CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu: Kriz yok resmen buhran var

Milyonlarca kişinin evine ekmek götüremediğini belirten CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Şu anda bir ekonomik buhranın içindeyiz. Kriz yok, resmen buhran var” dedi. Kılıçdaroğlu, işsiz sayısının ise 11 milyona ulaştığını kaydetti.

BOLD – Türkiye’nin ekonomik buhran içerisinde olduğunu belirten CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, hükumetin bu buhrana karşı bir planının olmadığını öne sürdü.

BIRAKIN YARDIM YAPMAYI SİZDEN PARA İSTEDİLER

Kantin işletmecileri, servis şoförleri ve kırtasiyeciler başta olmak üzere birçok sektörden esnafla buluşan CHP Lideri, salgından en çok etkilenen kesimlerden birinin esnaflar olduğunu belirtti. Birçok ülkenin esnafına yardım yaptığını belirten Kılıçdaroğlu, “Bizim düştüğümüz pozisyona dünyada hiçbir ülke düşmedi. Bırakın size yardım yapmayı, vazgeçtik yardım yapmaktan da size IBAN numarası açıp bir de sizden para istediler, yardım. Yardıma muhtaç adamdan ‘bana yardım et’ diyen bir devlet anlayışı” dedi.

BARİ YIL SONUNA KADAR KÖPRÜLERE PARA ÖDENMESİN

Ülkenin yönetilemediğini öne süren Kılıçdaroğlu, pandeminin başında uçakla seyahat edenlerin biletlerinden alınan yüzde 18 KDV’nin yüzde 1’e indirildiğini, üç gün sonra da uçakla seyahat edilmesinin yasaklandığını söyledi. Kılıçdaroğlu, 6.5 milyar liranın şehir hastanelerine, otoyollara, havaalanlarına dolar bazında ödeneceğini ifade ederek, “Dedik ki ‘Şu adamları çağırın, siz zaten köşeyi dönmüş insanlarsınız, 83 milyon size çalışıyor. Bari yıl sonuna kadar bizden para almayın, biz bu parayı esnafa verelim, esnafı destekleyelim. 6.5 milyar lira az para değil, esnafa karşılıksız verelim.’ Böylece esnaf da desin ki ’40 yıldır ben bu devlete vergi veriyorum geldi benim en sıkıntılı zamanımda bana küçük bir destek verdi.'” dedi.

ÜLKEDE EKONOMİK BUHRAN VAR

Televizyondan dinlenilenlerin çok güzel olduğunu ancak bankaya gidildiğinde taban tabana zıt bir tabloyla karşılaşıldığını ifade eden Kılıçdaroğlu, “Ama bir tek parti var CHP, bu ülkenin başına bela. CHP de olmasa hiç itiraz eden kimse olmayacak. Bu CHP olmasa belki bu sorunlar da olmayacak. Hayatın gerçeği farklıdır” dedi. Türkiye’nin şu anda bir ekonomik buhranın içinde olduğunu vurgulayan Kılıçdaroğlu, “Kriz yok resmen buhran var. Kişi evine ekmek götüremiyorsa ve bu kişi bir değil de milyonlarsa bu ülkede bir ekonomik buhran vardır” dedi.

İŞSİZ SAYISI 11 MİLYONU GEÇTİ

İşsiz sayısının 11 milyona ulaştığını ifade eden Kılıçdaroğlu, “Kendisine şu çağrıyı yaptım, ‘Bir ekonomik buhran içindeyiz televizyona çık de ki, ‘Ben bu ekonomik buhrandan Türkiye’yi şu düzenlemelerle çıkaracağım. Madde bir, madde iki, maddeyi üç, madde 4.’ Hepimiz de dinleyelim ve ona göre de takipçisi olalım. Bakalım, bunu yaptı mı, yapmadı mı? Gerçekleştirdi mi, gerçekleştiremedi mi? Şu anda böyle bir şey yok. Ne onda var ne damatta var. ‘Ekonomi pik yaptı.’ Dinle bakayım esnafı. Neresi pik yaptı? ‘Ekonomi düzeliyor.’ Neresi düzeldi?” dedi.

 24.9.2020 [Bold Medya]

Çocukların uzaktan eğitim için kullandıkları bilgisayarlarına el konuldu [Sevinç Özarslan]

Bu sabah İstanbul’da gözaltına alınan 3 çocuk sahibi Sümeyra Kaya serbest bırakıldı. Eşi de dört yıldır tutuklu olan Kaya’nın çocuklarının online eğitim için kullandıkları bilgisayarlara ise el konuldu.

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla bu sabah gözaltına alınıp Vatan Emniyet Müdürlüğüne götürülen Sümeyra Kaya (38) akşam üzeri Çağlayan’da hakim karşısına çıktıktan sonra serbest bırakıldı. En son Kastamonu’da yurt müdiresi olarak görev yapan Sümeyra Kaya’nın Hasan (11), Hümeyra (9) ve Akif (4) adlı üç çocuğu var.

EBA İÇİN KULLANILAN BİLGİSAYARLARINA EL KONULDU

Kaya’nın aile yakınlarından alınan bilgiye göre saat 03.00’te yapılan baskında tencereden buzluğa kadar evleri arandı. Çocukların uzaktan eğitim sistemi EBA için kullandıkları bilgisayarlarına da el konuldu. Şu anda eğitimleri aksayan çocuklar derslere katılamıyor. Hepsi gergin, anne yok, baba yok. Yeni sünnet olan Akif’in ise gece yarısından beri ‘anne’ diye ağladığı belirtiliyor. Aile yakınlarının baktığı çocuklar annelerine kavuşmayı bekliyor.

EŞİ DÖRT YILDIR TUTUKLU

Cemaat soruşturmaları kapsamında gözaltına alınan Sümeyra Kaya’nın eşi Turgut Kaya da Kasım 2016’dan bu yana Kastamonu Cezaevinde tutuklu. Kapatılan dershanelerde muhasebeci olarak görev yapan Kaya’nın mahkemesi 4 yıldır sonuçlanmadı.

TERS KELEPÇE TAKILDI

İstanbul merkezli operasyonlarda bu sabah 28 kişi gözaltına alındı. Aralarında bebekli annelerinde olduğu operasyonda bazı kişilere ters kelepçe takıldı. Ümraniye, Namık Kemal Mahallesi’nde bir adrese yapılan baskında mesajlaşma programı Bylock kullandığı iddia edilen E.D. da gözaltına alınanlar arasında. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından gözaltına alınan isimler sağlık kontrollerinden sonra Vatan Emniyet Müdürlüğüne götürüldü.

[Sevinç Özarslan] 24.9.2020 [Bold Medya]

Çin’in Sincan Özerk Bölgesi’nde Uygurların tutulduğu 380 gözaltı kampı tespit edildi

Avustralyalı bir düşünce kuruluşu, Çin’in Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde Müslüman Uygur Türklerini gözaltında tuttuğu 380 kamp inşa ettiğini ve onlarca kampın inşaatının da son iki yıldır devam ettiğini açıkladı.

BOLD – Çin’in Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde, 2017’den bu yana “mesleki eğitim merkezi” adı altında bölgede yaşayan insanları yargı kararı olmadan alıkoyduğu 380’den fazla yeniden eğitim kampı ve gözaltı merkezi kurulduğu belirtildi.

Avustralya Stratejik Siyaset Enstitüsü (ASPI), “Sincan Veri Projesi” kapsamında yayımladığı raporda, görgü tanıklarının ifadeleri, medyada yer alan haberler, gazetecilerin ve araştırmacıların bulguları ile yerel yönetimin resmi inşaat tedarik ilanlarından yola çıkarak uydu fotoğrafları üzerinde yaptığı incelemelerde, bölgede yeniden eğitim kampı ve gözaltı merkezi olduğundan şüphelenilen 380’den fazla bina ve tesisin yerini tespit etti.

Bu bulgular, bu kampların varlığını inkar eden ve “yeniden eğitim” sistemi olarak adlandırdıkları kamplara giden çoğu insanın “topluma geri döndüğüne” dair Çinli yetkililerin açıklamaları ile çelişiyor.

14’ÜNÜN İNŞASI DEVAM EDİYOR

2018 sonunda sayısı 100 olan bu türden merkezlerin miktarının ve büyüklüğünün son iki yılda belirgin şekilde arttığına dikkat çekilen raporda, uydu fotoğraflarında, Temmuz 2019-Temmuz 2020 döneminde bölgedeki 61 merkezde yeni inşaat ve genişletme çalışmalarının yürütüldüğü belirtildi.

İngiltere’de yayımlanan Guardian gazetesinde yer alan habere göre, Avustralya Stratejik Politika Enstitüsü’nün (ASPI) elde ettiği uydu fotoğrafları, Çin’in batısındaki Sincan bölgesinde yer alan kampların 14’ünün inşasının devam ettiğini gösteriyor.

ASPI, 2017’den bu yana Sincan’da inşa ettiği 380 gözaltı kampının bir kısmının düşük güvenlikli yeniden eğitim kampı, bazılarının ise yüksek güvenlikli cezaevleri olduğunu belirtiyor.

Daha önceki araştırmalarda kampların sayısı 200’lü rakamlarla ifade ediliyordu. Araştırmacılar ayrıca gözaltı merkezlerinin çoğunu tespit ettiklerini belirtiyor.

ASPI araştırmacılarından Nathan Ruser, bu kamplarda tutulanların “mezun oldukları” yönündeki Çinli yetkililerin açıklamalarına rağmen yeni gözaltı merkezlerinin inşasının 2019 ve 2020’de de devam ettiğini söylüyor.

