HABER | NECDET ÇELİK, BÜKREŞ
Türk öğretmenlerin ülkeden hukuka ve insan haklarına aykırı olarak çıkarılması davasında, Moldova eski istihbarat başkanına ertelenmiş hapis cezası çıktı. Dosyada gizlilik kararı olduğu için 2 ay önce verildiği anlaşılan cezanın miktarı bilinmiyor.
İki yıl önce Moldova’daki Orizont okullarında çalışan 7 Türk öğretmenin evleri önünden zorla araçlara bindirilip Türkiye’ye gönderilmesine ilişkin açılan davada fatura tek kişiye kesildi. Dönemin İstihbarat Kurumu (SIS) Başkanı Vasile Botnari, görevi kötüye kullanmak suçundan hapis cezası alırken, aynı dosyada yargılanan iki istihbarat şefi ve Göçmen Bürosu müdürü beraat etti.
KARARI MAHKEME DEĞİL BAŞSAVCI DUYURDU
Vasile Botnari’ye verilen cezanın süresi bilinmezken, Moldova Başsavcısı Aleksandr Stoyanoglu, kararın ertelenmiş hapis cezası olduğunu duyurdu. Bu yılın şubat ayında görülmeye başlayan davada mahkemenin temmuz ayında karar verdiğini belirten Başsavcı, dosyadaki gizliliğin üstüne kararın bile gizlendiğini söyledi. ‘’İlk derece mahkemesine dosyadaki gizliliğin kaldırılmasını talep ettim.’’ diyen Stoyanoglu, mahkemeden henüz bir cevap alamadığından yakındı.
BOTNARİ SUÇUNU İTİRAF EDİP DEVLETİN ZARARINI ÖDEMİŞ
Moldova haber kanalı TV 8’e konuk olan Başsavcı Aleksandr Stoyanoglu, Vasile Botnari’nin suçunu itiraf ettiğinin altını çizdi. Başsavcı şu bilgileri verdi: ‘’Botnari, AİHM’nin Moldova’yı mahkum ettiği 125 bin euro tazminatı ve Türk öğretmenleri götüren uçağın yakıt masrafı olan 19 bin 300 euroyu devlet kasasına ödedi. Sanıyorum Botnari, dönemin Başbakanı Vlad Plahotniuk’un etkisi altında kaldı.’’
Moldova Başsavcısının sözünü ettiği Plahotniuk, kaçırılma olayından 9 ay sonra patlak veren bir yolsuzluk soruşturması nedeniyle ülkeden kaçmıştı. Hakkında kırmızı bülten çıkarılan ünlü oligarkın Amerika’da olduğu sanılıyor.
AİLELERİN ÇIĞLIKLARI ARASINDA KAÇIRILDILAR
6 Eylül 2018’de Moldova’ın başkenti Kişinev ve birkaç şehirde görev yapan 7 Türk öğretmen, sonradan özel güvenlik elemanı olduğu anlaşılan kişilerce kaçırılmış, bir uçağa bindirilerek Türkiye’ye gönderilmişti. Bu işlem, insan hakları örgütleri ve muhalefetin yoğun eleştirisine uğramış, AİHM Moldova’yı öğretmenlerin ailelerine 125 bin euro manevi tazminat ödemeye mahkum etmişti.
Dönemin muhalefet lideri Maia Sandu, Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı binasının tamiri için gönderdiği 7 milyon euro bağışa karşılık, Moldova Cumhurbaşkanı Dodon’un, Türk öğretmenleri teslim ettiğini ileri sürmüştü. Kaçırılma sonrası başsavcılığa seçilen Gagavuz kökeni başsavcı Aleksandr Stoyanoglu, kameralar önünde kaçırılan Türk öğretmenlerin ailelerinden özür dilemişti.
Türk öğretmenler, halen Türkiye’de farklı cezaevlerinde tutuluyor. Terör örgütü üyeliği ve yöneticiliği suçlamalarıyla 6 yıldan 12 yıla kadar değişen cezalar verilen öğretmenlerin dosyası bir üst mahkemeye gönderildi.
[Necdet Çelik] 10.9.2020 [TR724]
İhale ‘habersiz’ tanıdık firmaya gitti: Uçsa da uçmasa da yangın helikopterine günlük 216 bin lira!
Yangınlarla mücadele için planladığı sayıda uçak bulamayan Orman Bakanlığı, helikopter ihalesi açtı. Yasanın esas usül olarak gördüğü rekabetçi “açık usul” yerine “21b pazarlık” usulünün tercih edildiği ihale hiç kimseye duyurulmadan gerçekleşti.
Bakanlık bir helikoptere günlük 216 bin, 107 gün için toplam 23.1 milyon lira ödeyecek.
Sözcü’nün aktardığı haberde, 2 firma özel olarak davet edildiği 16 Haziran’daki ihale jet hızıyla sonuçlandırılarak, EAB Havacılık’a verildi. 24 Haziran’da imzalanan sözleşmeye göre, 1 helikopter için 1 Temmuz-15 Ekim tarihleri arasında toplam 107 günlük kira bedeli 23 milyon 112 bin TL oldu. Yani firmaya günlük 216 bin TL kira ödenecek.
4 UÇAK PLANLANMIŞTI
Orman Bakanlığı, 2020 yangın sezonunda yangınlarla mücadele için 4 uçaklık bir planlama yapmıştı. 20 Şubat’ta, 4 uçak kiralama ihalesi yaptı. Öyle bir şartname hazırlandı ki, 34 yıl bu alanda başarıyla hizmet veren Türk Hava Kurumu’nun (THK) elindeki 6 Bombardier CL-215 tipi uçak ihaleye giremedi.
Rusya’nın almasına kesin gözüyle bakılıyordu. İlişkiler gerilince Ruslar Ankara’ya kadar geldi ama teklif vermedi. Başka teklif veren de olmadı.
2 UÇAK TEDARİK EDİLDİ
THK’nın elinde bulunan ve kullanılamaz durumda olduğu iddia edilen 6 uçağın tüm bakımlarının yapıldığı ve uçuşa hazır olduğu, kurumun yönetiminee atanan Kayyum Heyeti Başkanı, AKP’li eski Gümrük ve Ticaret Bakanı Cenap Aşçı tarafından açıklanmıştı. Bakanlık 7 Mayıs’ta bir ihale daha açtı. Bu defa 3 uçak kiralanacaktı. THK’nın uçakları yine ihaleye sokulmadı. Beklenen oldu. Rus Be-200 uçakları kiralandı.
Ancak sadece 2 uçak tedarik edilebildi. Bakanlık bu açıkla yangın sezonuna girdi. Yurdun birçok noktasında orman yangınları başladı. Geç kalındığı için dünyada tüm aramalara rağmen yangın söndürme uçağı bulunamadı.
Bu yıl 4 uçak kiralamayı planlayan Orman Bakanlığı, sadece 2 uçak tedarik edebildi. Bu açıkla girilen sezonda birçok yangına müdahale edilemedi.
ŞUBATTAKİ İHALEYİ DE AYNI GRUP KAZANMIŞTI
Orman Bakanlığı’nın 13 Şubat’ta açtığı helikopter ihalesini EAB Havacılık ve Bordo Mimarlık kazanmıştı. İki şirket de Bordo Grup iştiraki. “21b pazarlık” usülüyle verilen ihalede 25 helikoptere 6 ay için 142 milyon TL ödendi.
Şirkete her helikopter için günlük 1.5 saat uçuş garantisi de verildi. 2019 yılında yapılan ihale de Bordo Mimarlık’a verilmiş, 18 helikopter için 5 aylık 105 milyon lira ödenmişti.
10.9.2020 [TR724]
Bakanlık bir helikoptere günlük 216 bin, 107 gün için toplam 23.1 milyon lira ödeyecek.
Sözcü’nün aktardığı haberde, 2 firma özel olarak davet edildiği 16 Haziran’daki ihale jet hızıyla sonuçlandırılarak, EAB Havacılık’a verildi. 24 Haziran’da imzalanan sözleşmeye göre, 1 helikopter için 1 Temmuz-15 Ekim tarihleri arasında toplam 107 günlük kira bedeli 23 milyon 112 bin TL oldu. Yani firmaya günlük 216 bin TL kira ödenecek.
4 UÇAK PLANLANMIŞTI
Orman Bakanlığı, 2020 yangın sezonunda yangınlarla mücadele için 4 uçaklık bir planlama yapmıştı. 20 Şubat’ta, 4 uçak kiralama ihalesi yaptı. Öyle bir şartname hazırlandı ki, 34 yıl bu alanda başarıyla hizmet veren Türk Hava Kurumu’nun (THK) elindeki 6 Bombardier CL-215 tipi uçak ihaleye giremedi.
Rusya’nın almasına kesin gözüyle bakılıyordu. İlişkiler gerilince Ruslar Ankara’ya kadar geldi ama teklif vermedi. Başka teklif veren de olmadı.
2 UÇAK TEDARİK EDİLDİ
THK’nın elinde bulunan ve kullanılamaz durumda olduğu iddia edilen 6 uçağın tüm bakımlarının yapıldığı ve uçuşa hazır olduğu, kurumun yönetiminee atanan Kayyum Heyeti Başkanı, AKP’li eski Gümrük ve Ticaret Bakanı Cenap Aşçı tarafından açıklanmıştı. Bakanlık 7 Mayıs’ta bir ihale daha açtı. Bu defa 3 uçak kiralanacaktı. THK’nın uçakları yine ihaleye sokulmadı. Beklenen oldu. Rus Be-200 uçakları kiralandı.
Ancak sadece 2 uçak tedarik edilebildi. Bakanlık bu açıkla yangın sezonuna girdi. Yurdun birçok noktasında orman yangınları başladı. Geç kalındığı için dünyada tüm aramalara rağmen yangın söndürme uçağı bulunamadı.
Bu yıl 4 uçak kiralamayı planlayan Orman Bakanlığı, sadece 2 uçak tedarik edebildi. Bu açıkla girilen sezonda birçok yangına müdahale edilemedi.
ŞUBATTAKİ İHALEYİ DE AYNI GRUP KAZANMIŞTI
Orman Bakanlığı’nın 13 Şubat’ta açtığı helikopter ihalesini EAB Havacılık ve Bordo Mimarlık kazanmıştı. İki şirket de Bordo Grup iştiraki. “21b pazarlık” usülüyle verilen ihalede 25 helikoptere 6 ay için 142 milyon TL ödendi.
Şirkete her helikopter için günlük 1.5 saat uçuş garantisi de verildi. 2019 yılında yapılan ihale de Bordo Mimarlık’a verilmiş, 18 helikopter için 5 aylık 105 milyon lira ödenmişti.
10.9.2020 [TR724]
İslâmî perspektiften algı yönetimi [Dr. Yüksel Çayıroğlu]
Son iki yazımızda farklı yönleriyle algı yönetimi üzerinde durmaya ve onun zorba yönetimlerce kitleleri ikna etme ve kandırmada nasıl kullanıldığını ele almaya çalıştık. Burada ise algı yönetiminin ve onun esasını oluşturan bir kısım tavır ve davranışların İslâm nazarında nereye oturduğunu ve bunlarla nasıl mücadele edilmesi gerektiğini ele almaya çalışacağız.
Algı yönetimi, Makyavelist anlayış üzerine oturur. Yani hedefe ulaşma adına her yolu meşru görür. Yalan, abartı, aşırı övgü, propaganda ve aldatma algı yöneticilerinin temel malzemeleridir. Hedeflerinde de çoğunlukla iktisadi veya siyasi emellerini elde etme arzuları vardır. Algı yönetimi, kesintisiz büyüme, daha çok kazanma, büyük servetler edinme üzerine oturan kapitalist anlayış ile devlet imkânlarını şahsî çıkarları istikametinde kullanmak ve kitleler üzerinde hegemonya kurmak isteyen zorba yöneticiler için bulunmaz fırsatlar sunar. Bunlar algı yönetim teknikleriyle zihinleri kontrol eder ve kitleleri avuçlarına alırlar. Sonrasında da onları istedikleri gibi yönlendirir ve istismar ederler.
Yalanla arasına en büyük mesafeyi koyan, aldatanın Müslüman kalamayacağını belirten, en büyük maksadı ahlaklı fertler ve adil bir toplum yapısı kurmak olan bir dinin, algı yönetimi, manipülasyon ve menfi propagandayla kitlelerin sömürülmesini onaylaması mümkün değildir. Siyasilerin, sırf halk nazarında kendilerini sevimli ve güvenilir liderler gösterebilmek için yüksek ahlakî norm ve erdemleri hiçe saymaları veya suiistimal etmeleri tamamıyla dine aykırı davranışlardır. Aynı şekilde otoriter yöneticilerin etrafında toplanan bir kısım dalkavukların, sırf liderlerinin gözüne girebilme veya onları halk nezdinde kurtarıcı ve kahraman gösterebilme adına süslü ve yaldızlı sözlerle övgüler dizmeleri veya aşırı yüceltici ve kutsayıcı ifadeler dile getirmeleri de din nazarında merdut ve gayrimeşru davranışlardır.
Kur’an, birçok ayetinde yalanı, aldatmayı, hileyi, ikiyüzlülüğü, düzenbazlığı şiddetle yasakladığı, doğruluk ve dürüstlüğü ısrarla emrettiği gibi; mü’minlerin övgüyle kendilerini nazara vermesini ve nefislerini temize çıkarmasını da yasaklamıştır. (en-Nisa, 49, en-Necm, 32) Bununla ilgili Allah Resûlü ise şöyle buyurur: “Kendinizi temize çıkarmayın, övmeyin. Allah, aranızda kimin iyilik ehli olduğunu en iyi bilendir.” (Müslim, Adab 19) Aynı şekilde başka birini öven bir sahabeye Allah Resûlü şöyle demiştir: “Yazık sana, arkadaşının boynunu kestin. Eğer birinden övgüyle söz etmeniz gerekiyorsa, hiç değilse ‘Sanırım o böyledir.’ desin.” (Buhari, Şehadet 16)
Medine’de sürekli yalan haberler yayarak (mürcifûn) bununla mü’minler arasına fitne sokmaya ve onların kuvve-i maneviyelerini sarsmaya çalışan kimseler hakkında nazil olan şu ayet de konumuzla ilgilidir: “Andolsun, eğer münafıklar, kalplerinde bozgunculuk bulunanlar ve Medine’de devamlı uydurma haberler üretip ortalığı karıştıranlar, bu yaptıklarından vazgeçmezlerse, Biz onlara karşı sana emir ve hakimiyet veririz de sonra lânete uğramış kimseler olarak seninle pek az süre komşuluk edebilirler.” (el-Ahzab, 60-61)
Algı manipülatörleriyle mücadele şekli
Burada akla şöyle bir soru gelebilir? Siyasilerin kara propagandasına maruz kalan şahıs veya grupların tepkisi ne olmalıdır? En bayağı iftiralar ve en alçakça karalamalarla itibar ve haysiyet cellatlığı yapan zorbalara karşı nasıl mücadele edilmelidir? Acaba bunlara karşı kendi yöntemleriyle karşılık verilebilir mi? Onların hile ve komplolarını boşa çıkarma adına ahlakî normlar ihlâl edilebilir mi? Kestirmeden söylemek gerekirse bunların hiçbirisi mü’minlerin ahlakî ve hukukî sınırların dışına çıkmaları için geçerli bir mazeret olamaz. Bu tür ceberut rejimlere karşı mutlaka mücadele verilmeli fakat asla meşru çizgiden sapılmamalıdır.
Burada yapılması gereken en önemli vazife, toplumun eğitilmesi, bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesidir. İnsanlarda, hiçbir şeyin görüldüğü gibi olmadığı noktasında farkındalık oluşturulmalıdır. Duygularıyla değil akıllarıyla karar verebilen insanların sayısı artırılmalıdır. İnsanlara, kendilerine empoze edilmeye çalışılan fikirleri kritik etme alışkanlığı kazandırılmalıdır. Gayrimeşru ve hukuka aykırı hiçbir meselede itaatten bahsedilemeyeceği düşüncesi onların zihnine kazınmalıdır. Onlara, sorgulamanın, soru sormanın ve eleştirmenin ayıp değil bir meziyet olduğu öğretilmelidir. Delilsiz hiçbir söylentiye, şayiaya, dedikoduya, iftiraya itibar edilmemesi gerektiği fikri aşılanmalıdır.
Algı operasyonlarını boşa çıkaracak tavırlar
Kur’an, pek çok ayet-i kerimede toplumda yayılmak istenilen şayialara ve algı operasyonlarına karşı uyanık olunması gerektiği noktasında mü’minleri uyarır. Hucurat suresinde yer alan şu ayet-i kerime fevkalade önemlidir: “Ey iman edenler, herhangi bir fasık size bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın. Yoksa gerçeği bilmeyerek, birtakım kimselere karşı fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz” (el-Hucurat, 6).
Buna göre kaynağı belirsiz söylentiler, mesnetsiz suçlamalar veya mücerret iddialar karşısında alınması gereken tavır, meselenin arka planını iyice araştırmaktır. Bu ayette, araştırmadan, bilmeden, anlamadan söylenilenlere inanma, onları başkalarına anlatma veya söylentilere dayanarak belirli şahıs ve gruplar aleyhine tavır alma şiddetle yasaklanmıştır. Bunları yapanların ileride pişman olacakları hatırlatılmıştır. Bu pişmanlık bazen bu dünyada bazen de ahirette olur.
