Türkiye’deki ekonomik krizin, Türk vatandaşları kadar Avrupalı bankacıları da vurduğu ortaya çıktı. Türkiye’de 200 milyar doların üzerinde kredi alacağı bulunan Avrupalı bankaların hisse senetleri son haftalarda yüzde 20’lere varan kayıplar yaşadı.
AKP Genel Başkanı Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın liradaki kayıpları dış güçlerin oyunu olarak nitelendirmesine rağmen, ekonomideki kötü gidiş Türk halk kadar yabancı bankacıları da endişelendiriyor. Bankacılık bilgilerini derleyen Bank of International Settlements (BIS) verilerine göre sadece Avrupalı bankaların Türkiye’deki kredi alacaklarının miktarı 200 milyar doları aşıyor. Türkiye’de ortaklıkları bulunan Avrupalı bankaların hisselerinde Türk lirasının değer kaybına bağlı olarak yüzde 20’ye varan kayıplar yaşanıyor.
Türk lirasının geçtiğimiz günlerde yaşadığı serbest düşüş, Avrupalı bankacıların da korkulu rüyası oldu. Uzun süredir ekonominin kötü sinyaller verdiğini değerlendiren Avrupalı bankacılar, Türkiye’de 2000’lerin başında Wall Street’te yaşanan büyük çöküşün benzeri bir senaryodan endişe ediyor.
SINIRSIZ KREDİ AÇTILAR
Birkaç yıl öncesine kadar Türkiye, özellikle yabancı bankacılar için harika fırsatlar sunuyordu. Ekonomik büyüme ve politik istikrar, batılı gelişmiş ülkelerin standartlarını seviyesini yakalama yolunda hızla ilerliyordu. Yaşanan değişimi memnuniyetler karşılayan yabancı bankalar da Türkiye’den gelen kredi taleplerini memnuniyetin de ötesinde bir heyecanla kabul ediyordu.
ŞİMDİ ENDİŞELİ İZLİYORLAR
Ama bugünlerde büyük kısmı pişmanlık içinde. Veriler açık bir şekilde Türkiye’nin ekonomik bir krizle karşı karşıya olduğunu net bir şekilde ortaya koyuyor. En büyük endişe kaynakları da Türk lirasının aşırı değer kaybetmesi. Yıl başından beri liranın yabancı para birimleri karşısındaki kaybı yüzde 17’ler seviyesinde. Bu nedenle Ankara’ya ve iştahlı İstanbul şirketlerine cömertçe krediler açan bankalar ülkedeki gelişmeleri gece gündüz endişeli gözlerle izliyor.
AVRUPA’NIN 224 MİLYAR DOLAR ALACAĞI VAR
Dünyadaki bankacılık verileri derleyen Bank of International Settlements tarafından tutulan verilere göre Avrupalı finans kurumlarının Türkiye’deki kredi açıkları 224 milyar dolar seviyesinde.
İSPANYOLLAR’IN 83 MİLYARLIK SIKINTISI
Bu tutar içinde en büyük miktar İspanyol finans kurumlarına ait. İspanyol bankalarının Türkiye’de 83 milyar dolarlık alacağı var. Fransız bankaları 35 milyar dolar ile ikinci sırada bulunuyor. İtalyan bankalarının Türk müşterilerine açtığı kredinin miktarı ise 18.1 milyar dolar. Sıkça Türkiye’nin istikrarsızlaşmasını istediği iddia edilen Alman bankalarının Türkiye’den alacağı 13 milyar dolar var. İsviçre banklarının hesabında ise 5.8 milyar dolarlık bir rakam bulunuyor.
HİSSELERİ SERT DÜŞTÜ
Alman Welt gazetesi, Türkiye’ye büyük miktarda para yatıran İspanyol bankaları içinde BBVA’nın özellikle büyük endişe içinde olduğunun altını çizdi. Türkiye’nin üçüncü büyük bankası Garanti’nin yaklaşık yüzde 50’sinin sahibi olan BBVA geçen yılki karının yüzde 20’inin Türkiye’deki iştirakinden sağladı. İspanyollar, bu yıl bu karın ötesinde İstanbul cenahından zarar yazacakları endişesi taşıyor. Bankanın Türkiye operasyonlarında kayba uğrayacağından endişe eden yatırımcılar son dönemde banka hisse senetlerini satmaya başladılar. Yıl başından beri BBVA’nın hisse senedi değeri yüzde 14 düştü. Bu rakam hemen hemen Türk lirasının kaybı ile aynı seviyede. BBVA hisselerinde yüzde 14’lük düşüş yaşanırken, İspanyol borsasının sadece yüzde 2.7 değer kaybetmesi de dikkatlerden kaçmadı.
İTALYA’DA KAYIP YÜZDE 20
Benzer bir durum da Yapı Kredi Bankası’nın yaklaşık yüzde 41’inin sahibi İtalyan UniCredit’te yaşanıyor. Türk lirasının serbest düşüşe geçtiği dönemde UniCredit hisselerinde yüzde 20’ye varan kayıplar oldu. Halen hükümet krizi nedeniyle büyük sorunlar yaşayan İtalyan ekonomisini izleyen gözlemciler, Roma’daki gelişmelerden daha çok Ankara ve İstanbul’u takip ediyor. Burada yaşanacak bir bankacılık krizinin zaten yeni toparlanmakta olan ülke ekonomisini bir darboğaza çekmesinden endişe ediyorlar.
TÜRKİYE KRİZİ AVRUPA’YA SIÇRAR MI?
Gelişmeleri değerlendiren dünyanın önde gelen bağımsız analiz kurumlarından GaveKal stratejisti Charles Gave, ‘’Türkiye’de yaşanacak ciddi bir bankacılık krizinin Avrupa’da da bir kargaşaya neden olacağını tahmin etmek güç değil’’ değerlendirmesinde bulunuyor.
Gelişmeleri Avrupa bankaları dışında takip eden başka ülkeler de var. Japon bankaların Türkiye’deki kredi miktarı 11 milyar doları aşıyor. Kore bankaları da 1.5 milyar dolar alacaklarını bekliyor.
YILLARCA ÇOK PARA KAZANDILAR
Türk bankaları uzun zamandan beri büyük kar marjları ile çalıştı. Bu nedenle birçok yabancı banka Türkiye’de ya satın alma yoluyla ya da ortaklığa giderek sektöre adım attı. Ancak uzun süredir devam eden büyümenin sadece inşaat ağırlıklı olması, sürdürülebilirliği olmayan bir yapının doğmasına yol açtı. Bunun yanında Erdoğan’ın ekonomi yönetiminin bağımsızlığına yönelik müdahaleleri ve hükümet harcamalarının gelirlerin çok üzerinde artması, ekonomide alarm zillerinin çalmasına yol açtı. Şirketler zora girerken birçoğu borçları için kredi yapılandırması talebinde bulundu. Bu yaşanan döngü bankaların karlarına olumsuz yansıdı.
DIŞ BORÇ DENİZİ TÜKENDİ
Geçen yılki yüzde 7.4’lük ve ondan önceki yıllarda yaşanan rekor büyümenin yan etkileri şimdi daha net ortaya çıkmaya başladı. Dış kredi ile yaşanan büyüme, artık pompalanan para ile kurtarılamaz bir hal aldı. Dolar kurundaki bir kuruşluk artış, dış borçta milyarlara varan yükselişe neden oldu. Türkiye’de yaşananları yakından izleyen Avrupalı finans çevrelerinin şimdi en büyük korkusu, 1990’larda Meksika’da yaşanan kriz nedeniyle Wall Street’in büyük zararlar yaşaması. Benzer bir durumdan endişe eden Avrupalı bankalar, aslında Türkiye’nin krizden çıkmasını isteyenlerin başında geliyor. Eğer İspanyol ve İtalyan bankaları zora girerse, bu durumun domino etkisiyle diğer ülkelere sıçramasından endişe ediyor.
REZERVLERİ BORCUNU ÖDEMİYOR
Yatırım stratejisti Gave, Türkiye’nin 135 milyar dolarlık nakit rezervinin kısa vadeli borçlarını bile karşılamaya yetmeyeceğinin altını çiziyor. Gave, aslında bu paranın tümünün de kullanılabilir olmadığına dikkat çekiyor. Çünkü bu miktarın önemli bir kısmının özel bankaların Merkez Bankası’nda tutmak zorunda oldukları karşılıklardan oluşuyor. Buna karşılık ülkenin gelecek bir yıl içinde ödemesi gereken borç miktarı ise 180 milyar dolar. Yaşanan süreçte Türkiye’nin yeni borç bulması, daha doğrusu uygun şartlarda yeni borçla eskisini kapatması da çok mümkün görünmüyor. Bu rakamlara 50 milyar doları aşan ticaret açığı da eklenince ülkenin acil para ihtiyacı daha da artıyor.
TÜRKİYE VİRÜSU BULAŞIR MI KORKUSU
Bu bilanço nedeniyle Türkiye’de yaşanan gelişmeler Avrupalı bankacıların gündeminde ilk sıralarda yer alıyor. Zira Türk lirasının değer kaybı devam ederse, sadece Türkiye’de değil Avrupa’da da bir bankacılık krizinin doğması ihtimali çok yüksek.
[Emir Korkmaz] 29.5.2018 [TR724]
Gökhan Öğretmenin üzücü hikayesi animasyon oldu
15 Temmuz 2016'daki darbe girişiminden on gün sonra gözaltına alınıp, 13 gün gördüğü işkencenin ardından karakolda hayatını kaybeden Tarih Öğretmeni Gökhan Açıkkollu'nun hikayesi animasyon oldu
Youtube'da bulunan 'Huddled Masses Media' kanalı tarafından animasyona dökülen Açıkkollu'nun üzücü hikayesi İngilizce olarak anlatılıyor.
Gözaltına alınışı, hayatını kaybettiği nezarethane günleri, cenazesinin ailesine verilmeyişi ve ölümünün ardından bir yıl sonra suçsuz bulunarak öğretmenlik görevine iade edilmesinin anlatıldığı Youtube videosu altyazılı olarak da izlenebiliyor.
[Samanyolu Haber] 29.5.2018
Youtube'da bulunan 'Huddled Masses Media' kanalı tarafından animasyona dökülen Açıkkollu'nun üzücü hikayesi İngilizce olarak anlatılıyor.
Gözaltına alınışı, hayatını kaybettiği nezarethane günleri, cenazesinin ailesine verilmeyişi ve ölümünün ardından bir yıl sonra suçsuz bulunarak öğretmenlik görevine iade edilmesinin anlatıldığı Youtube videosu altyazılı olarak da izlenebiliyor.
[Samanyolu Haber] 29.5.2018
Yabancı sermaye nasıl ‘dış güç’ oldu [Harun Odabaşı]
AKP hükümeti bugünlerde ekonominin başına gelen her kötü gelişmeyi dış güçler kavramı ile açıklamakta ısrarlı. Bu iddiaya göre özellikle Erdoğan’ın İngiltere gezisinden sonra dış güçler harekete geçti ve dövizin fiyatını tırmandırdı. Gerçi dövizdeki oynaklığın tarihçesi biraz daha eskiye dayanıyor ama aynı mantıktan hareket edecek olursak Merkez Bankası, Erdoğan’ın şiddetle karşı çıktığı faiz oranını üç puan artırarak yüzde 16.5’e çekti ardından da ek güncelleme kararı aldı. Şimdilik döviz sakinleşti ve düşüşe geçmiş görünüyor. İster istemez akla şu soru geliyor: Merkez Bankası dış güçlere boyun mu eğdi?
Nedir bu dış güçler diye baktığımızda ise çok tanıdık bir silüet beliriyor karşımıza, yabancı sermaye veya bildik bir isimle sıcak para. Hani şu gelmesi için, şu günlerde yoğun bir diplomasi trafiği yapılan, fon yöneticileri ile konuşulan, bakan ve bürokratların İngilterelere gittiği sıcak para. Sıcak paranın kaderi de bu işte. Vergi bile vermez, sorgusuz sualsiz gelir, davet edilirken önüne kırmızı halılar serilir, ama gitmek isteyince dış güç oluverir. Birde iç güçler var…
Çok temel bir serbest piyasa kuralını hatırlatalım, fiyatı piyasa belirler. Dövizin fiyatı, dış etkenleri de bir bileşen olarak sepete koyarak yorumlayacak olursak arz talep dengesiyle oluşuyor. Yani döviz arzı yüksek talep düşükse dövizin fiyatı düşer, yok talep fazla arz yüksekse dövizin fiyatı yükselir. Düzenek bu kadar basit işliyor. Merkez bankası faizleri yükseltmeden önce piyasa düşük fiyattan döviz sürüyor ancak talep o kadar fazla ki müdahale yetersiz kalıyordu. Talep eden sadece borçlu şirketler de değil iç güçler!
Yanlış anlaşılmasın bu iç güçler dediklerimiz kimliği belirsiz karanlık odaklar değil. Bildiğiniz elinde biraz tasarrufu olan sıradan vatandaşları kastediyorum. Küçük tasarruf ehlinin ilk hedefi paradan para kazanmak değil, parasının değerini korumaktır. Şu dönemde dövizdeki tırmanışı gören vatandaş parasının erimesini istemiyorsa yapacağı en normal hareketlerden biri elindeki TL’sini dövize çevirmektir. Ancak dövize talep çok artarsa buna bırakın Türkiye’yi hiçbir ülke dayanamaz. Haklı olarak ekonomi yönetimi piyasadaki panik havasını ortadan kaldırmak istiyor.
Erdoğan’ın vatandaşa elindeki dövizi bozdurmasını istemesi bu sebepten. Zira vatandaşın dövize talebi önlenemezse kurun fiyatını sıcak paradan daha fazla tetikleyebilir.
TCMB tarafından, Nisan 2018 dönemine ilişkin ‘Uluslararası Rezervler ve Döviz Likiditesi’ verilerini daha yeni yayımladı. Buna göre, TCMB’nin resmi rezerv varlıkları, nisanda bir önceki aya göre yüzde 1.5 artışla 112 milyar dolara yükselmiş.
Yine TCMB verilerine göre bankalardaki TL cinsi mevduat 949 milyar 692 milyon 114 bin lira, yabancı para (YP) cinsinden mevduat ise 722 milyar 660 milyon 400 bin lira. Bu rakamlar da Şubat 2018 verileri. Muhtemelen Mayıs ayındaki döviz çalkantısı sırasında bankadaki döviz-TL dengesinde döviz lehine bir değişim yaşandı. Anlaşılan hükümet sadece dış güçlere değil iş güçlere de güven veremiyor.
Merkez Bankası’nın geç likidite penceresi borç verme faizini 300 baz puan artırarak yüzde 13,5’ten yüzde 16,5’e çıkarması ile ortalık bir süre sakinleşmeye yüz tuttu. Riski seven yabancı fonlar bu faizi kaçırmak istemeyecektir. Bu bir süre böyle devam edebilir. Ancak ekonomi bu kadar ısınmışken, Türk şirketlerinin açık pozisyonları yüksekliğini korurken ve üstelik gelişmiş ekonomilerin para sıkılaştırma politikası ana trend iken yeni döviz dalgalanmaları şaşırtıcı olmaz. Zaten döviz kuru uzun süreden beri iki ileri bir geri modeline göre hareket ediyor.
[Harun Odabaşı] 29.5.2018 [Kronos Haber]
Nedir bu dış güçler diye baktığımızda ise çok tanıdık bir silüet beliriyor karşımıza, yabancı sermaye veya bildik bir isimle sıcak para. Hani şu gelmesi için, şu günlerde yoğun bir diplomasi trafiği yapılan, fon yöneticileri ile konuşulan, bakan ve bürokratların İngilterelere gittiği sıcak para. Sıcak paranın kaderi de bu işte. Vergi bile vermez, sorgusuz sualsiz gelir, davet edilirken önüne kırmızı halılar serilir, ama gitmek isteyince dış güç oluverir. Birde iç güçler var…
Çok temel bir serbest piyasa kuralını hatırlatalım, fiyatı piyasa belirler. Dövizin fiyatı, dış etkenleri de bir bileşen olarak sepete koyarak yorumlayacak olursak arz talep dengesiyle oluşuyor. Yani döviz arzı yüksek talep düşükse dövizin fiyatı düşer, yok talep fazla arz yüksekse dövizin fiyatı yükselir. Düzenek bu kadar basit işliyor. Merkez bankası faizleri yükseltmeden önce piyasa düşük fiyattan döviz sürüyor ancak talep o kadar fazla ki müdahale yetersiz kalıyordu. Talep eden sadece borçlu şirketler de değil iç güçler!
Yanlış anlaşılmasın bu iç güçler dediklerimiz kimliği belirsiz karanlık odaklar değil. Bildiğiniz elinde biraz tasarrufu olan sıradan vatandaşları kastediyorum. Küçük tasarruf ehlinin ilk hedefi paradan para kazanmak değil, parasının değerini korumaktır. Şu dönemde dövizdeki tırmanışı gören vatandaş parasının erimesini istemiyorsa yapacağı en normal hareketlerden biri elindeki TL’sini dövize çevirmektir. Ancak dövize talep çok artarsa buna bırakın Türkiye’yi hiçbir ülke dayanamaz. Haklı olarak ekonomi yönetimi piyasadaki panik havasını ortadan kaldırmak istiyor.
Erdoğan’ın vatandaşa elindeki dövizi bozdurmasını istemesi bu sebepten. Zira vatandaşın dövize talebi önlenemezse kurun fiyatını sıcak paradan daha fazla tetikleyebilir.
TCMB tarafından, Nisan 2018 dönemine ilişkin ‘Uluslararası Rezervler ve Döviz Likiditesi’ verilerini daha yeni yayımladı. Buna göre, TCMB’nin resmi rezerv varlıkları, nisanda bir önceki aya göre yüzde 1.5 artışla 112 milyar dolara yükselmiş.
Yine TCMB verilerine göre bankalardaki TL cinsi mevduat 949 milyar 692 milyon 114 bin lira, yabancı para (YP) cinsinden mevduat ise 722 milyar 660 milyon 400 bin lira. Bu rakamlar da Şubat 2018 verileri. Muhtemelen Mayıs ayındaki döviz çalkantısı sırasında bankadaki döviz-TL dengesinde döviz lehine bir değişim yaşandı. Anlaşılan hükümet sadece dış güçlere değil iş güçlere de güven veremiyor.
Merkez Bankası’nın geç likidite penceresi borç verme faizini 300 baz puan artırarak yüzde 13,5’ten yüzde 16,5’e çıkarması ile ortalık bir süre sakinleşmeye yüz tuttu. Riski seven yabancı fonlar bu faizi kaçırmak istemeyecektir. Bu bir süre böyle devam edebilir. Ancak ekonomi bu kadar ısınmışken, Türk şirketlerinin açık pozisyonları yüksekliğini korurken ve üstelik gelişmiş ekonomilerin para sıkılaştırma politikası ana trend iken yeni döviz dalgalanmaları şaşırtıcı olmaz. Zaten döviz kuru uzun süreden beri iki ileri bir geri modeline göre hareket ediyor.
[Harun Odabaşı] 29.5.2018 [Kronos Haber]
Tutuklu Gazeteci Emre Soncan'dan mektup var.....
Silivri Cezaevi’nde 669 gündür (29 mayıs itibariyle) tutuklu bulunan gazeteci Emre Soncan (36), İsveç merkezli insan hakları kuruluşu Stockholm Center for Freedom’la (SCF) yazılı bir röportaj yaptı.
‘Terör örgütü üyeliği’ suçlaması ile 7 yıl 6 ay hapse mahkum edilen Soncan, “Gazeteci eleştireldir, şüphecidir, asidir, ütopisttir. Velhasıl gazeteci pek çok şeydir. Ama tek bir şey değildir; gazeteci terörist değildir.” dedi. İçindeki özgürlük tutkusunu anlatan eski Zaman Gazetesi muhabiri, tekrar mesleğine dönüp yine yalnızca halk için gazetecilik yapacağı günü sabırsızlıkla beklediğini ifade etti. Avrupalı politikacılara ise kırgın. Kendi ülkelerinin çıkarları gereği Türkiye’deki basın ve düşünce özgürlüğü sorununa sırt döndüklerini savunduğu Avrupalı politikacılar için, “Avrupa’yı Avrupa yapan değerlere sadakatsizlik ediyorlar” eleştirisini yöneltti.
Emre Soncan’ın sorulara verdiği cevaplar şöyle:
Öncelikle nasıl tutuklandığınızdan ve şu anki durumundan söz eder misiniz?
CNN Türk televizyonu ve Star gazetesinde yaptığım kısa süreli stajların ardından 2004 yılında Zaman Gazetesi’nde çalışmaya başladım. Mesleğimi, ‘Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Muhabiri’ ünvanıyla sürdürürken Zaman Gazetesi’ne siyasi iktidarca el konulması sonrası, yeni gelen yönetim tarafından işten çıkarıldım. 15 Temmuz 2016’da gerçekleşen menfur darbe girişimiyle birlikte muhalif medyaya dönük başlatılan operasyonlarda, 29 Temmuz 2016’da tutuklandım. Yazdığım kitaplar, yaptığım haberler, televizyon konuşmalarım ve iktidara ilişkin eleştirilerim nedeniyle, ‘örgüt üyeliği’ suçlamasından 7 yıl 6 ay hapis cezası aldım. Yaklaşık 2 yıldır da tutukluyum.
Hapishane hayatınız nasıl geçiyor?
Gece olunca, hapishanede hiç gündüz oldu mu bilmiyorum. İdarenin verdiği çarşaf ve yastık kılıfını kullanmadığım için kantinden aldığım nevresim takımının içine sokuluyor, iki elimin parmak uçlarıyla battaniyeyi çeneme kadar çekiyor, büzüşüp katlanmış yerlerini yattığım yerde minik ayak darbeleriyle düzeltiyor, bir süre sağa sonra bir süre sola dönüyor, özgür olma hayalleri kuruyor, ardından tam anını kestiremediğim bir anda uykuya dalıyorum… Ben uyuyunca hapishane de uyuyor haliyle. Yatağımın yanı başındaki kalorifer, kaloriferin üzerindeki kitap ve dergiler de kapatıyor gözlerini. Alt kata inen merdivenin basamakları bile uyuyor. Ama bir içimdeki özgürlük tutkusu uyumuyor. Bu içimdeki özgürlük tutkusu uyumayınca da tüm uykularım uykuyla uyanıklık arasında bir kabusa dönüşüyor.
Az kalsın unutuyordum söylemeyi, bir de çatının saçakları uyumuyor galiba. Çünkü saçaklardan akan suların, avlunun beton zeminine çarptıklarında çıkardıkları tıpırtıları duyabiliyorum.
Gündüzleri ise gözlerimden güneşin turuncu ışıkları fışkırıyor. Aydınlıkla karanlık arasında denge kurmaya çalışıyorum. Aynı, henüz işinde ustalaşamamış bir ip cambazının muvazenesini korumak için sarfettiği çaba gibi…
Okuyorum, yazıyorum, düşünüyorum… Aslında okuyarak, yazarak, düşünerek hayata tutunuyorum. Hasan Ali Toptaş, Gölgesizler’de, “Yaşam tekrarlardan oluşur” diyor. Yaşam gerçekten öyle miydi hatırlamıyorum ama hapishanede tüm günler birbirinin tekrarından ibaretler. OHAL uygulamaları nedeniyle arkadaşlarımızla görüşmemiz yasak. Telefon hakkımız sadece iki haftada bir. Açık görüş ise ancak iki ayda bir. Yani sevdiklerinize sarılabilmeniz için altmış koca gün beklemeniz gerekiyor. Uzun süre mektup ve kitap da yasaktı. Neyse ki bu çağdışı uygulamadan vazgeçildi.
Dokuz adımlık küçük bir avlumuz var, üzeri tel kafeslerle kapalı. Sanırım bulutları kucaklamamızdan korkuyorlar. Ya da belki bir seher vakti güneş toplarız diye çekiniyorlar.
Kimseye söylemeyin ama benim düşsel kanatlarım var. Kaçıyorum zaman zaman hapishaneden. Jandarmalar ve gardiyanlar görmüyor. Bir de kelimelerim var benim, onlarla sonsuzluğa giden köprüler kuruyorum, kadifeden harflerin üzerinde usulen yürüyorum, hakimler ya da polisler gelemiyor arkamdan. Çünkü onların kelimeleri yok…
Bazen küçük mucizelere de tanıklık ediyorum burada. Mesela bir gün, kısacık ömrünü yaşamak için niye hapishaneyi ve hapishanenin içerisinde neden benim koğuşumu seçtiğini anlayamadığım, toprak kahverengisi bedeninin üzerine bulanık sarı parçalar iliştirilmiş küçücük bir kelebek kondu camın kenarına. Çok mutlu hissettim kendimi.
Bu satırları yazdığım şu anı da anlatayım size isterseniz. Avlunun yarısına güneş vuruyor ve güneşin altında çamaşırlar kuruyor. Diğer yarısında, üzerinde hafif bir rüzgarın sürtündüğü sakin mi sakin bir gölgelik hüküm sürüyor. İşte ben de o gölgeye bıraktığım plastik sandalyede sol bacağımı katlayıp sağ bacağımın üzerine atmış, yanağımı sol elimin avucuna yaslamış, sağ elimde tuttuğum kupanın içindeki çayın kırmızısına, o kırmızının üstündeki bordo tişörtle uyumuna ve öbür yandan da her halimin hapishane ile uyumsuzluğuna bakarken bu satırları kaleme alıyorum.
Türkiye’deki tutuklu gazetecilerin durumu ve bu konuda özellikle Batı’dan yükselen eleştirel seslerle ilgili düşünceleriniz nelerdir?
Şu anda memleketimde yüzlerce gazeteci salt düşünceleri nedeniyle demir parmaklıkların arkasındalar. Selahattin Eyüboğlu’nun da vurguladığı gibi, ‘En büyük düşünce suçu, düşüncenin suç olduğunu iddia etmektir.’ Gazetecilik mesleğinin özü, şüphecilik ve eleştirel bakış açısıdır. Şüphe etmek ve eleştirmek de düşünmekle başlar. Bir gazetecinin işleyebileceği en büyük suç, siyasi iktidara angaje olmak, kendisini hükümetin ve devletin yanında konumlandırıp sorumlu olduğu topluma sırtını dönmesidir. Ben de dahil olmak üzere çoğumuz bu suça zamanında kıyısından köşesinden bulaştık. Şimdi hapishanede bu suçtan arınıyorum. Ve bir an önce özgürlüğüme kavuşup yalnızca halk için gazetecilik yapacağımız günlerin özlemiyle tutuşuyorum.
Yeniden sorunuza dönecek olursak, evet, benim ve hapishanedeki diğer gazeteci arkadaşlarımın ortak noktası mevcut iktidarı eleştirmek ve ülkeyi yöneten siyasi anlayışın bizzat kendisinin ülke için ‘sorun’ haline geldiğini düşünmek. Ve malesef her geçen gün, her yeni anti-demokratik hamle, medya ve muhalefet üzerindeki baskının sürekli artması, bizleri haklı çıkarıyor.
Özellikle Avrupa Birliği ülkelerindeki meslektaşlarıma ve sivil toplum kuruluşlarındaki dostlara müteşekkirim. Her platformda sesimizi duyurmaya çalışıyorlar. Fakat Avrupalı politikacılar için aynı iyimser cümleleri kuramayacağım. Türk hükümetiyle aralarındaki ilişkiler ve bu ilişkiler üzerinden kurguladıkları ‘ulusal çıkarları’ nedeniyle ülkemdeki ifade ve düşünce özgürlüğü sorununa sırtlarını dönüyorlar. Aslında Avrupa’yı Avrupa yapan değerlere sadakatsizlik ediyorlar. Türkiye’deki medya örgütlerine ise hiç değinmek istemiyorum. Cemil Meriç’in ifadesiyle üzerlerinde birer deli gömleği olarak taşıdıkları ideolojik taassuplarından soyunmadıkça, sadece kendi düşünce dünyalarına yakın meslektaşlarıma destek verdikçe, basın özgürlüğüne gerçek anlamda hizmet etmeleri ve iktidar üzerinde tesir yaratabilmeleri kısa vadede mümkün değil.
Terörist suçlaması hakkında ne söylemek istersiniz?
Gazeteci, halktan saklananı halka anlatmaya çalıştığı ve yönetici tasarruflarından sürekli şüphe duyduğu için dünyanın hiç bir yerinde iktidarla barışık olamaz. İktidarı eleştirmek düşmanca bir tavır değil, bilakis mesleğimizin gereğidir. Gazeteci asidir… Dizlerinin üzerinde değil, ayaklarının üzerinde yazar. Hep daha güzel bir memleket, daha güzel bir dünya düşler. Bazen olmayacağını bilse de mükemmeli hayal eder. Bu yönüyle zaman zaman ütopisttir. Yani gazeteci eleştireldir, şüphecidir, asidir, ütopisttir. Velhasıl gazeteci pek çok şeydir. Ama tek bir şey değildir; gazeteci terörist değildir.
