Türkiye'nin Akın İpek'i iade talebi İngiltere Yüksek Mahkemesi tarafından reddedildi

Türkiye, İngiltere'den Koza İpek Holding Yönetim Kurulu Başkanı Akın İpek'in iadesini talep etmişti. Türkiye tarafından temyize götürülen karar Yüksek Mahkeme tarafından da onaylandı ve kesinleşti.

İngiltere, geçen kasım ayında Ankara'nın iade talebini 'siyasi' olduğu gerekçesiyle reddetmişti. Londra’daki Westminster İlk Derece Mahkemesinin bu kararının temyize taşınmasını isteyen Türkiye'nin başvurusu Yüksek Mahkeme'den geri döndü.

Akın  İpek ile birlikte aynı dosyada davarı görülen   Mustafa Yeşil, Talip Büyük ve  Ali Çelik'in iadelerinin reddedilmesi Yüksek Mahkeme tarafından onaylandı.

Bu karar ile birlikte Türkiye Adalet Bakanlığının bütün iddiaları boşa çıkmış oldu. Türkiye tarafından iadesi istenen kişiler hakkında verilen tedbir kararları da kaldırıldı. Mahkeme masraflarını da Türkiye Adalet Bakanlığı tarafından ödenecek

DAVANIN GEÇMİŞİ

Türkiye, İngiltere'den İş adamı Akın İpek'in iadesini talep etmişti. Bu gelişme üzerine Akın İpek İngiltere'de mahkemeye çıkarılmıştı. Geçtiğimiz günlerde ifade veren Akın İpek hakkında karar açıklandı

İngiltere'nin başkenti Londra'daki Westminster Sulh Ceza Mahkemesi'nde görülen davada mahkemenin Türkiye'nin taleplerini ve delillerini yersiz buldu. Ve iade işleminin yapılmamasına karar verdi Mahkeme kısa gerekçesinde Akın İpek tarafının bütün gerekçeleri kabul ederek , davanın siyasi olduğunu belirtti. Delilerin de yetersiz olduğunu açıklayan Mahkeme ayrıca Türkiye'de adil yargılamanın olmadığını ve cezaevlerinin güvensiz olduğunu kararına yazdı

Benzer davalara emsal niteliğindeki karar veren Mahkeme uzun gerekçesini daha sonra açıklayacak

İngiltere'de iade talepleri Dışişleri Bakanı'nın onayı ile mahkemeye sevk ediliyor. Mahkemenin yakalama ve iade talebini yerinde bulması halinde de karar yine Dışişleri Bakanı'nın onayı ile uygulanıyor.

Mahkeme kararını Sosyal Medyadan duyuran Akın İpek 'Türkiye'deki davanın' çöktüğünü belirtti

[Samanyolu Haber] 9.4.2019

Mümine Açıkkollu: İnsanlık adına çok üzgünüm [Basri Doğan]


Türkiye’de Hizmet Hareketi’ne yönelik kıyım operasyonlarında gözaltına alındıktan sonra işkence ile katledilen öğretmen Gökhan Açıkkollu’nun eşi öğretmen Mümine Açıkkollu, insanlık adına utanç duyulan bir dönemin yaşandığını söyledi.

Türkiye’de yaşanan zulüm ve hukuksuzlukları, mağdurların hayat hikayeleri üzerinden duyurmayı amaçlayan Tenkil Müzesi’nin ikinci sergisi, Avrupa Parlamentosu’ndaki Uluslararası Basın Cemiyeti (Press Club) sergi salonunda açıldı. Programda, Türkiye’deki basın özgürlüğü ve insan hakları ihlallerini konu alan ve gazeteci Thomas Sideris’in çektiği “Ilmik” belgeselinin gösterimi de yapıldı.

AB Parlamentosunda açılan tenkil müzesi öncesinde düzenlenen paneli Brüksel’in deneyimli gazetecilerinden Selçuk Gültaşlı yönetti. Tenkil Müzesi Yönetim Kurulu Üyesi Mehmet Ali Uludağ, gazeteci İbrahim Karayağen, Mümine Açıkkollu ve Adem Korkut, yaşadıkları mağduriyetleri anlattı.
Tenkil Müzesi’nin konuğu olan Mümine Açıkkollu burada Tr724’e özel açıklamalarda bulundu. Yaşanan olaylardan insanlık adına utandığını belirten Mümine Açıkkollu, “Keşke bu süreçler hiç yaşanmasaydı da bu tür müzeler hiç açılmak zorunda kalmasaydı. İnsanlık adına çok üzgünüm. Eşimin de burada gözlüğü sergileniyor. Yaşananlar gerçekten çok acı. Belki eşim çok geç ama Türkiye’de çok sıkıntılı olan insanlar var. İnsanlık adına bu tür müzeler ses getirir ve geride kalan insanlar adına güzel açılımlar olabilir.” dedi.

TÜRKİYE’DEKİ KARDEŞLERİMİZ DİK DURSUNLAR, YALNIZ DEĞİLLER

Zulümleri ve hukuksuzlukları dünya kamuoyuna duyurmak ve mazlumların sesi olmak için çok şey yapılabileceğini vurgulayan Mümine öğretmen elinde imkanı olanlara şu çağrıda bulundu: “Bu tür faaliyetlerden başka zulümleri durdurabilmek için, dernek çalışmaları artırılabilir. Türkiye’de maalesef hukuk adına bir şey yapılamıyor. Avrupa da olsun, Amerika da olsun veya dünyanın dört bir tarafında diğer ülkelerde zulmü durdurma adına birlikte çok şeyler yapılabileceğini düşünüyorum. Tüm insanlık bu konuda dik durur ise mesafe kat edileceğini düşünüyorum.”

Tenkil müzesinin mağduriyetlerin canlı şahidi olduğunu belirten Gökhan Açıkkollu’nun eşi Mümine Açıkkollu, Türkiye’deki mağdurlara da şöyle seslendi: “Türkiye’de 17 bin kadın ve 700 bebek için endişeli bekleyişimiz devam ediyor. Bilsinler ki onlar yalnız değiller o acıyı tek başlarına orada yaşamıyorlar. Bu süreçte bizlere ‘oh olsun’ diyen insanlar olduğu gibi, bizimle birlikte acıları paylaşan kardeşlerimizin oldukça fazla olduğunu da gördük. Türkiye’deki kardeşlerimiz yalnız değiller. Biz dualarımız ile onların yanındayız. Dik dursunlar. Bu süreç bitecek bittiği zaman, en azından kaybeden tarafta olmayalım.”

[Basri Doğan] 9.4.2019 [TR724]

'Allah Rızası İçin' [Abdullah Aymaz]

Uluslararası İlişkiler ve Sosyal Bilimler profesörü ANWAR ALAM 370 sayfalık bir kitap yazarak Hizmeti ve M. Fethullah Gülen Hocaefendi’yi tanıtmaya çalıştı. Soldan birisi olarak on sene çalışarak bu eserini ortaya koydu. Dünyanın pek çok yerinde kitabın tanıtımını yapıyor ve yapmaya devam edecek. Kendisine bu tanıtım sırasında bilhassa kitabını inceleyen akademisyenler tarafından çeşitli sorular soruluyor. O da cevaplar veriyor. Mesela, “Niçin on sene bekledin?” sorusuna, “On sene içinde Hizmetin başına öyle şeyler geldi ki, onları da inceleyip tahlil etmem gerekti ve böyle kitabın bitirilip tamamlanması geri kaldı.” Dedi.

“Niçin ‘Allah’ rızası” tabirini kullandınız? ‘God’  kelimesini kullanabilirdiniz?”  sorusuna “Hizmet içinde böyle söyleniyor. Hizmet mensuplarını motive eden bir söz ve tabir olduğu için…” dedi…

Gerçekten de bazı şeyler özel isim gibidir, değiştirilemez. Ezan’daki kelimeler de böyledir. Onlar “Tanrı uludur” gibi kelimelerle değiştirilemez. 1971’de İzmir Sıkıyönetim Mahkemesinde ifade verirken ben hep “Bediüzzaman” diyordum. Savcı Nurettin Soyer ise, Mahkeme Heyetine “Bu sanık, burada bile ‘Said’ diyeceğine “Bediüzzaman” diyerek yani “Çağın Harikası” demek suretiyle propaganda yapıyor, dikkatinizi çekerim!” deyince, avukatımız Latif İslam Bey söz alarak, “Bediüzzaman ismi has (özel isim) dir. Mesela sayın savcı beyin ismi Nureddin, mânası da dinin nuru demektir. Şimdi gerçekten öyle midir?” dedi. Malum  savcı dine, dindarlara karşı bir anlayışa sahipti. Avukatımızın bir izahına karşı sustu.

Bir soru da şöyle idi: “Kitabınızı son elli sayfasına kadar akademik tarafsızlığınızı korumuşsunuz. Ama ondan sonra artık Hizmet Hareketinin bir mensubu gibi ifadeler kullanmışsınız, neden?”

Cevaben: “Evet doğru… İtiraf edeyim ki, bu on sene içinde okuduklarım, gördüklerim ve yaşadıklarım bana o kadar tesir etti ki, sonunda kendimi bu iyi niyetli, mağdur ve mazlumların yanında buldum ve son bölümü o hissiyatla yazdım.” dedi.

Bu hususu bir yerde anlatıyordum, Gaziantepli bir esnafımız dedi ki: “Bizim oraya da gelmişti. Bir ara gözlerinin yaşarmasına hâkim olmayarak şöyle dedi: “Ben sol anlayışa sahip birisiyim. Müslüman bir aileden geliyorum. Ama pek bir ilgim yoktu.  Hocaefendi’nin kitaplarını okuyup siz samimi Müslümanları tanıdıktan sonra gerçekten Müslüman oldum. Çünkü Müslümanlığın güzelliğini idrak ettim.” dedi.

