Kim bu hilal bıyıklılar?

Kemal Kılıçdaroğlu'nun ölümden döndüğü saldırının "planlı" olduğuna dair iddiaların üzerine gitmek yerine Çubuk Cumhuriyet Savcılığı'nın soruşturmayı bir ya da birkaç kişi ile mahdut tutma gayreti dikkatten kaçmıyor. Sosyal medyada yayınlanan görüntülerde, "Kafasına vurun kafasına." diyerek kalabalığı tahrik eden hilal bıyıklı kişi ya da kişiler kim? Saldırının bütün suçu Osman Sarıgün'ün üzerine mi yıkılacak?
'Kılıçdaroğlu'na saldıranlar bu köyden değil'

SAMANYOLUHABER | ANALİZ- Ankara'nın Çubuk ilçesine bağlı Akkuzulu Köyü'nde şehit cenazesinde Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu hedef alan saldırıya dair pek çok soru işareti var.

Saldırının planlı olduğuna dair iddiaların üzerine gitmek yerine Çubuk Cumhuriyet Savcılığı'nın soruşturmayı bir ya da birkaç kişi ile mahdut tutma gayreti dikkatten kaçmıyor.

İKTİDARIN SALDIRIYA MEŞRUİYET KAZANDIRMA TELAŞI ENDİŞE VERİCİ

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) cenahında “Şehit yakınları galeyana geldi. Protesto eylemi şiddete dönüştü” gibi ifadelerle saldırıya meşruiyet kazandırma gayreti dikkati çekiyor.

Erdoğan saldırıdan 24 saat sonra Twitter üzerinden yaptığı açıklamada saldırıyı kınamadığı gibi Kılıçdaroğlu’na geçmiş olsun temennisinde de bulunmadı.

CHP ise “organize bir eylem” diyerek saldırının bütün fâillerinin ortaya çıkarılmasını istiyor.

9 KİŞİDEN 8’İ SERBEST

Soruşturmada şu ana kadar 9 kişi gözaltına alındı. Bunlardan 8'i serbest.

S.A, Y.K. ve M.Y. ile Kılıçdaroğlu’nun aracına taş attığı iddia edilen A.R. isimli kadın savcılıkta ifade verdi.

Savcılık 4 şüpheliyi adli kontrol tedbiri uygulanması talebiyle mahkemeye sevk etti.

Talebi kabul eden mahkeme, şüphelilerin adli kontrol şartıyla serbest bırakılmasına karar verdi.

Kılıçdaroğlu’na yumruk atan Osman Sarıgün’ün gözaltı süresi uzatıldı.

"BASİT BİR EYLEM" DİYE GEÇİŞTİRİLEMEZ

Saldırı anında cep telefonları ile çekilen ve sosyal medyada yayınlanan görüntüler dikkatle incelendiğinde Ankara’nın Çubuk ilçesine bağlı Akkuzu Köyü’nde düzenlenen saldırının "basit bir protesto eylemi" diye geçiştirilemeyceği görülüyor.

Görüntülerde saldırıyı organize ettiği görülen, kalabalığı sürekli tahrik eden kişilerin kim olduğuna dair herhangi bir açıklama yapılmadı. Oysa görüntülerde dışarıdan geldiği söylenen insanların saldırı sırasında orada bulunan köylüleri tahrik ettiği görülüyor.

MUHTAR ÖNCE “YABANCI KİŞİLER” DEDİ

"Dışarıdan gelen insanlar" ayrıntısı Akkuzu Köyu Muhtarı Halil Gökmen’in 21 Nisan Pazar akşamı A Haber’e verdiği mülakatta da var: “Bana en az 15 tane fotoğraf gösterildi. 15 tane fotoğraftan sadece 1 tanesi bizim köylü. Yabancı kişiler öyle bir provokasyon yapıyorlar ki, ben vatandaştan duydum... Adam bir bakıyorsunuz, öbür uçta bağırıyor; ‘Kemal Kılıçdaroğlu PKK ile birleşti, ne duruyorsunuz?’ diye... Öbür tarafa geçiyormuş, ‘Kemal Kılıçdaroğlu ülkeyi batıracak, kaosa sürükleyecek’ diye... Yani vatandaşı bu şekilde kışkırtan 4-5 kişi varmış. İkisi de kadın. Ondan sonra millet galeyana geliyor. Kemal Bey’in üzerine yürüyorlar.”

MUHTARIN İFADESİ NİYE DEĞİŞTİ?

Ancak Muhtar Gökmen, 22 Nisan Pazartesi günü İlçe Jandarma Komutanlığı önünde gazetecilere yaptığı açıklamada, A Haber’e verdiği mülakatta söylediklerinin tam aksini söylüyor: “Yaşananlar daha önceden planlanan bir tepki veya provokasyon değil. ‘Öfke patlaması yaşandı’ diyebiliriz.”

Muhtarın çelişkili beyanları Anadolu Ajansı aracılığıyla servis edildi. Ankara Valiliği de gece saatlerinde ilginç bir açıklama yaparak Kılıçdaroğlu’nun “sopalar dağıtılıyordu” iddiasını tekzip etti. Valilik saldırıyı “protesto” diye nitelemişti.

KILIÇDAROĞLU: KİMLERİN ORAYA GÖTÜRDÜĞÜNÜ BİLİYORUM

Kılıçdaroğlu menfur saldırının hemen akabinde, “Provokatör var, önde olanlar var, arkada olanlar var. Bizim geldiğimizden de haberleri vardı. Ankara Büyükşehir’den bu insanları kimlerin oraya götürdüğünü biliyorum. Hepsinin hesabını soracağım.” sözleri ile azmettiricinin kim olabileceğine dair imada bulunmuştu.

Soruşturmayı yürüten savcılık, CHP liderine bu sözlerle neyi ya da kimleri kast ettiğini  soracaktır herhalde.

KILIÇDAROĞLU’NA SALDIRILANLAR VE ONLARI “KAFASINA VURUN KAFASINA” DİYENLER KİM?

Görüntüler kare kare incelendiğinde ilk olarak Kılıçdaroğlu’nu işaret eden bir kişinin, “Kafasına vurun, kafasına vurun!” sesi duyuluyor.

ARABANIN ÜZERİNDEKİ KİŞİLER...

O sözlerin akabinde ortalık bir anda karışıyor. Kalabalık kontrolden çıkıyor. Bir anda çok sayıda kişi Kılıçdaroğlu’na tekme ve yumruklar savuruyor.

Görüntülerde yüzleri net bir şekilde görülen birkaç kişi araçların üzerine çıkıyor ve Kılıçdaroğlu kalabalık arasından sıyrılmaya çalışırken sloganlar atmaya başlıyor.

HİLAL BIYIKLI KİŞİ

Yumruk attığı için gözaltına alınan Osman Sarıgün’den başka, daha sonra hilal bıyıklı bir kişinin de Kılıçdaroğlu’na çok sert şekilde vurduğu kameralara takılıyor.

Kılıçdaroğlu eve geçerken de kalabalığın önünde sloganlar atarak saldırıyı destekleyen başka birisi daha olduğu göze çarpıyor.

Sadece Kılıçdaroğlu’nu değil CHP Milletvekili İsa Gök’ü ve bazı parti üyelerini öldürmek kastı ile saldırınların kimler olduğunun bütün yönleriyle açığa kavuşturulması gerekiyor.

