Yasin Ugan ve Özgür Koca’nın 13 Şubat’ta kaçırılmasının ardından iki kaçırılma olayı daha gün yüzüne çıktı. BTK uzmanı Salim Zeybek 21 Şubat’ta kaçırıldı. Tarım Bakanlığı’na bağlı Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu’nda (TKDK) memur olarak çalışan Gökhan Türkmen’in ise 7 Şubat’ta kaçırıldığı belirtiliyor. Böylece Şubat ayında MİT tarafından kaçırılan kişi sayısı 4’e yükseldi.
POLİS KULLANILDI
2016 ve 2017 yılında gerçekleşen kaçırılma olayları Siyah Transporter’la doğrudan MİT tarafından gerçekleştirilirken, son dört kişinin kaçırılmasında Emniyet güçlerinin kullanıldığı, ardından sözkonusu kişilerin MİT’e teslim edildikleri görülüyor.
7 Şubat’ta kaçırılan Gökhan Türkmen
GÖKHAN TÜRKMEN 7 ŞUBAT’TA KAÇIRILDI
7 Şubat’ta kaçırılan Gökhan Türkmen, Hizmet Hareketi’yle ilişkili olduğu gerekçesiyle OHAL döneminde Türkiye Zirai Donatım Kurumu’ndaki işinden atılan 42 yaşında bir kimyager.
15 Temmuz’dan sonra 9 Ağustos 2016’da evi ağır silahlı 7 kişilik Özel Harekat tarafından basılan Gökhan Türkmen’in işkence göreceği korkusuyla teslim olmayıp saklanmaya başladığı belirtiliyor.
Yaklaşık 2.5 yıl kaçak durumda yaşayan Gökhan Türkmen’in bu süre zarfında ailesiyle görüşmediği zaman zaman annesini aradığı ifade ediliyor. Kaçırılmadan 10 gün kadar önce son kez oldukça tedirgin biçimde annesini arayan Türkmen’in, “Eğer benden bir hafta haber alamazsanız suç duyurusunda bulunun” dediği belirtiliyor.
Bu sözlerinden sonra annesinin haber alamaması üzerine Antalya Emniyeti’ne giderek durumu bildirdiği ancak Emniyet’ten “Oğlunuzun arabası 10 gün önce Ankara’nın Ulus semtinde görüldü” bilgisi verildiği öğrenildi. Ancak Türkmen’in otomobilinin iki yılı aşkın süredir ve halen Antalya’da garajda, üstü brandalı olarak park halinde olduğu, Ulus’ta görülmesinin imkansız olduğu belirtiliyor.
Türkmen’le ilgili gariplikler bundan ibaret değil. 15 Temmuz’dan sonra kredi kartını eve bırakıp ayrılan ve bir daha hiç kullanmayan Gökhan Türkmen’in kredi kartından alışveriş yapıldığı ve adına iki adet hat açıldığı belirtiliyor. Avukatların bu iki hattı kimin açtığı, kimlerin üzerine açtırıldığına ilişkin suç duyurusu da sürüncemede bırakılmış durumda.
Aile, açılan bu iki hat ve aracın Ankara Ulus’ta görüldüğü bilgisinin kurgu olduğu, Gökhan Türkmen’in üzerine bir suçun yıkılmaya çalışılıyor olabileceğini belirtiyor.
KHK’LI BTK UZMANI KAÇIRILDI
Kaçırılan diğer isim ise KHK’yla ihraç edilen BTK uzmanı Salim Zeybek. Eşi de KHK’lı olan Zeybek’in 21 Şubat’da Edirne Havsa gişelerinde silahlı kişilerce kaçırıldığı belirtiliyor. Gişelerde aracı durdurulan Salim Zeybek’i kelepçeleyerek alan ağır silahlı sivil kişilerin kendilerini “Edirne Polisi” olarak tanıttıkları hatta kimlik gösterdikleri belirtiliyor. Ancak yapılan başvurularda Salim Zeybek’in gözaltında olduğu bilgisini Emniyet doğrulamıyor.
Zeybek’in de diğer üç kişi gibi Emniyetçe alınıp MİT’e teslim edildiği belirtiliyor.
Konuyla ilgili sosyal medya hesabından paylaşımlarda bulunan Salim Zeybek’in eşi Fatma Betül Zeybek, kaçırılma anını ve sonrasını anlatıyor:
“Ben Fatma Betül Zeybek, eşim Salim Zeybek 21 Şubat 2019 Perşembe akşamı Edirne Havsa gişelerinde silahlı kişilerce kaçırıldı. İçinde 6 ve 9 yaşındaki çocuklarımızın da bulunduğu aracımız silahlı kisiler tarafından durduruldu. Eşimi kaçıran kişiler beni Emniyete gitmemem için ailemle tehdit ettikleri için bugüne kadar Savcılığa suç duyurusunda bulunamadım. Ancak bugün gidip savcılığa suç duyurusunda bulundum. Eşimden 5 gündür haber alamıyorum. Hayatından endişe ediyorum, nerede olduğunu bilmiyorum. Lütfen sesimizi duyurup bize yardim edin. Yolumuzu keserek eşimi kaçıran silahlı şahıslara ait araçlardan bir tanesi beni Ankara’daki evimize kadar devamlı takip etti. 34 FF 9017 plakalı araç güvenlik kamerası kayıtlarında da görülüyor.”
39 yaşındaki Salim Zeybek ve eşi Fatma Betül Zeybek, Hizmet Hareketi’yle ilişkili oldukları gerekçesiyle OHAL KHK’ları ile ihraç edilmiş iki eski kamu çalışanı. Fatma Betül Zeybek, eşi için savcılığa yaptığı suç duyurusuna hiçbir cevap verilmediğini belirtiyor. Zeybek, eşinin hayatından endişe ettiğini belirtiyor ve bir an önce kendilerine resmi bir bilginin verilmesini istiyor.
KAÇIRILANLAR BUGÜNE DEK HEP AYNI YERE GÖTÜRÜLDÜLER
MİT’in Siyah Transporter kullanarak bizzat kaçırdığı ya da Emniyet’e kaçırttıktan sonra teslim aldığı kişilerin tamamının Ankara Atatürk Orman Çiftliği arazisi içerisindeki Özel Faaliyetler Başkanlığı’na götürüldüğü iddia ediliyor.
Buraya götürülen kişilerden Sunay Elmas ve Ayhan Oran gibi isimlerden yıllardır haber alınamıyor. Bazı isimler ise aylarca işkence gördükten sonra Ankara’nın Gölbaşı semtinde açık araziye bırakıldılar ve kısa süre sonra polis tarafından gözaltına alındılar ve cezaevine gönderildiler.
“Çiftlik” olarak anılan MİT Özel Faaliyetler Başkanlığı, Hizmet Hareketi dışında Kürt ve sol hareketlerle ilişkili kişilerin ağır işkenceler gördüğü bir merkez olarak kullanılıyor. Sistematik işkencenin aylarca devam ettiği merkezde istenilen ifade kabul edilinceye kadar işkence kesintisiz olarak devam ediyor.
24 KİŞİ KAÇIRILDI
Bugüne kadar bilinene göre Hizmet Hareketi ile ilişkili olarak Türkiye’de kaçırılan ve MİT’in işkence çiftliği olarak bilinen Özel Faaliyetler Başkanlığı’na götürülen kişi sayısı 24’e yükseldi.
Sunay Elmas
Mustafa Özgür Gültekin
Hüseyin Kötüce
Turgut Çapan
Mesut Geçer
Önder Asan
Ayhan Oran
Mustafa Özben
Cemil Koçak
Murat Okumuş
Fatih Kılıç
Durmuş Ali Çetin
Cengiz Usta
Ümit Horzum
Hıdır Çelik
Enver Kılıç
Zabit Kişi
Orçun Şenyücel
Hasan Kala
Ahmet Ertürk
Yasin Ugan
Özgür Kaya
Gökhan Türkmen
Salim Zeybek
[Cevheri Güven] 26.2.2019 [MedyaBold.com]
Yürüyerek 40 bin Euro topladılar, Yunanistan’daki mültecilere dağıttılar [Sevinç Özarslan]
Yunanistan’daki mültecilere yardım ve duruma dikkat çekmek için yürüyüş başlatan İngiltere’de yaşayan bir grup genç, topladıkları yaklaşık 40 bin Euro’yu ihtiyaç sahiplerine ulaştırdı.
40 bin Euro, ailelere eşit biçimde paylaştırıldı.
Yürüyüşün organizatörlerinden Emre, “Geçen hafta 12 aktivist olarak Yunanistan’a gittik. Yapılan bağışlar, Time to Help’e (Yardım Zamanı) başvuran ihtiyaç sahiplerine dağıtıldı.” dedi. 2 Şubat sabahında Belçika’dan başlayan “Walk across Europe–Help refugees in Greece” adlı yürüyüş Lüksemburg, Almanya, Fransa sınırlarını içine alacak şekilde bir günde tamamlandı. 17 genç yaklaşık 50 km yürüdü.
Emre, İngiltere’den başlayıp Fransa’da biten yolcuklarını şöyle anlattı:
“Gece 3.30’da kalktık. Birkaç saat ancak uyuyabildik zaten. Önceki gün İngiltere’den çıkmıştık yola. Belçika’ya biraz erken gelelim istedik dinlenmek için. Ama ne mümkün! Yastığa başınızı koyduğunuzda o heyecan, korku, tereddüt bir sürü karmakarışık duygular, düşünceler…. Saat 4.30 gibi çıktık evden.Yürüyüşe başlayacağımız yere doğru gitmemiz arabayla 2 saat sürdü. Yaklaştıkça hava şartları değişiyor, yağış baş gösteriyordu. Heyecan ve tedirginlik aynı anda tırmanışa geçiyordu. Başlangıç noktamıza geldiğimizde duygular zirvede, hava -1 dereceydi. Zifiri karanlık her yer, sokaktaki birkaç lamba da olmasa göz gözü görmez. İlk saat çok rahat geçti. Belçika’dan Lüksemburg’a girmiştik. Her yer kar, buz, hava soğuk, araçların vızır vızır geçtiği kapkaranlık bir yolun kenarında kafamızda lambalarla yürümeye çalışıyorduk. Kar yağışı iyice artmıştı, ayaklarımız ağrımaya, ellerimiz buz kesmeye başlamıştı. Yürümeye devam ediyorduk. Ortalama 15 km yol yürüdükten sonra ilk durağımızda Yunanistan’dan gelen muhacir kardeşlerimizin misafirperverliğiyle biraz dinlenme fırsatı yakaladık. Fakat asıl mesele bundan sonra başlıyordu. Tam 35 km yol bizi bekliyordu.
EMPATİ KURARAK YÜRÜDÜK
Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar anlaşır, düşüncesiyle bu kardeşlerimizin yolculukları boyunca çektiği sıkıntıları kendimize hatırlatarak bir nebze de olsun onları anlamak, empati kurmak için başladık yine yürümeye. Bu aşamadan sonra her adım atılmaz oluyordu artık. Düştüğümüzde ya bir arkadaşımız kolumuza giriyordu ya bir hatırlatma fısıldanıyordu kulaklarımıza ‘Kucaklarında çocuklarıyla nehir ve ormanları aşan insanları hatırla!’ tekrar ayaklanıyor ve devam ediyorduk. Ağrılar şiddetlenip çekilmez olduğunda ilaçlar yetişiyordu imdadımıza. Böylece sona kadar yaklaştık, artık birkaç saat kalmıştı, verdiğimiz sözü tamamlamaya. Lakin bizde değil birkaç saat yürümek, birkaç dakika ayakta duracak güç kalmamıştı. Aile ve arkadaşlarımızdan telefonlar geliyordu; bırakmamız veya bir sonraki gün devam etmemiz için. Tam bu esnada arkamızdaki birçok insan, onların duaları, maddi manevi destekleri geliyordu aklımıza. Her ne kadar organize olarak, her şeyi önceden planlayarak yola çıksak da zor bir yolculuktu. Fakat hedefe varınca herkesin yüzündeki sevinç dolu ifadeleri görmek, ‘Muhacir kardeşlerim için 50 kilometre daha yürürüm.’ dedirtti hepimize.”
[Sevinç Özarslan] 27.2.2019 [MedyaBold.com]
40 bin Euro, ailelere eşit biçimde paylaştırıldı.
Yürüyüşün organizatörlerinden Emre, “Geçen hafta 12 aktivist olarak Yunanistan’a gittik. Yapılan bağışlar, Time to Help’e (Yardım Zamanı) başvuran ihtiyaç sahiplerine dağıtıldı.” dedi. 2 Şubat sabahında Belçika’dan başlayan “Walk across Europe–Help refugees in Greece” adlı yürüyüş Lüksemburg, Almanya, Fransa sınırlarını içine alacak şekilde bir günde tamamlandı. 17 genç yaklaşık 50 km yürüdü.
Emre, İngiltere’den başlayıp Fransa’da biten yolcuklarını şöyle anlattı:
“Gece 3.30’da kalktık. Birkaç saat ancak uyuyabildik zaten. Önceki gün İngiltere’den çıkmıştık yola. Belçika’ya biraz erken gelelim istedik dinlenmek için. Ama ne mümkün! Yastığa başınızı koyduğunuzda o heyecan, korku, tereddüt bir sürü karmakarışık duygular, düşünceler…. Saat 4.30 gibi çıktık evden.Yürüyüşe başlayacağımız yere doğru gitmemiz arabayla 2 saat sürdü. Yaklaştıkça hava şartları değişiyor, yağış baş gösteriyordu. Heyecan ve tedirginlik aynı anda tırmanışa geçiyordu. Başlangıç noktamıza geldiğimizde duygular zirvede, hava -1 dereceydi. Zifiri karanlık her yer, sokaktaki birkaç lamba da olmasa göz gözü görmez. İlk saat çok rahat geçti. Belçika’dan Lüksemburg’a girmiştik. Her yer kar, buz, hava soğuk, araçların vızır vızır geçtiği kapkaranlık bir yolun kenarında kafamızda lambalarla yürümeye çalışıyorduk. Kar yağışı iyice artmıştı, ayaklarımız ağrımaya, ellerimiz buz kesmeye başlamıştı. Yürümeye devam ediyorduk. Ortalama 15 km yol yürüdükten sonra ilk durağımızda Yunanistan’dan gelen muhacir kardeşlerimizin misafirperverliğiyle biraz dinlenme fırsatı yakaladık. Fakat asıl mesele bundan sonra başlıyordu. Tam 35 km yol bizi bekliyordu.
EMPATİ KURARAK YÜRÜDÜK
Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar anlaşır, düşüncesiyle bu kardeşlerimizin yolculukları boyunca çektiği sıkıntıları kendimize hatırlatarak bir nebze de olsun onları anlamak, empati kurmak için başladık yine yürümeye. Bu aşamadan sonra her adım atılmaz oluyordu artık. Düştüğümüzde ya bir arkadaşımız kolumuza giriyordu ya bir hatırlatma fısıldanıyordu kulaklarımıza ‘Kucaklarında çocuklarıyla nehir ve ormanları aşan insanları hatırla!’ tekrar ayaklanıyor ve devam ediyorduk. Ağrılar şiddetlenip çekilmez olduğunda ilaçlar yetişiyordu imdadımıza. Böylece sona kadar yaklaştık, artık birkaç saat kalmıştı, verdiğimiz sözü tamamlamaya. Lakin bizde değil birkaç saat yürümek, birkaç dakika ayakta duracak güç kalmamıştı. Aile ve arkadaşlarımızdan telefonlar geliyordu; bırakmamız veya bir sonraki gün devam etmemiz için. Tam bu esnada arkamızdaki birçok insan, onların duaları, maddi manevi destekleri geliyordu aklımıza. Her ne kadar organize olarak, her şeyi önceden planlayarak yola çıksak da zor bir yolculuktu. Fakat hedefe varınca herkesin yüzündeki sevinç dolu ifadeleri görmek, ‘Muhacir kardeşlerim için 50 kilometre daha yürürüm.’ dedirtti hepimize.”
[Sevinç Özarslan] 27.2.2019 [MedyaBold.com]
Işıktan kocaman bir ağaç: Yaşar Kemal [Gülden Kara]
Türk edebiyatına romandan şiire, denemeden röportaja farklı türlerde 50’ye yakın eser armağan eden Yaşar Kemal’in aramızdan ayrılışının (6 Ekim 1923 28 Şubat 2015) dördüncü yılı. Çeşitli etkinlikle anılan Yaşar Kemal’ın hayatındaki önemli duraklara göz attık.
Yaşar Kemal, 1923 yılında Osmaniye’ye bağlı Hemite köyünde doğdu. Asıl adı Kemal Sadık Gökçeli. Kendi ifadesiyle ailesi Rus ordusu 1915’te Van’ı işgal edince, oradan bir buçuk yılda Çukurova’ya gelerek bu köye yerleşmişti. Bir Türkmen köyünde tek Kürt ailenin çocuğu olarak doğup büyüyen Yaşar Kemal, evde Kürtçe, köyde ise Türkçe konuşuyordu.
Kürt destanları, masallar ve türkülerle büyüdü. O yıllarda yüzlerce şair, yüzlerce destancı Anadolu’da köy köy dolaşıyorlardı. Üç yaşında bir kaza sonucu sağ gözünü kaybetti. Dört buçuk yaşında babası camide namaz kılarken gözleri önünde öldürüldü. O günden sonra kekeme oldu. 12 yaşına kadar zor konuştu. Çocuk yaşta halk şairleri gibi şiirler, ağıtlar söylemeye başladı. Şiir söylerken kekemeliğini unutuyordu. 9’una girdiğinde şair ünü gün geçtikçe civar köylere yayıldı. “Âşık Kemal” olarak nam saldı. O yaşında bir Karacoğlan, bir Dadaloğlu olmak istiyordu.
Ortaokulu Adana’da okudu. Eğitimini sürdürebilmek için çeşitli işlerde çalıştı. Pamuk toplayıcılığı, ırgatlık, bekçilik, şoförlük, kütüphanede memurluk yaptı. Ortaokuldan ayrıldıktan sonra folklor derlemelerine başladı ve 1940-1941 yılları arasında Çukurova ile Toroslar’dan derlediği ağıtları içeren ilk kitabı Ağıtlar, Adana Halkevi’nce 1943’te basıldı.
Yazıya şiirle başladı. İlk şiiri 16 yaşındayken yayımlandı. 1944’te ise ilk hikâyesi Pis Hikâye’yi yayımladı. O sırada askerdeydi.
17 yaşından itibaren sosyalist çevre içinde oldu. Hayatının önemli dönüm noktası ise aynı yıllarda Arif ve Abidin Dino kardeşlerle tanışmasıydı. İki kardeş de İstanbul’dan Adana’ya sürgün edilmişti. Arif Dino şiirler yayımlıyor, çeviriler yapıyordu. Abidin Dino ise büyük bir ressamdı. Arif Dino, klasiklerden oluşan 100 kitaplık bir set hediye etti. O serideki Donkişot’tan çok etkilendi: “17 yaşımdaydım. Donkişot’u okuyunca yeni bir dünya buldum. Cervantes bütün insanlığımı, yüreğimde sakladığım birçok gizi açıklamıştı.” Dino kardeşlerle dostluğunu hiç kesmedi. Sonraki yıllarda Cumhuriyet’te çalışması da onların referansıylaydı.
Röportajlarıyla tanındı
Fikirlerinden dolayı devletle yıldızı pek barışmadı. 1943’te ilk olarak karakol gördü, on gün nezarethanede kaldı. 1950 Nisanında “komünizm propagandası yapmak”tan hapse girdi. Bir yıla yakın hapis yattı. O sırada Kadirli’de arzuhalcilik yapıyordu. Hapisten çıktıktan sonra Arif Dino’nun referansıyla Cumhuriyet Gazetesi’nde “röportajcı” olarak işe alındı. Bu yazılarda Yaşar Kemal imzasını kullanmaya başladı. Çünkü Kemal Sadık Gökçeli ismi sakıncalıydı, polisin işten attırma tehdidi vardı. Röportajlarında yeni bir tarz denemiş, zengin dili ve üslubuyla çok sevilmişti. Yaşar Kemal’in Kemal Sadık Gökçeli olduğunu ilk zamanlar gazete yönetimi, Abidin Dino, Arif Dino ve Orhan Kemal dışında kimse bilmeyecekti. Cumhuriyet’te 12 yıl boyunca röportajlarına devam etti.
İnce Memed’e imzasını koymak istemedi
1946-1947 yıllarında roman denemelerine başlamıştı. 1951 yılına geldiğinde ise İnce Memed’den yazılmış bir sayfa bile yoktu elinde ama hikâye kafasındaydı. Aynı yıl yabancı bir ajansta çalışan Thilda Sarero ile tanıştı. Kısa bir süre sonra evlendi… Eşi işten atılmıştı, sadece Cumhuriyet’ten kazandıkları 180 lirayla geçinmeye çalışıyorlardı. Bir gün gazetenin Yazı İşleri Müdürü Cevat Fehmi Başkut’a İnce Memed romanından söz etti: “Bu romanı yazmak istiyorum. Ama paraya ihtiyacım var. Bana romanın tefrikası karşılığı avans olarak 1000 lira verirseniz…”
Teklifi kabul edildi. Ve hayatını değiştirecek İnce Memed’i yazmaya koyuldu. Devamını Yaşar Kemal’den dinleyelim:
“1953 yılının o dehşet, görülmemiş kışı başlamasın mı? Bizde küçük bir çini sobadan başka bir şey yok. Sobada odun yakıyoruz. Aşağıdaki katın bacası bizim duvarın ortasından geçiyor. Thilda yatağın içine oturuyor, belini bacanın geçtiği duvara dayıyor, kitap okuyor. Ben de Erzurum’dan aldığım kalın eldivenler elimde İnce Memed’i yazmaya çalışıyorum… Bu karda kıyamette, buz gibi evde ben 3 ayda İnce Memed’i bitirdim.”
Başta romana ismini koymamak için uzun süre direndi. “Çünkü romanı para için yazdım” diyordu. Çevresinin ısrarları karşısında kabul etti ve İnce Memed 1953-1954 yıllarında Cumhuriyet’te dizi olarak yayımlandı. 1956’da Varlık dergisinin koyduğu ilk roman ödülünü aldı. İnce Memed’in ardından Teneke romanını yazdı 1954’te. Bunalıma girdi, beş yıl hiçbir şey yazmadı. Bu arada İnce Memed, 1957’de Bulgaristan’da yayımlandı. 1961’de İngiltere’de bestseller listelerinin başında uzun süre kaldı. Daha sonra İskandinavya’da, Fransa’da, Amerika’da yayımlandı. İnce Memed 40’a yakın dile çevrildi. İnce Memed’in öyküsünü 1987 yılına kadar sürdürdü. Roman dört cilt olarak tamamlandı.
Bölücülükle suçlandı
Siyasi kavgaların hep içinde oldu. 1962’de İşçi Partisi’ne girdi. Anadolu’yu parti için köy köy dolaştı. 1967’de haftalık dergi Ant’ın kurucuları arasında yer aldı. Sorumlusu olduğu bu derginin yayınları arasında çıkan ‘Marksizmin Temel Kitabı’ndan dolayı 18 ay hüküm giydi. Bu karar Yargıtay tarafından bozuldu. Ocak 1995’te Der Spiegel’de çıkan Türkiye’deki Kürt sorunu ve insan haklarıyla ilgili yazısı nedeniyle hakkında “halkı kin ve düşmanlığa tahrik ettiği” ve “bölücülük propagandası yaptığı” iddiasıyla İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından dava açıldı. Kemal, beraat etti. ‘Türkiye’nin Üzerindeki Kara Gökyüzü’ başlıklı yazısı nedeniyle 7 Mart 1996’da 1 yıl 8 ay hapis cezasına ve 466 milyon 466 bin lira ağır para cezasına çarptırıldı. Ceza ertelendi.
Nobel’e aday gösterildi
Yurtiçi ve dışında sayısız ödül, nişan kazandı. İkisi yurtdışından olmak üzere 7 ayrı fahri doktora payesi verildi. Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilen ilk Türk yazar oldu, yıllarca da tekrarlandı bu adaylığı. 2001 yılında eşi Thilda Kemal vefat etti. Bir yıl sonra Ayşe Semiha Baban’la evlendi. 92 yıllık ömrüne 50’den fazla eser sığdırdı. En son 2013 yılında yarım bıraktığı bir romanı “Tek Kanatlı Bir Kuş” adıyla yayımladı.
Dört yıl evvel 14 Ocak Çarşamba günü yoğun bakıma alınan Yaşar Kemal, 45 günlük bir hastane sürecinin ardından 28 Şubat 2015 günü hayata veda etti. 2 Mart günü Teşvikiye Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığı’nda ilk eşi Thilda’nın yanına defnedildi. Yaşar Kemal’in ölümüyle bir devir kapandı.
Tek istediği yazmaktı: “Her zaman biraz ekmek, bir başımı sokacak oda, orada yazabilmek… O kadar.”
[Gülden Kara] 27.2.2019 [Kronos.News]
Yaşar Kemal, 1923 yılında Osmaniye’ye bağlı Hemite köyünde doğdu. Asıl adı Kemal Sadık Gökçeli. Kendi ifadesiyle ailesi Rus ordusu 1915’te Van’ı işgal edince, oradan bir buçuk yılda Çukurova’ya gelerek bu köye yerleşmişti. Bir Türkmen köyünde tek Kürt ailenin çocuğu olarak doğup büyüyen Yaşar Kemal, evde Kürtçe, köyde ise Türkçe konuşuyordu.
