Üç Aylar ve Ramazan Geceleri [Safvet Senih]

Üstadımız Bediüzzaman Hazretlerinin mübarek ve yiğit talebelerinden Bayram Yüksel Ağabeyimiz diyor ki: “Üstad Hazretleri, Üç Aylara girdiğinde muhakkak Lâhika neşreder, talebelerinin mübarek ay ve günlerini tebrik eder, bu vesile ile haberleşmeyi devam ettirirdi. Talebeleriyle devamlı irtibat halinde idi. Lâhika mektuplarından bir misal:

“Evvelâ: Sizin Mübarek Üç Aylarınızı ve içindeki kıymetli Mübarek Gecelerinizi tebrik ediyoruz. Cenab-ı Hak her bir geceyi sizin hakkınızda birer Leyle-i Reğaib, Leyle-i Kadir kıymetinde size sevap versin. Hem Leyle-i Beratınızı ve gelecek Ramazanınızı ve hem gelecek Leyle-i Kadri, hakkınızda bin aydan daha hayırlı olmasını ve amel defterlerinize böyle geçmesini Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyoruz. Hem Leyle-i Miracınızı tebrik ve içinde ettiğiniz duaların makbul olmasını, Allah’ın Rahmetinden niyaz eder ve bu havalide  Mirac Gecesinden bir gün evvel bir gün sonra müstesnâ  bir şekilde rahmetin yağması işaret eder ki, umûmî rahmet tecelli edecek inşallah.’

“Aziz, sıddık kardeşlerim, Mübarek Ramazan-ı Şerifinizi, ruh-u canımızla tebrik ediyoruz. Cenab-ı Hak Ramazan-ı Şerifin Leyle-i Kadrini umumunuza bin aydan hayırlı eylesin. Âmin. Seksen sene makbul bir ömrü hakkınızda kabul eylesin.”

“Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu şekilde Reğaib, Berat Mirac Gecelerinde teksir  lâhikası gönderdi. Dolayısıyla, çeşitli mevzularda, Risale-i Nur’un neşri, hizmeti ve faaliyeti ile ilgili müjdeli haberleri Nur Talebelerine gönderdi.

“Üstadımız Ramazanın on beşinden sonra kendisi yatmazdı, bizi de yatırmazdı. Hatta gecelerin çoğunda kontrol ederdi. Eğer uyurken yakalarsa, bize su döker, uyandırırdı. Bizleri uymamaya alıştırırdı. Mübarek geceleri ihyâ ettiğimiz zaman sabah namazı olduğunda kılar, yatardık. (Böyle bir gece, yorulan ağabeyler uyumak için odalarına çekilmişlerdi. Üstad, Ceylan Ağabeye ‘Onlar neye çalışıyorlar?’ diye sordu. Ceylan Ağabey bir espri ile cevap verdi: ‘Üstadım onlar uyumaya çalışıyorlar!..’ Üstad bile gülümsedi.) 

“Hem sahih rivâyetle, Kadir Gecesini, Ramazan ayının son yarısında bilhassa son on gününde arayınız’ diye ferman etmesiyle, bu gelecek seksen küsur sene bir ibadet ömrünü kazandıran Kadir Gecesinin gelecek gecelerde ihtimali pek kuvvetli olmasından istifadeye çalışmak böyle sevaplı yerlerde bir saadettir’ diye bize dersler verirdi. 

“Üstadımız Mübarek Ramazan’da daima evrad (virdler) ve ezkârı (zikirleri) ile meşgul olurdu. Her gün bir cüz’ Kur’an okurdu. Bizleri de teşvik ederdi. Bizler Ramazan’da muhakkak cüzlerimizi  okurduk. Üstad fıtrasını bize verirdi. Bizlere de ‘Siz ilim talebelerisiniz, fitrenizi birbirinize devredebilirsiniz.’ derdi. Biz de birbirimize devrederdik, o parayla buğday alırdık. Sav’da, bazen Kuleönü Köyünde ekmek yaptırırdık, nafakamızı iktisadlı olarak harcardık.

“Üstadımız arabaya bindiğinde “Sübhanellezî sehhara lenâ hâzâ ve  mâ  künnâ lehû mükrinin’ duasını okurdu. Ayrıca yedi defa Âyetü’l-Kürsî’yi okurdu. İki öne, iki sağa, iki sola, bir arkaya.”

“Üstadımız daima talebelerini Lâhika mektuplarıyla tenvir ve irşad ederdi. Bu Lâhika mektuplarıyla talebelerini maddî ve mânevî muhafaza etmiştir. Hem pek çok âlî hakikatların anlaşılmasına vesile olmuştur. Bilhassa musibete düşen ağabey ve kardeşleri şöyle irşad ederdi: ‘Madem biz kadere teslim olduk, bu sıkıntıları, (İşlerin en hayırlısı, en zor olanıdır.) sırrıyla sevap kazanmak cihetiyle mânevî bir nimet biliyoruz. Madem geçici dünyevî musibetlerin sonları ekseriyetle ferahlı ve hayırlı oluyor. Madem hakkalyakîn derecesinde yakînî bir kanaatımız var ki, biz öyle bir hakikata hayatımızı vakfetmişiz ki, güneşten daha parlak ve Cennet gibi güzel ve saadet-i ebediye gibi şirindir. Elbette biz, bu sıkıntılı haller ile iftiharla, Allah’a hamd ve şükrederek, mânevî bir mücâhede yapıyoruz, diye şikayet etmemek lâzımdır.”

“Üstadımız, namazı çok huşu içinde kılardı. Sureleri okurken tane tane okurdu. Namaza dururken, tam huzura vardığında, niyet ederken “Allahü Ekber’ dediği zaman, bizler arkasında korkardık. Mübâlağa  olmasın, ahşap bina sarsılırdı.

“Üstadımız namaz vaktine çok dikkat ederdi. Namazı vaktinde (vaktin evvelinde, vakit girince hemen) kılardı. Mesela, Isparta’dan çıktığımızda, Emirdağ’a beş dakika sonra vuracak olsak bile, Üstadımız saate bakar, kış, fırtına olsa beklemez, hemen namazı vaktinde kılardı. Kırlarda olsun yolculukta olsun, namazı vaktin evvelinde kılardı. Bu  mevzuda şöyle buyuruyor: ‘Namazı, vaktinde kılmanın ne derece tükenmez, uhrevî bir sermaye olduğu anlaşılıyor ki, her namaz vaktinde Âlem-i İslâm denilen muazzam câmide, yüz milyondan fazla cemaat-ı kübrâ, namaz kılıyor. O cemaatte her bir mümin umum cemaate dua ediyor. İhdine’s-sırata’l-müstakîm yani Bizi doğru yola hidayet eyle, diyor. Her biri umum cemaate hem şefaatçi hem duacı oluyor. O vakit, namaz iştirak etmeyen, hissesini alamaz. Kaynayan askerî kazanına karavanasını  götürmeyen, tayinatını alamadığı gibi, cemaat-i kübrânın mânevî mutfağında kaynayan, mânevî erzakını alamaz. Belki namaza iştirakla o cemaatin ordusuna iştirak etmiş olmakla ve dualarına ‘Âmin!’ demek olan namazı vaktinde kılmakla alabilir.” (Son Şâhitler-3)

Üstad Hazretleri gibi büyüklerimizin üç ayları ihyası ve namaza verdikleri önem üzerine düşünerek, ders ve ibretimizi iyi almalıyız.

[Safvet Senih]

Erdoğan nereye koşuyor? (5) [Göksel İlhan]

Erdoğan’ın Yargısı -1

Yargı, çoğulcu demokrasi anlayışının hakim olduğu hukuk devletlerinde kişi hak ve hürriyetlerinin teminatı, insan onurunun koruyucu mekanizmasıdır. Baskıcı sistemlerde ise rejimi meşrulaştırma, diktatörü koruma aracıdır.