Hapishanedeki ilk gecemde yüzüme karşı ‘darbeci gazeteci hoşgeldin’ dediklerinde yaralandım… Jandarmalar arasında ellerim kelepçeli adliye koridorlarında yürürken ve yurttaşların gözleri gözlerime düşmanca dikilmişken yaralandım… Gözaltında üç kişilik hücrede onüç kişi kalırken ve yanı başımda bir katil zanlısı uyurken yaralandım… Ama yaşamak yaralanmaktı ve yaralanmak da güzeldi. Başkalarının yaralarını anlayabilmem için yara-bere içinde kalmam gerekiyormuş. Başkalarının yaralarını anladım.
Sözlerimi tamamlarken şunu söylemek isterim: Suçlama konusu olan haberlerim, kitaplarım, yorumlarım, en önemlisi düşüncelerim benim çocuklarımdı. Çocuklarımı istediler benden, onlara çocuklarımı vermedim. Çocuklarınızı kimseye vermeyin.
[Samanyolu Haber] 29.5.2018
‘Terör örgütü üyeliği’ suçlaması ile 7 yıl 6 ay hapse mahkum edilen Soncan, “Gazeteci eleştireldir, şüphecidir, asidir, ütopisttir. Velhasıl gazeteci pek çok şeydir. Ama tek bir şey değildir; gazeteci terörist değildir.” dedi. İçindeki özgürlük tutkusunu anlatan eski Zaman Gazetesi muhabiri, tekrar mesleğine dönüp yine yalnızca halk için gazetecilik yapacağı günü sabırsızlıkla beklediğini ifade etti. Avrupalı politikacılara ise kırgın. Kendi ülkelerinin çıkarları gereği Türkiye’deki basın ve düşünce özgürlüğü sorununa sırt döndüklerini savunduğu Avrupalı politikacılar için, “Avrupa’yı Avrupa yapan değerlere sadakatsizlik ediyorlar” eleştirisini yöneltti.
Emre Soncan’ın sorulara verdiği cevaplar şöyle:
Öncelikle nasıl tutuklandığınızdan ve şu anki durumundan söz eder misiniz?
CNN Türk televizyonu ve Star gazetesinde yaptığım kısa süreli stajların ardından 2004 yılında Zaman Gazetesi’nde çalışmaya başladım. Mesleğimi, ‘Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Muhabiri’ ünvanıyla sürdürürken Zaman Gazetesi’ne siyasi iktidarca el konulması sonrası, yeni gelen yönetim tarafından işten çıkarıldım. 15 Temmuz 2016’da gerçekleşen menfur darbe girişimiyle birlikte muhalif medyaya dönük başlatılan operasyonlarda, 29 Temmuz 2016’da tutuklandım. Yazdığım kitaplar, yaptığım haberler, televizyon konuşmalarım ve iktidara ilişkin eleştirilerim nedeniyle, ‘örgüt üyeliği’ suçlamasından 7 yıl 6 ay hapis cezası aldım. Yaklaşık 2 yıldır da tutukluyum.
Hapishane hayatınız nasıl geçiyor?
Gece olunca, hapishanede hiç gündüz oldu mu bilmiyorum. İdarenin verdiği çarşaf ve yastık kılıfını kullanmadığım için kantinden aldığım nevresim takımının içine sokuluyor, iki elimin parmak uçlarıyla battaniyeyi çeneme kadar çekiyor, büzüşüp katlanmış yerlerini yattığım yerde minik ayak darbeleriyle düzeltiyor, bir süre sağa sonra bir süre sola dönüyor, özgür olma hayalleri kuruyor, ardından tam anını kestiremediğim bir anda uykuya dalıyorum… Ben uyuyunca hapishane de uyuyor haliyle. Yatağımın yanı başındaki kalorifer, kaloriferin üzerindeki kitap ve dergiler de kapatıyor gözlerini. Alt kata inen merdivenin basamakları bile uyuyor. Ama bir içimdeki özgürlük tutkusu uyumuyor. Bu içimdeki özgürlük tutkusu uyumayınca da tüm uykularım uykuyla uyanıklık arasında bir kabusa dönüşüyor.
Az kalsın unutuyordum söylemeyi, bir de çatının saçakları uyumuyor galiba. Çünkü saçaklardan akan suların, avlunun beton zeminine çarptıklarında çıkardıkları tıpırtıları duyabiliyorum.
Gündüzleri ise gözlerimden güneşin turuncu ışıkları fışkırıyor. Aydınlıkla karanlık arasında denge kurmaya çalışıyorum. Aynı, henüz işinde ustalaşamamış bir ip cambazının muvazenesini korumak için sarfettiği çaba gibi…
Okuyorum, yazıyorum, düşünüyorum… Aslında okuyarak, yazarak, düşünerek hayata tutunuyorum. Hasan Ali Toptaş, Gölgesizler’de, “Yaşam tekrarlardan oluşur” diyor. Yaşam gerçekten öyle miydi hatırlamıyorum ama hapishanede tüm günler birbirinin tekrarından ibaretler. OHAL uygulamaları nedeniyle arkadaşlarımızla görüşmemiz yasak. Telefon hakkımız sadece iki haftada bir. Açık görüş ise ancak iki ayda bir. Yani sevdiklerinize sarılabilmeniz için altmış koca gün beklemeniz gerekiyor. Uzun süre mektup ve kitap da yasaktı. Neyse ki bu çağdışı uygulamadan vazgeçildi.
Dokuz adımlık küçük bir avlumuz var, üzeri tel kafeslerle kapalı. Sanırım bulutları kucaklamamızdan korkuyorlar. Ya da belki bir seher vakti güneş toplarız diye çekiniyorlar.
Kimseye söylemeyin ama benim düşsel kanatlarım var. Kaçıyorum zaman zaman hapishaneden. Jandarmalar ve gardiyanlar görmüyor. Bir de kelimelerim var benim, onlarla sonsuzluğa giden köprüler kuruyorum, kadifeden harflerin üzerinde usulen yürüyorum, hakimler ya da polisler gelemiyor arkamdan. Çünkü onların kelimeleri yok…
Bazen küçük mucizelere de tanıklık ediyorum burada. Mesela bir gün, kısacık ömrünü yaşamak için niye hapishaneyi ve hapishanenin içerisinde neden benim koğuşumu seçtiğini anlayamadığım, toprak kahverengisi bedeninin üzerine bulanık sarı parçalar iliştirilmiş küçücük bir kelebek kondu camın kenarına. Çok mutlu hissettim kendimi.
Bu satırları yazdığım şu anı da anlatayım size isterseniz. Avlunun yarısına güneş vuruyor ve güneşin altında çamaşırlar kuruyor. Diğer yarısında, üzerinde hafif bir rüzgarın sürtündüğü sakin mi sakin bir gölgelik hüküm sürüyor. İşte ben de o gölgeye bıraktığım plastik sandalyede sol bacağımı katlayıp sağ bacağımın üzerine atmış, yanağımı sol elimin avucuna yaslamış, sağ elimde tuttuğum kupanın içindeki çayın kırmızısına, o kırmızının üstündeki bordo tişörtle uyumuna ve öbür yandan da her halimin hapishane ile uyumsuzluğuna bakarken bu satırları kaleme alıyorum.
Türkiye’deki tutuklu gazetecilerin durumu ve bu konuda özellikle Batı’dan yükselen eleştirel seslerle ilgili düşünceleriniz nelerdir?
Şu anda memleketimde yüzlerce gazeteci salt düşünceleri nedeniyle demir parmaklıkların arkasındalar. Selahattin Eyüboğlu’nun da vurguladığı gibi, ‘En büyük düşünce suçu, düşüncenin suç olduğunu iddia etmektir.’ Gazetecilik mesleğinin özü, şüphecilik ve eleştirel bakış açısıdır. Şüphe etmek ve eleştirmek de düşünmekle başlar. Bir gazetecinin işleyebileceği en büyük suç, siyasi iktidara angaje olmak, kendisini hükümetin ve devletin yanında konumlandırıp sorumlu olduğu topluma sırtını dönmesidir. Ben de dahil olmak üzere çoğumuz bu suça zamanında kıyısından köşesinden bulaştık. Şimdi hapishanede bu suçtan arınıyorum. Ve bir an önce özgürlüğüme kavuşup yalnızca halk için gazetecilik yapacağımız günlerin özlemiyle tutuşuyorum.
Yeniden sorunuza dönecek olursak, evet, benim ve hapishanedeki diğer gazeteci arkadaşlarımın ortak noktası mevcut iktidarı eleştirmek ve ülkeyi yöneten siyasi anlayışın bizzat kendisinin ülke için ‘sorun’ haline geldiğini düşünmek. Ve malesef her geçen gün, her yeni anti-demokratik hamle, medya ve muhalefet üzerindeki baskının sürekli artması, bizleri haklı çıkarıyor.
Özellikle Avrupa Birliği ülkelerindeki meslektaşlarıma ve sivil toplum kuruluşlarındaki dostlara müteşekkirim. Her platformda sesimizi duyurmaya çalışıyorlar. Fakat Avrupalı politikacılar için aynı iyimser cümleleri kuramayacağım. Türk hükümetiyle aralarındaki ilişkiler ve bu ilişkiler üzerinden kurguladıkları ‘ulusal çıkarları’ nedeniyle ülkemdeki ifade ve düşünce özgürlüğü sorununa sırtlarını dönüyorlar. Aslında Avrupa’yı Avrupa yapan değerlere sadakatsizlik ediyorlar. Türkiye’deki medya örgütlerine ise hiç değinmek istemiyorum. Cemil Meriç’in ifadesiyle üzerlerinde birer deli gömleği olarak taşıdıkları ideolojik taassuplarından soyunmadıkça, sadece kendi düşünce dünyalarına yakın meslektaşlarıma destek verdikçe, basın özgürlüğüne gerçek anlamda hizmet etmeleri ve iktidar üzerinde tesir yaratabilmeleri kısa vadede mümkün değil.
Terörist suçlaması hakkında ne söylemek istersiniz?
Gazeteci, halktan saklananı halka anlatmaya çalıştığı ve yönetici tasarruflarından sürekli şüphe duyduğu için dünyanın hiç bir yerinde iktidarla barışık olamaz. İktidarı eleştirmek düşmanca bir tavır değil, bilakis mesleğimizin gereğidir. Gazeteci asidir… Dizlerinin üzerinde değil, ayaklarının üzerinde yazar. Hep daha güzel bir memleket, daha güzel bir dünya düşler. Bazen olmayacağını bilse de mükemmeli hayal eder. Bu yönüyle zaman zaman ütopisttir. Yani gazeteci eleştireldir, şüphecidir, asidir, ütopisttir. Velhasıl gazeteci pek çok şeydir. Ama tek bir şey değildir; gazeteci terörist değildir.
Hapishanedeki ilk gecemde yüzüme karşı ‘darbeci gazeteci hoşgeldin’ dediklerinde yaralandım… Jandarmalar arasında ellerim kelepçeli adliye koridorlarında yürürken ve yurttaşların gözleri gözlerime düşmanca dikilmişken yaralandım… Gözaltında üç kişilik hücrede onüç kişi kalırken ve yanı başımda bir katil zanlısı uyurken yaralandım… Ama yaşamak yaralanmaktı ve yaralanmak da güzeldi. Başkalarının yaralarını anlayabilmem için yara-bere içinde kalmam gerekiyormuş. Başkalarının yaralarını anladım.
Sözlerimi tamamlarken şunu söylemek isterim: Suçlama konusu olan haberlerim, kitaplarım, yorumlarım, en önemlisi düşüncelerim benim çocuklarımdı. Çocuklarımı istediler benden, onlara çocuklarımı vermedim. Çocuklarınızı kimseye vermeyin.
[Samanyolu Haber] 29.5.2018
İçiçe Planlar [Abdullah Aymaz]
Bediüzzaman Hazretleri On Beşinci Mektup’ta “İnsan her ne kadar fâil-i muhtar ise de fakat ‘Ve mâ teşâûne illâ en yeşâallah’ (Allah dilemedikçe siz dileyemezsınız.) (Dehr Suresi, 76/30) sırrınca, meşîet-i İlâhiye asıldır, kader hâkimdir. Cenab-ı Hakkın dilemesi, insanın arzu ve dileğini geri verir: ‘Kader gelince, göz görmez olur’ (Beyhakî) hükmünü icra eder. Kader söylese; iktidar-ı beşer konuşmaz, ihtiyar-ı cüz’î susar.” diyor.
Hz. Yusuf Aleyhisselamın hayat serüveninde görüyoruz ki, plan çok yukarıdan… Yanlış hareket eden kardeşlerin haset rüzgarı, sadece Hz. Yusuf’a badiyeden Mısır sarayına, tevhid dersi vermek için azizliğe taşıyan vesile…
Şu yaşadığımız sürece gelince… Belki dünyayı dizayn eden toplum mühendisleri, şöyle düşünmüş olabilirler: “Evet bu hizmet aslında çok güzel… Birleşmiş Milletlerin Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinin 17 Maddesinin hepsiyle alâkalı faydalı faaliyetler yapıyor. Eğitim yoluyla 170 ülkeye girdi… Mezunlarına bakılırsa hiçbir radikal hareketlere katılmıyorlar. Ama neticede işin İslamî bir yönü var. Ya sonradan birşeylere bulaşırsa… Hiç köklü ve derin bir teste tabî tutulmadı. Her ne kadar bunlar ‘Sulh-ü umûmînin temsilcileriyiz… Biz muhabbet fedaileriyiz’ diyorlar ama pek damarlarına basılmadı… Elleri kolları kırılıp hapislere doldurulurlarsa, Hizmetin ve kendilerinin mallarına el konulursa, daha da mühimi kadınları kızları kelepçelenip zindanlara atılırsa bakalım o zaman ne yapacaklar? Sokaklara dökülüp teröre bulaşacaklar mı? Herşey o zaman belli olur.”
Türkiye’dekiler de bazı Emevî ve Abbasî saltanat düşkünlerinin düşündükleri gibi düşünmüş “Bunlar her sahada çok güçlendiler ya bir gün iktidar hırsıyla, hareket eder de yıllardır elimizde tuttuğumuz derin vesâyeti elimizden almaya kalkışırlarsa… Bunları her ihtimale karşı temizlememiz lâzım. Bunu biz yapamadık ama dindar görünümlü bazılarına yaptırabiliriz.” demiş olabilirler. Her neyse…
Netice ortada… Bütün dünya olanları gözlemliyor… Bütün zulümlere ve gaddarlıklara rağmen menfi bir hareket görüldü mü? Asla…
Evet otuz-kırk senedir Muhammed Fethullah Gülen Hocaefendi daima, “Eğer ben vaaz kürsüsünde veya hutbede konuşma yaparken gelip öldürseler… Hatta etlerimi parçalayıp sokaklarda köpeklere yedirseler asla sokağa dökülmeyeceksiniz. En ufak menfi bir harekete teşebbüs ederseniz, mahşerde iki ellerim yakanızda olacaktır… Hiç hesap veremezsiniz!..” diyordu… Elhamdülillah herkes sözünü tuttu.
Bütün bunlara rağmen yine de bazı yanlış şeyler olabilirdi. Ama Cenab-ı Hakkın inayetiyle hiç öyle menfi bir şey duymadık. Bu da çok önemli…
Bunu yedi cihan biliyor…
İleri teknoloji imkânlar ile büyük büyük kulaklarla Türkiye’nin bütün müesseselerini dinleme imkânlarına sahip büyük devletler olup-biten herşeyin farkındalar… Yani sadece 15 Temmuz günü olanları biliyorlar değil… Ondan çok çok öncelerini de takip edip biliyorlar… Ama devletler arası münasebetler var. Bilhassa ticarî ilişkiler var. Çıkarlar ve bilip-bilmediğimiz meseleler var. Onun için, birşeyler söylemek istemiyorlar. Ama siz Başbakanlarına sataşırsanız o zaman en üstten istihbaratları açıklama yapıyor: “Bu planı ve bu tuzağı sen kurdun, birilerini de figüran gibi kullandın… Tuzağına düşürdün” diyor.
Neticede herşey ortada… Kanaatıma göre bu Hizmet, Allah’ın izniyle ve inayetiyle bu çok mühim testi başarı ile geçti… Hizmetin önü açık… Cenab-ı Hak, bizlere yepyeni bir fırsat sunuyor. İşte bütün mesele, bu fırsatı iyi değerlendirebilmek. Muhasebemizi ve durum muhakememizi çok iyi yaparak, önümüze bakarak hareket etmek…
Evet planlar içiçe… Fertlerin kendilerine göre planları olur… Partilerin, iktidarların… Dünyayı dizayn edenlerin… V.s… Ama bir de İlahî Kaderin de bir planı vardır. Esas olanı da budur… Herkesin planı neticede bu Yüce Planın içindedir. Ona rağmen bir şey olmaz. Hayrı da şerri de O yaratır… Şeytanı da O yaratmıştır. Ama her yarattığında bir güzellik ciheti vardır. Buna iman ettiğimize göre, Cenab-ı Hakkın işini Kendisine bırakalım, biz işimize bakalım..
Bunalımdan bunalıma sürüklenen dünya aslında kurtarıcı bir el bekliyor… Akıl ve ilmin hakim olduğu bir dönemde ve bir dünyada yaşıyoruz. Kur’an makuliyetinde ve Kur’an akliliğinde mesajların verilmesi gereken bir atmosferin içindeyiz. İlahî takdirle evrensel bir merak uyanmış vaziyette… Herkes, “SİZ KİMSİNİZ?” diye merakla size bakıyor. Eskiden kapılarına gidip randevu alamadıklarınız, şimdi mağduriyet ve mazlumiyetiniz sebebiyle sizleri dinlemeye hazır vaziyete gelmiş ve kulaklarını ve gözlerini açmış sizden gelecek mesajları bekliyor. Yaşayışımıza, temsil ettiklerinize dikkat ediyor. Bundan güzel ve bundan âlâ ortam mı olur?
Büyük büyük, âlâyişli organizelere artık ihtiyaç yok. Birkaç kişilik insiyatiflerle bile en, üst makamlara dertlerimizi anlatmak için gidebiliriz. Kısa zamanda öğrendiğimiz yarım yamalak bir lisanla bile olsa meselelerimizi anlatabilir, içimizi şerh edebiliriz… Onlar sizin sözlerine değil, halinize ve samimiyetinize meftun oluyorlar… Her defasında onların gözlerinin yaşardığına şahit oluyorsunuz zaten… Başka şeylere ne hâcet…
Bu güzel şartları HAZIRLAYANA HAMDOLSUN!.. O, BİZE YETER… O NE GÜZEL MEVLÂ VE NE GÜZEL VEKİL, NE GÜZEL YARDIMCIDIR!..
[Abdullah Aymaz] 29.5.2018 [Samanyolu Haber]
Hz. Yusuf Aleyhisselamın hayat serüveninde görüyoruz ki, plan çok yukarıdan… Yanlış hareket eden kardeşlerin haset rüzgarı, sadece Hz. Yusuf’a badiyeden Mısır sarayına, tevhid dersi vermek için azizliğe taşıyan vesile…
Şu yaşadığımız sürece gelince… Belki dünyayı dizayn eden toplum mühendisleri, şöyle düşünmüş olabilirler: “Evet bu hizmet aslında çok güzel… Birleşmiş Milletlerin Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinin 17 Maddesinin hepsiyle alâkalı faydalı faaliyetler yapıyor. Eğitim yoluyla 170 ülkeye girdi… Mezunlarına bakılırsa hiçbir radikal hareketlere katılmıyorlar. Ama neticede işin İslamî bir yönü var. Ya sonradan birşeylere bulaşırsa… Hiç köklü ve derin bir teste tabî tutulmadı. Her ne kadar bunlar ‘Sulh-ü umûmînin temsilcileriyiz… Biz muhabbet fedaileriyiz’ diyorlar ama pek damarlarına basılmadı… Elleri kolları kırılıp hapislere doldurulurlarsa, Hizmetin ve kendilerinin mallarına el konulursa, daha da mühimi kadınları kızları kelepçelenip zindanlara atılırsa bakalım o zaman ne yapacaklar? Sokaklara dökülüp teröre bulaşacaklar mı? Herşey o zaman belli olur.”
Türkiye’dekiler de bazı Emevî ve Abbasî saltanat düşkünlerinin düşündükleri gibi düşünmüş “Bunlar her sahada çok güçlendiler ya bir gün iktidar hırsıyla, hareket eder de yıllardır elimizde tuttuğumuz derin vesâyeti elimizden almaya kalkışırlarsa… Bunları her ihtimale karşı temizlememiz lâzım. Bunu biz yapamadık ama dindar görünümlü bazılarına yaptırabiliriz.” demiş olabilirler. Her neyse…
Netice ortada… Bütün dünya olanları gözlemliyor… Bütün zulümlere ve gaddarlıklara rağmen menfi bir hareket görüldü mü? Asla…
Evet otuz-kırk senedir Muhammed Fethullah Gülen Hocaefendi daima, “Eğer ben vaaz kürsüsünde veya hutbede konuşma yaparken gelip öldürseler… Hatta etlerimi parçalayıp sokaklarda köpeklere yedirseler asla sokağa dökülmeyeceksiniz. En ufak menfi bir harekete teşebbüs ederseniz, mahşerde iki ellerim yakanızda olacaktır… Hiç hesap veremezsiniz!..” diyordu… Elhamdülillah herkes sözünü tuttu.
Bütün bunlara rağmen yine de bazı yanlış şeyler olabilirdi. Ama Cenab-ı Hakkın inayetiyle hiç öyle menfi bir şey duymadık. Bu da çok önemli…
Bunu yedi cihan biliyor…
İleri teknoloji imkânlar ile büyük büyük kulaklarla Türkiye’nin bütün müesseselerini dinleme imkânlarına sahip büyük devletler olup-biten herşeyin farkındalar… Yani sadece 15 Temmuz günü olanları biliyorlar değil… Ondan çok çok öncelerini de takip edip biliyorlar… Ama devletler arası münasebetler var. Bilhassa ticarî ilişkiler var. Çıkarlar ve bilip-bilmediğimiz meseleler var. Onun için, birşeyler söylemek istemiyorlar. Ama siz Başbakanlarına sataşırsanız o zaman en üstten istihbaratları açıklama yapıyor: “Bu planı ve bu tuzağı sen kurdun, birilerini de figüran gibi kullandın… Tuzağına düşürdün” diyor.
Neticede herşey ortada… Kanaatıma göre bu Hizmet, Allah’ın izniyle ve inayetiyle bu çok mühim testi başarı ile geçti… Hizmetin önü açık… Cenab-ı Hak, bizlere yepyeni bir fırsat sunuyor. İşte bütün mesele, bu fırsatı iyi değerlendirebilmek. Muhasebemizi ve durum muhakememizi çok iyi yaparak, önümüze bakarak hareket etmek…
Evet planlar içiçe… Fertlerin kendilerine göre planları olur… Partilerin, iktidarların… Dünyayı dizayn edenlerin… V.s… Ama bir de İlahî Kaderin de bir planı vardır. Esas olanı da budur… Herkesin planı neticede bu Yüce Planın içindedir. Ona rağmen bir şey olmaz. Hayrı da şerri de O yaratır… Şeytanı da O yaratmıştır. Ama her yarattığında bir güzellik ciheti vardır. Buna iman ettiğimize göre, Cenab-ı Hakkın işini Kendisine bırakalım, biz işimize bakalım..
Bunalımdan bunalıma sürüklenen dünya aslında kurtarıcı bir el bekliyor… Akıl ve ilmin hakim olduğu bir dönemde ve bir dünyada yaşıyoruz. Kur’an makuliyetinde ve Kur’an akliliğinde mesajların verilmesi gereken bir atmosferin içindeyiz. İlahî takdirle evrensel bir merak uyanmış vaziyette… Herkes, “SİZ KİMSİNİZ?” diye merakla size bakıyor. Eskiden kapılarına gidip randevu alamadıklarınız, şimdi mağduriyet ve mazlumiyetiniz sebebiyle sizleri dinlemeye hazır vaziyete gelmiş ve kulaklarını ve gözlerini açmış sizden gelecek mesajları bekliyor. Yaşayışımıza, temsil ettiklerinize dikkat ediyor. Bundan güzel ve bundan âlâ ortam mı olur?
Büyük büyük, âlâyişli organizelere artık ihtiyaç yok. Birkaç kişilik insiyatiflerle bile en, üst makamlara dertlerimizi anlatmak için gidebiliriz. Kısa zamanda öğrendiğimiz yarım yamalak bir lisanla bile olsa meselelerimizi anlatabilir, içimizi şerh edebiliriz… Onlar sizin sözlerine değil, halinize ve samimiyetinize meftun oluyorlar… Her defasında onların gözlerinin yaşardığına şahit oluyorsunuz zaten… Başka şeylere ne hâcet…
Bu güzel şartları HAZIRLAYANA HAMDOLSUN!.. O, BİZE YETER… O NE GÜZEL MEVLÂ VE NE GÜZEL VEKİL, NE GÜZEL YARDIMCIDIR!..
[Abdullah Aymaz] 29.5.2018 [Samanyolu Haber]
O odak kimdi, şimdi ne yapıyor? [Ahmet Dönmez]
Bugünlerde en çok konuşulan konulardan biri, Erdoğan’ın seçimi kaybetmesi halinde (hani olmaz ya) koltuğu bırakıp bırakmayacağı.
Pardon, yanlış oldu. O konuda bir tereddüt yok zaten.
Asıl merak edilen şu: Erdoğan’ın koltuğu bırakmamak için neleri yapabileceği, ülkeye ne kadar zarar verebileceği…
****
Ve ne zaman bu konu açılsa, söz konusu iddiaları bir vehim ya da komplo teorisi olmaktan çıkaran hayli önemli veriler var elimizde. ‘Sağolsun’ Erdoğan, bu noktada iyi çalıştı. Bir yönüyle karanlık ama diğer yönüyle de epey aydınlatıcı bir sicile sahip. Tereddüde yer bırakmayacak şekilde, elinden gelen-gelmeyen her türlü kötülüğü yapabilecek bir potansiyele sahip olduğunu kafamıza vura vura öğretti. Ustalığı tartışılmaz.
****
Bu berbat sicilin önemli parçalarından birini, hiç kuşkusuz ki 7 Haziran-1 Kasım arası zaman dilimi oluşturuyor.
2012 yılında AKP MKYK üyesi olan, 7 Haziran seçimlerinde de bu partiden milletvekili seçilen Anayasa Hukukçusu Osman Can’ın, dün Cumhuriyet’ten Kemal Göktaş’a verdiği röportaja bu gözle bir bakmakta yarar var. Can, o sırada CHP ile koalisyon müzakereleri için oluşturulan komisyonun da üyesiydi. Şu cümleler ona ait:
“Koalisyon için iyi bir zemin ve eğilim olmasına rağmen gerçekleşmedi. Seçimlerden sonra ilk MKYK toplantısında CHP ile koalisyon seçeneği ağırlık kazandı. CHP ile görüşmeleri yürüten ekipteydim. Sorumluluk alanım olan anayasa, hukuk ve özgürlükler konularında CHP’nin demokratik bir çizgiye yaklaştığını tespit ettik ve bunu Sayın Davutoğlu’na aktardık. Davutoğlu biraz da şaşırarak, bu kadarını beklemediğini, 1921 Anayasası’na referansın önemli olduğunu ve bu koalisyonun yapılabileceğini söyledi. Nihai brifingde de durumu aktardık. Davutoğlu’nun koalisyon eğiliminin devam ettiğini, ancak Cumhurbaşkanı’ndan gelen sinyallerin olumlu olmadığını gözlemledim. Nitekim zamana oynandı, koalisyon için somut adım yerine Başbakan görevi iade etti. Cumhurbaşkanı da hükümet kurma görevini Kılıçdaroğlu’na vermeyerek sürenin tamamlanmasını bekledi ve seçim kararı verdi. Davutoğlu’nun son yaklaşımı seçimlerde aynı sonuçlar geldiğinde artık CHP ile koalisyonun önünde bir engel olmayacağıydı. Ancak gelişmeler çok farklı yöne evrildi.”
****
O süreci Ankara’da Zaman gazetesi AKP muhabiri olarak yaşadım. Herkesin bildiği iki gerçek neydi: Bir; Ahmet Davutoğlu’nun CHP ile koalisyonu çok istediği, iki; Erdoğan’ın bunu engellediği ve erken seçimi dayattığı…
Osman Can bunu teyid ederken, önemli bir detay da veriyor. Davutoğlu’nun erken seçimde de sonucun değişmesini beklemediğini öğreniyoruz. Davutoğlu yine tek başına iktidar çoğunluğunu elde edemeyeceklerini ve bu kez CHP ile koalisyonun önünde bir engel kalmayacağını düşünüyormuş.
Öyle ya, 3-5 ayda ne olacaktı da partinin oyları yüzde 41’lerden 50’lere fırlayacaktı ki?
Fakat Osman Can diyor ki; “Gelişmeler çok farklı yöne evrildi.”
****
Ne oldu?
Gelişmeler hangi yöne evrildi?
Ne oldu da AKP’nin oyları 9 puan birden arttı ve yeniden tek başına iktidar oldu?
