Kıblenin Kâbe Oluşu (15 Şaban Hicrî 2)

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Medine’ye hicret ettikten sonra ilk olarak Mescid-i Nebevî’nin inşasına başlamış ve mescidin kıblesini de Mescid-i Aksa’ya doğru belirlemişti. Bu konuda nihai, kesin ve bağlayıcı bir hüküm henüz inmediğinden dolayı Allah Resûlü, Mekke’deki uygulamayı Medine’de de devam ettirmişti. Bu aynı zamanda Yahudi toplumuyla arasında diyaloğa köprü olacak ortak bir nokta ve güzel bir vesileydi. Ancak Peygamber Efendimiz, daha risaletin ilk günlerinden beri namazlarda kıble olarak Kâbe’ye yönelme arzusu içindeydi. Bir gün Cebrail’e de bu isteğini açmış ve Cebrail (aleyhissselam) ise onun bu talebi karşısında şöyle cevap vermişti: “Rabbine dua et ve ondan bunu iste!”1

Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem), her namazdan sonra başını semaya kaldırıp kıblenin değiştirilmesi için Rabbine yakarmaya başlamıştı. Derken hicretin ikinci yılı Şaban ayının on beşinde bu talebine icabet edilmiş ve kıblenin değiştiğini bildiren ayet nazil olmuştu: “Elbette ilâhî buyruğu bekleyerek yüzünün semada aranıp durduğunu görüyoruz. Artık müsterih ol, işte memnun olacağın kıbleye seni yöneltiyoruz! Haydi yüzünü Mescid-i Harâm’a doğru çevir! Siz de ey müminler, nerede olursanız olunuz yüzünüzü oraya doğru çevirin! Kendilerine kitap verilmiş olanlar, kıbleyi çevirmenin gerçekten Rab’leri tarafından olduğunu bilirler. Allah onların yaptıklarından habersiz değildir.”2

Mescid-i Kıbleteyn

Bu esnada Peygamberimiz Benî Selime yurdunda Bişr İbn-i Bera İbn-i Ma’rur’un evinde ziyaretteydi. Bişr’in annesinin kendileri için hazırladığı ikramı almış yemeklerini bitirmişlerdi. Öğle namazının vaktinin girmesiyle Allah Resûlü burada bulunan mescide gitmiş ve ashabıyla öğle namazını kılmaya başlamıştı. İkinci rekâtı tamamlamışlardı. Üçüncü rekâta kalktıklarında Kendisine kıblenin Kâbe’ye çevrildiği emri nazil olmuştu. Bunun üzerine geriye dönerek arkasındaki safları yarmış ve en öne geçmişti. Kendisine tereddütsüz tabi olan cemaat de geri dönerek, yönlerini Kâbe’ye çevirmişlerdi. Bu değişimle namazda en arka saf ön saf olmuştu. Mescidin en arka kısmı da ön kısım olmuştu. Bu olay burada gerçekleştiği için de bu mescid daha sonra “Mescid-i Kıbleteyn” olarak adlandırılmıştır.3

Kıblenin Değişmesine Yahudilerin Tepkisi

Peygamber Efendimizin Beyt-i Makdis’e doğru namaz kılması ehl-i kitabın ve Yahudilerin hoşuna gidiyordu. Fakat kıblenin Kâbe’ye çevrilmesinden hoşnut olmadılar ve dedikodu yapmaya başladılar. Tabii bununla da yetinmeyip kendi aralarında oluşturdukları sekiz kişilik bir heyeti de bu konuyu görüşmek üzere Allah Resûlü’ne gönderdiler. Gayeleri Efendimizi dinlemek ve hakka tabi olmak değildi. Bu konuda Allah Resûlü’nü sıkıştırmak, zor durumda bırakmak ve mü’minlerin zihnini karıştırmak istiyorlardı.

Peygamberimiz (aleyhissalatü vesselam), gelen gurubu kabul etmiş ve dinlemişti. Onlar, “Ya Muhammed! Seni, üzerinde bulunduğun kıbleden çeviren şey nedir? Hem Hz. İbrahim’in milleti ve dini üzerine olduğunu iddia ediyorsun hem de onun kıblesini terk ediyorsun?” diye sordular. Bununla da yetinmeyip bir de kendilerince tuzak bir teklif de sunup, “Eğer Sen eski kıblene tekrar dönersen, Sana iman edip Seni tasdik ederiz!” diye vaatte bulundular.

Bunun üzerine şu ayet nazil oldu: “Akılsız insanlardan bazıları, ‘Bu Müslümanları daha önce yöneldikleri kıbleden çeviren sebep nedir?’ diyecekler. De ki: ‘Doğu da Batı da Allah’ındır. O, dilediği kimseyi doğruya yöneltir. İşte biz sizi örnek bir ümmet kıldık ki insanlar nezdinde Hakk’ın şahitleri olasınız ve Peygamber de sizin hakkınızda şahit olsun. Senin arzulayıp da şu anda yöneldiğin Kâbe’yi kıble yapmamızın sebebi sırf Peygamberin izinden gidenlerle ondan ayrılıp gerisin geriye dönecekleri açığa çıkarmaktır. Gerçi bu oldukça ağır bir iştir. Ancak Allah’ın doğru yola erdirdiği kimseler için mesele teşkil etmez. Allah imanınızı (namazınızı) zayi edecek değildir. Çünkü Allah insanlara karşı pek şefkatli, çok merhametlidir.”4

Allah (celle celaluhu) onların asıl niyetlerini biliyordu. Vahiy, Resûlüllah’ı takip ediyordu. Yahudilerin kendisine “eski kıblene dönersen sana iman eder nübüvvetini tasdik ederiz” sözlerinin boş ve yalan olduğunu, açıkça Resûlü’ne bildirerek bir fitneye sebebiyet verilmemesi gerektiğini belirtiyordu: “Kendilerine kitap verilmiş olanlara her türlü delili getirsen de onlar senin kıblene yönelmezler. Sen de onların kıblesine dönecek değilsin. Zaten onların da bazısı bazısının kıblesine yönelmez ki!.. Faraza, sana verilen bunca ilimden sonra onların keyiflerine uyacak olursan, bilmiş ol ki o takdir de sen zalimlerden olursun.”5

Bundan sonra gelen ayette ise ehl-i kitabın aslında Peygamberimizi çok iyi tanıkları halde gerçeği gizleme gayreti içinde oldukları şöyle ifade edilir: “Kendilerine kitap vermiş olduğumuz kimseler, onu (Muhammed’i) tıpkı evlatlarını tanıdıkları gibi tanırlar. Böyle iken, onlardan bir kısmı, bile bile gerçeği gizler.”6 Bu ayetten sonra ise bir kez daha Allah (celle celaluhu), Resûlü’nü ve O’nun şahsında bütün sahabilerin yakînini besleyecek şekilde şöyle buyurmaktadır: “Hak ve gerçek olan, Rabbinden gelendir. Bunda hiç tereddüdün olmasın!”7

Bu ayetlerle hem Yahudilerin hem müşriklerin hem de münafıkların iddialarına cevap verilmiş ve çıkaracakları dedikoduların önü tamamen kesilmişti. “Hak ve gerçek olan Rabbinden gelendir” ayeti, kıble konusunda ölçünün mekândan ziyade mekânın Rabbi’nin emri olduğu hakikati, zihinlere yerleştirilmiş, gönüllere nakşedilmişti.

Yazar: Dr. Selim Koç

Dipnot:
İbn-i Sa’d, Tabakât I/176
Bakara Sûresi, 2/144
İbn-i Sa’d, Tabakât I/176.Bu hadisenin yine burada fakat ikindi namazında gerçekleştiği şeklindeki rivayet ise kıble değişikliğinden sonra Kâbe’ye doğru ilk kılınan namaz olarak yorumlanmıştır.(Bkz. Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, II/187)  Bu konudaki bir başka rivayette ise Allah Resûlü’nün burada olmadığı, kendisiyle beraber ikindi namazını kılan bir şahsın buraya ikindi vaktinde gelerek onlara kıblenin değiştiği haberini getirdiği belirtilmektedir. Onlara kıblenin değiştiğini bildirdiğinde ise onlar rükû’ halindeydiler. Onlar da haberi alır almaz rükûdan kalkmış ve yönlerini Kâbe’ye çevirmişlerdi. İbn-i Sa’d, Tabakât, I/177; Buharî, Salât 384.
Bakara Sûresi, 2/142, 143
Bakara Sûresi, 2/145
Bakara Sûresi, 2/146
Bakara Suresi, 2/147

[https://www.peygamberyolu.com] 16.4.2019

Kur’ân ve Sünnet’te Şiddete Kaynak Gösterilen İfadeler ve Meselenin Aslı

Özü itibarıyla İslâm, barışın simgesi olmakla birlikte maalesef bugün o, dünya genelinde hep şiddetle anılmakta, gerek düşmanlarının entrikalarıyla gerekse müntesiplerinin yanlış temsiliyle olumsuz bir algının kurbanı olarak resmedilmektedir.

Onu şiddet ile birlikte pazarlamaya çalışanların ileri sürdükleri bazı âyet ve hadisler, öncesi ve sonrasından koparılarak cımbızlanan nasslardır ve gerçeğin bütününü asla ifade etmemektedir. Bunu, herkesin bildiği bir örnekle ifade etmek gerekirse, “İçkili iken namaza yaklaşmayın!”[1] şeklindeki âyetin sadece “Namaza yaklaşmayın!” tarafı alınıp pazarlanmakta ve âyette ifade edilmek istenen maksadın tam aksi bir anlam üretilmek istenmektedir. “Vurun!”, “Kırın!”, “Dökün!” ve “Öldürün!” gibi cımbızlanmış ifadelerden hareketle şiddetin parçası hâline geliveren ve bunları yaparken de İslâmî kisveye bürünen insanların oluşturduğu görüntü, üretilmek istenen bu anlamı pekiştiren bir dayanak olarak sunulmakta, böylelikle İslâm’ın aklardan daha ak olan alnına silinmez karalar sürülmeye çalışılmaktadır.

Mesela Bakara Sûresi’nin 191. âyetindeki “Onları nerede bulursanız öldürün!”, Enfal Sûresi’nin 39. âyetindeki “Dünyada fitne kalmayıp din, tamamen Allah’a ait oluncaya kadar onlarla savaşın!” ve Tevbe Sûresi’nin 5. âyetindeki “O hâlde, haram aylar çıkınca artık öbür müşrikleri nerede bulursanız öldürün!” ifadeleri bu şekilde bağlamından kopartılarak ele alınmaktadır. Hâlbuki ilgili ifadeler öncesi ve sonrasındaki âyetlerle bir bütün olarak incelense görülecektir ki bunlar, işlemekte olan bir sürecin belli bir aşamasını ifade etmektedir:

Bakara Sûresi 191. âyetin bir öncesindeki âyette “Sizinle savaşanlara karşı, siz de Allah yolunda savaşın; fakat haksız yere saldırmayın. Muhakkak ki Allah haddi aşanları sevmez.” buyurulmakta ve Müslümanlardan meşru müdafaa hakkının kullanılması istenmektedir. Bunu yaparken herhangi bir haksızlık irtikâp etmemeye de ayrıca dikkat edilmesi talep edilmektedir. 191. âyetteki ilgili kısmın devamında ve 192. âyette ise “Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın! Fitne (dinden döndürmek için işkence yapmak), adam öldürmekten beterdir. Yalnız onlar, Mescid-i Haram’ın yanında sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla orada savaşmayın; fakat onlar size savaş açarlarsa siz de onlarla savaşın! İşte kâfirlerin cezası böyledir. Şayet onlar vazgeçerlerse (siz de savaştan vazgeçin). Zira Allah çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur.” buyurulmaktadır.

Tevbe Sûresi’nin 5. âyetinden önceki âyetlerde ise imzaladıkları anlaşmaya sadık kalmayıp ihanet eden müşriklere “Allah ve Resûlünden, kendileriyle anlaşma yaptığınız müşriklere son ihtar!”[2] denilerek ültimatom verilmekte, “Bugünden itibaren yeryüzünde dört ay istediğiniz gibi dolaşın ve şunu bilin ki siz Allah’ın elinden hiçbir şekilde kaçıp kurtulamazsınız ve Allah kâfirleri rüsvay edecektir.”[3] buyurularak dört aylık bir müddet tanınmakta, “Bu Büyük Hac günü, Allah ve Resûlü’nden insanlara şunu ilan edin ki: “Allah da Resûlü de müşriklerden berîdir. Şayet şirkten tövbe edip tevhide yönelirseniz bu, elbette sizin için daha hayırlı olur. İyi biliniz ki siz Allah’ın elinden kurtulamazsınız. Kâfirleri pek acı bir azapla müjdele!”[4] buyurularak kendilerine bu süre içerisinde bir çıkış yolu sunulmaktadır. Ardından da “Ancak kendileriyle antlaşma yapmanızdan sonra şartları hiçbir şey eksiltmeksizin tamamen yerine getiren ve sizin aleyhinizde hiçbir kimseye destek vermeyen müşrikler, bu hükmün dışındadırlar. Bunlarla sözleşmenin müddeti tamamlanıncaya kadar antlaşma şartlarına riâyet edin. Allah, Kendisine karşı gelmekten, özellikle ahdi bozmaktan sakınanları sever.”[5] buyurularak imzaladıkları anlaşmaya sadık kalan müşriklerin ültimatomun kapsamı dâhilinde olmadıkları bildirilmektedir.

Bir ibaresi cımbızlanarak alınan 5. âyette ise teklif edilen çıkış yolunu kabul etmeyen müşriklere dört aylık müddet –ki bu süre zarfında başka diyarlara gitmeleri de mümkündür- dolduktan sonra anlaşmaya ihanetlerinin karşılığı olarak nasıl muamelede bulunulması gerektiği “O hâlde, haram aylar çıkınca artık öbür müşrikleri nerede bulursanız öldürün, onları yakalayıp esir edin, onların geçebileceği bütün geçit başlarını tutun. Eğer tövbe eder, namaz kılar, zekât verirlerse onları serbest bırakın. Çünkü Allah Gafur’dur, Rahîm’dir (affı ve merhameti boldur).” şeklinde beyan edilmektedir. Dikkat edilirse görülecektir ki ceza olarak sadece öldürme değil, esir alma da zikredilmektedir. Esir alınanlar için de tevbe kapısının her zaman açık olduğu, iman edip İslâm’ın gereklerini yerine getirirlerse serbest bırakılacakları da kaydedilmektedir.

Hemen sonrasında gelen âyetler ise yapılan cımbızlamanın ne kadar yanlış olduğunu göstermesi açısından daha net bir manzara ortaya koymaktadır. Zira 6. âyette “Eğer müşriklerden biri senden sığınma hakkı isteyip yanına gelmek isterse, sen ona güvence ver, ta ki Allah’ın kelamını dinlesin, düşünsün. Sonra şayet Müslümanlığı benimsemezse onu, kendisini güvenlikte hissedeceği yere (vatanına) ulaştır. Öyle! (Bu sığınma ve gönderme işlemini yapmalı) zira onlar İslâm’ın gerçek mahiyetini bilmeyen bir topluluktur.” buyrulmakta ve müşriklerin sığınma talebinin onların İslâm’ı daha yakından tanıması adına kabul edilmesi ve eğer İslâm’ı kabul etmezlerse güvenlikte olacakları bir yere ulaştırılması istenmektedir. 7. âyette bu naklin sebebi “O müşriklerin Allah yanında, Resûlü yanında nasıl olup da bir ahitleri olabilir ki! (olamaz, zira onlar daima hainlik edip verdikleri sözden dönerler).” denilerek izah edilmekte ve yine “Mescid-i Haram’ın yanında antlaşma yaptıklarınız bundan müstesna olup, onlar size karşı dürüst davrandıkça siz de onlara dürüst davranın! Allah, Kendisine karşı gelmekten, özellikle ahdi bozmaktan sakınanları sever.”buyrularak anlaşmaya sadık müşriklerin bu muamelenin dışında tutulması emredilmektedir.