DOSYA OSMAN SARIGÜN’ÜN ÜZERİNE YIKIP KAPATILACAK MI?

Ancak daha savcılık safahatında olup bitenlerden ve çelişkili beyanlardan saldırının bütün suçunun Osman Sarıgün’ün üzerine yıkılarak dosyanın kapatılacağı anlaşılıyor.

Savcılık bu endişenin yersiz bir endişe olduğunu ispat edebilecek bir kararlılıkta soruşturmayı derinleştirebilirse Türkiye’de kritik dönemlerde ortalığı karıştıran karanlık elin en azından bu sefer ortaya çıkarılmasını sağlayabilir.

[Samanyolu Haber] 23.4.2019

Maaşlar yüzde 20 eridi, işsizlik tırmanıyor

2019'da sanayide üretimin daralmaya devam etmesi ve işsizlik rakamlarındaki artışın etkisiyle, şirketlerin ücretlerde indirime gidebileceği ve çalışan maaşlarındaki erimenin devam edebileceği öngörülüyor.

Ekonomik krizden en büyük darbeyi alan sektörlerden olan sanayide çalışanların maaşları da enflasyon karşısında eriyor. Geçen yıl ağustos ayında yaşanan döviz krizinden sonra 2018’in son çeyreğinde yüzde 9’luk bir erime yaşayan çalışan maaşları, 2018’in tamamında ise 2017’ye göre yüzde 20 oranında eridi.

‘ÜCRETLERDEKİ ERİME DEVAM EDECEK’

Sözcü’den Sayime Başçı’nın haberine göre 2019’da sanayide üretimin daralmaya devam etmesi ve işsizlik rakamlarındaki artışın etkisiyle, şirketlerin ücretlerde indirime gidebileceği ve çalışan maaşlarındaki erimenin devam edebileceği öngörülüyor.

‘ÜCRETLER AŞAĞI, İŞSİZLİK YUKARI’

Makine Mühendisleri Odası tarafından yayınlanan “Sanayide emek: Ücretler aşağı işsizlik yukarı” başlıklı rapor, çalışanların enflasyonun altında ezildiğini ortaya koydu. Rapora göre sanayi sektöründe çalışan yaklaşık 4 milyon işçinin ortalama günlük ücreti 150 TL olarak ölçüldü. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerini baz alan rapora göre sanayide 2018’in son 3 çeyreğinde reel ücretler düzenli olarak gerilerken, 4’üncü çeyrekte ücretler, bir önceki döneme oranla yüzde 9’dan fazla eridi.

‘BÜYÜME’ RAKAMLARI MAAŞLARA YANSIMADI

Dolar bazında bakıldığında ise ikinci çeyrekte yüzde 12 olan gerileme, doların hızla yükseldiği üçüncü çeyrekte yüzde 18, son çeyrekte ise yüzde 2’de kaldı.

Yılın tamamında ise 2017’ye göre ücretlerde 20 puanlık bir gerileme yaşandı. Rapora göre sanayide ücretlerin yıllık seyrine bakıldığında, 2017’de ekonomi yüzde 7.4 büyürken, refah artışı ücretlere yansıtılmadı.

İŞVERENLER ÜCRETLERİ DÜŞÜRÜYOR

2018’de ise son çeyrekteki küçülmeye rağmen yüzde 2.6 olan büyüme rakamları yine maaşlara yansımadı ve ücretler, 2017’deki düzeyini aşamadı. Hazırlanan endekse göre sanayi çalışanlarının maaşları yaşanan kayıpların etkisiyle 2015 seviyesine dönmek üzere.

Ekonomik krizle birlikte işsiz mühendis sayısının artarak 91 bine çıktığına dikkat çekilen raporda şu tespitlere yer verildi:

“2018’in özellikle son çeyreğinde sert bir biçimde gerilemeye başlayan reel sanayi ücretlerinin 2019’da ne olacağı, krizin seyrine, işsizliğin ve enflasyonun alacağı biçime bağlı. 2019’da işsizlik oranlarındaki artış, asgari ücret çalışanlarının ücretlerini etkilemezken, daha yüksek gelir dilimlerinde çalışanların taleplerini baskılamaktadır. İşverenler, krizi gerekçe göstererek yüzde 20’lik enflasyona rağmen zam yapmamakta, ücrette indirime bile cüret etmektedirler.”

EN AZ ÜCRET GİYİM SEKTÖRÜ ÇALIŞANLARINDA

Sanayide ortalama günlük ücret 150 TL iken, sektörler arasında da ciddi farklılıklar gözleniyor. 525 bin ücretliyi istihdam eden giyimde günlük ücret 84 TL’ye kadar düşüyor. Onu takip eden ikinci en çok kişi istihdam eden gıda sektöründe ücretli sayısı 445 bine yaklaşırken kişi başına günlük ücret 102 TL ile günlük ücretin neredeyse üçte ikisi düzeyinde kaldı. Yüksek istihdamlı ama düşük ücretli bir diğer sektör tekstil oldu. 413 bin sigortalının çalıştığı sektörde ücret 101 TL’de kaldı.

[Kronos.News] 23.4.2019

‘Kara delik bir hafta boyunca poz verdi’

10 Nisan’da ilk kez kara deliğin fotoğrafını dünyaya gösteren ekipte yer alan Prof. Feryal Özel: 2020’de uzaya bir X-ray teleskobu göndereceğiz. Nasa tarafından yürütülen bu projenin liderliğini yapıyorum.

10 yaşında ne olacağına karar verecek kadar öngörülü, dünyada yalnızca 20 kişinin olduğu ‘Büyük Fikirler’ listesine girebilecek kadar zeki, Columbia Üniversitesi, Niels Bohr Enstitüsü ve Harvard Üniversitesinden üstün başarılarla mezun olacak kadar çalışkan ve evrenin en büyük sırlarından olan kara delikleri inceleyecek kadar doyumsuz bir merak duygusuna sahip olan bir bilim insanı Prof. Feryal Özel.

10 Nisan’da ilk kez kara deliğin fotoğrafını dünyaya gösteren ekipte yer alan Özel, Şalom gazetesinden Selin Sevindiren‘in sorularını yanıtladı:

Kara deliğin fotoğrafını ilk gördüğünüzde hisleriniz ne oldu?

Karışık hislerdi. İlk olarak deneyin sonucunu elde ettik diye inanılmaz bir sevinç yaşadık. Fakat aynı anda sonuçların bizim veriye empoze ettiğimiz herhangi bir şeyden kaynaklanmadığından emin olmamız gerekiyordu. Önümüzdeki beş ay boyunca analizi değişik türlerde yaptık. Bilim böyle bir şey.

Kara deliklerin ışığı yuttuğunu biliyoruz. Görünmez olanı nasıl gördük?

Kara delik ışığı yuttuğu ve kendisinden gelen bir ışıma olmadığı için aslında göremezdik. Fakat şanslıyız ki kara delikler etraflarındaki yıldızlardan gaz kütleleri emiyor. Bu gaz kütleleri kara deliğin çevresinde dönerek yavaş yavaş kara deliğe doğru bir hareket halinde. Gazlar milyon derecelere kadar ısındığı için ışıma yapıyor. Işıma kara deliğe vardığı anda ise ortadaki karanlık oluşuyor. Biz bu ışımayı ve ortasındaki karanlığı fotoğrafladık.

Teleskopların birbirlerine bağlanarak dünya büyüklüğüne bir teleskop elde edilmesini açıklayabilir misiniz?

