Kur'ani Olmayan Terbiye [Safvet Senih]

Bediüzzaman Hazretleri Kur’anî ve Kur’an dışı terbiyeyi mukayese ederken diyor ki:

“Kur’an dışı terbiye, bugüne kadar görüldüğü şekliyle fertleri, zilletler içinde potansiyel bir FİRAVUN  yapmıştır. Evet firavunluğun iki yönü vardır. Bir yönü itibarıyla güçlü, kuvvetli olma durumu ki, işte bu durumda o, ‘Saldırgan, Cebbar, Zâlim,  Hodfüruş ve Bencildir.’  Diğer yönü itibarıyla zayıf ve iktidarsız  olma hâlidir ki, bu zaviyeden de o, başkalarının ayağını öpecek kadar zelil, zavallı ve sefildir. Bediüzzaman  Hazretlerinin de buyurduğu gibi, dünyevilik felsefesine bağlı biri ASLINDA  BİR  FİRAVUNDUR; FAKAT  MENFAATI  İÇİN  EN  ÖNEMSİZ ŞEYLERE İBADET  EDEN ZELİL BİR  FİRAVUNDUR…  HASİS  BİR  ÇIKAR  İÇİN ŞEYTAN  GİBİ,  ŞAHISLARIN  AYAĞINI  ÖPEN  AŞAĞILIK,  BİR KAYPAK  BİR  İNATÇIDIR.  Kur’an terbiyesiyle yetişmiş bir  ruha gelince o, ‘Bir kuldur, ama mahlûkatın en büyüğüne karşı dahi ibadete tenezzül etmeyen aziz bir kuldur.’

“Bu durum, sadece Hz. Musa’nın karşısındaki FİRAVUN  için değil, tarihteki bütün FİRAVUN-MEŞREPLERİNDE  ORTAK  VASFIDIR. Bu kabil FİRAVUNLARIN en mebzul (bol, ucuz) olduğu çağ da bu çağ olsa gerek. İşleri düştüğü zaman veya çıkarları söz konusu olduğunda karşınızda iki büklüm olur, zilletle kıvranır ve ayağınıza kapanırlar; ayaklarını sağlam bir yere bastıkları ve kendilerini güçlü hissettikleri zaman da saldırgan vahşî, hodbin ve hodfürüş kesilirler. İşte bu İKİ  YÖNLÜLÜĞÜN  ifadesi olarak bunlar FİRAVUNLUK  ve  NEMRUTLUKLA anılırlar.

“Firavunlaşan insanların bu çarpık psikolojisini, KUR’AN şöyle resmeder: ‘Derhal (adamlarını)  topladı ve (onlara) bağırdı: -Ben, sizin en yüce Rabbinizim!’ derdi.” (Nâziat  Suresi,  79/23-24)

“Bu, onun firavunlaştığı, ordusu ve etrafıyla kendisini büyük gördüğü andır. Onun bir de alçaldığı, zillete düştüğü hâli vardır. Bu haliyle o zelillerden daha zelil ve sefillerden daha sefildir ki, onun o esnadaki ruh hâlini de Kur’an şöyle tasvir eder:

“Biz İsrailoğullarını  denizden geçirdik. Ama Firavun ve askerleri zulmetmek ve saldırmak üzere onları takip etti. Nihayet (denizde) boğulma haline gelince, Firavun, ‘Gerçekten, İsrailoğullarının inandığı Tanrıdan başka Tanrı olmadığına ben de iman ettim. Ben de Müslümanlardanım!’ dedi.” (Yunus Suresi, 10/90)

“Gönülden söylemedi, söyledikleri onun riyakârca çığlıkları olduğu, duygu, düşünce ve ifadelerinde samimi olmadığı dikkatle bakılınca hemen anlaşılır. İhtimal eğer o anda olsun doğru söyleyip istikamet içinde hissiyatını ifade etseydi, Allah (c.c.) onun imanını kabul edebilirdi. Samimi olmadığı ve sıkıştığından ötürü dua ve yöneliş adına Allah (c.c.) bu canhıraş çığlıkları kabul buyurmamıştı. İşte bu, tipik bir firavunluktur. Günümüzde yüzlercesiyle karşılaşırsınız bunların. Makam ve mansıpları adına kapınıza kadar gelir el-etek öperler; işleri bitince de çeker giderler gider de sizi ‘nesyen mensiyya= unutulup gitme’ vefasızlığına mahkûm ederler. Doğrusu siz her zaman bu tür insanların, sizin milli problemleriniz, dininiz, imanınız, diyanetiniz terbiyesi gibi… konularda hiç mi hiçbir çabada bulunmadıklarını ve sadece göz boyama nevinden sizi aldatmaya çalıştıklarını acı acı müşahede eder ve bunlardan tiksinirsiniz.

“Kur’an dışı terbiyenin terbiyezedeleri, belki bütün hususiyetleriyle firavun değillerdir. Biz de işin bu yanını nazara alarak hassas ve titiz davranıp bu tür hareketlere FİRAVUN  AHLAKI  demekle iktifa ediyoruz. Bazen bir müminde firavun ahlakı, bir kâfirde de MUSA  AHLÂKI  bulunabilir. Müminde firavun ahlakı devam edip giderse, o mümin –Allah  (c.c.)  muhafaza buyursun – neticede firavunlaşabilir. Övülen güzel ahlâktan Musa ahlakına sahip bir insanda neticede, belki bir gün Hz. Musa yörüngesinde seyahat edecek duruma gelebilir. Evet Allah (c.c.)  insanların boyuna-posuna, endâmına, ırkına, sınıfına değil; kalbine, kalbî hayatına, takvasına, zühdüne; tek kelimeyle keyfiyet veya evsafına bakmaktadır.

“Bu konuda Hz. Peygamber (S.A.S.)  şöyle buyururlar: “Allah (c.c.)  sizlerin ne cisimlerinize ne de suretlerinize bakar. O, sizin kalblerinize ve amellerinize nazar eder.’ (Müslim, Birr, 33)

İmam-Hatip Okulunun orta kısmını bitirmiş yaz iznine gidiyordum. Yurdun Müdür Odasına beni çağırdılar. Yaşar Tunagür Hocamızla Ali Rıza Güven Amcamız bana dediler ki: “İlim Yayma Cemiyeti bu yaz tatilinde İsveç’ten bir vakfa  talebe mübadelesi için anlaşma yapmışlar. Yol masrafları talebe gönderenlere ait olacak, gittikleri yerlerdeki masraflar da gittikleri ülkelere olacak. İmam-Hatip yurtlarından birer öğrenci istemişler. Biz yirmi öğrenci seçtik onlar içinde kur’a çektik sen çıktın. Şimdi okula git, Müdürden İmam-Hatip Okulu öğrencisi olduğuna dair bir belge getir. Onunla pasaport alacaksın.” dediler. Bir dilekçe yazıp gittim. Müdür edebiyat öğretmeniydi. Ama cibilli İslam düşmanı olduğu için İmam-Hatibe müdür yapmışlardı. Ama bizlere kan kusturuyordu. “Bilgimi görgümü artırmak üzere İsveç’e gideceğimden dolayı, pasaport alacağım için okulunuzun öğrencisi olduğuma dair bir belge istirham ediyorum.” meâlindeki ifadeyi  görünce, hemen olmaz, diye reddetti. Benim, Bağdat’a ve Mısır’a okumaya gideceğimi zannediyordu. Ben de “O zaman, verdiğim dilekçeye ‘Bu şahıs, bu okulun öğrencisi değildir.’ diye bir cevap verin öyleyse” dedim. Bu sefer “Gel otur şuraya, Müdürlüğü sen yap” dedi. Ben de  “Ben Müdürlük istemiyorum sadece dilekçeme cevap istiyorum.” dedim. Baktı başından savamıyor, bu sefer alttan aldı: “Evladım benim böyle bir yetkim yok. Sen git bu izni Milli Eğitim Müdür Muavini Haşmet Beyden al” dedi. Ben de gerçekten öyle zannettim. Meğer bir oyun imiş. Haşmet Bey de bizimkinin iman düşmanı bir arkadaşı imiş. Telefon etmiş. Ben daha yanına girer girmez “Bilgisini, görgüsünü artırmak için İsveç’e gidecekmiş!..” diye alay edip, beni kovdu! Ben de Tıp Fakültesinde sol bir derneğin aktif elemanı olan  dayıma gittim. O da bir grup arkadaşı ile Fransa’ya gidecekti… Meseleyi anlatınca, dayım da bizim müdürü softa birisi zannetti. Geri kafalı olduğu için beni İsveç’e göndermiyor sandı. Hemen okula gelip, Müdüre önce çok yumuşak bir ifade ile durumu arz etti. Müdür hakaretle “Tavassut istemez! Tavassut istemez!” diyerek azarladı. Dayım yüzündeki yumuşak ifadeyi değiştirip tam bir solcu ağzıyla “Siz halkın işlerini nasıl engelleyebilirsiniz? Siz kim oluyorsunuz. Şimdi Milli Eğitim Müdürüne bir telefon edelim isterseniz. Bakalım ne oluyor” dedi. Çünkü Milli Eğitim Müdürü de soldan idi… Muhtemelen dayımın tanıdığı birisiydi. O kibirli o firavun-meşrep Müdür birden değişip zillete büründü ve dayıma, “Beyefendi ne demek benim de oğlum tıp fakültesinde sizin gibi… Ben yeğeninizi  çok severim, kulağıma fısıldasa benim gerekli belgeyi hazırlatırdım. Buralara kadar sizlerin gelmenize hiç gerek yoktu!..” dedi. Allah! Allah!  Adam bir anda nasıl değişiveriyordu…

[Safvet Senih] 4.3.2020 [Samanyolu Haber]

Türkiye özgürlüklerin en çok gerilediği ikinci ülke oldu!

Demonstrators hold placards with some featuring a picture of Turkey's Prime Minister Tayyip Erdogan during a protest against internet censorship in Istanbul May 15, 2011. Thousands of people marched in central Istanbul to protest against the government's plan to filter the internet. REUTERS/Murad Sezer (TURKEY - Tags: CIVIL UNREST POLITICS) TEMPLATE OUT - RTR2MG6S

ABD merkezli demokrasi, insan hakları ve siyasi özgürlüklerin teşvik edilmesini amaçlayan düşünce kuruluşu Freedom House (Özgürlük Evi) “Dünyada Özgürlükler 2020” raporunu açıkladı. Rapora göre Türkiye, son 10 yılda dünya genelinde özgürlüklerin en çok gerilediği ikinci ülke oldu.

ÖZGÜR ÜLKELERİN SAYISI YÜZDE 3 AZALDI

“Demokrasi İçin Lideri Olmayan Bir Mücadele” başlıklı raporda 195 ülke ve 15 bölge değerlendirildi. Raporda 83 ülke “Özgür”, 63 ülke “Kısmen Özgür”, 49 ülke ise “Özgür Olmayan” kategorilerinde sınıflandırıldı. Rapora göre, son 10 yılda özgür ülkelerin sayısı yüzde üç oranında azaldı. Kısmen özgür ülkeler yüzde 2, özgür olmayanlar yüzde 1 arttı.

