Bir çocuğun hayatı ile oynadılar [Selahattin Sevi]

Kötülerin her türlü kötülüğü özgürce yapabildikleri bir Türkiye'de artık Ahmet yok. Yönetimi, yargısı ve bütün anayasal kurumlarının el birliği ile ölüme yolladığı 8 yaşındaki kanser hastası Ahmet Burhan Ataç'ın hikâyesi Türkiye'nin hikâyesi...

SELAHATTİN SEVİ -7 Mayıs 2020

Ahmet Burhan cezaevindeki babasını göremeden hayata veda etti. (FOTOĞRAF: SELAHATTİN SEVİ)
Gece yarısını henüz geçiyor. Gri kaplı küçük defterimin sayfalarını karıştırırken alıyorum haberini. İçinde pasaportum, artık işlevsiz hale gelen ehliyetim, eşimin ve çocuklarımın ilk mülteci kimlikleri, birkaç değersiz not ve kartvizit, kızımın beni ne kadar sevdiğini anlattığı mektubu var. Bir de iki hafta önce kaybettiğim annemin birkaç renkli fotoğrafı ile küçük arkadaşım Ahmet’le yan yana çekildiğimiz polaroid görüntü…

Geç tanıdığım ama erken kaybettiğim, yüzüne bakmaya kıyamadığım Ahmet artık hayatta değil…

AHMET’İN HİKÂYESİ TÜRKİYE’NİN HİKÂYESİ…

Ahmet’in annesiyle, babasıyla ve kardeşiyle birlikte son mutlu günü 20 Şubat 2018’di.

O gün dördü bir kahvaltı masasına oturduklarında hayatlarının bir daha eskisi gibi olmayacağını bilmiyorlardı. Ahmet kreşin, baba Harun Reha Ataç limon bahçesinin yolunu tutmuştu. Annesi Zekiye Ataç ve kızkardeşi ise evde kalmıştı.

TÜMÖR AHMED BURHAN’IN AKCİĞERİNE DE YAYILDI

2019 yılının eylül ortasında Zekiye hanımın Twitter’daki çığlıklarını duyduğumda geç kaldığımı fark ettim. Ahmet’in durumu hiç iyi değildi… Çukurova Üniversitesi Hastanesinde tedavi gören 8 yaşındaki Ahmed Burhan, kemik kanseriydi. Kemoterapi ve radyoterapi tedavileri sonuç vermeyince o yılın temmuz ayında ameliyat olmuştu. Her ne kadar kürek kemiğindeki tümör temizlense de yapılan kontrollerde kötü huylu tümörün akciğere de yayıldığı öğrenilmişti.

“BEN EŞİME AHMET BURHAN’IN DURUMUNU NASIL SÖYLERİM!”

18 Eylül 2019 Çarşamba günü eşi ile açık görüşü olan Zekiye Ataç, “Ne diyeceğimi, nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum” diyordu. Çünkü, Adana’da özel bir yurtta görev yaptığı için örgüt üyesi olduğu iddiasıyla tutuklanan ve 30 Kasım 2018’de, 9 ay 9 yıl hapis cezasına çarptırılan eşi Harun Reha Ataç’ın oğlunun son durumundan henüz haberi yoktu.

LİMON BAHÇESİNDE GÖZALTI…

Tek tesellisi kendisinin ‘dışarıda’ olmasıydı Zekiye Ataç’ın… Cezaevinden tahliye edilmesi bir şanstı. Hayatlarının alt üst oluşu eşinin limon bahçesinde gözaltına alındığı o gün başlamıştı:

“Eşimi gözaltına aldıktan sonra eve 10 polis geldi. Kızım korktu. Ev aramasından sonra karakola götürüldüğümüzde eşim de oradaydı. Çaresizce birbirimize baktık. Ahmet Burhan’in kreşi Emniyetin hemen karşısındaydı. Fakat olanların hiçbirinden haberi yoktu. Bizi merkeze götürünce kızım Emniyette, Ahmed Burhan okulda kaldı. Oğlumu da alayım kızımın yanında kalsın dedim, izin vermediler. Ne yapacağımızı bilemedik. Sonra öğrendik ki ailelerimiz gelip almışlar çocukları. İkimiz de tutuklandık. Ben iki buçuk ay sonra tahliye oldum ama eşim hala cezaevindeydi…”

“YAVRUM YAŞADIĞI STRESE DAYANAMAMIŞ”

Kendisiyle görüştüğümüz ilk söyleşide oğlunun hastalık süreciyle ilgili oldukça kaygılıydı anne Zekiye Ataç: “24 Eylül 2018’de oğlum kolum ağrıyor dediği için doktora götürdüm. Maalesef kürek kemiğinde kitle var dediler. Doktor, bu yeni değil, altı ay önce oluşmuş dedi. Yani bizim tutuklandığımız zamanlara denk geliyor. Meğer yavrum yaşadığı strese daha fazla dayanamamış. Zaten her zaman içine kapanık ve aşırı duygusaldır.”.

AHMET BABASINA HASRET HAYATA VEDA ETTİ

Oğlunun bir gün evde kaybolduğunu ve aramaya başladıklarını anlatan anne Ataç, “Baktık ki tek başına bir odaya kapanmış, babasının fotoğrafına sarılmış hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Başkalarının yanında tek damla gözyaşı dökmeyen oğlum ne yaşarsa içinde yaşıyor. Yetkililere sesleniyorum, gelin Ahmet’in yaşadıklarına kulak verin. Sesini duyun. Onu hep birlikte yaşatalım.” demişti.

AHMET BURHAN İÇİN ÇOK ZOR BİR SÜREÇ…

Kemoterapi sürecinin yaklaşık 6 ay sürdüğünü, yapılan tetkiklerle tümörün küçülmediğini belirten Ataç, sözlerine şöyle devam ediyordu:

“Sonra radyoterapi dendi, 1 buçuk ay da o sürdü, yine küçülmedi. Doktor çok dirençli bir tümör diyerek ameliyata aldı. Ameliyat olacağı günün gecesinde Ahmet Burhan’ın tam ameliyat bölgesinde zona çıktı. En sonunda hocalar sorunun strese bağlı olduğunu söylediler. Doğal olarak ameliyat ertelendi. 10 gün enfeksiyon bölümünde yattık. Tekrar ameliyat için hazırlıklara başladık. 3 Temmuz’da ameliyat oldu ve kürek kemiği alındı. Fakat şimdi kolu sıkıntılı. Omuzunda ağrılar var. Bu hafta yapılan değerlendirmelerde maalesef tümörün akciğere sıçradığı görüldü. Üstelik küçük de değil, 4 cm büyüklüğünde.”

SUÇLAMA: ÖZEL BİR YURTTA ÇALIŞMAK…

Eşi ile birlikte Adanalı olan ve özel bir yurtta çalıştıkları için gözaltına alınarak tutuklanan Ataç çifti 2010 yılının temmuz ayında evlendi. Eşi cezaevinde olan Zekiye Ataç oğlu Ahmed Burhan ve kızı 5 yaşındaki Fatma Betül ile birlikte eşinin annesi ve babası ile kalıyordu. Fakat her ikisi de yaşlı ve hastaydı.

BABA YOLU GÖZLERKEN ANNESİ TEKRAR GÖZALTINA ALINDI

Anne Zekiye Ataç’ın oğluyla ilgili kaygıları artarken beklenmedik -beklenen mi demeliyiz yoksa- bir şey daha oldu. Babası cezaevinde olan ve o zaman bir yıldır kemik kanseriyle mücadele eden 8 yaşındaki Ahmet Burhan Ataç’ın her şeyi, annesi de gözaltına alındı.

Bütün insan hakları ihlallerinde Türkiye’nin alarm zili olan TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi ve DHP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu sosyal medya hesabından yaşanan hukuksuzluğu duyurduğunda tarihler 15 Ekim 2019’u gösteriyordu. “Bu nasıl vicdansızlık, ölmek üzere bu çocuk… Hiç mi insanlık kalmadı” sözleri boşunaydı. İktidar ve onun güdümündeki yargı kördü, sağırdı…

Ertesi gün müjdeli haber yine Gergerlioğlu’ndan geldi. Ahmet Burhan’ın annesi yurtdışı yasağı konularak şartlı tahliye edildi.

AHMET YURT DIŞINA GİTSİN, TEDAVİ OLSUN

Kasım ayının ortalarında ise anne Zekiye Ataç, kamuoyuna bir çağrıda daha bulundu. Oğlu Ahmet’in yurt dışına gitmesini ve tedavi görmesi için bir çığlıktı bu çağrı. Almanya’nın Köln kentindeki Immun Onkologisches Zentrum’da oğlu için bir tedavi şansı olduğunu vurgulayan Ataç, hakkındaki yurtdışı yasağı ve hükümden dolayı pasaport alamadığını  söylüyordu:

“Biliyorsunuz Prof. Dr. Haluk Savaş da rahatsızdı ve Köln’e giderek tedaviye başlamıştı. O adrese başvurduk. Hastanede Yadigar Genç adlı çok başarılı bir doktor var, Ahmet’in raporlarını ona gönderdim. İnternet’te de araştırdım, yeni ve  Türkiye’de ve başka yerde olmayan bir tedavi yöntemi var. Başarılı bir ekiple çalışıyorlar. Birkaç gün sonra cevap geldi, bana randevu vermek istediğini söylediler. Fakat pasaportumun olması gerekiyor. Ben yurt dışı yasağımın olduğunu, 6 yıl 3 yıllık bir cezamın buna gerekçe gösterildiğini anlattım. Haluk Bey de KHK’lı ama o idari bir kararla yurt dışına çıkabildi. Benimki yargı ile ilgili, hükmüm ve adli kontrolüm var. Fakat bu bizim için çok önemli. Avukatımız mahkemeye başvuracak, ben de tekrar nüfus müdürlüğüne gideceğim. Nasıl olacak bilmiyorum.”

Fakat kime söylüyordu ki… Yine kimse duymadı evladı için feryat eden bir annenin çığlıklarını.

YENİ YILDA YENİ UMUTLAR…

Yeni yılın ikinci haftası, 11 Ocak 2020’de, HDP Kocaeli Milletvekili TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu, bu sefer iyi bir haber verecekti Ahmet’e, ailesine ve bütün Türkiye’ye: “Çok kısa süre sonra iyi haber vereceğiz inşallah. Vize sorunu duyarlı vatandaşlar, Almanya Büyükelçiliği’nin hassasiyeti ve yardımlarıyla çözülüyor.”

Bir yandan da, Ahmet’in yurt dışında tedavi görmesi için bütün enerjisini harcayan, tanıdıklarını araya koyan yazar ve aktivist Natali Avazyan Ahmet Burhan’a moral ziyaretinde bulundu. Hediyelerle hastaneye giden Avazyan, Bir süre Ahmet Burhan ile sohbet etti ve her zaman yanında olacağını söyledi. Ahmet’in gözleri ışıldadı.

ANNESİZ, BABASIZ UMUDA YOLCULUK

20 Ocak’ta, babası tutuklu, annesinin de yurt dışı yasağı olan 8 yaşındaki kanser hastası Ahmet Burhan Ataç tedavi olmak için Antalya Havalimanı’ndan Almanya’ya uçtu.

Adana’dan yola çıkan ve 23.55’te Sun Express ile Antalya aktarmalı olarak tedavisinin yapılacağı Köln’e hareket eden Ahmet Burhan ‘umuda yolculuğunu’ yaşlı ninesi ile yapmıştı.

AHMET’İN ANNESİNE İHTİYACI VAR

Ahmet ile yüz yüze tanışmamız da birkaç gün sonra oldu. Ahmet Burhan ve ailesinin yaşadıklarını sosyal medya üzerinden gördükten sonra iletişime geçerek evinin kapılarını açan işadamı Mete Atakul, tedavinin hemen başlayacağını anlatıyordu. Ahmet Burhan ve kendisine refakat eden babaannesine evinde bir oda tahsis ettiklerini belirten Atakul, “Fakat gündüz saatlerinde yanımıza, bütün ailenin vakit geçirdiği evin salonuna alıyoruz. Akşam odasına götürürken ve sabah salona getirirken çok acı çekiyor. Tuttuğumuz yerleri acıyor. Kızım ve bütün aile onun iyi vakit geçirmesi için uğraşıyoruz ama annesini özlüyor Ahmet” diyordu.

Çok fazla konuşmayan Ahmet Burhan ise, en çok annesinin sesini duyduğunda mutlu oluyor. Yanında getirdiği ve Almanya’da hediye edilen oyuncaklarla ve kitaplarla vakit geçiriyordu.

AHMET UYANIR UYANMAZ “ANNE” DİYOR

O gün, canlı canlı Ahmet’in annesi Zekiye hanımı aradık. Görüşmeyi de kayda aldık, pırıl pırıldı Ahmet’in gözleri. Ama özlediği de her halinden belliydi.

Oğlu ile günde birkaç kez görüntülü görüştüklerini söyleyen anne Ataç, “Ahmet uyanır uyanmaz beni arıyor. Yatağında ağlamaya başlıyor. Anne artık gel, ne zaman geleceksin? diyor. Bu durum kanser olan oğlumun tedavi sürecine olumsuz etkiliyor. Yetkililer bir an önce bu duruma bir çözüm getirsin” dese de fayda etmedi.

BÜTÜN İYİ İNSANLAR EL ELE VERDİ, AHMET İÇİN GEREKLİ PARA 24 SAATTE TOPLANDI

O günlerde yaşanan dayanışma örneği herkesi duygulandırmıştı.Ahmet Burhan Ataç’ın Almanya’daki tedavisi için başlatılan yardım kampanyasında gerekli olan miktara bir günde ulaşılmıştı. Kampanyaya öncülük eden yazar ve aktivist Natali Avazyan, sosyal medyadan yaptığı paylaşımda, “Ayo (evet) 24 saatte 50.000 Euro’nun üzerinde para toplandı. Herkese çok çok teşekkür ederim, destek olan herkese… Kurban olurum sizlere…” ifadelerini kullanıyordu.

Fakat, Türkiye’nin ortak vicdanının da yetmediği, çaresiz kaldığı durumlar vardı. Ahmet Burhan’ın annesinin pasaport ve yurt dışı yasağı çözülememiş ve Ahmet tedavisinin ikinci yarısını bekleyecek takati kalmamıştı. Anne özlemiyle 9 Şubat’ta Düsseldorf Uluslararası Havalimanı’ndan 70 yaşındaki babaannesi Gülsüm Ataç refakatinde Türkiye’ye döndü.

Ahmet’in annesi Zekiye Betül Ataç’a pasaport verilmediği için tedavisinin 27 Şubat’ta başlayacak ikinci bölümünden önce Türkiye’ye gitmek zorunda kaldığını söyledi.

KORUYUCU MELEĞİNE DE GÖZALTI

Ahmet’i Türkiye’de kötü bir sürpriz bekliyordu. Annesinden sonra en güvendiği kişilerden biri olan insan hakları savunucusu Avazyan 11 Şubat’ta, “İstanbul da Abimin evini polisler basmış, beni arıyorlarmış.. Hazırlandım bulunduğum adreste gelip beni almalarını bekliyorum….” dedi. Gece yarısı ise serbest bırakılınca Ahmet ve ailesi de derin bir nefes aldı.

İNTİHARIN EŞİĞİNDE BİR ANNE!

8 yaşındaki dördüncü evre kemik kanseri hastası Ahmet Burhan Ataç’ın, tedavi için gittiği Almanya’dan döndükten sonra durumu iyice ağırlaşmaya başladı. Ahmet’in tedavisinin ikinci aşaması 27 Şubat’ta başlaması gerekiyordu ama annesiz de gitmek istemiyor Ahmet. Tedavisi süresince bakımını ancak annesi yapabilirdi. Ancak kendisine 6 yıl 3 ay ceza veren mahkeme bile anne Zekiye Ataç’ın yurtdışı yasağını kaldırırken, iki gün gözaltında kaldığı Adana Cumhuriyet Başsavcılığı yurtdışı yasağını bir türlü kaldırmıyordu.

“ANNE ESKİ GÜNLERİ ÖZLEDİM”

Küçük oğlu gözleri önünde eriyen acılı anne, intiharın eşiğine geldiğini söylüyordu: “Oğlum gözümün önünde eriyor, çok çaresizim” diyen Zekiye Ataç, sesini duyurmak için çabalıyor. Zekiye Ataç, “Ahmet gece ‘Anne eski günleri özledim’ dedi. Ve ben yemin ederim intiharın eşiğindeyim artık. Ne olur ya yeter artık. Kimin elinden geliyorsa yapsın şunu artık. Alt tarafı bir imza. Neden bu kadar zor? Benim ne yapmam lazım? Hakkımda hüküm veren mahkeme bile yasağımı kaldırmışken, Ekim ayında 2 gün kaldım diye Adana Savcılık neden kaldırmıyorsun yasağımı? Oğlum ölüyor, ne bekliyorsun?”