Tarih boyunca tüm despotlar rejimlerini kendilerine tam bir bağlılık içinde çalışan biatçı yargıçlar vasıtasıyla ikame etmişlerdir. Bu tip rejimlerde tarafsız ve bağımsız olması imkansız olan yargı düzenin tek işlevi vardır. Despot ve icraatlarına görünür bir meşruiyet kazandırmak.

Despotizmin rutin uygulamaları

Muhalifleri önceden suçlu ilan etme, halka teşhir ve aşağılama despotizmin rutin uygulamalarıdır. Tarihte okuduğumuz diktatörlerin insanlık dışı uygulamalarına 15 Temmuz kontrollü darbe girişimi sonrasında bizzat yaşayarak şahit olduk. Bu uygulamalardan biri de yargılama sürecinde sanıklara yaşatılan insan onuruna aykırı, aşağılayıcı uygulamalardır.

15 Temmuz kontrollü darbe girişiminden sorumlu tutulan bir grup askerin Sincan’daki duruşma salonuna götürülüşleri sırasında yaşananlar despotizmin yargı sürecini gözler önüne sermektedir.

Darbe girişimini takip eden ilk günlerde kafası gözü yarılmış, sargılar içinde itirafçı diye teşhir edilmelerinden hatırladığımız askerler, bu kez başka bir teşhir tiyatrosunun figüranı haline getiriliyor.

Sanık askerler tek sıra halinde, elleri kelepçeli, kollarına girmiş askerler tarafından adeta sürüklenerek bir meydandan geçiriliyor. Protesto için organize edilmiş kalabalıkların arasından geçirilerek teşhir ediliyorlar. Önceden hazırlanan tiyatral sahnenin tüm malzemeleri hazır. Askerlere küfür ve hakaretler eşliğinde idam ipleri atılıyor. Yargılamanın yapılacağı mahkeme görünümlü tiyatro salonuna doğru lincin en ağırına maruz kalarak, bedenleriyle birlikte ruhları da adeta yerlerde sürüklenerek götürülüyorlar.

Hiç birisinin üzerinde ceket, takım elbise ve kravat yok. Cezaevi yönetimi müsaade etmemiş. Kimse hangi hakla ve hangi mevzuata dayanılarak bu kısıtlamalara gidildiğini sorabilecek durumda değil.

Özel Kuvvetler Komutanlığı davasında sanık askerlerin giyimi kuşamı, kendilerinden emin duruşu birilerini rahatsız etmiş; önceden suçlu ilan etme planlarını bozmuş, ortaya çıkın ifadeler oyun kurucuların huzurunu kaçırmış olacak ki yeni talimatlar verilmiş anlaşılan.

Toplumsal lincin tüm figüranları ve malzemeleri kusursuz bir şekilde hazırlanmış. Askerlerin toplum nezdinde peşinen suçlu ilan edilmesi için gereken oyunun provaları eksiksiz yapılmış.

Nedense bu sahneler ortaçağ engizisyon mahkemelerini, cadı avını, meydanlarda kazıklara bağlanarak kalabalıklar önünde yakılan zavallı kadınları, Hitlerin yargıçlarını ve Humeyni rejiminin ünlü hakimi Sadık Halhali’yi hatırlattı. Halhali, 1979’da, Humeyni tarafından İslami Devrim Mahkemesi Başkanı olarak seçildi. Devrimin ilk günlerinde yeryüzünde sapkınlığı yayma ve Allah’a karşı savaşma suçlamalarıyla “yüzlerce eski hükümet görevlisini” idama mahkûm etti. Sanıkların çoğu bir avukat veya jüri görememişti.

2 yıl içinde aralarında yüzlerce diplomat, akademisyen ve siyasetçinin de olduğu binlerce kişiyi  karşı devrimcilik suçlamasıyla idam etmiş, bu yüzden de ona Cellat Yargıç ve Devrimin Kasabı lakapları takılmıştır.

Yürütme ile uyumlu yargı

Tüm despot liderler gibi Erdoğan da rejimini adım adım inşa ederken, yargıyı kendi anlayışına uygun dizayn etmeyi ihmal etmedi. Özellikle 17/25 Aralık soruşturmaları sırasında yaşadığı korkunun da tesiriyle, yargı tüm kurumlardan daha önemli bir öncelik halini aldı Erdoğan için.

Erdoğan’ın yargıyı imha ve yeniden kendi rejimine uygun inşa süreci, bir tek yazıya sığmayacak kadar uzun ve önemli bir meseledir.

O’nun yargısında masumiyet karinesi, sanık hakları, savunmanın kutsallığı, yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı gibi evrensel ilkeleri aramak abesle iştigal olur. Bunu ancak tarihteki benzerleri ile kıyaslayarak anlayabiliriz.

Engizisyon mahkemeleri ve cadı avı

Erdoğan yargısına dikkatli bir gözle baktığımızda Ortaçağ Engizisyon mahkemeleri ve cadı avı sürecinde yaşanan insanlık dışı manzaraların kap karanlık gölgesini görürüz.

Katolik kilisesinin kabul ve inançlarına aykırı tüm inanç ve fikir sahipleri tehdit olarak görülmüş; kilise bünyesinde kurulan mahkemelerde yargılanmışlardır.

Bu mahkemeler vasıtasıyla Katolik kilisesinin kendisi için tehdit olarak gördüğü diğer dini tarikatlar ortadan kaldırılmış, büyücü olduğu kabul edilen insanlar vahşice katledilmiştir.

Engizisyon mahkemeleri de şimdiki gibi ihbar, tanık ve işkence ile itiraf ettirme esasına göre çalışırdı. O zaman da sanık lehine delil toplanmaz, dedikodular, söylentiler suç delili sayılırdı.

Tanıkların ismi asla açıklanmaz, gizli tutulurdu. Sanıkların kendilerini savunması için avukat atanmazdı. Engizisyona düşmek ölüm ile eşdeğerdi. İşkencenin en korkuncu uygulanır, itiraf edenler suçlu kabul edilip cezalandırılır, itiraf etmeyenler ise işkence ile öldürülürdü.

Katolik kilisesiyle bilimsel görüşleri çelişen Giordano Bruno adında bir bilim adamı sırf bu yüzden kazığa bağlanıp yakılarak cezalandırıldı. Çağdaşı Galileo Galilei bundan ders almış olacak ki, Kilise’nin görüşüne aykırı bulunan fikirlerinden vazgeçtiğini belirterek Kilise’nin görüşünü yücelten savunma yaptı.

Cadı avının ise kurbanları büyük oranda kadınlardı. Cadı olduğuna inanılan kadınlar en ağır işkencelere maruz bırakılarak itiraf etmeleri sağlanır; bazen bağlanarak suya atılır, kurtulursa cadı olduğu kabul edilerek yakılırdı. Kurtulamayıp boğulursa bu onun imanlı olduğuna delili sayılır ve ailesinden özür dilenirdi.

‘Cadı avıysa cadı avı’

Erdoğan için tehlikeli görülen muhalif her kesimden insanın terörist yaftasıyla tutuklanması Engizisyon’un iz düşümü gibidir. Erdoğan yargılamaları temelinde soruşturma aşamasında işkence ile itiraf ettirme ve yeni isimler söyletme esasına göre yürümektedir. Bir çok dosyada yargılama, ismi hiç bir zaman açıklanmayacak beyanları doğrulanamayan gizli tanık anlatımlarına göre sürdürülmektedir. Sanıklar lehine deliller toplamamakta etkili savunma yapan avukatlar sanıklarla aynı suç kapsamına alınarak tutuklanmaktadır.