TÜRKİYE EN ÇOK GERİLEYEN İKİNCİ ÜLKE

Amerika’nın Sesi’nin haberine göre, Türkiye, geçen yıl olduğu gibi gibi bu yıl da “Özgür Olmayan Ülkeler” kategorisinde yer aldı. 49 ülke arasında en kötü durumda olan 10 ülke Tacikistan, Libya, Somali, Suudi Arabistan, Ekvador Ginesi, Kuzey Kore, Türkmenistan, Güney Sudan, Eritre ve son olarak Suriye sayıldı. Türkiye son 10 yılda dünya genelinde özgürlüklerin en çok gerilediği ikinci ülke oldu. 10 yılda 31 puan gerileyen Türkiye’nin önündeyse 32 puan kayıpla Orta Afrika ülkesi Burundi yer aldı.

YEREL SEÇİM OLUMLU KARŞILANDI

Raporun Avrupa kısmında değerlendirilen Türkiye için son yerel seçim sonuçları, liberal demokrasi adına gelişme olasılığı olarak tanımlandı. Raporda, “Türkiye’deki seçmenler Ankara ve İstanbul belediye başkanlıklarında Adalet ve Kalkınma Partisi’ni yerinden etti” denildi.

2020’de yakından izlenecek 10 ülke arasında yer alan Türkiye için “Belediye seçimleri, zafer kazanan muhalefet için dönüm noktası olsa da temel insan haklarında kısıtlamalar sürdü. Suriye’nin kuzeyinde devletin düzenlediği harekata karşı seslerini yükseltenlere baskı uygulandı” ifadeleri kullanıldı.

Raporda, ABD’nin Suriye’nin kuzeyinden çekilmesiyle oluşan boşluğu Rusya ve Türkiye’nin doldurmasıyla, bölgedeki Kürt nüfusa karşı yeni bir kötü muamele dalgasının yayıldığı ve IŞİD’le mücadelenin tehlikeye girdiği de savunuldu. Suriye’nin peşi sıra Libya’da karmaşıklaşan çatışmalarda Rusya ve Türkiye’nin rollerine de raporda dikkat çekildi.

TRUMP YÖNETİMİNE ELEŞTİRİ

Raporda özgür ülkeler arasında olan ABD son 10 yılda 8 puan kaybetti ve Slovakya, Letonya ve Slovenya gibi ülkelerin de gerisine düştü.

ABD’ye sert eleştirilerin getirildiği raporda “Trump yönetimi demokrasi ve insan hakları ilkelerine dayalı bir dış politikaya sürekli bağlılık göstermekte başarısız oldu. Başkan Venezuela ve İran gibi ABD düşmanı ülkelerdeki otoriter suistimalleri açıkça kınasa da Türkiye ve Mısır gibi geleneksel güvenlik ortaklarının açık hak ihlallerini mazur gördü” ifadeleri kullanıldı.

Freedom House, Trump’ın diplomatik desteklerini kazanmak için Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin ve Kuzey Kore Devlet Başkanı Kim Jong-un gibi otoriter liderleri hoş gördüğünü de yazdı. ABD’nin mültecilere ve sığınmacılara adil ve eşit muamelede gerilediğini de belirten Freedom House, Başkan Trump’ın azil sürecinde Beyaz Saray’ın eski ve hali hazırdaki çalışanlarına tüm Kongre celplerini reddetme emri vermesinin, Amerikan demokrasisini tehdit ettiğini belirtti.

ÖZGÜRLÜKLER 14 YILDIR DÜŞÜŞTE

Freedom House’un özgürlük raporuna göre 2019 yılı, tüm dünyada özgürlüklerin art arda giderek gerilediği 14’üncü yıl oldu. Rapora göre 2019’da 64 ülkede halkların siyasi hakları ve sivil özgürlüklerinde gerileme yaşandı; bu alanlarda sadece 37 ülkede ilerleme kaydedildi. 2018’de ilerleme kaydedilen ülke sayısı 50’ydi.

2019’un en fazla kayıpları da en büyük kazanımları da Afrika ülkelerinde kaydedildi. Sudan, Madagaskar ve Etiyopya, en çok demokratik kazanımı elde ederken, Benin, Mozambik ve Tanzanya ise seçimlerdeki yolsuzluklar ve devletlerin baskı politikaları nedeniyle en fazla gerileyen ülkeler oldu.

[TR724] 4.3.2020

Durmak yok, kovmaya devam! [Hasan Cücük]

’Çaykur Rizespor’da İsmail Kartal istifa etti’, ’Fenerbahçe’de Ersun Yanal dönemi sona erdi’ , ’Yeni Malatyaspor’da Kemal Özdeş ile yollar ayrıldı’ Bunlar bu hafta içinde spor sayfalarına atılan manşetlerdi. Süper Lig’de 3 takım daha alınan başarısız sonuçların faturasını teknik adamlara kesti. Ligin ikinci devresinin ortasına yaklaşırken, 18 takımlı Süper Lig’de sezon başından bu yana koltuğunu koruyan sadece 5 teknik adam bulunuyor.

Futbolun yazılı olmayan değişmeyen kuralı bu sezon da işlemeye devam ediyor: Başarısız sonuçlarda ilk teknik adamın bileti kesilir. Büyük beklentilerle Süper Lig takımlarının başında sezona başlayan 18 teknik adamdan sadece 5 isim koltuğunu korumaya devam ediyor. İstifa ve kovulma kervanına katılan son isimler Ersun Yanal (Fenerbahçe), İsmail Kartal (Çaykur Rizespor) ve Kemal Özdeş (Yeni Malatyaspor) oldu. Ersun Yanal’ın yerine kimin geleceği henüz belli olmadı. Çaykur Rizespor, Kartal’ın yerine Ünal Karaman’la 1,5 yıllığına sözleşme imzaladı. Yeni Malatyaspor ise bir kaç gün önce prensipte anlaştığı Hikmet Karaman’la 1,5 yıllığına anlaştı. Ünal Karaman sezona Trabzonspor, Hikmet Karaman ise Kayserispor teknik direktörü olarak başlamıştı.

Fenerbahçe, Çaykur Rizespor ve Yeni Malatyaspor’dan önce Süper Lig’de, Antalyaspor, Beşiktaş, Gençlerbirliği, Göztepe, Kayserispor, Konyaspor, Kasımpaşa, MKE Ankaragücü, Trabzonspor ve Denizlispor teknik adam değişikliğine gitti. Teknik adam değişikliğinde sezonun rekoru Kayserispor’da bulunuyor. Maddi sıkıntılar yaşayan kulüp sezona Hikmet Karaman yönetiminde başladı. Alınan başarısız sonuçlardan sonra Karaman’la yollarını ayıran Kayserispor’da sırasıyla Samet Aybaba ve Bülent Uygun görev yaptı. Her iki isim de başarısız olunca yeniden teknik adam değişikliğine gidilip koltuğun yeni sahibi Robert Prosinecki oldu. Sezonun bitimine daha 10 hafta var. Bakalım Prosinecki koltuğunu sezon sonuna kadar korumayı başaracak mı?

Kayserispor’u değişiklikte Antalyaspor, Yeni Malatyaspor, Kasımpaşa, MKE Ankaragücü ve Denizlispor izledi.  Sezona Bülent Korkmaz idaresinde giren Antalyaspor, sonrasında önce Stjepan Tomas’a ardından da Tamer Tuna’ya emanet edildi.  2019-2020 sezonuna Kemal Özdeş yönetiminde giren Kasımpaşa’da, daha sonra Tayfur Havutcu, Fuat Çapa görev aldı. Sezona Metin Diyadin idaresinde başlayan MKE Ankaragücü’nde sırasıyla Mustafa Kaplan ve Mustafa Reşit Akçay görev yaptı. Yeni Malatyaspor’un, Sergen Yalçın ile girdiği sezonda Kemal Özdeş ile de yolları ayırdı. Sezon bitmeden koltuğun 3. sahibi Hikmet Karaman oldu. Denizlispor’da ise Yücel İldiz ile başlanan sezonda önce Mehmet Özdilek, ardından Bülent Uygun göreve geldi.

Bu sezon içinde Kasımpaşa’dan ayrılan Kemal Özdeş, Yeni Malatyaspor ile anlaştı. Özdeş, alınan kötü sonuçların ardından sarı-siyahlı takımla da yollarını ayırdı. Yeni Malatyaspor’da yarım sezon görev yapan Sergen Yalçın ise Beşiktaş’ın başına geldi. Sezona Göztepe’de başlayan Tamer Tuna, ikinci yarıya Antalyaspor’un başında girdi. Başkent takımları arasında mekik dokuyan Mustafa Kaplan ise Gençlerbirliği ve MKE Ankaragücü’nün başında maça çıktı. Kısa dönem Kayserispor’u çalıştıran Bülent Uygun, Denizlispor’da göreve başladı. Antalyaspor’dan ayrılan Bülent Korkmaz, sıkıntılı süreçten geçen Konyaspor’u bulunduğu durumdan çıkarmaya çalışıyor. Devre arasında Trabzonspor’dan ayrılan Ünal Karaman ise İsmail Kartal ile yola devam etmeyen Çaykur Rizespor’la 1,5 yıllık sözleşme imzaladı.  Ligde teknik direktörü olmayan tek takım ise Fenerbahçe. Ersun Yanal, sarı-lacivertli ekibin başında sahaya son kez Trabzonspor’la oynanan Türkiye Kupası yarı finalinin ilk maçında çıktı.

Süper Lig’de bu sezon 5 takımın teknik direktörü koltuğunu koruyor. İki sezon üst üste şampiyon olan Galatasaray’da Fatih Terim, zirve mücadelesi veren Sivasspor’da Rıza Çalımbay, lig ve Avrupa’da yoluna devam eden Başakşehir’de Okan Buruk, üst sıraları zorlayan Alanyaspor’da Erol Bulut ile Gaziantep FK’de Marius Sumudica, görevine devem eden isimler oldu.

[Hasan Cücük] 4.3.2020 [TR724]

Bu dönemin Nazım Paşa’sı kim olabilir? [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

Türkiye yaklaşık on yıldır devam eden ilkesiz, ufuksuz ve vizyonsuz dış politikanın bedelini ağır bir şekilde ödemeye başladı. Cumhuriyet dönemi boyunca hiç karşılaşılmamış şekilde bütün Batı dünyasını ve ABD’yi kendisine düşman yapmayı başardı.

Bu şartlar Türkiye’yi kısa dönemler hariç hiç dost ve müttefik olmadığı, dört yüz yıldan beri mücadele ettiği, toprak kaybettiği, milyonlarca Müslüman halkın göç etmesine sebep olan Rusya ile yakınlaştırdı.

Vizyonsuz dış politikanın ve “birkaç günde bütün Suriye’ye hâkim olma” ve “bir haftada Şam’da Cuma namazı kılma” söylemlerinin son dramatik bedeli, sayısını bile tam olarak bilmediğimiz onlarca Mehmetçiğin İdlib’te şehit edilmesi oldu.

Diplomatik Yalnızlık

AKP iktidarı ise bir taraftan klasik söylemlerle “şehitlerin kanının yerde kalmayacağını” dile getirirken diğer taraftan dahiyane bir çözüm bularak sınır kapılarının açıldığını ilan etti ve “mülteci” şantajıyla Avrupa’nın desteğini almayı amaçladı. Aslında bu bile Türkiye’nin çaresizliğinin ne boyutlarda olduğunu gösteriyor.

Elbette on binlerce “Müslüman” mültecinin ne Suriye’nin tek adamı Esad ne de Türkiye’nin tek adamı Erdoğan için bir kıymeti yok. Şark’ta zaten yüzlerce yıldır insanın bir değeri olmadığından “Hıristiyan Avrupa’ya sığınmak için” yollarda ölen, denizlerde boğulan insanlar da bir şey ifade etmiyor.

