'Gülen, Mandela gibi barışa hizmet eden bir insan'

Güney Afrika merkezli Turkuaz Harmoni Enstitüsü, Nelson Mandela’nın doğum günü vesilesi ile “Mandela, Gandi, Martin Luther King ve Gülen perspektifinden COVID-19 sürecinde insanlığa özverili hizmet” konulu online bir panel düzenledi. Panel’in moderatörlüğünü yapan Sosyal Uyum Elçisi Dr. Raj Govender, Gülen’in AKP'nin iddia ettiği gibi bir kişi olmadığını, Mandela gibi suçlandığını ama gerçekte insanlığa hizmet eden bir barış elçisi olduğunu söyledi.

Martin Luther King'in öğretilerinden ilham alan üniversite olarak tanınan MoreHouse Üniversitesi dekanı Dr.Lawrence Carter, “Mandela sadece Güney Afrika için değil, Amerika için de bir örnek, bizim şu anda Mandela gibi rol modellere ihtiyacımız var. Biz öğrencilerimizi adaletin,merhametin yaşayan (yaşamış) modelleri ile çevreliyoruz. Biz çatışma çözümlerine (conflict resolution) değil, ‘sevgi devrimine’ yoğunlaşıyoruz” dedi. “Sevgi bizim aradığımız adaletin önemli bir parçasıdır” diyen Dr Carter, “Üniversitemizde barışa hizmet etmiş Mandela’nın, Fethullah Gülen’in, Gandi gibi iki yüzden fazla şahsiyetin portrelerini çelik camekanlarda sergiliyoruz” sözleri ile karşılaştığı zorluklarla şiddete bulaşmadan mücadele eden şahsiyetlerin isimlerinin yaşatılmasının önemine değindi.

Programa Yeni Delhi’den bağlanan, Hindistan’ın kurucusu olan Mahatma Gandi’nin büyük torunu ve Gandhi Vakfı kurucusu Tushar Arun Gandhi ise şunları söyledi, “İçinden geçtiğimiz bu zor dönemde dünyanın barış ve sevgi içinde yaşaması, birlikte hareket ederek koronavirüs ile mücaddele etmesi için Martin Luther King, Mandela, Fethullah Gülen, Gandi, Dalay Lama, Rahibe Terasa gibi süper barış kahramanlarına ihtiyacı var. Bizim gibi kuruluşların bir araya gelmesi, koronavirus sonrası insanlığın barış ve sevgi içinde yaşayacakları bir dünyanın taslağını oluşturabilmemiz için çok hayatidir.”

Panel’e Dr. Carter ile Amerika’dan bağlanan AfSV Başkanı Dr. Alp Aslandoğan ise Hizmet Hareketini şöyle tarif etti: “Hizmet Hareketi kuruluşundan itibaren üç konu üzerinde yoğunlaşıyor. Eğitim aynen Mandela’nın söylediği gibi dünyanın kronikleşmiş problemlerini çözmek, insanların kalbi ve zihni dünyalarını inşa etmek açısından en iyi yöntemdir. Diğergamlık ise bütün dinlerde ve hümanizmde olduğu gibi insanlığın birbiri ile bağı olduğu felsefesine dayanır ve başkasına yardım ederken aslında kendinize yardım ediyorsunuzdur. Hizmet’in ahlaki prensipleri başkalarının mutluluğuyla mutlu olma ve Allah’ın rızasını başkalarına yardım etmede arama üzerine kurulmuştur. Hizmet hareketine gönül vermiş insanlar kendi ruh dünyalarını kurarken aynı zamanda ihtiyaç sahiplerine ulaşmayı bir vazife biliyorlar ve en önemlisi eğitim faaliyetleri ile insanların kendi kendilerine yardım etmelerini öğretiyor.”

Nelson Mandela Vakfı CEO’su Sello Hatang’ın ise “Geçen Hafta Birleşmiş Milletler Genel Sektereri António Guterres’in de bahsettiği gibi vakıf olarak en önemli görevimiz insanlara umut vermek. Mandela 27 yıl hapis yattı ve hiç bir zaman ümitsizliğe düşmedi… Hapishaneden çocuklarına yazdığı mektuplarda ‘benim için üzülmeyin, ben mutlu ve iyiyim, güç ve umut doluyum’ dediyse biz kimiz ki ümitsizliğe düşeceğiz, kendimiz ve gelecek nesiller adına hayal ettiğimiz dünyayı kurmak adına devamlı mücadele etmeliyiz” dedi.

‘Ya birlikte hareket edeceğiz ya da birlikte düşeceğiz’

Guterres, Nelson Madela 2020 Yıllık Toplantıları’nda yaptığı, ilk kez çevrimiçi olarak düzenlenen çarpıcı konuşmasında, “İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük küresel ekonomik kriz ve gelirlerde ise 1870'den bu yana en büyük düşüşle karşı karşıyayız…‘Ya birlikte hareket edeceğiz ya da birlikte düşeceğiz’ sözleri ile içinden geçtiğimiz süreci tanımlamıştı. Genel Sekterer, “Herkes için adil ve sürdürülebilir gelecek için tek yolun, gençlerin onurlu bir şekilde yaşamalarına, kadınların erkeklerle aynı beklenti ve fırsatlara sahip olmalarına ve kırılgan kesimlerin korunmasına imkan tanıyacak bir “Yeni Toplumsal Sözleşme”den geçtiğini söylemişti.

Temmuz ayı Mandela ayı olarak kutlanıyor

Birleşmiş Milletler’in Mandela’nın doğum günü olan 18 Temmuz’u Uluslararası Nelson Mandela Günü ilan etmesiyle, özellikle Güney Afrika’da bütün Temmuz ayı boyunca çeşitli etkinliklerle Nelson Mandela anılıyor. Her yıl, hayatını özgürlük mücadelesine adayan Mandela’nın avukat, insan hakları eylemcisi, tutuklu ve cumhurbaşkanı olarak geçirdiği 67 yıl anısına insanlar 67 dakika boyunca okulları yeniliyor, yetimhanelere, huzur evlerine yardım ediyor, sokakları temizliyor. Bu yıl Covid-19’den dolayı bir çok Mandela programı online olarak gerçekleşti. Turkuaz Harmoni Enstitüsü de Nelson Mandela Vakıf ve Güney Afrika’da yayın yapan Capitol Radyo ile beraber Mandela’nın anısına online “Ubuntu” programı düzenledi. Moderatör Dr. Govender, “Ben sen olduğun için varım anlamındaki ‘Ubuntu’ felsefesine içinden geçtiğimiz koronavirus salgınında her dönemden daha çok ihtiyaç duyulduğu, ubuntuyu yaşam felsefeleri haline getiren Gandi, Nelson Mandela, Fethullah Gülen gibi insanların barış ve dayanışma miraslarının yaşatılmasının önemine” değindi. Program Turkuaz’ın sosyal medya hesaplarından ve Capitol Radyo’dan canlı yayınlandı.

TÜRKMEN TERZİ / GÜNEY AFRİKA

[Samanyolu Haber] 25.7.2020

“Bayramda sarılmayın, öpüşmeyin, ziyareti telefonla yapın”

Bilim Kurulu Üyesi Prof Dr. Mehmet Ceyhan’dan Kurban Bayramı uyarıları: “Yakınları ziyaret yerine telefonla arayın. Görüşme için açık alanı tercih edin, sarılmayın, el öpmeyin ve muhabbeti kısa tutun.”
BOLD – Koronavirüs salgını Türkiye’de etkisini devam ettirirken yaklaşan Kurban Bayramı’nda alınması gereken tedbirlere yönelik Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu Üyesi ve Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, tavsiyelerini sıraladı. “Yakınlarınızı ziyaret yerine telefonla arayın. Eğer ziyarete gidecekseniz açık alan tercih edin, sarılmayın, el öpmeyin ve görüşmeleri kısa tutun” diye ikaz etti.

YÜKSEK SESLE KONUŞMAK BULAŞMA RİSKİNİ ARTIRIYOR

Bayramda en iyi önlemin mümkün mertebe az kişiye gitmek olduğunu ifade ederek illa ziyaret olacaksa da bunun süresinin kısa tutulması gerektiğini dile getirdi.”Hatta ziyaretlerin ev önünde, bahçede olması riski 19 kat azaltacaktır. Herkesin eli değen yerlerin mutlaka dezenfektanla temizlenmesi lazım. Bir de yüksek sesle konuşulmamalı. Bu ciddi şekilde virüsün bulaş riskini artırıyor. Öksürüğü, hapşırığı, ateşi bulunanlar kesinlikle başkalarıyla görüşmemeli” şeklinde konuştu.

65 YAŞ ÜSTÜ VE KRONİK HASTALARA DİKKAT EDİLMELİ

Kurban kesim aletlerinde risk bulunmadığını aktaran Prof. Dr. Ceyhan, ayrıca şunları belirtti: “Bayramda 3 riskli durum var. Biri kesim sırasında oluşan kalabalık ki solunum yoluyla bulaş için risk oluşturur. İkincisi toplu taşıma araçları. Üçüncüsü ise evlerde, kapalı ortamda özellikle risk grubuna giren 65 yaş üstü ya da kronik hastalıklı kişilere ziyaretlerdir. Hayvanlardan ise bulaşma olmaz. Ayrıca sarılmak, öpüşmek de tehlikeli hususlar.”

[Bold Medya] 25.7.2020

15 Temmuz Toplama Kampındaki gazi üsteğmen dehşet dolu günleri anlattı [Sevinç Özarslan]

Jandarma Özel Harekatçı gazi üsteğmen Musa Kılıçaslan elektroşok cihazıyla gözaltına alındı. Toplama Kampı olarak bilinen Ankara TEM Spor Salonu’nda kan ve idrar havuzunda işkence gördü, yürüyemez hale geldi. Kadın bir pilota yapılan işkencelere tanık oldu. Gazi unvanını Erdoğan’ın elinden alan üsteğmen Musa Kılıçaslan’ın hikayesi…

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – “16 Temmuz 2016 tarihinden sonra 24 Temmuz 2016 tarihine kadar geçen gözaltı sürecinde bir gazinin yaşadıklarını anlatacağım şimdi size. 16 Temmuz sabahında dipçik darbeleri ve elektro şok cihazı ile gözaltına alındım. Ben aslında… Benim annem burada da; bi dışarı çıkartsak ondan sonra…

BAŞKAN: Bulunmasını istemiyor musun annenin?

SANIK MUSA KILIÇASLAN: Bunları duymasını istemiyorum açıkçası.

BAŞKAN: İsmi nedir annenin?

SANIK MUSA KILIÇASLAN: Zeliha.

BAŞKAN: Zeliha hanım oğlunuz savunması sırasında bulunmanızı istemiyor.

SANIK MUSA KILIÇASLAN: Savunmada değil işkence kısmında bulunmasını istemiyorum, ondan sonra gelebilir. Babam doğuda zaten, bu kısımlar bittikten sonra ben söyleyince tekrar içeriye girer kendisi…”

Bu konuşma, 2012’de Van’da çıkan bir çatışmada gazi olan Musa Kılıçaslan ile Ankara 23. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı arasında Aralık 2019’da geçti. Mahkemede 20 sayfalık savunma yapan Musa Kılıçaslan, savunmasının son 10 sayfasında, 15 Temmuz’dan sonra Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi Spor Salonu’nda gördüğü işkenceleri anlattı.

Gazi üsteğmen Musa Kılıçaslan, 16 Temmuz sabahı dipçikle ve elektroşok cihazıyla gözaltına alındı. Kaldırım taşı ve sopalarla lince tabi tutuldu. Protezli bacağına vurulan darbeler nedeniyle yürüyemez hale geldi. Halini gören doktor, ‘kaburgan kırılmış, beyin travması geçirmiş olabilirsin” demesine rağmen darp ve cebir yoktur diye rapor yazdı, tekrar TEM’e gönderdi. Yerinden kalkamadığı için Ankara TEM’in spor salonunda idrar ve kan gölünün içinde yatmak zorunda kalan gazi Kılıçaslan 9 gün işkence gördü.

“GİDİN DUVARIN DİBİNE YAPIN LAN!”

Ankara Tabip Odası raporunda 15 Temmuz Toplama Kampı olarak kayıtlara geçen Ankara TEM Spor Salonu’nun duvarlarının insan boyuna kadar olan kısımlarının kan içinde olduğu ortaya çıkmıştı. Musa Kılıçaslan o salonda hareket edemediği için kan ve idrar gölünün içinde bırakıldı. Anlattığı manzara 1980’lerde Diyarbakır Cezaevinde yapılan işkenceleri hatırlatıyor:

“… ben yerde yatarken duvarın dibinde görevli memura gelip tuvalet ihtiyaçlarının olduğunu ve tuvalete gitmek istediğini söyledi. Oradaki memur da gidin şu duvar dibine yapın lan dedi. Erler orada insanlar var, biz oraya tuvaletimizi yaparsak onların üzerine gider her yer idrar olur, dedi. Bunun üzerine bana ne kardeşim altına yap, diye bir ifade kullandı. Erler de mecburen gelip duvara idrarlarını yapmak zorunda kaldılar ve bu yapılan idrarlar yerde yatarken bizim bütün üzerimizi tabiri caizse kapladı. Elimizi, yüzümüzü her yerimizi yani her taraf kan ve idrar olmuştu.”

Musa Kılıçaslan, Çankaya Köşkü’nde şehit yakınları ve gaziler onuruna verilen iftar yemeğinde dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve eşi Hayrünnisa ve birlikte. 11 Temmuz 2014, saat 20.28.

“HEPİMİZ SENİN IRZINA GEÇERİZ”

Kılıçaslan’ın savunmasında sadece kendisine yapılanları anlatmıyor, tanık olduğu işkencelerle ilgili insanın kanını donduran ifadeleri de var. Aradan geçen 4 yıl sonunda kendisine yapılanları unuttuğunu ama polislerin genç bir kadın pilotu sabaha kadar dövmelerini, herkesin gözü önünde soymaya kalkmalarını ve “hepimiz burada senin ırzına geçeriz” tehditlerini hala kulaklarında yankılandığını söylüyor. Anlatacaklarının tarihi olaylar olduğunu ifade ediyor.

Füzelerden sorumlu diye evinden pijamasıyla gözaltına alınan kadın subayın, o gece evinden hiç çıkmadığı ortaya çıktı ve beraat etti. İşkence yapan polise ise gazilik unvanı verildi. Aynı şekilde Fuat Avni diye spor salonuna getirilen ama daha sonra Fuat Avni olmadığı anlaşılan bir gence işkence odasında işkence yapılıyor. Kılıçaslan, sabaha kadar çığlık atan gencin tir tir titrer haldeki görüntüsünü de unutamamış.

İŞKENCECİ İLE CEZAEVİNDE KARŞILAŞMA

Musa Kılıçaslan, işkenceleri yapan ekibin başındaki kişinin ismini vererek onunla kaderin garip bir cilvesi olarak cezaevinde nasıl karşılaştıklarını ise şöyle anlattı:

“Bir gün kapı açıldı cezaevinde kalıyoruz, koğuştan içeriye biri girdi ama adamın acayip bir korku var gözlerinde, içeriye girdi kimmiş TEM Şube Müdür Yardımcısı Bayram Çiftçi işkencenin başında bulunan yani. Neden tutuklanmış, fetöden. Neyse tabi korkunun sebebi şu; yani koğuştakilerin yarısına işkence yapmış o gece. Daha sonra korktuğu gibi olmadı, kimse herhangi bir fiske dahi vurmadı. Yanlış bir şey söylemedi kimse. Eşyaları alındı. Çay ikram edildi. Ondan sonra koğuş değiştirdi, ne oldu bilmiyorum. Ama hatırladığım bir şey var. Konuşurken sesi korkudan tir tir titriyordu, onu hatırlıyorum.”

“KANSER HASTALARINA BİLE RAPOR VERİLMEMESİ İÇİN KESİN TALİMAT VAR”

Halen Ankara Sincan T Tipi Cezaevinde tutuklu olan Kılıçaslan’a yapılan kötü muamele gözaltından sonra da devam etti. Protezli bacağını tedavi ettirebilmek için cezaevi yönetimine 1,5 yıl dilekçe yazmasına rağmen hiçbirine cevap verilmedi. Nihayet doktora gitmeyi başardığında ise aynen şu ifadeleri duydu: “fetöden tutuklu kanser hastalarına bile rapor verilmemesi konusunda kesin talimat var.”

