (Parlamento) binası yakılmış, Reichstag yangınına karşılık olarak iktidara daha geniş polis yetkileri veren geçici bir yasa taslağı hazırlanmış ve 28 Şubat 1933’de“Halkın ve Devletin Korunması Kararnamesi” ismiyle yayınlanmıştı.
Anayasa ile güvence altına alınmış olan ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, gösteri ve yürüyüş hakkı, iletişimin gizliliği vs ikinci bir emre kadar askıya alınmıştır. “Reichstag Yangını Kararnamesi”olarak da bilinen bu kararname, bu haliyle de bizde Düzmece 15 Temmuz Darbesinden sonra ilan edilen OHAL ve OHAL KHK’larına ne de çok benziyor!
..
1933 Almanya’sında “Millet ve Devlet Üzerindeki Buhranı Giderme Kanunu” adlı ve ayrıca (Yasadışılığı Meşru Kılan Kanun Hükmü ya da Anayasa Maddesi Hükmünde Kararname) esnek bir paket getirilmişti.
Paket çok basitti:
Hitler (şansölye) kanunu hazırlar, kabine yasalaştırır ve parlamentonun onayı olmaksızın resmi gazetede yayınlanır.
23 Mart 1933’de dönemin Alman Parlamentosu’na gelen bu yasanın kabul edilmesiyle:
Esasen 1 Nisan 1937’de son bulacak şekilde planlanan tasarı, fiilen hep yürürlükte kaldı.
Tasarının geçmesi ile birlikte Nasyonal Sosyalistler Alman demokrasisi fiilen bitmişti. Sonrası malum; tam diktatörlük, Almanya’nın savaşa sürüklenmesi, sonunda da Almanya ve dünya için felaketler silsilesi…
Son 3 yılda adeta Hitler Almanya’sı ile bire bir, paralel gidiliyor. Bu şekilde gidilip sonunun Türkiye ve bölge için bir felakete dönüşmemesi için başta AYM’ye, diğer partilere ve insiyatif sahiplerine büyük iş düşüyor. Bize düşen ise hatırlatmak.
Ama şunu da biliyorum ki, şu son seçimle de insanların “demokratik ve hukuki yollarla gidişe dur deme ümidi”nin neredeyse yok oldu. Geriye sadece, her faşizm ve diktatöryal dönemlerin doğal bitiş sürecini hep birlikte izlemek mi kalıyor? Her insaf ve insiyatif sahibine, gücü nisbetinde ses ve tepki vermesi gerekiyor kanımca.. Sonucu değiştirir, değiştirmez belli olmaz ama şu kesin ki ileride bu kadar kötülükler yaşanırken, “ben en azından şunu yaptım!” diyebileceğiniz bir sözünüz olur!
Yoksa ebediyen susun.
[Ramazan F. Güzel] (Eski avukat, İhraç Ağır Ceza hakimi) 27.6.2018 [TR724]
Herkesin fiyatını bilen adam! [Naci Karadağ]
Bugün kimsenin çözemediği bir sırrı çözdüğümü açıklamak için huzurunuzdayım. Ama öyle hemen esas mevzuya gelmek işin asidini kaçırır. Önce biraz gözleme dayalı analizler yapalım ki tadı çıksın… Tayyip Erdoğan’ın yüksek oy aldığı bazı illerimiz ve oy oranları şöyle:
Çorum – %64,56
Yozgat – %75,49
Kırşehir – %55,56
Niğde – %61,60
Erzincan – %60,66
Afyon– %68,03
Burdur – %54,00
Kastamonu – %68,95
Erdoğan’ın bu illerde bu derece yüksek oranda oy almasına başta CHP milletvekili Mahmut Tanal olmak üzere pek çok kişi hayret ediyor, inanmakta zorlanıyor.
Bu illerin özelliği şu: Hepsinde il ekonomisinin yarıdan fazlası şehirdeki şeker fabrikaları üzerinden dönüyordu ve Erdoğan tamamını yandaşlarına ölü eşek fiyatına sattı. Pek çoğunda halk satılmasın diye direniş gösterdi ama seçimlerde yine Erdoğan ve partisine oy verdiler. Yine şaşıranlara göre; millet memnun hatta birkaç fil daha istiyor! Bu şehirlerde yandaşlara satılacak illa ki bir şeyler daha vardır.
Torku modelini ite kaka her yana uygulamaya çabaladıkları sır değil. Gelirinden havuza para akan işletme arzuları; önce mevcut fabrikaları zarar ettir, sonra üç on paraya yandaşa sun. Gelirden ‘dava’ için pay kap. Beytülmal’a destek lazım, ümmet bekliyor ya!
Sadece arazi değeri bile ihale bedelinden kat be kat fazla olan bu kuruluşlarda klasik Erdoğan taktiği uygulanıyor. “Siz çalışan arkadaşlar aynen devam edecek” denilerek herkesteki “O bize bir şey olmayacaksa tamam” damarına hitap ediliyor.
Fındık perspektifinden baktığımızda da durum çok farklı değil. Erdoğan’ın iki önemli fındık üretici ilinden aldığı oy oranları şöyle:
Ordu – %65,13
Giresun -%64,42
Oysa seçimden önce ne kadar şikayetçi gibi görünüyordu değil mi halk?
Hatta bir fındık üreticisi vatandaş şu videosuyla sosyal medyayı sallamıştı filan… Malatya ve Adıyaman gibi illerde durum farklı zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Buyurun rakamlara bakalım:
Adıyaman % 67,41
Malatya % 69,19
Malatya’da borcunu ödeyemediği için banka önünde kendini yakmaya kalkışan şu vatandaşı hatırlıyorsunuzdur eminim. Ya Adıyaman’da ellerinde tütün torbaları ve pankartlarla valiliğe yürüyen 5 bin tütün üreticisini hatırladınız mı?
Tayyip Erdoğan bazılarının söylediği gibi siyasi deha filan değil.
Sadece malını tanıyan bir esnaf o…
Tanıyor çünkü kendinden biliyor. Kendini tanıyor.
Yağmur altında fındık toplarken küfür sallayanı, banka önünde üzerine mazot dökerken çığlık atanı ya da hükumet istifa sesleriyle valiliğe yürüyen Adıyamanlı 5 bin kişiyi çok iyi tanıyor.
Ziraat bankası müdürünü arayıp Malatyalı çiftçi Neron’a, kıyak çekince akan sular duruluyor. Yağmur altındaki fındık işçisinin ürününü ona özel fiyatla aldırınca da mesele tamam. Tütün işi en kolay, seçimden sonra bu iş tamam diyerek meseleyi toptan çözüveriyor.