AKP iktidarı bu tabloyu bizzat kendisinin hazırladığını unutmuşa benziyor. Aklın yerini duygunun, realizmin yerini romantik “Kudüs, Şam, Halep, Kosova, Bosna” söylemlerinin yer aldığı politikanın faturası bugün ağır bir şekilde ödeniyor.

Uzun bir süredir yazılarımızda “diplomatik yalnızlığa” dikkat çekmiş ve Balkan Harbini örnek vermiştik. Balkan Harbi başladığında Osmanlı kamuoyu zaferden çok emin olduğu gibi Avrupa devletleri de “savaş sonunda statükonun değişmeyeceğini” açıklamışlardı. Ama Avrupalı devletler, dört küçük Balkan devleti bir ayda Osmanlı ordusunu hemen her cephede yenilgiye uğratınca sözlerinden caydılar. Böylece Osmanlı Devleti diplomatik yalnızlığın faturasını “Elveda Rumeli” diyerek ödedi.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Harekât Planları 

Savaşların kazanılması için diplomatik güç ve destek yanında önemli bir faktör de önceden “realist ve stratejik harp planları” hazırlanmasıdır. Balkan Harbi öncesinde de dönemin Genelkurmay Başkanı A. İzzet Paşa on iki harekât planı hazırlatmış ve bunları Alman General Goltz Paşa’ya onaylatmıştı.

Bunlardan 1 numaralı plan Bulgaristan’a, 3 numaralı plan Yunanistan’a, 7 numaralı plan Karadağ’a, 9 numaralı plan Avusturya’ya ve 10 numaralı plan Rusya’ya karşı hazırlanmıştı. Bazı planlarda iki devletin birden Osmanlı Devleti’ne savaş açması ihtimali dikkate alınmıştı. Bunlardan 2 numaralı plan Bulgaristan ve Yunanistan’ın, 6 numaralı plan Sırbistan ve Karadağ’ın, 11 numaralı plan Rusya ve Bulgaristan’ın Osmanlı Devleti’ne karşı birlikte savaş açmaları durumunda neler yapılacağı şeklinde düzenlenmişti. 4 numaralı planda ise Yunanistan dışında üç Balkan devletinin savaş açma ihtimalleri göz önünde tutulmuştu.

On iki harekât planından sadece 5 numaralı plan dört Balkan devletinin birlikte savaş açması ihtimaline göre yapılmıştı. Balkan Savaşı’nda uygulanması gereken 5 numaralı planken bu yapılmamış, 1 ve 4 numaralı planlar uygulanmıştı. İlginç olan A. İzzet Paşa daha sonra bu harekât planlarını aratmışsa da bulunamamıştı. Bugün de Genelkurmay ATASE Arşivi’nde 1 ve 4 planlar mevcutsa da 5 numaralı planın sadece kısa bir özeti vardır.

5 numaralı planın uygulanmama nedenini anlamak mümkün değildir. Cephede görev yapan komutanlar ve Genelkurmay karargahında görev yapan Pertev Paşa, 5 numaralı planı sonradan öğrendiklerini belirtmişlerdir. Harekât planlarının uygulanmamasının asıl sorumlusu ise elbette Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı Nazım Paşa idi.

Savaş Naraları 

Savaş öncesinde özellikle başkent İstanbul’da tam bir savaş atmosferi vardı. İktidardan düşmüş olan İttihatçılar ve onların tahrik ettiği Darülfünun öğrencileri düzenledikleri mitinglerle savaş istiyorlardı. Bu gruplar Babıali’ye de yürüyerek Sadrazam Kâmil Paşa’dan savaş kararı almasını talep ettiler. İttihatçılardan geri kalmayan Hürriyet ve İtilaf Fırkası da savaş yanlısı mitingler organize ettiler.

Savaş isteyen grupların gerçeklikle örtüşmeyen hayalleri vardı. Onlara göre Osmanlı ordusu kısa sürede zafer kazanacak önce Sofya’ya sonra da Belgrat ve Atina’ya kadar ilerleyecekti.

Buna karşılık 1897 Osmanlı-Yunan Harbinden beri savaşmayan Osmanlı ordusunun durumu hiç de iyi değildi. “Mektepli subaylar” olan İttihatçılar alaylı subayları tasfiye etmişler, Tasfiye-i Rüteb Kanunu ile de birçok subayın rütbesini düşürerek “gayrimemnun” bir subay kitlesi oluşturmuşlardı. Bu dönemde “ordunun siyasete karışmamasını isteyerek” kendileri de bizzat siyaset batağına düşen Halaskâr Zabitan grubunun ordu içinde güçlenmesiyle ordudaki ikilik daha da keskinleşmişti. Ayrıca uzun süreden beri silah altında bulunan yüz bine yakın asker terhis edilerek ordunun gücü iyice zayıflatılmıştı.

Taarruz Saplantısı ve Nazım Paşa

Balkan Harbine girildiğinde “Büyük Kabine” ya da “Baba-oğul Kabinesi” denilen Ahmet Muhtar Paşa Hükümeti işbaşındaydı. A. Muhtar Paşa’nın Harbiye Nezaretine atadığı Nazım Paşa verdiği kararlarla mağlubiyetin en önemli elebaşlarından birisi oldu.

Kırım Harbinde büyük yararlılıkları görülen “Rumeli Ordu-yu Hümayunu Müşiri, Çerkezliği ile maruf İsmail Paşa’nın” oğlu olan Nazım Paşa, Fransız askeri akademisi St. Cyr’de eğitim görmüş, bu dönemde liberal görüşleri benimsemiş, bu özelliği onu Prens Sabahattin ve Kâmil Paşa’ya yakınlaştırmıştı. Nazım Paşa’nın Balkan Harbi öncesinde savaştığı tek cephe 1877-1878 Harbindeki Tuna cephesi olmuşsa da Osmanlı savunması burada da çökmüş, yaklaşık 25.000 esir verilmiş ve Ruslar önce Edirne’ye sonra da Yeşilköy’e kadar gelmişlerdi.

Bu sırada Binbaşı rütbesinde olan Paşa, bundan sonra kıta görevi yapmadan “ferik” rütbesine kadar yükseldi. Ancak Paşa’nın bu dönemde yakınlaştığı ve kendisi gibi Çerkez olan Deli Fuat Paşa’nın adı Abdülhamit’in tahtan indirilmesi hadisesine karışınca onun da mallarına el konuldu ve Erzincan’a sürüldü.

Paşa Erzincan’da altı yıl kaldıktan sonra Avrupa’ya gitmek üzere buradan kaçmayı başardı. Meşrutiyetin ilan edilmesiyle tekrar rütbelerine kavuşan Paşa, İttihatçıların iktidardan uzaklaştırılmasından sonra da kendisini Harbiye Nazırlığı koltuğunda buldu.

Paşa’nın böyle bir makama getirilmesinin mantıklı bir izahı yoktur. Çünkü Nazım Paşa 93 Harbi dışında bir savaşta bulunmamış, bir kolordu ya da orduya kumanda etmemiş, rütbelerini Genelkurmay karargahındaki görevlerle almıştı. Bir de Abdülhamit tarafından Erzincan’a sürülmüş ve burada sıradan bir asker olarak altı yıl geçirmişti.

Nazım Paşa Balkan Harbi öncesinde hazırlanan harekât planlarını dikkate almadığı gibi St. Cyr Mektebi’nin temel prensibi olan ancak realiteyle örtüşmeyen “daima taarruz” stratejisiyle Osmanlı ordusunu büyük bir felakete sürüklemiştir. Savaşın başında komutanlara gönderdiği emirde “merasim üniformalarınızı yanınıza alınız. Sofya’ya girerken lazım olacak” demesi, hayalciliğinin hangi boyutlarda olduğunu göstermektedir.

Öngörüsüz Komutanlar

Osmanlı ordusu, seferberlik tamamlanmadan askeri taarruza zorlayan Nazım Paşa başta olmak üzere üst komuta kademesinin hatalarının bedelini çok ağır bir şekilde ödedi. Birbirine düşen subaylar ve karnı bile doyurulamayan eğitimsiz askerler faturayı daha da ağırlaştırdı.

Osmanlı Devleti Balkan Harbinin sonunda Arnavutluk, Yanya, Manastır, Üsküp, İşkodra, Kavala, Selanik, Drama, Ege Adaları ve Batı Trakya’yı kaybettiği gibi on binlerce asker esir düştü. Diplomatik yalnızlık ve ordunun kötü durumu böylesine ağır bir tabloya zemin hazırladı.

Savaş sonrasında komuta kademesinden hayatta kalanlar Divan-ı Harp’te yargılandılar. Ancak hepsi Babıali Baskınında öldürülen Nazım Paşa’yı suçladılar. Hatta Ahmet İzzet Paşa “Eğer bugün ve gelecekte hataların tekrarlanmasına engel olunması için sorumlu aramak gerekliyse, Nâzım Paşa’nın adını söylemek kâfidir” demişti.

Bugün 15 Temmuz’u yaşamış ardından ciddi bir tasfiyeye maruz kalmış bir Türk ordusu ve siyasetin tam ortasına düşmüş bir komuta kademesi var. Muhtemelen binlerce subay hala ihraç korkusu yaşıyor ve bu durum ciddi bir güven problemi oluşturuyor. Özel ve Akar da günü kurtarmak için siyasetin emirlerini ordunun realitesine uygun olmasa da uyguluyorlar.

Bütün bunlar bugün Suriye’de Türk ordusunun düştüğü çıkmazın boyutunu ortaya koyuyor. Ama başta Erdoğan olmak üzere AKP iktidarı, Akar ve üst komuta kademesinin Balkan Harbinden hiç ders almadığı anlaşılıyor.

Şu anki mevcut politika devam ederse bugün karar verici durumunda bulunan Erdoğan ve AKP iktidarıyla Akar başta olmak üzere üst komuta kademesi, Balkan Harbi bozgununun sorumlusu Nazım Paşa gibi tarihe geçecekler.

Kaynakça: A. İzzet Paşa, Feryadım, İstanbul, 2017; S. Zeyrek, Birinci Balkan Savaşının Nedenleri, İÜ SBE Doktora Tezi, İstanbul 2012; Balkan Savaşları Paneli, İstanbul 2012; Y. Nizamoğlu, Balkan Savaşlarında Harekât Planları, Edirne 2013; Hikmet Bayur, Birinci ve İkinci Balkan Savaşları, İstanbul 1999, E. Korkmaz, “Harbiye Nazırı Nazım Paşa’nın İkinci Meşruiyet Öncesi Kariyeri”, CALESS, C. 1, S. 2, 2019;

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 4.3.2020 [TR724]

AİHM’in “Hâkim Hakan Baş Kararı” ne diyor? [Ramazan Faruk Güzel]

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 15 Temmuz darbe girişiminin ardından cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan hâkim Hakan Baş’ın 2017 yılında yaptığı başvuruyu 3 Mart 2020 tarihinde karara bağladı.

AİHM hükümetin OHAL koşullarını gerekçe gösteren savunmasını kabul etmeyerek ilk tutuklamayla ilgili ihlal kararı verdi ve sadece ilk tutuklama için de 10 bin avro tazminat ödenmesine hükmetti. Kararın çevirisine Anayasa Mahkemesi Eski Raportörü Okan TAŞDELEN’in sayfasından ulaşabilirsiniz.

