Hicretin Semeresi - 2 [Prof. Dr. Muhittin Akgül]

Önceki yazımızda, hicretin bazı semereleri üzerinde durulmuştu. Bu yazıda da aynı konunun devamı ele alınacaktır.

Hicretin aynı zamanda dünya nimetlerine ulaşmaya, imkânların genişlemesine, ummadığı bolluk ve zenginliğe vesile olan bir yönü de vardır. Ayrıca hicret eden kimse, şayet yolda başına bir şey gelip de vefat ederse, yine de Cenâb-ı Hakk’ın ecrine mazhar olacaktır. Nitekim Yüce Mevla:   

“Kim Allah yolunda hicret ederse dünyada gidecek çok yer, genişlik ve bolluk bulur. Kim evinden Allah’a ve Resulüne hicret niyetiyle çıkar da yolda ecel gelip kendini yakalarsa o da mükâfatı haketmiştir ve onu ödüllendirme Allah’a aittir. Allah gafurdur, rahimdir (affı, merhamet ve ihsanı boldur).” (Nisa 4/100) âyetiyle bu konudaki müjdesini haber vermektedir.

Efendiler Efendisi (s.a.s.) ve ashap, sevdikleri, yoluna canlarını verecekleri Ka’be’den, mallarından ve evlatlarından ayrılma ve aynı zamanda yabancısı oldukları mekânlara hicret etme zorunda kalmışlardı. Ama hepsi gittikleri yerlerde ve özellikle Medine’de olağan üstü ikram ve izzetle karşılandılar. Her şeylerini Mekke’de bırakıp, adeta sıfırla gittikleri yeni yurtları olan Medine’de, kısa sürede pazarın söz sahibi oldular ve zenginliklerinden dolayı, paralarının hesabını bilemeyecek kadar geniş imkân ve servetlere ulaştılar. İşte bütün bunlar, Yüce Rabbimizin hicretle vermeyi vadettiği müjdenin, ne denli doğru ve görünür olduğunun da apaçık birer delilidir.

Hicret, aynı zamanda rahmet-i İlahiye, mağfiret ve Cennet’i kazanmaya vesiledir. Nitekim Yüce Beyan’da: 

“Onlar ki iman ettiler, Sonra hicret ettiler ve onlar ki Allah yolunda cihad ettiler, İşte onlar Allah’ın rahmetini umarlar. Allah çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur.” (Bakara 2/218) beyanıyla, bu müjdelere işaret edilmiştir. Diğer bir âyette de buna şöyle işaret edilmiştir:

“Sizden gerek erkek, gerek kadın hayır işleyen hiçbir kimsenin çalışmasını zayi etmem. Çünkü siz birbirinizdensiniz, birbirinizden farkınız yoktur. Benim rızam için hicret edenlerin, vatanlarından sürülenlerin, Benim yolumda işkenceye, zarara uğrayanların, Benim yolumda savaşanların ve öldürülenlerin, Elbette kusurlarını örtecek ve elbette onları Allah tarafından mükâfat olarak içinden ırmaklar akan cennetlere yerleştireceğim. En güzel ödüller Allah’ın yanındadır.” (Al-i İmran 3/195)

Resûlullah da (s.a.s.), önüne çıkan bütün engelleri aşarak hicret fedakârlığını gösterebilen babayiğitleri, şu güzel neticeyle müjdeler:

“Şeytan, Müslüman olmak isteyenin, cihada çıkmak isteyenin ve hicrete niyetlenenin yoluna oturur. Her birini, gidecekleri yerden döndürecek sebeplerle alıkoymaya çalışır. Kim şeytanın vesveselerine rağmen yolundan vazgeçmeden devam eder de giderse, bu kişi şayet öldürülürse, boğulursa, bineğinden düşerek kazaen ölürse, Allah Teâlâ’nın üzerine haktır ki onu Cennet’e koysun.” (Tirmizi, Cennet 4; Ahmed b. Hanbel 5/240)     

Hicret, insanı yeniler. İnsan, bulunduğu yerde zamanla eskir. İnsanlık gereği geçmişte yaptıkları hatalarıyla anılır. Dolayısıyla komşuları, çevresi, ana-babası ve akrabaları tarafından ya dünkü çocuk, ya da şöyle böyle yapmış bir kişi olarak anılır. Ancak hicret düşüncesiyle gittiği yerde adeta yeni bir insan olarak hayata başlar. Bu da muhacire, anlatacağı şeylerin tesirinde önemli bir güç vermiş olur. Nitekim Mekkeliler Hz. Bilal’e siyahi bir köle olarak bakıyorlardı. İbn Mes’ud’un yanlarında bir değeri yoktu. Zeyd b. Haris’e azadlı da olsa netice itibariyle bir köleydi. Allah Resûlü (s.a.s.) Ebu Talib’in yetimiydi…

Ancak Medine döneminde durum tamamen farklı oldu. Onlar Medine’de birer efendi olarak karşılandı; köleliklerinden herhangi bir eser kalmadı; gidilen bu yeni yerlerde onlar, birer muallim ve üstad olarak kabul edildiler. Zira hicret, onların hayatlarında bereketli ve yeni sayfalar açtı.

Hicret, yeni mü’minlere vesiledir. Bir kimsenin imanına vesile olma, Güneş’in üzerine doğup-battığı her şeyden daha kıymetlidir. Hicret diyarında Muhammedî ahlakı temsil eden bir muhacir, sözden daha tesirli olan güzel bir temsille, gittiği yerlere hakiki insanlığı götürecektir. İslam’ın bu güzel yüzüyle karşılaşan insanların böyle bir kaynağa ilgi duymamaları mümkün değildir. Bu ilgi, onları yakından tanımaya, yakından tanıma da yaratılış gayesine göre bir insan olmaya götürmüş olacaktır. Hicretiyle böylesine yüce bir işe vesile olan muhacir, başka hiçbir amelle ulaşamayacağı ebedî kazancı elde etmiş olur. 

Hicret, dünyada ve ukbâda, mü’minlerin namazlarında istedikleri son derece önemli bir semere olan “haseneyi” de elde etmelerini sağlar. Nitekim Kur’ân’da hicret edenlere verilecek mükâfat haber verilirken:

“Zulme mâruz kaldıktan sonra Allah uğrunda hicret edenleri, elbette dünyada güzel bir yere yerleştiririz. Âhiret mükâfatı ise daha büyüktür. Bunu bir bilselerdi!” (Nahl 16/41) âyetiyle, bu “hasene” müjdesi haber verilmektedir. 
 
Sonuç olarak denebilir ki, Kur'an-ı Kerim'de iman-hicret-cihad kavramları genelde bir arada zikredilmiştir. Âdeta hicret ve cihad, iman etmenin bir neticesi gibidir. Ve hicret yolu kıyamete kadar da açıktır. Hicret, zengin olmaya, dünya nimetlerine kavuşmaya, yeryüzünde söz sahibi olmaya, mükâfatı son derece büyük bir ecri, Allah tarafından almaya vesiledir. Hicret, gerçek mü’minliğin alameti, Allah katında en üst mertebeye erme ve kurtuluşu kazanmanın da bir vesiledir. Hicret, affedilmeyecek günahların affına ve gözün görmediği, kulağın işitmediği, beşerin aklından dahi geçmeyeceği derecedeki sürprizlerle dolu Cennet’e girmenin yoludur.

Hicret, bütün şartların sıkıştırdığı ve yeryüzünün yaşanmayacak kadar dar bir hâle geldiği sıkıntılı bir zaman diliminde, mü’minin önüne çıkan alternatif bir açılım vesilesidir.

Hicret, inancın, mefkûrenin ve kültürün, dünyanın değişik yerlerine taşınmasına, her tarafın bu tatlı esintilerden istifade etmesine açılmış yepyeni bir kapıdır.

Selam olsun muhacirlere! Selam olsun bu kutlu muhacirlere ev sahipliği yapan seçkin ensara! Ve selam olsun nice bereketlere beşiklik edecek olan yeni kıta ve coğrafyalara!

Yeni hicri yılın, bütün insanlık adına, dünyanın her tarafındaki mazlum ve mağdurlar adına ve yeni hicret diyarlarına gitmişler adına, nice hayır, bereket ve sürprizlere vesile kılınması temennisiyle.

[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 21.8.2020 [Samanyolu Haber]

‘Acaba gerçekten darbe yapmaya mı çalıştılar, diye düşündüm’ [Selahattin Sevi]

İhraç Deniz Kurmay Albay Gülmez: Ve 2019 sonlarında bulunduğum ülkeye genç bir silah arkadaşım geldi ve 15 Temmuz konusunda kafasında benim yüzde yüz emin olduğum konularda bile “acabalar” vardı.

SELAHATTİN SEVİ 22 Ağustos 2020 KRONOS ÖZEL

15 Temmuz’da  2016’da muvazzaf bir rütbeli asker olarak görevinin başında olan, sonrasında ise TSK’dan ihraç edilen Deniz Kurmay Binbaşı İsmail Gülmez ile gerçekleştirdiğimiz söyleşinin son bölümüne geldik. Ortaokul günlerinden bir subay olarak TSK’da görev aldığı yıllara kadar hayatını büyük bir açık yüreklilikle anlatan Binbaşı Gülmez, özellikle 15 Temmuz’a gelinen süreç ve sonrası ile ilgili önemli ayrıntılara değindi.

Yıllarca görev yaptığı kurumdan tıpkı öğretmen olan eşi gibi bir KHK ile ayrılmak zorunda kalan; ailesine Türkiye dışında bir yaşam kurmaya çalışan Deniz Kurmay Binbaşı İsmail Gülmez’in söyledikleri “zamana düşülen bir not” olarak tarihin sayfalarına kendi anlatımı yerini aldı.

Gülmez’e dürüst ve sağduyulu yaklaşımları, yalın anlatımı, cesur çıkışı için tekrar teşekkür ediyor, söyleşinin son bölümü ile Kronos okuyucularını baş başa bırakıyoruz.

KUVVET KOMUTANINIZIN SİZE TUZAK KURDUĞUNU NASIL FARK EDECEKSİNİZ?