Bizim arkadaşlarla samimi bir ortamda sohbet ederken de şu tavsiyelerde bulundu: “Bu hareket şu dört şeyi hiç terk etmemesi gerekir: “Âbilik ve ablalık devam etmelidir. Bu samimi ve fıtri bir hava veriyor. İnsan kendisinin iyiliğine vesile olan kimselere sevgi ve bağlılık hisseder. Kamplarınız devam etmeli. Başkaları da kamp yapıyor. Ama siz kamplarda kitap okuyor, ilmî fikri müzâkereler yapıyorsunuz. Bu husus, Hizmete özel… Sohbet-i cânânlarınız devam etmeli. Bu da Hizmetin özelliklerinden. Bir de maklûbe gibi kültürlerinizi terk etmemeniz  lâzım,  bu artık Hizmetin bir şiarı gibi olmuş. Böyle şeyler âidiyet duygusunu pekiştirir.

Elmalılı Hamdi Yazır  Alak Suresini tefsir ederken “Allah insanı alaktan yarattı”  âyeti için farklı bir izah da getiriyor ve Allah’ın insanı alâkalardan yarattığını ifade ediyor. Sosyolojik, psikolojik alâkalara dikkat çekiyor. Onun için namazın cemaatle kılınması, Ramazan orucun toplu halde bir ayda eda edilmesi ve Hacda ihramlara bürünmüş bütün dünya Müslümanlarının beraber bir arada namazlarını, telbiyelerini edâ etmesinin bir hikmeti de bu İslâmî âidiyeti pekleştirmek olduğu âşikârdır.

[Abdullah Aymaz] 9.4.2019 [Samanyolu Haber]

Dünya dönüyor başım da…

Baş dönmesi, çoğu insanın muzdarip olduğu fakat pek de ciddiye almadığı bir rahatsızlık. Özellikle otobüs, minibüs gibi toplu taşıma araçlarında buna bir de mide bulantısı eklenince hepten hayatı zehir edebiliyor oysa. Hele de çalışan ve her gün bu araçları kullanan biriyseniz… Toplumda çok yaygın olduğu için bu konuda yalnız olmamanın verdiği rahatlık ve ihmal, tehlikeli sonuçlara yol açabiliyor.

Uzmanlara göre baş dönmesinin çok çeşitli nedenleri olabilir. Viral enfeksiyonlar, özellikle üst solunum yolu enfeksiyonu sırasında veya sonrasında iç kulak ve denge sinirini etkileyen virüsler şiddetli baş dönmelerine neden olabilir. Yoğun stres sırasında özellikle ataklar halinde baş dönmesi, işitme azlığı, uğultu ve kulakta görülen meniyer hastalığı atağı söz konusu. Ayrıca stres nedeniyle ‘dizziness’ adı verilen dengesizlik hissi de ortaya çıkabilir. Dizziness ile ‘vertigo’nun farkı ilkinde ayakların altından yer kayması, ayağını boşluğuna atıyormuş hissi oluşurken, vertigoda sabit dururken etrafın döndüğü hissi yaşanır. Hastalar dengesizlik hissini de genellikle ‘başım dönüyor’ diye anlatır. Kafa travması ve şiddetli baş egzersizleri sonucunda da kulak kristallerinde oynama görülebilir. Araç ve deniz tutmasında da seyahat sırasında iç kulaktaki sıvı hareketine bağlı bulantı, kusma ve baş dönmesi yaşanabiliyor. Tüm bu baş dönmesi nedenleri arasında yer alan vertigonun üç farklı türü bulunuyor.

Kulak içi kristallerinin yerinden oynaması: Stres, aşırı yorgunluk ya da bir travmanın etkisiyle iç kulakta bulunan küçük kalsiyum ve mineral kristalleri yerinden oynuyor. Kulak içindeki salyangoz bölgesine dağılan bu kristaller kişide şiddetli bir baş dönmesine neden oluyor. Şayet kristaller sol kulaktaysa sol tarafa dönüldüğünde, sağ taraftaysa da sağa dönüldüğünde şiddetli bir baş dönmesi yaşanıyor. Bu durum kişiyi çok rahatsız etse de bu baş dönmesi yaklaşık 15-20 saniye kadar sürüyor. Hasta zaman zaman ne olduğunu anlamayıp deprem oluyor zannedebiliyor. Hatta baş dönmesi yaşandığında öleceğini düşünenler bile olabiliyor. Bu kişilerde teşhis kulak burun boğaz uzmanı tarafından yapılan kristal testi ile ortaya çıkartılıyor.

İç kulaktaki denge sıvısında artış yaşanması: Bu da vertigoya neden oluyor. Aşırı tuz tüketimi, yeterli sıvı alınmaması ve yanlış beslenme alışkanlıkları bu sıvının artması ile sonuçlanabiliyor. Baş dönmesinin yanı sıra kulakta çınlama ve işitme kaybı gibi sorunlar da belirtilere eşlik edebiliyor. Tedavisinde ilk olarak tuz kısıtlaması yapılıyor, hastaya ilaç tedavisi uygulanıyor. Bu tedavilerin yanıt vermediği durumlarda ise kortizona başvurulabiliniyor.

Virüslerin denge sinirinde iltihaplanmaya neden olması: Hava yoluyla alınan virüsler denge sinirinin iltihaplanmasına neden olabiliyor. Şiddetli ve uzun süreli baş dönmesi, mide bulantısı, kusma gibi şikâyetlerin yaşandığı bu durumda hasta, tedavi için birkaç gün hastanede yatabiliyor. Şikâyetlerin tamamen sona ermesi ise 15 günü buluyor.

Önlemek için ne yapmalı?

Ani hareketlerden kaçının: Başınızı çok hızlı bir şekilde sağa sola çevirmeyin, lunaparklardaki oyuncaklardan uzak durun, hızlı araba kullanmayın. Ani hareketlere neden olan bu durumlar kulak kristallerinin yerinden oynamasına neden olabiliyor.

Yoğun çalışma temposundan uzak durun: Günde 8 saat çalışın, 8 saat uyuyun, diğer 8 saati de kendinize ayırın. Tamamıyla işe güce kapılıp dinlenmeyi ihmal etmeyin.

Sakin sporları tercih edin: Sporun her alanda olduğu gibi vertigoda da önemi büyük. Sağlıklı yaşamın vazgeçilmez bir parçası olan spora hayatınızda mutlaka yer verin ancak ani hareketler barındıran ağır sporlardan uzak durun.

Bol sıvı alın: Vücuttaki  tuz-su dengesini korumak için bol bol su için. Çay ve kahve gibi içeceklerden uzak durun. Çünkü bu tarz içecekler de iç kulakta sıvı artışına neden olabiliyor.

Tuzu azaltın: Tuz, iç kulaktaki sıvı artışına neden olup vertigoyu tetikleyebiliyor. Bu nedenle tuzu azaltın.

Ceviz, badem, fındık ve fıstık yiyin: Bu besinlerde sinir ve damar  sistemimiz için gerekli mineraller ve yağ asitleri mevcut olup, açık damarlar ve güçlü sinirler için bunlardan 1-2 avuç yiyin.

Sağlıklı beslenin: Beslenme düzeninde dondurulmuş ve hazır gıdalara yer vermeyin. Doğal ve organik ürünler tüketin. Bu sayede bağışıklık sisteminizin kuvvetlenmesine katkıda bulunmuş olursunuz. Özellikle protein ve sebze ağırlıklı beslenmeye çalışın.

[TR724] 9.4.2019

Hastanede skandal; tutuklu kadına, kelepçeli doğum!

Elazığ Fethi Sekin Hastanesi’nde bir siyasi tutukluya, elleri kelepçeli halde doğum yaptırıldığı ortaya çıktı. İddiaya göre siyasi tutuklu Rabia Bıyıklı’ya, iki gün boyunca suni sancı verildi ancak ‘kaçma ihtimali olduğu’ gerekçesiyle kelepçeleri açılmadı. Ayrıca sezaryanla doğum yapan kadının, henüz dikişleri ile alınmamışken bebeği ‘Mavi’ ile birlikte ‘tabutluk’ denilen nakil aracıyla Elazığ’dan Kayseri’ye nakledildiği öğrenildi.

Elazığ Fethi Sekin Hastanesi’nde yaşanan olay, bizzat zulme maruz kalan genç anne Rabia Bıyıklı’nın mektubuyla ortaya çıktı. www.gorulmustur.org’da yayınlanan mektup yaşanan rezaleti gözler önüne serdi. İşte Radikal bir sol örgüte üye olduğu iddiasıyla tutuklu bulunan Rabia Bıyıklı’nın kendi kaleminden yaşadıkları:

ONURUMUZ DEFALARCA ÇİĞNENDİ

“Hepinizi içerisinden geçirdiğimiz süreci, umudu, direnci ve coşkusu ile selamlıyorum. Ben 45 günlük bebeğim Mavi ile Kayseri Kadın Kapalı Hapishanesi ‘den henüz yeni anne olmuş bir tutsağım. Sizlerle bebeğim Mavi ‘nin 45 günlük hikâyesini paylaşmak istiyorum. Bu süreçte ben ve bebeğim Mavi pek çok hak gaspı ile karşı karşıya kaldık ve insan onurunu çiğneyen muameleler karşılaştık. Bu noktada bizim hikâyemizin bilinmesi ve anlaşılması bizler açısından büyük bir önem sahip. Bu konuda gereken hassasiyeti göstereceğinizi umut ediyorum. Ve Mavi ile hikâyemizi anlatmaya başlıyorum.”