Bunun böyle olacağı baştan belliydi ve az hukuk bilenler dahi bunu öngörüp hükümeti ve Adalet Bakanlığını uyarmışlardı. Dinlemediler, dinleyeceğe de benzemiyorlar… Ama bekleyen o bütün dosyalar bu şekilde ihlalle sonuçlanacaktır, zira keyfi ve sınırsız mütemadi suç yorumu, delilsiz tutuklama/ cezaların uluslararası hukukta karşılığı yaptırım olacaktır. Yavaş da olsa, kör-topal da olsa adalet böyle tecelli edecek…

Şimdi bu son kararı, diğer kararlarda da karşılaştırarak kısa bir değerlendirmesini ve de eleştirisini yapalım.

AİHM KARARININ İÇERİĞİ

AİHM, hâkim Hakan Baş’ın tutuklanmasında İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5.1 ve 5.4’ncü maddelerinin ihlal edildiğine hükmederken şu ihlallerin altı özellikle çizmiş:

– Tutukluluk süresinin uzun olması,

– Mahkemeye geç çıkarılması,

– Tutukluluk için ortaya makul delil konulamaması.

Yani bu kararda, “15 Temmuz Kurgu darbesi” sonrasında tutuklanan başvuranın “özgürlük” ve “güvenlik” haklarının iki başlık altında ihlal edildiği tespit edilmiştir.

Ayrıca, AİHM bu kararında “HSK’nın, içeriklerine açıklama getirmeksizin ya da başvuran ve onun durumuyla nasıl ilgili olduğunu açıklamaksızın istihbarat teşkilatlarından gelen bilgiye genel bir atıfta bulunmuş olmasına” vurgu yapması da dikkate değer!

Diğer ihlal hususlarına bakacak olursak:

1) Tutuklamanın Hukukiliği İlkesinin İhlali:

– “Suçüstü hali” kavramının hakimleri ve savcıları -onlara sağlanan teminatlardan yoksun kılacak derecede- geniş biçimde yorumlanmış olması,

– Tutuklama anında başvuranın üzerine atılı suçu işlediği şüphesini doğuracak belirli hiçbir olgu ve bilginin bulunmaması,

– Suçüstü halinin bu genişletilmiş yorumunun olağanüstü hale uygun bir karşılık olarak değerlendirilememesi ve başvurana yöneltilen şüphenin asgari makullük düzeyine ulaşmaması.

2) Tutukluluk İncelemelerinin Duruşmalı Yapılması İlkesinin İhlali:

Başvuranın, hakim önüne çıkartılmasına kadar bütün tutukluluk değerlendirmelerinin dosya üzerinden yapılmasını da AİHM “duruşmalı inceleme ilkesine aykırı” bulmuştur.

VE AİHM ALPASLAN ALTAN KARARI

AİHM, hakim-savcıların adil yargılanma ve özgürlük ve güvenlik hakları ile ilgili başvurularında, Hükümetin “suçüstü hali” iddiasını kabul etmemeye devam ediyor… Malum, daha önce de eski Anayasa Mahkemesi üyesi Alpaslan Altan Kararında da benzer bir hüküm çıkmıştı.

Nitekim AİHM de mevcut davadakine benzer koşullarda, ulusal mahkemelerin suçüstü kavramının kapsamını genişletmelerinin ve iç hukuk uygulamalarının açıkça gayri makul ve hukuki belirlilik bakımından sorunlu olduğuna karar vermiş bulunduğu Alparslan Altan kararına da atıfta bulunmuştur.

AİHM ayrıca/ yine mahkemelerin suçüstü kavramını yorumlamalarına ve 2802 sayılı Kanun’un 94. maddesini uygulamalarına ilişkin olarak mevcut davanın şartlarında farklı bir sonuca ulaşmak için hiçbir neden görememiştir.

AİHM’in bu kararının 104 ve 115 arası maddelerinde, özel soruşturma usulüne tabi olan hakim ve savcıların örgüt üyeliği/mütemadi suç/suç üstü hali denilerek tutuklanmalarının hak ihlali olduğu sonucuna varmıştı.

Hakan Baş kararında, Altan/Türkiye kararından farklı olarak; duruşmalı yargılama ilkesi yönünden de ihlal bulmuş olması önemlidir.

AİHM’İN SON KARARININ KRİTİĞİ

AKP’nin onca denemesinden sonra kabul ettirebildiği “insan hakları yargıcının (Saadet Yüksel) “kısmi muhalif görüşü” de tam ibretlik:

“…isnat edilen suçu işlediği yönünde şüphe yaratacak delil olmadığına katılıyorum, ama tutuklamanın haksız olduğuna katılmıyorum.”

Evet, bunu bir yargı mensubu söylüyor, hem de mağdur bir meslektaşı hakkında… “Hiçbir şey olmasa bile kesin bir şeyler olmuştur” diyen bir partili ağzı ile…

Nitekim kocası da son sürecin mağdurlarından olmuş bir önceki Türk hâkim Işıl KARAKAŞ’ın Alparslan Altan kararında verdiği karşı oy ile hukuk tarihinin utanç listesine kaydedilmişti.

**

AİHM’in bu son kararı KHK mağduru hakim savcılar için olduğu kadar diğer KHK mağdurları için de çok olumlu tarafları olan, 15 Temmuz hukuksuzluklarına bir kez daha işaret eden bir karar… Lakin sadece bariz ihlal oluşturması gereken birkaç durum kabul edilemez bulunmuş olması hayal kırıklığı… Ki bu da AİHM’in hakim ve savcıların durumuna hala temkinli yaklaştığını göstermekte!

AİHM tutukluluklar yönünden böyle ihlaller verirken acaba ihraçlarda usul yönünden ihlal verse de idarenin takdirinde aleyhe kararlar mı verecek? Bu temkinli hali akıllara ister istemez bu soruyu getiriyor.

Hükümet, bu kadarlık bir ihlal kararı için bile ne kadar baskılar yapmışlardı, onların kapılarını kaç kere aşındırmışlardı… Ve o meşhur, “Kızdırmayın bizi yoksa kapıları açar, Suriyelileri üzerinize salarım!” tehdidini kaç kere yinelemişti. AB’nin ve AİHM’in bu tehditlere ne kadar boyun eğdiğini zamanla göreceğiz…

**

Bu karardaki eleştiriye açık diğer hususlara gelince:

– Başlangıçta delil olmasa da sonra ortaya çıkan (Bylock kullanımı, tanık ifadeleri gibi) sözde delillerin hem tutukluluk hem hükümlülüğe esas teşkil edilebilecek gibi yorumlanma ihtimali,

– Proje “Sulh Ceza Hakimlikleri” sanki hukuka uygunmuş, Anayasa Mahkemesi hala “etkin iç hukuk yolu” imiş gibi ifadeler kullanılması… Venedik Komisyonu, ICJ raporlarında ve de Cahit Demirel kararında “sistemik sorun olduğunu” çok net olarak ortaya koymuştu. İstatistikler de aynısı söylüyor. Zira 15 bine yakın 5651 8/a kararından bir tane bile ret kararı bulunmamakta… (Akademisyen Kerem Altıparmak’ın da ifade ettiği gibi, Baş/Türkiye kararında AİHM’in sulh ceza hakimliklerinin tarafsızlığı ve bağımsızlığına ilişkin değerlendirmesi en nazik ifadeyle büyük bir hayal kırıklığı.)

– Bu karara göre ayrıca Adalet Bakanı’nın “şöyle karar verin” diye resmi bir yazısı bulamazsa bir hakimin bağımsız olmadığını iddia edemeyecek miyiz? Bu da Türkiye’deki yargıya baskı raconunun işleyişine ters!.. Kaldı ki Erdoğan bütün dünyayı tehdit ve şantajla idare etmeye çalışırken, Rahip Brunson, Demirtaş ve Osman Kavala gibi isimlerin yargılama süreçlerinde yaşananlar bütün dünyanın gözü önünde cereyan etmişti!

– AİHM ayrıca HSK’ın o sayfalarca süren “yargıda kadrolaşıldığı, illegal faaliyetlerde bulunulduğu” yönündeki mesnetsiz suçlamalarına atıfta bulunarak adeta o iddiaları bilinç altına kazıması iyi niyetle açıklanamaz.

Acaba AİHM baskılara boyun eğdi de mağdurları aşamalı olarak terör örgütü üyeliğine de dönüştürecek? Dediğim gibi, bekleyip göreceğiz. Bu arada da AB, AP ve AİHM nezdinde gerçekleri anlatmaya devam etmek gerekiyor.

SON TAHLİLDE…

Benzer yargılamaları olanlar bu kararları dosyalarına sunmalarında fayda var… Gerçi teorik olarak sunulmasına gerek yok… Zira -Anayasa m. 90 gereği- Mahkemelerce AİHM içtihadı re’sen takip edilip dikkate alınması gerekmekte. Ama takip eden ve hatta dikkate alan kim! Adamlar kendi Anayasalarını bile saymadıktan sonra… Ancak yine de sunulmalı, haklar sonuna kadar aranmalı, gerekli bütün esas ve usuller yerine getirilmeli ki vicdani, ahlaki ve hukuki sorumluluk açısından ortada hiçbir mazeret kalmasın.

Ülkesini, insanını seven; mağduriyetleri iç hukuk çerçevesinde çözebilmenin yollarını arar ve kendisinin bir “hukuk devleti” olduğunu, kendi meselesini kendi içinde çözebileceğini, vatandaşına adilane muamele edebileceğini gösterir.

Aksini yapanlar ise ülkesine, devletine ihanet ediyorlar demektir! İşin hazin tarafı, bu duruma düşenler de başkalarını her olayda suçlu ve hain olarak yaftalamasını bilenler!

[Ramazan Faruk Güzel] 4.3.2020 [TR724]

Rusya, Türkiye ile savaşsa ne olur? [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Eğer revizyonist (yayılmacı) olmayan bir Türkiye ve Rusya olursa, eski defterleri çok karıştırmamak şartıyla Rusya ile Türkiye’nin turizmden, ticarete, enerjjye kadar pek çok alanda işbirliği yapması mümkün. Bu alanlarda işbirliği yapılıyor zaten. Ama bugün hem Erdoğan Türkiyesi hem de Putin Rusya’sı revizyonist davranıyor. Erdoğan Neo-Osmanlı hayalleri görüyor. Türkiye’nin güç ve imkanlarını aşan, reel politiğe aykırı maceralara sokuyor ülkeyi. Belki de kendi sorgulanmasını engellemek için devleti ve toplumu bunlarla oyalamak zorunda? Putin ise petrol-gaz imkanlarını ve Sovyetler Birliğinin silah sanayiini kullanarak ara verilen Rus yayılmacılığını tekrar harekete geçirdi.

Her iki ülkenin halkı eski itibarlı günlerinin özlemini duyuyor. Her iki ülkenin başında da diktatörler var. Ama arada ciddi bir fark var. Rusya’nın başında bariz defoları olmayan, kendinden ziyade ülkenin geleceğini düşünen, ne yaptığını bilen, uzun erimli planları ve stratejileri olan demir yumruk Putin varken, Türkiye’nin başında boğazına kadar kirlenmiş, devleti ve milleti soyma üzerine hareket eden, ibresiz, ilkesiz, şantajlarlaa ayakta kalmaya çalışan zorba bir yönetim var. Ayrıca Rusya’nın aksine Türkiye yerli ve kendine yeter silah sanayine sahip değil. Petrol-gaz-enerji açısından dışa bağımlı, ekonomisi hızla çöken, toplumsal bütünlüğü atomize edilmiş, iç ve dış politikada yönünü şaşırmış bir ülke.