YAP-BOZ YARGISI…

Kanser hastası oğlu Ahmet Burhan Ataç’ın tedavisi için yurt dışı yasağı kaldırılan Zekiye Ataç’a yeniden yurt dışı yasağı getirildiğinde tarihler 18 Şubat 2020’yi gösteriyordu. Zekiye Ataç pasaportunu almak için başvuru yapmasının ardından Mersin mahkemesinin hakkında yeniden adli kontrol tedbiri uyguladığını ve yurt dışı yasağının devam ettiğini öğrendi. Mersin 7. ağır Ceza Mahkemesi’nin kararıyla anne Zekiye Ataç’a yurtdışı yasağı koymuştu çünkü.

UMUT, YENİDEN…

Babası tutuklu annesi ise yurtdışı yasağı olduğu için tedavisi yarım kalan Ahmet Burhan Ataç nihayet istediğine kavuşmuştu! Adana Savcılığı geçtiğimiz günlerde anne Zekiye Ataç’ın yurtdışı yasağını kaldırmış, ancak daha sonra Mersin Savcılığı’nın itirazıyla yeniden yurtdışı yasağı konmuştu. İşte o ikinci yurtdışı yasak da 3 gün sonra kaldırıldı. Küçük Ahmet annesiyle birlikte tedavisinin ikinci aşaması için Almanya’ya gidebilecekti.

Fakat 2 Mart’ta, Ahmet Almanya’daki tedavisine annesiyle birlikte gitmesi atık işkenceye dönmüş durumdaydı. Anne ve oğul İstanbul Havalimanı’nda şok yaşadı. Zekiye Ataç, 24 Şubat’ta pasaportunu aldıktan bir gün sonra 25 Şubat’ta yurtdışı yasağı konduğunu havaalanında uçağa binmek üzere beklerken öğrendi. 24 Şubat’ta pasaportunu alan Zekiye Ataç’a, 25 Şubat’ta yeniden ‘yurtdışı yasağı’ konduğu ortaya çıkmıştı. Yıkıldılar…

BÜTÜN TÜRKİYE AHMET İÇİN AYAKTA

Bütün Türkiye tekrar seferber oldu.

Oyuncu, yönetmen ve senarist Serra Yılmaz haberi, ““Merhamet! Artık sadece demode bir kelime!” notuyla paylaştı. Oyuncu Hazal Kaya ise “Neden?” diye sordu.

Gazeteci-Yazar Ümit Kıvanç ise tepkisini, “Bu kadınla çocuk bu eziyeti hak edecek ne suç işlemiş olabilir? Böyle bir suç var mı? Bu eziyeti yapanlar kimlerdir, nasıl insanlardır? Sadece boş laf ediyoruz…” sözleriyle paylaştı.

Yazar Alin Ozinian da,  “Bu kadına mı yetiyor gücünüz? Bu el kadar hasta çocuğa mı? Gün yüzü görmeyin!” dedi.

Tepkiler sonuç verdi ve Ahmet ile annesi Almanya’ya uçabildi. Ama havalimanında işkenceyi aratmayacak kabalıklara maruz kaldılar.

HALUK LEVENT YOLCU ETTİ

Annelik kazanmıştı, sevgi kazanmıştı, dayanışma kazanmıştı… Sanatçı Haluk Levent, “Ve final! Az önce pasaporttan geçişte yanlarındaydım. Yolcu ettim. Ahmet ve annesini… Ümit ediyorum ki en kısa zamanda sağlığına kavuşarak dönecektir Ahmet” diyerek kanser hastası Ahmet Burhan ve pasaport sorunu çözülen annesi Zekiye Ataç’ı yolcu etmişti.

BİR ÇOCUĞUN HAYATIYLA OYNADILAR

Yurtdışı çıkış yasağı kaldırıldıktan sonra pasaport ve vize alan ancak İstanbul Havaalanı’nda ‘yeni bir yurtdışı yasağı’ olduğu gerekçesiyle çıkışlarına izin verilmeyen Zekiye ve Ahmet Burhan Ataç geldikleri Almanya’dan kısa sürede dönmek zorunda kaldı. Ahmet Burhan’nın tekrar Türkiye getirilmesinin sebebi ise doktorların tedaviye başlanabilmesi için çok geç kalındığının söylenmesi oldu.

Çünkü, doktoru Ahmet’i görür görmez şok oldu diyen anne Ataç, “Normalde 27 Şubat’ta başlayacaktı tedavi, 5 Mart’ta başlandı. Engellendiğimizden dolayı gidemedik. Doktor, “Hiç böyle beklemiyordum” dedi. Sonra da, “Ahmet’i birinci tedavide belirli bir aşamaya getirdiğimiz için ikincisine çağırdım. Ama böyle bir durum karşısında şaşırdım. Yeni tümörler var, çocuğun hareketleri kısıtlı, kalçası çıkık, birçok yeri kırık. Kan değerleri düşük. Tedavi sırasında eğer yoğun bakıma alırsak bu vücut bu tedaviyi kaldıramaz” dedi. Bu sefer üzülen ve dünyası kararan ben oldum.” diyecekti.

“AHMET BİTMEYEN ZULÜMLERDEN DOLAYI BU DURUMDA”

Köln Havalimanı’nda son kez dünya gözü ile gördüğüm Ahmet yorgundu, kırgındı, kızgındı… Fotoğraflarını, görüntüsünü çekerken kendimden utanıyordum. Çok üzgün olduğu gözlenen anne Ataç, “Resmen bir çocuğun hayatıyla oynadılar” diyerek şöyle konuşuyordu:

“Açık söylüyorum, Ahmet Burhan bitmek tükenmek bilmeyen zulümlerden dolayı bu durumda. Düşünebiliyor musunuz, İstanbul’da tam uçağa bineceğiz, sedye olduğu için yanımızda sağlık personeli de var, birden polisler geldi, elimden pasaportumu aldı. “Hayır gidemezsiniz, yurt dışına çıkış yasağınız var” dedi. Mahkeme kağıtlarım var, gitmem lazım diyorum… Bütün bunları hasta bir çocuğun yanında söylediler… Ahmet revire geldi, oradan bekleme yerine getirildi. Bütün bu gelgitlerde Ahmet’i bir oraya bir buraya koydular, adeta sürüklediler çocuğu… Çocuğun sağ omuzunu kırmışlar. Bunu Almanya’da öğrendik. Almanya’daki evde, “Anne kolum çok ağrıyor, kolumu kaldıramıyorum” dedi, baktık hiç oynatamıyor. Öğrendik ki, kolu kırılmış. Sadece kolu mu, çocuğumun vücudunda belki onlarca kırık var. Resmen eziyet ettiler Ahmet’ime.”

Ahmet’e sahip çıkanlar çok ama susanlar, görmezden gelenler de çok olmuştu.

#AHMETİSEVİYORUM

İyi insanlar, güzel insanlar hep Ahmet’in yanında oldu. En son mart sonunda sosyal medyada insan hakları aktivisti Arlet Natali Avazyan’ın ‘ona mesaj gönderin’ çağrısıyla başlayan kampanya çığ gibi büyüdü. Yaşlısından gencine binlerce kişi video yayınlayarak, mesaj atarak “AhmetiSeviyorum” dedi.

Atılan mesajları hastane odasından okuyan küçük Ahmet’in yüzü güldü….
Önceki gün Ahmet tekrar hastanede haberini alınca Zekiye hanımı aramıştım. Sesi çok şey anlatıyordu. Bu gece yarısı ise duymak istemeyeceğim haber geldi. Ahmet artık kötülerin özgürce kötülük yapabildiği ülkede, dünyada yoktu. Fakat iyi insanlar hep bir ağızdan, “AhmetiSeviyorum” diyor…

[Selahattin Sevi] 7.5.2020 [Kronos.News]

El birliğiyle öldürülen çocuk Ahmet Burhan Ataç’ın hayatı

Kanser teşhisi konulduğu 24 Eylül 2018’den hayatını kaybettiği 7 Mayıs 2020’ye kadar; direniş, çile ve zulümle geçen iki yılın hikayesi…

BOLD – Zekiye-Harun Reha Ataç’ın çocukları Ahmed Burhan Ataç’a 24 Eylül 2018’de kemik kanseri teşhisi konuldu. Teşhis konulduğunda babası tutukluydu. Ahmet’in 2 yıllık hayat mücadelesi son yılların Türkiyesi’ne ayna tuttu.

Ahmet, 20 Şubat 2018’de kreşte arkadaşlarıyla oyun oynarken annesi Zekiye Ataç, babası Harun Reha Ataç ve kardeşi emniyete götürüldü. Ahmet henüz 6 yaşındaydı. OHAL uygulaması sırasında işten çıkarılan anne Ataç, 14 gün gözaltında kaldı. Ardından 2,5 ay daha tutuklu kaldıktan sonra tahliye edildi. Baba Ataç ise KHK ile öğretmenlik mesleğinden men edildi ve 13 gün gözaltında kalmasının ardından geçmişte Adana’da Gülen Cemaatine bağlı özel bir yurtta müdürlük yaptığı için örgüt üyesi olduğu iddiasıyla tutuklandı. Yaklaşık 3 ay anne ve babasız kaldığı zaman dilimi Ahmet’in kanser başlangıcına denk geliyor.

SANA İNDİRİM MİNDİRİM YOK!
Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanan Ahmet Burhan Ataç’a oğluna kanser teşhisi konulduktan iki ay sonra 9 yıl 9 ay hapis cezası verildi. 30 Kasım 2018’de Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesine Ahmet’e kanser teşhisi konulduğu ve kemoterapiye başladığı belirtilerek, Yargıtay aşamasına kadar tutuksuz olarak yargılanması için raporlar sunuldu. Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı, Harun Reha Ataç’a “Sana indirim mindirim yok” diyerek, hükümle birlikte tutukluluğu sürdürdü.

Çukurova Üniversitesi Hastanesinde tedaviye alınan Ahmet, kemoterapi ve radyoterapi ile iyileşmeyince, Temmuz 2019’da ameliyat edilerek kürek kemiğindeki tümör temizlendi. Fakat Eylül 2019’da yapılan kontrolde tümörün akciğere sıçradığı tespit edildi.

Ahmet ve kız kardeşi. İlk ameliyat sonrası.

Anne Zekiye Ataç, “Bu hafta ara değerlendirmemiz vardı. Akciğerde 4 cm büyüklüğünde tümör tespit edildi. Bu kadar kısa sürede büyümesine ve sıçramasına doktorlar da çok şaşırdı. Çarem kalmadı. Oğlum gözümün önünde eriyor” dedi. Annenin açıklamaları ve Ahmet’in babasının serbest bırakılması için çektiği video sonrası sosyal medya kullanıcıları konuyu gündem yaptı.

AHMET HASTALIĞI BABASIYLA YENSİN

Ahmet’in babasının tutuksuz yargılanması ve tedavi sürecinde yanında olması için sosyal medyadan kampanya başlatıldı.

Anne Zekiye Ataç, “Sabah telefon görüşü var ama Ahmet babasıyla telefonda görüşmek istemiyor. Çünkü dayanamıyor ama sonra bana ‘Babam ne diyor’ diye soruyor. Ne olur Allah’ım telefonda değil, kendi gelsin” ifadelerini kullandı. “AhmetHastalığı Babasıyla Yensin” etiketine binlerce sosyal medya kullanıcısı katıldı ve Ahmet’i kamuoyu geniş biçimde tanıdı.

AHMET’İN ANNESİ GÖZALTINA ALINDI

Ahmet’in yurt dışında tedavisine getirilen zorluklar, babasının serbest bırakılmamasıyla ilgili Adana Adliyesine yöneltilen yoğun eleştiriler devam ederken, anne Zekiye Ataç 15 Ekim 2019’da ikinci kez gözaltına alındı. Ahmet hem babasız hem annesiz kaldı. Aile yakınlarının verdiği bilgiye Ataç, oğlunun durumundan dolayı yapılan yardımları kabul ettiği için Zekiye Ataç ‘örgüt üyesi’ olmakla suçlandı. Tepkilerin daha da artması sonrası Zekiye Ataç ertesi gün adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

YURT DIŞINDA TEDAVİ UMUDU

Ahmet’in hastalığı ilerlerken doktorları Almanya’nın Köln kentindeki Immun-Onkoloji Merkezi’nde tedavi olabileceğini belirterek bu kliniğe yönlendirdi. Klinikle yapılan ilk temasta, Ahmet’in iyileştirilebileceği hızla getirilmesi gerektiği belirtildi. Ailenin masrafları karşılayacak ekonomik gücü yoktu. Ahmet ilk etap masraflarını bir iş adamının karşılayacağını açıklamasının ardından 20 Ocak 2020’de Almanya’ya gitti. Annesi hakkındaki yurt dışına çıkış yasağı nedeniyle Ahmet’in yanında gidemedi. 70 yaşındaki babaannesi Gülsüm Ataç refakat etti.

24 SAATTE GEREKEN PARA TOPLANDI

Ahmet’le ilgili süreci yakından izleyen İnsan Hakları Savunucusu Artel Natali Avazyan devreye girdi ve tedavi masrafları için 24 Ocak 2020’de Twitter üzerinden yardım kampanyası başlattı. Gereken 50 bin euro 24 saat içinde toplandı.

ANNE ATAÇ, AHMET ADINA TEŞEKKÜR ETTİ

24 saat bile geçmeden oğlunun tedavisi için gerekli olan paranın toplanmasının kendisini çok duygulandırdığını söyleyen anne Ataç, “Başta Natali Hanıma ve emeği geçen herkese, maddi ve manevi desteğini esirgemeyen herkese çok teşekkür ederim. Ahmet’in iyileşeceğine olan inancım daha da arttı. Ahmet’im el birliği ile sağlığına kavuşacak. İyileşeceğini ve ailece güzel günler göreceğimizi düşünüyorum” dedi.

Cezaevinde olan eşinin Ahmet’in tedavi için Almanya’ya gitmesinden çok mutlu olduğunu söyleyen anne Ataç, “Yarınki görüşmemizde de tedavi için gereken paranın toplandığı haberini vereceğim. Buna da çok sevinecek. Çünkü aklı fikri hep Ahmet’te, bizlerde” ifadelerini kullandı.

YURT DIŞI YASAĞININ KALDIRILMASI İÇİN BAŞVURU

Anne Ataç, yurt dışı yasağının kalkması ve pasaport almak için girişimlerini yoğunlaştırdı. Ancak savcılık yurt dışı yasağını kaldırmadı.

Annesinden ayrı olarak yurt dışında bulunan Ahmet’in sürekli ağladığı, moralinin çok bozuk olduğu bu nedenle tedaviye istenilen düzeyde cevap vermediği belirtildi. Ahmet’i, Almanya’da evinde misafir eden iş adamı Mete Atakul, Ahmet’in üzüntüden yemek yemediğini belirtti.

ÜÇ KEZ YURT DIŞINA ÇIKIŞ YASAĞI

Yoğun kamuoyu baskısı üzerine Zekiye Ataç’ın yurt dışı çıkış yasağı Şubat 2020’de mahkeme kararıyla kaldırıldı. Ancak savcılığın yaptığı itiraz üzerine mahkeme ikinci kez yurt dışına çıkış yasağı getirdi.

Anne gidemeyince, tedavinin ilk bölümüne verilen iki haftalık arada Ahmet, 8 Şubat günü annesini görebilmek için Türkiye’ye döndü.

Natali Avazyan ve HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun yaptığı girişimler sonucunda Zekiye Ataç’ın yurt dışına çıkış yasağı 21 Şubat 2020’de tekrar kaldırıldı. Almanya Büyükelçiliği anne Ataç’a hızla vize verdi.

Zekiye Ataç, 2 Mart 2020’de Ahmet’le birlikte İstanbul Havalimanından Almanya’ya çıkmak isterken durduruldu. Anne Ataç, bu kez Mersin 7. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından üçüncü kez yurt dışına çıkış yasağı getirildiğini havalimanında öğrendi.

“EL BİRLİĞİYLE OĞLUMU ÖLDÜRÜYORSUNUZ”

Zekiye Ataç sosyal medya hesabından “El birliğiyle oğlumu öldürüyorsunuz” notuyla bir video yayınlayarak açıklamada bulundu:

“Biz şu an İstanbul’dayız. Sabahleyin Adana’dan İstanbul aktarmalı Köln’ne gidecektik ama maalesef benim pasaportuma el koydular. Pasaport ve vize verilmişti ama maalesef ertesi günü tekrar yurt dışı yasağı koymuşlar. Bu çocuğun yarın Köln’de olması gerekiyor. Tedavisine yetişmesi gerekiyor. Durumu iyi değil. Lütfen artık bu işin çözülmesini istiyorum.”