“Dünyada fitne kalmayıp din, tamamen Allah’a ait oluncaya kadar onlarla savaşın.” kısmı cımbızlanarak ele alınan Enfal 39. âyetin öncesinde “Ey Resûlüm! O kâfirlere de ki: “Eğer Peygambere düşmanlıktan vazgeçip İslâm’a girerlerse daha önceki suçları bağışlanacak. Yok, eğer dönüp tekrar düşmanlığa başlayacak olurlarsa, zaten emsallerinin başlarına gelen hâller gözlerinin önünde!” buyrularak Efendimiz’den ehl-i küfre bir çağrı yapması istenmekte ve onların buna müspet cevap vermeyip tekrar Müslümanlara düşmanlık yapmaya başlarlarsa nasıl bir karşılık bulacakları, daha önce aynı zulmü yapanların başlarına gelenler hatırlatılmak suretiyle ifade edilmektedir. Devamında ise Müslümanların dinlerini rahatça yaşamalarına ve hür bir şekilde kimseyi incitmeden dünyadaki başka insanlara anlatmalarına fitneyle engel olanlar karşısında, inanç ve irşad hürriyetini temin etmek için nasıl hareket etmeleri gerektiği “Dünyada fitne kalmayıp din, tamamen Allah’a ait oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer fitneden vazgeçerlerse, onları bırakın. Allah zaten onların yaptıklarını hakkıyla görmektedir.” buyurularak ifade edilmektedir. Âyetteki fitneden maksadın “müminleri şirke döndürmek için şiddet, işkence ve zulüm” ile ibadet ve irşad yollarının tıkanması olduğu zikredilmektedir. Cımbızlanan kısmın devamında böyle tıkama mevzu bahis değilse, onların inançlarından dolayı hak ettikleri karşılığın Allah’a bırakılması istenmektedir. Ardından gelen 40. âyette ise fitneyi devam ettirdikleri takdirde Müslümanların nasıl bir duruş sergilemesi gerektiği “Yok, eğer yüz çevirirlerse biliniz ki Allah sizin Mevlâ’nız! O ne güzel mevlâ, ne güzel yardımcıdır!” buyrularak ifade edilmektedir.

Aynı zamanda bilerek veya bilmeyerek bağlamından koparılan bu ifadelerle İslâm dini hakkında oluşturulmak istenen algı, Kur’ân’ın getirmiş olduğu temel disiplinlere ve O’nu hayata taşıyan Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Sünnet’ine de terstir. Mesela irade hürriyetini bildiren “Dinde zorlama yoktur. Doğru yol, sapıklıkta;, hak, batıldan ayrılıp belli olmuştur. Artık kim tağutu reddedip Allah’a iman ederse, işte o, kopması mümkün olmayan en sağlam tutamağa yapışmıştır. Allah herşeyi işitir, bilir.”[6], “Eğer Rabbin dileseydi, dünyada ne kadar insan varsa hepsi imana gelirdi. Şimdi sen mi, imana gelsinler diye insanları zorlayacaksın?”[7], “Eğer Allah dileseydi onlar müşrik olmazlardı. Biz seni onların üzerine bekçi olarak göndermedik. Sen onların işlerini yürütmekle de görevli değilsin.”[8], “Allah’a itaat edin, Resûlullah’a da itaat edin ve onlara karşı gelmekten sakının! Eğer ona sırtınızı dönerseniz bilin ki peygamberimizin görevi sadece tebliğden ibarettir.”[9], “Allah dileseydi sizin hepinizi bir tek ümmet yapardı lâkin O, dilediğini şaşırtır, dilediğini doğru yola iletir. Şu kesin ki sizler bütün yaptıklarınızdan sorguya çekileceksiniz.”[10], “Orada apaçık alâmetler ve deliller, İbrâhîm’in makamı vardır. Kim Beytullah’a girerse korkudan emin olur. Ziyarete gücü yeten herkese Beytullah’ı ziyaret etmek, Allah’ın onun üzerindeki hakkıdır. Nankörlük edip bu hakkı tanımayana Allah’ın hiçbir ihtiyacı yoktur, o bütün âlemlerden müstağnidir.”[11], “Sen dilediğin kimseyi doğru yola eriştiremezsin; ancak Allah dilediğini doğruya ulaştırır. O, hidâyete gelecek olanları pekiyi bilir.”[12], “Zulmedenleri hariç, ehl-i kitap ile en güzel olan şeklin dışında bir tarzda mücadele etmeyin ve onlara şöyle deyin: “Biz, hem bize indirilen kitaba, hem size indirilen kitaba iman ettik. Bizim ilahımız da sizin ilahınız da bir ve aynı ilahtır ve Biz O’na gönülden teslim olduk.”[13] gibi âyetler bu çerçevede ele alınabilir.

Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki Müslümanın diğer din mensuplarını kılıçla ortadan kaldırmak gibi bir vazifesi yoktur. Zira aksi hâlde Allah, insanlara seçme hürriyeti vermez, hepsini mümin ve itaatli yaratırdı. Hâlbuki Allah, kullarını bu dünyada imtihan etmektedir.

Öncesi, sonrası ve kontekstinden koparılarak ele alınan hadisler için de aynı durum söz konusudur. “Cennet kılıçların gölgesi altındadır.” hadisini örnek olarak zikredebiliriz. İlginçtir, birileri tarafından sadece bu kısmı zikredilen hadisin öncesinde Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Ey insanlar! Düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyin. Allah’tan afiyet dileyin.”buyurmakta, buna rağmen düşmanla savaşmak zorunda kalınmışsa da temel hakların korunması için nasıl ve hangi duygularla hareket edilmesi gerektiği hususunda “Onlarla karşılaştığınızda ise sabredin. Bilin ki Cennet kılıçların gölgesi altındadır.” buyrulmaktadır. Hadisin sadece “Cennet kılıçların gölgesi altındadır.” kısmının zikredilmesi İslâm’a tüm kaynaklarıyla bir bütün olarak bakamayan ve okuyamayan insanlarda yanlış anlamalara kapı aralamaktadır.

Evet, savaş, insanlık tarihi ile yaşıt bir vakıadır; insanın olduğu yerde, şiddet ve savaşın olması da mümkündür. Çünkü istek ve menfaatler her zaman aynı çizgide cereyan etmez ve çıkarların çatıştığı yerde gerginliğin olması tabiîdir. Hatta meselenin daha da ileriye götürülerek savaşların cereyan etmesi de bir realitedir. Bazen siz istemeseniz ve durdurmak için elinizden geleni yapsanız da savaşmak zorunda kalabilirsiniz. Bu durumda savaşın hakkını vermek de bir vazifedir. Zira Allah (celle celâluhû), akıl, can, mal, namus ve din olarak beş temel esası korumayı herkesten talep etmiş, Efendimiz de bu istikamette mücadele verirken ölen insanın şehid sayılacağını beyan etmiştir.[14]

Sizi düşman gören ve yok etmek için fırsat kollayanlara bu fırsatı vermemek için uyanık olmayı,[15] caydırıcı unsur olarak güç bulundurmayı,[16] yeri geldiğinde güç olarak kendini ifade etmeyi[17] ve değişik stratejilerle kendisini olduğundan bile daha güçlü göstermeyi[18] emreden de yine İslâm’dır. Bütün bunlarda yine hedef, şiddet ve savaş hevesinde olanların hevesini kursağında bırakmak, kolay lokma olmadığını önceden göstermek suretiyle kan dökme arzusunun önüne geçmektir. Daha farklı bir ifadeyle bundaki maksat, kan dökme potansiyeli olan insanların bu hedeflerine ulaşmasının önüne geçmektir ve yeri geldiğinde devreye girecek bir husustur.

Dinin neyi emredip neyi yasakladığını öğrenmenin en pratik yolu, o dini tebliğ edip bütün incelikleriyle yaşayan, etrafındakilere rehberlik ederek onların da aynı hassasiyeti yaşamalarını temin eden Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatına bakmaktır. Zira bizim için din, birilerinin pazarlamaya çalıştığı değil, O’nun bizzat yaşadığı, yaşanması gerektiğini beyan buyurduğu realitedir.

İşte bu gerçek, pazarlanmak istenenden çok farklıdır; İslâm’ın, ne şiddet ne de savaşla işi vardır! Onun en birinci temsilcisi, mübelliğ ve uygulayıcısı olarak Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), en olumsuz şartlarda bile hep sulhun ve anlaşmanın yanında durmuş, en coşkun anlarda bile hissiyatı yerine hep akıl ve muhakemesiyle hareket ederek bunun en güzel ve mükemmel örneklerini sergilemiştir.

Yazar: Rıfkı Çağlayan

Dipnotlar:

[1] Nisâ Sûresi, 4/43
[2] Tevbe Sûresi, 9/1
[3] Tevbe Sûresi, 9/2
[4] Tevbe Sûresi, 9/3
[5] Tevbe Sûresi, 9/4
[6] Bakara Sûresi, 2/256
[7] Yûnus Sûresi, 10/99
[8] En’âm Sûresi, 6/107
[9] Mâide Sûresi, 5/92
[10] Nahl Sûresi, 16/93
[11] Âl-i İmrân Sûresi, 3/97
[12] Kasas Sûresi, 28/56
[13] Ankebut Sûresi, 29/46
[14] Buhârî, Mezâlim 33; Müslim, İmân 62; İbn-i Asâkir, Târih 53/166
[15] Nisâ Sûresi, 4/102
[16] Enfal Sûresi, 8/60
[17] Tevbe Sûresi, 9/123
[18] İbn-i Sa’d, Tabakât 2/102

[https://www.peygamberyolu.com] 16.4.2019

Beratımızı kaçırmayalım [Mehmet Ali Şengül]

Allah (cc), akla kapıyı açıp irâdeyi insanın elinden almamıştır. Maddi-mânevî, melekî ve hayvanî duygularla mücehhez kılınan insan, bu dünyâda imtihana tâbî tutulmaktadır. Bu imtihanı başarmak, mânânın maddeye galebesi; îmânın, ahlâkın ve fazîletin nefs-i emmâreye karşı üstünlüğüne bağlıdır.
         
Günümüzde maalesef insanlığın büyük çoğunluğu,  ölümle sona erecek dünyânın rahat ve lezzetlerini, nefsin arzu ve taleplerini; âhirete, Allah’ın rızâsına tercih etmekte, nefsin kölesi, şeytanın esiri olma durumuna düşmektedirler.
       
Dünyâda insana emânet edilen paha biçilmez değerde olan maddî-mânevî nîmetler,  meccânen verildiği halde, onları ikram edenin hatırlanmaması, hakîki nîmet ve mülk sâhibi Allah’a karşı nankörce bir muâmeledir.
       
İnfitar sûresi 6,7 ve 8. âyetlerde Rabbimiz, “Ey insan, nedir seni o kerim Rabbin hakkında aldatan? O değil mi seni yaratan, bütün vücut sistemini düzenleyen, sana dengeli bir hilkat veren ve seni dilediği bir sûrette terkib eden?” buyurmaktadır.
       
İnsanı böylesine mükemmel yaratan, hilkatteki güzelliklerini hatırlatan ve kulunu şefkatle îkaz eden Allah (cc), kulunu affetmek için ona büyük fırsatlar tanıdığını ve nîmetlerini kesmeden sonsuz ikramlarda bulunduğunu görmekteyiz.
         
Bu fırsatlardan birisi de, Şâban ayının on beşinci gecesi olan ‘BERÂT GECESİ’ dir. Bu gece; hür olmanın, vicdânen mutluluğa ermenin, günah tuzaklarından kurtulmanın vesîlesidir. Bu gece, kulların bir yıllık hayatlarının (iradeleri hesâba katılarak) plan ve projesi yapılır ve melekler tarafından kayda geçirilir. (Taberî)
         
Mâide sûresi 35.âyette merhamet-i Sonsuz Rabb-ül âlemin (cc), “Ey iman edenler! Allah’ın hukûkunu gözetin, O’nun hukûkunu ihlâl etmekten sakının, O’na yaklaşmaya vesîle arayın ve O’nun yolunda mücâhede edin ki, korktuğunuzdan kurtulup umduğunuza kavuşasınız’ buyurmaktadır.
           
Berât gecesi, Allah’a yaklaşmanın,  günahlardan arınmanın, haramlardan kurtulmanın, kalbimizle Allah arasındaki engelleri bertaraf etmenin en güzel bir vesîlesidir. Kullara kurtuluş fermanlarının,  mağfiretleri adına fırsatların verildiği, umumî bir af ve ikram gecesidir.
       
Dünyânın, husûsiyle âlem-i İslâm’ın bir çok yerinde insanlar, bilhassa ehl-i îman; mağdur, mazlum, mahkum, zillet ve sefâlet içinde yaşamaktadırlar. Böyle bir mağduriyet ve mahkumiyetin sona erdirilmesi için, Allah’ın hârika olarak insana  emânet ettiği duyguları inkişâf ettirmek, şer’i kanunlar kadar tekvînî  kanunları da bilerek onlara da itaat etmek gerekmektedir.
   
Bununla beraber, meşrû müdafâ haklarını kullanmanın yanında; Rabbimize yaklaşmanın en büyük vesîlesi bu mübârek geceleri değerlendirmek, Allah’tan af dilemek ve duâ etmek en önemli vazifelerden birisidir.
         
Asırlardır dünyâya model olmuş  şerefli bir milletin başına gelen korkunç fırtınalar neticesi, tahrip edilmeye çalışılan âile bağlarını, îman esaslarına bağlı olarak güçlendirmek ve sun’î olarak oluşturulmuş düşmanlıkları sabırla aşmak; yeniden sevgiyi, şefkati ve merhameti tesis etme adına, üzerimize terettüp eden sorumlulukları yerine getirmemiz gerekmektedir.
         
Berât gecesi ve önümüzde gelecek olan Ramazan-ı şerif ayı, hayâtımıza bir yön ve istikâmet vermeli; nefsimiz, neslimiz, ehl-i iman ve insanlığın kurtuluşu adına berâte vesile olmalıdır. Rabbimizin Rahmet kapısının açılması için evvelâ ciddi bir nedâmet, tövbe ve istiğfâr, sonra samîmi bir niyet, daha sonra da sâlih amel ve sadâkat gerekir.
         
Allah’ın hangi amelle kullarını bağışlayacağını bilemiyoruz. Affedilmenin vesîlesi küçük bir amel olabilir. Hâlimizi Allah’a arz ederken dökülen bir damla gözyaşı, şuurla edâ edilen bir namaz, Allah için tutulan bir oruç, fakiri, garibi ve yetimi doyurup sevindirecek bir yardım, kalbi kırılan bir insandan helallik dileme, günahları terk etme, kötülüğü iyilikle savma, anne, baba ve büyüklere hürmet ve hizmet ederek duâlarını alma,  küçük-büyük günahlardan uzaklaşma, hatta bir hayvana veya bir çiçeğe su vermeye kadar pek çok amel kurtuluş vesîlesi olabilir.
         
Hârun Reşid’in hanımı Zübeyde Hâtun gördüğü bir rüyâda; kendisine Allah Resûlü (sav), ‘Siz Bağdat’ta soğuk sular içerken, Mekke ve Arafat’ta susuzluktan hacıların ciğerleri yanıyor’ buyurması üzerine, Bağdat’tan Mekke ve Arafat’a su akıtır.
     
Bunlar mutlaka nezd-i Ulûhiyet’te büyük hayırlardır. Fakat, bu sâliha kadını vefâtından sonra rüyada gören bir mü’minin, ‘Dünyada çok hayır ve hasenâtta bulundun. Karşılığında Allah cennette seni hangisi ile affetti? Sorusu üzerine; ‘Allah beni Ezan’a olan saygım ve sevgim vesilesiyle affetti’ şeklinde ifâde etmiştir.
       
Allah (cc), üç şeyi üç şeyde gizlemiştir; ‘Rızâsını itaatte, gadabını isyanda, velî kulunu da insanların arasında.’ (Gazâlî, İhyâ) Hiçbir ibâdeti ve günahı küçük, hiç bir kimseyi de hor görmemeli. Zirâ, senin hor gördüğün insan, Allah indinde velî bir kul olabilir. İbrahim Hakkı Hazretleri ne güzel diyor;

                 ‘Hakkı, gel sırrını eyleme zâhir,
                  Olayım der isen bu yolda mâhir,
                  Harâbat ehline hor bakma Zâkir,
                  Defineye mâlik viraneler var.’                 

Berât gecesinde, dünyâ ve âhiret nizâmının muhtevası bulunan Allah kelâmı Kur’an-ı Azimüşşan, Levh-i Mahfuz’dan dünya semasına, (Beyt-ül Mâmur’a) indirilmiştir. Kadir Gecesinde başlanarak da, Efendimize (sav) peyderpey vahyedilmiştir. Hz.Üstad’ın ifâdesiyle, bu gece bir yılın çekirdeği hükmünde olması cihetiyle, Kadir Gecesi kudsiyetindedir. Kadir gecesi 80 küsür yıla tekâbül ederken, Berât Gecesi de 50 küsür yıllık ibâdet mükâfâtına tekâbül etmektedir. (Şuâlar)

Hazret-i Ali (Radiyallahü anh) anlatıyor: ‘İnsanlığın iftihar Tablosu Hazreti Muhammed (Sallallahü Aleyhi Vesellem) şöyle buyurmuşlardır: “Şâban’ın on beşinci gecesi namaz kılın, gündüzü de oruç tutun. Çünkü o gün, güneşin batışıyla rahmet kapıları açılır; (Cenâb-ı Hak) ‘Bana istiğfar eden yok mu mağfiret etsem, benden rızık isteyen yok mu rızık versem, belâya mâruz kalan yok mu âfiyet versem... Buyurur. Bu hal fecrin sökmesine kadar devam eder.” (İbn-i Mace)
       
Berât Gecesinde Efendimiz’e (sav), Şefaat-i Tâmme verilmiştir. Allah'tan uzaklaşanlar, bu şefaatten mahrum kalacaklardır.
       