Gökyüzündeki çok küçük cisimleri görebilmek için çözünürlüğünüzün çok fazla olması gerekiyor. Bir teleskopla o çözünürlüğü elde edemiyoruz. Öyle olunca farklı bir teknoloji geliştirdik. 2017 Nisan’ında dünyanın dört bir tarafına koyduğumuz teleskoplarla aynı gök cismine bir hafta boyunca baktık. Atomik saatler kullanarak aynı anda veriyi kaydettik. Veriyi kaydetmek derken ışığın her dalga boyunun- yani her iniş çıkışının- hangi anda teleskoba vardığını kaydettik. Sonradan bu verileri alıp bilgisayarda birleştirdik. Dalga boyutlarını üst üste getirip sanki o büyüklükteki bir teleskopla görüntülenmiş gibi sentezledik. Bu şuna benziyor: Doktor bizden MR istediğinde cihaz bizim çevremizde döner, bir sürü farklı açılardan iki boyutlu resim çeker ve oradan üç boyutlu bir görüntü elde eder. Sekiz teleskop ikişer ikişer cisme bakıyor, bir taraftan dünya döndükçe farklı farklı resimlerini çekmiş oluyor ve tüm bir resim elde etmeye çalışıyor.

Peki bir hafta boyunca görüntü aldıysak o zaman elimizde fotoğraf değil de bir video olmaz mıydı?

Güzel. Biz iki kara deliğe baktık. Biri M87 galaksisinin merkezinde, biri de kendi Samanyolu galaksimizde. M87’nin kara deliği o kadar büyük ki çevresindeki gazlar çok yavaş dönüyor, bize bir hafta boyunca poz verdi diyebiliriz. Kaynağımız biz fotoğrafını çekerken değişirse tabi ki o zaman film gibi olur.

Samanyolunun merkezindeki kara delikten benzer bir fotoğraf mı bekliyoruz?

Hayır, bizimkisi yaramaz bir kara delik, çok hareket ediyor. Analizlerimiz bu yüzden çok uzun sürüyor. Sonuçta bir görüntü değil, kara deliğin değişkenliğini yakalayabileceğimiz bir film bekliyoruz.

Görüntüyü aldığımız o haftadan, iki sene boyunca, bugüne dek ne yapıldı?

Güney kutbundaki verilerin yazılı olduğu disklerin merkeze gelmesi zaten yedi ay aldı. Nisanda Güney Kutbuna göre kış olduğu için uçaklar çalışmıyor. Tüm veriler bir araya geldikten sonra önce bir elemeden geçirdik. Bahsettiğim veri 6 peta byte, yani beş bin yıl boyunca mp3 audio dosyası dinlemek gibi. Daha sonra dalga boylarını eşleştirdik, böylece veriyi binde birine düşürdük. Elde ettiğimiz görüntüde tabi ki eksikler vardı. Eksikler analizle dolduruluyor.

Sosyal medyada her konuda olduğu gibi ‘her şeye muhalif’ler çıkıp fotoğrafı bulanık buldular. Onlara bir çift sözünüz var mı?

55 milyon ışık yılı uzaklıkta bir cisme bakıyoruz. Teknolojinin en sınır noktasındayız.

Muhalif demişken, neden bu teleskopları Ay’a çevirip Ay’a ayak basıldığını göstermiyoruz komploculara mesela?

Çünkü bizim radyo teleskoplarımızın kullandığı milimetre dalga boyu buna uygun değil. Bu çözünürlükte optik teleskobumuz da elimizde yok. Bayrak Güneş’ten gelen ışığı bize yansıtıyor ama milimetreden de uzun bir dalga boyu yoktur herhalde. Bir bakalım aslında Ay’a çevirebilir miyiz? Ayın yüzeyini görüntüleyebiliriz. Ama inanmak istemeyen insanlara kanıt göstermek de bir işe yaramıyor.

Daha yüksek çözünürlüklü resim nasıl elde ederiz?

Teleskoplarımızı uzaya koyarak. Sadece Dünya’nın çapını kullanmaktansa mesela yörüngeye veya Ay’a bir teleskop koyabiliriz. Lynx Projesi adı altında 2020’de uzaya bir X-ray teleskobu göndereceğiz. Nasa tarafından yürütülen bu projenin liderliğini yapıyorum.

Bu görüntü Einstein’in 104 yıllık Genel Görelilik Teorisini bir kez daha kanıtladı deniyor. Fotoğrafta ne gördük de tamam Einstein haklıymış dedik?

Üç şey gördük. Birincisi ışığın bir halka şeklinde gördük. İkincisi ortasındaki boşluğun tam bir karanlık olduğunu gördük, halkadan gelen ışıma ortasından gelen ışımadan 10 kattan fazlaydı, yani içerisi mutlak karanlık. Üçüncüsü kara deliğin kütlesine bağlı olarak halka şu büyüklükte olacak dedik ve gerçekten o büyüklükte çıktı.

Kip Thorne’u bizzat tanıyor musunuz? Interstellar filmi danışmanlığı sırasında bize sunulan kara delik gerçeğine çok uygun olmamış mı?

Evet tanıyorum. Kesinlikle çok iyi. Oradaki kara delikte gerçek hesaplamalar kullandılar. Ama gerçek hesaplama yaptığınızda kara deliğin çevresindeki halkanın bir tarafının öbür tarafından daha parlak olması gerekiyordu. Gazlar dönerken bize doğru gelen tarafı daha parlak olur. Bizim fotoğrafımız bunu birebir yansıtıyor mesela. Interstellar’da özellikle bu etkiyi ortadan kaldırdılar, tamamen her tarafı aynı parlaklıkta bir halka kullandılar. Kip Thorne’a neden diye sordum. Film yapımcıları halkın kafasının karışmamasını istemiş.

Siz Olay Ufku Teleskobu fikrinin doğmasından bugüne kadar tüm süreçte var mıydınız?

Evet, bütün bu aşamaların içindeydim ancak hiç kimse sekiz teleskobu birbirine bağlayalım demedi. İlk deneyi 2008 yılında yaptık. Arizona, Hawaii ve Kaliforniya’daki teleskopları birleştirdik. 2017 yılında sekizinciyi ekledik. Böylece bütün dünyayı saran teleskoplarımızla gözleme başlayalım dedik.

Sizin göreviniz tam olarak neydi?

Ekipte 200 kişi vardı ve farklı çalışma grupları oluştu. Kimi teleskobu geliştirdi, kimi gözlem yaptı, ben modelleme ve analiz grubunun başındaydım. 20 yıldır kara deliklerin bilgisayarda modellemesini, bildiğimiz tüm fizik denklemlerini koyup kara deliklerin neye benzeyebileceğinin hesaplarını yapıyorum.

Ödüllerinizin ardı arkası kesilmiyor, Hubble Ödülü, Maria Goeppert Mayer ödülü, Harvard Üniversitesinden ödül… Ufukta Nobel Ödülü olur mu?

Bu çalışma için bir beklentim yok çünkü Nobel zaten kural icabı en fazla üç kişiye verilebiliyor. Biz çok büyük bir ekibiz. Projenin içinden üç kişi çıkarmak zor olur. Biz bilim insanları ödül almak amaçlı çalışmıyoruz. Merakımız doğrultusunda sevdiğimiz konular üzerinde çalışıyoruz. Ne mutlu ki insanlığın evren konusundaki bilgisi artmış oldu.