Tek tek kampların konumları da dahil olmak üzere ASPI’nin bulguları Sincan Veri Projesi’nde paylaşıldı.

Bu bilgiler, kamplardan çıkan kişilerin anlatımları, diğer projelerde elde edilen bilgiler ve uydu fotoğrafları ile elde edildi.

KAMPLARDA TUTULANLAR ZORLA ÇALIŞTIRILIYOR

ASPI’nin raporunda, kampların fabrikaların yakınlarında bulunduğu ve gözaltında tutulanların buralarda zorla çalıştırıldığı bilgisine yer veriliyor.

Pekin yönetimi Sincan’da insan hakları ihlalleri olmadığını söylüyor. Çinli yetkililer önce gözaltı kamplarının varlığını inkar etmiş, daha sonra ise bu kamplarda yoksulluğu ve terör tehdidini ortadan kaldırma amaçlı meslek edindirme ve yeniden eğitim programları uygulandığını açıklamıştı.

Ancak Çin kamplara gazetecilerin veya insan hakları gruplarının girmesine izin vermiyor.

EVDE KUR’AN BULUNDURMA “SUÇ”

Sincan bölgesindeki Müslümanlara yönelik “suçlamaların” evde Kur’an bulundurulması veya domuz eti yenmemesi gibi nedenlere dayandırılabildiği ve bu kişilerin kamplarda keyfi gözaltılar, sağlık hizmetlerine erişimin engellenmesi veya zorla doğum kontrolü gibi uygulamalara maruz kaldığı ifade ediliyor.

Uygur ailelerin yanına Han soyuna mensup Çinli yetkililerin “akraba” sıfatıyla gözetim amaçlı iskanı ve kamu alanlarında yaygın bir gözetleme sistemine başvurulduğu belirtiliyor.

ASPI raporunda kampların nüfusun fazla olduğu bölgelerde yoğunlaştığı, ancak bu kamplarda tutulanların sayısında belli bir azalma kaydedildiğine işaret ediliyor.

EN BÜYÜK KAMP BAŞKENT URUMÇİ’DE

En büyük kampın Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nin başkenti Urumçi’deki Dabançeng kampı olduğu ve burada 100’e yakın binanın tespit edildiği belirtiliyor.

Tarihi İpek Yolu kenti Kaşgar’da ise Ocak ayında yeni bir kampın açıldığı, buradaki binaların 14 metre yükseklikte duvarlar ve gözetleme kulesi içerdiği bilgisine yer veriliyor.

Yeni inşa edilen merkezlerin yüzde 50’sinin yüksek güvenlikli olduğu kaydedilen raporda, bunun düşük güvenlikli “yeniden eğitim merkezlerinden” yüksek güvenlikli “gözaltı merkezi ve hapishanelere” doğru bir politika değişikliğine işaret edebileceği değerlendirmesi yapıldı.

Kamplarda tutulanların “tatmin edici gelişme göstermemesi halinde yüksek güvenlikli kamplara nakledildiklerine” dair anlatımların, yüksek güvenlikli gözaltı merkezlerinin yoğunlaşması bulgusu ile örtüştüğü ifade ediliyor.

ULUSLARARASI TEPKİLER

Pekin’in “mesleki eğitim merkezleri” olarak adlandırdığı ancak uluslararası kamuoyunun “yeniden eğitim kampları” şeklinde tanımladığı yerlerde Birleşmiş Milletler (BM) verilerine göre en az 1 milyon kişinin tutulduğu tahmin ediliyor.

Pekin yönetimi, Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde kaç kamp bulunduğuna, buralarda kaç kişinin olduğuna ve söz konusu kişilerden ne kadarının sosyal hayata döndüğüne ilişkin bilgi vermiyor.

BM İnsan Hakları Konseyine üye 22 ülke, Temmuz 2019’da, Çin’in Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki Uygur Türkleri ve diğer azınlıklara yönelik muamelesini eleştiren ve kitlesel gözaltıların durdurulması çağrısında bulunan mektubu imzalamıştı.

BM ve diğer uluslararası örgütler, kampların incelemeye açılması çağrılarını yinelerken, Çin şimdiye kadar kendi belirlediği birkaç kampın az sayıda yabancı diplomat ve basın mensubu tarafından kısmen görülmesine izin verdi. Çin makamları, BM yetkililerinin doğrudan bilgi almak amacıyla bölgede serbestçe inceleme yapma taleplerini ise geri çevirdi.

24.9.2020 [Bold Medya]

Soylu, yüksek kiradan dert yandı: Ya vatandaş ne yapsın? [Yusuf Dereli]

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, artan ev kiralarından dert yandı, fahiş fiyatları eleştirdi. Lojmanların önemine değinen Soylu, “Bazı yerler var, kiralık ev bulabilmek mümkün değil. Hadi gitsin de bir polisimiz Bodrum’da kiralık ev bulsun bakalım,” ifadelerini kullandı. Soylu’nun bahsettiği Bodrum’da 2+1 evlerin kiraları ortalama 2 bin 500 TL civarında görünüyor.

Öncelikle sorun Bodrum’la sınırlı değil. Türkiye’nin her yerinde özellikle son 6 ayda hem ev fiyatları hem kiralar yüzde 30 civarında arttı. Peki bu durumun sorumlusu kim? Yanlış ekonomi ve para politikaları nedeniyle TL’nin pul olmasına neden olan CHP iktidarı mı? Merkez Bankası’nın kasasını boşaltan, ihtiyat akçesini bile kullanan hangi iktidar? Ülkeyi uçuracağı söylenen ‘başkanlık sistemine’ geçmeden önce 4,75 olan dolar kuru bugün 7.70’i zorluyor. İki yılda TL’nin değer kaybı yüzde 62! 

POLİS MAAŞLARI 6 BİN LİRADAN BAŞLIYOR

Kaldı ki mesleğe yeni başlayan bir polis 5 bin 950 lira maaş alıyor. Söz konusu maaş kademe aldıkça 7 bin liraya kadar çıkıyor. Rejimin İçişleri Bakanı’na sormak lazım; aylık ortalama 6 bin 500 lira maaş alan bir polis memuru ev kirası ödemekte zorlanırken, 2 bin 324 lira asgari ücretle çalışanlar nasıl ödeyecek? Maaşın en iyi ihtimalle bin 200 TL’sinin kiraya gittiğini varsayalım; kalan bin 100 TL ile 4 kişilik bir aile nasıl geçinecek? Mutfağa mı harcayacak, elektrik, su, doğalgaz faturalarını mı ödeyecek, sağlık ya da teknoloji için mi kullanacak? 

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Kızılcahamam’da bir otelde düzenlenen ‘İnşaat Emlak Birimleri Eğitim ve Koordinasyon Toplantısı’nda konuştu. Artan ev kiralarından dertliydi. Kendisine bağlı olan polislerin ev bulmakta zorlandığını anlattı. Lojmanların önemine değindi. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile bir protokol imzaladıklarını, bu protokol çerçevesinde binalar inşa ettiklerini anlatan Soylu, “Bazı yerler var, kiralık ev bulabilmek mümkün değil. Hadi gitsin de bir polisimiz Bodrum’da kiralık ev bulsun bakalım.” ifadelerini kullandı. 

KİRALARDAKİ ARTIŞIN SORUMLUSU KİM?

Süleyman Soylu’nun örnek verdiği Bodrum’da 2+1 evlerin ortalama kirası 2 bin 500 TL civarı… Ancak sorun şu ki fahiş kiralar Bodrum’la sınırlı değil. Türkiye’nin her yerinde özellikle son 6 ayda ev ve doğal olarak kira fiyatları yüzde 30 civarında arttı. Söz konusu artışın en önemli sebebi ise konut kredi faizlerinin Haziran ayında binde 63’e kadar düşürülmesi oldu. Faizlerin düşürülmesi fırsatçı müteahhitler ve ev sahiplerine yaradı. Ev fiyatları bir anda yüzde 20-25 oranında arttı. 400 bin liralık evler, 500 bin liradan satıldı. Kampanya sona erdi ancak fiyatlar çıktığı yerden inmedi.

TL’NİN DEĞERİ KALMADI

Özellikle büyükşehirlerde ev fiyatlarındaki artışa bağlı olarak kiralar da yükseldi. Örneğin İstanbul’da üç ay önce 1.500 lira olan 2+1 evlerin kiraları bugün 2.000 lira! Aynı rakamlar Ankara, İzmir, Adana, Konya, Antalya gibi onlarca büyükşehir için geçerli. Kira ve ev fiyatlarındaki artışın temel sebebi TL’nin hızla değer kaybetmesi. İktidarın yanlış ekonomi ve para politikası TL’nin ‘pul’ olmasına neden oldu.

Türk Lirası sadece son iki yılda dolar karşısında yüzde 62 değer kaybetti. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında bir asgari ücretle yaklaşık 6 çeyrek altın alınabiliyordu. Bugün 2 bin 324 TL’lik asgari ücretle ancak 3 adet çeyrek altın alınabiliyor.

POLİS MAAŞLARI 6 BİN LİRADAN BAŞLIYOR

Süleyman Soylu, polislerin kira ödemekte zorlandığını anlatıyor. Mesleğe yeni başlayan bir polis 5 bin 950 lira maaş alıyor. Söz konusu maaş kademe aldıkça 7 bin liraya kadar çıkıyor. Ortalama polis maaşı 6 bin 500 lira civarında. Asgari ücretin iki katından daha fazla. Polisler bu maaşlarla kira ödemekte zorlanırken, 2 bin 324 lira asgari ücretle çalışan insanlar nasıl kira ödeyecek?