Erdoğan’ın 2014 yılında söylediği ‘cadı avıysa cadı avı’ beyanı bugün tam olarak yerine getirilmektedir. Cadı avında da öte Erdoğan’ın muhaliflerine yönelik kin ve nefreti bir sürek avına dönmüştür.

Cadı avının kurbanları kadınlar ve çocuklar

Doğumhane kapılarında bekletilen polisler, kollarında sürüklenerek götürülen üç günlük lohusa kadınlar; Erdoğan’ın cadı avı söyleminin en somut örnekleridir. Ortaçağ cadı avında çocuklara dokunulmazken, Erdoğan’ın cadı avında kundaktaki bebekler de mahpushanelerin soğuk sert zemini ve aşılmaz korkunç duvarlarının kurbanı olmaktadır. Ceza evine götürülen lohusa kadınların acı ve keder dolu masum bakışları Engizisyon kararı ile kazığa bağlanarak yakılan zavallı kadınların yürek yakan son çığlıklarını hatırlatmaktadır.

***

Serinin önceki yazıları


[Göksel İlhan] 1.6.2017 [TR724]

İngiltere’de seçimlere bir hafta kala son durum ne? [Deniz Ayhan]

İngiliz Muhafazakâr Partisi lideri ve Başbakan Theresa May gündeme dair soruları yanıtlamak için ana muhalefet lideri ve İşçi Partisi Başkanı Jeremy Corbyn ile bu hafta bir canlı yayın düellosuna katıldı. Aslında, İngiltere’de Amerika’dakine benzer ve liderlerin karşı karşıya geldiği bir seçim teamülünün olmadığını ifade etmekle beraber, Jeremy Corbyn başından beri Theresa May’i tüm İngiliz seçmenin gözleri önünde kozlarını paylaşmaya defaatle davet ettiğini hatırlatmakta fayda var. Bu davete katılmayacağını söylese de, oluşan kamuoyu baskısından ötürü, Theresa May enteresan bir formatta Corbyn ile bir araya gelmeyi kabul etti.

CORBYN SEYİRCİLERİ İKNA ETTİ AMA…

İngiltere’de haklı bir üne sahip ve siyasetçileri son derece sert sorgulaması ile bilinen Jeremy Paxman iki lidere yazı tura atmak kaydıyla, ayrı ayrı 45 dakikalık iki program dâhilinde sorular sordu. İlk 45 dakikalık zaman dilimini kullanan işçi partisi lideri Corbyn oldu. Mülakatlar ilk önce stüdyoda bulunan konuklardan gelen soruların alınması ile başladıktan sonra, Paxman’ın yer yer terbiye sınırlarını da aşan sert ifadeleri ile devam etti. En sonda söylenmesi gereken şeyi en başta ifade etmek gerekirse, şayet İngiliz seçmeni bu hafta yapılan münazaraya bakarak oy verecek olsa idi, işçi partisi lideri Corbyn açık ara başbakan olabilirdi. Programdan sonra aynı kanalın yaptığı kamuoyu araştırmalarına göre İngiliz seçmenin % 87’si Corbyn’in ifadelerinin ve seçim vaatlerinin çok daha inandırıcı ve ikna edici olduğunu ifade ettiler. Fakat, İngiliz halkı tabi ki yalnızca bir programdaki lider performanslarına göre oyunu vermeyecek.

Paxman beklendiği üzere ilk sorusunu Corbyn’in yeterince iyi liderlik özelliklerinin bulunmaması ile alakalı olarak sordu ve işçi partisinin lideri olarak, Corbyn’in inandığı birçok prensip ve meselesinin işçi partisinin seçim manifestosunda yer almadığının altını çizdi. Esasen, Theresa May’in 8 Haziran’da erken seçime gitme kararının arkasında da Corbyn’e yüklenerek, kendisinin liderlik vasıflarının Corbyn’den çok daha iyi olduğu üzerine şekillenmişti.

İŞÇİ PARTİSİ BİRAZ ‘SAĞA’ MI KAYDI?

Hakikaten, Paxman’ın da ifade ettiği gibi Corbyn’in inandığı ve daha önce ifade ettiği birçok husus İşçi Partisi seçim manifestosunda bulunmuyor. Örneğin, Corbyn nükleer silahların kullanımının yasaklanması yönünde defaatle beyanatlarda bulunmasına rağmen, işçi partisi seçim manifestosunda partinin İngiltere Nükleer Caydırıcılık Sistemi’ni yenileme sözü verdiğini görmekteyiz. Benzer olarak, Corbyn monarşiye inanmadığını ve monarşinin kaldırılması gerektiğini belirtmişti fakat işçi partisi seçim manifestosunda partinin monarşiye bağlı ve saygılı olduğunun altı çizilmekte. Corbyn gelen bu sorulara son derece rahat ve ikna edici cevaplar verdi diyebiliriz. Corbyn, işçi partisi manifestosunun parti içi demokrasi pratiğini işleterek oluşturulduğunu, partide ki herkesin şahsi fikirleri olabileceğini ve kendisinin diktatörce şahsi fikirlerini kimseye dayatmayacağını belirtti.

Daha sonra, stüdyoda bulunan seyircilerden birinin Corbyn’in bundan yıllar önce İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu olarak bilinen IRA’nın bir anma gecesine katılıp katılmadığını sordu. Çok çabuk sinirlenmesi ile bilinen Corbyn, itidalli tavrını devam ettirerek bu soruya da son derece ikna edici bir cevap vererek, o dönem bir uzlaşı ve diyalog arayışının olduğunu ve bu sebeple IRA’nın o anmasına katıldığını beyan etti.

Corbyn kendisine sorulan her soruyu cevaplarken, son derece akıllı bir tarzda her cevap arasına İşçi Partisi manifestosunun ve vaatlerinin sosyal devlet ve özellikle günlük yaşantıya dair birçok hususu içerdiğini ve bu vaatlerin İngiliz seçmenin haklı taleplerinin bir yansıması olduğunu belirtti. Bu bağlamdan hareketle, özellikle istihdam, dış politika, sosyal kesintiler ve benzeri birçok mesele üzerinden Muhafazakâr Parti’yi ve lideri olan Theresa May’i eleştirdi.

FARK KAPANSA DA SEÇİMİN GALİBİ BELLİ GİBİ

İngiltere’deki seçim kampanyasının seyrini takip edenler hatırlayacaktır. Theresa May seçim kampanyasına başladığında ana muhalefet lideri Corbyn ile aralarındaki oy farkı Theresa May’in lehine 20 puanlara kadar çıkmıştı. Fakat zamanla bu fark 7 puana, hatta bazı araştırma şirketlerinin kamuoyu yoklamalarına bakarsak 5 puana kadar indiğini ifade etmemiz yanlış olmayacaktır. Muhafazakâr Parti aleyhine gelişen bu oy kaybının temel sebeplerine baktığımızda karşımıza iki husus çıkmakta. İlk olarak şunu belirtmek mümkün. Theresa May’in seçim kampanyası ve vaatleri büyük oranda İngiltere’nin AB’den ayrılma kararı (Brexit) alması ve AB ile yapılacak ayrılma müzakerelerinden en iyi anlaşmayı yapabilmek ile alakalı olduğunu görmekteyiz. Dolayısıyla, Muhafazakâr Parti manifestosuna baktığımızda İngiliz halkının günlük yaşantısına dair çok fazla vaadin bulunmadığını söyleyebiliriz. İkinci olarak ise, Theresa May özellikle yaşlı insanların yaşamlarını zorlaştıracak olan sosyal harcama kalemlerinde kesintiye gitme kararını İngiliz kamuoyuna ikna edici bir üslupla hala anlatabilmiş değil. Kemer sıkma politikaları ve Brexit sürecinin getirdiği mali baskıların özellikle yaşlı insanların sosyal harcamaları üzerinden dengelenmeye çalışılması, İngiliz kamuoyunda geniş bir yankı uyandırarak, Theresa May’in seçim kampanyasına ciddi zararlar verdi ve hala vermekte.