15 Temmuz öncesi hiç mi kurulan sizin ifadenizle tuzakla ilgili duyum, istihbarat almadınız?

15 Temmuz öncesi tasfiye edileceklerin listeleri hazırlanıyormuş. Ben bizzat duymadım, ama 15 Temmuz sonrasında bu hazırlıklara vakıf olanlardan öğrendim. Daha önce de bahsettiğim gibi çeşitli hamlelerle 15 Temmuz’un taşları döşenmiş. Ne yazık ki ben bunun böyle olduğunu sonradan fark ettim. Sizin komutanınızın, komodorunuzun, donanma komutanınızın, kuvvet komutanınızın size tuzak kurduğunu nasıl tahmin edeceksiniz? Şu an kendimi çok saf olmakla suçluyorum, o davalar döneminde Balyozculara, Ergenekonculara yardım etmiştim. Avukat parasını karşılasınlar diye, ailelerine destek olalım diye. Gerçek yüzlerini 15 Temmuz’da gördüm.

Öngörülebilir değil miydi yani?

Aslında yine de tahmin edilebilirdi. Kendimi o konuda eksik ve suçlu görüyorum. Çünkü aslında pek çok emare verdiler. Akademi yani Kurmaylık sınavları ile kurum içi Genel Dil Sınavlarına 2014’ten itibaren bilerek çalışmadan topluca girip, düşük not alıp, sonra o sınavları kazananların hepsini FETÖ’cü diyeceklerini düşünemedim.

Beni zerre kadar sevmediğini belli ettikleri halde, beni 3 defa yurt dışı geçici göreve gönderip, sonra bu görevlere gidenlerin hepsi ‘FETÖ’cü diyeceklerini düşünemedim.

2014’ten itibaren Ulusalcı komutanlar, albay-amiral rütbesindeki bazı yüksek rütbeli subaylara dikkat çekici biçimde kötü davranıyor, sudan sebeplerle herkesin içinde bağırıp çağırıyor ve aşağılıyordu. Benim gördüğüm bunu en fazla da Cihat Yaycı yapıyordu. Bunları yapanların o gece tiyatro oynayıp, daha sonra “tasfiye edileceklerini anladıkları için son çare olarak darbe yaptılar” diyerek masum insanları darbeci diye hapse attıracaklarını düşünemedim.

Ülkede bir yılda hem de en kritik ve savunması en yüksek olan noktalarda 20 tane büyük terör saldırısı gerçekleştirip, gemilere de terör saldırısı düzenleneceğini söyleyen MİT’in asıl amacının bizi o gece terör saldırısı ihbarı verilince tereddütsüz gemimize koşmamızı sağlamak olduğunu düşünemedim.

15 Temmuz gibi bir kumpas kuracaklarını ben hiç düşünmedim, öngöremedim. Öngören var mıydı, bilmiyorum.

ASKERLERE İŞKENCE YAPTIKLARINI BİZZAT EŞLERİNDEN DİNLEDİM

Yurt dışına çıkma kararını nasıl aldınız ve nasıl bir süreç yaşadınız?

İçeride özellikle askerlere işkence yaptıklarını, olaylarla bir şekilde temas edenlerin kurulan kumpasın senaryosu doğrultusunda ifade vermeye zorlandıklarını, hiç temas etmeyenlere de en kötü itirafçı olsun diye gerçek dışı şeyler yazdırıp imza atmaya zorladıklarını duyuyordum, biliyordum. Bizzat kendi arkadaşlarım bunlara maruz kaldı ve ilk ağızdan veya eşlerinden dinledim. Mahkemelerin, savcıların sizi dinlemediğini, gelen talimata göre karar verdiklerini biliyordum. Ve keyfi olarak, delilsiz, ‘FETÖMETRE’ gibi saçma sapan gerekçeleri bahane ederek ihraç olan, açığa alınan herkesin günün birinde yapılanlar sanki meşru imiş gibi gösterilmek için bir şekilde adli soruşturma geçirmesinin sağlanacağı açıktı. Dolayısıyla “benim suçum yok, bir şey olursa hakime savcıya derdimizi anlatırız” denecek bir durum yoktu. Zaten içeri alınanlar da suçsuzdu, ama kimse ne dert ne de savunma dinlemiyordu. Dolayısıyla Türkiye’de durup beklemenin her açıdan yanlış olduğuna karar verdim. Sürekli, acaba yarın ne olacak diye beklemek çok yıpratıcı bir durum.

HAPİSTE BAŞINIZA NE GELECEĞİ BELLİ DEĞİL, BİZ DE YURT DIŞINA ÇIKTIK

Yurt dışına çıkma kararı almak sizi ve ailenizi zorladı mı?

Yine de ülkenizi terk etmek çok zor bir karar. Ama artıları eksilerinden fazla olduğu için bu kararı verdik. Eşim hala öğretmen olarak bir ilköğretim okulunda çalışıyordu. Ben ihraç olmuştum. Şöyle bir olay yaşadık. Akademide beraber okuduğumuz bir arkadaşım hakkında verilen ifadeler emniyet personeli tarafından değiştirilerek sözde darbeye destek vermiş gibi gösterildi. Hakimler de her ne kadar talimatla hareket etseler de hiçbir bahane bulamayınca artık kendilerini de korumak, apaçık hukuksuz karar vererek kendilerini de tehlikeye atmamak için bu arkadaşımı sanırım ikinci celsede tutuksuz yargılanmak üzere tahliye etti. Deniz Kuvvetleri hemen arkadaşımın tekrar tutuklanması için ilave suç duyurusunda bulundu. Suç duyurusunda itirafçı diye geçiyor ama resmen iftiracı olan bir albay sözde kod adı X olan bir şahıs ile konuşmuş. O şahıs bu albaya, “O dönemde herkesin soruları çalarak girdiğini duydum” diyen bir şahsı duyduğunu söylemiş.

BİRİ ‘SORU ÇALDIĞINI DUYDUM’ DESE HAKKINIZDA YAKALAMA ÇIKIYOR

Hakkınızda itirafçı ifadesi mi oluşturuldu?

Ben de o dönemdeydim. Düşünün birisi birisiyle konuşurken onların soru çaldığını duydum diyen birisini duydum deyince hakkınızda tutuklama kararı çıkabiliyor. Ve arkadaşım hakkında tekrar tutuklama kararı çıkıyor. Bunu duyunca dedik ki bunlar bizim hakkımızda da tutuklama kararı çıkartabilir. Zaten sırf beni ihraç edebilmek için eşime iftira atmışlardı. Benim yüzümden yeteri kadar acı yaşamıştı. Asker eşi olmak normal şartta da zor. Uzun seyirler, nöbetler, eve geç gelip erken gitmeler, hafta sonu mesailer… 15 Temmuz’dan sonra farklı boyutta çok daha büyük zorluklar yaşadı. Boş yere hapis yatıp, eşimi, çocuklarımı daha fazla mağdur etmek istemedim. Ayrıca sizin başınıza da gözaltında, hapiste ne geleceği belli değil, o nedenle yurt dışına çıktık.

ATİİİ ŞUBE SİLAH ARKADAŞLARIMIZA ‘İTİRAFÇI’ OLMA BASKISI YAPTI

Sonra eşim hakkında da KPSS iddianamesi hazırlandı. Önceki gün dediğim gibi yaptıklarını meşru göstermek için suç üretmeleri gerekiyordu. Eşimin notlarını söylemiştim. Bilgi alma komisyonu başkanı Önder Gürbüz amiral bile “Aslında sizde bir şüphe yokmuş” demişti. Eşimin iddianamesine de sınavdan elle tutulur bir şey bulamayınca benim 15 Temmuz sonrası açığa alındığımı ve bizim akademide topladığımız sosyal fon paralarını koymuşlar. Gemide ve kara birliklerinde bile her ay çay-kahve için ve düğünü, doğum günü olanlara hediye almak için büfe parası ve sosyal fon parası toplanır. Akademide de yine bu sebeplerle artı topluca gittiğimiz opera, konser, sinema, yemek vs faaliyetler için tek tek uğraşmamak için her ay belli bir miktar para toplanırdı. Eşimin iddianamesine göre o paraları sözde bize soruları veren kişiye karşılık olarak toplamışız. Sosyal fon paralarını, asli görevinde de mali işlerden sorumlu olduğu için bu işleri bilen ikmal sınıfı bir silah arkadaşımıza havale ediyorduk. Ona da iftiracı olması için çok baskı yaptılar, hem de kim yaptı biliyor musunuz? ATİİİ Şube.

Yani Deniz Kuvvetleri Adli Takip, İdari İşlem ve İnceleme…

Evet, emniyet, savcılık bile değil. Deniz Kuvvetleri ATİİİ Şube. Hatta bir arkadaşıma bizzat Cihat Yaycı itirafçı ol, yoksa seni gözaltına alacaklar diyor. Arkadaşım neyi itiraf edeyim deyince, polisler deniz kuvvetlerine gelip arkadaşımı göz altına alıyorlar. Sosyal fon paralarını toplayan arkadaşımıza da “seni biliyoruz, sen de FETÖcüsün; itiraf et” vs baskı yaptılar. Ama kabul etmedi. Ve Allah’tan bütün kayıtları açıklamalarıyla birlikte tuttuğu için girdi-çıktılar net. Yani bizim onun sosyal fon için açtığı hesaba yatırdığımız paraları, o da ilgili yerlere (restorana, sinema salonuna vs) havale etmiş. Her şeyin kaydını tutmuş. Ancak ona rağmen, çamur at izi kalsın; bahane göster, doğru olması önemli değil mantığıyla, ihraçları, açığa almaları, tutuklamaları yaptılar.

Velhasıl yıllarca askerlik yapmışız, kanun kural dahilinde hareket etmişiz; ama mecburen kaçakçılarla para karşılığı anlaşıp yurtdışına çıktık. Çünkü pasaportlarımız iptal edilmiş, yurt dışı çıkış yasağı konmuştu. Birkaç gün de olsa ailecek zindan gibi yerlerde kaldık, aç kaldık. Hatta orada biri “Yahu” dedi “Bu ne yahu! Ben bir buçuk yıl hapis yattım ama dedi böyle kötü değildi” dedi. Hadi biz neyse de eşimize, çocuklarımıza bile bunu yaşattılar. Bir ülkeye gidip sığınmak zorunda kaldık.