OHAL, Bedelli Askerlik vs. filan gibi.
Dolayısıyla şeker fabrikalarının satıldığı illerde yüksek oy almasına kimse hayret etmesin.
Bakın önceki gün meteoroloji önemli bir uyarıda bulundu: Ceviz büyüklüğünde dolu yağacak! (Merak etmeyin taş da yağar bu millet anlamaz, esprisi yapmayacağım) Millet ne yapıyor biliyor musunuz? Bakın şu fotoğraflara:
Arabasını kadar sevmez mi insan ülkesini?
Ülke tek adamlık, faşizm, diktatörlük tehdidi altındayken hiçbir şey yapmayanlar dolu yağacağını duyunca ellerine geçirdikleri hali kilim ne varsa arabalarına koşuyorlar!
Çocuklarına tecavüz edilirken çıtları çıkmayanlar, bir kereden bir şey olmaz, diyenler, eğitim kurumları kapatılırken, 70 binden fazla öğrenci hapse atılırken tınmayanlar arabaları için seferberlik ilan ediyorlar.
Bir ülke ki, arabaların cam ve kaportaları çocuklarından, insanlarından daha önemlidir, o ülke batsın kardeşim! Siyaset alimi olmaya gerek yok. Bu ülkede milyonlarca insan Tayyip Erdoğan ve çetesinin ne zaman gideceği sorusuna şu cevabı veriyor:
Ateş insanlara değdiği zaman!
Yani ülke yanmadan uyanacağımız yok asla.
Tayyip Erdoğan’ın da elinde halı ve kilim var. Ama o makam arabalarının cam ya da kaportası için tutmuyor bunları. Milletin bu özelliğini çok iyi bildiği için çıkan ufak tefek yangınları söndürmek amaçlı kullanıyor. Birine ihale veriyor, birinin oğlunu aday gösteriyor, diğerinin benzinlik işini çözüyor, bir diğerine reklam oyunculuğu, dizi veriyor, ötekinin mahsulünü aldırıyor, berikinin tütünün almayacağını söyleyemediği için “seçimden sonra çözeriz söz” diyerek umutlarını satın alıyor, bunların hepsini yapabildiği için tekrar tekrar seçiliyor ve yenilmiyor. Yenilmeyecek de…
Bakıldığında “Ne istediler vermedik”in de altındaki şaşkınlığın sebebinin bu olduğu görülecek, çözüm masasının devrilmesinin sebebinin de. O kadar şey vermişken ne demek “seni başkan yaptırmayacağız!” Gir içeri de gör gününü! Fiyatınız yoksa sonunuz bellidir Saray cephesinde…
Aslında benzer karakterlerin tarihte üstlendikleri rollere bakıldığında da bunu görmek mümkün. Rahmetli Bülent Ecevit vaktiyle Saddam Hüseyin ile Milliyet gazetesi adına seri röportaj yapmıştı. “11 Eylül Gölgesinde Saddam” adıyla Doğan Kitap tarafından yayımlanan kitapta, bu görüşmenin ayrıntıları ve belgeleri var. Açıp okuduğunuzda Tayyip Erdoğan’ı okuyor hissine kapılmanız mümkün. Ya da tersi, bugünkü Erdoğan reflekslerine baktığınızda “Saddam’ın ruhu aramızda” hissine kapılmanız mümkün ama konuyu dağıtmamak adına burada kesip tekrar Erdoğan ve küçük yangınları söndürme tekniğine devam edelim. (Meraklısına not, Türkiye’nin geleceğini geçmişe bakarak okuyabilmek için John Nixon’un ‘Başkanı Sorgulamak’ isimli kitabını şiddetle tavsiye ediyorum.) (BKZ)
Herkesin bir fiyatı var elbette!
Erdoğan çok iyi biliyor ki, yangını büyütmeden söndürünce ortalık süt liman olacak. Evet, bunu çok iyi biliyor. Ha nihayetinde kendisi de bir insan, her tarafa yetişecek hali yok. Ve bazı durumlarda kilim yetersiz kalıyor örtmekte. Ve söndüremiyor küçükken yangınları. O sıkıntının da çözümü belli: Dış güçler! Tıpkı Saddam’ın Körfez Krizi’nde içine düştüğü durum gibi.
İnanmıyor musunuz?
Şu videoyu izleyin hele! Dolu olayı iktidarı sarsacak kadar güçlü olursa havuz bataklığında en az beş yorumcu meseleyi dış güçlerin dolu yağdıracak gücü var içerikli program yapacaktır.
Meramımı anlatabildim umarım.
Elbette bir yere kadar gidecek bu devran ama korkarım ki iş işten geçmiş olacak ve esas felaketin atlısı o zaman Üsküdar’ı geçmiş olacak!
[Naci Karadağ] 27.6.2018 [TR724]
Çorum – %64,56
Yozgat – %75,49
Kırşehir – %55,56
Niğde – %61,60
Erzincan – %60,66
Afyon– %68,03
Burdur – %54,00
Kastamonu – %68,95
Erdoğan’ın bu illerde bu derece yüksek oranda oy almasına başta CHP milletvekili Mahmut Tanal olmak üzere pek çok kişi hayret ediyor, inanmakta zorlanıyor.
Bu illerin özelliği şu: Hepsinde il ekonomisinin yarıdan fazlası şehirdeki şeker fabrikaları üzerinden dönüyordu ve Erdoğan tamamını yandaşlarına ölü eşek fiyatına sattı. Pek çoğunda halk satılmasın diye direniş gösterdi ama seçimlerde yine Erdoğan ve partisine oy verdiler. Yine şaşıranlara göre; millet memnun hatta birkaç fil daha istiyor! Bu şehirlerde yandaşlara satılacak illa ki bir şeyler daha vardır.
Torku modelini ite kaka her yana uygulamaya çabaladıkları sır değil. Gelirinden havuza para akan işletme arzuları; önce mevcut fabrikaları zarar ettir, sonra üç on paraya yandaşa sun. Gelirden ‘dava’ için pay kap. Beytülmal’a destek lazım, ümmet bekliyor ya!
Sadece arazi değeri bile ihale bedelinden kat be kat fazla olan bu kuruluşlarda klasik Erdoğan taktiği uygulanıyor. “Siz çalışan arkadaşlar aynen devam edecek” denilerek herkesteki “O bize bir şey olmayacaksa tamam” damarına hitap ediliyor.
Fındık perspektifinden baktığımızda da durum çok farklı değil. Erdoğan’ın iki önemli fındık üretici ilinden aldığı oy oranları şöyle:
Ordu – %65,13
Giresun -%64,42
Oysa seçimden önce ne kadar şikayetçi gibi görünüyordu değil mi halk?