[Yusuf Dereli] 24.9.2020 [TR724]

Süper Lig’in kiralık efsaneleri [Hasan Cücük]

Les Ferdinand, Mario Gomez, Alexander Sörloth, Anderson Talisca… Bu dört futbolcunun ortak özelliği, Türkiye’ye kiralık oyuncu olarak gelmelerine rağmen kısa sürede derin izler bırakmaları. Yabancısı oldukları ülkede hem de tek sezonda “efsane” olmak herkesin harcı değil.

GORDON MİLNE’İN BÜYÜK KEŞFİ

22 yaşında 1988’de ilk kez Türkiye’ye gelen Les Ferdinand’ın ne kim olduğunu, ne de nasıl bir oyuncu olduğunu biliyorduk. Bir kişi hariç. Beşiktaş’ın teknik patronu İngiliz Gordon Milne. Queens Park Rangers (QPR) takımında oynayan bu genç yeteneği keşfeden Milne yanılmamıştı. Türkiye’de geçirdiği müthiş sezondan sonra Ada futboluna da damga vuracak bir isim olarak ülkesine döndü.

Ferdinand, Beşiktaş formasıyla çıktığı 26 lig maçında 13 gole imza attı. Uzun boyuyla hava toplarında etkili olduğu kadar ayaklarına da hâkim bir oyuncuydu. Türkiye Kupası yarı finalinde Fenerbahçe defansını ipe dizip dünyaca ünlü eldiven Toni Schmuacher’e attığı gol efsaneler arasında yerini aldı. Lig ve kupa maçlarında 32 maçta 17 gol ve 10 asistlik bir performans sergiledi. Türkiye Kupası ve o zamanki Cumhurbaşkanlığı Kupası’nı kaldırarak veda etti. Ada’ya döndüğünde uzun yıllar QPR ve Tottenham formalarıyla adından söz ettirecekti.

‘GÖÇEBE’ BEŞİKTAŞ’TA PARLADI

Beşiktaş 2015’te Şenol Güneş’le sözleşme imzalarken birçok belirsizlik vardı. Trabzonspor’la özdeşleşen Şenol Hoca’nın Beşiktaş’a uyum sağlayıp sağlayamayacağı, stadın inşaatı sürerken şampiyonluk havasına girilemeyeceğini söyleyenler çoğunluktaydı. Diğer yandan enkaz bırakıp giden Yıldırım Demirören’in ardından girilen dar boğaz henüz geçilememişti. Şenol Hoca tecrübesini konuşturdu ve kulübün bütçesini sarsmamak için kiralık futbolculara yöneldi. Gelen isimlerden biri İspanyol asıllı Alman futbolcu Mario Gomez’di.

Stuttgart’ta yıldızlaşıp Bayern Münih’e yükselen Gomez, o dönem kariyerini İtalya’nın Fiorentina takımında sürdürüyordu ama biraz tutuktu. Beşiktaş’a kiralanan Gomez, “göçebe” sezonda öne çıkan isim oldu. Attığı kritik gollerle Beşiktaş’a puanlar getirdi. Sezon bitiminde şampiyonluk kupasını kaldırırken, bu sıra dışı başarıda en büyük pay 26 golle parlayan Gomez’e aitti. Beşiktaş sezon sonuna doğru Vodafone Park’ın açılışını yaptığında da, buradaki ilk gol Gomez’e nasip olacaktı. 33 maçta 26 gol ve 6 asistlik performansıyla Türkiye defterini kapatıp Wolfsburg’a gitti.

HÂLÂ ONUN ADI ANILIYOR 

Beşiktaş kiralık oyuncunun tadını almıştı bir kere. Gomez’den sonra 2016’da Anderson Talisca’yı kadrosuna kattı. İlginç saç boyasıyla dikkat çeken genç Brezilyalının raket gibi kullandığı bir sol ayağı vardı. Fazla hızlı değildi. Ama tekniğiyle ve adrese teslim paslarıyla yavaşlığını telafi ediyordu. Talisca, Beşiktaş’ta 2 sezon kiralık oynadı. Özellikle 2017-18 sezonunda Şampiyonlar Ligi’nde Beşiktaş tarih yazarken, Talisca oyuna damga vuran isimdi. Cenk Tosun’la birlikte takımı yukarılara taşıdılar.

Süper Lig’de 55 maçta forma giyen Talisca 27 gol attı, 9 asist yaptı. Kupa maçlarıyla birlikte 80 maçta 37 gol, 14 asistlik performans oraya koydu. Beşiktaş defterini kapattıktan sonra Benfica’ya geri döndü ancak burada tutunamadı. 6 ay sonra Çin’in GZ Evergrande takımına kiralandı. Ardından 20 milyon Euro bonservis bedeliyle bu takıma transfer oldu. Beşiktaş taraftarı hâlen onun adını anmadan geçemiyor.

RÜZGAR GİBİ GEÇTİ

Ve Alexander Sörloth… Adeta rüzgar gibi geçti. İki yıllığına kiralık olarak Trabzonspor kadrosuna katılan Norveçli forvet, ilk sezonundaki başarısıyla adından söz ettirdi ve RB Leipzig’e transfer oldu. Karadeniz ekibinin, Crystal Palace’tan satın alma opsiyonuyla iki yıllığına kiraladığı Sörloth’un maaşı yıllık sadece 750 bin Euro’ydu. Milyonları alıp yan gelip yatan futbolcuların aksine Sörloth, hayli üstün bir performans sergiledi. Norveçli futbolcu, ligde 24’ü 34 maç forma giydiği ligde olmak üzere, toplam 49 kez çıktığı sahada 33 gol atmayı başardı. Bir sezonda en fazla gol atan yabancı oyuncu olarak da Türk futbol tarihine geçti.

Bununla kalmadı, Necmi Perekli, Fatih Tekke, Şota Arveladze ve Burak Yılmaz’dan sonra bordo-mavili takımda oynarken gol krallığı sevincini yaşayan beşinci oyuncu oldu. Trabzonspor Sörloth’un gol attığı 19 maçta 12 galibiyet, 6 beraberlik ve 1 mağlubiyet yaşadı. Geçen sezon ligi 65 puanla tamamlayan Karadeniz ekibi 42 puanı, Norveçli yıldızının gol attığı maçlarda aldı. Trabzon taraftarı bu yıl da resital sunmasını beklerken Sörloth milli maç için gittiği ülkesinden dönmeme kararı aldı. Günlerce irtibat kurulamadıktan sonra önceki RB Leipzig’e imza attı ve Trabzon defterini kapattı. Geriye attığı unutulmaz goller kaldı.

[Hasan Cücük] 24.9.2020 [TR724]

Vatandaşı devletten kim koruyacak? [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Van’da güvenlik güçlerinin, tarlada çalışan bir grup köylüyü helikopterle alıp götürdükten sonra helikopterden attığına dair haberler var. Medyaya düşen fotoğraflar fecaati ortaya koyuyor. Bu vakanın “yalan” olduğu iddialarını kabul etsek bile son yıllarda vatandaşın can ve mal emniyetini koruması gerekenler tarafından kaçırılan, öldürülen, işkenceye maruz bırakılan, malına mülküne çökülen, tecavüze uğrayan o kadar çok kimse var ki, bunun “örgüt propagandası” olması mevcut tabloyu değiştirmiyor.

Adına “güvenlik görevlisi” denen ve maaşını milletin ödediği vergilerden alan, silahlı unsurlar şu anda güvensizlik, korku, tedhiş üretiyor.

Devlet denilen yapının, örgütlenmenin neden oluştuğu, nasıl geliştiği, niçin var olduğu gibi sorulara odaklandığımızda karşımıza birkaç seçenek çıkar. Bazı siyaset bilimciler, tarihçiler devletin tapınaklar etrafında oluşan dini bürokrasiden doğduğunu, bazıları Mısır’daki sulama kanallarının organizasyonundan çıktığını ifade etse de en güçlü argüman devletin insanların güvenlik ihtiyacını karşılamak için doğduğu tezidir.

Toplayıcılıktan yerleşik hayata geçen insanoğlu gerek yabani hayvan saldırılarından korunmak, gerekse başka insan topluluklarının vereceği zararlardan emin olmak için kendilerine güvenli alanlar, kaleler oluşturmuşlardır. Bu alanların korunabilmesi için muhafızlardan, askerlerden oluşan güvenlik bürokrasisi doğmuş, bu da kompleks devletlere dönüşmüştür.

Ancak zaman içinde askerler, muhafızlar ve onları yönetenler bu gücü insanları korumaktan çok onları kontrol etme, korkutma yönünde kullanmaya başlamışlardır. İnsanlık tarihi, kuruluş maksadına yabancılaşan devletlerin yaptığı zulümlerle doludur. İnsanoğlu devletlerin kendi aralarındaki savaşlarından doğan zarardan çok daha büyüğünü varlık sebebi halkı korumak olan devletten, güvenlik birimlerinden görmüştür. Bunun için çok eskiye gitmeye gerek yok, 60-70 yıl öncesine bakmak yeterli. Hitler’in, Mussolini’nin, Stalin’in kendi vatandaşlarından ve masum sivillerden öldürdüğü insan sayısı İkinci Dünya Savaşında cephelerde ölenlerden çoktur. Keza dünyanın pek çok yerinde devletler farklı mazeretler üreterek kendi vatandaşını bizzat kendi güvenlik güçleri eliyle öldürmüştür, öldürmektedir. Pol Pot’un Kamboçya’da, Saddam’ın Irak’ta, Esed ailesinin Suriye’de öldürdüğü vatandaşların haddi hesabı yoktur.