YÜZDE YÜZ EMİN OLDUĞUM KONULARDA BİLE ‘ACABA’LARI OLANLAR VARDI

Bugünden bakınca yaşananları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Daha o gece bile bunun normal bir olay olmadığını, işin içinde bir iş olduğunu anlamıştım. Ama nasıl bir iş olduğunu çözemiyordum. Açıkçası ben 15 Temmuz öncesinde çok fazla medyayı takip etmezdim. 15 Temmuz’dan sonra ise cep telefonu elimden düşmüyordu, sürekli haberleri, köşe yazılarını okuyordum. Açığa da alınınca artık tüm zamanımı neredeyse medyayı takip etmekle geçirmeye başladım. Ancak bir iki ay sonra medyadaki yalanlar, iftiralar o kadar canımı sıkıyor, moralimi bozuyordu ki, 2016 sonundan itibaren medyayı takip etmeyi bıraktım ta ki bu sene Mart ayına kadar. Bu arada askeri-politik kitaplar, makaleler okuyup, bir sitede yazılar yazmaya başladım. Uzun vadede böyle bir yolun faydalı olacağını düşünüyordum. Twitter’da yazan arkadaşlarım vardı. Onların yaptıklarını gereksiz buluyordum.

Neden sosyal medyada yer almayı gereksiz buluyordunuz?

Sosyal medyada siz doğruları anlatıyordunuz ancak insanların çoğu zaten sizi görmüyor, görse de sabit fikirli olduğu için inanmıyordu. Ben öyle düşünüyordum. Ancak, iki şey oldu. Birincisi Hüseyin Demirtaş Albay’ın 15 Temmuz’la ilgili kitabını okudum. Orada anlatılan haksızlıkları engellemek için ben ne yapıyorum diye düşündüm. Ve 2019 sonlarında bulunduğum ülkeye genç bir silah arkadaşım geldi ve 15 Temmuz konusunda kafasında benim yüzde yüz emin olduğum konularda bile “Acabalar” vardı.

ULUSALCI ASKERLERİ İYİ TANIYAN BİRİ OLARAK NE YAPABİLECEĞİMİ DÜŞÜNDÜM

15 Temmuz’la ilgili iktidarın iddiaları doğrultusunda şüpheleri mi vardı?

Evet, onunla bu konuları uzun uzun konuştum ve dedim ki 15 Temmuz’u bizzat yaşayan, yıllarca Ulusalcı askerlerle birlikte çalışmış, askeri literatürü bilen biri olarak benim şu an yapabileceğim en faydalı iş bu haksızlıkları gidermek için elimden geleni yapmak. Siyasi yazıların bir derde derman olmadığını anladım. Siz orada da doğru bildiklerinizi yazsanız da siyasiler doğru, haklı olanı değil kendi çıkarlarına veya ülkelerinin çıkarlarına uygun olanı yaptıkları için yazdıklarınızın çok da bir faydası olmuyordu. Ve açıkçası o konuda akademik tecrübem de olmadığı için eksik ve yanlışlarım da oluyordu. Dolayısıyla Mart 2020’den itibaren sosyal medyayı takip etmeye başladım. Ve gün geçtikçe yeni yeni şeyler öğrendim. Bu millete kurulan tuzağın bu kadar büyük olduğunu önceden fark etmemiştim.

Neleri fark ettiniz örneğin?

Mesela olayın sıcaklığı ile bir SAT komandosunun veya bir amiralin Akıncı Hava Üssü’nde o gece ne aradığı konusunda acaba gerçekten darbe yapmaya çalıştılar mı, kandırıldılar mı diye düşünüyordum. Çünkü her ne kadar başımızda o makamı hak etmeyen, yasalara aykırı şekilde orada bulunan biri bulunsa da bunu düzeltmenin yolu darbe olmamalıydı diye düşünüyordum. Ama bunları okumadan, o kişiler savunmalarında ne demiş bakmadan yapıyordum. Ve ister istemez ilk birkaç ay da olsa medyadaki olumsuz propagandaya maruz kalmıştım.

İSTEMESENİZ DE BİLİNÇALTINIZA O KAYGILAR, PROPAGANDALAR KAYDOLUYOR

15 Temmuz gecesini bire bir yaşamış bir asker bile tereddüt ediyorsa…

Tabii, bildikleriniz konusunda medyada yazanlar sizi kandıramasa bile tam bilmedikleriniz konusunda içinizden “muhtemelen yalandır” bile deseniz ister istemez bilinç altınıza o algılar, propagandalar kaydoluyor. Ancak mahkeme tutanaklarını okudukça gördüm ki nasıl biz terör saldırısı nedeniyle seyre çıktığımızda darbeye destek vermedik, onlar da benzer bir tuzakla oraya çekilmişlerdi. Yani bana göre 15 Temmuz yüzde yüz tuzak. Yok sivillermiş, yok o kişi orada ne arıyormuş, hepsi tuzak. Şu an maalesef cezaevinde esir tutulan olan bir komutanım “Genomizasyon ne demek?” diye sormuş ve bilemeyince kızmıştı bana. Kendini çok iyi yetiştirmişti. Askerliği aşmış, artık bana tıp soruyor, genel kültür olarak, ben direkt cevap veremeyince de kızıyor. Sonra araştırdım, tıpta genom analizi diye bir şey de varmış. Genlerin diziliminde bir genin fonksiyonunu anlamak için o geni diziden çıkarıp vücutta ne tür değişiklikler olacağına bakıyorlar. O değişikliklere göre genin fonksiyonunu anlamaya çalışıyorlar. Tabii bunu fareler üzerinde yapıyorlar, gen dizilimleri insana benzediği için. Aynı şekilde mesela Akıncı’daki, sağda-soldaki sivillerin fonksiyonunu anlamak için onları oradan çıkaralım, 15 Temmuz’da ne değişecek? Ben size söyleyeyim FETÖ diye muhalif herkesi içine atacakları bir çuval oluşturamazlardı. Sadece darbe tuzağına çekebildikleri, resmi rakam 8000, onların da 3’te 1’i er ve öğrenci; en fazla birkaç bin kişiyi yargılayabilirlerdi. Benim gibi diğer askerlere dokunamazlardı. Hakime, savcıya, ne bileyim öğretmene, sivillere zaten hiç dokunamazlardı. Bu analizi başka aktörler için de yapabilirsiniz. Mesela, Hulusi Akar’ı çıkarsak Akıncı’dan ne olur? O olmasa, kim orada olanlara yalancı şahitlik yapacak?

Aylar yıllar sonra görüntüler, ses kayıtları ortaya çıkıyor. 143. Filonun kayıtları yakılıyor, parmak izi alınmıyor. Ulusalcıların fişleme kayıtları ile sıkıyönetim emrindeki atama listesinde sıralamalar ve hatalar birebir aynı. Ama 250 kişiyi kim öldürdü o zaman? deniyor. Buna karşılık o sivilleri askerlerin öldürmediği, keskin nişancılar tarafından öldürüldüğü ispatlandı. Hatta geçenlerde çıkan bir araştırmada eski SAT komandosu Ali Türkşen’in o gece bulunduğu yerler keskin nişancı ateşlerinin olduğu yerlerle örtüştüğü görülüyor.

Mahkeme tutanakları ve ilgili belgeler okununca daha kapsamlı analizler yapılacaktır. Yıllardır da yapılmaya çalışılıyor. 15 Temmuz’u öncesi, esnası ve sonrasıyla kapsamlı şekilde ele alan farklı kuvvetlerden askerlerin kendi kuvvetleri ile alakalı olayları değerlendirdiği, hatta bu olanların sebeplerini, amaçlarını, sonuçlarını da değerlendirecek diplomatlar olsun, akademisyenler olsun, siyasi bilimciler ve hatta siyasetçiler olsun yetkin şahısların katkıda bulunacağı kapsamlı bir eser ortaya konabilir belki bu konuda.

Buradan nasıl dönülür? Harp Okulları kapatıldı, TSK büyük bir kayıp yaşadı? TSK tekrar emir-komuta zinciri içinde eski gücüne kavuşabilir mi?

Ben 2008’de Amerika’ya gittim. 2010’da döndüm yüksek lisanstan. En büyük değişimi o iki senede gördüm. Bir süre uzak kalınca değişim daha da belirgin oluyor. 2008’de Ergenekon, Balyoz vb davalar başladı malum. O davalar ile bazı askerler tutuklandı, görevden alındı. Ve 2010’da ben gemiye tayin olduğumda hemen birkaç gün sonra taktik eğitime çıktık. Bir grup gemi dost, bir grup düşman olarak ayrılıp suüstü harbi eğitimi icra ediliyordu. Eskiden gemilerde bir hakem karargâhı olmaz, suüstü harbi eğitimlerinde gemiler simüle angajmanlar icra eder ve bunları kaydedip, yazıya dökerler. Bu kayıtlar üzerinden eğitim komutanlıkları değerlendirme yapar ve hangi tarafın kazandığını belirlerdi. Halbuki gerçek bir savaşta bir gemi vurulup, battıktan sonra bir daha ateş edemezdi. Ama eski sistemde tüm gemiler sürekli harp oyununda kalır, dolayısıyla gerçekçi olmayan bir şekilde eğitim yapılırdı.

Yani?

SİSTEMİN TAMAMEN YIKILDIĞI 15 TEMMUZ BELKİ DE TSK’YA FIRSAT SAĞLAYACAK

2010’daki taktik eğitimde gördüm ki artık bizzat denizdeki bir gemide hakem karargâhı var ve gemiler gerçeğe daha yakın şekilde hakem karargâhı tarafından “vuruldu” şeklinde değerlendirilince oyun dışı kalıyorlar. 2 yılda bile pek çok değişim olmuştu. Benim gördüğüm kadarıyla Ulusalcı subaylar sürekli örf adetlerden dem vurur, değişime gelişime kapalıdırlar. Gemilerin harbe hazırlık eğitim seviyesinden çok dış görünüşünün, boyasının iyi olmasına önem verirler. Mesela Askeri Casusluk davası olan eski Donanma Komutanı Veysel Kösele, Deniz Kuvvetlerinde yeni kurulan NATO’daki Dönüşüm Komutanlığı benzeri, sürekli olarak bilimsel analiz ve değerlendirme yaparak Deniz Kuvvetlerini her zaman daha iyiye götürmek amaçlı kurulan bir daireye karşıydı. 15 Temmuz’dan sonra ilk mesai günü, yani 18 Temmuz 2016 Pazartesi günü gemiye gelen ilk evrak neydi biliyor musunuz? “Yüzer Birliklerde Bürokratik İşlemlerin Azaltılması-2” konulu bir evraktı. Bürokratik kayıtlar o kadar fazlaydı ki bunların tutulması çok fazla zaman alıyor, kayıt tutmaktan eğitim yapmaya zaman kalmıyordu. Hatta Yunanlıların “Türk donanması o kadar çok evrak yazıyor ki, eğitim yapmaya fırsat bulamıyor” dediklerini duymuştuk. Bahsettiğim daire başkanlığı gemilerde gereksiz yere zaman harcanmasına neden olan bürokratik işlemlerin azaltılmasına ilişkin bir çalışma yapıyordu. 15 Temmuz öncesi vatana millete son hizmetleri de ilk bölümünü daha önce yayınladıkları bu çalışma olmuştu. Tabii ki çoğu, belki de hepsi şu an KHK’lar ile ihraç oldular.

