Savcım Bülent Korucu yok! Ne yapalım? [Engin Deniz]

Nezarette geçen ve dizanteri olunan dokuz gün..!

Yemeklerini yiyor, ibadetlerini yapıyor, öğretmen evinde bir odada rahatı yerinde diye oğlu Burak’a yalan söylenen; dokuz gün..!

Aç, susuz, hain muamelesi ile bir türlü geçmek bilmeyen tam dokuz acı gün..!

Baskının zirve yaptığı, yalnızlığın nutkunun tutulduğu, ötekileştirmenin bile itibarsızlaştırıldığı günler. Özellikle de kadın polislerin psikolojik baskısına maruz kaldığı nezaret günleri..!

Hacer’in sadece namaz vakitlerini takip edebildiği, dili döndüğünce de; “Rabbimiz, her işimizde senin rızanı ve hoşnutluğunu kazanmayı hedefledik, onu elde etmeye çalıştık. Hep rahmetini ümit ettik, azabından da korktuk,” diye yalvararak zulmün üstesinden gelmeye çalıştığı günler..!

Neden bu kadar yıpratılmıştı, çile çektirilmişti? Hacer’in gözaltına alınma gerekçesi neydi?

Bank Asya’ya para yatırmak mı? Çocuklarım için en iyisi olsun deyip koleje göndermek mi? Eşi ile birlikte çıktığı yurt dışı gezileri mi? Annesinin evinde eşine ait köşe yazılarının bulunması mı? Fedakârlık yemi, sadakat suyu mu? Hacer Korucu’nun gerçekten suçu neydi? Hakkında ne şikayet vardı?

Neden dokuz gün boyunca Erzurum’da Gürcükapı polis karakolunda nezarete alınmış ve ötekileştirilmişti? Nezaretten çıktığında avukatın ifadesiyle “on yaş daha yaşlanacak ne yapmıştı?” Bu baskı nedendi?

Sanırım, bunların cevabını savcıdan, hakimden, karakol amirinden daha iyi bilen kimsecikler yoktu! Evet, biz de bilmek istiyoruz Hacer hanım’ın suçu neydi?

Suçu; Türkiye’nin yetiştirdiği kıymetli gazeteciden biri olan Bülent KORUCU’nun eşi olmak mıydı?

Cezası;”gül nedir ki solup gider, gün nedir ki gelip geçer; ama sana olan sevgim, saygım sonsuzdur, bitmez..!” dediği kişiye zevce olduğu için mi verilecekti? Eşini bulamadıkları için gözaltına alınmıştı. Adaletin küçüldüğü ülkelerde, suçsuz günahsız olmanız kurtuluş için yeterli değil miydi?

Avukat’ı gelinceye kadar çile çeken Hacer; Avukat’ının ben geldim demesi ile bir nebze olsun rahatlamış, moral bulmuştu. Beni nasıl buldunuz avukat bey diye sorduğunda;

Avukat: – Tarık twitter’dan “Annem, babam bulunamadığı için bir haftadır tutuklu ve Erzurum’da annemi savunacak hiç bir avukat bulamadık. Bir çok tanıdığımızın avukatlığını yapan Gündüz GÜNEŞ ve Hasan Timurhan GÜR bile insanları itirafçı olmaya zorluyordu. Hiç bir avukat bizim teklifimizi kabul etmiyor. Annemi savunacak vicdan sahibi bir avukat yok mu? ” diye tweet atmıştı. Türkiye’de ve  bilhassa dünyada bu tweet çok etkili oldu. Ben de dostun yardım çığlığı namaza çağıran ezan gibidir, dedim. İstanbul’dan kalkıp buraya geldim. Ne dersiniz, İyi yapmış mıyım? dediğinde Hacer hanım zoraki de olsa tebessüm etmişti.

Hacer: – Bu ısdırap hiç bitmeyecek diye düşünüyordum, ümitsizdim. Karanlıkta bir ışık oldunuz, imdadımıza yetiştiniz ne diyebilirim ki! Allah razı olsun diyebilmişti.

Hacer, dokuz gün üzerine nezaretten çıkarılmış, o gün içinde ifadesi alınıp savcılığa sevkedilmişti. Savcılık’tan serbest bırakılacağına olan inancı tamdı. Söyleyeceklerini iyice etüt ederek savcı’nın karşısına çıkmıştı. Savcı, görevine yeni başladığı her halinden belli olan, insanlara tepeden bakan genç bir delikanlıydı. Önündeki dosyanın üstündeki isme göz ucuyla bakmakla yetinenlerdendi. Belli ki önceden dosyayla ilgili geniş bir malumat almıştı. Alaycı, müstehzi bir ifadeyle karşısındaki insanı süzdükten sonra konuşmaya başlamıştı.

Savcı: – Dokuz gün nezarette kalmışsın ama..! Bize hiç bilgi vermemişsin, hiç konuşmamışsın! Bize hiç yardımcı olmamışsın? Hep susmuşsun neden?

Hacer: -Anlamadım efendim! Konuşmak ve yardımcı olmaktan kastınız nedir? bilemedim.

Savcı: – Sorularımıza hiç doğru dürüst cevap vermemişsiniz..! Bülent’in yerini bildiğin halde bilmiyorum demişsin. Bülent Türkiye’nin kara kutusu gibi, onu istiyorum. Yerini söylersen bu akşam çıkar gidersin ve çocuklarınla beraber olursun. Aksi halde..!

Hacer: – Aksi halde..! Ne olur efendim. Ben bildiklerimi avukatımın nezaretinde anlattım. Suçsuzum, bakmakla yükümlü olduğum çocuklarım var.

Savcı: – Eminim! Bülent’in de bize anlatacağı çok şeyler vardır.

Hacer: – Bayram tatili için ailecek Erzurum’a geldik. O, meşum olaydan sonra eşim İstanbul’a işinin başına gitti. Gazetesi kapatıldı, hakkında yakalama kararı çıkartıldı. O günden beri eşimle hiç görüşmedim. Nerede olduğunu da bilmiyorum..!

Savcı: – Dokuz günden beri eşinizi korudunuz ve hâlâ korumaya da devam ediyorsunuz. Eşiniz gelmeden sizi bırakamayız, size de buradan çıkış olmaz. Ya eşiniz teslim olacak ya da teslim olacak..! Bu bedeli ben öderim diyebiliyor musunuz?

Hacer: – Bedel..! Bedelden kastınız nedir anlayamadım efendim. Ben bildiklerimi avukatımın nezaretinde anlattım. Suçsuzum, çocuklarımı altmış dört yaşındaki anneme emanet ettim. Bakmakla yükümlü olduğum küçük kızlarım var.

Hacer’in nutku tutulmuştu, bu nasıl bir imtihandı. Suçu sadece o’nun eşi olmak mıydı? O’nun eşi olduğu için tutuklanmak mıydı? Özgürlük ümitlerinin tükendiğini, ülkesindeki adaletin küçülmesinden anlamıştı. Ne desem bilmem ki Bülent; İstanbul sesimi duyar mı? Bu haksızlığı anlatsam dünya dinler mi? Hüzünlüyüm, nâçâreyim desem kim çare olur? Evet, biliyorum desem hükümet tüm polislerini salar mı peşine..!  Hayır, desem avukatlar ilgilenir mi benimle, savcı yine yardım eder mi içeri girmeme? Evet yerini biliyorum desem, İbrahim’i bakışlarınla yine korur musun beni? Ne desem bilmem ki Bülent? Evet mi..! desem, yoksa hayır mı..!

Ortamda ki sükunet, savcının ses tonunun yükselmesi ile bozulmuştu. “Evet Hacer! Seni gözaltına aldıran benim. Seni kelepçelettirip, karakola götürün emrini veren de benim. Eşi yok dediklerinde o zaman Hacer’i tutuklayın diyen de bendim. Şâyet; eşinle ilgili malumatın yoksa seni tutuklatan da ben olacağım. Bu benim için hiçte zor olmaz!”

Hacer’in içi içini yiyordu; sanıyordu ki her kalıbın, içindeki insandı. Aslında insanı farklı kılan merhametmiş ve vicdanmış, diye başını sallamış, kendi kendine evet o sizdiniz demiş.

Otuz Temmuz gününü ve o anı unutmam mümkün değildi. Telefonda öyle bir bağırmıştın ki herkes sesinizi duymuştu ve korkudan hizaya geçmişti. Bülent KORUCU yok! Ne yapalım? dediklerinde hanımını alın demiştin. Öyle ki; oradaki polis amiri kayın biraderimi ve en büyük oğlum Burak’ı akabinde de herkesi tutuklamakla tehdit etmişti. Evet, zulmünün sınırı olmayan ve daha nice annelerin de yüreğini de yakacak olan o hukuk tanımaz kişi sizdiniz. Bunu nasıl unutabilirim ki? diye fırtınalar, tayfunlar kopmuştu yüreğinde.

Savcı, olumlu bir cevap alamayınca “Eşiniz gelip teslim olana kadar sizin tutuklanmanızı talep ediyorum.” demişti.

Kelimeler, düğüm düğüm olmuştu boğazında. Kırk beş yaşında, lise mezunu, bir ev hanımının bu olayla ilgili ne gibi bir bağlantısı olabilirdi ki? Tatilini yapmak için baba ocağına gelmişti. Bu olayı bile twiter’dan öğrenmişti. “Bu olayı lanetliyorum ve serbest bırakılmamı talep ediyorum.”, demesi de nafileydi. Çünkü karar çoktan verilmişti.

Ey! Hacer; için kan ağlasa da kim duyar beni? Kim anlar dışarıdan olup biteni? diye düşünme.

Ey! Hacer; şunu unutma! Leyla’nın yüzünü görenler bilir; Mecnun’un kalbine batan dikeni!

Ey! Hacer; suçsuz yere içeri alındığını, bir inat uğruna kelepçelendiğini, hasların hamlardan ayrılması için sabır testinden geçtiğini Allah bilmiyor mu? Eşi’nin zatında, sana gelen musibeti Allah (CC) görmüyor mu? Allah ne güzel vekildir de ve sabret..!

Savcı’dan sonra Hacer son bir ümit hakim karşısına çıkarılmıştı. Hakime hanım da yirmi beş- yirmi altı yaşlarında genç bir bayandı. Hakime hanım, Hacer hiç yokmuş gibi, esamesi hiç okunmuyormuş gibi Hacer’in yüzüne bakmadan önündeki dosya ile meşgul olmuştu. Suçu çok kabarıkmış gibi başını sallamıştı. O dosyaya bakarken Hacer meramını anlatmaya çalışmıştı. “Yedi ve on iki yaşında iki kızım var, bana ihtiyaçları var. Meşhur bir gazetecinin eşi olmak tutuklanmak için bir delil olmamalı. Ben, eşi bulunamadığı için gözaltına alınan, mağdur edilen bir ev hanımıyım. Gözaltı yetmemiş gibi tutuklanmak için sevk edildim. Bu hukuksuzluğa bari siz dur deyin hakime hanım.” Hakime hanımın, bu haksızlığa dur diyeceğini düşünürken.

“Bütün suçlular ben suçsuzum derler. Oysa, deliller tutuklanmaları gerektiğini söyler.” deyip, Hacer’e cezaevinin yolunu göstermişti.