Hatta bir fındık üreticisi vatandaş şu videosuyla sosyal medyayı sallamıştı filan… Malatya ve Adıyaman gibi illerde durum farklı zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Buyurun rakamlara bakalım:
Adıyaman % 67,41
Malatya % 69,19
Malatya’da borcunu ödeyemediği için banka önünde kendini yakmaya kalkışan şu vatandaşı hatırlıyorsunuzdur eminim. Ya Adıyaman’da ellerinde tütün torbaları ve pankartlarla valiliğe yürüyen 5 bin tütün üreticisini hatırladınız mı?
Tayyip Erdoğan bazılarının söylediği gibi siyasi deha filan değil.
Sadece malını tanıyan bir esnaf o…
Tanıyor çünkü kendinden biliyor. Kendini tanıyor.
Yağmur altında fındık toplarken küfür sallayanı, banka önünde üzerine mazot dökerken çığlık atanı ya da hükumet istifa sesleriyle valiliğe yürüyen Adıyamanlı 5 bin kişiyi çok iyi tanıyor.
Ziraat bankası müdürünü arayıp Malatyalı çiftçi Neron’a, kıyak çekince akan sular duruluyor. Yağmur altındaki fındık işçisinin ürününü ona özel fiyatla aldırınca da mesele tamam. Tütün işi en kolay, seçimden sonra bu iş tamam diyerek meseleyi toptan çözüveriyor.
OHAL, Bedelli Askerlik vs. filan gibi.
Dolayısıyla şeker fabrikalarının satıldığı illerde yüksek oy almasına kimse hayret etmesin.
Bakın önceki gün meteoroloji önemli bir uyarıda bulundu: Ceviz büyüklüğünde dolu yağacak! (Merak etmeyin taş da yağar bu millet anlamaz, esprisi yapmayacağım) Millet ne yapıyor biliyor musunuz? Bakın şu fotoğraflara:
Arabasını kadar sevmez mi insan ülkesini?
Ülke tek adamlık, faşizm, diktatörlük tehdidi altındayken hiçbir şey yapmayanlar dolu yağacağını duyunca ellerine geçirdikleri hali kilim ne varsa arabalarına koşuyorlar!
Çocuklarına tecavüz edilirken çıtları çıkmayanlar, bir kereden bir şey olmaz, diyenler, eğitim kurumları kapatılırken, 70 binden fazla öğrenci hapse atılırken tınmayanlar arabaları için seferberlik ilan ediyorlar.
Bir ülke ki, arabaların cam ve kaportaları çocuklarından, insanlarından daha önemlidir, o ülke batsın kardeşim! Siyaset alimi olmaya gerek yok. Bu ülkede milyonlarca insan Tayyip Erdoğan ve çetesinin ne zaman gideceği sorusuna şu cevabı veriyor:
Ateş insanlara değdiği zaman!
Yani ülke yanmadan uyanacağımız yok asla.
Tayyip Erdoğan’ın da elinde halı ve kilim var. Ama o makam arabalarının cam ya da kaportası için tutmuyor bunları. Milletin bu özelliğini çok iyi bildiği için çıkan ufak tefek yangınları söndürmek amaçlı kullanıyor. Birine ihale veriyor, birinin oğlunu aday gösteriyor, diğerinin benzinlik işini çözüyor, bir diğerine reklam oyunculuğu, dizi veriyor, ötekinin mahsulünü aldırıyor, berikinin tütünün almayacağını söyleyemediği için “seçimden sonra çözeriz söz” diyerek umutlarını satın alıyor, bunların hepsini yapabildiği için tekrar tekrar seçiliyor ve yenilmiyor. Yenilmeyecek de…
Bakıldığında “Ne istediler vermedik”in de altındaki şaşkınlığın sebebinin bu olduğu görülecek, çözüm masasının devrilmesinin sebebinin de. O kadar şey vermişken ne demek “seni başkan yaptırmayacağız!” Gir içeri de gör gününü! Fiyatınız yoksa sonunuz bellidir Saray cephesinde…
Aslında benzer karakterlerin tarihte üstlendikleri rollere bakıldığında da bunu görmek mümkün. Rahmetli Bülent Ecevit vaktiyle Saddam Hüseyin ile Milliyet gazetesi adına seri röportaj yapmıştı. “11 Eylül Gölgesinde Saddam” adıyla Doğan Kitap tarafından yayımlanan kitapta, bu görüşmenin ayrıntıları ve belgeleri var. Açıp okuduğunuzda Tayyip Erdoğan’ı okuyor hissine kapılmanız mümkün. Ya da tersi, bugünkü Erdoğan reflekslerine baktığınızda “Saddam’ın ruhu aramızda” hissine kapılmanız mümkün ama konuyu dağıtmamak adına burada kesip tekrar Erdoğan ve küçük yangınları söndürme tekniğine devam edelim. (Meraklısına not, Türkiye’nin geleceğini geçmişe bakarak okuyabilmek için John Nixon’un ‘Başkanı Sorgulamak’ isimli kitabını şiddetle tavsiye ediyorum.) (BKZ)
Herkesin bir fiyatı var elbette!
Erdoğan çok iyi biliyor ki, yangını büyütmeden söndürünce ortalık süt liman olacak. Evet, bunu çok iyi biliyor. Ha nihayetinde kendisi de bir insan, her tarafa yetişecek hali yok. Ve bazı durumlarda kilim yetersiz kalıyor örtmekte. Ve söndüremiyor küçükken yangınları. O sıkıntının da çözümü belli: Dış güçler! Tıpkı Saddam’ın Körfez Krizi’nde içine düştüğü durum gibi.
İnanmıyor musunuz?
Şu videoyu izleyin hele! Dolu olayı iktidarı sarsacak kadar güçlü olursa havuz bataklığında en az beş yorumcu meseleyi dış güçlerin dolu yağdıracak gücü var içerikli program yapacaktır.
Meramımı anlatabildim umarım.
Elbette bir yere kadar gidecek bu devran ama korkarım ki iş işten geçmiş olacak ve esas felaketin atlısı o zaman Üsküdar’ı geçmiş olacak!
[Naci Karadağ] 27.6.2018 [TR724]
Bir kamusal alan olarak kahvehaneler [Dr. Serdar Efeoğlu]
Pazar günü yapılan cumhurbaşkanı ve TBMM seçimlerinde partiler büyük bir vaat yarışına girdiler. Özellikle AKP önceki seçimlerde gördüğümüz “3. Köprü, Kanal İstanbul, Fatih Projesi” gibi vaatler yerine “kahvehane” vaadiyle seçimlerin farklı bir yönünü oluşturdu.