Şimdi size bir konuşmayı hatırlatmak istiyorum.
Tarih: 29 Temmuz 2015
9 gün önce IŞİD’in Suruç katliamı olmuş, 34 kişi hayatını kaybetmişti. Bundan 2 gün sonra da Ceylanpınar’da 2 polis gece evlerinde uyurken öldürülmüştü (Bu son derece karanlık cinayetlerin faili olduğu iddia edilen 9 sanığın 9’u da daha sonra beraat edecekti). Sonrasındaki terör saldırıları ile beraber şehit güvenlik görevlisi sayısı 10’u geçmişti.
Dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu, partisinin Meclis grup toplantısında şu mesajı veriyordu: “Koalisyon görüşmelerine başladık, bir odak terör örgütlerini harekete geçirdi”
Hangi odaktı o?
Koalisyondan rahatsız olan o odak neresiydi?
Kim istemiyordu koalisyon kurulmasını?
“Hedefte Türk demokrasisi var.” diyen Davutoğlu, saldırıların tam da hükümet kurma çalışmalarına girişildikten sonra başlamasına dikkat çekiyordu. 7 Haziran’dan sonra bilinçli ve kasıtlı bir terör dalgası oluşturulduğunu savunurken, “Perde gerisinde bir odak, birbiriyle ihtilaflı gibi görünen 3 örgütü harekete geçirdi” diyordu. Bu örgütleri de IŞİD, PKK ve DHKP-C olarak sıralıyordu.
****
Bugün çok daha iyi anlıyor ve bizatihi aktörlerinden de dinliyoruz ki o odak Erdoğan’dan başkası değildi. Yoksa kim, niye koalisyonu engellemek istesin ki? Erdoğan’ın tek başına ve keyfi bir şekilde yönettiği bir ülkeden çıkarı olanlardan başka…
Nitekim 1 Kasım seçimlerinden sonraPKK’nın terör saldıları bıçakla kesilir gibi kesilecekti. HDP’li belediyelere kayyum atanır, genel başkanları ve milletvekilleri bir bir hapse atılırken bile…
Davutoğlu’nun konuşmasını Meclis’te AKP grup salonunda dinlerken bu cümlelerin adresinin Erdoğan olduğunu düşünmüştüm. Nitekim haberimi de buradan görmüş ve başlığı ona göre atmıştım.
Aslında Davutoğlu herşeyin farkındaydı. Herkes farkındaydı. Şehit er Abdülhalit Aras’ın Van’daki cenaze töreninde yakınları, Erdoğan’a, “Başkan olamadı diye bunları yapıyor” diye boşuna tepki göstermiyordu. Sebebi buydu.
“400 vekili verin, bu iş huzur içinde çözülsün” sözü de ona ait değil miydi? Henüz kimse unutmamıştı. Unutturmuyordu ki zaten. Söz gelimi 6 Eylül’de Dağlıca’da 16 asker şehit oluyor, aynı gün Erdoğan, “400 vekil verilseydi bunlar olmazdı” diyebiliyordu. HDP’nin barajı geçmesini, AKP’nin tek başına iktidar olamamasını her daim insanların gözüne sokuyordu.
Belki biraz da bu yüzden, yani insanlar o ‘odağın’ neresi olduğunu gayet iyi bildiği için, korku ile, dehşet ile sandığa gidip AKP’ye oy verdiler. Sözcü gazetesinin, “Lanet olsun!.. Milleti sonunda bunu dedirtir hale getirdiler!.. HDP acil kapatılsın, erken seçim olsun, AKP 400 vekil alsın, Tayyip başkan olsun. Yeter ki akan kanlar dursun! Şehit cenazeleri gelmesin!…” şeklindeki 1. sayfası bu yüzden anlamlıydı.
****
Erdoğan, 7 Haziran’da milli iradeyi tanımadı. Saygı da duymadı. Osman Can, “Zamana oynandı” diyor ya, işte iki seçim arası o zaman zarfında tam 167 asker-polis, 242 de sivil şehit oldu. En son 10 Ekim Gar katliamında 102 kişi yaşamını yitirdiğinde Ahmet Davutoğlu oylarının ne kadar yükseldiğinden dem vuruyordu.
Nitekim Erdoğan 1 Kasım’da istediğini aldı.
Ve perde gerisindeki o odak, o gizli el Türkiye’yi karıştırmaktan hiç vazgeçmedi. 15 Temmuz da bunun şahikasıydı.
Nedense CHP’li Aykut Erdoğdu’nun, ‘bir gizli el’ açıklaması geldi şimdi aklıma. Birgün’e verdiği röportajda, TBMM 15 Temmuz’u Araştırma Komisyonu’nun neden çalıştırılmadığı ile ilgili olarak, “Bir gizli el komisyonun çalışmasını engelliyor. AKP’nin açığa çıkmasından çok korktuğu gerçekler var” demişti.
Hala var.
Artık çok daha fazlası var.
O yüzden de o el hiç rahat durmayacak…
Ve o odağı, o eli hepimiz tanıyoruz.
[Ahmet Dönmez] 29.5.2018 [TR724]
Pardon, yanlış oldu. O konuda bir tereddüt yok zaten.
Asıl merak edilen şu: Erdoğan’ın koltuğu bırakmamak için neleri yapabileceği, ülkeye ne kadar zarar verebileceği…
****
Ve ne zaman bu konu açılsa, söz konusu iddiaları bir vehim ya da komplo teorisi olmaktan çıkaran hayli önemli veriler var elimizde. ‘Sağolsun’ Erdoğan, bu noktada iyi çalıştı. Bir yönüyle karanlık ama diğer yönüyle de epey aydınlatıcı bir sicile sahip. Tereddüde yer bırakmayacak şekilde, elinden gelen-gelmeyen her türlü kötülüğü yapabilecek bir potansiyele sahip olduğunu kafamıza vura vura öğretti. Ustalığı tartışılmaz.
****
Bu berbat sicilin önemli parçalarından birini, hiç kuşkusuz ki 7 Haziran-1 Kasım arası zaman dilimi oluşturuyor.
2012 yılında AKP MKYK üyesi olan, 7 Haziran seçimlerinde de bu partiden milletvekili seçilen Anayasa Hukukçusu Osman Can’ın, dün Cumhuriyet’ten Kemal Göktaş’a verdiği röportaja bu gözle bir bakmakta yarar var. Can, o sırada CHP ile koalisyon müzakereleri için oluşturulan komisyonun da üyesiydi. Şu cümleler ona ait:
“Koalisyon için iyi bir zemin ve eğilim olmasına rağmen gerçekleşmedi. Seçimlerden sonra ilk MKYK toplantısında CHP ile koalisyon seçeneği ağırlık kazandı. CHP ile görüşmeleri yürüten ekipteydim. Sorumluluk alanım olan anayasa, hukuk ve özgürlükler konularında CHP’nin demokratik bir çizgiye yaklaştığını tespit ettik ve bunu Sayın Davutoğlu’na aktardık. Davutoğlu biraz da şaşırarak, bu kadarını beklemediğini, 1921 Anayasası’na referansın önemli olduğunu ve bu koalisyonun yapılabileceğini söyledi. Nihai brifingde de durumu aktardık. Davutoğlu’nun koalisyon eğiliminin devam ettiğini, ancak Cumhurbaşkanı’ndan gelen sinyallerin olumlu olmadığını gözlemledim. Nitekim zamana oynandı, koalisyon için somut adım yerine Başbakan görevi iade etti. Cumhurbaşkanı da hükümet kurma görevini Kılıçdaroğlu’na vermeyerek sürenin tamamlanmasını bekledi ve seçim kararı verdi. Davutoğlu’nun son yaklaşımı seçimlerde aynı sonuçlar geldiğinde artık CHP ile koalisyonun önünde bir engel olmayacağıydı. Ancak gelişmeler çok farklı yöne evrildi.”
****
O süreci Ankara’da Zaman gazetesi AKP muhabiri olarak yaşadım. Herkesin bildiği iki gerçek neydi: Bir; Ahmet Davutoğlu’nun CHP ile koalisyonu çok istediği, iki; Erdoğan’ın bunu engellediği ve erken seçimi dayattığı…
Osman Can bunu teyid ederken, önemli bir detay da veriyor. Davutoğlu’nun erken seçimde de sonucun değişmesini beklemediğini öğreniyoruz. Davutoğlu yine tek başına iktidar çoğunluğunu elde edemeyeceklerini ve bu kez CHP ile koalisyonun önünde bir engel kalmayacağını düşünüyormuş.
Öyle ya, 3-5 ayda ne olacaktı da partinin oyları yüzde 41’lerden 50’lere fırlayacaktı ki?
Fakat Osman Can diyor ki; “Gelişmeler çok farklı yöne evrildi.”
****
Ne oldu?
Gelişmeler hangi yöne evrildi?
Ne oldu da AKP’nin oyları 9 puan birden arttı ve yeniden tek başına iktidar oldu?
Şimdi size bir konuşmayı hatırlatmak istiyorum.
Tarih: 29 Temmuz 2015
9 gün önce IŞİD’in Suruç katliamı olmuş, 34 kişi hayatını kaybetmişti. Bundan 2 gün sonra da Ceylanpınar’da 2 polis gece evlerinde uyurken öldürülmüştü (Bu son derece karanlık cinayetlerin faili olduğu iddia edilen 9 sanığın 9’u da daha sonra beraat edecekti). Sonrasındaki terör saldırıları ile beraber şehit güvenlik görevlisi sayısı 10’u geçmişti.
Dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu, partisinin Meclis grup toplantısında şu mesajı veriyordu: “Koalisyon görüşmelerine başladık, bir odak terör örgütlerini harekete geçirdi”
Hangi odaktı o?
Koalisyondan rahatsız olan o odak neresiydi?
Kim istemiyordu koalisyon kurulmasını?
“Hedefte Türk demokrasisi var.” diyen Davutoğlu, saldırıların tam da hükümet kurma çalışmalarına girişildikten sonra başlamasına dikkat çekiyordu. 7 Haziran’dan sonra bilinçli ve kasıtlı bir terör dalgası oluşturulduğunu savunurken, “Perde gerisinde bir odak, birbiriyle ihtilaflı gibi görünen 3 örgütü harekete geçirdi” diyordu. Bu örgütleri de IŞİD, PKK ve DHKP-C olarak sıralıyordu.
****
Bugün çok daha iyi anlıyor ve bizatihi aktörlerinden de dinliyoruz ki o odak Erdoğan’dan başkası değildi. Yoksa kim, niye koalisyonu engellemek istesin ki? Erdoğan’ın tek başına ve keyfi bir şekilde yönettiği bir ülkeden çıkarı olanlardan başka…
Nitekim 1 Kasım seçimlerinden sonraPKK’nın terör saldıları bıçakla kesilir gibi kesilecekti. HDP’li belediyelere kayyum atanır, genel başkanları ve milletvekilleri bir bir hapse atılırken bile…
Davutoğlu’nun konuşmasını Meclis’te AKP grup salonunda dinlerken bu cümlelerin adresinin Erdoğan olduğunu düşünmüştüm. Nitekim haberimi de buradan görmüş ve başlığı ona göre atmıştım.
Aslında Davutoğlu herşeyin farkındaydı. Herkes farkındaydı. Şehit er Abdülhalit Aras’ın Van’daki cenaze töreninde yakınları, Erdoğan’a, “Başkan olamadı diye bunları yapıyor” diye boşuna tepki göstermiyordu. Sebebi buydu.
“400 vekili verin, bu iş huzur içinde çözülsün” sözü de ona ait değil miydi? Henüz kimse unutmamıştı. Unutturmuyordu ki zaten. Söz gelimi 6 Eylül’de Dağlıca’da 16 asker şehit oluyor, aynı gün Erdoğan, “400 vekil verilseydi bunlar olmazdı” diyebiliyordu. HDP’nin barajı geçmesini, AKP’nin tek başına iktidar olamamasını her daim insanların gözüne sokuyordu.
Belki biraz da bu yüzden, yani insanlar o ‘odağın’ neresi olduğunu gayet iyi bildiği için, korku ile, dehşet ile sandığa gidip AKP’ye oy verdiler. Sözcü gazetesinin, “Lanet olsun!.. Milleti sonunda bunu dedirtir hale getirdiler!.. HDP acil kapatılsın, erken seçim olsun, AKP 400 vekil alsın, Tayyip başkan olsun. Yeter ki akan kanlar dursun! Şehit cenazeleri gelmesin!…” şeklindeki 1. sayfası bu yüzden anlamlıydı.
****
Erdoğan, 7 Haziran’da milli iradeyi tanımadı. Saygı da duymadı. Osman Can, “Zamana oynandı” diyor ya, işte iki seçim arası o zaman zarfında tam 167 asker-polis, 242 de sivil şehit oldu. En son 10 Ekim Gar katliamında 102 kişi yaşamını yitirdiğinde Ahmet Davutoğlu oylarının ne kadar yükseldiğinden dem vuruyordu.
Nitekim Erdoğan 1 Kasım’da istediğini aldı.
Ve perde gerisindeki o odak, o gizli el Türkiye’yi karıştırmaktan hiç vazgeçmedi. 15 Temmuz da bunun şahikasıydı.
Nedense CHP’li Aykut Erdoğdu’nun, ‘bir gizli el’ açıklaması geldi şimdi aklıma. Birgün’e verdiği röportajda, TBMM 15 Temmuz’u Araştırma Komisyonu’nun neden çalıştırılmadığı ile ilgili olarak, “Bir gizli el komisyonun çalışmasını engelliyor. AKP’nin açığa çıkmasından çok korktuğu gerçekler var” demişti.
Hala var.
Artık çok daha fazlası var.
O yüzden de o el hiç rahat durmayacak…
Ve o odağı, o eli hepimiz tanıyoruz.
[Ahmet Dönmez] 29.5.2018 [TR724]
Tutuklu Gazeteci Emre Soncan: Sadece içimdeki özgürlük tutkusu uyumuyor [Ali Adil Çakar]
Silivri Cezaevi’nde 669 gündür (29 mayıs itibariyle) tutuklu bulunan gazeteci Emre Soncan (36), İsveç merkezli insan hakları kuruluşu Stockholm Center for Freedom’la (SCF) yazılı bir röportaj yaptı. ‘Terör örgütü üyeliği’ suçlaması ile 7 yıl 6 ay hapse mahkum edilen Soncan, “Gazeteci eleştireldir, şüphecidir, asidir, ütopisttir. Velhasıl gazeteci pek çok şeydir. Ama tek bir şey değildir; gazeteci terörist değildir.” dedi. İçindeki özgürlük tutkusunu anlatan eski Zaman Gazetesi muhabiri, tekrar mesleğine dönüp yine yalnızca halk için gazetecilik yapacağı günü sabırsızlıkla beklediğini ifade etti. Avrupalı politikacılara ise kırgın. Kendi ülkelerinin çıkarları gereği Türkiye’deki basın ve düşünce özgürlüğü sorununa sırt döndüklerini savunduğu Avrupalı politikacılar için, “Avrupa’yı Avrupa yapan değerlere sadakatsizlik ediyorlar” eleştirisini yöneltti.
Emre Soncan’ın sorulara verdiği cevaplar şöyle:
Öncelikle nasıl tutuklandığınızdan ve şu anki durumundan söz eder misiniz?
CNN Türk televizyonu ve Star gazetesinde yaptığım kısa süreli stajların ardından 2004 yılında Zaman Gazetesi’nde çalışmaya başladım. Mesleğimi, ‘Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Muhabiri’ ünvanıyla sürdürürken Zaman Gazetesi’ne siyasi iktidarca el konulması sonrası, yeni gelen yönetim tarafından işten çıkarıldım. 15 Temmuz 2016’da gerçekleşen menfur darbe girişimiyle birlikte muhalif medyaya dönük başlatılan operasyonlarda, 29 Temmuz 2016’da tutuklandım. Yazdığım kitaplar, yaptığım haberler, televizyon konuşmalarım ve iktidara ilişkin eleştirilerim nedeniyle, ‘örgüt üyeliği’ suçlamasından 7 yıl 6 ay hapis cezası aldım. Yaklaşık 2 yıldır da tutukluyum.
Hapishane hayatınız nasıl geçiyor?
Gece olunca, hapishanede hiç gündüz oldu mu bilmiyorum. İdarenin verdiği çarşaf ve yastık kılıfını kullanmadığım için kantinden aldığım nevresim takımının içine sokuluyor, iki elimin parmak uçlarıyla battaniyeyi çeneme kadar çekiyor, büzüşüp katlanmış yerlerini yattığım yerde minik ayak darbeleriyle düzeltiyor, bir süre sağa sonra bir süre sola dönüyor, özgür olma hayalleri kuruyor, ardından tam anını kestiremediğim bir anda uykuya dalıyorum… Ben uyuyunca hapishane de uyuyor haliyle. Yatağımın yanı başındaki kalorifer, kaloriferin üzerindeki kitap ve dergiler de kapatıyor gözlerini. Alt kata inen merdivenin basamakları bile uyuyor. Ama bir içimdeki özgürlük tutkusu uyumuyor. Bu içimdeki özgürlük tutkusu uyumayınca da tüm uykularım uykuyla uyanıklık arasında bir kabusa dönüşüyor.
Az kalsın unutuyordum söylemeyi, bir de çatının saçakları uyumuyor galiba. Çünkü saçaklardan akan suların, avlunun beton zeminine çarptıklarında çıkardıkları tıpırtıları duyabiliyorum.
Gündüzleri ise gözlerimden güneşin turuncu ışıkları fışkırıyor. Aydınlıkla karanlık arasında denge kurmaya çalışıyorum. Aynı, henüz işinde ustalaşamamış bir ip cambazının muvazenesini korumak için sarfettiği çaba gibi…
Okuyorum, yazıyorum, düşünüyorum… Aslında okuyarak, yazarak, düşünerek hayata tutunuyorum. Hasan Ali Toptaş, Gölgesizler’de, “Yaşam tekrarlardan oluşur” diyor. Yaşam gerçekten öyle miydi hatırlamıyorum ama hapishanede tüm günler birbirinin tekrarından ibaretler. OHAL uygulamaları nedeniyle arkadaşlarımızla görüşmemiz yasak. Telefon hakkımız sadece iki haftada bir. Açık görüş ise ancak iki ayda bir. Yani sevdiklerinize sarılabilmeniz için altmış koca gün beklemeniz gerekiyor. Uzun süre mektup ve kitap da yasaktı. Neyse ki bu çağdışı uygulamadan vazgeçildi.
Dokuz adımlık küçük bir avlumuz var, üzeri tel kafeslerle kapalı. Sanırım bulutları kucaklamamızdan korkuyorlar. Ya da belki bir seher vakti güneş toplarız diye çekiniyorlar.
Kimseye söylemeyin ama benim düşsel kanatlarım var. Kaçıyorum zaman zaman hapishaneden. Jandarmalar ve gardiyanlar görmüyor. Bir de kelimelerim var benim, onlarla sonsuzluğa giden köprüler kuruyorum, kadifeden harflerin üzerinde usulen yürüyorum, hakimler ya da polisler gelemiyor arkamdan. Çünkü onların kelimeleri yok…
Bazen küçük mucizelere de tanıklık ediyorum burada. Mesela bir gün, kısacık ömrünü yaşamak için niye hapishaneyi ve hapishanenin içerisinde neden benim koğuşumu seçtiğini anlayamadığım, toprak kahverengisi bedeninin üzerine bulanık sarı parçalar iliştirilmiş küçücük bir kelebek kondu camın kenarına. Çok mutlu hissettim kendimi.
Bu satırları yazdığım şu anı da anlatayım size isterseniz. Avlunun yarısına güneş vuruyor ve güneşin altında çamaşırlar kuruyor. Diğer yarısında, üzerinde hafif bir rüzgarın sürtündüğü sakin mi sakin bir gölgelik hüküm sürüyor. İşte ben de o gölgeye bıraktığım plastik sandalyede sol bacağımı katlayıp sağ bacağımın üzerine atmış, yanağımı sol elimin avucuna yaslamış, sağ elimde tuttuğum kupanın içindeki çayın kırmızısına, o kırmızının üstündeki bordo tişörtle uyumuna ve öbür yandan da her halimin hapishane ile uyumsuzluğuna bakarken bu satırları kaleme alıyorum.
Türkiye’deki tutuklu gazetecilerin durumu ve bu konuda özellikle Batı’dan yükselen eleştirel seslerle ilgili düşünceleriniz nelerdir?
Şu anda memleketimde yüzlerce gazeteci salt düşünceleri nedeniyle demir parmaklıkların arkasındalar. Selahattin Eyüboğlu’nun da vurguladığı gibi, ‘En büyük düşünce suçu, düşüncenin suç olduğunu iddia etmektir.’ Gazetecilik mesleğinin özü, şüphecilik ve eleştirel bakış açısıdır. Şüphe etmek ve eleştirmek de düşünmekle başlar. Bir gazetecinin işleyebileceği en büyük suç, siyasi iktidara angaje olmak, kendisini hükümetin ve devletin yanında konumlandırıp sorumlu olduğu topluma sırtını dönmesidir. Ben de dahil olmak üzere çoğumuz bu suça zamanında kıyısından köşesinden bulaştık. Şimdi hapishanede bu suçtan arınıyorum. Ve bir an önce özgürlüğüme kavuşup yalnızca halk için gazetecilik yapacağımız günlerin özlemiyle tutuşuyorum.
Yeniden sorunuza dönecek olursak, evet, benim ve hapishanedeki diğer gazeteci arkadaşlarımın ortak noktası mevcut iktidarı eleştirmek ve ülkeyi yöneten siyasi anlayışın bizzat kendisinin ülke için ‘sorun’ haline geldiğini düşünmek. Ve malesef her geçen gün, her yeni anti-demokratik hamle, medya ve muhalefet üzerindeki baskının sürekli artması, bizleri haklı çıkarıyor.
Özellikle Avrupa Birliği ülkelerindeki meslektaşlarıma ve sivil toplum kuruluşlarındaki dostlara müteşekkirim. Her platformda sesimizi duyurmaya çalışıyorlar. Fakat Avrupalı politikacılar için aynı iyimser cümleleri kuramayacağım. Türk hükümetiyle aralarındaki ilişkiler ve bu ilişkiler üzerinden kurguladıkları ‘ulusal çıkarları’ nedeniyle ülkemdeki ifade ve düşünce özgürlüğü sorununa sırtlarını dönüyorlar. Aslında Avrupa’yı Avrupa yapan değerlere sadakatsizlik ediyorlar. Türkiye’deki medya örgütlerine ise hiç değinmek istemiyorum. Cemil Meriç’in ifadesiyle üzerlerinde birer deli gömleği olarak taşıdıkları ideolojik taassuplarından soyunmadıkça, sadece kendi düşünce dünyalarına yakın meslektaşlarıma destek verdikçe, basın özgürlüğüne gerçek anlamda hizmet etmeleri ve iktidar üzerinde tesir yaratabilmeleri kısa vadede mümkün değil.
Terörist suçlaması hakkında ne söylemek istersiniz?
Gazeteci, halktan saklananı halka anlatmaya çalıştığı ve yönetici tasarruflarından sürekli şüphe duyduğu için dünyanın hiç bir yerinde iktidarla barışık olamaz. İktidarı eleştirmek düşmanca bir tavır değil, bilakis mesleğimizin gereğidir. Gazeteci asidir… Dizlerinin üzerinde değil, ayaklarının üzerinde yazar. Hep daha güzel bir memleket, daha güzel bir dünya düşler. Bazen olmayacağını bilse de mükemmeli hayal eder. Bu yönüyle zaman zaman ütopisttir. Yani gazeteci eleştireldir, şüphecidir, asidir, ütopisttir. Velhasıl gazeteci pek çok şeydir. Ama tek bir şey değildir; gazeteci terörist değildir.
Hapishanedeki ilk gecemde yüzüme karşı ‘darbeci gazeteci hoşgeldin’ dediklerinde yaralandım… Jandarmalar arasında ellerim kelepçeli adliye koridorlarında yürürken ve yurttaşların gözleri gözlerime düşmanca dikilmişken yaralandım… Gözaltında üç kişilik hücrede onüç kişi kalırken ve yanı başımda bir katil zanlısı uyurken yaralandım… Ama yaşamak yaralanmaktı ve yaralanmak da güzeldi. Başkalarının yaralarını anlayabilmem için yara-bere içinde kalmam gerekiyormuş. Başkalarının yaralarını anladım.
Sözlerimi tamamlarken şunu söylemek isterim: Suçlama konusu olan haberlerim, kitaplarım, yorumlarım, en önemlisi düşüncelerim benim çocuklarımdı. Çocuklarımı istediler benden, onlara çocuklarımı vermedim. Çocuklarınızı kimseye vermeyin.
[Ali Adil Çakar] 29.5.2018 [TR724]
Emre Soncan’ın sorulara verdiği cevaplar şöyle:
Öncelikle nasıl tutuklandığınızdan ve şu anki durumundan söz eder misiniz?
CNN Türk televizyonu ve Star gazetesinde yaptığım kısa süreli stajların ardından 2004 yılında Zaman Gazetesi’nde çalışmaya başladım. Mesleğimi, ‘Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Muhabiri’ ünvanıyla sürdürürken Zaman Gazetesi’ne siyasi iktidarca el konulması sonrası, yeni gelen yönetim tarafından işten çıkarıldım. 15 Temmuz 2016’da gerçekleşen menfur darbe girişimiyle birlikte muhalif medyaya dönük başlatılan operasyonlarda, 29 Temmuz 2016’da tutuklandım. Yazdığım kitaplar, yaptığım haberler, televizyon konuşmalarım ve iktidara ilişkin eleştirilerim nedeniyle, ‘örgüt üyeliği’ suçlamasından 7 yıl 6 ay hapis cezası aldım. Yaklaşık 2 yıldır da tutukluyum.
Hapishane hayatınız nasıl geçiyor?
Gece olunca, hapishanede hiç gündüz oldu mu bilmiyorum. İdarenin verdiği çarşaf ve yastık kılıfını kullanmadığım için kantinden aldığım nevresim takımının içine sokuluyor, iki elimin parmak uçlarıyla battaniyeyi çeneme kadar çekiyor, büzüşüp katlanmış yerlerini yattığım yerde minik ayak darbeleriyle düzeltiyor, bir süre sağa sonra bir süre sola dönüyor, özgür olma hayalleri kuruyor, ardından tam anını kestiremediğim bir anda uykuya dalıyorum… Ben uyuyunca hapishane de uyuyor haliyle. Yatağımın yanı başındaki kalorifer, kaloriferin üzerindeki kitap ve dergiler de kapatıyor gözlerini. Alt kata inen merdivenin basamakları bile uyuyor. Ama bir içimdeki özgürlük tutkusu uyumuyor. Bu içimdeki özgürlük tutkusu uyumayınca da tüm uykularım uykuyla uyanıklık arasında bir kabusa dönüşüyor.
Az kalsın unutuyordum söylemeyi, bir de çatının saçakları uyumuyor galiba. Çünkü saçaklardan akan suların, avlunun beton zeminine çarptıklarında çıkardıkları tıpırtıları duyabiliyorum.
Gündüzleri ise gözlerimden güneşin turuncu ışıkları fışkırıyor. Aydınlıkla karanlık arasında denge kurmaya çalışıyorum. Aynı, henüz işinde ustalaşamamış bir ip cambazının muvazenesini korumak için sarfettiği çaba gibi…
Okuyorum, yazıyorum, düşünüyorum… Aslında okuyarak, yazarak, düşünerek hayata tutunuyorum. Hasan Ali Toptaş, Gölgesizler’de, “Yaşam tekrarlardan oluşur” diyor. Yaşam gerçekten öyle miydi hatırlamıyorum ama hapishanede tüm günler birbirinin tekrarından ibaretler. OHAL uygulamaları nedeniyle arkadaşlarımızla görüşmemiz yasak. Telefon hakkımız sadece iki haftada bir. Açık görüş ise ancak iki ayda bir. Yani sevdiklerinize sarılabilmeniz için altmış koca gün beklemeniz gerekiyor. Uzun süre mektup ve kitap da yasaktı. Neyse ki bu çağdışı uygulamadan vazgeçildi.
Dokuz adımlık küçük bir avlumuz var, üzeri tel kafeslerle kapalı. Sanırım bulutları kucaklamamızdan korkuyorlar. Ya da belki bir seher vakti güneş toplarız diye çekiniyorlar.
Kimseye söylemeyin ama benim düşsel kanatlarım var. Kaçıyorum zaman zaman hapishaneden. Jandarmalar ve gardiyanlar görmüyor. Bir de kelimelerim var benim, onlarla sonsuzluğa giden köprüler kuruyorum, kadifeden harflerin üzerinde usulen yürüyorum, hakimler ya da polisler gelemiyor arkamdan. Çünkü onların kelimeleri yok…
Bazen küçük mucizelere de tanıklık ediyorum burada. Mesela bir gün, kısacık ömrünü yaşamak için niye hapishaneyi ve hapishanenin içerisinde neden benim koğuşumu seçtiğini anlayamadığım, toprak kahverengisi bedeninin üzerine bulanık sarı parçalar iliştirilmiş küçücük bir kelebek kondu camın kenarına. Çok mutlu hissettim kendimi.