Big Bang Theory dizisindeki teorik fizikçi Sheldon hep bir Nobel peşinde ama.

Hepimizin bir Sheldon yönü var aslında, onu inkar edemem. Bazen evrenin sırlarının insanlardan daha önemli olduğu günler oluyor.

Albert Einstein ve John Nash gibi isimlerin de olduğu 20 kişilik “Büyük Fikirler” listesine girmeyi başardınız. Hangi çalışmanızla oldu bu?

Kara deliklerin kuzeni olan nötron yıldızları üzerine çalışıyordum. Kara delikler evrende yerçekimi en fazla olan yerler, nötron yıldızları ise evrendeki en yoğun cisimler, hala bir madde var ve kendi ışıması var. Onların bazı ilk hesaplarını yapmıştım.

Einstein bir kere daha haklı çıktı. Ama bu heyecan vericilikten biraz uzak çünkü bunu LIGO ile başarmıştık zaten; iki kara deliğin çarpışmasından çıkan sesi duymuştuk. Bilmediğimiz ne öğrenebiliriz bu fotoğraftan?

Newton’un yer çekim teorisi Güneş Sistemimizdeki gezegen gözlemlerimizle 200 yıldan fazla süreyle doğrulandı. Fakat Güneş’in çekimi Merkür’ün yörüngesinde Newton’un açıklayamadığı farklılıklara neden oluyordu. Einstein’ın yer çekimi teorisi ise bunu çözdü. Bizim amacımız da o. Teoriyi evrenin farklı yerlerinde tekrar tekrar test edelim. Şu ana kadar Einstein’ın öngördüğü ile gözlemlerimiz arasında bir farklılık görüyor muyuz? Hayır, ama bir gün büyük ihtimalle göreceğiz. Bu önümüzdeki birkaç yıl içinde olmayabilir. Ama bir gün öyle bir şeyle karşılaşacağız ki teoriyi nasıl değiştirmeliyiz diye soracağız.

Einstein kendi fizik denklemleri kara deliklere işaret etse de evrende var olabileceğine inanmıyordu. Neden inanmıyordu?

Einstein’ı rahatsız eden şey kara deliğin tekillik noktasının sonsuz bir uzay zaman bükümüne ve sonsuz bir enerji yoğunluğuna gitmesiydi. Normalde bu sonsuzluklar matematikte teorinin çöktüğünü gösteriyor. Fakat veri bunun gerçek olduğunu gösteriyor.

Stephen Hawking ile tanışmıştınız öyle değil mi?

Evet, bir yıl önce onu kaybetmiş olmak üzücü bir şey. Hayatını kara delikler çevresinde fizik kurallarının nasıl işlediğini anlamaya adayan bir insan. Keşke görseydi.

Şimdi en zor soru: Akşam yemeğe ne var? Bu soruyu sosyal medyada çokça like alan tweet’inize istinaden soruyorum aslında.

İki soru geliyor aklıma bu tweet’e bakınca. Birincisi özel hayatınızla ilgili ikincisi ise küresel çapta sosyal bir yaramızla. Hem alanında çok önemli bir profesörsünüz hem de bir anne. Bu çatışmayla nasıl başa çıkıyorsunuz? Hangisi daha zor?

Bazen başa çıkamıyorum. Gün içinde ikisini de ne güzel idare ediyorum hissim yok. Genelde ‘eyvah’ şeklindeyim. Ya kızların bir aktivitesini ya da işin bir kısmını aksatabiliyorum. Kesinlikle anne olmak daha zor. İşte her şey çözülür ama çocukların bir sıkıntısı olduğunda ruhen çok zorlanıyorum.

Yalnızca bilimde değil tüm iş alanlarında kadının yetersiz temsili için ne söylemek istersiniz?

Kadınlar gerçekten az temsil ediliyor. Bu geçmişten gelen sosyal baskılardan, kızlarımızı doğru yönlendirmemekten ya da istediğinin peşinden gitme hakkını eşit olarak vermemekten kaynaklanıyor. Bilime baktığımızda kadınların oranı çok düşük. Bunu zaman içinde değiştirmeyi çok isterim. İnsana insan olarak bakıp, her genç insanın hayalini gerçekleştirmek için destek verip, yönlendirmek, motive etmek çok isterim.

Bu başarınızla şu anda o mesajı en güzel şekilde veriyorsunuz. Sizi başarınızdan dolayı tekrar tebrik ediyorum. Son olarakSTEM ile ilgili özellikle gençlere vermek istediğiniz bir mesaj var mı?

Gelecek STEM’de. Yaşamımız o kadar hızlı değişiyor ki her an farklı bakış getirebilecek, evren ve dünya anlayışımızı değiştirebilecek, yeni bir teknoloji geliştirebilecek insanlara ihtiyacımız var. STEM hem ilginç hem de devamlı ihtiyaç duyduğumuz bir alan. Gençlere gönülden tavsiye ederim.

[Kronos.News] 23.4.2019

Bir akademisyenin 15 Temmuz’u: Üniversitede sorgu, hapishane, ölüme yolculuk, dağılan bir aile… [Sevinç Özarslan]

Türkiye’nin uluslararası projelerinde görev alan bir akademisyendi. Profesörlerce fişlenip sorgulandı, üniversite koridorunda kelepçelendi, ailesi dağıldı, bir saat kanalizasyonda sürünerek özgürlüğe yürüdü…

S. A., Düzce Üniversitesi Meslek Yüksekokulu’nda bir akademisyendi. Fakat sıradan bir akademisyen değil. Ulusal ve uluslararası üniversitelere sürekli kabul alan, Türkçe ve İngilizce makaleleri bulunan bir hocaydı. Ama 15 Temmuz’dan sonra cemaat soruşturmaları kapsamında, üniversitedeki meslektaşları tarafından önce üniversitede sorgulanıp sonra polise ihbar edildi.

“7,5 ay cezaevinde yattıktan sonra hakkındaki tüm iddialardan beraat eden S. A, ailevi tehditler nedeniyle Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı. Meriç’i geçmeden önce başına gelmeyen kalmadı. Edirne’de bir köyün giderinin aktığı kanalizasyona düşerek, üç kez köpek saldırısına uğrayarak, üç kez yakalanma tehlikesi geçirerek bir yolculuk yapan 37 yaşındaki genç akademisyen, şimdi Almanya’da ‘iyileşmeye’ ve hayata tutunmaya çalışıyor.

S.A.’nın anlatımıyla, akademisyenlik, dağılan bir yuva ve mülteciliğe uzanan yolculuğuyla yaşadıkları:

“2002 yılında Selçuk Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümünü kazandım. 2004-2005 yılında aynı üniversitenin Rus Dili ve Edebiyatı Bölümüne de kaydımı yaptırdım. İki bölümü aynı anda 2007’de bitirdim. Aynı yıl Moskova Devlet Üniversitesi Genel İşletme ve Stratejik Yönetim Bölümünde master için kabul aldım. Bir yıl Rusça kursuna gittikten sonra masterımı tamamlayıp 2009 yılının son döneminde İngilizcemi geliştirmek üzere Amerika’ya gittim ve Brooklyn College’a kayıt oldum, burada hem dil öğrendim hem de tezim ile ilgili araştırmalar yaptım.

Sonra Türkiye’ye döndüm. 2010 Temmuz’da evlendim ve 2010 Eylül ayında Düzce Üniversitesi’nden kabul aldığım için burada göreve başladım. 2016’ya kadar Düzce’de çalıştım.