Şu âyet-i kerime de mü’minleri kesin bilgi sahibi olmadıkları meseleler hakkında ihtiyatlı hareket etmeye çağırır: “Bilmediğin şeyin peşine düşme! Çünkü kulak, göz, kalb gibi azaların hepsi de sorguya çekilecektir,” (el-İsra, 36). Buradan anlıyoruz ki inanan bir insana düşen vazife, doğruluğundan emin olmadığı bilgi ve haberleri hemen sahiplenmemesi, kesin delil ve karineler ortaya çıkmadıkça tarafsızlığını korumasıdır. Allah Resûlü’nün şu sözleri de aynı noktaya dikkat çeker: “Her duyduğunu söylemesi kişiye günah olarak yeter,” (Ebû Dâvud, Edeb 80.).
İfk olayıyla ilgili nazil olan şu ayette ise iftira ve karalamalar karşısında nasıl tepki verecekleri konusunda mü’minlere çok önemli dersler verilmektedir: “Siz, iftirayı dilden dile yayıyor, hakkında tam bilgi sahibi olmadığınız bir şeyi ağızlarınızda söylüyorsunuz; bunu da önemsiz sanıyorsunuz. Halbuki Allah katında o büyük bir şeydir. O söylenti kulağınıza geldiğinde ‘Bunu konuşmak/yaymak bize yakışmaz, fesubhanellah, bu apaçık bir iftiradır.’ demeli değil miydiniz? Eğer gerçek mü’minseniz Allah size, bir daha asla böyle bir şey yapmamanızı öğütlüyor,” (en-Nur suresi, 15-17).
Nisa suresinde yer alan şu ilâhî beyanlar da mü’minlere ortaya atılan önemli bilgi ve haberler karşısında nasıl hareket edeceklerini öğretir: “Onlara güvenlik veya korkuya dair bir haber geldiğinde doğru olup olmadığını araştırmadan ve yaymakta mahzur bulunup bulunmadığını danışmadan hemen onu yayarlar. Halbuki onlar bu haberi peygambere ve aralarındaki yetkili zatlara arz etselerdi elbette işin içyüzünü araştırıp ortaya çıkaranlar, onun mahiyetini, haberin neye delâlet ettiğini bilirlerdi. Eğer Allah’ın lütuf ve rahmeti üzerinizde olmasaydı, pek azınız hariç hepiniz şeytana uymuş gitmiştiniz” (en-Nisa, 83).
Bırakalım söz ve fiillerimizle künhüne vâkıf olamadığımız meselelerin içine dalmayı, Hucurat suresindeki şu ayet, bu tür konularda zihnimize ve kalbimize bile sahip çıkmamız gerektiğini vurgular: “Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır.” (el-Hucurat, 6) Muhtemelen atalarımız da bu tür ayet ve hadislerin manasından hareketle, “Duyduğuna inanma, gördüğünün yarısına inan.” demişlerdir. Burada anlatılmak istenen, insanın duyup gördüğü konular hakkında kesin hükme varmada acele etmemesi, meselenin önünü arkasını iyice anlamaya çalışmasıdır.
Algı yöneticilerine koz vermeme
Şunu da hatırlatmak gerekir ki, algı yönetimiyle ilgili geliştirilen stratejiler ve yapılan propagandalar mutlaka bir gerçekliğe dayanmak zorundadır. Hemen her algı, içerisinde bir dane-i hakikat barındırır. Mesela muhaliflerini yıpratmak veya tehdit olarak algıladığı grupları bitirmek isteyen bir lider, onların açıklarını bulmaya çalışır. Eğer onların bir kısım zaaflarını yakalarsa veya hata ve yanlışlarına şahit olursa, algı yönetimiyle biri bin yaparak onları gözden düşürür. Bu sebeple kötü niyetli insanların eline koz vermeme ve onlara malzeme sunmama adına son derece ihtiyatlı ve tedbirli hareket etmek gerekir.
Allah Resûlü (sas) de propaganda yapmak ve fitne çıkarmak için malzeme arayan münafık ve müşriklerin eline koz vermemek için çok dikkatli hareket etmiştir. Onların ateşledikleri fitne ateşlerini söndürme adına da oldukça makul ve rasyonel stratejiler geliştirmiştir. Bunlar karşısında hiçbir zaman paniklememiş, ümitsizliğe düşmemiş, moral kuvvetini kaybetmemiş ve psikolojik üstünlüğünü yitirmemiştir. Bilakis yerinde yaptığı hamle ve stratejileriyle, hem Mekke’deki müşriklerin Darunnedve’de hazırlayıp piyasaya sürdükleri hem de Medine’deki münafık ve Yahudilerin her fırsatı değerlendirerek Müslümanlar aleyhinde oluşturdukları yalan ve iftiraları, söylenti ve şayiaları, korku ve endişeleri tesirsiz hale getirmiş veya bunların etki alanlarını olabildiğince daraltmıştır.
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 10.9.2020 [TR724]
Algı yönetimi, Makyavelist anlayış üzerine oturur. Yani hedefe ulaşma adına her yolu meşru görür. Yalan, abartı, aşırı övgü, propaganda ve aldatma algı yöneticilerinin temel malzemeleridir. Hedeflerinde de çoğunlukla iktisadi veya siyasi emellerini elde etme arzuları vardır. Algı yönetimi, kesintisiz büyüme, daha çok kazanma, büyük servetler edinme üzerine oturan kapitalist anlayış ile devlet imkânlarını şahsî çıkarları istikametinde kullanmak ve kitleler üzerinde hegemonya kurmak isteyen zorba yöneticiler için bulunmaz fırsatlar sunar. Bunlar algı yönetim teknikleriyle zihinleri kontrol eder ve kitleleri avuçlarına alırlar. Sonrasında da onları istedikleri gibi yönlendirir ve istismar ederler.
Yalanla arasına en büyük mesafeyi koyan, aldatanın Müslüman kalamayacağını belirten, en büyük maksadı ahlaklı fertler ve adil bir toplum yapısı kurmak olan bir dinin, algı yönetimi, manipülasyon ve menfi propagandayla kitlelerin sömürülmesini onaylaması mümkün değildir. Siyasilerin, sırf halk nazarında kendilerini sevimli ve güvenilir liderler gösterebilmek için yüksek ahlakî norm ve erdemleri hiçe saymaları veya suiistimal etmeleri tamamıyla dine aykırı davranışlardır. Aynı şekilde otoriter yöneticilerin etrafında toplanan bir kısım dalkavukların, sırf liderlerinin gözüne girebilme veya onları halk nezdinde kurtarıcı ve kahraman gösterebilme adına süslü ve yaldızlı sözlerle övgüler dizmeleri veya aşırı yüceltici ve kutsayıcı ifadeler dile getirmeleri de din nazarında merdut ve gayrimeşru davranışlardır.
Kur’an, birçok ayetinde yalanı, aldatmayı, hileyi, ikiyüzlülüğü, düzenbazlığı şiddetle yasakladığı, doğruluk ve dürüstlüğü ısrarla emrettiği gibi; mü’minlerin övgüyle kendilerini nazara vermesini ve nefislerini temize çıkarmasını da yasaklamıştır. (en-Nisa, 49, en-Necm, 32) Bununla ilgili Allah Resûlü ise şöyle buyurur: “Kendinizi temize çıkarmayın, övmeyin. Allah, aranızda kimin iyilik ehli olduğunu en iyi bilendir.” (Müslim, Adab 19) Aynı şekilde başka birini öven bir sahabeye Allah Resûlü şöyle demiştir: “Yazık sana, arkadaşının boynunu kestin. Eğer birinden övgüyle söz etmeniz gerekiyorsa, hiç değilse ‘Sanırım o böyledir.’ desin.” (Buhari, Şehadet 16)
Medine’de sürekli yalan haberler yayarak (mürcifûn) bununla mü’minler arasına fitne sokmaya ve onların kuvve-i maneviyelerini sarsmaya çalışan kimseler hakkında nazil olan şu ayet de konumuzla ilgilidir: “Andolsun, eğer münafıklar, kalplerinde bozgunculuk bulunanlar ve Medine’de devamlı uydurma haberler üretip ortalığı karıştıranlar, bu yaptıklarından vazgeçmezlerse, Biz onlara karşı sana emir ve hakimiyet veririz de sonra lânete uğramış kimseler olarak seninle pek az süre komşuluk edebilirler.” (el-Ahzab, 60-61)
Algı manipülatörleriyle mücadele şekli
Burada akla şöyle bir soru gelebilir? Siyasilerin kara propagandasına maruz kalan şahıs veya grupların tepkisi ne olmalıdır? En bayağı iftiralar ve en alçakça karalamalarla itibar ve haysiyet cellatlığı yapan zorbalara karşı nasıl mücadele edilmelidir? Acaba bunlara karşı kendi yöntemleriyle karşılık verilebilir mi? Onların hile ve komplolarını boşa çıkarma adına ahlakî normlar ihlâl edilebilir mi? Kestirmeden söylemek gerekirse bunların hiçbirisi mü’minlerin ahlakî ve hukukî sınırların dışına çıkmaları için geçerli bir mazeret olamaz. Bu tür ceberut rejimlere karşı mutlaka mücadele verilmeli fakat asla meşru çizgiden sapılmamalıdır.
Burada yapılması gereken en önemli vazife, toplumun eğitilmesi, bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesidir. İnsanlarda, hiçbir şeyin görüldüğü gibi olmadığı noktasında farkındalık oluşturulmalıdır. Duygularıyla değil akıllarıyla karar verebilen insanların sayısı artırılmalıdır. İnsanlara, kendilerine empoze edilmeye çalışılan fikirleri kritik etme alışkanlığı kazandırılmalıdır. Gayrimeşru ve hukuka aykırı hiçbir meselede itaatten bahsedilemeyeceği düşüncesi onların zihnine kazınmalıdır. Onlara, sorgulamanın, soru sormanın ve eleştirmenin ayıp değil bir meziyet olduğu öğretilmelidir. Delilsiz hiçbir söylentiye, şayiaya, dedikoduya, iftiraya itibar edilmemesi gerektiği fikri aşılanmalıdır.
Algı operasyonlarını boşa çıkaracak tavırlar
Kur’an, pek çok ayet-i kerimede toplumda yayılmak istenilen şayialara ve algı operasyonlarına karşı uyanık olunması gerektiği noktasında mü’minleri uyarır. Hucurat suresinde yer alan şu ayet-i kerime fevkalade önemlidir: “Ey iman edenler, herhangi bir fasık size bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın. Yoksa gerçeği bilmeyerek, birtakım kimselere karşı fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz” (el-Hucurat, 6).
Buna göre kaynağı belirsiz söylentiler, mesnetsiz suçlamalar veya mücerret iddialar karşısında alınması gereken tavır, meselenin arka planını iyice araştırmaktır. Bu ayette, araştırmadan, bilmeden, anlamadan söylenilenlere inanma, onları başkalarına anlatma veya söylentilere dayanarak belirli şahıs ve gruplar aleyhine tavır alma şiddetle yasaklanmıştır. Bunları yapanların ileride pişman olacakları hatırlatılmıştır. Bu pişmanlık bazen bu dünyada bazen de ahirette olur.
Şu âyet-i kerime de mü’minleri kesin bilgi sahibi olmadıkları meseleler hakkında ihtiyatlı hareket etmeye çağırır: “Bilmediğin şeyin peşine düşme! Çünkü kulak, göz, kalb gibi azaların hepsi de sorguya çekilecektir,” (el-İsra, 36). Buradan anlıyoruz ki inanan bir insana düşen vazife, doğruluğundan emin olmadığı bilgi ve haberleri hemen sahiplenmemesi, kesin delil ve karineler ortaya çıkmadıkça tarafsızlığını korumasıdır. Allah Resûlü’nün şu sözleri de aynı noktaya dikkat çeker: “Her duyduğunu söylemesi kişiye günah olarak yeter,” (Ebû Dâvud, Edeb 80.).
İfk olayıyla ilgili nazil olan şu ayette ise iftira ve karalamalar karşısında nasıl tepki verecekleri konusunda mü’minlere çok önemli dersler verilmektedir: “Siz, iftirayı dilden dile yayıyor, hakkında tam bilgi sahibi olmadığınız bir şeyi ağızlarınızda söylüyorsunuz; bunu da önemsiz sanıyorsunuz. Halbuki Allah katında o büyük bir şeydir. O söylenti kulağınıza geldiğinde ‘Bunu konuşmak/yaymak bize yakışmaz, fesubhanellah, bu apaçık bir iftiradır.’ demeli değil miydiniz? Eğer gerçek mü’minseniz Allah size, bir daha asla böyle bir şey yapmamanızı öğütlüyor,” (en-Nur suresi, 15-17).
Nisa suresinde yer alan şu ilâhî beyanlar da mü’minlere ortaya atılan önemli bilgi ve haberler karşısında nasıl hareket edeceklerini öğretir: “Onlara güvenlik veya korkuya dair bir haber geldiğinde doğru olup olmadığını araştırmadan ve yaymakta mahzur bulunup bulunmadığını danışmadan hemen onu yayarlar. Halbuki onlar bu haberi peygambere ve aralarındaki yetkili zatlara arz etselerdi elbette işin içyüzünü araştırıp ortaya çıkaranlar, onun mahiyetini, haberin neye delâlet ettiğini bilirlerdi. Eğer Allah’ın lütuf ve rahmeti üzerinizde olmasaydı, pek azınız hariç hepiniz şeytana uymuş gitmiştiniz” (en-Nisa, 83).
Bırakalım söz ve fiillerimizle künhüne vâkıf olamadığımız meselelerin içine dalmayı, Hucurat suresindeki şu ayet, bu tür konularda zihnimize ve kalbimize bile sahip çıkmamız gerektiğini vurgular: “Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır.” (el-Hucurat, 6) Muhtemelen atalarımız da bu tür ayet ve hadislerin manasından hareketle, “Duyduğuna inanma, gördüğünün yarısına inan.” demişlerdir. Burada anlatılmak istenen, insanın duyup gördüğü konular hakkında kesin hükme varmada acele etmemesi, meselenin önünü arkasını iyice anlamaya çalışmasıdır.
Algı yöneticilerine koz vermeme
Şunu da hatırlatmak gerekir ki, algı yönetimiyle ilgili geliştirilen stratejiler ve yapılan propagandalar mutlaka bir gerçekliğe dayanmak zorundadır. Hemen her algı, içerisinde bir dane-i hakikat barındırır. Mesela muhaliflerini yıpratmak veya tehdit olarak algıladığı grupları bitirmek isteyen bir lider, onların açıklarını bulmaya çalışır. Eğer onların bir kısım zaaflarını yakalarsa veya hata ve yanlışlarına şahit olursa, algı yönetimiyle biri bin yaparak onları gözden düşürür. Bu sebeple kötü niyetli insanların eline koz vermeme ve onlara malzeme sunmama adına son derece ihtiyatlı ve tedbirli hareket etmek gerekir.
Allah Resûlü (sas) de propaganda yapmak ve fitne çıkarmak için malzeme arayan münafık ve müşriklerin eline koz vermemek için çok dikkatli hareket etmiştir. Onların ateşledikleri fitne ateşlerini söndürme adına da oldukça makul ve rasyonel stratejiler geliştirmiştir. Bunlar karşısında hiçbir zaman paniklememiş, ümitsizliğe düşmemiş, moral kuvvetini kaybetmemiş ve psikolojik üstünlüğünü yitirmemiştir. Bilakis yerinde yaptığı hamle ve stratejileriyle, hem Mekke’deki müşriklerin Darunnedve’de hazırlayıp piyasaya sürdükleri hem de Medine’deki münafık ve Yahudilerin her fırsatı değerlendirerek Müslümanlar aleyhinde oluşturdukları yalan ve iftiraları, söylenti ve şayiaları, korku ve endişeleri tesirsiz hale getirmiş veya bunların etki alanlarını olabildiğince daraltmıştır.
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 10.9.2020 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Çayıroğlu
Ronaldo milli takımda dalya dedi, rekora koşuyor [Hasan Cücük]
Lionel Messi için “saf yetenek” yorumunu yapmak mümkün ama Cristiano Ronaldo tam olarak öyle değil. Portekizli yıldız elbette yetenek olarak birçok futbolcunun fersah fersah ötesinde. Ancak Messi ile kıyaslandığında, o yetenek açığını çalışkanlığı ile kapattığını görüyoruz. Yine de 35 yaşındaki Ronaldo, nam-ı diğerle CR7, rekorlar kırmaya devam ediyor. Son başarısı milli takım düzeyinde.
ULUSLAR LİGİ’NİN EN İYİSİ
UEFA’nın hangi akla binaen başlattığını hala anlamakta zorluk çektiğim UEFA Uluslar Ligi’nde iki hafta geride kaldı. İlk kez geçen yıl düzenlenen Uluslar Ligi’ni Portekiz kazanmıştı. Euro 2016’dan sonra Portekiz böylece ikinci kupasını eve götürdü. Bu yıl A Ligi 3. Grup’ta mücadele eden Portekiz, ilk maçında yıldızlarıyla göz dolduran Hırvatistan’ı farklı geçti. Maçta gözler tabi ki de Ronaldo’da olacaktı. Ancak onu sahada değil tribünde görenler şaşkınlık yaşadı. Oysa ayağını arı soktuğu için maçta forma giyemeyen Ronaldo için bu karşılaşma rekor fırsatıydı. Şu ana kadar Portekiz formasıyla 99 golü bulunan CR7, bir gol daha atıp milli formayla dalya diyen ikinci oyuncu olmak istiyordu.