Seçime bir hafta kala, İngiliz İşçi Partisi lideri Corbyn’in popülaritesinin ve kendisine verilen desteğin artmakta olduğunu belirtmekte yarar var. Muhafazakâr Parti cenahına baktığımızda ise, Theresa May’in ciddi anlamda destek kaybı yaşadığı ve bu sebeple önümüzdeki son dönemeçte seçim propagandasını Brexit için güçlü bir başbakan, mültecilerin İngiliz ekonomisini ve güvenliğini zaafa düşürdüğü, İngiltere’nin kendisini AB ile kısıtlamaması gerektiği şeklindeki mesajları ile devam edeceğe benziyor. Sonuç olarak, büyük ve sansasyonel bir hadise gerçekleşmezse, Theresa May’in başbakan olma ihtimalinin yüzde 80’nin üzerinde olduğu İngiliz kamuoyu araştırması yapan şirketlerin ortak kanaati olduğunu belirtebiliriz. Fakat seçim yarışının son ana kadar devam edeceği ve Corbyn’inin yarışı bırakmayacağı da Theresa May’i kaygılandıran hususlar arasında.

[Deniz Ayhan] 1.6.2017 [TR724]

‘Reis’ bu saatten sonra yumuşar mı? [Celal Sakallıoğlu]

Tayyip Erdoğan, nihayet o hep şikâyet ettiği çift başlılık belasını ortadan kaldırdı ve tartışmasız bir baba figürü olarak partisine geri döndü. Bundan sonra adıyla sanıyla tek adam ve siyasi-gayri siyasi her konunun yegâne doğruluk ölçütü. Kimileri‚ tamam artık istediğini aldı diyerek, kimileri de gerginlikten kâr etmiyor ve bunun farkında düşüncesiyle Erdoğan’ın yumuşayacağını, memleketin de kısmen normalleşeceğini düşünüyor. Daha doğrusu umuyor, umut ediyor. Bendeniz bunun olmayacağını düşünenlerdenim.

NEDEN OLSUN Kİ?

Tayyip Erdoğan, Tanrı’nın verdiği bir ayrıcalık olarak, her zaman ve her konuda haklı olduğunu düşünen bir adam. Görevi, iyilerle kötüler arasında geçen ezeli mücadelede kötülerin hakkından gelmek. Şaka yapmıyorum, inanç destekli siyasetin gelip dayanacağı yer zaten budur. Yani teorik olarak yumuşamasını gerektiren bir şey yok. Pratikte ise kamuoyunun kendine yetecek kadar bir kısmını verdiği destansı mücadeleye inandırmış vaziyette. Seçimlerde kullanılan ‘sağlam irade’, ‘dik dur eğilme’ vs. gibi sloganlarla anlatılan lider tipi, tavizsiz, sert, acımasız biri. Ve bu kazandırıyor. Yani pratikte de yumuşamasını gerektiren bir durum yok.

Asıl performansını cenk meydanlarında gösteren bir liderden bahsediyoruz. O, sulh zamanlarının sanatkâr padişahı değil, harp meydanlarının muzaffer komutanı olmak muradında. Harp dediğim; memleketin yerli ve milli olmayan unsurlarına karşı verilen mücadele. O’na göre siyaset, savaşın farklı araçlarla yapılan şekli. Ruhun şâd olsun Clausewitz, Türkiye’de büyük bir hayranın var. Uzun lafın kısası, bu bir savaş ve savaş yumuşaklık kaldırmaz. Kahramanımız ancak taktisel olarak, düşmanlarını uyutmak için yumuşayabilir, o da bir yere kadar.

Siyaset meydanı bir ‘arena’ya döndü ve bunu yapan Erdoğan’ın bizzat kendisi. Sürekli kan görmek isteyen azgın bir seyirci kitlesi var. ‘Öldür! Öldür!’ diye bağıran bu kitle nezdinde hayat kurtarmanın, düşene el uzatmanın beş para etmeyeceğini biliyor. Zaten çok meraklı da değil. Her şey bir parmak işaretine bağlı ve bu zaten olması gereken şey. Öyle düşünmese tüm yetkileri kendinde toplar mıydı? ‘Tamam işte, yetkileri topladı bitti’ demeyin; Erdoğan bugüne kadar hangi zaferinden sonra yumuşadı?

ERDOĞAN BAŞKA NE İSTİYOR OLABİLİR?

Üstelik yine aynı soru: Neden yumuşasın? Olan-bitenden feci vicdan azabı duyar bir hali mi var? Bunun ihtimal dışı olduğunu söylemeye gerek bile yok zira yaşadıklarımız hep onun tercihi ve ‘o’ tercihlerinde yine ve hep haklı. Peki, dış aktörlere, mesela AB ya da ABD’ye mi bakarak yumuşasın? Reisimiz AB’nin mürebbiye hallerinden fena sıkılmış vaziyette ve -ekonomik faaliyetler dışında- AB’nin zat-ı âlileri üzerinde yumuşak bir gücü yok. ABD’nin ise hali ortada. Reis, medeni bir ülkede Trump gibi bir adamın seçilmesini kendi siyasetinin doğruluğunun ezeli bir göstergesi olarak değerlendiriyor.

‘Reis bu saatten sonra yumuşar mı?’ sorusuna nihai bir cevap bulabilmek için önce su soruyu cevaplamak kazım: Tayyip Erdoğan bundan sonra -iktidarda olmanın ötesinde- ne istiyor olabilir? Yapmak istediği şey açısından bakarsak Türkiye’yi dönüştürüp ‘aslına irca ettirmek’. Asıl derken, edebiyatın Necip Fazıl’dan, tarihin Kadir Mısırloğlu ya da Mustafa Armağan’dan, müziğin mehter ya da ‘Dombra’dan, milletin de kendi seçmeninden ibaret olduğu bir asıl. Olmak istediği şey açısından bakarsa, açıkça tarihe geçmek. Yapmak istediği de, olmak istediği de, toplumun ve siyasetin aşkına dramatik müdahalelerde bulunmayı gerektiriyor ki Erdoğan’ın bugüne kadar bu konuda herhangi bir çekincesini görmedik.

ONU KİM DURDURACAK?

Malumunuz, kuvvetler ayrılığı dediğimiz, temelde devletin tehlikeli bir güç temerküzü doğurduğu ve bunun direksiyonda bulunanları çığırından çıkardığından hareketle yapılan bir iç denge arayışı. Farklı kurumlar birbirlerini frenleyecek ve bu, iktidarın yozlaşmasına engel olacak. İşte bu artık bizde yok. Yani, Reis -hâşâ huzurdan(!)- hata yaparsa, onu frenleyecek bir mekanizma yok. Başkanlık sistemine geçerken bu mekanizmayı büyük bir heyecanla kaldırdık ve artık her şey Reis’in iradesine göre şekilleniyor.

Peki, Reis’in iradesi içgüdüleriyle baş edecek kadar güçlü mü? Olsaydı, Washington’daki rezalet herhalde yaşanmazdı. Başka bir ülkede (Amerika gibi bir ülkede) protestocu dövdürmek, zihniyetin, artık rasyonel bir şekilde işlemediğini gösteriyor. Kıdemli senatör John McCain, konuyla alakalı konuşmasında Türkiye’yi ‘üçüncü dünya ülkesi’ olarak tarif etti. O görüntüleri önünüze koyduklarında bu saygısızca ve can yakıcı sözlere itiraz etmek kolay olmuyor. Komedyen Noah Trevor, konuyu programına taşıdı ve “Erdoğan gelirken kanunlarını da beraber getirmiş… Düşünün biri evinize girip çocuklarınızı dövüyor” dedi.