OKUMAYA AŞIK BİR İNSANIM

Okumaya aşık bir insan olduğum için hep koşturdum. Ayrıca yabancı dilimi ve potansiyelimi de değerlendirmek istiyordum. Sakarya Üniversitesi’nde endüstri, Düzce Üniversitesi’nde işletme doktorasına başladım. Sakarya’da Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler okumak için de başvurdum.

Ben kendimi bildim bileli böyleyim. Eğitim hayatım boyunca hep kütüphanelerde araştırmalar yaptım. Sadece kendi alanımda değil, başka alanlarda da araştırma yapmak, yayınlar çıkarmak, başka şeyler öğrenmek hep ilgimi çekmiştir. Öğrencilerime faydalı olmak için çeşitli kurslara gittim.

Endüstri mühendisiyim ve iş güvenliği alanlarımızdan biri. Üniversitede bunların da derslerini görüyoruz ama bir şeyi öğretebilmek için derinleşmek lazım. Kalite yönetim sistemi, gıda yönetimi, iş sağlığı ve güvenliği yönetim sistemi… Bunların hepsinin eğitimlerine katılarak başdenetçiliklerini teker teker aldım.

Düzce Üniversitesi, Ukrayna, Rusya, Gürcistan, Belarus gibi ülkelerle Karadeniz Bölgesi İşbirliği Antlaşması imzalamıştı. Okulu temsilen İstanbul’da gerçekleştirilen toplantılara ben gidiyor, projeleri takip ediyordum.

Ayrıca 2013 ve 2014 yılında Macarsitan’a Szeged Üniversitesi’ne misafir öğretim elemanı olarak gittim. Ulusal ve uluslararası birçok toplatıya katıldım. Yerli ve yabancı 11 makalem bulunuyor. Sakarya’da başlayıp Düzce İşletme’de devam ettiğim doktoramın da son dönemindeydim.

ÜNİVERSİTE FİŞLEDİĞİ İÇİN, YÖK KAZAKİSTAN’A GÖNDERMEDİ

Farklı tecrübeleri sevdiğim için önüme çıkan tüm fırsatları değerlendiriyordum. 2015 yılında Kazakistan’daki Ahmet Yesevi Üniversitesi’nden kabul aldım. Fakat YÖK izin vermediği için gidemedim. Ahmet Yasevi Üniversitesi kadro açtığına dair ilanlarını YÖK’e gönderiyor. YÖK de Türkiye’deki üniversitelere böyle bir program olduğunu, şartları uygun olanların başvurabileceğini duyuruyor. Üniversite de ilanı personeline dağıtıyor. Başvuru için belgelerimi hazırladım, hem YÖK’e hem de üniversitenin kendisine gönderdim.

Ahmet Yesevi Üniversitesi’nin Ankara’da merkezi vardır. Beni mülakata çağırdılar. Gittim, bizzat rektör sözlü mülakat yaptı ve ‘tamam sizi kabul ediyoruz’ diye olumlu cevap verdi. YÖK’ten de haber bekliyoruz. Bu arada pasaportumu çıkardım, evrakları hazırladım. Birkaç defa toplantı yapıldı, hatta gidecek öğretim elemanlarıyla toplantı yaptık. Ama YÖK yine de izin vermedi. 2015’te polis olan kardeşim gözaltına alınmıştı. Ondan dolayı beni de fişlemişlerdi.

15 TEMMUZ GÜNÜ DOKTORA STAJI İÇİN POLONYA’YA GİDECEKTİM

Doktoramın son döneminde olduğum için 2016’da doktora stajı için Polonya Wroclaw Üniversitesi’ne başvurmuştum, kabul aldım. 15 Temmuz 2016’da Polonya’ya gidecektim. Biletlerim hazırdı. Yola çıkmadan birkaç gün önce Adana’ya ailemin yanına gitmiştim. Yurt dışına gidiyorum, onlarla vedalaşayım, ne olur ne olmaz diye düşünürken darbe girişimi oldu.

Bütün memurlara görevinize dönün çağrısı yapıldığı için ben de üniversiteye döndüm. Görevime başladığıma dair resmi bir yazı verdim. Yurt dışı görevlendirmem olduğu halde bir yere gitmediğimi, işimin başında olduğumu belirttim.

Tatil dönemi olduğu için genelde 10.00 gibi gidiyorduk okula. 21 Ağustos 2016’da bölüm başkanı beni sabah erkenden üniversiteye çağırdı. 07.00-08.00 gibi aramıştı. Bir terslik olduğu belliydi. Görevden uzaklaştırılma yazısı gelmişti hakkımda. ‘Gerekçesi nedir?’ diye sordum. ‘Bilmiyoruz, yazıyı size göstermemiz bile yasak’ dediler. Benim için o kadar şok edici bir andı ki, hemen üniversiteden çıkmak istedim. Çıkmazsanız zaten güvenlik gelip götürüyor ve ikinci bir yazıya kadar okula yaklaşamıyorsunuz. Biraz da bu yüzden çıkmak istedim. Onurunuza, gururunuza dokunuyor bunlar. Odamızı mühürlemişler tabi, giremedik. Kişisel eşyalarımızı dahi alamadık. Kişisel eşyadan kastım normal kıyafetlerimiz…

Meğer aynı gün hakkımda tutuklama kararı da varmış ama ben bunları sonra öğrendim. Neyse eve gittim. Bir hafta boyunca evdeydim. Ne üniversiteden bir haber var, ne gelen ne giden var. Dayanamayıp bir hafta sonra 29 Ağustos 2016’da rektörlüğe gittim. Tekrar sordum kararı. “Hocam beklerseniz mülakata alırız” dediler.

REKTÖRLÜĞÜN GÖREVLENDİRDİĞİ İKİ PROFESÖR BENİ SORGULANDI

Mülakata alacaklar diye bekliyorum. Yanıma güvenliği diktiler. Arabamın anahtarını, üzerimdeki her şeyi güvenliğe bıraktım. Mülakat başladı, mülakat diyorum ama aslında beni sorguya aldılar. Rektörlükte disiplin soruşturmaları için bir oda tahsis edilmişti, orada oluyor bu olay. İlk defa birinin ifadesi alınırken kapıya güvenlik koyuyorlardı. Hem kapının önüne hem de arkasına. Beni sorguya çekenler rektörlük tarafından görevlendirilmiş iki profesördü; İlyas Uygur ve Haldun Müderrisoğlu.

Ellerinde 30-40 soru vardı. Hizmet Hareketi ile bağlantımın olup olmadığını öğrenmeye çalışıyorlardı. Ben de ne Bank Asya hesabı, ne gazete aboneliği, ne de başka bir şey vardı. O yok, bu yok, yok yok yok… Sorgulama bu şekilde devam etti. En son mühendislik fakültesinin de dekanı olan profesör, “Bylock kullandınız mı?” diye sordu. Kullanmamıştım. Kullanmadığımı her sorguda defalarca dile getirdim ama dikkate alınmadı. Mahkeme sürecinde de herkesin üniversite tarafından nasıl fişlendiğini gördüm. Rektörlükten gizli ibareli belgeler mahkemeye sunulmuştu. Kiminin Bank Asya hesabı, kimi hakkında gizli tanık…

BİR YANDAN SORGULARKEN BİR YANDAN DA POLİSE HABER VERMİŞLER

Üniversitedeki odadan çıktığımda kapıda terörle mücadele şubesinden 3-4 polis beni bekliyordu. Meslektaşlarım beni sorgularken diğer yandan da savcılığa “S.A hakkında yakalama kararı var mı?” diye sormuşlar ve evet cevabını alınca okulda olduğumu polise bildirmişler. Meslektaşlarım yapıyor bunu. Ve ben ‘örgüte üye olmaktan’ üniversite kapısında gözaltına alındım. Diğer meslektaşlarımın gözleri önünde, onurumu kıra kıra, rencide ede ede yaptılar bunu.