Mizahi yaklaşımlar dışında kamuoyu Erdoğan ve AKP’nin bu vaadiyle ne yapmak istediğiyle pek de ilgilenmedi.
AKP’nin resmi web sitesine girildiğinde 2018’e ait bir seçim beyannamesi bile görünmüyor. Ancak “yandaş ajans” haline gelen Anadolu Ajansı’ndan beyannamenin PDF haline ulaşılabiliyor.
Üç yüz altmış sayfalık bu beyannameye bakıldığında, kahvehanelerle ilgili bir projenin yer almaması ise akıllarda soru işaretleri oluşturuyor.
KAHVE CAİZ Mİ?
“Kırk yıl hatırı olan” kahvenin ilk olarak nerede bulunduğu ve tüketiminin nasıl başladığı bilinmiyor. Genel olarak anavatanının Etiyopya olduğu ve buradaki “Kaffa” şehrinden Yemen’e ulaştığı ve sonrasında İstanbul’dan bütün dünyaya yayıldığı kabul ediliyor.
Osmanlı kaynakları kahvenin ilk dönemlerde sufiler arasında yaygın olarak kullanıldığını ve özellikle Şazeli tarikatı mensuplarının buna öncülük ettiğine yer vermektedirler. Bu nedenle Osmanlı kahvehanelerinde mesleğin piri olarak “Şeyh Hasan Şazeli” kabul edilmiştir.
Kahvenin ilk dönemlerde bazı yerlerde “şarap” gibi içilmesi ve kahve tanelerinin kömür haline getirilmesinden dolayı sağlığa zararlı olduğu düşüncesi caiz olmadığı yönünde fetva verilmesine yol açmıştır. Hatta “bid’at” olduğu gerekçesiyle de haram olduğu şeklinde fetva verenler olmuştur.
Hicaz’da başlayan bu tartışmalar, kahvenin İstanbul’a gelmesiyle Dersaadet’e taşınmış ve Ebussuud Efendi başta olmak üzere Osmanlı uleması da benzer fetvalar vermiştir. İktidarın emrindeki bazı vaizler ise “kahvehane yerine meyhaneye gitmenin tercih edileceğini” bile söylemişlerdir. İlginç olan benzer tepkilerin kilise tarafından da verilmiş ve kahvenin yasaklanmış olmasıdır.
Kahvenin tam tarihi bilinmese de İstanbul’a XVI. Yüzyılda geldiği kesindir. Osmanlı tarihçisi Peçevi’ye göre ilk kahvehane de 1553-1554’de o zamanın önemli bir merkezi olan Tahtakale’de Halep’li Hakem ve Şam’lı Şems tarafından açılmış ve bu kişiler büyük bir servete kavuşmuşlardır.
Devlet de kahvenin ekonomik yönünü keşfetmiş, kahve ithalatçılarından alınan “resm-i bid’at” vergisi hazine için önemli bir gelir kalemi olmuştur.
İstanbul’da kahvehanelerin sayısı bundan sonra hızla arttı. Kahve de Osmanlı kültürünün vazgeçilmez bir parçası oldu. Misafirliklerde, kız isteme merasimlerinde hatta resmi ziyaretlerde “kahve ikramı” önemli bir geleneğe dönüştü. Topkapı Sarayı’nda “kahvecibaşılık” makamının oluşturulması, kahvenin sarayda da yaygın bir şekilde içildiğini gösteriyordu.
Kahvenin yayılmasıyla birlikte haram olup olmadığı tartışmaları da daha da arttı. Vaizler camilerde kahvenin haram olduğunu ve kahvehanelere meleklerin girmeyeceğini söylüyorlardı. Bazı vaizler de kahve içenin “nikâhının boş olacağını” iddia ediyorlardı.
Bu tartışmalar halkın kahve içmesine engel olamadığı gibi kahve alışkanlığı ulema arasında da yayıldı. Zamanla âlimler, kahve tohumlarının kömürleşmediği gerekçesiyle ve “şarap gibi” içilmemesi şartıyla kahvenin “caiz” olduğunu ilan ettiler.
IV. MURAT’IN YASAKLARI
Din adamlarının kahvehane düşmanlığının altında dini gerekçeler yanında buralarda o zamanki ifadeyle “devlet sohbeti” yapılması etkili oldu. O zamana kadar cami-kilise ve çarşı dışında bir araya gelemeyen Osmanlı tebaası, kahvehanelerle yeni bir mekâna kavuştu. Böylece kahvehanelerin “müdavimi ve tiryakisi” olan bir kitle ortaya çıktı.
Buralarda zengin, fakir, memur veya işsiz çeşitli insanlar bulunuyor ve “devlet korkusu” olmadan ekonomiden siyasete, saray dedikodularından yolsuzluklara kadar her şeyi konuşuyorlardı. Bu durum kahvehanelerin “fesat yuvası” olarak görülmesine ve devletin zaman zaman çok sert uygulamalara başvurmasına neden oldu.
Bu yasaklar, XVIII. yüzyıla kadar devam etti. Yasaklama gerekçeleri olarak; “yeniliklere karşı eleştirilerin merkezi olmak, siyasi ayaklanmalara zemin oluşturmak, yangınlara sebebiyet vermek, insan sağlığına zararlı olmak ve insanları tembelleştirmek” gösterilmekteydi.
II. Selim’le başlayan yasaklar, IV. Murat’la zirve yaptı. IV. Murat, Kadızadelilerin etkisiyle (http://www.tr724.com/17-yuzyilda-bir-taassup-ornegi-sarayin-fetvacisi-kadizadeliler/) Cibali’de çıkan bir yangını bahane ederek bütün kahvehanelerin yıkılmasını emretti.
Asıl gerekçe, bu mekânların iktidar karşıtı merkezlere dönüşmesiydi. Devlet ise tamamen yasaklamak yerine “ibret-i âlem için” zaman zaman yasaklar getirerek kamuoyu oluşturma mekânına dönüşen ve “kamusal alan” olan kahvehanelerin yayılmasına razı oldu.
Aslında devlet, kahvehanelerden çekinmekte haksız sayılmazdı. 1730’da Lale Devrini sona erdiren Patrona Halil isyanı bir kahvehanede başladığı gibi IV. Mustafa’nın tahttan indirildiği Kabakçı Mustafa isyanının liderlerinden Mustafa Ağa da kahvehane işletmekteydi.
KAHVEHANEDEN KIRAATHANEYE
Bir süre sonra önemli bir sermaye gerektirmeyen kahvehane işletmeciliği, yeniçeriler tarafından keşfedildi. Yeniçeriler, İstanbul’un en güzel yerlerinde kahvehaneler açarak konumlarının da etkisiyle bu mekânları daha farklı bir konuma taşıdılar.