Neyse ki, lig maratonu uzun. Ronaldo sonraki İsveç maçında yerini aldı. 165. kez milli formayı giyen CR7, 45. dakikada tarihe geçen o golü kaydetti. Sonra bir gol daha attı ve deplasmanda ülkesini galibiyete taşıdı. Milli forma altında 100 golü geçen tarihte iki oyuncu bulunuyor. İlki, 109 golle İranlı Ali Daei olmuştu. Daei futbolu yıllar önce bıraktı. Şimdi herkes Ronaldo’dan bu rekoru kırmasını bekliyor.
FİGO YERİNE RONALDO
Ronaldo ilk kez milli formayı sırtına geçirdiğinde yıl 2003, rakip Kazakistan’dı. Yedekler arasındaydı ancak ikinci devrede Portekiz’in efsane ismi Luis Figo’nun yerine oyuna girdi. Bir efsane, yerini bir başka efsaneye bırakmıştı. Ronaldo ilk golünü ise Portekiz’in ev sahipliği yaptığı Euro 2004’te Yunanistan’a karşı kaydetti. O maçta 2-1 mağlup oldular. Ronaldo oyuna yine yedekten Simao’nun yerine girmiş, 90. dakikada takımına “şerefli bir mağlubiyet” kazandırmıştı.
Ronaldo’nun bir maçta 4’er gol attığı iki takım var: Andorra ve Litvanya. 7 maçta ise hat-trick yapmayı başardı. Bunların en anlamlısı şüphesiz 2018’deki Dünya Kupası maçındaydı. İspanya’ya karşı adeta tek başına savaştı. Portekiz Ronaldo’nun golleriyle öndeyken, İspanyollar 3-2’ye getirmişti maçı. Son anlarda, 88. dakikada Ronaldo tekrar sahneye çıktı ve bir puanı takımına getiren golü ağlara bıraktı. Portekiz, CR7’nin gol attığı 66 maçın sadece 6’sında sahadan mağlup ayrılacaktı.
PUSKAS’IN REKORU
Yıldız oyuncu Avrupa kıtasında milli formayla en çok gol atan Macar efsanesi Ferenc Puskas’ın 62 yıllık rekorunu, 2018 Dünya Kupası’nda kırmıştı aslında. Fas karşısında fileleri havalandıran Ronaldo, 85 gole ulaştı. Puskas 84 gollük rekoruna 85 maçta ulaşmıştı. Portekizli ise 152 maçta 85 gol attı. Futbolun çehresinin aradan geçen onca yılda çokça değiştiğini hatırlatmak gerekir.
İranlı Ali Daei ise 109 gole 149 maçta ulaşmıştı. Portekiz’in Avrupa’da üst düzey takımlarla mücadele ettiğini, İran’ın ise Asya’da vasat takımlarla oynadığını not etmeli. Ali Daei, Dünya Kupası’nda 5 maçta forma bulabildi ve hiç gol atamadı. Asya Kupası finallerinde ise 6 maçta 3 gol kaydetti.
İsveç karşısında attığı gollerle tarihe geçen Ronaldo, Instagram hesabında şunları yazdı: “Bu tarihi golle milli takımımızı onurlandırdığım için gurur duyuyorum. Bana 100. gole ulaşabileceğimi söylediklerinde bunu yeterli bulmadım. Portekiz için 101 gol…” Portekizlinin önünde muhtemelen birkaç yıl daha var. Büyük ihtimalle Daei’nin rekorunu da kıracak. Üstelik bunun için çok fazla da bekleyeceğimizi sanmıyorum.
[Hasan Cücük] 10.9.2020 [TR724]
ULUSLAR LİGİ’NİN EN İYİSİ
UEFA’nın hangi akla binaen başlattığını hala anlamakta zorluk çektiğim UEFA Uluslar Ligi’nde iki hafta geride kaldı. İlk kez geçen yıl düzenlenen Uluslar Ligi’ni Portekiz kazanmıştı. Euro 2016’dan sonra Portekiz böylece ikinci kupasını eve götürdü. Bu yıl A Ligi 3. Grup’ta mücadele eden Portekiz, ilk maçında yıldızlarıyla göz dolduran Hırvatistan’ı farklı geçti. Maçta gözler tabi ki de Ronaldo’da olacaktı. Ancak onu sahada değil tribünde görenler şaşkınlık yaşadı. Oysa ayağını arı soktuğu için maçta forma giyemeyen Ronaldo için bu karşılaşma rekor fırsatıydı. Şu ana kadar Portekiz formasıyla 99 golü bulunan CR7, bir gol daha atıp milli formayla dalya diyen ikinci oyuncu olmak istiyordu.
Neyse ki, lig maratonu uzun. Ronaldo sonraki İsveç maçında yerini aldı. 165. kez milli formayı giyen CR7, 45. dakikada tarihe geçen o golü kaydetti. Sonra bir gol daha attı ve deplasmanda ülkesini galibiyete taşıdı. Milli forma altında 100 golü geçen tarihte iki oyuncu bulunuyor. İlki, 109 golle İranlı Ali Daei olmuştu. Daei futbolu yıllar önce bıraktı. Şimdi herkes Ronaldo’dan bu rekoru kırmasını bekliyor.
FİGO YERİNE RONALDO
Ronaldo ilk kez milli formayı sırtına geçirdiğinde yıl 2003, rakip Kazakistan’dı. Yedekler arasındaydı ancak ikinci devrede Portekiz’in efsane ismi Luis Figo’nun yerine oyuna girdi. Bir efsane, yerini bir başka efsaneye bırakmıştı. Ronaldo ilk golünü ise Portekiz’in ev sahipliği yaptığı Euro 2004’te Yunanistan’a karşı kaydetti. O maçta 2-1 mağlup oldular. Ronaldo oyuna yine yedekten Simao’nun yerine girmiş, 90. dakikada takımına “şerefli bir mağlubiyet” kazandırmıştı.
Ronaldo’nun bir maçta 4’er gol attığı iki takım var: Andorra ve Litvanya. 7 maçta ise hat-trick yapmayı başardı. Bunların en anlamlısı şüphesiz 2018’deki Dünya Kupası maçındaydı. İspanya’ya karşı adeta tek başına savaştı. Portekiz Ronaldo’nun golleriyle öndeyken, İspanyollar 3-2’ye getirmişti maçı. Son anlarda, 88. dakikada Ronaldo tekrar sahneye çıktı ve bir puanı takımına getiren golü ağlara bıraktı. Portekiz, CR7’nin gol attığı 66 maçın sadece 6’sında sahadan mağlup ayrılacaktı.
PUSKAS’IN REKORU
Yıldız oyuncu Avrupa kıtasında milli formayla en çok gol atan Macar efsanesi Ferenc Puskas’ın 62 yıllık rekorunu, 2018 Dünya Kupası’nda kırmıştı aslında. Fas karşısında fileleri havalandıran Ronaldo, 85 gole ulaştı. Puskas 84 gollük rekoruna 85 maçta ulaşmıştı. Portekizli ise 152 maçta 85 gol attı. Futbolun çehresinin aradan geçen onca yılda çokça değiştiğini hatırlatmak gerekir.
İranlı Ali Daei ise 109 gole 149 maçta ulaşmıştı. Portekiz’in Avrupa’da üst düzey takımlarla mücadele ettiğini, İran’ın ise Asya’da vasat takımlarla oynadığını not etmeli. Ali Daei, Dünya Kupası’nda 5 maçta forma bulabildi ve hiç gol atamadı. Asya Kupası finallerinde ise 6 maçta 3 gol kaydetti.
İsveç karşısında attığı gollerle tarihe geçen Ronaldo, Instagram hesabında şunları yazdı: “Bu tarihi golle milli takımımızı onurlandırdığım için gurur duyuyorum. Bana 100. gole ulaşabileceğimi söylediklerinde bunu yeterli bulmadım. Portekiz için 101 gol…” Portekizlinin önünde muhtemelen birkaç yıl daha var. Büyük ihtimalle Daei’nin rekorunu da kıracak. Üstelik bunun için çok fazla da bekleyeceğimizi sanmıyorum.
[Hasan Cücük] 10.9.2020 [TR724]
Bir post-AKP hastalığı: Lamaizm! [M.Nedim Hazar]
AKP iktidarının bu ülkeye verdiği zarar ve attırdığı dikişler konusunda düzinelerce kitap yazmak mümkün olacak sanırım. Bir ülkenin nasıl bitirileceğini herkesin ve tüm dünyanın gözü önünde uygulamalı gösteren bir anlayışın, topluma etkilerini, insanları nasıl dönüştürdüğünü bizzat örnekleriyle görmek her ne kadar kimi zaman can yakıcı olsa da eğlenceli de…
Vaktiyle yanınızda duran, beraber vakit geçirdiğiniz, emek verdiğiniz, maddi manevi dostluklar içinde olduğunuz kimilerinin bu süreç sonrasında değişmesi belki anlaşılabilecek bir durum.
Öyle ya, kimi kariyer endişesinden, kimi korkudan, kimi başka sebeplerden dolayı selamı sabahı kesen insan sayısı az değil hani. Aslında kimseye darıldığımız ya da gücendiğimiz de yok. Bir yere kadar anlaşılabilir endişeler yani.
Bu sürecin hemen başlarında inançsız olduğunu bildiğim bir film yönetmeni arkadaşım telefon açmış ve aynen şöyle demişti: “Kardeşim bir ihtiyacın var mı? Şimdi senin eski dostlarının hepsi korkudan selam sabahı kesmiştir!”
Maalesef ki haklıydı…
Başka ve popüler bir film yönetmeni, aynı zamanda komedi oyuncusu aramış, “Kardeş telefon listemden siliyorum seni kusura bakma. Hani bir şekilde anlarsan gücenme. Malum bu süreç, nefes aldırmıyorlar,” demişti.
Ona da, “Elbette kardeşim, bizden dolayı sana zarar gelmesini asla istemem,” türünden bir şeyler söylemiştim.
Keza bir başka bacımız, ona zarar filan gelmesin diye takip bile etmediğimiz bir yazar hanım bacımız beni engelleyerek kendince sağlama almıştı kendini.
Ancak bazı durumlar var ki, iktidarın insanları etkilemesi ve semptomik durumlar oluşuyor.
Bu semptomlardan birine de şahsen Lamaizm ismini koydum ben.
Eski dostlarının seninle selamı sabahı kesmesinden bir tık ilerde bu durum.
Örneğin Salih Tuna isimli bir yazar var. Vaktiyle dostluğumuz arkadaşlığımız olmuş. Tanışıklığımız 20 yılı geçkindir belki.
Geçen sosyal medyada alenen “Allah seni ıslah etsin” diyerek ne kadar küfürbaz trol varsa üzerime salmıştı.
Elbette ben ona ıslah ya da başka bir tavsiyede ve duada bulunmadım. Ki eğer onunla aynı tıynette olsam çok fena hırpalamam da mümkündü. Durduk yere bir Lama gibi üzerime tükürmeyi tercih etmişti nam-ı diğer Salih Tuna.
Bakalım bu Lamaizm neymiş…
Malum; koyun ile deve arasında bir türdür lama. Ancak deve de değildir, koyun da… Kafaları ve yürüyüşleri deveyi andırır. Tüyleriyle koyuna, bacaklarıyla geyiğe, inatçılıklarıyla katıra benzerler. Ağırlık ve boyuyla insana yakın bir hayvandır lamalar. Gebelikleri 11 ay sürer ve yavrularını emzirirler. Geviş getirmesi deveyi andırır ama hörgücü yoktur mesela.
Cenab-ı Allah’ın her hayvana verdiği savunma sistemi lamaya da verilmiştir. Öfkelendikleri an verdikleri ilk tepki tekme atmaktır. Çabuk kızan hayvanat familyasındandırlar. Öfkelerini önce tekme savurarak gösterirler. Eğer boyunlarının uzanabileceği mesafedeyse hasımları ısırabilir ayrıca. Ve en meşhuru şüphesiz tükürmeleridir.
Açıkçası her şeye kızabilirler. Bazen sevgi gösterisi bile tepelerini attırır ve ısırıp tükürürler muhataplarına. Bu nedenle bir lamayla karşılaşırsa her an tükürük yemeye hazırlıklı olmalıdır insan. Tükürüğün içeriğini yazarak midelerinizi kaldırmak istemem açıkçası ama öyle basit bir şey değil şüphesiz, midesinde ne varsa kızgınlıkla dışarı salabilir öfkeden deliye dönmüş bir lama.
Öfkenin bilinçaltındaki karşılığı olduğunu söyler kimi bilim adamları lamanın. Örneğin rüyada lama görmek, gerçek hayatta sinirlilik durumun karşılığıdır.
Güney Amerika Kızılderilileri lamaları insana en yakın ama en güvenilmez hayvanlardan sayar. İnatçılıkları ve kanaatsiz olmalarıyla makbul sayılmazlar. Vefasızlıklarıyla meşhurdurlar. Ancak her iklime kolay adapte olabilmeleriyle de meşhurdurlar.
Sıklıkla Budizm’de öğretmen anlamına gelen ve din adamı unvanı olan ‘Lama’ ile karıştırılırlar. Sosyal davranışları itibarıyla daha çok gündüzleri aktif olan ve kalabalık yaşayan bir familyadır lamalar. Çabuk öfkelenmeleri ve vefasızlıkları onların en zayıf yönü olduğu için aslında birbirine de pek güvenmeyen bir türdür. Buna rağmen sürü psikolojisinin en etkin olduğu faunalardan sayılırlar.
Muazzam taklitçidirler. Birbirlerini taklit etmede neredeyse birincidirler. Zaten tekme atma ve tükürme refleksleri de bu sebeple gelişen ilk özellikleridir.
Şimdi özellikle medya sektörü iki ayaklı lamalardan geçilmiyor. Ne zaman size tükürecekleri belli olmuyor.
Böyleyken böyle…
[M.Nedim Hazar] 10.9.2020 [TR724]
Vaktiyle yanınızda duran, beraber vakit geçirdiğiniz, emek verdiğiniz, maddi manevi dostluklar içinde olduğunuz kimilerinin bu süreç sonrasında değişmesi belki anlaşılabilecek bir durum.
Öyle ya, kimi kariyer endişesinden, kimi korkudan, kimi başka sebeplerden dolayı selamı sabahı kesen insan sayısı az değil hani. Aslında kimseye darıldığımız ya da gücendiğimiz de yok. Bir yere kadar anlaşılabilir endişeler yani.
Bu sürecin hemen başlarında inançsız olduğunu bildiğim bir film yönetmeni arkadaşım telefon açmış ve aynen şöyle demişti: “Kardeşim bir ihtiyacın var mı? Şimdi senin eski dostlarının hepsi korkudan selam sabahı kesmiştir!”
Maalesef ki haklıydı…
Başka ve popüler bir film yönetmeni, aynı zamanda komedi oyuncusu aramış, “Kardeş telefon listemden siliyorum seni kusura bakma. Hani bir şekilde anlarsan gücenme. Malum bu süreç, nefes aldırmıyorlar,” demişti.
Ona da, “Elbette kardeşim, bizden dolayı sana zarar gelmesini asla istemem,” türünden bir şeyler söylemiştim.
Keza bir başka bacımız, ona zarar filan gelmesin diye takip bile etmediğimiz bir yazar hanım bacımız beni engelleyerek kendince sağlama almıştı kendini.
Ancak bazı durumlar var ki, iktidarın insanları etkilemesi ve semptomik durumlar oluşuyor.
Bu semptomlardan birine de şahsen Lamaizm ismini koydum ben.
Eski dostlarının seninle selamı sabahı kesmesinden bir tık ilerde bu durum.
Örneğin Salih Tuna isimli bir yazar var. Vaktiyle dostluğumuz arkadaşlığımız olmuş. Tanışıklığımız 20 yılı geçkindir belki.
Geçen sosyal medyada alenen “Allah seni ıslah etsin” diyerek ne kadar küfürbaz trol varsa üzerime salmıştı.
Elbette ben ona ıslah ya da başka bir tavsiyede ve duada bulunmadım. Ki eğer onunla aynı tıynette olsam çok fena hırpalamam da mümkündü. Durduk yere bir Lama gibi üzerime tükürmeyi tercih etmişti nam-ı diğer Salih Tuna.
Bakalım bu Lamaizm neymiş…
Malum; koyun ile deve arasında bir türdür lama. Ancak deve de değildir, koyun da… Kafaları ve yürüyüşleri deveyi andırır. Tüyleriyle koyuna, bacaklarıyla geyiğe, inatçılıklarıyla katıra benzerler. Ağırlık ve boyuyla insana yakın bir hayvandır lamalar. Gebelikleri 11 ay sürer ve yavrularını emzirirler. Geviş getirmesi deveyi andırır ama hörgücü yoktur mesela.
Cenab-ı Allah’ın her hayvana verdiği savunma sistemi lamaya da verilmiştir. Öfkelendikleri an verdikleri ilk tepki tekme atmaktır. Çabuk kızan hayvanat familyasındandırlar. Öfkelerini önce tekme savurarak gösterirler. Eğer boyunlarının uzanabileceği mesafedeyse hasımları ısırabilir ayrıca. Ve en meşhuru şüphesiz tükürmeleridir.
Açıkçası her şeye kızabilirler. Bazen sevgi gösterisi bile tepelerini attırır ve ısırıp tükürürler muhataplarına. Bu nedenle bir lamayla karşılaşırsa her an tükürük yemeye hazırlıklı olmalıdır insan. Tükürüğün içeriğini yazarak midelerinizi kaldırmak istemem açıkçası ama öyle basit bir şey değil şüphesiz, midesinde ne varsa kızgınlıkla dışarı salabilir öfkeden deliye dönmüş bir lama.