AHMET ALMANYA’YA ANNESİYLE GİTTİ

Ahmet ve annesi sorunun çözülmesi için havalimanında beklemeye başladı. Sosyal medya üzerinden yoğun tepkiler yükseldi. Şarkıcı Haluk Levent, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile görüştüğünü açıkladı. Ertesi gün 3 Mart 2020’de yurt dışı yasağı tekrar kaldırıldı ve Ahmet annesiyle birlikte Köln’e uçtu.

GEÇ KALINDI

Yargı süreçleri nedeniyle kaybedilen zaman Ahmet’in hastalığının yayılmasına neden oldu. Bacak kemiklerinde çok sayıda kırık meydana gelen Ahmet’in kan değerleri de düştü ve tedaviye cevap vermedi.

Köln’deki doktorlar Ahmet’in kan değerlerinin çok düşük olduğunu ve bünyesinin tedaviyi kaldıramayacağını geç kalındığını belirttiler.

Ahmet ve annesi 11 Mart 2020’de Türkiye’ye geri döndüler.

Anne Ataç, doktorların ilk tedaviden bu yana geçen zamanda değerlerinin ikinci tedaviyi kaldıramayacak kadar düştüğünü ve tedaviye başlamak için toparlanması gerektiğini söylediğini aktardı.

BABA İLE OĞLUNUN TELEFON GÖRÜŞMESİ

Ahmet’in kan değerlerinin yükselmesi için babasının tutuksuz yargılanması için kampanya düzenlendi. 27 Mart 2020’de Ahmet ile babasının yaptığı telefon görüşmesinin kaydı yayınlandı.

Kayıtta; Ahmet, babasından ‘gelmesini’ istiyor. Ahmet’in ağlayarak, “Artık buraya gel, dayanamıyorum.” sözlerine babası Harun Ataç, ağlayarak cevap veriyor: “Oğlum gelemiyorum. Ben de gelmek istiyorum ama gelemiyorum oğlum. Bırakmıyorlar yavrum.”

5 SAATLİK GÖRÜŞME İZNİ

Ses kaydının oluşturduğu yoğun etki sonrası savcılık aynı gün içinde babaya ilk kez görüşme izni verdi. 5 saatlik görüşme için baba Harun Ataç, Ahmet’in bulunduğu hastaneye geldi.

Görüşmenin ardından Ahmet’in uzun bir aradan sonra ilk kez gülümseyerek uyuduğu fotoğrafları yayınlandı.

Ardından yapılan tutuksuz yargılama başvurularının tamamı sonuçsuz kaldı.

AHMET’E MORAL OLSUN DİYE İKİNCİ KAMPANYA: AHMET’İ SEVİYORUM

Arlet Natali Avazyan, Ahmet Burhan’a moral olması için yeni bir kampanya başlattı. Sosyal medya kullanıcıları paylaştıkları video ve mesajlarla ‘Ahmet’i seviyorum’ dedi. Avazyan’ın, babası hala tutuklu, ileri derece kemik kanseri Ahmet Burhan için sosyal medyada başlattığı #AhmetiSeviyorum kampanyası çığ gibi büyüdü. Ünlü isimler ve sosyal medya kullanıcıları moral videoları çekerek paylaştılar.

YOĞUN BAKIMA ALINDI: BABAYA İZİN YOK

Durumu her geçen gün kötüleşen Ahmet, 6 Mayıs 2020’de fenalaştı ve yoğun bakıma kaldırıldı. Doktorlar Ahmet’i uyuttu.

Tarsus Cezaevinde tutuklu bulunan baba Harun Reha Ataç’ın Ahmet’i son kez görmesi için savcılıktan izin talep edildi. Aileye eşlik edenler, savcılığın Harun Ataç’ın hastaneye gece değil; sabah gidişine izin verdiği bilgisini paylaştı.

HAYATA GÖZLERİNİ YUMDU

2018’de yakalandığı kemik kanseri hastalığıyla ‘olağanüstü hal’ koşullarında mücadele eden Ahmet’in kalbi üç kez durdu. 7 Mayıs 2020’de sahura yaklaşan saatlerde Ahmet hayata gözlerini yumdu.

[Bold Medya] 7.5.2020

Türkiye dış borçlarını nasıl geri ödeyecek?

Türkiye ekonomisi, büyük ölçüde sermaye girişlerine bağımlı bir ekonomi. Aralık 2019 itibariyle 473 milyar dolar olan dış borcun 124 milyar dolarlık kısmı (GSYH'nın yaklaşık yüzde 17'si) kısa vadeli olup bunun 93 milyar dolarlık kısmı da özel sektöre aitti. 2020 yılında ödenmesi gereken dış borç ise yaklaşık 169 milyar dolar ile GSYH'nın yüzde 23'üne tekabül ediyor.

Türkiye'nin döviz kriz ile ilgili  Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selva Demiralp BBC Türkçe için analiz yaptı.

İşte Türkiye dış borçlarını nasıl geri ödeyecek? sorusunun analizi

Bu tutarlar neden önemli? Çünkü finansal kriz dönemleri borç çevirme imkanlarının zayıfladığı dönemler.

Piyasalarda panik, güvensizlik ve belirsizliğin hakim olduğu zamanlarda yatırımcılar borç verme konusunda tedirgin oluyorlar.

Yani risk alma iştahı düşüyor. Herkes daha temkinli davranmak ve en güvenli bulduğu yatırım araçlarına yönelmek istiyor.

Bu durumda normal zamanlarda borcu borçla kapatma şansınız varken bu tür gergin dönemlerde bunu yapmakta zorlanıyorsunuz.

Peki Türkiye ne kadar sıkıntı yaşayabilir? Burada net bir rakam vermek zor. En kötü senaryo olan "ani duruş" senaryosunda sermaye girişinin tamamen durması söz konusu olur.

Ancak bu uç ihtimali bir kenara koyarsak, geçmişteki finansal krizlerde borç çevirme oranlarının yüzde 70-80 aralığında seyrettiğini görüyoruz.

Eğer benzer bir başarı elde edebilirsek 169 milyar dolarlık borcun 35 milyar dolar ila 50 milyar dolarlık kısmı çevrilemez ve bir yerden denkleştirmek zorunda kalınabilir demektir.

Öte yandan Covid-19 krizinin yakın tarihte yaşadığımız krizlerin hiçbirine benzemediğini unutmayalım. Dolayısı ile pandeminin uzaması durumunda bu rakamın yükselmesi de ihtimal dahilinde.

Dış borç ödemesi ile ilgili endişeleri yıl başından beri yaşanan sermaye çıkışı rakamlarından gözlemliyebiliyoruz.

Sene başından 24 Nisan haftasına kadar yurtdışında yerleşik kişilerin 2,7 milyar dolar tutarında hisse senedi ve 5,5 milyar dolar tutarında devlet tahvili sattıklarını görüyoruz.

Yurtdışı yerleşiklerin hisse senedi ve DİBS portföyü

Bankaların borç çevirme rasyoları da yine karamsar bir tablo sunuyor bizlere. Burada da Türk bankalarının uzun vadeli dış borç ödemesinde uzunca bir süredir net ödeyici olduklarını gözlemliyoruz.

Bankacılık sektörü dış borç ödemeleri

COVID-19 krizinin sıradan bir finansal kriz olmaması, döviz bulma imkanlarını farklı kanallardan kapatıyor.

Bir taraftan dış piyasalarda düşen risk iştahı nedeni ile kredi muslukları kısılırken bir taraftan da bizim için en önemli döviz girdilerinden birini sağlayan turizm sektöründe kaçınılmaz bir tıkanma ile karşı karşıyayız.

Bu kadar olumsuzluk içinde bir dengeleyici unsur yavaşlayan üretim nedeni ile ara malı ithalatının azalması ve bu nedenle yabancı sermaye ihtiyacımızın kısmen düşmesi olacak.

Keza petrol fiyatlarındaki düşüş de cari açık açısından elimizi bir miktar rahatlatacaktır.

Tansiyon yükseliyor

İktisat politikalarında öncelikleri çok iyi belirlemek ve kasırgaya karşı hazırlık olmak gerekiyor.

Kısa vadeli kazanımlar uğruna uzun vadeli fiyat istikrarından feragat edilmesi ise biriken kırılganlıkları beraberinde getiriyor.

Türkiye ekonomisi malesef Covid-19 kasırgasına böyle bir konumda yakalandı. 2019 yılında ekonomiyi canlandırmak adına faizlerin hızla düşürülmesi, enflasyon düşmeden gelen faiz indirimlerinin reel faizi düşürüp Dolar talebinin tetiklemesi, Dolar'ın değer kazanmaması için TCMB döviz rezervlerinin tüketilmesi risklerimizi büyük ölçüde artırdı.

Bu risklerin üzerine beklenmedik bir şekilde Covid-19 krizinin gelmesi ise bizi bir anda savunmasız bıraktı.

Kaynak nereden gelecek?

Piyasaların tıkanma noktasına geldiği kriz zamanlarda döviz kaynağı sağlayacak birkaç alternatif var.

Bunlardan en kapsamlı ve uzun vadeli olanını Uluslararası Para Fonu (IMF) sağlıyor. Türkiye 2001 krizi sonrasında benzer bir stand-by anlaşması ile hem döviz girişi sağlamış hem de GSYH'nın yüzde 8'ine varan bir bilanço genişlemesinden dezenflasyonla çıkabilecek kadar kredibilite oluşturmuştu.

Mevcut konjonktürde IMF ile bir stand-by anlaşmasına hükümet kanadının sıcak bakmadığını çünkü bu tür bir anlaşmanın kısıtlayıcı şartları olduğunu biliyoruz.

Geriye iki alternatif kalıyor. Bunlardan en sevimsiz olanı sıkı sermaye kontrolleri ile mevcut dövizi ülke içinde tutmak.

Ancak bu tür radikal bir adım serbest piyasa koşullarına önemli bir darbe. Türkiye gibi sermaye girişine dayalı bir büyüme modeline sahipseniz sermaye kontrolü intihar kabul ediliyor.

Keza iktidar da böyle bir yola gidilmeyeceğinin altını çiziyor. Öte yandan sermaye kontrolünün de dereceleri var ve Londra swap piyasasına gelen sınırlamalar bile Covid-19 sonrası toparlanmayı geciktirecek bir engel olarak karşımıza çıkıyor.

Stand-by anlaşması ve sıkı sermaye kontrolü alternatiflerini elersek geriye kalan alternatif uluslararası kuruluşlarla yapılacak swap anlaşmaları olabilir.

Yerli para ile yabancı paranın takas edildiği bu tür anlaşmalar daha kısa vadeli olup miktarı da daha düşük oluyor.

Mesela IMF'nin Covid-19 döneminde geliştirdiği swap hattı her bir üye ülkeye ortalama 10 milyar dolarlık bir bütçe ayırıyor.

Gelelim Fed'in sağladığı swap hatlarına. Öncelike unutmayalım ki Fed'in açtığı swap hatlarında nihai hedef ABD finansal piyasalarında istikrar sağlamak.

Fed'in swap hattı açılan ülkeler de bu önceliklere göre belirliyor. Fed'in hangi ülkelere swap hattı açtığına baktığımızda 2007-2009 döneminde swap hattı açılan ülkelerle Covid-19 döneminde de yola devam edildiğini, o zaman belirlenmiş olan gruba yeni bir ülke eklenmemiş olduğunu görüyoruz.

7.5.2020 [Samanyolu  Haber]

ABD'li uzmanlar: Virüs mutasyona uğradı, salgın aniden bitebilir

Amerika Birleşik Devletleri'nde bilim insanları mutasyona uğrayan yeni tip koronavirüsün (Covid-19) genetik benzerlik gösteren SARS virüsünde 2003'te meydana gelen bir değişikliği yansıttığını ve bu durumun koronavirüsün ''zayıflıyor olabileceğini'' gösterdiğini bildirdi.

Arizona State Üniversitesi Biodesign Enstitüsünden Dr. Efren Lim ve ekibi, ''Journal of Virology'' dergisinde koronavirüs hakkında yeni bir çalışma yayımladı. Uzmanlar çalışmada, koronavirüsün nasıl yayıldığı, adapte olduğu ve mutasyona uğradığına ilişkin genetik kodunu hızlı okumak için ''yeni nesil dizileme'' adı verilen yeni bir teknoloji kullandı.

Euronews'te yer alan habere göre Arizona'daki koronavirüs hastalarının burnundan alınan 382 numunenin incelendiği belirtilen çalışmada, virüsün genomunun önemli bir parçasının eksik ve genetik alfabedeki 81 harfin ''tamamen'' yok olduğunun fark edildiği kaydedildi.

Söz konusu mutasyonun SARS virüsünde görüldüğünü belirten Prof. Karol Sikora, "Bu SARS virüsü için sonun başlangıcıydı." dedi.


Dr. Lim, ''Bu mutasyonun ilginç olmasının nedeni, 2003 yılında ortaya çıkan SARS salgınında da virüsün genomunun büyük bir kısmının silinmesi.'' değerlendirmesinde bulundu.

SARS salgınının ortasında ve geç evrelerinde mutasyona uğrayan virüsün gücünü kaybettiğini vurgulayan uzmanlar, bu durumun mutasyona uğrayan yeni tip koronavirüste de rastlandığını fark ettiklerini kaydetti.

Bu nedenle mutasyona uğrayan yeni tip koronavirüsün ''zayıflıyor olabileceğine'' dikkati çeken uzmanlar, virüsün zayıflayıp zayıflamadığını söylemek içinse çok erken olduğunun altını çizdi.

7.5.2020 [Samanyolu Haber]

İbrahim Gökçek hayatını kaybetti

Grup Yorum konserlerinin yasaklanmasına karşı 322 gün ölüm orucu sürdüren İbrahim Gökçek hayatını kaybetti.

İki gün önce ölüm orucunu sonlandıran İbrahim Gökçek, hastaneye kaldırılarak yoğun bakımda tedavi altına alınmıştı. Gökçek'in ölüm haberi Grup Yorum'a ait sosyal medya hesabından duyuruldu.

Grup Yorum'un yedi üyesi, 2016 yılı kasım ayında İstanbul'da İdil Kültür Merkezi'ne düzenlenen bir polis operasyonu sırasında "polise mukavemet, hakaret ve terör örgütü üyesi olma" suçlamalarıyla önce gözaltına alınmış, akabinde tutuklanmıştı.

Terör örgütü üyesi iddiasıyla tutuklanan müzisyenlerden Helin Bölek, Bahar Kurt, Barış Yüksel, İbrahim Gökçek ve Ali Aracı cezaevinden baskıya maruz bırakıldıklarını kaydetmişti.

ÇAĞRILARINA KULAK VERİLMEYİNCE AÇLIK GREVİNİ ÖLÜM ORUCUNU ÇEVİRDİ

Uygulanan konser yasakları, kültür merkezlerine yapılan baskınların son bulması için 17 Mayıs 2019'da "süresiz ve dönüşümsüz" açlık grevine başladıklarını duyurmuştu.

20 Kasım 2019 tarihinde tahliye edilen Helin Bölek ve Bahar Kurt, açlık grevine devam etmişti.
Grup Yorum konserlerinin yasaklanmasına karşı 322 gün ölüm orucu sürdüren İbrahim Gökçek hayatını kaybetti.

Helin Bölek, 3 Nisan'da ölmüştü. 34 gün sonra da İbrahim Gökçek hayatını kaybetti.

Silivri 9 No'lu Kapalı Cezaevi'nde tutuklu bulunan Grup Yorum üyesi İbrahim Gökçek ise, 201'inci gününden itibaren açlık grevini ölüm orucuna çevirdiğini duyurdu.

Gökçek, 24 Şubat 2020'de Adli Tıp Kurumu'nun verdiği "cezaevinde kalamaz" raporu üzerine tahliye edilmişti.

Helin Bölek ve İbrahim Gökçek, taleplerin yerine getirilmediğini söyleyerek ölüm orucunu sürdüreceklerini açıkladılar. Bölek, 3 Nisan'da eyleminin 288'inci günde hayatını kaybetmişti.

Gökçek 322 günlük ölüm orucunu iki gün önce sona erdirmiş ve hastaneye kaldırılmıştı.

7.5.2020 [Samanyolu Haber]

Hocaefendi'nin sesinden kendi şiiri

Çağlayan Dergisi Mayıs ayı sayısında Fethullah Gülen Hocaefendi'nin ' Gel rüyalarıma gir' şiiri yayınlandı . İşte Hocaefendi'nin sesinden kendi şiiri

Hocaefendi'nin sesinden kendi şiiri

Çağlayan Dergisi Mayıs ayı sayısında yayınlanan şiirini Fethullah Gülen Hocaefendi bir sohbetinde okudu .  Hocaefendinin kendi şiirini okuduğu bölüm Derginin You Tube sayfasında yayınlandı



Hocaefendi'nin seslendirdiği şiir...