Gülmez ailesi Ekrem’in doğum gününü kutluyor. 17 Aralık 2019

İşte tür iyileştirmeler yapılırken, bazen görüyorduk ki bir yerde yapılan lokal bir düzeltme bir iki yıl sonra başka bir yerde farklı komplikasyonlara sebep olabiliyordu. Bunun sebebi sistemin baştan hatalı kurulması, temelin yanlış atılmasıydı bana göre. O yüzden lokal, nokta düzeltmeler yapmak yerine kökten değişim yapmak gerekiyordu belki de. Dolayısıyla sistemin tamamen yıkıldığı bu 15 Temmuz belki de TSK’ya bu fırsatı sağlayacak. İyi ki olmuş diyeceğiz belki de bu yönüyle.

I. BÖLÜM İhraç Kurmay Binbaşı Gülmez: Ulusalcı askerler ofsayt taktiği ile TSK’ya tuzak kurdu
II. BÖLÜM “15 Temmuz’da bir cunta devletin başına geçti, istediğini hapse attırıyor”
III. BÖLÜM “Beni yurt dışı göreve ‘Gülenci’ değil, Ulusalcı askerler gönderdi”

SON

[Selahattin Sevi] 22.8.2020 [Kronos.News]

Türkiye’nin kredi notu negatife döndü

Salgın süreci ile ekonomik kriz etkisi katlanırken uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch, Türkiye ile ilgili dikkat çeken bir karar verdi. Kredi notunu BB- şeklinde teyit ederken görünümünü durağandan negatif’e düşürdü.

BOLD – Fitch Ratingsten, Türkiye’nin yaşadığı son dönem ekonomik sıkıntılarla ilgili açıklama yaptı. Döviz rezervlerinin tükenmesinin, zayıf para politikasının, negatif reel faiz oranlarının ve kısmen güçlü kredi teşviğinin tetiklediği yüksek cari açığın dış finansman risklerini artırdığını ilan etti.

SİYASİ VE JEOPOLİTİK RİSK FAKTÖRLERİ BULUNUYOR

Kredi notunun, ülkenin ılımlı düzeydeki kamu ve hane halkı borcu, canlı bir özel sektöre sahip geniş ve çeşitlendirilmiş ekonomisi, kişi başına düşen gayrisafi yurt içi hasıla ve iş yapma kolaylığı göstergeleriyle desteklendiği belirtildi. Ancak zayıf dış finansman, geçmişten gelen ekonomik dalgalanmalar, yüksek enflasyon, siyasi ve jeopolitik riskler gibi faktörlerin bulunduğu vurgulandı.

BU YIL YÜZDE 3,9 DARALMA SENEYE 5,4 BÜYÜME

Bunların yanında ülke ekonomisinin bu sene yüzde 3,9 daralmasının, önümüzdeki yıl ise yüzde 5,4 büyümesinin tahmin edildiği aktarıldı.

22.8.2020 [Bold Medya]

Babası tutuklu Yusuf’un otizm oranı bir yılda yüzde 30 arttı [Sevinç Özarslan]

Yüzde 64 otizm teşhisi konulan Yusuf Halis Çetin’in engellilik oranı bir yıl içinde yüzde 30 arttı. Annesi Zehra Bilge Çetin, eşinin tutuklu olmasının oğlunun sağlığını olumsuz etkilediğini söyledi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Üç yaşındayken otizm teşhisi konulan Yusuf Halis Çetin’in (6) engellilik oranı yüzde 90 oldu. Babası 1 yıldır Silivri Cezaevinde tutuklu olan Yusuf’un annesinin verdiği bilgiye göre, babasından uzak kalmak Yusuf’un sağlığını hızlı bir şekilde etkiledi. Öfke nöbetleri ve davranış problemleri arttı. Yaşadığı ayrılık travmasından sonra kazandığı becerileri kaybetti ki, bunlardan biri tuvalet eğitimi. Otizmli bir çocuk için bu beceriyi yaklaşık 6 ay -1 yıl gibi bir sürede kazanıyor.

İstanbul Zeynep Kamil Hastanesi’nin 18 Ağustos 2020’de Yusuf’a verdiği son rapora göre Yusuf’un özel koşul gereksinimi artık yüzde 90-99 arasında oldu. 5275 Sayılı Türk Ceza Kanuna göre tutuklunun 1.derece yakınının ağır engellilik durumu varsa infaz erteleme uygulanması gerekiyor. Ancak bu kanun siyasi tutuklulara uygulanmıyor.

“BABANIN TERAPİLERE KATILMASI ONUN YARARINA OLACAKTIR”

Oğlunun 3 özel terapi aldığını, bu eğitimleri veren merkezlerin yazdıkları raporlarda eşi Özer Çetin’in terapilere katılmasının oğlunun yararına olacağının belirtildiğini söyleyen Zehra Bilge Çetin, hem otizm hem de epilepsi hastası olan Yusuf Halis’in konuşamadığını, tek başına yemek yiyemediğini ifade etti.

Zehra Bilge Çetin, “Yusuf’u götürdüğüm eğitim merkezleri ‘babanın seanslara katılması çok önemlidir, çocuğun üstün yararına olacaktır’ diye raporlar verdiler. Konuşma terapisti, fizyoterapist ve özel eğitim aldığı bir başka kurum daha var; üçü de aynı şeyi söyledi.” dedi.

RAPORLARI MAHKEMEYE SUNULDU

Eşinin yargılanacağı mahkemenin daha 29 Temmuz’da belli olduğunu ifade eden Zehra Bilge Çetin, “Yusuf’un raporlarını daha önce İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına sunduk. İstanbul 32. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanacağı yeni belli oldu. Son raporlarla birlikte oraya da başvuracağız.” diye konuştu.

“BİR GÖRÜŞTE KAFASI YARILDI”

Babasını ziyarete her gittiğinde daha hapisten çıkmadan annesinin kucağında uyuyakalan Yusuf’un başının yarıldığı bir Silivri ziyareti.

Normal bir çocuğu bakıp büyütmek bile çok zorken otizmli bir çocukla tek başına ilgilenmek anne için daha zor. Kendisi de KHK’lı öğretmen olan Zehra Çetin, oğlunun ihtiyaç duyduğu terapilerin, ilaç ve takviye edici ürünlerin, eğitimi desteklemek için kullanılan materyallerin maddi ve manevi yükümlülüğünün kolay olmadığını belirtiyor.

Bir de cezaevi ziyaretleri var. Babasını ziyaret edince çok mutlu olan Yusuf’u annesi mecburen görüş günlerine götürüyor. Zehra Bilge Çetin, kalabalık, aşırı gürültü, sıra beklemek ve üst aramaları gibi cezaevi prosedürlerinin otizmli bir çocuğun gündelik hayatını olumsuz etkilediğini söylüyor. Bir ziyaret sırasında ise demir kapı açılmadığı için Yusuf’un sinirlendiğini, kafasını demirlere vurunca yarıldığını ve 5 dikiş atıldığını anlatıyor.

“DUYGUSAL BOŞALMA YAŞADIĞI İÇİN GÖRÜŞLERDE UYUYAKALIYOR”

Çetin: “Yusuf ile sabahın köründe yollara düşünüyoruz. Babasını görene kadar özellikle cezaevine girince Yusuf çok ağlıyor. Herkes bize bakıyor. Yusuf’a dışarıdan bakınca otizmli olduğu anlaşılmıyor. İnsanlar neden o kadar ağladığına anlam veremiyor. Babasını görünce çok mutlu oluyor. Normalde Yusuf’un çok zor uyuturum. Bazen 48 saat uyumadığı oluyor. Ama ne zaman görüşe gitsek daha oradan çıkamadan uyuyakalıyor. Kapalı görüşte de babasını görüyor, dokunamıyor, cama vurur vurur, sonra uyuyor. Aslında orası çok aydınlık bir ortam her kabinde ışık oluyor. Ve çok insan olduğu için gürültülü de bir yer. Böyle bir ortamda da uyuması mümkün değil ama uyuyor.”

Annesinin belirttiğine göre Yusuf’un babasını gördükten sonra uyumasını psikologlar duygu boşalması yaşadığı için rahatlamasına bağlıyor.

İLK MAHKEMEDE 14 AY SONRA GÖRÜLECEK

26 Ağustos 2019’da gözaltına alınan baba Özer Çetin (34), 2014 yılına kadar belediyelere bağlı etüt merkezlerinde coğrafya öğretmeni olarak görev yaptığı için örgüt üyesi olduğu iddiasıyla yargılanıyor. 14 ay son yargılanması başlanacak olan Özer Çetin’in ilk mahkemesi 8 Ekim 2020’de görülecek.

[Sevinç Özarslan] 22.8.2020 [Bold Medya]

Müjdeler olsun Türkiyem!

Nedim Hazar ile Foto-6

İktidar yıllardır her seçim öncesinde enerji kaynakları buluyor fakat ‘keşfedilen’ bu enerji kaynaklarından bugüne kadar ekonomiye kazandırılan olmadı!

Bugün Erdoğan bir kez daha Karadeniz’de doğalgaz müjdesi verdi.