Hacer: – Suçlular öyle mi? Deliller öyle mi? Yasalar, kanunlar emrediyor öyle mi?

Dosyama hiç bakmadınız bile! Sadece dosyaya iliştirilen not yetti tutuklanmam için değil mi? Hani Anayasada, kanunlarda suç şahsiydi? Hani müddei iddiasını ispatla mükellefti? Ne diyebilirim ki; bugünler de öğrendiğim en önemli şey; “kalp herkeste olsa da vicdan herkese nasip olmuyordu.” Savcı ve hakim hak- hukuk noktasında hakkaniyet mahrumu idiler. Belli ki ortak hareket ediyorlardı. Bir yerden emir almışcasına Hacer’in tutukluluğuna karar vermişlerdi. O günün akşamında da Erzurum Kadın Cezaevine götürülmüştü.

Gardiyanın, geçmiş olsun hanımefendi, Allah kurtarsın, bu günlerde geçer sözleri eşliğinde karanlığa doğru adım adım yürümüştü. Eşinin yerine bir ömür yatmak için yürümüştü. İnadına zulmün üzerine yürür gibi yürümüştü. Kaybettiği özgürlük uğrunda sabırla mücadele etmek için yürümüştü, yürümüştü, yürümüştü..!

Geçer elbet! Geçer elbet efendi, geçer..! dercesine yürümüştü. Bazısı teğet geçer, bazısı yüreğimizi deler geçer. Ama sonuçta geçer elbet! Bazı kararlar var ki deşip geçer, bazı kararlar da var ki özgürlüğümüzü, birliğimizi, beraberliğimizi, kardeşliğimizi parça parça eder geçer..! Hukukun düştüğü duruma üzülerek yürümüştü. Ama inancım o ki gardiyan, bugünler de mutlaka geçer, demişti.

Kapasitesi on dört kişilik olan, mevcudu yirmi beş kişiyi bulan bir koğuşa koyulmuştu. Kimler yoktu ki..? Pırıl pırıl insanlar, bir mum gibi yanıp erimeye, bir çıra gibi tutuşmaya hazır hanımefendiler. Hem bey’i hem kendisi tutuklu kahramanlar, çocukları ile beraber yol arkadaşlığı yapanlar. Çocuklarından ayrı kalanlar, ağlayarak Kuran-ı Kerim okuyanlar. Onu görünce gözyaşları ile karşılayanlar. Esareti yudumlayıp, özgürlüğü arayanlar…Seccadesinde iki büklüm olup huzur arayanlar, karanlık geceleri sabahlara kadar kovalayanlar. Yıldızları tutup aşağı indirecekmiş gibi ellerini semaya kaldırıp bir fereç ve mahreç ver Rabbim diye yakaranlar..!

Bunlar terörist öyle mi? Bunlar suçlu ve bunların hakkındaki deliller çok güçlü öyle mi? Evet, şimdi daha çok inanıyorum. Bu zulüm de mutlaka ama mutlaka geçecek, çünkü yok bundan başka bir seçenek..!

Ağustos- Eylül geçmişti ailesinden hiç kimse ile görüştürülmemişti. Evlatlarını koklayamamış, bağrına basamamıştı. Seni ben tutuklattırdım diyerek iyi bir şey yaptığını düşünen savcının emri ile görüş yasağı koyulanlardandı. Herkes açık görüşe giderken o, küçük kızlarını düşünürdü.

“Nigârım seni düşünmeden aldığım solukları saymıyorum nefesten.” derdi. “Saadetim seni içine sığdıramadığım damlaları saymıyorum göz yaşından.” diye eklerdi. “Burak, Tarık, Sakıp sizsiz tebessümlerimi de saymıyorum mutluluklardan.” der gözyaşı dökerdi ve sabrederdi.

Hacer Otuz Temmuz’dan beri eşinin yerine tutuklanan, tutuklatılan bir mazlum, bir mağdur. Eşine tek bir mesajı var benim için üzülme! Demokrat duruşundan, ödün verme! Haksızlıklar karşısında da dik dur eğilme! Dualarını da bu fakirden, cezaevlerindeki kardeşlerimizden eksik eyleme!

[Engin Deniz] 23.3.2017 [magduriyetler.com]

Sorun ne, çözüm ne? [Abdülhamit Bilici]

CHP Milletvekili Aykut Erdoğdu, bugün twitterda hem AKP hem cemaati hedef alan şu açıklamada bulundu:

“Bir taraftan AKP Yönetiminin bir taraftan Cemaat kadrolarının hakaret, iftira ve küfürlerine maruz kalıyoruz… Artık yeter…

Artık dayanamıyoruz… Sizin cürümlerinizin günah keçisi biz değiliz… Bizden uzak durun… Allah sizi affetsin…”

Bu sözler üzerine şu düşüncelerimi paylaştım:

Sanki CHP ve Kemalistlerin hiçbir hatası yok. Unutmayın, Erdoğan’ı ortaya çıkaran, Kemalist darbeler ve başörtüsü yasağı gibi saçmalıklardır.

Hatalarınızı anladıysanız tevbe edin. Samimiyetle adalet ve demokrasiyi savunun. AKP’ye de Cemaate de örnek olun, hatta bu tavrınızla onları mahcup edin.

Dünden bugüne Türkiye’de farklı dönemlerde farklı kesimler gücü elde etti ve hepsi de güçle sınavı kaybetti. Bir tek İslamcılar kalmıştı, şimdi onlar da dünün mağdurları olmalarına rağmen kendilerini desteklemeyen herkese zulmederek bu sınavı feci şekilde kaybetti.

Aşağı yukarı herkes eşitlendiğine göre şimdi her kesim kendi özeleştirisini yapıp, geçmişteki hatalarıyla yüzleşip hukuka ve demokrasiye sarılmalı. Tabii eğer çözüm istiyorsak. Yoksa birbirimizi yemeye devam edebilir ve Suriye’de beter hale gelebiliriz.

Cemaat için de bu geçerli. Yani cemaat de hatalarıyla yüzleşip daha güçlü ve ilkeli şekilde hukuk ve demokrasiye sarılmalı. Ama bugün “terörist” diye yaftalanan ve çok feci bir zulme maruz kalan cemaatin günahları, Kemalist ve İslamcılarınki ile asla karşılaştırılamaz. Herkes ağız birliği etmişcesine sanki mahallenin en kötüsü cemaatmiş gibi konuşsa da bu doğru değil.

Kemalistler olarak yapılan onca başarılı(!) darbeleri, farklı kesimlerden bu darbelerin kurbanlarını, Dersim katliamını, Diyarbakır cezaevini, Kürtlere yapılanları, İstiklal mahkemelerini, Menderes’in idamını, Bediüzzaman’a yapılanları, başörtüsü yasağı gibi uygulamaları nereye koyacaksınız?

Hapsedilen gazeteciler, siyasetçiler, kayyım atanan belediyeler, malına el konulan işadamları, sokağa atılan 7 bin akademisyen, kamudan atılan yüzbinlerce insan, işkence ve işkenceyle ölümler, kapatılan 17/25 yolsuzluk dosyası, havuz medyasının iftiraları, yıkılan kasabalar ve nice zulümler de artık Siyasal İslamcıların günah galerisini oluşturuyor.

Seçim bizim: Hatalarımızdan ders çıkarıp özgür ve güçlü Türkiye’de barış içinde mi yaşayacağız, yoksa Suriye gibi mi olacağız?

[Abdülhamit Bilici] 23.3.2017 [TR724]

Erdoğan, Avrupa’daki Türkleri ateşe attı [Hasan Cücük]

“Buradan bir kez daha Avrupalılara sesleniyorum: Türkiye itilecek kakılacak, Bakanları kapıdan kovulacak bir ülke değildir. Dünyanın her yerinde bu yaşananlar takip ediliyor. Siz böyle devam ederseniz, dünyanın hiçbir yerinde hiçbir Batılı sokağa adım atamaz. Bunun için Türkiye olarak Avrupa’yı özgürlüklere saygılı olmaya davet ediyoruz.”

Bu cümleleri Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde Anadolu Yayıncılar Derneği üyeleriyle buluşmasında sarf etti. Muhtemelen Erdoğan’ın kendi gündemi var. Avrupa ile yürüttüğü bu mücadelede ya referandum hesabı yapıyor ya da referandum sonrasında Batı’yla ilişkileri sonlandırma hedefini güdüyor. Ancak bu sözlerin, ‘içeride’ olduğu kadar ‘dışarıda’ da yansımaları olacak ve özellikle Avrupa’daki Türkler büyük sıkıntılarla karşılaşacak.

DANİMARKALI AVUKATIN KORKUSU

Ancak Türkiye kökenlilerin Avrupa’daki ‘düşüşü’ sadece bu olayla başlamadı. Özellikle 15 Temmuz sonrası Avrupa’da yaşayan AKP destekçilerinin Hizmet Hareketi’ne yönelik şiddet içerikli eylemleri, alarm zillerinin çalmasına sebep oldu. Sosyal medyadan hakaretler, camilere alınmama, fizikî ve sözlü şiddet vakaları davalara dönüştü. Danimarka’da bu konularla ilgili bir avukatın bir tespitini ve geleceğe dair bir korkusunu paylaşınca, konu daha iyi anlaşılacaktır.

Önce tespitini kendi ağzından aktarayım: Sosyal medyadan tehdit ve hakaret edenlerin profillerine baktım, çoğunluğu Danimarka’da doğan 20-25 yaşları arasındaki gençler. Danimarka kültürü ve eğitimi ile yetişen, anadili Danca olan, Türkiye ile bağı sadece tatil olan bu gençlerin bu denli bir fanatizm içinde olmaları beni hayrete düşürdü. Sizler Avrupa’da İslam ve göçmen karşıtı aşırı sağ partilerin taban kazandığını anlamakta zorlanıyorsunuz ya. İşte bu gençlerden dolayı Avrupa’da aşırı sağ taban kazanıyor. Demokratik bir ortamda antidemokratik bir davranış, aşırı sağın ekmeğine yağ sürüyor. Bu tür gençleri toplumda istemeyenler, göçmen karşıtı siyasetçilere yöneliyor.

Korkusu ise şöyle: Ben bu gençlere ne Erdoğan’ın ne de hükümetin, ‘Gidin Hizmet Hareketi mensuplarına saldırın veya tehdit edin’ diye emir verdiğini sanmıyorum, inanmıyorum. Peki, yarın Erdoğan böyle bir emir verdiğinde, bu emri yerine getirmeyecek kimsenin çıkmayacağını kim garanti edebilir? Sadece on genç çıkıp, eylem yapsa veya hedef gösterilen isimlere saldırsa nasıl bir durum ortaya çıkacak bunu hiç düşünüyor musunuz? Ben düşündükçe korkuyorum.