GEL RÜYALARIMA GİR

Hayatım iç içe hazanla, âh ile geçti,
Sensizlik gurbetinin zehirlerini içti;
Gönlüm “Artık bitsin” diyor “bu ayrılık demi”,
Şimdiye dek üzerinden ne hazanlar geçti.

Ey mehtab-ı nur, lütfet yüzün bir kez göreyim,
Hâlen gibi o zevk devrini ben de süreyim;
Lâyık olmadığım açık öyle bir vuslata,
Kıtmîr’e kerem kıl nûr iklimine ereyim!..

Keremkânım kerem kıl gel rüyalarıma gir!
At boynuma kemendini eyle beni esir;
Sensiz yaşamaktansa ölüm yeğdir bendene,
Eyleme kapı kulunu Sensizlikle dilgîr!..

Ümitlendim bazen, kederlerim uçtu gitti,
Sinemi yakan o hasret koru göçtü gitti;
Gurbeti kurbetine bağladım her fasılda,
Sana bîgânelik gönlümde bir suçtu gitti.

Keşke hep Sana gelsem kanat açıp uçarak,
Bütün bütün ağyarla hemdemi unutarak;
Kendini anlatıp avutsan beni dizinde,
Yüzüm dâmeninde gözyaşımı kurutarak!..

7.5.2020 [Samanyolu Haber]

BDDK'dan dolar için yeni hamle: Üç yabancı bankaya yasak geldi

BDDK tarafından Türk bankalarına TL yükümlülüklerini vadesinde yerine getirmediği iddiasıyla BNP Paribas SA, Citibank NA, UBS AG'ye işlem yasağı getirildi.

BDDK kaynakları tarafından kamuoyuna duyurulan yasak kararında "Türk bankalarına TL yükümlülüklerini vadesinde yerine getirmeyen BNP Paribas SA, Citibank NA, UBS AG'ye işlem yasağı getirildi." denildi.

Hükümet, Londra merkezli TL ile işlem yapan bankaların dolar satın alarak kuru yükselttiklerini belirtirken yurtdışına TL gönderimini sınırlamıştı. Daha önce TL'yi açığa satan yabancı kurumların almış oldukları dövizin karşılığı olan TL yükümlülüklerini bu sebeple yerine getirememesi sebebiyle temerrüde düştükleri ifade edildi. Bu gelişme üzerine BDDK, BNP Paribas, Citibank ve UBS bankalarına işlem yasağı getirdi.

Haberin duyulmasının ardından dolar kuru 7.25 TL'den 7.12 TL'ye kadar geriledi ancak düşüşü fırsat bilen yatırımcıların yoğun alımları sonrası birkaç dakika içerisinde tekrar 7.22 TL'ye yükseldi.

7.5.2020 [Samanyolu Haber]

Allah’a iman ve ibadetten sonra istiğfar... [Hüseyin Yağmur]

Hüseyin Yağmur’la Dua Köşesi

Mukabelede 12. Cüzü okurken, Hud suresindeki peygamberlerin kavimlerini, Allah’a ibadet ile birlikte istiğfara davet etmeleri dikkatimi çekti. İstiğfar konusuna odaklanarak Kur’an’da neler var diye biraz bakayım dedim..

Hud suresinde sırasıyla Hz. Hud, Hz. Salih ve Hz. Şuayb Aleyhimüsselam'ın benzer ifadelerle kavimlerini Allah’a ibadetten sonra istiğfara davet ettiklerini gördüm. Demek peygamberler kavimlerini yeniden inşa edebilmek için Allah’a ibadetin peşinden tevbe ve istiğfara davet etmişler.. Çünkü istiğfar yeniden dirilişin ab-ı hayatı, toplumu yeniden inşanın cansuyu olsa gerek.

Şu ayetlere bu gözle bir daha bakalım lütfen:

“Ad halkına da kardeşleri Hûd’u peygamber olarak gönderdik. O da: “Ey benim halkım! Yalnız Allah’a ibadet edin ki, zaten sizin O’ndan başka bir ilahınız yoktur.” Dedikten sonra..
“Ey halkım! Haydi istiğfar ederek Rabbinizden af dileyin, sonra ona tövbe edin, O’na dönün ki gökten size bol bol yağmur göndersin, gücünüze güç katsın, n’olur, yüz çevirip suçlu duruma düşmeyin!” diyordu. (Hud suresi, 50-52)

Razi tefsirinde şöyle bir yorum getirmiş bu ayete:

"Üstünüze gökten bol bol (yağmur) göndersin" ifâdesi, çokça nimet vermeye bir işarettir. Çünkü nimetlerin olmasını sağlayan, uygun yağmurların yağmasıdır. Ayetteki, "Kuvvetinize kuvvet katıp artırsın" ifâdesi de, o nimetlerden istifâde etme hususunda en mükemmel halin bulunmasına bir işarettir. Bu ifâdenin, mutlulukları elde etme müjdesi taşıyan ve daha fazlasının aklen imkânsız olduğunu gösteren bir tabir olduğunda şüphe yoktur.

Buna göre, "sözün özü şudur: Hûd (a.s), "Eğer Allah'a ibadet ederseniz, dünyevî hayırların kapıları size açılır" demektedir.

Büyük müfessir Razi bugün yaşasaydı muhtemelen şu yorumları da yapacaktı: Eğer siz Allah’ın hakkı olan ibadetleri yerine getirerek Allah’a güzel kullukta bulunursanız, gerek ferdi gerekse de toplumsal hata ve kusurlarınız karşısında Allah’a istiğfarda bulunup af dilerseniz, Allah size nimetlerini başınızdan aşağı sağanak sağanak yağdırır, ekonominiz düzelir, problemleriniz asgariye iner, huzurlu bir toplum haline gelirsiniz, dünyada iken cennete benzer bir hayat yaşarsınız..

Yine Nuh suresinde Hz. Nuh kavminden dert yanarak ya Rabbi dedim ki onlara, diyor:

“İstiğfarda bulunarak Rabbinizden af dileyin. Zira o gaffardır. (affı geniştir). Mağfiret dileyin ki üzerinize bol bol yağmur indirsin. Size mal ve evlad ihsan buyursun, size bahçeler, ırmaklar, su kanalları nasib etsin.” (Nuh suresi, 10-12)

Hz. Ömer (r.a.) kuraklık ve kıtlık  sebebiyle yağmur duasına çıkmıştı. Sadece istiğfar etmekle yetinince, etraftan: “Yağmur için dua etmediniz?” diye sorulmuştu. Cevaben “Ben, semanın yağmur gelen kapılarına vurdum” buyurmuş, sonra da Nuh suresindeki bu âyetleri okumuştu.

İstiğfar nimeti celbederken, istiğfarsızlık ise gazabı celbediyor.

Hz. Nuh âyetlerde haber verildiği üzere kavmine  istiğfar etmelerini ve bu suretle kendilerine yağmur ve evlâd ihsan olunacağını ve bu sayede refah ve saadete kavuşacaklarını teblîğ etmişti. Bundan da ders almadılar ardından Tufan âfeti gönderildi.

Müellif Buhârî, Hazret-i Nuh'un isyankâr kavminin vaziyetine âyetlerle işaret ettikten sonra Muhammed ümmetinin duâ ve istiğfar hakkındaki itaatkârâne hallerini tasvir eden, Âl-i İmrân Sûresi'nin şu mealdeki âyetini zikreder:

“O müttakiler ki çirkin bir iş yaptıklarında veya kendi nefislerine zulmettiklerinde, peşinden hemen Allah’ı anar, günahlarının affedilmesini dilerler. Zaten günahları Allah’tan başka kim affeder ki? Bir de onlar, bile bile işledikleri günahlarda ısrar etmez, o günahları sürdürmezler.”  (Âi-i İmrân/135) ".

Özellikle seher vakitlerinde istiğfara dikkatler çekiliyor:

“Müttakiler bahçelerde, pınar başlarındadırlar. Rabbi’lerinin kendilerine verdiği mükâfatları almaktadırlar. Çünkü onlar, daha önce dünyada iyi davranan kimselerdi. Geceleri az uyurlardı. Seher vakitleri istiğfar ederlerdi.”(Zariyat suresi, 15-18)

Önce Rabbimizin bize öğrettiği mağfiret duasını sonra da Efendimizin istiğfar duasıyla bitirelim:

“Yâ Rabbi! Sen beni/bizi affet, Sen bana/bize merhamet et. Zira merhamet edenlerin en hayırlısı Sensin Sen!” (Müminun suresi, 118)

Abdullah b. Ömer’den rivayet edildiğine göre Allah Resulü bir meclisten ayrılmadan önce yüz defa şöyle istiğfarda bulunuyordu: "Hayat sahibi olup her şeyi idare edip ayakta tutan, kendisinden başka hiç bir ilâh bulunmayan Allah'dan mağfiret dilerim."(Fethulbari, 11,101)

Cenabı Allah bizleri çokça istiğfarda bulunan ve mağfiret olunan kullarından eylesin. Amin.

[Hüseyin Yağmur] 7.5.2020 [Samanyolu Haber]

Dolma , Şarj olma [Safvet Senih]

Bir önceki yazımızda, M. Fethullah Gülen Hocaefendinin Kehf Sûresiyle ilgili tesbitlerinin bir kısmını takdim etmiştik. Bu orijinal görüş ve tesbitlere devam ediyoruz:

“Üçüncüsü: Ashab-ı Kehfin  saraya mensup insanlar olduğu rivayet edilir. O dönemde, bir insanın saraydaki refah, saadet ve huzurunu terk ederek, başta kral ve bütün bir toplumun reddedeceği bir yola girmesi olacak şey değildir. Ashab-ı Kehf’in böyle davranması elbette etrafın dikkatini çekmiş, onların bir din, bir düşünce uğruna asla katlanılmaz  veya yapılamaz gibi algılanan fedakarlıklara katlanmaları, için neş’et ettikleri toplumda şok tesiri yapmıştır. Yapmış ve milletin dikkat nazarlarını onların tebliğ ve temsil ettiği mesaja çevirmiştir.

“Dördüncüsü: Eğer onlar, ‘Mağaraya girelim, bugün-yarın bu kral öldükten ve DEVLET  TERÖRÜ  yok olduktan sonra halkın yeniden arasına girer ve dinimizi tebliğ ederiz düşüncesi’ içinde idilerse, mağarada kaldıkları 309  yıl boyunca İBADET  SEVABI  almış, dolayısıyla da niyetlerinin derinliğine göre de hep kazanmış sayılırlar. Zira, bir insanın ‘Şu yorgun halimde değil de, biraz dinledikten sonra gece kalkıp huzurluca ve istirahat etmiş olarak yatsı namazını kılarım’  düşüncesiyle yatması, onun uykusunu bile ibadete çevirir. İşte Ashab-ı Kehfin düşüncelerini, “Şimdilik biraz saklanalım; daha sonra inkârın şok tesiri kırılır, biz de döner, yeniden tebliğde bulunuruz’ şeklinde değerlendirmek lâzım. Rica ederim, siz saraydaki yumuşak döşeklere mağaranın sert taşlarını tercih etseniz ve müreffah bir hayatı bırakıp mağarada kuru ekmeğe razı olsanız, dahası bir çok kadın-erkeğin önünüzde elpençe divan durması, emirlerinizi beklemesine mukabil, bir köpekle arkadaşlığa razı olsanız öyle bir sevap beklentisi içine girer misiniz? Elbette girersiniz. İşte Allah (c.c.) elbette onların bu beklentilerine, niyetlerinin derinliğine göre mutlaka mükafât verecektir.
“Beşincisi: Mağara, aslında DOLMA,  ŞARJ OLMA YERİ  ve kendini, özünü keşfetme mekânıdır. Neden mi? Zira inkar düşüncesiyle, fikren yaka paça olma ve hele kuvvet dengesinin olmadığı bir zamanda onu tutup sarsma, ırgalama ve nihayet mağlup etme, ancak peygamberane bir güç ve azim ile olur. Şimdi Allah Rasulünün (S.A.S.)  hayatına bakın! O da peygamberlik ufkuna ulaşmak için, peygamberlik henüz kendisine gelmeden önce ALTI  AY  MAĞARA  DÖNEMİ  geçirmemiş midir? Daha sonra Hz. Muhammed Aleyhisselamın arkasında, ama mutlaka O’nun çizgisinde mücadele edenlerin hayatında hep birer mağara dönemi olmuştur. Evet İmam Gazali’nin, İmam Rabbani’nin, Mevlana Halid’in ve Üstad Bediüzzaman’ın hayatlarında da hep bu şarj olma, özünü ve kendini bulma, ilhadla (inkârla) mücadele için gerekli olan enerjiyi toplama adına inzivaları olmuştur. Süresine gelince, bu Efendimiz (S.A.S.)  için altı aydır da, diğer evliya, asfiya ve mukarrebinden ise, beş sene, on sene hatta altmış sene bile halvet yaşayanlar olmuştur.

“Aslında aynı şey; TARİHΠ DEVR-İ  DÂİMLER  içerisinde tarihi yeniden inşa edecek insanlığı yeniden MİHVERİNE oturtacak cemaatler ve toplumlar için de geçerlidir. Evet, o fütüvvet ruhunu temsil eden insanların hemen hepsinin hayatlarında bir mağara dönemi görmek mümkündür.
“Evet insanın bazı ledünnî hitaplara mazhar olabilmesi, ilhamlarla şahlanabilmesi ve semavî varidata açık hale gelebilmesi için bir mağara dönemine ihtiyacı vardır.

“Meselenin böyle önemli mesaj yönü alındıktan sonra, Kitap ve Sünnet-i Sahiha’da söz konusu edilmeyen hususlara dalarak karanlığa taş atmak vadilerinde dolaşmak; Ashab-ı Kehf’e mağara tayin etmek, bölge belirlemek, onları ve kavimlerini tazyik eden ZÂLİM  HÜKÜMDARIN isminden söz etmek nefse çerez birer bilgi kırıntısından ibarettir ve ruha, iman, marifet, muhabbet ve zevk-i ruhanî adına bir şey vermemektedir.”

“Ulu Rabbimiz!  Katından bir rahmet ver ve şu davamızda doğruluk ve muvaffakıyet ihsan eyle bize!..”

Şu süreç ile, Ashab-ı Kehf ile ilgili Hocaefendinin tesbitleri nasıl birbiriyle örtüşüyor. İnşaallah ders ve ibretimizi çok iyi alırız.

[Safvet Senih] 7.5.2020 [Samanyolu Haber]

Hatice Civelek: Eşim 3 yıldır sadece kişi ifadeleriyle tutuklu; artık serbest kalsın

Eşi Enes Evren Civelek’i cezaevinde ziyaret ettikten sonra dönüş yolunda meydana gelen trafik kazasında iki kızını, babasını ve kayınvalidesini kaybeden Hatice Civelek sosyal medya hesabında seslendi.

Eşinin 3 yıldır sadece kişi ifadeleriyle tutuklu olduğunu belirten Civelek, eşinin 13 Mayıs’ta mahkemesi olduğunu artık tutuksuz yargılanmasını istedi. Civelek ailesi ve diğer tutuklu ve hükümlüler için de Twitter’da ‘CivelekAilesi NeOlacak’ başlığı ile bir kampanya başlatıldı.

yayınladığı videoda Hatice Civelek, “‘Ben Enes Evren Civelek’in eşi Hatice Civelek. Eşim 3 yıldır sadece kişi ifadeleriyle tutuklu. Evlatlarını, annesini, kayınpederini kaybetti. Psikolojik rahatsızlıklarının yanında şeker, kolesterol ve tansiyon gibi ağır hastalıkları da var. Koronavirüs nedeniyle insanlar hem endişeli hem de hastalığın kendisine bulaşıp kaybetme riski taşıyorlar. Bir an önce eşimle birlikte binlerce tutuklunun, hükümlünün cezaevlerinde çıkartılmasını istiyorum. İnfaz erteleyin, tutuksuz yargılayın. İnsanı yaşatın ki devlet yaşasın.” ifadelerini kullandı.

İKİ KIZI, ANNESİ VE KAYINPEDERİ KAZADA VEFAT ETMİŞTİ

7 Aralık 2018 Cuma günü Keskin Cezaevi’nin açık görüş günü için Evren Civelek’in ziyaretine gelen ve aracı kullanan kayınpederi Emin Balıkçı (55), yolculardan annesi Havva Civelek  (58) ve iki kızı Betül (3) ile Naime (8) trafik kazasında hayatını kaybetmişti. Enes Evren Civelek, Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından “örgüt üyesi” olduğu iddiasıyla 25 yıl altı ay hapis cezası almıştı.

7.5.2020 [TR724]

Kan sulandırıcı ilaçlar korona tedavisinde umut verdi!

Koronavirüs salgınıyla ilgili ABD’de yapılan bir araştırmada Kovid-19 virüsü bulaşan hastaların tedavisinde kan sulandırıcı ilaçların iyileşme sağladığı belirtildi.