Yeniçeri kahvehaneleri, özellikle Boğaz kıyısında ve güzel manzaralı yerlerde açıldığı gibi orijinal bir mimariye de kavuştu. Bu kahvehaneler 1826’da ocak kaldırılıncaya kadar aynı zamanda “Bektaşi tarikatının” mekânları oldu.
Osmanlı kahvehaneleri sadece kahve içilen yerler değildi. Buralarda satranç, tavla ve çeşitli kâğıt oyunları oynansa da bazı kahvehaneler “irfan meclisi” özelliği taşımaktaydı. Bu tür kahvehanelerde çeşitli sohbetler yapılıyor, Karagöz ve meddah gösterileri sergileniyor, halk hikâyeleri ve masallar anlatılıyor, âşıklar saz ve sözleriyle buralara renk katıyorlardı.
Kahvehaneler, Tanzimat döneminde farklı bir kimliğe kavuştu. Kahvehanelerde o dönemde Osmanlı merkezinde ve taşrasında yayınlanmaya başlayan gazeteler ve dergiler elden ele dolaştırılarak okunmaya başladı.
Birçok kahvehanede kitaplıklar kuruldu. Bu kahvehaneler zamanla “kıraathane” olarak adlandırıldılar. Buralarda gazete ve kitap satışı da yapılmakta ve birçok kıraathane artık şair ve yazarların müdavimi oldukları mekânlara dönüşmekteydi.
Dönemin ilginç bir yönü de kahvehanelerin bir istihbarat kaynağı olarak görülmesiydi. “Hafiye Teşkilatı”, bu dönemde kahvehaneleri mesken edindi. Hafiyeler, buralarda konuşulan her şeyi; yer, zaman ve kişileri belirterek “jurnallerle” resmi makamlara ilettiler. Bugün Osmanlı arşivlerinde o yılların kahvehanelerinden derlenmiş binlerce jurnal bulunmaktadır.
CUMHURİYETİN MÜDAHALESİ
Birçok yazar ve şair kahvehanelerin tiryakisi olsa da M. Akif, bu mekânları beğenmez ve sosyal yara olarak görür. Hatta kahvehaneleri, Osmanlı’nın yaşadığı felaketlerin sorumluları arasında gösterir. Buna karşılık aynı tenkidi Almanya’da gördüğü “aydınlık kafeler” için yapmaz.
İttihatçılar, İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra bu mekânların önemini fark ederek buralarda çeşitli konferanslar ve tartışmalar organize ettiler. Cumhuriyet rejimi de halkın dönüşümü için kahvehaneleri önemli bir faktör olarak gördü.
1925’de çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu sonrasında polislere kahvehanelerdeki siyasal sohbetleri önleme görevi verildi. Latin harflerinin kabulü sonrasında da kahvehanelerde Halk Mektepleri açılarak halka yeni harfler öğretildi.
Diğer taraftan kahvehanelere gramofonlar konularak halka İstiklal Marşı, Onuncu Yıl Marşı gibi marşlar ve çeşitli konuşmalar dinletildi. Cumhuriyet idaresi 1940’larda da “Türk sivil mimari akımı” doğrultusunda “Taşlık ve Şark Kahvesi” gibi örnek kahvehaneler bile inşa etti.
HEDEF PARAMİLİTER MEKÂNLAR MI?
Cumhuriyet devrinde kahvehaneler, kahveden çok çayın içildiği ve birçok yerde radyonun ve televizyonun ilk girdiği yerler oldu. Radyodan günlük gelişmeleri dinlemek isteyen halk, özellikle “ajans saatlerinde” kahvehanelere akın etti.
Demokrat Parti iktidarında kahvehaneler, siyasal kutuplaşma merkezlerine dönüşerek “Halkçı” ya da “Demokrat” olarak ikiye ayrıldılar. 1970’lerin sonunda ise anarşi hadiselerinin tırmanmasında “Alevi” ve “Ülkücü” kahvehanelerinin taranması etkili oldu.
Bugün Erdoğan’ın “kahvehane” vaadinin arka planını bilemiyoruz. Ancak “SADAT ve Osmanlı Ocakları” gibi yapılar düşünüldüğünde akıllara, yeni paramiliter yapıların buralarda örgütlenebileceği geliyor.
15 Temmuz gecesi Emniyet tarafından sivil halka dağıtılan silahlar ve zaman zaman sosyal medyada gördüğümüz AKP’lilerin silahlanma çağrıları, kahvehanelerin yeni dönemde farklı amaçlarla kullanılabileceğini düşündürüyor.
Kaynakça: H. E. Deniş, “Osmanlı ve Cumhuriyet Döneminde Kahvehaneler”, Akademik Bakış, S. 27, 2011; O. Tutal, “Kırk Yıllık İletişimin Mekânı Olarak Kahvehaneler”, AÜSBD, C. 12, S. 3; A. Yaşar, “Osmanlı Şehir Mekânları: Kahvehane Literatürü”, TALİD, S. 6, 2005; C. Kırlı, “Kahvehaneler ve Hafiyeler, Toplum ve Bilim, S. 83, 2000.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 27.6.2018 [TR724]
Mizahi yaklaşımlar dışında kamuoyu Erdoğan ve AKP’nin bu vaadiyle ne yapmak istediğiyle pek de ilgilenmedi.
AKP’nin resmi web sitesine girildiğinde 2018’e ait bir seçim beyannamesi bile görünmüyor. Ancak “yandaş ajans” haline gelen Anadolu Ajansı’ndan beyannamenin PDF haline ulaşılabiliyor.
Üç yüz altmış sayfalık bu beyannameye bakıldığında, kahvehanelerle ilgili bir projenin yer almaması ise akıllarda soru işaretleri oluşturuyor.
KAHVE CAİZ Mİ?
“Kırk yıl hatırı olan” kahvenin ilk olarak nerede bulunduğu ve tüketiminin nasıl başladığı bilinmiyor. Genel olarak anavatanının Etiyopya olduğu ve buradaki “Kaffa” şehrinden Yemen’e ulaştığı ve sonrasında İstanbul’dan bütün dünyaya yayıldığı kabul ediliyor.
Osmanlı kaynakları kahvenin ilk dönemlerde sufiler arasında yaygın olarak kullanıldığını ve özellikle Şazeli tarikatı mensuplarının buna öncülük ettiğine yer vermektedirler. Bu nedenle Osmanlı kahvehanelerinde mesleğin piri olarak “Şeyh Hasan Şazeli” kabul edilmiştir.
