Geçen haftaya damga vuran 15 Temmuz tutanağı haberi sonrası karşılaştığım manzarayı yorumlamaya değer görüyorum.
Bir kere daha farkettim ki Türkiye’de gazetecilik yapmak gerçekten zor.
Çünkü Türkiye’de hiç bir zaman bağımsız medyaya inanılmadı.
Çünkü Türkiye’de hiç bir zaman basın özgürlüğü halkın önceliği olmadı.
Yapılan haberlere de kimse inanmadı.
Çünkü Türkiye’de sürgit savaş halinde olan ‘kabileler’ var.
Bu savaşta hakka ve hukuka yer yok.
Ve bu kabilelerin ‘gerçek’ diye, ‘gerçeği duymak’ diye bir derdi de yok.
Çünkü zaten onlar ‘gerçeği’ bulmuşlar. En iyisine, en doğrusuna, en haklısına, yanılmazına vasıl olmuşlar. Asıl sorun ise onların bulduğu bu ‘gerçeği’ diğerlerinin henüz kabul etmiyor oluşu. Onun için de her türlü vasıtayı kullanarak ötekileri ‘ikna’ etmek için bir ‘mücadeleye’ girişmek gerekecektir.
****
Neresinden bakarsan bak ‘haber’ niteliği taşıyan bir belgeydi bu ve yazılması gerekiyordu. Sorun da burada işte. Bu belgeyi şu ana kadar ilk gören gazeteci ben miyim, emin değilim.
Türkiye’de iktidar medyasından veya iktidarın gazabından korkan gazetecilerden bu belgeyi gören kaç muhabir olmuştur, bilmiyorum?
Daha önemlisi şu: Görseler bile yazarlar mıydı?
“Bu belge falancalara yarar” deyip baştan hasır altı edenler çıkacaktı.
“Bu belgeyi yazarsam başıma iş açarım” diye korkup yazmaktan vazgeçenler çıkacaktı.
“Yazsam da girmez zaten” deyip otosansür uygulayanlar çıkacaktı.
Çünkü ben bunu yaşadım.
Ve bu sadece bir Zaman sorunu değildi. Bu bir Türkiye gerçeği idi. Bütün gazetelerde yaşanan bir arıza…
****
Tekrar o belgeye dönecek olursak…
İktidar tarafı doğal olarak sessiz kaldı. Görmezden geldi. Topa girenler de beni ‘darbecileri aklamaya çalışmakla’, yalan söylemekle veya algı oluşturmaya çalışmakla itham etti.
Şaşırtıcı bir şey yok.
Nedim Şener ve Zihni Çakır gibi özel motivasyonla hareket eden bir iki gazeteci yalanlama telaşına girdi. Fakat bu arada belgenin doğruluğunu da ikrar etmiş oldular. Ancak Nedim Şener, bir gazetecinin sorması gereken soruları savcıya sormayarak bu meslekten ne kadar uzak bir iş yapmakta olduğunu yine göstermiş oldu.
****
Cemaat tarafında da farklı tepkiler vardı. Geniş bir kitle habere olumlu yaklaştı ve alkışladı.
Bunlardan bazıları bizatihi belgenin taşıdığı haber niteliğinden ötürü objektif destek veriyordu. Bir kısmı ise “İşte bizim masum olduğumuz anlaşıldı.” şeklinde coşkulu tepkiler verdi. Oysa tek başına bu belge, böyle bir neticeyi ispat etmiyordu. Sadece soru işaretlerini çoğaltıyordu. Sonuçta birileri o gece bir yerleri bombaladı. Birileri sivillerin üzerine ateş açtı. O birileri kimdi, organizasyonu kim yaptı hala çok flu. O yüzden aydınlatılmaya muhtaç. İçlerinde kendini ‘cemaat mensubu’ olarak tanımlayanlar var bunların. Ya da öyle olduğu anlaşılanlar… Diğer taraftan keskin nişancılar ve karanlık bir takım sivil unsurlar tarafından öldürülenler de var… Bu da belli bir komplonun varlığına işaret ediyor. Her iki tarafın fanatikleri ya da safları dışında bu fotoğrafın her ikisinin de var olduğunu herkes görüyor aslında.
Diğer taraftan, tam da bu tür ‘coşkulu’ tepkilerden dolayı, bir süredir Hareket’e içeriden eleştiri yöneltenlerin bazılarında da “İnşallah buradan statükocuların ekmeğine yağ sürecek, onlara can suyu verecek bir netice çıkmaz” yaklaşımı vardı. Onlarda da belli bir ihtiyat hali gözleniyordu.
Oysa onların ‘statükocu’ dediği kesim de yazımdan şikayetçiydi. Bir yandan belgeyi önemseyip habere destek veriyor, diğer yandan da ilk yazımdaki cemaate işaret eden satırlara öfkeleniyorlardı.
O satırlar şöyleydi:
“O gece yaşanacak olayların büyük bölümü devlet tarafından biliniyordu. O yüzden de kontrollü darbe idi.
Peki nasıl biliniyordu? İki ihtimal var:
1- Planı yapan Saray, MİT, Hulusi Akar ve Ergenekon uzantıları idi. Bu planlamaları yapıp cemaat içerisindeki elemanları eliyle hayata geçirdiler. Birileri gerçekten darbe yaptığını zannederken aslında bir kurgunun figüranlarıydı. Akıl almaz bir kumpasa düşürüldüler.
2- Planı yapanlar cemaat içinden Adil Öksüz gibi birileri idi ama içeriden ‘yukarıya’, yani Saray’a bilgi iletiliyordu. ‘Yukarısı’ an be an planı haber alıyor ve hatta ona göre yönlendiriyordu. Gerekli bütün tedbirleri alarak, “Bırakın gelsinler” dediler ve planın hayata geçirilmesine göz yumdular.”
Burada maksadı aştığımı ifade ederek sözlerimi tashih etmemi isteyenler çıktı. Onlara göre cemaat bu darbenin hiç bir yerinde yoktu. Belki bir kaç kişi sahne almış olabilirdi ama onlar da ya tuzağa düşmüştü veyahut zaten en başta kılcallara sızdırılmış hainlerdi. Dolayısıyla ‘cemaat bu darbede var’ demek bühtandı. Derhal tövbe edilmeliydi.
Cemaat içerisinden bir diğer grup, yazan kişi ben olduğum için sessiz kalmayı tercih etti. Çünkü “24 Haziran cezaevi komplosu” haberimden beri bana karşı kızgın olan ve hatta çeşitli dozlarda suçlamalar yönelten bu grup, kendiyle çelişmemek adına mesafeli durdu. “Bunun yarın bir gün ne yapacağı, ne yazacağı belli olmaz. Şimdi adama destek veririz, kendi elimizle kredi kazandırırız, sonra tekrar bizim aleyhimize yazınca bu sefer bir şey de diyemeyiz” şeklinde ikircikli bir tavır içine girdiler.
****
Bir de Ergun Babahangiller vardı.
Bir yandan AKP cenahına bir şey anlatmaya çalışırken diğer taraftan AKP muhalifi olan bu kesime de belgeyi kabul ettirmek zorunda kaldım.
Cemaate duydukları tepki, AKP’ye duyduklarından aşağı olmayan bu kesim, somut bir takım belgeleri bile görmezden gelecek kadar duygularını mesleklerinin önüne geçirmiş durumda.
İşte bu da bir Türkiye gerçeği…
Bir şekilde Gülen Hareketi’nin işine yarayabilme potansiyeli olan her şeye mesafeliler. Ergun Babahan, bir yandan, “Somut belge ne olduğu belirsiz bir fotokopi. Tarih bölümü daksil ile düzeltilmiş imajı veriyor. Kaynağı yok” derken, bir yandan da “Cemaat, 15 Temmuz’la yüzleşip hesabını vermeden ortaya atacağı belge ve bilgilerin hiçbir inandırıcılığı olmayacaktır. Gerçek bu” yorumu yapıyordu.
Savcı bile belgenin gerçekliğini kabul ederken Babahan, ‘daksil’, ‘fotokopi’, ‘kağıt parçası’ şeklinde küçümseyici ifadeler kullanıyordu. Üstelik bu, bir cemaat belgesi değildi. Kendi başına gazetecilik yapmaya çalışan bir muhabirin ulaştığı bir belgeydi. Dahası, ilk 3 gün cemaate yakın medya platformlarının hemen hepsi bu haberi görmezden gelmişti. Fakat Babahan yine de yıllanmış klişelerle haberi değersizleştirmeye çalışıyordu. Ama Alman gazeteci belge ile ilgili görüşünü sorduğu zaman, farklı konuşuyor ve şöyle diyordu: “Tutanak birçok kişinin düşündüğünü doğruluyor: Bu hükümetin önceden bildiği bir darbeydi. Ancak Gülenistler tarafından yayınlanması talihsizlik.”
İşte bu yüzden zor Türkiye’de gazetecilik yapmak. Zihinlerdeki bu zincirleri kırmak imkansız gibi. Ona göre belgenin kendisi değil, kimin yazdığı önemli.
Bir de “Tartışmalı bir UYAP belgesi ile bütün günahlardan ve sorumluluklardan arınmak ne güzel. Şöyle olamadım hayatta” diye müstehzi bir tweet attı Sayın Babahan. Belki bir açıdan haklı olabilirdi. 28 Şubat’taki bütün ayıplarından, bütün günahlarından bir iki röportaj sayesinde arınamayacağını kabul etmişti. Dönemin Sabah Genel Yayın Yönetmeni olarak, andıç skandalı başta olmak üzere 28 Şubat’ın en utanç verici medya ayıplarına imza atmış biriydi o. Bunu da açık açık itiraf etmekten çekinmedi. Özeleştirisi yaptı. TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’na da gidip “Andıç haberlerinde benim de sorumluluğum vardı” dedi. Şimdi bütün sorumluluklarından arındığına inanıyor olmalı.
Ama kaçırdığı nokta şurasıydı: Benim söz konusu haberle ilgili hiç de böyle bir iddiam olmamıştı. Yani bu belgeyle birlikte, ‘falanın ya da filanın’ bütün sorumluluklarından arındığını söylemedim. İma da etmedim. Tam tersine, gerek o yazımda gerekse de daha önceki bir çok yazıda bunun aksine değerlendirmeler yapmıştım.
Düşünün ki Ergun Babahan, muhalif bir gazeteci. Türkiye’yi terketmiş ve mesleğe yurtdışında devam etmek zorunda olan bir meslek büyüğümüz. Sabah gibi bir gazetenin genel yayın yönetmenliğini yapmış. Cemaate yakınlığı ile bilinen Today’s Zaman’da da köşe yazmış bir kalem. Fakat o bile, tek başına haber olan bir belgeye, sadece bir ’haber’ olarak yaklaşamıyor. Yakın tarih müktesebatı, hayat görüşü buna izin vermiyor.
Neden?
Çünkü Türkiye’de hiç böyle olmadı.
Hiç birimiz böyle olamadık. Hepimiz hastayız.
Hep ‘bir şey’ vardı. Arkasında hep ‘daha büyük bir şey’ vardı. Çünkü bu bir savaştı…
****
Bitti mi?
Bitmedi.
AKP cenahından birileri de şöyle diyor: “Ahmet Dönmez önce hapishane haberi ile parlatıldı. ‘Bağımsız, güvenilir gazeteci’ haline getirildi. Şimdi düzmece belgeler yayınlayarak asıl misyonunu icra etmeye başladı.”
Bunun tam tersini, cemaat içinden bazıları da farklı bir açıdan dile getiriyor. Onlara göre de ben en başta özellikle Erdoğan’a soru sormasına izin verilerek cemaat tabanı gözünde kahramanlaştırıldım. Şimdi de ‘vakit tamam’ diyerek yumurtamın kabuğunu kırdım ve asıl görevimi yerine getirmeye başladım.
****
Gördüğünüz gibi bunun sonu gelmez.
Yanlış anlaşılmasın, bu bana mahsus bir şey de değil.
Ben sonuncu bile olamam. Hatta kendimi o kategoriye bile dahil edemem.
Bu ülkede gazetecilik yapmak zor. Gerçek manada gazetecilik…
Bu hep böyleydi.
Bitmeyen ve hiç bitmemecesine devam eden rövanşlar ülkesi burası.
Duyguların, inanışların, aidiyetlerin, ideolojilerin genellikle hakikatin önünde olduğu bir toprak parçası…
Dövüşmekten bir Anayasa şemsiyesi altında eşit ve hakça yaşamayı akıl edemeyen, böyle bir medeniyet safhasına geçmeyi bir türlü beceremeyen iptidai mahalleler topluluğu…
Çünkü en başta gerçek manada demokratik, adil, eşitlikçi, hukuka dayalı bir devlet kuramadık. Rövanşlar biriktire biriktire Cumhuriyet’i bugüne getirdik. Çocukların ’bir tur’ bisiklete bindirilmesi gibi, bari devlette gözü olan her grup bir kere başa gelse de herkes alacağını bir alsa ve şu intikamlardan bir kurtulsak artık.
Belki o zaman bir masa etrafına toplanıp adam gibi bir toplum sözleşmesi imzalayabiliriz.
On yıllar sonra gazeteciler de gazeteciliğini yapar.
[Ahmet Dönmez] 12.2.2019 [https://www.patreon.com/ahmetdonmez]
Türkiye’de gazetecilik neden zor? [Ahmet Dönmez]
İslami devrimin rengi [Selahattin Sevi]
Geçen yüzyılın ikinci yarısında (1848–1896) İran’da hüküm süren reformcu lider Nasıreddin Şah belki de bugünlere bakıyor. Şah, ilk yıllarında Batı ile kurduğu sıcak ilişkilerle ülkesinin umudu olmuştu. Fakat sonrasında uyguladığı tutucu politikalar halkı hayal kırıklığına uğrattı. Tahran’daki Moghadam Müzesi’nin şömineli odasının duvarında asılı olan Muhammed Hasan Afşar imzalı 240’a 142 cm yağlıboya tabloda Nasıreddin Şah uzun sarkık bıyıkları, Batı tarzı ceket pantolonu ve süslü nişanlarıyla ülkesinin hâlâ devam eden içine kapanma-dünyaya entegre olma çelişkisini temsil ediyor sanki. Modern Tahran’ın keşmekeşinin tam ortasında havuzlu bahçesi, zengin koleksiyonu ile özel bir yere sahip olan müzede yüzünü Batı’ya ve Doğu’ya dönen iki İran’ı bir arada görmek mümkün.
1979’da İmam Humeyni ve sol muhalefetin birlikte yaptığı ‘İslami’ devrimle Batı’dan kopan, son birkaç yılda ise gerçekleştirdiği nükleer programı ile bütün dünyayı karşısına alan İran ara sıra derin bir nefes alsa da dünyanın gözü her zaman üzerinde. Başta ABD olmak üzere sık sık ambargo ve yaptırımlara muhatap oluyor.
Bundan sadece birkaç yıl önce Tecriş Meydanı’ndaki tarihî cami avlusundan kuzeydeki yeni Tahran’ın sokaklarına, kafelerine kadar yürüdüğümüzde içinde Babek Zencani ve Reza Zarrab’ın adının geçtiği konuşmalara kulak misafiri olmak mümkündü.
Bir gün, sabah saat 6 buçukta bastonunu bir kenara bırakıp çalıların arasına sakladığı iki tuğlayı eline alarak jimnastik yapan Ahmet Muayyedi (70) “Şah ve Atatürk iki dosttu, biz niye olmayalım?” diyordu. Dünyaya açılan yolun Türkiye’den geçtiğini söylüyor. Sıkı bir Aziz Nesin okuru olan Muayyedi Türk edebiyatı hayranı. Farsçaya çevrilen bütün eserleri biliyordu.
Yeni Tahran’ın simgelerinden Planetaryum’da moda çekiminde rastladığımız Mina Taeei ülkenin ilk aylık moda dergisinden söz ediyor. Barış olursa alışveriş, ticaret artacak diyen Taeei, Rus bir anne ve Tebrizli bir babanın kızı. Model olarak İran’da hayatını kazanıyor. Modada gözümüz İstanbul ifadelerini kullanıyordu.
Eski İran’da önemli bir merkez olan, bugün ise Tahran Metrosu’nun uzandığı güney kasabalarından biri olan Rey şehri, 40 derecenin üzerinde sıcaklığı ile bunaltıyor. Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in mezarının bulunduğu şehri geride bırakıp Tahran’ın en kuzeyine, Ferahzad’a ve Derbend’e vardığımızda ise Batılı gazetecileri ‘Nükleer Anlaşma Sonrası İran’ röportajları ile görmek mümkündü.