Berât Gecesi, muhâsebe, murâkebe, tefekkür gecesi olduğu gibi; gönülden bir tövbe ve istiğfârla, günahlardan teberrî ve yürekten Allah’a yönelme gecesidir.
       
Tövbe rücûdur, Allah’a dönmektir. Allah’ın yasakladığı, haram kıldığı şeylerden, güzel ve hayırlı olan helal şeylere dönmektir. Tövbe, iman edip Allah’a söz verenlerin ilk menzîlidir. Allah’a kavuşmanın, dostlara ulaşmanın, maddî-mânevî kirlerden, günahlardan arınmanın birinci adımıdır ve Rahmet kapısının tokmağına dokunmaktır. Tövbe, şeytanı sevindiren günahtan, Allah’a itaate dönmenin adıdır.
   
Tövbe, günahın her türlüsünü; gizlisini açığını, küçüğünü büyüğünü, hayalde- niyette bulunanı, gözde, kulakta, dilde, ağızda olanı, şehvet, şöhret, gurur ve kibir dâhil hepsini terketmek, nedâmet duymaktır. İrâdî olarak bir daha onlara dönmemeye söz vermek ve kime söz verdiğinin şuurunda olarak hareket etmektir. İnsanların hak ve hukukunu ilgilendiriyorsa, haklarını ödemek ve helallik istemektir.
     
Merhamet-i sonsuz Allah (cc), kullarının mürâcatlarını kabul etmek için, insan hayâtının sonuna kadar tövbe kapılarını açık tutmuş, kullarını affetmek için binlerce vesîleler yaratmıştır.
   
“De ki; ‘Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmekte ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Allah dilerse bütün günahları mağfiret eder, bağışlar. Çünkü O Gafûr ve Rahîm’dir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur)”  (Zümer sûresi, 53);
 
“Size azap gelip çatmadan önce Rabbinize dönün ve O’na teslim olun, O’na itaat edin. Yoksa yardım göremezsiniz” (Zümer sûresi, 54)
     
Kimsenin görmediği gecelerde Allah için dökülen, cehennemin alevlerini söndürecek, cennet ırmakları kadar kıymetli gözyaşları, meşrû helal yolla âilenin rızkını kazanmak ve istirahat etmek, ilim öğrenmek; bütün bunlar hem ibâdet, hem de affa vesîledir.
     
Ama şunu da unutmamak lazımdır ki; nerede, ne zaman, ne şekilde ölüm yakamızı tutacak belli değildir. Peygamberimiz (sav), ‘vakti geçmeden namaza acele edin, ölüm gelmeden tevbeye acele edin’ (Münavî, Feyz-ül Kadir) tavsiyesi dikkate alınmalı; bu mübârek gecelerde tövbe musluklarından kana kana içilmelidir.
   
Mü’min hâlis bir niyetle, samîmi bir şekilde Allah’a teveccüh edip, Allah’ın sonsuz lütuflarına ve nîmetlerine karşı şükürle mukâbelede bulunmalı ve bu fırsatı kaçırmamalıdır. Evet, tek tek Allah’a teveccühte bulunmak güzel bir şeydir. Kulu mutlaka Allah’a yaklaştırır. Fakat, esas olan vahdet-i rûhiye içinde ehl-i îmânın hep berâber tövbe etmesidir. Nur sûresi 31.âyette Cenâb-ı Hak; “Ey iman edenler! Hepiniz toptan Allah’a tevbe ediniz. Umulur ki felah bulursunuz” buyurmaktadır.

Peygamber  Efendimiz (sav); ‘Tövbe’nin alâmeti nedir?’ diye sorduklarında, ‘Pişmanlıktır, nedâmettir’ diye cevap vermiştir. (İbn-i Mâce) Enes bin Mâlik’in (ra) rivâyet ettiği bir hadiste de Efendimiz (sav); ‘Allah’ın en çok sevdiği kimse, tövbe eden gençtir’ (Suyûtî) buyurmuşlardır.

Şâban ayının on beşinci günü, Hasan Basri Hazretleri günün ortasında evinden çıktı. Yüzünü gören herkes onu kabre gömülüp de çıkmış sanırdı. Kendisine bu durum sorulduğu zaman; ‘Allah adına yemin ederim ki, gemisi parçalanıp da batan kimsenin musîbeti, benimkinden daha büyük değildir. Günahlarımı yakından biliyorum, iyiliklerim için endişeliyim. Ettiklerim makbul mü yoksa red mi edildi; bilemiyorum’ diye cevap verdi.
     
İnsan Berât  gecesini, kazâ namazları ve nâfile ibâdetlerle ihyâ etmeli, Kur’an-ı Kerim’i  muhtevâsını anlayarak okumaya  çalışmalı, gönülden ezkâr ve efkârda bulunmak sûretiyle, duâ, istiğfar ve salavât-ı şerifelerle, başta Allah’ın rızâsını kazanmayı esas maksat yaparak, ölümsüz ebedî hayâtı kazanabilmek ve bereketlendirmek için  gayret etmelidir.
       
Her yönü ile bereket dolu olan, günahların affına vesîle bulunan bu mübârek geceyi değerlendirmek, her mü’minin vazifesi olmalı, fırsatı kaçırmamalıdır. Zirâ, insanın gelecek yıl Berât gecesine kavuşup kavuşmayacağı belli değildir.
     
Bu vesîle ile okurların, bütün kardeşlerimizin ve ümmet-i Muhammed’in (sav) berâtini kutlar, emânetin alınacağı âna kadar hizmet-i Îmâniye ve Kur’âniye’de devâm etmeleri için duâ eder, insanlık hakkında hayırlar lütfetmesini dilerim.
       
‘Allah’ım! Bu gece hürmetine, Senden îmân-ı kâmil, amel-i sâlih, hâlis bir niyet, vefâ ve sadâkat istiyor, rahmet ve mağfiretinle muâmele etmeni diliyoruz. Âlem-i İslâm’ın içinde bulunduğu zilletten, sefâletten kurtulmalarını, İslâmî şuurla mücehhez hâle gelmelerini, dünyâ ve âhiret saâdeti ve mutluğuna kavuşmalarını Sen’in sonsuz Rahmetinden dileniyoruz. 

Allah’ım! Sana düşman olanları, dinine tuzak kuranları, memleket ve milletimizin huzurunu bozan ve bozmak isteyenleri Sana havâle ediyor, hidâyete liyâkatları olanların sinelerini açmanı, doğruyu ve gerçeği görmelerini diliyoruz.

Allah’ım! Dünyânın her yerinde insanlığın saâdeti ve mutluluğu adına, her türlü sıkıntı ve zorluklara katlanarak gece gündüz koşturan, hizmet veren ehl-i îmâna, kadın-erkek kardeşlerimize inâyette bulunmanı diliyoruz.

Yâ Rabb-el Âlemin! Ümmet-i Muhammed’in, insanlığın kurtuluşu adına emeklerini zâyi etmemeni, her türlü maddî-mânevî sıkıntı ve hastalıklar içinde kıvrananlara acil şifâlar lütfeylemeni, dünya-âhirette bizi utandıracak, mahcup edecek ayıplardan, günahlardan, bu gece hürmetine bizleri arındırmanı diliyor, dileniyor ve Sen’in sonsuz Rahmetinden ümitle bekliyoruz.

Yâ Rab! Bu mübârek gün ve geceler hürmetine, kâinatın yaratılış vesîlesi Efendimiz (sav) hürmetine; mağdur, mazlum, mahkûm durumda bulunan, yuvaları dağılmış, aile fertleri bilhassa anne ve babalarına hasret kalan, gözleri dünyaya açar açmaz kendilerini hapishânelerin demir parmaklıkları içinde bulan, hürriyetlerini ve yüzlerinin güleceği günü bekleyen yavruların yüzünü güldür Allah’ım.’  Âmin.

[Mehmet Ali Şengül] 18.4.2019 [Samanyolu Haber]

Kainatta nazenin bir çocuğa benzersin [Safvet Senih]

Ekonomiye göre insanın ihtiyaçları sonsuzdur; her şeye muhtaçtır, her şeyi ister. Psikolojiye göre insanın arzu ve emelleri sonsuzdur. Halbuki, iktidarı kısa, ömrü kısa olduğundan bunları elde etmeye gücü yetmez. Onun için sonsuz bir Kudrete dayanması gerekir. Dayanma noktası çok mühimdir. Kaldıraçları hatırlayalım…  Arşimed’i hatırlayalım: “Bana bir dayanma noktası gösterin, dünyayı yerinden oynatayım!..” diyor.

Bediüzzaman Hazretleri de “İnsan şu kâinat içinde pek nazik ve nâzenin bir çocuğa benzer. Zaafında (zayıf bir halde) olmasında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Çünkü o zaafın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcudat ona musahhar olmuş (emrine âmede kılınmış). Eğer insan zaafını anlayıp, kâlen (sözlü olarak), hâlen, tavren dua etse ve aczini bilip istimdat eylese (dayandığı Zât’tan yardım ve medet istese), o teshirin (mevcudatın kendi emrine verilmesinin) şükrünü edâ etmekle beraber istek ve arzularına öyle muvaffak olur ve maksatları ona öyle musahhar olur ki, kendi zâtî iktidarı  ve gücü ile onun yüzde birine bile muvaffak olamaz.”

En zor şartlarda bile, arkasında bir hâmisinin olduğunu bilmenin ve sırtını sonsuz bir güce dayamış olmanın verdiği ümit ve moral, insanı sağlam, güçlü ve dik tutar.

Bediüzzaman Hazretleri misal olarak diyor ki: “Nasıl ki, nazdar bir çocuk ağlamasıyla, ya istemesiyle, ya hazin hâliyle istek ve arzularına öyle muvaffak olur ve öyle güçlü ve kuvvetliler onun emrine âmâde olurlar ki, o istediklerinden binden birisine bin defa kuvvetçiğiyle yetişemez. Demek o çocuğun zayıf ve âciz halde olması, onun hakkında şefkat ve himayeyi harekete geçirdikleri için küçücük parmağıyla kahramanları emrinde koşturur.”

Ey bütün, mazlumlar ve mağdurlar grubu, Üstad Hazretlerinin tamamen birer hakikat olan şu sözlerinden ibret dersimizi alalım; can u gönülden sabırla duaya ve ibadete sarılalım…  “Sabır göstererek, namazı vesile ederek Allah’tan yardım dileyin.”   (Bakara Suresi, 2/45) buyruluyor. Unutmamamız lâzım.

Onun için Üstad Hazretleri, hayatı kolaylaştıran ve güzelleştiren, teknik ve teknoloji vesilesiyle, ulaştırılan nimetlere dikkati çekerek diyor ki: “Demek şu görünen insanî saltanat, beşerî terakkiyat ve medenî kemâlât, celb ile değil, galebe ile değil, mücadele ile değil, belki; insana zayıf olduğu için emrine âmâde kılınmış,  âciz olduğu için  kendisine yardım edilmiş, fakir olduğu için ihsan edilmiş, cahil olduğundan dolayı ilham edilmiş, muhtaç olduğu için de ikram edilmiş. Ve o saltanatın  sebebi, ilmî iktidar ve kuvvet değil belki Rabbanî şefkat ve re’fet, İlahî hikmet ve rahmettir ki, her şeyi insanın emrine vermiştir. Evet gözsüz bir akrep ve ayaksız bir yılan gibi haşerata mağlup olan insana, bir küçük kurttan ipeği giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren, o insanın gücü ve iktidarı değil, belki onun zayıf hâlinin meyvesi olan Rabbanî teshir ve Rahmanî ikramdır. Ey insan! Madem hakik böyledir, gururu ve enaniyeti bırak. Mabud ve İlahımız olan Cenab-ı Hakkın ulûhiyetinin dergâhında âcizliğini ve zayıflığını, medet ve yardım isteme diliyle; muhtaçlığını ve hâcetlerini yalvarış, yakarış ve dua lisanı ile ilân et ve kul olduğunu göster ve ‘Hasbünallah ve ni’me’l-vekil’  (Allah bize yeter. O ne güzel vekildir.) de, yüksel.”

Akıllara gelebilecek bir vehim ve bir soruya da Üstadımız şöyle cevap veriyor.

“Hem deme ki, ‘Ben hiçim; ne ehemmiyetim var ki, bu kâinat, Mutlak Hüküm Sâhibi Cenab-ı Hak tarafından kasdî olarak benim emrime âmâde kılsın; benden küllî bir şükür istenilsin?’ Çünkü sen gerçi, nefsin ve suretin itibariyle hiç hükmündesin. Fakat vazife ve mertebe noktasında sen, şu haşmetli kâinatın dikkatli bir seyircisi, şu hikmetli mevcudatın  belâğatlı konuşan bir dili ve kâinat kitabının anlayışlı bir mütalaası ve şu tesbih eden mahlukatın hayretli bir nâzırı ve şu ibadet eden masnuatın (sanat eserlerinin) hürmetli bir ustabaşısı hükmündesin.

“Evet ey insan! Sen nebâtî cismâniyetin cihetiyle ve hayvanî nefsin itibariyle; sağir (küçük) bir cüz’, hakir bir cüz’î, fakir bir mahluk, zayıf bir hayvansın ki; bütün dehşetli seyyâl mevcudatın dalgaları içinde çalkalanıp gidiyorsun. Fakat İlâhî bir muhabbetin ziyâsını barındıran imanın nuruyla nurlanmış olan İslâmiyetin terbiyesiyle mükemmel hâle gelip; insaniyet cihetinde, kulluğun içinde bir sultansın ve cüziyetin içinde bir küllîsin, küçüklüğün içinde bir âlemsin ve hakaretin içinde öyle makamın büyük ve daire-i nezâretin geniş bir nâzırısın ki, diyebilirsin; ‘Benim Rahîm Rabbim dünyayı bana bir hâne  yaptı. Ay ve güneşi, o hâneme bir lâmba; ve baharı, bir deste gül; ve yazı, bir nimet sofrası; ve hayvanı, bana hizmet kâr yaptı. Ve nebâtâtı, o hânemin ziynetli levâzımatı yapmıştır.” (Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas, Dördüncü Nükte)

Bilhassa mağdur ve mazlum ruhlar, Üstad Hazretlerinin bu mülâhazalarını dikkatle ele almalı ve derin derin yorumlamalıdırlar…

[Safvet Senih] 18.4.2019 [Samanyolu Haber]

Tavuk eti kanatlandı! [İlker Doğan]

Seçim sonrası zam yağmurundan tavuk eti de nasibini aldı. Sektörün yüzde 10’larda olmasını beklediği zam oranı yüzde 20’nin bile üzerine çıktı. Tavuk etine son iki yılda gelen zam oranı yüzde 250’ye yakın… Güncel rakamlarla 4 kişilik bir ailenin ‘mangal’ keyfi 100 lirayı geçiyor.

Akaryakıt, patates ve soğan derken 31 Mart’tan sonra fiyatı en fazla artan ürün tavuk eti oldu. Öyle ki, sektör aktörlerinin bile beklediğinden fazla zamlandı beyaz et. Zam oranı yüzde 20 ila 25 arasında değişiyor. Tavuk fleto ve mangalcıların vazgeçilmezi kanatın kilosu 24 liraya kadar çıktı. Kanat geçtiğimiz yıl ocak ayında 12 liradan satılıyordu. Daha bir yıl önce 7 lira olan bütün tavuğun kilosu ise 13 liraya yükseldi. Fiyatı 34 liraya kadar fırlayan piliç ızgaza ise neredeyse kırmızı etle yarışıyor. Son gelen zamlarla birlikte 4 kişilik bir ailenin mangal keyfi ise geçtiğimiz yıla oranla yüzde 40’a yakın bir artışla 100 liraya dayandı. Sadece 3 kg karışık (kanat, pirzola, ızgara) tavuk etinin fiyatı 70 lirayı buluyor. Buna domates, biber, soğan, marul vs. gibi mazlemeleri de eklediğinizde hafta sonundaki mangal keyfiniz 100 liranın üzerine çıkıyor! Geçtiğimiz yıl aynı malzemeler için yaklaşık 60 lira ödüyordunuz.