Thomas Hobbes işte tam da bu nedenlerle devleti insanları yutan, zarar veren ve mutlaka kontrol edilmesi, sınırlandırılması gereken bir canavara (Leviathan) benzetir. İnsanlar devlete bir takım haklarını ve özgürlüklerini onların temel haklarını korumak üzere, bir sözleşmeyle bırakmışlardır. Ama otoriterleşme ve yozlaşma eğiliminde olan devlet bu hakları gasp etmiş ve vatandaşları ezmiş, zulmetmiştir. Bu nedenle liberal filozoflar devlete “zorunlu kötülük” olarak bakmışlardır. Özünde kötü olmakla ve kötülük yapmaya, zulmetmeye çok müsait olmakla birlikte bir mecburiyet görülmüştür. Liberal yaklaşıma göre “en iyi devlet en küçük devlettir”. Devlet ne kadar çok güce hükmeder, ne kadar büyük bürokrasiye, paraya hükmederse o kadar zararlıdır.  

Peki sıradan insanlar devlet denilen bu aygıtın zararından, baskısından kendisini nasıl koruyacak?

Devletin muazzam gücüyle insanlara zulmetmemesi için insanoğlu zaman içinde tecrübeye dayalı bazı yöntemler geliştirmiştir. Yasamanın, yürütmenin ve yargının (kuvvetler ayrılığı) birbirinden ayrı olması devlet zorbalığına karşı alınabilecek en önemli tedbirlerdendir.

– Devleti yönetenlerin o gücü uzun süre kullanarak gücün yozlaştırıcı etkisine girmemeleri için iktidar süresinin sınırlandırılması bunlardan bir tanesidir.

– Adalet dağıtacak yargıçların kral, kraliçe, cumhurbaşkanı, başbakan, adalet bakanı dahil kimsenin hiyerarşik astı, memuru olmaması, kimseden emir almaması, vicdanlarına ve yasalara göre karar vermesi bunlardan bir tanesidir.

– Kamu kaynaklarını ve yetkilerini kullanan herkesin yaptıklarından dolayı sorumlu olması ve yapılan kamusal iş ve işlemlerin açık, şeffaf, hesap verilebilir olması bunlardan bir tanesidir.

– Medyanın, gazetecilerin bağımsız olması ve devlet erkini, kamu otoritesini kullananların kirlenmesi, yozlaşması, adaletten uzaklaşması ihtimali karşısında bunu ifşa etmesi, haberleştirmesi bunlardan bir tanesidir.

– İktidar gücünü kullananların denetlenebilmesi için siyasi, sosyal muhalefetin olması ve yozlaşmaya, bozulmaya engel olmak için halkın yararına, insanların hakları için mücadele etmesi bunlardan bir tanesidir.

– Rekabetçi, adil ve açık seçimlerin olması ve halkın devleti yönetenleri değiştirme imkanına sahip olması bunlardan bir tanesidir.

– İnsanların, şirketlerin, sivil kurumların güçlü devlet karşısında korunabilmesi için kişilerin, liderin, kralın, reisin değil, hukukun üstün olması, işlerin yasalara ve hukukun üstünlüğü ilkesine göre yürütülmesi bunlardan bir tanesidir.

– Devletin kendi kurumları arasındaki çatışmanın çözümü, özel ve tüzel kişilerin devlet karşısında haklarının korunması için anayasa yargısının, anayasa mahkemesinin olması, devlet erkini kullananların hak ve özgürlükler lehine dizginlemesi bunlardan bir tanesidir.

Bireyi devletten koruyacak yöntemleri detaylandırmak mümkün. Teoride yukarıda saydığımız unsurların pek çoğu Türkiye’de var, ama işlemiyor. Zira Türk toplumu bir yönüyle rızası ile bu ilkelerin hepsinin tahrip edilmesine göz yumdu. Devlet erkini kullananların milletin, bireylerin tepesine binip ejderha kesilmesine onay verdi. Devlet güçlü olursa, devlet başkanı dediği dedik biri olursa itibar kazanacağını, dünyada daha onurlu, daha etkili olacağını düşündü. Ama şu anda canavarlaşmış devletten ve onun memurlarından, silahlı unsurlarından AKP taraftarları dahil herkes zarar görüyor.

Öte yandan ana muhalefet lideri bunca zulmün, işkencenin ve hak ihlalinin olduğu ortamda kahvelerde kağıt oynanamaması problemine odaklanıyor. Adalet dağıtması gereken yargıçlar Saray’ın Sahibi ile çay topluyor, yüksek yargı kurumları açılışını Saray’da yapıyor, başkentin başsavcısı düğünü yapıyor, gelini de kapıp soluğu Saray’da alıyor. Kuvvetler ayrılığını koruması, temel hak ve özgürlüklerin bekçisi olması gereken Anayasa Mahkemesi başkanı “YÜRÜTME”’ önünde rükuya gidiyor. AYM, SS komutanı misyonu üstlenmiş içişleri bakanından kamuoyu önünde fırça yiyor ama kurumsal bir tepki bile veremiyor. Parlamento etkisizleştirilmesini, çalıştırılmamasını dert etmiyor. Medya her gün daha bir tek-renklileşiyor ve tekelleşiyor.

Bu noktadan tekrar demokrasiye dönüşün, insanları devletin zulmünden, dayağından korumanın yolu nedir?

Cevap basit. Devletin canavarlaşmasına, bireylerin haklarını yutmasına ve insanlar üzerinde terör estirmesine engel olacak yukarıdaki tedbirleri, yöntemleri tekrar ve tek tek devreye sokmak!

Ejderhanın ateşinde yanmak istemiyorsanız onu kontrol edeceksiniz. Başka yolu yok!

Bunu dışardan gelen birileri yapmaz, yapamaz. Ancak Türk toplumu yapabilir.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 24.9.2020 [TR724]

Çöp kutusundaki ikazlar [Veysel Ayhan]

Çok eski yıllardı. İstanbul’da lise öğrencisiydim. Laleli’de kaldığımız vakıf merkezine Ankara’dan bir misafir gelmişti. Birilerinin selamıyla gelmişti ama o yıllarda her evde telefon olmadığından teyit edememiştik. Hacettepe Tıp’ı dereceyle bitirmiş kalın camlı gözlüğü olan genç bir doktordu. Bizim ev, sürekli misafir gelip giden kalabalık bir yerdi. “Sağ olsun” doktor, gelen gideni itinayla muayene eder, tavsiyelerde bulunur sonra reçete yazardı. Kenardan hayranlıkla seyreder “MaşaAllah tüm branşlardan anlıyor, Hacettepe Tıp boşuna yüksek puanla almıyor!” derdim. O yıllarda üniversiteye girişte Hacettepe 600, İTÜ Uçak mühendisliği 598 puan ile öğrenci alırdı.

Sonra bir sabah uyandığımızda doktor gitmişti. Ama ev de hafiflemişti. Cüzdanlar, teypler, kol saatleri… Ne varsa götürmüştü. 12 Eylül dönemi olduğu için polise şikayet de zordu. Hepimiz için esaslı bir kandırılma şoku olmuştu.



Oysa ne orijinal muayene cihazları vardı! Hastalıkların sebeplerini ne güzel de anlatırdı! Sonradan o doktorun bizden önce de başka evleri “tedavi” amacıyla ziyaret ettiğini öğrenmiştik. Çok geçmedi belki de sevinmememiz gereken “güzel” haberi duyduk. Bizim evleri bitirdikten sonra, Yeni Asya cemaatinin evlerine musallat olmuş. Ama onlar uyanık çıkmış. Bu sahte doktora yıllarca unutamayacağı temiz bir dayak atmışlar.

Sonraki yıllarda o günkü “aldatılma ve dolandırılmanın” devede kulak kalacağı günlere geldik. Bahsettiğim doktor o zamanlar bir lise öğrencisi için değerli sayılabilecek Seiko 5 marka saatimi çalmıştı. 15 Temmuz’da ise benimle beraber herkesin maddi varlığı çalındı.

Mark Twain’in çok meşhur bir sözü vardır. “İnsanları kandırmak, kandırılmış olduklarına ikna etmekten kolaydır.” Artık ders alıp “aynı delikten iki defa ısırılmama,” hadisini ciddiye almamız lazım.

Geniş bir coğrafyaya yayıldık. Her gün birilerinin referansıyla gelen yeni insanlarla karşılaşıyorsunuz. Bazen geldiği yeri arayıp teyit edemiyorsunuz. Kimi zaman iş işten geçtikten sonra yanınıza gelenin “profesyonel” bir muhbir olduğunu öğreniyorsunuz. Türkiye’de onlarca kişinin başını yakmış, hapse attırmış, şimdi de geldiği yeni ülkede sizden “ensar” olmanızı bekliyor! Gönlünüz geniştir, “Ne mahzuru var herkese sahip çıkalım,” da diyebilirsiniz. “Merhametten maraz doğar” sözü yanlıştır. Ama şahsi tecrübem bu sözün doğru çıkabileceği tek kalem bu tiplerdir.

Bunlarla bitmiyor.

İşletemediği okulunu, Hizmet Hareketine yakın birilerine para karşılığında devreden, 15 Temmuz’dan sonra emniyeti arayıp “bunlar okulumu zorla elimden aldılar” diyerek ihbar eden ve okula çöken şahsın, bir kere daha işleri batırdıktan sonra borçlarını ödememek için yurtdışına kaçtığını ve sizin “referansınız”la sığınma talep ettiğini öğreniyorsunuz.