5 MİLYON TÜRKİYE KÖKENLİ, TEHLİKEDE

Tam da bu korkunun yaşandığı günlere, Erdoğan’ın yukarıdaki sözleri sarf etmesi, açık şekilde Batı’daki Türkleri ateşe atmak anlamına geliyor. Sayıları 5 milyona yaklaşan Avrupalı Türkler, çoğunluğu AKP’li olmadığı hâlde, Erdoğan’ın politikaları yüzünden ‘çile çekme’ dönemine girebilir. Eğer referandumda alınacak 3-5 puan oy hesabıyla yapılıyorsa, kısa vadeli bu hesaplar uzun vadeli sorunlara kapı aralayacak demektir. Her Türkiyeli göçmen, AKP’nin ‘uzantısı’ gibi görülebilir.

Üstelik şu anda Diyanet’e bağlı imamların ‘fişleme’ yaptıkları gerekçesiyle Almanya, Hollanda ve Belçika gibi ülkelerde ‘istenmeyen adam’ ilan edilmesi olayları yaşanıyor. Danimarka’da ise hükümet, din görevlilerine verilecek oturma ve çalışma izinlerini belirli şartlara bağlamayı planlıyor: İfade ve din özgürlüğü, kadın erkek eşitliği, cinsel tercihlere özgürlük ve yasalara uyulacağı şeklinde sözler almak istiyor. Bu şartlara uymadığı tespit edilen görevlilerin, izinlerinin iptal edilmesi gündemde.

TOPLUMSAL DIŞLANMA DA YAŞANIR

Sadece Diyanet değil, Türkiye’deki hükümetle ilişkilendirilen bütün kişi ve kurumlar yakında çok ciddi kontrole tabi tutulabilir ve çok sayıda kişi Avrupa ülkelerinden sınır dışı edilebilir. Dahası, Türklerin toplumsal hayattan sadece devletler eliyle değil, özel kişilerce de dışlanması beraberinde gelecektir. Belçika’nın önemli gazetelerinden De Standaard’da yayınlanan bir araştırma da bunu destekliyor. Araştırmaya göre, Türkler son birkaç yılda iş başvurularında en zor kabul alan göçmen topluluklarının ilk sırasına çıkmış.

Düşünün ki, Avrupa’daki entegrasyon ve göçmenlik tartışmalarında Türkler genelde ‘en uyumlu’ toplum olarak anılırdı yakın zamana kadar. ‘Bunlar ırkçı, Müslüman düşmanı’ demeden önce, bugüne kadar kabul edilmiş bir toplulukken, neden şimdi ‘problem’ olarak görüldüğümüzü düşünmemiz gerek. Erdoğan’ın sözleri ise 50 yılda oluşan iyi kötü uyumlu imajı yerle bir ederken, Avrupa’daki 5 milyona yakın Türkiye kökenli göçmeni ateşe atmaktan başka bir şey değil.

[Hasan Cücük] 23.3.2017 [TR724]

Erdoğan ve radikalleşen Türk diasporası [Berk Uluç]

Avrupa’da yaşayan bir takım müslüman grupların radikalleşme eğilimi göstermesi Avrupa açısından yeni sayılabilecek bir problem alanı. Özellikle Almanya, İngiltere, Fransa, Belçika ve Hollanda gibi hatırı sayılır müslüman nüfusa sahip Avrupa Birliği üyesi ülkelerde Selefi tandanslı müslüman grupların sosyal ve siyasi hareketleri ve yapılanmaları ağırlıklı olarak son on yıldır güvenlik birimleri tarafından dikkatle takip edilmekte.

İngiltere’de 2012 yılından bu yana uygulanmakta olan aşırıcı gruplarla mücadele konseptine baktığımızda bu tarz grupların faaliyetlerini terör öncesi faaliyetler grubuna sokma eğilimi olduğunu açıkça görmekteyiz. Bu konsept, dindar bireylerin sosyal ve dini farklılıklarından ötürü öncellikle toplumdan izole edilmesi, ardından radikalleşmesi ve son tahlilde kurumsallaşmış sosyal yapıların marifetiyle terörize edilmeleri safhaları üzerinde durarak, bu her üç süreci de terörizme götüren faaliyet alanları olarak tanımlamakta. Son dört-beş yılda yukarıda ismi verilen ve müslüman yoğun nüfusa sahip bir çok Avrupa Birliği ülkesi İngiltere’nin ortaya koyduğu bu yeni konsepti terör ile mücadele stratejilerine uyarlayarak harekete geçirmeyi başardılar. Şüphesiz bu ülkelerden en önemli ikisi Almanya ve Hollanda.

UETD gibi siyasal kurumların kurulması Avrupa’yı tedbir almaya sevk ediyor

Gerek Alman ve Hollanda basınında çıkan haberlerin yekûnü gerekse bu iki ülkeye ait ilintili son iki yıllık istihbarat raporlarına baktığımızda, her iki ülkede Türk hükümeti marifetince Türk diasporasının radikalleşme eğilimi içerisine girdiği ifade edilmekte. Bu radikalleşme eğilimini açıklayan bir çok etmenin yanında özellikle iki siyasal faktör alaka göstermeye değer nitelikte. İlk olarak, başta cumhurbaşkanı Erdoğan ve farklı Türk hükümet yetkililerinin muhtelif Avrupa Birliği başkentlerinde Avrupa’lı Türk toplumunu muhatap alan ve yaşadıkları ülkelerde ki sosyal insicamı tehdit eden konuşmalar yapması bu ülkelerde büyük rahatsızlıklar uyandırmakta. Hatta, bu ülkeler Türk yetkililerince kullanılan bu dilin kendi toplumlarında Erdoğan’ı seven Türklerden müteşekkil paralel toplumlar (parallel geselschaft) oluşturma niyeti taşıdığını ifade etmekteler. İkinci olarak ise, yine Türk hükümeti marifetince bu ülkelerde Türklerin sosyal/siyasal entegrasyonunu akamate uğratan UETD gibi siyasal kurumların kurulması ve desteklenmesi bu ülkelerde ki devlet aygıtını son derece rahatsız etmekte ve tedbirler almaya sevketmekte.

Örneğin Almanya Federal İstihbarat Kurumu BND’nin bu yılın başında yayımladığı bir rapora göre Türk hükümeti için Almanya’da casusluk faaliyeti yapan 6000 kadar Alman vatandaşlığı olan Türk’ün varolması, Alman hükümetini gerek federal anlamda gerekse de bölgesel anlamda gerekli istihbari ve güvenlik tedbirlerini almaya itti. Bu tedbirlerden ötürü birçok eyalette DİTİP’e bağlı bir çok sosyal faaliyetin organizasyon izni ortadan kaldırılırken, Alman Devleti’nin bütçe ayırdığı ve Türklerin entegrasyonunu önceleyen bir çok programdan finansal destek çekme kararı alındı. Bununla beraber özellikle Aşağı Saksonya ve Baverya eyaletlerinde 2017 yılı başında muhtelif Türk camileri maalesef Alman Neo Nazi oldukları iddia edilen gruplar tarafından yakılarak, bir çok caminin önüne domuz kafası bırakıldı.

‘Biliyorsunuz değil mi ne yapacağınızı biliyorsunuz değil mi?’

Hollanda açısından da çok yakın bir örnek vermek gerekirse, özellikle son iki haftadır yaşananlar ve her iki ülkede vuku bulan sosyal ve siyasal gelişmelere baktığımızda son derece kaygı verici hadiselerle karşı karşıya olduğumuz gayet açık. Türkiye’nin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı’nın yasak olan siyasal bir faaliyet yürütmek için Hollanda’da bulunması ve bu sebeple Hollanda polisi tarafından sınır dışı edilmesi iki ülke arasında ki diplomatik, siyasi ve sosyal tansiyonu zirveye taşıdı. Erdoğan’ın Hollanda’da yaşayan Türklere atfen ‘’biliyorsunuz değil mi ne yapacağınızı biliyorsunuz değil mi?’’ şeklinde ki ifadeleri; ‘’Bu yaşananlar haç ile hilalin savaşıdır’’ beyanatları Hollanda’da yaşayan bir çok Türkü sokaklara dökerek bulundukları ülkenin kolluk kuvvetleri ile mücadele etmesi sonucunu doğurdu. Hatta, Amsterdam sokakları ‘’Katil Hollanda, Nazi Hollanda’’ nidaları ile yankılandı desek sanırım abartmış olmayız.

Yukarıda ifade ettiğimiz radikal gruplarla mücadele konsepti açısından Erdoğan’ın Avrupa’lı Türk diasporasını radikalleştirme çabalarına bakacak olursak örneğin Hollanda özelinde şunu ifade etmek mümkün. Hatırı sayılır ve kendisini Wilders gibi siyasetçiler yüzünden dışlanmış hisseden bir Türk grubunun varlığı toplumsal bir gerçek (1. safha). Türk yetkililer tarafından Hollanda’da ki sosyal insicamı bozan ifadelerin kullanılması geçen haftalarda yüzlerce Hollanda’da yaşayan Türkü sokaklara sevk etmiş ve kolluk kuvvetleri ili çatışmasına sebep olmuştu (2. safha). Yukarıda’ki konseptin belki de en kritik safhası olan kurumsallaşmış sosyal yapılarla insanların terörize edilmesi merhalesi Erdoğan’ın Hollanda’lı Türkleri radikalleştirme sürecinde kısmen eksik olan faktör. Kısmen diyoruz, çünkü hali hazırda Türk hükümetinin destekleri ile gerek Almanya, gerek Hollanda gibi bir çok ülkede sayıları hiçte azımsanmayacak onlarca kurum var. Bu kurumların radikal hedeflerle insanları yönlendirip yönlendirmeyecekleri önümüzdeki günlerde birçok Avrupalı güvenlik ve istihbarat birimlerinin en çok üzerinde duracakları mesele gibi görünüyor.

[Berk Uluç] 23.3.2017 [TR724]

Zekai Aksakallı bu sorularla yüzleşemedi (2) [Haber-Yorum: Ahmet Dönmez]

Dün, Özel Kuvvetler Komutanı Korgeneral Zekai Aksakallı’nın celse arasında verdiği ifadeden yola çıkarak 16 soru sıralamıştık. Astsubay Ömer Halisdemir’in şehit edilmesine ilişkin olarak Ankara 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada duruşmasız olarak ifade veren Aksakallı, mahkemeye gelip yüzleşmekten kaçınarak hakkındaki şüpheleri daha da artırdı. Sorulara kaldığımız yerden devam ediyoruz:

17- Özel Hava Alay Komutan Yardımcısı Ahmet Balaban, Semih Terzi’yi Diyarbakır’dan geldiğinde en kıdemli personel olduğu için kendisinin karşıladığını anlatırken, “O sırada elimde Semih Terzi hakkında olumsuz hiçbir bilgi yoktu. Tam tersine, Semih Terzi hakkında olumlu bir inanç ve güven duygusu vardı” diye konuştu. Oysa bu sırada Aksakallı, Terzi’nin darbeci olduğunu çoktan öğrenmiş, Başbakan çıkıp konuşalı 3 saat, Cumhurbaşkanı Erdoğan halkı sokaklara çağıralı 1,5 saat olmuştur. Buna rağmen Semih Terzi ile ilgili hiç bir uyarı, önlem ya da olumsuz durum olmaması normal mi? Bu sadece Balaban’ın darbeci sanıklar arasında olmasıyla açıklanabilir mi? Aksakallı, duruşmada bu iddiayla da yüzleşebilirdi.