Kürt destanları, masallar ve türkülerle büyüdü. O yıllarda yüzlerce şair, yüzlerce destancı Anadolu’da köy köy dolaşıyorlardı. Üç yaşında bir kaza sonucu sağ gözünü kaybetti. Dört buçuk yaşında babası camide namaz kılarken gözleri önünde öldürüldü. O günden sonra kekeme oldu. 12 yaşına kadar zor konuştu. Çocuk yaşta halk şairleri gibi şiirler, ağıtlar söylemeye başladı. Şiir söylerken kekemeliğini unutuyordu. 9’una girdiğinde şair ünü gün geçtikçe civar köylere yayıldı. “Âşık Kemal” olarak nam saldı. O yaşında bir Karacoğlan, bir Dadaloğlu olmak istiyordu.
Ortaokulu Adana’da okudu. Eğitimini sürdürebilmek için çeşitli işlerde çalıştı. Pamuk toplayıcılığı, ırgatlık, bekçilik, şoförlük, kütüphanede memurluk yaptı. Ortaokuldan ayrıldıktan sonra folklor derlemelerine başladı ve 1940-1941 yılları arasında Çukurova ile Toroslar’dan derlediği ağıtları içeren ilk kitabı Ağıtlar, Adana Halkevi’nce 1943’te basıldı.
Yazıya şiirle başladı. İlk şiiri 16 yaşındayken yayımlandı. 1944’te ise ilk hikâyesi Pis Hikâye’yi yayımladı. O sırada askerdeydi.
17 yaşından itibaren sosyalist çevre içinde oldu. Hayatının önemli dönüm noktası ise aynı yıllarda Arif ve Abidin Dino kardeşlerle tanışmasıydı. İki kardeş de İstanbul’dan Adana’ya sürgün edilmişti. Arif Dino şiirler yayımlıyor, çeviriler yapıyordu. Abidin Dino ise büyük bir ressamdı. Arif Dino, klasiklerden oluşan 100 kitaplık bir set hediye etti. O serideki Donkişot’tan çok etkilendi: “17 yaşımdaydım. Donkişot’u okuyunca yeni bir dünya buldum. Cervantes bütün insanlığımı, yüreğimde sakladığım birçok gizi açıklamıştı.” Dino kardeşlerle dostluğunu hiç kesmedi. Sonraki yıllarda Cumhuriyet’te çalışması da onların referansıylaydı.
Röportajlarıyla tanındı
Fikirlerinden dolayı devletle yıldızı pek barışmadı. 1943’te ilk olarak karakol gördü, on gün nezarethanede kaldı. 1950 Nisanında “komünizm propagandası yapmak”tan hapse girdi. Bir yıla yakın hapis yattı. O sırada Kadirli’de arzuhalcilik yapıyordu. Hapisten çıktıktan sonra Arif Dino’nun referansıyla Cumhuriyet Gazetesi’nde “röportajcı” olarak işe alındı. Bu yazılarda Yaşar Kemal imzasını kullanmaya başladı. Çünkü Kemal Sadık Gökçeli ismi sakıncalıydı, polisin işten attırma tehdidi vardı. Röportajlarında yeni bir tarz denemiş, zengin dili ve üslubuyla çok sevilmişti. Yaşar Kemal’in Kemal Sadık Gökçeli olduğunu ilk zamanlar gazete yönetimi, Abidin Dino, Arif Dino ve Orhan Kemal dışında kimse bilmeyecekti. Cumhuriyet’te 12 yıl boyunca röportajlarına devam etti.
İnce Memed’e imzasını koymak istemedi
1946-1947 yıllarında roman denemelerine başlamıştı. 1951 yılına geldiğinde ise İnce Memed’den yazılmış bir sayfa bile yoktu elinde ama hikâye kafasındaydı. Aynı yıl yabancı bir ajansta çalışan Thilda Sarero ile tanıştı. Kısa bir süre sonra evlendi… Eşi işten atılmıştı, sadece Cumhuriyet’ten kazandıkları 180 lirayla geçinmeye çalışıyorlardı. Bir gün gazetenin Yazı İşleri Müdürü Cevat Fehmi Başkut’a İnce Memed romanından söz etti: “Bu romanı yazmak istiyorum. Ama paraya ihtiyacım var. Bana romanın tefrikası karşılığı avans olarak 1000 lira verirseniz…”
Teklifi kabul edildi. Ve hayatını değiştirecek İnce Memed’i yazmaya koyuldu. Devamını Yaşar Kemal’den dinleyelim:
“1953 yılının o dehşet, görülmemiş kışı başlamasın mı? Bizde küçük bir çini sobadan başka bir şey yok. Sobada odun yakıyoruz. Aşağıdaki katın bacası bizim duvarın ortasından geçiyor. Thilda yatağın içine oturuyor, belini bacanın geçtiği duvara dayıyor, kitap okuyor. Ben de Erzurum’dan aldığım kalın eldivenler elimde İnce Memed’i yazmaya çalışıyorum… Bu karda kıyamette, buz gibi evde ben 3 ayda İnce Memed’i bitirdim.”
Başta romana ismini koymamak için uzun süre direndi. “Çünkü romanı para için yazdım” diyordu. Çevresinin ısrarları karşısında kabul etti ve İnce Memed 1953-1954 yıllarında Cumhuriyet’te dizi olarak yayımlandı. 1956’da Varlık dergisinin koyduğu ilk roman ödülünü aldı. İnce Memed’in ardından Teneke romanını yazdı 1954’te. Bunalıma girdi, beş yıl hiçbir şey yazmadı. Bu arada İnce Memed, 1957’de Bulgaristan’da yayımlandı. 1961’de İngiltere’de bestseller listelerinin başında uzun süre kaldı. Daha sonra İskandinavya’da, Fransa’da, Amerika’da yayımlandı. İnce Memed 40’a yakın dile çevrildi. İnce Memed’in öyküsünü 1987 yılına kadar sürdürdü. Roman dört cilt olarak tamamlandı.
Bölücülükle suçlandı
Siyasi kavgaların hep içinde oldu. 1962’de İşçi Partisi’ne girdi. Anadolu’yu parti için köy köy dolaştı. 1967’de haftalık dergi Ant’ın kurucuları arasında yer aldı. Sorumlusu olduğu bu derginin yayınları arasında çıkan ‘Marksizmin Temel Kitabı’ndan dolayı 18 ay hüküm giydi. Bu karar Yargıtay tarafından bozuldu. Ocak 1995’te Der Spiegel’de çıkan Türkiye’deki Kürt sorunu ve insan haklarıyla ilgili yazısı nedeniyle hakkında “halkı kin ve düşmanlığa tahrik ettiği” ve “bölücülük propagandası yaptığı” iddiasıyla İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından dava açıldı. Kemal, beraat etti. ‘Türkiye’nin Üzerindeki Kara Gökyüzü’ başlıklı yazısı nedeniyle 7 Mart 1996’da 1 yıl 8 ay hapis cezasına ve 466 milyon 466 bin lira ağır para cezasına çarptırıldı. Ceza ertelendi.
Nobel’e aday gösterildi
Yurtiçi ve dışında sayısız ödül, nişan kazandı. İkisi yurtdışından olmak üzere 7 ayrı fahri doktora payesi verildi. Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilen ilk Türk yazar oldu, yıllarca da tekrarlandı bu adaylığı. 2001 yılında eşi Thilda Kemal vefat etti. Bir yıl sonra Ayşe Semiha Baban’la evlendi. 92 yıllık ömrüne 50’den fazla eser sığdırdı. En son 2013 yılında yarım bıraktığı bir romanı “Tek Kanatlı Bir Kuş” adıyla yayımladı.
Dört yıl evvel 14 Ocak Çarşamba günü yoğun bakıma alınan Yaşar Kemal, 45 günlük bir hastane sürecinin ardından 28 Şubat 2015 günü hayata veda etti. 2 Mart günü Teşvikiye Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığı’nda ilk eşi Thilda’nın yanına defnedildi. Yaşar Kemal’in ölümüyle bir devir kapandı.
Tek istediği yazmaktı: “Her zaman biraz ekmek, bir başımı sokacak oda, orada yazabilmek… O kadar.”
[Gülden Kara] 27.2.2019 [Kronos.News]
‘Varlık kuyruğu’: 70 kişilik kadro için 13 bin 9 işsiz başvurdu
Türkiye İş Kurumu tarafından Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü bünyesinde çalıştırılmak üzere 70 kişinin istihdam edileceği geçici iş için ilan verildi. İlana 13 bin 9 kişi başvuru yaptı. Başvuru sayısının fazla olması nedeniyle işçilerin belirlenmesi amacıyla kura çekimi yapılmasına karar verildi. Bu kapsamda, Servet Tazegül Spor Salonu’nda noter huzurunda kura çekimi yapıldı. İş umudu ile salona gelen adaylar, kurayı tribünlerden kameralar yardımıyla canlı olarak izledi.
Kura töreninde konuşan Gençlik ve Spor İl Müdürü Oğuz Kaymaz, kura çekiminin Bakanlığın personel alımı ile ilgili yapıldığını belirterek, “Mersin ilimize 70 kadro düştü. Bu kadrodan 11’i temizlik, 14’ü güvenlik, 5’i engelli, 1’i eski hükümlü, 20 gençlik lideri, 19’u aşçı ve aşçı yardımcısı olmak üzere 70 kişinin kura çekimini hem canlı yayında hem de kamera kayıtları altında yapıyoruz. 10 binin üzerinde başvurunun olduğu bu kura çekimi inşallah memleketimize, Mersin’imize hayırlı olur” dedi.
Aralarında üniversite mezunlarının da bulunduğu adaylar, kurada isimlerinin çıkması için dua etti, töreni heyecanla izledi. Kurada adını gören adaylar büyük sevinç yaşarken, diğer adaylar ise üzüldü. Salonda ismi okunan adaylardan 2 çocuk annesi Yasemin Sert (42), “Çok mutluyum. Allah herkese iş versin. Adım çıktığında çok mutlu oldum. Çünkü çok ihtiyacım vardı” diye konuştu.
[Kronos.News] 27.2.2019
Kura töreninde konuşan Gençlik ve Spor İl Müdürü Oğuz Kaymaz, kura çekiminin Bakanlığın personel alımı ile ilgili yapıldığını belirterek, “Mersin ilimize 70 kadro düştü. Bu kadrodan 11’i temizlik, 14’ü güvenlik, 5’i engelli, 1’i eski hükümlü, 20 gençlik lideri, 19’u aşçı ve aşçı yardımcısı olmak üzere 70 kişinin kura çekimini hem canlı yayında hem de kamera kayıtları altında yapıyoruz. 10 binin üzerinde başvurunun olduğu bu kura çekimi inşallah memleketimize, Mersin’imize hayırlı olur” dedi.
Aralarında üniversite mezunlarının da bulunduğu adaylar, kurada isimlerinin çıkması için dua etti, töreni heyecanla izledi. Kurada adını gören adaylar büyük sevinç yaşarken, diğer adaylar ise üzüldü. Salonda ismi okunan adaylardan 2 çocuk annesi Yasemin Sert (42), “Çok mutluyum. Allah herkese iş versin. Adım çıktığında çok mutlu oldum. Çünkü çok ihtiyacım vardı” diye konuştu.
[Kronos.News] 27.2.2019
Fırsatı Kaçırmayalım [Mehmet Ali Şengül]
Birçok arkadaşlarım gibi ben de, ömrümün son dönemlerini yaşamaktayım. Nefis kabul etse de etmese de; yaşlılar arasına girmiş durumdayız ama, aslâ ihtiyar değiliz.
Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da, dünya adına maddî ve mânevî bir beklentimiz yoktur. Her an Azrâil’in (as) kapımızı çalmasını beklemekteyiz.
Şahsım adına her gün ikindi sonrası vaktimi yaşarken, akşam ezanı olunca bekleme salonu olan dünyadan ayrılıp, kabir tünelinden geçip Rabbim’e, Efendim’e, varlık sebebi anne ve babama, sevdiklerime kavuşma mevsiminin geldiği düşüncesiyle geceye giriyorum.
Sabah gözümü açtığımda, -hayaliyle yaşadığım o sevdiklerimle karşılaşacağımı beklerken- yine dünyâya, sıkıntılar arasına giriyor; kâfirlerin, zâlimlerin, münâfıkların insafsızca çocuklara, kadınlara, dünyâdan daha çok âhirete kendilerini adayan îman, Kur’an ve insanlık hizmetine vakfetmiş kardeşlerimize yaptıkları zulümlerle karşılaşıyorum.
Böylesine insanlığa yakışmayan -hayvanlara bile yapılması uygun olmayan-; zâlimlerin zulmü, çocuk ve kadınları, mazlum, mağdur ve mahkum suçsuz insanları ezmesi, elbette ki canımızı yakıyor, bizleri üzüyor. Fakat, içimizde bulunup da onlara bilerek veya bilmeyerek yardım edenler, daha çok ruhumuzu örseliyor ve vicdânımızı tâzib ediyor.
Buna rağmen gücümüz yettiği ölçüde, gelecek hayru’l hâlef nesillerimize destek olmaya, onlara daha güzel bir dünya bırakmaya gayret ediyor; kardeşlerimizi bu mevzûda vahdete, sevgiye, birlik ve beraberliğe, kardeşlik rûhu ile hareket etmeye, böylece dünyâ barışına katkıda bulunmaya teşvik ediyoruz.
Hissî hareketlerden uzak, kişisel hatâları umûmîleştirmeden, kendi doğrularımızla değil Allah ve Resûlullah’ın emri üzere, ‘Şûrâ’yı esas alıp hareketlerimizi ona göre tanzim etmeyi tercih ediyoruz.
Kimseye karşı gayz, kin, nefret ve düşmanlığımız yok ama, inancımız ve hizmetimizin temel prensiplerine sımsıkı bağlı kalmayı da ihmal etmediğimizi ifâde etmeliyim. Ümmet-i vasat olmanın hakkını verme gayreti içinde, üzerimize düşen vazîfeleri ihmal etmemeye çalışıyoruz.
Büyüklerimize saygıda kusur etmemeyi bir vazîfe bilmenin yanında, geleceğimizin büyükleri olacak küçüklerimize karşı da; sevgi, şefkat ve merhametle muâmelede bulunmayı, onları geleceğe hazırlamayı da, bir sorumluluk ve mes’uliyet olarak kabul ediyoruz.
Kudret-i Sonsuz Rabbimiz’e istinât ederek -şartlar ne olursa olsun-, bugüne kadar hiçbir zaman ye’se düşmedik. İnşaallah bundan sonra da düşmeyeceğiz.. Olup biten her hâdiseden Hakîm ve Hâkim olan Rabbimiz haberdardır. O’nun her icraatında mutlaka hikmetler vardır. Önemli olan mü’minin, sebeplerde kusur yapmama gayreti içinde bulunması gerekir.
Akıl, irâde ve şuurumuzu vahy-i semâvîye bağlayıp marziyyat-ı İlâhiyye’ye kalbimizi kilitleyerek, vazîfelerimizi yapmakla mükellefiz. Serâzat bağımsız, nefs-i emmâreye tâbî olarak yaşamak, şeytan ve nefse esir olmak demektir.
Şems sûresi 8, 9 ve 10. âyetlerde; “Ona hem kötülüğü, hem de ondan sakınma yolunu ilham edene yemin olsun ki: nefsini maddî ve manevî kirlerden arındıran felâha erer. Onu günahlarla örten ise ziyâna uğrar.” buyrulmaktadır.
Hizmet; îman erkânı, inanç esasları üzerine binâ edilmiştir. Gönüllülük ve fedâkarlık prensipleri doğrultusunda devâm etmektedir. Temelinde vahdet-i rûhiye, emniyet, barış, adâlet, demokrasi, sevgi ve kardeşlik vardır.
Ondört küsur asır evvel, hükmü kıyâmete kadar devam edecek şekilde Hâtemü’n Nebî olan Hz.Muhammed (Sallahü Aleyhi Vesellem), Allah’ın emriyle İslâm’ın temelini atmış, müslüman olmanın prensiplerini va’z etmiştir. Nice düşmanları bile, netîce itibâriyle O’nu (sav) tasdik edip îmanla şereflenmişlerdir.
Bugün bizlere düşen en önemli sorumluluklardan birisi, hizmetimiz ve îmânımızdan dolayı bizlere düşmanlık besleyenlere bile, güven telkin ederek rüştümüzü isbat etmektir.
Aynı zamanda meşrû, hukûkî haklarımızı adâlet yoluyla talep etmenin dışında, mukâbele-i bilmisilde bulunmadan, sokağa dökülmeden; kimsenin malında, canında, nâmusunda, makâmında, gözümüz olmadığını fiilen göstermeye çalışmak olmalıdır.
[Mehmet Ali Şengül] 27.2.2019 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da, dünya adına maddî ve mânevî bir beklentimiz yoktur. Her an Azrâil’in (as) kapımızı çalmasını beklemekteyiz.
Şahsım adına her gün ikindi sonrası vaktimi yaşarken, akşam ezanı olunca bekleme salonu olan dünyadan ayrılıp, kabir tünelinden geçip Rabbim’e, Efendim’e, varlık sebebi anne ve babama, sevdiklerime kavuşma mevsiminin geldiği düşüncesiyle geceye giriyorum.
Sabah gözümü açtığımda, -hayaliyle yaşadığım o sevdiklerimle karşılaşacağımı beklerken- yine dünyâya, sıkıntılar arasına giriyor; kâfirlerin, zâlimlerin, münâfıkların insafsızca çocuklara, kadınlara, dünyâdan daha çok âhirete kendilerini adayan îman, Kur’an ve insanlık hizmetine vakfetmiş kardeşlerimize yaptıkları zulümlerle karşılaşıyorum.
Böylesine insanlığa yakışmayan -hayvanlara bile yapılması uygun olmayan-; zâlimlerin zulmü, çocuk ve kadınları, mazlum, mağdur ve mahkum suçsuz insanları ezmesi, elbette ki canımızı yakıyor, bizleri üzüyor. Fakat, içimizde bulunup da onlara bilerek veya bilmeyerek yardım edenler, daha çok ruhumuzu örseliyor ve vicdânımızı tâzib ediyor.
Buna rağmen gücümüz yettiği ölçüde, gelecek hayru’l hâlef nesillerimize destek olmaya, onlara daha güzel bir dünya bırakmaya gayret ediyor; kardeşlerimizi bu mevzûda vahdete, sevgiye, birlik ve beraberliğe, kardeşlik rûhu ile hareket etmeye, böylece dünyâ barışına katkıda bulunmaya teşvik ediyoruz.
Hissî hareketlerden uzak, kişisel hatâları umûmîleştirmeden, kendi doğrularımızla değil Allah ve Resûlullah’ın emri üzere, ‘Şûrâ’yı esas alıp hareketlerimizi ona göre tanzim etmeyi tercih ediyoruz.
Kimseye karşı gayz, kin, nefret ve düşmanlığımız yok ama, inancımız ve hizmetimizin temel prensiplerine sımsıkı bağlı kalmayı da ihmal etmediğimizi ifâde etmeliyim. Ümmet-i vasat olmanın hakkını verme gayreti içinde, üzerimize düşen vazîfeleri ihmal etmemeye çalışıyoruz.
Büyüklerimize saygıda kusur etmemeyi bir vazîfe bilmenin yanında, geleceğimizin büyükleri olacak küçüklerimize karşı da; sevgi, şefkat ve merhametle muâmelede bulunmayı, onları geleceğe hazırlamayı da, bir sorumluluk ve mes’uliyet olarak kabul ediyoruz.
Kudret-i Sonsuz Rabbimiz’e istinât ederek -şartlar ne olursa olsun-, bugüne kadar hiçbir zaman ye’se düşmedik. İnşaallah bundan sonra da düşmeyeceğiz.. Olup biten her hâdiseden Hakîm ve Hâkim olan Rabbimiz haberdardır. O’nun her icraatında mutlaka hikmetler vardır. Önemli olan mü’minin, sebeplerde kusur yapmama gayreti içinde bulunması gerekir.
Akıl, irâde ve şuurumuzu vahy-i semâvîye bağlayıp marziyyat-ı İlâhiyye’ye kalbimizi kilitleyerek, vazîfelerimizi yapmakla mükellefiz. Serâzat bağımsız, nefs-i emmâreye tâbî olarak yaşamak, şeytan ve nefse esir olmak demektir.
Şems sûresi 8, 9 ve 10. âyetlerde; “Ona hem kötülüğü, hem de ondan sakınma yolunu ilham edene yemin olsun ki: nefsini maddî ve manevî kirlerden arındıran felâha erer. Onu günahlarla örten ise ziyâna uğrar.” buyrulmaktadır.
Hizmet; îman erkânı, inanç esasları üzerine binâ edilmiştir. Gönüllülük ve fedâkarlık prensipleri doğrultusunda devâm etmektedir. Temelinde vahdet-i rûhiye, emniyet, barış, adâlet, demokrasi, sevgi ve kardeşlik vardır.
Ondört küsur asır evvel, hükmü kıyâmete kadar devam edecek şekilde Hâtemü’n Nebî olan Hz.Muhammed (Sallahü Aleyhi Vesellem), Allah’ın emriyle İslâm’ın temelini atmış, müslüman olmanın prensiplerini va’z etmiştir. Nice düşmanları bile, netîce itibâriyle O’nu (sav) tasdik edip îmanla şereflenmişlerdir.
Bugün bizlere düşen en önemli sorumluluklardan birisi, hizmetimiz ve îmânımızdan dolayı bizlere düşmanlık besleyenlere bile, güven telkin ederek rüştümüzü isbat etmektir.
Aynı zamanda meşrû, hukûkî haklarımızı adâlet yoluyla talep etmenin dışında, mukâbele-i bilmisilde bulunmadan, sokağa dökülmeden; kimsenin malında, canında, nâmusunda, makâmında, gözümüz olmadığını fiilen göstermeye çalışmak olmalıdır.
[Mehmet Ali Şengül] 27.2.2019 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
Etiketler:
Mehmet Ali Şengül
Büyük ve Zararlı bir maraz da... [Safvet Senih]
Tamahkâr ile sahtekâr hemen birbirlerini bulup kolayca anlaşırlarmış. Hırs ve tamahkârlık da, sahtekâr şeytanın, hevâ ve hevesin her zaman kolay avlarındandır.
Üstad Hazretleri, “Düşmanlık duygusu kadar İslâmî hayata en müthiş bir muzır maraz dahi HIRS’tır. Hırs, haybet ve hüsrana, illet ve zillete sebeptir. Hem de mahrumiyet ve sefâleti getirir.” diyor.
Rızık konusundaki hırs ve tamahkârlıkla ilgili olarak Üstad Hazretleri, kainat kitabından bizlere ibretli dersler sunuyor. Gerçekten derin gözlemciliği ve engin tefekkür ile Kur’an-ı Hakimin feyzi ile Üstadımız bizlere geniş ufuklar açıyor. Buyurun:
“Evet HIRS, canlılar âleminde en geniş bir daireden tut, tâ en cüz’î bir ferde kadar kötü tesirini gösterir. Tevekkülvârî bir şekilde rızkını talep edip aramak ise, bilakis rahata vesiledir ve her yerde güzel tesirini gösterir.
“İşte bir nevi canlı ve rızka muhtaç olan meyvedar ağaçlar ve bitkiler, tevekkülvârî ve kanaatkârâne yerlerinde durup hırs göstermediklerinden, rızkları onlara koşup geliyor. Hayvanlardan pek fazla evlat besliyorlar. (Elbette bitkilerin ve ağaçların evlat hükmündeki meyveleri, hayvanların yavrularından çoktur.) Hayvanat ise, hırs ile rızıkları peşinde koştukları için, pek çok zahmet ve noksaniyet ile rızıklarını elde edebiliyorlar. Hem hayvaniyet dairesi içinde zaaf ve âcizlik hâl diliyle tevekkül eden YAVRULARIN meşru ve mükemmel ve lâtîf rızıkları Rahmet Hazinesinden verilmesi; (öbür taraftan) hırs ile rızıklarına saldıran canavarların gayr-i meşru ve pek çok zahmet ile kazandıkları nâhoş rızıkları gösteriyor ki: Hırs, mahrumiyete sebeptir; tevekkül ve kanaat ise Rahmete vesiledir.
“Hem hırs sahibi harîs bir insan, her vakit zarar ve hasarete düştüğüne dair o kadar meydana gelmiş olaylar var ki, ‘Hırslı kimse, haybet ve hüsrana maruzdur; hiçbir zaman umduğunu elde edemez, sürekli kaybeder.’ Sözü darb-ı mesel hükmüne geçmiş, herkesin nazarında umumî bir hakikat olarak kabul edilmiştir. Madem öyledir; eğer malı çok seversen, hırs ile değil, belki kanaat ile malı talep et, tâ çok gelsin.
“Kanaatkâr insan ile hırslı kimse, iki şahsa benzer ki, bunlar büyük bir zâtın divanhanesine giriyorlar. Birisi kalbinden der: ‘Bu zat, beni yalnız kabul etsin, dışarıdaki soğuktan kurtarsın, bana yeter. En aşağıdaki iskemleyi de bana verse, lütuftur.’ İkinci adam ise, güya bir hakkı varmış gibi, ve herke ona hürmet etmeye mecbur imşi gibi, mağrurane der ki: ‘Bana en yukarıdaki iskemleyi vermeli.’ O hırs ile girer, gözünü yukarı mevkilere diker, onlara gitmek ister. Fakat divanhâne sahibi onu geri döndürüp aşağı oturtur. O zâta teşekkür etmesi lâzımken, teşekküre bedel kalbinden kızıyor. Teşekkür değil, bilâkis hâne sahibini tenkit ediyor. Hane sahibi de ondan istiskal edip hoşnutsuzluk gösteriyor. Birinci adam mütevâzi bir şekilde giriyor; en aşağı iskemleye oturmak istiyor. Onun o kanaati divanhane sahibinin hoşuna gidiyor. ‘Daha yukarı iskemleye buyurun.’ der. O da gittikçe teşekkürlerini ziyadeleştirir, memnuniyeti ziyadeleşir.