HER AY DÜZENLİ OLARAK ZAMLANIYOR!

Kasaplar Odası Genel Başkan Yardımcısı ve Antalya Kasaplar Odası Başkanı Osman Yardımcı, geçtiğimiz eylül ayında yaptığı açıklamada, beyaz ete 9 ayda yüzde 200’ün üzerinde zam yapıldığını söylemişti. Bu açıklamadan sonra beyaz ete neredeyse her ay zam geldi. Bu arada, Et ve Süt Kurumu’ndan beyaz eti piyasa fiyatından yüzde 20-25 oranında daha uygun fiyata alabiliyorsunuz ancak mağaza sayısı çok sınırlı olduğu için erişmek mümkün olmuyor.

ORTALAMA FİYAT 13 LİRAYA DAYANDI

Resmi verilere göre geçtiğimiz yıl tavuk eti üretimi 2 milyon 156 bin ton olarak kayıtlara geçti. Türkiye’de geçen yıl 1 milyar 228 milyon 533 bin tavuk, 6 milyon 779 bin hindi kesildi. Kişi başı tavuk eti tüketimi ise 25 kilo civarında. TÜİK’in rakamlarına göre 2018 yılının Kasım ayında bir kilogram tavuk etinin ortalama fiyatı 11,03 liraydı. Ancak son zamların ardından söz konusu rakamın 13 liraya dayandığı belirtiliyor. Söz konusu rakam 2016 yılı ocak ayında 7 lira civarındaydı.

YUMURTA VE ET ÜRETİMİ AZALDI

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından Şubat ayı ile ilgili kümes hayvancılığı üretimi istatistikleri paylaşıldı.Buna göre, tavuk yumurtası üretimi bir önceki aya göre yüzde 6,7 azalarak 1,6 milyar adet olarak gerçekleşti. Kesilen tavuk sayısı 91 milyon adet oldu. Kesilen tavuk sayısı bir önceki aya göre yüzde 5,7, bir önceki yılın aynı ayına göre ise yüzde 2,7 azaldı. Tavuk eti üretimi 158 411 ton olarak kayıtlara geçti. Yine üretim de bir önceki aya göre yüzde 6,2, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 4,9 düştü.

[İlker Doğan] 18.4.2019 [TR724]

Özal sonrası, Dindarlık ve Diyanet’e bakış…. [Enes Cansever]

Bugün rahmetli Turgut Özal’ın vefatının 26. yılı.

17 Nisan 1993.

Daha dün gibi; lakin dile kolay,çeyrek asrı ardımızda bırakmışız.

26 yıl önce bugün.

Ülke: Kazakistan, dönemin başkenti, Almatı’dayız.

Bir grup arkadaşla akşam sofrasında alıyoruz, sarsıcı haberi.

Halbuki aradan henüz beş gün geçmiş.

Orta Asya ziyaretinin Almatı ayağında karşılamış, beraber olmuş ve Bakü’ye uğurlamıştık O’nu.

Timur’un Başkenti Semerkand’da tarihi şahsiyetlerle buluşmuş, türbelerinde dualarla nefeslenmişti.

Buhara’da Bahaeddin Nakşibendî ve İmam Buharî ile halleşmiş, oradan da Ahmet Yesevî  Hazretler’inin memleketi Kazakistan’a gelmişti.

Şüphesiz, Özal dönemi, Cumhuriyet tarihinde önemli, farklı bir yere ve öneme sahip.

Çünkü Özal, 1980’li yılların başında ekonomiyi düze çıkaracak reçetelerle temayüz etmiş, kamuoyu da böylece tanımaya başlamıştı.

12 Eylül darbesinin ardından, yeniden demokrasiye dönüş yıllarında bürokrasinin dehlizlerinden, Çankaya yerleşkesinin zirvesine çıkmayı başarmıştı.

Özal, Cumhurbaşkanı sıfatıyla, komşu ülke Suriye’ye ilk remi ziyaretini yapmıştı.

 TÜRKİYE, KOMŞU ÜLKELER VE İSLAM COĞRAFYASININ HALİ!

Bu açıdan aslında, Türkiye’nin kör- topal demokrasisine, gelişim ve dönüşümüne suikast günü olarak  da ifade edebiliriz, Özal’ın vefat gününü.

Başta Türkiye’de olmak üzere, Komşu ülkelerde ve  Ortadoğu coğrafyasındaki hazin tabloya bakınca, Özal’ın yokluğuna daha farklı okumalar yapılabilir hiç kuşkusuz.

Hele hele, günümüzün kutuplaştırıcı ve nefret diline, ayrıştırıcı politikalarına ve bir karpuz gibi ortasından ikiye bölünmüş toplum görüntüsüne bakılınca bu acınası durumu daha iyi anlamak mümkün.

Dahası, toplumun ciddi ihtilaflarında, ciddi kavgalarında ‘durun hele, yapmayın’ diyecek sözü sazı dinlenir kimse yok, kalmadı.

En ilkel toplumlarda bile, barış çubuğunu tüttürecek, frene dokunacak bilge kişiler vardı.

17 Nisan, önemli bir gündür…

Fatih Camii’nden kalkan cenaze,

Vatan caddesinin mahşeri kalabalığı, bugün, hasreti çekilen,  ‘durun diyebilecek’ bir bilge politik figürün uğurlanışı…

İstanbul’da tarihi bir matem günü, karalar bağlanmış,

Yediden yetmişe emsaline nadir rastlanır kalabalık…

O kalabalık içinde belleğimizde kalan, herkesin bu kalabalıkla özdeşleştirdiği ve bilge lidere atfedilen üç önemli özellik büyük afişlerde taşınmıştı:

“Dindar Cumhurbaşkanı…”

“Sivil Cumhurbaşkanı…”

“Demokrat Cumhurbaşkanı…”

ÜÇ KAVRAMIN ANLAMI

Neydi bir araya gelen bu üç kavramının bize anlattığı?

Dindarlığıyla yaşadığı toplumun değerlerini özümsemiş, sivilliğiyle halkın tüm renklerini bağrına başmış, demokrat kimliğiyle dünyaya açık bir liderdi bize anlatılmak istenen esasen.

Bugünün dışlanan ve yok sayılan, kendilerine zindanların reva görüldüğü, çocuk, genç, ihtiyar her yaşta vatan evladı, Bilge liderin yokluğunun acısını daha derinden hissediyor…

Ne mi oluyor bugün?

Tekrarında fayda var: Lahosa kadınlar kelepçelenip zindanlara tıkılıyor, hamile kadınlara aynı şey reva görülüyor. 700 aşkın bebek anneleriyle bu kara zindanlarda tutuluyor. Bu zindanlar insanlık dışı muameleler, tedavileri yaptırılmayıp ölüme terk edilen insanlar.

Seçim güvenliğinin olmadığı bir ülke, sivilliğin rafa kalktığı bir ülke.

İradesi çalınan bir millet, 31 Mart seçimlerin göstermelik uygulamalar dönüştüğü üçüncü dünya ülkesi görüntüsü…

‘Dindar’lık nasıl değersizleşiyorsa, sivillik ve demokratlık da ham bir masala dönüşüyor.

Doğrusu liderleri kült haline getirmek, onları alternatifsiz olarak topluma arz etmek, bu giderse biz yanarız mantığıyla hareket etmek elbette doğru değil.

Özal da sırası vakti geldiğinde bırakıp gidecekti, gitmeliydi.

Amacımız vazgeçilmez lider güzellemesi yapmak değil.

Bunu yaparsak bir nevi günümüzün ‘tek adamcılık’ miyobuna, körlüğüne yakalanmış oluruz.

Amma velakin, bu tür liderler ve kişilikler birer prototiptir.

Sonrakiler için yol gösterici, ışık tutuculardır.

Onun birleştiriciliğinden, yerel ve evrensel değerleri benimseyişlerinden alınacak çokça dersler vardır.

Eğer Özal döneminde de dışlanmış kesimler varsa, ilgi dışı kalmışlar varsa pek tabii bu da yapılmış bir hatadır.

Kişilikler eksik yanlarıyla da ele alınırsa, resmin bütünü daha iyi görülür.

Tabiidir ki, o da bizim gibi insandı ve hataları bu tabiilik içinde vardı muhakkak.

DİNDARLIĞINI SAKLAMADI, SEKÜLER KİMLİKLERE HEP SAYGILI OLDU

Mesela, Nakşi kimliğini saklamadı, ama bu bir pazarlama konusu haline getirmedi. Hanımını, seküler kimliğiyle yanında tuttu, bunu problem olarak görmedi.

Toplumun tüm kesimlerini, tüm inanç ve kabullerine; sosyal grupları, cemaatleri taşıdıkları değerlerle bir zenginlik olarak kabul etti.

Ülkenin tüm bu renkleriyle bir dünya markası olabileceğine olan inancı tamdı.

Benim gibi düşünenlerle, benim gibi olsun, az olsun düşüncesi taşımadı.

Onun teslim aldığı Türkiye, içine kapanmış, dünyaya kapalı bir ülkeydi.

Ondan önceki yönetim zihniyeti, ‘azıcık aşım kaygısız başım, az olsun bizim olsun’şeklindeydi.

Tıpkı bugünkü “Sivil siyaset” tablosunun, üniformalı ve adeta kışlayla sınırlı bakış versiyonu…

Dar Anadolu topraklarına başlarını gömmüş yöneticiler, günlerini gün etmekteydiler.

Günümüz Türkiye’sinin Misak-ı Milli sınırlarına hapsedilmeye çalışılan uygulamaları gibi…

İçe kapanan, kavgası gürültüsü de eksik olmayan bir ülkeydi Türkiye.

Bugün yarı açık cezaevine dönüştürülen yurdumuz gibi…

Bugün, iç açıcı bir tablosu yok ülkemizin, her alanda göstergeler negatif.

Buyurun birkaç hadise:

-Türkiye’deki zulüm ve baskıdan kaçarken, Meriç Nehri’nde boğulan ve Atina’da defnedilmek zorunda bırakılan 22 yaşındaki Üniversite öğrencisi Mahir Mete Kul…

-Adaylıkları YSK’ca onaylandığı halde, seçimi kazanan adaylara KHK’lı olduğu gerekçesiyle mazbataları verilmeyen başkanlar.

-Kızı Rabia Naz‘ın şaibeli ölümüyle ilgili hukuk mücadelesi veren Baba Şaban’ıın haklı mücadelesini bastırmak için, akıl hastanesine yatırılması kararına imza atan mahkemeler.

DÖRT EĞİLİMİ BİRARADA TUTABİLDİ!

Engin yönetim mimarisiyle önce; liberalleri, muhafazakârları, milliyetçileri ve sosyal demokratları aynı çatı altında buluşturdu.

Buradan aldığı hızla dünyaya açıldı. Türkiye’nin bu çok renkli barış fotografını tüm dünyaya gösterdi.

Ülkeyi dünyaya açtı…

Askeri vesayete boyun eğmedi, bu vesayetten ülkeyi kurtarmaya çalıştı.

Ama gel gör ki bu vesayet gücünün komploları sonucu öldüğü genelde kabul gören bir görüştür.

O yapının bugün de çok canlı olduğunu, ülkede yönlendirici güç konumunda bulunduğu da önemli bir gerçektir.

Dolayısıyla Özal’dan sonrası bir geriye dönüştür, eskiye, eskinin kalıplarına bir teslimiyettir.

Özal ile beraber inşa edilenler teker teker yıkılmış, Tek Partili yılların dar kalıplarına tekrar yakasını kaptırmıştır.

ORTA ASYA’DAN AVUSTARLYA’YA SEVGİ HALELERİ OLUŞTU

Elbette bu hizmetlerin karşılığı olan sevgi haleleri, sadece içte değil, dış dünyaya, komşu ve kardeş ülkelere de, yansımıştı kısa zamanda…

Evet Özal, Kazakistan dönüşü Hakk’a yürümüş, tüm Türkistan ve elbette Kazak halkı da bu tez ayrılık için yas bağlamıştı.

Küçüğünden büyüğüne, herkesin sevgisini kazandığı için, vefatından sadece birkaç gün sonra, Rusların önemli şahıslarından biri olan Bavmana’nın ismini taşıyan caddeye, “Turgut Özal Caddesi” ismini vererek, günümüzde hâlâ kalbinde yaşatıyor Kazak halkı, bu bilge lideri…

Yalnız Türkistan mı?

Ta dünyanın ucu sayılan Avusturalya’da izleri var Merhum Özal’ın.

Sydney’in önemli sembollerinden biri olan Auburn Gelibolu Camii’nin açılmasında bizzat maddi Bağışta bulundu ve manevi katkıları oldu.

Buralara gelip, bu önemli mabette, Anadolu’dan göçmüş  gelmiş insanlarımızla diz dize durdu.

Gelecekle ilgili tavsiyelerde bulundu.

“Avustralya’nın birer münevver insanı olma” telkininde bulundu.

Sonrasında da ilgisini esirgemedi.

 DİNDARLARLIĞIN SIFIRLANDIĞI, DİBE VURDUĞU TABLO

Yazımı Turgut Özal’ın Türkiye’sini, günümüz ülkesinden ayıran sıcak, somut bir anket araştırmasıyla noktalayayım.

-Dine, dindara güvenin sıfırlandığı bir ülke. MAK Danışmanlık Şirketi’in dindarlaşmak şöyle dursun dinden uzaklaşıyoruz vehametine ortaya koyan raporu.

Şirket, bunlar yıllar önce Özal döneminde anket için şu soruyu sormuş geçen günlerde:

“Aniden bir yere gitmek zorunda kalırsanız, çocuğunuzu aşağıdaki meslek gruplarından hangisine teslim edersiniz?”

Sözkonusu soruya Turgut Özal döneminin Türkiye’sinde verilen cevap; Din adamlarına,  Cami İmamı ve müezzinlerine, Kur’an kursu hocalarına veya komşularına teslim eden ahali, “Dindarlaşan (!), neredeyse her mahalleye açılan Cami ve İmam Hatip Liseleri enflasyonunun yaşadığı “Yeni Türkiyede“, başka meslek gruplarını tercih etmiş.

Doktor, Avukat…

Yani din adamlarına ve dini kurumlarına güven yerlerde maalesef….

İlk onda dinle anılan hiç bir meslek ve kuruluş yok.

Ne acı değil mi?

Nasıl yer alsın ki?

Garabetlerin son gelmiyor ki…

Önceki gün Sydney’e gelen Diyanet Teşkilatının Başkanı, Merhum Özal’ın mirası olan Gelibolu Camii’nde, inancımızın özellik ve güzelliklerini anlatması gerekirdi. Belki de yukarıdaki araştırmada dibe vuran dindar ve diyanetin utanç tablosunu paylaşması lazımdı. Yada, Van’da müftülüğün kentte ihraç edilmesi gereken  Cemaatle  iltisakları olan “terörist” imamlar hakkında ‘Gizli Tanık Komisyonu’nda, cami kubbesinin altında, meslektaşlarına iftira atan, gammazlayan ama şimdi nedamet duyan, pişman olan memurlarını anlatmalıydı Diyanet’in Başındaki, mesela. Ama o, Avustralya ve Yeni Zelanda’ya kadar gelip, dünyaya mal olmuş bir Sivil Toplum Hareketi ve mensuplarına “terörist” diyecek kadar, iman, vicdan ve insaf ölçülerine mesafe koyarsa, elbette ki, kimsenin Din’e ve Diyanet’e güveni kalmaz, önlenemez irtifa devam eder.

Yani ki tüm güzellikleri perdelersen, çirkinlik kaplar her yanı, nefes alamaz hale gelir ülkeye… e.cansever@zamanaustralia.com.au

Özal, din, diyanet ve hıyanet…

Bugün rahmetli Turgut Özal’ın, vefatının 26. yılı.

17 Nisan 1993…

Daha dün gibi…

Ama dile kolay çeyrek asır önce…

26 yıl önce bugün,  dönemin Kazakistan’ın Başkenti Almatı’da, bir grup arkadaşla akşam sofrasında ölüm haberinin şokuyla sarsılmıştık.

Henüz beş gün önce, Orta Asya ziyareti kapsamında Bişkek’ten Almatı’da karşılamış, Bakü’ye uğurlamıştık.

Timur’un başkenti Semerkand’da, Buhara’da Bahaeddin Nakşibendi ile İmam Buharî’nin türbelerini ziyaret ederek, Ahmet Yesevi Hazretlerinin memleketi Kazakistan’a gelmişti.

1980’li yılların başında ekonomiyi kurtarıcı reçeteleriyle temayüz etmişti Özal.