18- ÖKK Raporu’na göre Semih Terzi, 02.14’te helikopterden inerek komutanlık binasına ilerlemeye başladı. Daha önceden Aksakallı’dan aldığı emir gereği yandaki ağaçlık bölgeye saklanmış olan Astsubay Halisdemir, 02.16’da arkadan Terzi’ye 3 el ateş ederek yaraladı. Sonra da ağaçların arasına kaçtı. Fakat darbeciler onun olduğu tarafa doğru yoğun ateşe başladı. Halisdemir ağır yaralandı. Ölmemişti. Nöbetçi subay Yüzbaşı Volkan Vural Bal ve orada bulunan sıhhiyeciler de bunu ifadelerinde teyid ediyor. Fakat Diyarbakır’dan gelen tim içerisindeki Üsteğmen Mihrali Atmaca, göğüs bölgesine bilerek ve isteyerek 2 el daha ateş edip Halisdemir’i şehit etti. Yüzbaşı Bal ve diğer askerlerin itirazlarına ve “Bunu neden yaptın?” diye sormalarına rağmen hiç oralı olmaması bu cinayeti kasti olarak işlediğinin göstergesi. Aynı Atmaca, ifadesinde, sabah 10.00 sularında kışlaya gelen Komutan Aksakallı’nın kendisine “Aslanım, eline sağlık” diyerek teşekkür ettiğini öne sürdü. O sırada orada bulunan Astsubay Kıdemli Çavuş Harun Topbaş da ifadesinde, “Zekai Paşa geldi, Ömer Halisdemir Başçavuşu alnından öptü, Mihrali Üsteğmeni de darbeyi engellediği için tebrik etti” dedi. Aksakallı ise son ifadesinde, kimseye özel olarak teşekkür etmediğini savundu. Eğer duruşmaya katılmış olsaydı belki Atmaca ve Topbaş ile yüzleşme imkanı olacaktı. “Bana nasıl böyle bir iftira atarsınız?” diye hesap sorma imkanını neden kullanmadı?

19- ÖKK Raporu’na göre Mihrali Atmaca, darbeyi önleyen kahramanlar arasında sayılıyor. Aksakallı, 8 kez arayıp Terzi’yi vurması için emir verdiği Halisdemir’i şehit eden bir subayı neden kahraman olarak anıyor? Ömer Halisdemir kahramansa Mihrali Atmaca nasıl kahraman oluyor? Atmaca  bir kahramanı şehit eden hainse nasıl oluyor da ÖKK raporunda aklanıyor?

20- Aksakallı ifadesinde, “ÖKK’ya Semih Terzi ile birlikte gelen ve o an için Mihrali üsteğmenin komutasında bulunan tim personeli, bizim Ahmet Kemal yüzbaşı vasıtasıyla kendisine yönelttiğimiz emirleri yerine getirdiler.” dedi. Neden ısrarla Mihrali Atmaca’ya sahip çıkmaya devam ediyor?

21- ÖKK raporunda, darbeciler arasında sayılan 13 isim neden ‘darbeyi önleyen kahraman’ olarak gösterildi? Ve o isimler neden hala tutuklu? Hatta Harun Topbaş’ın avukatı Emir Yakın, Gölbaşı Adliyesine ilk getirildiklerinde sanıklara tutuklanacaklarını söylediğini, onların da “Biz kahraman ekibiz” diyerek kendisine inanmadığını anlatmıştı. Aradaki bu çelişkinin kaynağı nedir?

22- Şimdi asıl bomba geliyor: Bu 13 kişinin tamamı Semih Terzi ile birlikte Diyarbakır’dan gelen 12. Tabur’un personeli. Diyarbakır’dan Terzi dahil 28 kişi havalanmıştı. Etimesgut Özel Kuvvetler Hava Alayı’na indikten sonra Gölbaşı Kışlası’na gidecek 2 helikopter için 14 kişi seçilmesi gerekiyordu. Bu seçilenlerin 13 tanesinin birden ÖKK raporunda ‘darbeyi önleyen kahraman’ olarak anılması tesadüf mü? Onları seçen kişi, Yüzbaşı Ahmet Kemal Yılmaz. Bu 14 kişiyi seçiyor ama kendisi Gölbaşı’na gitmiyor. Sonra Zekai Paşa, Gölbaşı Oğulbey Kışlası’na emirleri hep bu Yüzbaşı Yılmaz üzerinden veriyor. O Yılmaz’ın seçtiği 14 kişiden 13’ü, daha sonra saf değiştirerek darbecilere karşı mücadele ediyor. ÖKK raporunda da bu isimler için “Darbeyi önlediler” deniyor. Ama hepsi bugün darbeci olarak yargılanıyor.

23- Semih Terzi, darbenin en kritik görevi denilen ÖKK Komutanlığı’nı devralmaya bu askerlerle mi gidiyor? Yani tanımadığı, kim olduklarını bilmediği, güvenmediği ve hemen orada kendisini satacak bu 14 askerle mi yola çıkıyor? Bu akla yatkın mı?

24- Yaralanan Terzi’nin helikopterle GATA’ya götürülmesi sırasında kendisine refakat eden yardımcısı Binbaşı Fatih Şahin, neden dönüp Mihrali Atmaca’ya “Emir komuta sende” dedi? Darbeciler Atmaca’ya neden bu kadar güveniyordu? Darbecilerin güvendiği Atmaca, aynı zamanda Aksakallı’dan da övgü alabilmeyi nasıl başardı? Binbaşı Fatih Şahin’in Yüzbaşı Yılmaz’a, Gölbaşı’na gidecek 14 kişilik timin seçilme görevini vermesi gibi bu da izaha muhtaç bir ayrıntı.

25- Terzi, 02.16’da vurulduğu ve darbecilerin başındaki Albay Ümit Bak da 03.20 sularında tutuklandığı halde Aksakallı neden kışlaya sabah 10.00 sularında geldi? Bu zaman zarfında neredeydi?

26- ÖKK Komutanı ifadesinde, ”TSK’da kriz ve olağanüstü durumlarda ilk haber alınır alınmaz ‘personel kışlayı terk etmesin’ emri verilir. Birlik komutanları kışlalarında mesaiye devam edilir. Her zaman uygulanan bu temel ve basit kural 15 Temmuz 2016’da ilk haber alındığı zaman uygulanmamıştır. Uygulansaydı darbe girişimi baştan açığa çıkardı.” dedi. Yani istense darbe önlenebilir miydi? O halde bu emir neden verilmedi? Hatta daha ilerisi, yasağa rağmen Semih Terzi ve 2 timin Diyarbakır’dan Ankara’ya gelmesine neden izin verildi?

27- O gece Terzi ile birlikte ÖKK’yı basan timden Sanık Halit Çelik, “Sabah Zekai Paşa geldi, iki hafta karargahta mesaiye devam ettik. Bu süreçte karargah binasında uzun namlulu silahlarla sadece biz dolaşabiliyorduk. ‘Zekai Paşa’nın en çok güvendiği tim olduğunuz için bu şekilde karargahın içine girebiliyorsunuz.’ diyorlardı.” dedi. Bunu diğer tim görevlileri de anlattı. Semih Terzi’nin yanında Özel Kuvvetler Komutanlığına giden astsubay Gökay Engin, “Bizden başka hiç kimse karargah binasının etrafında tam teçhizatlı gezmedi. Bize, ‘Arkadaşlar siz, Zekai Paşanın en çok güvendiği kişilersiniz. O yüzden nöbetleri size tutturuyoruz’ dediler.” şeklinde konuştu. Mihrali Atmaca da darbe sonrası 15 gün boyunca Özel Kuvvetler Karargâhında cuntacı askerlere yönelik gözaltıları gerçekleştiren ekipte yer aldığını belirtti. Aksakallı ise son ifadesinde buna gerekçe olarak kamera kayıtlarının incelenmesi ve tahkikatın sürmesini gösterdi. Bu, tatmin edici bir açıklama değil. Çünkü tahkikat sürse bile Terzi ile birlikte gelen personelin karargahta bu şekilde imtiyazlı olarak dolaşması normal mi?

28- Diyarbakır’dan gelen askerlerin çoğu, darbeyi ya da çıkan ayaklanmayı bastırmaya gittiklerini sandıklarını söylediler. Semih Terzi’nin emir astsubayı Ahmet Kara, “Darbe ile ilgili bir bilgim yoktu. Bana Semih Terzi böyle bir emir vermedi. Bilgi de vermedi. Darbeden haberimiz olsaydı bile bastırmaya gidiyoruz diye düşünürdüm.” ifadelerini kullandı. Binbaşı Fatih Şahin, “Uçakta Semih Terzi bana, ’TSK yönetime el koymuş, hazır olmalıyız, müdahale yapanlar bize de müdahale edebilirler’ diye bilgi verdi. Bu saatten sonra müdahale yapanlara karşı bir göreve gideceğimizi düşünmeye başladım” dedi. Astsubay Kıdemli Çavuş Harun Topbaş ve Astsubay Erhan Almaz da benzer şeyler söyledi. Aksakallı, Terzi’nin darbeci olduğunu daha ihanet gerçekleşmeden nasıl bu kadar kesin biliyordu?

29- Binbaşı Fatih Şahin, “Alarm emrinin verildiği 21.30’dan uçağın kalktığı 24.00’e kadar Zekai Aksakallı’nın neden bizi arayıp Semih Terzi’nin durdurulmasını istemediğinin sorgulanması gerekir” dedi. Bir başka yerde de Ömer Halisdemir’in vurulmasına ilişkin, “Bir anda ateş edilince refleks olarak ateş ettik. Keşke bize ‘dur’ uyarısı yapılsaydı. Keşke baskın şeklinde ateş edilmeseydi ve silah arkadaşımızı vurmamış olsaydık. Semih Terzi’nin de Ömer Halisdemir’in de vurulmasını istemezdim” ifadelerini kullandı. Tanık sıfatıyla ifade veren Okul Komutanı Albay Ömer Faruk Bozdemir, “Semih Terzi öldürülmese de karargahı elde ederdik” dedi. O halde Aksakallı, 8 defa arayarak neden Terzi’nin öldürülmesi emrini ısrarla verdi? Belki darbenin en önemli delillerinden Terzi de, şehit Ömer Halisdemir de hayatta olacaktı.

30- Semih Terzi’nin tutuklu eşi Nermin Terzi, 26 Ocak 2017 tarihinde Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmada, “13 Temmuz’da eşimin telefonundan ‘Nursel Hanım’ı (Zekai Aksakallı’nın eşi) ara, annemin hasta olduğunu söyle ve Ankara’ya gelmemi iste. Mesajı hemen sil.’ mesajı geldi. Eşimin Ankara’ya gelmek için beni aracı kılacağını düşünmediğimden tereddüt ettim. Yine de Nursel Aksakallı’yı aradım, kayınvalidesinin sağlık durumunu sordum. ‘Benim kayınvalidemin de şeker hastalığı var.’ dedim. Ama eşimin Ankara’ya gelmesiyle ilgili bir ifade kullanmadım. İzin mevzusunu konuşmadık. Daha sonra mesajı onun atıp atmadığını anlamak için hemen eşimi aradım. Ona mesajdan hiç bahsetmedim. ‘Nursel Hanım’ı aradım, annemin hasta olduğunu söyledim.’ dedim. O da bana ‘Neden aradın Nursel Hanım’ı? Annem hasta mı ki?’ diye sordu. Bunun üzerine mesajı onun yazmadığını anladım. Bir şekilde biri onun adına yazmış ancak bunu konuşmadım çünkü 24 Temmuz’da Ankara’ya gelecekti, o zaman konuşuruz diye düşündüm.” cümlelerini sarfetti. Zekai Paşa, eşi Nursel Hanım ile Nermin Terzi arasında geçen bu diyalogdan haberdar mı? Nermin Terzi’nin iddialarıyla ilgili yorumu ne olur?