GÖZALTINDA KANAMAM OLDU, BEBEĞİMİ KAYBEDİYORDUM

“10 Eylül 2018 tarihinde Bursa ‘ da gözaltına alındığımda beş aylık hamileydim. Beş aylık hamile olmama rağmen 10 gün gözaltında tutuldum. Gözaltında gördüğüm muamelelerden kaynaklı kanamama oldu ve bu süreçte bebeğimi kaybetme tehlikesi yaşadım. Benim ve bebeğimin hayatı tehlikeye düşmüşken gözaltı sürecimde Dersim ‘ e götürüldüm ve burada da beş gün gözaltında kaldım ve 20 Eylül 2018 tarihinde tutuklanarak Elazığ Kadın Kapalı Hapishanesi’ne getirildim.”

KELEPÇELİYKEN SUNİ SANCI VERİLDİ

“Hamile olduğum süre zarfı içerinde bebeğimin sağlık kontrolleri için hastaneye her gittiğimde kelepçe dayatması ile karşı karşıya kaldım. Bu durum bazı koşullarda bebeğimin ve benim kontrollerimin aksamasına sebep oldu. Bu uygulamanın en ağır boyutunun doğum için hastaneye ( Elazığ Fethi Sekin Hastanesi ) yatırıldığımda yaşadım. Doğum için hastaneye gittim ve iki gün boyunca hastanede kaldım. Bu iki gün içerisinde kelepçe ile yatağa bağlandım ve normal doğum gerçekleşmediği için yatağa kelepçeli vaziyette iki gün boyunca bana suni sancı verildi. Doğum sancısı gibi bir sancı ile başetmeye çalışırken ellerimi dahi hareket ettiremiyordum. ‘’Kaçma ‘’ ihtimalime karşı bu işkence bana uygulandı ancak bu koşullar altındaki bir insanın kaçabilmesi mümkün müdür; Bu uygulama bütün boyutları ile insanlık onurunu zedeleyen bir işkenceydi ve ben iki gün boyunca bu işkenceye maruz kaldım.”

DOKTORA RAĞMEN KELEPÇE ÇIKARILMADI

“Doktorun kelepçenin çıkarılması yönündeki ısrarlarına rağmen rütbeli asker bunu kesinlikle kabul etmedi. Bildiğiniz üzere hasta- doktor ilişkisi içerisinde üçüncü bir kişinin karar verme yetkisi yoktur ancak yaşanan durum bunun tam tersiydi. Bebeğim bu koşullar altında dünyaya gözlerini açmıştı. Onu özgürlük ismi gibi mavi bir gökyüzü değildi tel örgüler bekliyordu ve elbette tel örgülerin türlü zorlukları…”

38 GÜNLÜK BEBEKLE, ‘TABUT’TA SÜRGÜN

“Daha bebeğim Mavi 38 günlükken Elazığ Kapalı Hapishanesi ‘den Kayseri Kadın Kapalı Hapishanesi ‘ne sürgün edildik. Bu bebeğimle birlikte karşılaştığımız ilk zorluk değildi elbette ama en zoruydu diyebilirim. Ben onu yatağından çıkarmaya kıyamazken kendimizi tek kişilik ring aracında bulduk… Sağlıklı bireyler için dahi uygun olmayan tekli ring koşullarında bebeğim Mavi Ve ben düştük yollara. Sezaryen doğum yaptığım için dikişlerim henüz iyileşmemişti. Bebeğim Mavi ise dünya ile ilk kez bu koşullar altında karşı karşıya kalıyordu. Türlü itiraz ve tartışmalarla bir sürgünü ertelemeye çalışmış olsak da tahmin edeceğiniz gibi hiçbir çabamız sonuç vermedi.”

DOKTORDAN ‘SKANDAL’ RAPOR

“İki hafta önce Mavi ‘nin ilaçlarını yazdırmak için revire çıktığımda Elazığ Kadın Kapalı Hapishane reviri doktoru Duygu Özçin tarafından yola çıkabileceğimize dair bizim adımıza rapor düzenlenmişti. Gardiyanlar ‘yola çıkabileceğinize dair raporunuz var’ dediklerinde aklıma ilaç yazdırmak için 4 Mart 2019 tarihinde çıkmış olduğum revir hiç gelmemişti. Ancak 15 gün önceden yola çıkabileceğime dair rapor düzenlenmiş ve bu bir raporun yasal süreci üç günken yapılmış!”

BİZİM YAŞADIKLARIMIZI BAŞKALARI YAŞAMASIN

“Hukuki olarak hiçbir geçerliliği olmayan evraklar gerekçe gösterilerek Kayseri ‘ye sürgün edilmiş oldum. ‘Tabutluk’ olarak da tabir edilen ring aracında 38 günlük bebeğim Mavi ve ben hareket etmekte dahi güçlük yaşıyorduk ama elbette ki bizim konforumuzu düşünecek değillerdi, değil mi? Evet, Mavi ‘nin bugün 46. Günü. Dünyanın ve ülkenin içerinden geçtiği karanlık ve gri günlere inat onun ismi Mavi. Bizim yaşadıklarımı başka bebekler ve anneler yaşamasın diye bu yaşadıklarımızı sizlerle paylaşmak istedik.”

[TR724] 9.4.2019

Hazine’de ‘sigara’ keyfi! [İlker Doğan]

Sigara tiryakileri seçimin hemen sonrasında zam haberiyle güne başladı. En ucuz sigara 7 liraya, en pahalısı ise 15,5 liraya yükseldi. Son gelen zamlar devletin sigaradan aldığı vergileri de tartışmaya açtı. Tütün mamüllerinde vergi oranı yüzde 85’in bile üzerinde. 15 liraya satılan bir sigaranın yaklaşık 12,5 lirası vergiden oluşuyor. Geçtiğimiz yıl tiryakilerin devlete ödediği vergi miktarı 42,7 milyar lira. Son üç yılda devletin kasasına giren para ise 112 milyar 400 milyon lira! Buna rağmen sigara tüketimi son 5 yılda yüzde 23’lerden yüzde 26’lara çıktı. Tarım ve Orman Bakanlığı’nın verilerine göre geçtiğimiz yıl tüketim yüzde 12 artarak 118,5 milyar adete yükseldi.

31 Mart yerel seçimlerinin ardından zam yağmuru başladı. Seçimden hemen sonra ilk zam yüzde 37’lik bir oranla elektriğin toptan satış fiyatına geldi. Ardından akaryakıt fiyatları arttı. 3 Nisan’da gelen 19 kuruşluk zamla benzinin litre fiyatı 7 liraya dayandı. Ve son zam 6 Nisan’da sigaraya geldi. Son zamlarla birlikte en ucuz sigara 7 liraya çıkarken, en pahalısı 15,5 TL oldu.

20 DAL SİGARADAN 17’Sİ VERGİYE GİDİYOR!

Sigaraya gelen 2 liralık zam, tütün mamüllerindeki ÖTV oranlarını da tartışmaya açtı. Sigarada vergi oranları yüzde 85’in bile üzerinde. Bugün 10 liralık bir paket sigaradan devletin aldığı vergi yaklaşık 8,5 lira. 15 liralık bir sigaranın ise yaklaşık 12,5 lirası vergi kalemlerinden oluşuyor. Bir pakette yer alan 20 dal sigaranın yaklaşık 17 dalı vergilerden oluşuyor.

SİGARA TÜKETİM MİKTARI ARTIYOR

Bütün dünyada sigaradan alınan vergiler caydırıcı olması bakımından yüksek tutuluyor. Türkiye’de de bu oran son yapılan vergi düzenlemeleriyle yüzde 85’leri aşmış durumda. Ancak yüksek vergi oranları bile sigara tiryakilerini engelleyemiyor. 2003 yılında yüzde 32 olan sigara kullanım oranı ‘Dumansız Hava Sahası’ uygulaması ve yasal düzenlemelerle 2012’de yüzde 23’lere kadar geriledi. Ancak tüketin son 5 yılda yeniden tırmanışa geçerek yüzde 26’ya ulaştı.

TİRYAKİLERDEN HAZİNEYE 42,7 MİLYAR LİRA

Geçtiğimiz yılki rakamlara göre Türkiye’de 16 milyondan fazla sigara kullanıcısı günlük ortalama 15 milyon pakete yakın sigara tüketiyor. Tarım ve Orman Bakanlığı’nın yayımladığı 2018 yılı tütün mamulü istatistiklerine göre, geçtiğimiz yıl tüketim yüzde 12 artarak, 118,5 milyar dal olarak kayıtlara geçti. 2016 yılında tütün mamullerinden elde edilen vergi geliri 32,3 milyar TL olarak gerçekleşmişti. Sonraki yıl 37,4 milyar liraya çıkan rakam, geçtiğimiz yıl ise 42,7 milyar TL’ye yükseldi. Gerçekleşme rakamlarına göre tütün mamullerinden elde edilen vergi gelirleri toplam vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 7’sini oluşturuyor.

YÜKSEK VERGİ ‘SARMALIK’ TÜTÜNÜ KÖRÜKLEDİ

Yüksek vergi oranlarının temel amacı özellikle genç neslin erken yaşta sigaraya başlamasının engellenmesi. Ayrıca orta ve düşük gelir gurubunda yer alan insanların sigarayı bırakmaya zorlanması hedefleniyor. Ancak yüksek vergi ve bunun sonucunda oluşan yüksek fiyat sarmalık kıyılmış tütün tüketimi ile sigara kaçakçılığını körüklüyor. Bugün Türkiye’de kaçak kullanım oranının yüzde 15’lerin üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Sarma sigara tüketimi kayıt dışı olduğu için oranın nerelere tırmandığını söylemek zor. Ancak 2015 yılında 8.7 milyar olan makaron (içerisine tütün doldurulan filtreli boş sigara) satışının, 2016 yılında yaklaşık 19 milyara çıktığını biliyoruz. Sigara kağıdına tütün sarıp içenler bu oranın dışında.