12 Eylül darbesinin ardından, yeniden demokrasiye dönüş yıllarında bürokrasinin dehlizinden, Çankaya yerleşkesinin zirvesine yükselmişti.

Aslında, Türkiye’nin kör- topal demokrasisine, gelişim ve dönüşümüne suikastın yapıldığı gün olarak  da ifade edebiliriz, Özal’ın vefat gününü. Türkiye’nin özelinde, İslam coğrafyasındaki hazin tabloya bakınca, Özal’ın ‘vefatı’ daha farklı anlam kazanır.

Hele hele günümüzün kutuplaştırıcı ve nefret diline;

Bir karpuz gibi ikiye ayrılan ülke ve birbirine düşman edilen insanların hazin durumuna bakınca,

Özallı yıllara “Hey gidi günler” dememek mümkün mü?

İşte bu nedenle;

17 Nisan, önemli bir gündür…

Fatih Camii’nden kalkan Özal’ın cenazesi, vatan caddesinde mahşeri bir kalabalıkla uğurlanmıştı.

Gözyaşlarıyla ve türlü yöresel ağıtlarıyla, vedalaşıyordu tüm Türkiye.

O kalabalıktan belleğimizde kalan tarihi görüntülerin içinde, ellerde taşınan üç önemli afiş, hafızamızda adeta kazınmıştı:

Halkın Cumhurbaşkanı…

Sivil Cumhurbaşkanı…

Demokrat Cumhurbaşkanı…

Kadın, kız,  genç ve yaşlı demeden Anadolu topraklarını binlerce insana zinden edenlere şahit olan insanlarımız, Halkın Cumhurbaşkanı’ın ne anlama geldiğini daha iyi anlaşılır.

Lahosa kadını cezaevine atacak kadar inanç züğürdü, hamile kadını kelepçele şekilde doğum yaptıracak kadar vicdan yoksunu, emzikli bebekleri  zindanlarda emekleten, kadınlara işkence yapan, taciz eden, her türlü ahlaksız ve insanlıktan uzak muameleyi reva görenlerin muktedir olduğu topraklarımızda, 26 yıl önceki ‘Sivil Cumhurbaşkanı’ dövizinin  taşıdığı mana çok daha değer kazanıyor.

Halkın hür iradesiyle, Marmara’da, Doğu’da, Karadeniz’de,  Güney Doğu’da, birçok belde ve bölgede sandığa yansıtılan “Milli irade”nin, haftalardır rehin tutulmasını şahit olan Türkiye, galiba Özal’ın cenazesinde, adeta demokrasi bayrağı gibi taşınan “Demokrat Cumhurbaşkanı’ afişini yadırgayan bilhassa sol görüşe sahip kitleler, galiba bugün daha iyi idrak ediyorlardır.

Özal farklılıkları büyük bir zenginlik olarak, gördü ve değer verdi.

İnançlıydı, ama kendisi gibi düşünmeyenlere karşı bağnaz değildi.

Muhafazakar bir anlayışa ve hayat tarzına sahipti, ama 4 farklı eğilimi bir araya getirme çabalarıyla hep ön çıktı.

Dindardı ama hiçbir zaman kindar olmadığı gibi; kesinlikle dinin güzel yüzünü,  politikanın çirkinlikleriyle kirletmedi.

Özal’ın Nakşiliği çok konuşuldu, Mehmet Zahit Kotku’ya muhabbetini hiç gizlemedi, ama eşi Semra Özal’ın giyim kuşamını o veya bu şekilde, özeline karıştırmadı..

Hırslıydı ama asla muhalifine kin beslemedi, düşman siyasetini gütmedi, milyonlarca insanın oyuna sahip muhalefete ne “illet” ne de “zilled” dedi.

Dini bütün nesilden yanaydı, ama kindar bir gençliğin yetişmesine asla imkan vermedi, bu zehirleyici anlayışın semtine bile uğramadı.

‘Hakkı hakikate “davam” diyenleri, tüm zorluklara rağmen korudu, kolladı ama asla “hak sadece benim davamdır” demedi.

Saymakla bitmez…

Özal, şartları ve imkânları en iyi değerlendiren insandı.

Gerginlikleri çok iyi yöneten bir liderdi.

Problemleri çözmek için büyük düşünürdü.

Türkiye’nin sermayesini değiştirerek ekonomisinin büyümesini sağlayan önemli bir uzmandı.

Yatırımcılarımızı dünyaya, dünyayı adeta Anadolu’ya taşıdı…

Anarşi ve terörle bunalan bir dönemden çıkış yolu olarak askeri darbenin görüldüğü bir anlayış ortamında, tam tersine özgürlükçü düşünceleri ortaya atan liderdi.

Hasılı Modern Türkiye’nin Mimarıydı, Turgut Özal…

Kendini halktan birisi olarak gördüğü içinde ‘en sevilen devlet adamı’ olarak halen unutulamıyor.

İşte onu, bürokrasinin dehlizinden Çankaya’nın tepesine taşıyan ve Türkiye’nin yakın tarihine damgasını vurduran sır da budur ve bundadır.

Türkiye’deki sivilleşmeye onun hizmetleri sebep olmuştur.

Asker sivil arasındaki denge her şeye rağmen ölümünün 26.yılında belli bir noktaya gelmişse onun büyük hizmetleri sayesindedir.

Elbette,  Özal kimilerine göre de, Türkiye’yi gerçek kapitalizmle tanıştırdı, insanlarımıza girişimcilik ruhunu kazandırmaya çalıştı.

Kolay olmadı…

Turgut Özal, çok sıkıntılarla karşı karşıya kaldı.

Yukarıda sıraladığımız güzel gelişmeleri, reform niteliğindeki yenilikleri, büyük dirençlere rağmen, ülkenin demokratikleşmesine büyük katkı sağladı.

Hasılı gürültü etmeden iş yapmayı seven bir adamdı.

Bugünün bağnazları gibi despotizm değil, hukukun üstünlüğüne inanıyordu.

TBMM kürsüsünden milletin önünde ettiği yemini ayaklar altına almadı mesela…
Yine Anayasa’nın temel direği olan yargı bağımsızlığını çiğnemedi.
Demokrasinin olmazsa olmaz ilkesi güçler ayrılığını hiçe saymadı.
Savcı ve hakimlere emir buyurup, şunun tutaklayım, bunu yaklayım demedi.

Tüm bu hizmetlerinden dolayı, çeyrek asır önce arımızdan erken ayrılan ve hakka yürüyen Özal’ın, Vatan Caddesi’nden Topkapı Anıt Mezara taşınan naaşının ardından ağlayarak, yürüyen milyonlar, ‘Halkın Cumhurbaşkanı’, ‘  Sivil Cumhurbaşkanı’ ve ‘Demokrat Cumhurbaşkanı’ yazılı büyük dövizler kalplerine nakşettiler..

Sadece içte değil elbet…

Kısa süreli Orta Asya Cumhuriyetleri ziyaretinin ardından, küçüğünden büyüğüne, herkesin sevgisini kazandığı için, vefatından sadece birkaç gün sonra, Rusların önemli şahıslarından biri olan Bavmana’nın ismini taşıyan caddeye, “Turgut Özal Caddesi” ismini vererek, günümüzde hâlâ kalbinde yaşatıyor Kazak halkı…

Anadolu’dan 20 bin kilometre uzaklıktaki Avustralya’ ya kadar iz bıraktı Merhum Özal.

Sydney’in önemli sembollerinden biri olan Auburn Gelibolu Camii’nin açılmasında bizzat maddi ve manevi katkıları bulundu.

İçinde dua etti…

Peki, Özal’ın bıraktığı Türkiye’de, bugün neler yaşanıyor?

Sadece bir haftalık bilanço:

Türkiye’deki zulüm ve baskıdan kaçarken, Meriç Nehri’nde boğulan ve Atina’da defnedilmek zorunda bırıkalan 22 yaşındaki Üniversite öğrencisi Mahir Mete Kul…

Adaylıkları YSK ca onaylandığı halde, seçimi kazanan adaylara KHK’lı olduğu gerekçesiyle mazbataları gaspedilen adaylar…

Kızı Rabia Naz’ın şaibeli ölümüyle ilgili hukuk mücadelesi veren Baba Şaban’ıın haklı mücadelesini bastırmak için, akıl hastanesine  yatırılması kararına imza atan mahkeme kararı!

Yazımı, geçen hafta yayınlanan çarpıcı bir araştırmayla bitireyim. Dindar nesil yetiştirmekle övünenlerin, Merhum Turgut Özal’ın dönemini yansıtan bir anketle, Delidumrul Türkiye’sine ışık tutular…

MAK Danışmanlık Şirketi, insanların artık dinden ve dindarlardan uzaklaştığını, son yaptıkları çok çarpıcı bir araştırmanın sonuçlarını açıkldı. Merhum Turgut Özal döneminde yapılan bir araştırma şöyle:

O dönemde insanlara, “Aniden bir yere gitmek zorunda kalırsanız, çocuğunuzu aşağıdaki meslek gruplarından hangisine teslim edersiniz?”sorusu sorulduğunu aktaran araştırmacı Yazar Mehmet Ali Kulat, “Bu araştırmayı yapan şirketlerin sahipleri dindar da değil. Şıklar arasında doktorlar, öğretmenler, mühendisler, imamlar, Kur’an kursu hocası, polisler, sağlık çalışanları vs. yer alıyor. Birinci sırada imamlar çıkıyor. İmam, müezzin ya da Kur’an kursu hocası olan komşuya teslim ediliyormuş. Biz yaptık aynı araştırmayı, aynı soruyu sorduk. İlk onda dinle anılan kimse yok. Neden biliyor musunuz? Toplumda dine, dindara güveni minimize ettik! Geldiğimiz nokta bu! Başarı nerede burada?” ifadelerini kullandı.

Ne acı değil mi?

Önceki gün Sydney’e gelen Diyanet Teşkilatının Başkanı, merhum Özal’ın mirası olan Gelibolu Camii’nde, birlik ve beraberlik anlatması gerekirken, dünyaya mal olmuş bir Sivil Toplum Örgütü olan Hizmet Hareketi’nin mensupların “terörist” diyecek kadar, iman, vicdan ve insaf ölçülerine mesafe koyarsa, elbette ki, kimsenin Din’e ve Diyanet’e  olan güveninde irfa kaybı olacak.

[Enes Cansever] 17.4.2019 [TR724]

Bu Ajax da artık çok oluyor! [Hasan Cücük]

Şampiyonlar Ligi bir peri masalına sahne oluyor. Masalın kahramanı Ajax. Yıllar sonra gruptan çıkma başarısı gösterdiler. Son 3 yılda kupayı kimseye bırakmayan Real Madrid’i darmadağın ettiler. Cristiano Ronaldo ile kupaya uzanmak isteyen Juventus’u geçtiler. Ajax adını yarı finale yazdırdı. Finali göremese bile bu yıla damgasını vurdu. Tıpkı bir zamanların FC Porto’su.

Şampiyonlar Ligi 2003-04 sezonu sıradışı geçmişti. Kupanın doğal favorileri Juventus, Real Madrid, Bayern Münih ve Manchester United gibi Avrupa’nın devleriydi. Henüz paranın futbolun gücünün keşfetmediği yıllardaydık. Ancak maçlar start alıp, gruplar şekillenmeye başladığında FC Porto, Monaco ve Deportivo gibi takımlar aldıkları sıradışı sonuçlarla dikkat çekti. Bayern Münih, Juventus ve Manchester United, son 16 turunda elenenler listesine dahil oldu. Manchester United’i FC Porto, Juventus’u Deportivo’nun elemiş olması otoriteleri şaşırtıyordu.

Çeyrek finalde, Arsenal, Milan ve Real Madrid’de elenenler listesine dahil olunca herkes sürpriz bir takımın kupanın sahibi olacağına inanmaya başladı. Nitekim yarı finale Chelsea, Deportivo, Monaco ve FC Porto kalırken, bu takımlar arasında kupayı daha önce kazanan yoktu. Monaco, Chelsea’yı, FC Porto ise Deportivo’yu geçip adını finale yazdırdı.

Bir tarafta Jose Mourinho’nun FC Porto’su, diğer tarafta Didier Deschamps’ın Monaco’su… Kupayı 3-0’lık net bir skorla FC Porto müzesine götürürken, futbol dünyası Jose Mourinho gerçeğiyle tanışıyordu. Bir yıl önce UEFA Kupası’nı kazanan Mourinho, başarısını Şampiyonlar Ligi ile taçlandırıyordu. FC Porto’nun isimsiz oyuncuları dev kulüpler tarafından kapışılırken, Mourinho ise Chelsea’nın başına geçti.

Bu yıl Ajax’ın adını yarı finale yazdırması FC Porto’nun 15 yıl önceki başarısını akılllara getirdi. Barcelona’nın yarı finalde olması ne kadar olağan ise, Ajax’ın olması o derece olağanüstü bir durum. 1970’li yıllarda Kupa 1’de fırtına gibi esen Ajax 3 yıl üst üste kupayı kimseye bırakmamıştı. Sonra uzun yıllar kupaya hasret olunan bir süreç yaşadı. Makus talihi 1995’te gelen Şampiyonlar Ligi kupasıyla yeniden değişti. Ertesi sezon da finale kaldı ama kupayı kazanamadı. 1997’de gördüğü yarı final çıktığı son zirve oldu. Bir zamanlar adı Avrupa’yı titreten Ajax giderek sıradanlaştı.

Ajax’ın başarısını sıradışı kılan geldiği uzun yoldur. Şampiyonlar Ligi gruplarına kalabilmek için üç ön eleme turu geçti. İkinci eleme turunda Strum Graz’ı safdışı bırakan Ajax, üçüncü eleme turunda bu kez Standard Liege engelini geçti. Play-off turunda ise rakibinin adı Dinamo Kiev oldu. Ukrayna futbolunun güçlü temsilcisini sahasında 3-1 yenip, deplasmanda golsüz berabere kalarak adını gruplara yazdırdı. E Grubu’nda favori Bayern Münih’e iki maçta da yenilmeyerek gücünü ortaya koydu. Gruptan ikinci olarak çıkıp, 13 yıllık hasreti sonlandırdı.

Son 16 turunda Real Madrid karşısında adeta destan yazdı. Sahasında 2-1 kaybettiği maçın rövanşında 4-1 galip geldi. Son 3 yılın kupa şampiyonunu elemekle kalmadı, ortaya koyduğu futbol resitaliyle otoritelerden tam not aldı. Çeyrek finalde önüne yine bir dev çıktı. Üst üste 8. kez Serie A şampiyonluğu için gün sayan Juventus, ilk maçta Ajax’la deplasmanda 1-1 berabere kalarak avantaj elde etmişti. Şampiyonluğunu ilan etme şansı bulunduğu SPAL maçına yedek kadroyla çıkan Juventus, aklının Ajax maçında olduğunu gösteriyordu. SPAL’a yenilmeyi dert etmediler, önemli değil haftaya şampiyonluğu ilan ederiz havasındaydılar.

Juventus, aradığı golü süperstarı Ronaldo’nun kafasıyla buldu. Skor Juve’den yanaydı ama sahada futbolun hakimi Ajax’tı. Önce beraberliği yakaladı. İkinci yarı ise Juventus’u sahadan sildi. 90 dakika sonunda gelen 2-1’lik skor, Ajax’ı yarı finale Juventus’u evine gönderdi. Ajax, rakibini tam 45 yıldır yenemiyordu. Yarım asır sonra yıllarca unutulmayacak bir zafere imza attı. 1997’de Ajax’ın final rüyasına Juventus son vermişti. 22 yıl sonra roller değişti. Bu kez Ajax, Juventus’un yarı final ve kupa hayalini sonlandırdı.

Ajax finali görür mü? Bunun için henüz erken. Daha önünde aşması gereken İngiliz rakibi var. Ancak sonuç ne olursa olsun; önce Real Madrid’i sonra Juventus’u deplasmanda yenerek tur atlayan Ajax, bu yılın peri masalının kahramanı oldu. Hem de gruplara kalmak için 3 eleme turu oynayan bir takım olarak. Bu başarıya ancak şapka çıkartılır.

[Hasan Cücük] 18.4.2019 [TR724]

Mazbata tiyatrosunun sonu [Alper Ender Fırat]

Mazbata tiyatrosu bitti ve Ekrem  İmamoğlu’nun nihayet İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu ilan edildi. Erdoğan başkanlığı İmamoğlu’na vereceğini, 1 Nisan günü sabah 3.30’da AKP Genel Merkezinde yaptığı konuşmanın satır aralarında söylemişti zaten. Ondan sonra konuyla ilgili yaptığı bütün konuşmalardaki satır aralarında seçimi İmamoğlu’nun kazandığını beyan da etmişti.