Ancak müjdeyi verenler bulunan gaz miktarında kararsız: Mesela Yenişafak’a göre 20 trilyon metreküp, Reuters’e bilgi veren yetkililere göre 800 milyar metreküp, AA’ya göre ise 320 milyar metreküp

Sadece kaynak mı? Örneğin yandaş Takvim gazetesinin sürmanşeti hiç değişmiyor… Hergün ’emekliye müjde’ başlığıyla çıkıyor…


[TR724] 22.8.2020

Müjde var, sonuç yok! [İlker Doğan]

AKP’li Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan, Dolmabahçe Çalışma Ofisi’nde düzenlediği toplantıda kamuoyunun merakla beklediği müjdeyi açıkladı. Erdoğan, “Türkiye, tarihinin en büyük doğalgaz keşfini Karadeniz’de gerçekleştirdi. Fatih sondaj gemimiz, 20 Temmuz 2020 tarihinde başladığı Tuna-1 kuyusundaki sondajında 320 milyar metreküp doğal gaz rezervi keşfetmiş durumda.” ifadelerini kullandı.

Erdoğan, Türkiye’nin enerji konusunda en üst lige çıktığını savundu. Yıllarca enerjide dışa bağımlılığın maddi ve manevi sıkıntılarını çektiklerini anlattı. Ardından, “Şimdi hemen tespit kuyuları açmaya başlayacak, ardından üretim konseptini belirleyip inşaat ve yapım işlerine geçeceğiz. Doğalgazın yüzeye çıkartılması ve sisteme aktarılması işlemleriyle birlikte bu kaynaktan fiilen istifade etmeye başlayacağız. Şimdi hedefi veriyorum. Hedefimiz, 2023 yılında Karadeniz gazını milletimizin kullanımına sunmaktır.” diye konuştu.

RAKAMLARLA DOĞAL GAZ KARNESİ

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak da keşfedilen doğalgazla Türkiye’nin ekseninin değişeceğini, cari açık vermeye başlayacağını savundu. Peki gerçekten öyle mi? Söz konusu 320 milyar metreküplük doğalgaz rezervi Türkiye’yi enerji piyasasında en üst lige çıkarmaya yeterli mi? Söz konusu miktar Türkiye’nin ekseninin değiştirecek kapasiteye sahip mi?

PİYASALAR İNANMADI

Son olarak 8 Ağustos 2020’de güncellenen veriler, dünya üzerinde toplam 203,14 trilyon metreküp kanıtlanmış doğalgaz rezervi bulunduğunu gösteriyor. Türkiye’nin 320 milyar metreküp rezervle (kanıtlanırsa) toplam üretim içindeki payı binde 2 bile değil. Piyasalar da açıklamalardan tatmin olmadı. Erdoğan’ın müjdeyi açıklamasının ardından dolar bir anda 7,23’lerden 7,35’lere fırladı.

DOĞALGAZA TALEP AZALIYOR

Uzmanlara göre ortada ‘abartılacak’ bir durum yok. Öncelikle doğal gaz arzı son dönemde arttı. Bu nedenle değeri de düşüyor. Bir çok büyük firma Türkiye’nin keşfettiğinden çok daha büyük rezervleri kapatma kararı aldı. Örneğin, Türkiye dahil Avrupa gaz piyasasında Gazprom’un payı, yılın ilk yarısında geçen seneye kıyasla yüzde 32’den yüzde 28’e geriledi. Çünkü talep düşüyor. Amerikan devrimi  olarak adlandırılan kaya gazı da doğalgaz fiyatlarının düşmesine neden oldu. Uluslararası Enerji Ajansının (IEA) Gaz 2020 raporuna göre, küresel doğalgaz talebinin bu yıl 150 milyar metreküp azalarak 3 trilyon 850 milyar metreküp seviyesinde gerçekleşmesi bekleniyor.

İkinci olarak söz konusu rezerv henüz ‘kanıtlanmış’ bir rezerv bile değil. Kaldı ki kanıtlandıktan sonra ne kadarının çıkarılabilecek durumda olduğu bilinmiyor. 320 milyar metreküplük rezervin belki yarısı bile çıkartılamayabilir.

320 MİLYAR METREKÜP; DEVEDE KULAK BİLE DEĞİL!

Türkiye’nin geçtiğimiz yılki doğal gaz tüketim miktarı yaklaşık 47 milyar metreküp. Maliyeti ise 13 milyar dolar civarında. 320 milyar metreküpün tamamı çıkarılsa bile Türkiye’nin ancak 6-7 yıllık ihtiyacını karşılayabilecek kadar bir rezerv. Avrupa Birliği’nin yıllık doğal gaz tüketimi ise 500 milyar metreküp civarında. Türkiye, 320 milyar metreküplük bir rezervle nasıl ‘eksen’ değiştirecek?

EN FAZLA REZERV RUSYA’DA, ÜRETİMDE LİDER ABD

ABD Enerji Enformasyon Yönetimi (EIA) verilerine göre, dünya genelinde kanıtlanmış en fazla doğalgaz rezervine sahip ülke, 47,80 trilyon metreküple Rusya.  Son olarak 8 Ağustos 2020’de güncellenen veriler, dünya üzerinde toplam 203,14 trilyon metreküp kanıtlanmış doğalgaz rezervi bulunduğunu gösteriyor. Lider Rusya’yı, 33,80 trilyon metreküplük doğalgaz rezerviyle İran, 23,86 trilyon metreküple Katar ve 13,44 trilyon metreküplük rezerviyle ABD izliyor.  Doğal gaz rezervi açısından 4. sırada olmasına rağmen küresel enerji piyasalarında geçen yıl en fazla doğalgaz üreten ülke 920,9 milyar metreküple ABD oldu. Türkiye, yeni keşfedilen rezervin tamamını bile çıkarsa dünya piyasasındaki payı binde 1.16 civarında olacak… Binde 2 bile değil!

5-6 YILDAN ÖNCE EKONOMİYE KAZANDIRILAMAZ

Peki söz konusu rezerv, 2023 yılına kadar çıkartılıp kullanıma sunulabilir mi? Uzmanlara göre bu da pek mümkün değil. Bunun için gereken süre en azından 5-6 yıl.

Daha önce müjdelenen ama bir daha haber alınamayan ‘doğalgaz bulundu’ haberlerini Journo derledi

1. Hürriyet: Akçakoca’da doğalgaz bulundu (9 Eylül 2004)

Akçakoca açıklarında doğalgaz bulundu. Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) Genel Müdürü Osman Saim Dinç, Akçakoca açıklarında yapılan sondaj sonucu, Karadeniz’in ilk ekonomik ve ticari doğalgaz keşfini yaptıklarını açıkladı. Yıl sonuna kadar ciddi yatırımlar yapılarak, doğalgaz karaya çıkartılacak.

2. DHA: Akçakoca’da doğalgazdan sonra petrol umudu (26 Kasım 2006)

TPAO Üretim Daire Başkan Yardımcısı Mehmet Kul, Türkiye’nin Karadeniz’de bulunan ilk doğalgaz üretim tesisinde sona doğru gelindiğini, açıklarda ve daha derinlerde petrol bulacaklarından emin olduklarını söyledi.

3. AA: Karadeniz doğal gazı devreye girdi (20 Mayıs 2007)

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler, Akçakoca açıklarında çıkartılan doğalgazın Türkiye’de konutlarda tüketilen doğalgazın onda birini karşılayabildiğini söyledi.

4. Sabah: Karadeniz’de petrol ağa takıldı (26 Ağustos 2007)

Müjdeli haber önceki gün Meclis’te Cumhurbaşkanlığı 2. tur oylaması yapılırken geldi. Muharrem Sarıkaya, Enerji Bakanı Hilmi Güler’in verdiği müjdeli haberi yazdı.

5. Sabah: Sakarya’da doğalgaz bulundu (15 Mayıs 2009)

Kaynarca ilçesinde, TPO tarafından yapılan sismik araştırmalar sonrasında bölgede doğalgaza rastlanınca sondaj çalışması başlatıldı. TPAO bir süre önce Karadeniz Akçakoca açıklarında doğalgaz bulunması üzerine Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı aynı hat boyunda araştırma yaptı.

6. AA: Yeni doğalgaz rezervi bulundu (17 Haziran 2010)

Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın Batı Karadeniz açıklarında sürdürdüğü doğalgaz arama çalışmaları sırasında 1.600 metre derinlikte yeni rezerv bulunduğu bildirildi. Akçakoca sahilinin yaklaşık 14 kilometre açığında, denizin 100 metre derinliğinde yeni bir kuyu açılarak sondaj çalışması başlatıldı.

7. AA: TPAO’dan sevindiren Akçakoca açıklaması (29 Mart 2011)

TPAO’dan Akçakoca’daki üretim platformuyla ilgili güzel haber geldi. Üretim Daire Başkan Yardımcısı Mehmet Kul, Düzce’nin Akçakoca İlçesi açıklarındaki 4’üncü doğalgaz üretim platformunun devreye girmesiyle günlük 250 bin metreküp olan doğalgaz üretimlerinin 600 bin metreküpe çıktığını söyledi. (Kaynak)

8. Bakan Yıldız: Petrol bulduk ama çıkaramıyoruz (25 Ağustos 2012)

Akçakoca açıklarındaki doğalgaz platformunda incelemelerde bulunan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, Hakkâri civarlarında önemli miktarda petrol bulgusuna ulaştıklarını kaydetti. Yıldız, “Ancak hem özel sektör hem de TPAO petrolü terör nedeniyle aramaya başlayamadı” dedi.

9. Milliyet: Karadeniz, petrol ve doğalgazda yeni merkez (10 Mart 2013)

Enerji savaşlarının yeni merkezi Karadeniz oluyor. Exxon-Mobil, Shell, Chevron, Total, OMV, Rosneft, Petrobras ve Repsol gibi küresel oyuncuların bölgeye akın etmesi “Karadeniz’de ciddi petrol ve doğalgaz rezervi” olduğuna dair tezleri güçlendiriyor.

10. Bakan Dönmez: Akçakoca’da bir doğalgaz keşfi oldu (29 Haziran 2020)

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, “Türkiye Petrolleri’nin kendi sondajıyla Akçakoca’da bir doğalgaz keşfi oldu. Rezerv yakaladılar. Üretim de yapılıyor. Batı Karadeniz tarafında böyle bir keşfimiz ve üretimimiz var. Karadeniz’den o açıdan biraz daha ümitliyiz” dedi.