Bir yanda aşı geliştirme çalışmaları devam ederken bir yandan da mevcut ilacın koronavirüs tedavisinde etkisi olup olmadığı araştırılıyor.

Koronavirüsün en çok ölüme yol açtığı ülke olan ABD’den umut verici bir açıklama geldi. Mount Sinai Hastanesi uzmanları, kan sulandırıcı ilaçların korona hastalarının tedavisinde işe yaradığını kaydetti.

2 BİN 700 HASTA İNCELENDİ

Mount Sinai Hastanesi’nde Dr. Valentin Fuster öncülüğündeki ekip, hastanelerine başvuran 2 bin 700’den fazla hasta üzerinde inceleme yaptı. Hastalarda bir aşamadan sonra yapılan testlerde kan pıhtılaşması olduğunu belirleyen Fuster ve ekibi, bu durumun hastaların ölümüne yol açtığını savundu. Fuster, “Şu ana kadar 75 otopsi yaptık. Şüphe yok ki pıhtılaşma bir problem. Akciğerlerle başlıyor, böbrekler, kalp ve beyine kadar ulaşıyor” dedi.

DURUMU AĞIR OLANLARDA İŞE YARADI

Söz konusu tespitin ardından kan sulandırıcı ilaçların denemelerinin başladığını aktaran Fuster, “Antitrombotik verilen hastalarda, verilmeyen hastalara göre daha iyi sonuçlar elde edildi.” İfadelerini kullandı.

Özellikle durumu ağır olan ve solunum desteği alan hastalarda bu uygulamanın denendiğini belirten Fuster, “Çalışma henüz başlangıç aşamasında. Hangi hastaya ne tür ilaç ve ne kadar doz verilmesi gerektiği gibi konularda ilerleme kaydetmemiz gerekiyor.” diye konuştu.

7.5.2020 [TR724]

Baba ile oğlunun kavuşması mahşere kaldı!

Uzun süre kemik kanseri ve hukuksuzlukla mücadele eden, son anlarında babasını sayıklayarak dünyaya veda eden 9 yaşındaki Ahmet Burhan Ataç gözyaşları ve dualarla toprağa verildi. Savcılık izin vermediği için son anında oğlunun yanında olamayan baba Harun Ataç ile oğlunun buluşması mahşere kaldı.

Tarsus Cezaevi’nde tutuklu bulunan baba Harun Reha Ataç, biricik oğlu Ahmet Burhan cenazesi törenine 12 jandarma eşliğinde getirildi.

Anne Zekiye Ataç ve baba Harun Ataç, yavrularının mezarı başında dua ederken görevli 12 jandarma tarafından ablukaya alındı. Harun Ataç cezaevine döndükten sonra karantina kapsamında 14 gün hücrede tutulacak.

7.5.2020 [TR724]

Türkiye İran olur mu? [Cumali Önal]

Başlık çoğunuza modası geçmiş, bayat, sıkıcı gelebilir. Baştan söyleyeyim yazıyı sonuna kadar okursanız bu düşünceniz değişecektir. Önce herkesin bildiği bazı bilgileri kısaca tekrarlayayım…

Laik-kemalist kesim, dindar olarak tanımladığı toplumun önemli bir kesitini baskı altında tutmak ve sahip olduğu imtiyazları kaybetmemek için yıllarca bu tanımlamayı çok güçlü bir silah olarak kullandı. Özellikle 90’lı yıllarda zirve yapan bu ‘İran mı oluyoruz?’ sözü Necmettin Erbakan liderliğindeki Refah Partisi’nin parlamentoya girmesi ve akabinde iktidar ortağı olması, partinin başta İstanbul olmak üzere bazı şehirlerde belediye başkanlıklarını kazanmasıyla vitrinin değişmez parçası haline geldi.

AKP’nin iktidara gelmesi ve ilk yıllarda izlediği Batı yanlısı politikalar laik kesimin elindeki bu ekmeği aldı. Ancak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki partinin 17-25 yolsuzluk operasyonlarından sonra daha önce çıkardığını öne sürdüğü ‘Milli Görüş gömleğini’ tekrar giyerek özüne dönmesi, akabinde gerçekleşen 15 Temmuz darbesi ile Türkiye hızlı bir otoriterleşmeye doğru yol aldı. Şu anda Türkiye’de her anlamda bir tek adam rejimi olduğunu söylemek mümkün.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Peki bu tek adam rejimi dünyada pek çok farklı rengi bulunan hangi otoriter rejime benziyor?

Cevabını verelim; İran’a…

Önce küçük bir tablo şeklinde Türkiye ile İran arasındaki benzerlikler ve benzememezlikleri ortaya koyalım.

Benzerlikler

– Nüfus (Her iki ülke de 82 milyon civarında)

– Azınlıklar (Türkiye’de büyük bir Kürt, İran’da da büyük bir Azeri azınlık var)

– Toplum yapısı (Her iki ülkede de güçlü bir laik kesim olmasına rağmen siyasal İslam iktidarda)

– Batı düşmanlığı

– Çin ve Rusya dostluğu

– Köklü tarih ve medeniyet geçmişleri.

Farklılıklar

İran’ın çok büyük petrol ve doğal gaz kaynakları var, Türkiye’nin yok

– İran ciddi bir ambargo altında

– İran’ın direkt etkisinde olan ülkeler var (Irak, Suriye, Lübnan/Hizbullah, Körfez ülkelerindeki Şii nüfuslar, Afganistan ve Pakistan’daki Şiiler vs)

– İran, Şii dünyasının fiili lideri, Erdoğan ise Türkiye’yi Sünni dünyanın lideri yapmaya çalışıyor.

Tabi ki benzerlikler ve farklılıklar bunlar sınırlı değil, başka da sayılabilir.

Şimdi Erdoğan’ın İran rejimini nasıl örnek aldığını örnekleriyle anlatmaya çalışalım.

– Ayetullah Humeyni 1979 devrimini gerçekleştirdiğinde, İran’da en solundan en sağa pek çok parti vardı. Devrimle birlikte bu partilerin çoğu ya kapatıldı, ya da rejimin etki alanına girdi. Erdoğan da 15 Temmuz darbesinden sonra paritlerin bir kısmını kontrolüne aldı, bir kısmını da (başta CHP olmak üzere) önemli politik konularda yanına çekmeyi başardı.

– Humeyni iktidara geldiğinde hedefinde milli ordu (Arteş) vardı. Orduyu etkisiz ve de darbe yapamayacak hale getirmek için kurduğu Devrim Muhafızlarını paralel bir ordu haline getirdi. Aynı şekilde Erdoğan da 15 Temmuz darbesinden sonra en fazla orduya zarar verdi, Türkiye’nin en başarılı askerlerini ya tutuklattı ya da görevden aldı.

– Humeyni tüm bürokratik ve demokratik kurumları ortadan kaldırarak, kendine göre bir sistem oluşturdu. Erdoğan da yargıdan istihbarata, para kaynaklarından önemli bürokratik kurumlara hayati tüm unsurları kendi kontrolüne aldı.

– Humeyni Batı düşmanlığını körükleyince Çin ve Rusya ile ittifaklara gitti. Aynı şekilde Erdoğan da 15 Temmuz’dan sonra Rusya’nın kontrolüne girdi ve Batı karşıtı sert söylemler dile getirmeye başladı.

– Humeyni eğitimi hızla dindarlaştırma politikası güttü. Benzerini Erdoğan da uyguluyor.

– Humeyni kendisini en yüksek dini otorite olarak adlandırdı ve son sözü söyleyen kişi konumuna getirdi. Erdoğan da getirdiği başkanlık sistemiyle benzer bir yöntem izliyor.

– İran, Devrim Muhafızları’na bağlı Kudüs Gücü’yle kontrolündeki ülkelere yön vermeye çalışıyor. Aynı şekilde Erdoğan da paralı askerler ve başlarındaki istihbarat birimleriyle başta Suriye ve Libya olmak üzere bazı ülkelerde faaliyetler gerçekleştiriyor.

Peki bundan sonraki adım ne olacak?

İran’da rejim her ne kadar geniş kesimler tarafından benimsenmese ve sevilmese de kemikleşmiş bir destek kitlesine sahip. Ülkede sadece son iki yıl içinde çok sayıda rejim karşıtı gösteri düzenlendi ve milyonlarca insan sokaklara döküldü. Fakat rejim emniyet güçleriyle bu gösterileri kontrol altına alamayınca, kendisine destek veren milyonlara karşıt gösteri düzenleterek muhalifleri anında bastırdı.

Erdoğan’ın da bunun için çalıştığı ve kendisine destek veren kitleleri kendisine karşı oluşabilecek sıkıntılı bir dönemde sokaklara dökmek için hazırlık yaptığı bilinen bir gerçek.

Zaten bunun provasını 15 Temmuz’da yapmıştı. Bundan dolayı da o kesimi, ekonomi ne kadar kötü olursa olsun desteklemeyi sürdüren Erdoğan, dini motifli konuşmalarıyla da onların biatını tazeliyor. Ortada herhangi bir darbe tehlikesi yokken veya bir savaş hali bulunmazken Erdoğan’ın ‘darbe yapmaya çalışıyorlar, ülkeyi bölmeye çalışıyorlar’ paranoyasına sarılmasını bu çerçevede okumak gerek.

Ama ilginç bir durum var. 1990’lı yıllarda Türkiye’nin İran olamayacağın haykıran CHP ve sol partilerin günümüzde tüm yaşananları görmelerine rağmen İran’a atıfta bulunmamaları çelişki değil mi? Mesela neden CHP Meclis’te ya da sokaklarda ‘Türkiye İran değildir, İran olmayacak’ nümayişleri düzenlemiyor?

Ya da AKP’nin gizli ortağı Doğu Perinçek, hergün Çin’e güzellemeler yaparken, arada bir İran’ı da övmekten geri durmuyor?

Sonuç olarak Türkiye motomot İran gibi olacak diye bir kaide yok. Ancak İran olma konusunda ciddi bir yol katedildiğini kesinlikle söyleyebiliriz.

Muhtemel bir toplumsal huzursuzluk durumunda ya da CHP öncülüğünde düzenlenecek gösterilerde Erdoğan’ın partizanlarını sokağa dökmesi kesin. Zaten bunu daha önce müteaddit defalar da dile getirmişti: Onları evlerinde zor tutuyorum.

[Cumali Önal] 7.5.2020 [TR724]

BDDK çırpındıkça batırıyor! [Yusuf Dereli]

AKP rejiminin, döviz kurunu nisbi olarak kontrol altına almak için attığı her adım TL’nin daha çok değer kaybetmesine neden oldu. Son olarak BDDK’nın ‘yurt dışında yerleşik finansal kuruluşlara yapacakları TL işlemlerini sınırlandırma’ kararı, haftalardır 7 TL’yi geçmesin diye baskılanan doların bir anda 7.20’leri görmesine yol açtı. Gizli saklı satışlarla 6.98-7.00 bandında tutulan dolar, sadece 4 günde 7 liradan 7.20’ye fırladı. BDDK’nın Saray’ın talimatıyla attığı her adım doların ateşini da yükseltti.

BDDK, uzun zamandır TL’deki oynaklığı engellemek için buna benzer adımlar atıyor. 9 Şubat’ta TL swap işlemlerinde limiti yüzde 10’a indirmişti. 13 Nisan’da ise oranı yüzde 1’e çekti. Önceki gece yarısı ise oran daha da aşağı çekilerek binde 5’e kadar düşürüldü. Amaç; Türk Lirası satışının önüne geçerek değer kaybını önlemek ve kurları nisbi olarak kontrol altına almak. Sonuç; oluşan panik havası nedeniyle dolar 7.07’lerden sadece bir günde 7.20’lere geldi. Erdoğan’ın yönetimindeki Merkez Bankası ve BDDK’nın attığı her adım ters tepti; zira piyasada ‘güven’ kayboldu. AKP rejiminin, hiçbir mantıklı açıklaması olmayan günlük siyasi hamleleri sayesinde Türk Lirası, tarihinin en değersiz seviyelerinde seyrediyor. Erdoğan bir kaç hamle daha yaparsa, doların birkaç hafta içinde 8 lirayı görmesi sürpriz olmayacak!

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) tarafından mart ayına ait TÜFE bazlı reel efektif döviz kuru endeksi rakamları geçtiğimiz günlerde açıklandı. Reel efektif döviz kuru, bir önceki ay seviyesi olan 84.95’ten yüzde 1.8 düşüşle 83.42 seviyesine geriledi. Böylece, endeks tarihinin en düşük seviyesine gelinmiş oldu.

BAŞKANLIK SİSTEMİNDE TL DİBİ GÖRDÜ!

Eski bankacı Kerim Rota, TL’nin değer kaybında gelinen noktayı şu sözlerle anlattı sosyal medya hesabında: “TL’nin değerini gösteren Reel Efektif Döviz Kuru endeksinin (REDK), TCMB’de 316 aylık verisi var. Bu 316 ay içinde, TL’ nin en değersiz olduğu 10 ayın 8’ini Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde yaşamışız. Diğer 2 ay ise 1994 Krizine ait. Paramızın değerinin döviz satarak değil, güven sağlayarak korunabileceğini gösteren veriler.”

AYNI ŞEYLERİ YAPIP FARKLI SONUÇ BEKLEMEK!

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) uzun zamandır TL’deki oynaklığı engellemek için bazı adımlar atıyor. Doların 5.98’lerde olduğu 9 Şubat’ta TL swap işlemlerinde limiti yüzde 10’a indirmişti. Ay sonunda dolar 6.222’ye çıktı! Söz konusu hamle hiçbir işe yaramamıştı. Ancak BDDK farklı düşünüyor olmalı ki, benzer hamleyi 13 Nisan’da da yaptı ve limiti 1.0’e çekti. 10 Nisan’da 6.68 civarında olan dolar, ay sonunda 6.97’yi gördü.

SON HAMLE DOLARI UÇURDU

Dolar haftalardır baskılanıyor. 7 TL’yi geçmesin diye adeta ucuz döviz ‘tanzim satışı’ kuruldu. MB Başkanı Murat Uysal, yalanlasa da piyasaya döviz satıldığı herkesin bildiği bir sır! Erdoğan’ın talimatıyla kura müdahale ediliyor. Ve nihayet dün BDDK’dan gece yarısı hamlesi geldi. Bankaların yurt dışında yerleşik finansal kuruluşlara yapacakları TL plasmanlar, TL depo, TL repo ve TL kredilerin toplamının bankaların en son hesapladıkları yasal özkaynaklarının yüzde 0,5’i ile sınırlandırıldı. Bankaların toplam özkaynakları 24 Nisan itibarı ile 660 milyar TL civarında. Bu tutarın binde 5’i 3.3 milyar liraya denk geliyor.

BU NE PERHİZ, NE LAHANA TURŞUSU!

Bankaların yurtdışı TL işlemlerini sınırlandıran BDDK’nın temel amacı TL’nin satışının/takasının önüne geçerek değer kaybını önlemek ve kurları nisbi olarak kontrol altına almak. Sonuç; oluşan panik havası nedeniyle dolar 7.07’lerden sadece bir günde 7.20’lere geldi. Bu arada bir yandan bankalara ‘swap işlemlerinde TL kullanmayın’ diyen BDDK, diğer yandan FED’in swap hattına dahil olabilmek için 40 takla atıyor!

MB VE BDDK KİME HİZMET EDİYOR?

Gelinen noktada hem Merkez Bankası’nın (Erdoğan’ın) hem de BDDK’nın (Erdoğan’ın) bugüne kadar TL’yi korumak için attığı bütün adımların boşa çıktığını hatta doların ateşini daha da yükselttiğini söylemek mümkün. Yurtdışına TL akışını engelleyip döviz talebini sınırlandırmak için atılan bütün adımlar ters tepti! Buna rağmen hem Merkez Bankası (Erdoğan) hem de BDDK (Erdoğan) tarihe geçecek hatalarda inatla ısrar ediyor. Erdoğan bir kaç hamle daha yaparsa, doların 8-9 lirayı görmesi içten bile değil!

[Yusuf Dereli] 7.5.2020 [TR724]

AİHM’in Hakan Baş kararının hâkim-savcı yargılamalarına bakan yönü [Aziz Kamil Can]

AİHM, 3 Mart 2020 tarihinde Türkiye aleyhine, 15 Temmuz sonrası tutuklanan tüm hakim ve savcıları etkileyen önemli bir karar verdi. 20 Temmuz 2016 tarihinde Kocaeli Sulh ceza hakimi kararı ile tutuklanan bir idari yargı hakiminin, özellikle iç hukuka aykırı olarak (yasal olmayan nedenle) tutuklandığı yönündeki şikâyeti, Hükûmet tezleri de ayrıntılı şekilde dikkate alınarak kararda ele alınmıştır.