“İşte dünya Rahmanî bir divanhanedir. Zemin yüzü bir Rahmet sofrasıdır. Rızıkların dereceleri ve nimet mertebeleri de, iskemleler hükmündedir. Hem en cüz’î işlerde de herkes hırsın kötü tesirini hissedebilir. Mesela: İki dilenci bir şey istedikleri vakit, hırs ile ısrarla isteyen dilenciden hoşlanmayıp ona bir şey vermeyip diğer sâkin dilenciye merhamet edip vermek, herkes kalbinde hisseder. Hem mesela: Gece de uykun kaçmış, sen yatmak istesen, lâkayt kalsan uykun gelebilir. Eğer hırs ile uyku istesen: ‘Aman yatayım, aman yatayım.’ dersen, bütün bütün uykunu kaçırırsın. Hem mesela: Mühim bir netice için birisini hırs ile beklersin; ‘Aman gelmedi, aman gelmedi’ deyip en nihayet hırs senin sabrını tüketip kalkar gidersin; bir dakika sonra o adam gelir; fakat beklediğin o mühim netice bozulur.
“Şu hadiselerin sırrı şudur ki: Nasıl ki, bir ekmeğin vücudu, tarla, harman, değirmen, fırına terettüb eder. Öyle de: Tertib-i eşyada hikmetli bir teenni (acelesiz, ihtiyatlı ve dikkatli davranma) vardır. Hırs sebebiyle teenni ile hareket etmediği için, o tertipli eşyadaki mânevî basamaklara riâyet etmez, ya atlar düşer, veyahut bir basamağı noksan bırakır; maksada çıkamaz.
“İşte ey geçim derdiyle sersem olmuş ve dünya hırsı ile sarhoş olmuş kardeşler! Hırs bu kadar muzır ve belâlı bir şey olduğu halde, nasıl hırs yolunda her zilleti irtikap edip haram helâl demeyip her malı kabul ve uhrevî hayata lâzım çok şeyleri feda ediyorsunuz? Hatta İslâmî esas ve rükünlerin mühim bir rüknü olan zekâtı, hırs yolunda terk ediyorsunuz? Halbuki zekât, her şahıs için bereket sebebi ve belâların def edicisidir. Zekât vermeyenin her halde elinden zekât kadar bir mal çıkacak; ya lüzumsuz yerlere verecektir, ya bir musibet gelip alacaktır.” (Yirmi İkinci Mektup, İkinci Mebhas)
Cenab-ı Hak bizleri beklentiden, hırstan ve tamahkârlıktan muhafaza buyursun… min…
[Safvet Senih] 27.2.2019 [Samanyolu Haber]
Üstad Hazretleri, “Düşmanlık duygusu kadar İslâmî hayata en müthiş bir muzır maraz dahi HIRS’tır. Hırs, haybet ve hüsrana, illet ve zillete sebeptir. Hem de mahrumiyet ve sefâleti getirir.” diyor.
Rızık konusundaki hırs ve tamahkârlıkla ilgili olarak Üstad Hazretleri, kainat kitabından bizlere ibretli dersler sunuyor. Gerçekten derin gözlemciliği ve engin tefekkür ile Kur’an-ı Hakimin feyzi ile Üstadımız bizlere geniş ufuklar açıyor. Buyurun:
“Evet HIRS, canlılar âleminde en geniş bir daireden tut, tâ en cüz’î bir ferde kadar kötü tesirini gösterir. Tevekkülvârî bir şekilde rızkını talep edip aramak ise, bilakis rahata vesiledir ve her yerde güzel tesirini gösterir.
“İşte bir nevi canlı ve rızka muhtaç olan meyvedar ağaçlar ve bitkiler, tevekkülvârî ve kanaatkârâne yerlerinde durup hırs göstermediklerinden, rızkları onlara koşup geliyor. Hayvanlardan pek fazla evlat besliyorlar. (Elbette bitkilerin ve ağaçların evlat hükmündeki meyveleri, hayvanların yavrularından çoktur.) Hayvanat ise, hırs ile rızıkları peşinde koştukları için, pek çok zahmet ve noksaniyet ile rızıklarını elde edebiliyorlar. Hem hayvaniyet dairesi içinde zaaf ve âcizlik hâl diliyle tevekkül eden YAVRULARIN meşru ve mükemmel ve lâtîf rızıkları Rahmet Hazinesinden verilmesi; (öbür taraftan) hırs ile rızıklarına saldıran canavarların gayr-i meşru ve pek çok zahmet ile kazandıkları nâhoş rızıkları gösteriyor ki: Hırs, mahrumiyete sebeptir; tevekkül ve kanaat ise Rahmete vesiledir.
“Hem hırs sahibi harîs bir insan, her vakit zarar ve hasarete düştüğüne dair o kadar meydana gelmiş olaylar var ki, ‘Hırslı kimse, haybet ve hüsrana maruzdur; hiçbir zaman umduğunu elde edemez, sürekli kaybeder.’ Sözü darb-ı mesel hükmüne geçmiş, herkesin nazarında umumî bir hakikat olarak kabul edilmiştir. Madem öyledir; eğer malı çok seversen, hırs ile değil, belki kanaat ile malı talep et, tâ çok gelsin.
“Kanaatkâr insan ile hırslı kimse, iki şahsa benzer ki, bunlar büyük bir zâtın divanhanesine giriyorlar. Birisi kalbinden der: ‘Bu zat, beni yalnız kabul etsin, dışarıdaki soğuktan kurtarsın, bana yeter. En aşağıdaki iskemleyi de bana verse, lütuftur.’ İkinci adam ise, güya bir hakkı varmış gibi, ve herke ona hürmet etmeye mecbur imşi gibi, mağrurane der ki: ‘Bana en yukarıdaki iskemleyi vermeli.’ O hırs ile girer, gözünü yukarı mevkilere diker, onlara gitmek ister. Fakat divanhâne sahibi onu geri döndürüp aşağı oturtur. O zâta teşekkür etmesi lâzımken, teşekküre bedel kalbinden kızıyor. Teşekkür değil, bilâkis hâne sahibini tenkit ediyor. Hane sahibi de ondan istiskal edip hoşnutsuzluk gösteriyor. Birinci adam mütevâzi bir şekilde giriyor; en aşağı iskemleye oturmak istiyor. Onun o kanaati divanhane sahibinin hoşuna gidiyor. ‘Daha yukarı iskemleye buyurun.’ der. O da gittikçe teşekkürlerini ziyadeleştirir, memnuniyeti ziyadeleşir.
“İşte dünya Rahmanî bir divanhanedir. Zemin yüzü bir Rahmet sofrasıdır. Rızıkların dereceleri ve nimet mertebeleri de, iskemleler hükmündedir. Hem en cüz’î işlerde de herkes hırsın kötü tesirini hissedebilir. Mesela: İki dilenci bir şey istedikleri vakit, hırs ile ısrarla isteyen dilenciden hoşlanmayıp ona bir şey vermeyip diğer sâkin dilenciye merhamet edip vermek, herkes kalbinde hisseder. Hem mesela: Gece de uykun kaçmış, sen yatmak istesen, lâkayt kalsan uykun gelebilir. Eğer hırs ile uyku istesen: ‘Aman yatayım, aman yatayım.’ dersen, bütün bütün uykunu kaçırırsın. Hem mesela: Mühim bir netice için birisini hırs ile beklersin; ‘Aman gelmedi, aman gelmedi’ deyip en nihayet hırs senin sabrını tüketip kalkar gidersin; bir dakika sonra o adam gelir; fakat beklediğin o mühim netice bozulur.
“Şu hadiselerin sırrı şudur ki: Nasıl ki, bir ekmeğin vücudu, tarla, harman, değirmen, fırına terettüb eder. Öyle de: Tertib-i eşyada hikmetli bir teenni (acelesiz, ihtiyatlı ve dikkatli davranma) vardır. Hırs sebebiyle teenni ile hareket etmediği için, o tertipli eşyadaki mânevî basamaklara riâyet etmez, ya atlar düşer, veyahut bir basamağı noksan bırakır; maksada çıkamaz.
“İşte ey geçim derdiyle sersem olmuş ve dünya hırsı ile sarhoş olmuş kardeşler! Hırs bu kadar muzır ve belâlı bir şey olduğu halde, nasıl hırs yolunda her zilleti irtikap edip haram helâl demeyip her malı kabul ve uhrevî hayata lâzım çok şeyleri feda ediyorsunuz? Hatta İslâmî esas ve rükünlerin mühim bir rüknü olan zekâtı, hırs yolunda terk ediyorsunuz? Halbuki zekât, her şahıs için bereket sebebi ve belâların def edicisidir. Zekât vermeyenin her halde elinden zekât kadar bir mal çıkacak; ya lüzumsuz yerlere verecektir, ya bir musibet gelip alacaktır.” (Yirmi İkinci Mektup, İkinci Mebhas)
Cenab-ı Hak bizleri beklentiden, hırstan ve tamahkârlıktan muhafaza buyursun… min…
[Safvet Senih] 27.2.2019 [Samanyolu Haber]
“Otoriter rejimler artık özgür seçimle geliyor, demokrasi karşılık vermezse otokrasi norm haline gelir”
ABD Temsilciler Meclisi İstihbarat Komisyonu’unda düzenlenen ‘Dünyada Otoriterliğin Yaygınlaşmasının Ulusal Güvenlik Açısından Sonuçları’ adlı oturumda Türkiye de gündeme geldi.
VOA Türkçe’nin haberine göre, oturumda otoriter rejimlerin dinamiğinin ve şeklinin günümüzde değiştiği, bu nedenle de başka mücadele yöntemlerinin geliştirilmesi gerektiği vurgulandı.
Center for a New American Security adlı düşünce kuruluşunun Transatlantik Güvenlik Programı’ndan Andrea Kendall Taylor, dünyada otoriter rejimlerin oluşma aşamalarındaki değişikliği birkaç ana başlıkta topladı. Taylor, otoriter liderlerin eskiden darbe ile yönetime geldiğini, günümüzde ise özgür seçimlerle göreve gelen liderlerin otoriterleştiğini vurguladı.
Putin ve Erdoğan örnek gösterildi
Andrea Taylor, günümüzde Soğuk Savaş döneminden farklı olarak otoriter rejimlerin son derece kişiselleşen otokrat liderlerle oluştuğunu belirtti ve bu liderler arasında Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı saydı. Otoriter liderlerin değişken ve tahmin edilemez ortakları olduğunu savundu.
Taylor, dünya düzeninde tektonik bazı değişiklikler sonucu Rusya ve Çin gibi otokrasilerin kendi taktiklerini başka ülkelere ihraç ettiklerini ve Batılı demokrasileri baltalamak için çaba gösterdiğini anlattı.
ABD Kongresi daha erken harekete geçmeli
Andrea Kendall Taylor, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra değişen düzende otokratik ülkelerle baş edilmesi için ABD Kongresi’nin daha erken harekete geçerek bu ülkeler üzerinde baskı kurması gerektiğini belirtti. “Eğer demokrasiler otokrasiye karşılık vermezlerse, otokrasi norm haline gelebilir.” uyarısında bulundu
Oturumda konuşan NATO eski Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen ve eski ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright Türkiye’deki siyasi gelişmelerden ve Rusya ile ilişkilerden endişe duyduklarını ancak Ankara ile diyaloğun kesilmemesi gerektiğini savundu.
[TR724] 27.2.2019
VOA Türkçe’nin haberine göre, oturumda otoriter rejimlerin dinamiğinin ve şeklinin günümüzde değiştiği, bu nedenle de başka mücadele yöntemlerinin geliştirilmesi gerektiği vurgulandı.
Center for a New American Security adlı düşünce kuruluşunun Transatlantik Güvenlik Programı’ndan Andrea Kendall Taylor, dünyada otoriter rejimlerin oluşma aşamalarındaki değişikliği birkaç ana başlıkta topladı. Taylor, otoriter liderlerin eskiden darbe ile yönetime geldiğini, günümüzde ise özgür seçimlerle göreve gelen liderlerin otoriterleştiğini vurguladı.
Putin ve Erdoğan örnek gösterildi
Andrea Taylor, günümüzde Soğuk Savaş döneminden farklı olarak otoriter rejimlerin son derece kişiselleşen otokrat liderlerle oluştuğunu belirtti ve bu liderler arasında Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı saydı. Otoriter liderlerin değişken ve tahmin edilemez ortakları olduğunu savundu.
Taylor, dünya düzeninde tektonik bazı değişiklikler sonucu Rusya ve Çin gibi otokrasilerin kendi taktiklerini başka ülkelere ihraç ettiklerini ve Batılı demokrasileri baltalamak için çaba gösterdiğini anlattı.
ABD Kongresi daha erken harekete geçmeli
Andrea Kendall Taylor, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra değişen düzende otokratik ülkelerle baş edilmesi için ABD Kongresi’nin daha erken harekete geçerek bu ülkeler üzerinde baskı kurması gerektiğini belirtti. “Eğer demokrasiler otokrasiye karşılık vermezlerse, otokrasi norm haline gelebilir.” uyarısında bulundu
Oturumda konuşan NATO eski Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen ve eski ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright Türkiye’deki siyasi gelişmelerden ve Rusya ile ilişkilerden endişe duyduklarını ancak Ankara ile diyaloğun kesilmemesi gerektiğini savundu.
[TR724] 27.2.2019
‘Türkiye’de demokrasi aşındı, hükümet tavsiyelere kulak vermeli’
Kanada Parlamentosu İnsan Hakları Alt Komitesi Başkanı Michael Levitt, “Türk hükümeti, Türkiye’deki demokrasinin aşınmasını durdurmak ve aşınmayı tersine çevirmek için sivil toplumun ve müttefiklerinin tavsiyelerine kulak vermeli.” dedi.
Kanada Parlamentosu Uluslararası İnsan Hakları Alt Komitesi (Subcommittee on International Human Rights) Türkiye’deki insan hakları ihlallerini ele aldığı çalışmasını tamamladı ve hazırladığı raporu Parlamento Başkanlığı’na ve Dışişleri Bakanlığı’na sundu. Rapora dair açıklama ise parlamentonun resmi internet sitesinden yayımlandı. İktidardaki Liberal Parti Milletvekili olan Komite Başkanı Michael Levitt, “Türk hükümeti, Türkiye’deki demokrasinin aşınmasını durdurmak ve tersine çevirmek için sivil toplumun ve müttefiklerinin tavsiyelerine kulak vermeli.” çağrısında bulundu. Raporda şu ifadeler de dikkat çekti: ”Ne Temmuz 2016’da darbe girişimi ne de NATO’nun karşılaştığı karmaşık güvenlik zorlukları, insan hakları ve temel özgürlüklerin yaygın şekilde ihlal edilmesini meşru göstermez. Alt Komite, tehlikede olan ve bazı durumlarda ülkeden kaçan Türk sivil toplumuna dostluğunu ve desteğini ifade eder. Türkiye’nin Kanada’nın da dahil olduğu uluslararası ortakları, uluslararası insan haklarına saygılı olması için Türkiye’yle sürekli olarak bağlantı kurmalıdır.”
3 toplantı yapıldı
”Türkiye’deki İnsan Hakları Durumu” başlığıyla yayımlanan raporun hazırlık aşamasında komite üyesi milletvekilleri yaptıkları 3 farklı toplantı ile Türkiye’den bazı isimlerin de ifadesine başvurdu. Stockholm Freedom Center Başkanı Abdullah Bozkurt, gazeteci Arzu Yıldız ve CHP eski milletvekili Aykan Erdemir ile Kanada’nın saygın üniversitelerinden olan ‘Memorial Universty of Newfoundland öğretim üyesi ve Tr724 YazarıProf. Dr. Mehmet Efe Çaman, insan hakları ihlallerine ilişkin komiteye bilgi verdi. AKP hühükütinin politikalarını savunma görevi ise SETA Vakfı Araştırma Direktörü Kılıç Buğra Kanat’a düştü. Milletvekilleri, sordukları sorular ile Kanat’ı oldukça zor durumda bıraktılar. Komite, Uluslararası Af Örgütü (Amnesty) Kanada Genel Sekreteri Alex Neve’yi de dinledi.
Anayasa’nın varlığı sadece kağıt üzerinde
Amnesty Kanada Genel Sekreteri Alex Neve, Komite’nin raporuna giren ifadesinde hükümeti ağır bir dille eleştirdi. 15 Temmuz’un ardından Türk hükümetinin, geniş bir vatandaş grubunun temel özgürlüklerini ihlal ettiğini ve olağanüstü hal sayesinde Parlamento’yu by-pass ederek yasalar geçirdiğini hatırlatan Neve, ”Artık anayasanın varlığı sadece kağıt üzerinde” dedi.
Rapora göre Türkiye’nin insan hakları karnesi
*Darbeye teşebbüs sırasında şüpheli terör ve suçlama suçlamaları nedeniyle 77.000’den fazla kişi tutuklandı.
*Siyasi eylemciler, gazeteciler, avukatlar, insan hakları savunucuları ve akademisyenler de dahil olmak üzere 50.000’den fazla kişi yargılama öncesi tutuklu bulunuyor.
*Küçük çocukları olan yaklaşık 600 kadın hapishanede tutuluyor. Bazıları doğumdan hemen önce veya sonra gözaltına alındı.
*Dört Türk-Kanada çifte vatandaşı sahte suçlamalarla tutuklandı.
*150.000’den fazla hakim, savcı, doktor, öğretmen, akademisyen, polis veya diğer memurlar görevden alındı, kara listeye alındı ve pasaportları, emekli aylıkları ve sağlık sigortaları iptal edildi.
*120’den fazla gazeteci tutuklandı, 180 medya kuruluşu kapandı ve mal varlıklarına el konuldu.
*1.300’den fazla STK zorla kapatıldı.
*1.043 okul, özel ders merkezi ve 15 üniversite kapatıldı.
[Seçkin Ergün] 27.2.2019 [TR724]
Kanada Parlamentosu Uluslararası İnsan Hakları Alt Komitesi (Subcommittee on International Human Rights) Türkiye’deki insan hakları ihlallerini ele aldığı çalışmasını tamamladı ve hazırladığı raporu Parlamento Başkanlığı’na ve Dışişleri Bakanlığı’na sundu. Rapora dair açıklama ise parlamentonun resmi internet sitesinden yayımlandı. İktidardaki Liberal Parti Milletvekili olan Komite Başkanı Michael Levitt, “Türk hükümeti, Türkiye’deki demokrasinin aşınmasını durdurmak ve tersine çevirmek için sivil toplumun ve müttefiklerinin tavsiyelerine kulak vermeli.” çağrısında bulundu. Raporda şu ifadeler de dikkat çekti: ”Ne Temmuz 2016’da darbe girişimi ne de NATO’nun karşılaştığı karmaşık güvenlik zorlukları, insan hakları ve temel özgürlüklerin yaygın şekilde ihlal edilmesini meşru göstermez. Alt Komite, tehlikede olan ve bazı durumlarda ülkeden kaçan Türk sivil toplumuna dostluğunu ve desteğini ifade eder. Türkiye’nin Kanada’nın da dahil olduğu uluslararası ortakları, uluslararası insan haklarına saygılı olması için Türkiye’yle sürekli olarak bağlantı kurmalıdır.”
3 toplantı yapıldı
”Türkiye’deki İnsan Hakları Durumu” başlığıyla yayımlanan raporun hazırlık aşamasında komite üyesi milletvekilleri yaptıkları 3 farklı toplantı ile Türkiye’den bazı isimlerin de ifadesine başvurdu. Stockholm Freedom Center Başkanı Abdullah Bozkurt, gazeteci Arzu Yıldız ve CHP eski milletvekili Aykan Erdemir ile Kanada’nın saygın üniversitelerinden olan ‘Memorial Universty of Newfoundland öğretim üyesi ve Tr724 YazarıProf. Dr. Mehmet Efe Çaman, insan hakları ihlallerine ilişkin komiteye bilgi verdi. AKP hühükütinin politikalarını savunma görevi ise SETA Vakfı Araştırma Direktörü Kılıç Buğra Kanat’a düştü. Milletvekilleri, sordukları sorular ile Kanat’ı oldukça zor durumda bıraktılar. Komite, Uluslararası Af Örgütü (Amnesty) Kanada Genel Sekreteri Alex Neve’yi de dinledi.
Anayasa’nın varlığı sadece kağıt üzerinde
Amnesty Kanada Genel Sekreteri Alex Neve, Komite’nin raporuna giren ifadesinde hükümeti ağır bir dille eleştirdi. 15 Temmuz’un ardından Türk hükümetinin, geniş bir vatandaş grubunun temel özgürlüklerini ihlal ettiğini ve olağanüstü hal sayesinde Parlamento’yu by-pass ederek yasalar geçirdiğini hatırlatan Neve, ”Artık anayasanın varlığı sadece kağıt üzerinde” dedi.
Rapora göre Türkiye’nin insan hakları karnesi
*Darbeye teşebbüs sırasında şüpheli terör ve suçlama suçlamaları nedeniyle 77.000’den fazla kişi tutuklandı.
*Siyasi eylemciler, gazeteciler, avukatlar, insan hakları savunucuları ve akademisyenler de dahil olmak üzere 50.000’den fazla kişi yargılama öncesi tutuklu bulunuyor.
*Küçük çocukları olan yaklaşık 600 kadın hapishanede tutuluyor. Bazıları doğumdan hemen önce veya sonra gözaltına alındı.
*Dört Türk-Kanada çifte vatandaşı sahte suçlamalarla tutuklandı.
*150.000’den fazla hakim, savcı, doktor, öğretmen, akademisyen, polis veya diğer memurlar görevden alındı, kara listeye alındı ve pasaportları, emekli aylıkları ve sağlık sigortaları iptal edildi.
*120’den fazla gazeteci tutuklandı, 180 medya kuruluşu kapandı ve mal varlıklarına el konuldu.
*1.300’den fazla STK zorla kapatıldı.
*1.043 okul, özel ders merkezi ve 15 üniversite kapatıldı.
[Seçkin Ergün] 27.2.2019 [TR724]
Ey tutsak bebek! Gel biraz dertleşelim [Av. Osman Ertürk]
Ey masum melek. Saflığın, güzelliğin, temiz yürekliliğin sembolü. Hep bir fırsat arıyordum seninle dertleşmek için. An bu anmış demek ki. Acımasız, adaletsiz bir döneme denk geldin be güzel bebek. Senin gibi binden fazla arkadaşın çok zor zamanlar geçiriyor. Daha binlercesi var ki mağduriyetleri katmerli. Anneleri ve babaları soruşturma geçiren, tutuklanan, serbest bırakılan, sonra tekrar tutuklanan ve terör yaftasıyla yaşayan birçok insan. Örneğin, anne ve baba farklı şehirde tutuklu, abisi yurtdışında olup babaannesiyle kalan kız çocuğu bile var. Yani, dört kişi dört farklı yerde. Bir aile darmadağın be güzel bebek.
Sen annenin yanındasın ama senin sıcak nefesini baban ne kadar özlüyor bilemezsin. Sen uyurken o küçük yastığının bir kenarına yatar, nefes alıp vermeni dinlerdi. Çok özlüyor o günleri memleketin diğer ucundaki cezaevinde. En acı olanı da, geçen günlerin telafisinin olmaması. Çünkü ne sen tekrar bebek olacaksın, ne de baban seni bu yaşlarda tekrar görecek. Çok daraldığında, yorganına sarılıp gözyaşı döküyor biliyor musun? Rabbine sığınıyor Hz. Yunus gibi. Biliyor ki ondan daha güzel bir sahil ve sığınak yok! Hastayken başında bekler, uyurken seni izlemekten çok mutlu olurdu. Onun hasretini anlatmaya kelimeler kafi değil.
O soğuk betonların üzerinde toprak görmeden büyümen bana çok dokunuyor be güzelim. Yeşil rengi de çok uzak sana. Parklar, bahçeler ne yabancı gelecek sana bir bilsen. Koğuşlarda halı olsa belki daha rahat hareket edebileceksin ama izin vermiyorlar. Yere battaniye sermeye bile karşı çıkıyorlar. Ayaklanıp yürümen, alan darlığı, oyuncak verilmemesi, sana uygun gıda temini hep ayrı dert. Ne yazık ki, cezaevi personeli de size zulm edip hayatınızı daraltmak için varlar sanki.
Senin koğuşundaki teyzeler, içindeki çocuk özlemini seninle gideriyorlar biliyor musun? Seni öpüp kokladıklarında kendi çocuklarını, bazıları torunlarını düşünüyor. Tarifi mümkün olmayan duygular yaşıyorlar. Sen onlar içinde çok özelsin. Onların küçük, tabiri caizse “Canlı oyuncağısın”. Bazen saatlerce annen seni kucağına alamıyor. Çünkü seninle oynayan ve sevenlerden sıra ona gelmiyor.