Veya adam vaktiyle mini bir kasabada usulsüzlük yapmış. Görmezden gelip, şehri teslim etmişsiniz. Yıkıp dökmüş, siz “engin gönlünüzle” üçüncü defa “ısırılmak” için bir başka ülkeye “hicret” ettirmişsiniz. Vaktiyle havuzu bulandırmış. Hoş görmüşsünüz. Sonra denizi telvis edince aklınız başınıza gelmiş.

Komik görünüyor ama sonuçları çok acı. Hele bu dönemde.

Geçen bir başka ülkeden yakından tanıdığım bir arkadaş mesaj yolladı. “Hocam lisansı olmayan doktor hakkında yazdıklarınız çok güzel. Tıpkı benzeri bizim ülkemizde var. Henüz o tür bir skandal yok ama bilmiyorum nasıl engel olunur? Psikolog değil ama hasta bakıyor. Şuuraltı telkin ve terapi yapıyormuş. Benim küçük kızda sara var. Onu bile tedavi etmek için haber göndermiş. Kulak- burun-boğazcıya gitmeden vertigoyu hallediyormuş! Lokman Hekim gibi, ne sorsan şifası var. Üniversite mezunu kardeşlerimiz bir ay sonrasına gün alabiliyor…”

Geçen komşu ülkeden bir olay duydum.

Bizden arkadaşların yanında fotoğraf veren birileri bunu referans olarak kullanıp yardım topluyormuş. Yanınıza geliyor, “Abi falana yollayacağız sadece 50 euro lazım,” diyor. “Abla, falanca aile faturaları ödeyemeyince elektriği kapanmış, 127 euro,” diyor. Siz, “Tabi ne demek al sana 200 euro” diyorsunuz. Anlatılanlara dayanamayıp kendi ihtiyacı olduğu halde 7 bin Euro bağışlayan kadın var. Bir zaman sonra işi soruşturunca küçük meblağların tahminin fevkinde miktara ulaştığını ve toplayan zatla beraber buharlaştığını öğreniyorsunuz.

“Usul esasa mukaddemdir.”

Muavenet veya başka bir kalem, hangi yardımı yapacaksak popülist söylemleri umursamadan yapmalıyız. Usulüne uygun bir şekilde iletmeliyiz. Yıllardır güvenle bu işi yapan, olması gereken hassasiyetle çalışan, itimadımızı kazanmış tüzel kişilikleri tercih etmek bu işin en sağlam yolu.

Yapılan hizmetlerin, ulaşan yardımların yanında bu kötü örnekler belki de binde biri geçmiyor. “Sinek küçüktür ama mide bulandırır,” derler. “Bulantı” ile kalsa iyi. İstifra ettiriyor. Böyle vakalarla sadece dünyevi şeyler gitmiyor. İnsanların travması artıyor, itikadı sarsılıyor.

Bu süreçte her zamandan fazla şu iki prensibe uymak gerekiyor.

İlki, “hüsn-ü zan ama adem-i itimat”.

İkincisi “İş ve muamelelerinizde yabancılık esasına göre davranın!” (Ölçü veya Yoldaki Işıklar).

Bugüne kadar gözlemlediğim tüm yanlışların, vakaların hatta skandalların tek bir ortak özelliği var:

Vaktiyle o konuda defalarca uyarı yapılmış olması.

Ama ne olmuş?

Ya makam kibriyle, uyaran kişiye tepeden bakılıp ciddiye alınmamıştır.

Veya “Birtakım dengeler…” falan denerek çözüm savsaklanmıştır.

İddiaa etmeyi sevmem ama bana bir yanlış gösterin ki Allah, birtakım kişilerce sizi o konuda ikaz etmemiş olsun! Gösteremezsiniz. İsterseniz test edin.

Yıkılan hangi sütunun etrafını eşeleseniz enkazın altından “daha önce yapılmış ikazlar listesi” çıkacaktır.

[Veysel Ayhan] 24.9.2020 [TR724]

Avusturya'da MİT ile ilgili suikast iddiası: Bir kişi polise teslim oldu

Avusturya'da bir kişi Milli İstihbarat Teşkilatı'nın (MİT) kendisine Avusturya’da bir politikacıya saldırı emri verdiği iddiası ile polise teslim oldu.

Milli İstihbarat Teşkilatı'nın (MİT) bir ajanı olduğu iddiasıyla bir kişi ağustos ayında Avusturya polisine teslim oldu. Feyyaz Ö. isimli kişi kendisine Avusturya'da Yeşiller Partisi’nden vekil olan Berivan Aslan’a saldırı emrinin verildiğini iddia etti. 

Bunun dışında başka saldırılar da planlandığını öne süren Feyyaz Ö., ZackZack editörü Peter Pilz’in de hedeflerden biri olduğunu polise anlattı.

"MİT'İN SALDIRI EMRİ VERDİĞİ KİŞİLERDEN BİRİ DE SENSİN"

Savcılık olayla ilgili geniş çaplı bir soruşturma başlattı. Peter Pilz’i 22 Eylül günü arayan polis, “Bize teslim olan bir Türk, Türk gizli servisinin (MİT) kendisine Avusturya’da bir politikacıya saldırı emri verdiğini söyledi. Söz konusu şahıs başka kişilerin de ismini verdi. Bunlardan biri de sensin.” dedi.

Eğer Feyyaz Ö.'nün verdiği bilgi gerçek ise Yeşiller Partisi eski ulusal konsey üyesi ve Erdoğan rejimi için bir sıkıntı kaynağı olan Berivan Aslan hedef alınacaktı. 

Berivan Aslan, ZackZack editörü Peter Pilz ile birlikte MİT’in Avusturya gizli servislerinin gözü önünde Bregenz’den Viyana’ya uzanan dev bir provokatör ve ihbarcı ağı kurmuş olduğunu ortaya çıkarmıştı.

Avusturya medyasında geniş yer bulan haber MİT'in Avrupa'daki faaliyetleri tekrar gündeme geldi. 

Teslim olan Feyyaz Ö. 'nün kimliği hakkında da ilginç bilgilerde ortaya atıldı. Medyada çıkan haberlere göre Feyyaz Ö.  İtalyan pasaportlu olduğu ve kendisini MİT ajanı olarak tanıttığı iddiaları da yer aldı 

Feyyaz Ö.’nün uzun yıllar MİT ile ABD uyuşturucu ile mücadele ofisi arasında bir bağlantı elemanı olarak çalıştığı gelen iddialar arasında. 

METİN TOPUZ ALEYHİNE İFADE VERMESİ İÇİN KÂĞIT İMZALATILDI

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Uyuşturucu İle Mücadele Ofisi için İstanbul’da görev yapan Metin Topuz aleyhine açılan davanın en önemli tanığı olduğu iddia edilen Feyyaz Ö.'nün Avusturya polisine verdiği ilk ifadede Topuz aleyhine yalan ifade verdiğini belirttiği aktarıldı. 

MİT ajanı Feyyaz Ö., kendisinin bunu yapması için zorlandığını iddia etti ve boş bir kâğıda ifadesinin doldurulmak üzere imza attığını söyledi.

24.9.2020 [Samanyolu Haber]

Salgına karşı yeni strateji: Hafif karantina

Avrupa ülkeleri yeni tip Koronavirüs (Covid-19) vak'alarının artışını engellemek için yeni bir strateji deniyor: Hafif karantina.

12 Aralık 2019'da Çin'in Wuhan şehrinde ortaya çıkan yeni tip Koronavirüs'ün (Covid-19) ilk dalgasında alınan tamamen evde kalmaya dayalı önlemlerden ziyade, kısmi karantina tedbirleri yaygınlaşıyor. 

Vak'a sayılarının çok fazla olduğu bölgelerde evde kalma önlemleri uygulanırken, ekonominin büyük bir kısmı işlerin yürütülmesi için açık kalacak.

KISMİ VE DEĞİŞKEN KARANTİNA TEDBİRLERİ

Fransa, İspanya ve Birleşik Krallık gibi ülkelerde vak'a sayılarının artmasına rağmen ölüm oranlarının çok fazla yükselmemesiyle birlikte hükûmetler, ekonomilerin 2'nci Dünya Savaşı'ndan bu yana en ağır krize sürüklenmesine sebep olan sert karantina tedbirlerine mesafeli.

Ülkeler kapsamlı ve etkili bir bağışıklık elde edene kadar kısmi ve değişken karantina önlemleri gelecek yıl muhtemelen norm haline gelecek.

Asya-Pasifik bölgesinden alınacak bir ders var: "Hafif karantina" önlemleri sadece kapsamlı bir test ve takip stratejisiyle birlikte işe yarıyor. 

Bu sebeple Avrupa’nın test için artan talebi karşılayamaması ve bazı ülkelerin takip kapasitelerindeki yetersizlik bölgenin hafif karantinayı uygulamakta zorlanacağını gösteriyor.

24.9.2020 [Samanyolu Haber]

"O kadar yaygın ki bir ilçede kitle bağışıklığı oluştu"

Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Alpay Azap, Türkiye'nin bir ilçesinde 'kitle bağışıklığı'na ulaşıldığını söyledi. Azap, bu durumun virüsün yayılım hızıyla ilgili çok önemli bir yere sahip olduğunu da dile getirdi.

Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Alpay Azap, dünya ile birlikte Türkiye'yi de yeniden etkisi altına alan yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını devam ederken Türkiye’nin bir ilçesinde kitle bağışıklığına ulaşıldığı bilgisini paylaştı.

'Eğer kapatabiliyorsanız kapatın ilçenizi, kimse girip çıkmasın'

Azap, ilçede yaşayanlara “Eğer yapabiliyorsanız kapatın ilçenizi kimse girip çıkmasın veya kontrolü giriş çıkış yaptırın, bir daha sorun yaşamazsınız” tavsiyesinde bulundu.