Üretim çakıldı; sigarayla değil, tütünle mücadele!

Tütün üretimi yüzde 48 azaldı. Türkiye’de tütün üretimi sözleşmeli üretim modeli ile yapılıyor. Ancak 2002 yılından bu yana tarımsal desteklerin de kaldırılması sonrası sektör çok ciddi bir kan kaybı yaşıyor. İktidarın ‘sigarayla mücadele’ kampanyası adeda tütünle mücadeleye dönüştü. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında 405 bin olan üretici sayısı geçtiğimiz yıl resmi rakamlara göre 56 bine düştü. Üretim miktarı ise 17 yılda yaklaşık 160 bin tondan 82 bin 500 tona geriledi. Üretim miktarının düşmesinin en büyük nedenlerinden biri girdi maliyetlerinin artması olarak gösteriliyor. Geçtiğimiz yıl tütünün kilogram maliyeti ortalama 15 lira olarak gerçekleşti. Ancak üretici bu ürünü 16 lira 70 kuruştan sattı. Üreticinin gelir asgari geçim seviyesinin bile altında kaldı.

İthalat oranı yüzde 88’a çıktı

Fındık ve üzümden sonra ülkenin en önemli tarımsal ihraç ürünü olan tütün, 2012 yılından itibaren ithalat karşısında üstünlüğünü kaybetti. Tütün ithalatı her yıl düzenli olarak artıyor.

2006 yılında ithalat 253 milyon dolar, ihracat ise 497 milyon dolardı. Resmi rakamlara göre Türkiye’de 2017 yılında yaklaşık 51 bin ton tütün, 352.6 milyon dolar karşılığı ihraç edildi. Ancak buna karşılık tütün ithalatı, 2017 yılında 100 bin tona ulaştı. İthalata ödenen para ise 522,7 milyon dolar olarak kayıtlara geçti. Tarım ve Orman Bakanlığı’nın geçtiğimiz yılki rakamlarına göre, Türkiye’de üretilen sigaralarda yerli tütün kullanım oranı da yüzde 12’ye kadar düştü. Bugün Türkiye’de tüketilen sigaralarda kullanılan tütünün yaklaşık yüzde 88’i ithal. Bakanlığın verilerine göre, 2018’de sigara üretiminde kullanılan 121 ton tütünün sadece 14,6 tonu yerli tütünden oluştu.

[İlker Doğan] 9.4.2019 [TR724]

Sandığın iradesine “Özal seçilirse yine darbe yaparım” diyen Evren bile saygı duydu [Turgut Efe Kara]

İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener, Cumhurbaşkanı ve AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul seçimini bütünüyle usulsüz ilan etmesine tepki gösterirken, 80 darbesini yapan Kenan Evren’i hatırlattı. Akşener, “80 ihtilalini yaşamış bir nesiliz. Kenan Evren’i bir seviye daha ileri taşımış bir Erdoğan ile karşı karşıyayız” ifadesini kullandı.

Bu sözler Kasım 1983’te yapılan genel seçimleri akıllara getirdi. İddiaya göre, o seçimden önce Cumhurbaşkanı Kenan Evren, Turgut Özal’ın seçimi kazanması halinde tekrar darbe yapacağını söyledi. Ancak Evren, seçim sonrasında sandıktan çıkan iradeye saygı duydu ve Özal’ı kutladı.

1983 seçiminde neler oldu?

Peki, 1983 seçiminde tam olarak neler olmuştu? Cumhurbaşkanı Kenan Evren, seçimde cuntanın görevlendirdiği Orgeneral Turgut Sunalp’ın oluşturduğu Milliyetçi Demokrasi Partisi’nin kazanmasını istiyordu. Bu yüzden seçimden iki gün önce radyo ve televizyonlardan yaptığı konuşmada Turgut Özal ve partisi Anavatan’ı (ANAP) hedef aldı.

Seçimin önemli olaylarından biri olan bu konuşmada Evren’in Orgeneral Sunalp’ı işaret emesi sandıkta ters tepi. Seçime, darbecilerin oluşturduğu Milli Güvenlik Konseyi’nin açıkça desteklediği Milliyetçi Demokrasi Partisi, Anavatan ve Halkçı Parti katıldı.

Evren’in hedef gösterdiği ANAP birinci çıktı

Sandıktan Evren’in açıkça hedef gösterdiği Turgut Özal liderliğindeki Anavatan Partisi yüzde 42,9 oranında oyla birinci çıktı. Evren’in desteklediği Milliyetçi Demokrasi Partisi yüzde ise yüzde 22,1’lik oyla üçüncü oldu.

Bundan sonra en çok merak edilen konu, Evren’in seçim sonuçlarını tanıyıp tanımayacağıydı. ANAP çevrelerinde Evren’in seçimi iptal edebileceğine dair endişeler vardı.

Hatta rivayete göre, Evren, Özal’ın seçimleri kazanması halinde tekrar ihtilal yapacağını söylemişti. Bu iddiayı Yaşar Holding Onursal Başkanı Selçuk Yaşar, 2010 yılında İzmir Ticaret Odası’nın 125. kuruluş yıldönümü sempozyumunda gündeme getirmişti.

Evren, “Özal kazanırsa yine darbe yaparım” demiş

Yaşar, tanığı olduğu olayı şöyle anlatmıştı: “Ege Ordu Komutanı Kenan Paşa (Kenan Evren), sonra Turgut Paşa (Turgut Sunalp) oldu. Kenan Paşa ile dostluk kurduk. Tuborg’un bir açılışında kurdeleyi kendisine kestirdim. Kenan Paşa, ‘Turgut Özal seçimi kazanırsa bir daha ihtilal yaparım’ dedi. Özal kazandıktan sonra Kenan Paşa’yı öptü, o da teslim oldu.”

Seçimlerin ardından Yaşar’ın anlattığı gibi Kenan Evren Özal’ın sandık galibiyetini kabullendi ve başbakanlık görevini verdi. Özal ve bakanlar kurulu üyelerini Çankaya Köşkü’nde kabul eden Evren, ANAP’ın seçim başarısını da kutladı.

O anlar, TRT Haber’de yayınlanan bir belgeselde de şöyle gösteriliyor:


[Turgut Efe Kara] 9.4.2019 [TR724]

Barcelona’da doğdu, Watford’da kendini buldu [Hasan Cücük]

Barcelona’nın ünlü altyapısı La Masia’dan yetişen oyuncular uzun yıllar kulübün iskeletini oluşturup, başarının mimarları oldu. Mevcut kadroda La Masia kökenli olarak Gerard Pique, Jordi Alba, Messi ve Busquets ter döküyor. Son yıllarda La Masia’dan gelen oyuncu sayısı azalsada Barcelona’nın en önemli yetenek kaynağı olmaya devam ediyor. Bir de La Masia’dan yetişipte, Barcelona’ya yar olmayan futbolcular var. Bunlardan biri de Gerard Deulofeu.

Barcelona’nın ünlü altyapısından adımını içeriye attığında henüz 9 yaşındaydı. Dünyanın en iyi oyuncularının yetiştiği La Masia’da başarı basamaklarını tek tek tırmandı. Yıllar ilerledikçe hem futbolu hem de yeteneği gelişiyordu. Takvim yaprakları 2011’i gösterdiğinde 17 yaşında Barcelona B takımı kadrosunda yer buldu. Forvet mevkinde oynayan Gerard Deulofue’nun önünde aşması oldukça zor isimler vardı. Ancak her futbolcu gibi Messi ile birlikte oynamanın hayalini kuruyordu. Barcelona B takımıda iki yılda çıktığı 68 maçta 27 gol atarak A takıma göz kırptı.

Beklediği fırsat temmuz 2013’te geldi. Resmen Barcelona’nın A takımının kadrosundaydı. La Masia’dan içeriye adımını atmasının üzerinden tam 10 yıl geçmiş, rüyası gerçek olmuştu. Kadroda yer bulmak kadar sahaya çıkmakta önemliydi. Messi, Suarez, Neymar gibi devler arasında yer bulmak, her futbolcunun harcı değildi. Bunun farkındaydı. Sabırla bekleyecekti. Ancak Barcelona yönetimi sezonu yedek kulübesinde geçirecek bir oyuncunun futbolunu geliştiremeyeceği bilincindeydi. Çare kiralık göndermekti. Daha profesyonel olarak attığı imza kurumadan kendini kiralık olarak Everton’da buldu. Bu Gerard Deulofeu’nun ilk kiralık serüveniydi. Ama son olmayacaktı.

Everton’dan döndükten sonra yeniden yola düşüyordu. Bu kez kiralık gittiği takımın adı Sevilla idi. La Liga’nın güçlü takımında geçen bir yılın ardından yeniden Barcelona’ya dönen genç oyuncu temmuz 2015’te 6 milyon Euro bedelle Everton’a satıldı. Barcelona rüyası kısa sürmüştü. Hem de hiç oynamadan. Premier Lig yolunu tutan İspanyol forvet Ada’da sadece 1,5 yıl top koşturduktan sonra ocak 2017’de bu kez kiralık olarak Milan’ın yolunu tuttu. Seyyah olmuş takım takım geziyordu.