Öfkenin bilinçaltındaki karşılığı olduğunu söyler kimi bilim adamları lamanın. Örneğin rüyada lama görmek, gerçek hayatta sinirlilik durumun karşılığıdır.
Güney Amerika Kızılderilileri lamaları insana en yakın ama en güvenilmez hayvanlardan sayar. İnatçılıkları ve kanaatsiz olmalarıyla makbul sayılmazlar. Vefasızlıklarıyla meşhurdurlar. Ancak her iklime kolay adapte olabilmeleriyle de meşhurdurlar.
Sıklıkla Budizm’de öğretmen anlamına gelen ve din adamı unvanı olan ‘Lama’ ile karıştırılırlar. Sosyal davranışları itibarıyla daha çok gündüzleri aktif olan ve kalabalık yaşayan bir familyadır lamalar. Çabuk öfkelenmeleri ve vefasızlıkları onların en zayıf yönü olduğu için aslında birbirine de pek güvenmeyen bir türdür. Buna rağmen sürü psikolojisinin en etkin olduğu faunalardan sayılırlar.
Muazzam taklitçidirler. Birbirlerini taklit etmede neredeyse birincidirler. Zaten tekme atma ve tükürme refleksleri de bu sebeple gelişen ilk özellikleridir.
Şimdi özellikle medya sektörü iki ayaklı lamalardan geçilmiyor. Ne zaman size tükürecekleri belli olmuyor.
Böyleyken böyle…
[M.Nedim Hazar] 10.9.2020 [TR724]
Aşk bu ayıbı örtmez [Alper Ender Fırat]
Sadece Avrupa Birliği’nin değil, aynı zamanda Avrupa medeniyetinin de insan hakları mahkemesi olan AİHM’in Başkanı Robert Spano’nun, insan hakları ihlallerinin zirveye ulaştığı bir zamanda Türkiye’ye gelmesi tartışılmaya devam ediyor.
Ziyaret etmekle kalmayıp adaleti iki dudak arasına sıkıştıran Recep T. Erdoğan’la Saray’ında fotoğraf verdi. Hukuksuzluğun sembol yerlerinden olan İstanbul Hukuk Fakültesi’nden fahri doktora da alan, Spano’nun bu ziyaretlerini kişisel bir aşk hikayesine indirgeme çabaları gözden kaçmıyor.
Bütün suç bir kediye yüklenecek ve arkadaki fotoğrafta yer alanlar, suçüstü yakalanmasına rağmen temize çıkacaklar.
Bütün dünyanın gözleri önünde Türkiye’deki soykırıma destek çıkan AİHM Başkanı Robert Spano’nun bu yaptığı ayıp meğer kişisel bir aşk hikayesinden başka bir şey değilmiş(!).
Meğer Spano son zamanlarda İzlandalı kız arkadaşından ayrılmış ve bu aralar AİHM’in Türk hakimi Saadet Yüksel ile sık sık dolaşmaya çıkıyormuş. AKP eski Milletvekili Cüneyt Yüksel’in kız kardeşi ve Mardinli bir ailenin kızı olan Saadet Yüksel ile olan yakın arkadaşlığı bu skandal gezinin sebebiymiş.
Yakınlık iddiaları doğru mu bilmiyorum, açıkçası beni ilgilendirmiyor da. Özel hayat der geçerim. Öne sürülenleri köşeme taşıma sebebim insan hakları mahkemesi başkanının imza attığı skandalı böylesine basite indirgeme çabalarına olan itirazım. Türkiye’ye gelip Saray’da fotoğraf vermesini, hukuk katliamı yapılan bir okuldan fahri doktora almasının böylesine, seçilmiş belediye başkanının yerine AKP tarafından atanan kayyumu ziyaret etmesini böyle bir ergen tavrı ile açıklayamazsınız.
Doğrusunu isterseniz bu iddianın gerçek olmasını çok isterdim. Bu ziyaretlerin ve bu fotoğrafların sadece Spano’nun kişisel tavrından kaynaklanması endişe ve öfkemi azaltır.
Ama öyle değil. Onu bu ziyareti dört yıllık AİHM politikalarının bir yansımasından başka bir şey değildir. Yeni başkan, dört yıldır sosyal bir soykırımı seyretmekle kalmayıp ona sessizce hukuki bahane ve kaçış yolları üreten AİHM’in, koca maskesini alaşağı etmiştir. İnsan Hakları Mahkemesinde ikiyüzlü bir tiyatro sergilendiğini bu yolla kendinden olmayanları oyalayıp, avuttuklarını gözler önüne sermiştir. Böyle bir zamanda Türkiye’ye yapılan ve AKP devletini muhatap alan bir ziyaret 15 Temmuz rejiminin yaptığı her şeye göz yumduğu ve onay verdiği anlamına da gelmektedir.
Bütün bunları Spano’nun bir aşk uğruna yaptığına inanmak saflıktan öte bir şey. AİHM Başkanı’nın, böyle bir ziyareti tek başına tasarlamış ve gerçekleştirmiş olma ihtimalini mümkün görmüyorum. Bu durum insanı “Avrupalı beyaz adamın Türkiye’deki faşizmin suç ortağı” olduğu düşüncesine götürüyor.
Oysa biz çok yakın zamana kadar AB’den demokrasi geleceğine, insan haklarının, evrensel hukukun ve değerlerinin taşınacağına, böylelikle ülkenin çağ atlayacağına inanıyor, bunu ümitle bekliyorduk.
Ama bugün tam tersi şeyler yaşıyoruz. Türkiye’de, evrensel değerlerden yana, şiddeti reddeden bir düşünce, Recep T. Erdoğan eliyle boğulmaya, yerine IŞİD ikame edilmeye çalışılıyor. Batı da buna sessiz ve mahcup bir şekilde onay veriyor.
Avrupa Türkiye’yi Ortadoğu’ya ittirip, hemen yanı başında bir diktatörlük inşa edilmesine yardım ve yataklık etmesinin, nelere sebep olacağının hesabını yapıyordur umarım. Böyle bir bataklıktan kendisini asla kurtaramayacağını da öngörebiliyordur.
[Alper Ender Fırat] 10.9.2020 [TR724]
Ziyaret etmekle kalmayıp adaleti iki dudak arasına sıkıştıran Recep T. Erdoğan’la Saray’ında fotoğraf verdi. Hukuksuzluğun sembol yerlerinden olan İstanbul Hukuk Fakültesi’nden fahri doktora da alan, Spano’nun bu ziyaretlerini kişisel bir aşk hikayesine indirgeme çabaları gözden kaçmıyor.
Bütün suç bir kediye yüklenecek ve arkadaki fotoğrafta yer alanlar, suçüstü yakalanmasına rağmen temize çıkacaklar.
Bütün dünyanın gözleri önünde Türkiye’deki soykırıma destek çıkan AİHM Başkanı Robert Spano’nun bu yaptığı ayıp meğer kişisel bir aşk hikayesinden başka bir şey değilmiş(!).
Meğer Spano son zamanlarda İzlandalı kız arkadaşından ayrılmış ve bu aralar AİHM’in Türk hakimi Saadet Yüksel ile sık sık dolaşmaya çıkıyormuş. AKP eski Milletvekili Cüneyt Yüksel’in kız kardeşi ve Mardinli bir ailenin kızı olan Saadet Yüksel ile olan yakın arkadaşlığı bu skandal gezinin sebebiymiş.
Yakınlık iddiaları doğru mu bilmiyorum, açıkçası beni ilgilendirmiyor da. Özel hayat der geçerim. Öne sürülenleri köşeme taşıma sebebim insan hakları mahkemesi başkanının imza attığı skandalı böylesine basite indirgeme çabalarına olan itirazım. Türkiye’ye gelip Saray’da fotoğraf vermesini, hukuk katliamı yapılan bir okuldan fahri doktora almasının böylesine, seçilmiş belediye başkanının yerine AKP tarafından atanan kayyumu ziyaret etmesini böyle bir ergen tavrı ile açıklayamazsınız.
Doğrusunu isterseniz bu iddianın gerçek olmasını çok isterdim. Bu ziyaretlerin ve bu fotoğrafların sadece Spano’nun kişisel tavrından kaynaklanması endişe ve öfkemi azaltır.
Ama öyle değil. Onu bu ziyareti dört yıllık AİHM politikalarının bir yansımasından başka bir şey değildir. Yeni başkan, dört yıldır sosyal bir soykırımı seyretmekle kalmayıp ona sessizce hukuki bahane ve kaçış yolları üreten AİHM’in, koca maskesini alaşağı etmiştir. İnsan Hakları Mahkemesinde ikiyüzlü bir tiyatro sergilendiğini bu yolla kendinden olmayanları oyalayıp, avuttuklarını gözler önüne sermiştir. Böyle bir zamanda Türkiye’ye yapılan ve AKP devletini muhatap alan bir ziyaret 15 Temmuz rejiminin yaptığı her şeye göz yumduğu ve onay verdiği anlamına da gelmektedir.
Bütün bunları Spano’nun bir aşk uğruna yaptığına inanmak saflıktan öte bir şey. AİHM Başkanı’nın, böyle bir ziyareti tek başına tasarlamış ve gerçekleştirmiş olma ihtimalini mümkün görmüyorum. Bu durum insanı “Avrupalı beyaz adamın Türkiye’deki faşizmin suç ortağı” olduğu düşüncesine götürüyor.
Oysa biz çok yakın zamana kadar AB’den demokrasi geleceğine, insan haklarının, evrensel hukukun ve değerlerinin taşınacağına, böylelikle ülkenin çağ atlayacağına inanıyor, bunu ümitle bekliyorduk.
Ama bugün tam tersi şeyler yaşıyoruz. Türkiye’de, evrensel değerlerden yana, şiddeti reddeden bir düşünce, Recep T. Erdoğan eliyle boğulmaya, yerine IŞİD ikame edilmeye çalışılıyor. Batı da buna sessiz ve mahcup bir şekilde onay veriyor.
Avrupa Türkiye’yi Ortadoğu’ya ittirip, hemen yanı başında bir diktatörlük inşa edilmesine yardım ve yataklık etmesinin, nelere sebep olacağının hesabını yapıyordur umarım. Böyle bir bataklıktan kendisini asla kurtaramayacağını da öngörebiliyordur.
[Alper Ender Fırat] 10.9.2020 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
Bağımsız dış politika ve yayılmacılık [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Emperyal geçmişe sahip ulus devletlerin bazı ortak özellikleri vardır. Örneğin bu tür devletlerde çok etnisiteli, dinli ve mezhepli yapıları, kimliksel sorunlara neden olabilir. Ya da sınırların belli bir süre içerisinde daralması nedeniyle, politik elitlerde ve toplumda travmaya uğramışlık duygusu söz konusudur. Bu nostaljik (geçmişe özlem duyan) duygunun dış politika yapım süreçlerini etkileyen bir patolojik bilinçaltı olduğu söylenebilir. Diğer bir konu, bu tür devletlerin kendilerini tanımlarken aynanın diğer tarafında duran “ötekilerle” barış yapamamasıdır. Türkiye, bu örneklere bire bir tekabül etmesi bakımından tipik bir ülkedir.
Türk dış politikası, 1920’lerde ve 1930’larda, elde edilen bağımsızlık ve yeni milli sınırlar çerçevesinde, oldukça rasyonel şekilde tasarlandı. Lausanne Antlaşması tarafından tasfiye edilen Sèvres Antlaşması, Türkler için esas travmayı oluşturmuştu. Bu antlaşma, Batı Anadolu’yu Yunanistan’a bırakıyor, Doğu Anadolu’da ise bir Ermeni devleti kuruyordu. Kürtlere de devlet sözü verilmişti.
Sèvres Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’nda yenilmesinden sonra imzalanmıştı. İmparatorluğu idare eden iktidardaki İttihat ve Terakki Fırkası’ydı (İTF). İTF politikaları ve iktidarı üç paşalar olarak da anılan, Enver, Talat ve Cemal Paşa’lar tarafından belirlenmekteydi. Genç Türkler ve Jöntürkler akımı ile bağlantılı olan İTF Osmanlıcılık ve Panislamizm (İslamcılık) kimliklerinin Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırlarının bütünlüğünü korumaya yetmeyeceğini anlamıştı ve Türkçülük (Pantürkizm) anlayışını merkezine almıştı. Başta Enver Paşa olmak üzere, Osmanlı İmparatorluğu’nun bu ideoloji ve onun dış politikada uygulanmasıyla restore edileceğine inanmaktaydılar. Türk dili konuşanların bir ulus bilincine kavuşturulmasıyla Osmanlı İmparatorluğu’nu bir tür ulus devlet tipi İmparatorluğa dönüştürmek istemekteydiler. Fakat sorun, Osmanlı sınırları içerisinde homojen bir toplumsal doku olmamasıydı. Dahası, bırakın homojenliği, Anadolu da dahil olmak üzere Türk ve Müslüman olmayan ahalinin bazı yerlerde çoğunlukta olması, bölgenin çoğunluğunda ise geniş azınlık oranlarının görülmesi, İTF tipi bir ulus devlet projesini olanaksız kılmaktaydı. Ulus devlet projelerinin Avrupa’da gerçekleşmiş olanlarında, çok daha homojen topluluklar ve onların teritoryal devletleri söz konusuyken, Memalik-i Osmanî coğrafyası bu yapıdan çok uzaktı. Yine Avrupa’da bazı ülkelerde gerçekleştirilen etnik sosyal mühendislik türü bir uygulamaya gerek duyulması, işte bu atmosferde gündeme gelmişti.
Bir taraftan Osmanlı sınırlarının daralma trendini durdurmak, diğer taraftan ise yeni yerleri Türklük etnisitesi üzerinden imparatorluk sınırlarına dâhil etmek, stratejinin birincil ayağını oluşturuyordu. İkincil ayak ise, elde olan topraklarda bir Türkleştirme operasyonu uygulamaktı. Türkleştirme, hem Türk olmayan etnisitelerin Türk milleti içine doğru asimile edilmesini, hem de bu politikaya direnen etnik unsurların ortadan kaldırılmasını ön görüyordu. Ortadan kaldırılması gereken etnik unsurlar ya sürülecekler, ya da yok edileceklerdi.
Birinci Dünya Savaşı’nda İTF yöneticilerinin beklentisi, Rusya’nın savaşı kaybetmesi ve parçalanmasıydı. Ana stratejilerinin temel noktası buydu. Çünkü tüm tahayyülleri, parçalanan Çarlık Rusya’sının sınırları içerisinde yer alan Türkî yoğunluklu bölgelerin Rusya’dan koparak, Osmanlı İmparatorluğu ile birleşmeleriydi. Özellikle Azerbaycan, Kırım ve Volga Tatarlarının yaşadıkları bölgeler gibi öncelikli hedefler düşünülmekteydi. Orta Asya ve Turan’a açılan kapı, bu olacaktı. Osmanlı orduları Azerbaycan’ı fethetmek ve Kafkasya üzerinden gittikçe büyüyen sınırlarla Rusya’yı sıkıştırmak stratejisine göre hareket ettirildiler. Nuri Paşa komutasındaki birlikler Bakü’yü ele geçirmeyi başardılar. Bu stratejik olarak – Bakü petrolleri de göz önüne alındığında – çok önemli bir hamleydi. Fakat arkası gelmedi. Sarıkamış sonrasında Osmanlı, Avrasya coğrafyasındaki genişleme şansını tümüyle yitirdi.
Osmanlı sınırlarını genişletmek bir yana, Osmanlı orduları kendilerini her cephede gerileyen ve küçülmeye karşı direnen bir konumda buldular. İmparatorluğun parçalanma süreci artık geri döndürülmesi olanaksız bir biçimde başlamıştı. Bu dönemde Mustafa Kemal ve İsmet İnönü de dâhil, tüm kurmay subaylar ve subaylar, ciddi bir travmaya uğradılar. Çanakkale Savaşı resmi Türk tarihinde cumhuriyetin ilanından sonra büyük bir ustalıkla Kurtuluş Savaşı anlatısına eklemlendi. Fakat aslında Çanakkale, Osmanlı’nın yayılmacı dış politikasının sonucuydu. Aynı şekilde İstanbul’un işgali ve sonrasında Yunan ordusunun Anadolu’ya çıkartma yapması, aynı yayılmacı siyasetin sonuçlarıydı.
Biz Türkiye’de işin bu tarafıyla hiç ilgilenmedik. Çünkü bunlar “birilerini rahatsız ediyordu”. Emperyalist güçlerin işgal ettiği Türkiye diskuru, Kurtuluş Savaşı anlatısının temelini oluşturmaktaydı. Fakat hiç kimse Osmanlı İmparatorluğu’nun emperyal geçmişiyle yüzleşmek istemiyordu. Dahası, İTF dönemi yayılmacı ve Türkçü dış politika da fazla eleştirilmedi. Resmi cumhuriyet tarih anlatısı, sadece İttihatçıların A takımı ile olan mücadeleleri ekseninde onların “maceracılığını” ve “aşırı Alman hayranlığını” gündeme getiriyorlardı. Fakat bu magazinsel tarih çarpıtmasının dışında, bahsettiği türden emperyal geçmişle hesaplaşma, yayılmacılığı ele alan bir tarih eleştirisi vs. yoktu.