Söze Nasıreddin Şah ile başladık, onunla bitirelim. Batı’yı ilk ziyaret eden İran Şahı olan Nasıreddin, tüm merak ve ilgisine rağmen onunla rekabet edecek zekâvette inceliğe, ferasete sahip görünmez. Hatta zamanın Londra gazetelerinin yazdığına göre İngiltere’de bir resim müzesini ziyaret eder. Buradaki tablolar arasında her nedense en çok bir merkep tablosu ilgisini çeker ve fiyatını sorar. Aldığı işte şu kadar yüz altın cevabı karşısında, şaşkınlığını gizlemez, soğuk İngilizlere kendince çok zekice bir espri yapar ve der ki: “Yahu neden bu kadar pahalı? Bu eşek yük taşıyamaz. Üstüne semer de vuramazsın. Bu paraya gider onlarca eşek alırım.” Rivayet odur ki, orada bulunan İngilizler de altında kalmaz Şah’ın imasının. Birisi çıkar ve şöyle der: “Evet haklısınız. Bu eşeğe semer vurulamaz, yük de taşıyamaz. Pahalı olması şundandır. Bu eşek yem de istemez, bakım da. Gerçek bir eşeğe harcamanız gereken masrafların hiçbirine gerek kalmaz. O nedenle pahalıdır bu eşek…” Dönemin gazeteleri Şah’ı uzun uzun hicvederler bu naifliğinden dolayı… Kim bilir belki de Picasso olsaydı orada, “Bu nasıl horoz?” diyen resimsevere “O horoz değil, resim” dediği gibi; “O eşek değil, resim” derdi. Şahın tepkisi ne olurdu bilinmez.
Ve bugün. Köprünün altından çok sular, Tahran’ın yeni simgelerinden Tabiat Köprüsü’nün iki katlı yolunun üzerinden umutlu çok İranlı akıyor şüphesiz.
Artık şah yok. Fakat ülkeninin insanlarına hayatı çekilmez hale getiren, basın ve ifade hürriyetinin olmadığı, baskıcı bir İslami rejim var.
Daha da ironik olan, İran’da yaşayan aralarında arkadaşlarımın da olduğu birçok kişinin nefes almak için ‘İslamcı’ bir yönetimin olduğu Türkiye’ye gelmesi. Aşikar ki, çok azı bu suni teneffüse razı oluyor. İlk fırsatta bir batı ülkesinin yolunu tutuyor.
NOT: Bu yazı KHK ile kapatılan Aksiyon dergisinde yayımlanan bir röportajın güncellenmiş halidir.
[Selahattin Sevi] 12.2.2019 [Kronos.News]
1979’da İmam Humeyni ve sol muhalefetin birlikte yaptığı ‘İslami’ devrimle Batı’dan kopan, son birkaç yılda ise gerçekleştirdiği nükleer programı ile bütün dünyayı karşısına alan İran ara sıra derin bir nefes alsa da dünyanın gözü her zaman üzerinde. Başta ABD olmak üzere sık sık ambargo ve yaptırımlara muhatap oluyor.
Bundan sadece birkaç yıl önce Tecriş Meydanı’ndaki tarihî cami avlusundan kuzeydeki yeni Tahran’ın sokaklarına, kafelerine kadar yürüdüğümüzde içinde Babek Zencani ve Reza Zarrab’ın adının geçtiği konuşmalara kulak misafiri olmak mümkündü.
Bir gün, sabah saat 6 buçukta bastonunu bir kenara bırakıp çalıların arasına sakladığı iki tuğlayı eline alarak jimnastik yapan Ahmet Muayyedi (70) “Şah ve Atatürk iki dosttu, biz niye olmayalım?” diyordu. Dünyaya açılan yolun Türkiye’den geçtiğini söylüyor. Sıkı bir Aziz Nesin okuru olan Muayyedi Türk edebiyatı hayranı. Farsçaya çevrilen bütün eserleri biliyordu.
Yeni Tahran’ın simgelerinden Planetaryum’da moda çekiminde rastladığımız Mina Taeei ülkenin ilk aylık moda dergisinden söz ediyor. Barış olursa alışveriş, ticaret artacak diyen Taeei, Rus bir anne ve Tebrizli bir babanın kızı. Model olarak İran’da hayatını kazanıyor. Modada gözümüz İstanbul ifadelerini kullanıyordu.
Eski İran’da önemli bir merkez olan, bugün ise Tahran Metrosu’nun uzandığı güney kasabalarından biri olan Rey şehri, 40 derecenin üzerinde sıcaklığı ile bunaltıyor. Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in mezarının bulunduğu şehri geride bırakıp Tahran’ın en kuzeyine, Ferahzad’a ve Derbend’e vardığımızda ise Batılı gazetecileri ‘Nükleer Anlaşma Sonrası İran’ röportajları ile görmek mümkündü.
Söze Nasıreddin Şah ile başladık, onunla bitirelim. Batı’yı ilk ziyaret eden İran Şahı olan Nasıreddin, tüm merak ve ilgisine rağmen onunla rekabet edecek zekâvette inceliğe, ferasete sahip görünmez. Hatta zamanın Londra gazetelerinin yazdığına göre İngiltere’de bir resim müzesini ziyaret eder. Buradaki tablolar arasında her nedense en çok bir merkep tablosu ilgisini çeker ve fiyatını sorar. Aldığı işte şu kadar yüz altın cevabı karşısında, şaşkınlığını gizlemez, soğuk İngilizlere kendince çok zekice bir espri yapar ve der ki: “Yahu neden bu kadar pahalı? Bu eşek yük taşıyamaz. Üstüne semer de vuramazsın. Bu paraya gider onlarca eşek alırım.” Rivayet odur ki, orada bulunan İngilizler de altında kalmaz Şah’ın imasının. Birisi çıkar ve şöyle der: “Evet haklısınız. Bu eşeğe semer vurulamaz, yük de taşıyamaz. Pahalı olması şundandır. Bu eşek yem de istemez, bakım da. Gerçek bir eşeğe harcamanız gereken masrafların hiçbirine gerek kalmaz. O nedenle pahalıdır bu eşek…” Dönemin gazeteleri Şah’ı uzun uzun hicvederler bu naifliğinden dolayı… Kim bilir belki de Picasso olsaydı orada, “Bu nasıl horoz?” diyen resimsevere “O horoz değil, resim” dediği gibi; “O eşek değil, resim” derdi. Şahın tepkisi ne olurdu bilinmez.
Ve bugün. Köprünün altından çok sular, Tahran’ın yeni simgelerinden Tabiat Köprüsü’nün iki katlı yolunun üzerinden umutlu çok İranlı akıyor şüphesiz.
Artık şah yok. Fakat ülkeninin insanlarına hayatı çekilmez hale getiren, basın ve ifade hürriyetinin olmadığı, baskıcı bir İslami rejim var.
Daha da ironik olan, İran’da yaşayan aralarında arkadaşlarımın da olduğu birçok kişinin nefes almak için ‘İslamcı’ bir yönetimin olduğu Türkiye’ye gelmesi. Aşikar ki, çok azı bu suni teneffüse razı oluyor. İlk fırsatta bir batı ülkesinin yolunu tutuyor.
NOT: Bu yazı KHK ile kapatılan Aksiyon dergisinde yayımlanan bir röportajın güncellenmiş halidir.
[Selahattin Sevi] 12.2.2019 [Kronos.News]
IPI: Hükümet medyanın yüzde 95’ini etkisi altına aldı
Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI), olağanüstü hal’in (OHAL) Temmuz 2018’de kaldırılmasına rağmen Türkiye’de basın özgürlüğünün olumlu yönde bir ilerleme göstermediğini açıkladı.
“Temmuz 2016’daki darbe girişiminde bu yana yürürlüğe giren ve basın özgürlüğünü kısıtlamak için kullanılan Kanun Hükmünde Kararnameleri (KHK) kaldırmak yerine, Türkiye özgür medyayı sindirmek amaçlı daha fazla kanun ve benzeri araçları üretmeye devam etti” ifadelerinin yer aldığı rapor, IPI Yönetim Kurulu Başkanı Markus Spillmann ve IPI Direktörü Barbara Trionfi’nin önderlik ettiği bir IPI heyeti, Ankara ve İstanbul’a giderek gazeteci, yabancı diplomat ve ülke temsilcilikleri, sivil toplum kuruluşları (STK), muhalefet parti ve Adalet ve İçişleri Bakanlıklarının temsilcileri ile üst düzey resmi görüşmeler yapmasıyla hazırlandı.
BBC Türkçe’nin aktardığına göre, Türkiye ziyaretinde Cumhurbaşkanı Erdoğan, Sözcüsü İbrahim Kalın, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, RTÜK, Anayasa Mahkemesi ve TRT ile görüşmek isteyen IPI temsilcilerinin taleplerinin reddedildiği veya yanıtsız bırakıldığı belirtildi.
Bunun üzerine Dışişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı’ndan yetkililerle görüşüldü.
IPI’ın görüştüğü yetkililer, Türkiye’deki medya ortamını “iyi ve canlı” olarak niteledi.
Yetkililer medya çalışanlarına ve kuruluşların kapatılmasına yönelik eylemlerin, Temmuz 2016’da gerçekleşen darbe girişiminin ardından alınması gereken güvenlik önlemleri kapsamında olduğunu belirtse de IPI “Bu güvenlik önlemlerinin, yalnız darbe girişiminden sorumlu tutulan Fethullah Gülen’in ilişkili olduğu iddia edilen kişiler ve kurumlar için değil, aynı zamanda Kürt, solcu ve diğer bağımsız medya kurumlarındaki gazetecileri hedef almak üzere sınırsız bir yetki olarak kullanıldığı görüldü” sonucuna ulaştı.
Örgüte göre 15 Temmuz’dan bugüne 170 medya kuruluşu ve basımevinin kapatılmasının yanı sıra basılı yayın pazarındaki gerileme, ekonomik baskılar ve hükümet yanlısı medya patronlarının bileşimiyle Türk hükümeti medyanın yaklaşık yüzde 95’ini etkisi altına aldı.
[Kronos.News] 12.2.2019
“Temmuz 2016’daki darbe girişiminde bu yana yürürlüğe giren ve basın özgürlüğünü kısıtlamak için kullanılan Kanun Hükmünde Kararnameleri (KHK) kaldırmak yerine, Türkiye özgür medyayı sindirmek amaçlı daha fazla kanun ve benzeri araçları üretmeye devam etti” ifadelerinin yer aldığı rapor, IPI Yönetim Kurulu Başkanı Markus Spillmann ve IPI Direktörü Barbara Trionfi’nin önderlik ettiği bir IPI heyeti, Ankara ve İstanbul’a giderek gazeteci, yabancı diplomat ve ülke temsilcilikleri, sivil toplum kuruluşları (STK), muhalefet parti ve Adalet ve İçişleri Bakanlıklarının temsilcileri ile üst düzey resmi görüşmeler yapmasıyla hazırlandı.
BBC Türkçe’nin aktardığına göre, Türkiye ziyaretinde Cumhurbaşkanı Erdoğan, Sözcüsü İbrahim Kalın, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, RTÜK, Anayasa Mahkemesi ve TRT ile görüşmek isteyen IPI temsilcilerinin taleplerinin reddedildiği veya yanıtsız bırakıldığı belirtildi.
Bunun üzerine Dışişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı’ndan yetkililerle görüşüldü.
IPI’ın görüştüğü yetkililer, Türkiye’deki medya ortamını “iyi ve canlı” olarak niteledi.
Yetkililer medya çalışanlarına ve kuruluşların kapatılmasına yönelik eylemlerin, Temmuz 2016’da gerçekleşen darbe girişiminin ardından alınması gereken güvenlik önlemleri kapsamında olduğunu belirtse de IPI “Bu güvenlik önlemlerinin, yalnız darbe girişiminden sorumlu tutulan Fethullah Gülen’in ilişkili olduğu iddia edilen kişiler ve kurumlar için değil, aynı zamanda Kürt, solcu ve diğer bağımsız medya kurumlarındaki gazetecileri hedef almak üzere sınırsız bir yetki olarak kullanıldığı görüldü” sonucuna ulaştı.
Örgüte göre 15 Temmuz’dan bugüne 170 medya kuruluşu ve basımevinin kapatılmasının yanı sıra basılı yayın pazarındaki gerileme, ekonomik baskılar ve hükümet yanlısı medya patronlarının bileşimiyle Türk hükümeti medyanın yaklaşık yüzde 95’ini etkisi altına aldı.
[Kronos.News] 12.2.2019
Mağara ve İçindekilerin durumu [Abdullah Aymaz]
Kur’an-ı Kerim Ashab-ı Kehf’in içinde bulundukları mağarayı ve kendilerinin vaziyetlerini şöyle anlatıyor:
“Baksaydın, güneşin doğduğu zaman mağaranın sağ tarafına yöneldiğini, batarken de sol taraftan onları makaslayıp geçtiğini görürdün. Onlar, mağaranın geniş bir yerinde idiler. İşte bu Allah’ın mucizelerindendir. Allah kime hidayet ederse, işte o, hakka ulaşmıştır; kimi de hidayetten mahrum ederse, artık ona doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın. Bir de onları mağarada görseydin uyanık sanırdın. Halbuki onlar uykudadırlar. Biz onları sağa sola çevirirdik. Köpekleri de girişte ön ayaklarını ileri doğru uzatmıştı. Eğer onları görseydin, arkana bakmadan kaçardın; içinde korku ile dolardı.” (18/17-18)
Mağaranın yeri hakkında ayrı ayrı görüşler var… Anadolu’da diyenler… Şam’da diyenler Endülüs’te Gırnata civarında Loşe’de diyenler… Daha başka yerlerin isimlerini söyleyenler de var… Aslında Kur’an-ı Kerim yer ve zaman vermeden bahsederken, bunların hepsini bazı benzerliklerinden dolayı içine alabilecek şekilde içlerinden, en orijinal ve en dikkat çekenin kıssasını anlatıyor. Pek çok devirlerde zalimlerin zulümlerine uğrayan müminler böyle mağaralarda saklanmışlardır. Kıssa, hisse almak içindir. Teferruatta boğulmadan meselenin özüne ulaşmaya çalışalım. Kıssa anlatılırken, dekor ve malzeme olarak, aksesuar olarak kullanılan kelime ve cümleler çok mühimdir, onlardan istifade etmeye bakalım…
Elbette bu mesele Allah’ın âyet ve mucizelerindendir. Şöyle veya izah etmeye yeltenmek uygun olmaz. O’nun (c.c.) kudreti her şeye yeter… Bizim buradaki bazı aktarmalarımız, maddî bir anlayışla, bazılarının bu gerçeği inkara kalkışmalarına karşı akla yaklaştırmak için tespit edilen bazı hakikatlara işaret etmekten ibarettir.
Cenab-ı Hak, onları mağarada uzun süre uykuda bırakıyor. Burada ancak akla yakınlaştırmak için bazı tahlillerde bulunacağız. Yoksa Yaradanın kudreti için hiçbir mani yoktur. NASA yeraltındaki mağaralarda bazı kişileri uzun süre bırakıyor. Bu yerlerde uzun süre kalmanın tesiri araştırılıyor. Mağarada uzun süre kalmak mümkün. Mesela, bir Yugoslav, rekor kırmak için mağarada iki sene kalıyor. 1964’te Antonia Senni mağarada 125 gün kalıyor ve uyku ritminin 72 saate çıktığı görülüyor. Bizim bir günümüz dünyanın kendi ekseni etrafındaki dönüşü kadardır, yani 24 saattir. Halbuki Senni’nin bir günü 72 saat olmuş oluyor.
1968-1969’da Olliver obruğunda, Engender üç ay kalıyor. Onun da bir günü 48 saate tekabül ediyor. Mağarada yaşayanların kafalarına EEG (Beyin grafisi) aleti bağlanıyor. Yine vücutlarına kalp atım ve ritmi tayin eden EKG (kalp grafisi) ve vücut sıcaklığını ölçen derece konuyor. 1972’de Siffre adlı bir kişi, Teksas’ın batısındaki bir mağarada Nice yakınında 205 gün kalıyor.
Ayrıca Olliver obruğunda 6 derece sıcaklıkta Scarssin mağarasında sıfır derecelik sıcaklıkta çeşitli kişiler uzun süre tecrübeye tabi tutulmuş. Mesela Mairetet ve Brobecher bunlardan ikisidir. Bu şahısların bir günleri de 27 saatlik zamana tekabül ediyordu.
Hayvanların kış uykusuna yattığı malum. Kış uykusunda hayvanlar hayati faaliyetlerini oldukça azaltırlar. Mesela yarasanın dakikada 1200 defa atabilen bir kalbi olmasına rağmen kış uykusuna yattığında kalb atım sayısı dakikada dörde düşmektedir.
NASA’nın sıfır derece ve altı derecede mağaralarda uzun süre bazı kişileri bıraktığını hatırlayalım… Ayette de güneş ışınlarının Ashab-ı Kehf’i yalayarak geçtiğini düşünürsek mağara ısısının düşük olduğu ortaya çıkar. Şüphesiz Yaradan, sebeplere tevessül etmeden her şeyi yapmaya kadirdir. Belki de Ashab-ı Kehf’i uzun süre hipotermi vasatında uyutmuştur.
Uykunun bir ve ikinci dönemlerinde sağa ve sola dönmeler sıktır. Ashab-ı Kehf’in uykusu bu fizyolojik hadiseye uyması muhtemeldir. Uzun süre yatakta yatan hastaların kalçalarında ülser meydana gelir. Buna “decübitis ülseri” denir. Bunu önlemek için hastalar sağa ve sola çevrilir. Cenab-ı Hak da Ashab-ı Kehf’in decübitis ülserine uğramaması için bunları sağa ve sola çevirmiştir.