Yankee’lerin anlamadığı şey bizim buralarda itibarin biraz da sopayla kazanılan bir şey olduğu. Ama yine de hariciyemizin yeniyetmeleri şu an muhtemelen olan biteni nasıl izah edeceklerini düşünüyorlar. Karşılarında Yenikapı kalabalığı yok, işleri zor!

BATI’DAN KOPABİLİR

Geldiğimiz noktada, Batı’nın iki lider ülkesi olan ABD ve Almanya’nın Erdoğan’a ve liderlik ettiği siyaset yapma biçimine sempatisinin kalmadığı açık. Trump’ın Erdoğan’ı takdir ettiğine dair söylentiler var ancak Trump’ın kendisi de epey sıradışı hatta tuhaf bir lider ve iktidarda ne kadar kalacağı belli değil. Reis’in Batı’dan uzaklaşmayı -yine ekonomik kayıplar dışında- bir dezavantaj olarak gördüğünü sanmıyorum. Hatta bu gerçekleşir ve içeride iyi saran bir hikâyesi yazılırsa hem Batı’nın ikide bir kafa ütülemesinden kurtulmuş olacak hem de Doğu’ya, otoriter yönetim cenneti sayılan ülkelere açılmasını kolaylaştıracak.

Şimdi, tüm bunları üst üste koyup soralım: ‘Reis’ bu saatten sonra yumuşar mı?

Neden yumuşasın ki!

[Celal Sakallıoğlu] 1.6.2017 [TR724]

Daima daha büyük şiddete doğru yürümek zorundalar [Tarık Toros]

15 Temmuz darbesi ile ilgili ortaya dökülen ifadeler, bugün itibariyle 322 gündür devam eden Olağanüstü Hal uygulamasını düşürür.

Kaldı ki, çok çok az bölümünü biliyoruz henüz.

Bu bile, 10 ay 17 gündür anlatılan öykünün çökmesi için yeterlidir.

Ne çare ki, OHAL bunun için vardır ve 15 Temmuz’un kaçırılan perde arkası OHAL sürdükçe Türk kamuoyuna ulaşmayacaktır.

***

Ayan beyan ortada, üç muazzam gerçek var:

BİR… Okan Kocakurt adlı binbaşı, 15 Temmuz Cuma günü 14.20’de darbeyi MİT’i bildirmiştir. Binbaşı, sonraki süreçte MİT mensubu yapılarak soruşturmadan kaçırılmıştır.

İKİ… Genelkurmay Başkanı, 18.00’den sonra tüm askeri uçuşları durdurmuştur. Bu bile, ihbarın “MİT müsteşarına yönelik saldırı ihtimali” olmadığını gösterir. Darbe bilinmektedir. Ancak, “Neden tüm birliklere ‘kışlayı terk etmeyin’ emri verilmemiştir?” Soru budur. Bu emir verilse, darbe başlamadan biterdi.

ÜÇ… Cumhurbaşkanı en geç 18.00 dolaylarında aranmıştır. MİT müsteşarı, koruma müdürünü arayıp “Olası bir saldırıya karşı tedbirli olup olmadıklarını” teyit etmiştir. Haliyle, Cumhurbaşkanı’nın gelişmeleri bilmeme olasılığı yoktur. Kaldı ki o gün, cuma namazına bile gitmediği bilinmektedir.

***

Yurt dışındaki gazeteciler olmasa, bu konuyu gündeme getiren yok.

Kaynaklar da son derece sınırlı.

Sadece, ajanslara yansıyan mahkeme ifadeleri izlenebiliyor.

Ülkede kurumsal gazetecilik, Genelkurmay Başkanı’nın 5 ay sonra darbe komisyonuna yolladığı 8 sayfalık metni dahi irdelemiyor.

Kaldı ki, özellikle beklenip tüm gelişmeler görüldükten sonra kaleme alınmış yazılı bir ifade o.

Orada dahi yığınla itiraf var.

Genelkurmay Başkanı, “Alınan tedbirlerle darbe öne çekildi ve akamete uğratıldı” diyerek 322 günlük Saray merkezli hikâyeyi çökertmiştir.

Bu en basit ifadeyle, “O gece 249 kişi ölmeyebilirdi” demektir.

***

322 gündür anlatılan hikâyenin çökmesi, sadece Saray’ı değil, bu öyküye ortak olup propagandasını yapan tüm kesimleri de sarstı esasen.

Neden kulak vermiyorlar, biliyor musunuz?

322 gündür ortak oldukları suça öyle battılar ki, aksini duymak işitmek istemiyorlar.

51 bin kişi tutuklandı, 130 binin üstünde insan OHAL’le işini kaybetti, fişlendi, aileleriyle açlığa mahkûm edildi, akademisyenler, hâkim, savcılar, askerler, polisler, memurlar ve kayıtlara girmeyen özel sektörde on binlercesi…

Hikâyenin yeniden yazılması, tüm bunları düşürür.

150 medya kapatılmış, 2 binin üzerinde eğitim kurumu, onca dernek, vakıf, el konulan 922 şirket…!

Bunların tamamının iade edilmesi gerekir.

İşte buna kimsenin tahammülü yok.

Anlatılan öyküye inandırılmış Beyaz Türk, sosyal demokrat, milliyetçi, muhafazakâr, seküler kesimlerin de tahammülü yok.

Kimse, bu utançla yüzleşmek istemiyor.

Küçük veya büyük, yukarıda minik bir kesitini sunduğum bu suçların tamamına ortak oldular.

Kimi bizzat yaptı, kimi azmettirdi, kimi onayladı, kimi destekledi, kimi sessiz kaldı, kimi umursamadı, kimi de “bana ne” deyip Marmaris’te mavi tura çıktı.

***

Son 10 gündür, gazetelerin birinci sayfalarına bakın, hayvan hakları ile ilgili yığınla haber görürsünüz.

En son “zeytinlik kanunu” hakkında Tarkan bile konuşmuş.

Çevre meselesini de kimselere bırakmaz bizim Bab-ı Ali’miz…

Çünkü bunlar “zararsız alanlar”dır.

Üzerinde 7/24 tepinebilirsiniz.

Başınıza bir şey gelmez.

TV’leri seyretmiyorum, farksız olmadığını biliyorum.

Herhangi bir haber kanalında, herhangi bir “sorup soruşturan” yayın olsa, duyardık.

Olamaz bu, yapanın başına iş gelir çünkü.

***

322 gün sonra…

Türkiye’de yapacak çok bir şey yoktur.

Dünya, olan bitenin farkındadır.

Almanya, İngiltere ve ABD darbenin arkasında Cemaatin olmadığını açıkladı.

Kimin olduğunu neden açıklamadılar?

Bilmedikleri için mi?

Ülke, her geçen gün biraz daha sıkışıyor, diplomatik ve ekonomik olarak.

İtibarı yerlerde.

Ancak, kendini dışa kapatarak, içeride hamaset destanları yazarak götürüyor.

Nasıl çaldıkları, nasıl öldürdükleri, nasıl aldattıkları ortada…

Yaptıkları, birilerini günah keçisi ilan edip suçlarını yansıtmak. Başka bir şey değil.

***

Ahmet Altan, iki yılı geçiyor, 23 Mart 2015’te BUGÜN TV yayınında söylemişti, onunla bitirelim:

-AKP hukuka geri dönemez.