Kemalistler “kurtarılabilen vatan toprakları bu kadardır!” diyordu. Bu vatan toprakları dışında kalan “vatan topraklarına karşı” sadece bir tür nostalji vardı, o kadar. Mustafa Kemal ve İsmet İnönü, reel politiği Osmanlı’nın çöküşü sürecinde tatbiki olarak öğrenmek durumunda kalan bir subay sınıfına aittiler. Onlara göre daha fazlası “mümkün değildi”. Çünkü Osmanlı’nın mirasçısı Türkiye, ne ekonomik olarak, ne de eldeki hammadde kaynakları itibarıyla, dışarıda genişleyecek imkânlara sahip değildi. Sahip olsaydı, tutumları farklı olabilirdi. Dolayısıyla, Lausanne üzerine inşa edilen devletle yetinme politikası izlediler. Hatay vakasında görüleceği üzere, barışçık yollarla genişleyebilme fırsatlarına ilgisiz kalmadılar. Fakat Musul ve Kerkük vakalarında görüldüğü gibi, güç kullanma gerektiği yerde frene basmayı tercih ettiler. Aynı şey 1945 sonrası Doğu Ege’deki Yunan adaları için de söz konusudur.
Türkiye’de Demokrat Parti’den (DP) itibaren, bu dış politika rotasında belli sapmalar oldu. Öncelikle İkinci Dünya Savaşı’nda tam bağımsızlık hedefli dış politika konseptini, çeşitli paktlarla ve atlaşmalardan sağlanan askeri güvenceyle değiştirdiler. İngiliz ve Fransızlarla anlaşarak, Türkiye’yi Almanya’ya karşı korumaya çalıştılar. Balkan Antantı gibi çok taraflı anlaşmalarla aynı yönde gayretlerde bulundular. Yani artık dış politikada tek başına hareket eden bir Ankara yoktu, çünkü bu güvenliği sağlamaya yetmiyordu. Türkiye çok zayıftı. İkinci Dünya Savaşı bitince Soğuk Savaş düzenine geçildi. Sovyetler önce Türk-Sovyet Dostluk Antlaşması’nı uzatmama kararı aldı. Daha Ankara’nın tedirginliği geçmeden Marmara denizi, Çanakkale ve İstanbul boğazlarında üs talep etti. Ardından bir diplomatik nota ile Kars ve Ardahan gibi illerin Sovyetlere bırakılacak şekilde, Türk Sovyet sınırının yeniden düzenlenmesini teklif etti. Çember daralıyordu. Türkiye’de dünyanın en efektif ordularından biri olan Kızıl Ordu’ya direnebilecek güç yoktu. Bu dönemde Türkiye önce Truman Doktrini ve Marshall Planı’na dâhil edildi ve ABD korumasına girdi. Sonrasında Kore Savaşı’na asker göndererek rüştünü ispat etti ve NATO üyesi yapıldı. Artık cumhuriyetin ilk yıllarındaki tam bağımsızlık yaklaşımı, yerini tümüyle pakta bağımlı dış ve güvenlik politikalarına terk etmişti.
Türkiye Kıbrıs’ta ve sonrasında Ege’de, 1950’lerden itibaren kendi toprakları dışında bölgelere ilgi göstermeye başladı. Bilinçaltında kalan “eski topraklar” söylemi, artık dış politikada telaffuz bulmaya başlamıştı. Kıbrıs’ta ABD başkanı Johnson’ın meşhur Mektubu sonrasında, Türkiye ittifak dışı arayışlarını gündemine net olarak aldı. Sonrasında 1974 Kıbrıs Çıkartması ile bunu uygulamaya geçirdi ve başarılı oldu. Ankara istediğini almıştı. Kıbrıs’ı ikiye bölmeyi ve kuzeyde %40’a yaklaşan bir bölgeyi kontrolü altına alabilmişti. Bunun ardından, Ege’de karasuları, kıta sahanlığı ve egemenliği tartışmaya açılan ada, adacık ve kayalıklar talepleri ile çıtayı yükseltti.
1990’lara gelindiğinde, artık Sovyetler Birliği (SSCB) ortadan kalkmıştı. SSCB’den bağımsızlığını elde eden 15 cumhuriyetten 5 tanesi Türkî dil konuşan etnisitelerin çoğunlukta oldukları bölgelerdi. Bu dönem “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk Dünyası” söylemiyle, bağımsız dış politika ve bölgesel girişimler gündeme getirildi. Bu dönemde Avrupa Birliği’nden (AB) tam üyelik perspektifi alamayan Ankara, dış politikasında bu reddedilmişlikten gelen motivasyonla, birçok bölgesel projeyi uygulamaya koymaya çalıştı. Artık giderek pro-aktif olmaya çalışan bir ülke görünümündeydi. Erbakan’ın ve Milli Görüş ideolojisinin iktidarı görmesiyle beraber, İslam ülkeleri ile olan ilişkiler boyutu da bu genişletilmiş dış politika ilgi alanına dâhil edildi.
28 Şubat sürecinde AB’nin özellikle Kürtlerin konumuna ilişkin beklentilerinden dolayı, ciddi manada bir anti-AB yönelimi söz konusu oldu. Askerler, AB’nin “medeniyet projesini” destekleseler de, “özel koşulları gereği” bu demokrasi ölçütlerinin Türkiye için faydadan çok zarar getireceğine kani olmuşlardı. Türkiye laik kalmalı, ama dış politikada kendi “menfaatlerine göre” hareket etmeliydi.
Türk dış politika yapıcıları dış politikada ikili ve çoklu ilişkileri daima Sèvres Sendromu üzerinden okudular. Yakın bölge ile olan ilişkilerde, Osmanlı’dan kopan (onlara göre kopartılan!) coğrafya ile daima sorunlu ilişkiler kurdular. Yunanistan’la, Bulgaristan’la, Ermenistan’la, Irak ve Suriye ile daima ciddi gerginlikler, inişler ve çıkışlarla dolu bir dış politika izlendi. Türkiye içeride toprak kaybetme fobisiyle demokratikleşemezken, dışarıda eski topraklarda gözü olması, en azından o bölgelerde “belirleyici güç olma isteği” yüzünden, işbirliğini gerçekleştiremedi. Sürekli bir Osmanlıcı ve Türkçü üstten bakışla bu bölgeleri okudu. Yunan algısı, Bulgar algısı, Arap algısı, Ermeni algısı, dışarıda sürekli olumsuz bir hava estirdi. Osmanlı’nın çöktüğünü ve tarih sahnesinden çekildiğini kavramamakta ısrar eden, sorunlu bir psikoloji hâkim oldu, Türk dış politikasında. 1920’lerin ve 1930’ların ilk on yılları içerisinde daha yapıcı ve gerçekçi olan Türk dış politikası, Soğuk Savaş yıllarında nispeten bu dönemin koşulları içinde belli bir istikrara sahip olmuşken, 1990’lardan sonra, tamamen yeni yönelimlerle savrulmaya başladı. 2002-2010 dönemi içerisinde AB rotasıyla kurallandırılan dış politika davranışı, 2013 sonrasında Avrasyacı derin yapının AKP ile ittifaka girmesiyle beraber, son derece tehlikeli bir rota izlemeye başladı.
Bugün Suriye ve Libya’da cihatçılarla beraber çalışan, onların üzerinden vekâlet savaşlarına girişen bir Ankara var. Irak’ta da benzeri bir tutumla, PKK’yı gerekçe göstererek 1990’lardan bugüne etkili hale getirmeyi başardığı askeri gücünü kullanıyor. Suriye ve Irak’ta Kürtlerin bir topluluk olarak ciddi bir ölüm kalım savaşı verdiğini görüyoruz. Türkiye bu coğrafyalarda 1915-1923 arası izlenen etnik homojenleştirici motivasyonla hareket ediyor. Ege ve Doğu Akdeniz’de artık yayılmacı hedeflerine güç kullanarak ulaşmak istediğini, politik demeçlerde bile gizleme gereği duymayan siyasi karar alıcılar yönetiyor ülkeyi.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 10.9.2020 [TR724]
Türk dış politikası, 1920’lerde ve 1930’larda, elde edilen bağımsızlık ve yeni milli sınırlar çerçevesinde, oldukça rasyonel şekilde tasarlandı. Lausanne Antlaşması tarafından tasfiye edilen Sèvres Antlaşması, Türkler için esas travmayı oluşturmuştu. Bu antlaşma, Batı Anadolu’yu Yunanistan’a bırakıyor, Doğu Anadolu’da ise bir Ermeni devleti kuruyordu. Kürtlere de devlet sözü verilmişti.
Sèvres Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’nda yenilmesinden sonra imzalanmıştı. İmparatorluğu idare eden iktidardaki İttihat ve Terakki Fırkası’ydı (İTF). İTF politikaları ve iktidarı üç paşalar olarak da anılan, Enver, Talat ve Cemal Paşa’lar tarafından belirlenmekteydi. Genç Türkler ve Jöntürkler akımı ile bağlantılı olan İTF Osmanlıcılık ve Panislamizm (İslamcılık) kimliklerinin Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırlarının bütünlüğünü korumaya yetmeyeceğini anlamıştı ve Türkçülük (Pantürkizm) anlayışını merkezine almıştı. Başta Enver Paşa olmak üzere, Osmanlı İmparatorluğu’nun bu ideoloji ve onun dış politikada uygulanmasıyla restore edileceğine inanmaktaydılar. Türk dili konuşanların bir ulus bilincine kavuşturulmasıyla Osmanlı İmparatorluğu’nu bir tür ulus devlet tipi İmparatorluğa dönüştürmek istemekteydiler. Fakat sorun, Osmanlı sınırları içerisinde homojen bir toplumsal doku olmamasıydı. Dahası, bırakın homojenliği, Anadolu da dahil olmak üzere Türk ve Müslüman olmayan ahalinin bazı yerlerde çoğunlukta olması, bölgenin çoğunluğunda ise geniş azınlık oranlarının görülmesi, İTF tipi bir ulus devlet projesini olanaksız kılmaktaydı. Ulus devlet projelerinin Avrupa’da gerçekleşmiş olanlarında, çok daha homojen topluluklar ve onların teritoryal devletleri söz konusuyken, Memalik-i Osmanî coğrafyası bu yapıdan çok uzaktı. Yine Avrupa’da bazı ülkelerde gerçekleştirilen etnik sosyal mühendislik türü bir uygulamaya gerek duyulması, işte bu atmosferde gündeme gelmişti.
Bir taraftan Osmanlı sınırlarının daralma trendini durdurmak, diğer taraftan ise yeni yerleri Türklük etnisitesi üzerinden imparatorluk sınırlarına dâhil etmek, stratejinin birincil ayağını oluşturuyordu. İkincil ayak ise, elde olan topraklarda bir Türkleştirme operasyonu uygulamaktı. Türkleştirme, hem Türk olmayan etnisitelerin Türk milleti içine doğru asimile edilmesini, hem de bu politikaya direnen etnik unsurların ortadan kaldırılmasını ön görüyordu. Ortadan kaldırılması gereken etnik unsurlar ya sürülecekler, ya da yok edileceklerdi.
Birinci Dünya Savaşı’nda İTF yöneticilerinin beklentisi, Rusya’nın savaşı kaybetmesi ve parçalanmasıydı. Ana stratejilerinin temel noktası buydu. Çünkü tüm tahayyülleri, parçalanan Çarlık Rusya’sının sınırları içerisinde yer alan Türkî yoğunluklu bölgelerin Rusya’dan koparak, Osmanlı İmparatorluğu ile birleşmeleriydi. Özellikle Azerbaycan, Kırım ve Volga Tatarlarının yaşadıkları bölgeler gibi öncelikli hedefler düşünülmekteydi. Orta Asya ve Turan’a açılan kapı, bu olacaktı. Osmanlı orduları Azerbaycan’ı fethetmek ve Kafkasya üzerinden gittikçe büyüyen sınırlarla Rusya’yı sıkıştırmak stratejisine göre hareket ettirildiler. Nuri Paşa komutasındaki birlikler Bakü’yü ele geçirmeyi başardılar. Bu stratejik olarak – Bakü petrolleri de göz önüne alındığında – çok önemli bir hamleydi. Fakat arkası gelmedi. Sarıkamış sonrasında Osmanlı, Avrasya coğrafyasındaki genişleme şansını tümüyle yitirdi.
Osmanlı sınırlarını genişletmek bir yana, Osmanlı orduları kendilerini her cephede gerileyen ve küçülmeye karşı direnen bir konumda buldular. İmparatorluğun parçalanma süreci artık geri döndürülmesi olanaksız bir biçimde başlamıştı. Bu dönemde Mustafa Kemal ve İsmet İnönü de dâhil, tüm kurmay subaylar ve subaylar, ciddi bir travmaya uğradılar. Çanakkale Savaşı resmi Türk tarihinde cumhuriyetin ilanından sonra büyük bir ustalıkla Kurtuluş Savaşı anlatısına eklemlendi. Fakat aslında Çanakkale, Osmanlı’nın yayılmacı dış politikasının sonucuydu. Aynı şekilde İstanbul’un işgali ve sonrasında Yunan ordusunun Anadolu’ya çıkartma yapması, aynı yayılmacı siyasetin sonuçlarıydı.
Biz Türkiye’de işin bu tarafıyla hiç ilgilenmedik. Çünkü bunlar “birilerini rahatsız ediyordu”. Emperyalist güçlerin işgal ettiği Türkiye diskuru, Kurtuluş Savaşı anlatısının temelini oluşturmaktaydı. Fakat hiç kimse Osmanlı İmparatorluğu’nun emperyal geçmişiyle yüzleşmek istemiyordu. Dahası, İTF dönemi yayılmacı ve Türkçü dış politika da fazla eleştirilmedi. Resmi cumhuriyet tarih anlatısı, sadece İttihatçıların A takımı ile olan mücadeleleri ekseninde onların “maceracılığını” ve “aşırı Alman hayranlığını” gündeme getiriyorlardı. Fakat bu magazinsel tarih çarpıtmasının dışında, bahsettiği türden emperyal geçmişle hesaplaşma, yayılmacılığı ele alan bir tarih eleştirisi vs. yoktu.
Kemalistler “kurtarılabilen vatan toprakları bu kadardır!” diyordu. Bu vatan toprakları dışında kalan “vatan topraklarına karşı” sadece bir tür nostalji vardı, o kadar. Mustafa Kemal ve İsmet İnönü, reel politiği Osmanlı’nın çöküşü sürecinde tatbiki olarak öğrenmek durumunda kalan bir subay sınıfına aittiler. Onlara göre daha fazlası “mümkün değildi”. Çünkü Osmanlı’nın mirasçısı Türkiye, ne ekonomik olarak, ne de eldeki hammadde kaynakları itibarıyla, dışarıda genişleyecek imkânlara sahip değildi. Sahip olsaydı, tutumları farklı olabilirdi. Dolayısıyla, Lausanne üzerine inşa edilen devletle yetinme politikası izlediler. Hatay vakasında görüleceği üzere, barışçık yollarla genişleyebilme fırsatlarına ilgisiz kalmadılar. Fakat Musul ve Kerkük vakalarında görüldüğü gibi, güç kullanma gerektiği yerde frene basmayı tercih ettiler. Aynı şey 1945 sonrası Doğu Ege’deki Yunan adaları için de söz konusudur.
Türkiye’de Demokrat Parti’den (DP) itibaren, bu dış politika rotasında belli sapmalar oldu. Öncelikle İkinci Dünya Savaşı’nda tam bağımsızlık hedefli dış politika konseptini, çeşitli paktlarla ve atlaşmalardan sağlanan askeri güvenceyle değiştirdiler. İngiliz ve Fransızlarla anlaşarak, Türkiye’yi Almanya’ya karşı korumaya çalıştılar. Balkan Antantı gibi çok taraflı anlaşmalarla aynı yönde gayretlerde bulundular. Yani artık dış politikada tek başına hareket eden bir Ankara yoktu, çünkü bu güvenliği sağlamaya yetmiyordu. Türkiye çok zayıftı. İkinci Dünya Savaşı bitince Soğuk Savaş düzenine geçildi. Sovyetler önce Türk-Sovyet Dostluk Antlaşması’nı uzatmama kararı aldı. Daha Ankara’nın tedirginliği geçmeden Marmara denizi, Çanakkale ve İstanbul boğazlarında üs talep etti. Ardından bir diplomatik nota ile Kars ve Ardahan gibi illerin Sovyetlere bırakılacak şekilde, Türk Sovyet sınırının yeniden düzenlenmesini teklif etti. Çember daralıyordu. Türkiye’de dünyanın en efektif ordularından biri olan Kızıl Ordu’ya direnebilecek güç yoktu. Bu dönemde Türkiye önce Truman Doktrini ve Marshall Planı’na dâhil edildi ve ABD korumasına girdi. Sonrasında Kore Savaşı’na asker göndererek rüştünü ispat etti ve NATO üyesi yapıldı. Artık cumhuriyetin ilk yıllarındaki tam bağımsızlık yaklaşımı, yerini tümüyle pakta bağımlı dış ve güvenlik politikalarına terk etmişti.
Türkiye Kıbrıs’ta ve sonrasında Ege’de, 1950’lerden itibaren kendi toprakları dışında bölgelere ilgi göstermeye başladı. Bilinçaltında kalan “eski topraklar” söylemi, artık dış politikada telaffuz bulmaya başlamıştı. Kıbrıs’ta ABD başkanı Johnson’ın meşhur Mektubu sonrasında, Türkiye ittifak dışı arayışlarını gündemine net olarak aldı. Sonrasında 1974 Kıbrıs Çıkartması ile bunu uygulamaya geçirdi ve başarılı oldu. Ankara istediğini almıştı. Kıbrıs’ı ikiye bölmeyi ve kuzeyde %40’a yaklaşan bir bölgeyi kontrolü altına alabilmişti. Bunun ardından, Ege’de karasuları, kıta sahanlığı ve egemenliği tartışmaya açılan ada, adacık ve kayalıklar talepleri ile çıtayı yükseltti.