Böyle bir denklemde Rusya ile Türkiye savaşırsa ne olacağı gayet açık. Hayatı Ertuğrul Diriliş dizilerinden ibaret sanan, tarihten, coğrafyadan bi haber, AKP’li kitlelere bunu anlatmak zor. Erdoğan iktidarının mevcut halde Rusya’ya kafa tutma, savaşma durumu yok. Erdoğan’ın bunun gayet farkında olduğunu, ancak tabanını diri tutmak için gaz vermek zorunda olduğunu biliyoruz. Herşeyden önce Türkiye silah sanayisinden enerjiye kadar pek çok alanda Rusya’ya bağımlı. Rusyadan turist gelmezse, bir kaç ay Rusya domates biber satamazsak ekonomimiz çöker. Türkiye’nin doğrudan değil, Suriye üzerinden dolaylı dahi olsa Rusya ile kapışması harakiri yapmaktan başka bir şey değil. Nitekim dün NATO’ya höyküren Erdoğan Rusya’nın en küçük tehdidinde yüzünü batıya dönüyor; NATO üyesi olduğunu hatırlıyor. Rusya’ya karşı NATO’yu göreve çağırıyor.

Mevcut Türkiye’nin Rusya ile savaşması, hatta ciddi gerilim yaşaması Türkiye’ye ağır fatura çıkarak bir durum. Öte yandan Türkiye’nin Rusya ile batıya/NATO’ya alternatif stratejik işbirlikleri geliştirmesi ve aynı pakt içinde olması da mümkün değildir. Ergenekoncuların söylediği, ulusalcıların öykündüğü, anti emperyalist söylemlerle ülkeyi Rusya ve Çin’in kucağına itienlerin aksine coğrafyamız ve tarihimiz bize yayılmazı Rusya ve Çin’den uzak durmamız, aksine onlardan gelebilecek zararlara karşı tedbirler almamız gerektiğini söylüyor. Coğrafya kaderdir. Coğrafya ibni Haldun’un bahsettiği gibi sadece milletlerin, ,insanların karakterini, alışkanlıklarını etkilemez. Aynı zamanda ülkelerin/devletlerin siyasi kültürünü, dış politikasını, ordularını, dostlarını ve düşmanlarını belirler.

Realiteler, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik, siyasi, askeri durum, parçalanmış toplumsal yapı, bölgesel güç olan Erdoğan Türkiye’sinin Global güç olan Rusya ile asla dalaşa girmemesini söylüyor. Öte yandan tarih ve coğrafya bize, Rusya’nın güçlü olduğu ve yayılmacı politikalar izlediği dönemlerde onunla çıkarlarımızın asla uyuşmayacağını söylüyor. Deyimlerimiz arasında bulunan “Ayı ile yatağa girmek!” sözü biraz da sembolü ayı olan Rusya’ya işaret etmektedir. Sadece Türkiye değil, bütün Türki halklar olarak Rusya’ya karşı neden hep teyakkuz içinde olmamız gerektiğini gelin hamasi, süslü sözlerle veya kuru düşmanlıkla değil, tarih ve coğrafyanın gerçeklikleri üzerinden anlamaya çalışalım.

Ruslar 15. yüzyılın sonlarında ve 16. yüzyılın başlarında Moskova çevresinde yaşayan bir Tatar-Moğol devleti olan Altınordu devletine (1242-1502) bağlı bir beylikti. Rusların yaşadığı alanların doğusunda ve güneyinde tamamen Türki halklar, batısında ise Slav, Türki ve doğu Avrupa halkları karışık olarak yaşıyordu. Ruslar genişlemeyi düşündüklerinde mutlak manada Türki halklarla çatışmak, onların aleyhine büyümek durumunda idiler. Nitekim bu coğrafi zorunluluğun getirdiği durum nedeniyle Ruslarla Türklerin pek çok savaşı olmuş, 16. yüzyılda küçük bir beylik halinde yaşayan Ruslar ilerleyen dönemlerde Orta Asyadan, Kafkaslara, Hazar kıyılarına, Kuzey Doğu Asya’ya, Tuva’ya, Sibirya’ya kadar olan geniş coğrafyada daha ziyade Türki toplulukların topraklarını işgal ederek büyümüştür.

Altın Orda Devletinin 1502’de yıkılmasından sonra bu büyük devlet Kazan Hanlığı Kırım Hanlığı, Asrtahan Hanlığı, Nogay Hanlığı ve Sibir Hanlığı şeklinde parçalara ayrılmış, Rusya imparatorluğunun çekirdeğini oluşturan Moskova Knezliği bu dönemde bağımsız kalmıştır.

Doğu Slav boylarından olan Rusların farklı bir etnik grup olarak ortaya çıkmaları 15. Yüzyılda olmuştur. Çar 3. İvan’ın reformlarıyla Rusya Çarlık haline gelmiş ve bir kaç asır içinde dünyanın en güçlü, en geniş imparatorluklarından birisi olmuştur. Güçlendikçe etrafında yer alan Türki devletleri yıkmış ve Türki halkları bünyesine katmıştır. Önceleri batı ve doğu Asya’daki Türki devletleri yıkarak genişleyen Rusya Çarlığı bir süre sonra o dönemin en güçlü imparatorluğu Osmanlı Devleti ile çatışmaya başlamış ve bu defa sürekli Osmanlı devleti aleyhine genişlemiştir. Biz Rusları Asya Türki toplulukları ile mücadelelerinden öte Osmanlı Devleti ile Savaşlarından tanırız. Dünyadaki tüm Slav kökenlilerin ve Ortodoks halkların hamiliğine soyunan Rusya çok defa Osmanlının içişlerine de karışmış, Slav-Ortadoks kökenli halkları Osmanlı aleyhine kullanmıştır. Zaman içinde Ruslar doğuda Sibiryaya, Kuzeyde Kuzey denizine kadar ulaşırken batıda Balkanlara, Güneyde kafkaslara inmiştir. Tarihte yaşanan 16 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan 11 tanesini net olarak Ruslar kazanmıştır. Osmanlı’nın Ruslara karşı kazandığı savaşlar net bir galibiyet değildir ve kazanıma dönüştürülememiştir. Bütün savaşları, tarihi burada ele almak mümkün değil. Ama başlıca olayları ele almak bizim neden coğrafi ve tarihi olarak revizyonist bir Rusya ile müttefik olamayacağımız ortaya koyacaktır:

Moskova Knezliği, Korkunç İvan döneminde 1552 yılında Kazan Hanlığına, 1556 yılında da Astrahan Hanlığına son vermiş ve Çarlığa dönüşmüştür. Bu işgallerden sonra Osmanlının batı ve Orta Asya Türklüğüyle bağı kesilmiş, ticaret ve Hac yolları Rusların eline geçmiştir. Ruslar o dönem bir Türk gölü olan Karadeniz’e inmenin yollarını aramaya başlamışlardır. Sokullu Mehmet Paşa’nın Don ve Volga nehirleri arasında kanal açarak bu engeli aşmaya çalışma çabası Rusların müdahalesi nedeniyle sonuç vermemiştir.

16. YY her ne kadar güçlü olduğu dönem gibi görünse de Osmanlının ve Anadolu’nun Orta Asya Türklüğüyle bağlarının Kuzeyde Rusya, Doğuda Safevi Devleti tarafından kesildiği bir dönemdir. Gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı ilk dönemleri fetihlerinin beşeri kaynağını Orta Asya Türklüğü teşkil ediyordu. Fethedilen yerlere doğudan gelen  Türki kavimler yerleştirilerek Anadolu’nun ve Balkanların Türkleştirilip İslamlaştırılması sağlanıyordu. İşte 16. yüzyılda Osmanlı Devleti faturası uzun vadede anlaşılacak iki olumsuz gelişmeyle muhatap oldu. Kuzeyde Ruslar, doğuda Safeviler Osmanlı devletinin Asya Türkleri ile bağını kesti ve beşeri kaynak akışını durdurdu. Bu kesinti zaman içinde Asya Türklerinin Rus hegemonyasına girmesini,Osmanlı Devletinin zayıflamasını getirdi.

Türk-Rus tarihinde önemli kırılmalardan birisi de 1768-1774 Osmanlı Rus savaşıdır. Bu tarihe kadar Kırım Hanları Osmanlı Devletine bağlıydı ve Osmanlı orduları yanında seferlere katılırlardı. Batı Asya, Asya stepkerine sıkışıp kalmak istemeyen Rusya bir şekilde Karadeniz’e inmek istiyordu. Bunun önündeki engel Kırım Hanlığı idi. Pekçok cephede süren bu savaşların sonunda Osmanlı Devleti barış istemek durumunda kaldı. Zira Baltık Denizinden gelen Rus donanması Çeşme yakınlarında Osmanlı donanmasını yenilgiye uğratmış ve 5 yıl kadar Akdenizde kalmıştı. 1774’te imzalana Küçük Kaynarca Antlaşması ile Kırım Hanlığı önce bağımsız kaldı, sonra Ruslar tarafından işgal edildi. Böylece Ruslar Karadeniz’e güçlü şeklde inmiş oldular. Bu safhadan sonra Rusların ajandasında hep Boğazları kontrol etme ve sıcak denizlere inme olacaktı. Yapılan pek çok savaşta Ruslar Balkanlardan ve Kafkaslardan sürekli Osmanlı aleyhine ilerlediler ve neredeyse Karadenizi bir Rus gölü haline getirdiler. Bu arada Balkanlardaki Slav kökenli azınlıkları, Rumları ve Ermenileri kışkırtmaktan kaçınmadılar. Bugünkü Balkan ülkelerinin oluşumunda batı desteği yanında Rus Panislavizm siyasetinin etkisi büyüktür.

16. yüzyılda Moskova etrafında küçük bir prenslik olan Ruslar Türki halklar aleyhine genişleyerek 17. yüzyılda batı Asya’da, Avrasya’da güçlenmiş, 18. yüzyılda Karadenize, Kafkaslara inmiştir. 19. yüzyılda Batılılar Rusların Boğazları kontrol edip Osmanlı devletini yıkacağından endişe ettikleri için çok defa Hasta adam denilen Osmanlının yanında yer almış ve Osmanlı’nın bütünlüğünü savunmuşlardır.

Ruslara karşı aldığımız en onur kırıcı ve acı yenilgi bizim 93 harbi dediğimiz 1877-1878 Osmanlı Rus Harbidir. Bu felaket Neo-Osmanlıcı, İslamcıların “hiç toprak kaybetmeyen hükümdar!” dedikleri II. Abdülhamit döneminde yaşanmıştır. Ruslar doğudan Erzurum’a kadar gelirken, Batıdan o dönem başkent olan İstanbul’un dibindeki Yeşilköy’e (Atatürk Havaalanının olduğu bölge) gelmişlerdir. Batılı güçlerin devreye girmesiyle Ayastefenos Antlaşması imzalanmış bu anlaşmayla Karadağ, Sırbistan, Romanya bağımsız, Bulgaristan ise özerk olmuştur. Osmanlı devletine ağır savaş tazminatı ve kaybedilen topraklar kar kalmıştır.

Birinci Dünya Savaşında Ruslar yine Kafkaslardan ilerlerken 1917 Bolşevik devrimi çıkmış ve savaştan çekilmişlerdir. Ancak Rusların sıcak denizlere inme ve Boğazları kontrol etme hevesi SSCB döneminde de bitmemiştir. II. Dünya Savaşı sonrası Hitler’den boşalan alanları işgal eden Stalin İnönü Hükümeti’nden Boğazların kontrolünü istemiştir. 19. Yüzyıl boyunca her sıkıştığında Ruslara karşı Avrupalılardan yardım isteyen Osmanlı-Türkiye bu defa NATO üyeliğine girerek Rus tehdidinden korunabilecektir.