DÜZCE’DEKİ YAPILANMAYI DEŞİFRE EDERSEN…

Önce hastaneye sonra emniyete, oradan da Düzce İl Emniyet Müdürlüğü ana binasına götürdüler. Nezarethanelerde yer yokmuş. Sonra dediler ki, “5 gün kimseyle görüşmeyeceksin. 5 günden 30 güne kadar burada kalabilirsin. Bu süre içinde belki 1 kere avukatınla görüşebilirsin”. Dördüncü gün ifadem alındı. Bir CMK avukatı geldi. Yine benzer birçok soru sordular. Hepsine hayır dedim çünkü kendimi biliyorum. “Bu numara sana mı ait?” dediler. Benimdi. “Bu numara üzerinden Bylock kullanılmış, emin misin kullanmadığına” dediler. Emindim.

Bir gün sonra mahkemeye çıktım. Sulh ceza hakimi “Birkaç isim verirsen cezanda indirim olacak. Düzce’deki cemaat yapılanmasını deşifre edersen etkin pişmanlıktan yararlanabilirsin” dedi. Böyle bir bilgim bulunmadığını, itiraf edecek de bir şey yapmadığımı ifade ettim. Bylock kullanmadığımı, tutuksuz yargılanmak istediğimi söyledim ama olmadı.

GÖREMEDİĞİNİZ DOSYA NEDENİYLE Mİ BENİ TUTUKLUYORSUNUZ!

Hakim, son bir sözün var mı diye sordu. Var, dedim. Hem görevden uzaklaştırma, hem de tutuklanma kadar ağır iki olayı hak edecek ben ne yapmış olabilirim ki beni tutukluyorsunuz. İşlediğim suç nedir. İddiayı bilmek istiyorum dedim. “Sizinle ilgili 8 dosya var” dedi. Nasıl yani! Benimle ilgili sekiz dosya nasıl olabilirdi ki… İnanamamıştım. “Üniversite dosyası bunlar” diye de ekledi. “Dosyada yazan suçum ne?” diye yineledim. “Dosyalar gizli, biz de göremiyoruz” dedi. “Göremediğiniz suçla mı beni tutukluyorsunuz?” diye tepki verince hakim gözlerimin içine bakamadı. Ve iki suçtan beni tutukladı. Anayasal düzeni ortadan kaldırmak ve silahlı terör örgütüne üye olmak. Aynı gün Düzce Çilimli Cezaevi’ne gönderildik. 9 kişilik koğuşlarda 27 kişi kaldık. Yerlerde yatıyordu herkes.

YANLIŞLIK YAPILAN BYLOCK LİSTESİNDE ADIM GEÇİYORMUŞ!

Birkaç gün sonra ailem avukat tuttu. Avukatım da Bylock kullanıp kullanmadığımı sordu, ona da yok dedim. 7,5 ay cezaevinde yattıktan sonra Bylock kullanmadığıma dair emniyetten yazı gelince tahliye oldum. Bylock kullananlarla ilgili ilk başta 216 bin kişilik bir liste hazırlanmıştı. Sonra bu liste yanlışlık var diye 90 bine düştü. Benim adım da o yanlışlık yapılan kişiler arasındaydı. Bylock kullanan bir kişi bir Wifi’ye bağlanırsa ve siz de o Wifi’ye bağlandıysanız siz de Bylock kullanmış gibi oluyorsunuz. Durum bundan ibaretti. Sonuç olarak beni tutuklayan savcı adli kontrolle tahliye etti. Ama 7,5 ayım cezaevinde geçti. Sonra adli kontrol de kalktı, bankadaki tahditler de.

HAKKIMDAKİ TÜM İDDİALARDAN BERAAT ETTİM

Bu arada cezaevindeyken Ekim 2016’da 675 sayılı KHK ile ihraç edilmiştim. Cezaevinden çıkınca üniversiteye geri dönmek için başvurdum, tabi bizi dikkate almadılar. Meğer üniversiteden biri hakkımda gizli tanıklık yapmış, sonra da ben onu tanımıyorum demiş. Bu nedenle dosyamdaki gizli tanık iddiası böylece düşmüş oldu. Gözaltına alındığımda evde ‘Bediüzzaman ve Bilinmeyen Yönleri’ adlı bir kitap vardı. Onu almışlar. Hakim ‘evinde örgütsel doküman çıkmış’ demişti. Nesil Yayınları’nın bastığı bir kitaptı ve kitap hala satıştaydı. Nesil Yayınları KHK ile kapatılmadığı için hakim bu itirazımı kabul etti. Ve Aralık 2018’de hakkımdaki tüm iddialardan beraat ettim. 2,5 yıldır yargılanıyordum. Beraat etmiştim. Artık bir oh çekebilirdim… Ama nerede!

EŞİM BOŞANMA DAVASI AÇTI,
İSTEDİKLERİNİ VERMEZSEM ‘FETÖCÜ’ DİYE İHBAR EDECEĞİNİ SÖYLEDİ

Fakat bu kez eşim ve ailesi beni vatan haini olarak görmeye başladılar. Beraat ettikten sonra çocukları aldı gitti. Boşanma davası açtı. Gerekçeye de ‘terör örgütüne üye olduğundan ihraç edildiği için psikolojisi bozuldu’ diye yazdırmış. Benden çok fazla tazminat istedi. Akademisyenken kazanıyordum ama sonra para kazanamadık ki… İş için 40’ın üzerinde fabrikaya başvurdum. Alan olmadı. En son anket analizleri yapmaya başlamıştım.

BOŞANMA GEREKÇESİNİ GÖREN SAVCI, İSTİNAF MAHKEMESİNE BAŞVURDU

Eşimin açtığı dava ile İstinaf Mahkemesi’ndeki dosyamın onaylanması arasında birkaç gün vardı. Savcı boşanma davasındaki gerekçeyi görünce beraat kararının onaylamaması için istinafa başvurdu. Avukatım da kararın bozulabileceğini söyledi. Artık her güne stresle uyanmaya başlamıştım. Ha bugün ha yarın tekrar alacaklar diye psikolojim etkilendi haliyle.

Bir sabah polisler geldi, adres ve gelir tespiti yapacaklarını söylediler. İstanbul 11. Aile Mahkemesi’nden yazı gelmiş. Tabi ben korkuyorum acaba yine mi tutuklanacağım diye. 7-8 defa emniyete çağırdılar.

Bu arada eşim ve ailesi beni sürekli tehdit ediyordu. Ya 50 bin TL para verirsin, her ay 2500 TL gönderirsin, evdeki eşyaları gönderirsin, çocukların velayetini bırakırsın ya da gider adliyede ifade veririm diye.