GAZİ UNVANINI ERDOĞAN VERDİ

Jandarma Genel Komutanlığında üsteğmen olarak görev yapan Musa Kılıçaslan, Jandarma Özel Harekat’ta görev yaparken 2012’de Van’da gazi oldu. Sağ bacağına protez takıldı. İki sene Türk Silahlı Kuvvetleri Rehabilitasyon Merkezinde tedavi gördükten sonra tekrar görevinin başına döndü. Artık sadece masa başı işlerle ilgileniyordu.

Kılıçaslan gazilik unvanını Mart 2015’te Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda düzenlenen “Devlet Övünç Madalyası ve Beratı Tevcihi” töreninde, 26 gazi ve şehit yakını ile birlikte Erdoğan’ın elinden aldı. Tören, Saray inşa edildikten sonra yapılan ilk merasimlerden biriydi.

Musa Kılıçaslan, gazilik unvanını Erdoğan’ın elinden alırken. Cumhurbaşkanlığı Sarayı, Mart 2015.

15 Temmuz gecesi, saat 20.00’de Ankara’daki evinde kızını uyutup kendisinin de onun yanına yattığını söyleyen Musa Kılıçaslan, terör saldırısı olduğunu saat 22.00’de öğrendiğini ve yıllarca terörle mücadele eden bir gazi subayı olarak birliğine gittiğini söylüyor. Hakkındaki iddiaları ve 3 yıl sonra ifade değiştiren tanıkların yalan beyanlarını savunmasında çürüten Kılıçaslan’ın gördüğü işkencelerin tamamını kendi ifadeleriyle sunuyoruz.

MUSA KILIÇASLAN’IN MAHKEME KAYITLARINA GEÇEN, KENDİ AĞZINDAN YAŞADIĞI VE TANIK OLDUĞU İŞKENCELER:

(Musa Kılıçaslan’ın savunmasının, ilk sayfası… Diğer sayfalar yazım kurallarına dikkat edilmeden ve ara verilmeden yazıldığı için tarafımızdan word’e aktarılıp aşağıya alınmıştır. S.Ö.)

“… Şimdi başkanım 15 Temmuz kısmına kadar ki yerlere geldik. Açıkçası bundan sonraki kısımları ben pek bahsetmek istemiyordum. İlk ifademde de bahsetmedim, ancak ilk ifademden sonraki geçen zorlu süreçte çaldığım bütün kapılar yüzüme kapandı ve bende bir gazinin neler yaşadığını mahşeri vicdanda … bulması için bazı ifadelerde bulunacağım. Özellikle sonuna kadar dinlemenizi istiyorum çünkü bağlama noktasını sonunda yapacağım.

“16 Temmuz 2016 tarihinden sonra 24 Temmuz 2016 tarihine kadar geçen gözaltı sürecinde bir gazinin yaşadıklarını anlatacağım şimdi size. 16 Temmuz sabahında dipçik darbeleri ve elektro şok cihazı ile gözaltına alındım. Ben aslında benim annem burada da bi dışarı çıkartsak ondan sonra…

BAŞKAN: Bulunmasını istemiyor musun annenin?

SANIK MUSA KILIÇARSLAN: Bunları duymasını istemiyorum açıkçası.

BAŞKAN: İsmi nedir annenin?

SANIK MUSA KILIÇARSLAN: Zeliha.

BAŞKAN: Zeliha hanım oğlunuz savunması sırasında bulunmanızı istemiyor.

SANIK MUSA KILIÇARSLAN: Savunmada değil işkence kısmında bulunmasını istemiyorum ondan sonra gelebilir. Babam doğuda zaten bu kısımlar bittikten sonra ben söyleyince tekrar içeriye girer kendisi.

Evet başkanım 16 Temmuz sabahında dipçik darbeleri ve elektro şok cihazları ile gözaltına alındım. Kendime geldiğimde herkes iç çamaşırları ile otobüslere bindiriliyordu. Otobüslere bindikten sonra C Nizamiye’nin (Jandarma Genel Komutanlığı) çıkışında kaldırım taşı ve sopalarla lince tabi tutuldum.

“TEKME, YUMRUK VE SOPA DARBELERİYLE KORİDORDAN GEÇTİK”

Yolda giderken başımızdaki polis memuru Ankara Emniyet Müdürlüğünün girişinde 300 kişilik bir polis grubunun koridor yapıp bizi beklediğini söyledi. Ellerimiz ters kelepçeli vaziyette ve iç çamaşırlı iken araçtan indik. Sadece kilodumuz kalmıştı. Birer birer bu koridordan tekme, yumruk ve sopa darbeleriyle geçtik. Oradan geçerken kafama, kaburgalarıma, kasığıma ve sağ bacağıma darbeler aldım.

“YERE DÜŞTÜM, BİR DAHA KALKAMADIM”

Sağ bacağımdaki proteze gelen darbeler sonucu koridorun sonunu getiremedim, yere düştüm ve bir daha kalkamadım. Gözümü yarı baygın açtığımda Ankara TEM’in spor salonundaydım. Dışarıda bulunanlar ellerindeki silahlarla spor salonunun camlarına ateş ederek, içeri gelerek bizi öldüreceklerini söylüyorlardı ve üzerimize düşen cam kırıkları ağır kesikler oluşturuyordu. Ayrıca yere düşen cam parçaları üzerimizde herhangi bir kıyafet olmadığı için vücudumuzda derin kesikler oluşturuyordu. Ne kadar kaldığımı hatırlamamakla birlikte başkanım kaldığım süre içerisinde sağ bacağıma aldığım darbeler nedeniyle sağ bacağımda protez vardır, söylediğim gibi hareket etmekte zorlanıyordum.

“YAPILAN İDRARLAR BİZİM ÜZERİMİZİ KAPLADI”

Bu arada birkaç tane er ben yerde yatarken duvarın dibinde görevli memura gelip tuvalet ihtiyaçlarının olduğunu ve tuvalete gitmek istediğini söyledi. Oradaki memur da gidin şu duvar dibine yapın lan dedi. Erler orada insanlar var, biz oraya tuvaletimizi yaparsak onların üzerine gider her yer idrar olur, dedi. Bunun üzerine bana ne kardeşim altına yap, diye bir ifade kullandı. Erler de mecburen gelip duvara idrarlarını yapmak zorunda kaldılar ve bu yapılan idrarlar yerde yatarken bizim bütün üzerimizi tabiri caizse kapladı. Elimizi, yüzümüzü her yerimizi yani her taraf kan ve idrar olmuştu.

“AZRAİL OLDUĞUNU SÖYLEYEN BİR POLİS GELDİ”

Bu vaziyette iken yiyecek olarak bir tane ekmek küçük bir tane de küçük su ile 5-10 kişi idare ediyorduk. Bu arada kapı açıldı içeriye kendisini Azrail olduğunu söyleyen ne şivesi ile konuştuğunu tam anlayamadığım ve üzerinde polis yeleği olan biri girdi. Dedi ki herkes sırtını dönüp dizüstü dizlerinin önüne çöksün. Tabi herkes sırtını döndü. Dizlerinin üzerine çöktü ancak ben yerden kalkamadım. Bu Azrail denilen şahıs geldi. Elinde tomarla plastik kelepçeyi kırbaç gibi yapmış, dizüstü çökün diyorum sana lan deyip vuruyordu, vuruyordu ama ne hikmetse ben o acıyı hissetmiyordum.

“KORKULACAK BİR ŞEY YOK, KABURGAN KIRILMIŞ, BEYİN TRAVMASI GEÇİRMİŞ OLABİLİRSİN”

Tabi çok kalın bir şey ama yani bilmiyorum. Vurdukça vurmaya başlıyordu artık yorulmaya mı başladı ne bilmiyorum sana dizüstü çök diyorum dedi. Ben de artık benim sağ bacağımda protez var, aldığım darbeler sonucu ayağa kalkamıyorum, ben gaziyim dedim. Bunun üzerine demek sen gazisin lan, aynen bu ifadeye kullanarak daha hızlı vurmaya başladı. Bunun üzerine oradaki arkasını dönenler artık dayanamadı döndüler. Niye vuruyorsunuz o gaziye. Gazi olduğunu belirtiyor hala vuruyorsunuz. Bunun üzerine korktu korkup bıraktı, tabi ben hala yerde yatıyorum. Yerler idrar, kan, her şey elimizde yüzümüzde, daha sonra kaç gün geçti tam hatırlamamakla birlikte 3-4 kişi beni revire götürdü. Revirdeki doktor beni muayene etti. Aynen ifadesini söylüyorum başkanım. Korkulacak bir şey yok. Kaburgan kırılmış, beyin travması geçirmiş olabilirsin. Bacağındaki protezler darbeye bağlı oynamış olabilir. Onun için oynatamıyorsun bacağını. Seni hastaneye sevk edeceğim deyip muayene raporunu eline aldı.

“BAŞINIZ BELAYA GİRMESİN DİYE DOKTORU TEHDİT ETTİ”

Peki muayene raporuna ne yazdı başkanım yani normal yazması gereken biraz önce bana söylediği ifadeler peki yazdığı şey ne yazdığı şey darp ve cebir yoktur. Onun üzerine beni hastaneye sevk ettiler. Yanlış hatırlamıyorsam, yanlışta söylemek istemiyorum Keçiören Devlet Hastanesi ama hatırlamıyorum, kayıtlarda mevcuttur. Keçiören Devlet Hastanesine gittiğimizde oradaki ortopedi doktoru röntgen ve tomografi istedi. Sonuçlara bakınca panik halinde, hemen buna müdahale etmemiz lazım dedi. Peki oradaki polis memurları ne yaptı? Bir tanesi doktorun kulağına eğildi ki benim gazi olduğumu da biliyor, revirden götüren kişi, ya aynen ifadesini okuyayım da hocam bu vatan haini başınız belaya girmesin siz de sıkıntıya girersiniz deyip üstü kapalı tehdit etti. Doktor yüzündeki o korkuyu hatırlıyorum. Peki doktor ne yaptı? Tamam dedi, biraz önce müdahale etmesi gereken doktor bir anda 180 derece dönüp beni tekrar TEM’in revirine sedye ile götürdüler.

“GÖZLERİMİ ZAR ZOR AÇIYORUM”

Şimdi buraya kadar yaşadığım hadiseler mi daha zordur revire giderken ki yaşadığım hadiseler mi daha zordur derseniz açıkçası arasında bir tercih yapabilir miyim şüpheliyim. Şundan dolayı bu doktoru üstü kapalı tehdit eden polis memuru, askerlik, kahramanlar… sedye ile gidiyorum kulağımın dibine geliyor, şu mesafeye yaklaş diyor ve şunu diyor bakın gazi olduğumu da biliyor, protez var yani bacağımda, siz vatan hainleri ancak rütbe takarsınız, ben var ya askerde en önde giderdim bölük komutanımız korkup en arkaya gelirdi. Bir gün çok sinirlendim bağırıp çağırdım kendine. Operasyondayız dövecektim de… Allah’tan arkaya geçti bir şey demedi. Bütün subaylar hepiniz böyle korkaksınız dedi.

Gözlerimi zar zor açıyorum, kafama aldığım darbelerden dolayı ama artık belli bir aşamaya geldi dayanamadım dedim ki kardeş sen yanlış kişiyle yanlış konuları konuşuyorsun bunları bana değil git başkasına anlat. Tabi böyle bir tepki beklemeyince afalladı, konuşma lan kes sesini diyebildi sadece, başka bir şey diyemedi.

“KADIN SUBAYI BAYAĞI BİR DÖVDÜLER”

Revire döndüğümüzde şimdi burayı anlatmak biraz zor olacak çünkü dünya tarihi böyle bir şey yaşamış mıdır, açıkçası şüpheliyim. Çünkü anlatacağım şeyleri birazdan burada vicdanı olan herkesin vicdanında yankılanacağını düşünüyorum. TEM’in revirine döndüğümde akşam, pijamalı bir bayan getirdiler ve getiren polis memuru aynen şu ifadeyi verdi: Bu var ya bu, bütün füzelerden sorumluymuş, dediği kadın pijamalarıyla revire konuldu. Bunun üzerine kadın subayı bayağı bir dövdüler. İsmini biliyorum ama ismini vermek istemiyorum, rencide olmaması için, sadece hadiseyi anlatıyorum. Bunun üzerine kadın subayı bayağı bir dövdüler.

“HEPİMİZ BİRER BİRER SENİN ÜZERİNDEN GEÇECEĞİZ”

Yanlış hatırlamıyorsam isminin Süleyman olduğu söylenen bir polis memuru iki de bir kadını hem dövüyor hem kulağının dibine gidip ne diyordu biliyor musunuz? Birebir gözlerimin önünde olan hadise. Senin ırzına geçeceğim, Türk subayına bunu söylüyor daha suçlu mu suçsuz mu hiçbir şey belli değil. Birazdan seni aşağı götüreceğim. Hepimiz birer birer senin üzerinden geçeceğiz deyip bir yandan da vuruyordu. Daha sonra sen var ya cezaevinde seni her gün ziyaret edeceğim daha ağırları var da ben bunları hafifleterek söylüyorum. Ya inanın şu andaki gözümü kapatıyorum ve o anı hatırlıyorum.

“KADINI GÖZÜMÜZÜN ÖNÜNDE SOYUNDURMAYA ÇALIŞTI”

Kadın sanki böyle top yumak haline geldi utançtan. Hatta biraz daha ileriyi gitti. Kadını bizim gözümüzün önünde soyundurmaya çalıştı. Nasıl bir affedersiniz fantezi anlayışı varsa Allah’tan, başka bir polis memuru müdahale etti de arka tarafta bölme vardı oraya götürüp üstünü değiştirdi. Daha sonra bu ismini söylediğim biraz önceki polis memuru bir gün içeriye geldi. Sağ elini incitmiş. Oradaki bir tane bayan polis memuru vardı dedi ki ya Süleyman bey elini nasıl incittin? Ya dedi dövüyordum birini, çenesine vurunca elmacık kemiği kırıldı, o ara benim de elim incindi. Oradaki doktor muayene ediyor, ben de görüyorum tabi, aramız sizden daha yakın bir mesafe. Ya böyle söyle dedi niye başın belaya girer sinirlendim duvara vurdum de veya gözaltına alınma sırasında arbede oluştu, vurdum elim incindi de dedi. Aynen bu ifadeler geçiyor ve polis memuru da aynı şekilde ya işte bende sinirlendim de vurmaya başladım, demeye başladı.

“AKLIMDA KALAN TEK ŞEY O KADININ YÜZ İFADESİ”

Sonraki günlerde yanlış hatırlamıyorsam 16 Temmuz’dan sonraki 2-3 günkü zaman dilimi olabilir. Daha sonra tekrar geliyor aynı memur yine aynı bayanın yanına oturuyor, kulağına eğiliyor, bir şeyler söylüyor, kadın kıpkırmızı kesiliyor, bir Türk subayına ve pijamalı. Bazen diyorum ki bu kadar zaman geçti 3,5 yıl 4 yıl, aklımda ne kaldı diye emin olun aklımda kalan tek bir şey var o kadının yüz ifadesi.

“ÖZEL HAREKET POLİSLERİ BENİM EMRİNDEYDİ, HİÇ KİMSE BÖYLE YAPMADI”

Şimdi ben bir insan bunu nasıl yapabilir diye düşünüyorum. Çünkü ben 2011 yılında ekim ayıydı, bir haber geldi, dediler ki 15 kişilik bir terörist grubu Şırnak’ın Antiçin yaylasında mezrada bulunuyor. Operasyon yapılacak. Hemen iki TEM hazırlığı, başta da sen gideceksin denildi. Ben de hemen personelimi aradım. Yarım saat içerisinde hazırlığımızı yaptık. Yaklaşık 20-22 kişi 15 kişilik terörist grubuna bulunduğu bölgeye atılacağız. Helikopterler geldi, helikopterler bizi attı, emniyetçileri çıkarttım ve bende personelimle beraber mezraya doğru ilerledim. Yaklaşık 5 metre mesafeye kadar bir özel harekat bölük komutanı olarak temasa girdim. 5 metre mübalağa yapmıyorum ve 4 tanesini kendi elimle ve birkaç tane personelle birlikte canlı yakaladık. Bir tanesinin üzerinde iç çamaşırı vardı. Gerekli güvenlik önlemini aldırdıktan sonra bakın daha yakaladığımız kişilerin daha hukuk önünde ceza almamış suçluluğu, suçsuzluğu daha kesinleşmemiş, bu kişiye dedim ki arkadaşlar yedek kıyafetlerinizi çıkartın üzerine giydirin ki biz bir erkeğe böyle muamele yaptık. Silahlı kuvvetler personeli olarak böyle yaptık. Benim emrime onlarca kez özel hareket polisi verdiler, onlarca kez operasyon yaptık ve benim emrimdeydi hiçbirinin böyle bir eylem yaptığını görmedim bana o zaman deselerdi ki bir Türk subayına bayan Türk subayına bir polis memuru bunu yapacak ya yeminle söylüyorum hayal edemezdim.