31- Yine Nermin Terzi, eşinin ölüm belgesinde ölüm saatinin 15 Temmuz 2016, saat 23.30 olarak yazıldığını belirtmişti. Fakat ÖKK raporunda 16 Temmuz saat 02.16 yazılı. Kendisi de bir doktor olan Nermin Terzi, aynı şekilde GATA’ya gidip ölüm raporunun altında imzası olan doktoru aradığını ama “Burada böyle bir kimse yok” cevabı aldığını aktarmıştı. Terzi’nin ölüm raporu sahte mi?

32- Genelkurmay Protokol Personeli tutuklu Kübra Yavuz, Aksakallı’nın yetkisi olmadığı halde Genelkurmay karargahında bir sorgu odası kurduğunu ve kendisine işkence ettiğini öne sürdü. Ölüm tehditleri ile kendisine zorla bir ifade imzalatıldığını iddia etti. Pilot Binbaşı Mehmet Sağlam da mahkemede, “Zekai Aksakallı ve Alay Komutanı Ümit Tatan’ın emri ile iki gün bize işkence yapıldı.” iddiasında bulunmuştu. Aksakallı, ifadesinde işkence iddialarına cevap vermedi.

33- 14 Temmuz 2016 Perşembe gününe alınan ÖKK kurs kapanış törenininden sonra Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile MİT Müsteşarı Hakan Fidan 6 saat ne konuştu? Kendisi bu görüşmenin içeriği hakkında bilgilendirildi mi?

[Ahmet Dönmez] 23.3.2017 [TR724]

Bohçacı kadın hâlâ konuşuyor! [Veysel Ayhan]

Aile bakanı röportajlarını sürdürmese, sömürüye devam etmese bunları tekrarlamaya gerek kalmazdı. Ama susmuyor hala doğru yaptığını sanıyor. Özetleyelim.

Erdoğan’ın Saray’a yerleştiği ilk zamanlardı. Saray’ın kaçaklığı, milyarlarca liranın israfı gazetelerde yer alıyordu. Erdoğan’sa Saray’ın millete ait olduğunu vurguluyordu. Hatırlayacaksınız bunun üstüne mizah duygusu gelişmiş bir grup genç, toplarını alıp Saray’a pikniğe gitmişti. İçeri girememiş, bahçe duvarlarının dışında piknik yapmaya kalkmıştı. Bir anda onlarca siyah takım elbiseli ve silahlı güvenlikçi peydahlanmış, kadın erkek demeden karga tulumba hepsini oradan uzaklaştırmıştı.

Yani sen kendi vatandaşını izinsiz bahçe duvarına bile yaklaştırmıyorsun.

Amerika’da birinin bahçesine izinsiz girsen, ev sahibinin silahla vurma hakkı var.

Bunları bırakalım bir kenara…

İnsan onurlu bir varlıktır. Davet edilmediği yere gitmez. Hatta istenmediği yere hiç gitmez. Hollanda Başbakanı’nın dediği gibi: “Terbiyeli, kültürlü ve uygar uluslar istenilmeyen yerde durmaz.”

YAPILAN HEM TÜRKİYE HEM HOLLANDA YASALARINA GÖRE SUÇ

Uluslararası gelenekler ve teamüller var. Muz cumhuriyetlerindeki bakanlar bile diplomasi kurallarını ayaklar altına almaz. Girişinin yasaklandığını bile bile bir başka ülkeye korsan gibi girmez.

Ayrıca bir başka ülke konsolosluğunda seçim kampanyası yapmak AKP’nin çıkardığı kanuna göre suç. Yani yaptığı hem Türkiye hem de Hollanda yasalarına göre suç.

Bunları da geçtik. Kadın, nezaket ve kibarlık demektir. Aile Bakanı Fatma Betül Sayan’ın yaptığı ise tıpkı siteye girişine izin verilmeyen bohçacı kadının duvardan atlayıp içeri girmesi hemen orada tezgah açması gibi…

Siteye duvardan atlamış ama site güvenlikçileri tarafından yakalanmış, kovulmuş.

Şimdi bundan mağduriyet devşiriyor.

Yaptıklarından Başbakanının haberi yok. Hatta izin de almamış. Çünkü başbakan Hollanda seçimlerinden sonra orada kampanya yapmayı planlıyordu.

Direkt Saray’dan kumanda edilmiş. “Git” demiş gitmiş. “Dur” demiş durmuş. “Dön” demiş dönmüş. “dön” demeseymiş orada ölecekmiş.

Bu arada Erdoğan’ın seçim öncesi bunun gibi online takip edeceği başka operasyonlar yoktur umarız.

‘PEMBE İNCİLİ KAFTAN’IN AKIBETİ!

Dün “su bile vermediler” diyordu. Bugün “çay ikram ettiler içmedim” diyor.

“O gece 15 Temmuz’u tekrar yaşadık” diyor. Çok korkmuş ama dik durmuşmuş!

Ben hiç habersizce girdiği başkasına ait bir bahçede yakalandığında, yaşadığı korkuyla gurur duyan kimse duymadım.

“Hiçbir tehdit beni oradan çıkaramazdı.” diyor. Yahu ayak bastığın yerler, Saray’ın varlık fonuna değil, bir başka ülkeye ait topraklar.

“Uçuş iznimizi ve salonumuzu daha önceden iptal etmişlerdi” diyor. Peki o zaman orada ne işin var? Bu cümle ile yaptığının kanunsuz olduğunun itiraf etmiş oluyor.

FATMA BACI’DAN MANEVİ SOSLAR

En komiği de şu. Fatma Bacı, yaptığın işe manevi bir sos katmayı da unutmuyor. Şöyle diyor: “Allah nasıl gözlerine korku salmışsa… Danışmanlarım, özel kalemim, korumam hepsi, yaklaşık benim boyumda kişiler ama ’12 iri omuzlu geniş yapılı adamla gelmişti Türk bakan’ diye açıklama yaptılar.”

Be kadın Allah korku salsa ödleri kopar kenara çekilirlerdi. Sen de konsolosluğa girerdin. Bilakis koca TC bakanına gariban bir mülteci kadar önem atfetmemişler. (Bu arada bakan gözlerini muayene ettirmeli.)

YURT DIŞINA HUZURSUZLUK İHRACI

Ama emir aldığı için gidiyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin değil, Erdoğan’ın bakanı. Türkiye’de huzur bitti. Sırada yurt dışındaki Türklere “huzursuzluk” ihraç etme var.

400 bin Türk vatandaşı Hollanda’da yaşıyor. Ev sahibi olmuş, iş sahibi olmuş. 1. Sınıf insan muamelesi görüyor. Huzur ve refah içinde yaşıyor. Zaten Türk hükümetlerinin beceriksizlikleri yüzünden vatanlarını terk edip oraya gitmişler.

Onların içinde Aile bakanı’na yapılanlardan rahatsız olan, rencide olan buyursun geri dönsün. Buyursun Hollanda’yı protesto etsinler. Ama tek kişi bunu yapmayacaktır. Hiçbiri, Erdoğan’ın ifadesiyle “Nazi ülkesi Hollanda’yı terk edip, barış ve demokrasi başkenti Türkiye’ye” dönmeyecektir.

DEĞDİ Mİ?

Peki, aile dışında her işin içinde olan pek sayın aile bakanı yaptığına değdi mi?

Saçma sapan bir seçim uğruna Avrupa’daki Türk vatandaşlarını sıkıntıya sokmaya, Rotterdam’ın müslüman belediye başkanı Ahmed Ebu Talib’i kandırmaya ve aldatmaya değdi mi?

Başörtüsünün onurunu, davetsiz misafirliklerde paçavraya çevirmeye, kadınlık izzet ve şerefini, Saray’ın seçim operasyonlarına malzeme etmeye değdi mi?

Huzur içinde uyuyan güvercinleri bile şemsiye sapıyla dürten bir kafa yapısına üç günlük bakanlık uğruna alet olmaya değdi mi?

[Veysel Ayhan] 23.3.2017 [TR724]

Biri ikaz etsin! Not düştü, Başbakan’ın haberi yok [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Türkiye’nin kredi notu çöp seviyesinde. Kredi notu veren akıl hocalarının üçü de Türkiye’yi ‘yatırım yapılabilecek’ adres olarak görmüyor. Moody’s ve Standard & Poor’s geçen sene Fitch ise 28 Ocak 2017’de notumuzu indirmişti.

Başbakan Binali Yıldırım’ın “Notumuzu indireceklerini söylüyorlar.” beyanatını okuduğumda milyonlarca insanın gözünün içine baka baka yalan söyleyenlerin rahatlığı karşısında dehşete düştüm. Sokaktaki bir insan herhangi bir mevzuda dilediği gibi konuşabilir, amma velakin Başbakanlık koltuğunu işgal eden biri ‘indirilecek not mu kaldı’ vaziyetini tam zıddı ile anlatamaz.

TÜRKİYE EMNİYETLİ LİMAN OLMAKTAN ÇIKTI

Başbakan da gayet iyi biliyor ki Türkiye son devirde sadece siyasî itibarını kaybetmedi yatırımcıları için emniyetli bir liman olma vasfını da kaybetti. Not indirimi yatırımcıları olup bitenden haberdar ediyor o kadar. Açık denizde su alan geminin batma tehlikesini dünyaya ilan edilmesinden gayrı hususî bir maksat yok.

Türkiye’nin kredi notunu 2012’de ‘yatırım için cazip’ seviyesine çıkardıklarında bununla iftihar edenler şimdi aynı akıl hocalarını, şantaj yapmakla itham ediyor. Recep Tayyip Erdoğan’ın başbakan olduğu günlerde kredi notumuzun yükselmesini uzun uzun anlattığı konuşma TBMM TV arşivinde mahfuz.

Başbakan Yıldırım, ‘Ben başarılı değilim. 16 Nisan’da anayasa değişikliğine evet diyerek beni gönderin’ mitingleri yapmaktan haz duyuyor olabilir.  Mamafih biraz daha dikkatli konuşmalı. En azından yerden yere vurduğu kuruluşları Erdoğan’ın dün yere göğe sığdıramadığını biri kendisine hatırlatmalı.

