Patronlara 1,8 milyar TL’lik asgari ücret desteği verilecek. Uygulanan teşvikler 2020’de yaklaşık 2 milyon iş yerine ulaşacak.
Daha önce 500 ve üzeri sigortalı çalıştıran iş yerleri için 101, bu sayının altında sigortalı çalıştıran iş yerleri için 150 TL olarak uygulanan asgari ücret desteği, gelecek yıl tüm patronları kapsayacak şekilde 75 TL olarak uygulanacak
Geçen yıl 500 ve üzeri sigortalı çalıştıran iş yerleri için 101, bu sayının altında sigortalı çalıştıran iş yerleri için 150 TL olarak uygulanan asgari ücret desteği, gelecek yıl tüm patronları kapsayacak şekilde 75 TL olarak uygulanacak.
Asgari ücret desteği 2020’de da 12 ay boyunca verilecek. Reel sektöre gelecek yıl prim ödemelerinden kredi faiz desteğine kadar birçok kalemde 44,5 milyar TL’lik destek sağlanacak.
İşletmelere sigorta prim desteği ve diğer teşvikler kapsamında gelecek yıl SGK’ya 25,3 milyar TL ödeme yapılacak. Kredi Garanti Fonu için de 5 milyar TL kaynak öngörülüyor.
Uzun vadeli düşük maliyetli finansman için ise Kalkınma Bankası ve Eximbank’ın sermayesi de 750’şer milyon TL artırılacak.
[Kronos.News] 30.12.2019
‘Dünyanın plastik çöpü Türkiye’de toplanıyor’
Sözcü yazarı Murat Muratoğlu son 10 yılda çöp ithalatının yüzde 7217 arttığını ve Türkiye'nin dünyanın çöplüğü haline geldiğini söyledi.
Plastik poşeti çevre duyarlılığı nedeniyle 25 kuruş yapan Türkiye, diğer yandan da birçok ülkeden ithal ettiği plastik atıklar nedeniyle tartışılıyor.
Sözcü yazarı Murat Muratoğlu bu konuda Türkiye’nin adeta dünyanın çöplüğü haline geldiğini söyledi.
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından 1 Ocak’tan itibaren plastik poşetlerin kullanım oranlarında yüzde 77.27 azalma yaşandığına yönelik açıklama yapıldığını belirten Muratoğlu, “Şimdi resmin arkasını çevirelim. Midesi sağlam olanlarla devam edelim. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre 2009 yılında 7.169 ton olan plastik çöp ithalatı, 2019 yılı ekim ayı itibarıyla yıllık olarak 524.580 tona çıktı. Son 10 yılda plastik ithalatı yüzde 7217 oranında artarak Türkiye dünyanın plastik çöplüğüne döndü. Kullanımı 150 bin ton azaltmışız, el alemin kullandığı çöpün 524 bin tonunu Türkiye’ye taşımışız” diyor.
“Atık plastikler hangi işlemlerden geçiriliyor? Geri kazanımda nerelerde kullanılıyor?” sorularını yönelten Muratoğlu, “Kamuoyundan gizleniyor. İngiltere ve Almanya’nın yanı sıra Irak, Tunus, Tayland gibi ülkelerden bile plastik çöp ithal ediyoruz. Peki, bunları ne yapıyoruz? Uluslararası Science Dergisi’nde yayımlanan araştırmaya göre, Türkiye plastik atıkları geri dönüştürme konusunda en başarısız ilk 20 ülke arasında OECD verileri Türkiye’nin çöpünün sadece yüzde 1’ini geri dönüşüme yolladığını, gerisini ise katı atık sahasına gönderdiğini söylüyor” ifadelerini kullanıyor.
Türkiye İstatistik Kurumu’na göre bütün çöplerin sadece yüzde 10’unun geri dönüşüme gönderildiğini belirten Muratoğlu, “Bunların çoğunu kağıt ve türevleri oluşturuyor. Peki, Türkiye nasıl dünya devi oldu çöpte? Çin, İngiltere’den plastik çöp alımını yasakladı. İngiltere bu plastik çöpleri bir yere kakalayacaktı. Her alanda dünya liderliğine oynayan güzel ülkem bu açığı kapadı” diyor.
Plastik çöp almada birinci ülkenin Malezya olduğunu söyleyen Muratoğlu, gelen tepkiler üzerine Malezya hükümetinin yurtdışından plastik çöp alımını sınırlamaya yönelik bir çalışma yürüttüğünü aktarıyor.
Muratoğlu şöyle devam ediyor:
“Malezya’da üç yıl içinde çöp alımının tamamen bitirilmesi hedefleniyor.
Türkiye’yi dünya devi yapacaklarını ilan etmişlerdi. Ne yalan söyleyeyim “çöp alma” konusunda olacağı hiç aklıma gelmemişti.”
[Kronos.News] 30.12.2019
Plastik poşeti çevre duyarlılığı nedeniyle 25 kuruş yapan Türkiye, diğer yandan da birçok ülkeden ithal ettiği plastik atıklar nedeniyle tartışılıyor.
Sözcü yazarı Murat Muratoğlu bu konuda Türkiye’nin adeta dünyanın çöplüğü haline geldiğini söyledi.
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından 1 Ocak’tan itibaren plastik poşetlerin kullanım oranlarında yüzde 77.27 azalma yaşandığına yönelik açıklama yapıldığını belirten Muratoğlu, “Şimdi resmin arkasını çevirelim. Midesi sağlam olanlarla devam edelim. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre 2009 yılında 7.169 ton olan plastik çöp ithalatı, 2019 yılı ekim ayı itibarıyla yıllık olarak 524.580 tona çıktı. Son 10 yılda plastik ithalatı yüzde 7217 oranında artarak Türkiye dünyanın plastik çöplüğüne döndü. Kullanımı 150 bin ton azaltmışız, el alemin kullandığı çöpün 524 bin tonunu Türkiye’ye taşımışız” diyor.
“Atık plastikler hangi işlemlerden geçiriliyor? Geri kazanımda nerelerde kullanılıyor?” sorularını yönelten Muratoğlu, “Kamuoyundan gizleniyor. İngiltere ve Almanya’nın yanı sıra Irak, Tunus, Tayland gibi ülkelerden bile plastik çöp ithal ediyoruz. Peki, bunları ne yapıyoruz? Uluslararası Science Dergisi’nde yayımlanan araştırmaya göre, Türkiye plastik atıkları geri dönüştürme konusunda en başarısız ilk 20 ülke arasında OECD verileri Türkiye’nin çöpünün sadece yüzde 1’ini geri dönüşüme yolladığını, gerisini ise katı atık sahasına gönderdiğini söylüyor” ifadelerini kullanıyor.
Türkiye İstatistik Kurumu’na göre bütün çöplerin sadece yüzde 10’unun geri dönüşüme gönderildiğini belirten Muratoğlu, “Bunların çoğunu kağıt ve türevleri oluşturuyor. Peki, Türkiye nasıl dünya devi oldu çöpte? Çin, İngiltere’den plastik çöp alımını yasakladı. İngiltere bu plastik çöpleri bir yere kakalayacaktı. Her alanda dünya liderliğine oynayan güzel ülkem bu açığı kapadı” diyor.
Plastik çöp almada birinci ülkenin Malezya olduğunu söyleyen Muratoğlu, gelen tepkiler üzerine Malezya hükümetinin yurtdışından plastik çöp alımını sınırlamaya yönelik bir çalışma yürüttüğünü aktarıyor.
Muratoğlu şöyle devam ediyor:
“Malezya’da üç yıl içinde çöp alımının tamamen bitirilmesi hedefleniyor.
Türkiye’yi dünya devi yapacaklarını ilan etmişlerdi. Ne yalan söyleyeyim “çöp alma” konusunda olacağı hiç aklıma gelmemişti.”
[Kronos.News] 30.12.2019
Civelek: Tekli koğuştaki mahkum intihar etti, eşimden endişeliyim [Selahattin Sevi]
İki küçük kızını, babasını ve kayınvalidesini geçtiğimiz yıl görüş dönüşü kaybeden Hatice Civelek 32 aydır cezaevinde tutulan eşiyle ilgili endişelim. Bulunduğu cezaevindeki tekli koğuştaki bir mahkumun intihar ettiğini belirten Civelek, "Eşim bir an önce sevki yapılan doktorlara gösterilsin. Endişeliyim" diyerek bir mektubu da paylaştı.
İki küçük kızını, babasını ve kayınvalidesini 2018 yılının aralık ayında cezaevi ziyareti dönüşü meydana gelen kazada kaybeden Hatice Civelek (33), hala cezaevinde tutulan eşinin sağlık durumunun her geçen gün kötüleştiğini, gerekli müdahalelerin geciktirildiğini söyledi.
Eşi Enes Evren Civelek’in 32 aydır cezaevinde bulunduğunu, hakkında 25 yıl 6 hüküm verildiğini hatırlatan Civelek, Ankara Bölge Adliye Mahkemesine yaptığı ve kabul edilen başvurunun ivedilikle yerine getirilmesini istiyor.
“3 AY OLDU, SEVKİ YAPILAN DOKTORLARA GÖTÜRÜLMEDİ”
Hatice Civelek eşinin yaşadığı sağlık sorunlarıyla ilgili girişimlerini şöyle anlatıyor:
“Keskin T Tipi Ceza İnfaz Kurumu’nda tutulan eşimin sağlık durumu her geçen gün kötüleşiyor. Yeterli ve zamanında sağlık hizmeti alması için 4 Ekim’de tekrar İstinaf Mahkemesine başvurdum. Kabul edildi ve aynı gün yazılan yazıyla cezaevi yönetimine gönderildi. UYAP’tan takip ettim, müdahale olmadı. 14 Ekim’de tekrar yazı gitti… Sonra eşimi Adli Tıp’a götürdüler. Bir hafta sonra Adli Tıp üç ayrı branştaki doktora sevkini yaptı. Bu sefer eşimin sevk edilen doktorlara götürülmesi için bekledik. Bunun için cezaevi yönetimini tekrar aradım. Mahkemeden tekrar yazı beklediklerini söylediler. Dilekçe yazdım ve o yazıyı takip ettim. 22 Kasım’da yazı cezaevi yönetimine ulaştı. Fakat sevki yapılan doktorlara götürülmesini bekledik 22 Aralık’a kadar.”
“TEKLİ KOĞUŞLARDA KALAN BİR MAHKUM İNTİHAR ETTİ, ENDİŞELİYİM”
İki hafta önce eşiyle birlikte Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine götürülen mahkumlardan birinin hücresinde intihar ettiğini öğrendiğini belirten Hatice Civelek, endişeli olduğunu dile getirerek şöyle devam ediyor:
“Tekli koğuşlardan kalan biri hücresinde kendini öldürdü. Eşim bundan çok etkilendi. Tek kişilik hücrede bunu yapabiliyor olması, kısıtlı imkanlara rağmen bunu başarması bile korkmam için yeterli. Bu ciddi bir tehlike. Eşim de tek kişilik koğuşta. Hatta eşim bundan bana söz etmek istedi, geçiştirdim. ‘Nasıl olmuş’ bile demedim. Hemen konuyu kapattım. Başka insanlardan öğrendim ki meyve bıçağı ile boğazını kesmiş ve kendini öldürmüş. Eşim neden sevki yapılan doktorlara götürülmüyor.”
“ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYORSUNUZ, SAĞLIĞINDAN SİZ SORUMLUSUNUZ”
Eşinin sevki yapılan doktorlara götürülmesi için girişimlerini tekrarladığını ve gerekli dilekçeleri yazdığını belirten Civelek, gerekenlerin bir an önce yapılmasını istiyor:
“Sevki yapılan doktorlardan sadece kardiyolojiye götürmüşler. Fakat psikiyatri ve dahiliye duruyor. Aradan üç ay geçmiş, bu sürede insanlar ölür. Eşimin diğer örneklerden etkilenerek kendine zarar vermesinden korkuyorum. Cezaevinde yeterli personelin olmaması veya başka sebepler mazeret değil. Kanser olsa kim bilir kaçıncı evreye girerdi. Madem özgürlüğünü kısıtlıyorsunuz, sağlıkla ilgili her türlü sorunuyla da ilgilenmek zorundasınız.”
KAZANIN YILDÖNÜMÜNDE DUYGULU MEKTUP
Öte yandan, geçtiğimiz yılın aralık ayındaki kazadan bir yıl sonra bir mektupla eşinin kızlarını, annesini ve kayınpederini andığını belirten Hatice Civelek, mektuptan bazı bölümleri de Kronos okurlarıyla paylaştı.
Enes Evren Civelek hücresinden yazdığı mektupta şunları yazıyor:
“…
Elektrik faturam 25 TL geldi. 30 KW kullanmışım. Nasıl iyi mi? Her şey ateş pahası olmuş. Hiçbir şey alınmıyor. Dışarısını düşünmek bile istemiyorum. 1 LT süt 5 TL olmuş. Yoğurt yapmak için alıverdim sütü… Yaklaşık 1 ay süreyle kütüphane hizmet vermeyecekmiş. Yeni bir düzen geliyormuş. Nasıl olacak bilmiyorum. İnşallah çıkarım da o günleri görmem. Ne zaman tahliye olacağım acaba.
…
Aklım hep sende. Kemiklerin kaynamamış. Bunun bir tedavisi yok mu acaba? Bir yıl oldu. Kemik suyu çorbası öneriyorlardı. Gerçi sen yapmışsındır onları ama kafama takıldı. Allahım tez zamanda şifasını versin.
…
Kaza günü yaklaştıkta sanki içimdeki bir şey beni sıktıkça sıkıyor. Bilemiyorum. Rabbim hayırlısını versin. Günler geçip gidiyor. Nasıl geçtiğini anlayamıyorum. Anlayabildiğim tek bir şey var o da kaybettiklerim. Her geçen gün, her geçen dakika daha daha derine batan bir acı bu. Geçmeyen ve üstelik şiddetini artırdıkça artan bir ağrı. Rabbim sabrımızla imtihan ediyor bizi. Ya Sabur.
…
Ben burada dört duvar arasında elim kolum bağlanmış halde duruyorsam çaresizim. Elimden bir şey gelmiyor ki… Sağlık hususunda ne olur hiç bir şeyi ihmal etme. Geçirdiğin ameliyat basit bir ameliyat değildi. Ayakta kalman, yürüyebilmen harikulade bir hadise. Sebepler dairesindeki diğer sebepleri yerine getirmeye bak. Belde omurda kayma ve benzeri var mı? Ne ölçüde var? En ince ayrıntısına kadar baktır. Sadece Düzce’de değil İstanbul Acıbadem’e de bir git baktır. Ayağında uyuşma, hissizlik vb var mı bunlar için… İnşallah doktorlar hayırlı haberler verir. Sağlığına duacıyım. Soran sormayan herkese selam ederim. Allah’a emanet ol. Kendine iyi bak.”
EN YAKINLARINI KAYBETTİ
Eşi gibi öğretmen olan Hatice Civelek, Kırıkkale Keskin Cezaevi’nde tutulan eşini ziyaret edebilmek için iki kızı ve ailesiyle açık görüşten yaşadıkları Düzce’ye dönerken, 7 Aralık’ta feci bir trafik kazası geçirdiler. Kazada Hatice Civelek ağır yaralanırken, kızları Naime (9) ve Betül (4), kayınvalidesi Havva Civelek ile babası Emin Balıkçı hayatını kaybetti. KHK’lı Hatice Civelek ise yaralı kurtuldu.
[Selahattin Sevi] 30.12.2019 [Kronos.News]
İki küçük kızını, babasını ve kayınvalidesini 2018 yılının aralık ayında cezaevi ziyareti dönüşü meydana gelen kazada kaybeden Hatice Civelek (33), hala cezaevinde tutulan eşinin sağlık durumunun her geçen gün kötüleştiğini, gerekli müdahalelerin geciktirildiğini söyledi.
Eşi Enes Evren Civelek’in 32 aydır cezaevinde bulunduğunu, hakkında 25 yıl 6 hüküm verildiğini hatırlatan Civelek, Ankara Bölge Adliye Mahkemesine yaptığı ve kabul edilen başvurunun ivedilikle yerine getirilmesini istiyor.
“3 AY OLDU, SEVKİ YAPILAN DOKTORLARA GÖTÜRÜLMEDİ”
Hatice Civelek eşinin yaşadığı sağlık sorunlarıyla ilgili girişimlerini şöyle anlatıyor:
“Keskin T Tipi Ceza İnfaz Kurumu’nda tutulan eşimin sağlık durumu her geçen gün kötüleşiyor. Yeterli ve zamanında sağlık hizmeti alması için 4 Ekim’de tekrar İstinaf Mahkemesine başvurdum. Kabul edildi ve aynı gün yazılan yazıyla cezaevi yönetimine gönderildi. UYAP’tan takip ettim, müdahale olmadı. 14 Ekim’de tekrar yazı gitti… Sonra eşimi Adli Tıp’a götürdüler. Bir hafta sonra Adli Tıp üç ayrı branştaki doktora sevkini yaptı. Bu sefer eşimin sevk edilen doktorlara götürülmesi için bekledik. Bunun için cezaevi yönetimini tekrar aradım. Mahkemeden tekrar yazı beklediklerini söylediler. Dilekçe yazdım ve o yazıyı takip ettim. 22 Kasım’da yazı cezaevi yönetimine ulaştı. Fakat sevki yapılan doktorlara götürülmesini bekledik 22 Aralık’a kadar.”
“TEKLİ KOĞUŞLARDA KALAN BİR MAHKUM İNTİHAR ETTİ, ENDİŞELİYİM”
İki hafta önce eşiyle birlikte Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine götürülen mahkumlardan birinin hücresinde intihar ettiğini öğrendiğini belirten Hatice Civelek, endişeli olduğunu dile getirerek şöyle devam ediyor:
“Tekli koğuşlardan kalan biri hücresinde kendini öldürdü. Eşim bundan çok etkilendi. Tek kişilik hücrede bunu yapabiliyor olması, kısıtlı imkanlara rağmen bunu başarması bile korkmam için yeterli. Bu ciddi bir tehlike. Eşim de tek kişilik koğuşta. Hatta eşim bundan bana söz etmek istedi, geçiştirdim. ‘Nasıl olmuş’ bile demedim. Hemen konuyu kapattım. Başka insanlardan öğrendim ki meyve bıçağı ile boğazını kesmiş ve kendini öldürmüş. Eşim neden sevki yapılan doktorlara götürülmüyor.”
“ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYORSUNUZ, SAĞLIĞINDAN SİZ SORUMLUSUNUZ”
Eşinin sevki yapılan doktorlara götürülmesi için girişimlerini tekrarladığını ve gerekli dilekçeleri yazdığını belirten Civelek, gerekenlerin bir an önce yapılmasını istiyor:
“Sevki yapılan doktorlardan sadece kardiyolojiye götürmüşler. Fakat psikiyatri ve dahiliye duruyor. Aradan üç ay geçmiş, bu sürede insanlar ölür. Eşimin diğer örneklerden etkilenerek kendine zarar vermesinden korkuyorum. Cezaevinde yeterli personelin olmaması veya başka sebepler mazeret değil. Kanser olsa kim bilir kaçıncı evreye girerdi. Madem özgürlüğünü kısıtlıyorsunuz, sağlıkla ilgili her türlü sorunuyla da ilgilenmek zorundasınız.”
KAZANIN YILDÖNÜMÜNDE DUYGULU MEKTUP
Öte yandan, geçtiğimiz yılın aralık ayındaki kazadan bir yıl sonra bir mektupla eşinin kızlarını, annesini ve kayınpederini andığını belirten Hatice Civelek, mektuptan bazı bölümleri de Kronos okurlarıyla paylaştı.
Enes Evren Civelek hücresinden yazdığı mektupta şunları yazıyor:
“…
Elektrik faturam 25 TL geldi. 30 KW kullanmışım. Nasıl iyi mi? Her şey ateş pahası olmuş. Hiçbir şey alınmıyor. Dışarısını düşünmek bile istemiyorum. 1 LT süt 5 TL olmuş. Yoğurt yapmak için alıverdim sütü… Yaklaşık 1 ay süreyle kütüphane hizmet vermeyecekmiş. Yeni bir düzen geliyormuş. Nasıl olacak bilmiyorum. İnşallah çıkarım da o günleri görmem. Ne zaman tahliye olacağım acaba.
…
Aklım hep sende. Kemiklerin kaynamamış. Bunun bir tedavisi yok mu acaba? Bir yıl oldu. Kemik suyu çorbası öneriyorlardı. Gerçi sen yapmışsındır onları ama kafama takıldı. Allahım tez zamanda şifasını versin.
…
Kaza günü yaklaştıkta sanki içimdeki bir şey beni sıktıkça sıkıyor. Bilemiyorum. Rabbim hayırlısını versin. Günler geçip gidiyor. Nasıl geçtiğini anlayamıyorum. Anlayabildiğim tek bir şey var o da kaybettiklerim. Her geçen gün, her geçen dakika daha daha derine batan bir acı bu. Geçmeyen ve üstelik şiddetini artırdıkça artan bir ağrı. Rabbim sabrımızla imtihan ediyor bizi. Ya Sabur.
…
Ben burada dört duvar arasında elim kolum bağlanmış halde duruyorsam çaresizim. Elimden bir şey gelmiyor ki… Sağlık hususunda ne olur hiç bir şeyi ihmal etme. Geçirdiğin ameliyat basit bir ameliyat değildi. Ayakta kalman, yürüyebilmen harikulade bir hadise. Sebepler dairesindeki diğer sebepleri yerine getirmeye bak. Belde omurda kayma ve benzeri var mı? Ne ölçüde var? En ince ayrıntısına kadar baktır. Sadece Düzce’de değil İstanbul Acıbadem’e de bir git baktır. Ayağında uyuşma, hissizlik vb var mı bunlar için… İnşallah doktorlar hayırlı haberler verir. Sağlığına duacıyım. Soran sormayan herkese selam ederim. Allah’a emanet ol. Kendine iyi bak.”
EN YAKINLARINI KAYBETTİ
Eşi gibi öğretmen olan Hatice Civelek, Kırıkkale Keskin Cezaevi’nde tutulan eşini ziyaret edebilmek için iki kızı ve ailesiyle açık görüşten yaşadıkları Düzce’ye dönerken, 7 Aralık’ta feci bir trafik kazası geçirdiler. Kazada Hatice Civelek ağır yaralanırken, kızları Naime (9) ve Betül (4), kayınvalidesi Havva Civelek ile babası Emin Balıkçı hayatını kaybetti. KHK’lı Hatice Civelek ise yaralı kurtuldu.
[Selahattin Sevi] 30.12.2019 [Kronos.News]
Etiketler:
Selahattin Sevi
İstanbul Üniversitesi kahvaltıyı kaldırdı, indirimli yemek hakkı tek öğün
İstanbul Üniversitesi eğitim öğretim yılının ortasında öğrencilerin indirimli yemek hakkını tek öğüne indiren bir karar aldı. Üniversite aynı zamanda kahvaltıyı da kaldırdı. Vize sürecinde olan öğrenciler karara sosyal medyadan tepki gösterdi.
İstanbul Üniversitesi, yemekhanelerde 2 Ocak’tan itibaren kahvaltı hizmetinin kaldırılacağını ve öğrencilerin daha önce her öğünde kullanabildikleri indirimli yemek haklarını tek öğünde kullanabileceklerini duyururken kararın gerekçesi açıklanmadı.
İstanbul Üniversitesi Sağlık Kültür ve Spor Daire Başkanlığı resmi Twitter hesabından yapılan açıklamada, şu ifadeler kullanıldı:
“02.01.2020 Perşembe gününden itibaren tüm yemekhanelerimizde kahvaltı hizmeti verilmeyecektir. 02.01.2020 tarihinden itibaren öğrencilerimizin indirimli yemek hakkı bir öğünle devam edecektir. Gündüz öğrenim gören öğrencilerimiz ‘öğlen yemeklerinden’, akşam öğrenim gören öğrencilerimiz ‘akşam yemeklerinden’ öğrenci ücreti üzerinden faydalanabilecektir.”
İstanbul Üniversitesi, yemekhanelerde 2 Ocak’tan itibaren kahvaltı hizmetinin kaldırılacağını ve öğrencilerin daha önce her öğünde kullanabildikleri indirimli yemek haklarını tek öğünde kullanabileceklerini duyururken kararın gerekçesi açıklanmadı.
İstanbul Üniversitesi Sağlık Kültür ve Spor Daire Başkanlığı resmi Twitter hesabından yapılan açıklamada, şu ifadeler kullanıldı:
“02.01.2020 Perşembe gününden itibaren tüm yemekhanelerimizde kahvaltı hizmeti verilmeyecektir. 02.01.2020 tarihinden itibaren öğrencilerimizin indirimli yemek hakkı bir öğünle devam edecektir. Gündüz öğrenim gören öğrencilerimiz ‘öğlen yemeklerinden’, akşam öğrenim gören öğrencilerimiz ‘akşam yemeklerinden’ öğrenci ücreti üzerinden faydalanabilecektir.”
[Kronos.News] 30.12.2019DUYURU! pic.twitter.com/jPWvl75KJq— İÜ SKS (@iusksdb) December 30, 2019
Zamanların en iyisi, zamanların en kötüsü [Can Bahadır Yüce]
Geride bıraktığımız on yıl bana Dickens’ın ünlü cümlesini anımsatıyor: “Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, Aydınlık mevsimiydi, Karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu…”
Bir önceki ‘on yıl’ biterken bir dosya hazırlamıştık: “On Yılın Kısa Tarihi.” 2000’lerin ilk on yılında edebiyatta ve dünyada neler olup bittiğini gözden geçirmek, hafıza tazelemek istemişiz (Kitap Zamanı’nın editör notunda öyle yazmışım). O onluk dilimde neler olmamış ki: 11 Eylül, ekonomik kriz, bitmeyen savaşlar, doğal felaketler… Edebiyat dünyasında ölümler iz bırakmış: Necati Cumalı’dan Tomris Uyar’a, Attilâ İlhan’dan Dağlarca’ya, Edward Said’den Susan Sontag’a, Sebald’dan Márquez’e yirminci yüzyılı yapan son kuşak aramızdan yavaşça çekilmiş.
Geride bıraktığımız on yıl bana Dickens’ın o ünlü giriş cümlesini anımsatıyor: “Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, Aydınlık mevsimiydi, Karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu…” Şimdi dönüp bakınca bu dönem -dünyanın büyük bölümü için- yokuş aşağı bir yolculuğa benziyor.
(Aslında Bertrand Russell’ı izleyerek önümüzdeki yılı bir başlangıç değil bir son sayabiliriz: Russell on dokuzuncu yüzyılın 1900 yılında bittiğinde ısrarcıydı—1899’da değil. Yine de genel eğilime uyup 2020’yi bir başlangıç sayıyorum.)
Böyle şeyleri pek hatırlamam ve önemsemem ama geride kalan ‘on yıl’a girdiğimiz dakikalar aklımda kalmış: Kalamış’tan gökyüzüne bakıyordum (on yıldır Türkiye’de geçirdiğim bir avuç geceden biriydi). Bütün bir dönemi kısa görüntülerle hatırlıyorum: New York’un taşrasındaki bir kafede gazeteye yazı yetiştirdiğim sabah (yıllar sonra aynı masada kayyım tarafından işten atılışımızın haberini almıştım), okyanus kıyısında bir yaz ikindisi, Ortabatı’nın düzlüklerindeki bir şafak vakti, 2016 sonyazının yorgun günbatımları, kızımın dünyaya ilk baktığı geceyarısı…
Hayatla tasarılar her zaman örtüşmüyor: On yıl biterken gazetedeki odamda edebiyat tartışmayı umuyordum, kendimi Amerika’nın güneyinde bir üniversitede ders verirken buldum. Bunun iyi mi kötü mü olduğunu düşünmektense sık sık Necatigil’in dizesini mırıldanıyorum: “Yetin, yerin olanla!”
Geçen on yıl boyunca her mevsim bir yenisini açtığım küçük defterlere günlük işleri not düşmüşüm. Defter sayfalarında geçmişe dönülebilir mi? (Proust öyle olduğuna inanıyordu.) Kuşbakışıyla 2010’lar sanki geçen yüzyıldan bu çağa yanlışlıkla konmuş bir kesit gibi görünüyor. “Memlekette muhalefet isyan manasına gelir,” denilen bir dönem baştan yaşandı. Bir de keskin dönemeç vardı elbette: Bir temmuz gecesi binlerce insanın hayatı değişti. Yakup Kadri’nin “hayatı ikiye ayıran macera” dediği gibi bir şeydi. Tarih kitaplarına “her şeyin değiştiği gün” olarak geçecek 15 Temmuz’da çocuklarını boğan devlet kimimizi savurdu, kimimizi dünyanın bir ucunda yeniden buluşturdu. Kimine madem ayaklarımız var, o halde göçmenlik iyidir, deyip yeryüzünü yurt bilmeyi, kimine çelmelerle uğraşmaya tenezzül etmeden, üstünü silkeleyip işine bakmayı öğretti.
Hayat insana çaresizlikten bir yaşama üslubu çıkarmayı öğretiyor—Empson’ın şiirindeki gibi: And learn a style from a despair.
Son on yılın en büyük kaybı kuşkusuz Hakikat’ti. Bile bile yalanlara inanan ya da inanmış görünen kitleler bütün dünyada demagogların, diktatör özentisi liderlerin, kindar otoriterlerin yükselişine yer hazırladı. Yaşam korkusunun alçalttığı, yalanların aptallaştırdığı insanların bunda sorumluluğu var. (Aristoteles’e göre aptallar –idiōtēs– evlerinde oturup sahtekârların kendilerini yönetmesine izin verenler, kendilerine dokunulmadıkça çürümüş bir düzeni kabullenenler.)