Bu satırları yazdığım şu anı da anlatayım size isterseniz. Avlunun yarısına güneş vuruyor ve güneşin altında çamaşırlar kuruyor. Diğer yarısında, üzerinde hafif bir rüzgarın sürtündüğü sakin mi sakin bir gölgelik hüküm sürüyor. İşte ben de o gölgeye bıraktığım plastik sandalyede sol bacağımı katlayıp sağ bacağımın üzerine atmış, yanağımı sol elimin avucuna yaslamış, sağ elimde tuttuğum kupanın içindeki çayın kırmızısına, o kırmızının üstündeki bordo tişörtle uyumuna ve öbür yandan da her halimin hapishane ile uyumsuzluğuna bakarken bu satırları kaleme alıyorum.
Türkiye’deki tutuklu gazetecilerin durumu ve bu konuda özellikle Batı’dan yükselen eleştirel seslerle ilgili düşünceleriniz nelerdir?
Şu anda memleketimde yüzlerce gazeteci salt düşünceleri nedeniyle demir parmaklıkların arkasındalar. Selahattin Eyüboğlu’nun da vurguladığı gibi, ‘En büyük düşünce suçu, düşüncenin suç olduğunu iddia etmektir.’ Gazetecilik mesleğinin özü, şüphecilik ve eleştirel bakış açısıdır. Şüphe etmek ve eleştirmek de düşünmekle başlar. Bir gazetecinin işleyebileceği en büyük suç, siyasi iktidara angaje olmak, kendisini hükümetin ve devletin yanında konumlandırıp sorumlu olduğu topluma sırtını dönmesidir. Ben de dahil olmak üzere çoğumuz bu suça zamanında kıyısından köşesinden bulaştık. Şimdi hapishanede bu suçtan arınıyorum. Ve bir an önce özgürlüğüme kavuşup yalnızca halk için gazetecilik yapacağımız günlerin özlemiyle tutuşuyorum.
Yeniden sorunuza dönecek olursak, evet, benim ve hapishanedeki diğer gazeteci arkadaşlarımın ortak noktası mevcut iktidarı eleştirmek ve ülkeyi yöneten siyasi anlayışın bizzat kendisinin ülke için ‘sorun’ haline geldiğini düşünmek. Ve malesef her geçen gün, her yeni anti-demokratik hamle, medya ve muhalefet üzerindeki baskının sürekli artması, bizleri haklı çıkarıyor.
Özellikle Avrupa Birliği ülkelerindeki meslektaşlarıma ve sivil toplum kuruluşlarındaki dostlara müteşekkirim. Her platformda sesimizi duyurmaya çalışıyorlar. Fakat Avrupalı politikacılar için aynı iyimser cümleleri kuramayacağım. Türk hükümetiyle aralarındaki ilişkiler ve bu ilişkiler üzerinden kurguladıkları ‘ulusal çıkarları’ nedeniyle ülkemdeki ifade ve düşünce özgürlüğü sorununa sırtlarını dönüyorlar. Aslında Avrupa’yı Avrupa yapan değerlere sadakatsizlik ediyorlar. Türkiye’deki medya örgütlerine ise hiç değinmek istemiyorum. Cemil Meriç’in ifadesiyle üzerlerinde birer deli gömleği olarak taşıdıkları ideolojik taassuplarından soyunmadıkça, sadece kendi düşünce dünyalarına yakın meslektaşlarıma destek verdikçe, basın özgürlüğüne gerçek anlamda hizmet etmeleri ve iktidar üzerinde tesir yaratabilmeleri kısa vadede mümkün değil.
Terörist suçlaması hakkında ne söylemek istersiniz?
Gazeteci, halktan saklananı halka anlatmaya çalıştığı ve yönetici tasarruflarından sürekli şüphe duyduğu için dünyanın hiç bir yerinde iktidarla barışık olamaz. İktidarı eleştirmek düşmanca bir tavır değil, bilakis mesleğimizin gereğidir. Gazeteci asidir… Dizlerinin üzerinde değil, ayaklarının üzerinde yazar. Hep daha güzel bir memleket, daha güzel bir dünya düşler. Bazen olmayacağını bilse de mükemmeli hayal eder. Bu yönüyle zaman zaman ütopisttir. Yani gazeteci eleştireldir, şüphecidir, asidir, ütopisttir. Velhasıl gazeteci pek çok şeydir. Ama tek bir şey değildir; gazeteci terörist değildir.
Hapishanedeki ilk gecemde yüzüme karşı ‘darbeci gazeteci hoşgeldin’ dediklerinde yaralandım… Jandarmalar arasında ellerim kelepçeli adliye koridorlarında yürürken ve yurttaşların gözleri gözlerime düşmanca dikilmişken yaralandım… Gözaltında üç kişilik hücrede onüç kişi kalırken ve yanı başımda bir katil zanlısı uyurken yaralandım… Ama yaşamak yaralanmaktı ve yaralanmak da güzeldi. Başkalarının yaralarını anlayabilmem için yara-bere içinde kalmam gerekiyormuş. Başkalarının yaralarını anladım.
Sözlerimi tamamlarken şunu söylemek isterim: Suçlama konusu olan haberlerim, kitaplarım, yorumlarım, en önemlisi düşüncelerim benim çocuklarımdı. Çocuklarımı istediler benden, onlara çocuklarımı vermedim. Çocuklarınızı kimseye vermeyin.
[Ali Adil Çakar] 29.5.2018 [TR724]
Yarın Bekir Bozdağ, ‘AKP devlet aklını yok etti’ derse bunu aynen basacak mısınız? [Tarık Toros]
Yaşadığımız günler,
-Büyük yanılgılar,
-Hayalkırıklıkları dönemi..
Ve muazzam bir hafıza sorunu var.
Sadece toplumda değil, gazetecilerde de var bu.
**
Osman Can, Cumhuriyet gazetesine konuşmuş.
“AKP devlet aklını yok etti, yönetilemez bir tablo ortaya çıktı.”
Özeti bu.
Söyleşiye bakınca daha sert ifadeler var:
-AKP 2013’ten sonra ciddi travma yaşadı.
-Hızla içine kapandı, komplolara sarıldı ve lider kültüne teslim oldu.
-AKP demokratik olmayan devlet aygıtının sunduğu konforu, katı merkeziyetçi idarenin fırsatlarını kullanmayı seçti.
-Devlet aygıtını bütünüyle irrasyonelleştirdi.
-Kurumsal hafızalar devre dışı bırakıldı.
-Devlet aygıtı siyasi kararları rasyonelleştiren ve frenleyen aygıt olmaktan çıkarıldı.
-Aslında devlet aklı yok edildi. Bu ise bütünüyle yönetilemez bir tablo ortaya çıkardı. (Cumhuriyet, 28 Mayıs 2018)
**
İnsan üzülüyor.
Medyada malum hastalık devam ediyor.
Bitecek gibi de görünmüyor.
Ülkede gazeteciliğin tanımı şu adeta:
-İşinize gelen bir ifade buldun mu,
-Önüne arkasına bakmadan,
-Kimin söylediğine takılmadan bas gitsin..!
**
Osman Can, profesör doktor.
Uzmanlık alanı hukuk.
Anayasa Mahkemesi’nde raportörlük yapmış bir isim.
Daha sonra AKP’nin MKYK üyesi oldu.
Bu bilgiler söyleşide unutulmamış neyse ki.
Lakin sonrası yok.
**
Erdoğan rejiminin 2013, 2014, 2015 hukuk katliamlarının beyin yapıcılarından biridir Osman Can.
Özellikle Star’da yazdığı yazılarla, yandaş kanallarda kadrolu programcılığıyla.
Cumhuriyet gazetesi, ne buna değinmiş ne de şöyle sormuş kendisine:
-Hazret, böyle konuşuyorsunuz ama o günlerde, hukukun belli dönemlerde askıya alınabileceğini hem yazıyordunuz, hem anlatıyordunuz. Şimdi yakındığınız o sürece hiç mi katkınız olmadı?
**
Osman Can’ın müdafaa ettiği sistem, bugün on binleri içeri tıktı.
HSYK’nın partiye bağlanması ve icat edilen sulh ceza hakimliği sistemi, bilinen bütün hukuk normlarını alt üst etti.
17-25 Aralık büyük rüşvet operasyonunu yapan polisler, içeride beşinci ramazanını idrak ediyor.
Osman Can, 2014-2015’te kanal kanal dolaşıp hukukun Hayrettin Karamanlığını yapıyordu.
**
Yaşayan en büyük edebiyatçılardan 90 yaşındaki Adalet Ağaoğlu, iki sene önce demişti ki:
-2010 Anayasa referandumunda ben direkt ‘evet’ diyenlerdendim. Osman Can’ın peşine takıldık referandum sürecinde. Bir de güzel bir kitap yazmıştı: ‘Darbe Yargısının Sonu’, pişmanlığım bu. Ben bir an bile onun asıl amacının AKP milletvekili seçilmek olduğunu anlayamamışım. Evime kadar çocuklarını getirdi, benim elimi öpsünler diye. Ona kandık o süreçte. Bu yüzden hâlâ başımı duvarlara vuruyorum. (Özgür Düşünce, 29 Şubat 2016)
**
Adalet Ağaoğlu o kadar kırılmış ki, geçen hafta verdiği son röportajda yine Osman Can’ı anmadan duramamış:
-Ben Osman Can’ı sahiden çağdaş ve özgürlükçü olarak düşünmüştüm. Bunu kitabına göre değerlendirmiştim. Fakat sonradan baktım ki iktidarın milletvekilliğine adaylığını koymuş. Yenilmem bu yüzden oldu. Bu benim kabahatim değil, karşı tarafın kabahati. Evet veya hayır meselesinde yanıldığım söz konusu ama karşı taraf nedeniyle aldatıldık. (Ahval, 24 Mayıs 2018)
**
Osman Can,
7 Haziran 2015’te milletvekili olarak parlamentoya girdi.
Ne çare, bu çok kısa sürdü.
1 Kasım’da tekrar aday gösterilmedi.
Birkaç ay geçmedi, partisini eleştirmeye başladı.
İlk sağlam röportajı Medyascope’a verdi:
“Erdoğan tek kişinin her şeyi kontrol ettiği bir başkanlık istiyor.” (6 Mart 2016)
Medya da sağolsun, Osman Can’a özel ilgi gösteriyor.
İçeriden gelen bir isim olarak AKP’yi eleştirdiği için bunu nimet sayıyor.
Erdoğan’ı sıkıntıya sokacak lafları sayfa sayfa basıyor.
Belli ki, basmaya da devam edecek.
**
Merak ediyorum.
Acaba yarın Efkan Ala, mesela:
“AKP travma geçirdi, komplalara sarıldı” derse…
Medya, önüne arkasına bakmadan basacak mı?
**
Mesela, Bekir Bozdağ:
“Devlet aklı yok edildi” diye konuşursa…
Medya, “Yahu Sayın Bakan, bunda sizin de epeyce emeğiniz olmadı mı?” diye soracak mı?
**
Osman Can, şu dönemin ve malum rejimin taşlarını döşeyen isimdir.
İşinize gelen laflar ediyor diye…
Onu böyle karşınıza alıp AKLAYAMAZSINIZ!
Diyeceği varsa…
Adresi gazeteciler değil…
Savcılardır.
Öyle de olacaktır.
[Tarık Toros] 28.5.2018 [TR724]
-Büyük yanılgılar,
-Hayalkırıklıkları dönemi..
Ve muazzam bir hafıza sorunu var.
Sadece toplumda değil, gazetecilerde de var bu.
**
Osman Can, Cumhuriyet gazetesine konuşmuş.
“AKP devlet aklını yok etti, yönetilemez bir tablo ortaya çıktı.”
Özeti bu.
Söyleşiye bakınca daha sert ifadeler var:
-AKP 2013’ten sonra ciddi travma yaşadı.
-Hızla içine kapandı, komplolara sarıldı ve lider kültüne teslim oldu.
-AKP demokratik olmayan devlet aygıtının sunduğu konforu, katı merkeziyetçi idarenin fırsatlarını kullanmayı seçti.
-Devlet aygıtını bütünüyle irrasyonelleştirdi.
-Kurumsal hafızalar devre dışı bırakıldı.
-Devlet aygıtı siyasi kararları rasyonelleştiren ve frenleyen aygıt olmaktan çıkarıldı.
-Aslında devlet aklı yok edildi. Bu ise bütünüyle yönetilemez bir tablo ortaya çıkardı. (Cumhuriyet, 28 Mayıs 2018)
**
İnsan üzülüyor.
Medyada malum hastalık devam ediyor.
Bitecek gibi de görünmüyor.
Ülkede gazeteciliğin tanımı şu adeta:
-İşinize gelen bir ifade buldun mu,
-Önüne arkasına bakmadan,
-Kimin söylediğine takılmadan bas gitsin..!
**
Osman Can, profesör doktor.
Uzmanlık alanı hukuk.
Anayasa Mahkemesi’nde raportörlük yapmış bir isim.
Daha sonra AKP’nin MKYK üyesi oldu.
Bu bilgiler söyleşide unutulmamış neyse ki.
Lakin sonrası yok.
**
Erdoğan rejiminin 2013, 2014, 2015 hukuk katliamlarının beyin yapıcılarından biridir Osman Can.
Özellikle Star’da yazdığı yazılarla, yandaş kanallarda kadrolu programcılığıyla.
Cumhuriyet gazetesi, ne buna değinmiş ne de şöyle sormuş kendisine:
-Hazret, böyle konuşuyorsunuz ama o günlerde, hukukun belli dönemlerde askıya alınabileceğini hem yazıyordunuz, hem anlatıyordunuz. Şimdi yakındığınız o sürece hiç mi katkınız olmadı?
**
Osman Can’ın müdafaa ettiği sistem, bugün on binleri içeri tıktı.
HSYK’nın partiye bağlanması ve icat edilen sulh ceza hakimliği sistemi, bilinen bütün hukuk normlarını alt üst etti.
17-25 Aralık büyük rüşvet operasyonunu yapan polisler, içeride beşinci ramazanını idrak ediyor.
Osman Can, 2014-2015’te kanal kanal dolaşıp hukukun Hayrettin Karamanlığını yapıyordu.
**
Yaşayan en büyük edebiyatçılardan 90 yaşındaki Adalet Ağaoğlu, iki sene önce demişti ki:
-2010 Anayasa referandumunda ben direkt ‘evet’ diyenlerdendim. Osman Can’ın peşine takıldık referandum sürecinde. Bir de güzel bir kitap yazmıştı: ‘Darbe Yargısının Sonu’, pişmanlığım bu. Ben bir an bile onun asıl amacının AKP milletvekili seçilmek olduğunu anlayamamışım. Evime kadar çocuklarını getirdi, benim elimi öpsünler diye. Ona kandık o süreçte. Bu yüzden hâlâ başımı duvarlara vuruyorum. (Özgür Düşünce, 29 Şubat 2016)
**
Adalet Ağaoğlu o kadar kırılmış ki, geçen hafta verdiği son röportajda yine Osman Can’ı anmadan duramamış:
-Ben Osman Can’ı sahiden çağdaş ve özgürlükçü olarak düşünmüştüm. Bunu kitabına göre değerlendirmiştim. Fakat sonradan baktım ki iktidarın milletvekilliğine adaylığını koymuş. Yenilmem bu yüzden oldu. Bu benim kabahatim değil, karşı tarafın kabahati. Evet veya hayır meselesinde yanıldığım söz konusu ama karşı taraf nedeniyle aldatıldık. (Ahval, 24 Mayıs 2018)
**
Osman Can,
7 Haziran 2015’te milletvekili olarak parlamentoya girdi.
Ne çare, bu çok kısa sürdü.
1 Kasım’da tekrar aday gösterilmedi.
Birkaç ay geçmedi, partisini eleştirmeye başladı.
İlk sağlam röportajı Medyascope’a verdi:
“Erdoğan tek kişinin her şeyi kontrol ettiği bir başkanlık istiyor.” (6 Mart 2016)
Medya da sağolsun, Osman Can’a özel ilgi gösteriyor.
İçeriden gelen bir isim olarak AKP’yi eleştirdiği için bunu nimet sayıyor.
Erdoğan’ı sıkıntıya sokacak lafları sayfa sayfa basıyor.
Belli ki, basmaya da devam edecek.
**
Merak ediyorum.
Acaba yarın Efkan Ala, mesela:
“AKP travma geçirdi, komplalara sarıldı” derse…
Medya, önüne arkasına bakmadan basacak mı?
**
Mesela, Bekir Bozdağ:
“Devlet aklı yok edildi” diye konuşursa…
Medya, “Yahu Sayın Bakan, bunda sizin de epeyce emeğiniz olmadı mı?” diye soracak mı?
**
Osman Can, şu dönemin ve malum rejimin taşlarını döşeyen isimdir.
İşinize gelen laflar ediyor diye…
Onu böyle karşınıza alıp AKLAYAMAZSINIZ!
Diyeceği varsa…
Adresi gazeteciler değil…
Savcılardır.
Öyle de olacaktır.
[Tarık Toros] 28.5.2018 [TR724]
Erdoğan piyasanın önünde diz çöktü [Semih Ardıç]
Merkez Bankası (TCMB) mart ayında döviz kurları yeniden hareketlenmeye başladığında atması icap eden adımı nihayet attı.
5 TL’nin eşiğinden dönen doları belli bir aralıkta tutabilmek için elinde kalan son kozu, faiz silahını kullandı. TCMB gecikmiş ve ürke ürke alınmış olması haricinde isabetli bir karara imza attı.
Bu arada büyük bir bedel ödendi. Faizler, enflasyon ve kur tahminleri yerli bir oldu. Borçluluk arttı, enflasyona yüzde 15’in yolu göründü.
DOLAR İÇİN SENE SONU TAHMİNİ 4,22 TL İDİ
Kanunun verdiği imtiyazı kullanmakta bu kadar mütereddit davranmasaydı ne faiz bu kadar yükselecek ne de dolar 4,50 TL’yi aşacaktı. Sene sonu için doların 4,22 TL’ye çıkacağı tahmin ediliyordu. Beşinci ay bitmeden hepsi tarihe karıştı.
Artık faizler için de yeni seviye yüzde 18-20 aralığıdır. 1 Ocak’ta yüzde 11 civarında idi aynı faizler.
Merkez Bankası’ndan yüzde 18-20 ile para alan bankalar krediyi hangi orandan verecek? Haliyle kredi faizleri de mevduat faizleri de artık yüzde 25’e doğru sıçrama yapacak.
Dolayısıyla kendi ellerimizle piyasa dengelerini tarumar ettik. Yatırımcının halet-i ruhiyesi bir kere bozulduysa telafisi hayli vakit alıyor.
TCMB ve hükûmet iktisat bilimine riayet etseydi, piyasanın dinamiklerini hafife almasaydı Türkiye telafi için bu kadar yüksek bedel ödemeyecekti.
ZEYBEKCİ ‘DOLAR 4 TL OLMADI, ÖYLE GÖSTERİYORLAR’ DİYORDU
İktisatçılar, aklı eren herkes, “Türkiye borç krizin ortasında faiz artırmadıkça sıcak parayı tutumaz.” ikazında bulundu. Hepsine kulak tıkandı
Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci, “Dolar 4 TL olmuş gibi bir algı oluşturulmak isteniyor.” demişti. Bakanın algı dediği o acı hakikat faizi bir ayda yüzde 5,25 artırmak mecburiyetinde bıraktı.
1 puanlık faiz artışının Hazine’ye maliyeti 1,7 milyar TL. Şirketlere getirdiği ilave yük ise 11 milyar TL. Zeybekci cebinden mi ödeyecek bu paraları?
Zeybekci geçen hafta 4,85 TL’den 1 milyon dolar borç ödeyen bir şirketin patronuna anlatabilir mi o algı oyunlarını? O patron ödemeyi bugün yapsa 300 bin TL daha az maliyete katlanacaktı. Bir senelik kâr bir kalemde buharlaştı.
TCMB SİYASETTEN BU YÜZDEN BAĞIMSIZ OLMALI
Amerika’yı yeniden keşfetmeye lüzum var mıydı? Merkez bankalarının çalışma esasları üç aşağı beş yukarı aynıdır.
2001 kriz tecrübesi Türkiye’de Merkez Bankası’na da çeki düzen verdirdi. Siyasetten bağımsız bir Merkez Bankası’nın ne kadar elzem olduğunu Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan en azından bu sefer idrak etmiştir herhalde.
Zira seçime giderken dolar 5 TL’yi geçseydi en zor durumda kalacak kişilerin başında kendisi geliyor.
Tehlike geçmese de yangına ilk müdahale yapıldı ve alevler çembere alındı. Yayılma tehlikesi azaldı. Sıçrama ihtimali hâlâ var.
Merkez Bankası itfaiye ise bırakın dilediği gibi müdahale etsin. Niye işine karışıyorsunuz?
Altı üstü bir faiz kararı alınacak… Evvela Saray’a Başbakan Binali Yıldırım gitti. Erdoğan’a faiz artırmaktan başka bir çare kalmadığını anlatıldı. Aksi takdirde doların 6 TL’ye kadar çıkabileceği dile getirildi.
ERDOĞAN’IN O ŞAHİN TAVRINDAN ESER KALMADI
Yıldırım’ın madde madde özetlediği riskler karşısında iki hafta evvel Londra’da yatırımcıya ayar vermeye kalkan, kürsüden, “Bize diz çöktüremezsiniz.” diye haykıran Erdoğan’ın o şahin tavrından eser kalmadı.
Halkın karşısında başka kapalı kapılar ardında başka siyasetinin bilmem kaçıncı vakası yaşandı… Faiz bir haftada hiç olmadığı kadar arttı, Erdoğan’ın ağzına almadı mevzuyu.
Merkez Bankası gecelik faiz oranını geçen hafta yüzde 300, 28 Mayıs itibarıyla da yüzde 1,5 artırdı. Gecelik faiz yüzde 18’e çıktı.
25 Nisan’da ortalık kasıp kavrulurken yüzde 0,75’lik artış yapabilen TCMB yangına adeta su tabancası ile müdahale etmişti. Son bir senedir hata üstüne hata yapan TCMB Başkanı Murat Çetinkaya faizi bir haftada yüzde 4,5 artırabildi.
Demek ki zor oyunu bozarmış.
BEN ‘SADELEŞTİRME’ DİYEYİM SİZ ’REPO FAİZİ’ ANLAYIN
Merkez Bankası, basın bülteninde geçen ‘sadeleştirme’, ‘normalleşme’ gibi kelimelerle son bir, hatta iki aylık fiyaskoyu örtbas etmeye çalışsa da mızrak çuvala sığmıyor. Ya daha evvel yaptıkları doğruydu ya da son bir haftada yaptıkları doğru.
Doların tansiyonu düştüğüne göre son kararlar doğru. Daha evvel mânâsız inatlaşma ve kibir yüzünden milyarlarca TL heder edildi. Para otoritesinin ürkek halini görüp önden giden banka, şirket ve fonlar ucuzdan aldığı dövizi 4,80 seviyesinden sonra bozdurdu.
Birileri şimdi de faizin kaymağını yiyecek.
Bu arada faiz yüzde 18’in, dolar 4,50 TL’nin üzerine oturmuş oldu. Artık hem faiz yüksek hem kur.
Son iki haftalık sarsıntının binada sebebiyet verdiği bütün tahribatı birkaç ay içinde hep beraber yaşayarak öğreneceğiz.
ABD FAİZLERİ ARTIRIRKEN TL YİNE EN KIRILGAN PARA
ABD Merkez Bankası’nın (Fed) Haziran’da faizlerin artma ihtimali artmama ihtimalinden katbekat fazla iken kimse TL’de çok uzun soluklu bir toparlanma beklemesin.
5 Haziran’da mayıs ayı enflasyon rakamları açıklandığında başka bir şok dalgası daha gelecek. Cari açık ve bütçe açığı rekorları da dolar/TL kurunda yönün hâlâ yukarı olduğunu haber veriyor.
Merkez Bankası ve hükûmet mağlubiyet garantili bir oyun oynadı. İhtirasları yüzünden herkes kaybetti bu oyunu.
TCMB’nin son kararları yatırımcı nezdinde istedikleri yüksek faizi almaktan öte bir zaferin ilanıdır.
İpler artık tamamen ellerinde. En küçük risk bile doları yeniden yükseltecek.
Son bir ayda olup bitenin en yalın ifadesi şu: Erdoğan çok efelense de doların ani yükselişinin şakasının olmadığını gördü ve piyasanın önünde diz çöktü.
Erdoğan bundan böyle sıcak paraya daha fazla muhtaç ve onlar ne isterse fazlasıyla verecek.
Aksi halde Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ve TCMB Başkanı Murat Çetinkaya Londra’ya iki hafta arayla niye gitsin ki!
Kim bilir belki de yanlarında Erdoğan’ın vaktiyle Rusya lideri Vladimir Putin’e yolladığı ‘özür mektubu’nun bir benzeri vardır.
Biz ettik, siz etmeyin…
[Semih Ardıç] 29.5.2018 [TR724]
5 TL’nin eşiğinden dönen doları belli bir aralıkta tutabilmek için elinde kalan son kozu, faiz silahını kullandı. TCMB gecikmiş ve ürke ürke alınmış olması haricinde isabetli bir karara imza attı.
Bu arada büyük bir bedel ödendi. Faizler, enflasyon ve kur tahminleri yerli bir oldu. Borçluluk arttı, enflasyona yüzde 15’in yolu göründü.
DOLAR İÇİN SENE SONU TAHMİNİ 4,22 TL İDİ
Kanunun verdiği imtiyazı kullanmakta bu kadar mütereddit davranmasaydı ne faiz bu kadar yükselecek ne de dolar 4,50 TL’yi aşacaktı. Sene sonu için doların 4,22 TL’ye çıkacağı tahmin ediliyordu. Beşinci ay bitmeden hepsi tarihe karıştı.
Artık faizler için de yeni seviye yüzde 18-20 aralığıdır. 1 Ocak’ta yüzde 11 civarında idi aynı faizler.
Merkez Bankası’ndan yüzde 18-20 ile para alan bankalar krediyi hangi orandan verecek? Haliyle kredi faizleri de mevduat faizleri de artık yüzde 25’e doğru sıçrama yapacak.
Dolayısıyla kendi ellerimizle piyasa dengelerini tarumar ettik. Yatırımcının halet-i ruhiyesi bir kere bozulduysa telafisi hayli vakit alıyor.
TCMB ve hükûmet iktisat bilimine riayet etseydi, piyasanın dinamiklerini hafife almasaydı Türkiye telafi için bu kadar yüksek bedel ödemeyecekti.
ZEYBEKCİ ‘DOLAR 4 TL OLMADI, ÖYLE GÖSTERİYORLAR’ DİYORDU
İktisatçılar, aklı eren herkes, “Türkiye borç krizin ortasında faiz artırmadıkça sıcak parayı tutumaz.” ikazında bulundu. Hepsine kulak tıkandı
Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci, “Dolar 4 TL olmuş gibi bir algı oluşturulmak isteniyor.” demişti. Bakanın algı dediği o acı hakikat faizi bir ayda yüzde 5,25 artırmak mecburiyetinde bıraktı.
1 puanlık faiz artışının Hazine’ye maliyeti 1,7 milyar TL. Şirketlere getirdiği ilave yük ise 11 milyar TL. Zeybekci cebinden mi ödeyecek bu paraları?
Zeybekci geçen hafta 4,85 TL’den 1 milyon dolar borç ödeyen bir şirketin patronuna anlatabilir mi o algı oyunlarını? O patron ödemeyi bugün yapsa 300 bin TL daha az maliyete katlanacaktı. Bir senelik kâr bir kalemde buharlaştı.
TCMB SİYASETTEN BU YÜZDEN BAĞIMSIZ OLMALI
Amerika’yı yeniden keşfetmeye lüzum var mıydı? Merkez bankalarının çalışma esasları üç aşağı beş yukarı aynıdır.
2001 kriz tecrübesi Türkiye’de Merkez Bankası’na da çeki düzen verdirdi. Siyasetten bağımsız bir Merkez Bankası’nın ne kadar elzem olduğunu Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan en azından bu sefer idrak etmiştir herhalde.
Zira seçime giderken dolar 5 TL’yi geçseydi en zor durumda kalacak kişilerin başında kendisi geliyor.
Tehlike geçmese de yangına ilk müdahale yapıldı ve alevler çembere alındı. Yayılma tehlikesi azaldı. Sıçrama ihtimali hâlâ var.
Merkez Bankası itfaiye ise bırakın dilediği gibi müdahale etsin. Niye işine karışıyorsunuz?
Altı üstü bir faiz kararı alınacak… Evvela Saray’a Başbakan Binali Yıldırım gitti. Erdoğan’a faiz artırmaktan başka bir çare kalmadığını anlatıldı. Aksi takdirde doların 6 TL’ye kadar çıkabileceği dile getirildi.