Habertürk’ten Muharrem Sarıkaya, Prof. Azap ile yaptığı görüşmeyi köşesine taşıdı. 

Sarıkaya’nın yazısının ilgili kısmı şu şekilde:

"Koronavirüs konusunda baştan bu yana teşhisleri, tedavi yöntemleri ile öne çıkan Prof. Dr. Alpay Azap ile dün sohbet ederken başından geçen önemli bir olaydan söz etti. Aktardığına göre tanıdığı birisi kendi ilçelerindeki vaka sayısı hakkında bilgi aktarmış. Bakmışlar veriler doğru... İlçenin nüfusu ile orantı kurmuş, olması gereken kitle bağışıklığına ulaşıldığını belirtmiş."

'Eğer yapabiliyorsanız kapatın ilçenizi kimse girip çıkmasın veya kontrolü giriş çıkış yaptırın, bir daha sorun yaşamazsınız' tavsiyesinde bulunmuş. Prof. Dr. Azap, bunu belirtmekle birlikte grip gibi ikinci kez yakalanma riskinin bulunduğunu da anımsattı. İlçede yaşayanların bir başkasıyla temas etmemesi veya denetimli kontrol halinde herhangi sorunla karşılaşmadan sağlıklı kalacaklarına vurgu yaptı.

'Ankara çevresindeki bir ilin ilçesi'

Ankara çevresindeki bir ilin ilçesinin adını söyledi ama yazılmasını da istemedi, nedeni çok yüksek ilgi görüp ikinci kez insanların hastalığa yakalanma riski. Şurası açık ki, daha küçük yerleşimlerde kitle bağışıklığına ulaşma şansı yakalanabilir. Ancak büyük kentler için bunu söylemek pek olası değil gibi görünüyor. Tabii her gün çevremizdeki insanların veya yakınlarının Covid-19 enfeksiyonuna yakalandığı haberini aldığımız Ankara’da da yakında kitle bağışıklığına ulaşıldığı haberi alınırsa şaşmamak gerekir.

Kitle bağışıklığı nedir?

Bireylerin büyük bir kısmının bağışıklığa sahip olduğu bir popülasyonda, bu tür insanların hastalık bulaşmasına katkıda bulunma olasılığı düşüktür, enfeksiyon zincirlerinin bozulma olasılığı daha yüksektir, bu da hastalığın yayılmasını durdurur veya yavaşlatır.

24.9.2020 [Samanyolu Haber]

İtirafçılık kurtarmadı, Murat Yeni'nin cezası belli oldu

Bir dönem Samanyolu Televizyonu'nda "Maceracı" isimli programı sunan Murat Yeni'nin davasında karar açıklandı. Mahkeme Yeni'ye 8 yıl 1 ay 15 gün hapis cezası verdi.

Murat Yeni’nin "silahlı terör örgütüne üye olmak" suçundan yargılandığı mahkemede heyet kararını açıkladı. 

Mahkemenin örgüt üyesi olduğunu öne sürdüğü Murat Yeni toplamda 8 yıl 1 ay 15 gün hapse mahkûm edildi.

2018 yılında Erzincan'da tutuklanan ve itirafçı olarak serbest kalan Murat Yeni hakkında İstanbul 24'üncü Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yapılan yargılama sonucunda karar çıktı. 

Murat Ertem başkanlığındaki heyet, Murat Yeni'nin toplamda 8 yıl 1 ay 15 gün hapse mahkum edilmesine hükmetti.

Murat Yeni'nin aldığı ceza temyiz safhasında.

24.9.2020 [Samanyolu Haber]

“Kardeşim suçsuz! Türkiye’ye iade edilirse işkence görecek”

Kırmızı bülten nedeniyle Panama’da tutuklanan iş adamı Muaz Türkyılmaz’ın Türkiye’ye iade edilmemesi için kardeşinden çağrı, “O suçsuz! İade edilirse işkence görecek.”

 İş adamı Muaz Türkyılmaz’ın Panama’dan Türkiye’ye iade edilmemesi için ailesi ve sivil toplum kuruluşları devrede.
 
Turkish Minute’ten Cevheri Güven’in haberine göre; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı 47 yaşındaki işadamı Muaz Türkyılmaz iki hafta önce Panama’da pasaport kontrolü sırasında tutuklandı. Gerekçe Türkiye’nin Türkyılmaz’ı kırmızı bültenle aramasıydı. Türkyılmaz, Türkiye tarafından Fethullah Gülen Cemaatiyle irtibatlı olmakla suçlanıyor. Türkyılmaz’ın tutuklanmasının ardından ailesi ve Panama’daki insan hakları aktivistleri, Türkiye’ye iade edilmemesi için yoğun çaba sarf ediyor.

Muaz Türkyılmaz’ın kardeşi Usame Türkyılmaz, Panamalı yetkililere; “Kardeşim iade edilirse Türkiye’de işkence görecek ve yıllarca hapiste kalacak. İade gerçekleşmemeli” çağrısını yapıyor.

YÖNELTİLEN ÜÇ SUÇLAMA

Muaz Türkyılmaz hakkında Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın Panama’ya gönderdiği belgelerde üç suçlamada bulunuluyor. Kimse Yok mu isimli insani yardım kuruluşuna kredi kartıyla defalarca bağışta bulunmak;  Bank Asya’da yaklaşık 2 bin dolarlık hesabının bulunması ve Whatsapp benzeri bir cep telefonu uygulaması olan Bylock aplikasyonunu indirmiş olması.

Bu suçlamalarla Türkiye’de yaklaşık 30 bin kişi tutuklu. Ancak Türkyılmaz’ın avukatları Türkiye’nin üç gerekçesinin de uluslararası hukuka göre suç olmadığını Türkiye’nin tutuklama ve iade talebinin hukuka aykırı olduğunu belirterek mahkemeye itirazda bulundular.
 
İtiraz dilekçesinde; yardım kuruluşlarına bağışta bulunmanın suç olmadığını; Gülen Grubu’na yakın bir bankada hesap açmanın suç sayılamayacağı ve Google Play’den Bylock isimli aplikasyonu indirmenin suç olmasının kabul edilemeyeceği vurgulandı.

Ancak Türkiye, GooglePlay’den Bylock isimli haberleşme programını indirenleri listeledi ve program kullanıcıları hakkında “terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla soruşturmalar başlattı.

KARDEŞİ DE DEPORT EDİLDİ

Muaz Türkyılmaz 2017 yılına kadar Suudi Arabistan’dan Türkiye’ye hurma ticareti yapan bir firmayla çalışıyordu. Kardeşi Usame Türkyılmaz da Arabistan’da yaşıyordu. Türkiye’nin iade talebi üzerine Usame Türkyılmaz ve ailesi Suudi polisi tarafından gözaltına alınarak Türkiye’ye deport edildi. Usame Türkyılmaz, Türkiye’den gönderilen özel uçakla iade edildiklerini söylüyor ve yaşadıklarını anlatıyor:

“Türkiye’ye iade edildikten sonra tutuklandım. Cezaevi şartları çok kötüydü. Şeker hastası olduğumu söylememe rağmen iğnelerimi vermediler. Çok az yemek veriyorlardı. Temiz içme suyunu kendi paramızla bile almamıza izin yoktu. Halen daha cezaevinde ortaya çıkan sağlık sorunlarıyla uğraşıyorum. 30 kilo verdim tutuklu olduğum sürede. Vücudumda yaralar var hala. Aradan 2.5 yıl geçmesine rağmen polis görünce korkuyorum. Hapisteyken kötü şartlar nedeniyle tutuklu bir polis şefi hayatını kaybetti. Şartlar çok kötüydü.  Panama kardeşimi iade ederse aynı şeyleri o da yaşayacak. Belki işkence görecek. Kaç yıl hapiste kalacağını öngöremiyorum. Türkiye’de adil yargılama yok.”

14 GÜNDÜR HÜCREDE

Muaz Türkyılmaz, Panama’dan çıkış yaptığı sırada pasaport kontrolünde gözaltına alındı ve tutuklandı. Kovid-19 tedbirleri çerçevesinde tek kişilik hücreye kondu. Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliği’nin Panama Dışişleri Bakanlığı üzerinde devreye girdiği öğrenilirken, Türkyılmaz’ın avukatları da mahkemeye itirazda bulundu. Avukatlar, Türkyılmaz’ın serbest bırakılmasını, iade prosedürünün işletilmemesini talep ediyor.

100’DEN FAZLA İNSAN ZORLA TÜRKİYE’YE GÖTÜRÜLDÜ

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Fethullah Gülen Cemaatine karşı sert politikalar yürütmeye başladıktan sonra 100’den fazla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı dünyanın farklı ülkelerinden Türkiye’ye götürüldü. Milli İstihbarat Teşkilatı’na ait özel uçaklar Kosova, Karadağ, Suudi Arabistan, Pakistan ve Somali gibi ülkelerden 100’den fazla Gülenist’i Türkiye’ye götürdü. İadelerde çoğu zaman yasal yollar kullanılmadı. Ancak Avrupa ülkeleri ve Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’nin iade taleplerini, delillerin suç unsuru oluşturmadığı gerekçesiyle reddediyor.

Türkiye’ye götürülen Gülenistlerden bir kısmı MİT’e ait Dış Operasyonlar Başkanlığı’nda işkence gördüklerini dile getirdiler. Kazakistan’dan kaçırılan Zabit Kişi ve Pakistan’dan kaçırılan Mesut Kaçmaz, yaşadıkları ağır işkenceleri mahkemede anlattılar.  Dayak, elektrik verme, susuz ve aç bırakma, hareket edemeyecekleri kutuların içine hapsetme, uykusuz bırakma, aşırı soğuğa ya da aşırı sıcağa maruz bırakma, kollarından ve bacaklarından asma gibi çeşitli işkence yöntemleri mahkeme tutanaklarına geçmiş durumda.