-Çünkü suçüstü yakalandı.

-Sonra bu suçu örtbas etmek için daha büyük suçlar işledi.

-Hukuku öyle perişan ettiler ki, hukuka döndüğü yerde yargı var, mahkeme var, kanunlar var.

-Daha hukuksuz yerlere doğru ilerlemek zorundalar.

-Şiddete doğru yürümek zorundalar, kaçınılmazdır bu.

-Türkiye, tarihin en korkunç devlet şiddetlerinden birini yaşayabilir.

-Hukuka demokrasiye geri dönemeyecek, daima daha büyük şiddete doğru yürümek zorunda.

-Onun sonu hayırlı olmaz.

***

Mini not: Bu programdan iki buçuk ay sonra, 7 Haziran 2015 seçimlerinden itibaren tırmanan terörü, verilen binlerce şehidi anımsayın. Ayrıca Ahmet ve Mehmet Altan kardeşleri unutmayın. 10 Eylül 2016’da gözaltına alındılar, 265 gündür zindandalar.

[Tarık Toros] 1.6.2017 [TR724]

Daha büyük plan: Fidan’ın tankla kaçırılması! [Ahmet Dönmez]

Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın içine düştüğü 15 Temmuz ‘dramı’, giderek Temel fıkralarına dönmeye başladı. Trajedi ile komedi arasında bir yerde salınıp duruyorlar.

Meselenin düğümlendiği noktalardan birisi şurası: Hulusi Akar, 19 Temmuz’da savcıya verdiği ifadede, “Değerlendirmelerimizde gelen bilginin daha büyük bir planın parçası olabileceğini mütalaa ettik ve aldığımız bu tedbirlerle yetinmeyerek Ankara Garnizon Komutanı Korg. Metin Gürak’ı telefondan arayıp bizzat Etimesgut Zırhlı Birlikler Tümenine gitmesini, hiçbir tankın ve zırhlı aracın hiçbir sebeple birlik dışına çıkmasına müsaade edilmemesi yönünde tedbirler almasını emrettim” demişti. Bu sözleri, TBMM Komisyonu’na gönderdiği son yazılı cevapta da tekrarladı.

Neden söz ediyoruz: Dünyada Hakan Fidan ve Hulusi Akar hariç herkesin darbe ihbarı olduğunu bildiği, bir tek onların ‘MİT Müsteşarı’ kaçırılacak diye anladığı o meşhur ihbar sonrası yaşananlardan. MİT ile Genelkurmay arasında gerekli trafik yaşandıktan sonra Fidan, akşam 18.10’da Genelkurmay Karargahı’na gelip Akar’la görüşmeye başlıyor. Bu sırada Akar, “Aman Hakan Fidan kaçırılmasın” diye Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak’ı, Güvercinlik’teki Kara Havacılık Okulu Komutanlığı’na gönderiyor. Çünkü ihbara göre Sayın MİT Müsteşarımızı kaçıracak 3 taarruz helikopteri, oradan havalanacaktır. Ama yine de içi rahat etmez Genelkurmay Başkanı’nın. Henüz yanında olduğu için güvendedir ama ya Karargah’tan ayrıldıktan sonra Fidan’ı kaçıracak olurlarsa diye bütün yurt hava sahasını uçuşlara kapattırır. Havadaki bütün askeri uçak ve helikopterleri de indirtir.

Fakat orada mütalaaya devam ederken Akar birden, ‘gelen bilginin aslında daha büyük bir planın parçası olabileceğini’ anlar. İşte yukarıdaki ifadelerinde söz ettiği gibi ek bir tedbir daha alır. Etimesgut Zırhlı Birlikler Tümeni’nden bütün tank çıkışlarını yasaklar.

‘MUHSİN’CİM BENİ KAÇIRABİLİRLER, CUMHURBAŞKANIMIZ DİKKATLİ OLSUN’

Şimdi zurnanın zırt dediği yere geldik. Bu, daha büyük plan ne olabilir idi ki Etimesgut’tan tank ve zırhlı araç çıkışını yasakladı? Cumhurbaşkanı’na, Başbakan’a, Milli Savunma Bakanı’na ve İçişleri Bakanı’na ulaşma gereği hissetmediklerine göre bu bütün Türkiye’yi ilgilendiren önemli bir plan olamaz. Yani ne bileyim askeri darbe girişimi falan söz konusu değildir herhalde. Hakan Fidan’ın o sırada Cumhurbaşkanı’na ulaşmaya çalıştığı, başaramayınca koruma müdürü Muhsin Köse’yi arayıp “Karadan, havadan ya da denizden gelebilecek bir tehdide karşı önlemleriniz var mı?” diye sorduğu şey, başka bir ‘plan’ olsa gerek. Çünkü o konuşmada bile bir darbe tehlikesinden söz etmiyor Müsteşar. Köse muhtemelen, “Niye sordunuz Sayın Müsteşarım? Allah korusun ülke işgal mi ediliyor? Yoksa askeri darbe falan mı var maazallah?” diye sormuşsa Fidan da, “Yok Muhsincim, beni kaçırabilirler de, o açıdan şey etmiştim” demiştir herhalde.

DÜĞÜNE GİDEN KOMUTANLARIN KEYFİNİ BOZACAK KADAR DA BÜYÜK DEĞİL

Gerçekten önemli bir durum olduğunu düşünse Fidan’ın ne yapıp edip Erdoğan’a ulaşacağı ön kabulü ile kaldığımız yerden devam edelim biz. Ya da acaba o işlere enişte mi bakıyor, bilemiyoruz.

Neyse, ne diyorduk; ‘Daha büyük plan’! Ne olabilir bu daha büyük plan? Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal İstanbul Moda’da düğünde. Bütün üst düzey havacı komutanlar da orada. Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Bostanoğlu da İstanbul Yeşilköy’de bir düğünde. Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı da Ankara’da bir başka düğünde. Onları uyarıp eğlencelerini bozmaya değecek kadar da büyük bir plan olamaz bu galiba. Çünkü hiç birine haber verilmiyor. Düğünler aynen ‘vur patlasın çal oynasın’ devam ediyor.

E öyleyse ne olabilir? Elimizde, Hakan Fidan’ın taarruz helikopteri ile kaçırılmasından ‘daha büyük bir plan’ var. Bunun için de Etimesgut’taki tank çıkışlarını durdurmuşuz. O zaman geriye bir tek ihtimal kalıyor: Herhalde Salih Zeki Çolak’ın teftişe gitmesinden sonra Fidan’ı taarruz helikopteriyle kaçırmaktan vazgeçebilecek bazı asker kişiler, bu kez tankla Sayın Müsteşarı kaçırmayı deneyebilirler!

AKAR O EMRİ NEDEN VERMEDİ?

Gördüğünüz gibi biri MİT’in müsteşarı, diğeri de TSK’nın başı olan iki haşmetmeap, bütün Türkiye’nin zekâsıyla alay ediyor. Yargı izliyor. Medya izliyor. Gerçekten ‘daha büyük bir planın olabileceğini’ değerlendiren Genelkurmay Başkanının tavrı ne olmalıydı peki? Mesela Zekai Aksakallı’nın, Ankara 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ne tanık olarak verdiği ifadeye bakalım. Aksakallı, “TSK’da kriz ve olağanüstü durumlarda ilk haber alınır alınmaz ‘personel kışlayı terk etmesin’ emri verilir. Birlik komutanları kışlalarında mesaiye devam edilir. Her zaman uygulanan bu temel ve basit kural 15 Temmuz 2016’da ilk haber alındığı zaman uygulanmamıştır.  Uygulansaydı darbe girişimi baştan açığa çıkardı.” demişti. Yani bu emir verilseydi darbenin önlenebileceğini savunuyordu. Hulusi Akar neden bu emri vermedi?