DÜN ÖYLE BUGÜN BÖYLE…

‘Dün öyle bugün böyle’ deniliyorsa o vakit aynı kuruluşlar başka acı hakikatleri suratımıza çarpmaktan geri durmaz. Nitekim üç gündür Moody’s, Standard & Poor’s, JCR ve Commerzbank’tan ‘daha kötü günlere hazırlıklı olun’ mesajları geliyor. 17 bankanın notunu düşürdüler. Kredi tahsilatında ciddi riskler var. Batan kredi tutarı 67 milyar lira. Piyasada yaprak kımıldamıyor. Müteahhit lobisini memnun etmek uğruna bankalara ‘batık da olsa kredileri yenileyin’ talimatı veriliyor. Bunları yabancılar da yutmuyor tabii. Risklerin artacağını vurguluyorlar. Gerekçelerine itiraz etmek ne mümkün! Bizi bizden iyi biliyorlar. 2012’ye kadar yapılan reformlardan hızla uzaklaşınca yatırımcıların akıl hocaları da verdiklerini geri aldı. Bu kadar basit.

Bu kadar kuruluş nasıl oluyor da aynı başlıklarda ittifak edebiliyor? Türkiye’nin hukuk devletinden uzaklaştığında, Merkez Bankası’nın Saray korkusundan faizi zımnen artırarak (yüzde 11,75) itibarını yerle bir ettiğinde, partili cumhurbaşkanlığının denge ve teftişi ortadan kaldıracağında hem fikir olmaları hatayı kendimizde aramamız lazım geldiğini göstermiyor mu?

SON İTİBAR KIRINTILARI DA ÇÖPE

Muhasebe yapmak yerine binlerce insanı meydana toplayıp “Notumuzu indireceklerini söylüyorlar.” cümlesini sarf edenler sadece kendilerini komik vaziyete düşürmekle kalmıyor, bu kuruluşlar nezdinde kalan son itibar kırıntılarını da çöpe atıyorlar.

Not indirirken niye bu kararı aldıklarına dâir raporları hâlâ internet sitelerinde. Varsa bir itirazınız gider düzelttirirsiniz. Notumuzu en son Fitch indirdiğine göre en güncel veriler için Fitch raporuna bakılabilir.

O raporda, kamudaki kitlesel tasfiyeler, olağanüstü hal, gazetecilerin tevkif edilmesi, muhalif gazete ve televizyonlara el konulması gibi başlıklara atıf yapılmıştı. Hülasa Türkiye’nin ekonomik göstergelere gelene kadar daha ciddi bir demokrasi ve hukuk açığı ile karşı karşıya olduğu ifade edilmişti. El hak hepsi doğruydu.

-115 bin kişi KHK denen keyfî kararlarla mesleğinden ihraç edilmedi mi?

-200’e yakın gazeteci mahpus değil mi?

-Zaman, Meydan, Taraf, Özgür Düşünce, Yeni Hayat ve Yarına Bakış gazeteleri kapatılmadı mı?

-Onlarca yazar, editör ve muhabir hapse atılmadı mı?

-Cumhuriyet ve Özgür Gündem gazetelerindeki meslektaşlarımıza terörist oldukları iddiası ile kelepçe vurulmadı mı?

-Darbe ile zerre kadar irtibatı tespit edilemediği halde hapiste tutulan 50 bine yakın 8 aydır bütün haklarında mahrum bırakılmadı mı?

-Türkiye’yi Kuzey Kore ile yan yana getiren nice hukuk ihlali beyne’l-milel raporlarda geçmiyor mu?

-Sosyal medyada yazıp çizdiğinden ötürü binlerce insan gözaltına alınmadı mı?

-Türkiye’nin dış borcu 417 milyar dolara yükselmedi mi?

-İşsizlik yüzde 12,7’ye çıkmadı mı?

-Enflasyon çift hane olmadı mı?

-Bir senede 104 bir esnaf iflas etmedi mi?

-Turizm gelirleri yüzde 30 azalmadı mı?

-Vatandaş yüksek faiz ve yüksek kur sarmalında fakirleşmiyor mu?

1990’LARA RÜCÛ ETTİK BİR FARKLA

1994’te de notumuzu böyle kırmışlardı. O gün de iktidardakiler ekonomiyi suni biçimde iyi gösterilmeye çalışıyordu. Oyalama taktikleri kasayı doldurmadığı gibi yaraya neşter vurulmadığı için Türkiye 2001’de duvara tosladı. O günkü siyasetçilerin hakkını teslim etmek lazım. En azından hiçbiri, ‘dış mihraklar notumuzu indirecekmiş’ yalanını hakikatmiş gibi dillendirecek kadar iki yüzlü değildi.

Biri Başbakan’ı ikaz etsin. Yatırımcıların akıl hocaları notumuzu indireceklerini söylemiyor. Notumuzu çoktan indirdiler. İndirecek not da kalmadı zaten… Türkiye; Barbados, Kosta Rika, Bahreyn, Azerbaycan, Slovenya ve Macaristan’la aynı ligde top koşturuyor…

[Semih Ardıç] 23.3.2017 [TR724]

Putin’e esaretin bedeli [Vehbi Şahin]

Ankara ile Moskova arasında neler oluyor?

Perde arkasında neler konuşulduğunu bilmiyoruz.

Kamuoyu üzerinden yürütülen diplomasi ise pek hayra alamet değil.

Eften püften gibi konular üzerinden bir restleşme var gibi görünse de derinlerde ciddi bir kriz yaşandığı muhakkak…

10 Mart’ta yapılan Erdoğan-Putin zirvesinde bu krizin çözülemediği anlaşılıyor.


KARŞILIKLI HAMLELER

Meseleyi izah edebilmek için fazla uzağa gitmeye gerek yok.

Sadece 10 Mart’tan önce ve sonra yaşananlara bakmak sanırım yeterli olur.

Bu ayın başında Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Menbiç’ten çekilmezse terör örgütü PKK’nın Suriye kolu olarak gördüğü PYD’yi Türkiye’nin vuracağını söyledi.

İki gün sonra Rus askeri birliklerinin Menbiç’e girdiği haberi servis edildi.

Ardından PYD stratejik bir hamle yaptı.

Menbiç’in yönetimini Şam rejimine bırakacaklarını açıkladı.

Türkiye bu iki açıklamayı görmezden geldi.

“Menbiç’te PYD’yi vururuz” diye efelenen iktidarın ağzından bir daha ‘çıt’ çıkmadı.

Şüphesiz Erdoğan ve AKP iktidarının U dönüşü yapmasında Pentagon’un açıklaması da etkili oldu.

Ruslar’dan sonra Amerikan askerleri de Menbiç’te konuşlanmıştı artık…


PYD ARMASIYLA VERİLEN MESAJ

Ziyaretten bir gün önce yani 9 Mart’ta Erdoğan’a en ciddi mesaj verildi.

Hem Amerikan hem de Rus askerleri kollarındaki PYD/YPG armalarıyla poz verdi.

Bu fotoğraf, Ankara’nın Suriye politikasına birbirine düşman iki ülkeden “ortak” bir tekzip anlamına geliyordu.

Erdoğan, bu şartlarda gitti Moskova’ya…

Ancak eli boş döndüğü sonradan anlaşıldı.

Moskova’da, Rusya lideri Putin’in PYD’ye sıcak bakmadığını söyledi.

Ama Türkiye, ziyaretten memnun olmadığını 15 Mart’ta gösterdi.

Ne yaptı peki?

“Ey Putin!” diyerek Kremlin’e meydan mı okudu?

Hayır, bunu yapmadı.

Müflis tüccar gibi davrandı.

Borçlu ve eli mahkum olduğu Putin’e rahatsızlığını ‘dolaylı’ yoldan bildirdi.

“Rusya’dan aldığım buğdayın vergisiz ithalatını durdurdum” dedi.

Gerekçe olarak da 2015’te düşürülen Rus uçağından sonra Moskova’nın Türk tarım ürünlerine koyduğu yasağın tamamen kaldırılmamasını gösterdi.


S-300’E KARŞI DOMATES VE SALATALIK

Putin, böyle bir hamle beklemiyordu tabii!

Erdoğan’ın dahiyane müdahalesinden sonra Moskova geri adım attı ve Türk mallarının Rus pazarına girişini serbest mi bıraktı?

Hayır, tam tersini yaptı.

“Türkiye’den domates, salatalık, elma ve armut alımına yönelik yasakların kaldırılması sözkonusu değil” dedi.

Erdoğan, Rusların vereceği kredi ile Rusya’dan S-300 füzeleri satın alarak Putin’i,  diplomasi satrancında alt edeceğini düşünürken kendi şahını, vezirini ve kalesini aynı anda tehlikeye attı.

Kremlin’in, kendi oyun planına devam ettiği beş gün sonra belli oldu.

Reuters, PYD yönetimindeki Afrin’de Rusya’nın üs kuracağını duyurdu 20 Mart’ta…

Moskova, bunun üs değil Ateşkes İzleme Merkezi olduğunu söyledi.

Fakat Ankara dahil kimse buna inanmadı.

Ardından Rus askerlerinin Afrin’e zırhlı araçlarla girdiğini gösteren görüntüler yayımlandı.

Yani…

ABD’den sonra Ruslar da PYD’ye sahip çıktığını dünya aleme ilan etti.


ÇARPICI FOTOĞRAF

Son durum ne peki?

Bir tarafta Erdoğan’ın siyasi hırslarına kurban edilen Türkiye…

Diğer yanda da PYD’yi destekleyen ABD…

Öbür tarafta ise Suriye’deki Kürtleri Washington’a kaptırmak istemeyen Rusya ve Esed rejimi…

Menbiç’te ortaya çıkan tabloda ABD, Rusya, Şam ve PYD aynı safta görünüyor.

Erdoğan ise yapayalnız…

“Dostum Putin” diyerek hitap ettiği Rus liderin, Erdoğan rica ettiği halde Moskova’daki PKK ve PYD’nin resmi bürolarını kapatmaması bu yalnızlığı tescil eden dramatik örneklerden sadece biri…

Diğeri de onca özür beyanına rağmen Putin’in ticari ambargoyu tamamen kaldırmaması…


MERKEL’E VAR PUTİN’E YOK

Erdoğan için hazmedilmesi kolay bir durum değil aslında.

Neden?

Çünkü eli mahkum…

Şöyle düşünün…

Bütün bunları Rusya değil de mesela Almanya veya Hollanda yapmış olsaydı Erdoğan ne yapardı?

Yeri göğü inletirdi.

Putin’e demediğini bırakmazdı.

AKP’liler de Rus elçiliği önünde eylem üstüne eylem yapardı.

Hiçbiri olmadı ve olmayacak da…

Zira Erdoğan, ABD ve Batı ile ipleri koparmak niyetinde…

16 Nisan’daki referandumdan “evet” çıkarsa istediği gibi tek adam rejimini kurma hesabı yapıyor.

Türkiye’nin hayati çıkarları ise ikinci planda şu anda…

Rusya’nın, askeri üslerle Anadolu coğrafyasını kuşatması, Hatay’ın dibinde bayrak göstermesi çok da umurunda değil yani…

Seçim öncesi Antalyalı üreticilerin Rusya’ya domates ve salatalık satması Erdoğan için daha önemli.

Gerisi teferruat…


TÜRKİYE ESİR

Halbuki mesele bu kadar basit değil.