1 Nisan günü AKP Genel Merkezi’ndeki balkonuna ‘Sen Ağlama Üzülme’ şarkısı eşliğinde gelen Recep T. Erdoğan ‘İtirazlarımızı yapacağız, netice alırız, alamayız önemli değil, niye şunu da unutmamak lazım kardeşlerim her olanda hayır vardır. Halkımız büyükşehiri verse dahi ilçeleri gene Ak Partiye vermiş’ diye konuşmuştu. Daha sonra ki günlerde de buna benzer konuşmalar yaptı. ‘Ekrem İmamoğlu başkan olsa bile belediye meclisinde çoğunluk olmadıkları için topal ördek olacak’ demişti.

İtirazlar, mızırdamalar ve mazbatayı verme süresini uzatma çabalarının arkasında; tabana bunu hazmettirmek, muhalefetin seçimlerden zaferle çıkma enerjisini kırıp erken seçim taleplerini durdurmak ve belediyede temizlik yapabilmek için fırsat oluşturma, düşünceleri vardı. Bu nedenle mazbata tiyatrosunu mümkün olduğunca uzattılar.

Biraz komplocu bir düşünce olacak ama ben yine de İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni bu kadar kolay vermesini garipsiyorum. Yani devletin bütün mekanizmalarını kontrol eden (en azından öyle bir görüntü veriyor) bir adamın 13 bin oyla İstanbul gibi bir yerin belediyesini vermesi bana çok garip geliyor. Yani normal de birkaç puanı kimsenin ruhu duymadan kolaylıkla çalabilirlerdi, 16 Nisan 2017 Referandumunda, 24 Haziran 2018 genel seçimlerinde şapkadan tavşan çıkaranların bu seçimlerde hiçbir şey yapmamış ya da yapamamış olmasını anlamak bir hayli zor. Yani CHP’nin sandıkları bekledik de çaldırmadık sözü bana çok açıklayıcı gelmiyor. Bu durum; İstanbul ve Ankara belediyelerini kaybetmeye arka tarafta bir pazarlığın sebep olduğunu düşündürtüyor.

Ama troller ve medyadaki tetikçilerde büyük bir panik havasını gözlemlemek mümkün. Bilindiği gibi Recep T. Erdoğan bugüne kadar yola çıktığı herkesi yolda sattı. Siyasetten tutun da medyaya, oradan iş dünyasına bütün yol arkadaşım dediklerini yolda bıraktı. Sadece hizmet hareketini değil, Abdullah Gül’den Ahmet Davutoğlu’na, Akif Beki’den Mustafa Karaalioğlu’na, Erol Olçok’tan, Mehmet Altan’a, Hasan Cemal’den Ali Babacan’a.

Şimdi sıra troller ve tetikçilerde. Onları da satmış gibi görünüyor, onlardaki panik sanıyorum bundan kaynaklanıyor. Bundan sonra İstanbul, Ankara, Adana, Antalya gibi büyükşehir Belediyeleri tarafından beslenen on binlerce trolün işsiz kalmasının yanı sıra her gün binlerce gazetenin parasını ödeyen belediyelerde olmayacak. Alt kademe trol ve tetikçiler satılığa çıkarıldı bile.

Bu AKP’nin trol ve tetikçileri için kötü haber ama, büyükşehirleri CHP’nin kazanması bu parti tabanı için çok iyi bir haber. Türkiye için iyi bir haber midir ondan da emin değilim. Bu belediyeler CHP ve tabanının gazını alıp uzun bir süre uykuya dalmasına sebep olabilir AKP’nin yediği kent rantlarının bir kısmını şimdi CHP yiyecek, ondan arta kalan yerden de biraz İYİ Parti’nin aç kurtları beslenecek.

CHP yöneticilerinin buradan Türkiye’de iktidar olma yürüyüşü başlatacaklarını hiç zannetmiyorum. Mevcut düzenden CHP ve İYİ partinin çok da rahatsız olduğu sanmıyorum. CHP belediyeler üzerinden bol bol Atatürk posterleri, heykelleri yaptırıp, bazı okullara ve binalara da Atatürk ismini verdiği zaman parti yönetimi ve tabanı için ülkedeki bütün sorunlar bitmiş olacak. Bazı solcu sanatçılara konserler verdirip, bazı tiyatrolara da destek olursa ülkenin bütün problemleri bitmiş çağdaş muasır medeniyetler seviyesindeki yerimizi korumuş olacağız.

[Alper Ender Fırat] 18.4.2019 [TR724]

AİHM’in AYM Üyesi Kararı: Hakimleri haksız yere tutuyorsunuz! [Ramazan Faruk Güzel]

Türkiye’de “bağımsız yargı” olgusunu değerlendirdiğimiz yazı dizimiz devam ederken AİHM’den, eski AYM üyesi Alparslan Altan hakkında ihlal kararı geldi. Bu karar çok önemliydi, zira Türkiye’deki Yüksek Yargı’nın ve Anayasa’nın sembolü olan Anayasa Mahkemesi’ne ve bir üyesine yapılan bu keyfi/ zorbaca uygulamayla ilgili uluslararası mahkemece –geç de olsa- hükme varılmış olmakla, diğer yargı mensupları için de tazmin yolu açılmış oldu.

Evet, bu karar bir kısmı halen içeride rehin tutulmakta olan apar topar ihraç edilmiş ve tutuklanmış binlerce yargı mensubu için emsal teşkil edecektir. Dolayısıyla da “bağımsız yargı” yazımızın devamında bir parantez açıp bu kararı kısaca değerlendirmek istiyoruz.

TÜRKİYE MAHKUM ve OLMAYA DEVAM EDECEK

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), “15 Temmuz darbe kurgusu”nun ardından tutuklanan Anayasa Mahkemesi’nin eski Başkanvekili ve üyelerinden Alparslan Altan’ın 2017 yılında yapmış olduğu başvuruyu, 2 yılın ardından –nihayet- karara bağlamış oldu ve Türkiye’nin insan hakları ihlalinde bulunduğuna hükmetti.

AİHM’in geçtiğimiz salı günü karara bağladığı dosya ile ilgili olarak Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) “özgürlük ve güvenlik hakkı” ile ilgili 5. maddesinin 1. fıkrasını ihlal ettiğine hükmedildi ve “Türkiye’nin bu ihlal dolayısıyla 10 bin euro tazminat ödemesi”ne karar verildi. AİHM’in ilgili dairesi, bu kararı 6’ya karşı 1 oy ile almıştı.

Avrupa Konseyi geçtiğimiz hafta da “AİHM’den üye ülkelerle ilgili çıkan kararların gereklerinin uygulanmasını takiple ilgili yıllık raporu”nu kamuoyuna açıklamıştı. Bu rapordan, AİHM’in 2018 yılında Türkiye aleyhine karara çıkan 372 dava münasebetiyle Türkiye’yi yaklaşık 1,5 milyon euro tazminat ödemeye mahkum etmiş olduğu anlaşılıyordu. 2017 yılında Türkiye aleyhine çıkan maddi tazminat kararı 11 milyon 580 bin civarındaydı.

2018 yılında üye ülkelerle ilgili toplam 2 bin 705 davanın sonuçlandırıldığı belirtilen raporda, en çok aleyhe tazminat noktasında Türkiye, Romanya ve Rusya’dan sonra 372 dava ile üçüncü sırada yer almıştı. Avrupa Konseyi raporuna göre, geçen yıl sonu itibarıyla Türkiye aleyhine karar çıkan bin 287 dava hala sonuçlandırılmayı bekliyor.

AİHM’in 2018 adli yıl çalışmalarıyla ilgili Strasbourg’da kamuoyuna açıklanan rapora göre ise Türkiye, düşünce ve ifade özgürlüğünden en fazla mahkum olan ülke! Türkiye’nin 40 davada, ifade ve düşünce özgürlüğünün korunmasıyla ilgili Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 10. maddesini ihlal ettiğine hükmedilmişti. AİHS’nin adil yargılama hakkıyla ilgili 6. maddesinin farklı fıkralarından ihlalde Türkiye, Rusya’dan sonra (53 mahkumiyetle) ikinci sırada…

Eski AYM üyesi Altan kararından sonra anlaşılan o ki Türkiye daha çok mahkumiyetler görecek ve birinciliği çok uzun süre kimselere kaptırmayacak.

ALPARSLAN ALTAN DAVASI SÜRECİ

Eski AYM üyesi Alparslan Altan’ın Türkiye’nin mahkumiyetine kadar giden AİHM süreci kısaca şöyleydi:

– A.Altan,  Ankara savcılığı tarafından açılan soruşturma sonucu 16 Temmuz 2016 tarihinde tutuklandı.

– Anayasa Mahkemesi, 4 Ağustos 2016 taihli oturumunda Altan’ın üyelikten ihracı yönünde karar aldı.

– Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 6 Mart’ta aldığı kararla Alparslan Altan’a 11 yıl 3 ay hapis cezası verdi. (Yargıtay heyetinin oy birliğiyle aldığı kararda, “FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne üye olmak”tan Alparslan Altan’a, “örgütteki konumu, örgütte kaldığı süre ve kastının yoğunluğu” denilip alt sınırdan uzaklaşılarak, önce 9 yıl hapis cezası verilmiş, TMK’ya göre cezası yarı oranında artırılarak 13 yıl 6 aya çıkarılmış, duruşmalardaki iyi hali nedeniyle TCK’nin 62. maddesindeki indirim uygulanarak, ceza 11 yıl 3 ay olarak belirlenmişti.)

– Altan, bunun ardından Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkını kullanmış, Türkiye’deki savunmasında ve AİHM’e yaptığı başvuruda suçlamaları kabul etmemiş,  isnat olunan suça ilişkin somut delillerin bulunmadığını ifade etmişti.

– AİHM son olarak geçtiğimiz Salı günü Anayasa Mahkemesi’nin eski Başkanvekili ve üyelerinden Alparslan Altan’ın 2017 yılında yapmış olduğu başvuruya dair kararını açıkladı ve Türkiye’nin insan hakları ihlalinde bulunduğuna hükmetti.

DİĞER HAKİMLER İÇİN DE EMSAL

Hatırlarsanız, “15 Temmuz 2016 darbe kurgusu”na müteakiben hemen aynı gece yarısı düzenlenmiş tutuklamalarla 2 AYM üyesi, 140 Yargıtay üyesi, 48 Danıştay üyesi ile 2745 adli-idari hakim ve savcı hakkında gözaltı kararları çıkarılmıştı. İşte Altan, o 2 AYM üyesinden birisi idi.

Yaklaşık 5000 hakim ve savcı -haklarında somut hiçbir delil olmadan- darbe ile ilgili hiçbir ilgileri de bulunmamasına rağmen bir gecede yakalanıp tutuklanmışlardı. Dokunulmazlıkları da bulunan bu yargı mensuplarının bir kısmı hücrelerde aklını kaybetti, hayatlarından olanlar da oldu!

Cumhurbaşkanı’na hakaret ettikleri iddia edilenler hakkında iki günde iddianame hazırlayanlar, hücrede tuttukları hakimler hakkında -aradan iki yıl geçmesine rağmen- iddianame bile düzenlenmemişlerdi. Çünkü ortada hiçbir delil yoktu, sadece fişleme raportları vardı ve bunlar üzerinden bu kadar yargı mensubuna cezalar verilmeye başlanmıştı.

Bu noktada AİHM’in Alparslan Altan kararı çok önemli. Zira, insan hakları profesörü Kerem Altıparmak’ın ifadesiyle; Altan’ın dokunulmazlığı kaldırılmaksızın suçüstü hali nedeniyle tutuklanması ve yargılanması “yasal açıdan öngörülemez” olarak ifade edilmiştir.

Altan hakkında AYM Genel Kurulu karar vermeksizin soruşturma ve kovuşturma yürütülmüş olmasını AİHM “kabul edilemez” bulmuştur. Böyle yapılmakla Atan hakkında “tutukluluk” yanı sıra yargılamanın kendisi de sakatlanmış olmaktadır.

Alparslan Altan, darbe gecesi delilsiz olarak hemen tutuklanmış, sonradan deliller uydurulup peyderpey dosyasına konmaya başlanmıştı.  Majestelerinin Anayasa Mahkemesi de bu “delillere” (?) dayanarak tutuklamayı meşru sayıp geçmişti.

Prof. Altıparmak’ın sorduğu gibi soralım bu noktada biz de:

“Peki ilk tutuklama kararını veren hakim müneccim miydi?” Daha deliller bulunmadan nasıl darbeden ve örgüt üyeliğinden tutuklamışlardı..? Gazeteci Ahmet Dönmez’in ortaya çıkardığı tutanaklardan da anlaşıldığı gibi, listeler çok önceden hazırlanmış, darbe olmadan olacaklar sıralanmış ve yargı mensuplarının tutuklama işlemlerine start verilmişti.

Binaenaleyh, AİHM’in Altan kararı, diğer hakim savcılar için de emsal teşkil edecek olup, onların da itirazları halinde yapılmış olan tutukluluk ve yargılamaya dair bütün işlemlerle ilgili olarak Türkiye tazmimatlara mahkum edilecektir.

Mirabeau’un da dediği gibi, “Adalet topaldır, ağır yürür fakat gideceği yere er geç varır.”

Türkiye de hak ihlalleri ile ilgili olarak kötü bir sınav vermekte… İçhukuk sistemi yanısıra, AİHM gibi uluslararası mahkemeler de er geç bu hukuksuzluklara dur diyecek, zulümler işleyenlere, Türkiye’deki zalimlere de bir gün gereken cezaları vereceklerdir. Mazlumlar da kısmen zararlarını tazmin edecektir ama bütün bu yaşananlar, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve hukuk devleti olması yolunda acı bir bedel olarak tarihe geçecektir!

[Ramazan Faruk Güzel] 18.4.2019 [TR724]

Uğurlar olsun… Şimdi! [Semih Ardıç]

31 Mart 2019 Pazar günü yapılan Mahallî İdareler Genel Seçimi’nde sandıktan çıkan iradeyi tanımamak ve mührü Ekrem İmamoğlu’na vermemek için bahane üstüne bahane bulan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) mukadder neticeden kaçamadı.

Yüksek Seçim Kurulu (YSK), Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ile İyi Parti’nin müşterek adayı olarak seçime giren Ekrem İmamoğlu’na mazbatasını 18 günün akabinde 17 Nisan Çarşamba akşamı teslim etti.

SANDIK DARBESİ TERS YÜZ EDİLDİ

31 Mart akşamı Anadolu Ajansı ve AKP işbirliğinde tertip edilen sandık darbesinin ters yüz edilmesinde en fazla pay İmamoğlu’na ve ona destek veren milyonlarca seçmene aittir.

Devlet imkânlarını fütursuzca kullanmaktan imtina etmeyen Saray’a ve medya sansürüne rağmen sokaktaki insanın muhabbet ve desteğini kazanmayı başarmış, duru ve azimli bir isim değil de alışılmış siyasetçi profilinde kibirli, defolu ve korkak bir isim 31 Mart’ta AKP’nin rakibi olsaydı CHP ve İyi Parti sandıkta kazanılmış seçimi masada kaybetmişti.

ZİNDE KUVVET MASKEYİ DÜŞÜRDÜ

Halkın iktisadî krizde sandıkta Saray’a iyi bir ders vereceği belli olduğu halde sandığı ne yapıp edip lehine çevirmekte mahir AKP’nin uzun elleri bu sefer karşısında hiç ummadığı kadar zinde bir CHP’li görünce faş oldu.

AKP’den aldığı sandık neticelerini AKP’nin işine gelecek şekilde sıraya koyarak medya kuruluşlarına servis eden Anadolu Ajansı’nın idareci ve editörlerinin maskesi de düştü.

Milletin vergileri ile maaşı ödenenlerin sandık hilesine alet olmasının ne gazetecilikle ne de insaniyetle alakası var. Bundan böyle hiçbir şey AA için 1 Nisan’dan öncesi gibi olmayacak.

İmamoğlu gibi çetin bir cevizle karşılaştıkları için baltayı taşa vurdular. AA Genel Müdürü Şenol Kazancı da bilerek taraf olduğu 31 Mart darbesinin kaybeden isimlerindendir,

YATCAZ KALKCAZ BAŞKAN: BİNALİ YILDIRIM

O gece sandıktaki iradeyi çalmak için sahneye çıkarılan ve “Teşekkürler İstanbul” afişlerini şehrin dört bir tarafına gece yarısı asılmasına itiraz etmeyen Binali Yıldırım hazin finaller serisine bir yenisi daha ilave etti.