Ben uzun zamandır düşünüyorum buna nasıl bir tabir bulayım emin olun bir tabir bulamıyorum. Nasıl bir şey diyeceğim bilemiyorum. Bütün kelimeler dünya üzerindeki bütün kelimeler yetersiz kalıyor. Yani varsayalım, 2 ülke arasında savaş olsun ve bir bayan subay diğer ülkenin askeri tarafından esir alınsın veya bir Yunan subayı veya ne bileyim Iraklı, İranlı, Rusya ne ise artık esir alınsın. Bayan ya ona bile bu şekilde muamele yapılamaz. Savaş hukukunda bu çok büyük bir suçtur.

“BAYAN SUBAYIN EVİNDEN HİÇ ÇIKMADIĞI ORTAYA ÇIKTI”

Peki bunlardan sonra ne oldu? Evet bunlardan sonra şu oldu. Bu bayan subay hiç evinden çıkmadığı belli oldu. Lojmandan alınıp getirildiği belli oldu ve beraat etti. Beraat etti, peki pardon mu bu mu cevabı. Geçenlerde ben gelmedim ama hatta şöyle söyleyeyim daha sonra bu kişinin bu bayan subaya bunu yapıp birini döverken işkence yaparken eli incinen kişiye de gazilik statüsü verildiğini duydum. Ne garip değil mi gazilik statüsü. Acaba bu kadar ucuz bir şey mi?

“AMCAM DA YÜKSEKOVA’DA YARALANDI”

Geçirdiğim yılları düşünüyorum, çektiğim ızdırapları düşünüyorum ve gaziliğin bu kadar ucuz olup olamayacağına bir anlam veremiyorum. Benim amcam Hakkari Yüksekova’da iki parmağını kaybetti çatışmada şu şekilde. 20 küsur yıl oldu, devlet rozet verdi, tazminat verdi ama gazilik statüsü vermedi. Neden biliyor musunuz? Bir milim aşağından kopmadı diye. 20 küsur yıl oldu bu şekilde iken demircinin yanında çalıştı. Ben tarihi çok seven bir insanım ve hobi niyetine okurum sınav için ya da bir şey için değil de tarih okurken Türk milletinin göstermiş olduğu kahramanlıklar yanında düşmana karşı göstermiş olduğu şeylere hep yüreğim kabarmıştır. En çok beni etkileyen sahne Çanakkale Savaşı’ndaki şey de anlatmışlardı da rehber cepheler arası 25 metre hatta o kadar yoğun ateş var ki düşman cephe arasında mermiler havada çarpışıyor ve bir tane İngiliz askeri yaralanmış inliyor ve İngiliz askerlerinin kendi arkadaşlarının hiçbiri cesaret edip de o askeri alamıyor ve artık inlemeler o kadar yükseliyor ki bir tane Mehmetçik dayanamıyor, beyaz fanilasını sallıyor. Ateş bir anda duruyor. Çıkıyor mevzisinden, alıyor İngiliz askeri sırtına, götürüyor İngilizlerin mevzisine koyuyor ve tekrar kendi mevzisini dönüyor. Ne oluyor biliyor musunuz? Bütün İngiliz cephesi alkışlamaya başlıyor. Bakın bir savaştan bahsediyorum ve bir Türk askeri bu şekilde davranıyor, fazla uzatmayacağım.

Bir Diyarbakırlı komiserin bir gaziye yaptığını söyleyeceğim. Diyarbakırlı bir komiser vardı orada bir tane, birisi söyledi Diyarbakırlı olduğunu oradan biliyorum. Bakın dedi bu da Diyarbakırlı sizin gibi vatan haini değil, Kürt ama vatan haini değil dedi. Daha sonra ne oldu biliyor musunuz? Benim gazi olduğumu bilince geldi demek sen gazisin lan dedi. Bir tane vurdu, yani ne yapmak istediğini ne demek istediğini hala anlamladıramıyorum. Ben de Diyarbakırlıyım lan dedi, nasıl bir mesaj anlayamadım, bir Diyarbakırlı bir gaziye vuruyor ve bende Diyarbakırlıyım lan diyor, bir sürü gazi var yani benim arkadaşlarım var Vanlı olan Hakkarili olan hepsi de gazidir.

“İŞKENCE ODASINA BİRİNİ GETİRİP BİRİNİ GÖTÜRÜYORLARDI”

Tabi biz revirde kalırken başkanım sabaha kadar işkence odası vardı, birini getirip birini götürüyorlardı. Bir gün bir tane tulumlu birisini getirdiler. Getiren kişi dedi ki, bu F16 pilotuymuş. O adamı bir aldılar ya adamın eli yüzü tanınmaz haldeydi. Daha sonra işkence odasına götürdüler. Sabaha kadar çığlıkları halen kulağımda çınlıyor. Peki sabahleyin ne oldu? Getirip adamı bir kum çuvalı gibi attılar. Daha sonra getiren polis memuru ne dedi biliyor musunuz? Ya bu F16 pilotu değilmiş, ya bu Skorsky pilotuymuş. Diğeri de olsun ya o da pilot diğeri de pilot dedi. İnsan hayatı bu kadar ucuz.

“BU İÇ KANAMA GEÇİRİYOR OLABİLİR”

Bir tane Başbakanlık’ta çalışan sivil gelmişti. Getiren memur dedi ki bu Fuat Avni imiş. Adamı var ya anasından doğduğuna pişman ettiler. Daha sonra işkence odasına aldılar. Sabaha kadar işkence ettiler. Çığlıkları halen kulağımda yankılanıyor ve sabahleyin getirip ortaya attılar. Adam tir tir titriyor. Doktor baktı, bu iç kanama geçiriyor olabilir, bunu hastaneye sevk etmemiz gerekir dedi. Hastaneye sevk ettiler. Peki hastaneye sevk ederken ne oldu biliyor musunuz? Başka bir polis memuru geldi, bu Fuat Avni değilmiş, dedi. O adam yaşıyor mu yaşamıyor mu onu da bilmiyorum.

“İŞKENCECİ BAYRAM ÇİFTÇİ İLE CEZAEVİNDE KARŞILAŞTIK”

Başkanım bu olay çok uzun anlat anlat bitmez bunu kısaca kesiyorum. Sadece şunu demek istiyorum. Kaderin garip bir cilvesidir ki Bayram Çiftçi diye o zaman ki işkencenin başındaki TEM Şube Müdür Yardımcısı, bir gün kapı açıldı cezaevinde kalıyoruz, koğuştan içeriye biri girdi ama adamın acayip bir korku var gözlerinde, içeriye girdi kimmiş TEM Şube Müdür Yardımcısı Bayram Çiftçi işkencenin başında bulunan yani. Neden tutuklanmış, fetöden. Neyse tabi korkunun sebebi şu; yani koğuştakilerin yarısına işkence yapmış o gece. Daha sonra korktuğu gibi olmadı, kimse herhangi bir fiske dahi vurmadı. Yanlış bir şey söylemedi kimse. Eşyaları alındı. Çay ikram edildi. Ondan sonra koğuş değiştirdi, ne oldu bilmiyorum. Ama hatırladığım bir şey var. Konuşurken sesi korkudan tir tir titriyordu, onu hatırlıyorum.

“HADİ BİRAZ GİDİN YATIN DA AKLINIZ BAŞINIZA GELSİN”

Dediğim gibi uzatmayacağım çünkü artık bunun başka bir davanın konusu olduğunu düşünüyorum. İşkence davasının bu nedenle kısa kesiyorum. 9 günlük işkencenin ardından ne oldu? Tutuklanma talebi ile mahkemeye sevk edildik. Tabi ben koltuk değnekleri ile gidiyorum, hakimin karşısına çıktım. Oğuz Dik dedi ki niye bu haldesin? Ben de durumu aynen olduğu gibi anlattım. Gazi olduğumu, bacağımda protez olduğunu ve darbelere bağlı yürüyemediğimi söyledim. Öyle olunca garip bir şekilde şunu yaptı aynen. Yan tarafta iki üç kişi vardı, sivil hatta şöyle bir ifade de oldu tamam sen çık dedi. Ben çıktım, daha sonra 5 kişi içeriye girdik. Aynen şu ifadeyi kullandı hadi biraz gidin yatın da aklınız başınıza gelsin, diyerek bizi tutukladı ve buradan Sincan T Tipi Cezaevine geldim.

“KABURGA KIRIĞIM İLAÇSIZ İYİLEŞTİ”

T Tipi Cezaevindeki koğuş 25 metrekare idi. Tahmin edersiniz 25 metrekarenin ne kadar olduğunu. Kürsünün biraz uzununu düşünün, kare şeklinde ve 6 tane yatak var. 17 kişi kalıyor. Yani inanın kalkıp insanların üzerinden koltuk değneği ile geçerek tuvalete gitmek bile bir işkence idi yarım saat sürüyordu, aşağı in ve çık. Tabi bu süreç zarfında kaburga kırığımız ilaçsız bir şekilde iyileşti. Dudağımız ve çenemiz ilaçsız bir şekilde iyileşti ama ne gariptir ki iyileşmeyen bazı geçmeyen yaralar da mevcut.

“KUSURA BAKMA TALİMAT VAR”

Cezaevinde ne oldu? Biliyorsunuz benim 4 bölümden mutat bir şekilde takip edilmem lazım. Revire çıkıyorum. Ne kadar sürede çıkabiliyorum? 3 hafta. 3 hafta boyunca bekliyorum. Revire çıkıyorum. Çıktıktan sonra doktor diyor ki tamam seni ortopedi bölümüne sevk ediyorum. Peki ne kadar sürüyor bu sevk 2 ay. Yani yaklaşık 2,5 ay boyunca ben bir bölüme gidebilmek için bekliyorum.

Bir gün kendisine hocam bakın ben 2,5 ay bekliyorum bir bölüm için, benim mevcut rahatsızlığımı biliyorsunuz, raporlarım var elinizde, 2 bölüme sevk edemezsiniz, dedim. Ya kusura bakma, talimat var, ben de biliyorum senin rahatsızlıklarını ama bize sadece bir bölüme sevk edebileceğimizi söylediler. 1 bölüme sevk edebilmek içinde talimat verdiler. Dedim hocam bu nasıl olur, ya siz doktorsunuz sevk edilmesi gerekiyorsa sevk edersiniz. Kusura bakma, benim de yapabileceğim bir şey yok dedi ve ben normalde 2-3 aya bir gitmem gereken kontrol olmam gereken bölümlere sadece bir tur için 10 ay beklemekteyim.

İşin daha garip tarafı ben cezaevinde kalamaz raporu için dilekçe yazdım. 1,5 yıl boyunca dilekçe yazdım. Peki ne zaman onay verildi biliyor musunuz? Burada ilk mahkeme günü, avukatım durumu arz edince, benim gazi olduğumu söyleyince siz de şaşırmıştınız. Bizim davamızda gazi mi vardı diyerek ve onaylayarak tamam demişsiniz, sizin mahkemenizin onayı üzerine ben cezaevinde kalır kalamaz raporu alabilmek için hastaneye gittim. 1,5 yıl boyunca cevap dahi verilmedi.

RAPOR VERİLECEĞİ GÜN KARABÜK’E SEVK EDİLDİM”

Peki rapordan sonra ne oldu? Rapordan sonra şu oldu başkanım. Ankara Numune Hastanesine 3 ay boyunca gidip geldim rapor almak için. Bakın normal bir süreç aslında çünkü 4 farklı bölüm her biri tetkik istiyor ve bu kadar uzun sürebilecek bir bölüm normal. Peki 3. ayın sonunda ne oldu biliyor musunuz? Cuma günü rapor verilecek, öğlenleyin gideceğiz, rapora gireceğiz, ben cuma sabahı Karabük’e sevk oldum. Dedim ki ya bakın, benim mahkeme kararı var, Karabük’e gitmemem lazım. Bu raporu almam lazım, aldıktan sonra gönderin. Bizi ilgilendirmez, bizi Adalet Bakanlığının yazısı ilgilendirir.

Adalet Bakanlığının yazısı bir memurun yazısıdır. Mahkemenin yazısı mahkeme bir karar verir karardır. Hangisi daha üstündür mahkeme kararı. Yani eğer Adalet Bakanlığının yazısı daha üstünse biz hiç mahkemeye çıkmayalım. Adalet Bakanlığından gelen bir talimatla direk cezalandırılalım ama bunu kulaklarım duydu.

Peki Karabük’e gittik, ne oldu? Orada da 1 ay boyunca dilekçe yazıp sizin kararınızın üzerine göndermelerini sağlamaya çalıştık ve Karabük Devlet Hastanesine sevkimiz yapıldı. Peki başkanım ne kadar sürede almış olabilir bu raporu, söylüyorum, saat 10’da gittim 12’de raporu verdiler. Nasıl mı? Fizik tedavi doktorunun odasına girdim. Şöyle bir baktı. Tamam gidebilir dedi.

“KANSER HASTALARINA BİLE RAPOR VERMİYORUZ”

Normalde o kasın zayıflayıp zayıflamadığını, bacakların hareket kısıtlılığının bunların hepsini teker teker kontrol etmesi lazım. Tetkikler istemesi lazım. Daha sonra üroloji doktoruna gittim. O da hiçbir tetkik istemeden imzaladı. Zaten beyin cerrahi doktorunu hatırlamıyorum bile. Sadece tetkik isteyen bir ortopedi doktoru vardı. Röntgen çektirdim, öğleyin de kurula girdim. Kuruldan da rapor çıktı. Peki bu rapor çıkmadan önce ne dedi biliyor musunuz? Aynen şu ifadeleri kullandı. Ya kardeşim boştan yere uğraşıyorsun, talimat var, kanser hastalarına bile rapor veremiyoruz. Cezaevinde kalan bir sürü kanser hastası vardı, onlara bile cezaevinde kalır kalamaz raporu verilmiyordu ve bu kulaklar biraz önceki cümleyi duydu. “Talimat var, kanser hastalarına bile rapor veremiyoruz.”

“PROTEZLERDE ŞEKİL DEĞİŞİKLİĞİ BAŞLADI”

Neyse başkanım, bütün kapılar bir bir yüzüme kapanınca ben de kendime çözümler bulmaya çalıştım. Mesela bacak kaslarımın zayıflamaması için 2 litre 3 litre petlerden kendime ağırlık yaptım. İlk aramada yasak diye aldılar. Bunun üzerine çorabın içerisine tuz poşetleri koyarak ağırlık yaptım. Ne yaptılar yine ilk aramada aldılar. Yasak. Peki ne yapmam gerekir diye revire sordum. Doktor raporu alman lazım dediler. Peki beni doktora sevk edin ortopediye, sevk ettiler doktora gittim, aynen doktorun kullandığı ifadeleri söylüyorum. Röntgen çektirdi, kampüsteki doktora sevk ettiler, röntgen çektirdi aveskilörnekröz başlangıcı. Bu pek anlaşılmıyor SEGBİS’te ama aveskilörnekröz başlangıcı. Protezlerde şekil değişiklikleri başlamış, şekil değişikliği var ve ileri seviyelere çıkıyor. Fizik tedavi yapmanız gerekir. Bacaklarınızda kaslarımızı kuvvetlendirin. Ben de hocam ben zaten bunun için geldim yani beni uygun görürseniz bana bir ağırlık yazarsanız bacak kaslarımı kuvvetlendirmek için cezaevi o rapora istinaden benim yaptığım ağırlıklara bir şey demeyecek, dışarıdan ağırlık almayı geçtim, benim yaptıklarıma bir şey demeyecek, suya bir şey demeyecek, tuza bir şey demeyecek.