Türkiye’nin ikbali ve istiklali sözkonusu…

Ama o ikbal, tek adam olma derdindeki Erdoğan’ın iki dudağı arasında esir…

Başbakan Yıldırım ve hükümet esir…

AKP ve seçmeni esir…

Devlet kurumları esir…

Aydınlar, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ve medya esir…

Tüm ülkeyi kendine mahkum eden Erdoğan da içine düştüğü kuyudan çıkmak için Putin’e esir…

En tehlikelisi de bu zaten…

İçiçe geçen bu esaretler zinciri Türkiye’nin geleceğini karartıyor maalesef…

[Vehbi Şahin] 23.3.2017 [TR724]

Yanılmayı her zamankinden çok isterdim [Tarık Toros]

Kâhin olmaya lüzum yok, son üç sene içindeki antidemokratik dört seçim tecrübesine bakarak, yaklaşan referanduma ilişkin şu tespitler yapılabilir:

-“Hayır” kampanyası yapmak şöyle dursun, “hayırlı olsun” demek bile yasaktır.

-Devletin tüm olanakları seferber edilmiştir.

-Vali, kaymakam, emniyet müdürü, büyükelçi, TRT, THY, Anadolu Ajansı, mahkemeler, uçaklar, gemiler, kolluk gücü, okullar, hastaneler, üniversiteler, postaneler, aklınıza ne gelirse hoyratça kullanılmaktadır.

-Vatandaşın vergilerinin, tek siyasi görüşün kampanyasına harcanması alenen suçtur! Tüyü bitmemiş yetimin hakkı vardır.

-Yaşanan süreç, son dönemin en antidemokratik seçim dönemidir.

-Sonuç ne olursa olsun, tıpkı 2014 ve 2015 yılındaki seçimler gibi adil bir seçim değildir.

-16 Nisan’a doğru baskı tüm şiddetini ortaya koyacaktır. Çünkü egemenlerin kaybetme lüksü yoktur.

-Yapılan hiçbir anket veri değildir. Bazı düzgün şirketlerin araştırmaları da buna dahildir, zira artık sağlıklı karar veren ve bunu sizinle özgürce paylaşan bir toplum yoktur.

-Seçim manipülasyonları had safhadadır, seçim günü ve gecesi zirve yapacaktır.

-Anadolu Ajansı, özellikle 2014 yerel, 2015 genel seçimlerinde hiçbir saha çalışanı olmadığı halde, masa başı oyunlarla sonuçları tek parti lehine köpürtmüş, çuvallamıştır. Yüzü yok ki rezil olsun.

-Ajans artık tek başına, ne derse o… Canı hangi oranı isterse, bahisleri oradan başlatabilir, itibar etmeyin.

-Açıklanacak sonuç, doğru olsun-olmasın, adil olsun-olmasın, referandum sonucudur. İtirazlar (olacak) olsa dahi bunu değerlendirecek bir merci yoktur.

-İki buçuk yıldır fiili başkanlık var. Kimse, 17 Nisan sabahı, farklı bir ülkeye uyanmayacak.

-Ülkenin yönetim biçimi değişti. Mevcut Anayasa ve yasalar çiğneniyor, 16 Nisan’dan sonra da çiğnenecek.

-Siyasal iktidar, son dört senedir, her iki-üç ayda bir yaptığı yasa değişiklikleri ile yürüyor. Bugün yaptığını yarın kaldırıyor. Buna çok alıştı. Vazgeçemez. Her sene Anayasa yapsa, yine kesmez!

-Ankara’da ihtiyaca göre yasa çıkaran bir Saray var. Baktı Meclis’le filan olmuyor, OHAL’i getirdi, KHK’larla yönetiyor. Bu konforu teslim etmez, etmeyecek!

-Hayır kampanyasına büyük saygım var. Heyecanlarını gördükçe, önceki seçimlerdeki halet-i ruhiyem aklıma geliyor. 2014 yerel seçiminden önce hayatımda ilk defa bir seri konferans vermiştim, en az 20 yerde. “Biz geçtik o tünelden, şimdi sıra sizde” diyorum, içimden. Yolları açık olsun.

-Lakin, gencecik bir insan, çektiği masum “hayır” videosu yüzünden tutuklanıyorsa, sahadakilerin işi çok güç.

-Kimse, “O yüzden tutuklanmadı, şu yüzden tutuklandı” demesin. Herkesin geriye doğru sicilinde “tutuklayacak” bir neden buluyorlar.

-Ayrıca, “küfür, hakaret, aşağılama” tutuklamaları tek taraflı çalışıyor. Bırakın Twitter trollerini, binlerce kere ekranlardan, köşelerden, kürsülerden hakaretler, küfürler savruldu. Hiçbir savcı kılını dahi kıpırdatmadı. Bilakis, mahkemeler “ifade ve eleştiri hürriyeti” deyip geçti.

-Durum özeti, manzaranın resmi budur. Yanılmayı her zamankinden çok ama çok istiyorum, ülkem ve içinde yaşayan insanlarım için.

ALENEN YALAN SÖYLENİYOR

Referandum, “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” diye pazarlanıyor. Oysa değişiklikle hem hükümet hem de bakanlar kurulu tarihe karışıyor. Kelime olarak bile geçmiyor. Bilakis, TBMM’nin resmi bülteninde bu da açıkça belirtiliyor: “Sistemde bakanlar kurulu olmayacak.” Anayasa’da “bakanlar kurulu” yazan ibarelerin tümü “cumhurbaşkanı” diye değiştiriliyor. Dışarıdan atanan bakanlar da millete değil cumhurbaşkanına karşı sorumlu. Resmen “Bakanlar Kurulu” olmayacağı için gayri resmi “Bakanlar Kurulu” toplanacak mı, onu bilemiyorum. Yine cumhurbaşkanı, seçilmemiş yardımcı (veya yardımcılar) atayacak ve yurt dışına çıktığında tüm yetkilerini bu seçilmemiş yardımcı kullanacak. Alenen gerçekler çarpıtılıyor. Misal, mevcut cumhurbaşkanı “cumhurbaşkanının ülkeyi seçime götürme yetkisi yok” dedi ki, bu da doğru değil. Bilakis, Meclis ancak 360 oyla erken seçim kararı alabilirken, cumhurbaşkanı ülkeyi gerekçesiz seçime götürebiliyor (Anayasada değişiklik yapılmasına dair kanun, madde 11).

FAŞİSTLER Mİ MUTLU, BİZ Mİ?

Birleşmiş Milletler’in Dünya Mutluluk Raporu açıklandı. Türkiye 78’inci sırada. Bir önceki rapora göre 55 ülke yükselmiş, Türkiye’nin da aralarında bulunduğu 45 ülkede ciddi düşüş var. Eşitsizlik sorununu en az yaşayan ülkeler, en mutlu ülkeler. Norveç, Danimarka, İzlanda, İsviçre ve Finlandiya ilk beş sırada. Bizim yöneticilerin “Nazilikle” suçladığı Hollanda altıncı, Almanya 16’ncı sırada. Yine bizim bakanların, demokrasi ve özgürlük dersi verdiği Avrupa’nın 13 ülkesi, ilk 20’de. İşte bunun için “Salarım üstünüze” dediğiniz Suriyeliler, Türkiye’yi değil Avrupa’yı tercih ediyor. Mutluluk sıralamasında ilk 20’de olsak, kapıları açsanız bile kimse gitmeyi düşünmezdi.

MİNİ iPAD DAHİ YASAK!

Batı ile ilişkileri son derece dikkatli götürmek zorundayız. Şakası yok. ABD ve İngiltere, Türkiye çıkışlı uçaklarda, cep telefonu dışındaki elektronik cihazların yolcu beraberinde kabine sokulmasına yasak getirdi. Uzun uçuş deneyimi olanlar bilir. Bu, mini iPad’in bile bagaja verileceği manasına geliyor ki, artık uçakta internet hizmetinin bir önemi kalmıyor. Korkarım, bu yasağı Avrupa ülkeleri de klonlayacak. Ekonomik ve diplomatik açıdan çetin günlere doğru koşar adım gidiyoruz. Ne diyeyim, Allah sonumuzu hayır etsin. İçinizden âmin diyebilirsiniz, açıktan söylerseniz suç çünkü.

[Tarık Toros] 23.3.2017 [TR724]

Hrant Dink’i nasıl öldürmüşüm (!) [Adem Yavuz Arslan]

“Hrant Dink cinayeti, iktidar tarafından, Cemaat’e karşı kullanılabilecek bir silah olarak görülüyor. Memleketin en büyük adalet sınavlarından birinin araçsallaştırıldığı çirkin bir plan bu.” Agos (11 Aralık 2014)

Aslında sürpriz olmadı.

200’ye yakın gazeteci-yazarın hapiste olduğu bir dönemde benim tutuklanmamam ayıp olurdu.!

Üstelik yandaş yazarlar, Aktroller, hatta ‘Dink’in davasını savunuyorum’ deyip trollükte yandaşlara tur bindiren ‘Saray sevdalıları’ aylardır benim de tutuklanacağımı yazıp duruyordu.

Merakım bunu ‘nasıl formüle’ edecekleriydi.

Zira adımın daha önce farklı soruşturmalarda geçtiğini duymuştum. Mesela nasıl olmuşsa beni bir şekilde KPSS soruşturmasına eklemeye çalışmışlardı.

Herhalde ‘kurdukları bağ’ kendilerine bile saçma geldi ki vazgeçtiler. Bir süre sonra adım ‘askeri casusluk’ suçlamasıyla Havuz medyasında dolaşmaya başladı.

Fakat sonra baktılar ki ‘suç tarihi’ olarak dosyaya yazılan tarihlerde ben Türkiye’de bile değilim, bir daha ses çıkmadı.

Herhalde en sonunda ‘Zaten Dink konusunda kitabı ve bir sürü köşe yazısı da var’ deyip beni de Hrant Dink dosyasına eklemişler.

CİNAYETİ USTACA ÖRTÜYORLAR!

Henüz detayları bilmiyorum.

Ancak medyaya yansıdığına göre İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Büro savcılarından Gökalp Kökçü, benimle birlikte Fethullah Gülen, Zekeriya Öz, Ekrem Dumanlı ve Faruk Mercan’ın tutuklanmasını talep etmiş.

Suçlama net değil.

Galiba ‘propaganda’ suçlaması var. Havuz medyasında ‘Örgüt üyeliği’ suçlaması da gördüm ama ‘hangi örgüte üyeymişim, pozisyonum neymiş’ bende bilmiyorum.

Maalesef avukatım da tutuklu olduğu ve yeni avukat bulamadığım için resmi evrakları temin etme şansım yok.

Nasıl olsa resmi evraklar mahkemeye sunulmadan Havuz medyasında yayınlanır bende ‘suçumu’ daha doğrusu ‘Dink’i nasıl öldürdüğümü (!)’ öğrenebilirim.

Bu esnada ‘Dink’i nasıl öldürmüş olabilirim?’ diye 2011 yılında piyasaya çıkan “Bi Ermeni Var: Hrant Dink Operasyonunun Şifreleri” kitabıma tekrar baktım.