Olay tarihinde Kocaeli’nde görevli bir idari yargı hakimi olan Hakan Baş, özellikle 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunundaki kurallara aykırı olarak, yetkisiz (kanunla önceden tespit edilmiş olmayan) bir hakim tarafından, ağır cezalık suçüstü hali olmadan tutuklandığını ve bu durumun AİHS m. 5/1’de öngörüldüğünün aksine, ulusal hukuka aykırı tutuklama olduğunu ve özgürlük ve güvenlik hakkını ihlal ettiğini ileri sürmüştür.

Karardan anlaşıldığına göre, başvurucu diğer birçok hakkın ihlal edildiğini de ileri sürmüş ve AİHM de bu haklardan bazılarının ihlal edildiğine karar vermiş ise de bu köşe yazısının konusunu oluşturmadığı için, diğer ihlal hususları gelecek yazılarımızda incelenecektir.

Hükümet anılan iddiaya karşı temel iki argüman ileri sürmüştür:

“1. Başvurucu hakim statüsünde olsa da, kendisine atfedilen suç “kişisel bir suç” olup 2802 sayılı Kanunun 93. maddesine göre tutuklanmıştır. Her ne kadar bu madde uyarınca Sakarya mahkemeleri tutuklama için yetkili olsa da, CMK m. 20 uyarınca yer yönünden yetkisiz bir hakimin verdiği kararlar geçersiz değildir.

2. Yargıtay kararlarında belirtildiği gibi, terör örgütü üyeliği sucu mutemedi suçlardan olup, şüphelinin yakalandığı ana kadar temadi devam eder, dolayısıyla başvurucunun gözaltına alındığı tarihte suçüstü hali mevcuttur. Bu nedenle de 2802 sayılı Kanunun 94. maddesi uyarınca başvurucu hukuka uygun olarak tutuklanmıştır. Hükümete göre hukuka aykırı tek uygulama “yer yönünden yetkisiz bir hakim” tarafından tutuklama kararı verilmiş olmasıdır; o da CMK m. 20 uyarınca hukuk dışı sayılamaz.”

Karardan anlaşıldığına göre, başvurucu bu tezlere karsı şu argümanları ileri sürmüştür:

“1. 16 Temmuz 2016 tarihinde HSK soruşturma izni vermiş olup, sadece görev sırasında işlenen veya göreve ilişkin suçlarda izin alınması zorunludur.

2. Ayrıca tutuklamaya ilişkin kararlarda atfedilen suçlar göreve ilişkin suçlardır. Başvurucuya göre, HSK soruşturma izni verdiğine göre ve atılı eylemler hakimlik görevine ilişkin olduğuna göre “ortada göreve ilişkin bir suç soruşturması” vardır ve bu nedenle 2802 sayılı Kanunun 82 ile 92. maddelerindeki güvencelere uygun olarak soruşturma işlemleri yapılmalıdır. Bu güvencelerden biri de aynı Kanunun 88. maddesinde öngörülen ağır cezalık suçüstü hali olmadan tutuklanamayacağına ilişkin olup, somut olayda suçüstü halini gösteren en küçük emare dahi yoktur. Bu nedenle iç hukukun öngördüğü kurallara aykırı olarak, illegal şekilde tutuklandığını ve AİHS m. 5/1’in ihlal edildiğini ileri sürmüştür.”

AİHM, 3 Mart 2020 tarihinde açıkladığı kararın 157. paragrafında Hükümet tezlerini yukarıda açıklandığı şekilde özetledikten sonra, kararın 158. paragrafının ilk cümlesinde Hükümetin görüşlerini kabul etmenin mümkün olmadığını açıkça yazmış ve Hükümetin tezlerini reddetmiştir. Bu redde gerekçe olarak ise, özellikle yukarıda özetlendiği şekli ile başvurucunun belirttiği argümanları sıralamıştır (Bas v. Turkey, para. 158). AİHM her ne kadar kararda kişisel suç ve görev sucu incelemesine girmekten kaçınmış ise de bize göre Hakan Baş kararının en önemli bölümü kararın 158. paragrafında yazılanlar oluşturmaktadır.

AİHM tarafından verilen Hakan Baş kararının eleştirilecek birçok yönü bulunsa da tüm hakim savcı tutuklamalarını ve özellikle yargılamalarını etkileyecek husus şüphesiz kararın 158. paragrafında yer almaktadır.

AİHM’in reddettiği Hükûmetin ilk argümanı Hakan Baş’a atfedilen sucun “kişisel suç” olduğu ile ilgilidir. 158. paragrafın ilk cümlesinden başka türlü bir sonuç çıkarmak mümkün görünmemektedir. Mahkeme her ne kadar somut olayda kişisel suç ve görev sucu incelemesinden kaçınmış olsa ve olayları adeta sadece Hükümet tezlerini haklı çıkarmak için tek taraflı bir bakış açısı ile yazmış görünse de, eğer kişisel suç olduğuna kanaat getirmiş olsaydı, Hükûmet tezlerini açıkça reddettiğini belirttiği ilk cümleyi kullanmaz (para. 158) ve Hükümet tezlerine üstünlük verip başvurucunun şikâyetini kolayca reddederdi. Kararın genelinden çıkan izlenim de bunu net göstermektedir.

AİHM’nin reddettiği ikinci Hükümet tezi, somut olayda suçüstü hali bulunduğu için başvurucunun iç hukuka uygun şekilde tutuklandığına ilişkindir. AİHM, bu iddiayı ise hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde, net olarak reddetmiş ve bu nedenle başvurucunun iç hukuka aykırı, illegal şekilde tutuklandığına hükmetmiştir. Bu hususta en küçük kuşku dahi yoktur (bkz. para. 158, son cümle).

2802 sayılı Kanunda soruşturma ve kovuşturma işlemleri açısından sadece üç tür ayrıma yer verilmiş olup, bunlar: 1- Göreve ilişkin veya görev sırasında islenen suç, 2- Kişisel suç, 3- Suçüstü halidir. Bunların dışında dördüncü bir seçenek bulunmamaktadır. AİHM son iki seçeneği kabul etmediğine göre, açıkça belirtmemiş olsa da, geriye tek bir seçenek kalmaktadır. O da başvurucunun görev sırasında veya görevi nedeniyle soruşturma ve yargılama işlemlerine muhatap olduğuna ilişkin seçenektir.

Burada anti parantez olarak bir hususu da belirtmek gerekirse, ulusal hakim Sayın Yüksel, karara yazdığı azınlık görüşünde, Metin Özçelik ve Mustafa Başer olaylarını örnek göstererek, Türkiye’de hakim – savcı yargılamalarında terör örgütü üyeliği sucunun “kişisel suç” olarak kabul edildiğini belirtmiş ve bu suçun göreve ilişkin suç olamayacağı tezini savunmuştur. Oysa belirtilen iki hakim de ayni suçla suçlanmış, ancak görev sırasında veya göreve ilişkin suç yargılamasına muhatap olmuşlardır.

Kararın 158. paragrafından çıkan sonuç sudur: olay tarihinde hakim olan başvurucu suçüstü hali (2802 sayılı Kanun m. 94) ve kişisel suç (m. 93) nedeniyle tutuklanmadığına göre, 2802 sayılı Kanunda belirtilen tek bir seçenek kalmaktadır: Başvurucu aynı kanunun 82 ile 92. maddeleri uyarınca soruşturma ve yargılama işlemlerine muhatap olmuştur. AİHM, bu sonucu kararında açıkça söylemekten kaçınmış ise de, 158. paragrafın “ilk” ve “son” cümlelerinden başka türlü sonuç çıkmaz.

Eğer bu karara Hükümet ve/veya başvurucu süresi içinde itiraz etmezler ve karar kesinleşirse tüm bu yazılanlardan şu sonuçlar doğacaktır:

15 Temmuz sonrası tutuklanıp yargılanan tüm hakim ve savcılar (kanunla önceden kurulmuş mahkeme ilkesine aykırı olarak) yetkisiz mahkemelerce yargılanmakta ve mahkum edilmektedirler. Örneğin 1. sınıf bir hakim göreve ilişkin suçlarda sadece Yargıtay 16. Ceza Dairesince yargılanması gerekirken ve temyiz mercii Yargıtay CGK olması lazımken, ağır ceza mahkemesince yargılanmış ve mahkum edilmiştir. Bu durum, ileride iç hukuku usule uygun tüketip AİHM’ye başvuru yapma durumunda, tüm hakim ve savcı yargılamalarının kanunla önceden kurulmuş mahkeme ilkesine aykırı olarak mahkum edildikleri ve AİHS’in 6. maddesinde korunan adil yargılanma hakkının ihlal edildiği sonucunu doğuracaktır. Bu durumda olan başvurucular her aşamada, kanunla önceden kurulmuş mahkeme ilkesine aykırı olarak, yetkisiz mahkemelerce yargılandıkları için adil yargılanma hakkinin ihlal edildiğini ileri sürmeliler ve son aşamada bu tezlerini AYM ve AİHM önünde de tekrarlamalıdırlar.

Kanaatimiz odur ki, usule uygun olarak iç hukuku tüketip ve bu şikâyetlerini açıkça ileri suren her bir hakim ve savcı AİHM önünde, “kanunla önceden kurulmuş mahkeme ilkesine aykırı olarak yargılandıklarını ve adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini” tespit ettirmeleri yüksek bir ihtimaldir. Bu ihlale ek olarak diğer haklarının ihlal edildiğini de tabii ki ileri sürebilirler ancak bu hak AİHS’nin 6. maddesinde korunan ve adil yargılanma hakkinin olmazsa olmaz unsurlarından biridir (Lavents v. Latvia).

Sonuç olarak, AİHM Hakan Baş kararının “tutuklama” bağlamından farklı olarak tüm hakim ve savcı yargılamalarını etkileyen çok önemli bir sonucu ortaya çıkmıştır. Bu da, adil yargılanma hakkına ilişkin olup, bir süre sonra bu hususta da ihlal kararı çıkma ihtimali kuvvetle muhtemeldir.

[Aziz Kamil Can] 7.5.2020 [TR724]

İnfakta gizlilik [Prof. Dr. Muhittin Akgül]

Amellerde aslolan, niyet ve niyetin de rıza-i ilahi yörüngeli olmasıdır. Rıza-i ilahi için olan bir işte, başkasının görmesi ve nefsin de bundan hoşlanması, yapılan hayır işinin sevabını ya kısmen ya da tamamen yok eder. Ve yapılan iş, dış görünüş açısından bir ibadet olsa da, âhiret aleminde, sahibinin yüzüne vurulan hayırsız ve boş bir amele dönüşmüş olur. Ondan dolayıdır ki, Kur’ân’da ameller, “salih” nitelemesiyle beraber vurgulanmıştır ki, sâlihin birinci anlamı gösteriş ve riyadan uzak olmasıdır. 

Kur’ân’da, her amelde sadece Allah rızasını gözetmek temel ölçü olmakla beraber, verme konusunda buna özellikle dikkat çekilmiş olması, insan tabiatıyla yakından ilgilidir. Zira verme konusunda insan, gösteriş ve riyaya girebilir. Ancak infakta ise aslolan, gizli verilmesidir ve verirken de sadece rıza-i İlahi mülahazası olmasıdır.

Nitekim konuyla ilgili bir âyette Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Allah rızası için yaptığınız maddî yardımlarınızı açıkça verirseniz ne güzel! Ama bu hayırlarınızı saklı tutar ve muhtaçlara ulaştırırsanız, Bu sizin için daha hayırlı olur Ve Allah bu sebeple bir kısım günahlarınızı affeder. Allah, yaptığınız bütün işlerden haberdardır.” (Bakara 2/271).

Burada dikkat edilmesi gereken husus, zekat gibi farz olan ibadetlerin, teşvik ve hatırlatma düşüncesiyle açıktan verilmesi, nâfile olan diğer infak çeşitlerinin ise gizli verilmesidir. 

İnfak konusunda, veren açısından bu amelin boşa gitmemesi, gösteriş, riya gibi amelleri yok eden virüslerden uzak kalması; alan açısından ise, onur kırıcı olmaması ve insan şahsiyetini küçük düşürecek bir durumla karşı karşıya kalınmaması için, Allah Resûlü (s.a.s.) infakla ilgili bu gizliliğe dikkatlerimizi çekmiş ve “sağ elin verdiğinden sol elin haberdar olmaması” veciz ifadesiyle bunu hatırlatmıştır.

Bu ifadenin anlamı, infak o kadar gizli verilmelidir ki, değil başkaları, insanın kendisi bile verdiğinden asla haberdar olmamalı demektir. Aslında insanın, verdiğinden haberdar olmaması imkansızdır. Ancak Resûlullah’ın (s.a.s.) beyanındaki bu cümlenin inceliği, insan verdiğini unutmalı ve verdiğini de kendince aşırı büyültmemeli, büyütmek suretiyle ucub yani içten kendini beğenme ve gurura düşmemelidir.

Binaenaleyh yapılan infak, zaman zaman insanı riyakârlığa düşürebilir. Böyle bir riyakarlık ise, “küçük şirk” denilen tehlikeli bir yola götürür. Gösteriş için verilen mal, kıyamet gününde hayırlı netice vermez. İşte bu açıdandır ki, verirken ya da kulluğun diğer çeşitlerini yerine getirirken, kalbin de ciddi bir uyanıklık ve endişe içerisinde olması gerekir. Mü’min, infakta bulunurken, şunları da kendi içinde, kendine sormalıdır: “Acaba Allah için mi verdim? Acaba tam isabetli yapabildim mi? Acaba yaptıklarım Allah’ın rızasına muvafık mı? Acaba kusursuz yapabildim mi?”

Ramazan Ayı’ndaki infaka gelince, bu ay, hem oruç, hem Kur’ân ve hem de infak ayıdır. Zira Allah Resûlü (s.a.s.) bu mübarek ayda, âdeta esen bir rüzgâr gibi yerinde durmaz, hayır işlerini zaten yapmakla beraber, bu ayda infakı daha da artırırdı. Bu ayda, evine her girdiğinde: “Acaba verecek bir şey var mı?” diye araştırır, bulduğunu da hemen muhtaç kimselere verirdi. Zira bu ayda yapılan hayır ve hasenatın sevabı, diğer aylardakine nispetle kat kat fazladır.

Mü’minler oruçlarıyla bu ayda empati yapmış, açlığın ve ihtiyacın ne denli zor bir şey olduğunu yakından yaşamış, böylelikle de vermenin gereğini daha da yakından anlamış olurlar. İslam Tarihi boyunca mü’minler, Allah Resûlünden (s.a.s.) öğrendikleri bu yöntemi, her zaman için hayatlarına taşımış, infaklarını özellikle bu ayda daha da arttırmış, böylece bu mübarek ayın feyizlerinden müstefid olmuşlardır.

Bu mübarek ayda, infak kapsamına girecek her türlü yardımı, gösterişten uzak bir şekilde vermek, hem kendimizi muhtemel görünme, gösterme ve riya tehlikesinden, hem de alanı, mahcubiyet ve rencide etme psikolojisinden kurtarmış oluruz. 

Ramazan Ayınızı, beklentisiz ve riyasız infakın her çeşidiyle geçirerek, Bayrama esenlik, sağlık ve mutlulukla ulaşmanız dileklerimle.

 [Prof. Dr. Muhittin Akgül] 7.5.2020 [TR724]

Futbol topu santraya geliyor [Hasan Cücük]

Koronavirüs salgınından dolayı yaklaşık 2 aydır kepenk indiren futbol da sezonun kaderi yavaş yavaş şekillenmeye başladı. Hollanda sezonu iptal ederken, puan farkını dikkate alan Fransa PSG’yi, Belçika ise Club Brugge şampiyon ilan edip sezonu tescil etti. Belirsizliğin devam ettiği ülkeler ise oynanması yönünde kararlar almaya başladı. Bu ülkelerden biri olan Türkiye’de futbol 3 ay aradan sonra 12 Haziran’da yeniden başlama vuruşu yapacak.

Türkiye futbol 16 Mart’ta 26. haftanın son karşılaşması olan Antalyaspor – Sivasspor müsabakası sonrası süresiz tatil edildi. 26. hafta maçları boş tribünler önünde oynanmıştı. Salgının etkisini iyice hissettirmesiyle yabancı oyuncular, kulüplerinden izin alarak ülkelerine döndü. İlerleyen haftalarda salgının kontrol altına alındığı izleniminin verilmesiyle yabancı oyuncular birer birer Türkiye’ye dönüp, 14 günlük karantinaya alındılar. Mayıs ayının başıyla birlikte kulüpler antreman için sahaya inmeye başladı. Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Başkanı Nihat Özdemir, kulüplerin, yayıncı kuruluşun ve taraftarın merakla beklediği gelişmeyi duyurdu: Türkiye’de futbol 12 Haziran’da yeniden başlıyor. Ancak Özdemir şerh düşmeyi ihmal etmedi; ‘şartlar bu şekilde devam ederse’

Nihat Özdemir’in açıklamalarında oldukça muğlak noktalar var. Ellerinde 10 farklı senaryo olduğunu söylemesine karşılık, olası senaryolardan hiç bahsetmedi. Örneğin İngiltere’de tartışılan ‘Oyuncu oynamıyorum’ derse buna tavrın ne olacağından bahsetmedi. Önümüzde daha 35 gün var diyerek, gelişmelere göre karar alınacağının işaretini verdi. Yine maçların hangi şartlarda ve nerede oynanacağı konusunda da bir açıklama yapmadı. 18 Süper Lig takımından 14’ünün ligin devam etmesi yönünde fikir beyan ettiğini söyledi. Peki geri kalan 4 takım maçlara çıkmam derse ne olacak? Zira Özdemir açıklamasında sürekli ‘önce sağlık’ vurgusu yaptı.