“TALİMAT OLABİLİR AMA SİZ DOKTORSUNUZ”

Bu yani, peki doktor ne dese beğenirsiniz, şunu dedi, ya tamam anlıyorum size öyle diyorlar ama bize de herhangi bir rapor yazmayın diye talimat veriyorlar. Talimat var, rapor yazamıyoruz, özellikle fetöden yargılananlara rapor yazmayın diyorlar. Ya bakın kulaklar duydu yanımdaki fizik tedavi doktoru da duydu. Beni götüren askerler ve oradaki uzman çavuş da duydu. Peki bunun üzerine ben ısrar ettim. Hocam dedim yani bunun yazılması lazım yani talimat olabilir ama siz doktorsunuz yani ne ise benim rahatsızlığım ona istinaden bir rapor yazmanız lazım, bunu söyleyince tamam sen git ben yazarım dedi, neyse ben gittim ama yazmadı, daha sonra bir vesile ile tekrar gittiğimde uzman çavuştan rica ettim ettim ya doktor bir rapor yazacaktı bunu bir hatırlatalım gittim doktora söyledim tamam sen git ben yazarım dedi yine yazmadı yalan söyledi, aslında talimat var yazamıyorum ifadesi daha masum bir ifade geliyor şimdi ikinci olaydan sonra yalan söylüyor ve yazmıyor.

“AMELİYAT OLMANIZ LAZIM”

Neyse başkanım artık ağrılarım dayanılmaz boyutlara ulaşınca ve bacağımda şişlikler olmaya başlayınca üç hafta önce yanlış hatırlamıyorsam mahkeme başlamadan önceydi, doktora gittim aynı doktor kampüsteki doktor, röntgen çekti ve bana ne dese beğenirsiniz biliyor musunuz, hımmm maalesef protezleriniz yerinden oynamış ameliyat olmanız gerekiyor, hükümlü müsünüz, tutuklu mu diye sordu. Ben tutukluyum hocam dedim, ya bu şartlarda dedi bu ameliyat çok özel bir şey gerektirir, ekipman gerektirir ameliyatı ayrı zordur, ameliyattan sonraki süreç daha zordur, ki ben biliyorum bu süreci çünkü ben tedavi sürecini aynı şekilde yaşamak gerekiyor yani TSK Rehabilitasyon Merkezinde 2 yıl tedavi yaşadım. Tam teşekküllü hastanede yaşadığım ameliyatı aynı şekilde cezaevinde yaşamak zorundayım ki bu sefer o protezi çıkarttılar, yerine tek bir kere kullanımlık 10 yıl 15 yıl ömrü olan protez takacaklar ve sağ bacağımı kullanamayacağım.

“BEN BU YARAYI BABAMIN ÇİFTLİĞİNDE DEĞİL, DEVLETİN DAĞLARINDA ALDIM”

Ben de bir doktora baktım bir üzerindeki üniformaya baktım, bir duvardaki diplomasına baktım, hiçbir şey demedim ama dışımdan bir şey demedim, içimden dedim ki Allah’ım ben bu yarayı babamın çiftliğinde değil bu devletin dağlarında aldım. Beni talimatla hareket edip beni bu hale düşüren kim varsa Allah’ım öyle bir konuma koy ki hemen canını alma, öyle bir çeksin ki bugüne kadar ne göz görmüş olsun ne kulak duymuş olsun ne de zihinde hayal edebilmiş olsun ne de bundan sonraki kıyamete kadar herhangi bir şekilde başkası bunu yaşamış olsun, ki benim durumum anlasın o ana geldiği zaman gazi Musa Kılıçaslan bu durumdaydı biz buna göz yumduk, talimattan dolayı göz yumduk diyorsa benim yaşadığımın aynısını yaşasın diye o acılar içinde düşündüm.

Şimdi size biraz önce talimat var diyen doktorun yemin metnini okuyacak hepsini değil de bir kısmını, hipokrat yemini, ne diyor hipokrat yemininde şöyle diyor, hekimlik mesleğinin bir üyesi olarak yaşamamı insanlığın hizmetine adayacağıma, hastamın sağlığına ve esenliğine her zaman öncelik vereceğime, hastamın özerkliğine saygı göstereceğim, insan yapısına en üst düzeyde saygı göstereceğime, görevimi hastalar arasında yaş, hastalık ya da engellilik inanç, etkin köken, cinsiyet, milliyet, politik düşünce, ırk, cinsel yönelim, toplumsal konum ya da başka bir özelliğin girmesine izin vermeyeceğime, hastamın sırlarını yaşamını bitirdikten sonra bile gizli tutacağıma, meslek vicdanımla, onurumla ve hekimlik ilkelerini gözeterek uygulayacağıma hekimlik mesleğinin onurunu ve saygın geleneklerini bütün gücümle koruyacağım, tehdit ediliyor olsam bile tıbbı bilgimi, insan haklarını ve bireysel özgürlükleri .. için kullanmayacağıma kararlılıkla özgürce ve onurum üzerine ant içerim. Özgürce ve onurum üzerine ant içerim.

“DOKTORLAR DA TALİMATLA HAREKET EDECEKSE…”

Peki memuriyet yemini ne diyor? Kısaca Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını, milletin hizmetinde olarak tarafsız ve eşitlik ilkelerine bağlı kalarak uygulayacağıma görev ve sorumluluklarımı bilerek bunlara davranış halinde göstereceğime, namusum ve şerefim üzerine yemin ederim, evet, mesleğe başlarken edilen yeminler. Bazen kendi kendime diyorum yani bir insan doktor örneğinde olduğu gibi talimatla hareket edecekse ne gerek var ki, yapay zeka teknolojisi gelişti, bir programla talimatla bir program yüklenir yazı denir ki pazartesi gelenler grip olsun, bütün pazartesi gelenlere girip der, salı günü gelenler zatürre olsun, salı günü gelenlere zatürre der, çarşamba günü gelenlere de bronşit olsun hem daha ekonomik hem daha hızlı karar alır yani dolayısıyla devlette tasarruf etmiş olur ve böylece aslında devlet kendi memuruna yeminin ve onurunu çiğnetmek zorunda kalmaz, daha güzel taraf bence bu.

Peki şunu soruyorum, mesleğinin doğrularını verilen bir talimat ile çiğneyen söz konusu şahısın vicdanı var mıdır, muhakkak vardır çünkü her insanda vicdan vardır. Peki bu vicdan her zaman için insana doğruyu söyler neden böyle bir harekette bulunmuş olabilir. Kendi kendime şunu diyorum bir beklentileri vardır, korkuları vardır, ne gibi beklentisi vardır, mesela korkuyordur, diyordur ki ya ben buna rapor verirsem sıkıntıya girerim, disiplin soruşturması geçiririm, cezaevine girebilirim veya başhekim olamam veya ayın 15’inde maaş alıyorum, sıkıntıya girer, onu da yapamam, o zaman ne yapayım, vicdanımın sesi sen biraz arkaya deyip talimatları uyguluyor.

Peki vicdanın sesi bastırıldı. Sustu mu susmaz, çünkü vicdanın sesi insana öyle bir ızdırap verir ki sürekli didikler, gece yattığında kafasını koyar, bir an didikler çünkü doğruların her zaman açığa çıkmak gibi bir özelliği vardır, ne kadar bastırırsanız bastırın ama ve bu ölene kadar devam eder. Yalnız yine beklentilerin büyüklüğü ve küçüklüğüne göre de o vicdanın sesi bazen çıkar, bazen içeri girer ve bu ölene kadar devam eder.

Peki başkanım sizce bu yaşadığım hadisedeki durumdaki kişilerin ne kadar ömrü olabilir. 10 yıl, 20 yıl, 30 yıl veya devam edelim yani 50 yıl. İşte bir zaman gelip zamanımızın aktörleri olan bizler dünya sahnesinden silinip gittiğimizde geriye ne bırakacağız ve giderken ne götüreceğiz bana gazilik bunu anlattı, bunu öğretti, bizim meslekteki tabirle söyleyeyim kimimiz hatıraları ile anılacağız kimilerimiz ise anıları ile anılacağız, söz konusu kişiye ve torunlarına hem bu tarafta hem de öbür tarafta düşecek anı hakkı gözetmeyen ve talimatla yeminini çiğneyen bir miras olacaktır.

“İKİ KERE GİTTİM, GELDİM”

Başkanım, ben acizane o ışığı iki kere gördüm, yani gittim geldim gibi yani öyle söyleyeyim, iki kere gördüm ve iki kere ışığı görmüş biri olarak söylüyorum, hayatında insanın yaşadığı en zor pişmanlık hangisi diye bana sorsanız tereddütsüz ne derim biliyor musunuz ölüm anındaki son pişmanlığım derim, bunu yaşamayan bilemez, bunu yaşamak lazım, ama herkese nasip olmaz. Ben iki kez yaşadım o anı ki çoğu bir kere yaşayıp bir daha yaşayamazdı ve şunu diyorum ölüm anındaki son pişmanlığım, o an aklıma dedemle yaşadığım bir anı geldi.

O sıralar 14 yaşındaydım, dedem beni kaldırdı, tarlaya götürdü tarlada çalışıyoruz. Allah’ım dedim ya ben hep böyle çalışacak mıyım? Ya çalış çalış çalış nereye kadar dedim ya, 60-70 yaşına nasıl gelecek dedim ya başkanım ilk mermi girdi sağ taraftan girdi sol taraftan çıktı, gayri iradi kendim yere düştüm gayri iradi kendimi atmadım, o an bir şok yaşadım lan ne oluyoruz hani gözümü kapattım hayal mi değil gerçek, vuruldum nereden vuruldum sol bacağımı kıpırdatamıyorum ne oldu diyorum, bacağım mı şey yaptı acaba hareket etmiyor hissetmiyorum bacağımı, siniri parçalanmış bacak yok, sağ bacağımı da oynatamıyorum sürünmeye çalışıyorum, sürünemiyorum, sanki iç organlarımdan bir şeyler akıyor. O an ne geldi biliyor musunuz aklıma. O an gelen tek şey o gözümü kapattığımda dedemin tarladaki o an geldi. O an söylediğim cümle geldi. Demek ki bitiyormuş bu hayat, demek ki bitiyormuş, nasıl bir ızdırap bilemezsiniz. Peki bu ızdırap ne yaptıklarım veya yapamadıklarımın ızdırabı ve şunu anladım o an çekmiş olduğum ızdıraptan acıdan maddi acıdan daha büyük olan acı neymiş biliyor musunuz? İşte o an insanın yaşadığı manevi bir ızdırap ve acıymış ve bu manevi ızdırap bir daha geriye dönüp keşke yapmasaydın dediği şeyleri dönüp düzeltemeyecek olmanın ızdırabı ve bacağınız kopmuş, kolunuz kopmuş ağrılar hafif kalıyor, vallahi hafif kalıyor, yemin ederim hafif kalıyor. Başkanım bunu hayatta insan bir kez yaşar, biraz ağır oluyor ifadeler biraz ağır geçiyor olabilir ama kapanan bütün kapılar kapandığından dolayı bir çaresizlik diyebilirsiniz bunun vicdanındaki yankılanmaları arz ettiğim hususlar.

“GAZİLİK HAKLARIM KESİLDİ”

Peki buraya kadar anlattığım kısıma kadar neler oldu, bana etkileri neler olacak, tek atımlık bir kurşunum vardı o tek atımlık kurşunu 15-20 yıl sonra yaklaşık 50-60 yaşlarında kullanmam gerekiyordu 3,5 yılın sonunda bu zor cezaevi şartlarından dolayı bugünlerde kullanmak zorunda kaldım veya kalacağım birkaç haftaya ve hayatımın geri kalanında ciddi hasarlar oluşturacak sonuçlarla yüzleşeceğim, TSK rehabilitasyon merkezi olan tam teşekküllü bir hastanede 2 yılda ancak düzelen düzeltebildiğim rahatsızlıklarımı cezaevi şartlarında tekrar o ameliyatı yaşayıp tekrar cezaevi şartlarında kalacağım, bunlar yaşadığım maddi cezaevinde yaşadığım tutukluluk sürecinde yaşadığım maddi zorluklar yani benim şahsi yaşadığım bir de gazilikte yaşadığım sıkıntılar var ki masumiyet karinesini geçtik yani direk bu gazilik haklarını kısıtlamaya geldi mesela gazilik maaşım düşürüldü, gaziye yapılan kira yardımı kesildi daha suçlu muyum suçsuz muyum o bile belli değil, ailem hastanelerde tedavi olamıyor, kısaca ölmeden toprağa gömüldüm. Yani sosyal bir soykırıma tabi tutuldum. Ya masumiyet karinesini geçtim de suçlu bir insan olsa da gazilik dokunulmayacak haklardandır çünkü gazilik bu tarafla alakalı bir şey değil gazilik gökler ötesinde tescillenen bir unvandır ve şehitlikte öyledir iki unvan vardır bu ikisidir ve bazen kendi kendime düşünüyorum cezaevinde yatarken diyorum ki ya ben varsayalım 3 Ağustos 2012’de yaralandığım zaman milimlerle hayatta kaldığımı doktor söylemişti o zaman ölmüş ve şehit olmuş olsam ve varsayalım ki şehitlikte toprağın altında olan bir unvan değilde hayatta gazi gibi yaşayan bir unvan olsa ben bu yaşananları şehitlik unvanıyla yaşar mıydım cevabını veriyorum evet kesinlikle yaşardım.

“SOSYAL SOYKIRIM TARZI MUAMELE VAR”

Kesinlikle bana bu yaşatılırdı. Çünkü gazi, şehit o şey yok sosyal bir soykırım tarzı muamele var. Bazen düşünüyorum kendi kendime bunları savunmamla alakalı gibi görünebilir ama bağlayacağım bir yere birazdan hayatta unutulmayan üç arkadaşlık var derler atasözü gibi bir şeylerdir bu askerlik arkadaşlığı, hastane arkadaşlığı ve hapishane arkadaşlığı ben acizane bu üçünü de yaşamış biriyim, hatta yaşayan nadir insanlardan birisiyim, askerlik hayatı, hastane hayatı ve hapishane hayatı buna ben muhteşem üçlü diyorum veya üçlü tecrübe askerlik hayatı ile insanın sınırlarının ne kadar geniş olduğunu öğrendim Tokat’ta görev yaptığım 2 yıl boyunca 1 yıldan fazla arazide yattım kalktım, yağmur çamur hiç fark etmedi, 11 gün aralıksız yağmurun altında arazide yattım, suyum bitti yağmur suyu içtim, 2009’da Reşadiye’de askeri araca baskın olunca 8 şehit verildi, belki hatırlarsınız o olaydan sonra günlerce karın üzerinde yattım, haftanın 5 gününü arazide geçiriyordum ve 2 yıllık 3 tabur vardı, 3 tabur 2 yıl boyunca Tokat’ı didik didik etti, bir tane terörist bulamadı, Van’a gitmeden 1 ay önce benim personelim Karadeniz grup sorumlusu dahil yanlış hatırlamıyorsam adı Zigana’ydı 3 teröristi öldürdü ve Karadeniz yapılanması PKK’nın Karadeniz yapılanması çöktü ki 2 yıl boyunca çok ciddi yatırımlar yapmışlar.

Sonra Van’a gittim, Van’a gittiğimde ilk gördüğüm şey ki o zaman biz gitmeden önce ateşkes tabiri bir şey vardı, eylem yapılmıyordu, tam gittiğim zaman eylemler başladı, terör eylemleri, bir gittim helikopterin biri kalkıyor biri iniyor, dediler ki 15-20 yıldır bir bölge var girilmiyor, buraya sen gireceksin, iki timle buraya iki timle ben girdim ve 5 teröristi düzeltiyorum 4 teröristi yakaladım.

“3 AĞUSTOS 2012’DE BÖLÜĞÜMÜN ÖNÜNDE PUSUYA DÜŞTÜM”

Van bölgesinde görev yaptığım zaman dilimi içinde 8 terörist etkisiz hale getirildi, bakın Van bölgesinde yaklaşık 4 tane 5 tane tabur var yani yaklaşık 15 tane bölük var bu 8 teröristin 7 tanesini benim bölüğüm etkisiz hale getirdi. Yaptığım bu tür operasyonlardan ötürü Cumhurbaşkanlığı tarafından saat ile ödüllendirildim ve 3 Ağustos 2012’de bölüğümün önünde giderken pusuya düştük, çatışmada yaralandım başka kimse yaralanmadı çok şükür, peki bunlar askerlik hayatı öğretti bana.