Milan’da kiralık günlerini tamamlayıp Everton’a geri döndüğünde bu kez bir sürpriz bekliyordu. Yetiştiği takım Barcelona, 12 milyon Euro ödeyip, Gerard Deulofeu’yu kadrosuna kattı. İki yıl önce 6 milyon Euro’ya satan Barcelona geri almak için iki katını ödüyordu. Neymar’ın ayrıldığı Barcelona’da Deulofeu’nun forma şansı artmış oluyordu. Ancak beklentiler yine boş çıkacaktı. Yarım sezonda sadece 12 maçta forma bulan Deulofeu, bunun 5’inde ilk 11’de sahaya çıktı. Attığı bir gol, Barcelona forvetinde yerinin olmadığının tesciliydi. Ocak 2018’de kadroya Liverpool’dan Coutinho katılınca, Deulofeu için yol görünmüş oldu. Bir kez daha kiralık olarak yola düşen Delefeu’nun yeni takımının adı Watford oldu.

Her sezon yeni bir takımda oynamaktan artık sıkılmıştı. 25 yaşına 5 değişik takım sığdırmıştı. Watford’da ortaya koyduğu futbol kalıcı olmasının yolunun açtı. Sezonun bitimiyle Watford, satın alma opsiyonunu kullanıp 13 milyon Euro ödeyip Deulofeu’yu kadrosuna kattı. Kalıcı olmanın verdiği moralle sezona başlayan İspanyol oyuncu bu sezon çıktığı 25 Premier Lig maçında 7 gol ve 5 asistle oynadı. 1,5 yıl top koşturduğu Everton’da aslında oldukça başarılı bir performans ortaya koymuştu. Everton döneminde Premier Lig ortamına uyum sağladığı için Watford’da başarıya daha kısa sürede ulaştı.

Gerard Deulofeu’nun performansı

Everton
Oynadığı maç: 62
İlk 11: 29
Oynadığı süre: 2.734
Gol: 5
Asist: 11
Watford
Oynadığı maç: 32
İlk 11: 26
Oynadığı süre: 2.112
Gol: 8
Asist: 5

AC Milan
Oynadığı maç: 17
İlk 11: 16
Oynadığı süre: 1.463
Gol: 4
Asist: 3
Sevilla
Oynadığı maç: 17
İlk 11: 10
Oynadığı süre: 782
Gol: 1
Asist: 5
Barcelona
Oynadığı maç: 12
İlk 11: 5
Oynadığı süre: 554
Gol: 1
Asist: 1

Toplam
oynadığı maç: 140
ilk 11: 86
Oynadığı süre: 7.645
Gol: 19
Asist: 25
Watford Premier Lig 2018-19
Oynadığı maç: 25
İlk 11: 21
Oynadığı süre 1.674
Gol: 7
Asist: 5

[Hasan Cücük] 9.4.2019 [TR724]

Uykunun en derin anı [Tarık Toros]

Aday gösterdiği “son başbakan” seçilemedi.

Sistem müsaade etse…

Erdoğan AKP genel başkanlığı dışında İstanbul belediyesine de başkan olmak isterdi.

Bunu düşünmemiş olması olası değil.

**

Artık kral çıplak:

Son seçim deneyimi, sandıkla gitmeyeceklerinin sağlamalı testi oldu.

Hukuk tanımazlığın belli bir grubu değil can sıkan herkesi tehdit eder hale geldiği görüldü.

Kendi haltlarını başkalarına nasıl yansıttıkları gözlendi, (seçimi iptal ettirmek için seçmen listelerine itiraz gibi.)

Nasıl çirkef ve çamur bir çeteyle karşı karşıya olunduğu ortaya çıktı, vesaire.

**

Bunlar böyleydi de başa gelmesi gerekiyordu.

Yüzlerce gazeteci, akademisyen ve siyasetçinin 7/24 dikkat çektiği gidişatın…

Mahalledeki tesiri, Nuray Mert’in Radikal’deki “sivil dikta” yazısı kadar bile olmadı.

Görmek istemediler, konforlarında sorun yoktu, ideolojik olarak işlerine gelmedi.

Devletin medya ve bürokrasideki rütbeli psikolojik harp unsurları için durum sadece politik değil, görevdi.

**

2013-2016 sürecinde, Doğan Grubu gazetelerinde çıkan, “AKP şunların icabına baksın, sandıkta onların da hesabı görülür” minvalindeki yazılar orada duruyor.

Lakin, müellifinin sicili dışında faydası yok.

O sicil her defasında “temizleniyor”.

Geri dönüşüm kutusuna atılan kimi dosyaların, bir yazılımla aylık otomatik silinmesi gibi bir döngü bu.

**

17 Aralık 2013’te iktidarın nasıl paçayı kaptırdığını…

Normal şartlar altında, karşısında hiçbir partinin duramayacağını dünya alem biliyordu.

O günden bu yana artık 17/25 Aralık belgeleri devede kulak bile değil…!

**

1 Nisan, çözümsüzlüğün ilk günüydü.

Bir aşama mı, evet.

Akıllanma emaresi mi, soru işareti.

Keşke sorun;

Oy torbaları üstüne uzanıp nöbet tutmakla çözülecek kadar basit olsaydı.

**

Nazlı Ilıcak, 20 gün sonra içeride 1000 günü dolduracak.

Ne alakası var?

Çok alakası var.

**

15 Temmuz’dan sonra üç üyesi tutuklanan…

Birkaç ay önce üyelerinin görev süresi bu seçim için uzatılan Yüksek Seçim Kurulu, ülkenin sarsılmadan ayakta duran tek hakkaniyetli kurumu, öyle mi…?

Size tatlı rüyalar çünkü, uykunun en derin yerindesiniz.

En derin.

[Tarık Toros] 9.4.2019 [TR724]

Daha ne desinler! En bahtsızı Türk Lirası [Semih Ardıç]

Reuters, Bloomberg, Moody’s… Dünyada paraya yön veren, yatırımcıların akıl danışmak için para ödediği kuruluşların Türkiye ekonomisine dair tahmin ve tespitleri giderek berbat bir hâl alıyor.

Reuters’in anketine katılan fon müdürleri Türkiye için “En bahtsızı” nitelemesinde bulunmuştu.

8 Nisan’da da Bloomberg’in dünyanın en büyük banka ve fonlarını idare eden isimlerle yaptığı anketin neticeleri açıklandı.

TÜRKİYE’NİN KAÇIRDIĞI FIRSAT

Paraya yöne veren isimler, Türkiye’nin de içinde bulunduğu 11 gelişmekte olan piyasaya (GOP) dair tespitlerinde Amerikan Merkez Bankası’nın (Fed) faiz artışına ara verdiğine işaret ediyor.

Kimsenin beklemediği bu adımın batıdan doğuya sıcak para göçünü hızlandırdığını kaydediyorlar.

Rakamlar çarpıcı: “Faiz artışı durdu” haberi yayıldı ve gelişmekte olan piyasalara 3 ayda 200 milyar dolar sermaye girişi oldu.

Maalesef bu kadar yüksek tutarlı sermaye göçünde Türkiye nal topladı. İlave sermaye çekmek bir tarafa hisse senetleri piyasasından 1,6 milyar dolar net çıkış kaytlara geçti.

200 MİLYAR DOLARDAN 770 MİLYON DOLAR GELDİ

Türkiye 3 ayın sonunda 770 milyon dolar net sermaye çekebildi. O da dünyanın en yüksek 2’nci faizini verdiğimiz tahvil piyasasında.

AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın Moskova’da Rus lider Vladimir Putin ile buluştuğu 8 Nisan’da dolar 5,72 TL’ye yükseldi.

Buna rağmen 200 milyar dolarda 700 milyon dolar gelmiş. Havada uçuşan 200 milyar doların yüzde 0,3’ü bizim bahtımıza düştü.

Sebebi malum. 2001 krizinden daha ağır şartlarda ekonomi günden güne küçülüyor, işsizlik tırmanıyor.

Enflasyonu tek hanede tutmaya çalışan Türkiye artık yüzde 30’a çıkmasın diye temennide bulunuyor.

Bunun içindir ki 36 fon ve banka müdürü 11 GOP arasında hisse senetleri, dövizler ve bono-tahvilleri en çok sevilen ülkeler listesinde Türkiye’yi en dipte veya sondan ikinci sırada gösterdi.

TL NİYE O LİSTENİN DİBİNDE?

Dünya çapında ülke para birimlerinin alınıp satıldığı F/X’te Brezilya Reali en fazla tercih edilen para birimi. Türk Lirası 11 pazar arasında sondan 2’nci. Son sırada Arjantin Pesosu var.

Bono-tahvilde Endonezya, hisse senetlerinde ise Çin büyük fonların en fazla rağbet iki adres.

Bloomberg’in anketinde Türkiye muadili piyasalar içinde sondan 2’nci sırada yer aldı.
Türkiye’ye dair tahminler bütün kategorilerde içler acısı. F/X’de cazibe sıralamasında Türkiye 11 ülke arasında 10’uncu sırada.

Hisse senedinde 10’uncu olabilen Türkiye, bono-tahvilde ise sonuncu. Muadilleri arasında bile bu kadar zayıf bir performans!

ENFLASYON YÜKSELECEK

Bloomberg anketine katılan isimlerin ekseriyeti ekonomide yavaşlama, enflasyonda ise yükseliş bekliyor.

Meşhur stagflasyon (ekonomik durgunluk içinde yüksek enflasyon) kâbusu Türkiye kadar başka piyasaları da tedirgin ediyor. Türkiye’yi komaya sokan illetin bulaşıcı olma ihtimali kuvvetli.

Dünya ekonomisinde yavaşlama daha bariz hale gelirken; ekonomi Türkiye ile ABD arasında patlak verecek yeni bir krizin altından kalkamaz.