O, bunun yerine sadece Etimesgut’tan tank çıkışlarını durdurdu. Peki, bu yeterli miydi? Gelin şimdi de geçtiğimiz günlerde 15 Temmuz çatı davasında savunma yapan eski Kara Kuvvetleri Komutanlığı (KKK) Kuvvet Geliştirme ve Teşkilat Daire Başkanı Tuğgeneral Erhan Caha’ya kulak kabartalım: “Genelkurmay Başkanı, gelen bilgiyi daha büyük bir planın parçası olarak mütalaa edip değerlendirmesine rağmen, darbe girişiminde önemli rol oynayan ve Kara Kuvvetleri Komutanlığının en önemli birliklerinden biri durumunda bulunan 28. Mekanize Piyade Tugayı yerine, muharip özelliği olmayan eğitim birliği durumundaki Zırhlı Birlikler Okuluna Korgeneral Metin Gürak’ı göndererek, hiçbir tankın birlik dışına çıkmamasının sağlanması emrini vermesini nasıl yorumlayacağız? Kaldı ki bu birliğin sıralı komutanları Korgeneral Metin İyidil ve Orgeneral Kamil Başoğlu’dur. 28. Mekanize Piyade Tugayı ise buraya gönderilen Gürak’ın ana ast birliklerindendir. Gürak’ın kendi birliğini kontrol altına almasının emredilmesi yerine emir komutası altında olmayan ve muharip özelliği bulunmayan bir okula gönderilmesi anlaşılması mümkün olmayan bir harekât tarzıdır.”

Hulusi Akar neden 28. Mekanize Piyade Tugayı yerine, muharip özelliği olmayan eğitim birliği durumundaki Zırhlı Birlikler Okulu’ndan çıkışları yasakladı? Nitekim o gece Karargâh’a gelen takviye askerler, 28. Mekanize Tugayı askerleri idi.

HANİ DEMOKRASİ AŞIĞI MİLLET, NİYE SES ÇIKARMIYOR?

Gerçek demokratik bir ülkede olması gereken bağımsız yargı ve tarafsız medya olsaydı, bugün itibariyle artık bu isimler o koltuklarda oturamaz, darbe şüphelisi sıfatıyla hapsi boylarlardı. Hani biz 15 Temmuz’da demokrasiyi kurtarmamış mıydık peki? Bağımsız yargısı ve medyası olmayan bir ülkede demokrasi mi olur? Milli irade o gece demokrasiye sahip çıkmamış mıydı? Bu iki hazret, milli iradenin tecelligahı olan TBMM’ye gidip ifade vermeye bile tenezzül etmedi. Milli irade niye sesini çıkarmıyor? Akar ve Fidan’ın koca koca mızrakları hiç bir çuvala sığmıyor. ‘Demokrasi için’ alanlara dökülen halkımız niye suskun?

[Ahmet Dönmez] 1.6.2017 [TR724]

Cumhurbaşkanlığı koruma müdürü zan altında! [Sefer Can]

15 Temmuz belasının en önemli tanıkları sorgulanamadı. Bazıları Meclis Araştırma Komisyonuna lütfen yazılı metin gönderdi. MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın kırk elekten geçmiş yazılı beyanları bile pek çok açık vermelerine yol açtı; kontrollü darbe tezlerini güçlendirdi. Her iki metinde göze çarpan unsur, kendilerini temize çıkarma gayretleri. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “Darbeyi 4-4:30 gibi eniştemden öğrendim. Sekiz gibi bulunduğum yerde değerlendirme yaptık. İlk iş oradaki medya gruplarını çağırdık” diyerek bombayı ikisinin kucağına koymuştu. Onlar da en az hasarla kurtulmanın taşlarını döşüyor. Cumhurbaşkanı 16:30’da öğrendiyse, nereden baksan darbeye dört saat var. Bütün askerler hâlâ mesaide. Gerekli tedbirler alınsa, iş işten geçtikten sonra yapılanlar hayata geçse, 249 kişi ölmeden binlerce kişi yaralanmadan kalkışma önlenebilirmiş!

ERDOĞAN 8’E KADAR NEYİ BEKLEDİ?

Bu sürecin tuhaf yanı bomba etkisi yapacak itirafların “Ha öyle mi?” tepkisiyle geçiştirilmesi. Erdoğan’ınki de öyle oldu. Kimse “Saat sekize kadar neyi bekledin? O saatte Fidan ile Akar karargahta beraber, henüz onlara karşı eylem yok, nasıl ulaşamadın?” diye sormuyor.

Başta Akar ve Fidan olmak üzere güvenlik bürokratları kendilerini güvenceye alacak adımlar peşinde. Akar’ın “Alınan tedbirlerle darbe öne çekildi ve akamete uğratıldı” sözleri bunu amaçlıyor ama her yalan gibi kısa bir yorgan, bir tarafı örtmeye çalıştığında başka yer açıkta kalıyor! Hakan Fidan daha ilk gün Yenimahalle gazetecileri eliyle “Cumhurbaşkanına ulaşmaya çalıştım. Başaramayınca koruma müdürüyle görüştüm. ‘Havadan karadan ve denizden gelebilecek saldırılara karşı hazırlığınız var mı?’ diye sordum. ‘Var’ dedi” bilgisini dolaşıma soktu. Komisyona gönderilen metinde de aynı şeyi tekrar etmiş. Bu bile aslında ihbarın Fidan’ı kaçırma girişimi değil, darbe olduğunun ispatı. Böylesine büyük çaplı eylem bekliyorlar ama bunu darbe olduğunu anlamamışlar! Amiyane tabirle YERSEN!

MÜDÜR KÖSE, ERDOĞAN’ASÖYLEMEDİ Mİ?

Olayın diğer vahim yönü koruma müdürü skandalı. Niye kimse müdür Muhsin Köse’ye dönüp “Sen bu bilgi üzerine ne yaptın? Erdoğan’ı neden bilgilendirmedin?” diye sormuyor.  Market siparişinin iptal olduğunu öğrenen ev kadınları bile daha fazla panikler. “Bizim hazırlığımız var” deyip uyumaya mı gitti acaba! Böyle bir bilginin cumhurbaşkanıyla paylaşılmama ihtimali sıfır. Aksi halde Muhsin Köse şu anda darbecilikten cezaevinde olmalıydı? Neden sorulmuyor? ‘Eniştemden öğrendim’ senaryosunu boşluğa düşürmemek için olabilir mi? Eminim Köse de bir tedbir almıştır kendince.

Zan altındaki diğer bürokratlar biraz daha rahat. Mesela dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Yaşar Güler. Darbe ve sıkıyönetim bildirileri onun talimatıyla birliklere gönderilmiş. General-amiral şube müdürü Albay Cemil Turhan, Güler’in emri ile geçtiğini söylüyor. Fakat şansa bakın ki talimatları getiren emir subayı öldürüldü. Yaşar Güler’in konuya dahlini aydınlatabilecek tanık konuşamıyor. Aynı talihkuşu Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı’nın başına da kondu. Tuğgeneral Semih Terzi’yi Akar’ın uçuş yasağına rağmen Diyarbakır’a uçak gönderip Ankara’ya getiren o. ÖKK karargahına sadece Terzi’nin girişine izin veren o. Terzi de onu vuran Ömer Halisdemir de hayatta değil. Halisdemir’i öldüren kurşunları sıkan da üsteğmen Mihrali Atmaca da Aksakallı’nın talimatıyla ÖKK’da darbecileri derdest eden subay. Ne kadar ilginç tesadüfler! Akar, Fidan, Güler ve Aksakallı’nın 14 Temmuz gecesi ÖKK mezuniyet töreninde ve akabinde yemekte saatlerce birlikte olan isimler olduğunu unutmayalım.