Önümüzdeki dönem olasılıkla bir önceki 20’lere benzemeyecek. Dünyayı yeni bir Caz Çağı beklemiyor. Kehanetlere, gizemciliğe gerek yok ama manzara iç açıcı değil. Malraux, yirmi birinci yüzyılda ‘inanç savaşları’nın tarihteki en büyük yıkımlara yol açacağını öngörmüştü—20’ler kritik bir eşik olabilir. Öte tarafta, kayıtlardaki en sıcak on yılı geride bıraktık. İklim değişikliğinin sonuçları gelecek kuşaklar için ağır olacak. On yıl sonra “Âlem yine ol âlem, devran yine ol devran” demeyeceğimiz kesin gibi görünüyor.
Yine de umutsuzluğa kapılmaya gerek yok. Kopkoyu bir çaresizliğin ortasında her şeyin birdenbire değiştiği sayısız örnek var tarihte.
Her sömestir ilk derse başlarken, öğrencilerime L. P. Hartley’nin sözünü anımsatırım: Geçmiş başka bir ülkedir. Yaşamlarımızın on yılı, içindekilerle birlikte, arkada kaldı. Bize artık yabancı bir ülke kadar uzak…
Reşat Nuri’nin bir roman kahramanı, yeni bir deftere başlamakla yeni bir hayata başlamak arasında benzerlik kurar. Geçen on yılla ve gençliğimizle birlikte eski defterleri de attım. Yeni bir defter açtım. İlk sayfaya başlığı yazdım: Zamanların en iyisi, zamanların…
[Can Bahadır Yüce] 30.12.2019 [Kronos.News]
Bir önceki ‘on yıl’ biterken bir dosya hazırlamıştık: “On Yılın Kısa Tarihi.” 2000’lerin ilk on yılında edebiyatta ve dünyada neler olup bittiğini gözden geçirmek, hafıza tazelemek istemişiz (Kitap Zamanı’nın editör notunda öyle yazmışım). O onluk dilimde neler olmamış ki: 11 Eylül, ekonomik kriz, bitmeyen savaşlar, doğal felaketler… Edebiyat dünyasında ölümler iz bırakmış: Necati Cumalı’dan Tomris Uyar’a, Attilâ İlhan’dan Dağlarca’ya, Edward Said’den Susan Sontag’a, Sebald’dan Márquez’e yirminci yüzyılı yapan son kuşak aramızdan yavaşça çekilmiş.
Geride bıraktığımız on yıl bana Dickens’ın o ünlü giriş cümlesini anımsatıyor: “Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, Aydınlık mevsimiydi, Karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu…” Şimdi dönüp bakınca bu dönem -dünyanın büyük bölümü için- yokuş aşağı bir yolculuğa benziyor.
(Aslında Bertrand Russell’ı izleyerek önümüzdeki yılı bir başlangıç değil bir son sayabiliriz: Russell on dokuzuncu yüzyılın 1900 yılında bittiğinde ısrarcıydı—1899’da değil. Yine de genel eğilime uyup 2020’yi bir başlangıç sayıyorum.)
Böyle şeyleri pek hatırlamam ve önemsemem ama geride kalan ‘on yıl’a girdiğimiz dakikalar aklımda kalmış: Kalamış’tan gökyüzüne bakıyordum (on yıldır Türkiye’de geçirdiğim bir avuç geceden biriydi). Bütün bir dönemi kısa görüntülerle hatırlıyorum: New York’un taşrasındaki bir kafede gazeteye yazı yetiştirdiğim sabah (yıllar sonra aynı masada kayyım tarafından işten atılışımızın haberini almıştım), okyanus kıyısında bir yaz ikindisi, Ortabatı’nın düzlüklerindeki bir şafak vakti, 2016 sonyazının yorgun günbatımları, kızımın dünyaya ilk baktığı geceyarısı…
Hayatla tasarılar her zaman örtüşmüyor: On yıl biterken gazetedeki odamda edebiyat tartışmayı umuyordum, kendimi Amerika’nın güneyinde bir üniversitede ders verirken buldum. Bunun iyi mi kötü mü olduğunu düşünmektense sık sık Necatigil’in dizesini mırıldanıyorum: “Yetin, yerin olanla!”
Geçen on yıl boyunca her mevsim bir yenisini açtığım küçük defterlere günlük işleri not düşmüşüm. Defter sayfalarında geçmişe dönülebilir mi? (Proust öyle olduğuna inanıyordu.) Kuşbakışıyla 2010’lar sanki geçen yüzyıldan bu çağa yanlışlıkla konmuş bir kesit gibi görünüyor. “Memlekette muhalefet isyan manasına gelir,” denilen bir dönem baştan yaşandı. Bir de keskin dönemeç vardı elbette: Bir temmuz gecesi binlerce insanın hayatı değişti. Yakup Kadri’nin “hayatı ikiye ayıran macera” dediği gibi bir şeydi. Tarih kitaplarına “her şeyin değiştiği gün” olarak geçecek 15 Temmuz’da çocuklarını boğan devlet kimimizi savurdu, kimimizi dünyanın bir ucunda yeniden buluşturdu. Kimine madem ayaklarımız var, o halde göçmenlik iyidir, deyip yeryüzünü yurt bilmeyi, kimine çelmelerle uğraşmaya tenezzül etmeden, üstünü silkeleyip işine bakmayı öğretti.
Hayat insana çaresizlikten bir yaşama üslubu çıkarmayı öğretiyor—Empson’ın şiirindeki gibi: And learn a style from a despair.
Son on yılın en büyük kaybı kuşkusuz Hakikat’ti. Bile bile yalanlara inanan ya da inanmış görünen kitleler bütün dünyada demagogların, diktatör özentisi liderlerin, kindar otoriterlerin yükselişine yer hazırladı. Yaşam korkusunun alçalttığı, yalanların aptallaştırdığı insanların bunda sorumluluğu var. (Aristoteles’e göre aptallar –idiōtēs– evlerinde oturup sahtekârların kendilerini yönetmesine izin verenler, kendilerine dokunulmadıkça çürümüş bir düzeni kabullenenler.)
Önümüzdeki dönem olasılıkla bir önceki 20’lere benzemeyecek. Dünyayı yeni bir Caz Çağı beklemiyor. Kehanetlere, gizemciliğe gerek yok ama manzara iç açıcı değil. Malraux, yirmi birinci yüzyılda ‘inanç savaşları’nın tarihteki en büyük yıkımlara yol açacağını öngörmüştü—20’ler kritik bir eşik olabilir. Öte tarafta, kayıtlardaki en sıcak on yılı geride bıraktık. İklim değişikliğinin sonuçları gelecek kuşaklar için ağır olacak. On yıl sonra “Âlem yine ol âlem, devran yine ol devran” demeyeceğimiz kesin gibi görünüyor.
Yine de umutsuzluğa kapılmaya gerek yok. Kopkoyu bir çaresizliğin ortasında her şeyin birdenbire değiştiği sayısız örnek var tarihte.
Her sömestir ilk derse başlarken, öğrencilerime L. P. Hartley’nin sözünü anımsatırım: Geçmiş başka bir ülkedir. Yaşamlarımızın on yılı, içindekilerle birlikte, arkada kaldı. Bize artık yabancı bir ülke kadar uzak…
Reşat Nuri’nin bir roman kahramanı, yeni bir deftere başlamakla yeni bir hayata başlamak arasında benzerlik kurar. Geçen on yılla ve gençliğimizle birlikte eski defterleri de attım. Yeni bir defter açtım. İlk sayfaya başlığı yazdım: Zamanların en iyisi, zamanların…
[Can Bahadır Yüce] 30.12.2019 [Kronos.News]
Etiketler:
Can Bahadır Yüce
Yeni havalimanından kötü rekor: Fırtınayla en fazla rötarın yaşandığı 5. havalimanı oldu
İstanbul’da etkili olan fırtına hava ulaşımını olumsuz etkiledi. Şiddetli rüzgar yüzünden yeni havalimanında rötar rekoru kırılırken, bazı hasarlar da meydana geldi.
BOLD- İstanbul’da etkili olan yağmur ve şiddetli fırtına hayatı olumsuz etkiliyor. Zorlu hava koşulları Yeni İstanbul Havalimanında ciddi şekilde hissediliyor. Soğuk hava ve sert rüzgar Yeni İstanbul Havalimanında uçuşların aksamasına ve hasara neden oldu. Fırtına yüzünden körüklerde yırtıklar oluştu, konteynerler de yerlerinden fırladı. Zaman zaman saatteki hızı 65 km’ye ulaşan ve apronda daha şiddetli hissedilen rüzgar nedeniyle çalışanlar da zor anlar yaşıyor.
ÇOK RÖTAR YAPTI
Öte yandan fırtına ulaşımı da vurdu. İstanbul Havalimanına iniş yapamayan uçaklar Marmara Bölgesi üzerinde tur atmak zorunda kaldı. Dünyadan havacılık verilerini sunan flightradar24 sitesine göre Yeni İstanbul Havalimanı bugün dünyada, binlerce havalimanı arasında, en fazla rötarın yaşandığı 5. havalimanı oldu.
ÇED RAPORUNDA YER ALIYOR
Yeni İstanbul Havalimanı Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporunun, ‘Meteorolojik Değerlendirme’ bölümünde ”107 günü fırtınalı, 65 günü de yoğun bulutlu olan bölgede, uçakların piste iniş ve kalkışları sırasında fiziksel çevre şartları sorun yaratabilir” ifadeleri yer alıyor.
[BoldMedya] 30.12.2019
BOLD- İstanbul’da etkili olan yağmur ve şiddetli fırtına hayatı olumsuz etkiliyor. Zorlu hava koşulları Yeni İstanbul Havalimanında ciddi şekilde hissediliyor. Soğuk hava ve sert rüzgar Yeni İstanbul Havalimanında uçuşların aksamasına ve hasara neden oldu. Fırtına yüzünden körüklerde yırtıklar oluştu, konteynerler de yerlerinden fırladı. Zaman zaman saatteki hızı 65 km’ye ulaşan ve apronda daha şiddetli hissedilen rüzgar nedeniyle çalışanlar da zor anlar yaşıyor.
ÇOK RÖTAR YAPTI
Öte yandan fırtına ulaşımı da vurdu. İstanbul Havalimanına iniş yapamayan uçaklar Marmara Bölgesi üzerinde tur atmak zorunda kaldı. Dünyadan havacılık verilerini sunan flightradar24 sitesine göre Yeni İstanbul Havalimanı bugün dünyada, binlerce havalimanı arasında, en fazla rötarın yaşandığı 5. havalimanı oldu.
ÇED RAPORUNDA YER ALIYOR
Yeni İstanbul Havalimanı Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporunun, ‘Meteorolojik Değerlendirme’ bölümünde ”107 günü fırtınalı, 65 günü de yoğun bulutlu olan bölgede, uçakların piste iniş ve kalkışları sırasında fiziksel çevre şartları sorun yaratabilir” ifadeleri yer alıyor.
[BoldMedya] 30.12.2019
Doğa Koleji İTÜ bünyesine geçti
Öğretmenlerin maaşlarını ödeyemediği için öğrenci velilerinin eylemleriyle sık sık kamuoyunun gündemine gelen Doğa Koleji artık İstanbul Teknik Üniversitesi bünyesinde yer alacak.
BOLD- Özel bankalara olan borçlar ve ödenemeyen öğretmen maaşları sonrası velilerle arası açılan ve zor günler geçiren Doğa Koleji İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) bünyesine katıldı. İTÜ’den yapılan açıklamada “Doğa Koleji, İTÜ ailesi bünyesinde yer alacak” denildi.
SÜREÇ UZLAŞMA İLE SONUÇLANDI
Açıklamanın devamında, Rektör Prof. Dr. Mehmet Karaca’nın bizzat yönettiği süreçle ilgili, ”Doğa Kolejinin borçlarının yapılandırılması ve Doğa Kolejinin tamamen İTÜ’ye geçmesi konularında uzlaşma ile sonuçlanmıştır” ifadeleri yer aldı.
İTÜ’nün açıklamasının ardından, borç batağındaki Doğa Kolejinin akıbetindeki belirsizliğin ortadan kalması, maaşlarını alamayan öğretmenleri ve çocukları için endişeli velileri sevindirdi.
İTÜ’nün resmi sosyal medya hesabından yapılan açıklama şöyle;
”Doğa Koleji, İTÜ ailesi bünyesinde yer alacak
Türkiye’de yaşanan büyük dönüşümün bir parçası olan İstanbul Teknik Üniversitesi, Doğa Kolejini bünyesine alma kararı vermiştir.
Rektörümüz Sayın Prof. Dr. Mehmet Karaca’nın yönettiği süreç, Doğa Kolejinin borçlarının yapılandırılması ve Doğa Kolejinin tamamen İTÜ’ye geçmesi konularında uzlaşma ile sonuçlanmıştır.
Son derece nitelikli öğrenciler yetiştirmiş ve modern eğitim altyapısına sahip Doğa Kolejini eğitim alanında bir yatırım fırsatı olarak değerlendiren kurumumuz, kolej bünyesindeki öğretmenlerimizin ve öğrencilerimizin sorunlarına çözüm sunmuş olmaktan da büyük mutluluk duymaktadır.
Doğa Koleji, İTÜ ailesinin gücü ve deneyimiyle geleceğimizin teminatı yavrularımızın yetişmesinde her zamankinden daha fazla sorumluluk üstlenecektir.
Sürecin başından beri desteklerini esirgemeyen, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere, Hazine ve Maliye Bakanımız Sayın Berat Albayrak ve Milli Eğitim Bakanımız Sayın Ziya Selçuk’a şükranlarımızı sunarız.
Şimdi çocuklarımızın geleceklerini düşünme ve öğretmenlerimizle birlikte kaybettikleri zamanı telafi etme vaktidir. Vakıfbank, Ziraat Bankası, Denizbank ve Garanti Bankası’nın katkılarıyla gerçekleşen borç yapılandırması ve devrin gerçekleşeceği yapı en kısa zamanda kamuoyu ile paylaşılacaktır.
Doğa Koleji’nin üniversitemiz bünyesine katılımının tüm öğrencilerimize, öğretmenlerimize, velilerimize ve eğitim camiamıza hayırlı uğurlu olmasını diliyoruz.”
[BoldMedya] 30.12.2019
BOLD- Özel bankalara olan borçlar ve ödenemeyen öğretmen maaşları sonrası velilerle arası açılan ve zor günler geçiren Doğa Koleji İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) bünyesine katıldı. İTÜ’den yapılan açıklamada “Doğa Koleji, İTÜ ailesi bünyesinde yer alacak” denildi.
SÜREÇ UZLAŞMA İLE SONUÇLANDI
Açıklamanın devamında, Rektör Prof. Dr. Mehmet Karaca’nın bizzat yönettiği süreçle ilgili, ”Doğa Kolejinin borçlarının yapılandırılması ve Doğa Kolejinin tamamen İTÜ’ye geçmesi konularında uzlaşma ile sonuçlanmıştır” ifadeleri yer aldı.
İTÜ’nün açıklamasının ardından, borç batağındaki Doğa Kolejinin akıbetindeki belirsizliğin ortadan kalması, maaşlarını alamayan öğretmenleri ve çocukları için endişeli velileri sevindirdi.
İTÜ’nün resmi sosyal medya hesabından yapılan açıklama şöyle;
”Doğa Koleji, İTÜ ailesi bünyesinde yer alacak
Türkiye’de yaşanan büyük dönüşümün bir parçası olan İstanbul Teknik Üniversitesi, Doğa Kolejini bünyesine alma kararı vermiştir.
Rektörümüz Sayın Prof. Dr. Mehmet Karaca’nın yönettiği süreç, Doğa Kolejinin borçlarının yapılandırılması ve Doğa Kolejinin tamamen İTÜ’ye geçmesi konularında uzlaşma ile sonuçlanmıştır.
Son derece nitelikli öğrenciler yetiştirmiş ve modern eğitim altyapısına sahip Doğa Kolejini eğitim alanında bir yatırım fırsatı olarak değerlendiren kurumumuz, kolej bünyesindeki öğretmenlerimizin ve öğrencilerimizin sorunlarına çözüm sunmuş olmaktan da büyük mutluluk duymaktadır.
Doğa Koleji, İTÜ ailesinin gücü ve deneyimiyle geleceğimizin teminatı yavrularımızın yetişmesinde her zamankinden daha fazla sorumluluk üstlenecektir.
Sürecin başından beri desteklerini esirgemeyen, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere, Hazine ve Maliye Bakanımız Sayın Berat Albayrak ve Milli Eğitim Bakanımız Sayın Ziya Selçuk’a şükranlarımızı sunarız.
Şimdi çocuklarımızın geleceklerini düşünme ve öğretmenlerimizle birlikte kaybettikleri zamanı telafi etme vaktidir. Vakıfbank, Ziraat Bankası, Denizbank ve Garanti Bankası’nın katkılarıyla gerçekleşen borç yapılandırması ve devrin gerçekleşeceği yapı en kısa zamanda kamuoyu ile paylaşılacaktır.
Doğa Koleji’nin üniversitemiz bünyesine katılımının tüm öğrencilerimize, öğretmenlerimize, velilerimize ve eğitim camiamıza hayırlı uğurlu olmasını diliyoruz.”
[BoldMedya] 30.12.2019
İdlib’den kaçarak Türkiye’ye ulaşanların sayısı son 48 saatte 20 bine ulaştı
İdlib’de rejimin saldırılarından kaçarak Türkiye sınırına gelenlerin sayısı son 48 saatte 20 bine ulaştı.
BOLD – Suriye’de muhaliflerin elinde bulunan İdlib’de Rusya destekli rejimin saldırıları yüzünden Türkiye sınırına son 48 saatte 20 bin sivil göç etti.
Kasım ayından bu yana sınıra gelen ve yerinden edilenlerin sayısı ise 284 bine ulaştı.
AKAR: GÖZLEM NOKTALARINDAN ÇEKİLMİYORUZ
Savunma Bakanı Hulusi Akar Türkiye’nin İdlib’deki 12 gözlem noktasındaki askerlerini çekmeyeceğini açıkladı.
Türkiye, geçen yıl Rusya’yla vardığı uzlaşma sonrası bölgede gözlem noktaları kurmuştu.
Hulusi Akar söz konusu 12 gözlem noktasının hiçbir şekilde terkedilmeyeceğini belirtti. Akar, “orda kalmaya devam edeceğiz” ifadesini kullandı.
Hulusi Akar ayrıca Rusya’ya Suriye’nin bölgeye yönelik saldırısını durdurmak için etkisini kullanma çağrısı da yaptı. Akar bu açıklamaları Türkiye’nin Suriye sınırındaki birlikleri denetlerken yaptı.
Rusya destekli Suriye rejiminin ilerlemesi sonrası geçtiğimiz günlerde İdlib’de Türkiye’nin 2018 yılında Rusya ile yaptığı anlaşma sonrası kurduğu 12 gözlem noktasından Maarat El Numan ilçesi Surman Köyü yakınlarındaki bir gözlem noktası daha Suriye ordu birlikleri tarafından kuşatıldı.
Ağustos ayında da Han Şeyhun ilçesi Morek kasabası yakınındaki Türk askeri gözlem noktası Suriye ordu birlikleri tarafından kuşatılmıştı.
[BoldMedya] 30.12.2019
BOLD – Suriye’de muhaliflerin elinde bulunan İdlib’de Rusya destekli rejimin saldırıları yüzünden Türkiye sınırına son 48 saatte 20 bin sivil göç etti.
Kasım ayından bu yana sınıra gelen ve yerinden edilenlerin sayısı ise 284 bine ulaştı.
AKAR: GÖZLEM NOKTALARINDAN ÇEKİLMİYORUZ
Savunma Bakanı Hulusi Akar Türkiye’nin İdlib’deki 12 gözlem noktasındaki askerlerini çekmeyeceğini açıkladı.
Türkiye, geçen yıl Rusya’yla vardığı uzlaşma sonrası bölgede gözlem noktaları kurmuştu.
Hulusi Akar söz konusu 12 gözlem noktasının hiçbir şekilde terkedilmeyeceğini belirtti. Akar, “orda kalmaya devam edeceğiz” ifadesini kullandı.
Hulusi Akar ayrıca Rusya’ya Suriye’nin bölgeye yönelik saldırısını durdurmak için etkisini kullanma çağrısı da yaptı. Akar bu açıklamaları Türkiye’nin Suriye sınırındaki birlikleri denetlerken yaptı.
Rusya destekli Suriye rejiminin ilerlemesi sonrası geçtiğimiz günlerde İdlib’de Türkiye’nin 2018 yılında Rusya ile yaptığı anlaşma sonrası kurduğu 12 gözlem noktasından Maarat El Numan ilçesi Surman Köyü yakınlarındaki bir gözlem noktası daha Suriye ordu birlikleri tarafından kuşatıldı.
Ağustos ayında da Han Şeyhun ilçesi Morek kasabası yakınındaki Türk askeri gözlem noktası Suriye ordu birlikleri tarafından kuşatılmıştı.
[BoldMedya] 30.12.2019
Erdoğan’ın askeri başdanışmanı SADAT’çı eski general: Mehdi’ye ortam hazırlıyoruz
İslam birliğinin mehdi geldiğinde kurulabileceğini söyleyen Erdoğan’ın askeri danışmanı Adnan Tanrıverdi, kurucusu olduğu ASSAM’ın mehdi için ortam hazırladığını belirtti. Tanrıverdi’nin sözleri tepki çekti.
BOLD- İslamcı kontrgerilla olarak adlandırılan, savunma ve danışmanlık şirketi SADAT’ın kurucusu ve Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi’nin geçen hafta bir konferansta yaptığı konuşma sosyal medyada tartışmalara neden oldu.
ASSAM ve Üsküdar Üniversitesinin iş birliğiyle “ASRİKA Ortak Savunma Sanayi Üretimi” temasıyla geçtiğimiz hafta düzenlenen 3. Uluslararası ASSAM İslam Birliği Kongresinde konuşan Erdoğan’ın askeri başdanışmanı Tanrıverdi, “Ümmette bir şuur oluşacak. Bugün soruyoruz, İslam Birliği olacak mı, olacak. Nasıl olacak, ne zaman olacak, Mehdi hazretleri geldiği zaman olacak, amenna ve saddakna! Mehdi hazretleri ne zaman gelir, Allah-ü Teala bilir. Peki bizim bir işimiz yok mu, ortamı hazırlamamız gerekmez mi? İşte ASAM bunu yapıyor.” dedi.
OTURUP DİZİMİZİ DÖVELİM
Adaleti Savunanlar Stratejik Araştırmalar Merkezi Derneği (ASSAM) Yönetim Kurulu Başkanı Tanrıverdi’nin bu sözlerine AKP’nin eski milletvekillerinden Mehmet Metiner tepki gösterdi. AKP’li yazar Metiner ise yaptığı paylaşımda, “Cumhurbaşkanımızın askeri başdanışmanı sıfatını taşıyan biri böyle konuşuyorsa oturup dizimizi dövelim! Düşmanlarımızın arayıp da bulamadığı şeyi kendi ağzından sunuyor! Şimdi o birileri kalkıp bu laflar üzerinden Cumhurbaşkanımızı hedef tahtasına oturturlarsa ne diyeceğiz?” dedi.
Kongrenin açılışına Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı Nureddin Nebati, Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kazım Uysal, Sancaktepe Belediye Başkanı Şeyma Döğücü, Bahçelievler Belediye Başkanı Hakan Bahadır ile İslam ülkelerinden temsilciler ve akademisyenler de katıldı.
SADAT NEDİR?
Eski özel harpçi Adnan Tanrıverdi tarafından kurulan SADAT Uluslararası Savunma Danışmanlık Şirketi, kontgerilla eğitimi vermesi ve devlet tarafından denetlenmemesi ile tartışma yaratmıştı. Adnan Tanrıverdi, şirketinin amacını 2012’de şöyle açıklamıştı: “Türkiye’nin köklü askeri gelenekleri ve birikimini ihtiyacı olan ülkelere aktarmak. Kendi deneyimi ve birikimi olmayan ülkelerin silahlı kuvvetlerinin eğitim, strateji gibi ihtiyaçlarını karşılayacağız. Dünyada örneği çok. Türkiye’de ilk olacak.”
[BoldMedya] 30.12.2019
BOLD- İslamcı kontrgerilla olarak adlandırılan, savunma ve danışmanlık şirketi SADAT’ın kurucusu ve Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi’nin geçen hafta bir konferansta yaptığı konuşma sosyal medyada tartışmalara neden oldu.
ASSAM ve Üsküdar Üniversitesinin iş birliğiyle “ASRİKA Ortak Savunma Sanayi Üretimi” temasıyla geçtiğimiz hafta düzenlenen 3. Uluslararası ASSAM İslam Birliği Kongresinde konuşan Erdoğan’ın askeri başdanışmanı Tanrıverdi, “Ümmette bir şuur oluşacak. Bugün soruyoruz, İslam Birliği olacak mı, olacak. Nasıl olacak, ne zaman olacak, Mehdi hazretleri geldiği zaman olacak, amenna ve saddakna! Mehdi hazretleri ne zaman gelir, Allah-ü Teala bilir. Peki bizim bir işimiz yok mu, ortamı hazırlamamız gerekmez mi? İşte ASAM bunu yapıyor.” dedi.
OTURUP DİZİMİZİ DÖVELİM
Adaleti Savunanlar Stratejik Araştırmalar Merkezi Derneği (ASSAM) Yönetim Kurulu Başkanı Tanrıverdi’nin bu sözlerine AKP’nin eski milletvekillerinden Mehmet Metiner tepki gösterdi. AKP’li yazar Metiner ise yaptığı paylaşımda, “Cumhurbaşkanımızın askeri başdanışmanı sıfatını taşıyan biri böyle konuşuyorsa oturup dizimizi dövelim! Düşmanlarımızın arayıp da bulamadığı şeyi kendi ağzından sunuyor! Şimdi o birileri kalkıp bu laflar üzerinden Cumhurbaşkanımızı hedef tahtasına oturturlarsa ne diyeceğiz?” dedi.
Cumhurbaşkanımızın askeri başdanışmanı sıfatını taşıyan biri böyle konuşuyorsa oturup dizimizi dövelim! Düşmanlarımızın arayıp da bulamadığı şeyi kendi ağzından sunuyor! Şimdi o birileri kalkıp bu laflar üzerinden Cumhurbaşkanımızı hedef tahtasına oturturlarsa ne diyeceğiz? pic.twitter.com/haxQk6jFMl— Mehmet Metiner (@MetinerBasin) December 29, 2019
Cumhurbaşkanı Danışmanı ve SADAT kurucusu Adnan Tanrıverdi— Bizim TV Youtube (@bizimtvcomtr) December 30, 2019
“Ne zaman geleceğini Allah bilir,ama Mehdi hazretleri gelecek ortamı hazırlamamız lazım” diyor.
pic.twitter.com/uHVCOF8X55
İSLAM BİRLİĞİ TOPLANTISISADAT’ın kurucusu Adnan Tanrıverdi “Mehdi gelecek. Ortamı buna göre hazırlamalıyız” https://t.co/DRKngsTCN4— Prof. Dr. Ümit Özdağ (@umitozdag) December 30, 2019
Kongrenin açılışına Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı Nureddin Nebati, Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kazım Uysal, Sancaktepe Belediye Başkanı Şeyma Döğücü, Bahçelievler Belediye Başkanı Hakan Bahadır ile İslam ülkelerinden temsilciler ve akademisyenler de katıldı.
SADAT NEDİR?
Eski özel harpçi Adnan Tanrıverdi tarafından kurulan SADAT Uluslararası Savunma Danışmanlık Şirketi, kontgerilla eğitimi vermesi ve devlet tarafından denetlenmemesi ile tartışma yaratmıştı. Adnan Tanrıverdi, şirketinin amacını 2012’de şöyle açıklamıştı: “Türkiye’nin köklü askeri gelenekleri ve birikimini ihtiyacı olan ülkelere aktarmak. Kendi deneyimi ve birikimi olmayan ülkelerin silahlı kuvvetlerinin eğitim, strateji gibi ihtiyaçlarını karşılayacağız. Dünyada örneği çok. Türkiye’de ilk olacak.”
[BoldMedya] 30.12.2019
Gazeteciler için kapkara bir yıl geçti; 150 gazeteci 2020’ye cezaevinde giriyor
CHP Eski Milletvekili, gazeteci Barış Yarkadaş, Medyaya Yönelik Hak İhlalleri Raporu hazırladı. 2019’un gazeteciler açısından ‘kapkara bir yıl’ olarak geçtiğini belirten Yarkadaş, 150 gazetecinin cezaevlerinde olduğunu söyledi.
BOLD – Raporda, 2019’da 13 gazetecinin tutuklandığı, 82 gazetecinin gözaltına alındığı, gazetecilerin 733 kez hakim karşına çıktığı, 76 gazeteciye 249 yıl 11 ay 15 gün hapis cezası verildiği kaydedildi.
Her ay ve her yıl sonu düzenli olarak yayınladığı “Medyaya Yönelik Hak İhlalleri Raporu”nun 2019 yılı verilerini kamuoyuyla paylaşan CHP 26. Dönem Milletvekili, gazeteci Barış Yarkadaş, raporunu hapis cezası alan Sözcü Gazetesi çalışanlarına ithaf etti. Yarkadaş, 2019’un, gazeteciler açısından “kapkara bir yıl” olarak geçtiğini söyledi.
Sözcü yazarlarına verilen cezanın, vicdanları kanattığını, kararın adil olmadığını söyleyen Yarkadaş, Emin Çölaşan, Necati Doğru, Metin Yılmaz, Mustafa Çetin, Yücel Arı, Gökmen Ulu ve Yonca Yücekaleli’nin terör örgütü ile ilgisi bulunmadığını kaydetti. Yarkadaş, Basın İlan Kurumu’nun Evrensel, Cumhuriyet ve Birgün gazetelerine yönelik keyfi ilan ambargosunun da tarihe ‘kara bir leke’ olarak geçtiğini sözlerine ekledi.