Zaten GOP’ta ilk üç aylık bahar havasının yerini endişeli bekleyiş aldı.

YATIRIMCI 22 MART’I UNUTMAYACAK

Türkiye 2008 krizinde Fed ve diğer büyük merkez bankalarının para musluğunu sonuna kadar açtığında aylık 15-20 milyar dolara yakın sıcak para çekmeyi başarmıştı.

Paraya en muhtaç olduğu şu günlerde ise benzer bir havada değil yabancı sermaye çekmek, hazır yatırımcı kaçırıldı.

Bloomberg anketine katılan fon müdürlerine göre Türkiye ekonomisi 2019 senesinde de küçülmeye devam edecek.

22 Mart’ta dolar 5,84 TL’ye kadar tırmandığında akıllarına ilk olarak dolar bozdurup TL alan fonları cezalandırmak geldi.

Güya yabancının TL almasına mani olurlarsa dolar hızla düşecekti. Rehin aldıkları müesseselerin 220 milyar dolar alacağı var.

Borsa İstanbul’da satın aldıkları 32 milyar dolar tutarında hisse senedi ellerinde iken böyle bir muameleye maruz kaldılar.

Tahvil-bono derken gömleğimize kadar borçlu olduğumuz insanlara teşekkür etmek yerine tekme attık!

22 Mart’ı ve o tekmeyi bir kenara not ettiler.

ATTIĞIMIZ TAŞ ÜRKÜTTÜĞÜMÜZ KURBAĞAYA DEĞMEDİ


O günlerde “TL’yi birkaç günlüğüne kurtarmak için piyasayı kaybetmeyin. Zira Türkiye dışarıdan sermaye desteği olmadan tekerleği döndüremez.” diye ikaz etmiştim.

31 Mart Mahalli İdareler Seçimi’nden evvel dolar 5,50 TL’yi geçmesin diye yabancıların elini kolunu bağlayan Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’a biri doların 8 Nisan’da 5,72 TL’ye yükseldiğini hatırlatsa keşke!

2008’de hukuk ve demokrasi Türkiye’yi tercih edenlerin teminatı olmuştu.

HAPSE BİLE ATILABİLİRLER

Artık böyle bir teminat olmadığı gibi yabancılar döviz alıp sattıkları için Türkiye’de her an hapse atılma korkusu ile karşı karşıya.

Seçime kadar halkı kandırmak uğruna yabancıya TL kapısını kapatan bir iktidarın ne vakit nasıl davranacağını kimse kestiremez.

Tek adam rejiminin 82 milyona çıkaracağı maliyeti anlamak istemeyenlere ve Bloomberg anketinde en dipte Türkiye’nin çıkmasına hâlâ şaşıranlara şaşırıyorum…

[Semih Ardıç] 9.4.2019 [TR724]

Bekri Mustafa bugün yaşasa ölünün kulağına ne derdi? [Veysel Ayhan]

Bekri Mustafa, Küçük Ayasofya Camii’nin önünden geçmektedir…
O sırada musallada bir tabut vardır, fakat namazı kıldıracak imam ortalarda yoktur.

Cemaat, beklemekten sıkılır ve başında kavuğu, sırtında cübbesiyle oradan geçen Bekri Mustafa’yı “hoca” zannederek namazı kıldırmasını ister.

“Yok, ben hoca değilim” dese de dinlemezler ve zorla öne geçirirler.
Bekri Mustafa namazı kıldırdıktan sonra tabutun kapağını açar ve ölünün kulağına bir şeyler fısıldar. Cemaat, ölüye ne söylediğini merak eder.

Bekri Mustafa gülerek cevaplar:

“Sen şimdi ahirete gidiyorsun. Eğer orada, bu dünyanın ahvalini sana sorarlarsa, Bekri Mustafa, Ayasofya’ya imam oldu dersin. Onlar durumu anlar…”

GÜLERİZ AĞLANACAK HALİMİZE

Bekri Mustafa bugün yaşasa ölünün kulağına ne derdi?

Veya siz olsanız ne derdiniz?

Bugünleri en iyi anlatan cümleyi ben sosyal medyada buldum.

Bekri Mustafa eğer bu cümleyi ölünün kulağına söylerse başka hiçbir şeye ihtiyaç kalmaz. Fazlasıyla kâfi gelir.

İşte o cümle:

“Solcusu, komünisti, ateisti nöbet bekliyor Müslümanlar oy çalmasın diye.”

Daha veciz, kısa ve kapsamlı bir cümle bulmak mümkün değil.

Güleriz ağlanacak halimize gibisinden bir durum.

Doğruluğu dürüstlüğü temsil etmesi gereken “Müslümanlar”, AKP cübbesi altında Müslümanlığa en büyük ihaneti yapıyor.

Geçen yüzyıl Cerrahi Dergâhı şeyhlerinden İbrahim Nureddin Efendi kendisine tekke ve zaviyelerin kapatılmasının hikmeti sorulduğunda, bunun kaderî yönünü şu hikayecikle anlatır:

Hz. Süleyman zamanında bir kuş, kanadını bir dervişin kırdığından şikâyet ile Hz. Süleyman’a gelmiş. Hz. Süleyman dervişi huzuruna getirtip sormuş:

– Niye bu kuşun kanadını kırdın?

Derviş cevap vermiş:

– Sultanım, Ben bu kuşu avlamak istedim, kaçmadı. Yanına kadar gittim, yine kaçmadı. Ben de bana teslim olacağını düşünerek üzerine atladım. Tam yakalayacakken kaçmaya çalıştı. Ona kaçması için fırsat verdim, fakat o bekledi.

Hz. Süleyman kuşa dönmüş:

– Bak, derviş haklı. Sen niye kaçmadın? Sinsice yaklaşmamış. Göz göre göre yaklaşmış. Sen rahatça kaçabilirdin.

Kuş, şöyle cevap vermiş:

– Sultanım, ben onu derviş kıyafetine aldandım. Dervişler hiçbir canlıya zarar vermez diye biliyordum. Avcı olsaydı hemen kaçardım.

Hz. Süleyman bu defa kuşu haklı bulmuş. Askerlerine emretmiş:

– Hemen bu dervişin kolunu kırın!

Kuş o anda:

– Sultanım, böyle yapmayın! demiş.

– Ne yapayım? diye sormuş Hz. Süleyman.

– Efendim, bunun kolunu kırarsanız, kolu iyileşince yine aynı şeyi yapmaya kalkar.

– Peki, ne yapalım? diye sormuş Hz. Süleyman.

Kuş bu sefer şöyle cevap vermiş:

– Siz bunu derviş kıyafetini alın, libasından sıyırın! Ki benim gibi kuşlar aldanmasın!

GELELİM BUGÜNE

Maalesef bugün ortalık “derviş” kaynıyor. Ağızlarında besmele, kafalarında takke, aşir okuyorlar, ön safta namaz kılıyorlar. Allah’ın adıyla zulmediyor, Fetih süresi okuyarak çalıyorlar. Besmeleyle rüşvet yiyorlar.

Ve milyonlarca “kuş” hâlâ bunlara aldanıyor.

Bu aldanış ailelere ve çocuklara kadar inmiş. Görmüşsünüzdür masum küçük bir kız AKP, İstanbul’u kaybetti diye gözyaşlarıyla feryat ediyordu.

Oysa neler diyerek idareye gelmişlerdi…

Partinin adını “Adalet” koymuşlardı.

“Fırat kenarında bir kurt bir koyunu kapsa korkarım ki kıyamet gününde onun bile hesabı Ömer’den sorulur!” cümlelerini aktarıp “Biz öyle olacağız.” diye teminat veriyorlardı.

“Hz. Peygamber’in (sav) “Hırsızlığı sabit olan kızım Fatıma bile olsa, ayrım yapmaz ve cezasını verirdim!” hadisini zikredip herkese âdil olacağız.” diye ahkam kesiyorlardı.

ŞİMDİ NE OLDULAR?

Eskiden ufak rüşvetler olurdu. Alan insan da “rezil” olurdu.

Mesela 1989’da Nurettin Sözen Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) adayı olarak İstanbul Belediye başkanı olmuş, daha sonra İSKİ’deki bir klor alımı yolsuzluğuyla itibarını yitirmişti. Halk tepki göstermiş SHP, bir sonraki yüzde 36’dan %20’lere düşmüştü. Halk yolsuzluğu cezalandırmıştı.

Zaman değişti. Hiçbir hırsızın “rezil” olmadığı günlere erdik.

AKP “çalmayı” meşru gören bir kitle üretti. O sebeple hâlâ yüzde 44 oy alabiliyor.

Kaybettiklerinde koltuğu bırakmıyorlar.

Tam Bülent Arınç’ın aktardığı gibiler: “Bir Hint atasözünde denir ki: ‘Eğer birileri oturduğu koltuktan kalkmakta sıkıntı yaşıyorsa kesinlikle altını kirletmiştir.”

Hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet, ahlaksızlık, istismar, taciz…

İşledikleri günahlara bulacakları fetvalar hiçbir kutsal kitapta yok.

Yüzlerce suça boğazlarına kadar battılar.

Ve şimdi AKP’lilerin Müslümanlık kisvesi altındaki bu “rezilliği”ne karşı CHP seçmeni tedbir alıyor: “Solcusu, komünisti, ateisti nöbet bekliyor Müslümanlar oy çalmasın diye.”

O da yetmedi şimdi “Seçimi yeniden yapalım” diyorlar.

Keşke “Müslüman” cübbesi giymeselerdi.

Keşke kendi rezillikleriyle kalsalardı.

Keşke rezilliklerini dine bulaştırmasalardı.