Ashab-ı Kehf’in kulaklarına perde indiği ve güneş ışığı görmediği anlaşılmaktadır. Bir uykunun meydana gelmesi için beyindeki “retiküler formasyon” (ağımsı oluşum) denen yere mümkün mertebe az tenbih gelmesi gerekir. Anlaşıldığı üzere Ashab-ı Kehf’in az işitme ve az ışık görmesi için bütün şartlar hazırlanmıştır.
Ashab-ı Kehf ‘in mağarası için çeşitli rivayetler vardır. Yalnız bunun kesin olmadığını özellikle belirtelim. Güneş ışınlarının gelmesine göre mağaranın kuzey-güney istikametinde olduğu anlaşılıyor. Bu mağaranın kabataslak olarak piramit yapısına benzemesi muhtemeldir. Mağaranın bu şekilde olmadığına dair aksi bir rivayet de mevcut değildir.
Boris adlı bir araştırmacı bir yarda genişliğinde bir keops piramidi modeli yaptı. Kuzey, güney doğrultusuna göre yön verdikten sonra içinde tabandan (tepe noktasına kadar olan yüksekliğin) üçte biri uzunluğundaki noktaya ölü bir kedi koydu… Kediyi alarak başka organik maddelerle denemelere devam etti. Bilhassa çabucak bozulan organik maddeleri tercih etti. Bu denemelerden sonra Boris, piramitlerde bozulmayı önleyen bir tesirin olması gerektiğini kabul etmek zorunda kaldı. Belki de Ashab-ı Kehf’in korunmasını sağlayan bir mekanizmaya benzer şekilde piramitlerde mumyaların bulunduğu yer, ortaya doğrudur. Ashab-ı Kehf’in mağaranın geniş bir yerinde olduğu bilindiğine göre muhtemelen ortalara yakındır.
Piramit kelimesi, Grekçe ateş anlamına gelen “piro” ile merkezde anlamına gelen “amid” kelimelerinden oluşur. Piramit “merkezdeki ateş” yani biyokozmik enerjinin ta kendisidir. Burada piramidlerle ilgili çalışmaların neticelerini özet halinde verelim.
Kirletilmiş suyu, birkaç gün piramidin içinde bırakmak suretiyle arıtabiliriz. Süt birkaç gün süreyle taze kalır ve sonunda bozulmayıp sadece yoğurt haline gelir. Et ve yumurta gibi maddeler yumrulaşır. Koparılarak piramidin içine yerleştirilen çiçeklerin suyu çekilir. Ancak biçimlerini ve renklerini korurlar. Bitkiler piramit içinde daha hızlı büyürler. Piramitte bırakılmış su beş hafta süreyle yüz losyonu olarak kullanıldığında yüz bakımı da sağlamış olur. Piramit içindeki bir çöp bidonu içine yerleştirilen yemek atıkları, hiç koku neşretmeden mumyalaşır. Sıvılarda askıda kalan cisimler piramit içi ortamda çökelmemektedir. Kesik, yanık, sıyrık gibi yaralar, büyükçe bir piramidin içine oturulduğunda daha çabuk iyileşme eğilimi gösterir.
Ashab-ı Kehf’in mağarasının güney-kuzey istikametinde oluşu ve muhtemelen de piramitleri andıran bir yapı tarzının olmasının, onların korunmasında rolü olabilir.
Hz. Yusuf’un kıtlık olmazdan önce uzun süre tahılları bozulmadan koyduğu yapı da yukarıdaki bilgilerin ışığı altında düşünülecek olursa piramit olması muhtemeldir.
[Abdullah Aymaz] 12.2.2019 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
“Baksaydın, güneşin doğduğu zaman mağaranın sağ tarafına yöneldiğini, batarken de sol taraftan onları makaslayıp geçtiğini görürdün. Onlar, mağaranın geniş bir yerinde idiler. İşte bu Allah’ın mucizelerindendir. Allah kime hidayet ederse, işte o, hakka ulaşmıştır; kimi de hidayetten mahrum ederse, artık ona doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın. Bir de onları mağarada görseydin uyanık sanırdın. Halbuki onlar uykudadırlar. Biz onları sağa sola çevirirdik. Köpekleri de girişte ön ayaklarını ileri doğru uzatmıştı. Eğer onları görseydin, arkana bakmadan kaçardın; içinde korku ile dolardı.” (18/17-18)
Mağaranın yeri hakkında ayrı ayrı görüşler var… Anadolu’da diyenler… Şam’da diyenler Endülüs’te Gırnata civarında Loşe’de diyenler… Daha başka yerlerin isimlerini söyleyenler de var… Aslında Kur’an-ı Kerim yer ve zaman vermeden bahsederken, bunların hepsini bazı benzerliklerinden dolayı içine alabilecek şekilde içlerinden, en orijinal ve en dikkat çekenin kıssasını anlatıyor. Pek çok devirlerde zalimlerin zulümlerine uğrayan müminler böyle mağaralarda saklanmışlardır. Kıssa, hisse almak içindir. Teferruatta boğulmadan meselenin özüne ulaşmaya çalışalım. Kıssa anlatılırken, dekor ve malzeme olarak, aksesuar olarak kullanılan kelime ve cümleler çok mühimdir, onlardan istifade etmeye bakalım…
Elbette bu mesele Allah’ın âyet ve mucizelerindendir. Şöyle veya izah etmeye yeltenmek uygun olmaz. O’nun (c.c.) kudreti her şeye yeter… Bizim buradaki bazı aktarmalarımız, maddî bir anlayışla, bazılarının bu gerçeği inkara kalkışmalarına karşı akla yaklaştırmak için tespit edilen bazı hakikatlara işaret etmekten ibarettir.
Cenab-ı Hak, onları mağarada uzun süre uykuda bırakıyor. Burada ancak akla yakınlaştırmak için bazı tahlillerde bulunacağız. Yoksa Yaradanın kudreti için hiçbir mani yoktur. NASA yeraltındaki mağaralarda bazı kişileri uzun süre bırakıyor. Bu yerlerde uzun süre kalmanın tesiri araştırılıyor. Mağarada uzun süre kalmak mümkün. Mesela, bir Yugoslav, rekor kırmak için mağarada iki sene kalıyor. 1964’te Antonia Senni mağarada 125 gün kalıyor ve uyku ritminin 72 saate çıktığı görülüyor. Bizim bir günümüz dünyanın kendi ekseni etrafındaki dönüşü kadardır, yani 24 saattir. Halbuki Senni’nin bir günü 72 saat olmuş oluyor.
1968-1969’da Olliver obruğunda, Engender üç ay kalıyor. Onun da bir günü 48 saate tekabül ediyor. Mağarada yaşayanların kafalarına EEG (Beyin grafisi) aleti bağlanıyor. Yine vücutlarına kalp atım ve ritmi tayin eden EKG (kalp grafisi) ve vücut sıcaklığını ölçen derece konuyor. 1972’de Siffre adlı bir kişi, Teksas’ın batısındaki bir mağarada Nice yakınında 205 gün kalıyor.
Ayrıca Olliver obruğunda 6 derece sıcaklıkta Scarssin mağarasında sıfır derecelik sıcaklıkta çeşitli kişiler uzun süre tecrübeye tabi tutulmuş. Mesela Mairetet ve Brobecher bunlardan ikisidir. Bu şahısların bir günleri de 27 saatlik zamana tekabül ediyordu.
Hayvanların kış uykusuna yattığı malum. Kış uykusunda hayvanlar hayati faaliyetlerini oldukça azaltırlar. Mesela yarasanın dakikada 1200 defa atabilen bir kalbi olmasına rağmen kış uykusuna yattığında kalb atım sayısı dakikada dörde düşmektedir.
NASA’nın sıfır derece ve altı derecede mağaralarda uzun süre bazı kişileri bıraktığını hatırlayalım… Ayette de güneş ışınlarının Ashab-ı Kehf’i yalayarak geçtiğini düşünürsek mağara ısısının düşük olduğu ortaya çıkar. Şüphesiz Yaradan, sebeplere tevessül etmeden her şeyi yapmaya kadirdir. Belki de Ashab-ı Kehf’i uzun süre hipotermi vasatında uyutmuştur.
Uykunun bir ve ikinci dönemlerinde sağa ve sola dönmeler sıktır. Ashab-ı Kehf’in uykusu bu fizyolojik hadiseye uyması muhtemeldir. Uzun süre yatakta yatan hastaların kalçalarında ülser meydana gelir. Buna “decübitis ülseri” denir. Bunu önlemek için hastalar sağa ve sola çevrilir. Cenab-ı Hak da Ashab-ı Kehf’in decübitis ülserine uğramaması için bunları sağa ve sola çevirmiştir.
Ashab-ı Kehf’in kulaklarına perde indiği ve güneş ışığı görmediği anlaşılmaktadır. Bir uykunun meydana gelmesi için beyindeki “retiküler formasyon” (ağımsı oluşum) denen yere mümkün mertebe az tenbih gelmesi gerekir. Anlaşıldığı üzere Ashab-ı Kehf’in az işitme ve az ışık görmesi için bütün şartlar hazırlanmıştır.
Ashab-ı Kehf ‘in mağarası için çeşitli rivayetler vardır. Yalnız bunun kesin olmadığını özellikle belirtelim. Güneş ışınlarının gelmesine göre mağaranın kuzey-güney istikametinde olduğu anlaşılıyor. Bu mağaranın kabataslak olarak piramit yapısına benzemesi muhtemeldir. Mağaranın bu şekilde olmadığına dair aksi bir rivayet de mevcut değildir.
Boris adlı bir araştırmacı bir yarda genişliğinde bir keops piramidi modeli yaptı. Kuzey, güney doğrultusuna göre yön verdikten sonra içinde tabandan (tepe noktasına kadar olan yüksekliğin) üçte biri uzunluğundaki noktaya ölü bir kedi koydu… Kediyi alarak başka organik maddelerle denemelere devam etti. Bilhassa çabucak bozulan organik maddeleri tercih etti. Bu denemelerden sonra Boris, piramitlerde bozulmayı önleyen bir tesirin olması gerektiğini kabul etmek zorunda kaldı. Belki de Ashab-ı Kehf’in korunmasını sağlayan bir mekanizmaya benzer şekilde piramitlerde mumyaların bulunduğu yer, ortaya doğrudur. Ashab-ı Kehf’in mağaranın geniş bir yerinde olduğu bilindiğine göre muhtemelen ortalara yakındır.
Piramit kelimesi, Grekçe ateş anlamına gelen “piro” ile merkezde anlamına gelen “amid” kelimelerinden oluşur. Piramit “merkezdeki ateş” yani biyokozmik enerjinin ta kendisidir. Burada piramidlerle ilgili çalışmaların neticelerini özet halinde verelim.
Kirletilmiş suyu, birkaç gün piramidin içinde bırakmak suretiyle arıtabiliriz. Süt birkaç gün süreyle taze kalır ve sonunda bozulmayıp sadece yoğurt haline gelir. Et ve yumurta gibi maddeler yumrulaşır. Koparılarak piramidin içine yerleştirilen çiçeklerin suyu çekilir. Ancak biçimlerini ve renklerini korurlar. Bitkiler piramit içinde daha hızlı büyürler. Piramitte bırakılmış su beş hafta süreyle yüz losyonu olarak kullanıldığında yüz bakımı da sağlamış olur. Piramit içindeki bir çöp bidonu içine yerleştirilen yemek atıkları, hiç koku neşretmeden mumyalaşır. Sıvılarda askıda kalan cisimler piramit içi ortamda çökelmemektedir. Kesik, yanık, sıyrık gibi yaralar, büyükçe bir piramidin içine oturulduğunda daha çabuk iyileşme eğilimi gösterir.
Ashab-ı Kehf’in mağarasının güney-kuzey istikametinde oluşu ve muhtemelen de piramitleri andıran bir yapı tarzının olmasının, onların korunmasında rolü olabilir.
Hz. Yusuf’un kıtlık olmazdan önce uzun süre tahılları bozulmadan koyduğu yapı da yukarıdaki bilgilerin ışığı altında düşünülecek olursa piramit olması muhtemeldir.
[Abdullah Aymaz] 12.2.2019 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Futbolda aynı anda iki takım çalıştırmak başarı getiriyor mu? [Hasan Cücük]
Galatasaray ve Beşiktaş’ı lig şampiyonluğuna taşıyarak haklı bir üne kavuşan Mircea Lucescu’nun A Milli Takım serüveni hüsranla bitti. Ülkemizden ayrıldıktan sonra 2004’te çalıştırmaya başladığı Ukrayna’nın Shakthar Donetsk takımını yerel ve uluslararası arenada başarıya taşıyan Lucescu, Ağustos 2017’de A Milli Takımı’ın başına geçmişti. Lucescu ile yollar ayrılınca gözler yeni isme çevrildi. Adı önplana çıkan isim ise Şenol Güneş oldu. Bulunan formül Güneş’in sezon sonuna kadar Beşiktaş ve A Milli Takımı birlikte çalıştırması. Geriye dönüp baktığımızda futbolda aynı anda iki takım çalıştırmak pek görülmüyor.
Aynı anda hem kulüp hem de milli takım çalıştırmada Türkiye öne çıkıyor. Türkiye’de Abdullah Gegiç, Kalman Meszöly ve Fatih Terim örneği var. Gegiç, Eskişehirspor birlikte A Milli takımı çalıştırırken, Meszöly kısa bir dönem Fenerbahçe ile A Milli takımını çalıştırdı. Abdullah Gegiç dönemi yaklaşık 7,5 ay, Kalman Meszöly dönemi ise 4 ay sürmüştü. Her ismin aynı anda iki takımı çalıştırdığı dönemde futbolun tatilde olduğu aradaki uzun yaz dönemini çıkarmak gerekiyor.
Fatih Terim ise Galatasaray’ı çalıştırdığı dönemde Ağustos 2013’te Federasyon’dan gelen teklife olumlu cevap vererek, görevine son verilen Abdullah Avcı’nın yerine hem milli takımı hem de Galatasaray’ı birlikte çalıştırmaya başladı. Fatih Terim’in bu kararı kulüp başkanı Ünal Aysal’la arasında iplerin gerilmesine yol açtı. Ligde alınan başarısız sonuçlara Şampiyonlar Ligi’nde 6-1’lik Real Madrid yenilgisi eklenince, yönetim Fatih Terim’le yollarını 24 Eylül’de ayırdı. Galatasaray’ı bırakan Terim, A Milli Takımı çalıştırmaya başladı. Bir koltukta iki karpuzun ömrü çok kısa sürdü. Türkiye daha önce Gegiç, Meszöly ve Terim’le deneyip, başarısız olduğu sistemi şimdi Şenol Güneş’le tekrarlamak istiyor.
Günümüz futbol dünyasında hem kulüp hem de milli takım çalıştıran hocaların örneğine rastlanmıyor. Bunun Avrupa’da son örneği PSV ile Avustralya milli takımını beraber çalıştıran Guus Hiddink oldu. Güney Kore’yi 2002 Dünya Kupası’nda 4.lüğe taşıyan Guus Hiddink, kupa sonrası ülkesine dönüp PSV’yi çalıştırmaya başladı. 2006’da görevi bırakacağını anlaşma maddelerine koyduran Hiddink’in bir diğer isteği ise son yılında bir ülke çalıştırmaktı. 32 yıl sonra bir Dünya Kupası’nda mücadele etmek isteyen Avustralya, Hiddink’in kapısını çalınca cevap ‘evet’ oldu. Böylece Hiddink hem PSV hem de Avustralya milli takımını çalıştırmaya başladı. Hiddink, yerel ligde oynayan oyuncuların takibini yardımcısına bırakırken, kendisi PSV ve Avrupa’da oynayan oyunculara konsantre oldu. Neticede Avustralya 2006 Almanya’ya katılırken, gruptan çıkmayı da başardı.
Alman futbolunun ‘imparator’u Franz Beckenbauer ise hem kulüp başkanlığı yaptı hem de takımı çalıştırdı. 1996’da alınan kötü sonuçlar üzerine ligin bitmesine haftalar kala Otto Rehhagel’in işine son veren Beckenbauer, eşofmanları giyerek Bayern Münih’in başına geçti. Bayern Münih’i 63 gün çalıştıran Beckenbauer, UEFA Kupası’nı kazanarak ilginç bir rekora imza attı.
Mark Hughes ise profesyonel futbol kariyeri devam ederken 1999’da Galler milli takımını çalıştırmaya başladı. Southampton’da top koştururken Galler’i çalıştırmaya başlayan Hughes, Everton ve Blackburn Rovers formasını giydikten sonra 2002’de futbolu bırakıp, teknik adamlık görevine devam etti. Chelsea formasını giyen Ruud Gullit, teknik direktör Glen Hoddle’nin İngiltere milli takımının başına geçmesiyle oyuncu – teknik adam olarak 1996’da göreve başladı. Gullit 1996 – 98 arasında görevi sırasında FA Cup’u kazanarak kupayı kazanan ‘Britanya Adası dışından ilk teknik adam’ oldu. Gullit sonrası aynı görevi 1998 – 2000 arasında İtalyan oyuncu Gianluca Vialli sürdürdü. Vialli 1996’de Chelsea’ya transfer olurken, 2000’de hem futbolu hem de teknik adamlık görevini sonlandırdı.