Kahvenin ilk dönemlerde bazı yerlerde “şarap” gibi içilmesi ve kahve tanelerinin kömür haline getirilmesinden dolayı sağlığa zararlı olduğu düşüncesi caiz olmadığı yönünde fetva verilmesine yol açmıştır. Hatta “bid’at” olduğu gerekçesiyle de haram olduğu şeklinde fetva verenler olmuştur.
Hicaz’da başlayan bu tartışmalar, kahvenin İstanbul’a gelmesiyle Dersaadet’e taşınmış ve Ebussuud Efendi başta olmak üzere Osmanlı uleması da benzer fetvalar vermiştir. İktidarın emrindeki bazı vaizler ise “kahvehane yerine meyhaneye gitmenin tercih edileceğini” bile söylemişlerdir. İlginç olan benzer tepkilerin kilise tarafından da verilmiş ve kahvenin yasaklanmış olmasıdır.
Kahvenin tam tarihi bilinmese de İstanbul’a XVI. Yüzyılda geldiği kesindir. Osmanlı tarihçisi Peçevi’ye göre ilk kahvehane de 1553-1554’de o zamanın önemli bir merkezi olan Tahtakale’de Halep’li Hakem ve Şam’lı Şems tarafından açılmış ve bu kişiler büyük bir servete kavuşmuşlardır.
Devlet de kahvenin ekonomik yönünü keşfetmiş, kahve ithalatçılarından alınan “resm-i bid’at” vergisi hazine için önemli bir gelir kalemi olmuştur.
İstanbul’da kahvehanelerin sayısı bundan sonra hızla arttı. Kahve de Osmanlı kültürünün vazgeçilmez bir parçası oldu. Misafirliklerde, kız isteme merasimlerinde hatta resmi ziyaretlerde “kahve ikramı” önemli bir geleneğe dönüştü. Topkapı Sarayı’nda “kahvecibaşılık” makamının oluşturulması, kahvenin sarayda da yaygın bir şekilde içildiğini gösteriyordu.
Kahvenin yayılmasıyla birlikte haram olup olmadığı tartışmaları da daha da arttı. Vaizler camilerde kahvenin haram olduğunu ve kahvehanelere meleklerin girmeyeceğini söylüyorlardı. Bazı vaizler de kahve içenin “nikâhının boş olacağını” iddia ediyorlardı.
Bu tartışmalar halkın kahve içmesine engel olamadığı gibi kahve alışkanlığı ulema arasında da yayıldı. Zamanla âlimler, kahve tohumlarının kömürleşmediği gerekçesiyle ve “şarap gibi” içilmemesi şartıyla kahvenin “caiz” olduğunu ilan ettiler.
IV. MURAT’IN YASAKLARI
Din adamlarının kahvehane düşmanlığının altında dini gerekçeler yanında buralarda o zamanki ifadeyle “devlet sohbeti” yapılması etkili oldu. O zamana kadar cami-kilise ve çarşı dışında bir araya gelemeyen Osmanlı tebaası, kahvehanelerle yeni bir mekâna kavuştu. Böylece kahvehanelerin “müdavimi ve tiryakisi” olan bir kitle ortaya çıktı.
Buralarda zengin, fakir, memur veya işsiz çeşitli insanlar bulunuyor ve “devlet korkusu” olmadan ekonomiden siyasete, saray dedikodularından yolsuzluklara kadar her şeyi konuşuyorlardı. Bu durum kahvehanelerin “fesat yuvası” olarak görülmesine ve devletin zaman zaman çok sert uygulamalara başvurmasına neden oldu.
Bu yasaklar, XVIII. yüzyıla kadar devam etti. Yasaklama gerekçeleri olarak; “yeniliklere karşı eleştirilerin merkezi olmak, siyasi ayaklanmalara zemin oluşturmak, yangınlara sebebiyet vermek, insan sağlığına zararlı olmak ve insanları tembelleştirmek” gösterilmekteydi.
II. Selim’le başlayan yasaklar, IV. Murat’la zirve yaptı. IV. Murat, Kadızadelilerin etkisiyle (http://www.tr724.com/17-yuzyilda-bir-taassup-ornegi-sarayin-fetvacisi-kadizadeliler/) Cibali’de çıkan bir yangını bahane ederek bütün kahvehanelerin yıkılmasını emretti.
Asıl gerekçe, bu mekânların iktidar karşıtı merkezlere dönüşmesiydi. Devlet ise tamamen yasaklamak yerine “ibret-i âlem için” zaman zaman yasaklar getirerek kamuoyu oluşturma mekânına dönüşen ve “kamusal alan” olan kahvehanelerin yayılmasına razı oldu.
Aslında devlet, kahvehanelerden çekinmekte haksız sayılmazdı. 1730’da Lale Devrini sona erdiren Patrona Halil isyanı bir kahvehanede başladığı gibi IV. Mustafa’nın tahttan indirildiği Kabakçı Mustafa isyanının liderlerinden Mustafa Ağa da kahvehane işletmekteydi.
KAHVEHANEDEN KIRAATHANEYE
Bir süre sonra önemli bir sermaye gerektirmeyen kahvehane işletmeciliği, yeniçeriler tarafından keşfedildi. Yeniçeriler, İstanbul’un en güzel yerlerinde kahvehaneler açarak konumlarının da etkisiyle bu mekânları daha farklı bir konuma taşıdılar.
Yeniçeri kahvehaneleri, özellikle Boğaz kıyısında ve güzel manzaralı yerlerde açıldığı gibi orijinal bir mimariye de kavuştu. Bu kahvehaneler 1826’da ocak kaldırılıncaya kadar aynı zamanda “Bektaşi tarikatının” mekânları oldu.
Osmanlı kahvehaneleri sadece kahve içilen yerler değildi. Buralarda satranç, tavla ve çeşitli kâğıt oyunları oynansa da bazı kahvehaneler “irfan meclisi” özelliği taşımaktaydı. Bu tür kahvehanelerde çeşitli sohbetler yapılıyor, Karagöz ve meddah gösterileri sergileniyor, halk hikâyeleri ve masallar anlatılıyor, âşıklar saz ve sözleriyle buralara renk katıyorlardı.
Kahvehaneler, Tanzimat döneminde farklı bir kimliğe kavuştu. Kahvehanelerde o dönemde Osmanlı merkezinde ve taşrasında yayınlanmaya başlayan gazeteler ve dergiler elden ele dolaştırılarak okunmaya başladı.
Birçok kahvehanede kitaplıklar kuruldu. Bu kahvehaneler zamanla “kıraathane” olarak adlandırıldılar. Buralarda gazete ve kitap satışı da yapılmakta ve birçok kıraathane artık şair ve yazarların müdavimi oldukları mekânlara dönüşmekteydi.