Veya “Kuş”ların aklı başına gelse, koyunların gözü açılsaydı.

[Veysel Ayhan] 9.4.2019 [TR724]

Zindan da iki hece anne de (2) [Fatma Betül Meriç]

“Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
Ve dağılmış pazar yerlerine memleket..”
Edip CANSEVER

Zindanda yaşanılanlara, bir miktar ışık tutması niyetiyle başladığımız Nur Hanım’ın hikayesini, kendi ağzında dinlemeye devam ediyoruz.

***

Bulunduğumuz koğuşun hemen yanında, başka koğuşlar da olduğunu öğrenmiştik. Avluya çıkıp tanıştık. 20’li yaşlarının başında, Afyonlu bir genç kız kendini tanıttı önce. Merhaba, dedi. Ben Kader. 40 gün oldu, memleketimden buraya getirileli. Ardından başladı cezaevi ile ilgili bilgiler vermeye.

O, yemeklerde sıklıkla çıkan pilavdan bahsededursun, benim aklım 40 gündür burada oluşuna takılmıştı. Aman Allah’ım, dediğimi hatırlıyorum içimden. Bu zindanda, yavrularımdan ayrı 40 gün nasıl geçer?

Tanışma faslı bitmiş, avlu kapısı kapanmıştı. Bulunduğumuz koğuşta ne kitap ne radyo ne tv ne saat ne buzdolabı, hiç ama hiçbir şey yoktu. Gözaltına alındığım esnada yanımda olan Kur’an-ı Kerim’e de el konulmuş, o dahi verilmemişti. Kitap yasağı kalktığında ise koğuşa giren ilk kitap, o Kur’an-ı Kerim olmuştu.

Günlerimiz, cezaevi şartlarına alışmaya çalışarak geçiyordu. Aniden açılan koğuş kapısından sert bir ses “Size mektup hakkı yok!” diyordu. Şaşırıyorduk. Demek ki mektup hakkı diye bir hak varmış burada, ama bize o da yokmuş. Tekrar açılan kapıdan infaz koruma memuru sesleniyordu “Size telefon görüş hakkı yok!” Yine öğreniyorduk ki, böyle bir hakkımız daha varmış aslında. İçinde bulunduğumuz durumu anlamlandırmaya çalışan, dışarda bıraktıklarının özlemi ile yanan,  kalbini yalnızca Her Şeyin Sahibi’ne açan 14 kişiydik koğuşta.

Namaz vakitlerini tayin etmek için saatin bile olmadığı, 35 m2lik alanda; güneşin ışıklarının düştüğü yerleri hesaplamakla geçmişti, ilk 15 günümüz.

Ne bir ses ne bir seda duyulurdu. Gurbet elde ezan sesine hasret kalmışlarla, kör kuyularda merdivensiz bırakılmışlarla, birdi kaderimiz şimdi. Yine de en içten yakarışları orada gördüm. En samimi  namazlarımı orada eda ettim, diyebilirim gönül rahatlığıyla.

Yaşadıklarımız hiç kolay değildi. Herkesin imtihanı kendine ağırdı.

Fakat, içerde bebeği ile kalan bir anne olmak zorlardan da zordu.

Günler sonra, koğuşa Ayşe Melek getirilmişti. 14 aylık yavrum artık annesinin kaderini paylaşacak, ağaçsız, çiçeksiz, topraksız, gökyüzüne bir bütün halinde bakamadan günleri ucu ucuna ekleyecekti. Ek gıdaya, cezaevi yemekleri ile başlayıp, yürümeyi beton zeminde öğrenecekti.

Ben, yavrumla birlikte daracık bir ranzayı paylaştığım gecelerden birinde, bir ses duyuldu yan koğuşlardan önce. Düştü, diye bağırdı sesin sahibi sanki. Tüm koğuş uyandık. Telaşla gelen seslere kulak kesildik. Fakat pek bir şey duyamadık. Gece saat 00.00’ı çoktan geçmişti. Kötü bir şey oldu, biri merdivenlerden düştü zannederek, oturup dua ettik onun için. Fakat ertesi gün avluya çıkınca öğrendik, kimsenin başına kötü bir şey gelmemiş.  Gecenin o vaktinde, eşi de kendisi gibi tutuklu olan bir arkadaş, tahliye edilmiş. Herkesin uykuda olduğu saatte, kimi kimsesi olmayan bu şehirde ne yapmış, ne etmiş, nerelere gitmiş bilemedik. Kendisinden bir daha haber alamadık. Ama ben o günden sonra, her gece tahliye olurum umuduyla geceyarılarına kadar beklediğimi unutamam.

Üç çocuklu bir anne olarak aklım, dışarda bırakmak zorunda kaldığım evlatlarımdaydı.  Ortancam, bensiz ilkokula başlamış. Kalem tutmayı, okumayı yazmayı öğreniyordu yavaş yavaş. Büyük kızım, içine kapanmış, pek konuşmuyormuş kimseyle. Onları düşündükçe bir kor genzimi yakar, burnumun direği sızlar. Gözyaşı dökerdim, ince ince.

Hiç unutmam bir seferinde, kapalı görüşe gelen eşime: Çocuklar kızartmayı çok sever, babaannelerine rica et de benim adıma, yavrularıma kızartma yapıversin olur mu? demiştim. Eşim onca koşuşturma arasında bunu  annesine söylemeyi unutmuş. Ertesi gün uyandığında mutfaktan gelen kızartma kokusunu duyunca hatırlamış. Şaşırıp kalmış bu duruma. Onların evimizde kızartma yedikleri gün, hiç adeti olmadığı halde, cezaevinde bize de menüde kızartma çıkmıştı. Çok mutlu olmuştuk o gün. Biz, Rabbimizden gelen bu ikramları orada o kadar çok yaşadık ki. En umutsuz anlarımızda, ‘bizi burada unuttular galiba’ diye düşüncelere daldığımızda, O(cc) hiç kimsesiz koymadı bizi. Daima esirgedi. Korudu. Bir inayet altında olduğumuzu hissettik daima. Sekine inmiş kalplerimizle, dua ederdik hıçkıra hıçkıra.

İçerdeyken, bir tatlı kaşığını 3 anne dönüşümlü olarak kullanır, çocuklarımıza yemeklerini sırayla yedirmek zorunda kalırdık. Yönetimin bizim için verdiği ince tenekeden yapılmış kaşıklar,  bizim ağzımzıı bile yemek yerken keserken; minik yavrulara o kaşıklarla yemek yediremezdik.

Bazen bebek bezi bulamaz, bazen ip gibi akan sıcak su ile dakikalarca çamaşır yıkamak için beklerdik. Çocuklara, içeriye bin zahmetle kabul edilen görülmüştür damgalı kitaplardan, çok hikayeler okur, henüz dış dünyayı yeni öğrenmeye başlayacak olan yavrularımıza; kuşu, çiçeği, böceği, evi, arabayı anlatırdık uzun uzun.

Sabah ve akşam sayımlarında, uyusalar dahi uykularından uyandırılıp ortak yaşam alanındaki sayıma katılırlardı minik hasret bekçileri, anneleri ile birlikte. İsimlerimiz ile isimleri okunur, sayılırlardı tek tek.

Binlerce kadın ve yüzlerce bebek her gün bunları yaşarken, anlatmasam nereden bilinecek gerçekler? Ben sussam, tarihler bu zulmü nasıl yazacak? Çocuklarımız yaşananları nerden okuyacaklar?

Takvimlerin 9 ay dediği, bana 9 yıl, 9 asır gibi gelen mahkemesiz öylece geçen günlerden sonra. Nihayet beklediğimiz gün gelmiş, suçsuz olduğumuz anlaşılacak umuduyla, aynı dosyadan yargılandığımız 5 koğuş arkadaşım ve 3 çocukla, adliyeye doğru yola çıkmıştık. Cezaevinden alındığımız ring aracına bindirilirken, askerin ellerime taktığı kelepçeyi, kucağımda çocuğum olduğunu gören komutanı çözdürmüş. Daracık kutu gibi havasız bölmelerde adliyeye doğru yola çıkmıştık. İlk kez mahkeme salonu görenlere özgü bir hissiyatla, hakimin de kadın olduğunu görmemle heyecana kapılmış ve hakime hanım bizi anlar, suçsuz olduğumuza kanaat eder, diye düşünmüştüm.

Bir Kur’an-ı Kerim kursunda öğretici olmak ve malum bankada 1500 liralık hesabım olması dışında bir suçum(!) yoktu. Daha vahimi, bunların suç olma ihtimali yoku. Ya da ben öyle sanıyordum.

Uzun süren mahkeme boyunca, Ayşe Melek dedesi ile dışarı çıkmış. İlk kez kitaplardan adını öğrendiği, ardından adliyenin bahçesinde canlı olarak karşılaştığı ağaçları görünce, çığlık atmış. Hızla giden araçların ardından koşmak istemiş. Bol bol toprağa basmış. İnsan kalabalığını görünce hem ürkmüş hem şaşırmış.

Karar için ara verilmiş. Tekrar hakim karşısına geçmiştik ki, mahkeme başkanının ‘Şu dosyayı ayırın’ dediğini işittim. O an içim cız etti. Anlamıştım. Ardından gereği düşünüldü ve karar yüzlerimize okundu. Her birimiz şaşkındık. Ben, gözyaşlarıma hakim olamıyordum. Zavallı eşim ise mahkeme salonundan dışarı çıkmış, haykıra haykıra ağlıyordu. Onu o vaziyette görenler, bu adamın karısına bir şey oldu içerde, demekten kendilerini alamamışlar. Daha sonra öğreniyorum.