Net olan ise kalan maçların seyircisiz oynanacağı. Bu durumda kulüpler ciddi gelir kaybı yaşayacak. Yayıncı kuruluşun ödemede zorlandığı herkesin bildiği bir sır artık. Kulüplerin oynadıkları son iki haftanın ödemesini henüz almadıklarını Denizlispor başkanı açıklamıştı. Yine döviz kurunu son günlerde uçuşa geçmesi sezon başlamasa bile yayın krizi olacağının güçlü işareti. Tüm bu senaryolar ve soru işaretlerine şimdilik bir nokta koyalım. Özdemir’in ifade ettiği tarih gerçeğe dönüşürse, 3 ay aradan sonra futbola yeniden 12 Haziran’da merhaba diyeceğiz.

Dünyada koronavirüs salgınının tatil ettiremediği sadece 4 lig vardı. Avrupa’da Belarus, Asya’da Tayvan ve Türkmenistan ile Amerika kıtasından Nikaragua’da sezon durmadan devam etti. Avrupa’dan üç ülke liglerin geleceğiyle ilgili kararını verdi. Hollanda sezonu bir anlamda oynanmamış kabul edip sonlandırırken, Fransa ve Belçika puan farkını dikkate alarak lig liderini sezonun şampiyonu ilan etti.

Avrupa’da yüksek vaka sayısına karşın salgından en az zarar gören ülkelerden olan Almanya’da Angela Merkel yönetiminde toplanan hükümet, maçların ne zaman başlayacağını görüştü ve mayıs ayının ikinci haftasından itibaren “hijyen koşullarına uyulması şartıyla” Bundesliga’nın başlamasına izin verildi. Maçların hangi koşullarda ne zaman başlayacağı önümüzdeki günlerde netleşmiş olacak. Diğer 5 büyük liglerden İngiltere Premier Lig, İtalya Serie A ve İspanya La Liga için belirsizlik devam ediyor. Bu üç ülkede Avrupa’da salgının en çok vurduğu yerler oldu.

Futbolun geleceğiyle ilgili ilk açıklama Güney Kore’den geldi. Güney Kore Futbol Federasyonu birinci ve ikinci lig karşılaşmalarını 8 Mayıs’ta başlatmaya karar verdiği duyurdu. Güney Kore’yi Avrupa’dan Polonya takip etti. Polonya başbakanlık sosyal medya hesabından yapılan açıklamada, ertelenen birinci lig karşılaşmalarının 29 Mayıs’tan itibaren tekrar başlayacağı ilan edildi.  Çekya’da ise Futbol Federasyonu’ndan yapılan açıklamada, hükümetin salgın tedbirlerini gevşetmesi sebebiyle birinci ve ikinci lig karşılaşmalarına 25 Mayıs’ta devam edilmesinin planlandığı duyuruldu. Doğu Avrupa ülkesi Macaristan’da 1. Lig maçları 30 Mayıs’ta yeniden başlayacağını duyurdu. Bulgaristan Gençlik ve Spor Bakanı Krasen Kralev, ülkedeki birinci lig karşılaşmalarını 5 veya 12 Haziran’da başlatmayı planladıklarını ve müsabakaların seyircisiz oynanacağını ilan etti. Sezonun devam tarihini açıklayan ülke sayısı sadece 7. İlerleyen günlerde bu listeye yeni ülkeler eklenecektir. Veya olası bir kötü senaryoda bu ülkelerde sezonu iptal yoluna gidecektir.

[Hasan Cücük] 7.5.2020 [TR724]

Merak edilen soruların cevabı bulundu [Hakan Taner]

Koronavirüs tedbirleri çerçevesinde en çok merak edilen konulardan biriydi.

Hükümetin en çok propagandasını yaptığı konuydu ayrıca.

Köprüler, paralı yollar, şehir hastaneleri, İstanbul Yeni Havalimanı ve Avrasya Tüneli.

Dünyanın tamamı virüs ve onun yol açtığı ekonomik krizle mücadele için paket açıklarken öncelikleri vardı ve bu öncelik insanların sağlığı ve ekonomik hayatın öncelikleriydi.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Türkiye de bu çerçevede bazı paketler açıkladı. Esas merak edilen kısım açıklanmayandı.

Yapımına başlandığı günden bu yana her biri bütçeyi perişan, yapanı ihya eden bu ceset yatırımlar doymak bilmeyen birer ejderha gibi sürekli nakit yutuyordu.

Virüsten önce normal olarak bunların şartlarının mantıklı bir çerçevede yeniden düzenlenmesi normal aklın beklentisiydi. Virüs krizi üstüne gelince bu kez mutlak surette makul ve akil bir halde yeniden yapılandırılması artık olmazsa olmaz olarak görülüyordu.

Kamuoyu bu konuda millet adına bir açıklama bekliyordu. Bu beklenti cevabını buldu, bu yatırımlar için kuruşuna kadar hiçbir değişikliğe gidilmeden ödeme yapılmaya devam.

Kısa süre önce 3 milyar 200 milyon liralık ödeme yapılmış 3’üncü Köprü ve yeni havalimanı için de aynı şekilde ödemeler devam edecek.

Peki niçin?

İki gerekçe öne sürülüyor: İlk gerekçe, bu yatırımlar İngiliz hukukuna tabi ondan değişikliğe gidilemiyor deniyor ki nerden baksan tutarsız ve aptalca.

Bir ülke içerisindeki bir yatırım niye yabancı bir hukuka tabi olur desem, bin bir hurafe uydurulur. Velev ki öyle; İngiltere acil ve mühim işlere öncelik vererek diğer her işi askıya aldı.

İkinci gerekçe daha mantıklı; bu yatırım sahipleri 5 çılgın müteahhit…

Hükümetin ilk ve tek önceliği bu çılgınlar, bunların da misyonu hükümeti finanse etmek.

Hükümet için ilk ve tek öncelik; kendisini iktidarda tutacak yeter sayıdaki kitleyi memnun ve mutlu etmek.

Bu önceden de böyleydi. Dün de kriz ve virüs günlerinde de değişmedi bundan sonra da değişmeyecek.

ANLAYIŞ DEĞİŞTİ

Dünyanın her yerinde toplumsal ekonomik sıkıntılar önemli değişikliklerin habercisidir.

Bunun istisna olduğu coğrafyalar sandık ve demokrasinin göstermelik bir şov anlamı taşıdığı yerlerdir.

Türkiye’de ne zaman işsizlik ve aş kaygısı arttıysa, kim olursa olsun ilk girdiği seçimde tepetaklak gitmiştir.

Bu anlayış artık değişti.

Türkiye ekonomik konjonktür ve strüktür itibariyle 2001 şartlarının çok gerisine düşmüştür.

Ekonomik yokluklara, hukuk gibi devasa bir sorun da eklenmesine rağmen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) son girdiği seçimlerde olan bitenler burada olmamış gibi rakiplerine üstünlük sağlamıştır.

Bugünlerde yapılan iki anket sonucuna baktığım zaman bu gerçeği bir kez daha gördüm.

Evet, oy kayıpları var, fakat bütün bu olan bitenlerden sonra bu kayıpların benim nezdimde hiçbir anlamı yok…

Hâlâ şu gerçeği tarih ve güncel hayattan öğrenemediyseniz, okuduklarınız da yaşadıklarınız da beyhude demektir.

O gerçek şudur:

Din, milliyetçilik, etnisite gibi kavramlar üzerine bağdaş kurup oturan her anlayış insanlık için büyük bir tehlike arz etmektedir.

En büyük sahtekârlıklar, yolsuzluk, rüşvet, dinsizlik, imansızlık ve namussuzluklar için her zaman koruyucu bir kalkan ve kılıf gerekir. Bu işleri yapanlar da insanların en hassas oldukları noktayı da iyi bilenlerdir.

[Hakan Taner] 7.5.2020 [TR724]

Çoğunluk iktidarından çoğunluk diktasına Türk siyasal kültürü [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Giriş olarak en ideali bu mudur emin değilim. Ama Türk siyasi kültüründen bahsederken çok başlılık kavramının üzerinde durmamak olmaz. Avrupa feodalitesi yaşanırken çok başlılık vardı. İmparator, kral, Katolik Kilisesi ve onun kardinalleri ile yerel yöneticileri, feodal prensler, Lordlar, toprak sahipleri hep bu çok başlı sistemin öğeleriydiler. Bu dönemin en önemli gelişimi, sekülerleşmeydi. Alman papaz Martin Luther Latince olan İncil’i Almancaya çevirince, Ortaçağ Avrupa’sındaki Katolik Kilisesi’nin ceberut uygulamaları ile İncil’deki İsa ve havarilerinin uygulamaları arasındaki farklar gün yüzüne çıktı. Böylece Kilise baskısına karşı bir tepki (protesto hareketi) doğdu. Hristiyanlık dinini arındırmak isteyen teologlar, böylece İsa’nın öğretisini ve İncil’i (Yeni Ahit’i) merkeze alan bir din yorumu geliştirdiler. Esasında çok farklı yorumların bileşkesiydi bu. Yani özünde çoğunluk değil çoğulculuk (plüralizm) vardı. Bu durum Katolik Kilisesi’nin sert tepkisiyle karşılaştı. Savaş kaçınılmazdı. Avrupa tarihindeki en kanlı savaş din savaşlarıdır. Özünde içte bu Katoliklik ve Protestanlık arasındaki mücadele vardır.

Sonunda 1555 Augsburg Anlaşması ile Protestanlık resmen tanındı. Ve 1648 Westfalya Barışı, Katolik Kilisesi’nin politik gücünü sınırlandırdı, merkezi teritoryal devletleri ortaya çıkardı. Feodalite’deki çoklu iktidar paydaşları, iktidarlarını bu merkezi devlete devrettiler. Ama varlıklarını sürdürdüler ve güç dengesi içinde yerlerini aldılar. İşte Avrupa’da çoğunluk iktidarına kapı böyle açılmış oldu.

Ya doğuda durum neydi? Doğu bizdik – bunu söylememe gerek yok sanırım. Yine de belirtmiş olayım. Ve şöyle devam edeyim. Öncelikle Kilise ile cami aynı şeyler değildi. Hala da değil. Şimdi bana bazı sabırsız ve – alınmasınlar – bu konuda çok bilgili olmayan okurlarım itiraz edecek: “Bunu biliyoruz. Elbette biri Hristiyanların mabedinin adıdır, diğeri ise Müslümanların!”. Oysa dikkatli okurlarım, Kilise yazarken ilk harfini büyük, cami yazarken ise ilk harfini küçük yazdığımı fark edeceklerdir. Hayır, bu bir yazım yanlışı değil. Ve evet, bu konuyla alakalı bir şey! Hatta ayrıntı değil, işin özü çünkü! Durun, izah edeyim.

Kilise bir bina değil, bir organizasyonu betimler. Oysa cami bir binadır. Kilise, elbette bina olarak da bir varlıktır. İnsanlar toplanır ve ibadet eder. İşlevi budur. Ancak büyük harfle yazılması elzem olan Kilise, hiyerarşik örgütlenmiş bir kurumdur. Kurumsal ve formal ilişkilerin olduğu bir örgütlenmedir. Oysa Müslümanlıkta bir cami örgütlenmesi yoktur. Camiyi devlet veya zenginler yapar; yapılan bir binadır. Binada imam veya müezzin vardır. Ama devlet veya cemaat onları atar ya da görevlendirir. Bu durum, dinin bir otonom otorite olarak yerleşmesini engellemiştir. Ve onu edilgen hale getirmiştir. Kime karşı edilgen? Elbette devlete karşı!

İslam bir din olarak doğduğu kadar bir devlet olarak da doğdu. Merkezinde tek bir otoritenin (peygamber veya halife, sonrasında sultan) olduğu, merkeziyetçi doğu tipi bir devlet modelidir bahsettiğim. Bu modelde politik (siyasal) otorite, dini genelde kontrol etmiştir. Dinden meşruiyet devşirirken, dini karşısına aşamazdı. Din örgütlenişi, mesela medreseler veya camilerin yapımına, işletilmesine (mesela bakımına) dair meseleler, siyasal iktidara bağlıydı. Bu nedenle bir ayrım ve dahası otonomi söz konusu değildi. Dini figürler bu nedenle siyasal figürlere bağımlıydılar. Dahası, bu nedenle cami hiçbir zaman Kilise vari bir örgütlenme içinde olamadı. Daima güdük kaldı. Ulema tepesinde daima hükümdarın topuzunu ve kılıcını hissetti. Osmanlı’da dini kontrol eden bir devlet vardı. Şeyhülislam’ın padişaha karşı gelmesi söz konusu değildi. Zaten padişahın iradesinden bağımsız olarak şeyhülislam olmak düşünülebilecek bir şey değildi. Elbette pazarlıklar vardı, güç dengeleri vardı – ama kurumsal değildiler! Önemli olan da budur. Kurumsallık! Batı’daki Kilise bu nedenle kurumsal otonom bir güç merkezi oldu. Oysa İslam coğrafyasında din daima siyasetin gölgesinde, kontrolünde, tahakkümü altında, onun bir uzvu, bir enstrümanı olarak varlığını sürdürdü. İslam’ın zaten kuruluş aşamasında bir devletlu din olarak doğması (Arapları bir devlet çatısı altında birleştirme misyonunun sonrasında bir Arap-İslam imparatorluğuna evrilmesi) bu bahsettiğim yapıya önemli bir dayanak oluşturuyordu. Böylece doğu ve Batı birbirlerinden farklı siyasal kültürler oluşturdu. Batı ademi merkeziyetçi, çok çeşitli güç odakları ve dengeleri barındıran siyasal sistemler üretirken, doğu merkeziyetçi, çeşitli güç odaklarını yok etmeye çalışan, farklı güç vektörlerini “çok başlılık” ve siyasal merkezi iktidara karşı tehdit olarak gören bir yönetim felsefesi ile yönetildi.

Modern zamanlarda gelindiğinde (on yedinci yüzyıldan sonra) Osmanlı İmparatorluğu’nda Batı ile olan ilişkilerde giderek bir zayıflık ortaya çıktı. Askeri, bilimsel, eğitimsel, ekonomik, yönetimsel (bürokratik) vs. alanlarda giderek daha sofistike taraf olarak ön plana çıkan Batı, böylece Osmanlı siyasal elitlerince mercek altına alındı! Neden Osmanlı geri kalmıştı? Bu nasıl telafi edilebilirdi? Böylece ıslahatlar doğdu. Şunu hatırlayalım ki Osmanlı bu dönemde İslam dünyasındaki en önemli – belki de tek – güçtü. Bu nedenle bu refleksleri anlamak, sadece Türkiye tarihini anlamak değil, İslam tarihini ve sosyolojisini anlamak için önemli bir anahtardır kanımca. Bu minvalde, Osmanlı’da yapılan ıslahatlar, tüm İslam kültürel dairesi için çok önemlidir.

Böylece gittikçe dönüşen bir model doğmuş oldu. Fakat mesele şu ki, Batı’daki tarihsel ve sosyolojik dinamikler farklıydı. Bu nedenle Osmanlı’da yapılan ıslahatlar (reformlar) başarılı olamadı. Yüzeyden başladılar, giderek derine inmek mecburiyetinde kaldılar. Önce teknik sahayla sınırlı kalmak istediler. Çünkü sosyolojik alana bulaşınca dinlerindeki saflığı yitireceklerinden korkuyorlardı. Fakat kısa zamanda askeriyeyi reforme ederek bu işin bitmeyeceğini anladılar. Böylece eğitim alanına etki eden bir reform süreci başladı. Bu durum, elitlerin düşünce biçimlerini ve değerler dünyasını etkilemeye başladı. Reformun halkası giderek genişledi. İslami kültürel ve sosyolojik sınırlara tosladığında onları esnetti, genişletti veya kırdı. Mesela gayrimüslimlere devlette eşit vatandaşlık vermek gibi, İslami normların dışına çıkılan içtihatlarda bulunuldu. Yani kırılmalar gerçekleşti. İki dünya rafadan yumurta tokuşturma yarışması gibi çarpışmış, Batı siyasal kültürü İslami siyasal kültürün alanına sirayet etmeye, hatta hücum etmeye başlamıştı. Bu, sert güç mücadelesi değildi. Batı’nın sert gücü üzerine kurulu yumuşak gücü, Batı’yı bariz bir biçimde üstün kılmıştı. Bu konuda daha fazla düşünmek için J. Nye’ın Yumuşak Güç (soft power) kavramına bakılabilir.