9 yıllık evliydik. Biri 3,5, diğeri 8 yaşında iki kızım var. Çocuklarla görüşmek istiyorum. Gelirsen savcılığa bildiririm diyordu. Uzaklaştırma kararı aldırdı, çocuklarla görüşmemi engelledi. Eşimin, kayınvalidemin tehditleri, AKP’Li oldukları için evime partiden adam bile gönderiyorlardı. Çok zor ve depresif günler geçirdim. Başımı yastığa stressiz, kaygısız koyduğum bir tek gece bile yoktu. Ağır depresyona girmiştim, günde 3-4 paket sigara içiyordum. Yargılandığım davanın etkisi geçmeden bu defa da yuvam yıkılmıştı. Çok bunalmıştım ve anne babama dahi haber vermeden yurt dışına çıkma kararı aldım.

JANDARMALARLA ARAMDA 5 METRE KALMIŞTI Kİ…

19 Mart 2019’da Meriç üzerinden Yunanistan’a geçtim. Fakat kolay olmadı. Nehir kenarına varabilmek için Edirne İpsala taraflarında bir köy yolunda kilometrelerce yürüdük. Hava soğuk, sis var. Yürüyoruz ama nereye yürüdüğümüzü biz de bilmiyoruz. Kaçakçılar birdenbire jandarma pusu kurmuş dedi ve jandarmalarla aramızda 5 metre kala bizi bırakıp kaçtılar.

Yanımda bir aile daha vardı. Ben de bir refleksle sırtımdaki çantayı attığım gibi koşmaya başladım. Jandarmalar teslim olun kaçmayın, ateş edeceğiz diye bağırıyorlardı. Ben durmadım, niye durmadım, bilmiyorum, bir refleks ile bir anda koşma hissi uyandı. Normal şartlarda durup teslim olacak birisiyimdir.

ELLERİMİN VE DİZLERİM ÜZERİNDE KANALİZASYON BALÇIĞINDA SÜRÜNDÜM

Tarlalara doğru kaçıyordum. Kaç kişilerdi bilmiyorum. Jandarma bir süre kovaladı beni. Biraz koştuktan sonra önüme bir kanalizasyon çıktı. Üstü açık bayağı büyük bir kanalizasyondu. İçini göremedim tabi ki. Mecburen oraya indim ve indiğim gibi dizime kadar balçığa battım ve yüzüstü düştüm. Bu arada el fenerlerini görüyorum.

ETRAFIMDA BÖCEKLER, KURBAĞALAR, YILANLAR, FARELER KAÇIŞMAYA BAŞLADI

Battığım gibi bir ivmeyle koşayım, karşı taraftan çıkayım diye düşündüm ama ayağımı balçıktan çıkaramadım. Sürünmeye başladım. Belki yarım, belki bir saat o balçığın içinde dizlerimin ve elimin üstünde sürüne sürüne yol aldım. Ne kadar bir süre geçtiğini kestiremiyorsunuz, zaten zaman mevhumunu yitiriyorsunuz.

Önümde kurbağalar, fareler, yılanlar, böcekler sağa sola kaçışıyor. Bildiğiniz kazuratın (dışkı) geçtiği, köyün pislik suyunun gittiği ve muhtemelen Meriç nehrine aktığı bir kanaldı.

Kanalizasyon düz gidiyordu sonra sola doğru kıvrılıyordu. Suyun aşındırdığı bir yer vardı. Sırtımı oraya dayadım ve beni görmesinler diye büzüştüm. Orada 15-20 dakika saklandım. Ara ara kafamı kaldırıp gelen giden var mı diye kontrol ettim. Baktım kimse yok çıkıp devam ettim. Ama o kadar zor çıktım ki… Üstüm başım balçıktan, pislikten, kazurattan öyle ağırlaştı ki… Soğuktan etkilenmemek için kalın mont giymiştim. O montun balçıktan ne hale gelebileceğini tahmin edersiniz.

ÜÇ KEZ KÖPEK SALDIRISINA UĞRADIM, PARÇALAYACAKLAR SANDIM

Neyse çıktım, kanalizasyondaki tüm pisliklerin bulaştığı elbiselerimle yürüyorum ve soğuktan donuyorum. Tekrar tarlalara girdim, ara sıra yere yatıyorum, ışıklar görüyorum çünkü. Biraz yürüdükten sonra devasa bir köpek üstüme saldırdı. İç cebimde çakı, çakmak vardı, onları çıkardım. Sopa buldum vs. Köpekten kurtuldum. İlerlemeye devam ettim. Bu arada yolumu kaybettim, kaç km ve kaç saat yürüdüm bilmiyorum.

Yol üstünde kapalı alanda bir sürü gördüm bu kez. Bu sefer çoban köpeği saldırdı üzerime. Beni parçalayacak sandım ve 500 metreden fazla peşimi bırakmadı. Elimdeki çakmağın biraz daha gazını açarak sopayla, çakıyla onu da savdım. Hala Türkiye tarafındayım. Tarlalardayım, ilerliyorum ama endişeliyim… Derken 5-6 köpeğin olduğu bir sürü daha üzerime saldırdı. Bu defa herhalde beni parçalayacaklar dedim.

ARTIK SIFIR NOKTASINA GELMİŞTİM Kİ…

Artık kendimi de her şeyi de bıraktım. Çünkü o an öyle adrenalin oluyor ki korku yerini sıfır noktasına bırakıyor. Endişe, kaygı, korku hiçbir şey hissetmiyorsunuz, umurumda değil, ne olursa olsun diyorsunuz. Bu duygularla elimdeki sopayı artık nasıl bir refleksle, cesaretle savurduysam köpeklere doğru… Bir yandan da avazımın çıktığı kadar bağırıyorum. Yoksa öldürecekler, parçalayacaklar beni… Köpekler bir-iki hırladıktan sonra uzaklaştılar.

Bir süre sonra yol kenarında oda gibi bir yapı gördüm. Oraya gittim ve telefonu açtım. Telefona bir şey olmamıştı. Kalın montun altında deri mont vardı, onun iç cebine koymuştum. Kaçakçılara ulaştım, bir saat sonra geldiler. Arabada bir kadın, bir erkek vardı. Onlar da nasıl kaçtığıma şaşırdılar. Sırt çantamın içindeki Laptop, diplomalar hepsi gitti tabi ki…

JANDARMA TEKRAR KISTIRDI

Kaçakçılar beni bir yere götürdü ve orada beklememi söylediler. Onlara artık güvenmiyordum ama yapacak başka bir şey de yoktu. Mecbur bekledim. Sazlıkların içine doğru girdim, dışarıdan görünmeyecek şekilde saklandım. Bir araba geleceğini ve biri inerse hemen binmemi söylediler. Bir araba yanaştı ve öyle yaptım. Yola çıkar çıkmaz biraz ileride jandarma yolu kapattı. Hemen geri döndük, baktık diğer tarafı da kapatmışlar. İki taraftan da kıstırılmıştık. Yine tarlalara daldık. Şoför yolu bilmiyordu, yanındaki adam tarif ediyordu. Bir yerde durup farları kapatıp yer değiştirdiler. Sonra oradan girip buradan çıktık ve jandarmaları yine atlattık.