24.9.2020 [Samanyolu Haber]

Avrupa Birliği’nin yeni mülteci politikası tam bir hayal kırıklığı

Avrupa Birligi (AB) Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen’ın açıkladığı yeni ‘mülteci ve göçmen politikası’ paketi ne anlama geliyor?

ANALİZ/YORUM

Oğuzhan Albayrak, İnsan Hakları Savunucusu, Human Rights Defenders e.V. Genel Sekreteri 

Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen’ın dün (23 Eylül) gerçekleştirdiği basın açıklaması, esasen Avrupa Birliği’nin mülteci politikasında içinde bulunduğu çıkmazı sona erdirecek yeni inisiyatifler almasını bekleyenler açısından hayal kırıklığı olarak adlandırılabilir!

2015 yılından bu yana, Avrupa Birliği değerleriyle örtüşen ve insanı ön plana alan ortak bir Mülteci ve Göçmen Politikası yol arayışı içinde olan Birlik, ne yazık ki bu sefer de uzlaşmadı Dün açıklanan yeni paket esasen ideal olmaktan ziyade, günümüz AB’nde uygulanabilir asgari şartları biraraya getiren bir programdan öte bir adım teşkil etmemektedir.   

Yeni paket neleri kapsıyor? 

Etkin ve daha hızlı bir süreç: AB sınırlarına ulaşan mültecilerin, bundan sonra daha hızlı ve daha detaylı bir kayıt sürecinden geçmesi ve kayıt işlemlerinin yapılması öngörülmektedir. Sadece parmak izlerinin alınması ile yetinilmeyip, sağlık ve güvenlik/istihbarat kontrollerinin de daha sıkı yapılması planlanmaktadır. En geç 5 gün içinde, mültecilerin hukuki süreçleri ile ilgili yol haritasının belirlenmesi hedeflenmektedir. Mülteci statüsü daha az verilen ülke vatandaşlarının dosyalarının daha hızlı sonuçlandırılması ve ilgili ülkeye iade işlemlerinin bekletilmeden yapılması için önlemlerin artırılması öngörülmektedir. 

Mültecilerin AB içinde ‘dağıtımı’, AB ülkelerin sorumluluğu ve dayanışması: Komisyon Başkanı özellikle kriz dönemlerinde tüm AB üyelerinden beklenen dayanışmayı istisnasız sergilemelerini beklediğini açıklamıştır. AB sınırlarını koruyan bu ülkelere destek verilmesinin elzem olduğunu belirten von der Leyen ‘esnek katkı’ sistemini açıklamıştır. Buna göre, mülteci kabul etmeyen ülkeler, mültecileri kabul eden üyelere daha fazla maddi yardım vermek durumunda kalacak. Ayrıca, bu ülkelerden, mülteci statüsü kabul edilmeyen kişilerin geldikleri ülkelere iade edilmesinde ‘sponsor’ olmaları beklenmektedir. 

AB sınırlarını güçlendirilmesi ve üçüncü ülkelerle daha etkin işbirliği:  Üçüncü ülkelerle ihtiyaca göre hazırlanacak işbirliğine gidilmesi hedeflenmekte ve özellikle insan kaçakçılığı ile mücadelede AB sınırları boyunca daha etkin adımların atılması öngörülmektedir. 

Bu arada , AB’nin gelecekte ihtiyaç duyacağı belli istihdam alanlarında görevlendireceği kişileri belli ülkelerden yasal yollarla AB’ye davet edilmesi için daha fazla bütçe ayırmasına ilişkin somut adımları kısa ve orta vadede göreceğimizi düşünüyorum. Bu özellikle, Türkiye gibi ülkelerdeki, göreceli olarak daha eğitimli olan ve geleceğini yurt dışında arayan genç neslin dikkatini daha da fazla çekecektir. 

Dublin-III uygulamasında ise fazla bir değişikliğe gidilmemektedir. Almanya’nın katı Dublin-III’ü olduğu gibi muhafaza etme taraftarlığı bu konuda fazla bir gelişme olmayacağının da göstergesi esasen. Ancak, minör düzenlemeler öngörülüyor. İtalya, Yunanistan ve İspanya gibi AB sınırındaki ülkeleri rahatlatmaktan uzak düzenlemeler arasında, örneğin kardeşlerinin ikamet ettiği veya tahsil aldığı bir AB ülkesine iltica başvurusunda bulunmasına izin vermektedir. 

Havuç – Sopa politikası: 

Esasen, insan hakları ve mülteci konularında faaliyetlerde bulunan sivil toplum kuruluşları, açıklanan bu yeni paketin geçtiğimiz aylarda duyurulmasını bekliyordu. Paketin, Moria mülteci kampındaki yangın felaketinden sonra daha fazla bekletilmeden açıklanmış olması, AB’nin mülteci krizini etkili bir şekilde yönetebildiği imajını verme çabasından öte bir refleks değil. Tıpkı, 2015 Eylül ayı başlarında Bodrum yakınlarında sahilde bulunan Alan Kurdi bebeğin cansız bedeninin dünyada tepkiye yol açması sonrasında AB liderlerinin aldıkları sözde önlemler gibi… 

Ayrıca , yeni pakette yer almayan bir unsur da AB ülkelerinin almak durumunda kaldıkları ‘zorunlu mülteci kotası’. Hatırlanacağı üzere, Eylül 2015’te AB İçişleri Bakanları ‘zorunlu kota’ uygulamasını kabul etmişti. Ancak, bu karara Macaristan, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya günümüze kadar uymamakta ve bu da AB mülteci politikasındaki derin çatlağı yansıtmaktadır. 

Öte yandan, yeni pakette mülteci kabul etmeyen AB üyesi ülkelere yaptırımlar da söz konusu olmayıp, buna karşın, yetişkin her bir mülteciyi kabul eden üye ülkeye AB bütçesinden ilave 10.000 Avro destek sağlayarak, bu konuda çekinceli davranan doğu AB üyesi ülkelere göz kırpmaktadır Komisyon.  

Yeni paketin hedeflerinden birtanesi, AB sınırlarında kurulan Moria Mülteci Kampı gibi merkezlerinin doluluk oranının azaltılması, yani mülteci statüsünün daha hizli bir şekilde tayin edilmesi. Daha hızlı alınacak kararlar, daha dikkatsiz alınacak kararları beraberinde getireceğini de unutmamak gerekir. Nitekim, önceki yıllarda bu konuda alınan ‘somut’ önlemlerin mağduriyetleri gidermekten ziyade artırdığı da söylenebilir. 

Burada vahim olan başka bir husus ise, ‘potansiyel’ mültecilerin bir tasnif sistemine tabi tutulmalarıdır. Buna göre AB sınırlarındaki ‘kişi tarama sürecinde’ (bu süreçte kişi AB ülkesine girmiş sayılmamaktadır) iltica etmek isteyen kişinin sahip olduğu vatandaşlık kategoriyi belirleyecek. Mülteci ‘adayı’, AB genelinde iltica kabul oranı %20’nin altında olan bir üçüncü ülke vatandaşlığını taşıyorsa, hızlandırılmış bir karar mekanizmasına tabi tutulacak bir kategoride yer alacak, bu da doğal olarak daha hızlı bir şekilde geldiği ülkeye iade edilmesini kolaylaştıracaktır. 

Bir de ,  farklı kategorideki mülteci ‘adaylarının’ farklı merkezlerde barındırılacak olması Moria gibi kampları azaltmaktan ziyade sayısal olarak daha fazla kampların kurulmasını da beraberinde getirecektir. 

Ne bekleme(me)liyiz? 

Yeni önlem paketinin Macaristan’daki Hükümet Başkanı Victor Orbanı etkilemeyeceği ve Avrupa’yı ‘Müslümanlardan koruyacağı’ şeklindeki politikalarından geri adım atmasını sağlayacak bir teşvik olmayacağı izahtan varestedir. Diğer popülist liderlerde ‘Orban’ist tavırlarından vazgeçmeyecektir.  Nitekim, daha yeni önlem paketi açıklanmadan Viyana’dan gelen, ‘mülteci konusunda egemenlik haklarımızı muhafaza edeceğiz’ şeklindeki açıklamalar, yeni paketin icrasında üye ülkelerin kendi iç dinamikleriyle hareket edeceğinin bir göstergesi olup, AB genelinde mülteci politikalarının önümüzdeki dönemde de yeknesak olmayacağının işaretidir. 

AB Komisyonu, açıklanan yeni paketle, AB sınırlarına 2015 yılına kıyasla (1,8 milyon mülteci) yasadışı yollardan daha az mültecinin geldiğini (2019 yılında 140 bin) savunmakta, yeni gelen kişilerden mülteci statüsü oranının düştüğüne işaret ederek, 2019 yılında AB’ye sığınan her üç kişiden ancak birinin hukuki olarak mülteci statüsü aldığını ifade etmektedir.  

Bu kısır ve miyop bir stratejidir, Avrupa’ya komşu bölgelerdeki küresel gelişmeleri hesaba katmamaktır. Örneğin, halihazırda bir milyar nüfusu olan Afrika kıtasının 2050 yılında iki milyar nüfusa sahip olacağı öngörülmektedir. Kıta genelinde yaşanan çatışmalar, küresel ısınmayla birlikte azalan kaynaklar vb etkenler, Afrika kıtasında yaşanmakta olan kıtlığın daha da artıracak olup, bunun da doğal sonucu olarak son durağın Avrupa kıtası olduğu kitlesel göç hareketlerini beraberinde getirecektir. AB hantal bürokrasi ve giderek muhafazakarlaşan politikalarının bir sonucu olarak üçüncü ülkelerle olan işbirliğini bu konuda geliştirmek isteyecektir. 