Hastane hayatı ne öğretti bana, şunu öğretti, gaziliğin zor ama bir o kadar da güzel olan tecrübelerini yaşadım ve hayatta her şeyin olumlu tarafını bakmayı gördüm. br gün odada oturuyorduk 4 gazi, 4 kişilik odalar var, birinin iki bacağı yok diğerinin kolu yok bende o aralar ayağa kalkamıyorum yine bir uzman çavuş girdi yarısı yok, şeyle girdi akülü arabayla girdi, cidden yarısı yok iki bacağını kökten kesmişler, içeridekiler dedi ki hayırlı olsun kardeş dediler, araba almışsın sağ ol komutan dedi, bende sordum hayırdır ne arabası aldın dedim, komutanım bize indirimli araba veriyorlar ya Mercedes 180 aldım dedim iyi hayırlı olsun dedim peki nasıl oldu bir anlatır mısın nasıl yaralandın dedim, komutanım dedi ben Hakkari’de görev yapıyordum bir çatışmaya girdim roket geldi bacağımın ikisini de koparttı daha sonra doktorlar da ikisini birden kestiler dedi, dedim kardeş Allah sabır versin dedim biraz üzgün bir ifadeyle baktım hiç üzülmüyor çocuk ne dedi biliyor musunuz ya komutanım boş verin bunları dedi ya ölüm var dert yok dedi ya, akülü arabaların joistiğini bilirsiniz hızlı bir şekilde döndü ve gitti, tabi o ara afalladım bir iki dakika düşünce gelmez ya insana bir iki dakika sonra kafama balyoz gibi bir şey dan diye indi, 20-22 yaşındaki bir genç bekar yarısı yok, ileride evlenip evlenemeyeceği belli değil nasıl böyle bir dirayet nasıl böyle bir inanmışlık, olsun dedi ya devletim için feda olsun yani ölüm var dert yok dedi. Ve sonra şunu anladım, hayat bir şeye sevinebilecek kadar çok uzun değil veya bir şey içinde üzülecek veya bir şeyden korkacak kadar bana bunu öğretti, bu uzman çavuş bana bunu öğretti. Ve şunu öğrendim insan normal bir hayatta iken kendisini çok güçlü, kuvvetli, iktidarlı taşı sıksam suyunu çıkartırım diye düşünüyor ama bazen serçe parmağını dahi oynatamıyor.

“BACAĞIMDA AĞIR SİNİR HASARI VAR”

Benim sol bacağımda dediğim gibi ağır sinir hasarı var sinirler kopmuştu, hastanede yatıyorum, bacak şu şekilde düşünün ayak olarak düşünün, bu kolumu şu parmağı oynatamıyorum, bacak oynamıyor, hatta şu parmağı oynatayım ya odaklanıyorum bütün odağımı ayağıma veriyorum parmağı oynatayım yok oynamıyor Allah Allah ya ben daha dün 30 km yol yürüdüm sırtımda çanta vardı, 2 günlük operasyondu ama şu parmağıma hükmedemiyorum, bunu anladım yani şu anda bana deseniz ki ne kattı sana gazilik bana bunu kattı serçe parmağa hükmedemiyorsun ama tabi bunu ne zaman anlıyorsunuz düştükten sonra anlıyorsunuz. Ve şunu dedim yani hayatta ne yaşarsan yaşa bir sonraki gün Allah’ın sana nasıl bir musibet vereceğini bilemezsin, buna göre yaşamalı.

“ŞU AN SOL BACAĞIM UYUŞUKTUR, OYNATAMIYORUM”

Başkanım gazilikle dediğim gibi hadiselerin iyi tarafına bakmayı öğrendim. Mesela ağrılar sinir ağrısı dediğim ağrı öyle bir ağrıdır ki 24 saat her saniye sanki bacağımızın içinden tel çekilir gibi olur sanki birisi her saniye biri bacağınızı testereyle keser gibi olur 6 ay devam eder bu şekilde geri kalan 6 ayda da hafiflemeye başlar ama her an vardır. Şu an mesela sol bacağım uyuşuktur hissetmiyorum yani. En ağır ağrı kesicileri alırsınız, morfin artık etki etmemeye başlar, uyku ilacı alırsınız en ağırından 10 dakika uyutur sizi 6 ay boyunca günde 10 dakika 15 dakika uyursunuz, bunlar olurken bir gün bir gazi komutanımız vardı Bedri Aluçlu diye o aklıma geldi. İki eli yok iki gözü yok kafatasının yarı yok, göğüs kafesinin yarısı yok ve onu düşündüm, bir gün evlerine gitmiştim de çalışma başladıktan sonra ziyarete ışıklar karanlık zile bastım bastım akşam üstü kimse yok herhalde evde yoklar deyip geri döndüm o ara tam çıkarken eşiyle karşılaştım, yenge ben evde yoksunuz sandım bedir komutanımız nerede evde dedi evde oturuyor nasıl yani ya dedim nasıl bir pot kırdım dedim, 30 yaşından sonraki hayatını kalkmak için başkasının yardımına ihtiyaç duyacak şekilde yaşıyor, ışık ihtiyacı yok yani ve dedim ki Musa sen kendi haline, konumunu kabullen o insanı düşünerek ağrılarımla ve sızılarımla baş ediyorum. Hapishaneyi zaten anlattım başka bir ekleme yapmaya gerek yok ve bunları bana aslında bunlar çok korku şeyi gibi görünüyor ama çok dolu dolu ve çok güzel bir hayat yaşadığımı ve çok güzel tecrübeler edindiğimi gösterdi cidden bu muhteşem üçlü bana çok büyük katkılarda bulundu.

“MAHŞERİ VİCDANA DUYURMAK İÇİN”

Hatta bazı tecrübeler konusunda dünyada tekim dersem yalan olmaz hatta şey derler bilirsiniz ya reklamın iyisi kötüsü olmaz gibi hani yani ben diyorum kendi kendime ışığı iki kere gördüm bunu çok kişi görmemiştir. Başkanım şimdi buraya kadar anlattıklarım bir gazinin masumiyet karinesi bir tarafa bırakılarak nasıl da zalimane uygulamalara maruz kaldığını mahşeri vicdana duyurmak içindi, ayrıca bırakın masumiyet karinesini suçlu bile olsa herhangi bir insana yapılmaması gereken maddi ve manevi işkencelerin benim gibi vatan ve millet aşkını somut dellillerle ispat etmiş bir gaziye yapılması güzel vatanın geleceği için beni endişelendirmektedir…

[Sevinç Özarslan] [Bold Medya] 25.7.2020

Dünyanın en pahalı yolu Amasya’da açılıyor: Her bir kilometresine 125 milyon lira harcandı!

Yapımı 16 yıl süren ve kilometresine 125 milyon lira harcanan Amasya Çevre Yolu bugün açılıyor. 16 yılda altı firma çevre yolunun yapımında görev alırken, çevre yoluna harcanan para kadar da kamulaştırma bedeli ödendiği ortaya çıktı.

BOLD – Yapımına Temmuz 2005 tarihinde başlanan dünyanın en pahalı ve en uzun sürede yapılan yolu olarak tarihe geçen Amasya Çevre Yolu bugün açılıyor. 11.3 kilometrelik yol için 1 milyar 267 milyon lira harcandı.

11 KM YOL İÇİN 1.267 MİLYAR LİRA HARCANDI

Cumhuriyet’ten Mehmet Menekşe’nin haberine göre Amasya Valisi Mustafa Masatlı, 11.3 kilometrelik yolun 1 milyar 267 milyon liraya mal olduğunu açıkladı. Kilometresi 125 milyona mal olan çevre yolunun yapımı süresince 11 ulaştırma bakanı ve Amasya’da 7 vali değişti. Geçen sürede altı firma çevre yolunun yapımında görev alırken çevre yolunun geçtiği bölgede kamulaştırma yapıldığı ve çevre yoluna harcanan para kadar da kamulaştırma bedeli ödendiği ortaya çıktı.

YOL İSRAFIN AÇIK GÖSTERGESİ

CHP İl Bakanı Turgay Sevindi, çevre yolunun Amasya’nın acil ihtiyacı olduğunu, ancak yapımının yılan hikâyesine döndüğünü, hem uzun zamanda hem de çok pahalıya mal olduğunu savundu. Sevindi, “1 milyar 267 milyon TL’ye mal olan yolun bedelinin Amasya’nın tek seferde aldığı en büyük yatırım olarak gösterilmesi doğru değildir. Bu israfın açık bir göstergesidir” dedi.

[Bold Medya] 25.7.2020

Kılıçla hutbe, Atatürk’e lanet… Devrim is loading! [İlker Doğan]

Ayasofya, 86 yıl sonra yeniden cami olarak ibadete açıldı. Yıllar sonra dün ilk kez kılınan cuma namazında izdiham yaşandı. Sarıklı cübbeli gruplar sokaklarda tekbirler eşliğinde yürüdü.

Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’nde, 86 yıl sonra ilk hutbeyi Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş okudu. Hutbeye kılıçla çıkan Erbaş’ın, “Fatih Sultan Mehmet Han burayı kıyamete kadar cami olarak kalması için vakfetmiştir. Vakfedileni çiğneyen lanete uğrar.” sözleri dikkat çekti. Zira Ayasofya, Mustafa Kemal Atatürk’ün de imzasının bulunduğu 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla müzeye dönüştürülmüştü. Ali Erbaş’ın Atatürk’e lanet okuması sosyal medyada büyük tepki çekti.

Aynı gün, sivil toplum kuruluşlarının Lozan’ın yıldönümünde Anıtkabir ziyaretleri ise dezenfeksiyon gerekçesiyle engellendi. Emniyet güçleri, vatandaşların Anıtkabir’e girişine engel oldu.

Çoklu baro düzenlemesi, bekci yasası, sosyal medya sansür teklifi ve Ayasofya kararı derken hızla demokrasi ve hukuktan uzaklaşarak tek adam rejimine evrilen Türkiye, aynı hızla İran olma yolunda ilerliyor. Tıpkı Humeyni gibi ‘demokrasi’ vaadiyle gelen ancak Anayasayı ayaklar altına alan, özgürlük alanlarını yok eden Erdoğan rejimi, kendi sembollerini inşaa ediyor.  ‘Nasıl olsa ekonomi kötü, eninde sonunda gidecekler’ diyen muhalefet ise bütün olan biteni film izler gibi izlemekle meşgul.

Türkiye için dün tarihi günlerden biriydi.  Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi, 86 yıl sonra, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın kıldırdığı cuma namazıyla ibadete açıldı. Namaz öncesi caminin çevresinde geniş güvenlik önlemleri alındı. Bir çok yol araç trafiğine kapandı. Cum namazından önce ve sonra Sultanahmet Meydanı’nda cübbeli sarıklı grupların tekbirler getirerek yürüdükleri görüldü.

HUTBEYE KILIÇLA ÇIKTI

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, hutbeye kılıçla çıktı. Mustafa Kemal Atatürk’ün de imzası bulunan, Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesine ilişkin 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararına tepkiliydi. Erbaş, “Fatih Sultan Mehmet Han burayı kıyamete kadar cami olarak kalması için vakfetmiştir. Vakfedileni çiğneyen lanete uğrar. Ayasofya’nın ibadete açılması tarihin müktesebatına gereği olarak mukaddes bir caminin asli vasfına dönüştürülmesidir.” ifadelerini kullandı. Ayasofya, Mustafa Kemal Atatürk’ün de imzasının bulunduğu 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla müzeye dönüştürülmüştü. Ali Erbaş’ın Atatürk’e lanet okuması sosyal medyada büyük tepki çekti.

Camiden ayrılırken basın mensuplarının sorularını cevaplayan Erbaş’a, hutbeyi okumak için minbere kılıçla çıkması soruldu. Erbaş, “Fethin sembolü olan camilerde bu bir gelenektir. 481 yıl hiç kesintiye uğramadan kılıçla çıkılmıştır. Bu geleneği bundan sonra devam ettireceğiz inşallah.” diye konuştu.

ERDOĞAN: CAMİİ’YDİ, TEKRAR CAMİ OLDU

Cuma namazına katılan AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, çıkışta gazetecilerin sorularını cevapladı. Erdoğan, “Camiydi, tekrar cami oldu. Şimdi ilanihaye inşallah cami olarak tüm inananlara hizmete devam eder.” diye konuştu.

ANITKABİR ZİYARETİNE YASAK

Ayasofya’nın ibadete açıldığı gün, Anıtkabir’de ise yasak vardı. Anıtkabir dün sabah 11.00 itibariyle koronavirüs tedbirleri kapsamında ilaçlanacağından dolayı girişlere kapatıldı. Anıtkabir önünde bekleyen sivil toplum örgütleri üyeleri yasak kararına tepki gösterdi. Vatandaşlar, “Lozan Antlaşmasının yıldönümünde böyle bir karar alması düşündürücü. Lozan Barış Antlaşması bu ülkenin tapusudur.” dedi.

TÜRKİYE İRAN MI OLUYOR?

Siyaset bilimcilere göre, özellikle son 5 yılda Türkiye demokrasiden, hukuktan, özgürlüklerden hızla uzaklaştı. AKP rejiminin yönettiği ülke, İran olma yolunda hızla ilerliyor. 1979 İran Devrimi’nin lideri Humeyni de insanlara demokrasi sözü vererek iktidara gelmişti. Demokrasi gelecek, kimse fikirleri ve siyasal görüşleri yüzünden tutuklanmayacaktı. İran’da işkence son bulacak, kadınlara eşit haklar verilecek, giyim serbest olacaktı. Ancak bunların hiç biri olmadığı gibi, yasaklar daha da arttı. İnsanlar ‘korku’ ile yönetildi ve yönetiliyor. AKP rejiminin yönettiği Türkiye, tıpkı 1979’da İran’ın yaşadığı süreci yaşıyor. Muhalefet ise olanı biteni izlemekle meşgul!

[İlker Doğan] 25.7.2020 [TR724]

Gölçiçeği apartmanı [Yusuf Ziya Ünal]

“Boşuna gezmişim, yok tabiatta,
İçimdeki kadar iniş ve çıkış.”
Necip Fazıl

Parklara sun’i çimden yapılmış kırmızı yürüyüş yollarını bir türlü sevemedim. İsterse yeşil olsun, fark etmez. Gönlümce yapacağım bir işin daha başlangıcında sınırlandırılmaktan hoşlanmam. Böyle yerlerin mesafeleri genelde kısa olduğu için defalarca gidip gelmek gerekiyor. Aynı yerleri dönüp dolaşınca kendimi dolap beygiri gibi hissetmekten alıkoyamıyorum.

Benim tarzım, Yürüyüş’ün yazarı Henry David Thoreau gibi başına buyruk, sürprizlere açık yürümek. O, bana göre çok cesurmuş tabii; yirmi sekiz yaşındayken şehri terk ederek Walden Gölü kenarına yaptığı kulübede yaşamayı göze almış. Yerleşimin çok az olduğu dağ ve tepelerde dolaşır ha dolaşırmış. Bir tam günü odasında geçirecek olsa pas tutmaya başlamaktan korkarmış. Bizzat söylediğine göre; en az dört saat ormanlarda, tepelerde gezinirmiş.

Yıllarca yürümesine rağmen henüz yürünecek yerleri bitirememenin neşesiyle diyor ki: “Evimin kapısından başlayıp hiçbir evden geçmeden, tilki veya bizonların geçeceği yollar dışında bir yola sapmadan; yani önce nehir kenarından, sonra dere, sonra da ova ve ormanın yanından geçerek on beş, yirmi, otuz kilometre yürüyebilirim.”

Thoreau yollardan yürümeyi sevmiyormuş. Çünkü yollar atlar ve iş adamları içinmiş. İnsanı hanlara, manavlara, ahırlara ve ambarlara götürürmüş. Onunsa buralara gitme telaşı yokmuş.

Yürüyüş bakımından onunla aynı kafadaymışız. O da yürüyüşü bir spor olarak değil, içini doldurma vasıtası olarak görüyormuş. Yürümenin can sıkıntısına birebir olduğundan şüphemiz olmasa da bizim tayfayı dışarı çıkartan saik bu değildir. Bizim yürüyüşümüzün; hastaların ilaç olarak yaptıkları egzersizleriyle, kondisyon tutma amacındaki sporcuların antrenmanlarıyla benzerliği pek yoktur. Kilo verme derdindeki obez hemcinslerimizin parkur turlamalarıyla da ilgisi yoktur. Bunlar eve dönerken; attıkları adımı, yaktıkları kaloriyi bilmem neyi hesaplar. Biz ise görmeyi hiç ummadığımız, her an değişen ve yenilenen acayip bir ülkeden dönüyor gibi şaşkın ve heyecanlı döneriz. Kafamız, içi bal dolu bir arı kovanını andırır. Yazının şehvetine kapılarak abartıyor muyum emin değilim lakin şu an öyle hissediyorum ki, hayatımızın en tatlı anları bu anlar olsa gerektir.