Dönemin ilginç bir yönü de kahvehanelerin bir istihbarat kaynağı olarak görülmesiydi. “Hafiye Teşkilatı”, bu dönemde kahvehaneleri mesken edindi. Hafiyeler, buralarda konuşulan her şeyi; yer, zaman ve kişileri belirterek “jurnallerle” resmi makamlara ilettiler. Bugün Osmanlı arşivlerinde o yılların kahvehanelerinden derlenmiş binlerce jurnal bulunmaktadır.
CUMHURİYETİN MÜDAHALESİ
Birçok yazar ve şair kahvehanelerin tiryakisi olsa da M. Akif, bu mekânları beğenmez ve sosyal yara olarak görür. Hatta kahvehaneleri, Osmanlı’nın yaşadığı felaketlerin sorumluları arasında gösterir. Buna karşılık aynı tenkidi Almanya’da gördüğü “aydınlık kafeler” için yapmaz.
İttihatçılar, İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra bu mekânların önemini fark ederek buralarda çeşitli konferanslar ve tartışmalar organize ettiler. Cumhuriyet rejimi de halkın dönüşümü için kahvehaneleri önemli bir faktör olarak gördü.
1925’de çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu sonrasında polislere kahvehanelerdeki siyasal sohbetleri önleme görevi verildi. Latin harflerinin kabulü sonrasında da kahvehanelerde Halk Mektepleri açılarak halka yeni harfler öğretildi.
Diğer taraftan kahvehanelere gramofonlar konularak halka İstiklal Marşı, Onuncu Yıl Marşı gibi marşlar ve çeşitli konuşmalar dinletildi. Cumhuriyet idaresi 1940’larda da “Türk sivil mimari akımı” doğrultusunda “Taşlık ve Şark Kahvesi” gibi örnek kahvehaneler bile inşa etti.
HEDEF PARAMİLİTER MEKÂNLAR MI?
Cumhuriyet devrinde kahvehaneler, kahveden çok çayın içildiği ve birçok yerde radyonun ve televizyonun ilk girdiği yerler oldu. Radyodan günlük gelişmeleri dinlemek isteyen halk, özellikle “ajans saatlerinde” kahvehanelere akın etti.
Demokrat Parti iktidarında kahvehaneler, siyasal kutuplaşma merkezlerine dönüşerek “Halkçı” ya da “Demokrat” olarak ikiye ayrıldılar. 1970’lerin sonunda ise anarşi hadiselerinin tırmanmasında “Alevi” ve “Ülkücü” kahvehanelerinin taranması etkili oldu.
Bugün Erdoğan’ın “kahvehane” vaadinin arka planını bilemiyoruz. Ancak “SADAT ve Osmanlı Ocakları” gibi yapılar düşünüldüğünde akıllara, yeni paramiliter yapıların buralarda örgütlenebileceği geliyor.
15 Temmuz gecesi Emniyet tarafından sivil halka dağıtılan silahlar ve zaman zaman sosyal medyada gördüğümüz AKP’lilerin silahlanma çağrıları, kahvehanelerin yeni dönemde farklı amaçlarla kullanılabileceğini düşündürüyor.
Kaynakça: H. E. Deniş, “Osmanlı ve Cumhuriyet Döneminde Kahvehaneler”, Akademik Bakış, S. 27, 2011; O. Tutal, “Kırk Yıllık İletişimin Mekânı Olarak Kahvehaneler”, AÜSBD, C. 12, S. 3; A. Yaşar, “Osmanlı Şehir Mekânları: Kahvehane Literatürü”, TALİD, S. 6, 2005; C. Kırlı, “Kahvehaneler ve Hafiyeler, Toplum ve Bilim, S. 83, 2000.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 27.6.2018 [TR724]
İran ve Fas’ın trajedisi [Hasan Cücük]
Dünya Kupası B Grubu’nun yorumunu yazarken, ‘Favoriler belli, lider kim olacak?’ başlığını atmıştım. Portekiz ve İspanya’nın yer aldığı grupta Fas ve İran’ın esamesi okunmazdı. Biri son Avrupa şampiyonu Portekiz, diğeri son 10 yılda dünya futbola damga vuran İspanya idi. Favori gösterilmeleri doğaldı ama Rusya’da farklı bir görüntüye şahit olduk.
Grubun açılış maçında İspanya – Portekiz mücadelesi tam seyirlikti. Bir tarafta Cristiano Ronaldo diğer tarafta İspanya 11’i. Karşılıklı atılan goller vardı. İspaya’ya tek başına kafa tutan Ronaldo attığı 3 golle yıldızlaştı. Maçın skoru 3-3 biterken, grupta her iki ülkenin neden favori olduğu gerçeğini görmüş olduk. Diğer açıllış maçında ise İran son dakikalarda bulduğu golle Fas’ı 1-0 yenerek kupaya 3 puanla başladı.
İkinci maçlarda Portekiz, Fas’ı diğer favori İspanya ise İran’ı ağırlada. Beklenti her iki takımında farklı kazanacağı yönündeydi. Birbirlerine karşı ilk maçta berabere kalan favorilerin liderlik için gol averajına ihtiyacı olduğu düşünülüyordu. Portekiz, maçın henüz 4. dakikasında süper starı Ronaldo’nun golüyle Fas karşısında öne geçerek maçı farklı bitireceğinin sinyalini verdi. Ancak ilerleyen dakikalarda Fas maçta dengeyi kurmakla kalmayıp, son Avrupa şampiyonuna zor anlar yaşatmaya başladı. 90 dakika sona ererken tabelada Portekiz’in 1-0 üstünlüğü vardı. Portekizliler galibiyet kadar olası bir yol kazası yaşamadıklarına seviniyorlardı.
İspanya, İran karşısında taraftarına korku filmi tadında bir maç seyrettiriyordu. Dakikalar ilerledikçe gol bulamayan İspanya devreye gol atmadan gidiyordu. İkinci yarının 54. dakikasında ‘devşirme golcüsü’ Diego Costa ile golü bulan İspanya maçın sonuna kadar skoru koruma mücadelesi verdi. İran’da tıpkı Fas gibi oldukça dişli çıkmıştı. Her iki favoride ecel terleri dökerek 3 puanı almışlardı ama ortaya koydukları futbol vasatın altında kalmıştı.
Grubun kaderi son maçta belli olacaktı. İspanya – Fas, Portekiz – İran karşılaşması aynı anda başladı. Takımların bir gözü kendi maçlarında kulakları rakiplerin maçındaydı. Fas dışında her 3 takımında grupta ilk iki sırada yer alması mümkündü. Fas iki kez İspanya karşısında öne geçiyordu. 2-1 öne geçtiğinde dakikaların 83’ü göstermesi maçı Fas kazanacak yorumlarını yaptırıyordu. Ancak İspanya maçı bırakmadı. Artık hakemin düdüğünü ağzına götürmeye hazırlandığı dakikalarda Aspas’ın harika topuk dokunuşuyla skoru 2-2’ye taşıdı.