A Milli Takım, Mircea Lucescu döneminde çıktığı 17 maçta vasatın altında bir performans gösterdi. Artık kariyerinin son dönemini yaşayan Mircea Lucescu döneminde sadece 4 galibiyet alan milliler, 6 maçı berabere bitirirken, 7 kez de sahadan mağlup ayrıldı. Attığı 17 gole karşılık, kalesinde 25 gol gördü.
Mircea Lucescu sonrası adı geçen Şenol Güneş, Türkiye’nin uluslararası dönemde kazandığı tek başarının mimarı bir isim. A Milli Takımı 2002 Dünya Kupası’nda 3.lüğe taşıyan Şenol Güneş, Euro 2004 biletini alamayınca görevine son verilmişti. Tarihi başarının mimarı olan Güneş, milli takım döneminde uğradığı haksız eleştilere tarihi başarıyla karşılık vermişti.
[Hasan Cücük] 12.2.2019 [TR724]
Aynı anda hem kulüp hem de milli takım çalıştırmada Türkiye öne çıkıyor. Türkiye’de Abdullah Gegiç, Kalman Meszöly ve Fatih Terim örneği var. Gegiç, Eskişehirspor birlikte A Milli takımı çalıştırırken, Meszöly kısa bir dönem Fenerbahçe ile A Milli takımını çalıştırdı. Abdullah Gegiç dönemi yaklaşık 7,5 ay, Kalman Meszöly dönemi ise 4 ay sürmüştü. Her ismin aynı anda iki takımı çalıştırdığı dönemde futbolun tatilde olduğu aradaki uzun yaz dönemini çıkarmak gerekiyor.
Fatih Terim ise Galatasaray’ı çalıştırdığı dönemde Ağustos 2013’te Federasyon’dan gelen teklife olumlu cevap vererek, görevine son verilen Abdullah Avcı’nın yerine hem milli takımı hem de Galatasaray’ı birlikte çalıştırmaya başladı. Fatih Terim’in bu kararı kulüp başkanı Ünal Aysal’la arasında iplerin gerilmesine yol açtı. Ligde alınan başarısız sonuçlara Şampiyonlar Ligi’nde 6-1’lik Real Madrid yenilgisi eklenince, yönetim Fatih Terim’le yollarını 24 Eylül’de ayırdı. Galatasaray’ı bırakan Terim, A Milli Takımı çalıştırmaya başladı. Bir koltukta iki karpuzun ömrü çok kısa sürdü. Türkiye daha önce Gegiç, Meszöly ve Terim’le deneyip, başarısız olduğu sistemi şimdi Şenol Güneş’le tekrarlamak istiyor.
Günümüz futbol dünyasında hem kulüp hem de milli takım çalıştıran hocaların örneğine rastlanmıyor. Bunun Avrupa’da son örneği PSV ile Avustralya milli takımını beraber çalıştıran Guus Hiddink oldu. Güney Kore’yi 2002 Dünya Kupası’nda 4.lüğe taşıyan Guus Hiddink, kupa sonrası ülkesine dönüp PSV’yi çalıştırmaya başladı. 2006’da görevi bırakacağını anlaşma maddelerine koyduran Hiddink’in bir diğer isteği ise son yılında bir ülke çalıştırmaktı. 32 yıl sonra bir Dünya Kupası’nda mücadele etmek isteyen Avustralya, Hiddink’in kapısını çalınca cevap ‘evet’ oldu. Böylece Hiddink hem PSV hem de Avustralya milli takımını çalıştırmaya başladı. Hiddink, yerel ligde oynayan oyuncuların takibini yardımcısına bırakırken, kendisi PSV ve Avrupa’da oynayan oyunculara konsantre oldu. Neticede Avustralya 2006 Almanya’ya katılırken, gruptan çıkmayı da başardı.
Alman futbolunun ‘imparator’u Franz Beckenbauer ise hem kulüp başkanlığı yaptı hem de takımı çalıştırdı. 1996’da alınan kötü sonuçlar üzerine ligin bitmesine haftalar kala Otto Rehhagel’in işine son veren Beckenbauer, eşofmanları giyerek Bayern Münih’in başına geçti. Bayern Münih’i 63 gün çalıştıran Beckenbauer, UEFA Kupası’nı kazanarak ilginç bir rekora imza attı.
Mark Hughes ise profesyonel futbol kariyeri devam ederken 1999’da Galler milli takımını çalıştırmaya başladı. Southampton’da top koştururken Galler’i çalıştırmaya başlayan Hughes, Everton ve Blackburn Rovers formasını giydikten sonra 2002’de futbolu bırakıp, teknik adamlık görevine devam etti. Chelsea formasını giyen Ruud Gullit, teknik direktör Glen Hoddle’nin İngiltere milli takımının başına geçmesiyle oyuncu – teknik adam olarak 1996’da göreve başladı. Gullit 1996 – 98 arasında görevi sırasında FA Cup’u kazanarak kupayı kazanan ‘Britanya Adası dışından ilk teknik adam’ oldu. Gullit sonrası aynı görevi 1998 – 2000 arasında İtalyan oyuncu Gianluca Vialli sürdürdü. Vialli 1996’de Chelsea’ya transfer olurken, 2000’de hem futbolu hem de teknik adamlık görevini sonlandırdı.
A Milli Takım, Mircea Lucescu döneminde çıktığı 17 maçta vasatın altında bir performans gösterdi. Artık kariyerinin son dönemini yaşayan Mircea Lucescu döneminde sadece 4 galibiyet alan milliler, 6 maçı berabere bitirirken, 7 kez de sahadan mağlup ayrıldı. Attığı 17 gole karşılık, kalesinde 25 gol gördü.
Mircea Lucescu sonrası adı geçen Şenol Güneş, Türkiye’nin uluslararası dönemde kazandığı tek başarının mimarı bir isim. A Milli Takımı 2002 Dünya Kupası’nda 3.lüğe taşıyan Şenol Güneş, Euro 2004 biletini alamayınca görevine son verilmişti. Tarihi başarının mimarı olan Güneş, milli takım döneminde uğradığı haksız eleştilere tarihi başarıyla karşılık vermişti.
[Hasan Cücük] 12.2.2019 [TR724]
Gül Devri, Lale Devri geçenlerin; Nergis Devri olmasın mı? [Fatma Betül Meriç]
Nergis. Eski çağların Narkisso’su. Narsizme, narkoza ve nergisgiller familyasına ismini veren çiçek. Yunan mitolojisindeki hikayeye göre, Narkissos, kusursuz fiziki güzelliğe sahip bir gençtir. Bu sebeple bütün su perileri ona ilgi duyar, fakat karşılık alamazlar. Narkissos’a tutkun bir su perisi, bir gün ona yaklaşmayı dener ve sert bir şekilde reddedilir. Bu, su perisi Eko’dur. Eko, kederinden ve utancından eriyip yok olur adeta ve giderken geride Narkissos’un sözlerinin yankılandığı, kendi sesini bırakır. Bunun üzerine intikam alınmasını isteyen su perilerinin bu talebine uyan Tanrılar, Narkissos’un da karşılıksız bir aşk yaşayarak cezalandırılmasına karar verirler.
Bir gün, dağdaki berrak bir su birikintisine bakan Narkissos, kendisinin sudaki yansımasını görür. Suda yaşayan çok güzel bir varlıkla karşı karşıya olduğunu zanneder ve ona aşık olur. Fakat ne bu görüntüden ayrılabilir ne de sarılmak istediğinde kaybolan bu yansımadan bir karşılık alabilir. Sonunda geceler, günler boyunca seyre daldığı bu muazzam güzellik karşısında, yorgun ve bitkin bir halde suya düşüp ölür.
Su perileri, Narkissos’u gömmek için geldiklerinde, onun yok olup gittiğini ve yerine bir çiçek bırakmış olduğunu görürler. Sonradan ismi Nergis diye anılacak bir çiçek..
Yunan mitolojisinde bu ve benzer varyasyonları olan Nergis’in bizim kadim kültürümüzde yeri ise farklıdır. Büyüklerimizin –onlara da kendi büyüklerinin- anlattığına göre; bir gün iki cihanın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı, gözbebeğimiz Hz. Peygamber (SAV), kaynamış yumurta ve yeşil soğan yerler. Çok geçmeden midesi rahatsızlanır ve bulundukları yere istifra ederler. Kısa bir müddet sonra istifra ettikleri yerde işte bu Nergis çiçekleri açmaya başlar. O kadar latif bir kokusu vardır ki, insanlar ‘peygamberimizin istifrası böyle ise kendisi ne kadar güzel kokuyordur kimbilir,’ diye düşünmeye başlar.
Hala Anadolu’nun pek çok yerinde nergis yerine “Peygamber Kusmuğu” derler bu çiçeğe. Çıktığı zaman salavat getirerek koklar, yüzlerine gözlerine sürer ve kıyamazlar koparmaya bile.
****
“Bahçıvan, ağaçları budamasa dallar gelişir mi?
Terzi, kumaşı parça parça etmese, elbise çıkar mı?”
(MESNEVİ- CİLT 1)
Yürüyüşün, en hafif ve yapılabilir sporlardan biri olduğunu keşfettiğimden beri yalnız başıma yaptığım yürüyüşler daha bir keyifli gelmeye başlamıştı. Soğuk havayı hissetmek, şehrin gürültüsünü, sokakta oynayan çocukların bağrışlarını dinlemek, etraftaki insanların yüzlerinden kederlerini okumak, yepyeni hikayeler devşirmek..
Sonu bir çiçek satıcısına çıkan yollarda yürümek de nasip işi belli ki. Zihnim dolu, aklım türlü olmazları oldurmanın yollarını ararken, çekiliverdim bir kokunun içine ben. Öyle böyle değil. Hafif ıhlamur ağaçlarının kokusunu andıran. İç ferahlatan. Kalp yumuşatan. Metrelerce öteden duyulan bir letafet. Yüzümü gülümseten bu kokunun eşiğinde, iki çiçek dolu kova ilişti gözüme. Çok eskimiş, yer yer paslanmış demir bir ikiz bebek arabasının iskeletinde duran iki büyük kova. Lebalep nergis dolu. Itır ıtır bahar soluklatan cinsten. Renkleri öyle canlı ki, hiçbir ressamın tuvaline daha evvel böyle renkler yansımamış sanki. Bir yıldız çiçeği. Narin bir sevgili gibi. Eskimiş bir bebek arabasının, kaldırımda duran iskeletine yaslanmış, gelene gidene bir “Merhaba” demek istercesine dizilmiş bu çiçekler arasından, aklım önce çiçeklere sonra dünyanın en güzel çiçekleri bebeklere düşüverdi.
Dervişin fikri neyse zikri de odur, derler. El-hak doğrudur. Çiçekler bebekleri düşürdü aklıma. Bebek deyince de, analı kuzu kınalı kuzu misali anacığı babacığı bir el uzatma mesafesinde yamacında duran bebekleri değil de; soğuk beton zeminlerde emeklemeyi öğrenen, dünyayı ancak daracık bir pencereden seyredebilen, hayat planında payına kırkını demir parmaklıklar ardında çıkarmak düşen. Kalın penye pijamalarını yerde emeklerken eskiten. En sevdiği ve tek oyuncağı olan radyosu elinden alınınca, ağlayıp tüm koğuşu da dilgir eden. Ek gıda serüvenine yaşıtlarının aksine, buharda taze haşlanmış sebzeler, en organik gıdalarla hazırlanıp, anne eli değmiş çorbalar, püreler ile değil; cezaevinin uygun gördüğü kendi minik bedenine asla uygun düşmeyecek yemeklerle başlamak zorunda kalan. Hastalanınca anneciği ile değil, infaz koruma memurları ile hastaneye yollanan. Bir ateşini düşürmeye şefkatli anne eli, dualı anne dili yetecekken, ondan mahrum edilen bebekleri düşündüm. Ağlayışları arşı titreten bebekleri…
Peki, onlar gerçekten bebek mi?
Bebek midir, yoksa bizden daha mı yetişkindir annesinin kucağında nezaretle, sorguyla, ifadeyle tanışan?
Günler ve gecelerin geçmek bilmediği o bekleyiş vakitlerinde, annesi ile birlikte hicran dolduran?
Bebek midir, yoksa kanuna aykırı kararlar veren muktedirlerden daha mı yetişkindir; annesinin sütünden –Yaradan’ın ona gönderdiği tek rızıktan- mahrum edilen, buna rağmen etrafa gülücükler saçan, masumluğu ile paklığı yüzünden okunan, minicik varlığıyla annesine dayanak/sığınak olan o yavrular?
Söyleyin ,bebek diyebilir miyiz, kısacık ömürlerinde annelerinin sıkıntılarını paylaşıp , Hacerî bir sabrın gönüllü yolcusu olan annelerine yoldaş olan göz ve gönül aydınlıklarına?
Bebek değil. Onlara olsa olsa melek diyebiliriz, Rabbimizin Cemal ismine bir ayine olan.
Kederli karanlık bulutları dağıtmaya bir gülüşüyle muvaffak olan.
Cennetten henüz gönderildiklerinden belki; geldikleri yeri cennet yapan.
Bu yer dört duvar arasında, tel örgülerle çokça sürgülerle kaplı demir bir kafes olsa dahi..
Ne olur unutmayın o bebekleri, kıymayın bu güzel çiçeklere e mi?
[Fatma Betül Meriç] 12.2.2019 [TR724]
Bir gün, dağdaki berrak bir su birikintisine bakan Narkissos, kendisinin sudaki yansımasını görür. Suda yaşayan çok güzel bir varlıkla karşı karşıya olduğunu zanneder ve ona aşık olur. Fakat ne bu görüntüden ayrılabilir ne de sarılmak istediğinde kaybolan bu yansımadan bir karşılık alabilir. Sonunda geceler, günler boyunca seyre daldığı bu muazzam güzellik karşısında, yorgun ve bitkin bir halde suya düşüp ölür.
Su perileri, Narkissos’u gömmek için geldiklerinde, onun yok olup gittiğini ve yerine bir çiçek bırakmış olduğunu görürler. Sonradan ismi Nergis diye anılacak bir çiçek..
Yunan mitolojisinde bu ve benzer varyasyonları olan Nergis’in bizim kadim kültürümüzde yeri ise farklıdır. Büyüklerimizin –onlara da kendi büyüklerinin- anlattığına göre; bir gün iki cihanın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı, gözbebeğimiz Hz. Peygamber (SAV), kaynamış yumurta ve yeşil soğan yerler. Çok geçmeden midesi rahatsızlanır ve bulundukları yere istifra ederler. Kısa bir müddet sonra istifra ettikleri yerde işte bu Nergis çiçekleri açmaya başlar. O kadar latif bir kokusu vardır ki, insanlar ‘peygamberimizin istifrası böyle ise kendisi ne kadar güzel kokuyordur kimbilir,’ diye düşünmeye başlar.
Hala Anadolu’nun pek çok yerinde nergis yerine “Peygamber Kusmuğu” derler bu çiçeğe. Çıktığı zaman salavat getirerek koklar, yüzlerine gözlerine sürer ve kıyamazlar koparmaya bile.
****
“Bahçıvan, ağaçları budamasa dallar gelişir mi?
Terzi, kumaşı parça parça etmese, elbise çıkar mı?”
(MESNEVİ- CİLT 1)
Yürüyüşün, en hafif ve yapılabilir sporlardan biri olduğunu keşfettiğimden beri yalnız başıma yaptığım yürüyüşler daha bir keyifli gelmeye başlamıştı. Soğuk havayı hissetmek, şehrin gürültüsünü, sokakta oynayan çocukların bağrışlarını dinlemek, etraftaki insanların yüzlerinden kederlerini okumak, yepyeni hikayeler devşirmek..
Sonu bir çiçek satıcısına çıkan yollarda yürümek de nasip işi belli ki. Zihnim dolu, aklım türlü olmazları oldurmanın yollarını ararken, çekiliverdim bir kokunun içine ben. Öyle böyle değil. Hafif ıhlamur ağaçlarının kokusunu andıran. İç ferahlatan. Kalp yumuşatan. Metrelerce öteden duyulan bir letafet. Yüzümü gülümseten bu kokunun eşiğinde, iki çiçek dolu kova ilişti gözüme. Çok eskimiş, yer yer paslanmış demir bir ikiz bebek arabasının iskeletinde duran iki büyük kova. Lebalep nergis dolu. Itır ıtır bahar soluklatan cinsten. Renkleri öyle canlı ki, hiçbir ressamın tuvaline daha evvel böyle renkler yansımamış sanki. Bir yıldız çiçeği. Narin bir sevgili gibi. Eskimiş bir bebek arabasının, kaldırımda duran iskeletine yaslanmış, gelene gidene bir “Merhaba” demek istercesine dizilmiş bu çiçekler arasından, aklım önce çiçeklere sonra dünyanın en güzel çiçekleri bebeklere düşüverdi.