Zindan en parlak döneminde
Cezaevleri belki de en tuhaf dönemini yaşıyor. Bu sayıda eğitimli, kültürlü insan bir araya gelmedi ülke tarihinde. Öğretmen, hakim, doktor, akademisyen, gazeteci gibi meslekler cezaevinin sakinlerinden. Yüksek lisans ve doktoralı birçok insan… Gazeteci demişken, karşı koğuşta Nazlı Ilıcak kalıyor. 75 yaşında bir insanı 2,5 yıldır hapiste tutuyorlar. Tek başına vesayet sistemleriyle çatışacak kadar cesur bir kadındır Ilıcak. Onun dışarı çıkması, özgürce konuşması bazılarının kâbusu güzelim. Eğer bir tartı olsa ve tüm havuz medyasını bir kefeye, Nazlı hanımı bir kefeye koysan Nazlı hanım ağır gelir. Neden mi? Çünkü, tüm sermayesi yalan olanlar, karanlıkta bir ışık yanmasıyla oluşacak aydınlıktan korkar biliyor musun?. Artık karanlık kalmaz. Dağılır. İşte, Nazlı Hanım öyle bir insan. Tek başına bunu yapabilecek güçte.
Yandaki binada ise Büşra Erdal ablan kalıyor. O da bir gazeteci ve avukat. Derin devletin canını sıkan bir gazeteci olarak, gencecik yaşında dört duvarın soğuk yüzüyle tanışmak zorunda kaldı. Sorduğu sorular, kimsenin cesaret edemediği konuları incelemesi onu hedef yaptı. Maalesef o da çile dolduruyor rejimin zindanlarında.
Ayşegül Parıldak ablan da köşedeki koğuşta kalıyor. Daha iki yıllık bir muhabirdi. Tahliye edildikten sonra tekrar tutuklandı. Dayanamadılar onun dışarıda olmasına. Daha 28 yaşında hayatının baharında bir gazeteci. Hukuk okuyordu o da. Hukukun hiç olamadığı bir ülkede hukukun haysiyetini kurtarmaya çalışacaktı belki de.
15 Temmuz karanlığını sadece bu üç gazeteci bile dağıtabilir biliyor musun? İmkan verseler o kumdan kaleleri bu üç isim rahatlıkla devirir. Gazetecilerden çok korktular güzel bebek. Hem de çok. Onun için ilk tutuklama listesinde onların ismi vardı. Soru soran, irdeleyen insan istemiyorlardı dışarda. Daha yüzlerce masum kadın kalıyor sizinle beraber. Kermes yapmış, talebe okutmuş, hayır işlerinde bulunmuş diye tutuklanan kadınlar, öğrenciler. Hepsinden teker teker burada bahsetmek imkansız ama karınca incitmemiş, hayırsever, ahlaklı insanlarla beraber kaldığını bil güzelim.
Hukuk insanları için ifritten bir dönem
Her şeyin bir değeri olduğu ve alınıp satılabildiği çok kirli bir dönemdeyiz biliyor musun? Şeref, namus, vicdan gibi kavramlar karaborsaya düştü. O tutsak şefkat kahramanları, duruşmalarda hâkimlere “Karar verirken insanlık namına, vicdanlı hareket edin” dedi ama çoğu hakim kulaklarını tıkadı. Ellerine gelen listelerin dışına çıkmadılar.
Para, koltuk, mal-mülk sevdası ile zehirlenmiş bir grup insan sana bu zulümleri yapıyor biliyor musun? Bu kavramlar sana belki çok uzak ama annenin tutukluluğunu isteyen savcı, koltuğunu korumak için renkten renge girdi. Annen lohusaydı, sen 10 günlüktün. Sana ve annene yaptığı zulmü hiç düşünmek bile istemiyor. Karar sosyal medyaya düşünce utancını görmeliydin. Sanki bir ömür o koltukda oturacakmış gibi düşünüyorlar. Ne zavallı bir hissiyat. Yaptıkları zulümler ise kayıtlara büyük harflerle işlenmiş olarak duruyor.
Hele ki seni tutuklayan hakim hanım var ya! O da bana da şucu bucu derler mi diyerek o tutuklama kararını verdi, biliyor musun? Dört yıl önce aldığı evin taksitlerini ödüyor. Beni işten atarlarsa ne yaparım diyerek girmediği kılık kalmadı onun. Ah güzel bebek! Nasıl güvensiz, yoz bir hayat yaşıyorlar bilemezsin! Öyle kirli bir zihinleri var ki, bir bilsen sen bile utanırsın. Bir tarafta helal sütle karnı doyan sen varken, diğer tarafta haram tek sermayesi olan onlar.
Senin ve annenin tutuklu olmasını kabul etmek mümkün değil güzelim. Sizin durumunuzda olan binlerce dosyada tutuksuz yargılama yapılması gerekiyor. Sizi serbest bırakmadıkları için dilimiz döndüğünce bunun bir rezillik olduğunu bıkmadan usanmadan söylemeye devam edeceğiz. Bu vahim hal, Türk hukuk tarihine işlenmiş en büyük cinayet biliyor musun? Kafa tutacağız bunu yapanlara. Yanlış yaptıklarını söyleyeceğiz. Dünyanın değişik yerlerinde, çok meşhur meydanlarında bunun için protesto gösterileri yaptık. Sosyal medyada bu haksızlığın duyurulması için çaba sağlıyoruz. Birkaç milletvekili ve tanınmış sima sınırlı imkanlarıyla bu hukuksuzlukları duyurmaya çalışıyor. Baştakiler dilsiz olup susmamızı, kör olup bu zulümleri görmeyelim istiyorlar. Ama biz direnmeye devam ediyoruz. Siz çıkana kadar da devam edecek bu. Gücümüz yetmiyor bazen ama haklı olduğumuzu bilmek bize dayanma iradesi veriyor.
Ey tutsak bebek! Ey masumiyet sembolü. Ey masum ve mağdur sabi. Önünde koca bir hayat var. İnişleri çıkışları olacak koca bir ömür. Maalesef inişle başladın bu hayata hiç istemeden. Unutma ki, zindanlar hep yeniden doğuşun başlangıç noktasıdır. “Karanlığında nur, yeniden doğuş” dediği gibi şairin, bir diriliş uzak değil. Sen ki bu dirilişin sembolü ve bayraktarı olacaksın.
[Av. Osman Ertürk] 27.2.2019 [TR724]
Sen annenin yanındasın ama senin sıcak nefesini baban ne kadar özlüyor bilemezsin. Sen uyurken o küçük yastığının bir kenarına yatar, nefes alıp vermeni dinlerdi. Çok özlüyor o günleri memleketin diğer ucundaki cezaevinde. En acı olanı da, geçen günlerin telafisinin olmaması. Çünkü ne sen tekrar bebek olacaksın, ne de baban seni bu yaşlarda tekrar görecek. Çok daraldığında, yorganına sarılıp gözyaşı döküyor biliyor musun? Rabbine sığınıyor Hz. Yunus gibi. Biliyor ki ondan daha güzel bir sahil ve sığınak yok! Hastayken başında bekler, uyurken seni izlemekten çok mutlu olurdu. Onun hasretini anlatmaya kelimeler kafi değil.
O soğuk betonların üzerinde toprak görmeden büyümen bana çok dokunuyor be güzelim. Yeşil rengi de çok uzak sana. Parklar, bahçeler ne yabancı gelecek sana bir bilsen. Koğuşlarda halı olsa belki daha rahat hareket edebileceksin ama izin vermiyorlar. Yere battaniye sermeye bile karşı çıkıyorlar. Ayaklanıp yürümen, alan darlığı, oyuncak verilmemesi, sana uygun gıda temini hep ayrı dert. Ne yazık ki, cezaevi personeli de size zulm edip hayatınızı daraltmak için varlar sanki.
Senin koğuşundaki teyzeler, içindeki çocuk özlemini seninle gideriyorlar biliyor musun? Seni öpüp kokladıklarında kendi çocuklarını, bazıları torunlarını düşünüyor. Tarifi mümkün olmayan duygular yaşıyorlar. Sen onlar içinde çok özelsin. Onların küçük, tabiri caizse “Canlı oyuncağısın”. Bazen saatlerce annen seni kucağına alamıyor. Çünkü seninle oynayan ve sevenlerden sıra ona gelmiyor.
Zindan en parlak döneminde
Cezaevleri belki de en tuhaf dönemini yaşıyor. Bu sayıda eğitimli, kültürlü insan bir araya gelmedi ülke tarihinde. Öğretmen, hakim, doktor, akademisyen, gazeteci gibi meslekler cezaevinin sakinlerinden. Yüksek lisans ve doktoralı birçok insan… Gazeteci demişken, karşı koğuşta Nazlı Ilıcak kalıyor. 75 yaşında bir insanı 2,5 yıldır hapiste tutuyorlar. Tek başına vesayet sistemleriyle çatışacak kadar cesur bir kadındır Ilıcak. Onun dışarı çıkması, özgürce konuşması bazılarının kâbusu güzelim. Eğer bir tartı olsa ve tüm havuz medyasını bir kefeye, Nazlı hanımı bir kefeye koysan Nazlı hanım ağır gelir. Neden mi? Çünkü, tüm sermayesi yalan olanlar, karanlıkta bir ışık yanmasıyla oluşacak aydınlıktan korkar biliyor musun?. Artık karanlık kalmaz. Dağılır. İşte, Nazlı Hanım öyle bir insan. Tek başına bunu yapabilecek güçte.
Yandaki binada ise Büşra Erdal ablan kalıyor. O da bir gazeteci ve avukat. Derin devletin canını sıkan bir gazeteci olarak, gencecik yaşında dört duvarın soğuk yüzüyle tanışmak zorunda kaldı. Sorduğu sorular, kimsenin cesaret edemediği konuları incelemesi onu hedef yaptı. Maalesef o da çile dolduruyor rejimin zindanlarında.
Ayşegül Parıldak ablan da köşedeki koğuşta kalıyor. Daha iki yıllık bir muhabirdi. Tahliye edildikten sonra tekrar tutuklandı. Dayanamadılar onun dışarıda olmasına. Daha 28 yaşında hayatının baharında bir gazeteci. Hukuk okuyordu o da. Hukukun hiç olamadığı bir ülkede hukukun haysiyetini kurtarmaya çalışacaktı belki de.
15 Temmuz karanlığını sadece bu üç gazeteci bile dağıtabilir biliyor musun? İmkan verseler o kumdan kaleleri bu üç isim rahatlıkla devirir. Gazetecilerden çok korktular güzel bebek. Hem de çok. Onun için ilk tutuklama listesinde onların ismi vardı. Soru soran, irdeleyen insan istemiyorlardı dışarda. Daha yüzlerce masum kadın kalıyor sizinle beraber. Kermes yapmış, talebe okutmuş, hayır işlerinde bulunmuş diye tutuklanan kadınlar, öğrenciler. Hepsinden teker teker burada bahsetmek imkansız ama karınca incitmemiş, hayırsever, ahlaklı insanlarla beraber kaldığını bil güzelim.
Hukuk insanları için ifritten bir dönem
Her şeyin bir değeri olduğu ve alınıp satılabildiği çok kirli bir dönemdeyiz biliyor musun? Şeref, namus, vicdan gibi kavramlar karaborsaya düştü. O tutsak şefkat kahramanları, duruşmalarda hâkimlere “Karar verirken insanlık namına, vicdanlı hareket edin” dedi ama çoğu hakim kulaklarını tıkadı. Ellerine gelen listelerin dışına çıkmadılar.
Para, koltuk, mal-mülk sevdası ile zehirlenmiş bir grup insan sana bu zulümleri yapıyor biliyor musun? Bu kavramlar sana belki çok uzak ama annenin tutukluluğunu isteyen savcı, koltuğunu korumak için renkten renge girdi. Annen lohusaydı, sen 10 günlüktün. Sana ve annene yaptığı zulmü hiç düşünmek bile istemiyor. Karar sosyal medyaya düşünce utancını görmeliydin. Sanki bir ömür o koltukda oturacakmış gibi düşünüyorlar. Ne zavallı bir hissiyat. Yaptıkları zulümler ise kayıtlara büyük harflerle işlenmiş olarak duruyor.
Hele ki seni tutuklayan hakim hanım var ya! O da bana da şucu bucu derler mi diyerek o tutuklama kararını verdi, biliyor musun? Dört yıl önce aldığı evin taksitlerini ödüyor. Beni işten atarlarsa ne yaparım diyerek girmediği kılık kalmadı onun. Ah güzel bebek! Nasıl güvensiz, yoz bir hayat yaşıyorlar bilemezsin! Öyle kirli bir zihinleri var ki, bir bilsen sen bile utanırsın. Bir tarafta helal sütle karnı doyan sen varken, diğer tarafta haram tek sermayesi olan onlar.
Senin ve annenin tutuklu olmasını kabul etmek mümkün değil güzelim. Sizin durumunuzda olan binlerce dosyada tutuksuz yargılama yapılması gerekiyor. Sizi serbest bırakmadıkları için dilimiz döndüğünce bunun bir rezillik olduğunu bıkmadan usanmadan söylemeye devam edeceğiz. Bu vahim hal, Türk hukuk tarihine işlenmiş en büyük cinayet biliyor musun? Kafa tutacağız bunu yapanlara. Yanlış yaptıklarını söyleyeceğiz. Dünyanın değişik yerlerinde, çok meşhur meydanlarında bunun için protesto gösterileri yaptık. Sosyal medyada bu haksızlığın duyurulması için çaba sağlıyoruz. Birkaç milletvekili ve tanınmış sima sınırlı imkanlarıyla bu hukuksuzlukları duyurmaya çalışıyor. Baştakiler dilsiz olup susmamızı, kör olup bu zulümleri görmeyelim istiyorlar. Ama biz direnmeye devam ediyoruz. Siz çıkana kadar da devam edecek bu. Gücümüz yetmiyor bazen ama haklı olduğumuzu bilmek bize dayanma iradesi veriyor.
Ey tutsak bebek! Ey masumiyet sembolü. Ey masum ve mağdur sabi. Önünde koca bir hayat var. İnişleri çıkışları olacak koca bir ömür. Maalesef inişle başladın bu hayata hiç istemeden. Unutma ki, zindanlar hep yeniden doğuşun başlangıç noktasıdır. “Karanlığında nur, yeniden doğuş” dediği gibi şairin, bir diriliş uzak değil. Sen ki bu dirilişin sembolü ve bayraktarı olacaksın.
[Av. Osman Ertürk] 27.2.2019 [TR724]
Etiketler:
Av. Osman Ertürk
Ne kadar para o kadar kupa! [Hasan Cücük]
‘Futbolda son 10 yılın en başarılı teknik adamları kim?’ sorusuna cevap vermek zor olmasa gerek. Aklımıza hemen Pep Guardiola, Jose Mourinho, Massimiliano Allegri ve Carlo Ancelotti gibi isimler gelir. Bu isimlerin ortak özelliği başarı değil sadece. Transfere en çok para harcamada da liste başılar.
2008-09 sezonundan başlayıp günümüze geldiğimizde transferde en fazla para harcayan teknik adam olarak ilk sırada şu sıralar işsiz olan Jose Mourinho karşımıza çıkıyor. Son 10 yılda İnter, Real Madrid, Chelsea ve Manchester United’ı çalıştıran Portekizli teknik adam transfer için 1,16 milyar Euro harcadı. Çalıştırdığı takımlara bu süreçte 59 oyuncu kazandırdı. Transferin en çok harcayanı olarak kazandığı kupa sayısı ise 13 oldu. Mourinho, en pahalı oyuncuları Manchester United döneminde transfer etti. Listenin ilk sırasında 105 milyon Euro bedelle Juventus’tan alınan Paul Pogba bulunuyor. Romelu Lukaku 85 milyon, Fred 59 milyon, Nemanja Matic 45 milyon ve Henrikh Mkhitaryan 42 milyon Euro… Tüm bu transferlere rağmen 2,5 yıllık Manchester United döneminde kayda değer tek başarı kazanılan UEFA Avrupa Ligi oldu. Mourinho gitti yerine takıma yüksek meblağlar ödenerek kadroya katılan oyuncular kaldı.
Pep Guardiola, Barcelona, Bayern Münih’ten sonra şu sıralar Manchester City’yi çalıştırıyor. 10 yıllık teknik adamlık geçmişi olan Guardiola transferde 1,15 milyar Euro harcadı. İspanyol teknik adam, çalıştırdığı 3 takıma bu süre boyunca 51 oyuncu transfer etti. Harcadığı paranın karşılığını ise kazandığı 25 kupa ile aldı. La Liga, Bundesliga ve Premier Lig şampiyonluklara kupa başarılarını ekledi. Barcelona ile iki kez Şampiyonlar Ligi kupasını kaldırdı. Guardiola en pahalı transferine Barcelona yıllarında imza attı. İnter’den transfer edilen Zlatan İbrahimovic için 69 milyon Euro ödedi. Zlatan’dan sonraki en pahalı isimler sıralamasında hep Manchester City’ye kazandırdığı oyuncular yer buldu. Riyad Mahrez 67 milyon, Aymeric Laporte 65 milyon, Benjamin Mendy 57 milyon ve John Stones 55 milyon Euro ödeyip, Guardiola’nın City kadrosuna kattığı isimler oldu. Guardiola’nın son yıllarda en çok para ödediği isimlerin ortak özelliği ise, defans oyuncuları olmalarıdır.
Massimiliano Allegri son 10 yılını 3 takımda geçirdi. 2008-10 Cagliari ve 2010-14 arasında Milan’ı çalıştıran Allegri, 2014’ten bu yana Juventus’u çalıştırıyor. Milan’ı Serie A şampiyonu yapan Allegri, 2014’ten bu yana çalıştırdığı Juventus’la şampiyonluğa ambargo koydu. Hemen hatırlatalım Juvrntus’un aralıksız Serie A şampiyonluğu 2011-12 sezonunda başlamıştı. Allegri başarıyı devam ettiren isim oldu. Allegri 10 yıllık dönemde tam 89 oyuncu transfer etti. Çalıştırdığı takım sayısının 3 olduğunu dikkate aldığımızda Allegri’nin oyuncu her mevkiye bol bol oyuncu aldığını görüyoruz. 89 oyuncu için 1,01 milyar Euro harcayan Allegri karşılığını kazandığı 12 kupa ile aldı. Allegri’nin en pahalı transferleri sıralamasında ilk 10’da hep Juventus’a kazandırdıkları var. İlk sıradaki isim Real Madrid’den 117 milyon Euro’ya Juventus’a kazandırdığı Cristiano Ronaldo. İkinci sırada Napoli’den 90 milyon Euro’ya gelen Gonzalo Higuian var. Listede ilk 5’in diğer isimleri; 40’ar milyon Euro ödenen Joao Cancelo, Paulo Dybala, Federico Bernardeschi ve Doulas Costa.
Bugünlerde West Ham’I çalıştıran Şilili Manuel Pellegrini son 10 yılda 6 farklı takımda görev yaptı. Bu takımlar arasında Real Madrid ve Manchester City gibi devler var. Arap sermayesini arkasına alan City, Pellegrini’nin en başarılı olduğu kulüp oldu. 10 yılda çalıştırdığı 6 takıma 60 oyuncu kazandıran Şilili, transferde 953 milyon Euro harcadı. Bu kadar paranın karşılığı ise kazanılan 3 kupa oldu. Manchester City ile bir Premşer Lig ve 2 kupa sevinci yaşadı. Pellegrini’nin en pahalı transferi Real Madrid kadrosuna Manchester United’den 94 milyon Euro’ya kattığı Cristiano Ronaldo oldu. Wolfsburg’dan City kadrosuna kattığı Kevin de Bruyne için 76 milyon Euro ödeyen Şilili, Milan’dan Real Madrid’e getirdiği Kaka içinde 67 milyon Euro ödedi.
Carlo Ancelotti, İtalyanların son dönemde yetiştirdiği en başarılı teknik adamlardan biri. Son 10 yılda Chelsea, PSG, Real Madrid, Bayern Münih’i çalıştıran Ancelotti, sezon başından bu yana Napoli’de görev yapıyor. 10 yılda çalıştırdığı 5 takımda transfere 936 milyon Euro harcayan Ancelotti, 46 oyuncu transfer etti. Bu süreçte 11 kupa kaldırdı. Ancelotti, en pahalı transferlerine Real Madrid döneminde imza attı. Real Madrid’in kasasından Tottenham’dan Gareth Bale için 101 milyon, Monaco’dan James Rodrguez için ise 75 milyon Euro çıktı Ancelotti döneminde. Chelsea döneminde Fernando Torres’e 58 milyon, PSG döneminde Thiago Silva’ya 42 milyon ve Bayern Münih döneminde Corentin Tolisso’ya 41,5 milyon Euro ödedi.
Bunlar transferde parayı su gibi harcayan teknik adamlar. Elbette karşılığını kazandıkları kupalarla alanlar olduğu gibi alamayanlar da var. Bir de sattıkları oyuncularla çalıştırdıkları kulübün kasasını dolduran teknik adamlar var. Onlara da mercek tutacağız…
[Hasan Cücük] 27.2.2019 [TR724]
2008-09 sezonundan başlayıp günümüze geldiğimizde transferde en fazla para harcayan teknik adam olarak ilk sırada şu sıralar işsiz olan Jose Mourinho karşımıza çıkıyor. Son 10 yılda İnter, Real Madrid, Chelsea ve Manchester United’ı çalıştıran Portekizli teknik adam transfer için 1,16 milyar Euro harcadı. Çalıştırdığı takımlara bu süreçte 59 oyuncu kazandırdı. Transferin en çok harcayanı olarak kazandığı kupa sayısı ise 13 oldu. Mourinho, en pahalı oyuncuları Manchester United döneminde transfer etti. Listenin ilk sırasında 105 milyon Euro bedelle Juventus’tan alınan Paul Pogba bulunuyor. Romelu Lukaku 85 milyon, Fred 59 milyon, Nemanja Matic 45 milyon ve Henrikh Mkhitaryan 42 milyon Euro… Tüm bu transferlere rağmen 2,5 yıllık Manchester United döneminde kayda değer tek başarı kazanılan UEFA Avrupa Ligi oldu. Mourinho gitti yerine takıma yüksek meblağlar ödenerek kadroya katılan oyuncular kaldı.
Pep Guardiola, Barcelona, Bayern Münih’ten sonra şu sıralar Manchester City’yi çalıştırıyor. 10 yıllık teknik adamlık geçmişi olan Guardiola transferde 1,15 milyar Euro harcadı. İspanyol teknik adam, çalıştırdığı 3 takıma bu süre boyunca 51 oyuncu transfer etti. Harcadığı paranın karşılığını ise kazandığı 25 kupa ile aldı. La Liga, Bundesliga ve Premier Lig şampiyonluklara kupa başarılarını ekledi. Barcelona ile iki kez Şampiyonlar Ligi kupasını kaldırdı. Guardiola en pahalı transferine Barcelona yıllarında imza attı. İnter’den transfer edilen Zlatan İbrahimovic için 69 milyon Euro ödedi. Zlatan’dan sonraki en pahalı isimler sıralamasında hep Manchester City’ye kazandırdığı oyuncular yer buldu. Riyad Mahrez 67 milyon, Aymeric Laporte 65 milyon, Benjamin Mendy 57 milyon ve John Stones 55 milyon Euro ödeyip, Guardiola’nın City kadrosuna kattığı isimler oldu. Guardiola’nın son yıllarda en çok para ödediği isimlerin ortak özelliği ise, defans oyuncuları olmalarıdır.
Massimiliano Allegri son 10 yılını 3 takımda geçirdi. 2008-10 Cagliari ve 2010-14 arasında Milan’ı çalıştıran Allegri, 2014’ten bu yana Juventus’u çalıştırıyor. Milan’ı Serie A şampiyonu yapan Allegri, 2014’ten bu yana çalıştırdığı Juventus’la şampiyonluğa ambargo koydu. Hemen hatırlatalım Juvrntus’un aralıksız Serie A şampiyonluğu 2011-12 sezonunda başlamıştı. Allegri başarıyı devam ettiren isim oldu. Allegri 10 yıllık dönemde tam 89 oyuncu transfer etti. Çalıştırdığı takım sayısının 3 olduğunu dikkate aldığımızda Allegri’nin oyuncu her mevkiye bol bol oyuncu aldığını görüyoruz. 89 oyuncu için 1,01 milyar Euro harcayan Allegri karşılığını kazandığı 12 kupa ile aldı. Allegri’nin en pahalı transferleri sıralamasında ilk 10’da hep Juventus’a kazandırdıkları var. İlk sıradaki isim Real Madrid’den 117 milyon Euro’ya Juventus’a kazandırdığı Cristiano Ronaldo. İkinci sırada Napoli’den 90 milyon Euro’ya gelen Gonzalo Higuian var. Listede ilk 5’in diğer isimleri; 40’ar milyon Euro ödenen Joao Cancelo, Paulo Dybala, Federico Bernardeschi ve Doulas Costa.
Bugünlerde West Ham’I çalıştıran Şilili Manuel Pellegrini son 10 yılda 6 farklı takımda görev yaptı. Bu takımlar arasında Real Madrid ve Manchester City gibi devler var. Arap sermayesini arkasına alan City, Pellegrini’nin en başarılı olduğu kulüp oldu. 10 yılda çalıştırdığı 6 takıma 60 oyuncu kazandıran Şilili, transferde 953 milyon Euro harcadı. Bu kadar paranın karşılığı ise kazanılan 3 kupa oldu. Manchester City ile bir Premşer Lig ve 2 kupa sevinci yaşadı. Pellegrini’nin en pahalı transferi Real Madrid kadrosuna Manchester United’den 94 milyon Euro’ya kattığı Cristiano Ronaldo oldu. Wolfsburg’dan City kadrosuna kattığı Kevin de Bruyne için 76 milyon Euro ödeyen Şilili, Milan’dan Real Madrid’e getirdiği Kaka içinde 67 milyon Euro ödedi.