Portekiz – İran mücadelesi tam bir trajediye sahne oldu. Ricardo Quaresma’nın kupa tarihine geçecek golüyle öne geçen Portekiz, ilk devrenin son dakikasında Video Yardımcı Hakem (VAR) yardımıyla penaltı kazandı. Soyunma odasına 2-0 gitme şansını Ronaldo geri tepti. Daha doğru ifadeyle İran kalecisi Beiranvand izin vermedi. Portekiz’in zorlandığı İran’ın bol pozisyon bulduğu maçın ikinci devresinde rakibine topsuz alanda dirsek atan Ronaldo birazda adının varlığından sarı kartla kurtuldu. İran maçta 90+3’te kazandığı penaltıyı Kerim Ansarifard ayağından gole çevirip, beraberliği sağladı.
İşte dram bu noktada başladı
Maçların 90. dakikasına girerken gruptan Portekiz lider, İspanya ikinci sırada çıtıu. 90+3’te ise roller değişti. Her iki maçında berabere gelmesiyle grupta liderin adı İspanya oldu. Dram burada bitmedi. Dakikalar 90+5’i gösterdiğinde İran adına yakalanan pozisyon gole çevrilemedi. İran golü bulsa gruptan lider çıkacak, Portekiz evine dönecekti. Ancak bu gerçekleşmedi. Diğer maçta ise Fas uzatma dakikasında yediği golle kupaya 3 puanla veda etme şansını kaybetti.
Grupları değerlendirirken yaptığımız ‘Favoriler belli, lider kim olacak?’ sorusu cevabını buldu. Favoriler İspanya ve Portekiz gruptan çıkıyor, liderin adı İspanya oldu ama Fas ve İran’ın dramatik vedası hafızalara kazındı.
[Hasan Cücük] 27.6.2018 [TR724]
Grubun açılış maçında İspanya – Portekiz mücadelesi tam seyirlikti. Bir tarafta Cristiano Ronaldo diğer tarafta İspanya 11’i. Karşılıklı atılan goller vardı. İspaya’ya tek başına kafa tutan Ronaldo attığı 3 golle yıldızlaştı. Maçın skoru 3-3 biterken, grupta her iki ülkenin neden favori olduğu gerçeğini görmüş olduk. Diğer açıllış maçında ise İran son dakikalarda bulduğu golle Fas’ı 1-0 yenerek kupaya 3 puanla başladı.
İkinci maçlarda Portekiz, Fas’ı diğer favori İspanya ise İran’ı ağırlada. Beklenti her iki takımında farklı kazanacağı yönündeydi. Birbirlerine karşı ilk maçta berabere kalan favorilerin liderlik için gol averajına ihtiyacı olduğu düşünülüyordu. Portekiz, maçın henüz 4. dakikasında süper starı Ronaldo’nun golüyle Fas karşısında öne geçerek maçı farklı bitireceğinin sinyalini verdi. Ancak ilerleyen dakikalarda Fas maçta dengeyi kurmakla kalmayıp, son Avrupa şampiyonuna zor anlar yaşatmaya başladı. 90 dakika sona ererken tabelada Portekiz’in 1-0 üstünlüğü vardı. Portekizliler galibiyet kadar olası bir yol kazası yaşamadıklarına seviniyorlardı.
İspanya, İran karşısında taraftarına korku filmi tadında bir maç seyrettiriyordu. Dakikalar ilerledikçe gol bulamayan İspanya devreye gol atmadan gidiyordu. İkinci yarının 54. dakikasında ‘devşirme golcüsü’ Diego Costa ile golü bulan İspanya maçın sonuna kadar skoru koruma mücadelesi verdi. İran’da tıpkı Fas gibi oldukça dişli çıkmıştı. Her iki favoride ecel terleri dökerek 3 puanı almışlardı ama ortaya koydukları futbol vasatın altında kalmıştı.
Grubun kaderi son maçta belli olacaktı. İspanya – Fas, Portekiz – İran karşılaşması aynı anda başladı. Takımların bir gözü kendi maçlarında kulakları rakiplerin maçındaydı. Fas dışında her 3 takımında grupta ilk iki sırada yer alması mümkündü. Fas iki kez İspanya karşısında öne geçiyordu. 2-1 öne geçtiğinde dakikaların 83’ü göstermesi maçı Fas kazanacak yorumlarını yaptırıyordu. Ancak İspanya maçı bırakmadı. Artık hakemin düdüğünü ağzına götürmeye hazırlandığı dakikalarda Aspas’ın harika topuk dokunuşuyla skoru 2-2’ye taşıdı.
Portekiz – İran mücadelesi tam bir trajediye sahne oldu. Ricardo Quaresma’nın kupa tarihine geçecek golüyle öne geçen Portekiz, ilk devrenin son dakikasında Video Yardımcı Hakem (VAR) yardımıyla penaltı kazandı. Soyunma odasına 2-0 gitme şansını Ronaldo geri tepti. Daha doğru ifadeyle İran kalecisi Beiranvand izin vermedi. Portekiz’in zorlandığı İran’ın bol pozisyon bulduğu maçın ikinci devresinde rakibine topsuz alanda dirsek atan Ronaldo birazda adının varlığından sarı kartla kurtuldu. İran maçta 90+3’te kazandığı penaltıyı Kerim Ansarifard ayağından gole çevirip, beraberliği sağladı.
İşte dram bu noktada başladı
Maçların 90. dakikasına girerken gruptan Portekiz lider, İspanya ikinci sırada çıtıu. 90+3’te ise roller değişti. Her iki maçında berabere gelmesiyle grupta liderin adı İspanya oldu. Dram burada bitmedi. Dakikalar 90+5’i gösterdiğinde İran adına yakalanan pozisyon gole çevrilemedi. İran golü bulsa gruptan lider çıkacak, Portekiz evine dönecekti. Ancak bu gerçekleşmedi. Diğer maçta ise Fas uzatma dakikasında yediği golle kupaya 3 puanla veda etme şansını kaybetti.
Grupları değerlendirirken yaptığımız ‘Favoriler belli, lider kim olacak?’ sorusu cevabını buldu. Favoriler İspanya ve Portekiz gruptan çıkıyor, liderin adı İspanya oldu ama Fas ve İran’ın dramatik vedası hafızalara kazındı.
[Hasan Cücük] 27.6.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)