J.J. Rouseau da bizim ekiptenmiş. Yürüyüşlere, “yeni bir cennetin kapıda kendisini beklediği” düşüncesiyle çıkar, dolaştıkça zihin küfeleri hevenk hevenk fikir dolarmış. Durumunu, “Günde on cilt yazsam tüketemezdim.” diyerek ifade ediyor.

Kelimenin tam anlamıyla bir dışarı adamı olan Baudelaire için yazmak, sokaklarda yürümekle aynı anlamdaymış. Yaşamı boyunca bir çalışma odası ve kitaplığı olmayan şairi, aylakça dolaştığı sokakların ilham memeleri emzirmiştir desek abartmış olmayız. Hep merak etmişimdir, Brüksel’de iki sene yaşayıp şiir yazamayan ve “Hayal gücü sahibi insanlar için vazgeçilmez olan gezinti bu kentte imkânsız!” diyen Baudelaire, bir de bizim Ankara’yı görse ne derdi acaba!

Dostoyevski, Saint Petersburg’un caddelerini, rıhtımlarını, kanallarını mazgal deliklerine varana kadar bilmekle kalmaz; sokaklarından gelip geçenleri yüz çizgilerine varıncaya kadar tanırmış. Şu satırlar onun: “Evlerle de aram iyidir. Gezinirken birbiri ardından önüme çıkıp bütün pencereleriyle bana bakarak kimisi, ‘Merhaba! Nasılsınız? Eh, ben çok şükür iyiyim, mayısta üstüme bir kat daha çıkacaklar.’ Kimisi, ‘E, nasılsınız bakalım? Yarın beni onarıyorlar.’ kimisi de, ‘Dün az kalsın yanıyordum, öyle korktum ki!’ vs. der gibidirler. Aralarında sevdiklerim vardır, kimisini oldukça yakından tanırım, bir tanesi de önümüzdeki yaz kendini bir mimara tedavi ettirecek…”

Adım atmak, zihni gezdirmek böyle bereketli bir şeydir işte. Pişman, mutsuz, üzgün ya da kızgın döndüğüm hiçbir yürüyüşüm olmadığını söyleyebilirim.

Yazık ki bizim büyüdüğümüz ve yaşadığımız şehirler sadece alışveriş caddelerinde gezinmeye müsaade ediyordu. Düzenli yürüyüşçü olamamışsam, mazeretim var! Ankara’da yaşadığım uzun yıllar boyunca yürüyüş için kırk elli kilometre ötelerdeki kırlara çıkamadığımda ara sokakları tercih edişim bu yüzdendi. Hiç bilmediğim tenha yerlerde dolaşır, tuhaf bakışların hedefi olurdum. O güzelim meyve ağaçları kesilip otoparka çevrilen apartman bahçelerine hayıflanır; bari saksılarda küpeli, fesleğen, begonya, yaprağı güzel; ne bileyim işte, mum çiçeği, aşk merdiveni, cam güzeli, sardunya, açelya göreyim diye başımı pencere pervazlarına çevirirdim ama nafile. Balkonlara güçlükle tutunmuş idamlık çamaşırlar karşılardı beni.

Sokak ve caddeler de numaralandırıldıktan sonra, sığınabileceğim en iyi şey apartman adlarıydı artık. Bir ara sokak yürüyüşünde karşılaştım Gölçiçeği Apartmanı’yla. Oysa ortada ne göl vardı ne çiçek. En yakın göle, ihtimal üç günde yürünebilirdi. Ama ben ona da şükretmiştim, adının bilmem kaçıncı blok olmasından iyiydi.

Şimdilerde Thoreau’nun coğrafyasında yaşıyorum. Onun anlattıklarının hayal ürünü olmadığını bizzat yerinde görüyorum. Yürümek isteyene yol çok…

[Yusuf Ziya Ünal] 25.7.2020 [TR724]

Müşteriler bekliyor; işimize bakalım [Dr. Reşit Haylamaz]

Hiç kimse bir diğerinin aynı değil.

Düşünceler de öyle…

Ana hatlarda bir benzerlik söz konusu olsa da insan sayısınca bir renklilik, kişi başına bir farklılık var.

Yaratılış böyle; herkese kendi yaptığı süslü gösterilmiş ve herkes, kendisine ait olanın doğruluğuna kilitli…

Aksi olsaydı, Şeytan şeytanlığından vazgeçer, Firavun ve Nemrut da seccadesini adalet sarayına sererdi!

Bu renkliliğin tabii sonucu olarak gördüklerimiz de farklı, kanaat sahibi olup da hüküm verdiklerimiz de!

Niyet ve nazarımız farklı olduğu için gördüğümüz bir olaydan, duyduğumuz veya okuduğumuz aynı cümleden, her birerimiz farklı anlamlar çıkarabiliyoruz!

Meseleyi kendimizle sınırlı tuttuğumuzda bunun problem edilecek bir yanı yok. Hatta, bir zenginlik bu! Ancak, aksine ihtimal vermeksizin ve kendi haklılığımızı işin merkezine koyarak faturayı başkalarına kesiyor, üstelik, işin bütününe vakıf olamadığımız halde bunu seslendirip ikinci, üçüncü şahıslara da taşıyorsak meselenin rengi değişiyor.

Nasıl mı?

Size, Asr-ı Saâdet’ten bir misal vereyim:

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), 8 yıl önce çıkarıldığı Mekke’yi fiilen fethetmiş ve sıra, 21 yılını kin ve nefrete kilitlemişlerin gönlünü kazanmaya gelmişti.

Ci’râne’deydi.

Huneyn ganimetlerini dağıtacak ve Medîne’ye dönecekti. 

Cömertlikte rüzgâr gibiydi; önüne geleni dağıtıyor ve fakirlik korkusu olmadan veriyordu!

Ebû Bekr u Ömer’e ikişer deve bile vermediği yerde Abbâs İbn-i Mirdâs’a 40 deve vermişti.

Şüphesiz bu, alın teri dökülerek kazanılmış bir hak, tırnaklarla kazınarak elde edilmiş bir ücret değildi; Nebevî cömertliğin bir ihsanıydı!

İki devesi olanın zengin sayıldığı bir dönemde 40 deve, imrenilecek bir servet demekti ve karşılıksız gelmişti.

Normal şartlarda Abbâs İbn-i Mirdâs’ın güle oynaya evine dönmesi gerekirdi; ama öyle olmadı!

Çünkü o, kendisine verilene değil, başkalarına yapılan ihsanlara kilitlenmişti! İnsana ait bir boşluğun tezahürüydü bu; dünyalık deve ve koyun verilmeyenleri göz ardı ediyor ve gözü, kendi seviyesindeki insanları arıyor, onlara ne kadar verildiğini öğrenmeye çalışıyordu.

Safvân İbn-i Ümeyye, Akra’ İbn-i Hâbis, Uyeyne İbn-i Hısn ve Hakîm İbn-i Hizâm gibi insanlara yüzer deve verildiğini öğrenince rengi değişti ve “statü” farklılığı olarak algıladığı bu uygulamaya tavır aldı, büyük bir alınganlık gösterdi.

Yerinde durmadı ve bunu açığa vurdu; yapılanın haksızlık olduğunu dillendirmeye, şiir gücünü de kullanarak bunu geniş kitlelere yaymaya başladı; kendisiyle atına düşmesi gereken hissenin, Akra’ İbn-i Hâbis ile Uyeyne İbn-i Hısn’ın arasında bölüştürüldüğünü söylüyor ve hakkının yenildiğinden yakınıyordu!

Halbuki ne Akra’ İbn-i Hâbis ile Uyeyne İbn-i Hısn’a verilen 100 deve bir hak edişin neticesiydi, ne de ona ihsan edilen 40 deve bir zulümdü!

İşin Türkçesi adam, Osmân u Ali’yi geçmiş, Allah’ın Resûlü’nü (sallallahu aleyhi ve sellem) hedef alıyor, vahiyle müeyyed bir Peygamber’i açıktan tenkit ediyordu!

Halbuki bu, Allah’ın emriydi; zira Allah (celle celâluhû) O’na (sallallahu aleyhi ve sellem), elde edilenlerden müellefe-i kulûb statüsündeki insanlara da pay vermesini emrediyor ve Efendimiz de (sallallahu aleyhi ve sellem), bu konumda gördüklerine, gelişlerini kolaylaştırmak için daha fazla veriyordu!

Görüldüğü gibi dünyanın bu kadar öncelendiği yerde ukbânın gölgede kalması kaçınılmaz oluyor; haline bin şükür etmesi gereken birisi, Allah’ın emrini yerine getiren bir Resûl’ü hedef alırken baltayı nasıl bir taşa vurduğunun farkına bile varamıyor!

Dedik ya, niyet ve nazar farklılığı.

Çok geçmeden bundan Resûlullah da (sallallahu aleyhi ve sellem) haberdar oldu ve meseleyi çözme adına Abbâs İbn-i Mirdâs’ı yanına çağırdı; şiirini kendisine hatırlatarak, “Az önce ‘Sonra da benim hissemle atım Ubeyd’in hissesini, Akra’ ile Uyeyne arasında bölüştürüyor!’ diyen sen misin?” diye sordu.

Evet, bunları o söylemişti; Hazreti Ebû Bekir de (radıyallahu anh) buna şahitti.

Zaten Abbâs da bunu inkâr etmiyordu.

Bunun üzerine ashâbına dönen Fahr-i Âlem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Gidin ve onun dilini kesin!” buyurdu. Bu arada Hazreti Bilâl’e de işaret etmiş, “Ey Bilâl!” demişti. “Haydi, onu götür ve dilini kes, üstüne bir kat da elbise ver!”

Başta Abbâs İbn-i Mirdâs olmak üzere Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) bu cümleyi duyan herkesin gözü dört açılmış, yaptığı taksimatta Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) açıkça tenkit eden Abbâs’ın dilinin kökünden kesileceğini düşünmeye başlamıştı.

Bu arada Hazreti Bilâl de elinden tutmuş onu bir tarafa doğru götürüyordu. Yüreği ağzında yürüyen Abbâs, endişe dolu gözlerle Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) dönmüş, Hazreti Bilâl’i kastederek, “Yâ Resûlallah!” diye bağırıyordu. “Gerçekten de dilimi mi kesecek?”

Öte yandan, “Ey Muhâcir topluluğu!” diyerek Ebû Bekr u Ömer’den yardım istiyor, “Şimdi benim, dilim mi kesilecek?” diyerek ortalığı inletip buna engel olmalarını talep ediyordu.

Ortada söylenmiş bir cümle vardı ama yine bu cümleden herkes farklı sonuçlar çıkarmıştı. Hâlbuki, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bu türlü harcamalarını organize eden Hazreti Bilâl (radıyallahu anh), anlaması gerekeni anlamış ve çözüm adına da bir adım atmıştı. Zira, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ona bunu söylerken mecazı kastetmişti. Bunu, elinden tutup da götürdüğü Abbâs’a da söyledi; iki de bir, “Dilim kesilecek!” diye tekrarlaması karşısında ona, “Sus be adam!” dedi. “Zannettiğin gibi dilin falan kesilmeyecek! Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bana, sana ihsanda bulunarak dilini kesmemi emretti!”

Gerçekten de öyle oldu; onu bir yere götüren Hazreti Bilâl (radıyallahu anh), Abbâs İbn-i Mirdâs’a, ihtiyacı kadar elbise verdi ve akabinde de kendisine, Uyeyne İbn-i Hısn ve Akra’ İbn-i Hâbis gibi yüz deve ihsan edildi.

Bu da bir tercihti ve o günün gönül yapan gönlü engin gülleri, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte Medîne’ye dönerken Abbâs İbn-i Mirdâs, elde ettiği develerin sevinciyle evinin yolunu tuttu!

Olayın içinde ve bizzat şahidi olduğu halde bu kadar bir farklılık söz konusu olabiliyorsa, uzağımızda yaşanan ve bütününe vakıf olamadığımız hadiselerde yaşanması muhtemel savrulmaları hepimiz tahmin edebiliriz.

At izinin it izine karıştığı günlerden geçiyoruz.

Birçok konu gibi his ve duygularımız da tahrip olmuş durumda.

Kimin, hangi hadise karşısında, nerede ve nasıl tepki vereceğini kestirmek oldukça zor.

Unutmayalım ki geçiş dönemlerinin sancıları söz konusu olsa da Medîne gibi bu Hizmet de arınıp durularak yoluna devam edecek.

Savrulmamak için azı dişlerimizle tutunmak durumundayız.

Güft u gûy ile zaman kaybedemeyiz!

Dün de öyleydi, bugün de değişmedi; işimiz gönül yapmaktır.

Hepimiz biliyoruz ki oyun devam ederken sahaya giren seyirci, maçı tehir veya tatil ettirir!

Sakın ola ki develerle evimize gidiyor olmanın mutluluğu, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte Medîne’ye dönme bahtiyarlığını gölgelemesin!

Aymaz Abi’nin sıklıkla dediği gibi; “Müşteriler bekliyor, işimize bakalım!”

[Dr. Reşit Haylamaz] 25.7.2020 [TR724]

Katkısı az, şampiyonluğu çok! [Hasan Cücük]

Avrupa’nın yolunu bir bavulla tutan gurbetçilerin çocuklarından bulundukları ülkenin milli formasını giyen ilk isim Kubilay Türkyılmaz olmuştu. Milli tercihini İsviçre’den yana kullanan Kubilay’ın açtığı yoldan Yakın kardeşler Murat ve Hakan ile Eren Derdiyok ve Gökhan İnler gitti. İlginç olan bu isimler kariyerlerinin son sonbaharında Türkiye’de top koşturdular. Başakşehir formasını giyen Gökhan İnler, kariyerinde 8. kupa sevincini yaşadı. Son yıllarda üst üste şampiyonluk gören İnler’in bu başarıda katkısı ise oldukça az oldu.

Başakşehir’in şampiyonluğunu ilan ettiği Süper Lig’de Gökhan İnler 8. kupasını kazandı. Bir zamanlar Eren Derdiyok’la birlikte Avrupa’da top koşturan en popüler Türk asıllı oyunculardan biri olan Gökhan İnler artık kariyerinin son dönemini yaşıyor. 36 yaşındaki Gökhan İnler, ilk şampiyonluğunu FC Zürih formasıyla yaşadı. Ocak 2006’da 300 bin Euro bedelle FC Aarau’dan FC Zürih’e transfer olan Gökhan, yeni takımının 25 yıl aradan sonra şampiyon olmasında önemli rol oynadı. Önliberoda oynayan İnler, 2005-06 sezonunun ikinci devresinde geldiği FC Zürüh’te 17 maçta sahaya çıktı. 2006-07 sezonunda ise sadece bir maç kaçıran Gökhan İnler, oynadığı 35 maçın tamamında sahaya ilk 11’de çıkıp 90 dakika oynadı. Üst üste gelen iki şampiyonlukta başrol oynayan isimlerden biri olan Gökhan İnler, 2007’de 1 milyon Euro bedelle Serie A ekiplerinden Udinese yolunu tuttu.

Udinese formasının değişmez ismi oldu. 2007-08 sezonu boyunca sadece bir maçta sarı kart cezasından dolayı sahada yer almadı. 37 maçta sahaya çıkan Gökhan İnler sezonu 2 gol ve 3 asistle kapattı. Ancak onun asıl görevi gol atmak değil, rakip ataklarına set olmaktı. Udinese formasını 4 yıl giyen gurbetçi oyuncu 162 maçta ter döküp, 9 gol ve 16 asist yaptı. Adı büyük kulüplerin transfer listesine giren Gökhan İnler, Temmuz 2011’de 18 milyon Euro bonservis ücreti karşılığı Napoli yolunu tuttu. Serie A’ya iyice alışan Gökhan İnler, Udinese performansını aynen Napoli’ye taşıdı. 2011-15 arasında 4 yıl ter döktüğü Napoli formasıyla 166 maça çıkıp 13 gol ve 10 asistlik bir performans ortaya koydu. Son kupasını 2007’de Zürih formasıyla kaldıran Gökhan İnler’in kupa hasreti Napoli’de son buldu. Napoli, 25 yıllık İtalya Kupası hasretine 2012’de son verirken, Gökhan İnler bu başarısının mimarları arasına adını üst sıralardan yazdırdı. 4 yıl formasını terlettiği Napoli formasıyla 2 İtalya Kupası ve bir İtalya Süper Kupası sevinci yaşadı.