[İlker Doğan] 22.8.2020 [TR724]

Fenerbahçe ’dejavu’ peşinde! [Hasan Cücük]

Fenerbahçe’de büyük umut ve beklentilerle başlayan Ali Koç dönemi aradan geçen iki yılın ardından yüzlerin gülmediği bir dönem oldu. Son iki yılda bırakın şampiyonluğu ligi ilk 5 içinde tamamlayamayan bir Fenerbahçe var. Yapılan onlarca transferde derde deva olmadı. Kupasız geçen yılların ardından bu yıl mutlak başarıya kilitlenen Fenerbahçe, transferde yine hızlı. Ancak maddi sıkıntıdan dolayı bonservis ödemeden kadrosunu güçlendiriyor. Bu yıl transferde verilen fotoğraf 2000-01 sezonunu hatırlattı.

1995-96 sezonunu Carlos Alberto Parreira yönetiminde şampiyon tamamlayan Fenerbahçe, sezonun bitimiyle Sambacı hocanın takımdan ayrılmasının şokunu yaşamıştı. Koltuğun yeni sahibi Sebastiao Lazaroni olurken, aynı günlerde Galatasaray’ın başına Fatih Terim geçiyordu. Ali Sami Yen Stadı’nda oynanan derbiyi Fenerbahçe 4-0 kazanınca, Lazaroni’ye güven tavan yapıyordu. İlerleyen haftalarda Fenerbahçe düşüyor, Galatasaray’da yükseliyordu. Lazaroni sezon sonunu görmeden kovuluyordu. Galatasaray ise Terim yönetiminde sezonu şampiyon tamamladı.

Galatasaray Terim’le istikrarın adresi olduğu dönemde, Fenerbahçe içinden çıkamadığı türbülansa giriyordu. Lazaroni sonrası Tudor Veselinovic, Otto Baric, Joachim Löw, Rıdvan Dilmen ve Zdenek Zeman gibi isimlere emanet edilen takım mutlu sona hasret kaldı. Fenerbahçe 4 yılda 6 teknik adam değiştirirken, ezeli rakibi Terim yönetiminde 4 yıl üst üste şampiyon olup, UEFA Kupası ile başarıyı taçlandırıyordu.

2000-01 sezonu Fenerbahçe için mutlaka ’o sene bu sene’ olması gereken yıldı. Kolları sıvayan Aziz Yıldırım, önce Süper Lig’i en iyi tanıyan isimlerden olan Mustafa Denizli’ye takımı emanet etti. Denizli kısa sürede başarı için biçilmiş kaftandı. Uzun süreli bir hoca değildi ama Fenerbahçe’nin bir sezon daha şampiyon olmama lüksü yoktu. Transferde kalitesini ispat etmiş tecrübeli isimlerin yanı sıra takıma uzun yıllar katkı sağlayacak isimlere yönenildi.

1994 Dünya Kupası’nda attığı gollerle hafızalara kazılan İsveçli Kennet Anderson Bologna’dan,  Hırvat Milan Rapaiç Perugia’dan, İsrailli Haim Revivo Celto Vigo’dan, Zoran Mirkovic Juventus’tan, Nikola Lazetic FK Obilic’ten, Yusuf Şimşek Denizlispor’dan, Ali Güneş Freiburg’dan, Serhat Akın Karlsruhe II’den, Misko Mirkovic Kocaelispor’dan ve Celil Sağır Samsunspor’dan kadroya dahil edildi. Lazetic, Ali Güneş ve Serhat Akın dışındaki isimler yaşı 30’a merdiven dayamış veya geçmiş isimlerden oluşuyordu. Bir sezonda gelecek başarı için yaşları ilerlemiş olsa da en ideal kadro kurulmuştu.

Sezonun son haftaları heyecan zirve yapmıştı. Özellikle sahasında ilk devreyi 3-0 yenik kapadığı Gaziantepspor’u 4-3 yenince şampiyonluk umutları yeniden tazelendi. Galatasaray’ı Kadıköy’de 2-1 yendiğinde ise şampiyonluğun bir numaralı favorisi oldu. Sezon sonu mutlu sona ulaşan takım Fenerbahçe oldu. Bir yılda başarı getirmesi için kurulan takım hedefine ulaşmıştı. Yaşlı eleştileri yapılan Anderson 10 gol atarken, Rapaiç 11, Revivo ise 14 golle şampiyonluğa katkı yaptı.

Fenerbahçe 2000-01 sezonunun transfer politikasına benzerini bu yıl tekrarlıyor. Takım 3 yıllık teknik adamlık geçmişinde iyi bir grafik çizen ligi iyi tanıyan Erol Bulut’a emanet edildi. Bulut genç bir teknik adam. Sadece bu yılı değil, önümüzdeki yılları kurtarmak için de takım emanet edildi. Ancak takım başarıya hasret kaldığı için ligi tanımayan bir hoca yerine, kendini ispat eden Erol Hoca tercih edildi. Transferde yaşı kemale eren ancak tecrübesiyle hâlâ üst düzey mücadele eden isimler kadroya dahil edildi. Eski oyuncular Gökhan Gönül ve Caner Erkin’in yanı sıra Filip Novak, Mert Hakan Yandaş, Sinan Gümüş, Mame Thiam kadroya dahil edildi. Bu isimlerin hepsi Süper Lig tecrübesi olan, kalitesini ispat eden isimler. Radardaki bir başka isim 35 yaşındaki Sosa’nın ise imza atması an meselesi. Bir taraftan kadro güçlendirilirken, diğer taraftan ise kadrodaki bekleneni veremeyen oyuncularla yollar ayrılıyor.

Son şampiyonluğunu 2014’te yaşayan Fenerbahçe’nin artık beklemeye tahammülü kalmadı. Ekonomik sıkıntıdan dolayı transferde mecburen bonservisi olmayan oyuncuları kadrosuna katıyor. Ancak gelen isimler sıradan değil. 2000-01 sezonu transfer sezonu benzeri bir manzara veriyor. Bakalım sezon sonu benzer olacak mı?

[Hasan Cücük] 22.8.2020 [TR724]

Cemel’e giden yol (2) [Dr. Reşit Haylamaz]

Kurgu sahiplerinin el oğuşturdukları günlerdi; zira her geçen gün hava daha da kararıyor, her geçen dakika artarak devam eden belirsizlik sabırları zorluyordu.

Üstelik, Medîne sokaklarının ritmi, tam istendiği gibiydi!

Orada kimler mi vardı?

Ne yaptığını bilerek gelenler ve sokağın nabzını maksatları istikametinde tutmak isteyenler olduğu gibi çoğunluğu, duyguları istismar edilen, yalan yanlış beyanlarla kışkırtılan ve aklı duygularına esir saf insanlardan ibaretti. 

Peki, bu hareketlenmenin sebebi ne idi?

Sebep olarak ileri sürülen gerekçelerin hepsinin altı boş; öylesine söylenmiş ve hemen her idareci için söylenebilecek nitelikte.

Zaten, başta Hazreti Osmân (radıyallahu anh) ve Hazreti Ali (radıyallahu anh) ile görüştükten sonra gerekçelerinin altının dolu olmadığını çoğu insan fark edip geri dönüyor; yapılanların yanlış olduğunda ısrar edenlerin sayısı oldukça sınırlı.

Ne var ki aynı kalabalıklar, üretilmiş yeni bilgi, belge ve haberlerle gaza getirilip yeniden sahneye sürülüyor!

Öyleyse ortada, daha güçlü bir irade var ki esas sebebi, o günlerde yaşanan gelişmelerde aramak gerekiyor.

Hazreti Ömer’den sonra İslâm’ın ikinci halifesi Hazreti Osmân’ın da şehâdeti ve sonrasında kurgulanan bu tezgâh kimin veya kimlerin işine yaradı?

İşte, gerçek failleri gün yüzüne çıkaracak soru bu.

Peki, bu süreçte neler oldu?

Olanca hızıyla devam eden fütûhât durdu; iç kargaşa başladı ve dahildeki problemler, hilâfet güç ve enerjisini içeriye yöneltti.

Başta idareciler olmak üzere insanların birbirine güveni kalmadı.

Daha seçildiği gün, yeni Halîfe’nin karşısında yer alan kitleler var! 

Dünya var olduğu sürece yan yana gelmeyecek ekoller oluştu ve o güne kadar yek-vücut atan kalb-i İslâm pâre pâre! 

Merkez üssü olarak Mısır’ı seçmişlerdi ve o günkü Mısır valisi Abdullah İbn-i Sa’d İbn-i Ebî Sehl, başından beri duruşu şüpheli, git-gelleri olan birisiydi. Halbuki en kritik zamanlarda kendisine sahip çıkan ve yeri geldiğinde onu, ölümden alan isimdi, Hazreti Osmân. Adamlar, işe vaziyet eden valilerin karakterlerini de iyi okumuşlardı ve fırsatları kaçırmıyor, zaafını bulduklarını devşiriyorlardı!

Zâhirde fail olarak gözüken İbn-i Sebe’nin boyunu aşkın bir kurguydu bu!

İç unsurları ve dinî argümanları kullanıyordu.

Öyle ki âsûde kalabilmek için samimi olmak yetmiyordu; zira kumpas o kadar ustaca idi ki Hazreti Osmân’ı canından öte seven kadîm dost Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallahu anh) Medîne’de dünyaya gelen oğlu Muhammed bile bu tuzağa düşmüş, uçurumun kenarından dönmüştü!

Âdeta her yer matem ve her yöre de Muharrem’den ibaretti. 

.. ve bu manzara, Mekke’de toplananların o günden gördükleri bir manzaraydı.

İşte, her geçen gün sayıları artarak devam eden toparlanmanın sebebi de buydu.

Doğal bir toparlanmaydı ve bu toparlanma, bal arısı gibi bilinen bir ismin, Kur’ân’ın “Ana” tabir ettiği Âişe Validemiz’in etrafında oldu.

Üstelik şartlar, Aşere-i Mübeşşere’den Hazreti Talha ve Hazreti Zübeyr (radıyallahu anhümâ) gibi başkalarını da zorluyordu!

Aslına bakılacak olursa Âişe Validemiz (radıyallahu anhâ), yaşanması muhtemel fitneleri daha Medîne’deyken tahmin etmiş ve onlardan uzak kalmak için hacca gitmeyi tercih etmişti. Kendisine Medîne’de kalıp insanları teskin etmesi gerektiğini söyleyenlere verdiği cevap manidardır:

“Ben orada olursam, onların aleyhinde beyanda bulunurum ve dolayısıyla Ümmü Habîbe’nin başına gelenlere ben de muhatap olurum!