150 GAZETECİ TUTUKLU, 170 GAZETECİ İŞTEN ÇIKARILDI
2019 yılı biterken, tablonun gazeteciler açısından karanlık olduğunu ve 2020 yılında da baskıların süreceğinin görüldüğünü belirten Yarkadaş, “Bu kara, hatta kapkara tabloyu mesleki dayanışmayı güçlendirerek tersine çevirebiliriz” dedi. Yarkadaş, 2019 biterken cezaevlerinde 150’ye yakın gazetecinin bulunduğunu, 170 gazetecinin ise yıl içinde çeşitli sebeplerden dolayı işten çıkarıldığını belirtti.
2019 BASKIYLA GEÇTİ
Raporunu iki bölüme ayıran Yarkadaş, 2019 yılının Aralık ayında gazetecilerin uğradığı baskıları şu şekilde özetledi:
4 gazeteci tutuklandı, 4 gazeteci gözaltına alındı, 38 gazeteci hakim karşısına çıktı. 8 gazeteci 20 yıl 10 ay hapis cezası aldı. 3 gazeteciye yurt dışına çıkış yasağı getirildi. 4 gazeteciye dava açıldı, 2 gazeteci saldırıya uğradı, 1 gazeteci tehdit edildi. 3 gazetenin reklamları Basın İlan Kurumu tarafından engellendi. 1 haber ile bir haber sitesine erişim engeli getirildi. 1 tiyatro oyunu engellendi, 1 gazetecinin hapis cezası onandı. 1 kitap yasaklandı ve toplatıldı, 1 gazeteye 15 bin lira tazminat cezası verildi.
GAZETECİLERİN UĞRADIĞI HAK İHLALLERİ
Yarkadaş, raporunun ikinci bölümünde ise, gazetecilerin 2019 yılında uğradığı hak ihlallerini rakamlarla anlattı. Raporda şunlar kaydedildi:
13 gazeteci tutuklandı, 82 gazeteci gözaltına alındı, gazeteciler 733 kez hakim karşına çıktı. 76 gazeteci 249 yıl 11 ay 15 gün hapis cezası aldı, 1 gazeteciye 14, 32 gazeteciye ise birer dava açıldı. 42 gazeteci 217 bin 520 lira para cezası aldı, 22 gazeteci ifade verdi. 18 gazeteci saldırı ve darba maruz kaldı, 60 haber erişime engellendi. 5 gazeteci tehdit edildi. 1 gazeteye dava açıldı. 1 gazeteciye tazminat davası açıldı. 37 gazeteci hakkında soruşturma başlatıldı, 42 matbaa çalışanı hakim karşısına çıktı; 11 matbaa çalışanına 56 yıl 2 ay hapis cezası verildi. 3 kitap cezaevine alınmadı.
BASKILAR SÜREKLİ HALE GELDİ
Gazetecilerin 2019’da uğradığı baskıların sürekli hale geldiğini belirten Yarkadaş, 2019 yılına ait raporunda verilerin devamını ise şu şekilde aktardı:
“1 yönetmene dava açıldı, 1 haber hakkında soruşturma başlatıldı, 1 belgesel erişime engellendi. 1 yönetmen hapis cezası aldı, 1 TV kanalı kapandı. 1 gazetenin 1 nüshası toplatıldı. 3 gazete tutuklu gazetecilere verilmedi. 1 tutuklu gazetecinin mektubu sansürlendi. 1 gazeteci hakkında yakalama kararı çıkartıldı. 1 yönetmene 1 yıl 3 ay hapis cezası verildi. 14 sosyal medya paylaşımı engellendi.13 gazetecinin aldığı cezalar onandı. 3 gazeteci, yayınladıkları bir programdan dolayı işten atıldı. 150 gazeteci ile çalıştıkları kurumlar, SETA Vakfı’nın yayınladığı raporda fişlendi. 1 gazetecinin 2 tweeti erişime engellendi, 1 radyo programına 5 gün yayın durdurma cezası verildi. 1 TV kanalının ana haber bültenine 2 gün yayın durdurma cezası verildi. İnternet üzerinden yayın yapan 1 radyo kapatıldı. 3 gazete bazı cezaevlerine alınmadı. 9 gazeteci hapse girmek için teslim oldu.”
SANSÜR, YAYIN DURDURMA, KİTAP YASAĞI
Yarkadaş, raporun son kısmını ise şu verilerle bitirdi: “1 gazetecinin çekmiş olduğu görüntülere polis el koydu, 1 gazetecinin köşe yazısı engellendi. 1 kitaba reklam sansürü uygulandı. 1 gazeteye tazminat davası açıldı. 1 akademisyen gözaltına alındı, 1 kitaptaki 1 kelime sansüre uğradı. 2 tiyatro gösterisine izin verilmedi, 2 yönetmen hakim karşısına çıktı. 1 yönetmen 4 yıl 6 ay hapis cezası aldı ve yurt dışına çıkış yasağı getirildi. 1 grup haber sitesi hakkında soruşturma başlatıldı, 564 sitede yayınlanan 1 habere erişim engeli getirildi. Birçok kitap ve dergi toplatıldı, yasaklandı. Kaymakam bir gazeteye hakaret etti, 140 internet sitesi ve sosyal medya hesaplarına erişim engeli getirildi. 1 sanatçının konseri yasaklandı, 1 gazeteye tazminat davası açıldı. 1 gazeteciye tazminat davası açıldı, 1 cezaevinde 8 TV kanalına sansür getirildi. 1 TV kanalına 5 kez yayın durdurma cezası verildi. 1 gazeteciye kitap okuma cezası verildi. 1 gazeteci baskılar yüzünden yurt dışına çıktı, 1 engelli gazeteci cezaevine teslim oldu. 1 gazete mitinge, 2 gazete ve 1 TV kanalının muhabirleri Adli Yıl Açılış Töreni’ne alınmadı. 5 gazetecinin evi polis tarafından basıldı. 1 gazete toplatıldı, 1 gazetecinin röportajı mahkemede delil olarak gösterildi. 1 gazeteciye hapiste şapka yasaklandı ve verilmedi, 1 sanatçı 1 yıl 6 ay hapis cezası aldı. 1 gazeteciye tazminat davası açıldı, 1 grup gazete çalışanı işten çıkarıldı. 1 internet sitesi MEB tarafından engellendi, 1 internet sitesine adli para cezası verildi, 1 etkinlik yasaklandı. 1 muhalif gazetecinin etkinliği iptal edildi, 1 yerel gazete silahlı saldırıya uğradı. 1 gazeteye 1 milyon liralık tazminat davası açıldı, 4 gazeteciye yurt dışına çıkış yasağı getirildi, 3 gazetenin reklamları Basın İlan Kurumu tarafından engellendi. 1 gazeteye 15 bin lira tazminat cezası verildi.”
[BoldMedya] 30.12.2019
BOLD – Raporda, 2019’da 13 gazetecinin tutuklandığı, 82 gazetecinin gözaltına alındığı, gazetecilerin 733 kez hakim karşına çıktığı, 76 gazeteciye 249 yıl 11 ay 15 gün hapis cezası verildiği kaydedildi.
Her ay ve her yıl sonu düzenli olarak yayınladığı “Medyaya Yönelik Hak İhlalleri Raporu”nun 2019 yılı verilerini kamuoyuyla paylaşan CHP 26. Dönem Milletvekili, gazeteci Barış Yarkadaş, raporunu hapis cezası alan Sözcü Gazetesi çalışanlarına ithaf etti. Yarkadaş, 2019’un, gazeteciler açısından “kapkara bir yıl” olarak geçtiğini söyledi.
Sözcü yazarlarına verilen cezanın, vicdanları kanattığını, kararın adil olmadığını söyleyen Yarkadaş, Emin Çölaşan, Necati Doğru, Metin Yılmaz, Mustafa Çetin, Yücel Arı, Gökmen Ulu ve Yonca Yücekaleli’nin terör örgütü ile ilgisi bulunmadığını kaydetti. Yarkadaş, Basın İlan Kurumu’nun Evrensel, Cumhuriyet ve Birgün gazetelerine yönelik keyfi ilan ambargosunun da tarihe ‘kara bir leke’ olarak geçtiğini sözlerine ekledi.
150 GAZETECİ TUTUKLU, 170 GAZETECİ İŞTEN ÇIKARILDI
2019 yılı biterken, tablonun gazeteciler açısından karanlık olduğunu ve 2020 yılında da baskıların süreceğinin görüldüğünü belirten Yarkadaş, “Bu kara, hatta kapkara tabloyu mesleki dayanışmayı güçlendirerek tersine çevirebiliriz” dedi. Yarkadaş, 2019 biterken cezaevlerinde 150’ye yakın gazetecinin bulunduğunu, 170 gazetecinin ise yıl içinde çeşitli sebeplerden dolayı işten çıkarıldığını belirtti.
2019 BASKIYLA GEÇTİ
Raporunu iki bölüme ayıran Yarkadaş, 2019 yılının Aralık ayında gazetecilerin uğradığı baskıları şu şekilde özetledi:
4 gazeteci tutuklandı, 4 gazeteci gözaltına alındı, 38 gazeteci hakim karşısına çıktı. 8 gazeteci 20 yıl 10 ay hapis cezası aldı. 3 gazeteciye yurt dışına çıkış yasağı getirildi. 4 gazeteciye dava açıldı, 2 gazeteci saldırıya uğradı, 1 gazeteci tehdit edildi. 3 gazetenin reklamları Basın İlan Kurumu tarafından engellendi. 1 haber ile bir haber sitesine erişim engeli getirildi. 1 tiyatro oyunu engellendi, 1 gazetecinin hapis cezası onandı. 1 kitap yasaklandı ve toplatıldı, 1 gazeteye 15 bin lira tazminat cezası verildi.
GAZETECİLERİN UĞRADIĞI HAK İHLALLERİ
Yarkadaş, raporunun ikinci bölümünde ise, gazetecilerin 2019 yılında uğradığı hak ihlallerini rakamlarla anlattı. Raporda şunlar kaydedildi:
13 gazeteci tutuklandı, 82 gazeteci gözaltına alındı, gazeteciler 733 kez hakim karşına çıktı. 76 gazeteci 249 yıl 11 ay 15 gün hapis cezası aldı, 1 gazeteciye 14, 32 gazeteciye ise birer dava açıldı. 42 gazeteci 217 bin 520 lira para cezası aldı, 22 gazeteci ifade verdi. 18 gazeteci saldırı ve darba maruz kaldı, 60 haber erişime engellendi. 5 gazeteci tehdit edildi. 1 gazeteye dava açıldı. 1 gazeteciye tazminat davası açıldı. 37 gazeteci hakkında soruşturma başlatıldı, 42 matbaa çalışanı hakim karşısına çıktı; 11 matbaa çalışanına 56 yıl 2 ay hapis cezası verildi. 3 kitap cezaevine alınmadı.
BASKILAR SÜREKLİ HALE GELDİ
Gazetecilerin 2019’da uğradığı baskıların sürekli hale geldiğini belirten Yarkadaş, 2019 yılına ait raporunda verilerin devamını ise şu şekilde aktardı:
“1 yönetmene dava açıldı, 1 haber hakkında soruşturma başlatıldı, 1 belgesel erişime engellendi. 1 yönetmen hapis cezası aldı, 1 TV kanalı kapandı. 1 gazetenin 1 nüshası toplatıldı. 3 gazete tutuklu gazetecilere verilmedi. 1 tutuklu gazetecinin mektubu sansürlendi. 1 gazeteci hakkında yakalama kararı çıkartıldı. 1 yönetmene 1 yıl 3 ay hapis cezası verildi. 14 sosyal medya paylaşımı engellendi.13 gazetecinin aldığı cezalar onandı. 3 gazeteci, yayınladıkları bir programdan dolayı işten atıldı. 150 gazeteci ile çalıştıkları kurumlar, SETA Vakfı’nın yayınladığı raporda fişlendi. 1 gazetecinin 2 tweeti erişime engellendi, 1 radyo programına 5 gün yayın durdurma cezası verildi. 1 TV kanalının ana haber bültenine 2 gün yayın durdurma cezası verildi. İnternet üzerinden yayın yapan 1 radyo kapatıldı. 3 gazete bazı cezaevlerine alınmadı. 9 gazeteci hapse girmek için teslim oldu.”
SANSÜR, YAYIN DURDURMA, KİTAP YASAĞI
Yarkadaş, raporun son kısmını ise şu verilerle bitirdi: “1 gazetecinin çekmiş olduğu görüntülere polis el koydu, 1 gazetecinin köşe yazısı engellendi. 1 kitaba reklam sansürü uygulandı. 1 gazeteye tazminat davası açıldı. 1 akademisyen gözaltına alındı, 1 kitaptaki 1 kelime sansüre uğradı. 2 tiyatro gösterisine izin verilmedi, 2 yönetmen hakim karşısına çıktı. 1 yönetmen 4 yıl 6 ay hapis cezası aldı ve yurt dışına çıkış yasağı getirildi. 1 grup haber sitesi hakkında soruşturma başlatıldı, 564 sitede yayınlanan 1 habere erişim engeli getirildi. Birçok kitap ve dergi toplatıldı, yasaklandı. Kaymakam bir gazeteye hakaret etti, 140 internet sitesi ve sosyal medya hesaplarına erişim engeli getirildi. 1 sanatçının konseri yasaklandı, 1 gazeteye tazminat davası açıldı. 1 gazeteciye tazminat davası açıldı, 1 cezaevinde 8 TV kanalına sansür getirildi. 1 TV kanalına 5 kez yayın durdurma cezası verildi. 1 gazeteciye kitap okuma cezası verildi. 1 gazeteci baskılar yüzünden yurt dışına çıktı, 1 engelli gazeteci cezaevine teslim oldu. 1 gazete mitinge, 2 gazete ve 1 TV kanalının muhabirleri Adli Yıl Açılış Töreni’ne alınmadı. 5 gazetecinin evi polis tarafından basıldı. 1 gazete toplatıldı, 1 gazetecinin röportajı mahkemede delil olarak gösterildi. 1 gazeteciye hapiste şapka yasaklandı ve verilmedi, 1 sanatçı 1 yıl 6 ay hapis cezası aldı. 1 gazeteciye tazminat davası açıldı, 1 grup gazete çalışanı işten çıkarıldı. 1 internet sitesi MEB tarafından engellendi, 1 internet sitesine adli para cezası verildi, 1 etkinlik yasaklandı. 1 muhalif gazetecinin etkinliği iptal edildi, 1 yerel gazete silahlı saldırıya uğradı. 1 gazeteye 1 milyon liralık tazminat davası açıldı, 4 gazeteciye yurt dışına çıkış yasağı getirildi, 3 gazetenin reklamları Basın İlan Kurumu tarafından engellendi. 1 gazeteye 15 bin lira tazminat cezası verildi.”
[BoldMedya] 30.12.2019
Erzurum H Tipi Cezaevindeki tutuklu hastaların yakınları endişeli [Sevinç Özarslan]
Cezaevlerinde kanser olup ölenlerin sayısındaki artış tutuklu yakınlarını endişelendirmeye başladı. Özellikle Erzurum’daki tutukluların aileleri korku ve panik içinde.
BOLD ÖZEL- Erzurum H Tipi Cezaevinde kanser olduktan sonra tedavisi ve tahliyesi geciktirildiği için hayatını kaybeden eğitimci Engin Erol’un (41) vasiyeti gündemini korumaya devam ediyor.
19 Aralık 2019’ta hayatını kaybeden Erol, “İçeride arkadaşları öldürüyorlar, benim durumumda iki kişi daha var. Hastaneye götürmüyorlar. Bunların hesabını sorun. Herkes dikkatli olsun. Cezaevi revirlerindeki hiçbir ilacı, tedaviyi kabul etmesinler. İçeride insanları zehirliyorlar. Ben zehirlendiğime inanıyorum. Çünkü revirden geldim, aşırı kustum, revirden geldim, yataktan kalkamadım” demişti.
Erol’un bu cümlerinden sonra BOLD Medya’ya ulaşan tutuklu mali müşavir Şahin Duman’ın aile yakınları, üç yıldır Erzurum H Tipi Cezaevinde bulunan Duman’ın son aylarda çok zayıfladığını ve ailesi olarak sağlık durumundan endişe ettiklerini dile getirdi.
Mali müşavir Şahin Duman ve ailesinin 17 Ekim 2019’da çekilen fotoğrafı. Duman’ın aşırı zayıfladığı görülüyor.
Şahin Duman’ın 2017’de cezaevinde çekilen bir fotoğrafı.
AŞIRI KİLO KAYBI VAR
Şahin Duman’ın kardeşi H. Duman, “Abimin durumu çok kötü. Aşırı kilo kaybı var. Tanınmaz hale geldi. O halinden hiç şikayet etmez. Bir derdi olsa da bize demez. O yüzden daha çok endişeleniyoruz. Bir böbreği yüzde 25, diğeri yüzde 35 çalışıyor. Vitamin eksikliğinden zayıfladığını söylüyor ama bu şekilde zayıflama olmaz ki…” dedi.
Cemaat soruşturmaları kapsamında 24 Kasım 2016’da tutuklanan Şahin Duman, bir süre Bitlis Cezaevinde kaldıktan sonra Erzurum’a sevk edildi. 30 aydır Erzurum H Tipi Cezaevinde kalan Duman, 10 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırıldı. Karar İstinaf Mahkemesi tarafından bozuldu fakat daha sonra farklı ifadelerde adı geçtiği için yeniden yargılanmaya başladı. Duman’ın 19 Aralık 2019’daki karar duruşması 10 Mart 2020’ye ertelendi.
Konya Beyşehir doğumlu Şahin Duman (44), evli ve 3 çocuğu bulunuyor. Abisinin eşinin ve çocuklarının da perişan olduğunu belirten “Erzurum’a gidiyoruz, geliyoruz. Ne yapacağımızı, nereye başvuracağımızı bilemiyoruz.” ifadelerini kullandı.
ANNEM ÜZÜNTÜDEN KANSER OLDU, TRAFİK KAZASINDA ÖLDÜ
Anneleri Selvinaz Duman’ın geçen yıl görüş yolu dönüşünde geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybettiği belirten H. Duman, “Annem bizlere üzüldüğü için 70 yaşından sonra kansere yakalandı. 6 kardeşiz. 3 kardeş soruşturma geçirdi. Ailemiz bizi vatana, millete hayırlı olalım diye köyde yaşamımıza rağmen okuttu. Babam bazen inşaat ustalığı yaptı, bazen çobanlık. Ayaklarının altı öpülesi rahmetlik anam terini toprağa akıttı. Alın teri ile bize helal lokma yedirdi. Ve derdi ki evlatlarım okuyun, kültürlü olun, efendi olun, gelin köyde çoban olun. Çoban olsanız dahi eğitimli, kültürlü insan olursunuz derdi.” diye konuştu.
[Sevinç Özarslan] 30.12.2019 [BoldMedya]
BOLD ÖZEL- Erzurum H Tipi Cezaevinde kanser olduktan sonra tedavisi ve tahliyesi geciktirildiği için hayatını kaybeden eğitimci Engin Erol’un (41) vasiyeti gündemini korumaya devam ediyor.
19 Aralık 2019’ta hayatını kaybeden Erol, “İçeride arkadaşları öldürüyorlar, benim durumumda iki kişi daha var. Hastaneye götürmüyorlar. Bunların hesabını sorun. Herkes dikkatli olsun. Cezaevi revirlerindeki hiçbir ilacı, tedaviyi kabul etmesinler. İçeride insanları zehirliyorlar. Ben zehirlendiğime inanıyorum. Çünkü revirden geldim, aşırı kustum, revirden geldim, yataktan kalkamadım” demişti.
Erol’un bu cümlerinden sonra BOLD Medya’ya ulaşan tutuklu mali müşavir Şahin Duman’ın aile yakınları, üç yıldır Erzurum H Tipi Cezaevinde bulunan Duman’ın son aylarda çok zayıfladığını ve ailesi olarak sağlık durumundan endişe ettiklerini dile getirdi.
Mali müşavir Şahin Duman ve ailesinin 17 Ekim 2019’da çekilen fotoğrafı. Duman’ın aşırı zayıfladığı görülüyor.
Şahin Duman’ın 2017’de cezaevinde çekilen bir fotoğrafı.
AŞIRI KİLO KAYBI VAR
Şahin Duman’ın kardeşi H. Duman, “Abimin durumu çok kötü. Aşırı kilo kaybı var. Tanınmaz hale geldi. O halinden hiç şikayet etmez. Bir derdi olsa da bize demez. O yüzden daha çok endişeleniyoruz. Bir böbreği yüzde 25, diğeri yüzde 35 çalışıyor. Vitamin eksikliğinden zayıfladığını söylüyor ama bu şekilde zayıflama olmaz ki…” dedi.
Cemaat soruşturmaları kapsamında 24 Kasım 2016’da tutuklanan Şahin Duman, bir süre Bitlis Cezaevinde kaldıktan sonra Erzurum’a sevk edildi. 30 aydır Erzurum H Tipi Cezaevinde kalan Duman, 10 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırıldı. Karar İstinaf Mahkemesi tarafından bozuldu fakat daha sonra farklı ifadelerde adı geçtiği için yeniden yargılanmaya başladı. Duman’ın 19 Aralık 2019’daki karar duruşması 10 Mart 2020’ye ertelendi.
Konya Beyşehir doğumlu Şahin Duman (44), evli ve 3 çocuğu bulunuyor. Abisinin eşinin ve çocuklarının da perişan olduğunu belirten “Erzurum’a gidiyoruz, geliyoruz. Ne yapacağımızı, nereye başvuracağımızı bilemiyoruz.” ifadelerini kullandı.
ANNEM ÜZÜNTÜDEN KANSER OLDU, TRAFİK KAZASINDA ÖLDÜ
Anneleri Selvinaz Duman’ın geçen yıl görüş yolu dönüşünde geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybettiği belirten H. Duman, “Annem bizlere üzüldüğü için 70 yaşından sonra kansere yakalandı. 6 kardeşiz. 3 kardeş soruşturma geçirdi. Ailemiz bizi vatana, millete hayırlı olalım diye köyde yaşamımıza rağmen okuttu. Babam bazen inşaat ustalığı yaptı, bazen çobanlık. Ayaklarının altı öpülesi rahmetlik anam terini toprağa akıttı. Alın teri ile bize helal lokma yedirdi. Ve derdi ki evlatlarım okuyun, kültürlü olun, efendi olun, gelin köyde çoban olun. Çoban olsanız dahi eğitimli, kültürlü insan olursunuz derdi.” diye konuştu.
[Sevinç Özarslan] 30.12.2019 [BoldMedya]
Etiketler:
Sevinç Özarslan
Çorlu tren faciasında oğlunu kaybeden anne ifadeye çağrıldı: “Vaz mı geçeceğim bu gösterdiğiniz sopa ile; ayıp!”
Çorlu tren kazasında oğlu Oğuz Arda Sel’i kaybeden anne Mısra Öz Sel, sosyal medya paylaşımları nedeniyle ifadeye çağrıldı.
Tekirdağ’ın Çorlu ilçesine bağlı Sarılar köyünde 8 Temmuz 2018 tarihinde meydana gelen tren faciasında oğlunu yitiren Mısra Öz Sel, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada paylaşımları nedeniyle ifadeye çağrıldığını duyurdu.
Sel paylaşımında şu ifadeleri kullandı:
“Oğlumu iki parça trenin altından aldım diyorum. Bu güne kadar sabırla adil yargı bekledik diyorum.Bugün emniyetten aranıyorum!!! Twitter paylaşımlarım yüzünden Çorlu Başsavcılığı ifadeye çağırıyor beni! Vaz mı geçeceğim bu gösterdiğiniz sopa ile!? Ayıp!!!!”
Tekirdağ’ın Çorlu ilçesine bağlı Sarılar köyünde 8 Temmuz 2018 tarihinde meydana gelen tren faciasında oğlunu yitiren Mısra Öz Sel, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada paylaşımları nedeniyle ifadeye çağrıldığını duyurdu.
Sel paylaşımında şu ifadeleri kullandı:
“Oğlumu iki parça trenin altından aldım diyorum. Bu güne kadar sabırla adil yargı bekledik diyorum.Bugün emniyetten aranıyorum!!! Twitter paylaşımlarım yüzünden Çorlu Başsavcılığı ifadeye çağırıyor beni! Vaz mı geçeceğim bu gösterdiğiniz sopa ile!? Ayıp!!!!”
[TR724] 30.12.2019Oğlumu iki parça trenin altından aldım diyorum. Bu güne kadar sabırla adil yargı bekledik diyorum.Bugün emniyetten aranıyorum!!!— Misra Oz Sel (@misra_oz) December 30, 2019
Twitter paylaşımlarım yüzünden Çorlu Başsavcılığı ifadeye çağırıyor beni!
Vaz mı geçeceğim bu gösterdiğiniz sopa ile!?
Ayıp!!!!
Hamile bir kadın daha tutuklandı
4 aylık hamile Serpil Özmermer, 17 Aralık 2019’da tutuklanarak İzmir Şakran Cezaevine gönderildi. KHK’lı Özmermer’in 4 yaşında bir oğlu daha bulunuyor.
2016 yılında çıkarılan KHK ile memurluktan ihraç edilen hamile Serpil Özmermer (29) on beş gün önce tutuklandı. Riskli bir hamilelik yaşayan Serpil Özmermer’in eşi H. Özmermer, BOLD Medya’ya ulaşarak seslerinin duyurulmasını istedi.
H. Özmermer, “Eşim Serpil Özmermer 4 aylık hamile ve hamileliği risk altında. Aynı yıl polisin hakkında soruşturma olduğunu ve ifadesinin alınması gerektiğini söylenmesi üzere kendisi gitti. Gözaltına alındı, ifadesi alındıktan sonra serbest bırakıldı.” dedi.
OĞLUMUN ANNESİNE İHTİYACI VAR
Hakkında dava açılan Serpil Özmermer’in iddianamesi 2019 yılı içinde tamamlandı. Duruşmalara katıldığı halde 17 Aralık 2019’da görülen 2. celsede tutuklandı. Eşinin kaçma şüphesi bulunmadığını, şartlı tahliye ile bırakılabileceğini söyleyen H. Özmermer, “Eşim hamile ve bir de annesine ihtiyacı olan oğlumuz var. Bu durumlardan psikolojik olarak olumsuz etkileniyor. İzmir Şakran Kadın Cezaevi B6 koğuşunda kalıyor. Sesimizi duyurur musunuz?” ifadelerini kullandı.
2012 yılından beri Adalet Bakanlığında memur olarak çalışan Serpil Özmermer, 2016’da çıkarılan KHK ile ihraç edildi. Bir ifadede adı geçtiği için hakkında soruşturma başlatıldı. Özmermer, Ankara 32. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen duruşmalarına SEGBİS ile İzmir’den katılıyordu.
[Samanyolu Haber] 30.12.2019
2016 yılında çıkarılan KHK ile memurluktan ihraç edilen hamile Serpil Özmermer (29) on beş gün önce tutuklandı. Riskli bir hamilelik yaşayan Serpil Özmermer’in eşi H. Özmermer, BOLD Medya’ya ulaşarak seslerinin duyurulmasını istedi.
H. Özmermer, “Eşim Serpil Özmermer 4 aylık hamile ve hamileliği risk altında. Aynı yıl polisin hakkında soruşturma olduğunu ve ifadesinin alınması gerektiğini söylenmesi üzere kendisi gitti. Gözaltına alındı, ifadesi alındıktan sonra serbest bırakıldı.” dedi.
OĞLUMUN ANNESİNE İHTİYACI VAR
Hakkında dava açılan Serpil Özmermer’in iddianamesi 2019 yılı içinde tamamlandı. Duruşmalara katıldığı halde 17 Aralık 2019’da görülen 2. celsede tutuklandı. Eşinin kaçma şüphesi bulunmadığını, şartlı tahliye ile bırakılabileceğini söyleyen H. Özmermer, “Eşim hamile ve bir de annesine ihtiyacı olan oğlumuz var. Bu durumlardan psikolojik olarak olumsuz etkileniyor. İzmir Şakran Kadın Cezaevi B6 koğuşunda kalıyor. Sesimizi duyurur musunuz?” ifadelerini kullandı.
2012 yılından beri Adalet Bakanlığında memur olarak çalışan Serpil Özmermer, 2016’da çıkarılan KHK ile ihraç edildi. Bir ifadede adı geçtiği için hakkında soruşturma başlatıldı. Özmermer, Ankara 32. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen duruşmalarına SEGBİS ile İzmir’den katılıyordu.
[Samanyolu Haber] 30.12.2019
Diktatörün emriyle işkence yapan memurlara idam verildi
Sudan'da eski diktatör Ömer el Beşir'in devrilmesinin ardından eski rejimin suç işleyen görevlileri hesap vermeye başladı. El Beşir'in istifasına neden olan protestolar sırasında işkence uygulayarak tutuklu bir göstericinin ölümünde rol aldıkları gerekçesiyle 27 polis ve istihbarat çalışanı görevlisine idam cezası verildi.
Euronews'te yer alan haberde El Beşir karşıtı gösteriler ilk olarak geçen yıl aralık ayında hayat pahalılığına tepki olarak başladı. Daha sonra demokrasi gösterilerine dönüşen protestolar ülkeyi uzun süredir diktatöryel bir rejimle yöneten el Beşir istifasına kadar büyüyerek genişledi.
Protestolar el Beşir sonrası kurulan askeri yönetim sırasında da devam etti. Askerlerin sivillerle birlikte geçici bir yönetim kurmayı kabul etmesi ile protestolar sona erdi.