SSCB’nin dağılmasından sonra Rus gücü azalmış, etki alanı konjonktürel olarak daralmış ise de Putin’in iktidara gelmesiyle 4 asırlık yayılmacı, sıcak denizlere inmeyi hedefleyen Rus dış politikası geri gelmiştir. Maalesef 1991-2000 arası oluşan boşluğu Türkiye gerektiği şekilde değerlendirememiştir. Bu dönemde Türki Cumhuriyetlere yönelik en stratejik adım, oralarda açılan Gülen Okulları olmuştur. 15 Temmuz sonrası AKP bu okulları kapatmayı bir vazife edinmiş ve o kazanımları da heba etmiştir. Bugün Türki Cumhuriyetler Rusya Federasyonu içindeki özerk cumhuriyetlerinden hallice, ama Rusya’ya güçlü şekilde bağımlıdırlar.

Putin devleti kontrol edince Karadeniz’i Rus gölü yapma ve sıcak denizlere inme stratejisini aktive etti. Önce Gürcistan’ın bir bölgesini işgal etti. Ardından Ukrayna’ya bağlı eski Türk yurdu Kırım’ı işgal ederek oradaki deniz üslerini yeniden yapılandırdı. Putin, Erdoğan’ın ve Batının karıştırıp eline yüzüne bulaştırdığı Suriye’den kendisine alan oluşturmayı atlamadı. Esed’in yanında yer alarak kara birliklerini Suriyeye soktu, Akdeniz’de deniz üsleri edindi. Ayrıca Suriye’nin hava sahasını artık Rusya kontrol ediyor. Bundan sonra Suriye üzerindeki etkisini azaltmayı beklemek abesle işgal. Artık Rusya sadece kuzey komşumuz değil, aynı zamanda güney komşumuz. Sınırlarımızda Rus askerleri devriye geziyor. Anadolu da “ürmesini bilmeyen köpek sürüye kurt getirir” derler. Erdoğan iktidarı sürüye kurt değil, ayı getirdi.

Erdoğan iktidarının hemen hiç bir konuda geleceğe dönük, fizibilite edilmiş stratejik bir hedefi yok. Attığı hamasi nutukların ise altı boş. Onları gerçekleştirecek hiç bir gücü, öngörüsü, siyaseti yok. Erdoğan’ın bunları bilmemesi mümkün değil. Ama bu kadar kirli, yozlaşmış bir iktidarın demokrasi, hukukun üstünlüğü gibi değerleri önceleyen NATO ve Batı ile yürümesi de mümkün değil. O da kendi çıkarları için ülkeyi Rusya’nın kucağına atıyor, Rusya’dan tokadı görünce NATO’yu hatırlıyor. Öte yandan müttefiki Ergenekoncular içerde Rusya’nın etki elemanları olarak topluma-iktidara Rusya karşıtı söz ve eylemlerde sopa gösteriyor.

Türkiye’nin ne coğrafyası ne tarihi yayılmacı Rusya ile (Çin için de durum aynı) ittifak kurmaya müsaade etmiyor. Çünkü Rus yayılma alanları bizim varlık alanlarımız. Ama Erdoğan’ın zaafları, korkuları nedeniyle ülke ayı ile yatağa sokuluyor. Türkiye, ilkesi sınırları, hedefleri olmayan itibarsız, güvenilmez bir ülkeye dönüştürüldü. Bu kadar angajmandan, tavizden, kayıptan sonra batıya yönelmek ne kadar işe yarar bilemiyoruz. Suriye’de İdlib’te tarih tekerrür etti. iki ay önce Rusyayı “Stratejik Ortak” ilan eden Erdoğan-AKP şimdilerde Rusya ile savaşmayı konuşuyor. Rusya’dan sopayı görünce batıyla ve NATO’yla müttefik olduğunu hatırlıyor.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 4.3.2020 [TR724]

Bu kin ve nefretin kaynağı nedir? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Bu kin ve nefretin kaynağı nedir? Seviyeyi tutturamayan, devamlı hakaret eden, sesini yükselterek şiddet uygulayan, birbirini jurnalleyen, itirafçı olup kendini temize çıkartmaya çalışan insanlar niye bu kadar bol? Yere düşene tekme atmak neden bu kadar yerleşik? Medeni olmaya karşı nereden kaynaklanıyor bu saldırganlık? Tolerans neden bu kadar yerlerde?

Her şey Ergun Babahan’ın yaptığı bir paylaşımın ekranıma düşmesiyle başladı. Uzun yıllardır ismini-cismini bildiğim, Türkiye medyasında çeşitli üst sorumluluklar almış olan, mesleğinin duayeni konumunda, üstelik yaşını başını almış bir değerli insan olarak bilirdim Babahan’ı. Paylaşımında Ahmet Dönmez’in “soru çalma hadisesi” hakkında yazdığı bir makaleye referans yaparak, “Kesin bilgi abi; çalma ile inanç arasında varoşsal bir bağ var” diye yazınca, ben de bu konuda düşüncemi paylaşmak istedim ve şöyle yazdım: “Organize veya bireysel fark etmeksizin, suça bulaşmış kim (kişi veya grup) mutlaka yargılanmalı, eleştirilmeli, araya mesafe konmalı, mesele gayet şeffaf olarak ele alınmalı. Bunu yaparken genelleme yapmadan, suçun şahsiliği gözetilerek hareket edilmeli”.

Bu yazdığım paylaşıma Babahan şöyle yanıt verdi: “Suça genel olarak sahip çıkılıyorsa, [suç] inkar ediliyorsa ne yapmalı?” Ben de dedim ki: “Bence suça sahip çıkan kimse yok. Ama ‘suçun olup olmadığından emin olamayan’ insanlar var. Türkiye toplumu sistematik düşünemiyor. Temel ilkeler konusunda kafalar karışık. Mesela suç isnadı ile suçun ispatı arasında çok ciddi fark var. Buna dikkat edilmeli”. Ve şunu ekledim: “Gülen Cemaati ile hiçbir aidiyet bağı olmayan biri olarak, mevcut Türkiye ortamında açıkçası ben soru çalma iddialarının objektif olarak ele alınamayacağı kanaatindeyim. Ortada ciddi bir cadı avı var. Daha önce neden tek kişi çıkıp da ‘itirafçı’ olmamış? Bu bana garip geliyor”.

Buraya kadar her şey normal görünüyor. Babahan bir düşüncesini beyan etmiş. Ben o düşüncesine farklı düşüncelerle karşılık veriyorum. Ortada herhangi bir hakaret ya da saldırı yok. Zaten asla böyle bir şey beklemiyordum bu yorumları yazarken de. Ne de olsa polemiğin doğurganlığına inanan biriyim. Farklı seslerin duyulmasına önem veriyorum. Yoksa özgür basını, düşünce hürriyetini falan neden savunayım?

O da ne? Bir anda gördüğüm yanıtın karşısında dehşete düşüyorum. Bu doğru olamaz. Sürreal dünyaya, bir kâbusa düşmüş gibi irkiliyorum. Ergun Babahan bana şöyle yanıt veriyor çünkü: “Yalan söylemek günah değil mi, yoksa fetva mı var senin için de!”. Şöyle yazıyorum: “Enteresan. Benim gibi dinle diyanetle ya da cemaat vs. işlerle hiçbir alakası olmamış bir insana, Gülencilere bugün yapılanlar haksızlık olarak geliyor. Ama bu grubun içinde on yıllarca bulunmuş insanlar sanki hiç alakaları yokmuş gibi genelleyici yorumlar yapıyor.” Ekliyorum: “Monolitik, kapsayıcı tüzel kişilik ol(a)mamış cemaatimsi gruplarda bu tür afakî, kurumsal olmayan, kişilerin inisiyatiflerine bağlı ‘alengirli işler’ olabiliyor. Dahası Türkiye’de tüm siyasi, dini, etnik vs. gruplar maalesef ‘devlette kendi kadrolarını oluşturma’ stratejisi izledi”. Ergun Bey şu yanıtı veriyor: “Cemaat devlet olmaya çalışmış belli ki, üstelik kimseye yaşam hakkı tanımadan. Ama siz hala hep başkalarını suçluyor, Cemaati sütten çıkmış ak kaşık kabul ediyorsunuz. Bu sadece Cemaat’e öfkeyi arttırıyor. Özeleştiri erdemdir”. Ben de söyle yanıt veriyorum: “Özeleştiri çok önemli. Katılıyorum”. Ve ekliyorum: “Gülen Cemaati’ne karşı ortaya atılan iddialar ve yapılan korkunç cadı avı, hukuki temellerde değil. Bunu bir aydın olarak görmezden gelemem, gelmiyorum, gelmemeliyim. Soru çalmak suç. Bu yapıldıysa savunulamaz! Fakat yapılmışsa bile, bu Cemaat’e yapılanları haklı çıkarmaz”. Yanıt geliyor: “Cemaate yapılanlar haklı mı demek yanlışları sorgulamak…”. Ben yanıt veriyorum: “Hayır. Ama Cemaat bugün hedef haline getirilmiş durumda. İnsanlara ciddi zulüm ediliyor. Ayrıca Cemaat’e vurmak milli spor haline geldi Türkiyeliler arasında. Çünkü bizim kültürde yere düşene herkes tekme atar. Bu çok centilmence değil. Ahlaklı da değil. Prensipli olmalıyız”. Ardından şu yanıt geliyor: “Yüzleşme cesareti gösteremezseniz inandırıcı olamazsınız, aynı hatayı tekrarlama ihtimaliniz yüzde 100 olur… Bakınız 1915”.

Ben artık daha açıkça yazmak zorunda hissediyorum: “Ergun Bey, neden bana sanki Cemaat’in sözcüsüymüşüm gibi hitap ediyorsunuz? İkinci çoğul şahıs yazarak, Cemaat adına konuşuyormuşum gibi yapıyorsunuz? Oysa yukarıda birkaç kez Cemaat’ten olmadığımı yazdım”. Ve ekliyorum: “Sanıyorum Türkiye insanı ‘tek olmak’ ve ‘birey olmak’ durumlarını anlamakta zorlanıyor. Herkes bir gruba ait çünkü! Bunun alternatifi olmayacağını düşünüyor olmalılar”. Ergun Babahan şu yanıtı veriyor: “Bu da yeni bir taktik olmalı”. Artık dayanamıyorum: “Ergun Bey, yakaladınız beni! Babam ve annem tiyatrocu (Hadi Çaman ve Bengi Şen) ‘taktik gereği’ o yaşam stiline, mesleğe ve dünya görüşüne sahip oldular. Beni kripto olarak yetiştirdiler. Aslında biz ailece Gülen Cemaati’ndeniz! Babam Yeşilçam imamı, ben de Andromeda imamıyım”. Verdiği cevap cidden bu:” Ne olduğunuz beni ilgilendirmiyor, neyi gizlemeye çalıştığınız ve inkâr ettiğiniz önemli”. Hem benim Cemaat dışından, sadece Cemaat’ten olan insanların uğradığı haksızlıklara karşı çıkan tarafsız biri olduğuma inanmıyor, hem de beni soru çalma iddialarıyla aynı bağlamda, bir şeyleri gizlemekle ve inkâr etmekle suçluyor.