1990’lara gelindiğinde, artık Sovyetler Birliği (SSCB) ortadan kalkmıştı. SSCB’den bağımsızlığını elde eden 15 cumhuriyetten 5 tanesi Türkî dil konuşan etnisitelerin çoğunlukta oldukları bölgelerdi. Bu dönem “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk Dünyası” söylemiyle, bağımsız dış politika ve bölgesel girişimler gündeme getirildi. Bu dönemde Avrupa Birliği’nden (AB) tam üyelik perspektifi alamayan Ankara, dış politikasında bu reddedilmişlikten gelen motivasyonla, birçok bölgesel projeyi uygulamaya koymaya çalıştı. Artık giderek pro-aktif olmaya çalışan bir ülke görünümündeydi. Erbakan’ın ve Milli Görüş ideolojisinin iktidarı görmesiyle beraber, İslam ülkeleri ile olan ilişkiler boyutu da bu genişletilmiş dış politika ilgi alanına dâhil edildi.
28 Şubat sürecinde AB’nin özellikle Kürtlerin konumuna ilişkin beklentilerinden dolayı, ciddi manada bir anti-AB yönelimi söz konusu oldu. Askerler, AB’nin “medeniyet projesini” destekleseler de, “özel koşulları gereği” bu demokrasi ölçütlerinin Türkiye için faydadan çok zarar getireceğine kani olmuşlardı. Türkiye laik kalmalı, ama dış politikada kendi “menfaatlerine göre” hareket etmeliydi.
Türk dış politika yapıcıları dış politikada ikili ve çoklu ilişkileri daima Sèvres Sendromu üzerinden okudular. Yakın bölge ile olan ilişkilerde, Osmanlı’dan kopan (onlara göre kopartılan!) coğrafya ile daima sorunlu ilişkiler kurdular. Yunanistan’la, Bulgaristan’la, Ermenistan’la, Irak ve Suriye ile daima ciddi gerginlikler, inişler ve çıkışlarla dolu bir dış politika izlendi. Türkiye içeride toprak kaybetme fobisiyle demokratikleşemezken, dışarıda eski topraklarda gözü olması, en azından o bölgelerde “belirleyici güç olma isteği” yüzünden, işbirliğini gerçekleştiremedi. Sürekli bir Osmanlıcı ve Türkçü üstten bakışla bu bölgeleri okudu. Yunan algısı, Bulgar algısı, Arap algısı, Ermeni algısı, dışarıda sürekli olumsuz bir hava estirdi. Osmanlı’nın çöktüğünü ve tarih sahnesinden çekildiğini kavramamakta ısrar eden, sorunlu bir psikoloji hâkim oldu, Türk dış politikasında. 1920’lerin ve 1930’ların ilk on yılları içerisinde daha yapıcı ve gerçekçi olan Türk dış politikası, Soğuk Savaş yıllarında nispeten bu dönemin koşulları içinde belli bir istikrara sahip olmuşken, 1990’lardan sonra, tamamen yeni yönelimlerle savrulmaya başladı. 2002-2010 dönemi içerisinde AB rotasıyla kurallandırılan dış politika davranışı, 2013 sonrasında Avrasyacı derin yapının AKP ile ittifaka girmesiyle beraber, son derece tehlikeli bir rota izlemeye başladı.
Bugün Suriye ve Libya’da cihatçılarla beraber çalışan, onların üzerinden vekâlet savaşlarına girişen bir Ankara var. Irak’ta da benzeri bir tutumla, PKK’yı gerekçe göstererek 1990’lardan bugüne etkili hale getirmeyi başardığı askeri gücünü kullanıyor. Suriye ve Irak’ta Kürtlerin bir topluluk olarak ciddi bir ölüm kalım savaşı verdiğini görüyoruz. Türkiye bu coğrafyalarda 1915-1923 arası izlenen etnik homojenleştirici motivasyonla hareket ediyor. Ege ve Doğu Akdeniz’de artık yayılmacı hedeflerine güç kullanarak ulaşmak istediğini, politik demeçlerde bile gizleme gereği duymayan siyasi karar alıcılar yönetiyor ülkeyi.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 10.9.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Kürtler bizim neyimiz olur? [Bülent Korucu]
Üç kuruşluk miras, beş paralık gurur yüzünden kardeşlerin birbirini boğazladığı coğrafyamızda “Kürtler bizim kardeşimiz” cümlesinin hiçbir anlamı yok. Hele devlet denilen hikmetinden sual olunmaz kutsal devreye girerse, fetvasını alır hukuka katlettirir kardeşini.
“Benim de Kürt arkadaşlarım var” der onları muhatap almayı büyük bir lütuf gibi sunarız. Ve dostluğumuzla ödüllendiririz. Kardeşlik masalından bile daha can sıkıcı ve rencide edicidir bu söylem.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
“Kürtler siyasete girebiliyor hatta bakan başbakan bile olabiliyorlar!” Fakat nedense hep sayılabilir haldedirler. Mesela AKP Lideri Erdoğan, ABD’de kendisini sıkıştıran bir soru üzerine “Bilmeni isterim benim partimde şu anda 50 Kürt milletvekili var,” demişti. Partilere ölçekle ve seçmece dağıtılırlar. Seçim mitinglerinde kürsüye çağırılıp gösterilmek dışında bir misyon ve fonksiyonları yoktur. Hangi partide kaç Türk var bilmeyiz ama Kürtlerin sayısı ezberimizdedir. Sol partilerde fazla ileri gitmemek kaydıyla etnik kimliklerini söyleyebilir; sağ partilerde ise ancak “Kürt kökenli” olabilirler. Kürt kimliği ile siyaset yapmak istediklerinde, belediyelerine el konur, vekillikleri düşer ve soluğu cezaevinde alırlar.
En zor, en ağır işlerde çalıştırdığımız işçilerimizdir onlar… Köle taşır gibi bir kamyonun kasasına çoluk çocuk doldurulur fındık toplamaya, çay kesmeye götürülürler. Sonra faşist duygular depreştiğinde kadın yaşlı demeden öldüresiye dövülür, linç edilirler. Atatürk büstü öpmek gibi ucube işlere maruz kalırlar.
Bu arada hısım da oluyoruz onlarla. Kız alıp kız vermişliğimiz vardır. Kardeşlikle birlikte en sık söylediğimiz, faşizmi meşrulaştırma sloganımızdır. Bunu en çok kullanan ırkçı partilerin temsilcileri, Irak Anayasasıyla kurulmuş Özerk Kürdistan Bölgesi’nin bayrağına hakaret etmeyi marifet sayarlar. Kürtler Mars’a çıkıp orada devlet kursa bundan bile rahatsızlık duyacak hastalıklı bir psikoloji bu.
Hele bir de ‘afedersin Ermeni’ (elbette Yahudi ve Süryani) yurttaşlar var. Ne kardeş olabiliyorlar ne kız alıp verebiliyorlar. “Ermeni dölü, Yahudi soyu” gibi küfürlerin öznesi yapmak dışında aklımıza gelmiyorlar. En son geldiklerinde 6-7 Eylül yağması gerçekleşmişti. Ya Lazlar… Kürtlerin işine yarar diye seslerini çıkarmıyorlar ama bir nesil sonra Lazca konuşabilen kimse kalmayacak.
“Vergi alıp hizmet götürülen eşit yurttaş” diyemediğimiz için yukarıdaki birlik beraberlik sloganları boş bir aldatmacaya dönüşüyor. Bu cümle aslında ala-yı vala ile “Kürt realitesini tanıyoruz” denilen 90’lı yılların söylemiydi. Ve sanki yeni bir şey söylüyormuş gibi o bayat ifadeyi kullanmaktan utanıyorum. Ama hâlâ o noktaya ulaşamadığımızdan binlerce defa daha tekrarlayacağız aynı kalıbı. Devletin kardeşi, arkadaşı, kuzeni yoktur. Hakları, anayasa ve yasalarla güvence altına alınmış eşit yurttaşları vardır. Tüzel bir aygıt olan devleti temsil eden, başbakan ve cumhurbaşkanının da kardeşi değil vatandaşı olur.
Aslında daha temele inersek devletin kimliği olmaz, olmamalı. Aksi halde kaçınılmaz biçimde o kimliği bireye dayatıyor. Muteber vatandaş üretme ve denetleme mekanizmaları sistem içine yerleştiriliyor. Her şeye rağmen istediği özelliklere sahip bireyler üretim bandından az sayıda çıkıyor. Fabrika hatası çoğunluk ise baskılarla ‘zararsız’ hale getiriliyor. Elbette kendi kimliklerinden sıyrılıp tamamen devletin boyasıyla boyananlar bakan da Başbakan da olabiliyor. Değişmediğini hatta tam tersine devleti değiştirdiğini iddia edenler en uyumlu örnekler. Kemal Kılıçdaroğlu ideal Dersimli, Erdoğan ideal İslamcı, Bekir Bozdağ da ideal Kürt’e örnek gösterilebilir. Öncelikleri, kırmızı çizgileri ve kullandıkları araçlar birbirinin aynısı; sadece kullanılan dilde ton farkı var. Hakan Fidan, Batı Trakya’da bir camiye iki çatapat attırsın, 6-7 Eylül’ün on katı yaşanır.
Kemalistlerle Erdoğanistler arasındaki işbirliğinin önemli bir sebebinin de bu benzeşme olduğunu düşünüyorum. Erdoğan’ı biraz kazıyın, altından Mahmut Esat Bozkurt çıkar. Devletin kimliğini kutsama ve dayatma konusunda zamana göre güncellenme dışında ne var.
Ülkenin mevcut ortamında söylediklerim çok ütopik kaçabilir. Lakin Kürtlerin kadın yaşlı demeden darp edildiği son olayda yine timsah gözyaşları ve kardeşlik edebiyatı başlayınca kendimi tutamadım.
[Bülent Korucu] 10.9.2020 [TR724]
“Benim de Kürt arkadaşlarım var” der onları muhatap almayı büyük bir lütuf gibi sunarız. Ve dostluğumuzla ödüllendiririz. Kardeşlik masalından bile daha can sıkıcı ve rencide edicidir bu söylem.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
“Kürtler siyasete girebiliyor hatta bakan başbakan bile olabiliyorlar!” Fakat nedense hep sayılabilir haldedirler. Mesela AKP Lideri Erdoğan, ABD’de kendisini sıkıştıran bir soru üzerine “Bilmeni isterim benim partimde şu anda 50 Kürt milletvekili var,” demişti. Partilere ölçekle ve seçmece dağıtılırlar. Seçim mitinglerinde kürsüye çağırılıp gösterilmek dışında bir misyon ve fonksiyonları yoktur. Hangi partide kaç Türk var bilmeyiz ama Kürtlerin sayısı ezberimizdedir. Sol partilerde fazla ileri gitmemek kaydıyla etnik kimliklerini söyleyebilir; sağ partilerde ise ancak “Kürt kökenli” olabilirler. Kürt kimliği ile siyaset yapmak istediklerinde, belediyelerine el konur, vekillikleri düşer ve soluğu cezaevinde alırlar.
En zor, en ağır işlerde çalıştırdığımız işçilerimizdir onlar… Köle taşır gibi bir kamyonun kasasına çoluk çocuk doldurulur fındık toplamaya, çay kesmeye götürülürler. Sonra faşist duygular depreştiğinde kadın yaşlı demeden öldüresiye dövülür, linç edilirler. Atatürk büstü öpmek gibi ucube işlere maruz kalırlar.
Bu arada hısım da oluyoruz onlarla. Kız alıp kız vermişliğimiz vardır. Kardeşlikle birlikte en sık söylediğimiz, faşizmi meşrulaştırma sloganımızdır. Bunu en çok kullanan ırkçı partilerin temsilcileri, Irak Anayasasıyla kurulmuş Özerk Kürdistan Bölgesi’nin bayrağına hakaret etmeyi marifet sayarlar. Kürtler Mars’a çıkıp orada devlet kursa bundan bile rahatsızlık duyacak hastalıklı bir psikoloji bu.
Hele bir de ‘afedersin Ermeni’ (elbette Yahudi ve Süryani) yurttaşlar var. Ne kardeş olabiliyorlar ne kız alıp verebiliyorlar. “Ermeni dölü, Yahudi soyu” gibi küfürlerin öznesi yapmak dışında aklımıza gelmiyorlar. En son geldiklerinde 6-7 Eylül yağması gerçekleşmişti. Ya Lazlar… Kürtlerin işine yarar diye seslerini çıkarmıyorlar ama bir nesil sonra Lazca konuşabilen kimse kalmayacak.
“Vergi alıp hizmet götürülen eşit yurttaş” diyemediğimiz için yukarıdaki birlik beraberlik sloganları boş bir aldatmacaya dönüşüyor. Bu cümle aslında ala-yı vala ile “Kürt realitesini tanıyoruz” denilen 90’lı yılların söylemiydi. Ve sanki yeni bir şey söylüyormuş gibi o bayat ifadeyi kullanmaktan utanıyorum. Ama hâlâ o noktaya ulaşamadığımızdan binlerce defa daha tekrarlayacağız aynı kalıbı. Devletin kardeşi, arkadaşı, kuzeni yoktur. Hakları, anayasa ve yasalarla güvence altına alınmış eşit yurttaşları vardır. Tüzel bir aygıt olan devleti temsil eden, başbakan ve cumhurbaşkanının da kardeşi değil vatandaşı olur.
Aslında daha temele inersek devletin kimliği olmaz, olmamalı. Aksi halde kaçınılmaz biçimde o kimliği bireye dayatıyor. Muteber vatandaş üretme ve denetleme mekanizmaları sistem içine yerleştiriliyor. Her şeye rağmen istediği özelliklere sahip bireyler üretim bandından az sayıda çıkıyor. Fabrika hatası çoğunluk ise baskılarla ‘zararsız’ hale getiriliyor. Elbette kendi kimliklerinden sıyrılıp tamamen devletin boyasıyla boyananlar bakan da Başbakan da olabiliyor. Değişmediğini hatta tam tersine devleti değiştirdiğini iddia edenler en uyumlu örnekler. Kemal Kılıçdaroğlu ideal Dersimli, Erdoğan ideal İslamcı, Bekir Bozdağ da ideal Kürt’e örnek gösterilebilir. Öncelikleri, kırmızı çizgileri ve kullandıkları araçlar birbirinin aynısı; sadece kullanılan dilde ton farkı var. Hakan Fidan, Batı Trakya’da bir camiye iki çatapat attırsın, 6-7 Eylül’ün on katı yaşanır.
Kemalistlerle Erdoğanistler arasındaki işbirliğinin önemli bir sebebinin de bu benzeşme olduğunu düşünüyorum. Erdoğan’ı biraz kazıyın, altından Mahmut Esat Bozkurt çıkar. Devletin kimliğini kutsama ve dayatma konusunda zamana göre güncellenme dışında ne var.
Ülkenin mevcut ortamında söylediklerim çok ütopik kaçabilir. Lakin Kürtlerin kadın yaşlı demeden darp edildiği son olayda yine timsah gözyaşları ve kardeşlik edebiyatı başlayınca kendimi tutamadım.
[Bülent Korucu] 10.9.2020 [TR724]
Ağustosta da işkence hız kesmedi
Ağustos ayında 275 kişinin yaşam hakkı ihlal edildi. 208 işkence olayı kayıtlara geçti. 40 etkinliğe polisler tarafından müdahale edildi, 6 etkinlik ise yasaklandı.
CHP İstanbul Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyesi Sezgin Tanrıkulu, Ağustos ayı hak ihlalleri raporunu kamuoyuna açıkladı. Rapora göre, Ağustos ayında 275 kişinin yaşam hakkı ihlal edildi.
CEZAEVİNDE 1 KİŞİ YAŞAMINI YİTİRDİ
İbrahim Baykara, 4 Ağustos günü Van’ın Çaldıran İlçesi Yukarı Çilli Köyü yakınlarında güvenlik güçlerinin açtığı ateş sonucu yaşamını yitirdi. Resmi makamlar, Baykara’nın İran tarafından açılan ateş sonucu öldüğünü iddia etti. Silahlı çatışmalarda 31 kişi hayatını kaybederken, Şırnak ve Hakkari’de 15 ve 12 yaşlarındaki iki çocuk buldukları cismin patlaması sonucu yaralandı. Ağustos ayında cezaevinde bir ölüm kayıtlara geçti. Adil yargılanma talebiyle ölüm orucunda olan Av. Ebru Timtik, 27 Ağustos’ta ölüm orucunun 238. gününde yaşamını yitirmişti.
POLİS ŞİDDETİNE MARUZ KALDILAR
Rapora göre, bir asker, kuşkulu bir şekilde yaşamını yitirdi. Bir kişi de faili meçhul cinayete kurban gitti. Ağustos ayında 27 kadın katledilirken, 208 işçi çalışırken hayatını kaybetti. Ağustos ayında 5’i çocuk 50 kişi gözaltında ya da gözaltı merkezleri dışında güvenlik güçlerinin işkencesine maruz kaldığını basına açıkladı, suç duyurusunda bulundu ya da insan hakları örgütlerine başvurdu. Ay içinde eylem ve gösterilerde de en az 93 kişi polisin veya jandarmanın fiziksel şiddetine maruz kaldı.