Öğretmen Ahmed el Hayr'ın şubat ayında öldürülmesi protestolar için bir dönüm noktası olmuştu.
[Samanyolu Haber] 30.12.2019
Euronews'te yer alan haberde El Beşir karşıtı gösteriler ilk olarak geçen yıl aralık ayında hayat pahalılığına tepki olarak başladı. Daha sonra demokrasi gösterilerine dönüşen protestolar ülkeyi uzun süredir diktatöryel bir rejimle yöneten el Beşir istifasına kadar büyüyerek genişledi.
Protestolar el Beşir sonrası kurulan askeri yönetim sırasında da devam etti. Askerlerin sivillerle birlikte geçici bir yönetim kurmayı kabul etmesi ile protestolar sona erdi.
Öğretmen Ahmed el Hayr'ın şubat ayında öldürülmesi protestolar için bir dönüm noktası olmuştu.
[Samanyolu Haber] 30.12.2019
Adliyede mesai yapıp hâkimlere 'verecekleri kararları' tebliğ ediyorlar!
T24 sitesi yazarı Mehmet Yılmaz, kulaktan kulağa dolaşan bir iddiayı kaleme aldı.
Yılmaz'ın iddiasına göre İstanbul'da mahkemelerin vereceği kararları hâkimlere 'çok önemli bir kişinin avukatları, üstelik adliyede mesai yaparak günlük olarak tebliğ ediyor.
Yazıdan ilgili bölüm şöyle:
Uygulamalara ve verilen kararlara bakacak olursak bizim adalet sisteminin şu anda bir tek meselesi var: Türkiye’yi delirtmek!
Şakası yapılacak bir konu olmadığının farkındayım elbette.
Ama mahkeme kararları ile Adalet Bakanı’nın söylediklerini bir arada okuyunca, yargıçlarımızın uzaydan gelmiş bir virüs tarafından zehirlendiklerini ve bu nedenle milleti delirtmeye çalıştıklarını düşünmemiz için çok neden var.
Eğer bir virüs yoksa, yargıçlarımız bu virüsün etkisinde değillerse, o vakit de dedikoduların doğru olduğunu düşünmeye başlamalıyız.
Dedikodulara bakılırsa, İstanbul’da mahkeme kararları artık 'bir merkezden' veriliyormuş.
Adı şimdi lazım olmayan etkili birisinin avukatlarından oluşan bir grup, İstanbul’da Adalet Sarayı’nda çok önemli bir makam odasında sabah erkenden mesaiye başlıyor ve o gün görülecek davalarda, hâkimlerin hangi kararları vermeleri gerektiğini belirleyip, tebliğ ediyormuş.
Onun için AİHM kararı, AYM uyarısı, Yargıtay içtihadı filan önemini yitirmiş.
Hatta torba olmadığı için büzemediğimiz dedikoducu ağızlarına bakılırsa, bu avukatlar grubu, en olmadık davalarda vekalet alırlarsa sorunu şıp diye de çözüyorlarmış.
Yakından tanıdığınız bir avukat, savcı filan varsa sorun, bu dedikodunun varlığını doğrulamazsa ben de bir şey bilmiyorum!
Bizim gibi ülkelerde bu tür dedikoduların inananı çok olur.
Çünkü bizim gibi ülkelerde yargının bağımsız olmadığını herkes bilir.
Benim gibi saf ve temiz Anadolu çocukları, "Sistem bağımsızlığa izin vermese de vicdanlı yargıçlar her zaman vardır ve onlar siyasi baskıya boyun eğmez" diye düşünürler ama ağzımızın payını almamız için çok beklememiz gerekmez.
[Samanyolu Haber] 30.12.2019
Yılmaz'ın iddiasına göre İstanbul'da mahkemelerin vereceği kararları hâkimlere 'çok önemli bir kişinin avukatları, üstelik adliyede mesai yaparak günlük olarak tebliğ ediyor.
Yazıdan ilgili bölüm şöyle:
Uygulamalara ve verilen kararlara bakacak olursak bizim adalet sisteminin şu anda bir tek meselesi var: Türkiye’yi delirtmek!
Şakası yapılacak bir konu olmadığının farkındayım elbette.
Ama mahkeme kararları ile Adalet Bakanı’nın söylediklerini bir arada okuyunca, yargıçlarımızın uzaydan gelmiş bir virüs tarafından zehirlendiklerini ve bu nedenle milleti delirtmeye çalıştıklarını düşünmemiz için çok neden var.
Eğer bir virüs yoksa, yargıçlarımız bu virüsün etkisinde değillerse, o vakit de dedikoduların doğru olduğunu düşünmeye başlamalıyız.
Dedikodulara bakılırsa, İstanbul’da mahkeme kararları artık 'bir merkezden' veriliyormuş.
Adı şimdi lazım olmayan etkili birisinin avukatlarından oluşan bir grup, İstanbul’da Adalet Sarayı’nda çok önemli bir makam odasında sabah erkenden mesaiye başlıyor ve o gün görülecek davalarda, hâkimlerin hangi kararları vermeleri gerektiğini belirleyip, tebliğ ediyormuş.
Onun için AİHM kararı, AYM uyarısı, Yargıtay içtihadı filan önemini yitirmiş.
Hatta torba olmadığı için büzemediğimiz dedikoducu ağızlarına bakılırsa, bu avukatlar grubu, en olmadık davalarda vekalet alırlarsa sorunu şıp diye de çözüyorlarmış.
Yakından tanıdığınız bir avukat, savcı filan varsa sorun, bu dedikodunun varlığını doğrulamazsa ben de bir şey bilmiyorum!
Bizim gibi ülkelerde bu tür dedikoduların inananı çok olur.
Çünkü bizim gibi ülkelerde yargının bağımsız olmadığını herkes bilir.
Benim gibi saf ve temiz Anadolu çocukları, "Sistem bağımsızlığa izin vermese de vicdanlı yargıçlar her zaman vardır ve onlar siyasi baskıya boyun eğmez" diye düşünürler ama ağzımızın payını almamız için çok beklememiz gerekmez.
[Samanyolu Haber] 30.12.2019
Sayıştay’dan şeker raporu: Özelleştirmeler nedeniyle üretim yarı yarıya düştü
Hükümet tarafından alınan kararla şeker fabrikalarının özelleştirilmesine ilişkin Sayıştay’dan çarpıcı bir rapor geldi.
Sayıştay'ın, 14 fabrika hakkında özelleştirme kararı alınan ve geçen yıl 10 fabrikası satılan Şeker Fabrikaları ile ilgili raporunda, 2017'de 11 milyon 610 bin ton olan şeker pancarı işleme kapasitesinin, özelleştirme sonrası 5 milyon 525 bin tona düştüğü, şeker üretiminin de 1.5 milyon tondan 685 bin tona gerilediği belirtildi.
Sözcü’nün haberine göre Sayıştay raporunda şu ifadeler yer aldı:
“Kuruluşun 2018 yılı içinde 10 adet fabrikası özelleştirilmiş, böylece üretim kapasitesi yarı yarıya azalmıştır. Bütün bu gelişmeler, ilerleyen yıllarda nakit girişini sağlama ve borçlarını ödeme konusunda sıkıntı yaşayabileceğini ve ödeme riski ile karşı karşıya kalabileceğini ortaya koymaktadır.
Finansal yükün hafifletilmesi ve bu kapsamda nakit ihtiyacının azaltılması, yabancı kaynaklara aşırı bağımlılığının giderilmesi, artan zarar sebebiyle önemli bir kısmı karşılıksız kalan sermayenin telafisi bakımından, yetkili merciler nezdinde gerekli girişimlerde bulunulmak suretiyle sermaye artırımına gidilmesi önerilir.”
Meclis KİT Komisyonu üyesi ve CHP Adana Milletvekili Orhan Sümer, Sayıştay raporuyla ilgili olarak şöyle konuştu:
“Şeker fabrikalarının özelleştirme sürecinde buna ısrarla karşı çıkmıştık ama iktidar özelleştirme inadından bir türlü vazgeçmedi. Bizim kaygılarımızın ve eleştirilerimizin ne kadar haklı olduğu Sayıştay raporuyla da ortaya çıkmış oldu. ‘Yerli ve milli' diye ortaya çıkanlara soruyoruz. Şeker fabrikaları kadar yerli ve milli başka bir kurum var mı ? Artık iktidar bu inadından vazgeçmeli.”
[Samanyolu Haber] 30.12.2019
Sayıştay'ın, 14 fabrika hakkında özelleştirme kararı alınan ve geçen yıl 10 fabrikası satılan Şeker Fabrikaları ile ilgili raporunda, 2017'de 11 milyon 610 bin ton olan şeker pancarı işleme kapasitesinin, özelleştirme sonrası 5 milyon 525 bin tona düştüğü, şeker üretiminin de 1.5 milyon tondan 685 bin tona gerilediği belirtildi.
Sözcü’nün haberine göre Sayıştay raporunda şu ifadeler yer aldı:
“Kuruluşun 2018 yılı içinde 10 adet fabrikası özelleştirilmiş, böylece üretim kapasitesi yarı yarıya azalmıştır. Bütün bu gelişmeler, ilerleyen yıllarda nakit girişini sağlama ve borçlarını ödeme konusunda sıkıntı yaşayabileceğini ve ödeme riski ile karşı karşıya kalabileceğini ortaya koymaktadır.
Finansal yükün hafifletilmesi ve bu kapsamda nakit ihtiyacının azaltılması, yabancı kaynaklara aşırı bağımlılığının giderilmesi, artan zarar sebebiyle önemli bir kısmı karşılıksız kalan sermayenin telafisi bakımından, yetkili merciler nezdinde gerekli girişimlerde bulunulmak suretiyle sermaye artırımına gidilmesi önerilir.”
Meclis KİT Komisyonu üyesi ve CHP Adana Milletvekili Orhan Sümer, Sayıştay raporuyla ilgili olarak şöyle konuştu:
“Şeker fabrikalarının özelleştirme sürecinde buna ısrarla karşı çıkmıştık ama iktidar özelleştirme inadından bir türlü vazgeçmedi. Bizim kaygılarımızın ve eleştirilerimizin ne kadar haklı olduğu Sayıştay raporuyla da ortaya çıkmış oldu. ‘Yerli ve milli' diye ortaya çıkanlara soruyoruz. Şeker fabrikaları kadar yerli ve milli başka bir kurum var mı ? Artık iktidar bu inadından vazgeçmeli.”
[Samanyolu Haber] 30.12.2019
Türkiye neden yerli ve milli bir otomobil yapamaz [Nurullah Kaya]
Otomotiv sanayisi dünyada hızla yayılıyor. Bugün İran ve Suriye dahi kendi arabalarını üretip iç piyasalarında satabiliyor.
Türkiye de kendine özgü yerli ve milli otomobilini yapabilecek birikime ve güce sahiptir. Ancak içinde bulunduğumuz zaman diliminde Türkiye'nin kendi otomobilini özellikle de elektrikli yapma imkanı ve ihtimali yoktur. Çünkü Türkiye büyük bir ekonomik krizle ve ciddi hukuk ihlalleriyle karşı karşıyadır. Geçtiğimiz günlerde tanıtılan otomobil ise kesinlikle yerli ve milli değildir.
Türkiye'deki gündemi değiştirmeye yönelik tamamen algı odaklı otomobil tiyatrosunun perde arkasını sizlerle paylaşacağım. Üstelik Türkiye'nin neden yerli ve milli bir otomobil yapamayacağını ve bunu başarmak istese dahi neleri öncelikle yapması gerektiğini maddeler halinde ifade etmeye çalışacağım.
1- Dünyada kendi otomobil markasını çıkarttığını belirten birçok ülke veya insanlar prototip otomobiller tanıtırlar. Bunların çoğu seri üretime geçemez veya bir müddet sonra üretimleri tutmayarak hüsranla sonuçlanır. Örneğin Libya'nın devrik lideri Kaddafi, Roket adını verdigi ve Libya'nın ilk milli aracı dediği prototipi büyük bir gösterişle tanıtmıştı. Libya dışında yapılan araba hiçbir zaman seri üretime geçemedi.
Kaddafi'nin roket otomobili de sadece prototip yapıldı
Yaptığı projelerle insanları dolandıran Fadıl Akgündüz de, "Yaptığımız yerli ve milli otomobille herkes ucuz otomobil sahibi olacak" diyerek Avrupa’da yaptırdığı 2 otomobil prototipini tanıtmış ve adına da İmza demişti. Ancak bu araçların da seri üretimi yapılmadı. Örnekleri artırmak mümkün.
Akgündüz'ün İmza otomobili hayata geçmedi
2- Toyota'dan Mercedes'e kadar tüm ünlü markalar gelecekte üretmeyi planladıkları araçlara yakın prototiplerden sınırlı sayıda yaparlar veya yaptırırlar. Bunları da otomotiv fuarlarında sergilerler. Markalar, teknolojilerine ve mühendislik becerilerine dikkat çekmek için sergiledikleri bu araçların seri üretimini çoğu kez yapmazlar. Hatta hatırlarsanız bu arabaların resimlerinin bir çoğunu küçüklüğünüzde aldığınız Turbo sakızların içindeki çıkartmalarda görmüşsünüzdür. İşte Türkiye'de tanıtılan arabalar da bu prototiplerden sadece bir iki tanesi.
3- İçten yanmalı motorlardan elektrikli modellere geçildiği son yıllarda yaklaşık çeyrek asırlık ciddi bir çalışma var. Dünyanın asırlık dev markaları milyarlarca Euro harcayarak yıllardır elektrikli araçlar üzerine çalışmalar yürütüyorlar. Arabalar trafiğe çıkarılmadan önce fabrikaların içinde binlerce kilometre ve defalarca test ediliyor. Birçok marka, elektrikli konseptlerini yaklaşık 10 yıl önce fuarlarda tanıtmalarına rağmen hala seri üretime geçirip satışa sunmadı. Elektrikli otomobiller konusunda antrenmanlar bitti ve maç başlamak üzere. Ancak özetle ifade ettiğimiz gibi bu oyuncular çeyrek asırdır bunun üzerinde titizlikle ve büyük emekle çalışıyorlar. Kimse yarı yolda kalmak istemiyor. Yerli otomobil diyenlere Mercedes'in Stuttgart'taki müzesini gezmelerini mutlaka tavsiye ediyorum. Mercedes'in 125 yıllık destanı nasıl yazılmış incelenmeli. Mercedes'i kendilerine çok uzak görenler ise elektrikli otomobil konusunda Tesla'nın neler yaşadığına bakmalı.
4- Elektrikli otomobillerin en büyük sorunu bataryalar ve bunların şarj süreleridir. Bataryanın yüksek şarj sıcaklığına maruz kalma süresini aşabilmek öyle kolay değil. Bu konuda belirli seviyeye gelenler ise yaptıklarını sır gibi saklamakta. Bu konuda Tesla bir adım önde olduğu için en ciddi çıkışlar yapabiliyor. Rakipleri ise çok daha temkinli hareket ediyor. Türkiye'nin bırakalım elektrikli arabayı, içten yanmalı motorlar ve şanzımanlar konusunda hiçbir tecrübesi bulunmuyor. Yeni nesil otomotiv sektöründeki yazılım konusuna hiç girmiyorum. Buna rağmen siyasiler popülizm yaparak doğrudan olaya girip prim yapma gayreti gösteriyor. Bir başka dramatik konu ise tanıtılan bu elektrikli arabaların bataryasını üretecek teknoloji ve fabrikaların Türkiye'de olmaması. Dünyada sınırlı sayıda ülkenin yaptığı batarya üretimini, Türkiye'nin şimdilerde yapması imkansız çünkü son yıllarda bırakın yeni bir üretimi, Türkiye'deki mevcut sanayiler ya yabancılara satılıyor ya da ekonomik krizden dolayı kapılarına kilit vuruluyor.
5- Yıllar önce üretmiş olsalar dahi artık dünyadaki gelişmiş ülkelerin yüzde yüz yerli ve milli bir arabası neredeyse yok gibi. BMW'den Jaguar'a, Ford'dan Mazda'ya kadar birçok ünlü marka motorlarını, şanzımanlarını, koltuklarını hatta farlarını dahi ya birbirlerinden ya da başka ülkelerin seri üretim yapan özel otomotiv sanayilerinden tedarik etmekte. Örneğin Fransız PSA grubu; BMW, MINI ve Volvo'ya motor verirken, BMW, Toyota’ya dizel motor vermekte. Land Rover, Range Rover, Jaguar Ford'dan benzinli motor alırken, Fransız devi Renault, Mercedes'e ve Nissan'a motor satmakta. Alman markası ZF, 9 ileri tork konvertörlü otomatik şanzımanı Fiat ve Honda'ya satarken, İtalyan Graziano, çift kavramalı otomatik şanzımanı Audi'ye, Ferrari'ye, Mercedes'e satmakta. Konuyla ilgili örnekler çoğaltılabilir. Aslında Türkiye'nin az da olsa bu çorbada tuzu var. Örneğin ünlü araba markalarının koltuk döşemelerini, akülerini Türkiye üretmekte. Yani artık dünyada yerli ve milli otomobil diye bir kavramdan bahsetmek çok zor. Sadece ülkelerin ürettiği otomobillerin markalaşması söz konusu. Bu da ayrı bir makale konusu. Ayrıca bugün dünyaca ünlü markalar maliyetlerinin yüksekliğinden ötürü kendi ülkelerindeki fabrikalarını kapatıp otomobillerini Çin'de açtıkları fabrikalarda yapmakta.
6- Türkiye'de şu an yabancı markaların dışında yerli ve milli denilebilecek bir otomotiv fabrikası yok. Fabrika olmadığı gibi yerli ve milli denilen otomobili üretecek en önemli iki detay bulunmuyor. Bunların ilki, otomobillerin özellikle de SUV gibi zor bir modelin seri üretimini yapacak platformun ortada olmaması. Günümüzde son teknoloji robotların çalıştığı bu platformları kurmak her ülkenin işi değil. Diğeri ise bu üretimi yapacak ve o robotları çalıştıracak ekibin bulunmaması. Öyle kupon arazi üzerine Karadenizli ustalarla ve çakma müteahhitlerle bina yapar gibi son teknoloji bir aracın üretimini sağdan soldan toplama insanlarla yapamazsınız. Öyle ki bir arazi üzerine yapılan büyük bir binanın dahi yapımı yıllar sürer. Otomotiv devi Volkswagen dahi Manisa'da açmayı düşündüğü montaj fabrikasının, evet yanlış okumadınız montaj fabrikasının yapımını dahi yaklaşık 26 ayda bitirebileceğini ifade etmişti. Ayrıca daha önce gündemi değiştirme ve seçim öncesi Saab'ın eski arabalarını yerli ve milli diye prototip olarak tanıtan mevcut siyasi irade, Saab'ın arabalarına servet verdikleri açıklamışlardı. 2015'teki bu Saab tiyatrosu da ne yazık ki seri üretime geçemeden fiyaskoyla sonuçlanmıştı.
7- Türkiye'de elektrikli otomobil üretimi için gerekli hiçbir altyapı bulunmuyor. Dünyanın otomobil konusunda en tecrübeli ülkesi Almanya dahi elektrikli otomobillere uzun süredir hazırlık yapmasına rağmen yaklaşık 2030'a kadar bu hazırlıkları ve alt yapıyı bitirmeyi ön görmüyor. Alman Şansölyesi Angela Merkel, geçtiğimiz kasım ayında bu konuyla ilgili detaylı açıklama yapmış ve Almanya'nın elektrikli otomobil konusunda nasıl bir altyapı hazırladığını kamuoyuyla paylaşmıştı. Nedir bu hazırlıklar derseniz; yüz binlerce şarj istasyonu, elektrik şarj altyapıları, servisler, gerekli donanıma sahip iş gücü...
8- Yerli ve milli denilerek insanların kandırıldığı otomobiller Türkiye'de değil İtalya'da üretildiğini ne yazık ki yandaş medya yazmıyor. Bu arabalar dünyanın en ünlü otomotiv tasarım şirketlerinden biri olan İtalyan Pininfarina'nın yaptığı otomobiller. Çünkü İtalyanların işi bu, onlar kusursuz tasarımlar yapıp firmalara satarlar. Firmalar da sadece kendi marka logolarını yapıştırarak fuarlarda görücüye çıkartırlar. Ferrari, Fiat, Volvo ve Peugeot gibi çok sayıda markaya tasarımlar yapan Pininfarina ile iş birliği yapan Türk hükümetinin, arabaların İtalya’dan Türkiye’ye taşınmasını da Ege Ekspres isimli nakliye firması yapmış. Tanıtımdan yaklaşık 2 hafta önce Çeşme Gümrük Kapısı’ndan Ege Ekspres ile büyük bir gizlilik sergilenerek Gebze’ye getirilen otomobiller yerli ve milli diyerek sunulması da ne kadar üzücü ve trajikomik bir tablo.
9- Tasarımı İtalyan Pininfarina şirketine ait bu otomobillerin 2017 yılında üretildiği ve aynı firma tarafından Hong Kong otomobil fuarında sergilendiği de ortaya çıktı. Böylece Bu modellerin kesinlikle yerli ve milli olmadığı kanıtlanmış oldu. Pininfarina, 2018'de Hong Kong merkezli elektrikli otomobil üreticisi Hybrid Kinetic Group ile ortaklaşa sergilediği bu otomobillerin 2 yıldır var olduğu biliniyordu.
10- Yüze yüz yerli ve milli olmasa da Türkiye yeni bir otomobil üretebilir ancak bunun için Türkiye'nin acilen şunları yapması gerekiyor; Dünya markası bir araba yapabilmek içi öncelikle ekonominin ve teknolojinin gelişmesi gerekir bunun için de güvenilir bir hukuk devleti tesis etmek ilk şarttır. Hukukun olmadığı bir yerde verimli üretim ve dünya markası olmaz. Yeni teknolojiler ve inovasyon üretebilecek mühendisler yetiştirilmeli. Hammadde-malzeme araştırma enstitüleri ve laboratuvarları kurulmalı. Bu konuda özel sektör desteklenmeli. Her türlü ölçüm ve test teknikleri geliştirilmeli. Dünyadaki markalarla işbirliğine gidilerek oralara gönderilecek kaliteli insanların yetiştirilip Türkiye'ye getirilmesi gerekir. Yedek parça tedarik zincirleri oluşturulmalı. Yüksek pazarlama stratejileri geliştirilmeli. Satış sonrasında servis ve diğer hizmetler planlanmalı bu konuyla ilgili önce yurt içine sonra da yurt dışına ağlar kurulmalı. Üniversiteler ile ticari kuruluşların Ar-Ge bölümlerine yatırım yapılmalı, mevcut icatlar desteklenmeli. Otomotivle ilgili özel teknoparklar kurulmalı. TÜBİTAK gibi kurumların başına hayvanat bahçesi müdürleri değil liyakatlı insanlar ve ekipler getirilmeli. En önemlisi ve sonuncusu da insanlara yalan söylenmemeli.
[Nurullah Kaya] 30.12.2019 [Samanyolu Haber]
Türkiye de kendine özgü yerli ve milli otomobilini yapabilecek birikime ve güce sahiptir. Ancak içinde bulunduğumuz zaman diliminde Türkiye'nin kendi otomobilini özellikle de elektrikli yapma imkanı ve ihtimali yoktur. Çünkü Türkiye büyük bir ekonomik krizle ve ciddi hukuk ihlalleriyle karşı karşıyadır. Geçtiğimiz günlerde tanıtılan otomobil ise kesinlikle yerli ve milli değildir.
Türkiye'deki gündemi değiştirmeye yönelik tamamen algı odaklı otomobil tiyatrosunun perde arkasını sizlerle paylaşacağım. Üstelik Türkiye'nin neden yerli ve milli bir otomobil yapamayacağını ve bunu başarmak istese dahi neleri öncelikle yapması gerektiğini maddeler halinde ifade etmeye çalışacağım.
1- Dünyada kendi otomobil markasını çıkarttığını belirten birçok ülke veya insanlar prototip otomobiller tanıtırlar. Bunların çoğu seri üretime geçemez veya bir müddet sonra üretimleri tutmayarak hüsranla sonuçlanır. Örneğin Libya'nın devrik lideri Kaddafi, Roket adını verdigi ve Libya'nın ilk milli aracı dediği prototipi büyük bir gösterişle tanıtmıştı. Libya dışında yapılan araba hiçbir zaman seri üretime geçemedi.
Kaddafi'nin roket otomobili de sadece prototip yapıldı
Yaptığı projelerle insanları dolandıran Fadıl Akgündüz de, "Yaptığımız yerli ve milli otomobille herkes ucuz otomobil sahibi olacak" diyerek Avrupa’da yaptırdığı 2 otomobil prototipini tanıtmış ve adına da İmza demişti. Ancak bu araçların da seri üretimi yapılmadı. Örnekleri artırmak mümkün.
Akgündüz'ün İmza otomobili hayata geçmedi
2- Toyota'dan Mercedes'e kadar tüm ünlü markalar gelecekte üretmeyi planladıkları araçlara yakın prototiplerden sınırlı sayıda yaparlar veya yaptırırlar. Bunları da otomotiv fuarlarında sergilerler. Markalar, teknolojilerine ve mühendislik becerilerine dikkat çekmek için sergiledikleri bu araçların seri üretimini çoğu kez yapmazlar. Hatta hatırlarsanız bu arabaların resimlerinin bir çoğunu küçüklüğünüzde aldığınız Turbo sakızların içindeki çıkartmalarda görmüşsünüzdür. İşte Türkiye'de tanıtılan arabalar da bu prototiplerden sadece bir iki tanesi.
3- İçten yanmalı motorlardan elektrikli modellere geçildiği son yıllarda yaklaşık çeyrek asırlık ciddi bir çalışma var. Dünyanın asırlık dev markaları milyarlarca Euro harcayarak yıllardır elektrikli araçlar üzerine çalışmalar yürütüyorlar. Arabalar trafiğe çıkarılmadan önce fabrikaların içinde binlerce kilometre ve defalarca test ediliyor. Birçok marka, elektrikli konseptlerini yaklaşık 10 yıl önce fuarlarda tanıtmalarına rağmen hala seri üretime geçirip satışa sunmadı. Elektrikli otomobiller konusunda antrenmanlar bitti ve maç başlamak üzere. Ancak özetle ifade ettiğimiz gibi bu oyuncular çeyrek asırdır bunun üzerinde titizlikle ve büyük emekle çalışıyorlar. Kimse yarı yolda kalmak istemiyor. Yerli otomobil diyenlere Mercedes'in Stuttgart'taki müzesini gezmelerini mutlaka tavsiye ediyorum. Mercedes'in 125 yıllık destanı nasıl yazılmış incelenmeli. Mercedes'i kendilerine çok uzak görenler ise elektrikli otomobil konusunda Tesla'nın neler yaşadığına bakmalı.
4- Elektrikli otomobillerin en büyük sorunu bataryalar ve bunların şarj süreleridir. Bataryanın yüksek şarj sıcaklığına maruz kalma süresini aşabilmek öyle kolay değil. Bu konuda belirli seviyeye gelenler ise yaptıklarını sır gibi saklamakta. Bu konuda Tesla bir adım önde olduğu için en ciddi çıkışlar yapabiliyor. Rakipleri ise çok daha temkinli hareket ediyor. Türkiye'nin bırakalım elektrikli arabayı, içten yanmalı motorlar ve şanzımanlar konusunda hiçbir tecrübesi bulunmuyor. Yeni nesil otomotiv sektöründeki yazılım konusuna hiç girmiyorum. Buna rağmen siyasiler popülizm yaparak doğrudan olaya girip prim yapma gayreti gösteriyor. Bir başka dramatik konu ise tanıtılan bu elektrikli arabaların bataryasını üretecek teknoloji ve fabrikaların Türkiye'de olmaması. Dünyada sınırlı sayıda ülkenin yaptığı batarya üretimini, Türkiye'nin şimdilerde yapması imkansız çünkü son yıllarda bırakın yeni bir üretimi, Türkiye'deki mevcut sanayiler ya yabancılara satılıyor ya da ekonomik krizden dolayı kapılarına kilit vuruluyor.
5- Yıllar önce üretmiş olsalar dahi artık dünyadaki gelişmiş ülkelerin yüzde yüz yerli ve milli bir arabası neredeyse yok gibi. BMW'den Jaguar'a, Ford'dan Mazda'ya kadar birçok ünlü marka motorlarını, şanzımanlarını, koltuklarını hatta farlarını dahi ya birbirlerinden ya da başka ülkelerin seri üretim yapan özel otomotiv sanayilerinden tedarik etmekte. Örneğin Fransız PSA grubu; BMW, MINI ve Volvo'ya motor verirken, BMW, Toyota’ya dizel motor vermekte. Land Rover, Range Rover, Jaguar Ford'dan benzinli motor alırken, Fransız devi Renault, Mercedes'e ve Nissan'a motor satmakta. Alman markası ZF, 9 ileri tork konvertörlü otomatik şanzımanı Fiat ve Honda'ya satarken, İtalyan Graziano, çift kavramalı otomatik şanzımanı Audi'ye, Ferrari'ye, Mercedes'e satmakta. Konuyla ilgili örnekler çoğaltılabilir. Aslında Türkiye'nin az da olsa bu çorbada tuzu var. Örneğin ünlü araba markalarının koltuk döşemelerini, akülerini Türkiye üretmekte. Yani artık dünyada yerli ve milli otomobil diye bir kavramdan bahsetmek çok zor. Sadece ülkelerin ürettiği otomobillerin markalaşması söz konusu. Bu da ayrı bir makale konusu. Ayrıca bugün dünyaca ünlü markalar maliyetlerinin yüksekliğinden ötürü kendi ülkelerindeki fabrikalarını kapatıp otomobillerini Çin'de açtıkları fabrikalarda yapmakta.