Carlo Ancelotti, İtalyanların son dönemde yetiştirdiği en başarılı teknik adamlardan biri. Son 10 yılda Chelsea, PSG, Real Madrid, Bayern Münih’i çalıştıran Ancelotti, sezon başından bu yana Napoli’de görev yapıyor. 10 yılda çalıştırdığı 5 takımda transfere 936 milyon Euro harcayan Ancelotti, 46 oyuncu transfer etti. Bu süreçte 11 kupa kaldırdı. Ancelotti, en pahalı transferlerine Real Madrid döneminde imza attı. Real Madrid’in kasasından Tottenham’dan Gareth Bale için 101 milyon, Monaco’dan James Rodrguez için ise 75 milyon Euro çıktı Ancelotti döneminde. Chelsea döneminde Fernando Torres’e 58 milyon, PSG döneminde Thiago Silva’ya 42 milyon ve Bayern Münih döneminde Corentin Tolisso’ya 41,5 milyon Euro ödedi.
Bunlar transferde parayı su gibi harcayan teknik adamlar. Elbette karşılığını kazandıkları kupalarla alanlar olduğu gibi alamayanlar da var. Bir de sattıkları oyuncularla çalıştırdıkları kulübün kasasını dolduran teknik adamlar var. Onlara da mercek tutacağız…
[Hasan Cücük] 27.2.2019 [TR724]
250 milyar TL’yi kim kaybetmiş ki siz buldunuz? [Semih Ardıç]
Seçim için bu kadar kuyruklu yalanı ipe dizmekten hicap etmiyorlar.
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’tan Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Betül Selçuk’un öncülüğünde 16 bakan her kürsüye çıktığında istihdamı artıracaklarını söylüyor. Elinizi tutan mı vardı? Artırsaydınız…
Bakanların istihdamı artırmaktan bahsetmesinden herkes memnuniyet duyar. Amma velâkin işsizliğin tarihî rekorlar kırdığı bir dönemde sadece tribünlere oynamak en hayatî mesele istismar edilmemeli.
ÇAYA ÇORBAYA “SEFERBERLİK”
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) devr-i iktidarında içi en fazla boşaltılan kelimelerin başında “seferberlik” kelimesi geliyor. Çaya çorbaya limon misali her fiyaskonun akabinde seferberlik ilan ediliyor.
Patlıcanın kilosu 15 liraya fırladığında da dolar 7 liraya yükseldiğinde de seferberlik. Bir de her seçim arefesinde bizzat AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın açılış kurdelasını kestiği “istihdam seferberliği” kampanyaları var ki artık o slogandan işsizlere gına geldi.
AKP 17 senedir iktidarda ve istihdam bakiyesi evvelki hükûmetleri mumla aratıyor.
İşsizlik yüzde 10’u aştığında “kriz” alarmı veriliyordu. AKP işsizliği yüzde 11-13 arasında gezdiriyor. Yüzde 10’un altına nadiren indi. Senelik oran çift haneye demir attı.
AÇIKLANAN YÜZDE 12,6, SOKAKTAKİ İŞSİZLİK YÜZDE 18,3
Bahse konu oranı da Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) iş bulma ümidi kalmayanlar ile çalışabilecek vaziyette olduğu halde İş Kurumu’na müracaat etmeyenlerden müteşekkil 2,4 milyon kişiyi liste dışında tutmasına borçluyuz.
2018 yılı kasım ayına ait yüzde 12,6 diye açıklanan işsizlik oranı gerçek işsizler ilave edildiğinde yüzde 18,3’e yükseliyor. 15 ila 24 yaş arasında ne eğitimde ne de istihdamda olan yüzde 24,3 de işsizliğe dahil değil.
O dahil değil, bu dahil değil derken kırpılmış hali ile genç işsizlik yüzde 23,6’ya yükseldi.
Devlet bile en az 4 gençten birinin işsiz kaldığını itiraf ediyor. İşsizlik maaşına 2018 senesi aralık ayında 450 bin kişi müracaat etmişti. 2019’un ilk ayında 627 bin kişi işsizlik maaşı kuyruğuna girdi.
Yeni istihdamdan vazgeçtik çalışanlar da işini kaybetmiş.
İŞSİZLİK FONU DA OLMASA
Arada 3 ila 6 ay arasında değişen müddette belediyelerde ve diğer kamu kurumlarında istihdam edilenlerin masrafları de İşsizlik Fonu Sigortası’ndan karşılandığına göre AKP hükûmeti yüzde 20’ye yaklaşmış işsizliği içi boş sözlerle düşürülemeyeceğini kabul etmeli.
Erdoğan’ın her fırsatta ismini yermek için telaffuz ettiği Bülent Ecevit’in Uluslararası Para Fonu (IMF) reçetesine göre kurduğu o fon olmasa vay halimize! Böyle giderse batık fonlardan birine dönüştürülecek.
Hele hele 31 Mart Mahallî İdareler Seçimi’ne doğru anketlerde halk desteğinin azaldığını, vatandaş için en acil meselenin işsizlik ve kriz olduğunun altının kalın kalın çizildiğini gördükçe ağızlarından çıkan rakamı kulakları duymaz oldu.
O KADAR KİŞİYE İŞ BULABİLMEK İÇİN 250 MİLYAR TL LAZIM
Neymiş efendim! Bir sene 2,5 milyon kişiye iş verilecekmiş. Bir kişinin senelik istihdam maliyeti 100 bin lira. Sektöre ve istihdam edilen kişinin niteliklerine göre maliyetin 250 bin lirayı bulduğu da vaki.
Biz maliyeti ortalama 100 bin lira kabul edelim. 2,5 milyon kişinin istihdam edilebilmesi için 250 milyar TL kaynak lazım. Nerede bu kadar kaynak?
Böyle bir kaynağın olmadığını şuradan anlıyoruz. 2009 senesinde birkaç seneliğine Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) için ödünç alınan 14 milyar TL hâlâ İşsizlik Fonu’na iade edilmedi.
FONDA BİLE O KADAR PARA YOK
Fondan 2018’in sonunda kamu bankalarına 11 milyar TL daha aktarıldı. Çalışanların ve işvererenin sırtına bindirilmiş fonun kaynaklarını kanun bile çıkarmaya ihtiyaç duymadan kullana AKP’ye birilerinin fonda bile 250 milyar TL olmadığını söyleyebilir mi?
Fonun toplam büyüklüğü 127 milyar TL. Hükûmetten de 25 milyar TL -kanunî faizi ile- alacaklı.
Mamafih son bir senede 1,2 milyon kişiyi daha işsizliğe mahkûm etmiş bir iktidarın kriz ikliminde 2,5 milyon kişiye iş bulacağına kargalar bile güler.
Seçime kadar 2,5 milyon kişi için istihdam seferberliği yalanını yutturalım ötesi mühim değil, öyle mi?
Uysal atın çiftesi pek yaman olur! Hele hele o at açlık ve susuzluk çekiyorsa…
[Semih Ardıç] 27.2.2019 [TR724]
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’tan Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Betül Selçuk’un öncülüğünde 16 bakan her kürsüye çıktığında istihdamı artıracaklarını söylüyor. Elinizi tutan mı vardı? Artırsaydınız…
Bakanların istihdamı artırmaktan bahsetmesinden herkes memnuniyet duyar. Amma velâkin işsizliğin tarihî rekorlar kırdığı bir dönemde sadece tribünlere oynamak en hayatî mesele istismar edilmemeli.
ÇAYA ÇORBAYA “SEFERBERLİK”
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) devr-i iktidarında içi en fazla boşaltılan kelimelerin başında “seferberlik” kelimesi geliyor. Çaya çorbaya limon misali her fiyaskonun akabinde seferberlik ilan ediliyor.
Patlıcanın kilosu 15 liraya fırladığında da dolar 7 liraya yükseldiğinde de seferberlik. Bir de her seçim arefesinde bizzat AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın açılış kurdelasını kestiği “istihdam seferberliği” kampanyaları var ki artık o slogandan işsizlere gına geldi.
AKP 17 senedir iktidarda ve istihdam bakiyesi evvelki hükûmetleri mumla aratıyor.
İşsizlik yüzde 10’u aştığında “kriz” alarmı veriliyordu. AKP işsizliği yüzde 11-13 arasında gezdiriyor. Yüzde 10’un altına nadiren indi. Senelik oran çift haneye demir attı.
AÇIKLANAN YÜZDE 12,6, SOKAKTAKİ İŞSİZLİK YÜZDE 18,3
Bahse konu oranı da Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) iş bulma ümidi kalmayanlar ile çalışabilecek vaziyette olduğu halde İş Kurumu’na müracaat etmeyenlerden müteşekkil 2,4 milyon kişiyi liste dışında tutmasına borçluyuz.
2018 yılı kasım ayına ait yüzde 12,6 diye açıklanan işsizlik oranı gerçek işsizler ilave edildiğinde yüzde 18,3’e yükseliyor. 15 ila 24 yaş arasında ne eğitimde ne de istihdamda olan yüzde 24,3 de işsizliğe dahil değil.
O dahil değil, bu dahil değil derken kırpılmış hali ile genç işsizlik yüzde 23,6’ya yükseldi.
Devlet bile en az 4 gençten birinin işsiz kaldığını itiraf ediyor. İşsizlik maaşına 2018 senesi aralık ayında 450 bin kişi müracaat etmişti. 2019’un ilk ayında 627 bin kişi işsizlik maaşı kuyruğuna girdi.
Yeni istihdamdan vazgeçtik çalışanlar da işini kaybetmiş.
İŞSİZLİK FONU DA OLMASA
Arada 3 ila 6 ay arasında değişen müddette belediyelerde ve diğer kamu kurumlarında istihdam edilenlerin masrafları de İşsizlik Fonu Sigortası’ndan karşılandığına göre AKP hükûmeti yüzde 20’ye yaklaşmış işsizliği içi boş sözlerle düşürülemeyeceğini kabul etmeli.
Erdoğan’ın her fırsatta ismini yermek için telaffuz ettiği Bülent Ecevit’in Uluslararası Para Fonu (IMF) reçetesine göre kurduğu o fon olmasa vay halimize! Böyle giderse batık fonlardan birine dönüştürülecek.
Hele hele 31 Mart Mahallî İdareler Seçimi’ne doğru anketlerde halk desteğinin azaldığını, vatandaş için en acil meselenin işsizlik ve kriz olduğunun altının kalın kalın çizildiğini gördükçe ağızlarından çıkan rakamı kulakları duymaz oldu.
O KADAR KİŞİYE İŞ BULABİLMEK İÇİN 250 MİLYAR TL LAZIM
Neymiş efendim! Bir sene 2,5 milyon kişiye iş verilecekmiş. Bir kişinin senelik istihdam maliyeti 100 bin lira. Sektöre ve istihdam edilen kişinin niteliklerine göre maliyetin 250 bin lirayı bulduğu da vaki.
Biz maliyeti ortalama 100 bin lira kabul edelim. 2,5 milyon kişinin istihdam edilebilmesi için 250 milyar TL kaynak lazım. Nerede bu kadar kaynak?
Böyle bir kaynağın olmadığını şuradan anlıyoruz. 2009 senesinde birkaç seneliğine Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) için ödünç alınan 14 milyar TL hâlâ İşsizlik Fonu’na iade edilmedi.
FONDA BİLE O KADAR PARA YOK
Fondan 2018’in sonunda kamu bankalarına 11 milyar TL daha aktarıldı. Çalışanların ve işvererenin sırtına bindirilmiş fonun kaynaklarını kanun bile çıkarmaya ihtiyaç duymadan kullana AKP’ye birilerinin fonda bile 250 milyar TL olmadığını söyleyebilir mi?
Fonun toplam büyüklüğü 127 milyar TL. Hükûmetten de 25 milyar TL -kanunî faizi ile- alacaklı.
Mamafih son bir senede 1,2 milyon kişiyi daha işsizliğe mahkûm etmiş bir iktidarın kriz ikliminde 2,5 milyon kişiye iş bulacağına kargalar bile güler.
Seçime kadar 2,5 milyon kişi için istihdam seferberliği yalanını yutturalım ötesi mühim değil, öyle mi?
Uysal atın çiftesi pek yaman olur! Hele hele o at açlık ve susuzluk çekiyorsa…
[Semih Ardıç] 27.2.2019 [TR724]
Bir garip muhalefet örneği: Müstakil Grup [Dr. Yüksel Nizamoğlu]
1930’lar Avrupa’da tek parti rejimlerinin hâkim olduğu bir dönemdi. Rusya’da Bolşevik İhtilali ile başlayan muhalefeti yok ederek ülkeyi bir “devlet partisi” ile yönetme anlayışı başka ülkelerde de egemen oldu.
İtalya’da Mussolini’nin “Faşist Partisi”, Almanya’da Hitler’in “Nasyonal Sosyalist Partisi” diğer partileri ortadan kaldırarak ülkeyi yönetti.
Bu liderlerin ortak özelliği kendilerini “büyük kurtarıcı” olarak görerek kendi ideolojilerini zorla kabul ettirmek istemeleri ve muhalifleri kolayca “vatan haini, devlet ve rejim düşmanı” ilan etmeleriydi.
TEK PARTİ TEK DEVLET
Türkiye’de Milli Mücadele farklı görüşteki insanların işgalcilere karşı “vatan kurtarma amacıyla” bir araya gelmeleriyle kazanılmıştı. Ancak M. Kemal ve arkadaşlarının amaçları devlete farklı bir kimlik kazandırmak olduğundan Milli Mücadele sonrasında muhalifler tasfiye edilmeye başladı.
1924’de muhalif olarak ortaya çıkan Terakkiperver Fırka’nın ömrü çok kısa oldu ve Şeyh Sait İsyanı nedeniyle “rejim düşmanı” ilan edilerek kapatıldığı gibi lider kadrosundaki Kazım Karabekir, Rauf Bey, Refet Bele ve Ali Fuat Paşa siyasetten tasfiye edildiler.
M.Kemal Paşa’ya karşı ortaya çıkarılan İzmir Suikastı girişimi de gerçek anlamda örgütlü bir muhalefet yapabilecek olan İttihat ve Terakki’nin son kalıntılarının ortadan kaldırılmasını sağladı. Bu gelişmelerle tek parti rejiminin önündeki bütün engeller yok ediliyordu.
1929 Dünya Ekonomik Buhranının etkisiyle muhalefetin bir ihtiyaç olduğunu düşünen M. Kemal Paşa, “kontrollü bir muhalefet partisi” kurulmasını istedi ve 12 Ağustos 1930’da Fethi Bey’e Serbest Fırka’yı kurdurdu. Ancak kendisi hem cumhurbaşkanı hem de CHP genel başkanı olduğundan gerçek anlamda bir muhalefet imkânı yoktu. Zaten parti, “rejim düşmanlarının odağı” haline geldiği iddiasıyla birkaç ay sonra kendisini feshetti.
DEĞİŞMEZ GENEL BAŞKAN
Bundan sonra artık ülkenin tek partisi olan CHP, “devlet partisi” olarak örgütlendi. İçişleri Bakanı partinin genel sekreterliğini yapmakta, valiler de il başkanlığı görevini üstlenmekteydi.
Atatürk’ün ölümü üzerine en önemli adaylardan Fevzi Çakmak’ın desteğini alan “eski Başbakan” İnönü, cumhurbaşkanı seçildi. İnönü yeni döneme damgasını vurabilmek için Atatürk’e yakınlığıyla bilinen başta Şükrü Kaya ve Tevfik Rüştü Aras olmak üzere birçok kişiyi tasfiye etti. Önceki dönemin muhalifleri Rauf Bey, Karabekir, A. Fuat Paşa gibi kişileri de milletvekili yaptı.
Artık yeni bir dönem başlamıştı. Bu dönem “İnönü Dönemi” idi ve “Milli Şef” olarak tanımlanan İnönü aynı zamanda “tek partinin değişmez genel başkanı” olarak görev yapıyordu.
MUHALEFET GEREKLİYSE ONU DA BİZ YAPARIZ
İkinci Dünya Savaşı yılları çok zor bir dönemdi. Türkiye’nin bir taraftan Alman veya Sovyet işgaline karşı tedbir alması, diğer taraftan savaş ortamında halkın ihtiyaçlarını karşılaması gerekiyordu. Ancak temel gıda maddeleri bile bulunamadığı gibi bir süre sonra ekmek de karneye bağlandı. Karaborsa yaygınlaşmakta, halk fakirleşirken bazı kişiler anormal bir şekilde zenginleşmekteydi.
Bu tür sorunların çözümünde önemli bir faktör, yolsuzluk ve karaborsanın muhalefet partileri tarafından takip edilerek TBMM’ye getirilmesi olabilirdi.
İnönü’nün denetim için bulduğu çözüm “kontrollü bir muhalefet” oluşturulması oldu. Bunun mantığı “bir muhalefet gerekiyorsa onu da biz kurarız” düşüncesiydi. Hâlbuki bu daha önce Serbest Fırka ile denenmişse de başarılı olmamıştı.
Serbest Fırka tecrübesinden dokuz yıl sonra “kontrollü muhalefet” farklı bir şekilde organize edildi. Buna göre CHP milletvekillerinden bir grup, “muhalefet rolünü üstlenecek” ve halkla bir teması olmadan TBMM’de muhalefet yapacaktı.
“Müstakil Grup” adını alan bu grubun sınırları net bir şekilde çizilmişti. CHP’nin olduğu gibi bu grubun da başkanı İnönü olacak, grubun liderliğini İnönü tarafından tayin edilen bir milletvekili yapacaktı. Grupta yer alacak isimler de parti tarafından belirlenecekti.
FAYDASI OLDU MU?
Müstakil Grubun üyeleri partinin grup toplantılarına katılmaya devam edeceklerdi. Ancak bu toplantılarda söz alamayacaklar, görüş belirtemeyecekler ve oylamalara iştirak edemeyeceklerdi. Buna karşılık Mecliste görüşlerini açıklayabilecekler ve kendi grup kararlarına göre oy kullanacaklardı.
Müstakil Grup’tan devletin işleyişini, partinin program, tüzük ve kurultay kararlarının hayata geçirilmesini kontrol etmesi isteniyordu. Ayrıca grup kararıyla hükümete soru sorma ve açıklama isteme hakkı da tanınmış hatta hükümetten güvenoyu istemesine izin verilmişti.
Aslında tüzükte yer alan şu ifade grubun konumunu tam olarak göstermekteydi: “Müstakil Grup nifak, ihtiras ve şahsiyata yer vermeden parti hükümetinin başarısı için çalışacaktır”.
Bir denetleme organı olarak düşünülmesine karşılık Müstakil Grubun başarılı olma şansı yoktu. Çünkü adı “müstakil” olsa da serbest ve bağımsız hareket etme imkânı verilmemişti.
Grubun başkanı partinin “değişmez genel başkanı” Cumhurbaşkanı İnönü olduğundan çalışma şekli ve faaliyetleri İnönü tarafından belirlenmekteydi.
Grubun reis vekilliğine Gümrük Bakanlığından istifa ettirilen Ali Rana Tarhan getirilmiş ve Tarhan bu görevi grubun feshedildiği 1946’ya kadar sürdürmüştür. Grubun üyelerine bakıldığında öne çıkabilecek isimlerin tercih edilmediği ve özellikle kamuoyu tarafından yakından tanınan Karabekir, Rauf Bey gibi isimler yerine ikinci plandaki kişilerin yer aldığı dikkat çekmektedir.
GERÇEK MUHALEFET OLMAZSA
Müstakil Grup CHP tüzüğü doğrultusunda grup toplantılarını yapmış, bazen bakanlar da grup toplantısına gelerek bilgilendirmede bulunmuşlardır. Müstakil Grup üyesi milletvekilleri de düzenli olarak Meclis toplantılarına katılmışlar ve komisyonlarda görev almışlardır.
Meclis faaliyetleri incelendiğinde grup üyelerinin Mecliste çok söz almadıkları ve müdahalede bulunmadıkları görülmektedir. Bunun açıklamasını grubun reis vekili Tarhan’ın başkanı olduğu grubu “tek partili Türk halk idaresinin dehasından doğmuş bir murakabe cihazı” şeklindeki değerlendirmesinde görmek mümkündür.
Grubun “parti içinde ve parti denetiminde” dar bir çerçeveye hapsedilmesi gerçek bir muhalefet olmasını ve beklenen faydanın ortaya çıkmasını engellemiştir.
Gruba baştan itibaren biçilen roller dikkate alındığında suni olarak ortaya çıktığı ve siyaset anlamında bir karşılığı olmadığı çok açıktır. Grup üyeleri de bunun farkında olduklarından hiçbir zaman kendilerine belirlenen çizgi dışına çıkmamışlardır.
Hazırladıkları bir raporun başında İsmet İnönü için kullandıkları “Bütün yurt işlerinde eşsiz varlığından daima feyiz ve ilham aldığımız Yüce Şefimiz, Başkanımıza içten bağlılığımızı bu vesile ile de tekrarlarız ”ifadesi grubun muhalefet edememe nedenini de ortaya koymaktadır.
Dönemin tanıklarına göre grup üyeleri Meclis toplantılarında canla başla hükümeti savunmuşlar ve kraldan çok kralcılık yaparak “diğer milletvekillerinden daha CHP’li görünmek” için yarışmışlardır.
Bu yıllarda Milli Korunma Kanunu, Varlık Vergisi ve Toprak Mahsulleri Vergisi gibi CHP’nin halktan ve özellikle köylüden uzaklaşmasına yol açan kanunlar meclisten geçerken ve halk gittikçe daha büyük sıkıntılara maruz kalırken Müstakil Grup ret veya çekimser oy kullanmak yerine hep lehte oy kullanmış ve bir muhalefet partisi gibi hareket etmemiştir.
Grubun temkinli hareket etmesinde baştan sınırlar konulması yanında Terakkiperver Fırka ve Serbest Fırka’nın başına gelenlerin de etkili olduğu düşünülebilir.
Sonuç olarak “Müstakil Grup” örneği demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan muhalefetin asıl fonksiyonunu icra edemediğinde ülkenin bundan ne kadar büyük zarar gördüğünü göstermektedir.
En hayati konuları bile ülke gündemine getirmekten aciz ve sürekli olarak “vatan haini” damgası yeme endişesiyle ülkedeki adaletsiz uygulamaları ve halkın sıkıntılarını TBMM’de bile dile getiremeyen bir muhalefet anlayışı asıl itibarıyla en büyük zararı halka vermektedir.
Kaynakça: O. Akandere, “Müstakil Grup’un Yapısı ve İşlevi”, TAD, S. 7, 2000; M. Turan, “Cumhuriyet Döneminde İki Denem: Siyasi Müsteşarlıklar ve Müstakil Grup”, AKÜ SBE Dergisi, C. 1. S. 2; M. Tekerek, “Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve Müstakil Grup”, AÜ AYD, S. 57, 2015; V. Payaslı, “Tek Parti İktidarı’ndan Doğmuş Bir Denetim Organı: Müstakil Grup (1939-1946), ÇTTAD, S. 28, 2014.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 27.2.2019 [TR724]
İtalya’da Mussolini’nin “Faşist Partisi”, Almanya’da Hitler’in “Nasyonal Sosyalist Partisi” diğer partileri ortadan kaldırarak ülkeyi yönetti.
Bu liderlerin ortak özelliği kendilerini “büyük kurtarıcı” olarak görerek kendi ideolojilerini zorla kabul ettirmek istemeleri ve muhalifleri kolayca “vatan haini, devlet ve rejim düşmanı” ilan etmeleriydi.
TEK PARTİ TEK DEVLET
Türkiye’de Milli Mücadele farklı görüşteki insanların işgalcilere karşı “vatan kurtarma amacıyla” bir araya gelmeleriyle kazanılmıştı. Ancak M. Kemal ve arkadaşlarının amaçları devlete farklı bir kimlik kazandırmak olduğundan Milli Mücadele sonrasında muhalifler tasfiye edilmeye başladı.
1924’de muhalif olarak ortaya çıkan Terakkiperver Fırka’nın ömrü çok kısa oldu ve Şeyh Sait İsyanı nedeniyle “rejim düşmanı” ilan edilerek kapatıldığı gibi lider kadrosundaki Kazım Karabekir, Rauf Bey, Refet Bele ve Ali Fuat Paşa siyasetten tasfiye edildiler.
M.Kemal Paşa’ya karşı ortaya çıkarılan İzmir Suikastı girişimi de gerçek anlamda örgütlü bir muhalefet yapabilecek olan İttihat ve Terakki’nin son kalıntılarının ortadan kaldırılmasını sağladı. Bu gelişmelerle tek parti rejiminin önündeki bütün engeller yok ediliyordu.
1929 Dünya Ekonomik Buhranının etkisiyle muhalefetin bir ihtiyaç olduğunu düşünen M. Kemal Paşa, “kontrollü bir muhalefet partisi” kurulmasını istedi ve 12 Ağustos 1930’da Fethi Bey’e Serbest Fırka’yı kurdurdu. Ancak kendisi hem cumhurbaşkanı hem de CHP genel başkanı olduğundan gerçek anlamda bir muhalefet imkânı yoktu. Zaten parti, “rejim düşmanlarının odağı” haline geldiği iddiasıyla birkaç ay sonra kendisini feshetti.
DEĞİŞMEZ GENEL BAŞKAN
Bundan sonra artık ülkenin tek partisi olan CHP, “devlet partisi” olarak örgütlendi. İçişleri Bakanı partinin genel sekreterliğini yapmakta, valiler de il başkanlığı görevini üstlenmekteydi.