Gökhan İnler, ağustos 2015’te 8 yıldır top koşturduğu Serie A’ya veda edip, 7 milyon Euro bedelle Premier Lig ekiplerinden Leicester City yolunu tuttu. Leicester City 2015-16 sezonunda tarihi bir başarıya imza atıp 132 yıllık geçmişinde ilk kez lig şampiyonluğu yaşarken, Gökhan İnler’in bu başarıda katkısı neredeyse hiç olmadı. Koca sezon boyunca sadece 5 maçta oynayan Gökhan İnler sahada 195 dakika kaldı. Serie A performansının zekatını bile Premier Lig’e taşımayı başaramadı.

Ağustos 2016’da İngiltere defterini kapatan Gökhan İnler’in bu kez durağı Beşiktaş oldu. Bir yıl önce 7 milyon Euro ödeyen Leicester City, gurbetçi oyuncuyu bedelsiz olarak Beşiktaş’a sattı. Beşiktaş formasını bir sezon giyen Gökhan İnler, 14 lig maçında şans bulup sahada 525 dakika kaldı. Sadece iki maçta sahaya ilk 11’de çıkan Gökhan İnler, daha çok Türkiye Kupası maçlarında sahaya ilk 11’de çıktı. Beşiktaş sezonu şampiyon olarak tamamlarken, Gökhan İnler Leicester City’den sonra Beşiktaş’ta da şampiyonluk gördü. Ancak tıpkı Leicester City’de olduğu gibi Beşiktaş’ın şampiyonluğunda da fazla bir katkısı olmadı. 

Temmuz 2017’de bir kez daha bavulunu toplayan Gökhan İnler’in bu kez durağı Başakşehir oldu. İlk sezonunda 22, ikinci sezonunda ise 12 lig maçında forma şansı buldu. Şampiyonluğun geldiği bu sezon ise tamamı yedekten olmak üzere 9 maçta forma şansı bulup, sahada 179 dakika kaldı. 2016-20 arasında üç değişik takımda 3 şampiyonluk gördü. Bu şampiyonluklarda sahada sadece 899 dakika kaldı. Kariyeri boyunca 8 kupa kaldıran Gökhan İnler, FC Zürüh ve Napoli ile kaldırdığı kupalarda başarının mimarları, Leicester City, Beşiktaş ve Başakşehir ile yaşadığı başarılara en az katkı veren isimlerden oldu.

Gökhan İnler’le başladığımız yazıyı Mehmet Topal ve Demba Ba ile bitirelim. Mehmet Topal, lig tarihimizde üç farklı takımda şampiyonluk gören ilk isim oldu. Bir zamanlar Türkiye’de önlibero denince akla ilk gelen isim olan Mehmet Topal, artık kariyerinde sonbaharı yaşıyor. 34 yaşındaki Topal, bu sezon 24 maçta ter dökerken, bunun yarısında sahaya ilk 11’de çıktı. Mehmet Topal, kariyerinde 2008’de Galatasaray, 2014’de Fenerbahçe ve 2020’de Başakşehir ile şampiyonluk kupasını kaldırdı.

West Ham United, Newcastle United, Chelsea, Beşiktaş, Shanghai Shenhua, Göztepe gibi takımlarda top koşturan Demba Ba, son durağı olan Başakşehir’de adeta ikinci baharını yaşadı. 35 yaşındaki futbolcu, geçtiğimiz sezon transfer olduğu turuncu-lacivertlilerin en önemli silahı haline geldi. 2019-20 sezonunun ilk 15 haftasında sadece 1 gol atabilen tecrübeli santrfor, daha sonra formunu yakalayarak 27 maçta 12 gol, 4 asist ile katkı sağladı. Ba, aynı zamanda şampiyonluk ipini göğüsleyen Başakşehir ile adını Türk futbol tarihine de yazdırdı. 2016-17 sezonunda Beşiktaş ile şampiyonluk kupasını kaldıran ve aynı başarıyı Başakşehir’le de tekrarlayan Senegalli golcü, Süper Lig’de iki farklı takımda şampiyonluk yaşamış beşinci yabancı oyuncu unvanının sahibi oldu. Daha önce Mirsad Kovacevic (1986 Beşiktaş, 1987 Galatasaray, 1988 Galatasaray), Elvir Boliç (1993 Galatasaray, 1996 Fenerbahçe), Stjepan Tomas (2004 Fenerbahçe, 2006 Galatasaray) ve Tomas Zopotocny (2009 Beşiktaş, 2010 Bursaspor) formalarıyla ligimizde iki farklı takımda şampiyonluk yaşayan yabancı oyuncular oldu.

[Hasan Cücük] 25.7.2020 [TR724]

Kılıç [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

İslam ve kılıç konusunun Müslümanlar için tabu konulardan biri olduğunun farkındayım. Ama eğer bu konuda, Aya Sofya’daki seksen küsur yıl sonraki ilk Cuma Namazı’nda Diyanet İşler Başkanı’nın hutbeyi elinde kılıç vermesinden sonra bile bu konuyu gündeme almayıp tartışmayacaksak, ne zaman tartışacağız?

Her dinin kurumsallaşmış pratikleri vardır. Ve her kurumsallaşmış pratik, belli dönemsel koşullarda oluşmuştur. Birinci mesele, dini pratiğin ortaya çıkmış olduğu zamana göre normal sayılabilecek olmasına karşın, dinsel her konunun tabu haline dönüşmesinden ve bir de buna kutsallık atfedilmesinden dolayı, adeta derin dondurucuda dondurularak, toplumsal değişim ve dönüşümlerden etkilenmemesidir. Bir diğer ifadeyle, bir şey dine dâhil edildiğinde, onu “zamanın ruhuna” uydurma çabası, inananlar tarafından tepkiyle karşılaşır.

Bir diğer sorun, bazı dinsel pratiklerin, teolojik ana çatı altında olmasıdır. Başka bir ifadeyle, birincil kaynaklara dayanan bazı dinsel pratikler vardır ki, bunların değiştirilmesi, ya da yeniden yorumlanması, yukarıda birinci kategoride ele aldığım kurumsallaşmış – gelenekleşmiş – pratiklerden çok daha çetindir.

Burada bahsettiğim dini pratikleri daraltarak, bireye yönelik – veya bireyin yaşamını ilgilendiren – pratikleri, ele aldığımız konunun dışında tutmak stratejik olarak daha doğru olur. Çünkü her din, bireye gelen tanrısal bir mesaj, Tanrı’nın beklentilerine uygun bireyler olma yolunda bir tür “yol haritasıdır”. Bunun dönüştürülmesi, çok sorunlu ve esas olarak din bilimcilerin ve din adamlarının uğraş alanı olmalıdır. Ben bir sosyal bilimci olarak bireysel alanda bir yorum yapmamaya özen gösteriyorum. Çünkü temelde her birey, kendinden sorumludur. Herkes, teoride bir dine inanmak veya inanmamak hakkına sahiptir. İnanan bireyler de, inançlarını kendi doğru gördükleri biçimse uygulamak hakkına sahip olmalıdır. Benim gördüğüm kadarıyla bu konuda kişilerin eğitim ve deneyim düzeylerine göre, birbirinden farklı uygulamalar zaten mevcut. Özetleyecek olursak, bu yazının konusu, bireyin dinini nasıl uyguladığı veya uygulaması gerektiği değil. Sanırım bu konuda Müslümanlara herhangi bir salıkverecek son kişi ben olurdum.

Benim esas ilgilendiğim alan, dinin toplumsal boyutudur. Dinin toplumsal boyutu derken, hukuka, politikaya, devlet yönetimine, uluslararası ilişkilere, toplumsal örgütlenmeye, cinsiyetler arası ilişkilere ve aileye, pedagojiye, temel hak ve özgürlüklere, eşitlik veya eşitsizliklere ve sair konuları kastediyorum.

Her dinin gerek bireysel alana, gerekse de toplumsal alana yönelik mesajları ve normları vardır. Ancak dinlerin gerek kendi teolojik farklılıkları, gerekse de ortaya çıktıkları toplumlardaki sosyolojik yapı ve zamansal parametre (tarihi koşullar), dinlerin ana yöneliminin bireye mi yoksa toplumsal alana mı daha fazla ağırlık verdikleri konusunda belirleyicidir. Bir örnek vermek gerekirse, Hristiyanlık dininin devletle olan ilişkisi ile İslam’ın devletle olan ilişkisi aynı değildir.

Açacak olursam, Hristiyanlık, devlet tarafından takibata alınan bir dini akım olarak doğdu. Yahudilik dininin içinden çıkan Hıristiyanlık’ta, İsa’nın Mesih olduğu inancı bir Tevratsal bir Yahudi inancına dayanmakta. Fakat Hristiyanlık teolojisinin üç temeli, 1) İsa’nın Tanrısal oluşu (Tanrı’nın oğlu, Tanrı’nın söz ve Tanrı’nın dünyadaki inkarnasyonu), 2) çarmıhta ölümü ve 3) ölümünün ardından dirildiği inancına dayanmaktadır. Bu bakımdan Yahudilik inancı ile örtüşmemektedir. Hristiyanlık teolojisinde Yahudilerin İsa’nın Tanrı’ya şirk koştuğu gerekçesiyle onu kendi dinlerine bir hakaret ve tehdit olarak almaları ve onu ortadan kaldırmak için, o dönem bölgeyi politik olarak kontrol eden Roma’dan yardım istemeleri, yine Hristiyanlık dininin temellerinden biridir. Şöyle ki, Hristiyan inanışına göre İsa’yı Yahudilerin isteği üzerine Roma devleti çarmıha gerdi. Hristiyanlık, ortaya çıkışından itibaren devlet tarafından (gerek Roma, gerekse de Yahudilerin öz yönetimi tarafından) takibata uğratıldı. Devletle birlikte olma veya kendi devletini kurma gibi ne bir tarihsel şansı, ne de İsa’nın getirdiği felsefe nedeniyle böyle bir amacı olmayan Hristiyanlık, yayıldığı Roma egemenliği altındaki bölgelerde (Ortadoğu ve Anadolu) baskı altında oldu. Bu, Hristiyanlık dininin devletten bağımsız bir örgütlenme içine girişiyle sonuçlandı. Roma tarafından resmi din olarak kabul edilmesinden sonra da, Kilise ve Devlet birbirlerinden ayrı iki kurum olarak varlıklarını sürdürdü. Kilise devletle ilişkiler içinde olsa da daima devletten otonom bir örgütlenme ve gelişim içinde oldu.

İslam, Hristiyanlık dininin tersine, ortaya çıkışıyla beraber din olmanın yanında bir devlet olarak da kuruldu. Devlet otoritesinin olmadığı, kabileler arası bir güç dengesi olan Arap Yarımadası’nda Arap kabileleri birleştirici bir görev de üstlendi. Birbirinden farklı toplumsal örgütlenme ve normlara sahip bölge insanını, ortak değerler ve normlar çatısı altında birleştirdi. Dahası, bu birbirine gevşek bağlarla (dil ve ticaret gibi) bağlı olan Arapları, daha merkeziyetçi bir toplumsal örgütlenme içine doğru zorladı.

Hristiyanlık, ortaya çıktığı sosyal çevre ve dönemde, şiddeti reddeden İsa’nın pasifist doktrini nedeniyle kılıçtan (cebir ve şiddetle kendisini kabul ettirmekten) uzak durdu. Sonraları çeşitli Hristiyan toplumlar şiddete ve yayılmacılığa girişseler de, bunun teolojik temelleri yoktur. Haçlı savaşları dahi, teolojik nedenlerden çok maddi hedefleri ön planda tuttu. Yayılan İslam imparatorluğu tarafından fethedilen kadim Yahudi-Hristiyan bölgeleri geri almak adına bir meşruiyet devşirme stratejisi öne sürülmüş de olsa, bu çekilen kılıcı teolojiye yamamak zordu.

Oysa Müslümanlık, bizzat savaşlara komutanlık eden, savaşırken yaralanan, bizzat inandığı haklı dava için canını riske atarak “gaza eden” bir peygamberin kurduğu din olarak, üstelik başlangıcından itibaren devletleşen yapısıyla, kılıçla Hristiyanlık dininin sahip olduğundan daha farklı bir ilişki içinde oldu. Gayrimüslimlerle ilişkilerini daha başından itibaren merkezi bir devlet ve onun hukuk anlayışı ile oluşturdu ve kurumsallaştırdı. Bu kurumsallaşmış yapı, modern zamanlara kadar değişime uğramadı. Dar-ül Harp ve Dar-ül İslam farkı, Hristiyan ve Yahudi zimmîlerin a) İslam’a geçmek, b) cizye ödemek, c) Savaş (kılıç) arasında seçime zorlanması, tarihi bir hakikat olarak orta yerde duruyor. Genişleme (kılıç gücü ile toprak fethetme) geleneği, “gaza” ve “gazilik”, İslam’da çok merkezi bir rol oynuyor. Bu teolojik altyapı, Hıristiyanlık’ta ve Yahudilik’te İslam’daki gibi kurumsal değil. Dahası, devletlû değil. İslam, teritoryal genişleme eğiliminin yanında, genişlediği yerlerde güç kullanmak suretiyle dini yaymak gibi bir teolojik norma da sahip.

İslam’ın bireye gelen ilahi mesajı, ayrı bir kategori! Fakat İslam’ın devlet, hukuk, diğer inançlarla ilişkiler, uluslararası ilişkiler gibi alanlardaki mesajları, İslam’ı salt İslami toplumlar için olan bir tartışma alanı olmaktan çıkarıyor. Onu, diğer toplumların, kültürlerin ve dinlerin ilgi alanı haline de getiriyor. Bireysel olarak insanların İslam’ı seçip seçmemesi – kendi tercihleri – dışında, İslam toplumlarının ve devletlerinin, üçüncü toplumlar ve devletlerle olan ilişkilerinde, İslam’ın bu bireyin dışındaki toplumsal alanlardaki bagajı çok önemli. Hatta bugün, Yirmi Birinci Yüzyıl’da, çok daha önemli bir hale gelmiş bulunuyor.

İslam’ın diğer dinler ve medeniyetler aleyhine genişlemesi, yani fetihler, Aya Sofya’nın yeniden bir cami haline dönüştürülmesiyle birlikte, bu konuları tartışmamızı neredeyse zorunlu kılıyor. Bugün İslami toplumların fetihçi bir eğilim içinde olmamaları, giderek olgunlaşarak, kılıç zorunu din dışı alana çıkartan bir yeni anlayıştan mı kaynaklanıyor? Yoksa reel politik nedenlere mi dayanıyor? Daha başka bir ifadeyle, Müslümanlar, dinlerini zorla yaymak düşüncesinden neden vazgeçtiler? Bunun yanlış olduğuna mı ikna oldular? Yoksa bunu yapacak güçleri mi yok?

Biliyorum, bu zor bir soru. Duygu evreninizle ilgili olduğu için, bu soru karşısında nesnel olmak çok zor. Belki içinizde bu yazıyı okurken bana çok kızanlarınız olacak. Fakat inanın kılıç ve din ilişkisi, bugün İslam’ın geleceği bakımından her zamankinden daha önemlidir. Öncelikle ben kendi düşüncemi buraya yazmakla başlayayım: Bence İslam’ın kılıçtan – şiddetten – arındırılmamış olması, İslam’ın bireye getirdiği mesaja en büyük zararı vermektedir. Daha farklı ifade edecek olursam; içindeki politik bagaj, bugün Müslümanları İslamcıya dönüştürmekte, İslam’ı bir din olmaktan çıkartıp, totaliter ve otoriter bir ideolojiye çevirmektedir. İslam toplumları içindeki çok sesliliği baltalayan bu İslamcılık akımları, İslam’ı yeknesak ve bağnaz, acımasız ve formel bir kültür çölü haline getiriyor.

Müslümanlar, kılıcı bırakmak durumunda kaldı. Yani artık kılıç kınında kalsın, biz diğer dinlerle ve medeniyetlerle uyumu ve birlikte ortak yaşamı seçtik türünden bir felsefi olgunluk dönemine girilmedi. On Dokuzuncu Yüzyıl’da dünyadaki bütün Müslüman bölgeler Batı (Hristiyanlık) gücünün etkisine girdi, ya sömürgeleştirildi, ya da Osmanlı’nın son döneminde olduğu gibi yarı sömürge haline geldi. Akif’in “tek dişi kalmış canavar” dediği Batı, salt Osmanlı yayılmacılığını engellemekle kalmadı, onu yayıldığı yerlerden çıkardı, ona kendi öz vatanının sınırları içinde yaşamak dışında seçenek bırakmadı. Dahası, bunu da altın tepside hediye etmedi. Osmanlı toplumu modernleşmede Batı’yı taklit ederek (tek seçenek buydu çünkü başka örnek yoktu!) giderek kendi üst yapısını (kamu yönetimi, askeri örgütlenme, bürokrasi, eğitim sistemi vs.) modernize etti. Cumhuriyet, seküler bir devlet kurdu. Tüm bu fazla basite indirgeyerek özetlemeye gayret ettiğim dönüşümler, İslam’ın ricat ederek kılıcı bırakmak durumunda kaldığına argüman oluşturuyor. İslam, Osmanlı örneğinde gördüğünüz üzere, kendi isteği ile kılıcı bırakmadı. Müslüman toplumların başka bölgelere yayılma ve “kılıç zoru ile” istedikleri sistemi dışarıda da kabul ettirme şansları ve olanakları kalmamıştı.