Dervişin fikri neyse zikri de odur, derler. El-hak doğrudur. Çiçekler bebekleri düşürdü aklıma. Bebek deyince de, analı kuzu kınalı kuzu misali anacığı babacığı bir el uzatma mesafesinde yamacında duran bebekleri değil de; soğuk beton zeminlerde emeklemeyi öğrenen, dünyayı ancak daracık bir pencereden seyredebilen, hayat planında payına kırkını demir parmaklıklar ardında çıkarmak düşen. Kalın penye pijamalarını yerde emeklerken eskiten. En sevdiği ve tek oyuncağı olan radyosu elinden alınınca, ağlayıp tüm koğuşu da dilgir eden. Ek gıda serüvenine yaşıtlarının aksine, buharda taze haşlanmış sebzeler, en organik gıdalarla hazırlanıp, anne eli değmiş çorbalar, püreler ile değil; cezaevinin uygun gördüğü kendi minik bedenine asla uygun düşmeyecek yemeklerle başlamak zorunda kalan. Hastalanınca anneciği ile değil, infaz koruma memurları ile hastaneye yollanan. Bir ateşini düşürmeye şefkatli anne eli, dualı anne dili yetecekken, ondan mahrum edilen bebekleri düşündüm. Ağlayışları arşı titreten bebekleri…
Peki, onlar gerçekten bebek mi?
Bebek midir, yoksa bizden daha mı yetişkindir annesinin kucağında nezaretle, sorguyla, ifadeyle tanışan?
Günler ve gecelerin geçmek bilmediği o bekleyiş vakitlerinde, annesi ile birlikte hicran dolduran?
Bebek midir, yoksa kanuna aykırı kararlar veren muktedirlerden daha mı yetişkindir; annesinin sütünden –Yaradan’ın ona gönderdiği tek rızıktan- mahrum edilen, buna rağmen etrafa gülücükler saçan, masumluğu ile paklığı yüzünden okunan, minicik varlığıyla annesine dayanak/sığınak olan o yavrular?
Söyleyin ,bebek diyebilir miyiz, kısacık ömürlerinde annelerinin sıkıntılarını paylaşıp , Hacerî bir sabrın gönüllü yolcusu olan annelerine yoldaş olan göz ve gönül aydınlıklarına?
Bebek değil. Onlara olsa olsa melek diyebiliriz, Rabbimizin Cemal ismine bir ayine olan.
Kederli karanlık bulutları dağıtmaya bir gülüşüyle muvaffak olan.
Cennetten henüz gönderildiklerinden belki; geldikleri yeri cennet yapan.
Bu yer dört duvar arasında, tel örgülerle çokça sürgülerle kaplı demir bir kafes olsa dahi..
Ne olur unutmayın o bebekleri, kıymayın bu güzel çiçeklere e mi?
[Fatma Betül Meriç] 12.2.2019 [TR724]
2019’da Türkiye için “4+1 risk” [Semih Ardıç]
Türkiye, hükûmetin tanzim satış çadırı kurarak sebze-meyve fiyatlarını ucuzlatıp ucuzlatamayacağını tartışa dursun, dünya 2019 senesine dair artan riskleri müzakere ediyor.
Alınabilecek tedbirlerin mahiyeti üzerine odaklanan her yetkili zevat dünya ekonomisini tehdit eden hadiseleri işaret ediyor. Şirketler gelen işaretlere göre planlarını, bütçelerini tadil ediyor.
Dünya ekonomisine dair en zengin veri ambarı Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) elinde.
Dolayısı ile bünyenin ne derece sıhhatli olup olmadığını anlamak için IMF’den gelecek rapor ve beyanlar hafife alınmamalı.
4 KARA BULUT
Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Christine Lagarde, riskleri “4 kara bulut” diye tarif etti.
Lagarde’a göre ufukta koyulaşan o 4 kara bulut şunlar:
1.Ticari gerginlikler ve gümrük vergilerinin artırılması
2.Mali sıkılaşma
3.Brexit belirsizliği
4.Çin ekonomisindeki artan gerileme
Donald Trump, 2016 senesinde başkan seçilmeden önce taraftarlarına “öteki” dünya ile ABD arasındaki duvarların sayısını ve yüksekliklerini artırma vadini tahakkuk ettirme yolunda hız kesmeden ilerliyor.
TRUMP KENDİ ÖRDÜĞÜ DUVARIN ALTINDA KALABİLİR
Trump, Beyaz Saray’a geçer geçmez ilk icraat olarak Çin’e karşı 200 milyar dolarlık ilave vergi duvarı ördü.
İlk vakitlerde avantaj ABD’ye geçmiş gibi görünse de tepeden inme kararlarla dünya ticaretinin çarkları arasına çomak sokulduğu için başlayan aksaklıklarla sadece Çin değil başta ABD olmak üzere bütün ekonomiler yeni yeni yüzleşiyor.
Çin yavaşladığı gibi Avrupa Birliği (AB), AB içinde Euro Bölgesi, ABD, Japonya top yekûn irtifa kaybediyor.
Büyüme tahminleri yüzde 2’ye doğru çekilse de sene içinde daha vahim rakamların müşahede edilebileceği belirtiliyor.
ÇİN ŞİMDİ AŞAĞI ÇEKEN BİR AĞIRLIK
Ticaret harbinin bittiğini ilan edecek sulh anlaşmasında henüz imza safhasına gelinmedi. Çin yavaşladıkça işsizlik ve başka meselelerin girdabına düşüyor.
Hızlı koşarken dünya ekonomisini uçuran Kızıl Ejder’in düşüşe geçmesinin tam aksine bir tesiri oluyor. Halihazırda Çin diğer ekonomiler için bir nevi düşüşü hızlandıran ağırlığa döndü.
IMF Başkanı 4 kara bulutun ilki olarak ABD-Çin ticaret harbini gösteriyor ve ilave ediyor: “Bu gerginliğin nasıl yatışacağını bilmiyoruz, fakat şimdiden ticaret ve piyasadaki güveni etkilemeye başladığını görebiliyoruz.”
ŞİRKETLER DE HÜKÜMETLER DE BORÇ BATAĞINDA
Lagarde hükümetlerin ve şirketlerin yüksek borçlardan mütevellit kabaran borç masraflarını da riskli buluyor.
“Havada çok fazla bulut olduğunda, fırtınanın çıkması için gereken tek şey bir yıldırımdır.” sözlerinde geçen “yıldırım” yerine siz kıvılcımı yazabilirsiniz. Barut kokan odada bir kıvılcımın sebep olacağı tahribatın altından kalkılamaz.
Ticaret savaşlarının mühimmatına dönüşen gümrük vergileri hem talebi zayıflattı hem de maliyetleri artırdı.
TÜRKİYE’DE DEMİR-ÇELİK FABRİKALARINDA MECBURÎ İZİN
Mesela Türkiye’de demir-çelik firmaları birer birer iflasın eşiğine geldi.
Trump’ın ticaret harbi konseptinde Türkiye’den ithal edilen çelik ve alüminyumdan alınan Gümrük Vergisi’ni iki katına çıkarması demir-çelik endüstrisinin kıyameti oldu.
ABD kapısının kapanması sebebiyle nakit dar boğazına giren firmalar çalışanlarını her ay 10 gün mecburî izne göndererek krizi aşmaya çalışsa da inşaat sektöründe krizin kronik hal alması umutları iyiden iyiye tüketti.
Talep yavaş, borçluluk yüksek ve ticareti sekteye uğratan duvarların yıkılıp yıkılmayacağı meçhul.
BREXIT BELİRSİZLİĞİ
İngiltere’nin AB’den nasıl çıkacağı (Brexit) hâlâ muallakta. Başbakan Theresa May’ın AB liderleri ile imzaladığı anlaşma her nasılsa İngiliz Parlamentosu’ndan geçmedi.
Anlaşma olmadan ve AB’ye 39 milyar sterlin tazminat ödemeden İngiltere’nin AB’ye veda etmesi halinde 29 Mart’ın akabinde Almanya, Fransa, İzlanda ve Malta gibi AB üyelerini zor günler bekliyor. Yüz binlerce kişi işsiz kalabilir.
IMF Başkanı Lagarde’ın “4 kara bulut” ikazında Türkiye’nin nevi şahsına münhasır krizi yok.
TÜRKİYE’NİN RİSKLERİ DAHA FAZLA
Enflasyon, durgunluk, 180 milyar dolar dış borç ve 31 Mart’ta yapılacak Mahallî İdareler Seçimi’nde siyasetin nasıl şekilleneceği gibi her biri barut dolu odadaki kıvılcıma dönüşmeye müsait.
Başka ekonomiler 4 kara bulutu hesaba katarken Türkiye için “4+1”, “4+2”, “4+3” şeklinde artan bir risk tablosu söz konusu.
İş âlemi bunun farkında ve el frenini çekti sağa park etti. Her halükârda 1 Nisan’ın şakası olmayacak.
[Semih Ardıç] 12.2.2019 [TR724]
Alınabilecek tedbirlerin mahiyeti üzerine odaklanan her yetkili zevat dünya ekonomisini tehdit eden hadiseleri işaret ediyor. Şirketler gelen işaretlere göre planlarını, bütçelerini tadil ediyor.
Dünya ekonomisine dair en zengin veri ambarı Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) elinde.
Dolayısı ile bünyenin ne derece sıhhatli olup olmadığını anlamak için IMF’den gelecek rapor ve beyanlar hafife alınmamalı.
4 KARA BULUT
Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Christine Lagarde, riskleri “4 kara bulut” diye tarif etti.
Lagarde’a göre ufukta koyulaşan o 4 kara bulut şunlar:
1.Ticari gerginlikler ve gümrük vergilerinin artırılması
2.Mali sıkılaşma
3.Brexit belirsizliği
4.Çin ekonomisindeki artan gerileme
Donald Trump, 2016 senesinde başkan seçilmeden önce taraftarlarına “öteki” dünya ile ABD arasındaki duvarların sayısını ve yüksekliklerini artırma vadini tahakkuk ettirme yolunda hız kesmeden ilerliyor.
TRUMP KENDİ ÖRDÜĞÜ DUVARIN ALTINDA KALABİLİR
Trump, Beyaz Saray’a geçer geçmez ilk icraat olarak Çin’e karşı 200 milyar dolarlık ilave vergi duvarı ördü.
İlk vakitlerde avantaj ABD’ye geçmiş gibi görünse de tepeden inme kararlarla dünya ticaretinin çarkları arasına çomak sokulduğu için başlayan aksaklıklarla sadece Çin değil başta ABD olmak üzere bütün ekonomiler yeni yeni yüzleşiyor.
Çin yavaşladığı gibi Avrupa Birliği (AB), AB içinde Euro Bölgesi, ABD, Japonya top yekûn irtifa kaybediyor.
Büyüme tahminleri yüzde 2’ye doğru çekilse de sene içinde daha vahim rakamların müşahede edilebileceği belirtiliyor.
ÇİN ŞİMDİ AŞAĞI ÇEKEN BİR AĞIRLIK
Ticaret harbinin bittiğini ilan edecek sulh anlaşmasında henüz imza safhasına gelinmedi. Çin yavaşladıkça işsizlik ve başka meselelerin girdabına düşüyor.
Hızlı koşarken dünya ekonomisini uçuran Kızıl Ejder’in düşüşe geçmesinin tam aksine bir tesiri oluyor. Halihazırda Çin diğer ekonomiler için bir nevi düşüşü hızlandıran ağırlığa döndü.
IMF Başkanı 4 kara bulutun ilki olarak ABD-Çin ticaret harbini gösteriyor ve ilave ediyor: “Bu gerginliğin nasıl yatışacağını bilmiyoruz, fakat şimdiden ticaret ve piyasadaki güveni etkilemeye başladığını görebiliyoruz.”
ŞİRKETLER DE HÜKÜMETLER DE BORÇ BATAĞINDA
Lagarde hükümetlerin ve şirketlerin yüksek borçlardan mütevellit kabaran borç masraflarını da riskli buluyor.
“Havada çok fazla bulut olduğunda, fırtınanın çıkması için gereken tek şey bir yıldırımdır.” sözlerinde geçen “yıldırım” yerine siz kıvılcımı yazabilirsiniz. Barut kokan odada bir kıvılcımın sebep olacağı tahribatın altından kalkılamaz.
Ticaret savaşlarının mühimmatına dönüşen gümrük vergileri hem talebi zayıflattı hem de maliyetleri artırdı.
TÜRKİYE’DE DEMİR-ÇELİK FABRİKALARINDA MECBURÎ İZİN
Mesela Türkiye’de demir-çelik firmaları birer birer iflasın eşiğine geldi.
Trump’ın ticaret harbi konseptinde Türkiye’den ithal edilen çelik ve alüminyumdan alınan Gümrük Vergisi’ni iki katına çıkarması demir-çelik endüstrisinin kıyameti oldu.
ABD kapısının kapanması sebebiyle nakit dar boğazına giren firmalar çalışanlarını her ay 10 gün mecburî izne göndererek krizi aşmaya çalışsa da inşaat sektöründe krizin kronik hal alması umutları iyiden iyiye tüketti.
Talep yavaş, borçluluk yüksek ve ticareti sekteye uğratan duvarların yıkılıp yıkılmayacağı meçhul.
BREXIT BELİRSİZLİĞİ
İngiltere’nin AB’den nasıl çıkacağı (Brexit) hâlâ muallakta. Başbakan Theresa May’ın AB liderleri ile imzaladığı anlaşma her nasılsa İngiliz Parlamentosu’ndan geçmedi.
Anlaşma olmadan ve AB’ye 39 milyar sterlin tazminat ödemeden İngiltere’nin AB’ye veda etmesi halinde 29 Mart’ın akabinde Almanya, Fransa, İzlanda ve Malta gibi AB üyelerini zor günler bekliyor. Yüz binlerce kişi işsiz kalabilir.
IMF Başkanı Lagarde’ın “4 kara bulut” ikazında Türkiye’nin nevi şahsına münhasır krizi yok.
TÜRKİYE’NİN RİSKLERİ DAHA FAZLA
Enflasyon, durgunluk, 180 milyar dolar dış borç ve 31 Mart’ta yapılacak Mahallî İdareler Seçimi’nde siyasetin nasıl şekilleneceği gibi her biri barut dolu odadaki kıvılcıma dönüşmeye müsait.
Başka ekonomiler 4 kara bulutu hesaba katarken Türkiye için “4+1”, “4+2”, “4+3” şeklinde artan bir risk tablosu söz konusu.
İş âlemi bunun farkında ve el frenini çekti sağa park etti. Her halükârda 1 Nisan’ın şakası olmayacak.
[Semih Ardıç] 12.2.2019 [TR724]
Bu kardeşiniz! [Naci Karadağ]
Bu kardeşinizi tanıyorsunuz artık. Kimseye eyvallah etmeyen İslam Konferansı toplantısında bile masaya vurup “nerede ulen aidatlarınız?” demiş kişidir bu kardeşiniz…
Şimdi o utanmazlar bu kardeşinizi işportacılıkla suçluyorlar.
Mahmutpaşa esnafı da diyebilirler ama onların “naylon poşetle” dağıttıkları hediyeleri, kenevirle dokunmuş 200 gramlık çay dağıtıyor bu kardeşiniz.
Yurtta ve cihanda hainin bol olduğu bir dönemde göreve geldi bu kardeşiniz.
Hatırlarsanız, “bu kardeşiniz” demişti, “verin yetkiyi görün enflasyonla, pahalılıkla mücadele ediliyor görün” demişti…
SEKA’yı kim sattı?
Elbette bu kardeşiniz..
Peki Tekel?
Onu da bu kardeşiniz satmadı mı?
Hainlerin peşkeş çekiliyor haraç mezat yandaşlara dağıtılıyor ihanetlerine kulak tıkayarak sattık hem de?
TELSİM’i, PETKİM’i, Sümerbank’ı, şeker, cam, çimento fabrikalarını, limanları, madenleri kim sattı kim?
Bu kardeşiniz ya, ne sandınız?
Peki tank palet fabrikasını?
İçerde ve dışardaki hainler, bunun vatana ihanet olduğunu söyleyerek hedef saptırdılar ama ne yaptık?
Sattık tabii ki de..
Kendisini yapamasak da maketini yaptığımız şeyleri söylesem saatler yetmez.
Yerli uçak, otomobil, helikopter, tank, uzay aracı maketlerini kim yaptı biliyor musunuz?
Hain CeHaPe, terörist HaDePe ya da diğer irili ufaklı hain partiler mi?
Hayır, hayır yüzbin kere hayır!
Bu kardeşiniz yaptı..
Soğan çetesiyle kim mücadele etti peki?
Bu kardeşiniz etmedi mi?
Çiftlikleri, depoları basıp, ülkeyi çökertmek için saklanan soğanları bu kardeşiniz ortaya çıkamadı mı?