Özgür ve tarafsız medyanın yokluğunda bu kadar dökülüyorlar. İlk iş olarak medyayı susturmaları boşuna değilmiş.

[Sefer Can] 1.6.2017 [TR724]

Çalışanlara büyük tuzak [Semih Ardıç]

Hükümete yakın firmalara tahsis edilen ve şu ana kadar 10 milyar liraya yakın tutarı batan kredilere çuval bulunamıyor. Bankaların elindeki borç senetlerini Merkez Bankası’na satma teşebbüsü akim kalmıştı. Zira ‘karşılıksız para basmaktan ne farkı var!’ itirazları yükselince hükümet geri adım atmıştı.

Şimdi farklı bir formülden bahsediliyor. Kanun taslağının Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden geçmesi halinde çalışanların kıdem hakları kurulacak fona devredilecek. Yeni iş başı yapan herkesin fona üye olması mecburiyeti de getirilecek. Fonun ilk icraatı da bankaların batık kredilerini satın almak olacak. Bir başka ifade ile senelerdir konuşulan Kıdem Tazminatı Fonu (KTF), müflis patronların zararını milyonlarca çalışana ödetmek için kurulacak.

BANKACILAR İKİ ARADA BİR DEREDE

KTF, çalışma hayatına dair bir düzenleme gibi görünse de işin aslı başka! ‘Mevcut haliyle her yüz çalışandan sekseni kıdem tazminatını alamıyor’ tezine sarılan iktidar bu şekilde vazifesini yapmadığını itiraf etti. Sirkatin söyleyen kıpti! Kale alınmayacak kadar gayr-i ciddi bu tezin arkasında bankacıları rahatlatma ve belli firmaları kurtarma telaşı var.

Zira bankacılar, referandumdan evvel Saray’ın açık talimatıyla verdikleri bahse konu kredilerin (160 milyar TL) malî ve hukukî mesuliyetinden kurtulmak istiyor. Bir tarafta piyasayı canlandırmak için para musluğunun daha fazla açılmasını isteyen Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan diğer tarafta Bankacılık Kanunu’nda geçen ‘nitelikli zimmet’ hükmü! İkisi arasında sıkışıp kalan bankacıların gözüne uyku girmiyor. Tahsil edilemeyen kredinin hesabı ne Erdoğan’dan ne de başkasından sual edilecek. Kanun banka yönetim kurulu azalarını ve kredide imzası bulunan diğer idarecileri mesul tutuyor. Cezası 21 yıla varan ağır hapis.

180 GÜNLÜK PLANDA ÖNCELİK BATIK FİRMALARA

Kanuna rağmen iş tutmaya alışan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının batık kredilere çare olarak işçi ve işverenden kesilen paralara göz dikmesi ekonomide denizin hakikaten tükendiğini ispat ediyor. Erdoğan’ın 180 günlük plan diye bahsettiği çalışmanın başında batık kredi mevzuu var. Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli ile Çalışma Bakanı Mehmet Müezzinoğlu’na ‘bankacıları da batık firmaları da üzmeyecek bir çıkış yolu bulmaları’ talimatı verilmiş. İki isim ne yapıp edip bu meseleyi çözmeliymiş. AKP, İttihad Terakkicilerin ‘Yok kanun, yap kanun’ keyfiliğinde hudut tanımıyor, hatta kanunu kale almamakta 100 sene evvelki üstatlarını gölgede bırakıyor. Kanunu fiillere uydurma zahmetine bile lüzum görmüyor.

KTF’YE İTİRAZ EDECEK KİMSE KALMADI

Hakiki mânâda sendika kalmadı tabii. Çalışanlar, işsiz kalma korkusundan sesini çıkaramaz halde. İşverene gelince… Kredi borçlarından kafasını kaldıramıyor. Sanayici tefecinin elinde rehin. OHAL’in rutin icraatı kayyım müessesesi bütün patronların ensesinde Demokles’in kılıcı gibi sallanıyor. Olup bitenin iç yüzünü yazacak, çalışanların haklarının gasp edilmesine itiraz edecek gazete de kalmadı? AKP’ye sıfır muhalefetin keyfini sürmek kaldı. Herhangi bir mukavemetle karşılaşma ihtimalinin en zayıf olduğu dönemde Kıdem Tazminatı Fonu tesis ediliyor. Tek taraflı bakış açısıyla yazılan kanun metni haliyle işçinin ve işverenin aleyhine olacak.

Kıdem Tazminatı Fonu’nun çalışma hayatına getireceği ilave bir katkı olmadığı gibi fon hükümet için tıpkı İşsizlik Fonu gibi istismar edilecek ikinci bir kapıya dönüşecek. Her seçim arifesinde kasadan ‘ödünç’ diye alınacak paralar, rüşvet kabilinden dağıtılacak. Muhalefet de Sayıştay da bütçe harici harcamanın takibini yapamayacak. İşsizlik Fonu’ndan şu ana dek 25 milyar liraya yakın tutar kullanıldı, amma velâkin ödünç alınan para yerine konulmadı. Hükümet ‘yüzde 25 devlet katkısı’ diyerek KTF’yi cazip göstermeyi de ihmal etmiyor.

Kesintiye esas alınacak gün sayısının azalması, TL’nin enflasyon ve döviz mukabilinde eriyecek olması hususlara kimse temas etmiyor tabii. Esasında anapara 10 sene sonunda mum gibi eriyecek. Çalışanlar için çıkarılmıyor ki kanun. Milyonlarca çalışanın alın teri KTF kılıfında sömürülecek.

KÖŞE KAPMACANIN SEBEBİ: PARA YOK

Bütün bu köşe kapmacının sebebi ne? Artan kamu harcamalarına ilave kaynak bütçeden temin edilemiyor. Vergi gelirleri, affın affına rağmen giderlerdeki artışı karşılamaktan çok uzak. Vadesinde ödeyemediği vergi borcu için taksit yaptıran esnaf bu arada yeni beyan döneminin ödemesini tehir ettiriyor. Büyüme, tüketim ve istihdam cenahında rakamlar dört-beş sene geriye gitti. Buna mukabil örtülü ödenek başta olmak üzere bütçe kalemlerinde her sene yüzde 30’a yakın artan harcamalara kaynak bulunamıyor.

Büyük umutlarla Türkiye Varlık Fonu’nu kurdular. Gelin görün ki fondaki şirketlerden Türk Telekom kredi taksitini ödeyemez vaziyette. THY ise zarar rekoruna uçuyor. Yokluk Fonu’na dönen Varlık Fonu’ndan kısa vadede destek alınamayınca Merkez Bankası’nın kapısını çaldılar. Piyasada tedirginlik artmasın diye bu sefer çalışanların tasarruflarına göz diktiler. Çalışanlar bu büyük tuzağın farkına varıncaya dek atı alan Üsküdar’ı geçecek. Banka senetlerini Varlık Fonu üzerinden KTF’ye sat, piyasa coşsun! Bu kadar basit mi?

‘Al takke, ver külah’ diye diye bugüne gelindi. Ekonomide hiçbir şey değişmediği halde para musluklarını karşılıksız açmak Türkiye’yi duvara toslatacaktır. Merkez Bankası’na karşılıksız para bastırmakla KTF’ye borç senedi satmak arasında fark yok.

Taşıma su ile değirmen çevirmek ekonomiyi daha derin bir buhrana sürüklemekten başka bir işe yaramaz. Üstelik havuzun dibi delikse…

[Semih Ardıç] 1.6.2017 [TR724]