Kısacası kılıç orada, ortada, dinin merkezinde bir yerde hala duruyor.

İşte Aya Sofya’da Cuma Namazı esnasında hutbe veren Diyanet İşleri Başkanı’nın (imamın!) elinde tuttuğu kılıç, budur. O kılıç fiziksel olarak hutbe esnasında Aya Sofya Kilisesi’nde (şimdiki camide) olmasaydı da, onun İslam dininin içinde olmadığını söyleyemeyecektik.

Kılıcın bu devirde halen normal bir dini pratik olduğunu söyleyeniniz var mı? Kılıcın dinde yerinin olmadığı bir “zamanın ruhuna uyum kazandırma” projesi ne zaman başlayacak? Kılıcın sembolize ettiği Dar-ül Harp ve Dar-ül İslam dikotomisi ve o tansiyonun ortaya çıkardığı şiddet antagonizması ne zaman son bulacak? Hristiyanlarla ve Yahudilerle dostluk edenlerin onlardan olacağını, onlara takiyye yapmanın, dostmuş gibi görünmenin, ama asla onlara güvenmemenin, onlardan dost edinmemenin salık verildiği metinler ne zaman sorgulanacak? Dünyayı “biz” ve “onlar” olarak bölmenin ve “onları” tahakküm altına almanın (gaza) dini bir pratik addedilmesinden ne zaman teolojik olarak da politik olarak olduğu gibi, vazgeçilecek? Bu bakış açısının dini bir tür totaliter ideolojiye ve – eğer kurulabilirse – bir teokratik totaliter devlete dönüştüreceği ne zaman görülecek?

Başkalarının hayat hakkına, kentlerinin dokunulmazlığına, ibadethanelerinin kutsallığına saygı göstermeyen bir kültür, aynı saygıyı kendisi, kendi kutsalları veya yaşam biçimi için talep ettiğinde ne cevap alır? Son kertede barışa inanan herkesin “eline kılıç alanın kılıçla helak olacağını” bilmesi gerekiyor. Aya Sofya’daki kılıçlı Cuma’nın bu tartışma bağlamında herkes tarafından bir kez daha düşünülmesi gerekiyor. Bireysel mesajın değer kaybetmemesi, toplumsal – özellikle de şiddete, yani kılıca ilişkin – alanın sıkı bir gözden geçirilmeye ve yeniden okumaya tabi tutulmasını zorunlu kılıyor. Türkiye ve İslam ülkeleri dışında, Hristiyanların ve Yahudilerin kendi kutsal ibadet mekânlarını özel günlerinde Müslümanların kullanımına açmaları ile Aya Sofya’nın camileştirilmesi ve oradaki ilk ibadette Müslümanların imamının elinde kılıçla diğer dinlere gözdağı vermesi, yan yana konduğunda nasıl görünüyor? “İslam barış dinidir!” sloganı bu resimde size anlamlı geliyor mu? “Gerçek İslam bu değil!” gibi artık neredeyse rutine bağlanmış olan bir kuru retorik cümleyle bu tabloyu izah edebileceğine, sahi, siz hala inanıyor musunuz?

Bu sorular soruluyor, sorulacak. Önemli olan bu soruların ve bunlardan çok daha önemlilerinin – cinsiyetler arası ilişkiler, eşitlik, özgürlük vs. gibi konuların da – tartışıldığı, ama özgürce ve herkesin katılımıyla konuşulup eleştirel akılla sorgulandığı bir iklimin ortaya çıkmasıdır. İslami bir aydınlanma ve belki de tarihin tozlu farlarında fark edilmeyi bekleyen bir büyük geçmiş, bu “Renaissance” ne zaman başlayacak diye bekliyordur!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 25.7.2020 [TR724]

Aman ‘fetö’ balonu patlamasın! [Uğur Tezcan]

Bir önceki yazımızda ’Neden Fetö Diyorlar?’ şeklinde bir soru sormuş ve bunu toplumsal üç katman açısından değerlendirmiştik. Aynı yazı içerisinde ’Neden Fetö Demek Zorundalar?’ diyerek konuyu bir başka boyutu ile de ele almıştık.

Özetle; ‘fetö’ söylemleri, özellikle 2016 yılından beridir, Ergenekon ve Erdoğan suç örgütlerinin senkronize bir şekilde tasarlayıp ürettikleri büyük bir algı operasyonunun alt yapısını oluşturuyor. Olmayan ve adalet önünde ispatlamaya bile ihtiyaç duymadıkları bir ‘terör örgütünün’ varlığını iddia ederek ülke yönetimini istedikleri şekilde dönüşüme uğrattılar ve devlet kademelerinde iyice kadrolaştılar.

‘Fetö’ söylemi her iki kesimin de büyük bir iştahla ve çirkefçe kullanageldikleri bir ifade. Özellikle Ergenekoncu çevrenin algı operatörleri buna sürekli olarak ‘fetö projesi’, ‘kripto fetö’, ve ‘fetö kumpası’ gibi saçma sapan ifadeler de (akıllarınca) ilave ederek destek veriyorlar. Dünyanın hiç bir aklı başında ülkesi bu söylenenlere inanmıyor elbette! Türkiye’de cahilinden entel takılanına kadar geniş bir kitle de aslında olan bitenin farkındalar; ancak korkularının ve cehaletlerinin eseri neticesinde kendilerini bu söylemlere inanmaya zorluyorlar! (Psikoloji’de cognitive dissonance olarak geçer, kıstmetse sonra değiniriz).

Erdoğan bir kaç gün önce, her zamanki gibi yine utanmadan, yalan söyleyerek ‘’son Fetö’cü de hukuk önünde hesap verene kadar bu mücadeleyi sürdüreceğiz’’ dedi. Oysa kendisi de iyi biliyor ki ortada ne bir (gerçek) ‘hukuk mücadelesi’ ne de öyle bir ‘terör örgütü’ yok. Halen Gülen’in ‘’uluslararası bir mahkeme kurulsun…’’ teklifini ağzına bile alabilme cesareti sergileyemedi Erdoğan. Korkularından; tüm avaneleri de o sözün direk muhatabı olmaktan ısrarla kaçınıyorlar. İslamcısından liberaline kadar çoğu kişi (algı operatörü), ‘’delilim yok ama suçlu olduklarını biliyorum’’ modundalar. Muhalefet partileri de buna dahil ki onların Ergenekon ile olan göbek bağlarına önceki yazılarda değinmiştik. Bizzat Erdoğan’ın ve etrafından bazı isimlerin ‘’hukuki yollarla bunlarla mücadele edemezdik!’’ ve ‘’darbe olmasaydı bunlarla bu şekilde mücadele edemezdik… ‘verilenleri geri alamazdık’’ diyerek (aslında) itiraf ettikleri hukuksuz ve soykırımsal bir süreç var ortada.

Bu süreci desteklemek adına ‘fetömetre’ denilen bir saçmalık bile icat ettiler! Şubat 2019’da OdaTV’de yayınlanan bir haberde bir yazar ve rektör olan Yaşar Hacısalihoğlu, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı’nın geliştirdiği ‘fetömetre’ uygulamasını övüyor ve “bu yöntem, FETÖ mücadelesinin kurumsallaşmasına büyük katkı sağlayacaktır” diyordu. Akademisyeniyle, ‘kurmay zekasıyla’ faşizme evrilmiş soykırımcı bir zihniyetin yansımaları bu hezeyanlar.

Ben bu yazıyı yazarken bir itiraf daha düştü basına. Dönemin Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Harun Kodalak, “İddianameyi hazırlamışlardı ama delil yoktu. Erdoğan, kendi tabanı dahil hiç kimseyi cemaatin ‘silahlı terör örgütü’ olduğuna ikna edemiyordu’’ dedi. İşte bunu ‘fetö’ yalanı ve 15 Temmuz darbe tiyatrosu ile hayata sokmuş oldular. Yine AKP’li Süleyman Soylu daha bir kaç gün önce utanmadan; ‘’düşünün TSK dört cephede mücadele ediyor. Siz bu anda bile ‘fetö’cü var deyip bir görevliyi alıyorsunuz. Herhangi bir direnç yok. Daha ne istiyorsunuz?’’ demek suretiyle sadece ‘iftiralar’ üzerinden yürütülen bu hukuksuz soykırım sürecine farkında olmadan ışık tutmuş oldu.

Tr724 yazarlarından Mahmut Akpınar’ın ’15 Temmuz Erdoğan’ın kırmızı çizgisi!’ başlıklı yazısında belirttiği gibi 15 Temmuz ve ‘fetö’ ifadesi Erdoğan’a ‘’sınırsız ve sorgusuz bir güç’’ sağlıyor… O nedenle de ‘’15 Temmuz’un sorgulanmasına fırsat vermiyor’’. Bu bağlamda, muhalif pozisyon takınan veya kendisine tehdit oluşturacak olan herkesi bu ‘fetö’ torbasına atıyor. Muhalefet görünümlü yapı da, Erdoğan’ın bu ‘fetö’ ifadesi üzerinden oluşturduğu cadı avını fetişist duygularla kullanıp (sahiplenip) kendisine saha açmakta kullanıyor. Yine Akpınar’ın da işaret ettiği gibi, iş adamından sanatçısına kadar kamu kaynaklarından yararlanan veya yararlanmak isteyen çevreler de basın ve kamuoyu önünde adeta bir ‘fetö besmelesi’ çekerek, mevcut rejimin diskuruna olan bağlılığını fetişik ve kültsel bir ritüel hassasiyetiyle yerine getiriyor! Koca bir; devlet rantından beslenme çarkı ‘fetö fetişizmi’ üzerinden yürüyor adeta. Burada ‘fetö fetişizmi’ kavramından maksadım; Erdoğan’ın ürettiği bu (soykırımcı) diskuru adeta bir tapınma kültürü içinde kullanma hastalığına, obsesyonuna (obsession) ve tapınmacılığına işaret etmektir.

Tr724 Yazarı Gazeteci Nedim Hazar geçenlerde önemli bir veri açıkladı. Buna göre, Erdoğan’a ‘muhalefet’ yapıyormuş gibi hareket eden, benim Ergenekon’un algı operatörleri olarak tanımladığım yayınlardan olan Sözcü gazetesi, Erdoğan’ın üretimi olan bu ifadeyi son dört yılda 271 bin defa kullanmış. Resmini paylaştığı bir sayfanın yarısında 14 kere ‘fetö’ ifadesi kullanılmış. Yani onun deyişiyle, ‘’günde 185 kez, her gün her sayfada ortalama 8.4 kez ‘fetö’ demişler. Bu açık bir algı operasyonunun ispatıdır ve bir medyanın soykırım aracı olarak kullanılmasıdır.


CHP’sinden Kemalistine oradan siyasete tekrar dönen Davutoğlu’na kadar herkes kendi ihtiyacına göre günlük ‘fetö ritüellerini’ yapıyorlar. Ahmet Davutoğlu geçenlerde çıktı ve ‘’benim gitmem için dosyaları hazırlayanlar fetö unsurlarıdır’’ dedi. Oysa AKP içinde bile herkes Davutoğlu’nun seçimle geldiği halde Erdoğan’ın postasıyla kovulan bir başbakan olarak tarihe geçtiğini bilir! Muhalefete soyunduğu halde kendisini kovan Erdoğan’a söz söyleyemeyip Erdoğan’ın ‘fetö’ söylemi üzerinden rejimin geldiği duruma ‘taparak’ kendisine yol açmaya çalışan ezik siyasetçi tipi!

Yine Tr724 yazarı Adem Yavuz Arslan’ın belirttiği gibi; ’olur da Cemaat temize çıkar diye kabuslar gören gazeteci-akademisyen ve siyasetçilerin olması Erdoğan rejimine can suyu oluyor.’’ Kanaatimce bunu ‘olur da fetö ifadesi çökerse…’ şeklinde okumak da mümkün.

Erdoğan: ‘’15 Temmuz, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde, ülkemizi işgal girişimiydi’’ dedi olayın yıldönümünde.  Fenerbahçe’nin eski ‘şike davası’ kapsamında ifadeye giden Aziz Yıldırım, Trabzonspor’un avukatını ‘’fetöcüye benzemekle’’ itham etti. Bir pisliğe bulaşmış, başı sıkışmış herkes ‘fetö’ dersem belki bir avantaj kazanırım kurnazlığına soyunuyor nedense! Ülkeyi soyan da, soyarken yakalanan da hemen bu ‘fetö’ narasını atıveriyor!

Yine bir kaç gün önce, AKP’li Nuh Albayrak ‘fetö’yü ‘’dine darbe vurmaya çalışan Vatikan lejyoneri’’ olarak lanse ederken, diğer yanda onun muhalifi konumunda olan Fikret Bila aynı ‘fetönün’ ‘’laik Atatürk cumhuriyetini yıkıp yerine din devleti kurmakla’’ itham etti! Bu ilk örnek değil. Yıllardır İslamcı ve fundamentalist kesim Cemaat’in ‘CIA ajanı’ olduğunu iddia ederken, Kemalist kesim de Cemaat’i laik Atatürk cumhuriyetini yıkıp şeriat devleti kurmak istemekle suçlayıp durdular! Tabanlarını kandırma endeksli aynı algı oyunları ‘fetö’ söylemi ile yeni bir kılıf kazandı sadece o kadar!

Oysa ülkenin asıl sorunları çoğu yazımızda da işaret ettiğimiz gibi ekonomik sorunlar, altyapı ve kaynak sorunu, demokrasi yoksunluğu, yolsuzluk, adaletsizlik ve çarpık sistem. Halk, kurnaz davranıp Erdoğan’ın ‘fetö’ söylemine inanmış gibi yapsa da aslında olayın aslını iyi biliyor. Daha geçen gün İstanbul Ekonomi Araştırma Genel Müdürü Can Selçuki, ‘’Haziran ayında ‘Türkiye’nin en büyük problemi ne diye?’ sorduk. İlk 15 cevapta fetö yok’’ dedi. Bu çok şey anlatıyor!

15 Temmuz’u ve ‘fetö’ söylemini Erdoğan’ın kendi partisi özelinde; Ergenekon’un da etki alanındaki daha geniş bir algı operatörü kesim ekseninde ısrarla sürdürme gayretlerinin ardında zaten bu yatıyor: O şişirdikleri büyük ‘fetö yalanı balonunun’ patlamasına tahammülleri yok. Zira patlarsa ortaya çok büyük hırsızlıklar, yolsuzluklar, soykırım suçları, illegal eylem ve yapılanmalar çıkacak.

Yalan, uçan bir balon gibidir. Havada kalmasını ve ilerlemesini istiyorsanız ona sürekli olarak sıcak hava üflemeniz gerekir. Bu minvalde ‘fetö’ yalanı işte bunu sağlıyor. Daha önceki yazılarımda ‘fetö korosu’ tabirini de kullanmıştım. Erdoğancısı da Ergenekoncusu da bir koro halinde o yalan balonunu her gün, yılmadan ve duraksamadan yeni yalanlar ve ‘fetö tekrarları’ (bu da psikolojide conditioning olarak geçer, buna da değiniriz) ile şişirmek zorundalar. Zaten, ‘’Neden Fetö Demek Zorundalar?’’ derken de bunu kastediyordum.

Bakalım bu yalan ve algı balonu ne zaman patlayacak! Çok zorladıkları için nefesleri mi kesilecek, yoksa çok şişirdikleri için balon mu patlayacak bunu kısmetse hep birlikte göreceğiz!

Not: Bu yazı ve ‘fetö’ konusunda yazdığım önceki yazılarımda kullandığım; ‘fetö korosu’, ‘[Ergenekon’un ve Erdoğan’ın] algı operatörleri’, ‘fetö besmelesi’, ‘fetö fetişizmi’ vb. kavramlara katılmayanlar olursa saygı duyarım.

[Uğur Tezcan] 25.7.2020 [TR724]