ERDOĞAN’IN O ŞAHİN TAVRINDAN ESER KALMADI
Yıldırım’ın madde madde özetlediği riskler karşısında iki hafta evvel Londra’da yatırımcıya ayar vermeye kalkan, kürsüden, “Bize diz çöktüremezsiniz.” diye haykıran Erdoğan’ın o şahin tavrından eser kalmadı.
Halkın karşısında başka kapalı kapılar ardında başka siyasetinin bilmem kaçıncı vakası yaşandı… Faiz bir haftada hiç olmadığı kadar arttı, Erdoğan’ın ağzına almadı mevzuyu.
Merkez Bankası gecelik faiz oranını geçen hafta yüzde 300, 28 Mayıs itibarıyla da yüzde 1,5 artırdı. Gecelik faiz yüzde 18’e çıktı.
25 Nisan’da ortalık kasıp kavrulurken yüzde 0,75’lik artış yapabilen TCMB yangına adeta su tabancası ile müdahale etmişti. Son bir senedir hata üstüne hata yapan TCMB Başkanı Murat Çetinkaya faizi bir haftada yüzde 4,5 artırabildi.
Demek ki zor oyunu bozarmış.
BEN ‘SADELEŞTİRME’ DİYEYİM SİZ ’REPO FAİZİ’ ANLAYIN
Merkez Bankası, basın bülteninde geçen ‘sadeleştirme’, ‘normalleşme’ gibi kelimelerle son bir, hatta iki aylık fiyaskoyu örtbas etmeye çalışsa da mızrak çuvala sığmıyor. Ya daha evvel yaptıkları doğruydu ya da son bir haftada yaptıkları doğru.
Doların tansiyonu düştüğüne göre son kararlar doğru. Daha evvel mânâsız inatlaşma ve kibir yüzünden milyarlarca TL heder edildi. Para otoritesinin ürkek halini görüp önden giden banka, şirket ve fonlar ucuzdan aldığı dövizi 4,80 seviyesinden sonra bozdurdu.
Birileri şimdi de faizin kaymağını yiyecek.
Bu arada faiz yüzde 18’in, dolar 4,50 TL’nin üzerine oturmuş oldu. Artık hem faiz yüksek hem kur.
Son iki haftalık sarsıntının binada sebebiyet verdiği bütün tahribatı birkaç ay içinde hep beraber yaşayarak öğreneceğiz.
ABD FAİZLERİ ARTIRIRKEN TL YİNE EN KIRILGAN PARA
ABD Merkez Bankası’nın (Fed) Haziran’da faizlerin artma ihtimali artmama ihtimalinden katbekat fazla iken kimse TL’de çok uzun soluklu bir toparlanma beklemesin.
5 Haziran’da mayıs ayı enflasyon rakamları açıklandığında başka bir şok dalgası daha gelecek. Cari açık ve bütçe açığı rekorları da dolar/TL kurunda yönün hâlâ yukarı olduğunu haber veriyor.
Merkez Bankası ve hükûmet mağlubiyet garantili bir oyun oynadı. İhtirasları yüzünden herkes kaybetti bu oyunu.
TCMB’nin son kararları yatırımcı nezdinde istedikleri yüksek faizi almaktan öte bir zaferin ilanıdır.
İpler artık tamamen ellerinde. En küçük risk bile doları yeniden yükseltecek.
Son bir ayda olup bitenin en yalın ifadesi şu: Erdoğan çok efelense de doların ani yükselişinin şakasının olmadığını gördü ve piyasanın önünde diz çöktü.
Erdoğan bundan böyle sıcak paraya daha fazla muhtaç ve onlar ne isterse fazlasıyla verecek.
Aksi halde Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ve TCMB Başkanı Murat Çetinkaya Londra’ya iki hafta arayla niye gitsin ki!
Kim bilir belki de yanlarında Erdoğan’ın vaktiyle Rusya lideri Vladimir Putin’e yolladığı ‘özür mektubu’nun bir benzeri vardır.
Biz ettik, siz etmeyin…
[Semih Ardıç] 29.5.2018 [TR724]
Bizi düş o sayıdan Binali Bey! [Naci Karadağ]
Gerçi işin içine kendimi katarak yazı yazınca bazıları nedense rahatsız oluyor. Hayko Bağdat yazısı dolayısıyla muhatabımdan çok kendini matah bir şey zanneden zerzevattan ses çıkması çok ilginç geldi o sebeple.
Bakalım ‘Binali Bey’den çok Binali’ci olanlar var mı aramızda?
Şaka bir yana aslında bambaşka bir mevzuda yazacak, size enteresan bir milletvekili adayını tanıtacaktım. Artık nasipse başka sefere çünkü Sayın Başbakan’ın bir açıklaması bu yazıyı zaruret haline getirdi.
“Düşük profil”li Başbakanımız Binali Bey demiş ki; “Biz dün olduğu gibi, bugün de birçok zorluğa göğüs gererek bu günlere geldik. Milletçe 15 yılda büyük badireler atlattık ama yılmadık, yorulmadık. Biliyoruz ki arkamızda 81 milyonun desteği, duası var.”
Dua aldığı kesin ama sayı konusunda yanıldığı da kesin.
Hani ‘yalan söylüyor’ diyeceğiz ama adam koskoca başbakan. Gerçi 92 yılında açılmış üniversiteyi “Isparta’ya üniversiteyi biz getirdik” diyerek kendine mal eden ve üstelik Ispartalılardan çılgınca alkış alan bir Cumhurbaşkanı’nın Başbakanı’na yakışmayan bir çarpıtma da değil doğrusu.
Gülmeyin, kendini işlevsizleştirecek, bir tür siyasi hayatını nihayete erdirecek bir sistem için canla başla mücadele eden yegâne örnek olarak tarihe geçen bir siyasi figürden bahsediyoruz.
O fasıl ayrı.
Ama icabında bir ülkenin Başbakanı. Kâğıt üzerinde de olsa, velev ki düşük profilli de olsa öyle değil mi?
Hemen, yekten ifade edeyim; beni o sayıdan düşmelisiniz sevgili Binali Beyciğim.
Gerçi sizin rakamlara pek güven olmaz ama hadi diyelim gerçekten 81 milyon kişi size dua ediyor diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.
En azından ben etmiyorum.
Şöyle bir şey var:
Bir kişiyi, kurumu, ideolojiyi, benimsemeyebilirsiniz, hatta beğenmeyebilirsiniz, hatta ve hatta zararlı bulabilirsiniz.
Lakin nefret etmek ayrı bir şey.
Çünkü nefret ekstra motivasyon isteyen marazi bir durum.
Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; günümüz iktidarını belki toplumun yarısı orada tutuyor ama sanırım Türk siyaset tarihinin en nefret edilen isimleri de aynı kişilerdir! Toplumun en az yarısı da nefret ediyor Erdoğan ve iktidarından. Böylesine bir kutuplaşma ve düşmanlık hattı oluşturdular.
Bakın, ben sürekli beddua ediyorum demiyorum.
Oysa Binali Bey’in ileri sürdüğü rakamın içinde çok sağlam beddua edenler olduğunu da çok iyi biliyorum.
Hatta ben bile zaman zaman Allah’a havale edip, beddua ediyorum.
Nasıl etmezsiniz, elinizde dua ve bedduadan başka bir şeyiniz kalmamışsa, zalim tüm gücü eline geçirmiş ve tarihte eşine az rastlanır bir zulüm uyguluyorsa Allah’a sığınmaktan başka melce mi kalıyor?
Bu sebeple beni düşmesini rica ediyorum Başbakan’dan.
O sayıdan beni düşün Binali Bey..
Sadece beni değil… Zannederim size sempatik, romantik bakmayan, dua etmeyen, hatta tam tersi hislerle dolu milyonlar var…
Suçsuz, sebepsiz “Suçları olmayabilir, idari tasarruf olarak işten attık” dediğiniz yüzbinlerce ekmeğiyle oynadığınız, hayatlarını paramparça ettiğiniz memur da belki size dua etmiyordur ha?
Sayıları binden fazla olan hapisteki bebelerin de bu güruha dahil olabileceğini hiç sanmam…
Kreş yerine, cezaevi avlusunda buz gibi zeminlerde emekleyen bu çocukların bedduası olmaz belki ama ahının da eninde sonunda sizi perçemlerinizden yakalayacağını çok iyi biliyorum üstelik!
İşkenceyle katlettiğiniz Gökhan Öğretmen’in ruhu bırakınız size dua etmeyi af bile etmeyecektir sizi.
Karda kışta ayazda, yağmur çamur içinde üç bebesiyle ülkeden kaçmak zorunda kalan, kalbinin yaşadığı acılara dayanamadığı Esma Öğretmen’in ruhunu hiç söylemeyelim, onun için ayrıca teker teker hesap vereceksiniz ahirette. İnşallah bu dünyada da…
Çocuklarının, torunlarının hakkını ararken polis copuyla darp ettiğiniz 75 yaşındaki Perihan Anne de size dua edecek değildir her halde!
Mallarına çöktüğünüz, bir ömür boyu verdiği emekleri alıp iç ettiğiniz, kurduğunuz haram sofralara meze yaptığınız, yandaşlarınıza mallarını peşkeş çektiğiniz insanları da düşmelisiniz bu listen.
Burak Aydın ismini ne sen bilirsin ne de sana dua eden milyonlar. Çünkü senin ve Reis’in medyası hiç bahsetmedi Burak öğretmenden. 27 yaşında KHK ile meslekten atıp, hapse koyduğunuz Burak öğretmen. Çocuklarını ziyaret etmek için giderken trafik kazasında ölen Aydın ailesine nereden bileceksiniz ki duasından eminsiniz?
72 yaşındaki anne Ayşe Aydın, eşi Gülyeter ve 8 yaşındaki oğlu Muhammed Aydın’ın mezarı başında tarihe geçecek acının resminin kahramanı olan Burak Aydın size dua mı edecek bir de?
Diyarbakır’da, Cizre’de katlettiğiniz masumlar ve aileleri, evlerini yerle bir ettiğiniz Sur’da yaşayan Kürtlerin de size karşı pek hoş hisler beslediğini düşünmek doğru olmayacaktır.
3 yaşındaki oğlu Muharrem’in cansız bedenini karlı yollarda sırtındaki battaniye ile taşıyan Vanlı Abdulvahap’ın acısı hala yüreğini yakıyorken size dua mı etsin yani?
Annesinin 3 gün boyunca cesedini buzlukta sakladığı Cemile Çağırga’yı hatırladınız mı?
Hani silahlı güçlerin uzun menzilli tüfekle ensesinden öldürdüğü, yaşanan abluka dolayısıyla ambulansın filan gitmediği ve ölüsünün bile 3 gün boyunca kaldırılamadığı 10 yaşındaki Cemile’yi?
Hala hatırlamadıysan ondan bir hafta önce katledilen 7 yaşındaki minik Bayram Çağlı’nın kuzeni olan Cemile! Hala hatırlamadıysan şuraya bir göz at bence.
Şu fotoğrafa dikkatle bakın… Lütfen…
Geçtiğimiz hafta da Kuzey Irak’ta şehit olan Musa Sayan’ın cenaze töreninden bir anlık fotoğraf bu. Mersin’in Tarsus ilçesinde çekildi.
Ortada perişan halde duran, tam bir Anadolu ‘Gariban’ı ise Şehit babası. Cumali Amca seçim öncesi medyanın ilgisini çekmek isteyen siyasilerin kapışmasına daha fazla direnemiyor ve arkalara düşüyor. Şehit Musa’nın kardeşi Şerafettin ise komutana bir şey anlatma çabasında. Üstünü başını düzelten siyasetçiler, kameraları kıble yapan tıynetsizler vs. Hepsi gelmiş cenazeye. Gözü yaşlı eş Seher ve 6 aylık minik Ecrin size dua edecek mi sanıyorsunuz Sayın Binali yıldırım?
Cumali Amca’nın dağlanan yüreğinden size bir de minnettarlık hayır dua mı çıkacak düşüncesindesiniz?
Zalimce hayatlarını parçalayıp, ekmeklerini ellerinden aldığınız on binlerce mahkûmun, dışarda aç sefil kalan ailelilerine yardım etmek için içli köfte yapıyor diye tutuklayıp hapse attığınız (Böyle bir suç var mı yahu? İbretlik!) ablalar, teyzeler, bacılar size hayır dua mı edecekler?
Şaşarım aklınıza!
Bu insanları düşün dua listenizden. Belki seçmen listenizden de, bilemiyorum.
Size dua ederler mi emin değilim ama biz ülke olarak size oy vererek devam ettirirsek çok daha fazlasını hak ediyoruz demektir!
Beni düşün o 81 milyonluk listeden Binali bey, lütfen…
***
Not: Bir mesaj aldım, okuyucum diyor ki; niye kaynakların hep muhalif ve solcu medya? Bunun sebebini yazmak kadar ayıp bir şey olamaz. Türkiye’de medya mı kaldı? Yazdığımız hangi haberi Havuzcular verir ki? Cemile’nin haberini oradan okuma şansınız olabilir mi? AKP seçmeninin Gökhan Açıkkol’dan haberi olduğunu mu sanıyorsunuz ya da Esma, Halime Öğretmenden? Zaman, Bugün, Samanyolu gibi yayın organları kapatılmadı, üzerlerine çökülmedi de biz mi kaynak göstermiyoruz? Rica ederim…
[Naci Karadağ] 29.5.2018 [TR724]
Bakalım ‘Binali Bey’den çok Binali’ci olanlar var mı aramızda?
Şaka bir yana aslında bambaşka bir mevzuda yazacak, size enteresan bir milletvekili adayını tanıtacaktım. Artık nasipse başka sefere çünkü Sayın Başbakan’ın bir açıklaması bu yazıyı zaruret haline getirdi.
“Düşük profil”li Başbakanımız Binali Bey demiş ki; “Biz dün olduğu gibi, bugün de birçok zorluğa göğüs gererek bu günlere geldik. Milletçe 15 yılda büyük badireler atlattık ama yılmadık, yorulmadık. Biliyoruz ki arkamızda 81 milyonun desteği, duası var.”
Dua aldığı kesin ama sayı konusunda yanıldığı da kesin.
Hani ‘yalan söylüyor’ diyeceğiz ama adam koskoca başbakan. Gerçi 92 yılında açılmış üniversiteyi “Isparta’ya üniversiteyi biz getirdik” diyerek kendine mal eden ve üstelik Ispartalılardan çılgınca alkış alan bir Cumhurbaşkanı’nın Başbakanı’na yakışmayan bir çarpıtma da değil doğrusu.
Gülmeyin, kendini işlevsizleştirecek, bir tür siyasi hayatını nihayete erdirecek bir sistem için canla başla mücadele eden yegâne örnek olarak tarihe geçen bir siyasi figürden bahsediyoruz.
O fasıl ayrı.
Ama icabında bir ülkenin Başbakanı. Kâğıt üzerinde de olsa, velev ki düşük profilli de olsa öyle değil mi?
Hemen, yekten ifade edeyim; beni o sayıdan düşmelisiniz sevgili Binali Beyciğim.
Gerçi sizin rakamlara pek güven olmaz ama hadi diyelim gerçekten 81 milyon kişi size dua ediyor diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.
En azından ben etmiyorum.
Şöyle bir şey var:
Bir kişiyi, kurumu, ideolojiyi, benimsemeyebilirsiniz, hatta beğenmeyebilirsiniz, hatta ve hatta zararlı bulabilirsiniz.
Lakin nefret etmek ayrı bir şey.
Çünkü nefret ekstra motivasyon isteyen marazi bir durum.
Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; günümüz iktidarını belki toplumun yarısı orada tutuyor ama sanırım Türk siyaset tarihinin en nefret edilen isimleri de aynı kişilerdir! Toplumun en az yarısı da nefret ediyor Erdoğan ve iktidarından. Böylesine bir kutuplaşma ve düşmanlık hattı oluşturdular.
Bakın, ben sürekli beddua ediyorum demiyorum.
Oysa Binali Bey’in ileri sürdüğü rakamın içinde çok sağlam beddua edenler olduğunu da çok iyi biliyorum.
Hatta ben bile zaman zaman Allah’a havale edip, beddua ediyorum.
Nasıl etmezsiniz, elinizde dua ve bedduadan başka bir şeyiniz kalmamışsa, zalim tüm gücü eline geçirmiş ve tarihte eşine az rastlanır bir zulüm uyguluyorsa Allah’a sığınmaktan başka melce mi kalıyor?
Bu sebeple beni düşmesini rica ediyorum Başbakan’dan.
O sayıdan beni düşün Binali Bey..
Sadece beni değil… Zannederim size sempatik, romantik bakmayan, dua etmeyen, hatta tam tersi hislerle dolu milyonlar var…
Suçsuz, sebepsiz “Suçları olmayabilir, idari tasarruf olarak işten attık” dediğiniz yüzbinlerce ekmeğiyle oynadığınız, hayatlarını paramparça ettiğiniz memur da belki size dua etmiyordur ha?
Sayıları binden fazla olan hapisteki bebelerin de bu güruha dahil olabileceğini hiç sanmam…
Kreş yerine, cezaevi avlusunda buz gibi zeminlerde emekleyen bu çocukların bedduası olmaz belki ama ahının da eninde sonunda sizi perçemlerinizden yakalayacağını çok iyi biliyorum üstelik!
İşkenceyle katlettiğiniz Gökhan Öğretmen’in ruhu bırakınız size dua etmeyi af bile etmeyecektir sizi.
Karda kışta ayazda, yağmur çamur içinde üç bebesiyle ülkeden kaçmak zorunda kalan, kalbinin yaşadığı acılara dayanamadığı Esma Öğretmen’in ruhunu hiç söylemeyelim, onun için ayrıca teker teker hesap vereceksiniz ahirette. İnşallah bu dünyada da…
Çocuklarının, torunlarının hakkını ararken polis copuyla darp ettiğiniz 75 yaşındaki Perihan Anne de size dua edecek değildir her halde!
Mallarına çöktüğünüz, bir ömür boyu verdiği emekleri alıp iç ettiğiniz, kurduğunuz haram sofralara meze yaptığınız, yandaşlarınıza mallarını peşkeş çektiğiniz insanları da düşmelisiniz bu listen.
Burak Aydın ismini ne sen bilirsin ne de sana dua eden milyonlar. Çünkü senin ve Reis’in medyası hiç bahsetmedi Burak öğretmenden. 27 yaşında KHK ile meslekten atıp, hapse koyduğunuz Burak öğretmen. Çocuklarını ziyaret etmek için giderken trafik kazasında ölen Aydın ailesine nereden bileceksiniz ki duasından eminsiniz?
72 yaşındaki anne Ayşe Aydın, eşi Gülyeter ve 8 yaşındaki oğlu Muhammed Aydın’ın mezarı başında tarihe geçecek acının resminin kahramanı olan Burak Aydın size dua mı edecek bir de?
Diyarbakır’da, Cizre’de katlettiğiniz masumlar ve aileleri, evlerini yerle bir ettiğiniz Sur’da yaşayan Kürtlerin de size karşı pek hoş hisler beslediğini düşünmek doğru olmayacaktır.
3 yaşındaki oğlu Muharrem’in cansız bedenini karlı yollarda sırtındaki battaniye ile taşıyan Vanlı Abdulvahap’ın acısı hala yüreğini yakıyorken size dua mı etsin yani?
Annesinin 3 gün boyunca cesedini buzlukta sakladığı Cemile Çağırga’yı hatırladınız mı?
Hani silahlı güçlerin uzun menzilli tüfekle ensesinden öldürdüğü, yaşanan abluka dolayısıyla ambulansın filan gitmediği ve ölüsünün bile 3 gün boyunca kaldırılamadığı 10 yaşındaki Cemile’yi?
Hala hatırlamadıysan ondan bir hafta önce katledilen 7 yaşındaki minik Bayram Çağlı’nın kuzeni olan Cemile! Hala hatırlamadıysan şuraya bir göz at bence.
Şu fotoğrafa dikkatle bakın… Lütfen…
Geçtiğimiz hafta da Kuzey Irak’ta şehit olan Musa Sayan’ın cenaze töreninden bir anlık fotoğraf bu. Mersin’in Tarsus ilçesinde çekildi.
Ortada perişan halde duran, tam bir Anadolu ‘Gariban’ı ise Şehit babası. Cumali Amca seçim öncesi medyanın ilgisini çekmek isteyen siyasilerin kapışmasına daha fazla direnemiyor ve arkalara düşüyor. Şehit Musa’nın kardeşi Şerafettin ise komutana bir şey anlatma çabasında. Üstünü başını düzelten siyasetçiler, kameraları kıble yapan tıynetsizler vs. Hepsi gelmiş cenazeye. Gözü yaşlı eş Seher ve 6 aylık minik Ecrin size dua edecek mi sanıyorsunuz Sayın Binali yıldırım?
Cumali Amca’nın dağlanan yüreğinden size bir de minnettarlık hayır dua mı çıkacak düşüncesindesiniz?
Zalimce hayatlarını parçalayıp, ekmeklerini ellerinden aldığınız on binlerce mahkûmun, dışarda aç sefil kalan ailelilerine yardım etmek için içli köfte yapıyor diye tutuklayıp hapse attığınız (Böyle bir suç var mı yahu? İbretlik!) ablalar, teyzeler, bacılar size hayır dua mı edecekler?
Şaşarım aklınıza!
Bu insanları düşün dua listenizden. Belki seçmen listenizden de, bilemiyorum.
Size dua ederler mi emin değilim ama biz ülke olarak size oy vererek devam ettirirsek çok daha fazlasını hak ediyoruz demektir!
Beni düşün o 81 milyonluk listeden Binali bey, lütfen…
***
Not: Bir mesaj aldım, okuyucum diyor ki; niye kaynakların hep muhalif ve solcu medya? Bunun sebebini yazmak kadar ayıp bir şey olamaz. Türkiye’de medya mı kaldı? Yazdığımız hangi haberi Havuzcular verir ki? Cemile’nin haberini oradan okuma şansınız olabilir mi? AKP seçmeninin Gökhan Açıkkol’dan haberi olduğunu mu sanıyorsunuz ya da Esma, Halime Öğretmenden? Zaman, Bugün, Samanyolu gibi yayın organları kapatılmadı, üzerlerine çökülmedi de biz mi kaynak göstermiyoruz? Rica ederim…
[Naci Karadağ] 29.5.2018 [TR724]
Seçim sandığından çıkacak tavşan [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
16 Nisan 2017 tarihinde yapılan anayasa değişikliği referandumunda Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) rejim tarafından nasıl kullanıldığını gayet net şekilde gördük. Hatırlatmakta yarar var. Türkiye için son derece hayati bir konu olan fiili rejimin hukuki rejime dönüşmesi ile ilgili nihai karar olan ve bu manada cumhuriyet rejimi kurulduğundan beri rejimi ilgilendiren en önemli sonuçlara sebep olacak bir referandumda YSK’nın oynadığı rol neydi? Lafı uzatmadan söyleyeyim. YSK seçimleri çaldı!
CHP milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Erdal Aksünger 16 Nisan referandumu sonrasında YSK’nın oy hırsızlığı için kullanıldığını söylemiş ve sandıkların yüzde 60’ına (!) manipülasyon yapılması nedeniyle itiraz edildiğini, halk iradesine karşı kıyım yapıldığını, 1,5 milyon oyun geçersiz sayılması gerekirken geçerli sayıldığını ifade etmişti. Düşündürücüdür! Müşahitlerin engellenmesini, HDP müşahitlerinin görevlerini yapmalarına kategorik olarak engel olunmasını falan saymıyorum! Yine Aksünger’in ifadesiyle YSK’nın uzun süre veri paylaşmaması, en az mühürsüz seçmen pusulalarının geçerli kabul edilmesi kararı kadar düşündürücüdür. Anadolu Ajansı bu kadar “şeffaflık” sağlayabiliyor işte! Aynı şekilde HDP milletvekili Ertuğrul Kürkçü, referandum sunucunu belirleyen 1,5 milyon geçersiz oydan bahsediyordu. HDP görüşüne göre referandumda 3-4 puan seviyesinde bir manipülasyon yapılmıştı ve hatta güneydoğuda birçok yerde uluslararası gözlemcilerin oy kullanma işlemleri esnasında gözlem yapmalarına engel olunmuştu. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu YSK’nın mühürsüz oyların geçerli sayılmasına ilişkin kararının referandumun meşruiyetini tartışmalı hale getirdiğini ileri sürmüş, 1,5 milyon oyun şaibeli şekilde geçerli sayılmasının referandum sunucunu belirlediğini belirtmişti.
YSK’yı kim kontrol ediyorsa, oy oranını da önemli seviyede belirler
Esasında seçmen pusulalarının mühürlenme gerekçesi son derece basit ve anlaşılır. Pusula mühürlenerek sahteciliğin önüne geçilmeye çalışılıyor. Seçim pusulaları mühürlenmeden sayılırsa, mühürsüz oy pusulalarının potansiyel olarak sınırsız sayıda oya dönüşmesi mümkün. Yani kaç tane oy gerekiyorsa basarsın evet mührünü, sayıma dâhil edersin! Bu kadar basit! Başka bir ifadeyle, YSK’yı kim kontrol ediyorsa, oy oranını da gayet önemli seviyelerde belirleme, yani seçmen iradesini manipüle etme olanağına da sahip oluyor. Özellikle YSK’nın daha sandıklar kapanmadan, yani referandum oy kullanma işlemi devam ettiği esnada mühürsüz oyların kabul edileceği açıklaması, adeta sahteciliğe davetiye anlamına geldi 2017 referandumunda.
Peki, şunu soralım: YSK takdir hakkını kullandı diyerek kapatabilir miyiz bu meseleyi? Hayır! Neden? Çünkü 298 sayılı kanunun 101. maddesi uyarınca sandık kurulu mührü olmayan oy pusulalarının geçersiz sayılması zorunlu. Yasa gayet net ve anlaşılır olarak formüle etmiş meseleyi. Burada yorumlamaya kapıyı aralayabilecek herhangi bir muğlâklık kesinlikle yok. Yani YSK, net olarak yasaya aykırı bir biçimde, Saray’dan gelen direktifle yetki aşımında bulunarak ve suç işleyerek, seçimin kaderini etkileyen bir manipülasyona imkân tanıyor. Olan budur!
Saray, anayasa ve yasa arasındaki bu boşluğu gayet net
Normal şartlarda referandumun iptal edilmesi ve seçimin tekrarlanması gerekiyordu. Çünkü mesele birkaç bin mühürsüz oy değildi. Milyonlarca oydan bahsediyoruz. 50 milyon seçmende 1,5 milyon geçersiz oyun geçerli sayılması azımsanamaz. Kaldı ki mühürsüz oyların geçerli sayılması kararının seçimler esnasında açıklanması ve istenilen sayıda oy “üretilmesine” olanak tanıması, bu kararın masum gerekçelerle alınmadığına işaret etmekte. Seçimin mihenk taşı olan dürüstlük ilkesi, hem oy kullanma bağlamında, hem de oy sayımı bağlamında açıkça ve kasıtlı olarak (yani sehven değil!) ihlal edilmişti. İşin paradoksal yönü, anayasaya göre YSK kararlarına karşı itiraz hakkı yok! Yani kanun hangi oyun geçerli olması, hangisinin geçerli olmaması gerektiğini bağlayıcı şekilde YSK’ya söylemekte, anayasa ama YSK kanuna aykırı hareket ederse YSK’ya karşı bir yaptırım öngörmemektedir. Sarayın, anayasa ve yasa arasındaki bu boşluğu gayet net bir şekilde gördüğü ve kendi menfaatine uygun olarak seçimi YSK eliyle manipüle ederek istediği sonucu masa başında aldırdığı anlaşılıyor. İyi de, referandumun iptal edilmesi kolay bir şey değil! CHP o kadar akvaryum muhalefeti ki, mesela sine-i millet gibi bir kararı gündeme getirecek bir kararlılığa ve cesarete (belki de çıkara!) sahip değil. Birkaç göstermelik adet yerini buldun türü çıkış ve girişimle bu ölçekte bir kumpasla baş etmek elbette olmazdı ve olmadı!
Avrupa Konseyi gözlemcileri de referandumun akabinde benzer yorumlar yaptılar aslında 2017 referandumundan sonra. Konsey, milyonlarca oyun geçersiz sayılması gerekirken YSK’nın tartışmalı ve yasaya aykırı kararı sonucunda geçerli sayılmasını, “manipülasyon” olarak niteledi ve bu manipülasyonun referandum sunucunu etkileyecek kadar büyük olduğuna işaret etti. Aynı doğrultuda, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) da YSK’nın mühürsüz oy pusulalarına ilişkin kararının önemli bir güvenceyi (adil seçim ilkesi bağlamında) ortadan kaldırdığını belirtti.
Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) açıkladığı nihai raporda, mühürsüz oyların seçim güvenliği bakımından sorun oluşturduğu doğrultusundaki görüşünü yineledi. Dahası, OHAL döneminde ifade, toplanma ve örgütlenme gibi temel anayasal hakların ihlal edildiğini belgeledi. AKMP referandumun eşit şartlar olmayan bir ortamda gerçekleştiğini değerlendirerek, binlerce kamu personelinin görevlerinden ihraç edilmesinin veya tutuklanmasının demokratik ortama engel oluşturduğunu belirtti, ayrıca basın ve medya üzerindeki baskıların ve kısıtlamaların demokrasi ilkesiyle bağdaşmadığını vurguladı. Elbette rejim bu önemli eleştirilere kulaklarını tıkadı. Zaten bağımsız seçim gözlemcilerinin raporlarının bağlayıcılığı yok. Ülkenin prestiji ve demokrasi sıralamasını dikkate alan da artık olmadığına göre, dosya kapanabilirdi. Öyle de oldu. Bu noktada dikkat çekici olan, CHP ve hatta HDP’nin durumu kabullenme hızlarıdır! 1,5 milyon oyluk bir usulsüzlükten, referandum sunucunun masa başında belirlenmiş olmasından bahsediyoruz! Ortada net bir yasaya aykırılık ve şike var. Bağımsız uluslararası kuruluşların raporları var. Kamuoyunun önemli ölçüde duyarlılığı var. Fakat olmayan ne? Yukarıda belirttim, yeniden vurgulayayım. Muhalefetin sağlam durmaması, bu durumu (bile) kabullenmesi!
Gelinen nokta çok açık: Anayasanın gasp edilmesi ve fiili rejim kurulması sonrasında, anayasal kurumlar – özellikle üst yargı ve YSK – tümüyle sahip oldukları otonomiyi, yani yürütme erkinin açık etkilerinden bağımsız olma durumunu yitirerek, fiili güce teslim oldular. Çünkü bunu yapmasalar, “FETÖ’cü” ilan edilerek hem pozisyonlarını hem de özgürlüklerini kaybedeceklerdi. 15 Temmuz sonrasında bir furyaya dönüşen cadı avı o denli vahşi bir fiili rejim oluşturdu ki, tüm Türkiye bürokrasisi tüm cumhuriyet döneminde hiç görülmedik düzeyde bir büyük ceberut baskıya maruz bırakıldı. Peki, kritik soruyu soralım o zaman: ne değişti?
Muhalefetin elide hiçbir enstrüman yok
16 Nisan 2017 ile bugün arasında fiili rejim sönümlenerek anayasal düzene geri mi dönüldü? Yürütmenin (Saray diyelim!) yetki gaspı son mu buldu? Yüksek yargı organları ve diğer yargı kurumları (mahkemeler, yargıçlar, savcılar) bağımsızlaştı mı? YSK 2017 referandumundaki gibi hareket etmeyecek de, artık tarafsız ve adil şekilde mi değerlendirme yapacak? 2017 referandumunda yapılan manipülasyonun önümüzdeki seçimlerde tekrarlanmamasının garantisi yoksa Muharrem İnce’nin avukatlara yaptığı çağrı mıdır? Naif olmayalım, hatta evet, lütfen biraz ciddi olalım! Muhalefetin elide hiçbir enstrüman yok. Adil ve demokratik bir seçimin koşulları mevcut değil. Medyaya erişimden, haber alma özgürlüğüne, seçimlerin şeffaf bir şekilde gerçekleşmesini sağlayacak TV yayınlarından oy sayım işlemlerine kadar, her şeyiyle 2017 referandumuyla aynı, hatta daha da geride bir seçim olacak. İkinci tura kalması neredeyse kesin olan bu seçimlerde, 2017 ile aynı koşullarda, YSK hangi sonucu ilan edecek sanıyorsunuz? Zaten Anadolu Ajansı oy kullanma esnasında yayınlayacağı oy oranlarıyla YSK için uygun olan zemini oluşturacaktır. YSK ise kapalı kapılar ardında sahibinin sesine uygun hareket edecektir. Bir- bir buçuk puanlık farkla bile olsa, seçimin galibi Erdoğan olarak ilan edilirse, muhalefet ne yapacak? İtiraz edenlerin “FETÖ’cü provokatörler” ve “dış odakların güdümünde olan teröristler” olarak ilan edilmesinin ardından, polis ve jandarma gücüyle “asayişin sağlanması” – kitlesel tutuklamalar, asimetrik polis şiddeti vs. – amacıyla sahaya sürülmesi sonrasında ne olacak?
Kitlesel protestolar, halkın tepkisi vs. senaryoların üzerinde duran yorumlar görüyor, şaşırıyorum. Lütfen biri çıkıp neden 2017 referandumunda bunların olmadığını anlatsın. Niçin 2017’de gerçekleşmeyen halk tepkisinin 2018’de gerçekleşeceğini düşünüyorsunuz? Bugün itibarıyla fiili rejim daha fazla konsolide olmuş durumda. Tüm devlet kurumlarını ele geçirdiler, içinde daha iyi yuvalandılar. Dahası, hep söylüyorum, bu bir koalisyon. Yani Erdoğan yalnız değil, arkasında birbirinden farklılıkları olsa da, a- Batı tipi demokrasi isteyenlerin sistemden tecrit edilmesi, b- NATO’dan uzaklaşılarak Rusya’ya yanaşılması, c- bu şekilde Türkiye’de yeniden devlet içinde aktif ve etkin olmalarının sağlanması amaçlarını güden ittifak ortakları var. Biri tabii ki Erdoğan ve çevresi, diğerleri görüldüğü kadarıyla pro-faşist güçler olan MHP-Bahçeli, Avrasyacı ulusalcılar, eski derin devlet (yani ordudaki Avrasyacı bir hizip). Muhalefet olarak nitelenen Akşener ve İnce ve çevrelerindeki siyasi varlıklar da Kürdofobi, obsesif Cemaat düşmanlığı ve liberal demokrasi ile Batı alerjisinin değişik seviyelerde tezahür ettiği unsurlar. HDP bu koşullarda muhalefetin en fazla liberal Batı demokrasisi talep eden siyasi öğesi.
Bu koşullarda mı demokrasi talep eden bir halk hareketi ortaya çıkacak? Ben bunu inandırıcı ve gerçekçi bulmuyorum. Erdoğan seçimi manipüle edecek. Tek şansı bu. Ve işin kötüsü, o şansa sahip. Kullanmaz mı? Bu rejimin yıkılışı, kendi iç dinamiklerinde, mevcut güç odakları koalisyonu içindeki bir mücadele olursa gerçekleşecektir. Yani Erdoğan’ın arkasında duran güçler, ondan yarar elde etmemeye başladıklarına inandıklarında (mesela ekonomik krizin derinleşmesi durumunda bu gereklilik ortaya çıkabilir) ve desteği çektiklerinde, Erdoğan gider. Sorun şu ki, o güçler Erdoğan gittikten sonra da iktidar üzerinde (yeni başkan üzerinde!) etkin olur. Sorunların temeli 15 Temmuz sonrasında “Yenikapı Ruhu” denilen teslimiyetti. Rejimin dilini benimsemekti. Orada kaybetti Türkiye! Bu nedenlerden ötürü anayasal düzenin ve demokrasinin geri dönüşü konusunda yeni başkanın da herhangi bir hareket sahası veya serbestisi olmaz, olamaz. Türkiye toplumu, demokrasinin “ortak iyileri” olduğu konusunda bir irade ortaya koymuyor. Bu irade olacak, sonra da farklı siyasi kesimler temel hakların tümden benimsenmesi (Kürtlerin azınlık hakları da dâhil!) ve oyunun kuralları konusunda asgari müştereklerde uzlaşacak. Bu olmayınca demokrasi de olmaz! Mevcut koşullarda seçim sandığından başka tavşan çıkmıyor yani!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 29.5.2018 [TR724]
CHP milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Erdal Aksünger 16 Nisan referandumu sonrasında YSK’nın oy hırsızlığı için kullanıldığını söylemiş ve sandıkların yüzde 60’ına (!) manipülasyon yapılması nedeniyle itiraz edildiğini, halk iradesine karşı kıyım yapıldığını, 1,5 milyon oyun geçersiz sayılması gerekirken geçerli sayıldığını ifade etmişti. Düşündürücüdür! Müşahitlerin engellenmesini, HDP müşahitlerinin görevlerini yapmalarına kategorik olarak engel olunmasını falan saymıyorum! Yine Aksünger’in ifadesiyle YSK’nın uzun süre veri paylaşmaması, en az mühürsüz seçmen pusulalarının geçerli kabul edilmesi kararı kadar düşündürücüdür. Anadolu Ajansı bu kadar “şeffaflık” sağlayabiliyor işte! Aynı şekilde HDP milletvekili Ertuğrul Kürkçü, referandum sunucunu belirleyen 1,5 milyon geçersiz oydan bahsediyordu. HDP görüşüne göre referandumda 3-4 puan seviyesinde bir manipülasyon yapılmıştı ve hatta güneydoğuda birçok yerde uluslararası gözlemcilerin oy kullanma işlemleri esnasında gözlem yapmalarına engel olunmuştu. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu YSK’nın mühürsüz oyların geçerli sayılmasına ilişkin kararının referandumun meşruiyetini tartışmalı hale getirdiğini ileri sürmüş, 1,5 milyon oyun şaibeli şekilde geçerli sayılmasının referandum sunucunu belirlediğini belirtmişti.
YSK’yı kim kontrol ediyorsa, oy oranını da önemli seviyede belirler
Esasında seçmen pusulalarının mühürlenme gerekçesi son derece basit ve anlaşılır. Pusula mühürlenerek sahteciliğin önüne geçilmeye çalışılıyor. Seçim pusulaları mühürlenmeden sayılırsa, mühürsüz oy pusulalarının potansiyel olarak sınırsız sayıda oya dönüşmesi mümkün. Yani kaç tane oy gerekiyorsa basarsın evet mührünü, sayıma dâhil edersin! Bu kadar basit! Başka bir ifadeyle, YSK’yı kim kontrol ediyorsa, oy oranını da gayet önemli seviyelerde belirleme, yani seçmen iradesini manipüle etme olanağına da sahip oluyor. Özellikle YSK’nın daha sandıklar kapanmadan, yani referandum oy kullanma işlemi devam ettiği esnada mühürsüz oyların kabul edileceği açıklaması, adeta sahteciliğe davetiye anlamına geldi 2017 referandumunda.
Peki, şunu soralım: YSK takdir hakkını kullandı diyerek kapatabilir miyiz bu meseleyi? Hayır! Neden? Çünkü 298 sayılı kanunun 101. maddesi uyarınca sandık kurulu mührü olmayan oy pusulalarının geçersiz sayılması zorunlu. Yasa gayet net ve anlaşılır olarak formüle etmiş meseleyi. Burada yorumlamaya kapıyı aralayabilecek herhangi bir muğlâklık kesinlikle yok. Yani YSK, net olarak yasaya aykırı bir biçimde, Saray’dan gelen direktifle yetki aşımında bulunarak ve suç işleyerek, seçimin kaderini etkileyen bir manipülasyona imkân tanıyor. Olan budur!
Saray, anayasa ve yasa arasındaki bu boşluğu gayet net
Normal şartlarda referandumun iptal edilmesi ve seçimin tekrarlanması gerekiyordu. Çünkü mesele birkaç bin mühürsüz oy değildi. Milyonlarca oydan bahsediyoruz. 50 milyon seçmende 1,5 milyon geçersiz oyun geçerli sayılması azımsanamaz. Kaldı ki mühürsüz oyların geçerli sayılması kararının seçimler esnasında açıklanması ve istenilen sayıda oy “üretilmesine” olanak tanıması, bu kararın masum gerekçelerle alınmadığına işaret etmekte. Seçimin mihenk taşı olan dürüstlük ilkesi, hem oy kullanma bağlamında, hem de oy sayımı bağlamında açıkça ve kasıtlı olarak (yani sehven değil!) ihlal edilmişti. İşin paradoksal yönü, anayasaya göre YSK kararlarına karşı itiraz hakkı yok! Yani kanun hangi oyun geçerli olması, hangisinin geçerli olmaması gerektiğini bağlayıcı şekilde YSK’ya söylemekte, anayasa ama YSK kanuna aykırı hareket ederse YSK’ya karşı bir yaptırım öngörmemektedir. Sarayın, anayasa ve yasa arasındaki bu boşluğu gayet net bir şekilde gördüğü ve kendi menfaatine uygun olarak seçimi YSK eliyle manipüle ederek istediği sonucu masa başında aldırdığı anlaşılıyor. İyi de, referandumun iptal edilmesi kolay bir şey değil! CHP o kadar akvaryum muhalefeti ki, mesela sine-i millet gibi bir kararı gündeme getirecek bir kararlılığa ve cesarete (belki de çıkara!) sahip değil. Birkaç göstermelik adet yerini buldun türü çıkış ve girişimle bu ölçekte bir kumpasla baş etmek elbette olmazdı ve olmadı!
Avrupa Konseyi gözlemcileri de referandumun akabinde benzer yorumlar yaptılar aslında 2017 referandumundan sonra. Konsey, milyonlarca oyun geçersiz sayılması gerekirken YSK’nın tartışmalı ve yasaya aykırı kararı sonucunda geçerli sayılmasını, “manipülasyon” olarak niteledi ve bu manipülasyonun referandum sunucunu etkileyecek kadar büyük olduğuna işaret etti. Aynı doğrultuda, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) da YSK’nın mühürsüz oy pusulalarına ilişkin kararının önemli bir güvenceyi (adil seçim ilkesi bağlamında) ortadan kaldırdığını belirtti.
Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) açıkladığı nihai raporda, mühürsüz oyların seçim güvenliği bakımından sorun oluşturduğu doğrultusundaki görüşünü yineledi. Dahası, OHAL döneminde ifade, toplanma ve örgütlenme gibi temel anayasal hakların ihlal edildiğini belgeledi. AKMP referandumun eşit şartlar olmayan bir ortamda gerçekleştiğini değerlendirerek, binlerce kamu personelinin görevlerinden ihraç edilmesinin veya tutuklanmasının demokratik ortama engel oluşturduğunu belirtti, ayrıca basın ve medya üzerindeki baskıların ve kısıtlamaların demokrasi ilkesiyle bağdaşmadığını vurguladı. Elbette rejim bu önemli eleştirilere kulaklarını tıkadı. Zaten bağımsız seçim gözlemcilerinin raporlarının bağlayıcılığı yok. Ülkenin prestiji ve demokrasi sıralamasını dikkate alan da artık olmadığına göre, dosya kapanabilirdi. Öyle de oldu. Bu noktada dikkat çekici olan, CHP ve hatta HDP’nin durumu kabullenme hızlarıdır! 1,5 milyon oyluk bir usulsüzlükten, referandum sunucunun masa başında belirlenmiş olmasından bahsediyoruz! Ortada net bir yasaya aykırılık ve şike var. Bağımsız uluslararası kuruluşların raporları var. Kamuoyunun önemli ölçüde duyarlılığı var. Fakat olmayan ne? Yukarıda belirttim, yeniden vurgulayayım. Muhalefetin sağlam durmaması, bu durumu (bile) kabullenmesi!
Gelinen nokta çok açık: Anayasanın gasp edilmesi ve fiili rejim kurulması sonrasında, anayasal kurumlar – özellikle üst yargı ve YSK – tümüyle sahip oldukları otonomiyi, yani yürütme erkinin açık etkilerinden bağımsız olma durumunu yitirerek, fiili güce teslim oldular. Çünkü bunu yapmasalar, “FETÖ’cü” ilan edilerek hem pozisyonlarını hem de özgürlüklerini kaybedeceklerdi. 15 Temmuz sonrasında bir furyaya dönüşen cadı avı o denli vahşi bir fiili rejim oluşturdu ki, tüm Türkiye bürokrasisi tüm cumhuriyet döneminde hiç görülmedik düzeyde bir büyük ceberut baskıya maruz bırakıldı. Peki, kritik soruyu soralım o zaman: ne değişti?
Muhalefetin elide hiçbir enstrüman yok
16 Nisan 2017 ile bugün arasında fiili rejim sönümlenerek anayasal düzene geri mi dönüldü? Yürütmenin (Saray diyelim!) yetki gaspı son mu buldu? Yüksek yargı organları ve diğer yargı kurumları (mahkemeler, yargıçlar, savcılar) bağımsızlaştı mı? YSK 2017 referandumundaki gibi hareket etmeyecek de, artık tarafsız ve adil şekilde mi değerlendirme yapacak? 2017 referandumunda yapılan manipülasyonun önümüzdeki seçimlerde tekrarlanmamasının garantisi yoksa Muharrem İnce’nin avukatlara yaptığı çağrı mıdır? Naif olmayalım, hatta evet, lütfen biraz ciddi olalım! Muhalefetin elide hiçbir enstrüman yok. Adil ve demokratik bir seçimin koşulları mevcut değil. Medyaya erişimden, haber alma özgürlüğüne, seçimlerin şeffaf bir şekilde gerçekleşmesini sağlayacak TV yayınlarından oy sayım işlemlerine kadar, her şeyiyle 2017 referandumuyla aynı, hatta daha da geride bir seçim olacak. İkinci tura kalması neredeyse kesin olan bu seçimlerde, 2017 ile aynı koşullarda, YSK hangi sonucu ilan edecek sanıyorsunuz? Zaten Anadolu Ajansı oy kullanma esnasında yayınlayacağı oy oranlarıyla YSK için uygun olan zemini oluşturacaktır. YSK ise kapalı kapılar ardında sahibinin sesine uygun hareket edecektir. Bir- bir buçuk puanlık farkla bile olsa, seçimin galibi Erdoğan olarak ilan edilirse, muhalefet ne yapacak? İtiraz edenlerin “FETÖ’cü provokatörler” ve “dış odakların güdümünde olan teröristler” olarak ilan edilmesinin ardından, polis ve jandarma gücüyle “asayişin sağlanması” – kitlesel tutuklamalar, asimetrik polis şiddeti vs. – amacıyla sahaya sürülmesi sonrasında ne olacak?
Kitlesel protestolar, halkın tepkisi vs. senaryoların üzerinde duran yorumlar görüyor, şaşırıyorum. Lütfen biri çıkıp neden 2017 referandumunda bunların olmadığını anlatsın. Niçin 2017’de gerçekleşmeyen halk tepkisinin 2018’de gerçekleşeceğini düşünüyorsunuz? Bugün itibarıyla fiili rejim daha fazla konsolide olmuş durumda. Tüm devlet kurumlarını ele geçirdiler, içinde daha iyi yuvalandılar. Dahası, hep söylüyorum, bu bir koalisyon. Yani Erdoğan yalnız değil, arkasında birbirinden farklılıkları olsa da, a- Batı tipi demokrasi isteyenlerin sistemden tecrit edilmesi, b- NATO’dan uzaklaşılarak Rusya’ya yanaşılması, c- bu şekilde Türkiye’de yeniden devlet içinde aktif ve etkin olmalarının sağlanması amaçlarını güden ittifak ortakları var. Biri tabii ki Erdoğan ve çevresi, diğerleri görüldüğü kadarıyla pro-faşist güçler olan MHP-Bahçeli, Avrasyacı ulusalcılar, eski derin devlet (yani ordudaki Avrasyacı bir hizip). Muhalefet olarak nitelenen Akşener ve İnce ve çevrelerindeki siyasi varlıklar da Kürdofobi, obsesif Cemaat düşmanlığı ve liberal demokrasi ile Batı alerjisinin değişik seviyelerde tezahür ettiği unsurlar. HDP bu koşullarda muhalefetin en fazla liberal Batı demokrasisi talep eden siyasi öğesi.
Bu koşullarda mı demokrasi talep eden bir halk hareketi ortaya çıkacak? Ben bunu inandırıcı ve gerçekçi bulmuyorum. Erdoğan seçimi manipüle edecek. Tek şansı bu. Ve işin kötüsü, o şansa sahip. Kullanmaz mı? Bu rejimin yıkılışı, kendi iç dinamiklerinde, mevcut güç odakları koalisyonu içindeki bir mücadele olursa gerçekleşecektir. Yani Erdoğan’ın arkasında duran güçler, ondan yarar elde etmemeye başladıklarına inandıklarında (mesela ekonomik krizin derinleşmesi durumunda bu gereklilik ortaya çıkabilir) ve desteği çektiklerinde, Erdoğan gider. Sorun şu ki, o güçler Erdoğan gittikten sonra da iktidar üzerinde (yeni başkan üzerinde!) etkin olur. Sorunların temeli 15 Temmuz sonrasında “Yenikapı Ruhu” denilen teslimiyetti. Rejimin dilini benimsemekti. Orada kaybetti Türkiye! Bu nedenlerden ötürü anayasal düzenin ve demokrasinin geri dönüşü konusunda yeni başkanın da herhangi bir hareket sahası veya serbestisi olmaz, olamaz. Türkiye toplumu, demokrasinin “ortak iyileri” olduğu konusunda bir irade ortaya koymuyor. Bu irade olacak, sonra da farklı siyasi kesimler temel hakların tümden benimsenmesi (Kürtlerin azınlık hakları da dâhil!) ve oyunun kuralları konusunda asgari müştereklerde uzlaşacak. Bu olmayınca demokrasi de olmaz! Mevcut koşullarda seçim sandığından başka tavşan çıkmıyor yani!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 29.5.2018 [TR724]
Aynı vaatlerle 7 seçim kazanma mucizesi! [Bülent Keneş]
Son yıllarda ülkede yaşanan tuhaflıklardan dolayı pek çok şeye olduğu gibi atasözlerimize olan güven de yitirildi. Hayatın gerçekleri hiç de atasözlerinde dile getirildiği gibi değilmiş. Ne “eşek bile düştüğü çukura bir daha düşmez” sözünün bir gerçekliği varmış meğer, ne de bazıları tarafından hadis diye de rivayet edilen “insan olan aynı delikten iki defa sokulmaz, ısırılmaz” sözünün.
AKP ve Erdoğan’ın her seçim öncesi tekrarlayıp durdukları aynı seçim vaatleriyle ya da kenef çukuruna dönüştürdükleri ülkeden İsveç demokrasisiymiş gibi bahsederek yedinci seçimini kazanmak üzere kolları sıvadığını görünce insan ister istemez sarsılıyor. Hayret verici bu yüzsüzlük karşısından hitap ettikleri kalabalıkların akli melekelerinden, düşünme ve muhakeme kabiliyetlerinden ciddi ciddi insan şüpheye düşüyor.
Mesela, her seçim öncesi aptal yerine koydukları 25-30 milyon yandaştan azıcık haysiyeti olan biri de çıkıp demiyor ki, “Yahu Allah aşkına, daha kaç kere yerli ve milli otomobil palavrasıyla, yerli ve milli uçak yalanıyla bizi kandıracaksınız? Yüzlerce defa tekrarlayıp sayesinde en az altı seçim kazandığınız bu boş vaatleri tekrar kullanmaktan hiç mi utanmıyorsunuz? Hiç mi yüzünüz kızarmıyor? Ne arlanmaz adamlarsınız!..”
NE VAZGEÇERLER YALANDAN NE DE UTANIRLAR….
Yok yok bunlar öyle insanlar ki, ne yalandan vazgeçerler, ne utanırlar, ne de dişe dokunur bir tepkiyle karşılaşırlar. Karşılarında ne verseler yiyen bir kitle bulunduğundan çok emin olduklarından ne yapmayacakları şeyleri söylemekten vazgeçerler ne de her seçim öncesinde tekrarlayıp durdukları aynı vaatlerle yalancı çobana dönmüş olmaktan utanırlar. Daha öncesinde de var mı bilemiyorum ama, diğer pek çok uçuk kaçık vaatlerinin yanı sıra, yerli ve milli otomobil vaadi de AKP’nin 12 Haziran 2011 seçim beyannamesinde var.
30 Mart 2014 yerel seçimlerinde da propaganda malzemesi olarak kullanılan yerli ve milli otomobil, 10 Ağustos 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerinin de gündeminde yer aldı. 7 Haziran 2015 seçim beyannamesinde olduğu gibi, bu seçimin Erdoğan’ı feci şekilde sarsan sonuçları yüzünden 1 Kasım 2015’te tekrarlanan seçimlerde de vardı. Belki ne alakası var diyeceksiniz ama aynı propaganda 16 Nisan 2017 anayasa referandumunda bile havalarda uçuştu. Ve nihayet 24 Haziran seçimleri öncesi AKP’nin seçim beyannamesindeki yerini aldı. Tabii ne utanmanın zerresine, ne de on milyonlara verdikleri sözlerde duramamanın yol açması beklenen mahcubiyetin zerresine rastlayan yok.
Yerli ve milli otomobil üretme vaadi AKP’nin geçtiğimiz günlerde kamuoyuna açıkladığı son seçim beyannamesinin 208. sayfasında aynen şöyle yer alıyor: “Otomotiv sektöründe tedarik zincirini kapsayan, tasarım, Ar-Ge, üretim ve satış-pazarlama süreçleri bütününün yurt içinde geliştirilmesi, katma değerin artırılması, çevreye duyarlı yeni teknolojilerin geliştirilmesini sağlayacağız. Yeni nesil otomobil teknolojilerine sahip olmamıza imkan sağlamak amacıyla başlatmış bulunduğumuz Türkiye’nin Otomobili Projesini hızla gerçekleştireceğiz.”
İran’ın, Malezya’nın, birçok Doğu Avrupa ve Latin Amerika ülkesinin yıllardır ürettiği kendi otomobil markaları varken AKP’nin adeta Mars’a üs kurmaktan bahs ediyormuş gibi tekrarlayıp durduğu, ama ne hikmetse gereklerini bir türlü yerine getiremediği yerli ve milli otomobil projesininin bu sefer de gerçekleşip gerçekleşmeyeceği, gerçekleştiğinde fizibıl olup olmayacağı hala belli değil. Ama, şimdiden yalanların kralı, boş vaatlerin şahı Erdoğan’ın geçtiğimiz 10 yıl boyunca bayağı işine yaradığını söyleyebiliriz. Diğer palavralarıyla birlikte bugüne kadar en az 6 seçim kazanmasında büyük katkısı oldu. Az bir şey mi?
YANDAŞ, ’DÜŞTÜĞÜ ÇUKURA BİR DAHA DÜŞMEYEN’ EŞEK DEĞİL Kİ…
Seri otomobil üretimi konusundaki tecrübeleri 1960’lı yılların sonuna, ilk otomobil üretimi 1971’e kadar dayansa da, üstelik otomotiv teknolojisi artık teknolojinin abc’si haline gelmiş olsa da 7 seçimdir dilinden düşürmediği yerli ve milli otomobil projesini bile gerçekleştirmekten aciz Erdoğan’ın boş beleş vaatleri bununla kalsa yine iyi. 3-5 seçimdir tekrarlayıp durdukları benzer nitelikli vaatlere bakacak olursanız Erdoğan, yerli ve milli Türk uçağını da, savaş uçağını da pek yakında gök yüzüyle buluşturacak. Ne de olsa onlar düşünür, Erdoğan yapar.
Neticede Erdoğan’ın hitap ettiği kitleler, “düştüğü çukura bir daha düşmeyen” eşek değiller ki neredeyse on yıldır her seçim öncesinde tekrarladığı boş vaatlere inanmazlık etsinler. Muhatap aldığı kitlelerde “atma Recep din kardeşiyiz!” diyecek kadar bile yürek olmayınca Recep ne yapsın, salladıkça sallıyor işte.
En stratejik teknoloji alımlarının yapıldığı ülkelerle bile ancak domates satma pazarlığı yapabilen Erdoğan ve partisi, ister inanın ister inanmayın ama, bu seçimler sonrasında “milli teknoloji hamlesi” başlatmayı da vaat ediyor. En parlak beyinleri ya içeri tıkan ya üniversiteden atan ya da ülkeyi terk etmek zorunda bırakan, kalkınma ve gelişmeyi boş ya da yeşil gördüğü her yere betondan heyulalar dikmek sanan bu andavallılar yüzünden en köklü üniversiteler bile adeta birer ahıra dönüşmüşken “milli teknoloji hamlesi”ni kimle, nasıl yapacaklarını ne siz sorun ne de ben söyleyeyim.
AKP kadroları, 16 yıllık iktidarları sonrasında artık nasıl bir aydınlanma yaşamışsa, yerlileştirme çalışmaları kapsamında imalat sanayiinin 130 milyar dolarlık ara malı ithalatını oluşturan 2 bin 739 adet ürün grubunu teknoloji düzeyine göre önceliklendirilecekmiş bu sefer. Bugüne kadar kendilerini yapmaktan alıkoyan neyse artık, seçimlerden sonra patent borsasının kurulma sürecini de tamamlayacaklarmış. Sınai mülkiyet haklarının değerlemesini yapmakla kalmayıp ticarileştirilmesine katkı sağlayacak mekanizmaları da oluşturacaklarmış…
Ama sanmayın ki, Erdoğan ve AKP’sinin en büyük palavrası yerli ve milli otomobil projesi. Asıl can alıcı palavraları demokrasi, temel insan hak ve özgürlükleri ile hukuk alanında. Aralarında bebeklerin ve kadınların da bulunduğu onbinlerce masum insanı uyduruk sebeplerle hapislerde süründüren bir alçaklıklar düzeni kurduklarını biliyorduk da, bunca zulme imza attıktan sonra “adaleti mülkün ve meşruiyetin temeli, hukuk devletinin esası olarak görüyoruz,” diyebilecek kadar yüzsüz ve şerefsiz olabileceklerini tahmin etmiyorduk.