Kaybedilmiş bir muharebede teslim olmak istemeyen kumandanın oyalama sefiri rolüyle siyasete veda etti. “Son Başbakan” unvanı vardı, artık kendi tabiri ile “yatcaz kalkcaz”, “kaybeden başkan” gibi unvanların da sahibi oldu.

Bin küsur odalı Sarayı Erdoğan bugünler için inşâ etmemiş miydi? Odadan ve koltuktan bol ne var Saray’da!

Erdoğan kendisine bir unvan lutfeder nasıl olsa! O da Erdoğan’ın değirmeninde öğütülmüş daneler gibi çeker bir koltuk oturur üzerine.

BAŞKUMANDANIN MAĞLUBİYETİ


Meydan meydan dolaşıp altı üstü belediyecilik hizmetlerini ifa edecek isimlerin seçileceği bir oylamayı “beka meselesi” diyerek bir meydan muharebesi haline dönüştüren AKP lideri ve Başkan Recep Tayyip Erdoğan kendi mağlubiyetinin 1’inci derecede fâilidir.

İstanbul’u kaybetmenin Türkiye’yi kaybetmek olduğunu günler ilerledikçe mağlup başkumandan da onun neferleri de iliklerini kadar hissedecek.

YSK nezdinde itirazlar neticeyi değiştirmedi, değiştiremedi. Zira halkın mesajı su kadar berraktı.

Meydan muharebesini kaybettiği 31 Mart akşamı balkona yalnız çıkmadan evvel parti genel merkezinde önüne geleni ağır hakaretlerle sağa sola savururken dışarı aksettirdiği ağır mağlubiyetin tescilini biraz geciktirdi o kadar.

EVRAK KAÇIRMA AVUNTUSU

Oyalama döneminde patlak veren “evrak kaçırma” haberlerini fazla kale almaya lüzum yok. Devlette ne bir evrak fazla ne bir evrak eksiktir. İşledikleri zimmet, irtikap ve rüşvet suçlarının sadece üzerini örtebilmişlerdir okadar…

İşledikleri suçların delilleri bütün çirkinliği ile Büyükşehir Belediyesi arşivinde duruyor. 18 gün zarfında belediyeyi ateşe verseler yine de işlenen suçların delillerini imha edemezlerdi.

İmamoğlu hep iktidarda kalacakmış gibi pervasızca rant dağıtan AKP kadrolarından hesabını sormak istediği an iki komisyon kurar ve kirli dosyalar birer birer açılır.

Sayıştay’dan kendi belediyesinin geriye dönük hesaplarını tetkik etmesini de talep edebilir.

Bütün bunlar bundan sonra öncelik sırasına göre yapılacak idari işlemlerdir. İmamoğlu vatandaşın beklediği hizmeti aksatmadan vakur bir eda ile mesaiye başladığında halkın desteğini hep yanında hissedecektir.

YENİ DİNAMİKLER VE YENİ GÜÇ MERKEZLERİ

Erdoğan’ın seçimi iptal etmesine Türkiye’nin 31 Mart akşamında şekillenen yeni dinamikler ve yeni güç merkezleri müsaade etmedi.

Seçimin iptal edilmesi iki gün evvel ifade ettiğim gibi ekonomiyi yerle bir ederdi. Venezuela’yı mumla arar hale gelirdi Türkiye.

Demokrasinin nisbi emarelerinden sandığı bile tamamen ortadan kaldıracak bir hamle Erdoğan’ı sandıkla devirme ihtimalini tamamen bertaraf edebilirdi.

Neyse ki kriz şartları bu teşebbüste Erdoğan’a “Hayır!” diyen cenahın elini kuvvetlendirdi. Kriz bu manada Türkiye’yi yeni bir badiren kurtaran can simidi oldu. Kavramların günden güne farklı fonksiyonlar icra ettiği günlerden geçiyoruz.

KORKU DUVARI AŞILDI

Bu saatten sonra ne AKP’nin ne de yedek lastiği gibi görünen truva atı Milliyetçi Hareket Partisi’nin itirazlarının zerre kadar hükmü yok.

Erken zafer vehmine kapılmamak kaydıyla değişen dinamikleri dikkatle takip edenler memleketi içine düştüğü çukurdan el birliği ile çıkarabilir.

YSK her iki partiden gelen itirazlara itibar etmeyecektir. Haddizatında seçimin iptalini elzem kılacak müşahhas delil de yok o itirazlarda.

Devran dönüyor… Erdoğan’ın işine gelmeyen bir iş hasıl olduğunda medya üzerinden pompaladığı “ezecek, mahvedecek” korkusu da ilk defa mağlup edilmiştir.

Korku duvarı aşılmıştır. Yenilmez denilen Erdoğan kalelerini birer birer terk etmek mecburiyetinde kalmıştır.

“YA HEP YA HİÇ!” ZİHNİYETİNDEN KURTULALIM

Bilvesile toptan bir bakış açısı ile Erdoğan’ın akşamdan sabaha gideceği tarihi vermek ne kadar ham hayalden ibaretse “Mümkün değil, gitmez! Kriz olsa da gitmez!” teslimiyeti de o kadar vahim bir hatadır.

Devletler de iktisadî, siyasî ve içtimaî pek çok dinamikten müteşekkil bir bünyedir. Bünyeyi tahrip eden hastalığın derecesine göre düzenli tedavide ısrar etmekten başka çare yoktur.

Tedaviden netice almak ve mikrobu tesirsiz hale getirmek veya mikrobun bozduğu hücreleri cerrahi müdahale ile söküp almak herkesi terletecektir. Bu ameliye haliyle vakit alacaktır.

Halk üzerine düşen vazifeyi Türkiye’nin mevcut ikliminde fazlasıyla yaptı. Emaneti devralan Ekrem İmamoğlu halkın iradesine sahip çıktı.

İKTİDARLARIN KORUYUCU MADDESİ RANTTIR

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak girdiği binada mührü devraldığı Mevlüt Uysal giderayak nezaketsiz cümleler sarfetti.

O sözlerin akabinde “Müsaadenizi isteyelim.” diyen Uysal’a İmamoğlu, “Uğurlar olsun.” diyerek kapıyı gösterdi.

Halkın can derdinde olduğu bir devirde bile koltuğa yapışıp kalmış AKP’liler şunu göstermiştir ki sayelerinde siyasî İslam cereyanı mum gibi eriyor.

Bu karanlık devir hırsızlık, istibdat ve zulümle anılacak.

31 Mart gecesinde ilk umut ışığı parlamıştır.

İktidarların koruyucu maddesi ranttır. AKP için o maddenin menbaı İstanbul ve Ankara idi.

Rant eksildikçe iktidardakilerin raf ömrü de kısalır.

Hakikaten bu zihniyete uğurlar olsun. Şimdi…

[Semih Ardıç] 18.4.2019 [TR724]

Mazbata bir şart mıydı? [Levent Kenez]

Sabah saatlerinde Binali Yıldırım’ı, Turgut Özal’ı anma resmi töreninde görmemiş olsak öğleden sonraki gelişmeleri daha iyi anlamlandırabilirdik. Malum, zatlar pek hazzetmedikleri Özal’ı anmak, konuşmak vs gibi şeyleri sadece lazım olduğu ve istismar edecekleri zaman yaparlar. Geçen gün Bülent Arınç’ın kızım sana söylüyorum gelinim sen anla misali anma mesajında Erdoğan’a laf sokuşturmasını buna örnek verebilirsiniz. Şimdi Binali Yıldırım’ın sabah törenlere görünmek için katılması belediye başkanlığı sürecinin devam ettiğine işaretti.

Kaldı ki evvelsi gün AKP’nin giderek bir karikatüre dönüşen genel başkan yardımcısının olağanüstü itiraz yaptıklarını ve basın toplantısında anlattıklarını dinleyince bir yargı darbesi ile seçimleri yenileyeceklerine dair tahminler yoğunlaşmıştı.

Olağanüstü itiraz ile ilgili kanun maddesi bakın ne diyor?

“Siyasi partilerin il başkanları, genel merkezleri veya bağımsız aday tarafından tutanağın (mazbatanın) düzenlenmesinden sonra 7 gün içinde seçimin sonucuna etki eden olaylar ve durumlar sebebiyle yapılan itirazlar, seçimin sonucu hakkında kesin karar verme yetkisine sahip olan kurullarca, seçimin neticesine etkili görüldüğü takdirde, alt kademelerce verilen kararların kesin veya kesinleşmiş olması veya kurullara derece derece ve müddeti içinde başvurulmamış olması, bu itirazın incelenmesine ve reddine sebep teşkil etmez.”

Yani YSK’nın dosyayı incelemesi için önce mazbatayı vermesi gerekiyor. “Sanki kanunların bir önemi varmış gibi” dediğinizi tahmin ediyorum ancak yine de bazı şekil şartlarını yerine getirmek için ara sıra bakıldığı olmuyor değil.

Şimdi İstanbul’da oyun bitti mi? İtiraz henüz bir karara bağlanmadığı için elbette bitmedi. Zaten İmamoğlu da bunun farkında olduklarını dün dile getirdi. Dünkü iklimden sonra seçimin iptali olasılığı azalmış görünüyor.

Peki bazıları için sürpriz bu gelişme sadece bir şartın yerine getirilmesi ile mi ilgili?

Benim şahsi kanaatim öncelikle bu yönde. 17 gün boyunca resmen insanları süründüren, kazanan adaya belgesini vermemek için çırpınan bir mekanizma var olduğuna göre, YSK’nın teamüllerinin de bir önce mazbataları vermek ve itirazları karara bağlayıp bir önce işlerden kurtulmak olduğuna göre daha önce hiç tanık olmadığımız bu olayın sadece itirazlar ya da YSK ile ilgili olduğunu düşünmek epey saflık olur. Elbette Erdoğan’ın iradesi ve müdahalesi ile bugüne kadar beklenmişti ve mazbata verilmemişti.

Seçimi zaten kaybettiğinizi biliyorsunuz eninde sonunda sonuç buraya gelecek neden bu kadar kasıyorsunuzun cevabı mundar etmek ve sonra bu yemek yenmez deyip hadi yenisi yapalım demekti. Kaybettik ama rakibimiz oyları çaldığı için kaybettik kısmı yandaş dahil kimseye inandırıcı gelmiyor. Birinci sebep AKP’nin her şeye hakim olduğunu herkes biliyor. Önceki seçimleri ve referandumda sonuca direk etkileyecek oranda mühürsüz oyları ilave ettiren bir güçten bahsediyoruz. Kaldı ki İstanbul’a gelene kadar referandum ve cumhurbaşkanlığı seçimi gibi tartışmasız daha kritik seçimlerde ortaya çıkmamış aktörlerin devreye girdiğine de kimse inanmıyor. Bütün devlet ellerinde, bütün yetkiler kendilerinde eğer çalınmışsa zaten AKP çalmıştır, AKP varken yani teknik olarak, bu kadar her şeye hakimken başkasının İstanbul gibi 10 milyon seçmenin olduğu bir yerde sonuçları değiştirebilecek kadar bir usulsüzlük yapması mümkün değil. Kaldı ki CHP’nin her ne kadar seçim sonrası saha performansı takdir edilecek olsa da bu çaplı bir organizasyonu eline yüzüne bulaştırmadan yapabileceğine ben ihtimal vermiyorum. Yandaşların epeyce örnek verdiği 1946 seçimlerinde CHP’yi bir parti olarak değil devlet olarak düşünmek lazım. Bir nevi bugünün AKP’si gibi. Yine unutmayalım MİT’in muhalifleri adım adım takip ettiği bir ortamda böyle bir şeyin fısıltısı bile anında ifşa olurdu.

YSK başkanının AA’ya 31 Mart’ın hem ertesinde giydirmesinden hareketle YSK’nın Erdoğan’a gol attığı, derinlerin Erdoğan’a ilk restini çektiği gibi yorumlar için elimizde o kadar veri olduğuna inanmıyorum ancak geçen seçimde Ankara’da yaptıklarını neden bu sefer İstanbuL’da beceremediklerinin en temel açıklaması İmamoğlu ve ekibinin tutanaklar üzerinden bir masabaşı oyuna hazırlıklı olmaları idi. Yine unutmamak gerekir ki AKP seçim işleri organizasyonu farkı ancak bu kadar kapatabilmiş.

Mazbata verilmesi, Erdoğan’ın sonucu kabullendiği anlamına geliyor mu? Ekonominin giderek felaket sinyalleri vermesi ve damadın yurtdışı turunun pek bir alay ve aşağılanma ile sonuçlanması üzerine daha fazla kasmayalım balon patlayacak şeklinde bir karara dönüşmüş olabilir. Zaten yeni rejimle birlikte her şeye karar vermek, her şey için bir KHK çıkarmak kağıt mürekkep işi.

İmamoğlu’na yönelik mağdur ve hakkı yenen bir başkan algısının rüzgarını kesmek ve giderek sokaktan gelen gürültüyü şimdilik bastırmak için de bunu yapmış olabilirler. Malum diktatörlerin iki kabusu var birincisi halk ayaklanması diğeri de ekmeğin pahalanması.

Şimdi AKP’nin psikolojik harp için topyekun saldırıya geçeceği yeni bir döneme girdik.

Birincisi CHP’lilerin belediyeyi tekrar ele geçirdikleri ile ilgili olarak Bizans’ın İstanbul’u geri aldığı yönündeki kara propaganda. Zafer görüntülerinin sıkça çarpıtılarak verilmesi ile başladılar zaten.

ikincisi, Saadet seçmenine dokunmadan ama Karamollaoğlu’na ve partiye ihanet propagandası. N’oldu şimdi gusülsüz adamlar belediyeyi ele geçirdi mutlu oldunuz mu’dan başlayıp Fatih’e ihanete kadar varacak bir kapı kapı propaganda Saadetlileri bekliyor olacak. Erdoğan ve ekibi için “Bizans’ın çocukları” diyenin Erbakan olduğunu minik bir hatırlatma ile geçelim.

İmamoğlu’nun itiraz süreci tamamlanana kadar radikal bir şeyler yapacağını sanmıyorum. AKP’nin tepe tepe kullanacağı yok şurda içki içildi yok onbinlerce kişi kovulacak tarzı şeylere  malzeme vermemeyi düşündüğünü tahmin ediyorum. Ayrıca önceki yönetimden kalan partizan çalışanların örgütlü sabotaj ve eylemlerine de hazırlıklı olması gerekiyor.

YSK, AKP’nin zihni sinir itirazını karara bağlayana kadar bu iş bitti demek için beklemek gerekiyor. Bir cuma akşamı mesai saatinden sonra gelecek habere göre belli olacak her şey.

[Levent Kenez] 18.4.2019 [TR724]

‘İnsan kaybederek, neyi kazanacaksınız?’ [Fatma Betül Meriç]

Meşhur ve malum hikayedir, bilirsiniz. Çölde, devesiyle yorgun argın yol almaya çalışan bedevinin, yolunu keser bir yolcu. Çok aç, susuz ve bitkin bir haldedir. Bedeviyi görür görmez, önüne atlar ve “Ne olur birazcık su!” der. Bedevi, yardım etmek için devesinden aşağı iner. Yolculuk boyunca ancak kendisine yetecek miktardaki suyunu, o yolcu ile paylaşır. Biraz dinlenmesi ve kendine gelmesi için uğraşır. Ne var ki yolcu, aslında bir hırsızdır. Suyu içip, çabucak toparlanıp, kıvrak bir hareketle deveye biner. Hızla oradan uzaklaşmaya başlar. Bu sırada olanlara bir türlü anlam veremeyen bedevi, yolcuya seslenir. Ne olur bu olanları kimseye anlatma, der.

Yakıcı çöl kumları ile dolu bu ıssız vadide, devesini çaldığı bedevinin kötü sözler sarf etmek yerine, neden böyle söylediğini anlayamayan hırsız, öne yavaşlar. Sonra merak eder, yaklaşıp sorar. Seni kandırıp, deveni çaldığım halde; neden bunun duyulmasını istemediğini söylüyorsun?

Çünkü, der bedevi. Anlatırsan, bundan böyle kızgın çöllerde, gerçekten susuz kalmış bir yolcuya, hiç kimsenin durup yardım etmeyeceğinden korkuyorum.

***

Zor zamanların, yıpratıcı süreçlerin, zahmetlerin içlerinde kolaylık da gizlidir. Bu sıkıntılı haller sizi, dünyanın basit meşgalelerinden uzaklaştırır. Dünyayı ‘kesben değil kalben’ terk etmenize vesile olur. Fani dünyanın baki lezzetlerini aramaya çalışırsınız. Teninize değen rüzgarın serinliğini, özgürce nefes alıp vermeyi, sokaklarda başıboş yürüyebilmeyi, bir bardak demli çayı sıcakken içebilmeyi mutluluk defterinize kaydedersiniz. Evvelden fark etmeden geçtiğiniz kim bilir nice güzelliğe temenna durur, var oluşunuzun kıymetini anlar. Yaratılan her şeyi Yaradan’dan ötürü sevmeye yeniden bir kere daha başlarsınız.