Zira Ümmü Habîbe Validemiz (radıyallahu anhâ), kendisine bir yudum suyun bile verilmediği günlerde Hazreti Osmân’a su götürdüğü için hedef haline getirilmiş, linçe maruz kalmış ve canını zor kurtarmıştı! 

Günler, haftalar, hatta aylar geçmiş olmasına rağmen Medîne sokaklarını talan eden eşkıyanın sesi kesilememiş, Hazreti Osmân’ı şehîd edenler gün yüzüne çıkarılamamıştı.

Muhtemelen, kitleleri tahrik adına Halîfe’nin şehadetinden Âişe Validemiz’i sorumlu tutanlar bile vardı.

Sahâbe safvetini aşkın bir tezgahtı, kurgulanan!

Akla ziyan adımlar atılıyor ve gelecek daha büyük bir fitnenin taşları döşeniyordu.

Öte yandan, Hazreti Osmân’ın yakın ve sevenleri ile bazı bölge valileri, ellerinin altındaki imkanları da yanlarına alarak Mekke’ye gelmişti.

Doğal adres, bilinen bir isim olarak yine Âişe Validemiz idi. 

Hemen herkesin hedefi, isyancıların bozduğu barış ortamını yeniden tesis etmek, mazlum olarak şehîd edilen Hazreti Osmân’ın katillerini cezalandırmak ve Müslümanlar arasında zuhûr eden kırgınlıkları tamir etmekti.

Talep, ne kadar da masumdu!

Üstelik, Medîne’de halîfe seçilen Hazreti Ali’nin hedefi de farklı değildi; Hazreti Ali’nin farkı, “adâlet-i mahza” ile hareket edmek, kıtâl suçu olarak gerçek katili gün yüzüne çıkarmak ve sadece onu cezalandırmak istemesiydi. Ancak belli ki bu, zaman alacaktı.

Bu arada, Basra valisinden bir davet gelmişti. Bunun üzerine, her geçen gün daha da artan Mekke’deki kalabalık, Abdullah İbn-i Âmir’in ısrarlı davetleri üzerine, eşkıyanın hâkim olduğu Medîne yerine Basra’ya akmaya başladı; haksızlığa başkaldırmış ve eşkıyanın saltanat sürmesine son vermek için hareket eden 3.000 kişi gidiyordu!

Eşkıyanın haddi bildirilecekti!

O sırada yine hac ibadeti için Mekke’de bulunan diğer annelerimiz (radıyallahu anhünne), Zâtü’l-Irk denilen mevkiye kadar kalabalığa iştirak ettiler ve burada vedalaşarak geri döndüler ki bu vedalaşmada yaşanan duygu yoğunluğunu ifade adına o güne “ağlama günü” denilmişti.

Daha yolun başında iken (Merrü’z-Zehrân) yeni bir fikir ayrılığı ortaya çıktı; eşkıyanın haddi bildirildikten sonra halife kim olacaktı?

Hilafetin, Hazreti Osmân ailesinde olması gerektiğini ileri süren ve bunu hararetle savunan büyük bir kesim, anlaşmazlığı bahane ederek yoldan döndü dönmesine ama Basra valisinin gayretleriyle bu sayı, her geçen gün katlanarak artacaktı. 

Bu arada, Basra da karışmıştı; kalabalık bir gurubun şehirlerine geldiğini duyan Basralılar da ikiye bölünmüştü.

Görüldüğü üzere tezgâh, bölüp parçalama merkezliydi ve “yalan” üzere kurulu bir tezgâhın semeresi devşirilmeye başlanmıştı!

Aktif hale gelmiş duygular değerlendiriliyor ve öfkeli kitlelere yön veriliyordu!

Öyle ki düne kadar cepheden cepheye koşan mü’minler, şimdi birbirinin kuyusunu kazar hale getirilmişti!

Daha farklı bir ifade ile o gün Hint topraklarına kadar uzanan, zamanın en önemli coğrafyaları sayılan Aya, Kuzey Afrika, Kuzey Kafkasya, Ortadoğu ve Akdeniz hâkimiyetini beraberinde getiren fetihler durmuş ve âdeta cephe, işin merkezine taşınmıştı!

Başka bir ifadeyle, cephede mertçe duruş sergileyemeyenler, içeriyi kaynatacak bir namertliğe soyunmuştu.

Üstelik, arkası da vardı. 

Dünden bu tarafa yaşanılanlara şöylece bir bakarsanız, aynı namertliğin izine bugün de çok rastlarsınız! 

Öfkemiz, kızgınlığımız olabilir; ancak aynı delikten ikinci kez ısırılmamak gerekiyor.

Zira Cemel’e giden yol ve o gün yaşananlar bize, benzeri durumlarda nelerin yapılması, nelerin de yapılmaması gerektiğini anlatan çok önemli bir ders niteliğinde.

İsterseniz, onları da haftaya konuşalım.

[Dr. Reşit Haylamaz] 22.8.2020 [TR724]

Deizm misyonerleri! [Alper Ender Fırat]

18-20’li yaşlarda hayatı anlamaya çabalayan bir gençsiniz. Yaşamak, ölüm gibi binlerce yıldır insanoğlunun kafasını kemiren konular sizin de kafanızı kemiriyor. İyi nedir, kötü nedir, yanlış nedir, vicdan nedir gibi basit ama temel bir sürü konu beyninizin içinde çözümlenmeyi bekliyor. Pek çok bilinmeyen, bir yığın çözülmeyen, bir ton anlam vermekte zorlandığınız olay var karşınızda. Her şeyi onunla tartacağınız doğruluk ölçümü oluşturmaya çabalıyorsunuz.

İç dünyanız tam böyle bir zamanı yaşarken birileri ağaçlarınızı kesiyor, kuşlarınızı öldürüyor, derelerinize beton döküyor, gölünüzü kurutuyor. Ellerinin uzandığı her şeyi kazıyor, kesiyor, yok ediyorlar. Hayat olan ne varsa üzerini betonla kaplıyorlar. Sonra da televizyona çıkıp Kuran okuyorlar; İslam dinin yüceliğini, doğruluğunu anlatıyor anlatıyor anlatıyorlar.

Ülkede vicdan sahibi ne kadar insan varsa, işten atıyor, tutukluyor, haklarını gasp ediyorlar. Mallarına çöküyor, üzerlerine geçiriyorlar, hakkını aramaya çalışanlara satırla saldırıyor sonra yüzlerce arabayla Cuma namazına gidiyorlar. Eline Kur’an alıp ‘bizim rehberimiz işte budur’ diye bas bas bağırıyorlar. 

Yalan söylüyor, yetim malı çalıyor, insanları ayrıştırıyor, toplumu kamplara bölüyor, ötekileştiriyor, itiyor, horluyor, aşağılıyorlar; sonra da elde Kur’an miting miting geziyorlar. Yani 20 yaşında bir gencin iyi olarak gördüğü ne varsa hepsiyle topyekün savaş halindeler. Savaşırken de üzerlerine hep din kisvesi geçiriyorlar.

En iğrenç işlerin, en vahşi eylemlerin Müslümanlığın üzerine yapışması için bunları kameralar önünde yapan IŞİD’liler gibi en iğrenç işleri göstere göstere yapıyorlar ve bundan hiç çekinmiyorlar. Kadına tecavüz edip öldüren, eşini döven, işkence eden ne kadar aşağılık mahluk varsa milli manevi değerlerin arkasına saklanıyor ve hemen birileri tarafından koruma altına alınıyor.

Gencecik bir kıza tecavüz edip ölümüne sebep olan alçak bir adam oluşan toplumsal infiale rağmen muhafaza ediliyor; bu şerefsizi göstere göstere koruyanlar, aynı anda Kabe fotoğrafıyla hicri yılbaşını kutluyor.

Yani gencecik beyinlerin izlediği filmdeki en alçak en aşağılık, en şerefsiz tipler hep Müslüman kisvesi taşıyor. Ve siz bu gençlerden filmdeki en kötü karakterin söylediğine iman etmesini istiyorsunuz. Sürekli yalan söyleyen, yetim malı çalan, itibarsız birisi dağın ardında şunlar var bunlar var, oraya gittiğinizde böyle güzellikler olacak, şu işler olacak dese inanır mısınız?

İman etmekten söz edenlerin zerre kadar inandırıcılığı ve itibarı olmadığı gibi sürekli kötü olan şeylerle anılıyor. Ve bu gençlerin iman sahibi olmasını bekliyorsunuz.

Korkarım ki Deizm, özellikle de gençler arasında hızla yayılıyor. Ama emin olun Deizmin misyonerleri kendine dindar diye sunan ve tepe tepe din ticareti yapanlardır.

Müslüman dünyada iyilik eksenli, evrensel değerleri savunan, ona göre yaşayan, ona göre hareket eden bir tek cemaat vardı o da sistemli bir cılaştırmayla soykırıma tabi tuttular. IŞİD’i kurup dünyaya musallat edenler, kötülüğün somutlaşmış hali olan AKP hükümetinin de arkasında duruyor ve onun iktidarını devam ettirmesini sağlıyorlar.

[Alper Ender Fırat] 22.8.2020 [TR724]

Yalansa kötü, doğruysa daha kötü! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Türkiye’de ekonomide yol bitti. Borçlar taşınabilir olmaktan çıktı. Üretim durma noktasında. Fabrikalar ardı ardına kapatılıyor. İşyerlerine kilit vurmada her gün yeni rekorlar kırılıyor. İşsizler ordusu sürekli katlanıyor. Türk lirası Papua Yeni Gine parası dahil bütün paralara karşısında değer kaybediyor. Ama biz “döviz yükseliyor!” diyoruz. Turizm ticaret dengesindeki açığı bir miktar kapatıyor, döviz girdisine neden oluyordu. Korona nedeniyle turizm de çöktü.