Ben her şeye karşın soğuk kanlılığımı koruyarak, sakin kalarak şu yanıtı veriyorum: “Bir şeyi gizlemek veya inkâr etmek için o şeyi önce bilmek gerekir. Birini suçlamadan önce de onun suçsuz olabileceği ihtimalini birincil olarak göz önüne almak gerekir. Bence kafanızı toplayın ve mantıklı düşünün biraz”. Onun verdiği yanıt, bilinçaltını tümden kusuyor. Sen kalıbına geçerek, şunları söylüyor: “Bence sen gizli acendandan [ajanda demek istiyor!] vazgeç ve ne olduğunu açıkça kabul et [daha bir cümle önce ne olduğumla ilgilenmediğini söylemişti oysa!]. Cemaat’e toz kondurmama çaban fazla göze batıyor çünkü”. Evet, doğru, eğer Cemaat’ten olanların uğradıkları haksızlıkları dillendirecek olursanız siz mutlaka Cemaattensinizdir! Ergun Bey’in mantığı böyle işliyor. Ben artık işi mizaha vurmaya karar veriyorum. Ne de olsa izahı olmayan şeyin ancak mizahı olur. “Gizli ajandam deşifre oldu! Artık başka bir gizli göreve yönelmek zorundayım. Herkese elveda!”.

Sonra hakaretler birbiri ardına geliyor. Uzun uzadıya o hakaretleri yazmak ve zihninizi Ergun Babahan’ın patolojik iç evreninin yansımalarıyla kirletmek istemem. Ben bu tartışmaya şu saptamalarla nokta koyuyorum: 1) Cemaat veya başka bir özel/tüzel şahıs bakmaksızın, suça kim bulaşmışsa yargılansın. 2) Suç isnadı ile kanıtlanmış suç arasındaki dev fark gözetilsin. 3) Masumiyet karinesi ve kanunsuz suç olmaz ilkeleri gözetilsin. 4) Bunlar herkese uygulansın. 5) Birilerinin hakkını-hukukunu savunmak sizi onlardan yapmaz. 6) İnsanları kripto bilmem ne diyerek suçlamak etik değildir. Adiliktir. 7) Fikir ayrılığını bireysel husumete çekmek zeki bir insanın yapacağı bir şey değildir. 8) Hakaret ve küfür etmek savunulamaz. 9) Birinin tanımadığı insanlar hakkında kişisel düşünce ve izlenimlerini gerçekmiş gibi paylaşmak etik dışıdır. Kabul edilemez. 10) Özel/tüzel kişilerin eleştirilmeleri çok doğaldır. 11) Özel/tüzel kişiler eleştirilirken hukuk ve etik kurallara dikkat edilmelidir. 12) Özeleştiri ve yüzleşme, kişinin kendisinin yaptığı bir hata söz konusuysa yapılabilir. Kişi, ait olmadığı bir grubun özeleştirisini yapamaz. Eleştirisini yapabilir. Sağduyu ve mantık bunu gerektirir.

Bu Türk “aydını” profili, Emre Kongar’dan Ufuk Uras’a, İsmail Saymaz’dan Ergun Babahan’a hep aynı. İlkeler birbirine girmiş. Mahalle aidiyetleri ile devamlı çelişiyor. İlkelerle mahalle aidiyetleri çelişince, mutlaka mahalle aidiyetleri baskın çıkıyor. Bir gruba ait olmak, tek olmaktan korkmak, grup ana akımından ayrı düşmek ciddi bir fobi. Ayrıca ciddi bir tolerans kültürü eksikliği söz konusu! Dahası, yine bu profilin ortak özelliği, tipik Ortadoğu husumet kültürü ile yoğrulmuş olmaları. Mahalle kültürü de kullandıkları dilin dışa vurumunda ortaya çıkıyor. Sippenhaft nefret ifadeleri (annene, babana, karına vs. yönelik etik dışı ve aşağılık ifadeler!) çok yaygın. Mesela Babahan rahmetli babamın Yeşilçam’da gençlik döneminde rol aldığı açık saçık erotik-komedi filmleri ima ederek bel atına vurmaya ve beni böyle Freudyen bir taktikle yaralamaya kalkması bunun göstergesi. Ergenlik çağındaki bir gencin yapsa tolere edeceğimiz bir tutumu altmış yaşının üzerinde bir “gazeteciden” duyunca cidden ürperiyorsunuz. Yoksa pederin liginde değil; normalde tenezzül edip yanıt bile vermem. Güler geçerim. Mesele benimle alakalı kişisel bir şey olsa burada sizlerle paylaşmazdım. Ama bu yaşanan gerçek diyaloglar, Türkiye’de muhatap olunan feci rejimin sosyolojik ve psikolojik patolojisi hakkında ciddi ipuçları veriyor. Eline geçen ilk fırsatta şu an en fazla tekme yiyen gruba karşı böylesi bir kinle hareket etmek, dahası beni kripto bir Cemaat mensubu gibi göstermeye çalışmak, rejimin insanları nasıl “FETÖ’cü” olarak kategorize edip fişlediği ve soykırıma tabi tuttuğuyla alakalı bir davranış kalıbına işaret etmiyor mu? Bunu görmeyelim mi? Es mi geçelim!

Ergun Babahan zamanında ciddi medya kuruluşlarında gazetecilik ve yöneticilik yapmış duayen bir isim. Bu zihniyetle rahatlıkla havuz organlarından birinde çalışabilir. Üstelik el üstünde tutulur! Ama beni suçlamasına bakmayın, Türkiye’de ona da “kripto FETÖ’cü” muamelesi çekiyorlar. İronik evet, en çok böyleleri rejimin damgalama yöntemlerini benimsiyor. Herkesin herkese düşman olduğu, kutuplaşmış, toplum olma özelliklerini yitirerek moleküllerine ayrılmış, mahalleler ve klanlar arası fay hatlarının giderek gerildiği bir sosyoloji, bir beşeri yapı söz konusu! Babahan’ın bana ettiği hakaretler sosyal medyada duruyor. Bu kusulan bilinçaltı Kemalo-İslamofaşizm olarak yıllardır Türkiye’de iktidarda zaten. Biz ona kısaca rejim diyoruz!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 4.3.2020 [TR724]

Ahmet’in gözleri size de bakıyor Avrupa [Alper Ender Fırat]

Gözümü her açtığımda ya da her kapattığımda Ahmet’in bakışları geliyor gözümün önüne. ‘Bana bu işkenceyi çektirmenizi hak edecek ne yapmış olabilirim size’ diye bakıyor insan olmaktan çıkan hakimlere – savcılara. Küçücük bedeninden intikam alan alçak siyasetçilere gözlerini dikmiş bakıyor.

Ve gözüm sudan çıkıp kayalara tutunan küçücük bir mülteci çocuğun, dehşet ve acziyet içindeki fotoğrafına takılıyor. Minicik bedenine yaşayacak hiçbir yer bırakmayanlara… İki mengene arasında dehşeti yaşayan binlerce çocuğun korku dolu bakışlarına.. Yüreksiz adamların, çocuk canları üzerinden yürüttüğü iktidar kavgasına… Binlerce mültecinin can havline, umut tüketişine…

Televizyonlarda boy verebilmek için şehit cenazesinin önüne atlayan kürk mantolu sahtekar madonnaya! Televizyonlarda görünebilsin diye geç kalmış Veysel Eroğlu için yeniden kılınan şehit cenazesi namazına. Mehmetlerin canları üzerinden iktidar devşirilmesine, arsızlığın, hayasızlığın, riyakarlığın, sahtekarlığın, alçaklığın böylesine sıradanlaşmasına… Adileşme evresinin zirvelerini yaşayan siyasete…

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Bütün bunlara şahit olmak da bir o kadar ağır. Bu ülkeye bakıp kusmamak hatta insan olmaktan utanmamak, mümkün değil.

Bütün dünya kendisinde hiçbir insani haslet bırakmayan bir yönetim ile yüzleşme süreci yaşıyor.

Evet; Recep T. Erdoğan bunca yıl etinden sütünden her şeyinden istifade ettiği mültecileri Batının kucağına boca etti. Batılı politikacılarının bugüne kadar yürüttüğü iki yüzlü politikalarını suratlarında patlattı.

Bu Frenkistein’in kurduğu rejimin hayat bulmasında ve varlığını sürdürmesinde batının hatırı sayılır bir katkısı olduğu yadsınamaz.

Her şeyden önce Recep T. Erdoğan’ın 15 Temmuz sonrası kurduğu yeni rejime karşı suskun desteğini konuşmak gerekir. O gece ne olduğunu herkesten çok daha iyi bilen batılı devletler gerçeklerin ortaya çıkması için kılını kıpırdatmayarak Erdoğan rejiminin kurulmasında ve yerleşmesinde en büyük desteği vermiş oldular.

Erdoğan daha önce sık sık Ey Avrupa Birliği diye parmağını sallayarak ‘kendinize gelin bak yine söylüyorum bizim Suriye’deki operasyonlarımızı bir işgal hareketi olarak nitelemeye çalışırsanız, kapıları açarız 3,6 milyon mülteciyi sizlere göndeririz’ diye açık açık tehdit etmişti. Batılı hükümetler Erdoğan’ın bu tehditlerine her seferinde el altından desteklerle karşılık verdiler. Aman bize bulaşmasınlar da Türkiye nasıl ve kim tarafından yönetilirse yönetilsin, kim ne çekiyorsa bizden uzakta çeksin düsturunu benimsediler.

Tehditten anlayanı tehdit etmesini bilen Erdoğan, artık başka bir faza geçti. Batılı Hükümetler Erdoğan ve güruhunun 15 Temmuz dahil işlediği uluslararası bütün suçlarını biliyor olmalarına rağmen susmalarının şimdi bedelini ödüyorlar.

Batıya açılan sınır kapılarını ardına kadar açtı ve yüzbinlerce mülteciyi Batı kapılarına dayandı.

Erdoğan Rejimi Batı için artık gerçek bir tehdit unsurudur. Kapısına dayandığı yüzbinler içinde hangisinin IŞİD’ci hangisinin yeri yurdu kalmamış mülteci olduğunu anlayabilmeleri mümkün değil. Terör Avrupa için gerçek bir tehdit haline dönüşmek üzere.

Avrupa’ya bunları yapan Erdoğan bir taraftan da mülteciyi engellemek isteyen Avrupalı güvenlik güçlerinin görüntüleriyle tabanının istediği malzemeyi sunuyor. Tabanı tepe tepe Batı’nın da ne kadar gaddar olabildiğini anlatacak.

Ahmet’in bakışları size de bakıyor Batı dünyasının sessiz yöneticileri. 15 Temmuz gerçeklerini açıklamadıkça Türkiye’de kurulan insanlık dışı rejim sizleri daha çok bulacak.

[Alper Ender Fırat] 4.3.2020 [TR724]

Mülteciler ve ‘savaşçılar’ üzerinden ‘organize işler’ [Adem Yavuz Arslan]

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Pazartesi akşam üzeri Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov ile yaptığı basın toplantısında kullandığı “AB size 1 milyar Euro yollayacağız diyor. Siz kimi kandırıyorsunuz ?” ifadesini görünce aklıma ister istemez 2014’te Youtube’a düşen meşhur ses kaydı geldi.

Geçtiğimiz günlerde CHP’nin bilirkişilere onaylattığı kayıtlardan birinde dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan oğlu Bilal Erdoğan ile konuşuyordu. Reuters başta olmak üzere uluslararası basının da dikkatini çeken konuşma da Bilal Erdoğan işadamı Sıtkı Ayan’ın ‘söz verdiği parayı getirmediğini, bir kısmını hazır ettiğini’ anlatıyor.

Erdoğan ise hiddetlenip “Ne söz verdiyse onu getirecek. Parayı alma, nasıl olsa kucağımıza oturacaklar” diyor.