6- Türkiye'de şu an yabancı markaların dışında yerli ve milli denilebilecek bir otomotiv fabrikası yok. Fabrika olmadığı gibi yerli ve milli denilen otomobili üretecek en önemli iki detay bulunmuyor. Bunların ilki, otomobillerin özellikle de SUV gibi zor bir modelin seri üretimini yapacak platformun ortada olmaması. Günümüzde son teknoloji robotların çalıştığı bu platformları kurmak her ülkenin işi değil. Diğeri ise bu üretimi yapacak ve o robotları çalıştıracak ekibin bulunmaması. Öyle kupon arazi üzerine Karadenizli ustalarla ve çakma müteahhitlerle bina yapar gibi son teknoloji bir aracın üretimini sağdan soldan toplama insanlarla yapamazsınız. Öyle ki bir arazi üzerine yapılan büyük bir binanın dahi yapımı yıllar sürer. Otomotiv devi Volkswagen dahi Manisa'da açmayı düşündüğü montaj fabrikasının, evet yanlış okumadınız montaj fabrikasının yapımını dahi yaklaşık 26 ayda bitirebileceğini ifade etmişti. Ayrıca daha önce gündemi değiştirme ve seçim öncesi Saab'ın eski arabalarını yerli ve milli diye prototip olarak tanıtan mevcut siyasi irade, Saab'ın arabalarına servet verdikleri açıklamışlardı. 2015'teki bu Saab tiyatrosu da ne yazık ki seri üretime geçemeden fiyaskoyla sonuçlanmıştı.
7- Türkiye'de elektrikli otomobil üretimi için gerekli hiçbir altyapı bulunmuyor. Dünyanın otomobil konusunda en tecrübeli ülkesi Almanya dahi elektrikli otomobillere uzun süredir hazırlık yapmasına rağmen yaklaşık 2030'a kadar bu hazırlıkları ve alt yapıyı bitirmeyi ön görmüyor. Alman Şansölyesi Angela Merkel, geçtiğimiz kasım ayında bu konuyla ilgili detaylı açıklama yapmış ve Almanya'nın elektrikli otomobil konusunda nasıl bir altyapı hazırladığını kamuoyuyla paylaşmıştı. Nedir bu hazırlıklar derseniz; yüz binlerce şarj istasyonu, elektrik şarj altyapıları, servisler, gerekli donanıma sahip iş gücü...
8- Yerli ve milli denilerek insanların kandırıldığı otomobiller Türkiye'de değil İtalya'da üretildiğini ne yazık ki yandaş medya yazmıyor. Bu arabalar dünyanın en ünlü otomotiv tasarım şirketlerinden biri olan İtalyan Pininfarina'nın yaptığı otomobiller. Çünkü İtalyanların işi bu, onlar kusursuz tasarımlar yapıp firmalara satarlar. Firmalar da sadece kendi marka logolarını yapıştırarak fuarlarda görücüye çıkartırlar. Ferrari, Fiat, Volvo ve Peugeot gibi çok sayıda markaya tasarımlar yapan Pininfarina ile iş birliği yapan Türk hükümetinin, arabaların İtalya’dan Türkiye’ye taşınmasını da Ege Ekspres isimli nakliye firması yapmış. Tanıtımdan yaklaşık 2 hafta önce Çeşme Gümrük Kapısı’ndan Ege Ekspres ile büyük bir gizlilik sergilenerek Gebze’ye getirilen otomobiller yerli ve milli diyerek sunulması da ne kadar üzücü ve trajikomik bir tablo.
9- Tasarımı İtalyan Pininfarina şirketine ait bu otomobillerin 2017 yılında üretildiği ve aynı firma tarafından Hong Kong otomobil fuarında sergilendiği de ortaya çıktı. Böylece Bu modellerin kesinlikle yerli ve milli olmadığı kanıtlanmış oldu. Pininfarina, 2018'de Hong Kong merkezli elektrikli otomobil üreticisi Hybrid Kinetic Group ile ortaklaşa sergilediği bu otomobillerin 2 yıldır var olduğu biliniyordu.
10- Yüze yüz yerli ve milli olmasa da Türkiye yeni bir otomobil üretebilir ancak bunun için Türkiye'nin acilen şunları yapması gerekiyor; Dünya markası bir araba yapabilmek içi öncelikle ekonominin ve teknolojinin gelişmesi gerekir bunun için de güvenilir bir hukuk devleti tesis etmek ilk şarttır. Hukukun olmadığı bir yerde verimli üretim ve dünya markası olmaz. Yeni teknolojiler ve inovasyon üretebilecek mühendisler yetiştirilmeli. Hammadde-malzeme araştırma enstitüleri ve laboratuvarları kurulmalı. Bu konuda özel sektör desteklenmeli. Her türlü ölçüm ve test teknikleri geliştirilmeli. Dünyadaki markalarla işbirliğine gidilerek oralara gönderilecek kaliteli insanların yetiştirilip Türkiye'ye getirilmesi gerekir. Yedek parça tedarik zincirleri oluşturulmalı. Yüksek pazarlama stratejileri geliştirilmeli. Satış sonrasında servis ve diğer hizmetler planlanmalı bu konuyla ilgili önce yurt içine sonra da yurt dışına ağlar kurulmalı. Üniversiteler ile ticari kuruluşların Ar-Ge bölümlerine yatırım yapılmalı, mevcut icatlar desteklenmeli. Otomotivle ilgili özel teknoparklar kurulmalı. TÜBİTAK gibi kurumların başına hayvanat bahçesi müdürleri değil liyakatlı insanlar ve ekipler getirilmeli. En önemlisi ve sonuncusu da insanlara yalan söylenmemeli.
[Nurullah Kaya] 30.12.2019 [Samanyolu Haber]
Ben Ne Yapacağımı Bilirim! [Kadir Gürcan]
Hayatının bir bölümünü İstanbul'da geçirmiş herkes gibi bu satırların yazarı da Türkiye'nin tek metropolüne karşı özel bir alaka duyuyor. Küçük, basit, sıradan, dağınık ve taşralı renksizliğindeki nostalji karelerinin İstanbul hakkında bir sevdaya dönüşüp roman ve hikayeyi tetikleyecek güçte olmadıklarını itiraf etmekle birlikte, koca şehrin boş hırslara kurban edilmesi karsısında duyduğumuz hicranı ifade etmek durumundayız.
Bağlarbaşı'ndan Üsküdar'a inerken, son dolmuş durağından bir önceki durakta indiğinizde, hemen sağınızdaki Şeyh Camii haziresindeki küçük çay ocağı, İstanbul'u özlemek için küçük fakat bizim için yeterli bir ayrıntı. Şeyh Camii, çay ocağı ve haziredeki kabristan...Şemsi Paşa Camii hizasındaki ve Eminönü'ndeki Balık-Ekmek Esnafı'nın Büyükşehir Belediyesine karşı açtığı savaş bu satırların yazarını ilgilendirmiyor. Çünkü bir kez olsun o teknelerin müşterisi olmadı. Üsküdar'da Balıkçı teknelerinin yoğun olduğu o muhitin en güzel mekanı Şemsi Paşa Camii ve Kütüphanesi'dir.
İstanbul için konuşulan Kanal Projesi lokal bir mesele. İşin merkezine Cumhurbaşkanı ve saz ekibi düşünce il sınırları içinde, belediye fen işlerinin çözebileceği sıradan bir problem memleket meselesi haline dönüştü. Belediye başkanlığını kaybeden iktidarın, bu kadar süre hala derin ağrılardan kurtulamaması normal. Anlaşılan kanama hala durdurulamamış. Ellerinden gelse, oğulları yaşındaki İstanbul Belediye Başkanı'nı bir kaşık suda boğacaklar. Genç Belediye Başkanı da bir sürü beceriksiz muhalefet partisinin başaramadığı muhalif duruşun hakkını veriyor. İktidar, gıcık kaptığı Başkan'ı, Kanal Projesini bitirdikten sonra ayağına taş bağlayıp derin bir yerde sallandırmaya karar vermiş gibi.
Neden olduğunu anlayamadık, istikbal göklerde derken birden kendimizi, Akdeniz ve Marmara-Karadeniz arasında yeni bir deniz donanması hazırlığı içinde buluverdik. Hani üç yüz yıl geride falan olsak “Barbaros Hayreddin hortladı mı ne?” diyeceğiz ama o da değil. Hani o devlet-i aliye'nin Akdeniz'i Türk Gölü haline getirdiği demler...Bir taraftan Akdeniz'de doğal gaz aramaları, diğer taraftan deniz aşırı ülke Libya'ya askeri destek sağlayarak Avrupa'yı ürkütmek...Bir adım ötede Okyanus'a açılmak gibi bir durum bile söz konusu.
Yeni bir İpek Yolu keşfi falan desek inandırıcı durmuyor. Artık kimse kervanlar düzüp yollara revan olmuyor. Ebay ya da Amazon üzerinden verdiğiniz siparişler, yaşadığınız ülkeye göre en geç bir hafta içinde, köprüden geçiş ücreti fiyatına posta kutunuza geliyor. Birden patlayıveren bu deniz sevdasının mutlaka makul sebepleri olmalı! Ama ne?
Üç tarafı denizlerle çevrili Anadolu kıtasının yeni farkına varılmış gibi bir hal var. Cumhurbaşkanı ile İstanbul Belediye Başkanı arasında it dalaşına dönüşen Kanal Projesi, ülke çapında herkesi coğrafya, topografi, zeoloji, deniz biyolojisi (kara hayvanları şu an bekleyebilir!), meteoroloji gibi bilimlerinde uzman haline getiriverdi. Muhtemel İstanbul Depremi konusunda yaptığı laubali açıklamalarla kredisi iyice tükenen biri, projenin depremi tetiklemeyeceğini söylemiş. “O kadar derin kazmayın!” diye de uyarmış. Yani “Vur kazmayı Ferhat! Çoğu gitti azı kaldı!” deyip abartmayın diye uyarıyor.
Meteoroloji Müdürlüğü, projenin, kış boyunca Balkanlardan gelen, İstanbul başta olmak üzere bütün Türkiye'yi tesiri altına alan soğuk hava dalgasının önüne geçebileceğini tahmin ediyor. Tam ifade edemeseler de, eğer proje Abdülhamit Han tarafından bitirilmiş olsaydı, bu yıl İstanbul'un çok zor geçirdiği kış kolay atlatılabilirmiş! Dolayısıyla, Abdülhamit Han'ın hayalini gerçekleştirmek başka bir 'Han'a kalmış. Kanal İstanbul Projesine mukaddes bir gerekçe lazımdı, o da tamam. Arkasında kapı gibi Rahmetli Sultan duruyor. Arap asıllı zenginler, ülkelerinde alıştıkları sıcak ve ılıman havanın kokusunu şimdiden almış olmalılar ki, şimdiden arazi yatırımlarına başlamışlar bile.
IQ kaliteleri eksiye düşmüş spor yazarları da meseleye dahil oldular. Türkiye'nin tek spor tercihi futbol'un kötü talihini değiştirecek en köklü projenin Kanal'dan geçtiğini düşünüyorlar. Avrupa liglerinde sahadan çıkamayan Milli Takım'ın bundan sonraki hazırlık devresini, Kanal boyunca açılacak sahalarda geçirmesi, önümüzdeki dünya kupaları için en inandırıcı çare olarak değerlendiriliyor. Fatih Terim'e bile bu kadar yatırım yapmıyorlar.
Mevcut iktidar, İstanbul'u yaşanmaz bir şehir haline getirdi. Ellerindeki hiç bir proje, şehrin problemlerini çözebilecek ümitler barındırmıyor. İki kez tekrar edilen İstanbul Belediye seçimlerinde halk, İstanbul'u iktidarın elinden çekip aldı. Aslında bu, Saray ve iktidara “İstanbul'dan elinizi çekin. İşinize bakın!” mesajıydı. Maalesef anlamamakta ısrar ediyorlar. Saray'ın şahsi kaprisleri için, soytarı takımının ürettiği sudan mazeretler, bizim yukarıda aldıklarımızdan çok daha gülünç ve ciddiye alınmayacak türden.
Belediye Fen İşlerine ait vazifeye can atan Saray ve Saz Ekibi'ni ibretle izliyoruz. Üsküdar'daki Şeyh Türbesine uğramayalı neredeyse on sene oldu. Şimdiye kadar aldığım duyumlar, Kanal Projesinin, o mütevazi cami ve çay ocağını etkilemeyeceği yönünde. Şu an içim rahat. Aksi halde bu satırın yazarı da Saray'a falan aldırmayıp, hadiseye kafa üstü çoktan girmiş olacaktı.
Bir köy ziyaretinde Nasreddin Hoca, sadık yol arkadaşı Karakaçan'ın üzerindeki heybesini kaybeder. Köy halkına haber gönderip, “Heybemi ikindi vaktine kadar buldunuz buldunuz, aksi halde ben ne yapacağımı bilirim!” diyerek üst perdeden konuşur. Muhtar başta olmak üzere, köy halkı elbirliği edip heybeyi bulurlar da, iş tatlıya bağlanır. Muhtar yarı tedirgin, “Hazret, heybeyi bulamasaydık ne yapacaktın?” diye sorunca, Hoca “Evdeki küçük kilimi kesip yeni bir heybe yapacaktım.” diye cevap verir.
Bir kaç hafta önce, Üsküdar'daki Balıkçı tekneleri kavgası haberine bakarken, mütevazi Şemsi Paşa Kütüphanesi de dikkatimi çekti. Yirmi yıl önceki gibi duruyor. Onu bunu bilmem, ömrüm vefa eder de, İstanbul'a yolum düşer Şeyh Türbesi Çay Ocağı ve Şemsi Paşa Kütüphanesini yerinde bulamazsam o zaman ne yapacağımı bir Allah bilir bir de ben, ona göre!
[Kadir Gürcan] 30.12.2019 [Samanyolu Haber]
Bağlarbaşı'ndan Üsküdar'a inerken, son dolmuş durağından bir önceki durakta indiğinizde, hemen sağınızdaki Şeyh Camii haziresindeki küçük çay ocağı, İstanbul'u özlemek için küçük fakat bizim için yeterli bir ayrıntı. Şeyh Camii, çay ocağı ve haziredeki kabristan...Şemsi Paşa Camii hizasındaki ve Eminönü'ndeki Balık-Ekmek Esnafı'nın Büyükşehir Belediyesine karşı açtığı savaş bu satırların yazarını ilgilendirmiyor. Çünkü bir kez olsun o teknelerin müşterisi olmadı. Üsküdar'da Balıkçı teknelerinin yoğun olduğu o muhitin en güzel mekanı Şemsi Paşa Camii ve Kütüphanesi'dir.
İstanbul için konuşulan Kanal Projesi lokal bir mesele. İşin merkezine Cumhurbaşkanı ve saz ekibi düşünce il sınırları içinde, belediye fen işlerinin çözebileceği sıradan bir problem memleket meselesi haline dönüştü. Belediye başkanlığını kaybeden iktidarın, bu kadar süre hala derin ağrılardan kurtulamaması normal. Anlaşılan kanama hala durdurulamamış. Ellerinden gelse, oğulları yaşındaki İstanbul Belediye Başkanı'nı bir kaşık suda boğacaklar. Genç Belediye Başkanı da bir sürü beceriksiz muhalefet partisinin başaramadığı muhalif duruşun hakkını veriyor. İktidar, gıcık kaptığı Başkan'ı, Kanal Projesini bitirdikten sonra ayağına taş bağlayıp derin bir yerde sallandırmaya karar vermiş gibi.
Neden olduğunu anlayamadık, istikbal göklerde derken birden kendimizi, Akdeniz ve Marmara-Karadeniz arasında yeni bir deniz donanması hazırlığı içinde buluverdik. Hani üç yüz yıl geride falan olsak “Barbaros Hayreddin hortladı mı ne?” diyeceğiz ama o da değil. Hani o devlet-i aliye'nin Akdeniz'i Türk Gölü haline getirdiği demler...Bir taraftan Akdeniz'de doğal gaz aramaları, diğer taraftan deniz aşırı ülke Libya'ya askeri destek sağlayarak Avrupa'yı ürkütmek...Bir adım ötede Okyanus'a açılmak gibi bir durum bile söz konusu.
Yeni bir İpek Yolu keşfi falan desek inandırıcı durmuyor. Artık kimse kervanlar düzüp yollara revan olmuyor. Ebay ya da Amazon üzerinden verdiğiniz siparişler, yaşadığınız ülkeye göre en geç bir hafta içinde, köprüden geçiş ücreti fiyatına posta kutunuza geliyor. Birden patlayıveren bu deniz sevdasının mutlaka makul sebepleri olmalı! Ama ne?
Üç tarafı denizlerle çevrili Anadolu kıtasının yeni farkına varılmış gibi bir hal var. Cumhurbaşkanı ile İstanbul Belediye Başkanı arasında it dalaşına dönüşen Kanal Projesi, ülke çapında herkesi coğrafya, topografi, zeoloji, deniz biyolojisi (kara hayvanları şu an bekleyebilir!), meteoroloji gibi bilimlerinde uzman haline getiriverdi. Muhtemel İstanbul Depremi konusunda yaptığı laubali açıklamalarla kredisi iyice tükenen biri, projenin depremi tetiklemeyeceğini söylemiş. “O kadar derin kazmayın!” diye de uyarmış. Yani “Vur kazmayı Ferhat! Çoğu gitti azı kaldı!” deyip abartmayın diye uyarıyor.
Meteoroloji Müdürlüğü, projenin, kış boyunca Balkanlardan gelen, İstanbul başta olmak üzere bütün Türkiye'yi tesiri altına alan soğuk hava dalgasının önüne geçebileceğini tahmin ediyor. Tam ifade edemeseler de, eğer proje Abdülhamit Han tarafından bitirilmiş olsaydı, bu yıl İstanbul'un çok zor geçirdiği kış kolay atlatılabilirmiş! Dolayısıyla, Abdülhamit Han'ın hayalini gerçekleştirmek başka bir 'Han'a kalmış. Kanal İstanbul Projesine mukaddes bir gerekçe lazımdı, o da tamam. Arkasında kapı gibi Rahmetli Sultan duruyor. Arap asıllı zenginler, ülkelerinde alıştıkları sıcak ve ılıman havanın kokusunu şimdiden almış olmalılar ki, şimdiden arazi yatırımlarına başlamışlar bile.
IQ kaliteleri eksiye düşmüş spor yazarları da meseleye dahil oldular. Türkiye'nin tek spor tercihi futbol'un kötü talihini değiştirecek en köklü projenin Kanal'dan geçtiğini düşünüyorlar. Avrupa liglerinde sahadan çıkamayan Milli Takım'ın bundan sonraki hazırlık devresini, Kanal boyunca açılacak sahalarda geçirmesi, önümüzdeki dünya kupaları için en inandırıcı çare olarak değerlendiriliyor. Fatih Terim'e bile bu kadar yatırım yapmıyorlar.
Mevcut iktidar, İstanbul'u yaşanmaz bir şehir haline getirdi. Ellerindeki hiç bir proje, şehrin problemlerini çözebilecek ümitler barındırmıyor. İki kez tekrar edilen İstanbul Belediye seçimlerinde halk, İstanbul'u iktidarın elinden çekip aldı. Aslında bu, Saray ve iktidara “İstanbul'dan elinizi çekin. İşinize bakın!” mesajıydı. Maalesef anlamamakta ısrar ediyorlar. Saray'ın şahsi kaprisleri için, soytarı takımının ürettiği sudan mazeretler, bizim yukarıda aldıklarımızdan çok daha gülünç ve ciddiye alınmayacak türden.
Belediye Fen İşlerine ait vazifeye can atan Saray ve Saz Ekibi'ni ibretle izliyoruz. Üsküdar'daki Şeyh Türbesine uğramayalı neredeyse on sene oldu. Şimdiye kadar aldığım duyumlar, Kanal Projesinin, o mütevazi cami ve çay ocağını etkilemeyeceği yönünde. Şu an içim rahat. Aksi halde bu satırın yazarı da Saray'a falan aldırmayıp, hadiseye kafa üstü çoktan girmiş olacaktı.
Bir köy ziyaretinde Nasreddin Hoca, sadık yol arkadaşı Karakaçan'ın üzerindeki heybesini kaybeder. Köy halkına haber gönderip, “Heybemi ikindi vaktine kadar buldunuz buldunuz, aksi halde ben ne yapacağımı bilirim!” diyerek üst perdeden konuşur. Muhtar başta olmak üzere, köy halkı elbirliği edip heybeyi bulurlar da, iş tatlıya bağlanır. Muhtar yarı tedirgin, “Hazret, heybeyi bulamasaydık ne yapacaktın?” diye sorunca, Hoca “Evdeki küçük kilimi kesip yeni bir heybe yapacaktım.” diye cevap verir.
Bir kaç hafta önce, Üsküdar'daki Balıkçı tekneleri kavgası haberine bakarken, mütevazi Şemsi Paşa Kütüphanesi de dikkatimi çekti. Yirmi yıl önceki gibi duruyor. Onu bunu bilmem, ömrüm vefa eder de, İstanbul'a yolum düşer Şeyh Türbesi Çay Ocağı ve Şemsi Paşa Kütüphanesini yerinde bulamazsam o zaman ne yapacağımı bir Allah bilir bir de ben, ona göre!
[Kadir Gürcan] 30.12.2019 [Samanyolu Haber]
Deizme Karşı [Abdullah Aymaz]
Bir Perşembe sabahı, namazı edâ ederken birinci rekatta Mülk Suresinin ilk sayfasını okuyordum. Meâlen: “Onlar oraya atılınca, cehennemin müthiş homurtusunu, kaynaya kaynaya çıkardığı uğultuyu işitirler. Cehennem, öfkesinden neredeyse çatlayacak haldedir. Ne zaman oraya yeni bir kafile atılsa, oranın bekçileri: ‘Sizi uyaran bir peygamber daveti size ulaşmadı mı?’ diye sordular. Onlar şöyle cevap verirler: ‘Evet, bizi uyaran oldu, ama biz onu yalancı saydık ve –Rahman hiçbir vahiy indirmedi, siz besbelli bir sapıklık içindesiniz, dedik. Ve ilave edecekler: “Şayet biz gerçeği işiten ve aklını çalıştıran kimseler olsaydık, elbette bu alevli ateşe girenlerden olmazdık!- Böylece günahlarını itiraf ederler. Bizden ırak olsun o cehennemlikler. Fakat Rab’lerini görmedikleri halde (gaybî imanla), O’na karşı saygılı davranan, haşyet duyanlara, mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.” (Mülk Suresi 67/7-12) âyetleri deizmi aklıma getirdi.
Bu mesele yani deizm’in kelime olarak kullanılış tarihi 1564'e dayanmaktadır.
Genellikle, üç kategoride ele alınmaktadır… Tafsilata girmeden bu anlayışın Tanrı’yı kabule rağmen semavî kitapları, peygamberleri, âhireti, melekleri reddetmesi söz konusudur…
Biz asıl meseleye dönecek olursak; “Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasulullah” ile ifade edilen şehadet kelimesinin her iki cümlesi birbirine şâhittir. “Allah’tan başka ilâh yoktur.” Müessirden esere gidecek olursak, madem Allah var, Elbette sonsuz, güzel isimler ve harika icraat sahibi olan Allah, elbette Kendisini bildirmek ve tanıttırmak için Peygamber ve Kitap gönderecektir. Buna BURHAN-Î LİMMÎ denir. “Muhammedün Rasulullah” yani “Muhammed Allah’ın Peygamberidir.” Madem peygamber var; elbette onu gönderen Allah vardır. Buna da BURHAN-I INNÎ denir…
Çok değerli hakikatlardan, derin sır ve hikmetlerden bahseden bir kitabı, eğer ders verecek bir muallim almazsa, o değerli kitap, mânasız bir kağıttan ibaret kalırdı… İşte şu kainat da hadsiz hikmetlerle dolu ve Cenab-ı Hakkın harika bir kitabı… Onun muallimi de Hz. Muhammed Aleyhisselamdır. Eğer O olmasa idi… Biz ruhlar âlemini, bu dünyaya niçin ve nereden hem niçin geldiğimizi hiç bilemeyecektik.
Hem arıları beysiz (kraliçesiz), karıncaları lidersiz bırakmayan Allah, insanları da peygambersiz ve rehbersiz bırakmaz. Maddi âlemi güneşsiz, bırakmayan Yaradan, mânevî ve ruhî hayat için insanları Kitapsız yani mânevî güneşsiz ve ışıksız bırakmaz.
İnsanlar bile herşeyi araştırıyor, bir iş yaparken bir hedefe ve bir gayeye göre hareket ediyor. “Kainat değerindeki minyatür bir âlem olan insanı Allah her türlü güzellik ve kabiliyetlerle donatıyor sonra onu kendi haline bırakıyor, hiçbir şeyi ile ilgilenmiyor” denebilir mi? Bundan daha mantıksız bir şey olabilir mi? Halbuki âlemde herşey bir gayeye göre yaratılmış...
İzmir’de ve daha önce Tire’de liselerde din bilgisi öğretmeni iken, bazı inkârcı öğretmenlerin tesiri ile itiraz şeklinde bazı talebeler, “Biz Kur’an’ı gökten inerken görmedik, Allah kelâmı olduğunu nereden bileceğiz?” diye sorular soruyorlardı. İşte tâ o zamanlar Risale-i Nurlardan ve Hocaefendi'nin vaazlarından derlediğim bilgilerle Allah’ın varlığına ve birliğine dair “Yaratılışta dört yol” diye Tabiat Risalesinden biraz izahlı çalışmalar hazırladım. Saman kağıtlara daktilo ile bunları yazarak öğrencilere verdim. Öldükten sonra dirilme, Peygamberlik, Kader ve Kitaplara iman gibi hususlarda benzer şeyler yaptım. Hatta 12 Eylül 1980 darbesinde evim basıldı. Siyasî Şube bunları siyasi bildiriye sokup beni mahkemeye sevk etti. Ben de Savcıya teferruatı ile anlatınca beni serbest bıraktı.
Bilhassa, felsefe dersine giren Maocu hanım hocanın “Çocuklar! Kur’an, geçmişte yazılı bir kitap; onda elektirik mi, televizyon mu var? Siz böyle şeylerle uğraşmayın. Zaten fen ve bilim din ile çatışır!..” şeklindeki sözlerini öğrenciler bana gelip sınıfta söyleyince Kur’an’da elektirik ile ilgili üç âyeti (Nur Suresinden, Zâriyat Suresinden, iç ve dış işleyiş ve görüntü olarak izah ettim. Ayrıca peygamberlerin mucizelerinin ayrı bir açıdan ilimlerin fenlerin ilerleyecekleri en son nirengi noktalara işaret ettiğini anlattım sonra yazıp ellerine verdim.
Hatta inkârcı bir öğrencinin, “Materyalist bir kafa bunları kabul etmez, sen bize yorumlarla bir şeyleri kabul ettirmeye çalışıyorsun.” demesi üzerine “Biz semâyı korunmuş bir tavan yaptık” (Enbiya Suresi, 32) âyetini okuyup, “Bin dereden su getiriyorsun iddiana karşılık, bir ilk okul beş veya orta bir öğrencisine soralım bir bakalım ne diyecek?” dedim. Bütün sınıf “Güneşin zararlı ışınlarından koruyan atmosfer tabakası!..” deyiverdiler. “Gördün mü? Ben sadece âyetleri gösterip size bir bakış açısı kazandırıyorum.” diyerek konuyu kapattım…
Şimdi bütün bunlar ortada iken “Ben peygamberleri ve kitaplarını kabul etmem” demek mümkün mü?
Onun için deizme saplananlara Risale-i Nurları ve Pırlanta serisindeki eserleri okumak ve okutmak gerektiği kanaatini taşıyorum…
[Abdullah Aymaz] 30.12.2019 [Samanyolu Haber]
Bu mesele yani deizm’in kelime olarak kullanılış tarihi 1564'e dayanmaktadır.
Genellikle, üç kategoride ele alınmaktadır… Tafsilata girmeden bu anlayışın Tanrı’yı kabule rağmen semavî kitapları, peygamberleri, âhireti, melekleri reddetmesi söz konusudur…
Biz asıl meseleye dönecek olursak; “Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasulullah” ile ifade edilen şehadet kelimesinin her iki cümlesi birbirine şâhittir. “Allah’tan başka ilâh yoktur.” Müessirden esere gidecek olursak, madem Allah var, Elbette sonsuz, güzel isimler ve harika icraat sahibi olan Allah, elbette Kendisini bildirmek ve tanıttırmak için Peygamber ve Kitap gönderecektir. Buna BURHAN-Î LİMMÎ denir. “Muhammedün Rasulullah” yani “Muhammed Allah’ın Peygamberidir.” Madem peygamber var; elbette onu gönderen Allah vardır. Buna da BURHAN-I INNÎ denir…
Çok değerli hakikatlardan, derin sır ve hikmetlerden bahseden bir kitabı, eğer ders verecek bir muallim almazsa, o değerli kitap, mânasız bir kağıttan ibaret kalırdı… İşte şu kainat da hadsiz hikmetlerle dolu ve Cenab-ı Hakkın harika bir kitabı… Onun muallimi de Hz. Muhammed Aleyhisselamdır. Eğer O olmasa idi… Biz ruhlar âlemini, bu dünyaya niçin ve nereden hem niçin geldiğimizi hiç bilemeyecektik.
Hem arıları beysiz (kraliçesiz), karıncaları lidersiz bırakmayan Allah, insanları da peygambersiz ve rehbersiz bırakmaz. Maddi âlemi güneşsiz, bırakmayan Yaradan, mânevî ve ruhî hayat için insanları Kitapsız yani mânevî güneşsiz ve ışıksız bırakmaz.