DEMOKRASİYİ HEP DAHA İLERİ GÖTÜRMEYİ HEDEFLEMİŞLER…
Ülkeyi bir zulüm, adaletsizlik, hukuksuzluk, keyfilik cehennemine çeviren sanki kendileri değilmiş gibi, “Bize göre adalet, hukukun üstünlüğüne dayalı, herkesin güven duyduğu, her türlü güç odağından bağımsız, tarafsız, vatandaşlarımızın ihtiyaçlarına hızlı cevap verebilen bir yapıda olmalıdır. Yargının bağımsız ve tarafsız olması tüm vatandaşlarımız ve uluslararası kamuoyuna hukuk güvencesi sunması, tüm süreçlerinin uluslararası standartlarda ve demokratik usullerle işlemesi temel prensibimizdir,” diyorlar.
Sırf belirli bir inanç grubuna ait oldukları için yüzbinlerce insanı işlerinden atan, onbinlercesini hapse tıkan, binlercesinin varını yoğunu talan eden sanki kendileri değilmiş gibi, seçim beyannamelerinde “Hizmetlerimizi sunarken vatandaşlarımızın hangi inanç sistemine, mezhebe, kökene, kültüre ve gelir düzeyine mensup olduğuna bakmadık. Demokrasinin önemli bir gereği olarak ülkemizin güçlü bir hukuk devleti olması yönünde önemli adımlar attık,” diyebilecek kadar ahlak yoksunu bir güruhla karşı karşıyayız.
Yetmişiki düvelde adları despota, diktatöre, haramiye, hırsıza, katile çıkmış bu ahlaksızlar, kendilerine sormanıza bile hacet bırakmadan siyaset anlayışlarını demokrasi, hizmet ve sorumluluk ilkeleri üzerine oluşturduklarını söyleyip durmuşlar. Bu yalancılar güruhu güya siyasetin milletle olan bağını güçlü bir şekilde kurmuş ve siyasi alanı hukuki zeminde yeniden inşa emişler. Üstüne de artık alay konusu olan “demokrasimizi hep daha ileriye götürmeyi” hedeflemişler.
Ülkede hak, hukuk ve hürriyetlerinin tarumar edilmediği kimseyi bırakmayan AKP’nin varlık sebeplerinden en önemlisi meğer “vatandaşların haklarını ve hürriyetlerini genişletmek”miş. O kadar ki, bu hedeflerini, bugüne kadar tüm seçim beyannamelerinde ve hükümet programlarında dile getirmişler. Demokrasinin aynı zamanda kalkınma sürecine güç verdiğini somut uygulamalarla ortaya koyduklarını da iddia ediyorlar… Bütün bu palavralar ve yalanlar karşısında sosyal medya da bir fenomen haline gelen o vatandaş gibi “görüyorsunuz işte, anlatmaya gerek yok,” deyip ülkenin içinde bulunduğu perişan hali göstermekten başka söze hacet yok sanırım.
Bütün uluslararası insani gelişmişlik ve kalkınma endekslerinde koşar adım gerileyen, itibarı itibarsız Türk Lirası cinsinden bile 5 kuruş etmeyen ülke sanki 16 yıldır yönettikleri Türkiye değilmiş gibi, “Demokrasimizin niteliğinin artmasıyla bir taraftan ekonomik gelişmemiz ve insani kalkınmamız hızlanmış diğer taraftan da uluslararası alanda Türkiye daha saygın ve cazip bir ülke haline gelmiştir,” diyebiliyorlar.
GAZETECİ HAPSEDİLMİŞ, GAZETE GASPEDİLMİŞ, KİTAP YAKILMIŞ AMA…
Kim ne derse desin, en temel hak ve özgürlükler açısından tüm ülkeyi pislik götürdüğü bir dönemde, “AKP olarak hukukun üstünlüğü prensibi çerçevesinde bireysel hakları ve özgürlükleri evrensel bir miras ve anayasal düzenimizin temel ahlaki referansı olarak kabul etmekteyiz. Bu referansla, hükümetlerimiz döneminde vatandaşlarımızın temel hak ve özgürlüklerini garanti altına almayı ve bunların kullanımını kısıtlayan engelleri ortadan kaldırmayı temel bir vazife olarak gördük, bundan sonra da bu vazifeyi sürdüreceğiz,” diyebilme yüzsüzlüğüne hayran olmamak elde değil.
An itibariyle 250’den fazla gazeteci ve medya çalışanının hapislerde olduğu, son iki yılda 200’den fazla gazete, televizyon, radyo ve dijital medya organlarına el konularak kapatıldığı, neredeyse hükümet kontrolü ya da ağır tehditi altında olmayan tek bir bağımsız yayın organının kalmadığı bir ülkede şu lafları edebilmek için insanın haysiyetsizlikten de öte bir haslete sahip olması gerekir: “İfade özgürlüğünün önündeki engelleri kaldırdık ve basın özgürlüğünü genişlettik. İfade hürriyetiyle ilgili suçların tamamına, ‘eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz’ kuralını koyduk ve eleştiri hürriyetini teminat altına aldık. Basımevi ve eklentileri ile basın araçlarının, suç aleti olduğu gerekçesiyle zapt ve müsadere edilemeyeceği veya işletmeden alıkonulamayacağını anayasal kural haline getirdik.”
Nasıl ama?.. Birkaç kelimelik eleştirel Twitter mesajlarından dolayı haklarında soruşturma açılan on binlerin olduğu, binlercesinin hapsedildiği bir ülkenin ahlaksız despotlarının yalan söyleme kapasitesine siz de hayran olmadınız mı? Matbaalarını, teknik ekipmanlarını, binalarını, arsalarını bugünlerde tek tek satlığa çıkardıkları yüzlerce medya kuruluşunu sanki bu ahlaksız haramiler talan etmemiş gibi ne güzel de konuşuyorlar. Ama haklarını yemeyelim, illa yalan söylenip palavra atılacaksa Erdoğan ve partisi gibi söyleyip atmalı ki yalanın ve palavranın hakkı verilebilsin. Bravo AKP’ye ve Erdoğan’a… Bu konuda her gün kendi başarılarını egale ediyorlar.
BU ARSIZ VE SINIRSIZ YALANLAR KARŞISINDA İNSANIN KÜFREDESİ GELİYOR
El koydukları gazetelerin, dergi ve televizyonların onlarca yıllık fiziki ve dijital arşivlerini yok eden, onlarca yayınevini kapatıp yüzbinlerce, milyonlarca kitabı yok eden İslamofaşist dinbaz yobazların ettiği şu lafların güzelliğine bakın hele: “Geçmişte alınmış binlerce yayın yasaklama, toplama ve el koyma emirlerini kaldırdık. Yasaklanmış, toplanmış ve el konulmuş eserleri hürriyetine kavuşturduk.”
Sıkı durun hele bitmedi henüz… “İnsan hakları alanında önemli reformlar yaptık. Türkiye’nin insan hakları karnesini olumlu anlamda değiştirdik…” Bu arsız ve sınırsız yalan kapasitesi karşısında insanın nutku tutuluyor ve inanın sadece küfredesi geliyor…
Uluslararası insan hakları konvansiyonlarının en temel esaslarını bile hiçe saymakla kalmayıp, sadece Anayasa Mahkemesi’nin değil Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin tahliye kararlarını da görmezden gelen sanki kendileri değilmiş gibi, “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş haklar ve özgürlüklere ilişkin uluslararası anlaşmalarla, kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi halinde, milletlerarası antlaşma hükümlerinin esas alınmasını anayasal kural haline getirdik,” diyerek övünebilmek için Erdoğan ve AKP olmak lazım sanırım.
Dünyanın her gün yeni bir işkence iddiasıyla sarsılarak ayağa ayağa kalktığı Türkiye’ye dair “İşkenceyi Türkiye’nin gündeminden çıkardık. İşkenceye sıfır tolerans politikasıyla işkence suçlarına uygulanan cezaları arttırdık, bu suçları işleyenler bakımından zaman aşımını kaldırdık,” diyebilmek için köseleden bir yüz bile yetmez sanırım.
“Mafya ve çetelerle mücadele ederek faili meçhul cinayetler dönemine son verdik,” beyanından ise Erdoğan’ın kankası Sedat Peker’i, Osmanlı Ocakları’nı, ortağı Bahçeli’nin kankaları Alaattin Çakıcı’yı ve Kürşat Yılmaz’ı birileri haberdar etse iyi olur.
Daha durun hele “bir dinde iki ibadet yeri olmaz” diyen sanki Erdoğan ve AKP değilmiş gibi, maksat seçim öncesi güzellik olsun diye, cemevlerine yasal statü kazandırılmasını vaat etmek hakikaten göz yaşartıcı. Eminim ki Erdoğan ve AKP’nin bu diğergamlığı karşısında Alevi vatandaşlarımızın da nutku tutulmuştur.
AKP VAATLERİNİN KRALI OHAL’İN DEVAMI…
Bunların hepsinin palavra olduğunu bir kez daha tekrarlamaya gerek yok sanırım. Ama Erdoğan ve hempalarının ciddi oldukları bazı vaatleri de var seçim beyannamelerinde. Despot Erdoğan’ın ilan ederek dört elle sarıldığı, keyfince KHK çıkarmak suretiyle değme sultana, despota nasip olmayan yetkilere kavuştuğu olağanüstü hali (OHAL) önü açık bir şekilde sürdürmeyi de vaat ediyorlar. Erdoğan ve andavallıları ne kadar farkında bilmem ama, birkaç cümleyle ifade ettikleri bu vaat, 360 sayfa boyunca altı boş süslü kelimelerle dile getirdikleri tüm yalanları, palavraları ve bol kepçeden vaatleri yok hükmüne sokuyor.
Ama bunların hiçbirinin tabii ki bir önemi yok. 360 sayfada yazılanları okumayacak, yazılanların hesabını soramayacak olan narkozlu, efsunlu, hormonlu yandaş için önemli olan yerli ve milli otomobilin yalandan da olsa yola çıkması, yerli uçak ve savaş jetinin gökyüzünde uçması… Bu kitlenin hoşuna en fazla böyle haramiler gidiyor.
Harami Erdoğan ve AKP’de bu şeytan tüyü, kuru kalabalıklarda bu ahmaklık ve ahlaksızlık olduktan sonra aynı boş vaatlerle değil yedi, yetmiş seçim bile kazanırlar evelallah!..
[Bülent Keneş] 29.5.2018 [TR724]
AKP ve Erdoğan’ın her seçim öncesi tekrarlayıp durdukları aynı seçim vaatleriyle ya da kenef çukuruna dönüştürdükleri ülkeden İsveç demokrasisiymiş gibi bahsederek yedinci seçimini kazanmak üzere kolları sıvadığını görünce insan ister istemez sarsılıyor. Hayret verici bu yüzsüzlük karşısından hitap ettikleri kalabalıkların akli melekelerinden, düşünme ve muhakeme kabiliyetlerinden ciddi ciddi insan şüpheye düşüyor.
Mesela, her seçim öncesi aptal yerine koydukları 25-30 milyon yandaştan azıcık haysiyeti olan biri de çıkıp demiyor ki, “Yahu Allah aşkına, daha kaç kere yerli ve milli otomobil palavrasıyla, yerli ve milli uçak yalanıyla bizi kandıracaksınız? Yüzlerce defa tekrarlayıp sayesinde en az altı seçim kazandığınız bu boş vaatleri tekrar kullanmaktan hiç mi utanmıyorsunuz? Hiç mi yüzünüz kızarmıyor? Ne arlanmaz adamlarsınız!..”
NE VAZGEÇERLER YALANDAN NE DE UTANIRLAR….
Yok yok bunlar öyle insanlar ki, ne yalandan vazgeçerler, ne utanırlar, ne de dişe dokunur bir tepkiyle karşılaşırlar. Karşılarında ne verseler yiyen bir kitle bulunduğundan çok emin olduklarından ne yapmayacakları şeyleri söylemekten vazgeçerler ne de her seçim öncesinde tekrarlayıp durdukları aynı vaatlerle yalancı çobana dönmüş olmaktan utanırlar. Daha öncesinde de var mı bilemiyorum ama, diğer pek çok uçuk kaçık vaatlerinin yanı sıra, yerli ve milli otomobil vaadi de AKP’nin 12 Haziran 2011 seçim beyannamesinde var.
30 Mart 2014 yerel seçimlerinde da propaganda malzemesi olarak kullanılan yerli ve milli otomobil, 10 Ağustos 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerinin de gündeminde yer aldı. 7 Haziran 2015 seçim beyannamesinde olduğu gibi, bu seçimin Erdoğan’ı feci şekilde sarsan sonuçları yüzünden 1 Kasım 2015’te tekrarlanan seçimlerde de vardı. Belki ne alakası var diyeceksiniz ama aynı propaganda 16 Nisan 2017 anayasa referandumunda bile havalarda uçuştu. Ve nihayet 24 Haziran seçimleri öncesi AKP’nin seçim beyannamesindeki yerini aldı. Tabii ne utanmanın zerresine, ne de on milyonlara verdikleri sözlerde duramamanın yol açması beklenen mahcubiyetin zerresine rastlayan yok.
Yerli ve milli otomobil üretme vaadi AKP’nin geçtiğimiz günlerde kamuoyuna açıkladığı son seçim beyannamesinin 208. sayfasında aynen şöyle yer alıyor: “Otomotiv sektöründe tedarik zincirini kapsayan, tasarım, Ar-Ge, üretim ve satış-pazarlama süreçleri bütününün yurt içinde geliştirilmesi, katma değerin artırılması, çevreye duyarlı yeni teknolojilerin geliştirilmesini sağlayacağız. Yeni nesil otomobil teknolojilerine sahip olmamıza imkan sağlamak amacıyla başlatmış bulunduğumuz Türkiye’nin Otomobili Projesini hızla gerçekleştireceğiz.”
İran’ın, Malezya’nın, birçok Doğu Avrupa ve Latin Amerika ülkesinin yıllardır ürettiği kendi otomobil markaları varken AKP’nin adeta Mars’a üs kurmaktan bahs ediyormuş gibi tekrarlayıp durduğu, ama ne hikmetse gereklerini bir türlü yerine getiremediği yerli ve milli otomobil projesininin bu sefer de gerçekleşip gerçekleşmeyeceği, gerçekleştiğinde fizibıl olup olmayacağı hala belli değil. Ama, şimdiden yalanların kralı, boş vaatlerin şahı Erdoğan’ın geçtiğimiz 10 yıl boyunca bayağı işine yaradığını söyleyebiliriz. Diğer palavralarıyla birlikte bugüne kadar en az 6 seçim kazanmasında büyük katkısı oldu. Az bir şey mi?
YANDAŞ, ’DÜŞTÜĞÜ ÇUKURA BİR DAHA DÜŞMEYEN’ EŞEK DEĞİL Kİ…
Seri otomobil üretimi konusundaki tecrübeleri 1960’lı yılların sonuna, ilk otomobil üretimi 1971’e kadar dayansa da, üstelik otomotiv teknolojisi artık teknolojinin abc’si haline gelmiş olsa da 7 seçimdir dilinden düşürmediği yerli ve milli otomobil projesini bile gerçekleştirmekten aciz Erdoğan’ın boş beleş vaatleri bununla kalsa yine iyi. 3-5 seçimdir tekrarlayıp durdukları benzer nitelikli vaatlere bakacak olursanız Erdoğan, yerli ve milli Türk uçağını da, savaş uçağını da pek yakında gök yüzüyle buluşturacak. Ne de olsa onlar düşünür, Erdoğan yapar.
Neticede Erdoğan’ın hitap ettiği kitleler, “düştüğü çukura bir daha düşmeyen” eşek değiller ki neredeyse on yıldır her seçim öncesinde tekrarladığı boş vaatlere inanmazlık etsinler. Muhatap aldığı kitlelerde “atma Recep din kardeşiyiz!” diyecek kadar bile yürek olmayınca Recep ne yapsın, salladıkça sallıyor işte.
En stratejik teknoloji alımlarının yapıldığı ülkelerle bile ancak domates satma pazarlığı yapabilen Erdoğan ve partisi, ister inanın ister inanmayın ama, bu seçimler sonrasında “milli teknoloji hamlesi” başlatmayı da vaat ediyor. En parlak beyinleri ya içeri tıkan ya üniversiteden atan ya da ülkeyi terk etmek zorunda bırakan, kalkınma ve gelişmeyi boş ya da yeşil gördüğü her yere betondan heyulalar dikmek sanan bu andavallılar yüzünden en köklü üniversiteler bile adeta birer ahıra dönüşmüşken “milli teknoloji hamlesi”ni kimle, nasıl yapacaklarını ne siz sorun ne de ben söyleyeyim.
AKP kadroları, 16 yıllık iktidarları sonrasında artık nasıl bir aydınlanma yaşamışsa, yerlileştirme çalışmaları kapsamında imalat sanayiinin 130 milyar dolarlık ara malı ithalatını oluşturan 2 bin 739 adet ürün grubunu teknoloji düzeyine göre önceliklendirilecekmiş bu sefer. Bugüne kadar kendilerini yapmaktan alıkoyan neyse artık, seçimlerden sonra patent borsasının kurulma sürecini de tamamlayacaklarmış. Sınai mülkiyet haklarının değerlemesini yapmakla kalmayıp ticarileştirilmesine katkı sağlayacak mekanizmaları da oluşturacaklarmış…
Ama sanmayın ki, Erdoğan ve AKP’sinin en büyük palavrası yerli ve milli otomobil projesi. Asıl can alıcı palavraları demokrasi, temel insan hak ve özgürlükleri ile hukuk alanında. Aralarında bebeklerin ve kadınların da bulunduğu onbinlerce masum insanı uyduruk sebeplerle hapislerde süründüren bir alçaklıklar düzeni kurduklarını biliyorduk da, bunca zulme imza attıktan sonra “adaleti mülkün ve meşruiyetin temeli, hukuk devletinin esası olarak görüyoruz,” diyebilecek kadar yüzsüz ve şerefsiz olabileceklerini tahmin etmiyorduk.
DEMOKRASİYİ HEP DAHA İLERİ GÖTÜRMEYİ HEDEFLEMİŞLER…
Ülkeyi bir zulüm, adaletsizlik, hukuksuzluk, keyfilik cehennemine çeviren sanki kendileri değilmiş gibi, “Bize göre adalet, hukukun üstünlüğüne dayalı, herkesin güven duyduğu, her türlü güç odağından bağımsız, tarafsız, vatandaşlarımızın ihtiyaçlarına hızlı cevap verebilen bir yapıda olmalıdır. Yargının bağımsız ve tarafsız olması tüm vatandaşlarımız ve uluslararası kamuoyuna hukuk güvencesi sunması, tüm süreçlerinin uluslararası standartlarda ve demokratik usullerle işlemesi temel prensibimizdir,” diyorlar.
Sırf belirli bir inanç grubuna ait oldukları için yüzbinlerce insanı işlerinden atan, onbinlercesini hapse tıkan, binlercesinin varını yoğunu talan eden sanki kendileri değilmiş gibi, seçim beyannamelerinde “Hizmetlerimizi sunarken vatandaşlarımızın hangi inanç sistemine, mezhebe, kökene, kültüre ve gelir düzeyine mensup olduğuna bakmadık. Demokrasinin önemli bir gereği olarak ülkemizin güçlü bir hukuk devleti olması yönünde önemli adımlar attık,” diyebilecek kadar ahlak yoksunu bir güruhla karşı karşıyayız.
Yetmişiki düvelde adları despota, diktatöre, haramiye, hırsıza, katile çıkmış bu ahlaksızlar, kendilerine sormanıza bile hacet bırakmadan siyaset anlayışlarını demokrasi, hizmet ve sorumluluk ilkeleri üzerine oluşturduklarını söyleyip durmuşlar. Bu yalancılar güruhu güya siyasetin milletle olan bağını güçlü bir şekilde kurmuş ve siyasi alanı hukuki zeminde yeniden inşa emişler. Üstüne de artık alay konusu olan “demokrasimizi hep daha ileriye götürmeyi” hedeflemişler.
Ülkede hak, hukuk ve hürriyetlerinin tarumar edilmediği kimseyi bırakmayan AKP’nin varlık sebeplerinden en önemlisi meğer “vatandaşların haklarını ve hürriyetlerini genişletmek”miş. O kadar ki, bu hedeflerini, bugüne kadar tüm seçim beyannamelerinde ve hükümet programlarında dile getirmişler. Demokrasinin aynı zamanda kalkınma sürecine güç verdiğini somut uygulamalarla ortaya koyduklarını da iddia ediyorlar… Bütün bu palavralar ve yalanlar karşısında sosyal medya da bir fenomen haline gelen o vatandaş gibi “görüyorsunuz işte, anlatmaya gerek yok,” deyip ülkenin içinde bulunduğu perişan hali göstermekten başka söze hacet yok sanırım.
Bütün uluslararası insani gelişmişlik ve kalkınma endekslerinde koşar adım gerileyen, itibarı itibarsız Türk Lirası cinsinden bile 5 kuruş etmeyen ülke sanki 16 yıldır yönettikleri Türkiye değilmiş gibi, “Demokrasimizin niteliğinin artmasıyla bir taraftan ekonomik gelişmemiz ve insani kalkınmamız hızlanmış diğer taraftan da uluslararası alanda Türkiye daha saygın ve cazip bir ülke haline gelmiştir,” diyebiliyorlar.
GAZETECİ HAPSEDİLMİŞ, GAZETE GASPEDİLMİŞ, KİTAP YAKILMIŞ AMA…
Kim ne derse desin, en temel hak ve özgürlükler açısından tüm ülkeyi pislik götürdüğü bir dönemde, “AKP olarak hukukun üstünlüğü prensibi çerçevesinde bireysel hakları ve özgürlükleri evrensel bir miras ve anayasal düzenimizin temel ahlaki referansı olarak kabul etmekteyiz. Bu referansla, hükümetlerimiz döneminde vatandaşlarımızın temel hak ve özgürlüklerini garanti altına almayı ve bunların kullanımını kısıtlayan engelleri ortadan kaldırmayı temel bir vazife olarak gördük, bundan sonra da bu vazifeyi sürdüreceğiz,” diyebilme yüzsüzlüğüne hayran olmamak elde değil.
An itibariyle 250’den fazla gazeteci ve medya çalışanının hapislerde olduğu, son iki yılda 200’den fazla gazete, televizyon, radyo ve dijital medya organlarına el konularak kapatıldığı, neredeyse hükümet kontrolü ya da ağır tehditi altında olmayan tek bir bağımsız yayın organının kalmadığı bir ülkede şu lafları edebilmek için insanın haysiyetsizlikten de öte bir haslete sahip olması gerekir: “İfade özgürlüğünün önündeki engelleri kaldırdık ve basın özgürlüğünü genişlettik. İfade hürriyetiyle ilgili suçların tamamına, ‘eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz’ kuralını koyduk ve eleştiri hürriyetini teminat altına aldık. Basımevi ve eklentileri ile basın araçlarının, suç aleti olduğu gerekçesiyle zapt ve müsadere edilemeyeceği veya işletmeden alıkonulamayacağını anayasal kural haline getirdik.”
Nasıl ama?.. Birkaç kelimelik eleştirel Twitter mesajlarından dolayı haklarında soruşturma açılan on binlerin olduğu, binlercesinin hapsedildiği bir ülkenin ahlaksız despotlarının yalan söyleme kapasitesine siz de hayran olmadınız mı? Matbaalarını, teknik ekipmanlarını, binalarını, arsalarını bugünlerde tek tek satlığa çıkardıkları yüzlerce medya kuruluşunu sanki bu ahlaksız haramiler talan etmemiş gibi ne güzel de konuşuyorlar. Ama haklarını yemeyelim, illa yalan söylenip palavra atılacaksa Erdoğan ve partisi gibi söyleyip atmalı ki yalanın ve palavranın hakkı verilebilsin. Bravo AKP’ye ve Erdoğan’a… Bu konuda her gün kendi başarılarını egale ediyorlar.
BU ARSIZ VE SINIRSIZ YALANLAR KARŞISINDA İNSANIN KÜFREDESİ GELİYOR
El koydukları gazetelerin, dergi ve televizyonların onlarca yıllık fiziki ve dijital arşivlerini yok eden, onlarca yayınevini kapatıp yüzbinlerce, milyonlarca kitabı yok eden İslamofaşist dinbaz yobazların ettiği şu lafların güzelliğine bakın hele: “Geçmişte alınmış binlerce yayın yasaklama, toplama ve el koyma emirlerini kaldırdık. Yasaklanmış, toplanmış ve el konulmuş eserleri hürriyetine kavuşturduk.”
Sıkı durun hele bitmedi henüz… “İnsan hakları alanında önemli reformlar yaptık. Türkiye’nin insan hakları karnesini olumlu anlamda değiştirdik…” Bu arsız ve sınırsız yalan kapasitesi karşısında insanın nutku tutuluyor ve inanın sadece küfredesi geliyor…
Uluslararası insan hakları konvansiyonlarının en temel esaslarını bile hiçe saymakla kalmayıp, sadece Anayasa Mahkemesi’nin değil Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin tahliye kararlarını da görmezden gelen sanki kendileri değilmiş gibi, “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş haklar ve özgürlüklere ilişkin uluslararası anlaşmalarla, kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi halinde, milletlerarası antlaşma hükümlerinin esas alınmasını anayasal kural haline getirdik,” diyerek övünebilmek için Erdoğan ve AKP olmak lazım sanırım.
Dünyanın her gün yeni bir işkence iddiasıyla sarsılarak ayağa ayağa kalktığı Türkiye’ye dair “İşkenceyi Türkiye’nin gündeminden çıkardık. İşkenceye sıfır tolerans politikasıyla işkence suçlarına uygulanan cezaları arttırdık, bu suçları işleyenler bakımından zaman aşımını kaldırdık,” diyebilmek için köseleden bir yüz bile yetmez sanırım.
“Mafya ve çetelerle mücadele ederek faili meçhul cinayetler dönemine son verdik,” beyanından ise Erdoğan’ın kankası Sedat Peker’i, Osmanlı Ocakları’nı, ortağı Bahçeli’nin kankaları Alaattin Çakıcı’yı ve Kürşat Yılmaz’ı birileri haberdar etse iyi olur.
Daha durun hele “bir dinde iki ibadet yeri olmaz” diyen sanki Erdoğan ve AKP değilmiş gibi, maksat seçim öncesi güzellik olsun diye, cemevlerine yasal statü kazandırılmasını vaat etmek hakikaten göz yaşartıcı. Eminim ki Erdoğan ve AKP’nin bu diğergamlığı karşısında Alevi vatandaşlarımızın da nutku tutulmuştur.
AKP VAATLERİNİN KRALI OHAL’İN DEVAMI…
Bunların hepsinin palavra olduğunu bir kez daha tekrarlamaya gerek yok sanırım. Ama Erdoğan ve hempalarının ciddi oldukları bazı vaatleri de var seçim beyannamelerinde. Despot Erdoğan’ın ilan ederek dört elle sarıldığı, keyfince KHK çıkarmak suretiyle değme sultana, despota nasip olmayan yetkilere kavuştuğu olağanüstü hali (OHAL) önü açık bir şekilde sürdürmeyi de vaat ediyorlar. Erdoğan ve andavallıları ne kadar farkında bilmem ama, birkaç cümleyle ifade ettikleri bu vaat, 360 sayfa boyunca altı boş süslü kelimelerle dile getirdikleri tüm yalanları, palavraları ve bol kepçeden vaatleri yok hükmüne sokuyor.
Ama bunların hiçbirinin tabii ki bir önemi yok. 360 sayfada yazılanları okumayacak, yazılanların hesabını soramayacak olan narkozlu, efsunlu, hormonlu yandaş için önemli olan yerli ve milli otomobilin yalandan da olsa yola çıkması, yerli uçak ve savaş jetinin gökyüzünde uçması… Bu kitlenin hoşuna en fazla böyle haramiler gidiyor.
Harami Erdoğan ve AKP’de bu şeytan tüyü, kuru kalabalıklarda bu ahmaklık ve ahlaksızlık olduktan sonra aynı boş vaatlerle değil yedi, yetmiş seçim bile kazanırlar evelallah!..
[Bülent Keneş] 29.5.2018 [TR724]
Bir Cristiano Ronaldo klasiği; Ayrılacağım [Hasan Cücük]
Real Madrid, Kiev’de tarihi bir başarıya imza atıp, 3. kez üst üste Şampiyonlar Ligi kupasını müzesine götürdü. Final maçına dair akıllarda kalan Gareth Bale’nin müthiş rövaşatası, Ramos’un Salah’ı sakatlaması ve İngiliz ekibinin kalecisi Loris Karius’un yediği hatalı goller oldu. Ancak maç sonunda yaptığı açıklamayla tüm bunların önüne geçen biri vardı; Cristiano Ronaldo. Portekizli yıldızın daha teri soğumadan yaptığı ‘Önümüzdei birkaç gün içinde her zaman yanımızda olan taraftarımıza gerekli açıklamaları yapacağım. Real Madrid’de oynamak benim için büyük bir mutluluktu.’ açıklaması spotların üzerine çevrilmesine yol açıyordu.