208 İŞKENCE KAYITLARA GEÇTİ
Ağustos ayında, 63 kişi, cezaevlerinde ya da götürüldükleri hastane ve adliyelerde fiziksel şiddete maruz kaldığını, sağlık hakkının engellendiğini beyan etti. Raporda işkence olayları toplam 208 olarak belirtilirken, gösterilerde dövülerek, gaz sıkılarak, ters kelepçe takılarak gözaltına alınanlar ile işkence gördüğü halde açıklamayan, suç duyurusunda bulunmayanlar dikkate alındığında bu sayının çok daha fazla olduğu belirtildi.
İKİ GAZETECİ TUTUKLANDI
Ağustos ayında, en az 3 gazeteci (Eylem Akdağ, Hakan Aygün, Erkan Akkuş) gözaltına alındı, 2 gazeteci (Erkan Akkuş, Özgür Boğatekin bir gün sonra tahliye edildi) tutuklandı. En az 3 gazeteci (ÇGD Rize Şube Başkanı, Sabahattin Önkibar, Can Ataklı) hakkında dava, 3 gazeteci hakkında soruşturma açıldı. Bağımsız Gazetecilik Platformu verilerine göre cezaevinde en az 92 gazeteci bulunuyor. Ağustos ayında 13 gazeteci de saldırıya uğradı. Ağustos ayında en az 21 internet içeriğine erişim engeli getirildi. Sosyal medya paylaşımları nedeniyle en az 11 kişi gözaltına alındı, 1 kişi tutuklandı.
10.9.2020 [Samanyolu Haber]
CHP İstanbul Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyesi Sezgin Tanrıkulu, Ağustos ayı hak ihlalleri raporunu kamuoyuna açıkladı. Rapora göre, Ağustos ayında 275 kişinin yaşam hakkı ihlal edildi.
CEZAEVİNDE 1 KİŞİ YAŞAMINI YİTİRDİ
İbrahim Baykara, 4 Ağustos günü Van’ın Çaldıran İlçesi Yukarı Çilli Köyü yakınlarında güvenlik güçlerinin açtığı ateş sonucu yaşamını yitirdi. Resmi makamlar, Baykara’nın İran tarafından açılan ateş sonucu öldüğünü iddia etti. Silahlı çatışmalarda 31 kişi hayatını kaybederken, Şırnak ve Hakkari’de 15 ve 12 yaşlarındaki iki çocuk buldukları cismin patlaması sonucu yaralandı. Ağustos ayında cezaevinde bir ölüm kayıtlara geçti. Adil yargılanma talebiyle ölüm orucunda olan Av. Ebru Timtik, 27 Ağustos’ta ölüm orucunun 238. gününde yaşamını yitirmişti.
POLİS ŞİDDETİNE MARUZ KALDILAR
Rapora göre, bir asker, kuşkulu bir şekilde yaşamını yitirdi. Bir kişi de faili meçhul cinayete kurban gitti. Ağustos ayında 27 kadın katledilirken, 208 işçi çalışırken hayatını kaybetti. Ağustos ayında 5’i çocuk 50 kişi gözaltında ya da gözaltı merkezleri dışında güvenlik güçlerinin işkencesine maruz kaldığını basına açıkladı, suç duyurusunda bulundu ya da insan hakları örgütlerine başvurdu. Ay içinde eylem ve gösterilerde de en az 93 kişi polisin veya jandarmanın fiziksel şiddetine maruz kaldı.
208 İŞKENCE KAYITLARA GEÇTİ
Ağustos ayında, 63 kişi, cezaevlerinde ya da götürüldükleri hastane ve adliyelerde fiziksel şiddete maruz kaldığını, sağlık hakkının engellendiğini beyan etti. Raporda işkence olayları toplam 208 olarak belirtilirken, gösterilerde dövülerek, gaz sıkılarak, ters kelepçe takılarak gözaltına alınanlar ile işkence gördüğü halde açıklamayan, suç duyurusunda bulunmayanlar dikkate alındığında bu sayının çok daha fazla olduğu belirtildi.
İKİ GAZETECİ TUTUKLANDI
Ağustos ayında, en az 3 gazeteci (Eylem Akdağ, Hakan Aygün, Erkan Akkuş) gözaltına alındı, 2 gazeteci (Erkan Akkuş, Özgür Boğatekin bir gün sonra tahliye edildi) tutuklandı. En az 3 gazeteci (ÇGD Rize Şube Başkanı, Sabahattin Önkibar, Can Ataklı) hakkında dava, 3 gazeteci hakkında soruşturma açıldı. Bağımsız Gazetecilik Platformu verilerine göre cezaevinde en az 92 gazeteci bulunuyor. Ağustos ayında 13 gazeteci de saldırıya uğradı. Ağustos ayında en az 21 internet içeriğine erişim engeli getirildi. Sosyal medya paylaşımları nedeniyle en az 11 kişi gözaltına alındı, 1 kişi tutuklandı.
10.9.2020 [Samanyolu Haber]
Dalkavuklukla eğilip bükülmek arasında...
Fransa'nın en muteber gazetelerinden Le Monde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Başkanı Robert Spano'nun son Türkiye ziyaretine dair bir makale yayımladı.
Le Monde gazetesinin İstanbul temsilcisi Marie Jégo imzasıyla bugün yayımlanan makalenin başlığı "Dalkavukluk ve eğilip bükülme arasında, Avrupa hâkimi Robert Spano İstanbul’da".
Makalede Spano’nun fahri doktora almasının sivil toplum kuruluşları (STK) tarafından Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmetine destek olarak algılandığı ve ağızlarda acı bir tat bıraktığı vurgulandı.
Spano’nun insan hakları kuruluşlarıyla, düşünce suçlularının aileleriyle ve muhaliflerle görüşmemesinin sosyal medyada öfkeye sebep olduğu ve #SpanoResign etiketinin açıldığı, Can Dündar’ın "30 yıllık itibarı 3 günde yerle bir eden adam" şeklinde bir tweet attığı belirtildi.
Makalenin devamında, Türkiye’nin 3 bini aşkın ihlal kararıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) gediklisi olduğu, bilhassa 15 Temmuz 2016'dan sora durumun daha da vahim bir hâl aldığı, yargının bağımsızlığını kaybettiği ve keyfi kararlara imza attığı, işkencenin tekrar yaygınlaştığı, bunun CPT tarafından kayda geçirildiği kaydedildi.
"SUYA SABUNA DOKUNMADI"
Spano’nun öğrencilerin ve basın mensuplarının alınmadığı İstanbul Üniversitesi'ndeki konuşmasında suya sabuna dokunmadığına işaret edilen makalede ortaokul vatandaşlık derslerinden aşina olunan beylik cümleler kurduğu ve AKP'nin yayımladığı Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile üniversiteden atılan 6 bin akademisyenden tek bir söz dahi etmediği vurgulandı.
AİHM Başkanı Robert Spano'nun Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmesi tepki çekti | Euronews
AİHM Başkanı Spano, Erdoğan'ı Saray'da ziyaret etti.
Le Monde, Spano'nun ziyaretinden önce Prof. Dr. Mehmet Altan'ın dile getirdiği haklı eleştirilere de yer verdi: “Benim dosyam mahkemenin önüne geldiğinde Spano davalı taraftan ödül almış biri olarak konuya bakacaktır. Avrupa’nın bunun idrakine varmasını bekliyorum.”
Makalede Mehmet Altan’ın 2 yıl hapis kaldıktan sonra beraat ettiği, fakat üniversiteye geri dönemediği de vurgulandı.
160 BİN MEMURUN İŞİNE KEYFİ KARARLARLA SON VERİLDİ
Le Monde, 15 Temmuz'un akabinde 55 bin kişinin tutuklandığına, aralarında 4 bin hâkim ve savcının da bulunduğu 160 bin memurun işine son verildiğine işaret edildi. Ahmet Altan, Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş‘ın maruz kaldığı hukuk ihlallerinden bahsedildi.
Türkiye’de hapishanelerinin 1984 romanında tasvir edildiği şekliyle düşünce suçlularıyla dolu olduğu, cumhurbaşkanına hakaretten 100 bin kişinin kovuşturmaya maruz kaldığı kaydedildi.
Makalede, Spano’nun Erdoğan tarafından kabul edildiği 45 dakikalık sürede bu ihlalleri dile getirip getirmediğinin, görüşme tutanakları açıklanmadığından bilinemediğini, RSF temsilcisi Erol Önderoğlu’nun Spano’nun bunları anlattığına inanmak istediği belirtildi.
"DALKAVUKÇA BİR HAREKET"
Makalede, İstanbul Üniversitesinde Spano’nun "yakın arkadaşı" hâkim Saadet Yüksel’in meraklı bakışları altında, dalkavukça “Bu ödülü akademik özgürlük adına” aldığını söylediği belirtiliyor.
Spano’nun Yüksel’e ziyaretteki rolünden dolayı şükranlarını sunduğu, becerikli hâkim Yüksel’in "güzel" bir ziyaret programı hazırladığı, kardeşi AKP 23'üncü Dönem Milletvekili Cüneyt Yüksel’e birlikte birlikte Mardin’de misafirlerini ağırladıkları kaydedildi.
10.9.2020 [Samanyolu Haber]
Le Monde gazetesinin İstanbul temsilcisi Marie Jégo imzasıyla bugün yayımlanan makalenin başlığı "Dalkavukluk ve eğilip bükülme arasında, Avrupa hâkimi Robert Spano İstanbul’da".
Makalede Spano’nun fahri doktora almasının sivil toplum kuruluşları (STK) tarafından Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmetine destek olarak algılandığı ve ağızlarda acı bir tat bıraktığı vurgulandı.
Spano’nun insan hakları kuruluşlarıyla, düşünce suçlularının aileleriyle ve muhaliflerle görüşmemesinin sosyal medyada öfkeye sebep olduğu ve #SpanoResign etiketinin açıldığı, Can Dündar’ın "30 yıllık itibarı 3 günde yerle bir eden adam" şeklinde bir tweet attığı belirtildi.
Makalenin devamında, Türkiye’nin 3 bini aşkın ihlal kararıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) gediklisi olduğu, bilhassa 15 Temmuz 2016'dan sora durumun daha da vahim bir hâl aldığı, yargının bağımsızlığını kaybettiği ve keyfi kararlara imza attığı, işkencenin tekrar yaygınlaştığı, bunun CPT tarafından kayda geçirildiği kaydedildi.
"SUYA SABUNA DOKUNMADI"
Spano’nun öğrencilerin ve basın mensuplarının alınmadığı İstanbul Üniversitesi'ndeki konuşmasında suya sabuna dokunmadığına işaret edilen makalede ortaokul vatandaşlık derslerinden aşina olunan beylik cümleler kurduğu ve AKP'nin yayımladığı Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile üniversiteden atılan 6 bin akademisyenden tek bir söz dahi etmediği vurgulandı.
AİHM Başkanı Robert Spano'nun Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmesi tepki çekti | Euronews
AİHM Başkanı Spano, Erdoğan'ı Saray'da ziyaret etti.
Le Monde, Spano'nun ziyaretinden önce Prof. Dr. Mehmet Altan'ın dile getirdiği haklı eleştirilere de yer verdi: “Benim dosyam mahkemenin önüne geldiğinde Spano davalı taraftan ödül almış biri olarak konuya bakacaktır. Avrupa’nın bunun idrakine varmasını bekliyorum.”
Makalede Mehmet Altan’ın 2 yıl hapis kaldıktan sonra beraat ettiği, fakat üniversiteye geri dönemediği de vurgulandı.
160 BİN MEMURUN İŞİNE KEYFİ KARARLARLA SON VERİLDİ
Le Monde, 15 Temmuz'un akabinde 55 bin kişinin tutuklandığına, aralarında 4 bin hâkim ve savcının da bulunduğu 160 bin memurun işine son verildiğine işaret edildi. Ahmet Altan, Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş‘ın maruz kaldığı hukuk ihlallerinden bahsedildi.
Türkiye’de hapishanelerinin 1984 romanında tasvir edildiği şekliyle düşünce suçlularıyla dolu olduğu, cumhurbaşkanına hakaretten 100 bin kişinin kovuşturmaya maruz kaldığı kaydedildi.
Makalede, Spano’nun Erdoğan tarafından kabul edildiği 45 dakikalık sürede bu ihlalleri dile getirip getirmediğinin, görüşme tutanakları açıklanmadığından bilinemediğini, RSF temsilcisi Erol Önderoğlu’nun Spano’nun bunları anlattığına inanmak istediği belirtildi.
"DALKAVUKÇA BİR HAREKET"
Makalede, İstanbul Üniversitesinde Spano’nun "yakın arkadaşı" hâkim Saadet Yüksel’in meraklı bakışları altında, dalkavukça “Bu ödülü akademik özgürlük adına” aldığını söylediği belirtiliyor.
Spano’nun Yüksel’e ziyaretteki rolünden dolayı şükranlarını sunduğu, becerikli hâkim Yüksel’in "güzel" bir ziyaret programı hazırladığı, kardeşi AKP 23'üncü Dönem Milletvekili Cüneyt Yüksel’e birlikte birlikte Mardin’de misafirlerini ağırladıkları kaydedildi.
10.9.2020 [Samanyolu Haber]
Gazeteci Habib Güler cezasını doldurdu, tahliye edilmiyor
Zaman gazetesinin TBMM muhabiri Habib Güler, 15 Temmuz’un akabinde hiç bir somut delil olmaksızın tutuklandı. Sözde yargılama sonrası 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. İnfaz süresini yaklaşık 5 ay önce tamamladı, ancak diğer Zaman muhabirleri gibi o da tahliye edilmiyor.
Tutuklu bulunduğu İstanbul Silivri Kapalı Cezaevi’nden Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’na mektup gönderen Habib Güler, infaz için şart koşulan 44 aylık süreyi 5 ay önce doldurmasına rağmen keyfi olarak cezaevinde tutulduğunu aktardı.
Yaşananlara tepki gösteren Gergerlioğlu, “Habib Güler, bir gazeteci. Zaman gazetesinin TBMM muhabiri. 6 yıl 3 ay ceza almış ve cezasını doldurmuş. Ancak iktidar hukuksuz bir şekilde 5 aydır denetimli serbestliğe müsade edilmiyor. İnfaz Hâkimliği kendisini haklı bulmuş temmuzda. Ancak hala tahliye edilmiyor. İnfaz Hâkimliği’nin itirazı onaylamasına rağmen tahliye edilmiyor. Hukuksuz bir şekilde tutuluyor. Mektubunda, 'Bu nasıl bir haldir?' diyor. Gazetecileri kimliğine göre ayırt edemezsiniz. Bir tarafta tahliye olan gazeteciler var, ama bir tarafta da tahliye olması gerekirken zorba iktidar uygulamaları sebebiyle tahliye edilmeyen gazeteciler var. ” ifadelerini kullandı.
10.9.2020 [Samanyolu Haber]
Tutuklu bulunduğu İstanbul Silivri Kapalı Cezaevi’nden Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’na mektup gönderen Habib Güler, infaz için şart koşulan 44 aylık süreyi 5 ay önce doldurmasına rağmen keyfi olarak cezaevinde tutulduğunu aktardı.
Yaşananlara tepki gösteren Gergerlioğlu, “Habib Güler, bir gazeteci. Zaman gazetesinin TBMM muhabiri. 6 yıl 3 ay ceza almış ve cezasını doldurmuş. Ancak iktidar hukuksuz bir şekilde 5 aydır denetimli serbestliğe müsade edilmiyor. İnfaz Hâkimliği kendisini haklı bulmuş temmuzda. Ancak hala tahliye edilmiyor. İnfaz Hâkimliği’nin itirazı onaylamasına rağmen tahliye edilmiyor. Hukuksuz bir şekilde tutuluyor. Mektubunda, 'Bu nasıl bir haldir?' diyor. Gazetecileri kimliğine göre ayırt edemezsiniz. Bir tarafta tahliye olan gazeteciler var, ama bir tarafta da tahliye olması gerekirken zorba iktidar uygulamaları sebebiyle tahliye edilmeyen gazeteciler var. ” ifadelerini kullandı.
10.9.2020 [Samanyolu Haber]
Harekette Canlılık, Faaliyette Lezzet Vardır [Safvet Senih]
M. Fethullah Gülen Hocaefendinin 2009 yılı şubat ayındaki sohbetlerinden bazı irfan damlaları:
“Dinimizi başkalarına soluklayalım, soluklarımızla canlandıralım derken biz de canlanmış oluyoruz. Bizim diri olmamız, diri kalmamızda buna bağlı. İzmir’de iken 60’li yıllarda belki arabası olan on arkadaşımız vardı, belli bir planla her cumartesi-pazar Anadolu’nun her tarafına giderlerdi. Bozyaka bir istasyon gibiydi, gelenlerle gidenlerle dolup taşardı. Onlar gider, oralardan da kafilelerle gelirlerdi. Allah’a hamd olsun zaman içinde Cenab-ı Hakkın sevki ile rehabilite edile edile daha büyük seyahatlere muktedir olundu. Arkadaşlarımız kıtalar arası seyahatlere talip oldular. Bu iş Allah’ın lütfu ve sevkiyle çok büyük güçlerin, çok büyük dehaların üstünde bir iş. Eğer bu işe vesile olanlar ahde vefa göstermede sözlerinden dönmezlerse, Allah’ın izniyle daha büyük işlere imza atacaklardır.