İnsanlar bile herşeyi araştırıyor, bir iş yaparken bir hedefe ve bir gayeye göre hareket ediyor. “Kainat değerindeki minyatür bir âlem olan insanı Allah her türlü güzellik ve kabiliyetlerle donatıyor sonra onu kendi haline bırakıyor, hiçbir şeyi ile ilgilenmiyor” denebilir mi? Bundan daha mantıksız bir şey olabilir mi? Halbuki âlemde herşey bir gayeye göre yaratılmış...
İzmir’de ve daha önce Tire’de liselerde din bilgisi öğretmeni iken, bazı inkârcı öğretmenlerin tesiri ile itiraz şeklinde bazı talebeler, “Biz Kur’an’ı gökten inerken görmedik, Allah kelâmı olduğunu nereden bileceğiz?” diye sorular soruyorlardı. İşte tâ o zamanlar Risale-i Nurlardan ve Hocaefendi'nin vaazlarından derlediğim bilgilerle Allah’ın varlığına ve birliğine dair “Yaratılışta dört yol” diye Tabiat Risalesinden biraz izahlı çalışmalar hazırladım. Saman kağıtlara daktilo ile bunları yazarak öğrencilere verdim. Öldükten sonra dirilme, Peygamberlik, Kader ve Kitaplara iman gibi hususlarda benzer şeyler yaptım. Hatta 12 Eylül 1980 darbesinde evim basıldı. Siyasî Şube bunları siyasi bildiriye sokup beni mahkemeye sevk etti. Ben de Savcıya teferruatı ile anlatınca beni serbest bıraktı.
Bilhassa, felsefe dersine giren Maocu hanım hocanın “Çocuklar! Kur’an, geçmişte yazılı bir kitap; onda elektirik mi, televizyon mu var? Siz böyle şeylerle uğraşmayın. Zaten fen ve bilim din ile çatışır!..” şeklindeki sözlerini öğrenciler bana gelip sınıfta söyleyince Kur’an’da elektirik ile ilgili üç âyeti (Nur Suresinden, Zâriyat Suresinden, iç ve dış işleyiş ve görüntü olarak izah ettim. Ayrıca peygamberlerin mucizelerinin ayrı bir açıdan ilimlerin fenlerin ilerleyecekleri en son nirengi noktalara işaret ettiğini anlattım sonra yazıp ellerine verdim.
Hatta inkârcı bir öğrencinin, “Materyalist bir kafa bunları kabul etmez, sen bize yorumlarla bir şeyleri kabul ettirmeye çalışıyorsun.” demesi üzerine “Biz semâyı korunmuş bir tavan yaptık” (Enbiya Suresi, 32) âyetini okuyup, “Bin dereden su getiriyorsun iddiana karşılık, bir ilk okul beş veya orta bir öğrencisine soralım bir bakalım ne diyecek?” dedim. Bütün sınıf “Güneşin zararlı ışınlarından koruyan atmosfer tabakası!..” deyiverdiler. “Gördün mü? Ben sadece âyetleri gösterip size bir bakış açısı kazandırıyorum.” diyerek konuyu kapattım…
Şimdi bütün bunlar ortada iken “Ben peygamberleri ve kitaplarını kabul etmem” demek mümkün mü?
Onun için deizme saplananlara Risale-i Nurları ve Pırlanta serisindeki eserleri okumak ve okutmak gerektiği kanaatini taşıyorum…
[Abdullah Aymaz] 30.12.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Abdullah Aymaz
Fırat ve Mazlumlar [Ali Emir Pakkan]
KHK ile Kamudan atılmış! Ailenin tek çocuğu! Şehri terk etmemiş! Zerre kadar şevk ve heyecanından bir şey kaybetmemiş! Mağdurlara ne yapabilirimin derdinde? Gecesi gündüzü bu! Bazen cezaevi kapısında, bazen ziyarette!
Sanki insan suretinde bir melek! Ne korku var yüzünde ne de endişe! Kendi derdini unutmuş! Genç ama itfaiyeci işte! Almış tulumbasını dalmış yangına!
Fırat ile sınır illerinden birinde On gün geçirmiştim!
Bir haber bekliyorum!
Gel, diyecekler! Gideceğim. Uzadı!
Ben sıkıldım o teselli etti!
Ben gerildim o sakinleştirdi!
“Gideceksin, merak etme abi, bana da gittiğin yerden telefon edeceksin” diyordu, hiç tereddüdü yoktu.
Bazen alıp gezdirdi.
Yemeğe çıkardı.
Elleri ile çay demledi!
Bir gün, “Sen de gel” dedim!
Dağın arkası onun için de kurtuluştu.
“Ama mağdurlara kim yardım götürecek? dedi!
Hiç aklından geçirmemişti.
En büyük derdi,
cezaevlerindeki işkencelerdi!
Hücreler dolmuş taşmıştı.
Kadınlara, çocuklara acımıyorlardı. Her seferinde sanki aynı kötü muameleye kendisi maruz kalmış gibi bir zulüm vak'ası anlatıyor ve zalimleri Allah’a havale ediyordu.
Bir gün dedi ki;
-İşim var bir kaç gün gelemeyebilirim.
Merakla sordum;
-Ne işi?
-Bir öğretmen cezaevinde.
Eşi, gayyubette. Evi sahipsiz. Şirketle anlaştım. Eşyalarını toplayacağım, hamallara güvenemem, kamyonuna yükleyeceğim.
Sanki kendi evini taşıyordu.
“Ya oraya polis gelir sana, sen kimsin diye sorarsa? “ ne yapacaksın diye sordum.
“Ne yapayım abi! Öğretmen arkadaşımızın eşyası sokağa mı atılsın?” dedi.
Gitti. İki gün sonra çıktı geldi. Yüzü gülüyordu.
Halletmişti.
Gariplerin eşyaları memleketlerine ulaşmıştı.
Günler geçti. İlk kar dağların zirvesine düştü.
Yola çıkma vakti gelmişti.
Otobüse birlikte bindik!
Aracı durdursalar o da sorguya giderdi.
Ama beni yalnız bırakmadı.
Akrabalarım, eşim, dostum arkadaşlarım yoktu bu zor yolculuk öncesi uğurlamada, o vardı.
Sarıldık.
Ayrıldık.
Gözlerinde umut ve yüzünde mutluluk vardı.
Günler sonra...
Tıpkı ümitsizliğe kapıldığımda söylediği gibi; gideceğim yere ulaşmış ve ona telefon etmiştim.
Aşkla, şevkle çalışmaya devam ediyordu.
Yeni bir yıla giriyoruz.
Duamız.
Allah'ım!
Fıratları koru.
Mazlumları sahipsiz bırakma!
[Ali Emir Pakkan] 30.12.2019 [Samanyolu Haber]
Sanki insan suretinde bir melek! Ne korku var yüzünde ne de endişe! Kendi derdini unutmuş! Genç ama itfaiyeci işte! Almış tulumbasını dalmış yangına!
Fırat ile sınır illerinden birinde On gün geçirmiştim!
Bir haber bekliyorum!
Gel, diyecekler! Gideceğim. Uzadı!
Ben sıkıldım o teselli etti!
Ben gerildim o sakinleştirdi!
“Gideceksin, merak etme abi, bana da gittiğin yerden telefon edeceksin” diyordu, hiç tereddüdü yoktu.
Bazen alıp gezdirdi.
Yemeğe çıkardı.
Elleri ile çay demledi!
Bir gün, “Sen de gel” dedim!
Dağın arkası onun için de kurtuluştu.
“Ama mağdurlara kim yardım götürecek? dedi!
Hiç aklından geçirmemişti.
En büyük derdi,
cezaevlerindeki işkencelerdi!
Hücreler dolmuş taşmıştı.
Kadınlara, çocuklara acımıyorlardı. Her seferinde sanki aynı kötü muameleye kendisi maruz kalmış gibi bir zulüm vak'ası anlatıyor ve zalimleri Allah’a havale ediyordu.
Bir gün dedi ki;
-İşim var bir kaç gün gelemeyebilirim.
Merakla sordum;
-Ne işi?
-Bir öğretmen cezaevinde.
Eşi, gayyubette. Evi sahipsiz. Şirketle anlaştım. Eşyalarını toplayacağım, hamallara güvenemem, kamyonuna yükleyeceğim.
Sanki kendi evini taşıyordu.
“Ya oraya polis gelir sana, sen kimsin diye sorarsa? “ ne yapacaksın diye sordum.
“Ne yapayım abi! Öğretmen arkadaşımızın eşyası sokağa mı atılsın?” dedi.
Gitti. İki gün sonra çıktı geldi. Yüzü gülüyordu.
Halletmişti.
Gariplerin eşyaları memleketlerine ulaşmıştı.
Günler geçti. İlk kar dağların zirvesine düştü.
Yola çıkma vakti gelmişti.
Otobüse birlikte bindik!
Aracı durdursalar o da sorguya giderdi.
Ama beni yalnız bırakmadı.
Akrabalarım, eşim, dostum arkadaşlarım yoktu bu zor yolculuk öncesi uğurlamada, o vardı.
Sarıldık.
Ayrıldık.
Gözlerinde umut ve yüzünde mutluluk vardı.
Günler sonra...
Tıpkı ümitsizliğe kapıldığımda söylediği gibi; gideceğim yere ulaşmış ve ona telefon etmiştim.
Aşkla, şevkle çalışmaya devam ediyordu.
Yeni bir yıla giriyoruz.
Duamız.
Allah'ım!
Fıratları koru.
Mazlumları sahipsiz bırakma!
[Ali Emir Pakkan] 30.12.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Ali Emir Pakkan
2019 Zulümle Biterken… [Fikret Kaplan]
Bu dünyadan nice sultanlar, edipler, sanatkarlar… ve nice insan evladı gönüller geçti… Burayı 'misafirhane' bilenler de kendilerini bu dünyanın hakimi bilip, daimi kalacakmış gibi davrananlar da...
İyi ve kötünün yol ayrımında kimisi kâinatı okuyup anlayarak, tabiattaki güzellikleri temaşa ve tefekkür ederek...kimisi de en vahşi canavarları dahi utandıracak zulümlerle yürüdü öteki aleme… Birileri iyilik duygularıyla sonsuz güzellikler yurduna uçarken… birileri de kötü karakterleriyle yuvarlandı ebedi bir ölüm çukuruna…
‘Mezarlıklar, kendini vazgeçilmez sananlarla doluyken, yerin üstündeki bu gösteriş de (zulüm de, kin ve haset de) neyin nesi oluyor acaba?’...diye soruyor Mevlana hala aklı başında olan ve bir kalp taşıyan herkese...
Hal böyleyken, başkalarına acı çektirmek tutkusu nasıl bir alışkanlık haline gelebilir? Kısacık bir ömürde zulüm arzusu nasıl gelişir ve sonunda bir hastalık olur?
‘Kan ve başkaları üzerinde egemenlik sarhoş eder insanı: Kabalık ve rezillik gelişir; insanın aklına, duygularına ulaşır ve sonunda insan normal olmayan şeylerden zevk almaya başlar. Bir canavar olur. Ve insanlığa, pişmanlık duygusuna, yeniden doğuşa dönmesi hemen hemen olanaksızlaşır.
Böylesine bir güç sahibi olma isteği salgın bir hastalık gibi bütün topluma bulaşır.” diyor Dostoyevski, Ölü Bir Evden Hatıralar’da…
Dostoyevski zulüm gördü, ağır işkencelere maruz kaldı… Ölü bir eve ya da bir tabuta benzettiği zor hapishane günlerinden sonra insanların gönlünde yer etti, dünyaya mal oldu. Ona o zulümleri reva görenler ise isimleriyle, cisimleriyle beraber tarihin kirli, karanlık çöplüğünde her seferinde lanetle anılıyorlar.
Bugün, kadın, çoluk çocuk, yaşlı, hasta demeden masum insanların hürriyetini ellerinden alıp zindanlara mahkum edenler… onlara destek olan vicdansız sineler… sesini çıkarmayan dilsizler… acaba siz de yarının kirli, karanlık çöplüğünde hep lanetle anılacağınızı biliyor musunuz?
Kötü bir niyetle ellerine bıçak almamış, kırk veya elli yıl hiçbir adli soruşturma geçirmemiş masum insanları, kermes yapan ev kadınlarını, mağdura, mazluma sahip çıkan memurları, işçileri nasıl oldu da bir gecede terörist ilan ettiniz?
Sadece 2019 yılının kapağını açıp geriye doğru yaprakları çevirdiğinizde her sayfada ne kadar zulüm işlediğinizi… ne denli büyük bir hukuksuzluğa ve insan hakları ihlaline sebep olduğunuzu görebilirsiniz. Kaç insan hayatının zulümle sonlanmasına neden olduğunuzu…
Nasıl yerlere geçmez insan, eşi yoğun bakımda hasta ve iki oğlu tutuklu Fatime Kasap’ı görünce tarih sayfasında… Evlatlarının hasretiyle yanıp tutuşan o yaşlı anneyi… Masum evlatlarının esir edilmelerine mi yansın, yoksa kanser eşine mi…ya da mahallenin bitmek tükenmek bilmeyen adi baskılarına mı? Evlatları bir çektiyse anne ve babalar bin çekti…milyon çekti bu ağır süreçte. Fatime annenin kalbi bu dertlere daha fazla karşı koyamadı. Göçüp gitti bu diyardan sessizce.
Tutuklu oğullarının, annelerinin mezarına iki kürek toprak atmasını bile çok buldunuz…
İşte karşımızda vatan namına bir kabristan… Tabutlara dönüşmüş ülkedeki bütün zindanlar… Çok sevdiği öğretmenlik mesleğinden ihraç edildikten sonra tutuklanan Mehmet Ali Tokel’in Antalya cezaevinde stres ve üzüntüden dolayı akciğer kanserine yakalandığını unutmayın… Cezaevinde tedavisi yapılmadığından dolayı rahatsızlığı ilerleyen Tokel’in bir müddet sonra vefat etmesini...
Güzelim ülkede kıyametler koparmak da neydi? Nasıl bir hicran… ne denli bir hüsrandı bu… Öğretmen olan kızı ile birlikte Kütahya Cezaevi’nde tutuklu bulunan damadı Av. Halil Özcan için çok üzülen bir annenin yüreğini neden bu kadar yaktınız? Yine hapishaneden bir ziyaret çıkışı çok duyguluydu… gözleri yaşlarla dolmuştu. Cezaevi önünde karşıdan karşıya geçerken başındaki bu üzüntü mü yoksa dalgınlık mı bilinmez kamyonun çarpması sonucu ağır yaralandı ve kaldırıldığı hastanede vefat etti Hacer Atasever…Komşularının ‘terörist kızını ve damadını mı yine ziyaret ettin?’ diye sorguya çekecekleri o ızdıraplı saatlerden de kurtulmuştu artık.
Azıcık daha çevir sayfaları, seyret ne çıkar… 31 yaşındaki öğretmen Habibe Çimen, tutuklanan eşinin ardından iki çocuğuyla stres oldu. Üzüntü üstüne üzüntü yaşadı…rahatsızlandı ve vefat etti. Bu kadar elem bir yüreğin karı değildi…Geriye 1 ve 5 yaşlarında gözü yaşlı iki çocuk ile tutuklu bir eş bıraktı. Bu kadıncağızın, mağdur olan çocuklarının ve hala hiçbir gerekçe göstermeden esir tuttuğunuz eşinin hakkını nasıl ödeyeceksiniz?
Ülkede leşten daha hissiz, daha kokmuş can taşıyan bu insanlar nasıl türedi bir anda? Kerimoğlu kerim gönüller herkese kendileri gibi baktığı için göremedi belki bu kalpsizleri… Felçli ve yoğun bakımda olan bir babanın son isteği nasıl bir vicdansızlıkla engellenebilir? İki yıldır tutuklu öğretmen oğlu Gökhan Kara’yı son kez görebilmekti arzusu 75 yaşındaki Vahip Kara’nın… İzin vermediniz… Hem de suçsuz olduğunu bile bile… Vahip Kara oğluna hasret bir şekilde vefat etti! Buluşmaları o büyük güne kaldı. Onlar o gün kucaklaşıp sarılırken onlara bu mağduriyetleri reva gören sizleri orada ne bekliyor acaba? Hiç düşündünüz mü?
Sürü haline gelirken sayısız menfaat düşkünü kalabalıklar, veriyorlar yangını gencecik masum sinelere… Ümidini kaybetmek üzere olan nazarlar bir hareket beklemekte 16 yaşındaki İbrahim Halil Oruç’tan… Ailede baş gösteren ekonomik sıkıntı onun omuzlarına binmiş… Terk etmek zorunda kalmış okulunu. Zira, babası belediyeden atılmış. KHK’lı olmak vebalı olmaktan daha beter. Kimse iş vermiyor, aş vermiyor…akrabalar yüzüne bakmıyor. ‘Hakkettiniz bunu!’ pelesenk olmuş dillere. Fakat çalıştığı yerde yağ sobasının patlaması sonucu genç adam da vefat ediyor. Bunun gibi kaç bin aileyi dağıtıp yok ettiğinizi hatırlıyor musunuz? Şu tabutlar ki uzanmış gidiyor… Nereden başladı yükselmeye zulmünüz, şimdi nerde ucu!
Nasıl anlatayım, daha hangi sayfayı çevireyim de hüznümü dağıtayım bilmem ki? Memlekette yaşananlar öyle dehşetli hadiseler ki! Soykırımı sebebiyle 2017 Aralık ayından beri Aydın E Tipi Cezaevinde tutsak tutulan Güngör Önol’un yine 2019’da keyfi muamele sonucu cezaevinde kalp krizi geçirerek vefat etmesini mi?
Çok sevdiği mesleğinden KHK ile ihraç edildikten sonra ailesinin geçimini sağlayabilmek için inşaatlarda çalışan 34 yaşındaki Kazım Kurnaz’ı mı?... İşine sevdalı bu insana yazık ettiniz. Üzüntü ve keder peşini bırakmadı bir türlü. Düzce’de çalıştığı inşaatın 4’üncü katından düşerek vefat etti. Hala bir suç delili bulamadınız o masum insanı mahkum ettiğiniz yokluk için.
Nice sevdalı başlar, nice sevgi dolu yürekler ki koparıldılar bir temmuz gecesi cisimlerinden…dünyalarından! Gözaltında gördüğü işkenceler sebebiyle sakat kaldı Ayhan Demir. Bu süreçte ailesi dağıldı, sağlık problemlerinin yanında psikolojik sıkıntılarla da boğuşmak zorunda kaldı. Ayhan Demir hayatın yüküne özellikle de yaftaladığınız ‘terörist’ zulmüne daha fazla dayanamadı ve o da sizden alacaklı olarak gitti bu diyardan.
Hayallerine kurban edilen daha nice hayatlar! Simsiyah saçları beyazlara batmış eşler, çocuklar…bebeler! Komiser İsmail Güler’in çiğ köfte satarken vefat etmesini kaldıramıyor gönüller… Üzüntü ve sıkıntıdan dolayı vefat eden Mustafa Erkan’a… Onların geride kalan mağdur ailelerine, çocuklarına bir bakın! Halka iman telkin edip, dinin sesini susturan zavallıların idrakine yansır mı bunlar hiç?
Ümitlere kezzap dökülmüş, beden mabedinde ötüyor bir sürü baykuş... Gaye-i hayali elinden alınınca bağ evinde kendisini tavana iple asarak yaşamına son veren Halil Mustafa öğretmen? Cezaevinde defalarca ameliyat olması gerektiği yönünde dilekçe vermesine rağmen 13 ay cezaevinde tutulan ve tahliyesinin hemen ardından vefat eden Hüseyin Çakır… Vatan tehlikedeymiş... Batıyormuş! O yüzden yok edilmeli değil mi bu masumlar?
Eziyetler, işkenceye sarılmış kinler… yüze mermi gibi yağan hakaretler… Geride ise gözü yaşlı 2 kız evladı ve acılı bir eş bırakan okul müdürü Saim Uyanık… Üzüntü sebebiyle hastalanıp vefat eden 45 yaşındaki Selman Okur… geçip gittiler bu fani alemden…
Bu masumlara haksızlık yapmakla kendinizi mutlu zannediyorsunuz. Ama en korkulu cani gibi zalimin yüzü gülmez! Madem ki bir menfaati Hakk’a, hukuka tercih ettiniz ‘lanetle’ yad edileceksiniz ebediyyen…
Samimi insanları sevdiklerinin gözünde asmak! İtibarsızlaştırmak! Alçak bir intikam varsa budur ancak. Afyon Dinar Cezaevinde ziyaretine gelen ailesine masumiyetini anlatmaya çalışıyor Cemil Dilber görüş esnasında… Ne diyeceğini bilemiyor, sıkılıyor, kalp krizi geçiriyor bir anda… Hastaneye kaldırılıyor… Sonra? Tüm uyarılara rağmen tekrar cezaevine gönderiliyor hasta tutuklu vefat etsin diye!..
Anlamakta zorluk çekiyor, anne babalar süreci… Tutuklanan, işkence gören evlatlarına can olmak istiyorlar… “Ben yaşayacağımı yaşadım, dünya gözüyle oğlumu görseydim yeter!” diyor baba Selman Zeyfeoğlu. Ve vefat ediyor bu arzusuna nail olamadan. Oğlunun babasının cenazesini dahi görmesine izin vermeyerek hissiz, hareketsiz, cansız cesetler gibi izlediniz olup biteni…
Ağrı Patnos Cezaevinde 24 ay boş yere tutsak edilen oğlu Abdullah Ergün’ün durumuna çok üzülen İbrahim Ergün’ün bu sıkıntılar ve üzüntüler sonucunda daha fazla dayanamayarak vefat etmesini tiyatro izler gibi seyrettiniz… Tiyatro da bile yaşarırken timsah gözyaşlarınız… buna ‘oh olsun!’ oldu tepkiniz! ‘Cemaat bunu hakketti!’ öyle mi?..
Saçıyor zulmü, yandaşa bürünmüş o hain eller… Alevden seller akıyor evlerin çatılarına. Ateş düşüyor Kocaeli Kandıra Cezaevinde tutuklu olan 41 yaşındaki Hakan Dumanay’ın evine… O kadar uyarılara rağmen, genç adamın cezaevi revirinde vefat etmesine göz yumuluyor… Değil mi ki cemaattendi, ölsün gitsindi! Çalıştığı inşaatın çökmesi üzerine hayatını kaybeden Aslan Duman mı? Üzüntüler sebebiyle kalp krizi geçirip 48 yaşında vefat eden Hasan Efe mi?... Baharın bu çiçeklerini koparmakla bahara engel olacağınızı zannetmekle aldandınız? Onlar Cennet’in birer gülü, çiçeği olacaklar… Siz kendinize ateş çukuru yaptınız…
Zonguldak Çaycuma’da avukatlık yapan güzel insan Emir Said İnam (29) nasıl oldu da zulmünüzle bir anda koptu hayattan? Ne yaptınız? Nasıl kıydınız bu fidana?
İnananı, inanmayanı, solcusu, milliyetçisi… hasetle çarpan, kinle soluyan bütün körler, bu soykırımı da yeterli görmüyor. Daha bir hiddet, vahşi bir şiddet istiyor… Bu medeniyet asrında Roma’nın Dev Arenası’ndaki vahşiliği arıyor… Vurun, kırın, iflahını kesin diyor… 20 ay boyunca 14 kişinin kalabileceği koğuşta 28 kişiyle kalan öğretmen Yusuf Paçacı’nın cezaevinde ölmesine seyirci kalın diyor… 34 ay Isparta E Tipi Cezaevinde esir edilen Bekir Bıçakçı’nın cezaevinde beyin kanaması geçirmesine kulak asmayın… 43 yaşındaki Gökşin Öz’ün vefat etmesini kimse duymaz merak etmeyin…
Hizmet sevdaları o kadar büyük ki bu masum insanların,
Onlara biçtikleri cezalar ona nispetle çok küçük!
Hala böyle düşünüyor bu kin ve haset tutkunları…
Ankara Bilgi İşlem Başkanlığında yazılım uzmanı iken tutuklanan Mustafa Çelikbilek; Maliye çalışanı Ahmet Çoban; Sincan Cezaevinde 33 ay tutuklu bulunan Savcı Mehmet Ali Pekgüzel’in vefat eden eşi Firdevs Pekgüzel… Aksaray Hukukçular Derneği Başkanı Murat Korkmaz… Cezaevinde tedavisi aksatılan ve felç geçiren başarılı emniyet müdürü Yavuz Bölek… Komiser yardımcısı Baykan Ateş… mesleğinden ihraç edildikten sonra pazarcılık yapan polis memuru Muhammed Köse… hep bu kin ve hasedinizin kurbanı olarak göçtüler diğer aleme…
Vefâsız yurd! Öz evlâdın için olsun, vefâ yok mu?
Neden kalbin kararmış? Bin ocaktan bir ziyâ yok mu?
İlâhî kimsesizlikten bunaldım, âşinâ yok mu?
Vatansız, hânümansız bir garîbim... Mültecâ yok mu?
M. Akif
21 ay hapis yatan polis Habip Akbaş, hayatını kaybettiğinde belki de bütün o mazlumlar adına: “Bu zulmü yaşatanlara hakkımı helal etmiyorum.” diyerek gitti bu diyardan…
Ömrünü iyi insan yetiştirmeye adamış eğitimci Muzaffer Ö. 27 ay Çorum Cezaevinde mağdur edildi. 60 yaşını aşkın ve ileri seviyede de şeker hastası olmasına rağmen tek kişilik hücrede tutulan Muzaffer Ö.’nün hücresinde ölü bulunması vicdanınızı hiç sızlattı mı?
Salman Taş… Ahmet Ceyhun… 28 ay boyunca hücrede tutulan İlyas Yıldırım, Din Kültürü Öğretmeni Eyüp Cabar… Fuat Kurt… Bank Asya ile işlem yapan öğretmen Selami Palazoğlu… bir ümit çok sevdiği mesleğine tekrardan döner miyim diye beklerken 47 yaşında vefat eden Emine Hanım hep soykırım sebebiyle yok edildiler.
Cebri hicretle Arjantin’e giden ve 3 yılı aşkın bir süre ailesine kavuşmayı bekleyen Ebubekir Altay; İstanbul’da saygın iş adamlarından birisiyken OHAL döneminde tüm mal varlığına el konulan ve zulümler sonucunda zorunlu olarak Kanada’ya yerleşen Halit Ünal asrın birer garibi olarak yürüdüler Hakk’a gurbet ufuklarda…
Torunu Ayşe Demir’in eşiyle birlikte farklı illerde tutsak bırakılmasına çok üzülüyordu dede Abdülbari Atay. Gözyaşları hiç dinmeyen yaşlı adamın beyin kanaması sonucunda vefat etmesi de sizi hiç insafa getirmedi.
Halil Amca’nın melek gözüyle baktığı çocuklarına nasıl ‘terörist’ diyebildiniz? Benzin istasyonlarında lavaboyu kullanınca hak geçti deyip para bırakan evlatlarına bu adaletsizliği nasıl reva gördünüz? Stres ve üzüntü sonucunda rahatsızlanarak hayatını kaybetmesi de gözünüze hiç gözükmedi… Yansımadı bile medyaya bu yanık yüreğin yangını.
KHK’lı öğretmen Canan Deniz’in ümit dolu hayatını nasıl çaldınız? Cezaevinde tutuklu öğretmen eşini ziyaretten dönüşte kendisini odasına kapatması ve intihar etmesi de hep sizin eseriniz…
Meral Barut (35)… Ayşe Ateş (45)… Bir anda eşini hapishaneye, babasını mezara koyup ardından buna dayanamayıp kendisi de toprağın bağrına düşen Ayşe Doğan… İlhami Keleş… Yapılan haksızlıklara kalbi dayanmayan Halit Kesgin… Üzüntü ve strese dayanmayan Kurmay Albay Ömer Güni de sizin zulmünüzle kapattı hayata gözlerini…
3 çocuk babası öğretmen Muhammet Emin Epçim’i esir ederken ailesinin ne kadar mağdur olduğu aklınıza gelmedi hiç? Ailesinin geçimini sağlayabilme adına tutukluluğu sonrasında inşaatlarda çalışmaya başlayan bu genç öğretmenin kafasında hep bu üzüntü vardı ve çalıştığı inşaatta namaz kılmak için hazırlık yaparken kalp krizi sonucunda kanatlanıp uçtu ruhu…
Bir babanın kalbi bu zulümlere nasıl dayanır ki? Manisa’nın Kula ilçesinde uzun yıllar görev yapan Doktor Mustafa Kalender’in kalbi de çok üzüldüğü tutuklu oğlunun hasretine dayanamadı.
Şanlıurfa’lı tutuklu esnaf Ahmet Hamdi Nedim Gerginci… Üç yıl boşu boşuna esir edilen Kemal Bilici… Sivas’tan Rize’ye tutuklu olan Lütfü Dalga’yı ziyaret etmek için yola çıkan arabanın kaza yapmasıyla vefat eden Hakan Umuç (35) ile çocukları Yunus Emre Umuç (1), Yavuz Selim Umuç (9), Yusuf Kenan Umuç ve Hicran Dalga’nın da biten hayatları da sizin zulmünüz…
Peki sevdiklerinin ölüm ve yaralanma haberini cezaevinde öğrenen babanın acısını ikiye katlanmanız neden? Acılı babanın hücreye kapatılması nasıl bir vicdansızlık?