Bu zamanlarda sizi okuduğunuz kitaplar, dinlediğiniz şiirler, hikayeler, romanlar kısacası sanat ayakta tutar. Edebiyatın kuytularına sığınırsınız. Anlatırsınız. Anlarsınız.

“Yaşamak için bir nedeni olan kimse, hemen her nasıl’a katlanır” der Nietzsche. El-hak doğru.

Kendimi henüz bir mülteci olarak ismini bildiğim ama dilini bilemediğim ülkelerin sınırlarında bulmasam da; empati yapmak, yerinden yurdundan edilen insanları anlamak için yola düşmüştüm. Şehrimin durmaksızın yağan nisan yağmurlarında pek ıslanmadan fakat trafiğe takılarak, gecikmeyle de olsa izleyebilmiştim çok merak ettiğim oyunu.

Farklı ülkelerden gelmiş sekiz kişinin, bir kamyon kasasına saklanmış halde, Türkiye üzerinden Avrupa’ya kaçışının hikayesi anlatılıyordu oyunda. Uzun bir aradan sonra tiyatroya gelmiş olmanın heyecanı ile oturdum koltuğuma. Oyun çoktan başlamıştı oysa. Tiyatronun başka bir büyüsü vardır. Sinemaya benzemez. Sahne tozunu yutmak oyunculara özgü değildir hep. İzleyenler için de, tiyatronun yeri başkadır. Canlıdır. Sahicidir. Elinizi uzatsanız, oyunun içindesinizdir sanki. Çıt çıkmayan salonda, nefes almaya bile çekinirsiniz. Kendi atmosferine çekiveririr sizi. Sıyrılırsınız birkaç saatliğine hayatınızın akışından. Kalbiniz şimdi burada atmaktadır.

Kapalı bir kamyon kasasını andıran dekorda geçiyordu oyun. İçinde çokça tahta kasanın olduğu bu yerde. İkisi hiç dil bilmediğinden konuşmayan mülteci, biri İran’daki ailesinin öldürme emrini verdiği kız kardeşinin canına kıyamadığı için ailesinden kaçan genç bir delikanlı. Türkiye’den Avrupa’ya geçmek isteyen orta yaşın üzerinde, işsiz güçsüz iki arkadaş, ve bir çift kucaklarında bebekleri ile Suriye’deki savaştan kaçan. İyi eğitimli oldukları halde mesleklerini yapamıyorlar zalim bir yöneticinin elinde.  İki kızlarını savaş esnasında kaybetmişler. Tutunacak dalları bir tek minik oğulları kalmış. Kızlarının evlerine düşen bir bomba ile vefat ettiğini gören anneleri şoka girmiş, o gün bugündür konuşmuyormuş. Bir kadın daha vardı. Üzerinde burkası ile, oyun boyunca hiç konuşmadı. Hayallerini, korkularını, ümitlerini, geçmişlerini ve ne ki geleceklerini bir bavula, bir sırt çantasına sığdırıp da yola düşmenin ne demek olduğunu bir kez daha anlamaya çalıştım. Yersiz yurtsuz olmanın ağırlığını. İnsanın kamışlıktan koparılan ney misali ebedi bir gurbet sancısıyla yaşamaya çalıştığı dünya hayatının geçiciliğini. “Coğrafyanın kader” oluşunu. Ama bu  coğrafyanın keder olduğunu anladım. Sonunda ise havasızlıktan kaçmaya çalıştıkları bir kamyon kasasında vefat eden o küçük bebeğe, tüm salonla birlikte ben de ağladım.

***

“Kişi hizmet edeceği bir davaya ya da seveceği bir insana kendini adayarak ne kadar çok kendini unutursa; o kadar çok insan olur ve kendini de o kadar çok gerçekleştirir, der kendisi de Nazi kamplarında işkence görmüş ailesini o kamplarda kaybetmiş olan Avusturyalı psikiyatr Viktor E. Frankl. Ben bu sözün doğruluğunu, bugün ondan yıllar sonra; aynı zulmün payandaları altında ezilmeye çalışılan insanlarda gördüm. Onların dik duruşlarında gördüm.

FATMA HANIM….

Ellili yaşlarında üç çocuk annesi bir öğretmen Fatma Hanım. İdarecilik yaptığı kurumdan sağlık sorunları sebebiyle 2 yıl evvel ayrılmış olmasına rağmen, bel fıtığı sebebiyle yeni ameliyat olmuş; nekahet döneminde olmasına bakılmadan tutuklanır, cezaevine gönderilir on binlerce hemcinsi gibi. Bir annedir. İkisi evli üç oğlu ve bir eşi vardır. Günlerce aylarca delilsiz mesnetsiz ve iddianamesiz kalır cezaevinde. Cezaevi doktorunun yürüyemez, kendi işlerini göremez raporuna rağmen, tahliye edilmez. Onun yokluğunda eşi, emekliye ayrılır. Liseye giden oğluna hem annelik hem babalık yapmaya çalışır. Kendi deyimiyle “Bu zamanlar Modern Kerbela”dır. Elli yaşından sonra yemek yapmayı, çamaşır bulaşık yıkamayı öğrenir. Her hafta eşini ziyarete gider gelir. Her ay bu haksız tutukluluğa itiraz edilir.

İçerde geçen günlerini anılarını hatırlayamaz şimdilerde Fatma Hanım. 9 ay ailesinin bulunduğu şehirde, 9 ay da İstanbul’a sevk edilerek Bakırköy Kadın ve Çocuk Cezaevinde tutuklu kalır. Tam 18 ay sonra görülen duruşmada hakim, neden para almaksızın Kur’an öğrettiğini sorar. Hukuk tarihine geçecek suç uydurmalarına  bir yenisini daha ekler bu sayede. Fatma Hanım da, ayet ile cevap verir. “Kur’an’da sizden hiçbir ücret istemeyenlere tabi olunuz” buyrulur. Ben çocuklara, kendi dinlerini anlatırken nasıl para alayım, der. Sağlık sorunları ve uzun tutukluluk süresi göz önünde bulundurularak tutuksuz yargılanmasına karar verilir. Şimdilerde tahliyesinin üzerinden bir yıl geçmiş olmasına rağmen, cezaevine ait ve yakın geçmiş sayılabilecek günleri hatırlamıyor Fatma Hanım. Eşi kendisini bir an bile yalnız bırakmıyor. Liseli oğlu okulunu bırakmış, bir iş bulmuş çalışıyor. Hayatlarının bir anda alt üst olduğunu ifade eden aile yine de ah etmiyor. Ağızlarından bir isyan cümlesi çıkmıyor.

Benim bu süreçte en fazla dikkatimi çeken de bu işte. Vatansever insanların vatan haini ilan edildiği, sosyal bir dışlanmışlık yaşayan, işleri ellerinden zorla alınıp, pazarda limon satmaya, sokakta kağıt toplamaya zorlanan bu insanlar; kimseye karşı bir nefret beslemiyor. Ayrıştırıcı bir dil kullanmıyor. Bunca örselenmelerine karşılık, hiç kimseyi ötekileştirmiyor. Büyük bir teslimiyet var sözlerinde. Hallerinde farklı bir vakar, sükunet. Hangi biri ile söyleşsem, neredeyse yaşadıklarına hamd ediyorlar. İsyan etmiyorlar. Hep zorlukla gelen kolaylıklardan, zahmetin aynı zamanda rahmet de olduğundan bahsediyorlar.  Bu da geçer ya hu, diyorlar. Tebessümlerini iliştirdikleri dualarını yolluyorlar tüm masumlara..

[Fatma Betül Meriç] 18.4.2019 [TR724]

İmamoğlu’na mazbata verilmesi kararı sonrası ilk analiz [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

İstanbul İl Seçim Kurulu (İİSK), CHP İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkan adayı İmamoğlu’na mazbatasını verdi. Elbette seçimsel prosedürün gereği budur ve bu bakımdan bu açıdan karar doğrudur. Ancak sürecin bu noktada sona ermeyeceği açıktır. Yüksek Seçim Kurulu (YSK), AKP ve MHP’nin başvuruları üzerine bir nihai değerlendirme yapacak ve ya seçimin aritmetik sonucunu kabul edecek, veya seçimin yenilenmesi kararı alacaktır. İİSK, kararını alırken YSK’nın bu rolünü bilmiyor olamazdı. Bu durumda iki olasılık var. Ya İİSK, YSK ile koordinasyonsuz bir biçimde (yani YSK’ya danışmadan) bu kararı almıştır, ya da YSK’ya danışmış, onun onayını ya da “yeşil ışığını” alarak bu kararı vermiştir. Görünen o ki, ikinci olasılık söz konusu değil. YSK’ya rağmen bir karar alındığı görülüyor. Bu durum, rejimin içinde birden fazla güç odağı olduğuna ilişkin görüşü desteklemektedir. Anlaşılıyor ki, muhtemelen İİSK bir oldubitti ile YSK üzerinden hamle yapmaya hazırlanan Erdoğan ve ekibine karşı hamle yaparak onları zor duruma düşürmeye, psikolojik üstünlük sağlamaya çalıştı. Bu hamle üstünlüğü üzerinden, YSK’nın seçimlerin yenilenmesi kararı almasını engellemeye çalıştı. Gelinen aşamada YSK’nın nasıl bir tasarrufta bulunacağı, kilit sorudur.

Rejimde Erdoğan’ın arkasında bir gücün olduğunu birçok yazımda ele aldım. Bu gücün a) başta Erdoğan veya başka birisinin olması üzerinde bu aşamada artık fazla durmadığını, b) bu gücün yeknesak bir fraksiyon olmadığını düşünüyorum. Neden Erdoğan olmasa da derin yapı için fazla bir şey değişmeyecek? Çünkü Erdoğan gitse de, rejimin diskurunu kullanan bir muhalefet var ve bu bakımdan yedek kulübesinden sahaya sürülecek oyuncunun kim olduğunun derin yapı bakımından önemi artık yok. Söylem öyle bir konsolide oldu ki, Türkiye’de tüm toplum kesimler, ve muhalif güçler 15 Temmuz sonrası rejim söylemini (“FETÖ” vs.) benimsedi. Dahası, eğer derin yapı yeknesak değilse, yapı içinde bazıları “Erdoğan kalsın, hala işimize yarıyor” derken, diğerleri “ekonomik kriz ve bazı başka faktörler Erdoğan’ı zayıflattı, artık başka bir vitrine ihtiyacımız var” diyor olabilir.

İMF’ye gitmek derinler için de en olumsuz senaryo

Bu noktada rejim bakımından kritik olan karar, ekonomi politikalarının dayatacağı koşulların etkileyeceği kararlar olacaktır. Örneğin, yeni kredi imkânları bulmakta zorlanan rejim eğer İMF ve diğer uluslararası toplumun kapısını çalacak olursa, karşılarında hukuka dönüş ve demokratikleşme gibi siyasi koşulları bulacaktır. Çünkü bu şeffaflıktan uzak ve anayasasız-hukuksuz rejim, yapısal ekonomik sorunların ana nedenidir. Avrasyacı derin yapı, İMF politikalarının çıkacağı yolu görmüyor olamaz. Yeniden demokratikleşmede beklenen en somut adımlardan biri, KHK’lıların göreve iadesi ve keyfi tutuklamaların sonucu yanlı yargı kararları ile içeri alınan tutsakların serbest bırakılması olacaktır. İçerideki 40.000 subayın serbest kalması ve iade-i itibarı da dâhil, böylesi bir demokratikleşme, Avrasyacı Ergenekoncu derin yapı için yok olmak anlamına gelir. Bu noktada, İMF’ye gitmek için demokratikleşme formülü, Erdoğan için olduğu kadar derinler için de en olumsuz senaryodur.

Yani işler çok basit değil. Bazı analizcilerin düşündüğü gibi, burada mesele İmamoğlu’nun mazbata alması veya almamasından öte, rejimin uzun erimli beka sorunudur. Bu noktada seçim sürecinde ve sonrasında beka sorununu işaret eden demeçlerde esasında ne denmek istendiği daha net olarak ortaya çıkmakta sanırım. YSK’nın kararı bu bağlamda kısmen rejimin ömrü bakımından önem arz edebilir. Eğer YSK İmamoğlu’na mazbata veren İİSK kararını onar ve seçimlerin galibinin kesin olarak İmamoğlu olduğunu ilan ederse, bu orta ve uzun vadede İMF’ye ve Batı’dan ekonomik destek görme doğrultusunda politikalara kapıyı aralayabilir. Bu, uzun erimde Türkiye’de anayasal rejime dönüşün yolunu açabilir. Bu olumlu senaryo!

Olumsuz olan ikinci senaryoya göre, YSK “toplumun gazını almak” ve Erdoğan’a kalan başkanlık süresini mümkün olduğu kadar sorunsuzca kullandırtmak babında, İmamoğlu’nun mazbata alma kararını onaylayabilir. Bu durumda Erdoğan ve derin yapıya eklemlenen üçüncü bir güç dinamiği (yeni bir siyasi fraksiyon – yani CHP-İYİ Parti) daha somut bir biçimde rejim içinde yer alır. Şu anda da rejim diskurunu benimsemeleri bakımından rejimin paydaşı durumundalar zaten. Bunu daha ileri bir işbirliğine, daha işlevsel bir konuma taşıyabilirler. Fakat bu senaryoda sorun MHP olur. MHP’nin şu anki yaklaşımı, İYİ Parti’nin böylesi bir işlevsel rolünü kendi geleceği bakımından tehlikeli bulabilir. Çünkü İYİ Parti MHP’nin (ve AKP’nin) alternatifidir. CHP, ayrı bir kulvardadır. Bu bakımdan daha az tehdit olarak algılanır.

Türkiye’nin NATO’dan çıkmasıyla sonuçlanabilecek bir süreç başlayabilir

Bu noktada en önemli şey şudur. Derin yapı İMF ve Batı yerine Rusya-Çin üzerinden finansal kaynak elde etmek konusunda tercih kullanabilir. Bu durumda Türkiye’nin NATO’dan çıkmasıyla sonuçlanabilecek bir süreç başlayabilir. Erdoğan böyle bir senaryoda CHP ve İYİ Parti’ye göre daha etkin rol üstlenebilir. MHP de destek verirse, bu durumda derin yapı Erdoğan ve MHP’yi CHP ve İYİ Parti’ye tercih edebilir. Bu durum CHP ve İYİ Parti’nin de NATO karşıtı akımlarını güçlendirmesine neden olabilir. Çünkü tabanda böyle bir his ve beklenti zaten var! Eğer YSK seçimlerin tekrarına karar verirse, bu senaryo çok güçlenecektir.

Bence bu aşamada dok bilinmeyenli bir denklem var. Bu denklemin en önemli sabitesi derin yapı. Onların NATO’culara fırsat verecek senaryolardan kaçınacağını öngörmek için müneccim olmaya gerek yok. Derin yapı Rusya-Çin üzerinden bir ekonomik başarı programı oluşturabilirse, Türkiye’nin Batı’dan tümüyle kopartılmasına kapı ardına dek açılır. Bu onlar için iyi bir fırsattır. Bu bağlamda Moskova ve Pekin’in Ankara’ya ne gibi bir strateji paketi ile yaklaşacakları, S-400’lerden çok daha hayati ve stratejik bir karar olacaktır.

Aynı şekilde, ABD be Batı’nın (özellikle de AB’nin) yeni bir Türkiye stratejisine ihtiyaçları her zamankinden fazladır. Ancak Trump yönetimi, küresel siyasette çok ciddi hatalar yapıyor. Pentagon ve State Department bu konuda Trump yönetimini ne kadar ikna edebilecek, bunu zaman gösterecek. Ancak fazla zaman da yok. Bu kararlar seri alınmalı. Türkiye’nin Moskova-Pekin yörüngesine girişi, Atlantik kanadı için çok ciddi bir jeopolitik kayma anlamına gelecek. Bunun parayla ölçülebilir bir şey olmaktan çok daha ağır maliyetleri olur kanısındayım.

İstanbul’daki karar, önemli bir gösterge olacak. Olasılık hesaplarını daha da netleştirmek için öncelikle YSK kararını beklemek gerekiyor. Bu kararın verilmesini müteakiben ilk bir hafta içinde olacak gelişmeler, belirsizliklere biraz daha fazla ışık tutacak.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 18.4.2019 [TR724]