Ne diyor hainler şimdi bu kardeşinize?
Yok efendim bin bilmem kaç odalı sarayda oturuyormuşuz da, abdest almaya bile 50 tane zırhlı koruma araçları, helikopterlerle gidiyormuşuz da falan filan…
Oturan bu kardeşiniz değil sizlersiniz, abdest almaya da sizler adına gidiyor bu kardeşiniz!
Şimdi de domates, patates, biber üzerinden ülkeye büyük oyunlar oynanıyor, büyük devletimiz diz çöktürülmeye çalışılıyor.
Ama bu kardeşiniz kaçın kurasıdır ya, yer mi bunları?
Nasıl ki dağlarda terörist bırakmadık, Suriye’yi yerle bir edip huzur ve sükun getirdiysek, bu ülkenin bostanlarına, semt pazarlarına da operasyonlar yapar bu kardeşiniz.
Bakın işte tanzim mağazaları açtık, bizzat artık devletimiz “domatis, patatis, sovan” diye satış yapacak.
Görsünler teröristlerle nasıl mücadele edilir.
Cümle alem görsün!
Bu kardeşiniz ya, boru değil!
[Naci Karadağ] 12.2.2019 [TR724]
Şimdi o utanmazlar bu kardeşinizi işportacılıkla suçluyorlar.
Mahmutpaşa esnafı da diyebilirler ama onların “naylon poşetle” dağıttıkları hediyeleri, kenevirle dokunmuş 200 gramlık çay dağıtıyor bu kardeşiniz.
Yurtta ve cihanda hainin bol olduğu bir dönemde göreve geldi bu kardeşiniz.
Hatırlarsanız, “bu kardeşiniz” demişti, “verin yetkiyi görün enflasyonla, pahalılıkla mücadele ediliyor görün” demişti…
SEKA’yı kim sattı?
Elbette bu kardeşiniz..
Peki Tekel?
Onu da bu kardeşiniz satmadı mı?
Hainlerin peşkeş çekiliyor haraç mezat yandaşlara dağıtılıyor ihanetlerine kulak tıkayarak sattık hem de?
TELSİM’i, PETKİM’i, Sümerbank’ı, şeker, cam, çimento fabrikalarını, limanları, madenleri kim sattı kim?
Bu kardeşiniz ya, ne sandınız?
Peki tank palet fabrikasını?
İçerde ve dışardaki hainler, bunun vatana ihanet olduğunu söyleyerek hedef saptırdılar ama ne yaptık?
Sattık tabii ki de..
Kendisini yapamasak da maketini yaptığımız şeyleri söylesem saatler yetmez.
Yerli uçak, otomobil, helikopter, tank, uzay aracı maketlerini kim yaptı biliyor musunuz?
Hain CeHaPe, terörist HaDePe ya da diğer irili ufaklı hain partiler mi?
Hayır, hayır yüzbin kere hayır!
Bu kardeşiniz yaptı..
Soğan çetesiyle kim mücadele etti peki?
Bu kardeşiniz etmedi mi?
Çiftlikleri, depoları basıp, ülkeyi çökertmek için saklanan soğanları bu kardeşiniz ortaya çıkamadı mı?
Ne diyor hainler şimdi bu kardeşinize?
Yok efendim bin bilmem kaç odalı sarayda oturuyormuşuz da, abdest almaya bile 50 tane zırhlı koruma araçları, helikopterlerle gidiyormuşuz da falan filan…
Oturan bu kardeşiniz değil sizlersiniz, abdest almaya da sizler adına gidiyor bu kardeşiniz!
Şimdi de domates, patates, biber üzerinden ülkeye büyük oyunlar oynanıyor, büyük devletimiz diz çöktürülmeye çalışılıyor.
Ama bu kardeşiniz kaçın kurasıdır ya, yer mi bunları?
Nasıl ki dağlarda terörist bırakmadık, Suriye’yi yerle bir edip huzur ve sükun getirdiysek, bu ülkenin bostanlarına, semt pazarlarına da operasyonlar yapar bu kardeşiniz.
Bakın işte tanzim mağazaları açtık, bizzat artık devletimiz “domatis, patatis, sovan” diye satış yapacak.
Görsünler teröristlerle nasıl mücadele edilir.
Cümle alem görsün!
Bu kardeşiniz ya, boru değil!
[Naci Karadağ] 12.2.2019 [TR724]
Nasıl gidiyor arabalar? [Tarık Toros]
Ülkedeki avukatların en üst örgütü Barolar Birliği’nin başkanının söylev ve demeçleri arasında, “Terör örgütlerini kahredeceğiz” diye bir laf olamaz.
Avukatların görevi terörü kahretmek değil terör örgütü suçlamasıyla hayatı kararan yüzbinlerin hakkını mahkemelerde savunmaktır.
Kerem Altıparmak güzel sormuş:
-Savunma hakkının meslek örgütü olan TBB ve üyesi olan avukatlar terör örgütlerini hangi araçlarla kahredecek? Terör örgütü üyeliği suçlamasıyla kapısına gelen yüzbinlerce insana “kusura bakmayın vekalet alamam, biz örgütleri kahretmeye karar verdik” mi diyecek avukatlar?
**
Ülkede yargının içinde bulunduğu bu hal belki anlaşılabilir.
Peki ya dışarıdan bakanlara ne diyeceksiniz?
Tutuklu YARSAV eski Başkanı Murat Arslan’ın davasının gözlemcilerinden Alman emekli yargıç Ingrid Heinlein, DW Türkçe’ye konuşmuş:
-YARSAV’ın kendisi ve yönetiminin Gülen’e yakın olmadığından eminiz.
Uluslararası İnsan Hakları Gözlemevi de bu lafları tweet atmış.
Birine veya birilerine yakınlık/uzaklık ayrı mesele, oturup bu lafın anlamsızlığı üzerine makale döktürecek halimiz yok.
Tek cümle:
İnsan hakları diye bağırmak kolay ama içe sindirmek herkesin harcı değil.
**
Benzer hal, yıllardır halkı terörize edilen HDP için de geçerli.
Bu parti de aynı biçimde, kendi haklarını savunurken başka bir toplumu terörize ediyor.
Kurdukları her cümleye, “FETÖ yargısının oluşturduğu iddianameler üzerinden verilen kararlar..” diye başlıyorlar.
Partinin açık adı: Halkların Demokratik Partisi.
Tutumu ise, ne halkçı ne de demokrat.
“Halklar” diyor, kendi halkından ötekini umursamıyor.
Bu arkadaşlara bir hatırlatma:
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Demirtaş kararını Öcalan tecridinin hayli gerisine düşürdü. Şuna bir baksalar ya, onu bunu terörist ilan edeceklerine..!
**
Ülkeye Allah selamet versin.
AKP’nin MHP’si varsa…
CHP’nin de İYİ Parti’si var.
MHP nasıl AKP’yi dengeliyorsa…
İYİ Parti de CHP’ye ayar veriyor.
Bekâ, sınır ötesi harekat, YSK, dış güçler, seçim ittifaklarında al gülüm ver gülüm…
Hemen her şeyde durum bu.
Topu birden aynı rejimin partileri.
“Cumhuriyet” demeyin.
**
Başlık ne alaka diyenlere hatırlatma: 2 Ekim 2018, Ankara, AKP Grup Toplantısı yeni bitmiş. Erdoğan, Meclis’ten ayrılırken gazetecilerin olduğu bölüme gelip, “Merhabalar nasıl gidiyor arabalar” diye takılıyor. Laf anlamsız görünmekle birlikte, yeraltı raconuna hakim olanların iyi bildiği bir tekerlemenin ilk bölümü esasen, “Merhaba, nasıl gidiyor araba, her akşam yumuluyor musun şaraba.”
[Tarık Toros] 12.2.2019 [TR724]
Avukatların görevi terörü kahretmek değil terör örgütü suçlamasıyla hayatı kararan yüzbinlerin hakkını mahkemelerde savunmaktır.
Kerem Altıparmak güzel sormuş:
-Savunma hakkının meslek örgütü olan TBB ve üyesi olan avukatlar terör örgütlerini hangi araçlarla kahredecek? Terör örgütü üyeliği suçlamasıyla kapısına gelen yüzbinlerce insana “kusura bakmayın vekalet alamam, biz örgütleri kahretmeye karar verdik” mi diyecek avukatlar?
**
Ülkede yargının içinde bulunduğu bu hal belki anlaşılabilir.
Peki ya dışarıdan bakanlara ne diyeceksiniz?
Tutuklu YARSAV eski Başkanı Murat Arslan’ın davasının gözlemcilerinden Alman emekli yargıç Ingrid Heinlein, DW Türkçe’ye konuşmuş:
-YARSAV’ın kendisi ve yönetiminin Gülen’e yakın olmadığından eminiz.
Uluslararası İnsan Hakları Gözlemevi de bu lafları tweet atmış.
Birine veya birilerine yakınlık/uzaklık ayrı mesele, oturup bu lafın anlamsızlığı üzerine makale döktürecek halimiz yok.
Tek cümle:
İnsan hakları diye bağırmak kolay ama içe sindirmek herkesin harcı değil.
**
Benzer hal, yıllardır halkı terörize edilen HDP için de geçerli.
Bu parti de aynı biçimde, kendi haklarını savunurken başka bir toplumu terörize ediyor.
Kurdukları her cümleye, “FETÖ yargısının oluşturduğu iddianameler üzerinden verilen kararlar..” diye başlıyorlar.
Partinin açık adı: Halkların Demokratik Partisi.
Tutumu ise, ne halkçı ne de demokrat.
“Halklar” diyor, kendi halkından ötekini umursamıyor.
Bu arkadaşlara bir hatırlatma:
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Demirtaş kararını Öcalan tecridinin hayli gerisine düşürdü. Şuna bir baksalar ya, onu bunu terörist ilan edeceklerine..!
**
Ülkeye Allah selamet versin.
AKP’nin MHP’si varsa…
CHP’nin de İYİ Parti’si var.
MHP nasıl AKP’yi dengeliyorsa…
İYİ Parti de CHP’ye ayar veriyor.
Bekâ, sınır ötesi harekat, YSK, dış güçler, seçim ittifaklarında al gülüm ver gülüm…
Hemen her şeyde durum bu.
Topu birden aynı rejimin partileri.
“Cumhuriyet” demeyin.
**
Başlık ne alaka diyenlere hatırlatma: 2 Ekim 2018, Ankara, AKP Grup Toplantısı yeni bitmiş. Erdoğan, Meclis’ten ayrılırken gazetecilerin olduğu bölüme gelip, “Merhabalar nasıl gidiyor arabalar” diye takılıyor. Laf anlamsız görünmekle birlikte, yeraltı raconuna hakim olanların iyi bildiği bir tekerlemenin ilk bölümü esasen, “Merhaba, nasıl gidiyor araba, her akşam yumuluyor musun şaraba.”
[Tarık Toros] 12.2.2019 [TR724]
200 gram çayın anlattıkları [Levent Kenez]
Evet, görüntü tam anlamıyla ağlanacak halimize gülmeklik.
Kakara kikiriye sabaha kadar açık.
“İngiltere kralı, rahmetli başkan Kennedy, Beckenbauer, kaleci Mayer, Nadia Komanachi, Bridget Bardot, Fenerbahçeli Cemil”… Şener Şen’in bu muhteşem repliğindeki sahnenin birebir aynısı. Birisi Yeşilçam filmi diğeri T.C. Cumhurbaşkanı’nın konuşması. Tek ortak özelliği ikisi de senaryo icabı.
Dünya lideri diye pazarlanan birisinin alt geçit işportacısı gibi elinde 200 gram çay ve kenevir torbayla yaptığı şovdan bir bukle.
Ne kadar dalga geçilesi ise bir o kadar da acınası bir sahne. Erdoğan için, muhalefet için, Türkiye için…
Ama hadisenin bence kan donduran başka bir yönü var.
Bilmem kaç yıldır iktidarda, ülkedeki tek söz sahibi, sözü ferman, bunu alın dediğini alıyorlar, salın dediğini salıyorlar, istediğinin malına çöküyor, istediğine mal veriyor. Bütün işlerin hem sahibi, hem de en büyük komisyoncusu. Ülkenin tapusu üzerinde. Bir oğlan araziyi, damat hazineyi tutmuş…
Elinde çay paketi ile kendisini madara etmekten gocunmuyor, yüksünmüyor. Senin, benim, onun dalga geçmesinin zerre önemi yok. Zaten bir tek biz bunun öyle olduğunu düşünüyoruz. Kendisini düşürdüğü durumun ne kadar acınası olduğu umrunda değil. Karşısındaki kitlenin ne olduğunu çok iyi biliyor.
Hangi muhalefet lideri, lideri geçtim siyasetçi bu denli mikronun mikrosu işler için kendini paralar. Hangisi elinde promosyon malzemesi oğluna anlatır gibi tek tek partilinin ne yapacağını anlatır. Hiçbirisi tabii ki.
Bu kadar müsamerenin altında yatan gerçek malum. Güçten düşmekten, iktidardan gitmekten, sarayının üstüne yıkılmasından tir tir titriyor. 200 gramlık çaydan, kıytırık bir torbadan dahi medet umacak, nemalanacak kadar görevde kalmak için her şeyi yapacak derecede gözü karalık var aslında. Siyaseti bilme, teşkilatçı olma, çekirdekten gelmenin ötesinde bu iş. Neden bu kadar kötücül olduğunun sırrı o pakette. Yarın domates tezgahının başına geçip domates satması gerekirse onu bile hiç düşünmeden yapma hali. Biber satmaysa biber satma. Hatırlayın tek başına iktidarı kaybettikleri 7 Haziran seçimlerinden 1 Kasım’a kadar ülkede dökülen kanın cevabı var o çay poşetinde. Domates lazımsa domates, kan lazımsa kan. 15 Temmuz’da insanları meydanlara çağırmasının gerçek sebebi var.
Konuşmanın dalga geçilecek o kadar çok çağrışımı var ki arada söylediği şeyleri pas geçiyoruz. Sandık başkanlarının riyasetinde seçmen listelerine ulaşıp herkese bu çayı ikram edeceksiniz diyor. Sandık başkanı lafı ile seçim günü sandıkta görevli başkanı kastetmiyor. İyi niyetli saflığımla söylüyorum. Her sandığı bir görevliye zimmetlemişler. Onun da bir ekibi var. Aslında her seçimde yaptıkları adam adama markaj. Her seçim sonrası binlerce kez CHP için söylenen böyle bir teşkilatlanma neden yapamazlar kısır döngüsü. CHP’nin bırakın her sandıktaki seçmenlerle birebir temasa geçebilme ihtimalini, kendisine kayıtlı partilerle bile bir organizasyon yapması mümkün değil. Zaten o kadar partili bir araya geldiğinde ya kavga çıkar ya birbirlerini bıçaklarlar. Geçen seçim sandık güvenliği için yaptıklarını söyledikleri program seçim akşamı çalışmadı düşünebiliyor musunuz. Daha ötesi var mı? Verdiğin oyu bile takip edemeyen bir muhalafet. Sandıklardan tutanak bile alamayan ama iktidara talip bir parti, diğerinin elinde çay poşeti tek tek insanları bulun diyen iktidar. Ülkede diktatörlük varsa seni ekranlara çıkartmıyorlarsa senin o durumda yapacağın şeyleri yine onlar yapıyor.
Diğer bir husus da karşısındaki kitleyi biliyor demiştik. Bu çay Rize çayı diyor. Hüloooğ…Ve bu çay 200 gramdır diyor yine hülooooğ. 200 gram bu çay hakikaten çok keyiflidir diyor alkış kıyamet. Bu kadar kalitesiz bir tabana dayanmanın da lüksü ve rahatlığı var tabii ki. Eğitim oranı arttıkça oylarımız düşüyor beylik bir laf değildi, partinin yaptırdığı araştırmanın sonucu idi. Ve bundan strateji çıkardılar. Herkesi aptallaştırma.
Kuru soğana muhtaç edip, “al kardeşim kuru soğan, bizden sana hediye olsun, para da istemez, bir dua et yeter” diyenlere “Allah razı olsun siz de olmasanız ne yaparız” diyenlerin sebepler planında kaderini belirlediği zavallı ülke işte.
[Levent Kenez] 12.2.2019 [TR724]
Kakara kikiriye sabaha kadar açık.
“İngiltere kralı, rahmetli başkan Kennedy, Beckenbauer, kaleci Mayer, Nadia Komanachi, Bridget Bardot, Fenerbahçeli Cemil”… Şener Şen’in bu muhteşem repliğindeki sahnenin birebir aynısı. Birisi Yeşilçam filmi diğeri T.C. Cumhurbaşkanı’nın konuşması. Tek ortak özelliği ikisi de senaryo icabı.
Dünya lideri diye pazarlanan birisinin alt geçit işportacısı gibi elinde 200 gram çay ve kenevir torbayla yaptığı şovdan bir bukle.