Atatürk’ün ölümü üzerine en önemli adaylardan Fevzi Çakmak’ın desteğini alan “eski Başbakan” İnönü, cumhurbaşkanı seçildi. İnönü yeni döneme damgasını vurabilmek için Atatürk’e yakınlığıyla bilinen başta Şükrü Kaya ve Tevfik Rüştü Aras olmak üzere birçok kişiyi tasfiye etti. Önceki dönemin muhalifleri Rauf Bey, Karabekir, A. Fuat Paşa gibi kişileri de milletvekili yaptı.
Artık yeni bir dönem başlamıştı. Bu dönem “İnönü Dönemi” idi ve “Milli Şef” olarak tanımlanan İnönü aynı zamanda “tek partinin değişmez genel başkanı” olarak görev yapıyordu.
MUHALEFET GEREKLİYSE ONU DA BİZ YAPARIZ
İkinci Dünya Savaşı yılları çok zor bir dönemdi. Türkiye’nin bir taraftan Alman veya Sovyet işgaline karşı tedbir alması, diğer taraftan savaş ortamında halkın ihtiyaçlarını karşılaması gerekiyordu. Ancak temel gıda maddeleri bile bulunamadığı gibi bir süre sonra ekmek de karneye bağlandı. Karaborsa yaygınlaşmakta, halk fakirleşirken bazı kişiler anormal bir şekilde zenginleşmekteydi.
Bu tür sorunların çözümünde önemli bir faktör, yolsuzluk ve karaborsanın muhalefet partileri tarafından takip edilerek TBMM’ye getirilmesi olabilirdi.
İnönü’nün denetim için bulduğu çözüm “kontrollü bir muhalefet” oluşturulması oldu. Bunun mantığı “bir muhalefet gerekiyorsa onu da biz kurarız” düşüncesiydi. Hâlbuki bu daha önce Serbest Fırka ile denenmişse de başarılı olmamıştı.
Serbest Fırka tecrübesinden dokuz yıl sonra “kontrollü muhalefet” farklı bir şekilde organize edildi. Buna göre CHP milletvekillerinden bir grup, “muhalefet rolünü üstlenecek” ve halkla bir teması olmadan TBMM’de muhalefet yapacaktı.
“Müstakil Grup” adını alan bu grubun sınırları net bir şekilde çizilmişti. CHP’nin olduğu gibi bu grubun da başkanı İnönü olacak, grubun liderliğini İnönü tarafından tayin edilen bir milletvekili yapacaktı. Grupta yer alacak isimler de parti tarafından belirlenecekti.
FAYDASI OLDU MU?
Müstakil Grubun üyeleri partinin grup toplantılarına katılmaya devam edeceklerdi. Ancak bu toplantılarda söz alamayacaklar, görüş belirtemeyecekler ve oylamalara iştirak edemeyeceklerdi. Buna karşılık Mecliste görüşlerini açıklayabilecekler ve kendi grup kararlarına göre oy kullanacaklardı.
Müstakil Grup’tan devletin işleyişini, partinin program, tüzük ve kurultay kararlarının hayata geçirilmesini kontrol etmesi isteniyordu. Ayrıca grup kararıyla hükümete soru sorma ve açıklama isteme hakkı da tanınmış hatta hükümetten güvenoyu istemesine izin verilmişti.
Aslında tüzükte yer alan şu ifade grubun konumunu tam olarak göstermekteydi: “Müstakil Grup nifak, ihtiras ve şahsiyata yer vermeden parti hükümetinin başarısı için çalışacaktır”.
Bir denetleme organı olarak düşünülmesine karşılık Müstakil Grubun başarılı olma şansı yoktu. Çünkü adı “müstakil” olsa da serbest ve bağımsız hareket etme imkânı verilmemişti.
Grubun başkanı partinin “değişmez genel başkanı” Cumhurbaşkanı İnönü olduğundan çalışma şekli ve faaliyetleri İnönü tarafından belirlenmekteydi.
Grubun reis vekilliğine Gümrük Bakanlığından istifa ettirilen Ali Rana Tarhan getirilmiş ve Tarhan bu görevi grubun feshedildiği 1946’ya kadar sürdürmüştür. Grubun üyelerine bakıldığında öne çıkabilecek isimlerin tercih edilmediği ve özellikle kamuoyu tarafından yakından tanınan Karabekir, Rauf Bey gibi isimler yerine ikinci plandaki kişilerin yer aldığı dikkat çekmektedir.
GERÇEK MUHALEFET OLMAZSA
Müstakil Grup CHP tüzüğü doğrultusunda grup toplantılarını yapmış, bazen bakanlar da grup toplantısına gelerek bilgilendirmede bulunmuşlardır. Müstakil Grup üyesi milletvekilleri de düzenli olarak Meclis toplantılarına katılmışlar ve komisyonlarda görev almışlardır.
Meclis faaliyetleri incelendiğinde grup üyelerinin Mecliste çok söz almadıkları ve müdahalede bulunmadıkları görülmektedir. Bunun açıklamasını grubun reis vekili Tarhan’ın başkanı olduğu grubu “tek partili Türk halk idaresinin dehasından doğmuş bir murakabe cihazı” şeklindeki değerlendirmesinde görmek mümkündür.
Grubun “parti içinde ve parti denetiminde” dar bir çerçeveye hapsedilmesi gerçek bir muhalefet olmasını ve beklenen faydanın ortaya çıkmasını engellemiştir.
Gruba baştan itibaren biçilen roller dikkate alındığında suni olarak ortaya çıktığı ve siyaset anlamında bir karşılığı olmadığı çok açıktır. Grup üyeleri de bunun farkında olduklarından hiçbir zaman kendilerine belirlenen çizgi dışına çıkmamışlardır.
Hazırladıkları bir raporun başında İsmet İnönü için kullandıkları “Bütün yurt işlerinde eşsiz varlığından daima feyiz ve ilham aldığımız Yüce Şefimiz, Başkanımıza içten bağlılığımızı bu vesile ile de tekrarlarız ”ifadesi grubun muhalefet edememe nedenini de ortaya koymaktadır.
Dönemin tanıklarına göre grup üyeleri Meclis toplantılarında canla başla hükümeti savunmuşlar ve kraldan çok kralcılık yaparak “diğer milletvekillerinden daha CHP’li görünmek” için yarışmışlardır.
Bu yıllarda Milli Korunma Kanunu, Varlık Vergisi ve Toprak Mahsulleri Vergisi gibi CHP’nin halktan ve özellikle köylüden uzaklaşmasına yol açan kanunlar meclisten geçerken ve halk gittikçe daha büyük sıkıntılara maruz kalırken Müstakil Grup ret veya çekimser oy kullanmak yerine hep lehte oy kullanmış ve bir muhalefet partisi gibi hareket etmemiştir.
Grubun temkinli hareket etmesinde baştan sınırlar konulması yanında Terakkiperver Fırka ve Serbest Fırka’nın başına gelenlerin de etkili olduğu düşünülebilir.
Sonuç olarak “Müstakil Grup” örneği demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan muhalefetin asıl fonksiyonunu icra edemediğinde ülkenin bundan ne kadar büyük zarar gördüğünü göstermektedir.
En hayati konuları bile ülke gündemine getirmekten aciz ve sürekli olarak “vatan haini” damgası yeme endişesiyle ülkedeki adaletsiz uygulamaları ve halkın sıkıntılarını TBMM’de bile dile getiremeyen bir muhalefet anlayışı asıl itibarıyla en büyük zararı halka vermektedir.
Kaynakça: O. Akandere, “Müstakil Grup’un Yapısı ve İşlevi”, TAD, S. 7, 2000; M. Turan, “Cumhuriyet Döneminde İki Denem: Siyasi Müsteşarlıklar ve Müstakil Grup”, AKÜ SBE Dergisi, C. 1. S. 2; M. Tekerek, “Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve Müstakil Grup”, AÜ AYD, S. 57, 2015; V. Payaslı, “Tek Parti İktidarı’ndan Doğmuş Bir Denetim Organı: Müstakil Grup (1939-1946), ÇTTAD, S. 28, 2014.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 27.2.2019 [TR724]
Derinlerin Metin – eşek durduk yere tepmez! [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Türkiye Barolar Birliği diye bir meslek kuruluşu var. Her zaman sol eğilimli, devlete çoğu zaman eleştirel bakabilen avukatlarca yönetildi. İşkenceye, kötü muameleye karşı dik durdu. Bu dik duruşun sonucu olarak da ciddiye alındı. Türkiye’nin hukuk sisteminde, yargıçlar ve savcılarla beraber adalet dağıtma bağlamında çok ama çok önemli bir görevi ifa eden avukatlar, barolarda örgütlüdür.
Barolar tüm dünyada yargı sisteminin olmazsa olmazıdır. Türkiye Baroları’nın başında bugün Metin Feyzioğlu var. Kendisi salt bir avukat değil, aynı zamanda bir hukuk profesörü de. Dahası, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) eski milletvekillerinden Turhan Feyzioğlu’nun da torunu. Turhan Feyzioğlu da torunu Metin gibi bir akademisyen. Ankara Siyasal Bilgiler’in eski dekanlarından. Galatasaray Liseli. Demokrat Parti’yi eleştiren aydınların önde gelenlerindendi Turhan Feyzioğlu. 1960 darbesinden sonra Kurucu Meclis üyeliği yaptı, sonrasında Anayasa Komisyonu başkanı olarak 1960 anayasasının mimarlığını üstlendi. Dede Feyzioğlu Ecevit’in ortanın solu yönelimine cephe alan CHP’lilerdendi. Bu nedenle CHP’den ayrıldı ve Cumhuriyetçi Güven Partisi’ni kurdu. Bu parti, sonrasında Milliyetçi Cephe hükümetlerine destek verdi. Dede Feyzioğlu, hem Milliyetçi Cephe’de hem de sonrasında 1978 Ecevit hükümetinde devlet bakanı ve başbakan yardımcısı görevlerinde bulundu. Yanar-döner, sık taraf değiştiren, ama sağ Kemalist çizgide, devletçi bir siyasetçi ve akademisyen profili. 12 Eylül darbesinin esasında ilk başbakan adayı da Turhan Feyzioğlu’ndan başkası değildi. Atanmasına karşın, birkaç saat sonra görevine son verildi. Devletin has adamı, yapısı gereği devletlû tüm yapılara çok yakın bir siyasetçi ve teşkilatçı beyin oldu. İşte Metin, bu dedenin yanında, böyle bir atmosferde yetişti, yetiştirildi.
Metin Feyzioğlu dedesini daima rol-modeli olarak aldı. Babasız büyüyen Metin için dedesi babası gibiydi. Dedesinin yönlendirmesiyle hukuk eğitimi aldı. Ceza hukuku uzmanı oldu. Doktorasını bu alanda yazdı. Dedesi gibi, Ankara Üniversitesi öğretim üyesiydi. Yine Turhan Bey gibi, o da dekanlığa kadar yükseldi ve Hukuk Fakültesi’nin dekanlığında bulundu. Sağ-Kemalist ulusalcı ideoloji dışında asla bir pusulası olmadı. Adeta dedesinin izinden devam eden bir yaşamı oldu denebilir: akademide kaldı, doçent ve profesör oldu, sonra siyaset geldi tabii. Türkiye onu 2014 yılında dönemin başbakanı Erdoğan ile Danıştay’ın 146. yıldönümü toplantısında yaşadığı polemikle tanıdı. Muhtemelen Erdoğan’ın fevriliği üzerine oyun kuran Feyzioğlu, kendisine uzun konuşmasından dolayı laf atan başbakana yanıt vererek bir anda gündem oldu. Tahmin edersiniz, bir anda özellikle “sol” kesim için adı liderliği hak eden şahsiyet olarak geçmeye başladı. Popülaritesi patlama yapan Feyzioğlu, tüm basının ilgi odağı oluvermiş, siyasi falcılarca kendisine çok yakın gelecekte Türkiye’nin – veya en kötü olasılıkla CHP’nin – liderliği rolü öngörülmeye başlamıştı! Dedesinin yolunda emin adımlarla gidiyordu, onu artık kim tutabilirdi?
Fakat Feyzioğlu’nun yıldızı saman alevi gibi sönüverdi. CHP içi köpekbalıkları siyasetin acemisi değillerdi. Kılıçdaroğlu yerini konsolide ederken, partideki diğer nasyonal-solcular da parti dışından paraşütle gelecek bir akademisyen hukukçuya yılların hizip çalışmalarının sonucunu bırakmaya niyetli değildiler. Böylece Feyzioğlu, şahsi gayretlerle adını gündemde tutmaya çalışsa da, bunu başaramadı ve sol-nasyonalist CHP’liler arası klasmanda üst sıralarda yerini koruyabilse de, parti içinde somut bir ağırlık kazanamadı. Fakat dedesi gibi, siyasi bukalemun olmanın tek yolunun parti içinde örgüt içi dengeler olmadığını bilecek siyasi refleks ve deneyime sahipti. Feyzioğlu ailesinin kalıtımsal ve sosyal içgüdülerinden fazlasıyla edinmiş, donanımı ile birleşen bu içgüdüleri, özellikle de devletlû kimliği, onun ileride yedek kulübesinden her an sahaya sürülebilecek gibi hazır ve nazır olmasını sağlıyordu.
Ve 17 Aralık – 15 Temmuz dönemine geliyoruz
Bu kontrollü darbe girişiminden sonra, adı konmamış sivil darbe ile yargıyı ekarte eden Erdoğan’a destek veren grubun ideolojik ittifakı içinde olan Feyzioğlu, yolsuzluklar konusunu gündeme getirmek şöyle dursun, hiç zorlanmadan “yargı darbesi” söylemine destek çıktı. 17 Aralık’ın amacının yolsuzluk olmadığını söyledi, AKP kanadını silkelemek isteyen bir müdahaleden söz ederek, o dönem 17 Aralık’ın üzerine balıklama atlayan CHP ve MHP liderliğinden faklı düştü. Dedesi gibi, devletin ne demek olduğunu iyi biliyor, devlette bu işlerin nasıl “sessiz ve derinden” geliştiğini hissediyordu. Feyzioğlu donanımı ve sosyal becerileri/maharetleri, bu işin tek Erdoğan’dan mütevellit olmadığını kavramasına imkân verdi sanırım. Yoksa adı bir yerlerde, birilerinin listesinde miydi, bilmek zor. Ama dedesinin kariyerinden hareket edecek olursak, Turhan Bey her zaman bir şekilde doğru ata oynadı siyasette. Düşünün, 12 Eylül’cüler bile onun başbakan atanmasında herhangi bir beis görmemişti. 1960 darbesinin de anayasa komisyonunun başkanı olmuştu. Bunlar kilit görevlerdir. Turhan Feyzioğlu derin devletin görev adamıydı. Tam bir homo-respublicus (cumhuriyetin ideal insanı) olan dedesi gibi, acaba Metin de derin ilişkilerde adı joker veya banko olarak geçen bir kilit aktör müydü? Bunun her halükarda en azından beklentiler bazında Metin’in stratejisini belirlemiş olabilme olasılığı sanırım çok uçuk bir hipotez olmaz. 15 Temmuz’u katıksız şekilde desteklemesi ve Erdoğan rejiminin dışarıdaki en sağlam ve yılmaz destekçilerinden biri olması, bu hipotezi destekliyor. 15 Temmuz sonrası Kılıçdaroğlu’nun “kontrollü darbe” söylemine karşı duran ekibin içinde yer alarak, CHP’nin sağ kanadında yer aldı. Sol nasyonalist (ulusalcı) sağ kanat CHP fraksiyonu, MHP ile çok benzer pozisyona sahip – ikisi de nasyonalist neticede! Ve bu kanat için üniter devlet ile Türk kimliği, ideolojik paradigmalarının temelini oluşturuyor. Feyzioğlu bu kanadın önemli isimlerinden. Siyaset deyince de dedesinin izinden devam etti yani. CHP’li olmakla kalmadı, daima CHP içi siyasi dengelerde adı üst seviye ağır toplar arasında olan biri oldu. Kılıçdaroğlu’nun az buçuk da olsa CHP’ye çeki düzen vererek sosyal demokrat temellerle partiyi uzlaştırma gayretinin karşısında yer alan sol nasyonalist devletlû kanadın başını çekti. Fırsatın gelmesini bekledi. Bunu dedesinden iyi öğrenmişti! Hala olağanüstü bir gelişme olursa – tıpkı dedesi gibi – onun adının da bir yeni anayasa komisyonu başkanlığı için, hatta neden olması, belki de bir teknokrat türü siyasi karar alıcı pozisyon için geçmesi mümkün.
İdeolojik olarak Batı karşıtı bu ulusalcı kanat, daima Türkiye’nin AB sürecine karşı oldu. Neden mi? Çünkü AB süreci üst kimlik tartışmalarının yapıldığı, Kürtlere etnik kültürel hakların serbestçe tartışıldığı, çok seslilik ve küçük devletin reform hedefi olduğu, ideolojisiz liberal demokrat bir devlet mimarisinin inşa edildiği bir süreçti! AB-NATO çerçevesindeki kulvar, Türkiye’yi normalleştirdikçe, bu çevreler hırsından çatlayacak gibi oluyordu. Böylece, AB karşısındaki anti Batıcı Avrasyacı-Rusyacı askeri kanatla hep gönül bağı oldu Feyzioğlu’nun. Sanırım dedesi onunla bu konuda da gurur duyardı. 15 Temmuz sonrasında üç kanat tasfiye oldu. Orduda Batıcılar, siyasette Kürtler, toplumda ise Cemaat. Feyzioğlu için bunlar çok gelişmelerdi. Artık Erdoğan istedikleri gibi hareket ediyordu. Feyzioğlu da tıpkı Perinçek ve ekibi gibi, tıpkı Avrasyacı derin ekip gibi, tıpkı MHP gibi, Erdoğan’a destek olmak gerektiğine inanıyordu.
Böylece bugünlere kadar Feyzioğlu’nun siyasi algılarını ve doğrularını analiz etmiş, özetlemiş oldum. Kısa bir özet, ama yazının sonunu getirmek lazım. Peki, hikâyenin sonrasında ne oldu? Ve neden ben tutup da Feyzioğlu’na bir yazı ayırma gereği hissettim? Bunun iki nedeni var. Birincisi, Feyzioğlu’nun rejimin “adalet bakanı” ile inşallahlı-maşallahlı bir üslupla Cemaat ve Kürt siyaseti nefreti kusan konuşması. Hani milli birlik konuşması var ya, ondan bahsediyorum. “Her türlü terör örgütünü Allah’ın izniyle kahredeceğiz” diyor Feyzioğlu. Baro başkanı bu arada. Avukat. Hukuk profesörü! Bir diğer konuşma, sevgili Hrant Dink’in katledilmesinden sonra, demokratik bir refleks olarak “Hepimiz Ermeniyiz” diyen yüz binleri hedef alarak, “Hepimiz Ermeniyiz diyenlere inat, hepimiz Türküz” diyor! Ermenileri kast ederek, Türklerin Türk ve Müslüman olduğu için katledildiklerini söylüyor. Türkiye Barolarının başı olan bir profesör hukukçu, bir avukat, işkencelerin ve adam kaybetmelerin ayyuka çıktığı, 500,000 (beş yüz bin!) insanın siyasi bir cadı avı çerçevesinde hapse atıldığı, yüzlerce gazetecinin hapishanede olduğu bir ülkede, bunları söylüyor! Bu adam, solcu! Esasında değil tabi, dünya skalasında, bunu herkes biliyor da, lafta bunları söyleyen CHP ile organik bağı olan biri! Biz tabi biliyoruz ki, konuşan derin devlettir. Konuşan Türkiye’nin politogenetik dokusudur! Dedesi gibi Metin de devletinin hassas olduğu meseleleri kendisinden beklendiği gibi tekrar ederek, yemin tazelemektedir!
Ermenilerden ve Kürtlerden nefret ediyorlar!
Ediyorlar! Çünkü katledilen Ermenilerin bilinmesi kadar, Kürtlerin kendi topraklarında hala erimemiş olmaları, hala kimlikleriyle onur duymaları ve direnmeleri, ödlerini patlatıyor! Dahası, Ermeni nefreti ve Kürt nefreti üzerinden iktidar devşirildiğini biliyorlar bu ülkede. Şimdi bu ikiliye bir de Gülen Cemaati’ni eklediler. 15 Temmuz sonrası Feyzioğlu’nun ve diğer nasyonalistlerin taptığı devlet hortladı. Ve kendini güçlü sanan eğitimsiz-donanımsız, dahası haram yiyesiye aç İslamcıları bünyelerinde eritti. Kemalist bir nasyonalist İslamcı mutant ideoloji – Türk İslam Sentezi II. peyda oldu. Müslüman kimliğini evrensel kimlik kabul eden İslamcılar bugün bu pozisyonlarını çoktan terk ettiler. Koyu anti-Ermeni ve anti-Kürt oldular. Anti-Batı ile, yerelleştirdiler Türkiye’yi. Meydan artık Rusya tipi bir devletin içinde, Türk olmayanların veya devletin bireyi ezmesine karşı olan liberal kesimin sıfırlanmasına, aşamalı olarak pasifize edilip eritilmesine kaldı! Cemaat gibi yerelliğin ötesinde evrenselin peşinde olan grupların da yok edilmesinde birleştiler. Hepimiz Türküz bu demek. İşlerine geleni terörist ilan etmek bu demek! Bugün Kürtlerin kendilerini sistem içinde ifade etmelerinin, hak aramalarının bir imkânı kaldı mı? Hepimiz Türküz derken bunu sadece Kürtlere söylemiyor. Bu ses derin yapının sesidir. Üç vakte kadar aynı potada öteki ilan edilecek olan Milli Görüşçü ve diğer İslamcı grupların da takibata alınması yakındır. Feyzioğlu esasında bunu vurguluyor.
Peki, yazının başlığında neden eşek tepmesinden bahsettim? Bunu açıklayarak bitireyim izin verirseniz! Feyzioğlu bir ortamda şu anekdotu anlatıyor dinleyen topluluğa: “Bize bir gün dosya geldi Anadolu’dan talimatla. Hâkim çağırdı, dosyayı verdi. Talimat şu. Ankara’da bulunan üç profesör tespit edilecek. Bir eşek adamın birini tepmiş ölmüş. Ben dedim ki ‘ben eşeği tanımam Hâkim Bey’. ‘Ben hayatımda eşeği uzaktan gördüm, vallahi billahi üstüne binmedim’. Yani aramızda eşekle fazla bir irtibatı olan yok. Hâkime ‘bize eşeği tanıyan birini verin. Talimatı değiştirin, bize veteriner fakültesinden birini verin’ dedim. Veteriner fakültesinden eşek bilen bir profesör hocamız görevlendirildi. Geldi, eli ayağı titriyor, hayatında bilirkişilik yapmamış, ‘ben ne yapacağım?’ dedi. ‘Hocam, sen bu eşeğin Latincesinden başla habitatını anlat biz bunun üzerine hukuku bina ederiz’ dedik.Yazdı, ‘kamuoyunda eşek diye bilinen hayvanın asıl adı asinus olup habitatı şudur, huyu da yumuşaktır. Rahatsız edilmezse tepmez’. Biz aldık bu rahatsız edilmezse tepmez meselesin, anayasamızda ifadesini bulan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde güvence altına alınmış olan suçsuzluk karinesi ilkesinden hareketle sanık (eşek) yararına indirdik ve dedik ki ‘eşeğin rahatsız edilip edilmediğini bilen olmadığına göre bundan sanığın yararlanması gerekir, şüphe sanık lehinedir’. Eşeği de tanıdık bu arada.” Burada vah anayasamız, ah Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi masumiyet karinesi falan demeyeceğim, çünkü bunları zaten her gün söylemekteyiz, yazıp çizmekteyiz! Derinleri çok yazdım, onları tanıdınız artık – bu yazı da dâhil! Yeni bir şey söylemeli o zaman. Bilemedim, ne ama! En iyisi ben sorayım, yanıtını siz verin o zaman. Eşeği de tanıdınız mı?
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 27.2.2019 [TR724]
Barolar tüm dünyada yargı sisteminin olmazsa olmazıdır. Türkiye Baroları’nın başında bugün Metin Feyzioğlu var. Kendisi salt bir avukat değil, aynı zamanda bir hukuk profesörü de. Dahası, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) eski milletvekillerinden Turhan Feyzioğlu’nun da torunu. Turhan Feyzioğlu da torunu Metin gibi bir akademisyen. Ankara Siyasal Bilgiler’in eski dekanlarından. Galatasaray Liseli. Demokrat Parti’yi eleştiren aydınların önde gelenlerindendi Turhan Feyzioğlu. 1960 darbesinden sonra Kurucu Meclis üyeliği yaptı, sonrasında Anayasa Komisyonu başkanı olarak 1960 anayasasının mimarlığını üstlendi. Dede Feyzioğlu Ecevit’in ortanın solu yönelimine cephe alan CHP’lilerdendi. Bu nedenle CHP’den ayrıldı ve Cumhuriyetçi Güven Partisi’ni kurdu. Bu parti, sonrasında Milliyetçi Cephe hükümetlerine destek verdi. Dede Feyzioğlu, hem Milliyetçi Cephe’de hem de sonrasında 1978 Ecevit hükümetinde devlet bakanı ve başbakan yardımcısı görevlerinde bulundu. Yanar-döner, sık taraf değiştiren, ama sağ Kemalist çizgide, devletçi bir siyasetçi ve akademisyen profili. 12 Eylül darbesinin esasında ilk başbakan adayı da Turhan Feyzioğlu’ndan başkası değildi. Atanmasına karşın, birkaç saat sonra görevine son verildi. Devletin has adamı, yapısı gereği devletlû tüm yapılara çok yakın bir siyasetçi ve teşkilatçı beyin oldu. İşte Metin, bu dedenin yanında, böyle bir atmosferde yetişti, yetiştirildi.