Normal bir ülkede yani en azından hukukun olduğu bir ülkede böyle bir konuşmanın ortaya dökülmesinden sonra Başbakan istifa eder, yargılanır ve bir daha insan içine çıkamazdı.

Ancak Türkiye’de tersi oldu, hırsızı yakalayanlar tutuklandı, ‘hırsızlar’ baştacı yapıldı.

Erdoğan’ın AB’nin göndermeyi vaad ettiği 1 milyar euro için ‘siz kimi kandırıyorsunuz?’ demesi mültecilerin pazarlık unsuru yapıldığını teyit etmiş oldu. Gerçi Erdoğan’ın dönem dönem ‘Onlar muhacir, bize emanetler’ dediği Suriyeli mültecileri AB’ye karşı şantaj malzemesi yaptığı biliniyordu ama bu kez şantajın ‘ekonomik boyutu’ da ortaya çıktı.

Bu arada Erdoğan’ın Merkel’le yaptığı pazarlığın detayları başka bir skandalı da gözler önüne serdi. Şöyle ki; Erdoğan’ın açıklamasına göre Merkel mülteciler için gönderilecek 25 Milyon Euroyu doğrudan Türk hükümetine aktarmıyor. Paranın yardım kuruluşları üzerinden kullanılması şartı koşulmuş. Nedenini tahmin etmek zor olmasa gerek !

ŞEHİT SAYISINI BİLMİYORUZ AMA…

Erdoğan’ın para pul işlerini çok sevdiğini, kupon arsa işlerini bizzat ve yakından takip ettiğini biliyoruz ama onlarca şehidin olduğu bir ortamda bile para pul hesabı yapması geçtiğimiz günlerde- en azından sosyal medyada- çok konuşuldu.

Malum olduğu üzere 27 Şubat akşamı İdlib’te bulunan Türk askeri Suriye ve Rus birliklerinin saldırısına uğradı. Aradan bir haftaya yakın zaman geçse de hala saldırının detaylarını ve gerçekte kaç şehit verdiğimizi bilmiyoruz. Bölgeden gelen , Whatsapp gruplarına yağan görüntüler ve ses kayıtları vahim.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Hem de öyle böyle değil.

AKP hükümeti resmi olarak 34 şehit açıkladı ama bu rakama AKP yandaşları bile ikna değil. Çünkü sosyal medyaya yansıyan görüntüler saldırının şiddetini ortaya koydu. Benim bölgeden edindiğim bilgiler ve fotoğraflar da iktidarın söylemini tekzip ediyor. Bölgede görevli bir askerden dinlediklerim de fotoğrafları teyit etti. Şehit ailelerine saygının gereği fotoğrafları yayınlamadım.

Hava  saldırısının etkisiyle parçalanan cesetlerin bir kısmı orada gömülmüş. Öte yandan saldırıya uğrayan birlikte görevli bazı askelerin ailelerini hastaneye çağırıp DNA örnekleri alınması da kimlik tespiti yapılamayacak kadar kötü durumda olan şehitlere dair iddiaları destekliyor.

Özetle 27 Şubat akşamı Türkiye tarihinin en tirajik en büyük bozgunlarından birisi yaşandı. Peki Erdoğan ve AKP rejimi ne yaptı ? Hiçbir şey yokmuş gibi davrandı.

Olayı ‘önemsiz, sıradan bir durum’ olarak tanımlayıp Hatay Valisi’ni öne sürdüler. Erdoğan iki gün boyunca ortalarda gözükmedi. AKP trolleri bilgisayar oyunlarından kotardıkları görüntülerle ‘destan yazdı’. Şehit sayısını bilemedik ama Suriye ordusunun kaç kayıp verdiğini net rakamlarla öğrendik !

İki gün sonra kameraların karşısına geçen Erdoğan gayet neşeli bir şekilde muhalefete çattı, Gezi olaylarına döndü, AB liderleriyle yaptığı mülteci pazarlığını anlattı. Tam bu esnada kameralara TBMM eski Başkanı İsmail  Kahraman’ın Berat Albayrak’a dönüp eliyle ‘indiragandi hareketi’ yapması yansıdı.

Kahramanın gülerek parayı cebe indirme hareketi yapması ve Berat Albayrak’ın eşlik etmesi yüzsüzlükte bir çığır olarak kayıtlara geçti. Sadece Şubat ayı içinde en az 60 şehit vermiştik ama Erdoğan İdlib saldırısı sonrası oluşan ‘yenilmişlik psikolojisini’ usta bir şekilde ‘zafer coşkusu’na çevirmeyi başardı.

MÜLTECİLER EN ETKİLİ SİLAH

Erdoğan’ın İdlib Şehitleri’ni gündemden düşürüp gündemi bastırmasında en etkili araç Suriyeli mülteciler oldu. Başı ne zaman sıkışsa mültecileri silah olarak kullanan Erdoğan bu kez de aynısını yaptı.

Kamu imkanlarını kullanarak binlerce Suriyeli mülteciyi Yunanistan sınırına taşıdı. Jandarma ve Sahil Güvenlik korumasında botlara bindirilen Suriyeli mülteciler Avrupa’ya gönderildi. Öyle ki İçişleri Bakanı Süleyman Soylu seçim sonucu verir gibi her birkaç saatte ‘gönderilen mülteci’ sayısını açıkladı.

Şehit sayısını saklayan rejim, mülteci sayılarını abartarak hem iç kamuoyunun gazını aldı hem de Avrupa’yı tehdit etti. Her iki cephede de başarılı oldu denebilir.

Düşünsenize tamamen iç politik gerekçelerle binlerce askeri üstelik hava savunması olmadan Suriye’ye sokuyorsunuz, onlarca şehit veriyorsunuz ve hesap vermek yerine mültecileri silah olarak kullanıyorsunuz. Sınır kapılarında insanlık adına utanç verici görüntüler gelirken Erdoğan AB liderleriyle para kavgası veriyor! Emrindeki sınırsız medya gücüyle de yaşanan trajedinin sorumlusu olarak Avrupayı gösteriyorsunuz. Gerçekten  tarifsiz bir siyasi deha ile karşı karşıyayız !

HEM ETİNDEN HEM SÜTÜNDEN…

Aslında Erdoğan rejiminin mültecileri (ve savaşçıları) nakte çevirme yeteneği Suriye ile sınırlı değil. Son dönemde edindiğim bilgilere göre Erdoğan ve ‘yakın halkası’ Libya’dan Türkiye’ye getirilen yaralı ve hastalar üzerinden devasa paralar kazanmış.

Detaylara geçmeden genel çerçeveye dair bir hatırlatma yapayım çünkü Türkiye’de özgür medya kalmadığı için bu detayları okuyabileceğiniz başka bir yayın organı yok. Bilindiği gibi Libya’da başlayan iç karışıklıklar sırasında Türkiye aktif olarak sahadaydı. Türkiye’nin Libya’daki varlığına dair çok şey yazılıp çizilebilir ancak şimdiki konumuz tedaviye getirilen ‘hasta’lar.

‘Hasta’ ifadesini tırkan içine aldım çünkü Libya’dan Türkiye’ye tedaviye getirilenler resmiyette ‘hasta’ olarak adlandırılsa da gerçekte rejime karşı savaşan milis güçlerdi. İsmi bende saklı bir hastane yetkilisi Libya’dan getirilenlerin radikal gruplara mensup savaşçılar olduğunu ve hepsinin çatışmalarda yaralandığını anlattı.

Hastane kayıtları da bu iddiaları destekliyor.

Türkiye 2012 itibariyle Libya’dan getirilen ‘hasta’ları başta Medical Park ve Medipol gibi iktidara yakın hastanelere dağıttı. 2011’den itibaren Türkiye’de tedavi gören Libyalı sayısı 8 bini aşmıştı. İlerleyen dönemlerde bu sayı azalarak devam etti.

Libya’dan getirilen ‘hasta’ların Türkiye’deki hastanelerde tedavi edilmesinde ne var diyebilirsiniz. Ancak kazın ayağı pek öyle değil.

Çünkü ekranlarda ‘ümmet, kardeşlik vs’ diyenler perde gerisinde milyonlarca dolarlık rant elde etmişler. Bir yandan da sahte evraklarla devlete ödenmesi gereken vergiler kaçırılmış. Dahası  Cem Uzan döneminden hatırladığımız ‘çifte muhasebe’ sistemiyle Libya elçiliğine milyonlarca dolar fatura çıkartılırken doktorlara ve devlete yapılması gereken ödemeler ya yapılmamış ya da olması gereken rakamın çok çok altında kalmış.

Skandal sözleşme ücretini alamadığını iddia eden bir doktorun mahkeme başvurmasıyla ortaya çıktı. Mahkeme evrakları organize bir dolandırıcılığı ve bu işin ‘yukarıya’ kadar uzadığını gösteriyor. Sürecin aktörlerinden birisi de Erdoğan’a duyduğu ‘aşk’ ile gündeme gelen Ethem Sancak.

Ancak Türkiye’de ne bağımsız medya ne de bağımsız yargı kalmadığı için kimse skandalın üzerine gitmiyor. Oysa ortada dört dörtlük bir skandal var. Cihatçıların Türkiye’ye getirilip tedavi ettirilmesi bir yana bir de milyonlarca dolarlık vurgun yapılmış.

Faturalar şişirilmiş. Mesela bir hastaya 1200 enjeksiyon yapılmış gözüküyor. 25 sayfayı bulan bir tek fatura dökümünde yok yok. Doktorlara ve maliyeye bildirilen kayıtlarda bir birim yazılan giderler Libya Büyükelçiliği’ne kat be kat yazılmış.

Söz gelimi hastane odası için günlük 1500 dolar yatak masrafı alınmış. Çift kayıtta bin dolar fatura çıkarılan hasta için Libya Elçiliği’ne 200 bin dolar fatura gönderilmiş. Mahkeme dosyasına giren faturalar vurgunun büyüklüğünü gösteriyor.

BELGE 1 | MEFTAH ABDALLAH AL SOWALEM
BELGE 2 | FATHI MOHAMEED OTHMAN
Nitekim dönemin Libya yönetimi konuyu Erdoğan’a aktarıyor.

Erdoğan ise Libya’dan getirilen hastaların devlet hastanelerinde ücretsiz tedavi edildiğini, özel hastanelerde süren tedavilerin ise özel protokollerle yapıldığını anlattıktan sonra “Çok farklı şekilde burada ücretler tahsil edildiğine dair bize bilgiler aktarıldı. Yakından takip edeceğiz, bunu insan hayatını fırsata dönüştürmek olarak görüyorum” dedi.

Erdoğan’ın bu demecinin üzerinden yaklaşık 7 yıl geçti ama ne tür bir araştırma yapıldığı, kime  ne tür bir hesap sorulduğuna dair ipucu yok. Bakırköy Adliyesi’ndeki dosya ise tıkanmış durumda çünkü skandalın ucu ‘yukarıya’ uzanıyor.

Libya’dan ‘hasta’ adı altında kimlerin getirilip hangi hastanelerde tedavi edildiğini, bu işlerde kaç milyon doların döndüğü ve kimlerin büyük rantlar elde ettiğini merak eden varsa Bakırköy Adliyesi’ne bakabilir.

Sonuç itibariyle; Erdoğan’ın Libya ve Suriye’ye sadece dini ya da ideolojik nedenlerle yakın ilgi gösterdiğini sanıyorsanız dünyadan haberiniz yok demektir.

[Adem Yavuz Arslan] 4.3.2020 [TR724]