Sevinemediğim hatta gözyaşları ile karşıladığım karar, benim tahliye kararım, kardeşlerim diyebileceğim arkadaşlarımın ise tutukluluk kararları idi.

Nasıl sevinebilirdim ki, evime gidip yavrularıma nasıl sarılırdım onları orada bırakarak?

Dönüş yolunda, ring aracına tahliye olmuş halde bindiğimde, araç komutanı çocuğumla beni öne oturtmuştu vicdanlı davranarak, yasak olduğu halde.

Ben, araçtaki kameradan, bir tabut misali kapatıldıkları daracık bölmelerden izliyordum arkadaşlarımı. Uzun bir zaman sonra dışarıyı izleme imkanım varken ve utancımdan arkadaşlarımı yalnız koyma düşüncesinden bakamamıştım camdan dışarı bile.

Sonrası mı? Tahliye haberi,  bayram sevinci gibi karşılanır içerde. Her eşyamı bir arkadaşıma hediye ederek, bir tek o günlerin şahidi Kur’an-ı Kerim’imle çıktım diriler mezarlığı denilen koğuşumdan arkama baka baka.

Şimdilerde, benim yokluğumda eşimin gözyaşları içinde dua etmekten yıprattığı seccademiz ile yanyana duruyor medrese görmüş Mukaddes Kitabım.

Ez-cümle: “Gelimli gidimli, son ucu ölümlü Dünya” onu isteyenlerin olsun, bana alnımdan öpen seccadem ve zor günlerimin dayanağı kitabım yeter vesselam.

[Fatma Betül Meriç] 9.4.2019 [TR724]

Bu saatten sonra mümkün mü? [Levent Kenez]

İnsanın içinden geçmiyor değil hani, İstanbul’daki seçimleri iptal ettirse de buna ve rejimine duyulan tiksinti katlansa, iflah olmaz destekçileri hariç bunlara sempati ile bakanlar bile bu kadar da olmaz dedirtse. Ama tabii bu iç ses, kimsenin hakkının yenmemesi esas olmalı. Ama gidişat buraya doğru gidiyor gibi. Erdoğan’ın götürüsü getirisinden fazla bu hamleyi yapacağını sanmıyorum ama diktatörlük de böyle bir şey birader. Siyaseten yenilmez diye diye erişilmez bir yere koymaya gerek yok. Bunların en kralını bir sinek yere indirdi. Bir pazarcı kendini yaktı beraberinde epey zalimi götürdü. Her hareketinin bir rasyonalitesi olacak diye bir kural yok.

Şimdi buraya nasıl geldik ben size anlatayım.

İstanbul’a epey hazırlanmışlardı, bakmayın yarışın kafa kafaya bittiğine, bu sonuç epey kafa kafaya verip günlerce yaptıkları planlamadan sonra bile hala farkı kapatamamış halleri. İşin en komik yanı şimdi kendi yaptıkları hileleri seçimi iptal ettirmek için sunacaklar.

Seçimlerle ilgili en hızlı sonuçları her zaman partiler alır. Çünkü her sandıkta adamları vardır, sonucu süratle genel merkeze ya da seçim bürolarına iletirler. Bu noktada en disiplinli parti AKP olduğu içinde İstanbul ve Ankara’da seçimi kaybettiklerini herkesten önce Erdoğan biliyordu.

Epey bir sağa sola küfürler savurduktan sonra nasıl yapıyorsanız yapın bu işi halledin dedi yine sövdü Ankara’ya doğru yola çıktı. Çıkmadan da algı operasyonu için düğmeye bastı ve Binali Yıldırım’a teşekkür konuşması talimatı verildi. Binali Yıldırım’ın cenaze evinde konuşan hatip misali yüzü zaten bütün olanların özeti gibiydi. Hatta Erdoğan’ın arkamda hiçbir gerizekalıyı istemiyorum yalnız çıkacağım mesajı verdiği balkon konuşması da.

Şimdi bu yazıda 3 bin farkla daha seçim bitmeden nasıl kazandım diye sevinilir de 13 bin oyla kazanmayı kabul etmezler gibi şeylere hiç girmeyelim. Malum utanma ya da bir ilke üzerine gitmiyor işler. Binali Yıldırım denilen şahıs bir kasa, bir mutemet, havuz paraların tahsildarı, gemi filosu sahibi, hırsız tosuncukların babası, ihale takipçisi, bir kukla. Sanki kendi iradesi varmış kendisi bu işlerden rencide oluyormuş gibi ona bir insanlık atfetmeyi çok büyük bir haksızlık olarak görüyorum.

Neyse filme devam edelim.

Geçen seçimde Ankara’da yaptıkları gibi sistemin fişini çektiler ve operasyon için o an ne yapacaklarına karar vermeye koyuldular. Ama gel gör ki seçime iyi hazırlanmış Ekrem İmamoğlu  da elimde bütün sandıklardan imzalı tutanaklar var, rakamları biliyorum deyince geçen sefer Ankara’daki senaryonun pek tutmayacağını anladılar. Zaten oraya kadar getirene kadar epey çal(ış)mışlardı. Kaldı ki kendi adamları imza atmıştı tutanaklara ve hiçbir vukuat bildirmemişlerdi.

Erdoğan’dan fırça yiyecek ve kelleri gidecek ekip ki daha önce kamuoyunun pek tanımadığı bu tiplerin yüzlerini bugünlerde ezberler olduk, hem zaman kazanmak hem bir şeyler yapıyor görünmek adına ne kadar argüman varsa hepsini sahaya sürmeye başladı. Geçen seçimlerde ne kadar dalga geçtikleri itiraz varsa hepsinde de rekor kırdılar.

En sonunda baktı ki Erdoğan bunların bir şeyi halledeceği yok dün Rusya’ya giderken topa bizzat kendisi girdi ve geçerli oyların hepsi sayılmalı maskesi altında seçimlerin tekrarlanmasının işaretini verdi. Büyük ihtimalle bir kaç tane de yer  İstanbul’a ilave edilip yeniden mini bir yerel seçime doğru gideceğiz.

Şimdi İstanbul’u kaybetmenin büyük bir rantı kaybetmek olduğu söyleniyor. Elbette doğru ancak Erdoğan özelinde bunun bir anlamı yok. Yandaşların, belediyeden büyük rantlar elde edenlerin ve ölü yiyicilerin böyle dertleri olabilir.

Bu rant işini çözmek çok kolay. Bir kere AKP ilçe belediyelerinin neredeyse tamamını korudu. Sosyal medyada adı geçen işte Bilal’ın vakıfları olsun, Seçuk’un vakfı olsun ve bilumum torna vakıfların rakamları devede kulak. Belediyenin bütçesini 100 milyon azaltırsın Kültür Bakanlığ’ından bu paraları yine onlara verirsin. Ya da büyükşehirin bütçesinden tırpanlarsın ilçelerden bu parayı verirsin. Trilyonluk ihaleler en kolayı. Erdoğan’ın şirketlerinin karşısında ihaleye girmeye kim cesaret edebilir. Denemesi bedava. Yani mesele salt para ve rant meselesi değil.

Mesele neye geçmeden meselenin yurtdışı tepkiler olmadığını da hemen söyleyeyim. Erdoğan zaman içerisinde Batı’yı bir çok kereler test etti.

Ali’yi, Mehmet’i hapsedebileceğini ama Deniz’i hapsedemeyeceğini biliyor.

Ev hanımını, esnafı, öğretmeni, imamı içeri atabileceğini ama bir rahibe dokunamayacağını biliyor.

Demirtaş’ı hapse atıp bir bedeli olmadığını gördü.

Ey Macron ey Merkel diye meydanlarda tehdit ve argolar savurmanın akabinde gidip hiç ihtiyaç yokken uçak alacağını, en akçeli ihaleleri yine Almanlara  vereceğini adamlar da biliyor.

Göçmenleri tuttuğu sürece zaten AB macerasının içine etmesi adamların istediği. Bunun için üstüne para da veriyorlar.

Erdoğan, Rusya ile ABD arasında sıkışmışlığını nasıl pragmatik ve alışageldiğimiz tornistanlarla aşacağını da az çok planlamıştır.

Erdoğan için tek gündem maddesi ekonomi. Ekonomiyi düzeltmek için yine dün söylediği şeyleri inkar edebilir. Çalışmayacağı zannedilen kurum ve kişilerle tekrar çalışabilir.

Peki nedir mesele? Mesele diktatörlük mesleğinde. Güç ve kaybetmiş olmak. Erdoğan çocuk oyunlarındaki mızıkçı hilebaz çocuk gibi nasıl kazanırsa kazansın ama önemli olan o kazansın.  Karizması çizilmesin. Güç elinden gitmesin. 7 Haziran seçimlerinden sonra ülkeye yaşattıkları bunun bir nevi sağlaması.

Seçimden bu yana yapılan yorumlar ve yabancı gazetecilerin benim de tanık olduğum bir kaç ortamda devamlı sordukları ve merak ettikleri İstanbul’u kaybettiğine göre düşmeye mi başladı?

Erdoğan kanırta kanırta tekrar İstanbul’u alarak ülkede kendisinin istemediği bir şeyin olamayacağı mesajını vermek istiyor.  Hatta kaybedilen bir seçimden sonra bunu çevirmiş olmanın daha etkili olacağını sanıyor. Ne güzel işte ülkede sandık varmış muhalefet de seçimleri kazanabiliyormuş dedirtmenin çok daha iyi bir şey olduğunu düşünmüyor.  Ülkenin tek hakimi olduğuna halel getiren İstanbul, burnunda bir sinek gibi onu rahatsız edip duruyor.

[Levent Kenez] 9.4.2019 [TR724]