Erdoğan: Şimdi hanım kardeşlerim, inşallah hazırlanan 200-250’şer gramlık çay poşetleri var. Evlerde bu keyifli saatler olurken, siz unutulmayacaksınız, biz unutulmayacağız— Tr724 (@tr724com) 11 Şubat 2019
- Halde kendini devletten güçlü zanneden varsa en kısa zamanda işini bitiririz https://t.co/UvnZGkTSF3 pic.twitter.com/J0C1SLzyqD
Ne kadar dalga geçilesi ise bir o kadar da acınası bir sahne. Erdoğan için, muhalefet için, Türkiye için…
Ama hadisenin bence kan donduran başka bir yönü var.
Bilmem kaç yıldır iktidarda, ülkedeki tek söz sahibi, sözü ferman, bunu alın dediğini alıyorlar, salın dediğini salıyorlar, istediğinin malına çöküyor, istediğine mal veriyor. Bütün işlerin hem sahibi, hem de en büyük komisyoncusu. Ülkenin tapusu üzerinde. Bir oğlan araziyi, damat hazineyi tutmuş…
Elinde çay paketi ile kendisini madara etmekten gocunmuyor, yüksünmüyor. Senin, benim, onun dalga geçmesinin zerre önemi yok. Zaten bir tek biz bunun öyle olduğunu düşünüyoruz. Kendisini düşürdüğü durumun ne kadar acınası olduğu umrunda değil. Karşısındaki kitlenin ne olduğunu çok iyi biliyor.
Hangi muhalefet lideri, lideri geçtim siyasetçi bu denli mikronun mikrosu işler için kendini paralar. Hangisi elinde promosyon malzemesi oğluna anlatır gibi tek tek partilinin ne yapacağını anlatır. Hiçbirisi tabii ki.
Bu kadar müsamerenin altında yatan gerçek malum. Güçten düşmekten, iktidardan gitmekten, sarayının üstüne yıkılmasından tir tir titriyor. 200 gramlık çaydan, kıytırık bir torbadan dahi medet umacak, nemalanacak kadar görevde kalmak için her şeyi yapacak derecede gözü karalık var aslında. Siyaseti bilme, teşkilatçı olma, çekirdekten gelmenin ötesinde bu iş. Neden bu kadar kötücül olduğunun sırrı o pakette. Yarın domates tezgahının başına geçip domates satması gerekirse onu bile hiç düşünmeden yapma hali. Biber satmaysa biber satma. Hatırlayın tek başına iktidarı kaybettikleri 7 Haziran seçimlerinden 1 Kasım’a kadar ülkede dökülen kanın cevabı var o çay poşetinde. Domates lazımsa domates, kan lazımsa kan. 15 Temmuz’da insanları meydanlara çağırmasının gerçek sebebi var.
Konuşmanın dalga geçilecek o kadar çok çağrışımı var ki arada söylediği şeyleri pas geçiyoruz. Sandık başkanlarının riyasetinde seçmen listelerine ulaşıp herkese bu çayı ikram edeceksiniz diyor. Sandık başkanı lafı ile seçim günü sandıkta görevli başkanı kastetmiyor. İyi niyetli saflığımla söylüyorum. Her sandığı bir görevliye zimmetlemişler. Onun da bir ekibi var. Aslında her seçimde yaptıkları adam adama markaj. Her seçim sonrası binlerce kez CHP için söylenen böyle bir teşkilatlanma neden yapamazlar kısır döngüsü. CHP’nin bırakın her sandıktaki seçmenlerle birebir temasa geçebilme ihtimalini, kendisine kayıtlı partilerle bile bir organizasyon yapması mümkün değil. Zaten o kadar partili bir araya geldiğinde ya kavga çıkar ya birbirlerini bıçaklarlar. Geçen seçim sandık güvenliği için yaptıklarını söyledikleri program seçim akşamı çalışmadı düşünebiliyor musunuz. Daha ötesi var mı? Verdiğin oyu bile takip edemeyen bir muhalafet. Sandıklardan tutanak bile alamayan ama iktidara talip bir parti, diğerinin elinde çay poşeti tek tek insanları bulun diyen iktidar. Ülkede diktatörlük varsa seni ekranlara çıkartmıyorlarsa senin o durumda yapacağın şeyleri yine onlar yapıyor.
Diğer bir husus da karşısındaki kitleyi biliyor demiştik. Bu çay Rize çayı diyor. Hüloooğ…Ve bu çay 200 gramdır diyor yine hülooooğ. 200 gram bu çay hakikaten çok keyiflidir diyor alkış kıyamet. Bu kadar kalitesiz bir tabana dayanmanın da lüksü ve rahatlığı var tabii ki. Eğitim oranı arttıkça oylarımız düşüyor beylik bir laf değildi, partinin yaptırdığı araştırmanın sonucu idi. Ve bundan strateji çıkardılar. Herkesi aptallaştırma.
Kuru soğana muhtaç edip, “al kardeşim kuru soğan, bizden sana hediye olsun, para da istemez, bir dua et yeter” diyenlere “Allah razı olsun siz de olmasanız ne yaparız” diyenlerin sebepler planında kaderini belirlediği zavallı ülke işte.
[Levent Kenez] 12.2.2019 [TR724]
Toledo’ya niyet TOKİ’ye kısmet [Alper Ender Fırat]
Üç yıl önce PKK’nın yardım ve yataklığıyla yerle bir edilmişti Diyarbakır Sur içi. PKK; AKP’nin yeni siyaset konseptine uygun olarak barış sürecini sonlandırmış ve birçok ilde olduğu gibi Diyarbakır Sur içinde de hendek kazarak kent savaşları başlatmıştı. Bu hareket hem Demirtaş’ın yükselen sempatisinin önünü kesip daha da ileriye gitmesini engellemiş, hem de AKP’nin yeni politikalarına çok iyi bir gerekçe olmuştu. Bir de diğer birçok il gibi Diyarbakır Sur içinin yerle bir olmasına sebep olmuştu.
Yüzlerce yıllık tarih yok edilmiş, bu bölgedeki mahalleler daha önce sanki hiç yaşanmamış boz bir toprak parçasına dönüştürülmüştü. Üstüne üstlük ne PKK’nın ne de hükümetin sevdiği Tahir Elçi, Diyarbakır’ın tarihi mirasına sahip çıkmak için düzenlenen bir etkinlikte ortak prodüksiyonuyla katledilmişti.
Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu yerle bir edilen Diyarbakır Sur içini yeniden eski kimliğine kavuşturacaklarını orasını ‘Toledo’ gibi bir kent yapacaklarını beyan etmişti.
Bunu duyduğumuz zaman ‘nasıl yani?’ Demiştik. Toledo mu? Ham hayali bile heyecanlandırmıştı bizi. Hani İspanya’nın eski başkenti, Endülüslülerin Tuleytula dedikleri daracık sokaklarına dalıp tarihin içinde kaybolacağınız orta çağdan günümüze gönderilmiş şehir mi? Müslümanların, Hristiyanların ve Yahudilerin birlikte yaşadığı, bugün bile sokaklarında dolaşırken hangi dönemde yaşadığınızı size unutturan şehirden mi bahsediyorsunuz?
Attığınız her adımda, başınızı çevirdiğiniz her yerde asırlar öncesinden kalmış bir şeyler göreceğiniz şehir. Gerçi Suriçindeki Diyarbakır’ın geçmişi Toledo’dan hiç de geri kalır değildi. Heybesinde biriktirdiği yaşanmışlık belki oradan çok daha fazlaydı.
Ahmet Davutoğlu Toledo örneğini sanırım bilerek vermişti. Çünkü birçok açıdan bu iki şehir benzerlikle gösteriyordu. Her şeyden önce Toledo; tıpkı bir zamanlar Diyarbakır’ın olduğu gibi Hristiyanların, Müslümanların ve Yahudilerin bir arada yaşadığı çok kültürlü bir kentti. İkincisi İspanya İç savaşında Hükümet güçleri tarafında iki ay kuşatma altında kalmış, yoğun bombalama sebebiyle pek çok bina büyük yerle bir edilmişti. Şehri savunanlar ise hendekler kazarak saldırılara direnmeye çalıştılar. Sonuçta Toledo bu savaştan çok büyük hasarla çıkmıştı, bunun üzerine kimse fırsat bu fırsat deyip tarihi mekanları dozerlerle temizleyip yepyeni villalar yapmaya yeltenmedi. İspanyollar böyle yapmak yerine kentin yaralarını sarmak için kollarını sıvadılar.
1939 yılında başlayıp 1957’ye kadar devam restorasyonla şehrin zarar gören kısımları eski haliyle yeniden inşaa edildi. 10 Ağustos 1982’de şehir özerklik statüsünü kazandı.
Bugün eski şehrin mimarisi ve tarihi dokusu o kadar korunaklı ki, bir çivi çakmak ya da pencere pervazına bir tabela asmak yerel makamlardan zorlukla alınan özel izinlere bağlı.
Peki üç yıl önce yerle bir olan Diyarbakır Suriçin’de durum nedir? Bu süre içinde Ahmet Davutoğlu Başbakanlıktan azledilmiş, kentin kimliğinin korunması konusunda ses yükselten Baro Başkanı Tahir Elçi canlı yayında katledilmişti.
Bu sorunun cevabını Nurcan Baysal’in haberi veriyor ve Ahval’deki görüntülü haberinde cinayeti bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Habere göre 3 yıl önce bombalarda yerle bir edilen mahalleler dümdüz edildikten sonra şimdi o alanlara villalar yapılıyor. Binlerce yıllık surların dibine asırlar boyu yaşanmışlığın üzerine hunharca beton dökülüp villa tarzı evler yapılıyor, geniş caddeler, bulvarlar açılıyor. Sanki yeryüzünde villa yapacak alan kalmadı, sanki arsasızlıktan, evsizlikten bütün Diyarbakır sokaklarda yatıyor.
Nasıl bir katliam, nasıl bir medeniyet düşmanlığıdır anlamak mümkün değil.
Eski Diyarbakır yani Türk’ün, Kürt’ün, Ermeni’nin, Süryani’nin, Yahudi’nin kültürel olarak var olduğu bir Diyarbakır’dan şövenist bir paradigma oluşturabilmeleri mümkün değil. Onlar var oldukça tek bir ırkın şehri olmayacak ve PKK gibi Kürt ırkçılarının söylemleriyle hep havada kalacak. Bu yüzden Diyarbakır’daki başka medeniyetten ne varsa birer birer yok ediyorlar. Bunu da vatan millet sesleri arasında AKP hükümeti yapıyor.
[Alper Ender Fırat] 12.2.2019 [TR724]
Yüzlerce yıllık tarih yok edilmiş, bu bölgedeki mahalleler daha önce sanki hiç yaşanmamış boz bir toprak parçasına dönüştürülmüştü. Üstüne üstlük ne PKK’nın ne de hükümetin sevdiği Tahir Elçi, Diyarbakır’ın tarihi mirasına sahip çıkmak için düzenlenen bir etkinlikte ortak prodüksiyonuyla katledilmişti.
Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu yerle bir edilen Diyarbakır Sur içini yeniden eski kimliğine kavuşturacaklarını orasını ‘Toledo’ gibi bir kent yapacaklarını beyan etmişti.
Bunu duyduğumuz zaman ‘nasıl yani?’ Demiştik. Toledo mu? Ham hayali bile heyecanlandırmıştı bizi. Hani İspanya’nın eski başkenti, Endülüslülerin Tuleytula dedikleri daracık sokaklarına dalıp tarihin içinde kaybolacağınız orta çağdan günümüze gönderilmiş şehir mi? Müslümanların, Hristiyanların ve Yahudilerin birlikte yaşadığı, bugün bile sokaklarında dolaşırken hangi dönemde yaşadığınızı size unutturan şehirden mi bahsediyorsunuz?
Attığınız her adımda, başınızı çevirdiğiniz her yerde asırlar öncesinden kalmış bir şeyler göreceğiniz şehir. Gerçi Suriçindeki Diyarbakır’ın geçmişi Toledo’dan hiç de geri kalır değildi. Heybesinde biriktirdiği yaşanmışlık belki oradan çok daha fazlaydı.
Ahmet Davutoğlu Toledo örneğini sanırım bilerek vermişti. Çünkü birçok açıdan bu iki şehir benzerlikle gösteriyordu. Her şeyden önce Toledo; tıpkı bir zamanlar Diyarbakır’ın olduğu gibi Hristiyanların, Müslümanların ve Yahudilerin bir arada yaşadığı çok kültürlü bir kentti. İkincisi İspanya İç savaşında Hükümet güçleri tarafında iki ay kuşatma altında kalmış, yoğun bombalama sebebiyle pek çok bina büyük yerle bir edilmişti. Şehri savunanlar ise hendekler kazarak saldırılara direnmeye çalıştılar. Sonuçta Toledo bu savaştan çok büyük hasarla çıkmıştı, bunun üzerine kimse fırsat bu fırsat deyip tarihi mekanları dozerlerle temizleyip yepyeni villalar yapmaya yeltenmedi. İspanyollar böyle yapmak yerine kentin yaralarını sarmak için kollarını sıvadılar.
1939 yılında başlayıp 1957’ye kadar devam restorasyonla şehrin zarar gören kısımları eski haliyle yeniden inşaa edildi. 10 Ağustos 1982’de şehir özerklik statüsünü kazandı.
Bugün eski şehrin mimarisi ve tarihi dokusu o kadar korunaklı ki, bir çivi çakmak ya da pencere pervazına bir tabela asmak yerel makamlardan zorlukla alınan özel izinlere bağlı.
Peki üç yıl önce yerle bir olan Diyarbakır Suriçin’de durum nedir? Bu süre içinde Ahmet Davutoğlu Başbakanlıktan azledilmiş, kentin kimliğinin korunması konusunda ses yükselten Baro Başkanı Tahir Elçi canlı yayında katledilmişti.
Bu sorunun cevabını Nurcan Baysal’in haberi veriyor ve Ahval’deki görüntülü haberinde cinayeti bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Habere göre 3 yıl önce bombalarda yerle bir edilen mahalleler dümdüz edildikten sonra şimdi o alanlara villalar yapılıyor. Binlerce yıllık surların dibine asırlar boyu yaşanmışlığın üzerine hunharca beton dökülüp villa tarzı evler yapılıyor, geniş caddeler, bulvarlar açılıyor. Sanki yeryüzünde villa yapacak alan kalmadı, sanki arsasızlıktan, evsizlikten bütün Diyarbakır sokaklarda yatıyor.
Nasıl bir katliam, nasıl bir medeniyet düşmanlığıdır anlamak mümkün değil.
Eski Diyarbakır yani Türk’ün, Kürt’ün, Ermeni’nin, Süryani’nin, Yahudi’nin kültürel olarak var olduğu bir Diyarbakır’dan şövenist bir paradigma oluşturabilmeleri mümkün değil. Onlar var oldukça tek bir ırkın şehri olmayacak ve PKK gibi Kürt ırkçılarının söylemleriyle hep havada kalacak. Bu yüzden Diyarbakır’daki başka medeniyetten ne varsa birer birer yok ediyorlar. Bunu da vatan millet sesleri arasında AKP hükümeti yapıyor.
[Alper Ender Fırat] 12.2.2019 [TR724]
Erdoğan ile mafyanın ilişkisi ne? İrtibatı kim sağlıyor? [Hakan Soylu]
Organize suç örgütü lideri olduğu iddiası ile hüküm giyen Sedat Peker son dönemde gündemden düşmüyor. Erdoğan muhaliflerini, akademisyenleri ve Gülen Cemaati mensuplarını ölümle tehdit eden Peker son olarak taraftarlarına silahlanma çağrısı yaptı. Sosyal medyada oluşan gündem sonrası ‘sembolik’ bir soruşturma açıldı ve Peker savcılığa gidip ‘sözlerimin arkasındayım’ dedi. Sedat Peker adeta ‘dokunulmazlık’ almışçasına tehditlerine, silahlanma çağrılarına devam ediyor. Peki Sedat Peker’in bu gücü nereden geliyor ? Erdoğan ile ilişkisi ne ?
Tr724 Yazarı Adem Yavuz Arslan ‘Sedat Peker yalnız değildir’ yazısında doğru bir noktaya işaret etti. Peker ve benzeri suç örgütleri Ergenekon’un oyun planının parçasıdır. Suç örgütlerinin reorganize edilmesi ve ‘yerli ve milli mafya’ kurulmasına dair dökümanlar Ergenekon sanıklarından elde edilmişti. Örgütün kendi istekleri doğrultusunda yeniden yapılandırılan mafya sayesinde uyuşturucu ticaretini kontrol altına alma ve kara para aklama hedefinde olduğu tespit edilmişti.