Şimdi meselenin özüne gelelim.

Batı’daki çoğulcu kurumsallaşma Osmanlı’da (ve İslam dünyasında) yeşeremediğinden, Batı’dan gelen demokratik fikirler Osmanlı’da ve Türkiye Cumhuriyeti’nde uygulanırken (tatbik edilirken) ciddi kan uyuşmazlıkları ortaya çıktı. Mesela partileri ele alalım. Siyasal parti fikri (fırkalar) tümüyle Batı’nın çoğulcul politik kültüründen doğmuştur. Oysa Osmanlı’da farklılıklara çıbanbaşı olarak bakılırdı. Gelenekler çok farklıdır bu konuda. Tekil gücün kutsandığı doğu ile çoğul güç dengelerinin ve kurumsallaşmış güç odaklarının çok derin bir geleneğe sahip olduğu Batı, birbirine taban tabana zıt siyasal kültürler doğurmuştu. Şimdi Batı’nın bu değerleri üzerine inşa edilen uzlaşma (konsensüs) kültürü, doğuya, Memalik-i Osmani’ye giriyordu. Oysa konsensüs olabilmesi için ne gerekir? Öncelikle paydaşların arasında eşitlik ilişkisi olması gerekir! Yani 1) hukukun iktidar için de bağlayıcı olması (hukuk önünde eşitlik) ve 2) birbirinden farklı güç odaklarının meşru ve hukuksal kabul edilmesi! Bu, basit bir biçimde herhangi bir Batı anayasasını tercüme ederek, bir gecede “haydi partiler kurulsun!” ya da “haydi vatandaşlar eşit olsun!” demekle çözülecek basitlikte bir sosyolojik denklem değildir. Çok kompleks, yerleşmiş, geleneksel olarak alışılmış, kabul görmüş kurumlar bir tarafta, diğer tarafta bu konuda hiçbir tarihi, sosyolojik ve politik referansı ve geleneği olmayan bir gelenek – tam bir siyasi kültürler arası çağrışma alanı!

Bugün, neden Türkiye’de çoğulculuk değil de çoğunluk diktası hüküm sürüyor? Meselenin özü budur! Esasında modern Osmanlı ve Türkiye tarihlerinde hiçbir zaman çoğulcu bir siyasal iklim oluşmadı! Daima sonucu tahakküm olan bir siyasal yarış vardı. Yani siyasal mücadelenin amacı “düşmanların saf dışı edilmesi” ve “çok başlılığın önlenmesi” düşüncesiydi. Bu basit bir yanlış anlamadan öte, kültürel kodların neden olduğu bir sonuçtur. Siyasal kültür, çoğulcu yapıları sürekli tekil yapılara indirgemeye odaklanıyor. Çünkü İslam tarihi boyunca tüm devletler hep bunu yapmaya çalıştı. Böylece iktidara kim gelirse gelsin, sonuç hep tekilliğin güçlenmesi, tekillik çevresinde olan çoğul yapıların gittikçe otonomilerini kaybetmeleri ve sonuç olarak merkezi iktidarın kayıtsız şartsız egemenliğini kabul etmeleri (ona boyun eğmeleri) oluyor. Devletin devamlı bir ideolojisi olması bu yüzden! Ya da devlet bürokrasisinin hep aynı prototipte insanları işe alması ve tektipleşmeye çalışması bu yüzden!

Ana fikir (ya da temel önerme) olarak ileri sürdüğüm şey şu: ademi merkeziyetçilik sadece devlete ilişkin bir oldu değil; aksine, sosyolojik (toplumsal olan) bir şey. Burada kilit alan, politik kültürdür. Modern Türkiye siyaseti ve daha geniş çapta İslami siyasetin bugün yüz yüze kaldığı en ciddi meselelerden biri, bu sorunun çözümüdür. Çünkü bu çözülmeden, tüm siyasal modernleşme çabaları hep aynı sonuca varacak. Ve mutlu son hiç olmayacak.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 7.5.2020 [TR724]

Din adına katledilen bir büyük insan: Mustafa Akkad! [M.Nedim Hazar]

Türk sineması imkan, teknik ve estetik yönüyle epey bir süre bocaladıktan sonra 1960’lı yılların başından itibaren kendi dilini ve sektörün dengelerini kurmuştu. Özellikle Muhsin Ertuğrul’un Yeşilçam’dan elini eteğini çekmesinden sonra kendi mecrasında belli bir akış hızı yakalayan Yeşilçam, bir yandan film üretimini hızla artırırken, diğer yandan star sistemi, dağıtım sistemi ve prodüksiyon modeliyle nev-i şahsına münhasır olarak gelişip büyümüştü.

Mısır filmlerinin etkisiyle gelişen Arabesk filmleri furyası, yapmacık köy filmlerinin yerini alan toplumsal gerçekçi filmler aynı sistemden besleniyor ve Yılmaz Güney, Ayhan Işık gibi yıldızlar ile popülerlikte tavan yapıyordu. Cilalı İbo, Turist Ömer gibi karakterler ise izleyicinin mizah damarına hitap ederken, Kartal Tibet ve Cüneyt Arkın gibi yıldızlar ile de fantastik tarihi filmlerde seri üzerine seri çekilmeye başlanmıştı.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Bir süre sonra dini filmlerin halkta büyük karşılık gördüğünü fark eden Yeşilçam doğal bir refleks olarak bu alana yönelmişti.

İşte Yücel Çakmaklı öncülüğünde MTTB Sinema Kulübü böylesi bir iklimde genç sinemacılar yetiştirmeye başlamıştı bile. Daha sonra milliyetçiler ve mukaddesatçılar olarak bölünecek olan MTTB sinema kulübü ekolü bir yandan da muhafazakar medyada sinema sayfaları yaparak teorik olarak inanç sinemasını gündemde tutmaya çabalıyordu.

Ancak Yeşilçam bir süre sonra devasa bir rakip ile karşılaştı ve ya yenilecek ya da eksen değiştirecekti: Televizyon.

60’lı yılların sonra yayına başlayan TRT kısa sürede Türkiye genelinde yapılanmasını tamamlayıp günlük yayın saatini her geçen yıl artırıyordu. 70’li yılların ortalarına gelindiğinde ise Türk halkı Yeşilçam filmlerini artık Salı günleri Beyazcam’da izlemeye başlamıştı.

Yeşilçam bu durumda adeta harakiri yaptı ve erotik sinema furyasını başlattı.

Yılların sinema ve tiyatrocuları ya gazinolarda şarkıcı oluyor ya da erotik filmlerde oynamak zorunda kalıyordu. Kimileri ise sinemayı bırakmayı tercih ettiler. Sinema salonlarındaki seyirci profili de hızla değişmeye başlamıştı. Artık Türk halkı ailece sinema salonlarına gitme alışkanlığını bırakmış salonlar ağırlıklı olarak bekar ve tamamı erkek seyircilere kalmıştı.

Bir süre sonra Anadolu’da sinema salonlarının bulunduğu caddelerden bile geçmez olmuştu Türk aileleri. Zira Yeşilçam’ın zehirli sarmaşığı erotik film afişleri salonların ön cephesinde karşılıyordu çoluk çocuğu.

Dindar kesim cılız da olsa Mesut Uçakan, Mehmet Kılıç, Salih Diriklik gibi (İsmail Güneş ve Osman Sınav bu dönemde henüz asistandılar) İslamcı, Milliyetçi isimler film üretmeye çabalarken Yücel çakmaklı kendi kulvarında filmlerini çekmeye devam ediyor. Yeşilçam erotik filmlere karşı arabesk ve komedi filmleriyle ayakta durmaya çalışıyordu.

1980 Darbesi pek çok alanda olduğu gibi sinemanın da üzerinden silindir gibi geçti.

Yıllık film sayısı artık iki elin parmaklarını bile bulmuyorken, Televizyonla baş edemeyen sinemaya yeni bir rakip daha çıktı: Video…

Pek çok yapımcı daha ucuz olan video filmlerine yönelmişti.Türk sineması artık neredeyse salonsuz film yapmayı tercih eder hale gelmişti. Gelmiş geçmiş en iyi filmlerden biri sayılan Muhsin Bey’in Beyoğlu’ndaki gösteriminde sadece 6 seyirci vardı. Bunlardan ikisi filmin yönetmeni Yavuz Turgul ve eşiydi. Turgul da daha fazla direnememişti. Aşk filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni isimli film ise gösterime dahi girmemişti.

Muhafazakar ve dindar veya Milli Sinema da benzer yoldan gitmek durumundaydı. Bu dönemde irili ufaklı pek çok film çekti İslamcı ve milliyetçi yönetmenler ama seyirci açısından arzu edilen ilgi görülmüyordu. Filmler galalar ya da özel gösterimlerle ancak üç beş yüz kişilik kalabalıklara gösterildikten sora video dükkanlarındaki tozlu rafların en arka bölümlerine atılıyordu.

Enteresandır, Türk sinema sektörünün neredeyse katili olan televizyon, bu kez kurtarıcı olarak imdada yetişecekti.

Özal’lı yıllarla beraber gelişen yayıncılık teknolojisi ve özel televizyonlar dizi ve film sektörüne de el atmıştı. Her yıl Kültür bakanlığının kendi ideolojisine göre desteklediği birkaç film dışında eser üretemeyen Yeşilçam’ın imdadına TGRT yetişmişti ve Yeşilçam’ın 60-75 yılları arasındaki Hazretli filmlerine benzer bu kez “Ebu”lu filmler dönemi başlamıştı.

Ne kadar evliya ve din büyüğü varsa hepsine dair video filmleri çekilmeye başlandı. Önemli yönetmenler ve sanatçılar bu filmlerde rol almakla beraber Yeşilçam teknik olarak da adeta can suyu bulmuştu.

Enver Ören’in özel çabasıyla tekrar büyük ilgi görmeye başlayan dini içerikli filmler geçmişin Yeşilçam dini filmleri kadar çarpık içerikli olmasa da epey ucuz prodüksiyonlardı. Altyapı ve teknik açıdan adeta çöküş dönemi yaşayan Yeşilçam TGRT ile tekrar ayağa kalkmayı deniyordu ama bu mümkün olmayacaktı.

Tam bu esnada Yücel Çakmaklı Minyeli Abdullah, Mesut Uçakan Yalnız Değilsiniz ile umut veren çıkışlar yaptılar. 500 bin seyirci o dönem için muazzam bir gişe rakamıydı. Sektöre giren Yeşil sermayeci Yimpaş ile tencere imalatçısı Mehmet Tanrısever Feza Film ve Atlas Nehir iletişim ile yalancı da olsa bir İslamcı bahar rüzgârı estirmeyi kısmen başarmışlardı.

Ancak bu filmlerin seyircileri tahmin edileceği üzere sinemaya gitmeyi alışkanlık haline getirmiş klasik izleyici profilinden değildi. Bu tür filmlere gitmeyi adeta dini bir ritüel hatta sevap sayıyorlardı.

90’lı yılların başında İhlas Holding’in sahibi Enver Ören yapım şirketi İFPAŞ adına Çağrı filminin yönetmeni ve yapımcısı Mustafa Akkad’ı Türkiye’ye davet etti.

Muhafazakar kamuoyunda büyük sükse yapan bu davetin başlığı da belliydi: Mustafa Akkad İstanbul’un Fethi’ni çekecek!

Bendeniz o dönem genç bir kültür sanat muhabiriydim ve Akkad’ın Türk kamuoyuna tanıtıldığı toplantıya iştirak etmiş, kaşla göz arası kartımı uzatıp özel röportaj talep etmiştim. Merhum yönetmen kulağıma eğilip ilk anda tam anlayamadığım iki kelime söyledi: Hyatt Regency…

Bir otel ismi olduğunu anladığım anda yanıma meraklı arkadaşım Zübeyr Somuncu’yu alarak otele uçarcasına gitmiştik.

Otelin lobisinde bize sert tavırlı TGRT yetkilileri karşıladı ve Akkad’ın dinlenmeye çekildiğini, röportaj veremeyeceğini soğuk bir üslupla söylediler.

Tam umudu kesmiş dönüyorken resepsiyondan ismimi söylediklerini duydum. Cep telefonu filan yoktu o zamanlar, odasından arayan Mustafa Akad idi ve benim kırık dökük İngilizcemle zar zor anladığım birkaç cümle söyledi. Ben sadece “yarım saat sonra” kısmını anlamıştım. Dışarı çıktık ve TGRT yetkililerinin oteli terk etmesini bekledik. Gerçekten de gittiler ve lobiye gidip beklemeye başladık. Kısa süre sonra Mustafa Akkad tebessüm eden yüzü ve elinde meşhur piposuyla göründü.

Oturup söyleşiye başladık ama ne benim ne de güvenerek yanıma aldığım Zübeyr Somuncu’nun İngilizcesi rahmetliyi anlamaya yetmiyordu. Tam “Bu iş yattı, batırdım” diye düşünürken imdada sevgili Erhan Başyurt yetişti.

Çağrı filminin yönetmenini bulmuşsunuz öyle kolay kolay bırakılır mı?

Bırakmadık tabii Anthony Quinn’in bu film ile Müslüman olduğu rivayetinden, “Fatih’i Cüneyt Arkın mı oynayacak”a kadar onlarca soru sormuştuk belki de.

Quinn’in Müslüman olmadığını ama kendisine bu film ile beraber Hz. Peygambere büyük saygı duyduğunu ve İslam’ı araştırmak istediğini söylediğini ifade etti Akkad.

İstanbul’a gelme sebebi olan meselede ise belli ki bir hayal kırıklığı yaşamıştı.

Müslümanların sanat ile ilişkisinin son derece zayıf olduğunu, iyi sanatçıların ise dinlerinden uzaklaştığını ve buna üzüldüğünü söylemişti Akkad.

TGRT’ye teklif ettiği projelerden de bahsetti. O zaman holding yetkililerinin niye bizi Akkad ile görüştürmek istemediğini de anlamış olduk. Her iki kesim olaya çok farklı bakıyordu. Rahmetli Enver Ören birkaç TV filmi bütçesi kadar bir bütçe ile İstanbul’un Fethi’ni kotaracağını düşünerek çağırmıştı Akkad’ı. Akkad ise yanında Fetih ve Selahaddin Eyyubi senaryolarıyla gelmiş. Yapım ekibinden adamlarını önceden yollayıp gerekli araştırmaları yaptırmış, Büyükçekmece civarında plato bile belirlemişti.

TGRT maksimum 500 bin dolarlık bir film düşünürken Akkad aklındaki bütçenin 100 milyon dolar olduğunu söylediğinde o ortamda bulunmuyorduk. Bulunsaydık, yetkililerin nasıl aniden kendilerini kaybetme noktasına geldiğini görürdük muhtemelen.

Tebessüm ediyordu Akkad. “Ben sadece bir filmden bahsetmiyorum, Fetih filmi ile beraber Türkiye’ye bir sinema sektörü bırakmayı vaat ediyorum. Dekor, kostüm, altyapı, teknik malzeme.. Hepsini burada bırakıp bundan sonra belki yüzlerce film çekmenize imkan sağlanacak” diyordu Akkad.

Doğal olarak anlaşamamışlardı Enver Ören’le. Ancak ülkeden ayrılırken umutsuz değildi. “Ben Kaddafi’yi ikna etmiş insanım, elbette sponsor bulacağım” diyerek umutla vedalaşmış, bir de söz almıştım: Eğer filmi çekmeye başlarsa setinde çaycı bile olsa şu fakire de vazife verecekti!

Hyatt Regency otelden umutla ayrılırken 10 yıl boyunca uzaktan uzağa takip etmeye çalıştım Mustafa Akkad’ı.

2005 yılının Kasım ayının 9’unda bir düğüne katılmak üzere Ürdün’e gitmişti.

31 yaşındaki kızı Rima’yı karşılamak için kaldığı Amman’daki Grand Hyatt Otel’inin lobisinde bir bomba patladı. El kaide eylem yapmıştı. Kızı Rima orada öldü. Akkad boynundan ağır yaralar almıştı. Bir süre sonra (11 Kasım’da) o da hayata veda ettiğinde, geride hayata geçiremediği iki senaryosu kalmıştı.

İslam dinine en çok hizmet eden belki de tek evrensel filmin yapımcı ve yönetmenini birileri İslam adına katletmişti ne yazık ki!

Yavaş yavaş Çağrı’ya geliyoruz farkındaysanız…

 [M.Nedim Hazar] 7.5.2020 [TR724]