Ancak bu, Avrupa değerlerinden feragat etmek anlamına gelmektedir. AB’nin günümüze kadar Türkiye, Tunus, Libya ve diğer Kuzey Afrika ülkeleriyle yaptığı mülteci işbirliği anlaşmalarında da görüldüğü üzere bu ülkelerdeki otoriter liderlerin para kasalarını doldurmak ve mültecileri AB’ye karşı bir siyasi koz olarak kullanmaktan öteye gitmediğini, Türkiye-Yunanistan sınırında defaatle gördük. 

Öte yandan, Afrika’dan her yıl binlerce insanın hayati tehlikeye göze alarak Akdeniz üzerinden Avrupa kıtasına ulaşmaya çalışmalarını da engelleyememiştir bu anlaşmalar… ve Akdeniz’in binlerce insan için mezar olmaya devam edeceğini de engelleyemeyecektir bu politika!

Sonuç olarak, ne mültecilerle daha fazla barındıramayacağını söyleyen İtalya, İspanya ve Yunanistan; ne mülteci politikalarına daha fazla katkı sunmak istemeyen hatta mülteci görmek istemeyen Macaristan ve Avusturya gibi AB içindeki muhafazakâr bloku temsil eden ülkeler; ne de son haftalarda Moria’da yaşanmakta olan dramı gören, refah seviyesi yüksek ve değerleriyle bazı üçüncü ülkelere ders vermeye kalkışan bu yaşlı kıtanın milyonlarca insan memnun değil bu yeni önlem paketinden. 

Göreve neredeyse bir yıl önce başlayan AB Komisyonu tüm taraflara ‘gerçeğe hoşgeldiniz’ dedi. Özetle AB Komisyonu, olması gerekeni değil uygulanabilir bir paketi açıklamıştır dün. Ümit edelim ki, Avrupa Parlamentosu bu yeni önlem paketini geri çevirerek AB’nin değerlerini koruyacak adımlar atsın… 

24.9.2020 [Samanyolu Haber]

55 yıl sonra ilk defa anlattı: 'Saadetli Yıllarım'

Hizmet Hareketi'nin öncü isimlerinden olan ve ilk yurtdışı eğitim hizmetlerinde tarihi bir rol üstlenen Saadettin Başer ilk defa bu belgeselde hatıralarını kronolojik olarak anlattı.

Türkiye dışında açılan okulların öncü isimlerinden Saadettin Başer Çocukluğundan itibaren, gençliği, öğrenim hayatı, farklı  İslami gruplarda geçen hizmetleri, ve Fethullah Gülen Hocaefendi ile tanışması, ilk yurtdışı Türk Okulları fikrinin uygulanmasını bu belgeselde anlattı. 

Her bölümü yaklaşık 20 dakika sureli 25 bölümlük belgesel  You Tube'ta yayın yapan Raindros TV'de yayınlanmaya başladı 
Belgeselin İlk bölümünde fakirlik içinde geçen çocukluğu, 13 yaşında memleketi Akseki’den ayrılıp İstanbul’a gurbete çıkması, ve ilk İzmir yılları anlattı


24.9.2020 [Samanyolu Haber]

Lübnan selvisi gibi… [Safvet Senih]

“Müminin misali  EKİN  gibidir. Ekini rüzgar sallar durur. Mümin de sürekli belâ ve musibetlere maruz kalır. Münafık ise, sarsılmaz gibi duran ERZE  AĞACI  (Lübnan  Selvisi Sedir  Ağacı) gibidir. O, bir kere sarsıldığında kökünden sökülür, bir daha da doğrulamaz.” (Müslim) 

“Bildiğiniz gibi rüzgar, ekini bir o yana, bir bu yana sallar durur. Bu durum karşısında ekin yere doğru yatar ama rüzgar, fırtına dindiğinde tekrar ayağa kalkar. İşte mümin de bela ve musibetlerle sürekli ırgılanır, hayat boyu çeşit çeşit imtihanlara maruz kalır ama o, bütün bunlar karşısında, sarsılsa bile Allah’ın (c.c.)  izni ve inayetiyle, asla devrilmez. Evet, mümin mânen yükselmesi, saflaşıp özüne ermesi, kötülükle mücadelede metafizik gerilimini sürekli canlı tutması ve daha bilmediğimiz / bilemediğimiz nice hikmetlere binaen bu dünyada sürekli imtihanlara maruz kalır.

“Yüksek ruhlar hep zirvelerde olduklarından dolayı, kar çarpacaksa ilk defa onlara çarpar, dolu vuracaksa, ilk defa onlara vurur ve aynı şekilde öncelikle onların tepesi buz bağlar. Bir yönüyle herşey ilk soluğunu onların tepesinde alır. Mesela bir İmam Gazzaliyi düşünecek olursanız o, içinde bulunduğu toplum açısından belli bir dönem anlaşılmadığından, tehcire (sürgüne, mecburî hicrete)  maruz bırakılmış o da başını alıp gitmiş, ıssız yerlere çekilmiş, mezarlarda tek başına dolaşmak zorunda kalmıştır. Abdülkadir Geylânî Hazretleri’nin münacatlarındaki serzeniş  ve şikayetlerine bakacak olursanız, nelere maruz kaldığını çok daha iyi anlarsınız. Aynı şekilde Ebu’l-Hasan eş-Şâzilî Hazretlerinin maruz kaldıkları da diğerlerinden farklı değildir.

“Günümüze gelip ‘Çağın Fikir Mimarı’nın (Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin)  çektiği sıkıntılara baktığınızda da, hayatında âdeta ona gülmenin hiç nasip olmadığını görürsünüz. O, çok genç yaşta bugün bile rüyasının görülemediği çok önemli projelerle İstanbul’a gelmiş; fakat bugün özel kalem de denen Mâbeyn-i Hümâyûn, bu yüksek projelere aklı ermediği için, onu delice konuştuğu gerekçesiyle TIMARHANEYE  attırmışlardır. O güzel proje ve teklifler gelip Mâbeyn-i Hümâyûna takıldığından dolayı, o günün basiretli insanları bile onun sözlerini anlayamamışlardır. Esasında ‘bir mümine imanından dolayı DELİ  denilmedikçe, o kişi imanda kemâle ermiş sayılmaz.’  (Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned)

İşte o kâmet-i bâlâya (o yüce endama) da, imanda kemâle erdiğinden dolayı DELİ denilmiştir. Arkasından harbe iştirak etmiş, çok ağır şartlar altında günlerini geçirmiş, esir düşmüş ve esarette yine cefâ görmüştür. Sonra sefa bulacağım diye kendi memleketine dönmüş fakat bu defa da ayrı bir cefâ ile karşılaşmıştır. Van’da mağaraya çekildiğinde bile rahat bırakılmamış, orada tek başına yaşarken derdest edilerek batıya sürülmüştür. Bundan sonraki otuz beş senelik hayatında da kimi din düşmanlığından, kimi de kıskançlık ve hasedinden hep onun üzerine gitmiş; gitmiş ve sürgünler, zindanlar, tecritler, zehirlemeler, hapisler, idam hükümleriyle yargılamalar hep birbirini takip etmiş durmuşlar.

“Münafığa  gelince o; erze ağacına benzetiliyor. Söz konusu ağaç, ister selvi, ister çam, ister sedir, isterse çınar ağacı olsun, önemli değildir. Önemli olan, Hadis-i Şerifte münafığın, bir kere sarsıldığında kökünden sökülür, bir daha da doğrulamaz. Evet, münafık, çalımlı çalımlı salınıp hiç devrilmez zannedildiği anda şiddetli bir rüzgara maruz kalınca öyle bir devrilir ki, bir daha ayağa kalkamaz. Ekin ise, rüzgar ne kadar şiddetli eserse essin, yattıktan sonra tekrar doğrulur, ayağa kalkar.”  (Buhranlı Günler ve Ümit Atlasınız) 

“Hayır!  Rabbinin bunca nimetlerine rağmen İNSAN  kendisini ihtiyaçsız zannetti diye tuğyan edip azgınlaşır. Ama dönüş elbette Rabbinin huzurunadır. Baksana şu namaz kılan, o mükemmel kulu engelleyene… Ne dersin, o hidayette olsa ve takva ile Allah’a saygı duymayı tavsiye etse ne iyi olurdu!  Ne dersin, o kul dini yalan saysa ve Hak’tan yüz çevirse iyi mi olurdu? O bilmiyor mu ki, Allah, olan biten herşeyi görür. Hayır!  Hayır!  Olmaz böyle şey!  Eğer bu tutumundan vazgeçmezse, onu perçeminden tutup cehenneme sürükleriz. Evet, Evet, o yalancı ve suçlu perçeminden tutup sürükleriz. İstediği kadar grubunu (kurultayını, meclisini) yardıma çağırsın!  Biz de Zebanileri çağırırız. Hayır! Ona boyun eğme!” (Alak Suresi, 96/6-19)

Evet bütün münafıkların, zâlimlerin ve gaddarların sonu budur. Cenab-ı Hak, asla onlara itaat etmemeyi ve asla onlara biat  etmemeyi emrediyor. Hidayet üzere bulunan, takva bir hayat yaşayan örnek insanların dik durmalarını istiyor… 

[Safvet Senih] 24.9.2020 [Samanyolu Haber]