MAFYA-VELİ KÜÇÜK BAĞLANTISI
Sadece Sedat Peker değil, Semih Tufan Gülaltay, Sami Hoştan ve Ali Yasak’ta Ergenekonun mafya yapılanmasında yer alan isimlerden. Bu çete liderlerinden üçü yani Sedat Peker, Sami Hoştan ve Ali Yasak’ın Veli Küçük ile yakın irtibatı tespit edildi. Gülaltay’ın ise Şener Eruygur ve Ulusal Birlik Hareketi Platformu çatısı altında birlikteliği mevcut. Ergenekon dökümanları, ifadeler, telefon tapeleri ve sanık ifadelerinde yer alan detaylara göre Veli Küçük ile Sedat Peker arasında çok yakın bir ilişki var. Sedat Peker’e adeta oğlu gibi muamele eden Veli Küçük, Peker’in ‘önünün açılması’ konusunda bizzat devreye girdi. Sedat Peker’de Veli Küçük’e olan ‘saygısı’nı her zaman gösterdi. Hatta Veli Küçük’e şoför temin edip maaşını ödedi. Ismi ‘derin devlet’ ve ‘JİTEM’ ile anılan Veli Küçük, Sedat Peker’in 2002 yılında kurduğu ‘öztürkler’ sitesinin açılışına katıldı. Küçük burada yaptığı konuşmada, “Türk birliği mutlaka tecessüs edecektir. Asil Türk milletinin yolu Tanrı Dağları’ndan, Ergenekon’dan geçecek.”diye konuştu. Veli Küçük emekli olduktan sonra da Hrant Dink’in 301’den yargılandığı dava da boy gösterdi. İstanbul eski Valisi Erol Çakır ve eski narkotik şube müdürü Nihat Kubuş ile Stratejik Güvenlik şirketini kurdu. Küçük bir söyleşide “ Hiçbir zaman amatörce çalışmadım. Devletim dedi ki ‘Şu görevi yap’, ‘Emredersin’ dedim, yaptım. Tutturmuşlar JİTEM diye. Öyle bir kuruluş yok. İstihbarat Gruplar Komutanlığı vardı. Devlet bana ‘İstihbarattasın’ dedi. ‘Pişman mısın?’ dersen, hayır, gene aynı şeyi yaparım. Devletime karşı görevimi yaptım.”
ERDOĞAN-PEKER İLİŞKİSİNDE ARACI ALİ ERDOĞAN
Erdoğan hükümetinin çıkardığı yasalar ve bazı mahkemelerin yapısında yaptığı değişiklik sonucu 11 Mart 2014’te tahliye olan Peker 9 Kasım 2015’te Rize’de Erdoğan lehine miting düzenledi. Sedat Peker açılış yada mitinglerinde iç savaşı işaret ederek rejim muhaliflerini “oluk oluk hepsinin kanlarını akıtacağız” diye tehdit etmekten geri durmadı.
Sedat Peker’in cezaevinden çıktıktan sonra Erdoğan’la yakınlaşmaya başlaması hızlı oldu. Erdoğan’a Twitter’dan hakaret ettiği iddiası ile 9 Aralık 2014’te gözaltına alınan AKP eski milletvekili Fevzi İşbaşaran bir grup AKP’linin protestosu ile karşılaştı. İşbaşaran karakolda tutulurken Sedat Peker’in avukatı Barbaros Aslan ‘İşbaşaran’ın avukatlığını yapacağını’ söyleyerek karakola girdi. İddiaya göre avukat Aslan Fevzi İşbaşaran’a saldırdı ve kafasını duvara vurdu. İşbaşaran avukat Aslan’dan şikayetçi oldu. Sedat Peker olay üzerine “Başaran kafasını duvarlara vurmak suretiyle kendisini yaralamış” açıklamasını yaptı.
Peker’in Erdoğan ile aynı kareye girmesi ise Aktrollerin liderlerinden olarak bilinen ‘Sağlam İrade’ rumuzlu Twitter kullanıcısı Taha Ün’ün düğününde oldu. Nefret söylemi ve tehdit içeren tweetleri ile tanınan Taha Ün ile Emine Erdoğan’ın özel kalem müdüresi Sema Silkin’in düğün töreninde Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Sedat Peker sohbet etti. Yanlarında ise İHH Başkanı Bülent Yıldırım vardı. Sedat Peker Erdoğan-Peker ve Yıldırım’ın fotoğraflarının sosyal medyada gündem olması üzerine “ Sayın Cumhurbaşkanı’nın insanların içinde beni kabul ederek elimi sıkıp sıcak bir şekilde birkaç kelime söylemesi tabi ki kendisi açısından bakıldığında birileri tarafından siyasi bir risk olarak görünebilir. Ancak benim fikrimi sorarsanız Sayın Cumhurbaşkanımız şahsımla ilgili bazı art niyetlilerin özellikle görmek istemediği toplumdaki yerimi görmüştür” dedi.
MAFYA LİDERLERİ ERDOĞAN’A BİAT ETTİ
Sedat Peker ile Erdoğan’ın ilişkisi düğünde karşılaşmaktan ibaret değil. Türkiye’de herkesin bildiği sırlardan birisi de şudur; Erdoğan cezaevindeki mafya liderlerini kendine biat etmeleri sonrası tahliye ettirdi. Bu kapsamda Sedat Peker, Sedat Şahin ve Saral çetesinin Erdoğan’a biat ettiği, Alaattin Çakıcı’nın ise kendine getirilen teklifi reddettiği sır değil. Aynı şekilde güvenlik güçlerinin elinde Sedat Peker’in adamlarından bir grubun Sakarya Pamukova’da bir villada silahlı eğitim aldıklarına dair somut bilgiler var. Burada eğitim alanlar arasında Hürriyet yazarı Ahmet Hakan’ı dövenlerden birinin de olduğu tespit edildi. Sedat Peker başta olmak üzere mafya örgütleri ile Erdoğan arasındaki irtibatı sağlayan kişi ise Erdoğan’ın yeğeni ve koruması Ali Erdoğan. Ali Erdoğan ile yakın temasta olan bu suç örgütlerinin emniyetteki şubelere bile rahatlıkla girip çıktığı İstanbul polisinde sıklıkla konuşuldu. Ayrıca Alaattin Saral ile dönemin İstanbul Organize Şube Müdürü Gaffar Demir’in görüşmeler yaptığı, Sarallar ile Şahinler gruplarına mensup personel arasında çekişme çıktığı da biliniyor.
Sedat Peker ile Ali Erdoğan’ın ilişkisine dair detaylar ise şöyle; Ali Erdoğan, Sedat Peker’e bağlı Halit Dokur ile yakın temasta. Dokur’un ayrıca Peker’in yakın adamlarından Osman Aslanoğlu ve Aykut Bıçakçı ile teması var. Ali Erdoğan ayrıca Murat Sancak üzerinden Galip Öztürk bağlantısını da koordine ediyor.
Güvenlik birimlerinin analizine göre Sedat Peker başta olmak üzere mafya yapılanmalarının tekrar organize olması uyuşturucu ticaretiyle doğrudan alakalı. Kumarhane sektörü özellikle uyuşturucu parasını aklamak için yaygın olarak kullanılan bir yöntem. Bilindiği gibi uyuşturucu dünyasının önemli isimlerinden Ömer Lütfi Topal aynı zamanda kumarhaneciydi. Topal’ın Çatlı tarafından kontrol edildiği de güvenlik birimlerinin tespitleri arasındaydı. Duyumlara göre Sedat Peker ve adamları uyuşturcu pazarının kontrolünü büyük oranda ellerine aldı. Gürcistan’ın son yıllarda Afganistan’dan çıkan eroinin önemli rotalarından biri haline geldiği, bu yüzden başta Batum olmak üzere Gürcistan’ın kumarhane merkezine dönüştüğü de bu kapsamda önemli bir detay.
Sonuç olarak mayfa örgütleri Erdoğan’a biat ederek tahliye oldular. Bizzat Erdoğan’ın kontrolü ve koordinesinde kara para aklama, uyuşturucu ve silah ticaretinde güç kazanıyorlar. İşin siyasi boyutu ise şöyle; Erdoğan’ın emrinde olan bu gruplar tehdit söylemleriyle muhalifleri sindiriyorlar. Makro planda ise siyasi konjonktüre göre oluşturulacak kaotik ortamları hazırlama görevleri var. O yüzden Sedat Peker’in faaliyetlerini ve söylemlerini ‘bireysel bir hareket’ olarak görmemek gerekiyor.
[Hakan Soylu] 12.2.2019 [Tr724]
Tr724 Yazarı Adem Yavuz Arslan ‘Sedat Peker yalnız değildir’ yazısında doğru bir noktaya işaret etti. Peker ve benzeri suç örgütleri Ergenekon’un oyun planının parçasıdır. Suç örgütlerinin reorganize edilmesi ve ‘yerli ve milli mafya’ kurulmasına dair dökümanlar Ergenekon sanıklarından elde edilmişti. Örgütün kendi istekleri doğrultusunda yeniden yapılandırılan mafya sayesinde uyuşturucu ticaretini kontrol altına alma ve kara para aklama hedefinde olduğu tespit edilmişti.
MAFYA-VELİ KÜÇÜK BAĞLANTISI
Sadece Sedat Peker değil, Semih Tufan Gülaltay, Sami Hoştan ve Ali Yasak’ta Ergenekonun mafya yapılanmasında yer alan isimlerden. Bu çete liderlerinden üçü yani Sedat Peker, Sami Hoştan ve Ali Yasak’ın Veli Küçük ile yakın irtibatı tespit edildi. Gülaltay’ın ise Şener Eruygur ve Ulusal Birlik Hareketi Platformu çatısı altında birlikteliği mevcut. Ergenekon dökümanları, ifadeler, telefon tapeleri ve sanık ifadelerinde yer alan detaylara göre Veli Küçük ile Sedat Peker arasında çok yakın bir ilişki var. Sedat Peker’e adeta oğlu gibi muamele eden Veli Küçük, Peker’in ‘önünün açılması’ konusunda bizzat devreye girdi. Sedat Peker’de Veli Küçük’e olan ‘saygısı’nı her zaman gösterdi. Hatta Veli Küçük’e şoför temin edip maaşını ödedi. Ismi ‘derin devlet’ ve ‘JİTEM’ ile anılan Veli Küçük, Sedat Peker’in 2002 yılında kurduğu ‘öztürkler’ sitesinin açılışına katıldı. Küçük burada yaptığı konuşmada, “Türk birliği mutlaka tecessüs edecektir. Asil Türk milletinin yolu Tanrı Dağları’ndan, Ergenekon’dan geçecek.”diye konuştu. Veli Küçük emekli olduktan sonra da Hrant Dink’in 301’den yargılandığı dava da boy gösterdi. İstanbul eski Valisi Erol Çakır ve eski narkotik şube müdürü Nihat Kubuş ile Stratejik Güvenlik şirketini kurdu. Küçük bir söyleşide “ Hiçbir zaman amatörce çalışmadım. Devletim dedi ki ‘Şu görevi yap’, ‘Emredersin’ dedim, yaptım. Tutturmuşlar JİTEM diye. Öyle bir kuruluş yok. İstihbarat Gruplar Komutanlığı vardı. Devlet bana ‘İstihbarattasın’ dedi. ‘Pişman mısın?’ dersen, hayır, gene aynı şeyi yaparım. Devletime karşı görevimi yaptım.”
ERDOĞAN-PEKER İLİŞKİSİNDE ARACI ALİ ERDOĞAN
Erdoğan hükümetinin çıkardığı yasalar ve bazı mahkemelerin yapısında yaptığı değişiklik sonucu 11 Mart 2014’te tahliye olan Peker 9 Kasım 2015’te Rize’de Erdoğan lehine miting düzenledi. Sedat Peker açılış yada mitinglerinde iç savaşı işaret ederek rejim muhaliflerini “oluk oluk hepsinin kanlarını akıtacağız” diye tehdit etmekten geri durmadı.
Sedat Peker’in cezaevinden çıktıktan sonra Erdoğan’la yakınlaşmaya başlaması hızlı oldu. Erdoğan’a Twitter’dan hakaret ettiği iddiası ile 9 Aralık 2014’te gözaltına alınan AKP eski milletvekili Fevzi İşbaşaran bir grup AKP’linin protestosu ile karşılaştı. İşbaşaran karakolda tutulurken Sedat Peker’in avukatı Barbaros Aslan ‘İşbaşaran’ın avukatlığını yapacağını’ söyleyerek karakola girdi. İddiaya göre avukat Aslan Fevzi İşbaşaran’a saldırdı ve kafasını duvara vurdu. İşbaşaran avukat Aslan’dan şikayetçi oldu. Sedat Peker olay üzerine “Başaran kafasını duvarlara vurmak suretiyle kendisini yaralamış” açıklamasını yaptı.
Peker’in Erdoğan ile aynı kareye girmesi ise Aktrollerin liderlerinden olarak bilinen ‘Sağlam İrade’ rumuzlu Twitter kullanıcısı Taha Ün’ün düğününde oldu. Nefret söylemi ve tehdit içeren tweetleri ile tanınan Taha Ün ile Emine Erdoğan’ın özel kalem müdüresi Sema Silkin’in düğün töreninde Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Sedat Peker sohbet etti. Yanlarında ise İHH Başkanı Bülent Yıldırım vardı. Sedat Peker Erdoğan-Peker ve Yıldırım’ın fotoğraflarının sosyal medyada gündem olması üzerine “ Sayın Cumhurbaşkanı’nın insanların içinde beni kabul ederek elimi sıkıp sıcak bir şekilde birkaç kelime söylemesi tabi ki kendisi açısından bakıldığında birileri tarafından siyasi bir risk olarak görünebilir. Ancak benim fikrimi sorarsanız Sayın Cumhurbaşkanımız şahsımla ilgili bazı art niyetlilerin özellikle görmek istemediği toplumdaki yerimi görmüştür” dedi.
MAFYA LİDERLERİ ERDOĞAN’A BİAT ETTİ
Sedat Peker ile Erdoğan’ın ilişkisi düğünde karşılaşmaktan ibaret değil. Türkiye’de herkesin bildiği sırlardan birisi de şudur; Erdoğan cezaevindeki mafya liderlerini kendine biat etmeleri sonrası tahliye ettirdi. Bu kapsamda Sedat Peker, Sedat Şahin ve Saral çetesinin Erdoğan’a biat ettiği, Alaattin Çakıcı’nın ise kendine getirilen teklifi reddettiği sır değil. Aynı şekilde güvenlik güçlerinin elinde Sedat Peker’in adamlarından bir grubun Sakarya Pamukova’da bir villada silahlı eğitim aldıklarına dair somut bilgiler var. Burada eğitim alanlar arasında Hürriyet yazarı Ahmet Hakan’ı dövenlerden birinin de olduğu tespit edildi. Sedat Peker başta olmak üzere mafya örgütleri ile Erdoğan arasındaki irtibatı sağlayan kişi ise Erdoğan’ın yeğeni ve koruması Ali Erdoğan. Ali Erdoğan ile yakın temasta olan bu suç örgütlerinin emniyetteki şubelere bile rahatlıkla girip çıktığı İstanbul polisinde sıklıkla konuşuldu. Ayrıca Alaattin Saral ile dönemin İstanbul Organize Şube Müdürü Gaffar Demir’in görüşmeler yaptığı, Sarallar ile Şahinler gruplarına mensup personel arasında çekişme çıktığı da biliniyor.
Sedat Peker ile Ali Erdoğan’ın ilişkisine dair detaylar ise şöyle; Ali Erdoğan, Sedat Peker’e bağlı Halit Dokur ile yakın temasta. Dokur’un ayrıca Peker’in yakın adamlarından Osman Aslanoğlu ve Aykut Bıçakçı ile teması var. Ali Erdoğan ayrıca Murat Sancak üzerinden Galip Öztürk bağlantısını da koordine ediyor.
Güvenlik birimlerinin analizine göre Sedat Peker başta olmak üzere mafya yapılanmalarının tekrar organize olması uyuşturucu ticaretiyle doğrudan alakalı. Kumarhane sektörü özellikle uyuşturucu parasını aklamak için yaygın olarak kullanılan bir yöntem. Bilindiği gibi uyuşturucu dünyasının önemli isimlerinden Ömer Lütfi Topal aynı zamanda kumarhaneciydi. Topal’ın Çatlı tarafından kontrol edildiği de güvenlik birimlerinin tespitleri arasındaydı. Duyumlara göre Sedat Peker ve adamları uyuşturcu pazarının kontrolünü büyük oranda ellerine aldı. Gürcistan’ın son yıllarda Afganistan’dan çıkan eroinin önemli rotalarından biri haline geldiği, bu yüzden başta Batum olmak üzere Gürcistan’ın kumarhane merkezine dönüştüğü de bu kapsamda önemli bir detay.
Sonuç olarak mayfa örgütleri Erdoğan’a biat ederek tahliye oldular. Bizzat Erdoğan’ın kontrolü ve koordinesinde kara para aklama, uyuşturucu ve silah ticaretinde güç kazanıyorlar. İşin siyasi boyutu ise şöyle; Erdoğan’ın emrinde olan bu gruplar tehdit söylemleriyle muhalifleri sindiriyorlar. Makro planda ise siyasi konjonktüre göre oluşturulacak kaotik ortamları hazırlama görevleri var. O yüzden Sedat Peker’in faaliyetlerini ve söylemlerini ‘bireysel bir hareket’ olarak görmemek gerekiyor.
[Hakan Soylu] 12.2.2019 [Tr724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)