“En önemli mesele örneği kendinden olması; böyle olunca arkadan gelenler de “Böyle olacakmış, biz de onlar gibi olalım.” derler. Yapılan şeylere bakıyorsunuz hakikaten açık bir inayet-i İlahi var. Onun için temsil önemli, burada temsil tebliğin çok önüne geçiyor.
“Kendimize gelmemiz, bir kere daha kendimizi gözden geçirmemiz gerekiyor. O’nu bilmemiz, O’nun marifetine ermemiz. O’nu ifade edebilmek için hususi bir dil kullanmamız, bugünün var olduğunu bildiğimiz gibi yürekten ahirete de inanmamız, fiziki âlemi yarattıysa öbür âlemi de ona göre yarattığına inancımız tam olmalıdır. Vaad-i İlahiyeye muhakkak inanmak lazım. Esma-i İlahiye çerçevesinde inanmak lazım. Anne karnında çocuğa bakınca göz var, kulak var demek o çocuk anne karnına göre değil, onun dışında o gözün, kulağın işe yarayacağı bir dünya için yaratıldığını anladığımız gibi insanlardaki iç donanıma, latifelere bakınca, o latifeleri bu dünya tatmin edemiyor o donanımlarını bu dünyada tam kullanamıyor o zaman bu iç yapısı başka bir âleme göre. Bu hakikate varabilen insan “Ya! Rabbi sen bizi buraya göre değil, mahlukatın içinden bize verdiğin bu donanımlarla seni bilelim, tanıyalım diye seçmişsin. Kendin için başka bir âleme göre yaratmışsın” diyememek nankörlüktür.
* * *
“Tenperverliğe Üstad cellad-ı sehhar diyor. İnsanı büyüleyen bir cellat mânâsına hayatı cismaniyete bağlı götürme, beden yörüngeli gitme.
“Allah insanı mükemmel yaratmış. Onun mükemmelliğini aksettiren bazı şeyler var, bunlardan biri de harekettir. Harekette bir cemal vardır. Zilliyet planında derecesine göre her insanda vardır. Tenperverlik içinde meylül rahata dalma, yeme-içme, yan gelip yatma, insan için bunlar birer ayıp sayılmaktadır. İnsan bu dünyaya Allah’a ve ahirete iman etmek için donanımlı gönderilmiştir. İnsan gayreti ile azm-u niyetiyle, düşünce, iç heyecanıyla örgülediği amellerini, amel-i Salih ile yükseltir, kanatlandırır, ulaşılması gereken yere ulaşır. İmanla bir elma yersin “Elhamdülillah” dersin, orada onu ona göre yersin. Düşüncelerimiz, amellerimiz, tasavvurlarımız amellerimizle öbür âlemde şekillenecektir. En küçük bir işte olsa yaptığınız hayrın karşılığını görürsünüz. İnsan burada niyet ve davranışlarıyla öteki âlemine inşa etmektedir. İnşa malzemelerimizde Sübhanallah, Elhamdülillah. Bir bakarsınız zekâtınız orada bir köprü olarak karşınıza çıkıverir. İnsan olduğu yerde durursa buda atalettir. İnsanın iki menfi bir de bir pozitif yanı vardır. Negatif yanı itibariyle biri, hiçbir şey yapmama, diğeri doğrudan kötülük yapma, pozitif yanı ise bir şey yapması ve ortaya koymasıdır. Atalet, humudet, bıkkınlığa, usanmaya, hayattan lezzet almamaya götürür. Hayatın genelinde hiç atalet yoktur, sürekli bir heyecan ve hareket vardır.
* * *
“Her şeyimiz O’ndan. O’na nasıl müstağni olacaksınız. Biz baştan mükâfatımızı almışız. Bizi var etmiş, bize müminlik gibi çok ciddi bir emaneti tevdi etmiş. Allah, Allah olduğu için Mabud-u Mutlak. Ne yaparsak yapalım her şey ona layıktır. Zaten karşılık olarak buna güzümüzde yetmez. Allah Hayy-u Kayyum olduğu için bütün verdiği nimetleri de devam ettirmektedir. Bir varız ama O’dan gelen mütemadi ve muttasıl karelerden tecellilerle varız. Her şeyin devamı O’nun ile alakalı. Her an O’nun kayyumiyetiyle kâimiz. O sizi kayyumiyetiyle devam ettirdiği için devam ediyorsunuz.
“Bunun farkında olmak, temelde Zat-ı Ulûhiyetin doğru bilinmesine, doğru okunmasına bağlı. Bugün muhtaç olduğumuz şeyleri O’ndan isteme, O’na inanmaya bağlı. Biz ondan müstağni olamayız. Efendimiz; “Bir insan Allah’a duadan müstağni olursa Allah O’na gazaplanır” buyuruyor. Bizim tabiatımız, varlığımız böyle bir müstağniliğe terstir. Biz Zat-ı Ulûhiyete karşı müstağni olamayız. Kendi konumumuzu kavrayarak, O’na ait her şeyin kemmiyet ve keyfiyetini belirleyerek ona göre davranmamız lazım. Bu da hayvaniyetten kurtulup kalp ve ruhun derecesi hayatına yükselebilmekle olur.
“Konumuzu, eşyayla olan münasebetimizi, Zat-ı Ulûhiyet ile olan durumumuzu bilemediğimizden her şeyimizde O’na müracaat etmeme gibi gafletimiz oluyor. Sahabe-i Kiramın marifet enginliği çok derindi. Meyelan nedir, meyelandaki tasarruf nedir her şeyi bilebiliyorlardı. Her şeyin yaratıcısı Cenab-ı Hak olduğunu çok iyi biliyorlardı. Bundan dahası da Allah’tan hiçbir zaman müstağni kalmamak için ayakkabısının bağını bile O’ndan istiyorlardı.
“Niyet çok önemli. Sağlam bir iç niyet, niyetle Allah’a teveccüh ediyorsun, ama aksiyon adına hiçbir şey koyamadığımız durumlarda bile Cenab-ı Hak sizin iç teveccühünüzden dolayı mükâfatlandırıyor. Sizin yadınızdan ne çıkar onu da hafife almayalım ama Cenab-ı Hak siz beni yâd edin ben de sizi yâd edeyim buyuruyor. Namazın çekirdekleri olan (Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahüekber) kelime-i Tayyibelerle toprağın bağrına bir şeyler atıyorsunuz ve öte tarafa karşınıza semeredar ağaçlar şeklinde çıkıyor. Siz kırık bir testi ile akıta akıta sunuyorsunuz, ama benim muamelem çok farklı diyor sağanak sağanak yağdırıyor. Sizin, bizim yaptığımız şeyler nedir ki, ama Allah öte tarafta neler neler vaad ediyor, ihsan edeceğini buyuruyor. Bizim takdim edebildiklerimiz ona takdim denecekse, O’nun takdirleri karşısında bir hiçtir. İman edin, ameli Salih yapın ben vereyim diyor. Bir kere O’na teveccüh edince O’nun etmeyeceği hiçbir şey yok. Sen Mevlayı sevende Mevla seni sevmez mi? Sen bir ağla, az bir çağla, az bir sızla…
“Allah anadan, babadan daha merhametli, merhametlilerin merhametlisi, merhametli yalnız Allah’tır, büyük yalnız Allah’tır. Bizlerin merhameti O’nun gölgesinin gölgesinin gölgesidir. Kimileri uyanık değildir gaflet içindedir, istiğna nedir onun farkında değildir. Bu gaflet ve enaniyet asrında araya bazı perdeler inmiş, bu perdelerin kaldırılması lazım. Yeniden inşa ediyor gibi, yeniden bir kere daha gözden geçirerek insanları inandırmak lazım.
“Allah Haktır. Yeniden her şeyi bir anda gözden geçirerek insanları inandırmak lazım. Allah’ı kullarına sevdirin, inanın çoğu insan Allah’ı bilemediği için sevmiyor. Çoğu insan efendimizi bilemediği için sevmiyor. Siz sevdireceksiniz ki sevsinler, siz sevdiremezseniz sevemezler ki. Siz de Allah tarafından sevilmek istiyorsanız Allah’ı sevdirmeye bakmalısınız, bilemeden sevemezler ki.”
Şu güzel tesbitler üzerine uzun uzun, derin derin düşünüp ders alalım.
[Safvet Senih] 10.9.2020 [Samanyolu Haber]
“Dinimizi başkalarına soluklayalım, soluklarımızla canlandıralım derken biz de canlanmış oluyoruz. Bizim diri olmamız, diri kalmamızda buna bağlı. İzmir’de iken 60’li yıllarda belki arabası olan on arkadaşımız vardı, belli bir planla her cumartesi-pazar Anadolu’nun her tarafına giderlerdi. Bozyaka bir istasyon gibiydi, gelenlerle gidenlerle dolup taşardı. Onlar gider, oralardan da kafilelerle gelirlerdi. Allah’a hamd olsun zaman içinde Cenab-ı Hakkın sevki ile rehabilite edile edile daha büyük seyahatlere muktedir olundu. Arkadaşlarımız kıtalar arası seyahatlere talip oldular. Bu iş Allah’ın lütfu ve sevkiyle çok büyük güçlerin, çok büyük dehaların üstünde bir iş. Eğer bu işe vesile olanlar ahde vefa göstermede sözlerinden dönmezlerse, Allah’ın izniyle daha büyük işlere imza atacaklardır.
“En önemli mesele örneği kendinden olması; böyle olunca arkadan gelenler de “Böyle olacakmış, biz de onlar gibi olalım.” derler. Yapılan şeylere bakıyorsunuz hakikaten açık bir inayet-i İlahi var. Onun için temsil önemli, burada temsil tebliğin çok önüne geçiyor.
“Kendimize gelmemiz, bir kere daha kendimizi gözden geçirmemiz gerekiyor. O’nu bilmemiz, O’nun marifetine ermemiz. O’nu ifade edebilmek için hususi bir dil kullanmamız, bugünün var olduğunu bildiğimiz gibi yürekten ahirete de inanmamız, fiziki âlemi yarattıysa öbür âlemi de ona göre yarattığına inancımız tam olmalıdır. Vaad-i İlahiyeye muhakkak inanmak lazım. Esma-i İlahiye çerçevesinde inanmak lazım. Anne karnında çocuğa bakınca göz var, kulak var demek o çocuk anne karnına göre değil, onun dışında o gözün, kulağın işe yarayacağı bir dünya için yaratıldığını anladığımız gibi insanlardaki iç donanıma, latifelere bakınca, o latifeleri bu dünya tatmin edemiyor o donanımlarını bu dünyada tam kullanamıyor o zaman bu iç yapısı başka bir âleme göre. Bu hakikate varabilen insan “Ya! Rabbi sen bizi buraya göre değil, mahlukatın içinden bize verdiğin bu donanımlarla seni bilelim, tanıyalım diye seçmişsin. Kendin için başka bir âleme göre yaratmışsın” diyememek nankörlüktür.
* * *
“Tenperverliğe Üstad cellad-ı sehhar diyor. İnsanı büyüleyen bir cellat mânâsına hayatı cismaniyete bağlı götürme, beden yörüngeli gitme.
“Allah insanı mükemmel yaratmış. Onun mükemmelliğini aksettiren bazı şeyler var, bunlardan biri de harekettir. Harekette bir cemal vardır. Zilliyet planında derecesine göre her insanda vardır. Tenperverlik içinde meylül rahata dalma, yeme-içme, yan gelip yatma, insan için bunlar birer ayıp sayılmaktadır. İnsan bu dünyaya Allah’a ve ahirete iman etmek için donanımlı gönderilmiştir. İnsan gayreti ile azm-u niyetiyle, düşünce, iç heyecanıyla örgülediği amellerini, amel-i Salih ile yükseltir, kanatlandırır, ulaşılması gereken yere ulaşır. İmanla bir elma yersin “Elhamdülillah” dersin, orada onu ona göre yersin. Düşüncelerimiz, amellerimiz, tasavvurlarımız amellerimizle öbür âlemde şekillenecektir. En küçük bir işte olsa yaptığınız hayrın karşılığını görürsünüz. İnsan burada niyet ve davranışlarıyla öteki âlemine inşa etmektedir. İnşa malzemelerimizde Sübhanallah, Elhamdülillah. Bir bakarsınız zekâtınız orada bir köprü olarak karşınıza çıkıverir. İnsan olduğu yerde durursa buda atalettir. İnsanın iki menfi bir de bir pozitif yanı vardır. Negatif yanı itibariyle biri, hiçbir şey yapmama, diğeri doğrudan kötülük yapma, pozitif yanı ise bir şey yapması ve ortaya koymasıdır. Atalet, humudet, bıkkınlığa, usanmaya, hayattan lezzet almamaya götürür. Hayatın genelinde hiç atalet yoktur, sürekli bir heyecan ve hareket vardır.
* * *
“Her şeyimiz O’ndan. O’na nasıl müstağni olacaksınız. Biz baştan mükâfatımızı almışız. Bizi var etmiş, bize müminlik gibi çok ciddi bir emaneti tevdi etmiş. Allah, Allah olduğu için Mabud-u Mutlak. Ne yaparsak yapalım her şey ona layıktır. Zaten karşılık olarak buna güzümüzde yetmez. Allah Hayy-u Kayyum olduğu için bütün verdiği nimetleri de devam ettirmektedir. Bir varız ama O’dan gelen mütemadi ve muttasıl karelerden tecellilerle varız. Her şeyin devamı O’nun ile alakalı. Her an O’nun kayyumiyetiyle kâimiz. O sizi kayyumiyetiyle devam ettirdiği için devam ediyorsunuz.
“Bunun farkında olmak, temelde Zat-ı Ulûhiyetin doğru bilinmesine, doğru okunmasına bağlı. Bugün muhtaç olduğumuz şeyleri O’ndan isteme, O’na inanmaya bağlı. Biz ondan müstağni olamayız. Efendimiz; “Bir insan Allah’a duadan müstağni olursa Allah O’na gazaplanır” buyuruyor. Bizim tabiatımız, varlığımız böyle bir müstağniliğe terstir. Biz Zat-ı Ulûhiyete karşı müstağni olamayız. Kendi konumumuzu kavrayarak, O’na ait her şeyin kemmiyet ve keyfiyetini belirleyerek ona göre davranmamız lazım. Bu da hayvaniyetten kurtulup kalp ve ruhun derecesi hayatına yükselebilmekle olur.
“Konumuzu, eşyayla olan münasebetimizi, Zat-ı Ulûhiyet ile olan durumumuzu bilemediğimizden her şeyimizde O’na müracaat etmeme gibi gafletimiz oluyor. Sahabe-i Kiramın marifet enginliği çok derindi. Meyelan nedir, meyelandaki tasarruf nedir her şeyi bilebiliyorlardı. Her şeyin yaratıcısı Cenab-ı Hak olduğunu çok iyi biliyorlardı. Bundan dahası da Allah’tan hiçbir zaman müstağni kalmamak için ayakkabısının bağını bile O’ndan istiyorlardı.
“Niyet çok önemli. Sağlam bir iç niyet, niyetle Allah’a teveccüh ediyorsun, ama aksiyon adına hiçbir şey koyamadığımız durumlarda bile Cenab-ı Hak sizin iç teveccühünüzden dolayı mükâfatlandırıyor. Sizin yadınızdan ne çıkar onu da hafife almayalım ama Cenab-ı Hak siz beni yâd edin ben de sizi yâd edeyim buyuruyor. Namazın çekirdekleri olan (Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahüekber) kelime-i Tayyibelerle toprağın bağrına bir şeyler atıyorsunuz ve öte tarafa karşınıza semeredar ağaçlar şeklinde çıkıyor. Siz kırık bir testi ile akıta akıta sunuyorsunuz, ama benim muamelem çok farklı diyor sağanak sağanak yağdırıyor. Sizin, bizim yaptığımız şeyler nedir ki, ama Allah öte tarafta neler neler vaad ediyor, ihsan edeceğini buyuruyor. Bizim takdim edebildiklerimiz ona takdim denecekse, O’nun takdirleri karşısında bir hiçtir. İman edin, ameli Salih yapın ben vereyim diyor. Bir kere O’na teveccüh edince O’nun etmeyeceği hiçbir şey yok. Sen Mevlayı sevende Mevla seni sevmez mi? Sen bir ağla, az bir çağla, az bir sızla…
“Allah anadan, babadan daha merhametli, merhametlilerin merhametlisi, merhametli yalnız Allah’tır, büyük yalnız Allah’tır. Bizlerin merhameti O’nun gölgesinin gölgesinin gölgesidir. Kimileri uyanık değildir gaflet içindedir, istiğna nedir onun farkında değildir. Bu gaflet ve enaniyet asrında araya bazı perdeler inmiş, bu perdelerin kaldırılması lazım. Yeniden inşa ediyor gibi, yeniden bir kere daha gözden geçirerek insanları inandırmak lazım.
“Allah Haktır. Yeniden her şeyi bir anda gözden geçirerek insanları inandırmak lazım. Allah’ı kullarına sevdirin, inanın çoğu insan Allah’ı bilemediği için sevmiyor. Çoğu insan efendimizi bilemediği için sevmiyor. Siz sevdireceksiniz ki sevsinler, siz sevdiremezseniz sevemezler ki. Siz de Allah tarafından sevilmek istiyorsanız Allah’ı sevdirmeye bakmalısınız, bilemeden sevemezler ki.”
Şu güzel tesbitler üzerine uzun uzun, derin derin düşünüp ders alalım.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)