Zulümden kaçarken Yunanistan’ın Sakız Adası açıklarındaki Oinousses (İnusses) bölgesinde 27 Eylül 2019 Cuma günü meydana gelen tekne kazasında hayatını kaybeden Mustafa Said Zenbil (12)…Meltem Zenbil (40)… Kevser Sezer (58)… Mahir Işık (4 aylık)… Mustafa Kara (6)… Gülsüm Kara (8)… İbrahim Işık (3)…
Adıyaman’da yaşadığı sıkıntı ve üzüntüler sonucunda 07 Aralık tarihinde bırakmış olduğu ‘ELVEDA’ mektubuyla birlikte vefat eden Fadime Güler…
Çok sevdiği üniformasından KHK ile uzaklaştırılan Emniyet Müdürü Tevfik İldemir… Erzurum H Tipi Cezaevinde 3 ay boyunca hastaneye sevk edilmek için bekletilen kanser hastası Engin Erol… ve 2019 yılında zulümle biten daha pek çok hayatlar…
İnsan hakları maskesi altında bu zulme sessiz kalanların sağır kulakları çınlasın!.. Ve bu vicdansız gaddarları alkışlayıp masum insanlara musallat eden o insafsız zalimlerin görmeyen gözlerine sokulsun!..
İnsan türünde, özelikle bu hürriyet asrında ve bilhassa medeniyet dairesinde hükmeden “vicdan hürriyeti” düsturunu kırmak ve hafife almak ve dolayısıyla insan türünü küçümsemek, hiçe saymak kadar cüretinizle, hangi kalbe, hangi insafa, hangi vicdana dayanıyorsunuz?
Bütün bunların yanında hala esir tutulan Ahmet Altan, Hidayet Karaca, Mümtaz’er Türköne… gibi edipler, yazarlar, sanatkarlar… her kesimden mağduriyet yaşatılan yüzbinlerce suçsuz insan…
Sadece o masumların hayatlarını gasp etmek değil zulmünüz... O güzelim insanların yapacakları güzel Hizmetleri engellemiş olmak da çok büyük bir haksızlık…
Ve 2019 yılı biterken amel defteriniz çok kabarık… Zulüm ile bitirilen hayatlar nasıl kaydediyorsa bu zulümleri tarih de…melekler de… zihinler de… geleceğin nesli çocuklar da kaydediyor. Yarın çocuklarınızın yüzüne bakamayacak duruma gelirseniz hiç şaşırmayın… En iyisi mi gelin artık bu zulme ortak olmayın… 2020’yi de sırtınıza günah yükü olarak almayın…
“Zulm ile âbâd olanın, âhiri berbâd olur!” denmiştir ki, tarih, bunun yüzlerce misali ile doludur. Dahası iğneden ipliğe her şeyin hesabının sorulacağı bir gün var ki, o gün, vay haline o zalimlerin!..
[Fikret Kaplan] 30.12.2019 [Samanyolu Haber]
İyi ve kötünün yol ayrımında kimisi kâinatı okuyup anlayarak, tabiattaki güzellikleri temaşa ve tefekkür ederek...kimisi de en vahşi canavarları dahi utandıracak zulümlerle yürüdü öteki aleme… Birileri iyilik duygularıyla sonsuz güzellikler yurduna uçarken… birileri de kötü karakterleriyle yuvarlandı ebedi bir ölüm çukuruna…
‘Mezarlıklar, kendini vazgeçilmez sananlarla doluyken, yerin üstündeki bu gösteriş de (zulüm de, kin ve haset de) neyin nesi oluyor acaba?’...diye soruyor Mevlana hala aklı başında olan ve bir kalp taşıyan herkese...
Hal böyleyken, başkalarına acı çektirmek tutkusu nasıl bir alışkanlık haline gelebilir? Kısacık bir ömürde zulüm arzusu nasıl gelişir ve sonunda bir hastalık olur?
‘Kan ve başkaları üzerinde egemenlik sarhoş eder insanı: Kabalık ve rezillik gelişir; insanın aklına, duygularına ulaşır ve sonunda insan normal olmayan şeylerden zevk almaya başlar. Bir canavar olur. Ve insanlığa, pişmanlık duygusuna, yeniden doğuşa dönmesi hemen hemen olanaksızlaşır.
Böylesine bir güç sahibi olma isteği salgın bir hastalık gibi bütün topluma bulaşır.” diyor Dostoyevski, Ölü Bir Evden Hatıralar’da…
Dostoyevski zulüm gördü, ağır işkencelere maruz kaldı… Ölü bir eve ya da bir tabuta benzettiği zor hapishane günlerinden sonra insanların gönlünde yer etti, dünyaya mal oldu. Ona o zulümleri reva görenler ise isimleriyle, cisimleriyle beraber tarihin kirli, karanlık çöplüğünde her seferinde lanetle anılıyorlar.
Bugün, kadın, çoluk çocuk, yaşlı, hasta demeden masum insanların hürriyetini ellerinden alıp zindanlara mahkum edenler… onlara destek olan vicdansız sineler… sesini çıkarmayan dilsizler… acaba siz de yarının kirli, karanlık çöplüğünde hep lanetle anılacağınızı biliyor musunuz?
Kötü bir niyetle ellerine bıçak almamış, kırk veya elli yıl hiçbir adli soruşturma geçirmemiş masum insanları, kermes yapan ev kadınlarını, mağdura, mazluma sahip çıkan memurları, işçileri nasıl oldu da bir gecede terörist ilan ettiniz?
Sadece 2019 yılının kapağını açıp geriye doğru yaprakları çevirdiğinizde her sayfada ne kadar zulüm işlediğinizi… ne denli büyük bir hukuksuzluğa ve insan hakları ihlaline sebep olduğunuzu görebilirsiniz. Kaç insan hayatının zulümle sonlanmasına neden olduğunuzu…
Nasıl yerlere geçmez insan, eşi yoğun bakımda hasta ve iki oğlu tutuklu Fatime Kasap’ı görünce tarih sayfasında… Evlatlarının hasretiyle yanıp tutuşan o yaşlı anneyi… Masum evlatlarının esir edilmelerine mi yansın, yoksa kanser eşine mi…ya da mahallenin bitmek tükenmek bilmeyen adi baskılarına mı? Evlatları bir çektiyse anne ve babalar bin çekti…milyon çekti bu ağır süreçte. Fatime annenin kalbi bu dertlere daha fazla karşı koyamadı. Göçüp gitti bu diyardan sessizce.
Tutuklu oğullarının, annelerinin mezarına iki kürek toprak atmasını bile çok buldunuz…
İşte karşımızda vatan namına bir kabristan… Tabutlara dönüşmüş ülkedeki bütün zindanlar… Çok sevdiği öğretmenlik mesleğinden ihraç edildikten sonra tutuklanan Mehmet Ali Tokel’in Antalya cezaevinde stres ve üzüntüden dolayı akciğer kanserine yakalandığını unutmayın… Cezaevinde tedavisi yapılmadığından dolayı rahatsızlığı ilerleyen Tokel’in bir müddet sonra vefat etmesini...
Güzelim ülkede kıyametler koparmak da neydi? Nasıl bir hicran… ne denli bir hüsrandı bu… Öğretmen olan kızı ile birlikte Kütahya Cezaevi’nde tutuklu bulunan damadı Av. Halil Özcan için çok üzülen bir annenin yüreğini neden bu kadar yaktınız? Yine hapishaneden bir ziyaret çıkışı çok duyguluydu… gözleri yaşlarla dolmuştu. Cezaevi önünde karşıdan karşıya geçerken başındaki bu üzüntü mü yoksa dalgınlık mı bilinmez kamyonun çarpması sonucu ağır yaralandı ve kaldırıldığı hastanede vefat etti Hacer Atasever…Komşularının ‘terörist kızını ve damadını mı yine ziyaret ettin?’ diye sorguya çekecekleri o ızdıraplı saatlerden de kurtulmuştu artık.
Azıcık daha çevir sayfaları, seyret ne çıkar… 31 yaşındaki öğretmen Habibe Çimen, tutuklanan eşinin ardından iki çocuğuyla stres oldu. Üzüntü üstüne üzüntü yaşadı…rahatsızlandı ve vefat etti. Bu kadar elem bir yüreğin karı değildi…Geriye 1 ve 5 yaşlarında gözü yaşlı iki çocuk ile tutuklu bir eş bıraktı. Bu kadıncağızın, mağdur olan çocuklarının ve hala hiçbir gerekçe göstermeden esir tuttuğunuz eşinin hakkını nasıl ödeyeceksiniz?
Ülkede leşten daha hissiz, daha kokmuş can taşıyan bu insanlar nasıl türedi bir anda? Kerimoğlu kerim gönüller herkese kendileri gibi baktığı için göremedi belki bu kalpsizleri… Felçli ve yoğun bakımda olan bir babanın son isteği nasıl bir vicdansızlıkla engellenebilir? İki yıldır tutuklu öğretmen oğlu Gökhan Kara’yı son kez görebilmekti arzusu 75 yaşındaki Vahip Kara’nın… İzin vermediniz… Hem de suçsuz olduğunu bile bile… Vahip Kara oğluna hasret bir şekilde vefat etti! Buluşmaları o büyük güne kaldı. Onlar o gün kucaklaşıp sarılırken onlara bu mağduriyetleri reva gören sizleri orada ne bekliyor acaba? Hiç düşündünüz mü?
Sürü haline gelirken sayısız menfaat düşkünü kalabalıklar, veriyorlar yangını gencecik masum sinelere… Ümidini kaybetmek üzere olan nazarlar bir hareket beklemekte 16 yaşındaki İbrahim Halil Oruç’tan… Ailede baş gösteren ekonomik sıkıntı onun omuzlarına binmiş… Terk etmek zorunda kalmış okulunu. Zira, babası belediyeden atılmış. KHK’lı olmak vebalı olmaktan daha beter. Kimse iş vermiyor, aş vermiyor…akrabalar yüzüne bakmıyor. ‘Hakkettiniz bunu!’ pelesenk olmuş dillere. Fakat çalıştığı yerde yağ sobasının patlaması sonucu genç adam da vefat ediyor. Bunun gibi kaç bin aileyi dağıtıp yok ettiğinizi hatırlıyor musunuz? Şu tabutlar ki uzanmış gidiyor… Nereden başladı yükselmeye zulmünüz, şimdi nerde ucu!
Nasıl anlatayım, daha hangi sayfayı çevireyim de hüznümü dağıtayım bilmem ki? Memlekette yaşananlar öyle dehşetli hadiseler ki! Soykırımı sebebiyle 2017 Aralık ayından beri Aydın E Tipi Cezaevinde tutsak tutulan Güngör Önol’un yine 2019’da keyfi muamele sonucu cezaevinde kalp krizi geçirerek vefat etmesini mi?
Çok sevdiği mesleğinden KHK ile ihraç edildikten sonra ailesinin geçimini sağlayabilmek için inşaatlarda çalışan 34 yaşındaki Kazım Kurnaz’ı mı?... İşine sevdalı bu insana yazık ettiniz. Üzüntü ve keder peşini bırakmadı bir türlü. Düzce’de çalıştığı inşaatın 4’üncü katından düşerek vefat etti. Hala bir suç delili bulamadınız o masum insanı mahkum ettiğiniz yokluk için.
Nice sevdalı başlar, nice sevgi dolu yürekler ki koparıldılar bir temmuz gecesi cisimlerinden…dünyalarından! Gözaltında gördüğü işkenceler sebebiyle sakat kaldı Ayhan Demir. Bu süreçte ailesi dağıldı, sağlık problemlerinin yanında psikolojik sıkıntılarla da boğuşmak zorunda kaldı. Ayhan Demir hayatın yüküne özellikle de yaftaladığınız ‘terörist’ zulmüne daha fazla dayanamadı ve o da sizden alacaklı olarak gitti bu diyardan.
Hayallerine kurban edilen daha nice hayatlar! Simsiyah saçları beyazlara batmış eşler, çocuklar…bebeler! Komiser İsmail Güler’in çiğ köfte satarken vefat etmesini kaldıramıyor gönüller… Üzüntü ve sıkıntıdan dolayı vefat eden Mustafa Erkan’a… Onların geride kalan mağdur ailelerine, çocuklarına bir bakın! Halka iman telkin edip, dinin sesini susturan zavallıların idrakine yansır mı bunlar hiç?
Ümitlere kezzap dökülmüş, beden mabedinde ötüyor bir sürü baykuş... Gaye-i hayali elinden alınınca bağ evinde kendisini tavana iple asarak yaşamına son veren Halil Mustafa öğretmen? Cezaevinde defalarca ameliyat olması gerektiği yönünde dilekçe vermesine rağmen 13 ay cezaevinde tutulan ve tahliyesinin hemen ardından vefat eden Hüseyin Çakır… Vatan tehlikedeymiş... Batıyormuş! O yüzden yok edilmeli değil mi bu masumlar?
Eziyetler, işkenceye sarılmış kinler… yüze mermi gibi yağan hakaretler… Geride ise gözü yaşlı 2 kız evladı ve acılı bir eş bırakan okul müdürü Saim Uyanık… Üzüntü sebebiyle hastalanıp vefat eden 45 yaşındaki Selman Okur… geçip gittiler bu fani alemden…
Bu masumlara haksızlık yapmakla kendinizi mutlu zannediyorsunuz. Ama en korkulu cani gibi zalimin yüzü gülmez! Madem ki bir menfaati Hakk’a, hukuka tercih ettiniz ‘lanetle’ yad edileceksiniz ebediyyen…
Samimi insanları sevdiklerinin gözünde asmak! İtibarsızlaştırmak! Alçak bir intikam varsa budur ancak. Afyon Dinar Cezaevinde ziyaretine gelen ailesine masumiyetini anlatmaya çalışıyor Cemil Dilber görüş esnasında… Ne diyeceğini bilemiyor, sıkılıyor, kalp krizi geçiriyor bir anda… Hastaneye kaldırılıyor… Sonra? Tüm uyarılara rağmen tekrar cezaevine gönderiliyor hasta tutuklu vefat etsin diye!..
Anlamakta zorluk çekiyor, anne babalar süreci… Tutuklanan, işkence gören evlatlarına can olmak istiyorlar… “Ben yaşayacağımı yaşadım, dünya gözüyle oğlumu görseydim yeter!” diyor baba Selman Zeyfeoğlu. Ve vefat ediyor bu arzusuna nail olamadan. Oğlunun babasının cenazesini dahi görmesine izin vermeyerek hissiz, hareketsiz, cansız cesetler gibi izlediniz olup biteni…
Ağrı Patnos Cezaevinde 24 ay boş yere tutsak edilen oğlu Abdullah Ergün’ün durumuna çok üzülen İbrahim Ergün’ün bu sıkıntılar ve üzüntüler sonucunda daha fazla dayanamayarak vefat etmesini tiyatro izler gibi seyrettiniz… Tiyatro da bile yaşarırken timsah gözyaşlarınız… buna ‘oh olsun!’ oldu tepkiniz! ‘Cemaat bunu hakketti!’ öyle mi?..
Saçıyor zulmü, yandaşa bürünmüş o hain eller… Alevden seller akıyor evlerin çatılarına. Ateş düşüyor Kocaeli Kandıra Cezaevinde tutuklu olan 41 yaşındaki Hakan Dumanay’ın evine… O kadar uyarılara rağmen, genç adamın cezaevi revirinde vefat etmesine göz yumuluyor… Değil mi ki cemaattendi, ölsün gitsindi! Çalıştığı inşaatın çökmesi üzerine hayatını kaybeden Aslan Duman mı? Üzüntüler sebebiyle kalp krizi geçirip 48 yaşında vefat eden Hasan Efe mi?... Baharın bu çiçeklerini koparmakla bahara engel olacağınızı zannetmekle aldandınız? Onlar Cennet’in birer gülü, çiçeği olacaklar… Siz kendinize ateş çukuru yaptınız…
Zonguldak Çaycuma’da avukatlık yapan güzel insan Emir Said İnam (29) nasıl oldu da zulmünüzle bir anda koptu hayattan? Ne yaptınız? Nasıl kıydınız bu fidana?
İnananı, inanmayanı, solcusu, milliyetçisi… hasetle çarpan, kinle soluyan bütün körler, bu soykırımı da yeterli görmüyor. Daha bir hiddet, vahşi bir şiddet istiyor… Bu medeniyet asrında Roma’nın Dev Arenası’ndaki vahşiliği arıyor… Vurun, kırın, iflahını kesin diyor… 20 ay boyunca 14 kişinin kalabileceği koğuşta 28 kişiyle kalan öğretmen Yusuf Paçacı’nın cezaevinde ölmesine seyirci kalın diyor… 34 ay Isparta E Tipi Cezaevinde esir edilen Bekir Bıçakçı’nın cezaevinde beyin kanaması geçirmesine kulak asmayın… 43 yaşındaki Gökşin Öz’ün vefat etmesini kimse duymaz merak etmeyin…
Hizmet sevdaları o kadar büyük ki bu masum insanların,
Onlara biçtikleri cezalar ona nispetle çok küçük!
Hala böyle düşünüyor bu kin ve haset tutkunları…
Ankara Bilgi İşlem Başkanlığında yazılım uzmanı iken tutuklanan Mustafa Çelikbilek; Maliye çalışanı Ahmet Çoban; Sincan Cezaevinde 33 ay tutuklu bulunan Savcı Mehmet Ali Pekgüzel’in vefat eden eşi Firdevs Pekgüzel… Aksaray Hukukçular Derneği Başkanı Murat Korkmaz… Cezaevinde tedavisi aksatılan ve felç geçiren başarılı emniyet müdürü Yavuz Bölek… Komiser yardımcısı Baykan Ateş… mesleğinden ihraç edildikten sonra pazarcılık yapan polis memuru Muhammed Köse… hep bu kin ve hasedinizin kurbanı olarak göçtüler diğer aleme…
Vefâsız yurd! Öz evlâdın için olsun, vefâ yok mu?
Neden kalbin kararmış? Bin ocaktan bir ziyâ yok mu?
İlâhî kimsesizlikten bunaldım, âşinâ yok mu?
Vatansız, hânümansız bir garîbim... Mültecâ yok mu?
M. Akif
21 ay hapis yatan polis Habip Akbaş, hayatını kaybettiğinde belki de bütün o mazlumlar adına: “Bu zulmü yaşatanlara hakkımı helal etmiyorum.” diyerek gitti bu diyardan…
Ömrünü iyi insan yetiştirmeye adamış eğitimci Muzaffer Ö. 27 ay Çorum Cezaevinde mağdur edildi. 60 yaşını aşkın ve ileri seviyede de şeker hastası olmasına rağmen tek kişilik hücrede tutulan Muzaffer Ö.’nün hücresinde ölü bulunması vicdanınızı hiç sızlattı mı?
Salman Taş… Ahmet Ceyhun… 28 ay boyunca hücrede tutulan İlyas Yıldırım, Din Kültürü Öğretmeni Eyüp Cabar… Fuat Kurt… Bank Asya ile işlem yapan öğretmen Selami Palazoğlu… bir ümit çok sevdiği mesleğine tekrardan döner miyim diye beklerken 47 yaşında vefat eden Emine Hanım hep soykırım sebebiyle yok edildiler.
Cebri hicretle Arjantin’e giden ve 3 yılı aşkın bir süre ailesine kavuşmayı bekleyen Ebubekir Altay; İstanbul’da saygın iş adamlarından birisiyken OHAL döneminde tüm mal varlığına el konulan ve zulümler sonucunda zorunlu olarak Kanada’ya yerleşen Halit Ünal asrın birer garibi olarak yürüdüler Hakk’a gurbet ufuklarda…
Torunu Ayşe Demir’in eşiyle birlikte farklı illerde tutsak bırakılmasına çok üzülüyordu dede Abdülbari Atay. Gözyaşları hiç dinmeyen yaşlı adamın beyin kanaması sonucunda vefat etmesi de sizi hiç insafa getirmedi.
Halil Amca’nın melek gözüyle baktığı çocuklarına nasıl ‘terörist’ diyebildiniz? Benzin istasyonlarında lavaboyu kullanınca hak geçti deyip para bırakan evlatlarına bu adaletsizliği nasıl reva gördünüz? Stres ve üzüntü sonucunda rahatsızlanarak hayatını kaybetmesi de gözünüze hiç gözükmedi… Yansımadı bile medyaya bu yanık yüreğin yangını.
KHK’lı öğretmen Canan Deniz’in ümit dolu hayatını nasıl çaldınız? Cezaevinde tutuklu öğretmen eşini ziyaretten dönüşte kendisini odasına kapatması ve intihar etmesi de hep sizin eseriniz…
Meral Barut (35)… Ayşe Ateş (45)… Bir anda eşini hapishaneye, babasını mezara koyup ardından buna dayanamayıp kendisi de toprağın bağrına düşen Ayşe Doğan… İlhami Keleş… Yapılan haksızlıklara kalbi dayanmayan Halit Kesgin… Üzüntü ve strese dayanmayan Kurmay Albay Ömer Güni de sizin zulmünüzle kapattı hayata gözlerini…
3 çocuk babası öğretmen Muhammet Emin Epçim’i esir ederken ailesinin ne kadar mağdur olduğu aklınıza gelmedi hiç? Ailesinin geçimini sağlayabilme adına tutukluluğu sonrasında inşaatlarda çalışmaya başlayan bu genç öğretmenin kafasında hep bu üzüntü vardı ve çalıştığı inşaatta namaz kılmak için hazırlık yaparken kalp krizi sonucunda kanatlanıp uçtu ruhu…
Bir babanın kalbi bu zulümlere nasıl dayanır ki? Manisa’nın Kula ilçesinde uzun yıllar görev yapan Doktor Mustafa Kalender’in kalbi de çok üzüldüğü tutuklu oğlunun hasretine dayanamadı.
Şanlıurfa’lı tutuklu esnaf Ahmet Hamdi Nedim Gerginci… Üç yıl boşu boşuna esir edilen Kemal Bilici… Sivas’tan Rize’ye tutuklu olan Lütfü Dalga’yı ziyaret etmek için yola çıkan arabanın kaza yapmasıyla vefat eden Hakan Umuç (35) ile çocukları Yunus Emre Umuç (1), Yavuz Selim Umuç (9), Yusuf Kenan Umuç ve Hicran Dalga’nın da biten hayatları da sizin zulmünüz…
Peki sevdiklerinin ölüm ve yaralanma haberini cezaevinde öğrenen babanın acısını ikiye katlanmanız neden? Acılı babanın hücreye kapatılması nasıl bir vicdansızlık?
Zulümden kaçarken Yunanistan’ın Sakız Adası açıklarındaki Oinousses (İnusses) bölgesinde 27 Eylül 2019 Cuma günü meydana gelen tekne kazasında hayatını kaybeden Mustafa Said Zenbil (12)…Meltem Zenbil (40)… Kevser Sezer (58)… Mahir Işık (4 aylık)… Mustafa Kara (6)… Gülsüm Kara (8)… İbrahim Işık (3)…
Adıyaman’da yaşadığı sıkıntı ve üzüntüler sonucunda 07 Aralık tarihinde bırakmış olduğu ‘ELVEDA’ mektubuyla birlikte vefat eden Fadime Güler…
Çok sevdiği üniformasından KHK ile uzaklaştırılan Emniyet Müdürü Tevfik İldemir… Erzurum H Tipi Cezaevinde 3 ay boyunca hastaneye sevk edilmek için bekletilen kanser hastası Engin Erol… ve 2019 yılında zulümle biten daha pek çok hayatlar…
İnsan hakları maskesi altında bu zulme sessiz kalanların sağır kulakları çınlasın!.. Ve bu vicdansız gaddarları alkışlayıp masum insanlara musallat eden o insafsız zalimlerin görmeyen gözlerine sokulsun!..
İnsan türünde, özelikle bu hürriyet asrında ve bilhassa medeniyet dairesinde hükmeden “vicdan hürriyeti” düsturunu kırmak ve hafife almak ve dolayısıyla insan türünü küçümsemek, hiçe saymak kadar cüretinizle, hangi kalbe, hangi insafa, hangi vicdana dayanıyorsunuz?
Bütün bunların yanında hala esir tutulan Ahmet Altan, Hidayet Karaca, Mümtaz’er Türköne… gibi edipler, yazarlar, sanatkarlar… her kesimden mağduriyet yaşatılan yüzbinlerce suçsuz insan…
Sadece o masumların hayatlarını gasp etmek değil zulmünüz... O güzelim insanların yapacakları güzel Hizmetleri engellemiş olmak da çok büyük bir haksızlık…
Ve 2019 yılı biterken amel defteriniz çok kabarık… Zulüm ile bitirilen hayatlar nasıl kaydediyorsa bu zulümleri tarih de…melekler de… zihinler de… geleceğin nesli çocuklar da kaydediyor. Yarın çocuklarınızın yüzüne bakamayacak duruma gelirseniz hiç şaşırmayın… En iyisi mi gelin artık bu zulme ortak olmayın… 2020’yi de sırtınıza günah yükü olarak almayın…
“Zulm ile âbâd olanın, âhiri berbâd olur!” denmiştir ki, tarih, bunun yüzlerce misali ile doludur. Dahası iğneden ipliğe her şeyin hesabının sorulacağı bir gün var ki, o gün, vay haline o zalimlerin!..
[Fikret Kaplan] 30.12.2019 [Samanyolu Haber]
Habertürk, ‘Yeni Havalimanı ve Marmaray’ın reklamından oynamadı’ diye engelli yazarının işine son verdi
Habertürk internet sitesi, engelli haklarıyla ilgili yazılar yazan Sinem Kaymakçı’nın işine son verdi. Kaymakçı’nın işten çıkarılma sebebi ise Yeni Havalimanı ve Marmaray’ın ‘ne kadar engelli dostu inşa edildiği’ konusunda figüran olmak istememesi gösterildi.
Konu hakkında sosyal medya hesabı twitterdan açıklama yapan Kaymakçı şunları söyledi.
“29 Mart Habertürk internet sitesinde yazmaya başladım. Kendim geçirdiğim bir trafik kazası sonucu engelli kaldım. Engelliler konusunda da yazılarım oldu. Habertürk yönetimi benden Yeni Havalimanı ve Marmaray’ın ne kadar engelli dostu inşa edildiği konusunda figüran olmamı istedi.”
“Tekerlekli sandalye ile dolaştırıp reklam amaçlı video çekimi. Ben de sokaklarda engelli sorunları had safhada iken siyasi getiri amaçlı bu filmin çekilmesini uygun bulmadım ve yönetime ifade ettim. Bunun üzerine dün yazılarıma son verildiği bilgisi ulaştı.”
“Bugün sayfadan yazılarıma bakmak istediğimde yazılarımın kaldırıldığını görmem en büyük hayal kırıklığı oldu. Şu an son derece şaşkın ve çok üzgünüm. Bu yaşananları kamuoyunun bilme hakkı var diye düşündüm. En çok da engellilerin sesi olma imkanım elimden alındığı için üzgünüm:(“
[TR724] 30.12.2019
Konu hakkında sosyal medya hesabı twitterdan açıklama yapan Kaymakçı şunları söyledi.
“29 Mart Habertürk internet sitesinde yazmaya başladım. Kendim geçirdiğim bir trafik kazası sonucu engelli kaldım. Engelliler konusunda da yazılarım oldu. Habertürk yönetimi benden Yeni Havalimanı ve Marmaray’ın ne kadar engelli dostu inşa edildiği konusunda figüran olmamı istedi.”
“Tekerlekli sandalye ile dolaştırıp reklam amaçlı video çekimi. Ben de sokaklarda engelli sorunları had safhada iken siyasi getiri amaçlı bu filmin çekilmesini uygun bulmadım ve yönetime ifade ettim. Bunun üzerine dün yazılarıma son verildiği bilgisi ulaştı.”
“Bugün sayfadan yazılarıma bakmak istediğimde yazılarımın kaldırıldığını görmem en büyük hayal kırıklığı oldu. Şu an son derece şaşkın ve çok üzgünüm. Bu yaşananları kamuoyunun bilme hakkı var diye düşündüm. En çok da engellilerin sesi olma imkanım elimden alındığı için üzgünüm:(“
[TR724] 30.12.2019
Kim’i geride bıraktı; Almanlara göre Erdoğan, dünya barışını tehdit ediyor
Almanya’da yapılan bir ankete göre vatandaşların yüzde 75’i Erdoğan’ı küresel güvenlik ve istikrara olumsuz etkide bulunan liderler arasında görüyor. Zirvede Trump’ın yer aldığı aynı ankette Kuzey Kore lideri Kim Jong-un yüzde 73, Putin yüzde 63 oy aldı. Katılımcılara göre küresel iklim krizi terörden daha büyük bir tehdit.
Almanya’da Bild gazetesinin kamuoyu araştırma enstitüsü INSA’ya yaptırdığı anket ilginç sonuçlar ortaya koydu. DW’nin haberine göre katılımcılara dünyanın güvenlik ve istikrarı önündeki en önemli tehditlerin ne olduğu soruldu. En fazla üç tercihin işaretlenebildiği ankette vatandaşların yüzde 42’si küresel iklim değişikliğini en büyük tehditler arasında saydı.
İkinci sırada yüzde 38 ile radikal İslamcı terör var. Üçüncü sırada ise yüzde 33 ile sığınmacı hareketleri geliyor. Ankete katılanların yüzde 25’i sağcı hükümetlerin sayısındaki artışı güvenlik ve istikrar için tehdit olarak görüyor. ABD’deki siyasi durum ve büyük güçler arasındaki ticaret savaşlarını en büyük tehdit sayanların oranı ise yüzde 20 oldu.