Metin Feyzioğlu dedesini daima rol-modeli olarak aldı. Babasız büyüyen Metin için dedesi babası gibiydi. Dedesinin yönlendirmesiyle hukuk eğitimi aldı. Ceza hukuku uzmanı oldu. Doktorasını bu alanda yazdı. Dedesi gibi, Ankara Üniversitesi öğretim üyesiydi. Yine Turhan Bey gibi, o da dekanlığa kadar yükseldi ve Hukuk Fakültesi’nin dekanlığında bulundu. Sağ-Kemalist ulusalcı ideoloji dışında asla bir pusulası olmadı. Adeta dedesinin izinden devam eden bir yaşamı oldu denebilir: akademide kaldı, doçent ve profesör oldu, sonra siyaset geldi tabii. Türkiye onu 2014 yılında dönemin başbakanı Erdoğan ile Danıştay’ın 146. yıldönümü toplantısında yaşadığı polemikle tanıdı. Muhtemelen Erdoğan’ın fevriliği üzerine oyun kuran Feyzioğlu, kendisine uzun konuşmasından dolayı laf atan başbakana yanıt vererek bir anda gündem oldu. Tahmin edersiniz, bir anda özellikle “sol” kesim için adı liderliği hak eden şahsiyet olarak geçmeye başladı. Popülaritesi patlama yapan Feyzioğlu, tüm basının ilgi odağı oluvermiş, siyasi falcılarca kendisine çok yakın gelecekte Türkiye’nin – veya en kötü olasılıkla CHP’nin – liderliği rolü öngörülmeye başlamıştı! Dedesinin yolunda emin adımlarla gidiyordu, onu artık kim tutabilirdi?
Fakat Feyzioğlu’nun yıldızı saman alevi gibi sönüverdi. CHP içi köpekbalıkları siyasetin acemisi değillerdi. Kılıçdaroğlu yerini konsolide ederken, partideki diğer nasyonal-solcular da parti dışından paraşütle gelecek bir akademisyen hukukçuya yılların hizip çalışmalarının sonucunu bırakmaya niyetli değildiler. Böylece Feyzioğlu, şahsi gayretlerle adını gündemde tutmaya çalışsa da, bunu başaramadı ve sol-nasyonalist CHP’liler arası klasmanda üst sıralarda yerini koruyabilse de, parti içinde somut bir ağırlık kazanamadı. Fakat dedesi gibi, siyasi bukalemun olmanın tek yolunun parti içinde örgüt içi dengeler olmadığını bilecek siyasi refleks ve deneyime sahipti. Feyzioğlu ailesinin kalıtımsal ve sosyal içgüdülerinden fazlasıyla edinmiş, donanımı ile birleşen bu içgüdüleri, özellikle de devletlû kimliği, onun ileride yedek kulübesinden her an sahaya sürülebilecek gibi hazır ve nazır olmasını sağlıyordu.
Ve 17 Aralık – 15 Temmuz dönemine geliyoruz
Bu kontrollü darbe girişiminden sonra, adı konmamış sivil darbe ile yargıyı ekarte eden Erdoğan’a destek veren grubun ideolojik ittifakı içinde olan Feyzioğlu, yolsuzluklar konusunu gündeme getirmek şöyle dursun, hiç zorlanmadan “yargı darbesi” söylemine destek çıktı. 17 Aralık’ın amacının yolsuzluk olmadığını söyledi, AKP kanadını silkelemek isteyen bir müdahaleden söz ederek, o dönem 17 Aralık’ın üzerine balıklama atlayan CHP ve MHP liderliğinden faklı düştü. Dedesi gibi, devletin ne demek olduğunu iyi biliyor, devlette bu işlerin nasıl “sessiz ve derinden” geliştiğini hissediyordu. Feyzioğlu donanımı ve sosyal becerileri/maharetleri, bu işin tek Erdoğan’dan mütevellit olmadığını kavramasına imkân verdi sanırım. Yoksa adı bir yerlerde, birilerinin listesinde miydi, bilmek zor. Ama dedesinin kariyerinden hareket edecek olursak, Turhan Bey her zaman bir şekilde doğru ata oynadı siyasette. Düşünün, 12 Eylül’cüler bile onun başbakan atanmasında herhangi bir beis görmemişti. 1960 darbesinin de anayasa komisyonunun başkanı olmuştu. Bunlar kilit görevlerdir. Turhan Feyzioğlu derin devletin görev adamıydı. Tam bir homo-respublicus (cumhuriyetin ideal insanı) olan dedesi gibi, acaba Metin de derin ilişkilerde adı joker veya banko olarak geçen bir kilit aktör müydü? Bunun her halükarda en azından beklentiler bazında Metin’in stratejisini belirlemiş olabilme olasılığı sanırım çok uçuk bir hipotez olmaz. 15 Temmuz’u katıksız şekilde desteklemesi ve Erdoğan rejiminin dışarıdaki en sağlam ve yılmaz destekçilerinden biri olması, bu hipotezi destekliyor. 15 Temmuz sonrası Kılıçdaroğlu’nun “kontrollü darbe” söylemine karşı duran ekibin içinde yer alarak, CHP’nin sağ kanadında yer aldı. Sol nasyonalist (ulusalcı) sağ kanat CHP fraksiyonu, MHP ile çok benzer pozisyona sahip – ikisi de nasyonalist neticede! Ve bu kanat için üniter devlet ile Türk kimliği, ideolojik paradigmalarının temelini oluşturuyor. Feyzioğlu bu kanadın önemli isimlerinden. Siyaset deyince de dedesinin izinden devam etti yani. CHP’li olmakla kalmadı, daima CHP içi siyasi dengelerde adı üst seviye ağır toplar arasında olan biri oldu. Kılıçdaroğlu’nun az buçuk da olsa CHP’ye çeki düzen vererek sosyal demokrat temellerle partiyi uzlaştırma gayretinin karşısında yer alan sol nasyonalist devletlû kanadın başını çekti. Fırsatın gelmesini bekledi. Bunu dedesinden iyi öğrenmişti! Hala olağanüstü bir gelişme olursa – tıpkı dedesi gibi – onun adının da bir yeni anayasa komisyonu başkanlığı için, hatta neden olması, belki de bir teknokrat türü siyasi karar alıcı pozisyon için geçmesi mümkün.
İdeolojik olarak Batı karşıtı bu ulusalcı kanat, daima Türkiye’nin AB sürecine karşı oldu. Neden mi? Çünkü AB süreci üst kimlik tartışmalarının yapıldığı, Kürtlere etnik kültürel hakların serbestçe tartışıldığı, çok seslilik ve küçük devletin reform hedefi olduğu, ideolojisiz liberal demokrat bir devlet mimarisinin inşa edildiği bir süreçti! AB-NATO çerçevesindeki kulvar, Türkiye’yi normalleştirdikçe, bu çevreler hırsından çatlayacak gibi oluyordu. Böylece, AB karşısındaki anti Batıcı Avrasyacı-Rusyacı askeri kanatla hep gönül bağı oldu Feyzioğlu’nun. Sanırım dedesi onunla bu konuda da gurur duyardı. 15 Temmuz sonrasında üç kanat tasfiye oldu. Orduda Batıcılar, siyasette Kürtler, toplumda ise Cemaat. Feyzioğlu için bunlar çok gelişmelerdi. Artık Erdoğan istedikleri gibi hareket ediyordu. Feyzioğlu da tıpkı Perinçek ve ekibi gibi, tıpkı Avrasyacı derin ekip gibi, tıpkı MHP gibi, Erdoğan’a destek olmak gerektiğine inanıyordu.
Böylece bugünlere kadar Feyzioğlu’nun siyasi algılarını ve doğrularını analiz etmiş, özetlemiş oldum. Kısa bir özet, ama yazının sonunu getirmek lazım. Peki, hikâyenin sonrasında ne oldu? Ve neden ben tutup da Feyzioğlu’na bir yazı ayırma gereği hissettim? Bunun iki nedeni var. Birincisi, Feyzioğlu’nun rejimin “adalet bakanı” ile inşallahlı-maşallahlı bir üslupla Cemaat ve Kürt siyaseti nefreti kusan konuşması. Hani milli birlik konuşması var ya, ondan bahsediyorum. “Her türlü terör örgütünü Allah’ın izniyle kahredeceğiz” diyor Feyzioğlu. Baro başkanı bu arada. Avukat. Hukuk profesörü! Bir diğer konuşma, sevgili Hrant Dink’in katledilmesinden sonra, demokratik bir refleks olarak “Hepimiz Ermeniyiz” diyen yüz binleri hedef alarak, “Hepimiz Ermeniyiz diyenlere inat, hepimiz Türküz” diyor! Ermenileri kast ederek, Türklerin Türk ve Müslüman olduğu için katledildiklerini söylüyor. Türkiye Barolarının başı olan bir profesör hukukçu, bir avukat, işkencelerin ve adam kaybetmelerin ayyuka çıktığı, 500,000 (beş yüz bin!) insanın siyasi bir cadı avı çerçevesinde hapse atıldığı, yüzlerce gazetecinin hapishanede olduğu bir ülkede, bunları söylüyor! Bu adam, solcu! Esasında değil tabi, dünya skalasında, bunu herkes biliyor da, lafta bunları söyleyen CHP ile organik bağı olan biri! Biz tabi biliyoruz ki, konuşan derin devlettir. Konuşan Türkiye’nin politogenetik dokusudur! Dedesi gibi Metin de devletinin hassas olduğu meseleleri kendisinden beklendiği gibi tekrar ederek, yemin tazelemektedir!
Ermenilerden ve Kürtlerden nefret ediyorlar!
Ediyorlar! Çünkü katledilen Ermenilerin bilinmesi kadar, Kürtlerin kendi topraklarında hala erimemiş olmaları, hala kimlikleriyle onur duymaları ve direnmeleri, ödlerini patlatıyor! Dahası, Ermeni nefreti ve Kürt nefreti üzerinden iktidar devşirildiğini biliyorlar bu ülkede. Şimdi bu ikiliye bir de Gülen Cemaati’ni eklediler. 15 Temmuz sonrası Feyzioğlu’nun ve diğer nasyonalistlerin taptığı devlet hortladı. Ve kendini güçlü sanan eğitimsiz-donanımsız, dahası haram yiyesiye aç İslamcıları bünyelerinde eritti. Kemalist bir nasyonalist İslamcı mutant ideoloji – Türk İslam Sentezi II. peyda oldu. Müslüman kimliğini evrensel kimlik kabul eden İslamcılar bugün bu pozisyonlarını çoktan terk ettiler. Koyu anti-Ermeni ve anti-Kürt oldular. Anti-Batı ile, yerelleştirdiler Türkiye’yi. Meydan artık Rusya tipi bir devletin içinde, Türk olmayanların veya devletin bireyi ezmesine karşı olan liberal kesimin sıfırlanmasına, aşamalı olarak pasifize edilip eritilmesine kaldı! Cemaat gibi yerelliğin ötesinde evrenselin peşinde olan grupların da yok edilmesinde birleştiler. Hepimiz Türküz bu demek. İşlerine geleni terörist ilan etmek bu demek! Bugün Kürtlerin kendilerini sistem içinde ifade etmelerinin, hak aramalarının bir imkânı kaldı mı? Hepimiz Türküz derken bunu sadece Kürtlere söylemiyor. Bu ses derin yapının sesidir. Üç vakte kadar aynı potada öteki ilan edilecek olan Milli Görüşçü ve diğer İslamcı grupların da takibata alınması yakındır. Feyzioğlu esasında bunu vurguluyor.
Peki, yazının başlığında neden eşek tepmesinden bahsettim? Bunu açıklayarak bitireyim izin verirseniz! Feyzioğlu bir ortamda şu anekdotu anlatıyor dinleyen topluluğa: “Bize bir gün dosya geldi Anadolu’dan talimatla. Hâkim çağırdı, dosyayı verdi. Talimat şu. Ankara’da bulunan üç profesör tespit edilecek. Bir eşek adamın birini tepmiş ölmüş. Ben dedim ki ‘ben eşeği tanımam Hâkim Bey’. ‘Ben hayatımda eşeği uzaktan gördüm, vallahi billahi üstüne binmedim’. Yani aramızda eşekle fazla bir irtibatı olan yok. Hâkime ‘bize eşeği tanıyan birini verin. Talimatı değiştirin, bize veteriner fakültesinden birini verin’ dedim. Veteriner fakültesinden eşek bilen bir profesör hocamız görevlendirildi. Geldi, eli ayağı titriyor, hayatında bilirkişilik yapmamış, ‘ben ne yapacağım?’ dedi. ‘Hocam, sen bu eşeğin Latincesinden başla habitatını anlat biz bunun üzerine hukuku bina ederiz’ dedik.Yazdı, ‘kamuoyunda eşek diye bilinen hayvanın asıl adı asinus olup habitatı şudur, huyu da yumuşaktır. Rahatsız edilmezse tepmez’. Biz aldık bu rahatsız edilmezse tepmez meselesin, anayasamızda ifadesini bulan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde güvence altına alınmış olan suçsuzluk karinesi ilkesinden hareketle sanık (eşek) yararına indirdik ve dedik ki ‘eşeğin rahatsız edilip edilmediğini bilen olmadığına göre bundan sanığın yararlanması gerekir, şüphe sanık lehinedir’. Eşeği de tanıdık bu arada.” Burada vah anayasamız, ah Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi masumiyet karinesi falan demeyeceğim, çünkü bunları zaten her gün söylemekteyiz, yazıp çizmekteyiz! Derinleri çok yazdım, onları tanıdınız artık – bu yazı da dâhil! Yeni bir şey söylemeli o zaman. Bilemedim, ne ama! En iyisi ben sorayım, yanıtını siz verin o zaman. Eşeği de tanıdınız mı?
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 27.2.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Tehlikenin farkında mısınız? [Adem Yavuz Arslan]
Malum olduğu üzere Türk medyasının yüzde 90’ı Erdoğan rejiminin doğrudan kontrolü altında. Kalan yüzde onluk kesim de Erdoğan’ın söylemlerinin peşine takılıp gittiği için sonuçta tüm gündem iktidarın ajandasına göre şekilleniyor.
Hal böyle olunca da ‘bugünün ve yarının gerçek gündemleri’ değil, iktidarın belirlediği başlıklar-tanzim satış mağazaları, domates, biber fiyatları gibi-konuşuluyor.
Oysa ki IŞİD militanlarının durumu gibi üzerinde uzun uzun konuşulması gereken ama hiç gündeme gelemeyen çok önemli konular var.
IŞİD MİLİTANLARI NEREYE GİDECEK?
Suriye ve Irak’ta IŞİD’ için yolun sonuna gelindi denebilir.
Dünyanın muhtelif yerlerinden gelmiş farklı milletlerden savaşçılar yol ayrımında. Ya ülkelerine geri dönecekler yada Suriye’de kalıp belirsiz bir sürecin içine girecekler. Ancak başta ABD ve Avrupa ülkeleri olmak üzere bir çok ülke Suriye’ye gidip IŞİD’e katılan vatandaşlarını geri almak istemiyor.
IŞİD militanlarının Suriye’de kalmaları da çok mümkün değil.
Bu durumda önemli bir soru ile karşı karşıyayız; IŞİD militanları ne olacak, nereye gidecek ve ne yapacaklar? En az bu soru kadar ve hatta daha önemlisi şu; Türkiye’den IŞİD’e katılan ve sayıları net olarak bilinmeyen Türk vatandaşları ne olacak?
Bu ve benzeri sorular Türkiye kamuoyunda konuşulmuyor. Ancak ABD ve Avrupa başkentlerinde IŞİD sonrası duruma dair hararetli tartışmalar var.
TÜRKİYE’NİN ACI TECRÜBESİ VE CEVAPSIZ SORU
Türkiye’nin önündeki riskin daha iyi anlaşılabilmesi için bu aşamada biraz geriye, 15-20 Kasım 2003 İstanbul saldırılarına gidelim.
Çünkü bu saldırılarda hem El Kaide tarzı örgütlerin çalışma mantığına ve ne kadar profesyonel olduklarına dair detaylar, hem de güvenlik güçlerinin yapacağı en küçük hatanın ne kadar büyük kayıplara neden olduğuna dair çok önemli tecrübeler var.
15 Kasım 2003 günü sabah 09:30’da Şişli’deki Beth İsrael Sinagogu önünde bir kamyonet infilak etti. Bu patlamadan 4 dakika sonra ise bir başka kamyonet Beyoğlu’ndaki Neve Şalom Sinagogu önünde havaya uçtu. Saldırılarda 28 kişi ölürken 300’den fazla kişi yaralandı. Türkiye bu saldırıların şokunu atlatamadan, 20 Kasım günü ikiz bir saldırı daha yaşadı. Yine bomba yüklü bir kamyonet 10.55’te Beyoğlu’ndaki İngiliz Konsolosluğu’na, 11:00’da ise bir başka kamyonet Levent’teki HSBC Bankası Genel Merkezi’ne intihar dalışı yaptı. İkinci saldırılarda 31 kişi hayatını kaybederken yaklaşık 500 kişi yaralandı.
Türkiye tarihinin gördüğü en kanlı, en vahşi saldırılarla ilgili soruşturmanın detayları ise şok eden türdendi. Öncelikle saldırıyı gerçekleştirenler El Kaide’nin Türkiye koluydu ve saldırganlar Türk vatandaşıydı. Dahası bu isimlere dair somut ipuçları daha önceki operasyonlarda elde edilmişti.
POLİS VE MİT’İN EL-KAİDE’Yİ TAKİP TARTIŞMASI FACİAYA YOL AÇTI
Bu noktada biraz daha detaya inmekte fayda var.
Daha önce Afganistan ve Pakistan’da bulunan El Kaide kamplarına gidip gelmiş kişilerin Türkiye’de organize olduğuna dair istihbarat alan Bursa polisi 18 Ekim 2002’de İstanbul polisinin de desteği ile ‘İmamlar Birliği’ adlı örgüte operasyon yaptı.
Sanıklar ifadelerinde Afganistan ve Pakistan’da gördükleri eğitime dair detayları anlattılar. Ayrıca kampta gördükleri Türkler’e dair de detaylar verdiler. Bursa’da gözaltına alınan sanıklar ‘Yasir’ kod adlı bir Türk’ü tarif ettiler. Polis operasyonu genişletmeye hazırlanıyorken MİT ‘konunun kendi sorumluluk alanında olduğunu’ iddia ederek operasyona müdahil oldu.
MİT ve polis arasındaki ‘takip anlaşmazlığı’ sebebiyle operasyon durdu. Bursa’daki operasyonda ismi geçen ‘Yasir’ ise bir yıl sonra İstanbul’daki İngiliz Konsolosluğu’na yapılan saldırıda karşımıza çıktı.
Örgüt içinde ‘Yasir’ olarak bilinen Feridun Uğurlu yaklaşık bir ton bomba yüklü 34 VCV 25 Plakalı kamyonetle İngiliz Konsolosluğu’na intihar saldırısı gerçekleştirecekti.
Saldırı o kadar şiddetliydi ki saldırganlarla birlikte bir çok kurbanın kimliği ancak DNA testleri sonucu kesinleşebildi.
Saldırıyı gerçekleştiren Feridun Uğurlu 1976 Eskişehir doğumluydu. Liseyi Kartal’da bitirdikten sonra Pakistan’a gitmişti. Ailesi ile uzun süre haberleşmedi. Sağlık sorunları gerekçesiyle geri döndükten sonra evlendi, ‘Yasir’ adını verdiği bir oğlu oldu.
Pakistan dönüşü radikalleştiği görülüyordu. Bir tekstil şirketinde çalışmaya başladı. Mesai arkadaşları arasında İstanbul saldırısını organize ettiği söylenen Habib Aktaş’ta vardı.
ABD’NİN ‘BU KİŞİYE BAKIN’ UYARISI DİKKATE ALINMAMIŞ
İstanbul saldırıları sonrasında başlatılan soruşturmada ise tam anlamıyla skandal bir detay ile karşılaşıldı.
Zanlılar arasında yer alan Hıdır Elibol’un sahibi olduğu Berfin Tekstil şirketinin El Kaide ile ilişkili olabileceğine dair ABD’nin 2001 yılında Türkiye’ye bilgi verdiği ortaya çıktı. Elibol’un şirketinde örgütün lider kadrosundan Habib Aktaş ile canlı bombacılar Feridun Uğurlu ve İlyas Kuncak’da çalışıyordu.
Feridun Uğurlu’nun ağabeyi Süleyman Uğurlu’ya ait kimlik, 11 Eylül sonrası ABD’nin Afganistan’daki El Kaide kamplarına yönelik operasyonları sırasında ele geçmişti. ABD istihbaratı bu kimliğe dair bilgileri Türkiye’ye ulaştırdı.
Uğurlu’nun kimliğinin üzerinde başka birinin fotoğrafı vardı. ABD’den gelen istihbarata göre Uğurlu’nun eğitim aldığı El Kaide kampında çoğunluğu İstanbul’dan gelmiş 450 kişi vardı. ABD’nin verdiği bu istihbarat ya gereken ilgiyi görmedi ya da başka bir gerekçeyle sümen altı edildi.
Fakat sonuçta hem ABD’den gelen istihbaratta hem de bir yıl önce Bursa polisinin yaptığı ‘İmamlar Birliği’ operasyonunda tespit edilen isimler yakalanamadı ve Türkiye tarihinin gördüğü en büyük terör saldırıları gerçekleşti.
Ortaya çıkan bilgiler netti. Sinagog saldırılarını yapan ekipteki şoförler ve organizatörler 1995’ten itibaren Afganistan’a gidip gelmişlerdi. Bazıları Çeçenistan’da da savaşmış olan bu kişilerle ilgili soruşturma derinleştikçe, El Kaide’den gelen paralara, eylem planı sürecinde son bir yıl içinde Türkiye’ye giriş çıkış yapan kuryelere, sinagog saldırılarını organize eden ekibin internet üzerinden yaptığı haberleşmelere, bu mesajların kayıtlarına ve mesajlara ulaşıldı. Bu bilgilerin büyük çoğunluğunu, eylemcilerin Bingöl’de işlettiği internet kafede yapılan araştırma sağladı. Öyle ki, bu internet kafede en çok girilen web siteleri El Kaide bağlantılı sitelerdi. Şaşırtıcı olan; sinagog saldırılarını yapan ekipteki birinin, iki yıl önce Bursa’da El Kaide ile bağlantısı olan bir gruba yapılmış olan operasyonun dosyasında adı geçmesiydi.
MİT, El Kaide operasyonlarının bazılarını, Amerikan Federal Soruşturma Bürosu (FBI) ile yapmaktaydı. Nitekim, FBI’ın uzun süredir izlediği bir kurye, 8 Ağustos 2003 günü Ankara Esenboğa Havaalanı’nda yakalandı. Üstelik bu kurye, 17 ay önce Bursa’da yapılan operasyonla ortaya çıkarılmış olan gruba dahildi.
Türkiye’nin Münih Başkonsolosluğu’ndan 20 Ekim 2003 günü Ankara’ya çekilen şifreli mesajda bir grubun ABD’ye destek veren ülkelerin temsilciliklerine saldırı düzenleyeceği, muhtemel saldırıların bomba yüklü araçlarla ve üç—dört hafta aralıklarla gerçekleşeceği yönünde istihbari bilgiler bulunduğu belirtildi.
Yani saldırı öncesinde adeta istihbarat yağmış.
ABD’den ‘nokta istihbarat’ gelmiş ve Türk polisi de Bursa operasyonu ile aslında El Kaide hücresinin kapısını aralamış. Ancak 1980’li yılların başından itibaren Afganistan; Çeçenistan, Bosna Hersek ve Kosova’ya gönüllü olarak giden ve sayılarının 1500-3000 arasında olduğu tahmin edilen Türk mücahitler Türk istihbarat ve güvenlik birimlerince gereken ilgiyi görmemiş.
DÜNYA IŞİD MİLİTANLARININ NE OLACAĞINI TARTIŞIYOR
Türkiye’de pek gündem olmadı ama dünya hararetli bir şekilde IŞİD militanlarının geleceğini tartışıyor. ABD ve AB ülkeleri Suriye’ye gidip IŞİD’e katılmış vatandaşlarının geriye dönmesine sıcak bakmıyor. Başkan Trump ise Suriye’de yakalanan 800 civarında IŞİD militanının olduğunu ve bunların vatandaşı oldukları ülkelerce yargılanması gerektiğini söyledi. Bu militanlarla ilgili bir tweet atan Trump, “ABD bu IŞİD savaşçılarının Avrupa’ya sızmasına seyirci kalmak istemiyor” dedi.
Hem ABD hem AB kamuoyunda tartışmalar hayli sert geçiyor. Kamuoyu bölünmüş vaziyette. Aralarında Trump destekçilerinin de olduğu geniş bir kesim IŞİD’e katılanların doğrudan Guantanamo’ya yollanmasını istiyor. AB ülkeleri ise IŞİD militanlarının dönüşüne isteksiz. İngiltere’de sert tartışmalar yaşanıyor. Aynı şekilde bazı Orta Asya ülkeleri de söz konusu sanıkların geriye dönmesini istemiyor.
Özellikle Kürtler’in kontrolünde olan bölgelerde kalmaları da mümkün değil. Çünkü Kürtler “böyle bir kapasitemiz yok.Ayrıca bırakın yargılamayı ABD çekilirse bunları hapiste tutma imkanımız da yok” diyorlar. Bu durum batı başkentlerindeki kaygıyı büyütüyor.