Cristiano Ronaldo için bu sezon oldukça farklı geçti. İspanya Süper Kupası finalinde gördüğü kırmızı karttan dolayı 5 maç ceza alınca sezona doğal olarak geç başladı. Eski yıllarını aratan bir performans ortaya koydu. Attığı gol sayısı Ronaldo ayarında bir yıldıza hiç yakışmıyordu. Sezonun ikinci devresinde kendine gelen yıldız oyuncu gollerini peş peşe sıralayıp, gerçek kimliğine dönüyordu. Ronaldo gollerini sıralarken, bir numaralı rakibi Messi’de boş durmuyordu. Zidane’nin Şampiyonlar Ligi maçlarını düşünerek bazı kolay lig maçlarında Ronaldo’yu dinlendirmesi, Portekizlinin gol sayısını etkiliyordu. Real Madrid’e 2009’da transfer olan Ronaldo, önceki 7 sezonunda 35 gol ortalamasını yakalamıştı. Bu sezon ise 26 golde kalarak, en az gol attığı sezonu yaşıyordu.
Üst üste 11 maçta gol atan tek futbolcu olarak Devler Ligi, tarihine geçti
Şampiyonlar Ligi’nde ise farklı bir Cristiano Ronaldo vardı. Geçen yıl oynayan final maçında Juventus’a gol atarak müthiş bir serinin başlangıcını yapan Ronaldo, grup, son 16 turu ve çeyrek final maçlarını boş geçmiyordu. Devler Ligi, tarihine üst üste 11 maçta gol atan tek futbolcu olarak geçiyordu. Ronaldo’nun bu göz kamaştıran performansı yarı finalde sönmeye başlıyordu. Bayern Münih’e karşı iki maçta da gol atamıyordu. Bunu telafi etmek için final maçını bekleyen Ronaldo, Liverpool karşısında yakaladığı pozisyonları gole çeviremiyordu. Dahası Ronaldo vasatı aşmayan bir görüntü çiziyordu. Maça oyunuyla Garet Bale damga vuruyordu. Oyuna sonradan giren Galli oyuncu, attığı 2 golle kupayı Real Madrid’e getiren isim oluyordu.
Yarı final ve finaldeki hırsına rağmen Ronaldo gol atmaya muvaffak olamıyordu ama 15 golle Şampiyonlar Ligi gol kralı oluyordu. Maçtan sonra gözler doğal olarak finalin kahramanı Bale üzerine çevrildiğinde, Ronaldo ‘Real Madrid’de oynamak benim için büyük bir mutluluktu.’ açıklamasıyla gündemi değiştiriyordu. Real Madrid’in 13. kupa zaferi bir anlamda gölgede kalıyordu. Herkes Ronaldo’ya odaklanıyordu. Yıldız oyuncunun bu beklenmedik açıklamasına ilk tepki kaptan Ramos’tan geliyordu; ‘Ronaldo bizim için çok önemli bir oyuncu ve başka bir yerde burada olduğundan daha iyi olmayacaktır.”
Ronaldo artık 33 yaşında! Futbol hayatının sonbahar dönemine girdi
Bu yıl ortaya koyduğu performans bunun bariz göstergesi oldu. 2009’da 94 milyon Euro gibi rekor bir ücretle Real Madrid kadrosuna katılan Ronaldo, bireysel anlamda çok başarılı olmasına rağmen La Liga şampiyonluğu sayısında pekte mutlu olacağı bir rakama ulaşamadı. Real Madrid ile 4 kez Şampiyonlar Ligi sevinci yaşamasına karşılık sadece 2 kez La Liga şampiyonluğu gördü. Messi ile olan amansız yarışında lig şampiyonlunda büyük fark yedi. Bu durum Ronaldo’da doğal bir rahatsızlık meydana getirdi.
Ronaldo’yu huzursuz eden bir başka konu ise 2 yıl önce yeni sezon tanıtımı için çekilen posterde Gareth Bale’in önplana çıkmasıydı. Kulüp bu fotoğrafla takımın yeni yıldızının Galli oyuncu olduğunu gösteriyordu. Ronaldo rahatsızlığını çeşitli ortamlarda dile getirirken, oynadığı futbolla Galli oyuncuya büyük fark atıp ‘takımın yıldızı benim’ mesajını vermişti. Çoğu insan o posteri unuttu ama Ronaldo unutmadı.
İspanyol basını Ronaldo’nun yeni sezonda eski takımı Manchester United’e gideceğini yazmaya başladı. Ronaldo’nun eski takımıyla anlaştığı yazılanlar arasında yer alıyor. Ancak 33 yaşındaki yıldız oyuncunun Real Madrid ile uzun süreli sözleşmesi devam ediyor. Kontratında yer alan bir madde ise; serbest kalma bedeli 1 milyar Euro. Ronaldo’yu almak isteyen bir kulübün bu rakamı ödemesi gerekiyor. 33 yaşındaki bir oyuncuya bu denli büyük rakamı ödeyecek dünya üzerinde bir kulüp bulunmuyor!
Peki tüm bunları bilen Ronaldo neden ‘ayrılık’ anlamına gelecek bir açıklamayı yaptı? Cevabı basit; tüm spot ışıklarının tekrar üzerine çevrilmesini sağlamak. Real Madrid Başkanı Florentino Perez, “Her zaman onun hakkında konuşuyoruz, sonra her şey aynı şekilde devam ediyor. Ama o da benim gibi beşinci kez bu mutluluğu yaşıyor. Onun adına mutluyum. Kendisine sorun, sözleşmesi var. Bizimle kalacaktır.” açıklamasıyla durumu aydınlatıyordu. Ronaldo benzer açıklamayı geçen sezonda yapmıştı ama sonuç çıkmamıştı.
Ronaldo, Real’in kralı olmaya devam ediyor. Şayet Real Madrid, PSG’den Neymar’ı transfer ederse Ronaldo’nun krallığı ciddi tehlikeye girer. Bu sezon olmaz ama gelecek yıl dillendirdiği ayrılık gerçekleşebilir. Çünkü Ronaldo, krallığı bırakıp vezirliğe razı olmaz!
[Hasan Cücük] 29.5.2018 [TR724]
Cristiano Ronaldo için bu sezon oldukça farklı geçti. İspanya Süper Kupası finalinde gördüğü kırmızı karttan dolayı 5 maç ceza alınca sezona doğal olarak geç başladı. Eski yıllarını aratan bir performans ortaya koydu. Attığı gol sayısı Ronaldo ayarında bir yıldıza hiç yakışmıyordu. Sezonun ikinci devresinde kendine gelen yıldız oyuncu gollerini peş peşe sıralayıp, gerçek kimliğine dönüyordu. Ronaldo gollerini sıralarken, bir numaralı rakibi Messi’de boş durmuyordu. Zidane’nin Şampiyonlar Ligi maçlarını düşünerek bazı kolay lig maçlarında Ronaldo’yu dinlendirmesi, Portekizlinin gol sayısını etkiliyordu. Real Madrid’e 2009’da transfer olan Ronaldo, önceki 7 sezonunda 35 gol ortalamasını yakalamıştı. Bu sezon ise 26 golde kalarak, en az gol attığı sezonu yaşıyordu.
Üst üste 11 maçta gol atan tek futbolcu olarak Devler Ligi, tarihine geçti
Şampiyonlar Ligi’nde ise farklı bir Cristiano Ronaldo vardı. Geçen yıl oynayan final maçında Juventus’a gol atarak müthiş bir serinin başlangıcını yapan Ronaldo, grup, son 16 turu ve çeyrek final maçlarını boş geçmiyordu. Devler Ligi, tarihine üst üste 11 maçta gol atan tek futbolcu olarak geçiyordu. Ronaldo’nun bu göz kamaştıran performansı yarı finalde sönmeye başlıyordu. Bayern Münih’e karşı iki maçta da gol atamıyordu. Bunu telafi etmek için final maçını bekleyen Ronaldo, Liverpool karşısında yakaladığı pozisyonları gole çeviremiyordu. Dahası Ronaldo vasatı aşmayan bir görüntü çiziyordu. Maça oyunuyla Garet Bale damga vuruyordu. Oyuna sonradan giren Galli oyuncu, attığı 2 golle kupayı Real Madrid’e getiren isim oluyordu.
Yarı final ve finaldeki hırsına rağmen Ronaldo gol atmaya muvaffak olamıyordu ama 15 golle Şampiyonlar Ligi gol kralı oluyordu. Maçtan sonra gözler doğal olarak finalin kahramanı Bale üzerine çevrildiğinde, Ronaldo ‘Real Madrid’de oynamak benim için büyük bir mutluluktu.’ açıklamasıyla gündemi değiştiriyordu. Real Madrid’in 13. kupa zaferi bir anlamda gölgede kalıyordu. Herkes Ronaldo’ya odaklanıyordu. Yıldız oyuncunun bu beklenmedik açıklamasına ilk tepki kaptan Ramos’tan geliyordu; ‘Ronaldo bizim için çok önemli bir oyuncu ve başka bir yerde burada olduğundan daha iyi olmayacaktır.”
Ronaldo artık 33 yaşında! Futbol hayatının sonbahar dönemine girdi
Bu yıl ortaya koyduğu performans bunun bariz göstergesi oldu. 2009’da 94 milyon Euro gibi rekor bir ücretle Real Madrid kadrosuna katılan Ronaldo, bireysel anlamda çok başarılı olmasına rağmen La Liga şampiyonluğu sayısında pekte mutlu olacağı bir rakama ulaşamadı. Real Madrid ile 4 kez Şampiyonlar Ligi sevinci yaşamasına karşılık sadece 2 kez La Liga şampiyonluğu gördü. Messi ile olan amansız yarışında lig şampiyonlunda büyük fark yedi. Bu durum Ronaldo’da doğal bir rahatsızlık meydana getirdi.
Ronaldo’yu huzursuz eden bir başka konu ise 2 yıl önce yeni sezon tanıtımı için çekilen posterde Gareth Bale’in önplana çıkmasıydı. Kulüp bu fotoğrafla takımın yeni yıldızının Galli oyuncu olduğunu gösteriyordu. Ronaldo rahatsızlığını çeşitli ortamlarda dile getirirken, oynadığı futbolla Galli oyuncuya büyük fark atıp ‘takımın yıldızı benim’ mesajını vermişti. Çoğu insan o posteri unuttu ama Ronaldo unutmadı.
İspanyol basını Ronaldo’nun yeni sezonda eski takımı Manchester United’e gideceğini yazmaya başladı. Ronaldo’nun eski takımıyla anlaştığı yazılanlar arasında yer alıyor. Ancak 33 yaşındaki yıldız oyuncunun Real Madrid ile uzun süreli sözleşmesi devam ediyor. Kontratında yer alan bir madde ise; serbest kalma bedeli 1 milyar Euro. Ronaldo’yu almak isteyen bir kulübün bu rakamı ödemesi gerekiyor. 33 yaşındaki bir oyuncuya bu denli büyük rakamı ödeyecek dünya üzerinde bir kulüp bulunmuyor!
Peki tüm bunları bilen Ronaldo neden ‘ayrılık’ anlamına gelecek bir açıklamayı yaptı? Cevabı basit; tüm spot ışıklarının tekrar üzerine çevrilmesini sağlamak. Real Madrid Başkanı Florentino Perez, “Her zaman onun hakkında konuşuyoruz, sonra her şey aynı şekilde devam ediyor. Ama o da benim gibi beşinci kez bu mutluluğu yaşıyor. Onun adına mutluyum. Kendisine sorun, sözleşmesi var. Bizimle kalacaktır.” açıklamasıyla durumu aydınlatıyordu. Ronaldo benzer açıklamayı geçen sezonda yapmıştı ama sonuç çıkmamıştı.
Ronaldo, Real’in kralı olmaya devam ediyor. Şayet Real Madrid, PSG’den Neymar’ı transfer ederse Ronaldo’nun krallığı ciddi tehlikeye girer. Bu sezon olmaz ama gelecek yıl dillendirdiği ayrılık gerçekleşebilir. Çünkü Ronaldo, krallığı bırakıp vezirliğe razı olmaz!
[Hasan Cücük] 29.5.2018 [TR724]
Ah şu siyasi heveslerimiz…! [Engin Sezen]
2013’ün yazında Fethullah Gülen’in doğduğu Korucuk köyündeydim. Tozun tezeğin içinde yüzen tipik bir Anadolu köyü. Bir hafta kaldım oralarda. Gülen’i tanıyan herkesle, çocukluk arkadaşlarıyla, akrabalarıyla uzun uzun video-mülakatlar yaptık. Zamanın Alvar Belediye Başkanı ile tanıştım, civar beldelere yolculuklar yaptık, tatlı tatlı sohbetler ettik. Ondan dinlediğim bir hikayeyi ser-levha yapmak istiyorum bu yazıya.
Bir grup AKPli Amerika gezisi düzenler, sanırım sene 2012. İçlerinde milletvekili, belediye başkanları da olan bu gruptan bazıları, günübirlik Fethullah Gülen’in kaldığı yere gitmek, Hocaefendiyi ziyaret edip duasını almak ister. Onları bulundukları yerden alıp Gülen’in kaldığı komplekse götürmek için küçük bir otobüs ayarlanır.
‘’Buralara kadar gelmişken kendilerini de ziyaret etmek istedik’’ diyor Belediye Başkanı.
‘’Fakat otobüste, sonradan kendisinin ilahiyatçı olduğunu öğrendiğimiz genç bir hoca, yolculuk boyunca bize siyasi bir nutuk irad etmesin mi! Mübarek, Kürt meselesinden tutun AB konularına, İsrail’le olan münasebetlerimize kadar pek çok konuda uzman! Yolculuğumuz sırasında siyasi konularda ahkam kesti, deyim yerindeyse kafamızı şişirdi. Mübarek bir din bilginine yaptığımız ziyaret öncesi maruz kaldığımız bu tatsız konuşma o gün otobüste bulunan herkesin tepkisini çekti. Ne gerek vardı bu siyasi konuşmalara!…’’
Burda daha önce de bir nebze değinmiş olmalıyım Cemaat’in ileri gelenlerinin vakt-i zamanında siyasetçilerle düşüp kalkmasının pek hayra alamet olmadığına…Türkiye gezilerimde gördüğüm manzara buydu. Bu vadide verebileceğim o kadar çok örnek var ki!…
Siyasi konularda iri iri konuşmak, dahası siyaseti dizayna çalışmak, siyasetten fayda temin etme gayretleri, siyasetçilerle sabah ayrı akşam ayrı yemekler, geziler…Olmadı, seçimlerde kapı kapı gezip oy toplama gayret-keşlikleri…
Artık o köprülerin altından nice sular aktı! Süreç, hepimizde çok kalıcı izler bıraktı. Çoğumuzu tepeden tırnağa değiştirdi.
Şimdilerde, Cemaat’ten önde görünen kimle görüşsem ‘eüzü billahi mineşşeytani ve siyase’ diyor. ‘’El-hak, siyasilerle bu sıkı fıkı münasebetler büyük hataydı’’ diyor herkes ağız birliği etmişçesine…Bu dersi almak için, bunca sıkıntı, zulüm ve yıkıma gerek var mıydı, ayrı bir mesele!
Ciddi bir özeleştiri var. Siyasetle hadden efzun haşır-neşir olmanın Cemaat’i çok yıprattığı hususunda fikir birliği var. Cemaat, dün AKP ile işler iyi giderken de, ilişkiler sonradan bozulduğunda da siyaset bataklığına çekildi, tuhaf pazarlıklara tevessül etti!
Hiç de anlamadığı, ama sürekli anlar gibi göründüğü, anladığını sandığı çok kirli bir sahaydı siyaset. Değerlerinden taviz vermek zorunda bırakıldı Cemaat, bu kirli mi kirli güç mücadelesinde.
Mahut Süreç’in başlarında telefonla konuştuğum Naci Bostancı, Hüseyin Çelik ve Yasin Aktay gibi AKP eşrafından kimselerin de bana söylediği buydu. Naci Bey, ‘’artık hiçbir siyasi parti Cemaat’e güvenmeyecek’’ dedi, 2014’te. Şimdi, Cemaat’ten hiç kimse hiçbir siyasi partiye güvenemez hale geldi. Her gün, İslamcısından, solcusuna, Kürt siyasetçisinden, milliyetçisine birinden bir tokat yiyor Cemaat.
Önümüzde bir seçim var. Manipülasyon yapmak istemem ama, neticesi belli olan bir seçim bu. Bu seçim, kimilerince hayat-memat mesabesinde olabilir. Ama Cemaat için, Cemaat’e mensup kimseler için, bu sadece seçimlerden bir seçim. Başa kim gelirse gelsin, hal-i hazırdaki şartların iyileşebilme temayülü gösterebileceğine dair herhangi bir emare yok! Gözlemleyebildiğim kadarıyle de zaten Cemaat çevrelerinde, eskisine nazaran, seçime dair o hummalı konuşmalar, yorumlar, tartışmalar, beklentiler yok!
Türkiye’de siyaset yapabilmek için gece gündüz Cemaat’i kötülemeniz, şeytanlaştırmanız gerekiyor. Her kötülüğün ihalesini Cemaat’e kesmek bir moda, kazandırıyor da! Bu meyanda, al muhalefeti vur iktidara…
İktidar, kendisini devirmek için Muhalefet’in Cemaat’le ortak planlar koratdığını anlatıyor seçmenine. Beri yandan, Muhalefet de benzer sebeplerle İktidar’ı suçluyor. Ülkeyi bu kötü günlere Cemaat ile AKP elele getirdiğini ileri sürüyor. Halkta, ‘her kötülüğün anası Cemaat’ algısı yerleşmiş durumda. Cemaat’in bütün partilerin el birliğiyle yarattığı bu menfi zehaptan kurtulabilmesi ise uzun yıllara vabeste…
Her işte bir hayır ve fırsat aramak sıhhatin ve zekavetin şiarı. Nihayetinde, olanda hayır vardır. Böyle bir Süreç’in yaşanması gerekiyormuş, yaşandı: The damage is done! Bunu kabul etmek lazım…ki son zamanlarda bu husus Cemaat çevrelerinde daha çok konuşulup kabullenilmiş durumda.. Bu hayra alamet. Hayat emaresi. Yaraların yavaş yavaş sarılmaya başlandığının, nihayet travma tedavisinin başladığının belirtisi. Umulur ki, siyasilerle olan ‘menfeat ilişkislerinin’ Cemaat’e verdiği zararlardan alınması gereken dersler alınır. Fabrika ayarlarına, bu sefer küresel ölçekte dönülür. Himmet, gayret ve ufuk Türkiye’ye, ülkenin kısır gündemine münhası kalmaz. Umulur ki, Cemaat, böylesine acı bir tecrübeden yola çıkarak bundan böyle içerde ve dışarda siyasetçilerle olan münasebetlerini daha sağlıklı bir zemine oturtur. Bu, muazzam bir kazanım olacaktır!
Mesela Kanada’da Katoliklerin, İsmaililerin, Sihlerin, Mennonitelerin, Lutheranların toplum içindeki yeri ve konumu bellidir. Daha geniş halk kitleleri de, bu gruplara mesup olan üyeler de sosyal yerlerinin ve konumlarının farkındadırlar. Kendi yaşam alanları içinde, mensuplarının bireysel hak ve özgürlüklerine dikkat ederek, o hakları korumayı ve sürdürmeyi hedefleyerek, gruplar halinde hayatlarını idame ederler. Siyasetçiler de onların taleplerini, sayılarını, etkinliklerini, toplum içindeki konum ve durumlarını bilir ve ona göre hareket ederler, karşılıklı ilişkiler böyle bir düzlemde sürdürülür. Herhangi bir güç denemesine ve çatışmasına mahal yoktur.
Hizmet Hareketi de belli bir süre sonra bu çokkültürlü yapı içinde kendi yerini, kendini ait hissettiği bu ‘istisnai’ yeri bulacak…
Hareket, mesaisini, himmet ve gayretini sabırla ve sebatla ‘’eğitime ve semahat’’e teksif etmeli. Bu onun için varoluşsal bir çaba ve gayret aynı zamanda. Bazı şeyler de zamana vabeste. Ne kadar acüllükle hareket edilse de, şartlar zorlansa da kalıcı şeylerin tahakkuku ve hüsn-i kabulü zamana bağlı.
Siyasetçi gelip geçer. Her yerde, siyasetçinin işi ‘oy ütmektir’… Cemaatler için ise aslolan şey insandır, insan yetiştirmektir.
Ez-cümle, ders ve ibret alınırsa, herşeyde hayır var. Bunun da yolu mesuliyetle hareket edip tenkid mekanizmasının hakkını vermekten, zihniyet değişiminden, ‘asrın idrakini’ idrak etmekten, ‘zamanın ruhunu’ sadece okumaktan değil, o ruhu fethetmekten geçiyor. Değilse, ‘same old same old…’
[Engin Sezen] 28.5.2018 [thecrcl.ca]
Bir grup AKPli Amerika gezisi düzenler, sanırım sene 2012. İçlerinde milletvekili, belediye başkanları da olan bu gruptan bazıları, günübirlik Fethullah Gülen’in kaldığı yere gitmek, Hocaefendiyi ziyaret edip duasını almak ister. Onları bulundukları yerden alıp Gülen’in kaldığı komplekse götürmek için küçük bir otobüs ayarlanır.
‘’Buralara kadar gelmişken kendilerini de ziyaret etmek istedik’’ diyor Belediye Başkanı.
‘’Fakat otobüste, sonradan kendisinin ilahiyatçı olduğunu öğrendiğimiz genç bir hoca, yolculuk boyunca bize siyasi bir nutuk irad etmesin mi! Mübarek, Kürt meselesinden tutun AB konularına, İsrail’le olan münasebetlerimize kadar pek çok konuda uzman! Yolculuğumuz sırasında siyasi konularda ahkam kesti, deyim yerindeyse kafamızı şişirdi. Mübarek bir din bilginine yaptığımız ziyaret öncesi maruz kaldığımız bu tatsız konuşma o gün otobüste bulunan herkesin tepkisini çekti. Ne gerek vardı bu siyasi konuşmalara!…’’
Burda daha önce de bir nebze değinmiş olmalıyım Cemaat’in ileri gelenlerinin vakt-i zamanında siyasetçilerle düşüp kalkmasının pek hayra alamet olmadığına…Türkiye gezilerimde gördüğüm manzara buydu. Bu vadide verebileceğim o kadar çok örnek var ki!…
Siyasi konularda iri iri konuşmak, dahası siyaseti dizayna çalışmak, siyasetten fayda temin etme gayretleri, siyasetçilerle sabah ayrı akşam ayrı yemekler, geziler…Olmadı, seçimlerde kapı kapı gezip oy toplama gayret-keşlikleri…
Artık o köprülerin altından nice sular aktı! Süreç, hepimizde çok kalıcı izler bıraktı. Çoğumuzu tepeden tırnağa değiştirdi.
Şimdilerde, Cemaat’ten önde görünen kimle görüşsem ‘eüzü billahi mineşşeytani ve siyase’ diyor. ‘’El-hak, siyasilerle bu sıkı fıkı münasebetler büyük hataydı’’ diyor herkes ağız birliği etmişçesine…Bu dersi almak için, bunca sıkıntı, zulüm ve yıkıma gerek var mıydı, ayrı bir mesele!
Ciddi bir özeleştiri var. Siyasetle hadden efzun haşır-neşir olmanın Cemaat’i çok yıprattığı hususunda fikir birliği var. Cemaat, dün AKP ile işler iyi giderken de, ilişkiler sonradan bozulduğunda da siyaset bataklığına çekildi, tuhaf pazarlıklara tevessül etti!
Hiç de anlamadığı, ama sürekli anlar gibi göründüğü, anladığını sandığı çok kirli bir sahaydı siyaset. Değerlerinden taviz vermek zorunda bırakıldı Cemaat, bu kirli mi kirli güç mücadelesinde.
Mahut Süreç’in başlarında telefonla konuştuğum Naci Bostancı, Hüseyin Çelik ve Yasin Aktay gibi AKP eşrafından kimselerin de bana söylediği buydu. Naci Bey, ‘’artık hiçbir siyasi parti Cemaat’e güvenmeyecek’’ dedi, 2014’te. Şimdi, Cemaat’ten hiç kimse hiçbir siyasi partiye güvenemez hale geldi. Her gün, İslamcısından, solcusuna, Kürt siyasetçisinden, milliyetçisine birinden bir tokat yiyor Cemaat.
Önümüzde bir seçim var. Manipülasyon yapmak istemem ama, neticesi belli olan bir seçim bu. Bu seçim, kimilerince hayat-memat mesabesinde olabilir. Ama Cemaat için, Cemaat’e mensup kimseler için, bu sadece seçimlerden bir seçim. Başa kim gelirse gelsin, hal-i hazırdaki şartların iyileşebilme temayülü gösterebileceğine dair herhangi bir emare yok! Gözlemleyebildiğim kadarıyle de zaten Cemaat çevrelerinde, eskisine nazaran, seçime dair o hummalı konuşmalar, yorumlar, tartışmalar, beklentiler yok!
Türkiye’de siyaset yapabilmek için gece gündüz Cemaat’i kötülemeniz, şeytanlaştırmanız gerekiyor. Her kötülüğün ihalesini Cemaat’e kesmek bir moda, kazandırıyor da! Bu meyanda, al muhalefeti vur iktidara…
İktidar, kendisini devirmek için Muhalefet’in Cemaat’le ortak planlar koratdığını anlatıyor seçmenine. Beri yandan, Muhalefet de benzer sebeplerle İktidar’ı suçluyor. Ülkeyi bu kötü günlere Cemaat ile AKP elele getirdiğini ileri sürüyor. Halkta, ‘her kötülüğün anası Cemaat’ algısı yerleşmiş durumda. Cemaat’in bütün partilerin el birliğiyle yarattığı bu menfi zehaptan kurtulabilmesi ise uzun yıllara vabeste…
Her işte bir hayır ve fırsat aramak sıhhatin ve zekavetin şiarı. Nihayetinde, olanda hayır vardır. Böyle bir Süreç’in yaşanması gerekiyormuş, yaşandı: The damage is done! Bunu kabul etmek lazım…ki son zamanlarda bu husus Cemaat çevrelerinde daha çok konuşulup kabullenilmiş durumda.. Bu hayra alamet. Hayat emaresi. Yaraların yavaş yavaş sarılmaya başlandığının, nihayet travma tedavisinin başladığının belirtisi. Umulur ki, siyasilerle olan ‘menfeat ilişkislerinin’ Cemaat’e verdiği zararlardan alınması gereken dersler alınır. Fabrika ayarlarına, bu sefer küresel ölçekte dönülür. Himmet, gayret ve ufuk Türkiye’ye, ülkenin kısır gündemine münhası kalmaz. Umulur ki, Cemaat, böylesine acı bir tecrübeden yola çıkarak bundan böyle içerde ve dışarda siyasetçilerle olan münasebetlerini daha sağlıklı bir zemine oturtur. Bu, muazzam bir kazanım olacaktır!
Mesela Kanada’da Katoliklerin, İsmaililerin, Sihlerin, Mennonitelerin, Lutheranların toplum içindeki yeri ve konumu bellidir. Daha geniş halk kitleleri de, bu gruplara mesup olan üyeler de sosyal yerlerinin ve konumlarının farkındadırlar. Kendi yaşam alanları içinde, mensuplarının bireysel hak ve özgürlüklerine dikkat ederek, o hakları korumayı ve sürdürmeyi hedefleyerek, gruplar halinde hayatlarını idame ederler. Siyasetçiler de onların taleplerini, sayılarını, etkinliklerini, toplum içindeki konum ve durumlarını bilir ve ona göre hareket ederler, karşılıklı ilişkiler böyle bir düzlemde sürdürülür. Herhangi bir güç denemesine ve çatışmasına mahal yoktur.
Hizmet Hareketi de belli bir süre sonra bu çokkültürlü yapı içinde kendi yerini, kendini ait hissettiği bu ‘istisnai’ yeri bulacak…
Hareket, mesaisini, himmet ve gayretini sabırla ve sebatla ‘’eğitime ve semahat’’e teksif etmeli. Bu onun için varoluşsal bir çaba ve gayret aynı zamanda. Bazı şeyler de zamana vabeste. Ne kadar acüllükle hareket edilse de, şartlar zorlansa da kalıcı şeylerin tahakkuku ve hüsn-i kabulü zamana bağlı.
Siyasetçi gelip geçer. Her yerde, siyasetçinin işi ‘oy ütmektir’… Cemaatler için ise aslolan şey insandır, insan yetiştirmektir.
Ez-cümle, ders ve ibret alınırsa, herşeyde hayır var. Bunun da yolu mesuliyetle hareket edip tenkid mekanizmasının hakkını vermekten, zihniyet değişiminden, ‘asrın idrakini’ idrak etmekten, ‘zamanın ruhunu’ sadece okumaktan değil, o ruhu fethetmekten geçiyor. Değilse, ‘same old same old…’
[Engin Sezen] 28.5.2018 [thecrcl.ca]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)