TRUMP BİRİNCİ SIRADA, ONU ERDOĞAN İZLİYOR
Ankette ayrıca dünyanın güvenlik ve istikrarına olumsuz etkide bulunan siyasi liderlerin kim olduğu da soruldu. Katılımcıların yüzde 80’i ABD Başkanı Donald Trump’ı güvenlik ve istikrara en olumsuz etkiye sahip siyasi lider olarak görüyor. Trump’ı yüzde 75 ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan izliyor, üçüncü sırada ise yüzde 73 ile Kuzey Kore Devlet Başkanı Kim Jong-un bulunuyor. Katılımcıların yüzde 63’ü Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i, yüzde 56’sı İngiltere Başbakanı Boris Johnson’u, yüzde 54’ü Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı dünyanın güvenlik ve istikrarına tehdit olarak görüyor.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un güvenlik ve istikrara olumlu etkisi olduğuna inananların oranı yüzde 52, olumsuz etkisi olduğunu düşünenlerin oranı ise yüzde 25. Almanya Başbakanı Angela Merkel’in olumlu etkiye sahip olduğuna inananların oranı yüzde 50, olumsuz olduğunu düşünenler ise yüzde 36 oldu. Ankette yer alan diğer isimler arasında Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Benyamin Netanyahu, Muhammed bin Selman, Hasan Ruhani ve Jair Bolsanoro vardı. INSA’nın 20-23 Aralık tarihleri arasında düzenlediği ankete 1014 kişi katıldı.
[TR724] 30.12.2019
Almanya’da Bild gazetesinin kamuoyu araştırma enstitüsü INSA’ya yaptırdığı anket ilginç sonuçlar ortaya koydu. DW’nin haberine göre katılımcılara dünyanın güvenlik ve istikrarı önündeki en önemli tehditlerin ne olduğu soruldu. En fazla üç tercihin işaretlenebildiği ankette vatandaşların yüzde 42’si küresel iklim değişikliğini en büyük tehditler arasında saydı.
İkinci sırada yüzde 38 ile radikal İslamcı terör var. Üçüncü sırada ise yüzde 33 ile sığınmacı hareketleri geliyor. Ankete katılanların yüzde 25’i sağcı hükümetlerin sayısındaki artışı güvenlik ve istikrar için tehdit olarak görüyor. ABD’deki siyasi durum ve büyük güçler arasındaki ticaret savaşlarını en büyük tehdit sayanların oranı ise yüzde 20 oldu.
TRUMP BİRİNCİ SIRADA, ONU ERDOĞAN İZLİYOR
Ankette ayrıca dünyanın güvenlik ve istikrarına olumsuz etkide bulunan siyasi liderlerin kim olduğu da soruldu. Katılımcıların yüzde 80’i ABD Başkanı Donald Trump’ı güvenlik ve istikrara en olumsuz etkiye sahip siyasi lider olarak görüyor. Trump’ı yüzde 75 ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan izliyor, üçüncü sırada ise yüzde 73 ile Kuzey Kore Devlet Başkanı Kim Jong-un bulunuyor. Katılımcıların yüzde 63’ü Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i, yüzde 56’sı İngiltere Başbakanı Boris Johnson’u, yüzde 54’ü Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı dünyanın güvenlik ve istikrarına tehdit olarak görüyor.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un güvenlik ve istikrara olumlu etkisi olduğuna inananların oranı yüzde 52, olumsuz etkisi olduğunu düşünenlerin oranı ise yüzde 25. Almanya Başbakanı Angela Merkel’in olumlu etkiye sahip olduğuna inananların oranı yüzde 50, olumsuz olduğunu düşünenler ise yüzde 36 oldu. Ankette yer alan diğer isimler arasında Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Benyamin Netanyahu, Muhammed bin Selman, Hasan Ruhani ve Jair Bolsanoro vardı. INSA’nın 20-23 Aralık tarihleri arasında düzenlediği ankete 1014 kişi katıldı.
[TR724] 30.12.2019
Para muslukları kesildi, yandaş medya bir bir kepenk kapatıyor
AKP’nin İstanbul ve Ankara başta olmak üzere yerel seçimlerde bir çok belediyeyi kaybetmesi yandaş medyayı da vurdu. Son dönemde ekonomik açıdan sıkıntılı günler geçiren TürkMedya’da iki gazetenin birden kapısına kilit vuruldu.
Star, Akşam ve Güneş gazeteleriyle 24 TV ile 360 TV’yi bünyesinde bulunduran TürkMedya’da yerel seçimler sonrası ciddi bir kriz patlak vermişti. Belediyeden gelen paralar kesildi, krizin ardından birçok isimle yollar ayrıldı. Star Matbaası ve Akşam Life eki kapandı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın cezaevi arkadaşı Hasan Yeşildağ’ın sahibi olduğu gazetelerin yönetimi, çalışanlara Star ve Güneş’in kapandığını resmen tebliğ etti. Güneş Gazetesi’nin Akşam Gazetesi içerisinde 4 sayfa ek olarak yer almaya devam edeceği öğrenildi.
[TR724] 30.12.2019
Star, Akşam ve Güneş gazeteleriyle 24 TV ile 360 TV’yi bünyesinde bulunduran TürkMedya’da yerel seçimler sonrası ciddi bir kriz patlak vermişti. Belediyeden gelen paralar kesildi, krizin ardından birçok isimle yollar ayrıldı. Star Matbaası ve Akşam Life eki kapandı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın cezaevi arkadaşı Hasan Yeşildağ’ın sahibi olduğu gazetelerin yönetimi, çalışanlara Star ve Güneş’in kapandığını resmen tebliğ etti. Güneş Gazetesi’nin Akşam Gazetesi içerisinde 4 sayfa ek olarak yer almaya devam edeceği öğrenildi.
[TR724] 30.12.2019
Asgari ücretli ‘yerli’ otomobili alabilecek mi? [Yusuf Dereli]
İktidar temsilcilerine göre, İtalyan yapımı ‘yüzde 100 yerli ve milli’ otomobil büyük sükse yaptı! Hatta Volkswagen gibi dünya devi otomotiv markaları ‘elektrikli otomobil’ üretim planlarını revize ederek 2 yıl öne bile almış! İktidara yakın medya böyle yazıyor. Fabrikanın bugün kurulmuş olduğunu ve seri üretime geçildiğini varsayalım; C segment lüks bir SUV’un bugünkü fiyatı ne olurdu? 200-250 bin TL gibi komik rakamları telaffuz edenler var. Mümkün değil!
Kıyaslama yapılabilmesi için aktaralım; Renault’un bugün Türkiye’de satışta olan yüzde 100 eletrikli otomobili Zoe’nun fiyatı 234 bin TL! Zoe, A segment yani oldukça küçük bir otomobil. Yerli otomobil ise (tabi seri üretime geçilebilirse) C segment ve lüks sınıfta görünüyor. Buradan yola çıkarak en iyi rekabetçi fiyatın bile 350 bin TL’nin altına olamayacağını söyleyebiliriz… Peki bir asgari ücretli yerli otomobilden alabilir mi? Tabi ki alabilir; bunu yapabilmesi için yaklaşık 10 yıl boyunca aldığı 2 bin 324 liranın bir kuruşuna bile dokunmaması yeterli!
İtalyanlara yaptırılan ‘yerli otomobil’ geçtiğimiz günlerde tanıtıldı. Otomobilin seri üretiminin yapılıp yapılamayacağı ya da tasarımının ‘çalıntı’ olup olmadığı tartışmalarından bağımsız olarak merak edilen en önemli konu fiyatı. Konu TOGG’un CEO’su Gürcam Karakaş’a soruldu. Rakam telaffuz etmiyor Karakaş ancak rekabetçi bir fiyat olacağını söylüyor. Gemlik’te fabrikanın kurulduğunu ve bugün itibariyle seri üretime geçildiğini varsayarak soralım; yerli otomobilin fiyatı hangi aralıkta olur?
Kesin bir rakam vermek mümkün değil. Ancak kıyaslama yaparak bir tahminde bulunabiliriz. Bunun için iki birbirinden tamamen farklı model kullanalım. İlk modelimiz Renault’un Türkiye’de de satılan tamamen elektrikli modeli Zoe. A segment oldukça küçük, lüksten uzak mütevazı bir şehir otomobili. Clio bile onun yanında ‘lüks’ kalıyor. Zoe 2,5 saatte şarj oluyor ve tek şarjla şehir içinde yaklaşık 250 km mesafe kat edebiliyorsunuz. 0-100 km hızlanması ise 13 saniyenin üzerinde. Maksimum hızı 135 km! Yanlış okumadınız, 135 km! Bu değerlere rağmen fiyatı 234 bin lira!
JAGUAR DEĞİL ELBETTE!
Bir diğer modelimiz biraz lüks! Jaguar I-Pace SE! 400 beygirlik bir makina… 0-‘dan 100’e sadece 4,8 saniyede çıkıyor. Maksimum hızı ise 200 km. Şehir içinde bile 400 km’ye yakın bir menzile sahip. Fiyatı 680 bin liradan başlıyor!
İtalyan Pininfarina’ya yaptırılan ya da daha önce yapılan ancak Türkiye’ye ‘yerli’ diyerek sunulan otomobil ne Renault’un Zoe modeli kadar mütevazı olacak ne de Jaguar kadar lüks. Türkiye’nin otomobili C segmentte mücadele edecek ve göründüğü kadarıyla (seri üretime geçilebilirse) ‘lükse’ yakın olacak.
EN UCUZ ELEKTRİKLİ OTOMOBİL 30 BİN DOLAR!
Bugün Avrupa’da en ucuz (üç kişilik) elektrikli otomobillerin fiyatları bile 30 bin Dolar’dan başlıyor. Türkiye’de ‘burun kıvırarak bakılan’ Zoe’nun fiyatı bile 40 bin Dolar! Bütün bu verilerden yola çıkarak, C segment ‘lükse’ yakın bir SUV’un fiyatının en azından 60 bin Dolar seviyelerinde olacağını söyleyebiliriz. İki yıl sonra rakamın ne olacağı, doların durumuna bağlı! Belki 450 belki 500 bin TL; tabi seri üretime geçilebilirse…
Asgari ücretle yerli otomobil alınabilir mi?
Türkiye’de yaklaşık 10 milyon kişiyi ilgilendiren asgari ücret geçtiğimiz günlerde açıklandı. Yeni asgari ücret yüzde 15 artışla 2 bin 324 liraya çıkarıldı. Özellikle sendikaların beklentisinin çok çok altında bir rakam. Asgari ücretin açıklanmasıyla İtalyan yapımı ‘yerli’ otomobilin tanıtımı aynı günlere denk geldi. Peki bir asgari ücretli ‘lüks’ sınıfına yakın yerli SUV’u alabilir mi? Alabilir tabi ki; bunun için yaklaşık 10 yıl boyunca alacağı maaşın bir kuruşuna bile dokunmaması yeterli! Eğer aldığı maaşla kirasını ve faturalarını ödeyip, en azından zaruri mutfak ihtiyaçlarını karşılamaya kalkarsa 40 yıl beklemesi gerekecek!
[Yusuf Dereli] 30.12.2019 [TR724]
Kıyaslama yapılabilmesi için aktaralım; Renault’un bugün Türkiye’de satışta olan yüzde 100 eletrikli otomobili Zoe’nun fiyatı 234 bin TL! Zoe, A segment yani oldukça küçük bir otomobil. Yerli otomobil ise (tabi seri üretime geçilebilirse) C segment ve lüks sınıfta görünüyor. Buradan yola çıkarak en iyi rekabetçi fiyatın bile 350 bin TL’nin altına olamayacağını söyleyebiliriz… Peki bir asgari ücretli yerli otomobilden alabilir mi? Tabi ki alabilir; bunu yapabilmesi için yaklaşık 10 yıl boyunca aldığı 2 bin 324 liranın bir kuruşuna bile dokunmaması yeterli!
İtalyanlara yaptırılan ‘yerli otomobil’ geçtiğimiz günlerde tanıtıldı. Otomobilin seri üretiminin yapılıp yapılamayacağı ya da tasarımının ‘çalıntı’ olup olmadığı tartışmalarından bağımsız olarak merak edilen en önemli konu fiyatı. Konu TOGG’un CEO’su Gürcam Karakaş’a soruldu. Rakam telaffuz etmiyor Karakaş ancak rekabetçi bir fiyat olacağını söylüyor. Gemlik’te fabrikanın kurulduğunu ve bugün itibariyle seri üretime geçildiğini varsayarak soralım; yerli otomobilin fiyatı hangi aralıkta olur?
Kesin bir rakam vermek mümkün değil. Ancak kıyaslama yaparak bir tahminde bulunabiliriz. Bunun için iki birbirinden tamamen farklı model kullanalım. İlk modelimiz Renault’un Türkiye’de de satılan tamamen elektrikli modeli Zoe. A segment oldukça küçük, lüksten uzak mütevazı bir şehir otomobili. Clio bile onun yanında ‘lüks’ kalıyor. Zoe 2,5 saatte şarj oluyor ve tek şarjla şehir içinde yaklaşık 250 km mesafe kat edebiliyorsunuz. 0-100 km hızlanması ise 13 saniyenin üzerinde. Maksimum hızı 135 km! Yanlış okumadınız, 135 km! Bu değerlere rağmen fiyatı 234 bin lira!
JAGUAR DEĞİL ELBETTE!
Bir diğer modelimiz biraz lüks! Jaguar I-Pace SE! 400 beygirlik bir makina… 0-‘dan 100’e sadece 4,8 saniyede çıkıyor. Maksimum hızı ise 200 km. Şehir içinde bile 400 km’ye yakın bir menzile sahip. Fiyatı 680 bin liradan başlıyor!
İtalyan Pininfarina’ya yaptırılan ya da daha önce yapılan ancak Türkiye’ye ‘yerli’ diyerek sunulan otomobil ne Renault’un Zoe modeli kadar mütevazı olacak ne de Jaguar kadar lüks. Türkiye’nin otomobili C segmentte mücadele edecek ve göründüğü kadarıyla (seri üretime geçilebilirse) ‘lükse’ yakın olacak.
EN UCUZ ELEKTRİKLİ OTOMOBİL 30 BİN DOLAR!
Bugün Avrupa’da en ucuz (üç kişilik) elektrikli otomobillerin fiyatları bile 30 bin Dolar’dan başlıyor. Türkiye’de ‘burun kıvırarak bakılan’ Zoe’nun fiyatı bile 40 bin Dolar! Bütün bu verilerden yola çıkarak, C segment ‘lükse’ yakın bir SUV’un fiyatının en azından 60 bin Dolar seviyelerinde olacağını söyleyebiliriz. İki yıl sonra rakamın ne olacağı, doların durumuna bağlı! Belki 450 belki 500 bin TL; tabi seri üretime geçilebilirse…
Asgari ücretle yerli otomobil alınabilir mi?
Türkiye’de yaklaşık 10 milyon kişiyi ilgilendiren asgari ücret geçtiğimiz günlerde açıklandı. Yeni asgari ücret yüzde 15 artışla 2 bin 324 liraya çıkarıldı. Özellikle sendikaların beklentisinin çok çok altında bir rakam. Asgari ücretin açıklanmasıyla İtalyan yapımı ‘yerli’ otomobilin tanıtımı aynı günlere denk geldi. Peki bir asgari ücretli ‘lüks’ sınıfına yakın yerli SUV’u alabilir mi? Alabilir tabi ki; bunun için yaklaşık 10 yıl boyunca alacağı maaşın bir kuruşuna bile dokunmaması yeterli! Eğer aldığı maaşla kirasını ve faturalarını ödeyip, en azından zaruri mutfak ihtiyaçlarını karşılamaya kalkarsa 40 yıl beklemesi gerekecek!
[Yusuf Dereli] 30.12.2019 [TR724]
Blockchain (Blok Zincir) [Ali Deniz]
İnsanlık tarihinin görüp görebileceği en büyük devrim ‘Blockchain’ yani ‘Blok Zincir’dir. Henüz devrim gerçekleşmedi, kapının önüne kadar geldi, bekliyor. Birden içeri dalacak.
Gelecek tasavvurlarınızı gözden geçirin. İş hayatı çok değişecek.
Sürekli olarak Bitcoin ve diğer başka kripto paraları duyuyorsunuz. Kafalarda birçok sorular var;
Bunlara benzer sorulara cevap vermeden, Bitcoin’i anlatmadan önce içinden çıktığı Blockchain’i anlatmam gerekli.
Nedir Blockchain?
90’larda Nokia rüzgârı vardı. Ancak ‘akıllı’ telefonlar Nokia’yı yıktı geçti. Kendilerinden çok fazla eminlerdi ama zirvede yalnız olmaları onları bitirdi. Benzeri ‘akıllı aksiyonlar’ önümüzdeki dönemlerde birçok iş kolunu bitirecek. Yeni iş kolları açılacak.
Artık ebeveynler çocuklarına, gençler kendilerine kariyer planı yaparken ‘akıllı teknoloji’leri göz ardı edemez! Bugün geçerli gibi görünen meslekler 4-5 sene sonra ortadan kalkacak.
Bitcoin ve diğer 1300’den fazla kripto paranın çıkış yeri Blokchain’dir. Merkezsiz olan Blokchain yapısı paraya çok farklı çalışma yöntemi, yepyeni bir tanım getirmiştir. Bitcoin ile iktisat kitaplarında paranın tanımını değiştirecek gelişmeler oldu.
Para devletlerin, merkez bankalarının kontrolünden çıkmak üzere! Bu basit bir cümle değil!
Blokchain’i sadece Bitcoin vb kripto paralar üreten bir platform olarak asla görmeyin. İşin bu kısmı devede kıl bile değil. Kripto paralar kullanıma girdiği için çok fazla gündeme geliyor, o kadar!
Devletler şimdilik buna pek sıcak bakmıyor gibi görünse de Rusya dahil gelişmiş birçok ülke bu teknolojiyi nasıl kullanırım, bunu nasıl kazanca çeviririm, ne yapar eder de ‘bu teknolojiyi kontrol altında tutarım’ın araştırmalarını yapıyorlar. İşleri zor, blokzinciri hiçbir güce, hiçbir merkeze boyun eğmeyecek güç odaklarının hegemonyasına girmeyecek şekilde tasarlanmış bir teknolojidir. Neticede devletler bu teknoloji ile barışık olmak zorunda kalacaklar.
İlerde blok zincir sınırları daha da anlamsızlaştıracaktır.
Blok zincir aklınıza gelen her türlü güven sorununa son veren, bugünkü teknolojinin ve hatta tasavvur edilebilen teorilerin de yıkamayacağı çok sağlam bir teknoloji platformudur.
‘Herkesten bağımsız insanlık tarihinin kurabileceği en sağlam NOTER’dir’
Aklınıza gelen her iş çok kısa zaman sonra blok zincir üzerinden yapılmaya başlanacak. Bütün küresel firmalar, gelişmiş ülkeler her türlü fiziki işlemi, blok zincir üzerine taşına konusunda araştırmalar yapıyorlar.
Mesela Rusya’da Alex’a bir tır dolusu domates sattım. Bunun karşılığında Alex bana 2 bitcoin gönderdi.. Bu kayıtlar merkezi bir bilgisayarda tutulmuyor, sistemdeki milyonlarca bilgisayarlarda tutuluyor. Bu ticareti Alex ile blok zincir üzerinde kayıtlara geçirip gerçekleştirmiş oldum. Malı verdim Alex’te bitcoin ile parasını ödedi! Bende kendi bitcoinlerimle başka bir tedarikçiden tohum alabileceğim. Bakın ortada devletin parası, banka havalesi vs yok.
90’larda 2000’li yıllar için uçan arabalarla tasavvur ediliyordu. Arabayı henüz uçuramadık ama ondan çok daha önemli gelişmeler ‘Blok Zincir’ teknolojisidir!
Blok zincir kayıt gerektiren her işlem için kullanılabilecek bir teknoloji. Asla kaybolmayacak, virüs, siber saldırı risklerine karşı tam güvenli bir sistem. Çok fazla sayıda bilgisayardaki işlemleri kaydeden herkese açık dijital defterdir. Kayıtlar asla değiştirilemez.
Şu an hala kullanmakta olduğumuz bilgiler hep bir merkez tarafından kontrol altında tutulmaktadır. Birileri bu bilgileri menfaati için değiştirebilir, silebilir veya satabilir. Blok zincirde merkezi bir yapı yoktur. Bilgi sistemdeki bütün bilgisayarlarda şifreli olarak tutulur.
Merkezi olmayan sistemdeki ‘düğüm’ yani ‘bilgisayar ağları’
Mevcut sistemde bankaya, fatura kesmeye, notere ihtiyaç duymadan malınızı başkasına satmanız asla mümkün değil. Blok zincir platformunda bunların hiçbirine ihtiyacınız kalmıyor.
Şirketler mallarının satışını, tahsilatlarını, borç alacak ilişkilerini bu sistem ile yapabilecek. Evinizi, arabanızı devlete bağlı noterlere ihtiyaç duymadan bu sistem üzerinden satabileceksiniz. Tapu, nüfus, patent kayıtları hiçbir doğal afet veya sabotajlardan etkilenmeyecek şekilde blok zincir üzerinde tam güvenli olarak tutulabilecek.
Şimdi bir örnek ile açıklayalım:
Mesela fabrikanızdan Almanya’daki bir firmaya otomobil yedek parçası satıyorsunuz. Firma ile fiyatta, ürün özelliklerinde ve miktarda anlaştınız. Alman firma 5 Bitcoin göndererek malın parasını ödedi. Malı sattınız.
Bu satış dijital bir deftere yazılıyor. Kaydını kendi bilgisayarınızdan blok zincire dahil olan milyonlarca bilgisayarlar ile şifreli olarak paylaşıyorsunuz. Merkezi bir yer ile değil! Milyonlarca bilgisayar ile paylaşıyorsunuz, orada işlem çok büyük algoritmaların çalışması ile onaylanıyor. Bu algoritma bilgiyi işleyip blok zincire dahil ediyor. Bu bilgi asla değiştirilemiyor.
Çok karmaşık algoritmalarla elde edilen müdahale edilmesi mümkün olmayan işlemlerdir.
Almanya’daki firma ile bu ticaretiniz dünyaya yayılmış milyonlarca bilgisayarda blok zincir algoritmalarının çalışması ile işlemiş hale geliyor.
Burada merkezi bir bilgisayar yok. Almanya’daki firmaya satışınızın bilgileri milyonlarca bilgisayara gidiyor. Her bilgisayarda çalışan bir algoritma var. Bu bilginin değiştirilmesi mümkün değil. Sizin bilgisayarınız çalınsa, yansa, saldırıya uğrasa bile bu bilgi milyonlarca bilgisayarda blok zincir içinde bir bilgi olarak saklanıyor.
Blockchain ve Bitcoin ile alakalı birkaç yazı yazacağım. Konu ile ilgili sorularınız olursa yazıları da sorulara göre ilerletebiliriz.
[Ali Deniz] 30.12.2019 [TR724]
Gelecek tasavvurlarınızı gözden geçirin. İş hayatı çok değişecek.
Sürekli olarak Bitcoin ve diğer başka kripto paraları duyuyorsunuz. Kafalarda birçok sorular var;
- Kripto paralara yatırım yapılır mı?
- Güvenli mi?
- Paramız nerde tutuluyor?
- Bitcoin’i kim çıkardı? Arkasında kim var?
- Kripto paralar saadet zinciri mi?
- Bitcoin üretmekte ne demek? İsteyen herkes kripto para mı üretiyor? Bunun sonu nereye varacak?
- Bitcoin madenciliği nedir? Bu iş nasıl yapılır? Kazancı nedir?
- Bitcoin ile nasıl ödeme yapacağız?
Bunlara benzer sorulara cevap vermeden, Bitcoin’i anlatmadan önce içinden çıktığı Blockchain’i anlatmam gerekli.
Nedir Blockchain?
90’larda Nokia rüzgârı vardı. Ancak ‘akıllı’ telefonlar Nokia’yı yıktı geçti. Kendilerinden çok fazla eminlerdi ama zirvede yalnız olmaları onları bitirdi. Benzeri ‘akıllı aksiyonlar’ önümüzdeki dönemlerde birçok iş kolunu bitirecek. Yeni iş kolları açılacak.
Artık ebeveynler çocuklarına, gençler kendilerine kariyer planı yaparken ‘akıllı teknoloji’leri göz ardı edemez! Bugün geçerli gibi görünen meslekler 4-5 sene sonra ortadan kalkacak.
Bitcoin ve diğer 1300’den fazla kripto paranın çıkış yeri Blokchain’dir. Merkezsiz olan Blokchain yapısı paraya çok farklı çalışma yöntemi, yepyeni bir tanım getirmiştir. Bitcoin ile iktisat kitaplarında paranın tanımını değiştirecek gelişmeler oldu.
Para devletlerin, merkez bankalarının kontrolünden çıkmak üzere! Bu basit bir cümle değil!
Blokchain’i sadece Bitcoin vb kripto paralar üreten bir platform olarak asla görmeyin. İşin bu kısmı devede kıl bile değil. Kripto paralar kullanıma girdiği için çok fazla gündeme geliyor, o kadar!
Devletler şimdilik buna pek sıcak bakmıyor gibi görünse de Rusya dahil gelişmiş birçok ülke bu teknolojiyi nasıl kullanırım, bunu nasıl kazanca çeviririm, ne yapar eder de ‘bu teknolojiyi kontrol altında tutarım’ın araştırmalarını yapıyorlar. İşleri zor, blokzinciri hiçbir güce, hiçbir merkeze boyun eğmeyecek güç odaklarının hegemonyasına girmeyecek şekilde tasarlanmış bir teknolojidir. Neticede devletler bu teknoloji ile barışık olmak zorunda kalacaklar.
İlerde blok zincir sınırları daha da anlamsızlaştıracaktır.
Blok zincir aklınıza gelen her türlü güven sorununa son veren, bugünkü teknolojinin ve hatta tasavvur edilebilen teorilerin de yıkamayacağı çok sağlam bir teknoloji platformudur.
‘Herkesten bağımsız insanlık tarihinin kurabileceği en sağlam NOTER’dir’
Aklınıza gelen her iş çok kısa zaman sonra blok zincir üzerinden yapılmaya başlanacak. Bütün küresel firmalar, gelişmiş ülkeler her türlü fiziki işlemi, blok zincir üzerine taşına konusunda araştırmalar yapıyorlar.
Mesela Rusya’da Alex’a bir tır dolusu domates sattım. Bunun karşılığında Alex bana 2 bitcoin gönderdi.. Bu kayıtlar merkezi bir bilgisayarda tutulmuyor, sistemdeki milyonlarca bilgisayarlarda tutuluyor. Bu ticareti Alex ile blok zincir üzerinde kayıtlara geçirip gerçekleştirmiş oldum. Malı verdim Alex’te bitcoin ile parasını ödedi! Bende kendi bitcoinlerimle başka bir tedarikçiden tohum alabileceğim. Bakın ortada devletin parası, banka havalesi vs yok.
90’larda 2000’li yıllar için uçan arabalarla tasavvur ediliyordu. Arabayı henüz uçuramadık ama ondan çok daha önemli gelişmeler ‘Blok Zincir’ teknolojisidir!
Blok zincir kayıt gerektiren her işlem için kullanılabilecek bir teknoloji. Asla kaybolmayacak, virüs, siber saldırı risklerine karşı tam güvenli bir sistem. Çok fazla sayıda bilgisayardaki işlemleri kaydeden herkese açık dijital defterdir. Kayıtlar asla değiştirilemez.
Şu an hala kullanmakta olduğumuz bilgiler hep bir merkez tarafından kontrol altında tutulmaktadır. Birileri bu bilgileri menfaati için değiştirebilir, silebilir veya satabilir. Blok zincirde merkezi bir yapı yoktur. Bilgi sistemdeki bütün bilgisayarlarda şifreli olarak tutulur.
Merkezi olmayan sistemdeki ‘düğüm’ yani ‘bilgisayar ağları’
Mevcut sistemde bankaya, fatura kesmeye, notere ihtiyaç duymadan malınızı başkasına satmanız asla mümkün değil. Blok zincir platformunda bunların hiçbirine ihtiyacınız kalmıyor.
Şirketler mallarının satışını, tahsilatlarını, borç alacak ilişkilerini bu sistem ile yapabilecek. Evinizi, arabanızı devlete bağlı noterlere ihtiyaç duymadan bu sistem üzerinden satabileceksiniz. Tapu, nüfus, patent kayıtları hiçbir doğal afet veya sabotajlardan etkilenmeyecek şekilde blok zincir üzerinde tam güvenli olarak tutulabilecek.
Şimdi bir örnek ile açıklayalım:
Mesela fabrikanızdan Almanya’daki bir firmaya otomobil yedek parçası satıyorsunuz. Firma ile fiyatta, ürün özelliklerinde ve miktarda anlaştınız. Alman firma 5 Bitcoin göndererek malın parasını ödedi. Malı sattınız.
Bu satış dijital bir deftere yazılıyor. Kaydını kendi bilgisayarınızdan blok zincire dahil olan milyonlarca bilgisayarlar ile şifreli olarak paylaşıyorsunuz. Merkezi bir yer ile değil! Milyonlarca bilgisayar ile paylaşıyorsunuz, orada işlem çok büyük algoritmaların çalışması ile onaylanıyor. Bu algoritma bilgiyi işleyip blok zincire dahil ediyor. Bu bilgi asla değiştirilemiyor.
Çok karmaşık algoritmalarla elde edilen müdahale edilmesi mümkün olmayan işlemlerdir.
Almanya’daki firma ile bu ticaretiniz dünyaya yayılmış milyonlarca bilgisayarda blok zincir algoritmalarının çalışması ile işlemiş hale geliyor.
Burada merkezi bir bilgisayar yok. Almanya’daki firmaya satışınızın bilgileri milyonlarca bilgisayara gidiyor. Her bilgisayarda çalışan bir algoritma var. Bu bilginin değiştirilmesi mümkün değil. Sizin bilgisayarınız çalınsa, yansa, saldırıya uğrasa bile bu bilgi milyonlarca bilgisayarda blok zincir içinde bir bilgi olarak saklanıyor.
Blockchain ve Bitcoin ile alakalı birkaç yazı yazacağım. Konu ile ilgili sorularınız olursa yazıları da sorulara göre ilerletebiliriz.
[Ali Deniz] 30.12.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