Suriye’ye sınırı olması, binlerce IŞİD militanının Türkiye üzerinden Suriye’ye geçmesi ve en önemlisi çok sayıda Türk vatandaşının IŞİD saflarına katıldığının bilinmesine rağmen Erdoğan rejiminin gündeminde bu konu pek yer etmiyor. El Kaide ve IŞİD uzantılı yapılar Türkiye’de çok kanlı saldırılar yapmasına rağmen konu gereken şekilde ele alınmıyor.
Konunun endişeleri büyütmesi gereken iki boyutu daha var. Birincisi Erdoğan rejiminin körüklediği siyasal islamcı söylemler. Zaten var olan ideolojik zemin giderek büyüyor. Türkiye’ye yurt dışından IŞİD militanı gelmese bile bu topraklardan IŞİD militanı çıkması artık sürpriz değil.
Ikincisi ise IŞİD gibi radikal İslami grupları takip edecek, istihbarat toplayacak, mücadele için strateji geliştirecek bir güvenlik bürokrasisi de kalmadı. Polis 17-25 yolsuzluk operasyonları, TSK ise 15 Temmuz darbe girişimi sonrası çökertildiği için bu konuda ciddi bir boşluk var. MİT ise istihbarat toplamak, tedbir almaktan ziyade Suriye’ye giden savaşçıları kontrol etme, yönlendirme ve onları kullanma gibi bir ajandaya sahip. Türk istihbaratı adeta Suriye’de ki yabancı savaşçıların sırtını sıvazladı. Şimdi o grupların gidecek yer bulamayınca Türkiye’ye yönelmesi de kimseyi şaşırtmamalı.
Kaldı ki uzunca bir süre Türkiye’den maaş alan, yaralandığında Türkiye’ye gelip hastanelerde tedavi olan, İstanbul’un göbeğinde yardım kampanyası düzenleyen IŞİD militanlarının varlığı herkesin malumu.
Sonuç olarak önümüzde çok ciddi bir problem var. Türkiye henüz tehlikenin farkında değil. Öte yandan Türkiye’nin daha doğrusu Erdoğan ve Fidan’ın farkında olmadığı bir tehlike daha var; Omurgasını YPG’nin oluşturduğu SDG’nin elinde yüzlerce IŞİD militanı var. Bu militanlar tek tek sorgulandı ve ifadeleri dosyalandı. Söz konusu IŞİD militanlarının anlatımları Washington’a aktarıldı.
Söz konusu IŞİD militanlarının ifadeleri henüz kamuoyuna açıklanmadı.
Ancak Washington’da ki think-thank çevrelerinde konuşulanlara göre söz konusu ifadeler Erdoğan ve Hakan Fidan’ın başını ağrıtabilir.
[Adem Yavuz Arslan] 27.2.2019 [TR724]
Hal böyle olunca da ‘bugünün ve yarının gerçek gündemleri’ değil, iktidarın belirlediği başlıklar-tanzim satış mağazaları, domates, biber fiyatları gibi-konuşuluyor.
Oysa ki IŞİD militanlarının durumu gibi üzerinde uzun uzun konuşulması gereken ama hiç gündeme gelemeyen çok önemli konular var.
IŞİD MİLİTANLARI NEREYE GİDECEK?
Suriye ve Irak’ta IŞİD’ için yolun sonuna gelindi denebilir.
Dünyanın muhtelif yerlerinden gelmiş farklı milletlerden savaşçılar yol ayrımında. Ya ülkelerine geri dönecekler yada Suriye’de kalıp belirsiz bir sürecin içine girecekler. Ancak başta ABD ve Avrupa ülkeleri olmak üzere bir çok ülke Suriye’ye gidip IŞİD’e katılan vatandaşlarını geri almak istemiyor.
IŞİD militanlarının Suriye’de kalmaları da çok mümkün değil.
Bu durumda önemli bir soru ile karşı karşıyayız; IŞİD militanları ne olacak, nereye gidecek ve ne yapacaklar? En az bu soru kadar ve hatta daha önemlisi şu; Türkiye’den IŞİD’e katılan ve sayıları net olarak bilinmeyen Türk vatandaşları ne olacak?
Bu ve benzeri sorular Türkiye kamuoyunda konuşulmuyor. Ancak ABD ve Avrupa başkentlerinde IŞİD sonrası duruma dair hararetli tartışmalar var.
TÜRKİYE’NİN ACI TECRÜBESİ VE CEVAPSIZ SORU
Türkiye’nin önündeki riskin daha iyi anlaşılabilmesi için bu aşamada biraz geriye, 15-20 Kasım 2003 İstanbul saldırılarına gidelim.
Çünkü bu saldırılarda hem El Kaide tarzı örgütlerin çalışma mantığına ve ne kadar profesyonel olduklarına dair detaylar, hem de güvenlik güçlerinin yapacağı en küçük hatanın ne kadar büyük kayıplara neden olduğuna dair çok önemli tecrübeler var.
15 Kasım 2003 günü sabah 09:30’da Şişli’deki Beth İsrael Sinagogu önünde bir kamyonet infilak etti. Bu patlamadan 4 dakika sonra ise bir başka kamyonet Beyoğlu’ndaki Neve Şalom Sinagogu önünde havaya uçtu. Saldırılarda 28 kişi ölürken 300’den fazla kişi yaralandı. Türkiye bu saldırıların şokunu atlatamadan, 20 Kasım günü ikiz bir saldırı daha yaşadı. Yine bomba yüklü bir kamyonet 10.55’te Beyoğlu’ndaki İngiliz Konsolosluğu’na, 11:00’da ise bir başka kamyonet Levent’teki HSBC Bankası Genel Merkezi’ne intihar dalışı yaptı. İkinci saldırılarda 31 kişi hayatını kaybederken yaklaşık 500 kişi yaralandı.
Türkiye tarihinin gördüğü en kanlı, en vahşi saldırılarla ilgili soruşturmanın detayları ise şok eden türdendi. Öncelikle saldırıyı gerçekleştirenler El Kaide’nin Türkiye koluydu ve saldırganlar Türk vatandaşıydı. Dahası bu isimlere dair somut ipuçları daha önceki operasyonlarda elde edilmişti.
POLİS VE MİT’İN EL-KAİDE’Yİ TAKİP TARTIŞMASI FACİAYA YOL AÇTI
Bu noktada biraz daha detaya inmekte fayda var.
Daha önce Afganistan ve Pakistan’da bulunan El Kaide kamplarına gidip gelmiş kişilerin Türkiye’de organize olduğuna dair istihbarat alan Bursa polisi 18 Ekim 2002’de İstanbul polisinin de desteği ile ‘İmamlar Birliği’ adlı örgüte operasyon yaptı.
Sanıklar ifadelerinde Afganistan ve Pakistan’da gördükleri eğitime dair detayları anlattılar. Ayrıca kampta gördükleri Türkler’e dair de detaylar verdiler. Bursa’da gözaltına alınan sanıklar ‘Yasir’ kod adlı bir Türk’ü tarif ettiler. Polis operasyonu genişletmeye hazırlanıyorken MİT ‘konunun kendi sorumluluk alanında olduğunu’ iddia ederek operasyona müdahil oldu.
MİT ve polis arasındaki ‘takip anlaşmazlığı’ sebebiyle operasyon durdu. Bursa’daki operasyonda ismi geçen ‘Yasir’ ise bir yıl sonra İstanbul’daki İngiliz Konsolosluğu’na yapılan saldırıda karşımıza çıktı.
Örgüt içinde ‘Yasir’ olarak bilinen Feridun Uğurlu yaklaşık bir ton bomba yüklü 34 VCV 25 Plakalı kamyonetle İngiliz Konsolosluğu’na intihar saldırısı gerçekleştirecekti.
Saldırı o kadar şiddetliydi ki saldırganlarla birlikte bir çok kurbanın kimliği ancak DNA testleri sonucu kesinleşebildi.
Saldırıyı gerçekleştiren Feridun Uğurlu 1976 Eskişehir doğumluydu. Liseyi Kartal’da bitirdikten sonra Pakistan’a gitmişti. Ailesi ile uzun süre haberleşmedi. Sağlık sorunları gerekçesiyle geri döndükten sonra evlendi, ‘Yasir’ adını verdiği bir oğlu oldu.
Pakistan dönüşü radikalleştiği görülüyordu. Bir tekstil şirketinde çalışmaya başladı. Mesai arkadaşları arasında İstanbul saldırısını organize ettiği söylenen Habib Aktaş’ta vardı.
ABD’NİN ‘BU KİŞİYE BAKIN’ UYARISI DİKKATE ALINMAMIŞ
İstanbul saldırıları sonrasında başlatılan soruşturmada ise tam anlamıyla skandal bir detay ile karşılaşıldı.
Zanlılar arasında yer alan Hıdır Elibol’un sahibi olduğu Berfin Tekstil şirketinin El Kaide ile ilişkili olabileceğine dair ABD’nin 2001 yılında Türkiye’ye bilgi verdiği ortaya çıktı. Elibol’un şirketinde örgütün lider kadrosundan Habib Aktaş ile canlı bombacılar Feridun Uğurlu ve İlyas Kuncak’da çalışıyordu.
Feridun Uğurlu’nun ağabeyi Süleyman Uğurlu’ya ait kimlik, 11 Eylül sonrası ABD’nin Afganistan’daki El Kaide kamplarına yönelik operasyonları sırasında ele geçmişti. ABD istihbaratı bu kimliğe dair bilgileri Türkiye’ye ulaştırdı.
Uğurlu’nun kimliğinin üzerinde başka birinin fotoğrafı vardı. ABD’den gelen istihbarata göre Uğurlu’nun eğitim aldığı El Kaide kampında çoğunluğu İstanbul’dan gelmiş 450 kişi vardı. ABD’nin verdiği bu istihbarat ya gereken ilgiyi görmedi ya da başka bir gerekçeyle sümen altı edildi.
Fakat sonuçta hem ABD’den gelen istihbaratta hem de bir yıl önce Bursa polisinin yaptığı ‘İmamlar Birliği’ operasyonunda tespit edilen isimler yakalanamadı ve Türkiye tarihinin gördüğü en büyük terör saldırıları gerçekleşti.
Ortaya çıkan bilgiler netti. Sinagog saldırılarını yapan ekipteki şoförler ve organizatörler 1995’ten itibaren Afganistan’a gidip gelmişlerdi. Bazıları Çeçenistan’da da savaşmış olan bu kişilerle ilgili soruşturma derinleştikçe, El Kaide’den gelen paralara, eylem planı sürecinde son bir yıl içinde Türkiye’ye giriş çıkış yapan kuryelere, sinagog saldırılarını organize eden ekibin internet üzerinden yaptığı haberleşmelere, bu mesajların kayıtlarına ve mesajlara ulaşıldı. Bu bilgilerin büyük çoğunluğunu, eylemcilerin Bingöl’de işlettiği internet kafede yapılan araştırma sağladı. Öyle ki, bu internet kafede en çok girilen web siteleri El Kaide bağlantılı sitelerdi. Şaşırtıcı olan; sinagog saldırılarını yapan ekipteki birinin, iki yıl önce Bursa’da El Kaide ile bağlantısı olan bir gruba yapılmış olan operasyonun dosyasında adı geçmesiydi.
MİT, El Kaide operasyonlarının bazılarını, Amerikan Federal Soruşturma Bürosu (FBI) ile yapmaktaydı. Nitekim, FBI’ın uzun süredir izlediği bir kurye, 8 Ağustos 2003 günü Ankara Esenboğa Havaalanı’nda yakalandı. Üstelik bu kurye, 17 ay önce Bursa’da yapılan operasyonla ortaya çıkarılmış olan gruba dahildi.
Türkiye’nin Münih Başkonsolosluğu’ndan 20 Ekim 2003 günü Ankara’ya çekilen şifreli mesajda bir grubun ABD’ye destek veren ülkelerin temsilciliklerine saldırı düzenleyeceği, muhtemel saldırıların bomba yüklü araçlarla ve üç—dört hafta aralıklarla gerçekleşeceği yönünde istihbari bilgiler bulunduğu belirtildi.
Yani saldırı öncesinde adeta istihbarat yağmış.
ABD’den ‘nokta istihbarat’ gelmiş ve Türk polisi de Bursa operasyonu ile aslında El Kaide hücresinin kapısını aralamış. Ancak 1980’li yılların başından itibaren Afganistan; Çeçenistan, Bosna Hersek ve Kosova’ya gönüllü olarak giden ve sayılarının 1500-3000 arasında olduğu tahmin edilen Türk mücahitler Türk istihbarat ve güvenlik birimlerince gereken ilgiyi görmemiş.
DÜNYA IŞİD MİLİTANLARININ NE OLACAĞINI TARTIŞIYOR
Türkiye’de pek gündem olmadı ama dünya hararetli bir şekilde IŞİD militanlarının geleceğini tartışıyor. ABD ve AB ülkeleri Suriye’ye gidip IŞİD’e katılmış vatandaşlarının geriye dönmesine sıcak bakmıyor. Başkan Trump ise Suriye’de yakalanan 800 civarında IŞİD militanının olduğunu ve bunların vatandaşı oldukları ülkelerce yargılanması gerektiğini söyledi. Bu militanlarla ilgili bir tweet atan Trump, “ABD bu IŞİD savaşçılarının Avrupa’ya sızmasına seyirci kalmak istemiyor” dedi.
Hem ABD hem AB kamuoyunda tartışmalar hayli sert geçiyor. Kamuoyu bölünmüş vaziyette. Aralarında Trump destekçilerinin de olduğu geniş bir kesim IŞİD’e katılanların doğrudan Guantanamo’ya yollanmasını istiyor. AB ülkeleri ise IŞİD militanlarının dönüşüne isteksiz. İngiltere’de sert tartışmalar yaşanıyor. Aynı şekilde bazı Orta Asya ülkeleri de söz konusu sanıkların geriye dönmesini istemiyor.
Özellikle Kürtler’in kontrolünde olan bölgelerde kalmaları da mümkün değil. Çünkü Kürtler “böyle bir kapasitemiz yok.Ayrıca bırakın yargılamayı ABD çekilirse bunları hapiste tutma imkanımız da yok” diyorlar. Bu durum batı başkentlerindeki kaygıyı büyütüyor.
Suriye’ye sınırı olması, binlerce IŞİD militanının Türkiye üzerinden Suriye’ye geçmesi ve en önemlisi çok sayıda Türk vatandaşının IŞİD saflarına katıldığının bilinmesine rağmen Erdoğan rejiminin gündeminde bu konu pek yer etmiyor. El Kaide ve IŞİD uzantılı yapılar Türkiye’de çok kanlı saldırılar yapmasına rağmen konu gereken şekilde ele alınmıyor.
Konunun endişeleri büyütmesi gereken iki boyutu daha var. Birincisi Erdoğan rejiminin körüklediği siyasal islamcı söylemler. Zaten var olan ideolojik zemin giderek büyüyor. Türkiye’ye yurt dışından IŞİD militanı gelmese bile bu topraklardan IŞİD militanı çıkması artık sürpriz değil.
Ikincisi ise IŞİD gibi radikal İslami grupları takip edecek, istihbarat toplayacak, mücadele için strateji geliştirecek bir güvenlik bürokrasisi de kalmadı. Polis 17-25 yolsuzluk operasyonları, TSK ise 15 Temmuz darbe girişimi sonrası çökertildiği için bu konuda ciddi bir boşluk var. MİT ise istihbarat toplamak, tedbir almaktan ziyade Suriye’ye giden savaşçıları kontrol etme, yönlendirme ve onları kullanma gibi bir ajandaya sahip. Türk istihbaratı adeta Suriye’de ki yabancı savaşçıların sırtını sıvazladı. Şimdi o grupların gidecek yer bulamayınca Türkiye’ye yönelmesi de kimseyi şaşırtmamalı.
Kaldı ki uzunca bir süre Türkiye’den maaş alan, yaralandığında Türkiye’ye gelip hastanelerde tedavi olan, İstanbul’un göbeğinde yardım kampanyası düzenleyen IŞİD militanlarının varlığı herkesin malumu.
Sonuç olarak önümüzde çok ciddi bir problem var. Türkiye henüz tehlikenin farkında değil. Öte yandan Türkiye’nin daha doğrusu Erdoğan ve Fidan’ın farkında olmadığı bir tehlike daha var; Omurgasını YPG’nin oluşturduğu SDG’nin elinde yüzlerce IŞİD militanı var. Bu militanlar tek tek sorgulandı ve ifadeleri dosyalandı. Söz konusu IŞİD militanlarının anlatımları Washington’a aktarıldı.
Söz konusu IŞİD militanlarının ifadeleri henüz kamuoyuna açıklanmadı.
Ancak Washington’da ki think-thank çevrelerinde konuşulanlara göre söz konusu ifadeler Erdoğan ve Hakan Fidan’ın başını ağrıtabilir.
[Adem Yavuz Arslan] 27.2.2019 [TR724]
Etiketler:
Adem Yavuz Arslan
Mangal Partisi [Levent Kenez]
Her seçim dönemi gündeme gelen Gül, Davutoğlu ve Babacan üçlüsünün adının geçtiği parti kurma filmi yeniden gösterimde. Kulislerdeki iddialara göre AKP oy kaybederse çalışmalar hızlanacak, eğer oy kaybetmezse yeniden oturup konuşacaklarmış. Yani yüksek veya alçak sesle asla Erdoğan aleyhinde konuşamayacak ama ‘AKP kuruluş amaçlarından uzaklaştı şimdi yeniden fabrika ayarlarına dönüş’ diye mıy mıy yapacak adamlar AKP oy kaybetmezse parti kurmayacaklarmış. Şaka gibi değil mi?
Ben AKP oy kaybetse bile kuracaklarına ihtimal vermiyorum, bunun sebeplerinin başında ismi geçenlerin korkak, bir o kadar da hesap-kitap adamı olmaları ve teşkilatçılıktan hiç anlamamaları geliyor. Hayal alemlerinde sorsanız bir tanesi ülkenin en demokrat, en tarafsız ve en iyi cumhurbaşkanlığını yaptı diğeri de bu ecdat yadigarı kadim toprakların görmüş göreceği en başarılı başbakanlığını.
Erdoğan’ın propaganda makinasına ve tetikçilerine çok az ve yeter miktar maruz kaldıkları ve bu azıcık dozdan dolayı yeteri kadar sarsıldıkları için toplumda hala biraz mağdur, biraz itibarlı insanlar olarak muamele görüyorlar. Bir tanesinin olası cumhurbaşkanlığı adaylığının üzerine helikopterle beli silahlı adam ve arkasından da türküsünü yapmak ve ne konuşulduğunu dinlemek için saz heyeti gönderildiği ile yetinelim. Sokakta yürüyemeyecek hale gelmeleri bir haftaya, giderek simaen Adnan Hoca’yı andıran bir fetvacının ‘Mürtedin Hükmü’ yazısı ile titremeleri bin vuruşa, Sedat Peker’in adamlarının mekanlarını basması birkaç serseriye bakar. Zaten olası kuruculardan bir tanesinin kardeş katli ile ilgili görüşleri olacakları anlamasına yardımcı olacaktır.
Ancak yakın tarihimizdeki bir örnekten hareket edecek olursak ben yeni bir partinin Erdoğan’ın alttan, gizliden gizliye gaz vermesi ile kurulacağını düşünüyorum. Bir gaz varsa, bu gaz çıkmalı diye düşünecek. 15 Temmuz’dan çok kolay olacağı kesin.
Seçimlere giremeyecek kadar kısa ömürlü olacak partimiz Terakkiperver Cumhuriyet fırkası gibi olacak.
Bir kere karnından konuşan muhalifler kimmiş bir görelim denecek. Muhalif sazanları toplayan bir araç işlevi görecek.
Partinin kuruluşunda bir sürü görevli kripto ve 657 dahil olacak. Her gün bir skandal çıkaracaklar. Maneviyata söven mi dersiniz, Cemaat’e övgü düzen mi, PKK’ muhibbi mi dersiniz epey tip yer alacak.
Parti yeter kıvama gelince de Fetö irtibatı dolayısıyla toplamalar başlayacak. Bir parti kuracak kadar sahneye çıkanların önceki titrlerine ve türlerine bakmaksızın bir muameleyle karşılaşacaklarını düşünüyorum. Ve kapatılan partimizin ardından epey bir baş gidecek.
Tabii giderek Kemalistleştikleri için İzmir Suikastı ya da Şeyh Said isyanı repkilasyonlarını da göz önünde tutabiliriz.
Elbette bu bir senaryo. Ama hayali bile güzel. Herkesten çok Fetö diye bağırıp Fetö’den içeri girenlere hiç üzülmüyor, acımıyorum. Sana bana masum on binlerce insana terör örgütü üyesi diye pişkince yazacak, çizecek, bağıracak sonra yaltaklandığı kapıdan tekme yiyecek ve utanmadan bizim alınmamız Fetöyle mücadeleye zarar verir diyecek. Geçelim.
Partimize dönersek, aşağı yukarı böyle olacak gibi. E peki zaten yapılmışı varken ve Saadet piyasadayken ve zeki reklamlarla ilgi görürken buradan yürümek mantıklı değil mi? Yani yeni parti kuracaklarına yuvaya dönseler falan filan. Siyaseten daha vurucu bir hamle olmakla beraber her biri büyük devlet adamı ve filozof olan şahısların tükürdüğünü yalamak olarak da anlaşılacak bu harekete pek içlerinin sinmeyeceğini düşünüyorum.
Ama yine de keşke bir parti kursalar demeden edemiyor insan.
[Levent Kenez] 27.2.2019 [TR724]
Ben AKP oy kaybetse bile kuracaklarına ihtimal vermiyorum, bunun sebeplerinin başında ismi geçenlerin korkak, bir o kadar da hesap-kitap adamı olmaları ve teşkilatçılıktan hiç anlamamaları geliyor. Hayal alemlerinde sorsanız bir tanesi ülkenin en demokrat, en tarafsız ve en iyi cumhurbaşkanlığını yaptı diğeri de bu ecdat yadigarı kadim toprakların görmüş göreceği en başarılı başbakanlığını.
Erdoğan’ın propaganda makinasına ve tetikçilerine çok az ve yeter miktar maruz kaldıkları ve bu azıcık dozdan dolayı yeteri kadar sarsıldıkları için toplumda hala biraz mağdur, biraz itibarlı insanlar olarak muamele görüyorlar. Bir tanesinin olası cumhurbaşkanlığı adaylığının üzerine helikopterle beli silahlı adam ve arkasından da türküsünü yapmak ve ne konuşulduğunu dinlemek için saz heyeti gönderildiği ile yetinelim. Sokakta yürüyemeyecek hale gelmeleri bir haftaya, giderek simaen Adnan Hoca’yı andıran bir fetvacının ‘Mürtedin Hükmü’ yazısı ile titremeleri bin vuruşa, Sedat Peker’in adamlarının mekanlarını basması birkaç serseriye bakar. Zaten olası kuruculardan bir tanesinin kardeş katli ile ilgili görüşleri olacakları anlamasına yardımcı olacaktır.
Ancak yakın tarihimizdeki bir örnekten hareket edecek olursak ben yeni bir partinin Erdoğan’ın alttan, gizliden gizliye gaz vermesi ile kurulacağını düşünüyorum. Bir gaz varsa, bu gaz çıkmalı diye düşünecek. 15 Temmuz’dan çok kolay olacağı kesin.
Seçimlere giremeyecek kadar kısa ömürlü olacak partimiz Terakkiperver Cumhuriyet fırkası gibi olacak.
Bir kere karnından konuşan muhalifler kimmiş bir görelim denecek. Muhalif sazanları toplayan bir araç işlevi görecek.
Partinin kuruluşunda bir sürü görevli kripto ve 657 dahil olacak. Her gün bir skandal çıkaracaklar. Maneviyata söven mi dersiniz, Cemaat’e övgü düzen mi, PKK’ muhibbi mi dersiniz epey tip yer alacak.
Parti yeter kıvama gelince de Fetö irtibatı dolayısıyla toplamalar başlayacak. Bir parti kuracak kadar sahneye çıkanların önceki titrlerine ve türlerine bakmaksızın bir muameleyle karşılaşacaklarını düşünüyorum. Ve kapatılan partimizin ardından epey bir baş gidecek.
Tabii giderek Kemalistleştikleri için İzmir Suikastı ya da Şeyh Said isyanı repkilasyonlarını da göz önünde tutabiliriz.
Elbette bu bir senaryo. Ama hayali bile güzel. Herkesten çok Fetö diye bağırıp Fetö’den içeri girenlere hiç üzülmüyor, acımıyorum. Sana bana masum on binlerce insana terör örgütü üyesi diye pişkince yazacak, çizecek, bağıracak sonra yaltaklandığı kapıdan tekme yiyecek ve utanmadan bizim alınmamız Fetöyle mücadeleye zarar verir diyecek. Geçelim.
Partimize dönersek, aşağı yukarı böyle olacak gibi. E peki zaten yapılmışı varken ve Saadet piyasadayken ve zeki reklamlarla ilgi görürken buradan yürümek mantıklı değil mi? Yani yeni parti kuracaklarına yuvaya dönseler falan filan. Siyaseten daha vurucu bir hamle olmakla beraber her biri büyük devlet adamı ve filozof olan şahısların tükürdüğünü yalamak olarak da anlaşılacak bu harekete pek içlerinin sinmeyeceğini düşünüyorum.
Ama yine de keşke bir parti kursalar demeden edemiyor insan.
[Levent Kenez] 27.2.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)