Ekonomideki nispi istikrar nedeniyle Türk toplumu dünyanın en net yolsuzluğunu yok saydı. Dahası ülkenin tapusunu Hırsız’ın üzerine yaptı. Hırsızı yakalayan polisin, hâkimin, savcının hapislere doldurulmasını problem etmedi. “Cebime dokunmasın!” diye kaynakların talan edilmesini, adaletsizlikleri, yolsuzluğu, yozlaşmayı, din istismarını dikkate almadı. Aydın namusuna sahip gerçek entelektüeller, halka: “çalıyor ama çalışıyor!” anlayışının ağır maliyetler getireceğini ifade etti. Millet: “bakın ekonomi çökmedi!” diye hırsızlığı, yolsuzluğu savundu. Çünkü Türkiye kaynakları birkaç yılda bitecek küçük bir ülke değildi. Erdoğan yönetimi 8-10 yıldır üretmiyor, hazırı tüketiyor, satılacak herşeyi satıyor. Ama artık ekonomi çöktü, deniz bitti. Borçlar taşınabilir olmaktan çıktı. Kriz insanlara dokunmaya, canını yakmaya başladı. Enflasyondan, işsizlikten, ekonomik çöküşten doğrudan etkilenen kesim Erdoğan’a en çok destek veren alt gelir grubu. Şimdilerde Erdoğan’a tapanlar bile homurdanıyor, söyleniyor.

Uzmanlar mevcut krizin 1994, 2000 ve 2008’de yaşananlarda daha derin olduğunu söylüyor. Ama basın yayın organları AKP kontrolünde olduğu, hak söyleyen susturulduğu, doğru yazanın kalemi kırıldığı için millet felaketi fark edemedi. Krize maruz kalanlar kendini yaktı, işini gücünü kaybedenler feryat etti, lakin sesleri geniş kitlelere ulaşmadı. Önceki krizler koalisyonları bozdu yeni hükümetlerin kurulmasına zemin hazırladı. Şu anda ise Tek Adamın devlete hakim, muhalefetin yetersiz olduğu bir siyasi ortam var. Canı yansa da, millet bir çıkış, alternatif göremiyor.

Siyaset tıkandı, iktidar ömrünü çoktan tamamladı. Erdoğan oturduğu koltuğu çok kirletti. Ülkenin altını da, üstünü de, geçmişini de, geleceğini de tükettiler. Bunu en iyi Erdoğan bildiği için sürekli umut tacirliği yaparak, krizler çıkararak iktidarını sürdürmenin yollarını arıyor. Din ve hamaset satarak milliyetçi-muhafazakâr kitleyi konsolide etmeye çalışıyor. Ayasofya’nın açılışı buna yönelikti, ama etkisi ancak birkaç hafta götürdü.

Ülke Yalancı ile Yamacı hikayesini canlı yaşıyor. Erdoğan sürekli yalan üretiyor, medyası yalanlarına yama buluyor. Çok defa ofsayta düşüyor, kısa zamanda 180 derece dönmek zorunda kalıyorlar. “Milli” ve “Yerli” soslu yalanlar çok rağbet görüyor. Toplum inanmaya hazır olduğu için bazı yalanlar her yıl tekrarlanıyor. Zira ülke zihni takip yapamayacak kadar gerçeklikten koparıldı. 2007’lerden bu tarafa “milli ve yerli” uçak-araba arıyoruz, dünya gözüyle gören yok! Ama 10 yıldan fazladır tekrarlanan bu yalanlara insanlar hala inanır. “Hani nerde?” diye sormaz, soramaz.

Ayasofya’nın açılışı da reel gündemi örtmek içindi, etkisi birkaç haftada bitti. İnsanların tekrar homurdanmaya başladığı, dövizin tepe taklak gittiği anda “Erdoğan’ın müjdesi” tedavüle sokuldu. Erdoğan Karadeniz’de 20 yıl yetecek doğalgaz bulunduğunu ilan etti. Tükenmiş, bitmiş bir halka “az daha sabredin, katlanın” mesajı veriliyordu. Nasrettin Hocanın açlıktan ölmek üzere olan eşeğine bahardaki taze otları taahhüt edip umut vermesinden farklı değildi yapılan.

Bu haber ne kadar doğru, yerli ve milli araba-uçak hikayesine mi dönecek emin değiliz. Yabancı medyanın da paylaştığı haber doğru olsa dahi, gazın çıkarılmasının 7-8 yıl alacağı ifade ediliyor. Anlaşılan o ki, ekonomiden ümidi kesmişler. Finansal tabloda, ekonomik konularda ikna edici şeyler söylemek yerine, doğal gaz haberiyle sorgulamaları örtmeye-ötelemeye çalışıyorlar.

Peki, gerçekten gaz bulunsa ve çıkarılsa çözüm olur mu?

Kendine yeter gazı olan, hatta gaz ihraç eden Erdoğan yönetimindeki bir ülke adaletli, huzurlu, yaşanabilir bir ülke olur mu?

Kesinlikle hayır.

Demokratik bilincin ve kültürün olmadığı, halkın kamu kaynaklarının/varlıkların hesabını sormadığı ülkelerde yeraltı zenginlikleri diktatörlerin elini güçlendirir. Mevcut yönetimi otoriterleşmeye sevk eder. Türkiye’nin Ortadoğu’daki petrol zengini ülkelerden en önemli farkı ve avantajı ciddi bir yeraltı zenginliğine sahip olmamasıydı. Devleti yönetenler kamu hizmetlerini milletten alacakları vergilerle finanse etmek, millete müracaat etmek zorundaydı. Vergi vermekle, vergi bilinci ile demokrasi arasında doğrusal ilişki vardır. Vergi veren insan hesap sorar; siyaseti, bürokrasiyi, iktidarı daha güvenle denetler. Vergi vermeyen toplumlar devletle ilişkisinde verici değil, alıcı olacağından dolayı devlete ve kamu kaynaklarına bağımlıdır. Yönetenler yer altı zenginliklerini ekonomik değere çevirir ve vatandaşına “ulufe” gibi dağıtır. Millet devleti değil, devlet milleti finanse ettiği için yönetilen yöneten karşısında zayıftır, edilgendir, bağımlıdır. Yeraltı zenginliği yok iken diktatörlük kurabilmiş bir lider yeraltı kaynağı bulduktan sonra saltanat kurar, sandık, oy, vergi derdine de düşmez. Çıkarılan yeraltı zenginliğini babasının çiftliği gibi kullanır, dilediğini satın alır, dilediği açlığa mahkûm eder. Ekonomi yönetimi diye bir derdi kalmaz. 

Ülkeler için “Petrolün laneti” diye bir kavram var. Hesapverebilir şeffaf, demokratik yönetim kuramamış ülkeler için gaz ve petrol pek çok olumsuzluğu beraberinde getirmiştir. Bunları sıralamak gerekirse:

  1. Petrol ve gaz nedeniyle dış güçler o ülkeye sürekli müdahale etmiş, coğrafya güç savaşların arenası olmuştur.
  2. Hesap verilmeyen ve kolay elde edilen paralar nedeniyle yönetimler, liderler yolsuzluğa, yozlaşmaya gömülmüşlerdir.
  3. Yeraltı zenginlikleri ülkeyi yönetenleri sorumsuz, baskıcı yönetim kurmaya itmiştir
  4. Yeraltı zenginliğinden gelen kolay kazanç bölüşüm problemlerini ve bundan kaynaklanan iç savaşları doğurmuştur.
  5. Bürokrasiler, memurlar bir yönüyle otoriterleşmeyi yavaşlatan, direnç gösteren misyon görürler. Ama maaşları petrol gelirlerinden oluşan hazır kaynaktan alan memurlar, yargıçlar, bürokratlar millete karşı sorumluluk duymaz. Yönetimin ve diktatörün mutlak piyonu haline gelirler.
  6. Üretim ekonomisinin oluşmadığı, kaynakların tek elde toplandığı ülkelerde sosyal ve siyasi muhalefet gelişemez. Muhalefeti destekleyecek sınıflar, kesimler oluşmaz. 

Türkiye’nin petrolü, gazı yok. Ama petrol ve gaz üzerinde yüzen İran’dan ekonomisi daha büyük, kişi başına düşen milli geliri daha yüksek. İran’daki gaz ve petrol rejime muhalefet hareketlerini bastırmak, milleti sindirmek için müthiş bir güç veriyor. Molla yönetimi yeraltından elde ettiği geliri halkla paylaşma mecburiyeti hissetmiyor. Aksine İran toplumu aç, perişan yaşarken, onlar bu zenginliği rejimin dışarda yürüttüğü maceralara, savaşlara çerez ediyor. Rejim petrol-gaz paralarıyla halkı ezerek rejimi ayakta tutuyor.

Keza Suudi Arabistan dünyada birim petrol üretiminin en ucuz olduğu ülkelerden. Ama petrol Suud ailesini “milli ve yerli” yapmıyor. Aksine büyük güçlerin kuklası, vekalet savaşlarının, kirli projelerin malzemesi oluyorlar. Suud halkı petrol olduğu için rahat, müreffeh, huzurlu değil. Her şeyleri kraliyet ailesinin iki dudağı arasında. Kraliyet içi güç mücadeleleri de petrol gelirleri üzerinden yürütülüyor.

Türkmenistan 5 milyon nüfuslu, dünyanın en zengin gaz rezervlerine sahip ülkelerinden. Ama diktatörlerin elinde oyuncak olmuş durumda. Türkmenler yurt dışına kaçmak için bir sürü para harcıyor. İçerde kalanlar hiçbir hak ve özgürlüğe sahip olmadığı gibi, karnını dahi doyuramıyor. Ama sınırlı sayıda muktedir kaynaklar üzerinde tepiniyor, lüksün sefahatin her türünü yaşıyor.

Erdoğan “gaz-petrol bulduk sabredin zenginleşeceğiz!” diye milleti biraz daha oyalayacak. Haber doğru da olsa, yalan da olsa Türkiye için ufuk karanlık. Yalansa Erdoğan zaman kazancak. Gerçekse artık otoriterleşme ile yetinmez, Sultan olur. Erdoğanoğulları saltanatını kurar. Bulunan gaz sadece kendisini ayakta tutmaz, çoluk çocuğunun saltanatını da garanti eder.

Türkiye’yi kurtaracak olan gaz, petrol, mucize, müjde değildir. Toplumun kendine gelip iktidarı sorgulaması, ırgalamasıdır. Demokrasi, hukuk, adalet istemesidir. Verdiği verginin hesabını sorması, kamu kaynaklarının, kamu arazilerinin takipçisi olmasıdır.

Bence gaz bulduk diye hiç sevinmeyin! Bizim gibi ülkelerde bulunan yer altı zenginliği genelde milletlerin felaketi olmuştur. Arkasından diktatörler, yağmalar, iç savaşlar, dış müdahaleler gelmiştir.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 22.8.2020 [TR724]