Arka kapak yazısına şöyle başlamıştım;

“Ergenekon sabahına uyandığımızda ‘yavuz hırsızlık’ yapanlar, Hrant Dink öldürüldüğünde de aynı şeyi yaptılar ve bize odaklanmamız için bir nokta işaret ettiler. Bizden istedikleri sadece oraya odaklanmamız, baktıkça hipnoz olmamız ve ayan beyan ortada olanı görmememizdi.”

Dikkat çekmek istediğim konu şuydu: Dink’in öldürülmesine dair çok somut veriler olmasına rağmen ‘emniyette ağırlığı, medyada lobisi olan bir grubun usta manevraları’ sayesinde kamuoyu ‘ihmal’ tartışmasına saplanıp kalmıştı.

Cinayetin üzerinden yıllar geçmesine rağmen ‘yavuz hırsızlar’ esas aktörleri ustaca gözden kaçırdılar.

Şimdi ise yeni bir aşamaya geçtik.

Dink cinayeti, her geçen gün daha büyük soru işaretleri doğuran 15 Temmuz darbe girişimine dair iddianameye girdi. Son olarak davanın savcısı Kökçü, benimle birlikte Fethullah Gülen, Ekrem Dumanlı, Zekeriya Öz ve Faruk Mercan’ı listeye eklemiş.

Dediğim gibi henüz suçlama detaylarını bilmiyorum. Savcı beni bu dosyaya nasıl monte etmiş merak etmiyor değilim.

İLK KEZ ORTAYA DÖKÜLEN BELGELER-BİLGİLER

Gelelim ‘kitap yazarak cinayete ortak olma’ serüvenime.

Sırasıyla “işlediğim suçları” da yazayım ki savcı kitabı okumak için zahmet etmesin;

1-AKP’nin henüz iktidara geldiği günlerde (17 Kasım 2003) MGK’da ‘misyonerlerin’ ve ‘azınlıkların’ ‘yeni tehdit’ olarak belirlendiğinin belgesini yayınladım. Belge gizli ibareliydi. Aynı zamanda çok önemliydi çünkü 2004-2005 yıllarında Türkiye gündemini esir alan ‘din değiştiren Türkler’ ‘satılan vatan toprakları’ söylemleri bu projenin sonucuydu.

2-MGK toplantılarında pişirilen senaryoların ‘ilgili devlet kurumlarına’ talimat olarak nasıl gittiğinin belgelerini koydum. Bu belge de doğal olarak ‘gizli’ damgası taşıyordu.

3- Agos’un daha o yıllarda Genelkurmay Psikolojik Harekât Dairesi’nin ‘takibinde’ olduğunun belgesini yayınladım.

4- Genelkurmay’da yapılan ‘misyonerlik brifingleri’ne dair detayları, Sevgi Erenerol’un faaliyetlerini anlattım.

5- Hrant Dink’in meşhur yazısının yargı sürecine taşınması aşamasında Veli Küçük’lerden Kemal Kerinçsiz’e kadar ‘ilginç bağlantıları’ ortaya çıkardım.

6- En önemlisi ‘Dink öldürülecek istihbaratının’ üzerini örten, emrindeki adamlarla cinayete giden yolu açan Jandarma Alay Komutanı Ali Öz ile, Dink’i tehdit eden, Susurluk’un sembol ismi Veli Küçük’ün fotoğrafını yayınladım. Bu fotoğraf ilk kez ortaya çıkmıştı ve bugün beni yargısız infaz eden gazetelerde günlerce manşetlerdeydi.

7- Dink’i İstanbul Valililiği’ne çağırıp tehdit eden MİT’çi Özel Yılmaz’a dair detayları (Bu arada bana tutuklama kararı çıkartanlar MİT’çi Yılmaz’a takipsizlik vermişler) ortaya koydum. Meğerse o meşhur konuşma dönemin MİT müsteşarı ile Genelkurmay Başkanı’nın talimatı ile olmuş. O kadar savcı geldi geçti hiçbiri bu kişilere ‘siz durup dururken neden Dink’i tehdit ettiniz?’ diye sormadı.

8- Trabzon başta olmak üzere Karadeniz bölgesine yayılan JİTEM örtülü operasyonlarına dair çok sayıda bilgi belge yayınladım. Mesela Rahip Santaro öldürülürken kilisede olan JİTEM elemanına dair ilk kez ortaya çıkan detaylar vardı kitabımda. Aynı şekilde İstanbul Hasdal’daki kışladan çıkan bir el bombasının nasıl olup da Ordu’da Ağrılılar Kahvehanesi’nde patladığının ipuçları da.

9- 7 gün 24saat din elden gidiyor söylemiyle konferanslar, mitingler düzenleyen Haydar Baş ve ekibinin ‘kilisede’ Sevgi Erenerol ve arkadaşları ile toplantılar düzenlemesine dair detayları anlattım.

10- Kitabımda, Yasin Hayal, Ogün Samast ve Erhan Tuncel başta olmak üzere Trabzon hücresine dair ilk kez gün yüzüne çıkmış onlarca detaya yer verdim.

11- Mesela Ogün Samast, cinayeti işlemek üzere İstanbul’a yola çıkarken ne tesadüfse(!) yakınlarında olan, cinayetten bir gün önce İstanbul Bayrampaşa’da bulunan jandarma başçavuşunun (ismiyle-rütbesiyle) hikayesini anlattım. Daha sonra söz konusu astsubayın isim değiştirmesi detayını da. (Tuhaflıklardan biri de şu; Havuz medyasının Dink Cinayeti’ni Gülen Cemaati’ne bağlamak için kullandıkları jandarma argümanlarını ortaya çıkaran da onların ‘cemaatçi’ dediği gazeteciler. Bu nasıl bir iş ise Cemaatin cinayetteki bağını Cemaatçi gazeteciler ortaya çıkarıyor!)

12- 2004-2006 arasında ekran ekran gezen, ‘Türk gençleri Hıristiyanlaştırılıyor’ diyerek ‘ortamın ısıtılmasında aktif rol alan’ ünlü papaz İlker Çınar’ın aslında Hıristiyan bile olmadığını, askeri istihbarata çalıştığını ortaya çıkarmıştım.

Şimdi dönüp bakıyorum da,

Dink Cinayeti’ne dair bu kadar bilgiyi, belgeyi ortaya çıkartan, bağlantıları ortaya döken gazeteciyi tutuklamayıp kimi tutuklayacaklar?

Katili, arsızı, hırsızı tutuklayacak halleri yok sonuçta!

[Adem Yavuz Arslan] 23.3.2017 [TR724]

Erdoğan dünyayı niye tehdit etti? İşte sebebi… [Selim Gündüz]

Kendi partisinde şahsiyet sahibi yani ‘profil’i olan herkesten korktu.

Tek isim bırakmadı.

Akşener’den korkuyor. Bahçeli’yi teslim aldı veya ona sığındı. Akşener höt dese uykuları kaçıyor, toplantı yapsa kabus görüyor.

Akademisyenlerden korkuyor. Tüm darbelerde üniversitelerden atılanın 20 katını bir KHK ile sokağa bıraktı.

Cemaatten korkuyor. Eline çakı almamış 40 bin cemaat mensubunu hapse attırdı. Her gün onlarcasını içeri atıyor ama korkusu dinmiyor. En büyük karabasanı Cemaat.

Dolardan korkuyor. Çünkü ekonominin battığının en önemli göstergesi.

TSK’dan korkuyor. On binlerce deneyimli subay’ı yüzlerce generali darbe girişimiyle ve cemaat’le ilgisi olmamasına rağmen ihraç ettirdi. Hala attırıyor.


GAZETECİLERİ HAPİSTE TUTMAK İÇİN İFTİRALAR…

Gazetelerden korkuyor. Gazeteleri bitirdi.

Yıllardır röportaj yapamıyor. Yandaş olmayan bir gazetecinin karşısına korkudan çıkamadı hala çıkamıyor.

Gazetecilerden korkuyor. Hapiste tutmaya devam edebilmek için hepsine “katil, soyguncu, çocuk istismarcı” iftirası atıyor.

Trump’tan korkuyor. ‘Sözde halife’ ama müslümanların haklarını savunmada bir Musevi kadar cesur olamadı. Trump’tan ödü korkuyor.

Putin’den korkuyor. Uçak düşürerek bir pilotunu öldürdüğümüzde özür dileyip tazminat ödedik. O pilotun ölüm yıl dönümünde misillemeyle 4 askerimiz şehit ettiler. Sesi çıkmadı. Geçenlerde üç askerimiz hava saldırısıyla şehit edildi yine gıkı çıkmadı. Putin’den korkuyor.

Esad’a efeleniyordu. Şimdi korkudan Esad’la aynı ittifaka girmeye kalkıyor ama almıyorlar.


VAKTİYLE BERABERLERMİŞ AMA ŞİMDİ IŞİD’DEN KORKUYOR.

Eski müttefiki İhvan’ı savunamıyor. Sisi’den korkuyor. Rabia işareti artık onun için dolar kurunu ifade ediyor!

IŞİD’den korkuyor. Vaktiyle beraberlermiş. Genelkurmay Başkan’ı Necdet Özel’e “IŞİD bize kötülük yapmaz, siz başka işlerle uğraşın” demiş. Ama ittifak deşifre olunca artık korkuyor. İki askerimiz hunharca yakıldığında medyaya haber yaptırmadı ve tek kelime ile olsa “Ey IŞİD ayağını denk al, bizi test etme” falan diyemedi.

İsrail’den korkuyor. Eskiden ‘one minute’ falan diyor, sözle kafa tutuyordu. Şimdi Gazze bombalanırken oraya bakan gönderip iyi ilişkiler kurmaya çalışıyor. İsrail TİKA’cıyı yani “Saray personeli”ni tutukladı. Ses edemedi.


SARAY’DA DEĞERLİ YALNIZLIK

Erdoğan değerli yalnızlığında, bu kabuslarının rehberliğinde Türkiye’yi idare etmeye çalışıyor. İdare edemiyor. 7 Haziran sonrası “tek partiyi iktidar yapın terör bitsin” dedi. İktidar oldu terör katlandı. Şimdi “beni başkan yapın terör bitsin” diyor. AB’ye girmek üzere olan bir ülkeyi “terör olaylarına kaynak olabilecek bir ortadoğu ülkesi haline getirdi.

Yıkmadığı kutsalı kalmadı. Sırt çevirmediği tek sadık arkadaşı kalmadı.

Bir insan bu korkularla yaşayamazdı zaten.

Sonunda olacak olan oldu.


VE DÜNYAYI IŞİD GİBİ TEHDİT

Sonunda bu onlarca korku ruh sigortasını attırdı.

Ve Erdoğan dün IŞİD lideri Ebu Bekir el-Bağdadi gibi dünyayı tehdit etti:

“Böyle devam ederseniz, dünyanın hiçbir yerinde hiçbir Batılı sokağa adım atamaz!”

“Karşımıza maskeyle çıkanlara haydut muamelesi yapacağız”

Teşhisi biz koymayalım. Teşhisi bir kaç yıl önce MHP Lideri Devlet Bahçeli koymuştu:

“Erdoğan, artık tedaviye cevap vermeyecek klinik bir vakadır.”

[Selim Gündüz] 23.3.2017 [TR724]