AYAK PARMAKLARIMDA HİS KAYBI OLUŞTU

Beni bir eve götürdü kaçakçılar. Duş aldım. Çok dar ve eski kıyafetler verdiler. 2-3 numara küçük bir ayakkabıyı giydiğim için şu anda 4 parmağımda his kaybı var. Ben artık geçmek istemiyordum, ümidimi kaybetmiştim, belki de geçmemek gerekiyor diye düşünmeye başlamıştım. Gidip teslim olmayı dahi defalarca düşündüm. Sabah tekrar deneyeceğiz dediler. Son bir kez daha şans vermek istedim kendime. Yanımda küçük çocukları olan bir aile de vardı ve herkes endişeliydi. Erkenden yola çıktık ve epeyce yürüdükten sonra geçiş yapacağımız yere yaklaştık. Tam varmak üzereydik ki bir tabur jandarma yine çıkageldi.

Araba geriye döndü ve jandarmaları yine atlatmıştık. Hemen nehrin kenarına indik ve bota binip geçtik. Tabi ayakkabının, kıyafetlerin darlığı, soğuk… Ciğerlerimi üşüttüm orada. Akciğerlerimde iltihaplanma başlamış. Hala iyileşemiyorum. Yunanistan tarafında da 6-7 km yürüdük. Yanımdaki aileyi de yalnız bırakmak istemedim, dil bilmiyorlar, eşyaları var…

Nihayetinde tren istasyonunda hepimizi polis aldı. Her mültecinin yaşadığı süreç benim için de başlamıştı. 20 Mart’ta nezarethanede, 21-23 Mart arasında cezaevinde kaldık. Sonra kapalı kampa gönderdiler.

UÇAĞA BİNENE KADAR YÜREĞİM AĞZIMDAYDI…

Atina’dan iltica başvurusunda bulunacaktım. 2025’e kadar randevu bile vermiyorlardı. Sahte kimlikle Atina’dan Almanya’ya uçmayı denedim. İlk seferde yakalandım. İkinci kez Girit’ten denemeye karar verdim. Pazartesi Atina’ya gelmiştim. Cumartesi gemiyle Girit’e geçtim, pazar günü sabah Girit’ten uçtum ama uçağa kadar görevliler beni birkaç kez durdurdu.

Yok otobüs dolmuş o yüzden durdurmuşlar, yok öncelikli olanlar varmış bu yüzden durdurmuşlar. Neden böyle oluyordu bilmiyordum ama son anda hep bir şeyler çıkıyordu. Her seferinde yüreğim ağzıma geliyor ve sonrasında derin bir nefes alıyordum. Yüreğim ağzımda yaşadığım o birkaç saat de nehri geçene kadar yaşadığım bir günlük yolculuk da bir ömür gibiydi. Bitti. Ama ömrümden de çok şey gitti.

Artık Almanya’dayım, ilticaya başvurdum ve şimdilik kampta kalıyorum. Bugün yol mülakatım var. Bir an önce Almanca öğrenip burada da eğitim hayatıma devam etmeyi düşünüyorum. Her şeye yeni baştan başlamak zor ama o zorlu yolculuktan sonra her şey iyi geliyor… Sadece kızlarımı özlüyorum.”

[Sevinç Özarslan] 23.4.2019 [MedyaBold.com]

İnfak sohbeti ümit oldu [Abdullah Aymaz]

Bir önceki yazıda Murat  Beyin, anlattığı, vefat eden komşu dedenin hikayesini nakletmiştik. Bu yazıda Murat Beyin ibretlik muavenetle ilgili hatırasını nakletmek istiyorum:

“Ağabeyler  bizi  programa davet ettiler. Muhacir abi ve ablaların durumları hakkında bizleri bilgilendireceklerini  söylediler.

“Programdan daha iyi istifade edebilmek için, programa biraz olsun manevi olarak hazırlanalım, muhacirlerin dertleriyle dertlenelim istedik. Evimizin salonunda yedi ve oniki yaşlarında kızlarımızla beraber ailecek yere diz çöküp, Hocaefendi nin infak sohbetini dinledik.

“Ne tatlıydı o sohbet.  Sanki biz O´ na gitmiştik, O´nun önünde diz çökmüştük,  O anlatıyor ve biz başımız önde O´ nu dinliyorduk.

“Sohbet bitince ilk olarak yedi yaşındaki kızımıza sorduk. ‘Güzel kızım, senden başlayalım, Hocaefendi ne dedi, sevdiklerinizden vermedikçe gerçek iyiliğe ulaşamazsınız, dedi. Sen hadi odana git, arkadaşlarına dahi elletmediğin, oynatmadığın, en çok sevdiğin oyuncağını ve hani şu senin çok sevdiğin , içine bayram paralarını koyduğun küçük cüzdanını içindekilerle beraber getir bakalım. ’   dedik. Hiç tereddüt etmeden koştu ve bir iki dakika sonra, en çok sevdiği, saçlarını dahi özenle ördüğü oyuncak bebeğini ve cüzdanını getirdi.

“Sıra oniki yaşındaki büyük kızımıza geldi. Onun da bir cüzdanı vardı. Birkaç  gün önce vefat eden, ilk namazı, son namazı, o da cenaze namazı olan, yeni müslüman olmuş,  dedenin kızımıza verdiği cüzdan. ‘Güzel kızım, biliyorum, bu cüzdan senin için çok anlamlı, bu cüzdanı sen çeyizine koyacaksın, belki bu cüzdan senin çeyizinin en güzel eşyası olacak. Ama bu günler çok farklı günler, Hz. Ebubekir`in (r.a.) evinde, sadece Allah ı (c.c.)  ve Resulü’nü  (S.A.S.) bıraktığı günlere benzer günler. Bugünler çok sıkıntılı günler, fakat  çok tatlı günler. Hocaefendi’nin  anlattığı o hey gidi günlere biz yetişemedik, ama işte bu günler, o hey gidi günlerin kardeşleri günler. Bugünler çok değerli, bugünlerde vermek çok önemli, eğer sen bugün o cüzdanı verirsen, o cüzdan çeyizinde bir cüzdan olmaktan çıkar, hizmet olur ve buna Mele-i  Âlâ’nın  sakinleri şahitlik eder. Sen bilirsin, sen karar ver, ama unutma ki, sen bu cüzdanı bugün verirsen, Allah (c.c.) o gün senin çeyizini boş bırakmayacaktır. ’  dedim.

“O da hiç tereddüt etmedi, getirip verdi. Sonra  cüzdanını ve bayram paralarını yere koyduk.
“Sıra annelerine geldi. ‘Benim şu an evde bir tek bu bileziğim var, ben bu bileziğimi gerçekten seviyorum, ben de bu bileziği vereyim’, dedi ve bileziği yere koydu.

Sonra üçü birden bana baktılar ve ‘Sen ne vereceksin? ’   dediler. Ben de ‘Bu sabah işe gitmeden önce , bu infak sohbetini dinlediğimi ve bugün,  günlerden Cumartesi olduğunu, pek müşteri gelmez ama, bugün gelen bütün satışı vereyim diye niyet ettiğimi’  söyleyip onlara depoda olanları anlatmaya başladım .

“Depoya ilk olarak , altı aydır hiç gelmeyen Kadir Abi geldi. Çok az bir sipariş yazdırdı ve  ‘Bugünlük bu kadar yeter’ dedi. Siparişi depodan çıkaracak arkadaşları beklerken showroom’u  gezdi ve biraz daha sipariş yazdırdı, biraz daha derken cebindeki bütün parayı verdi, hatta beş euro’su  eksik kalınca onu da biz ona helal ettik. Cebindeki bütün parayı verdiren , Kadir Abi yi bir hayıra vesile edecekti.

“Kadir Abi’nin  mali hazırlanırken, İlyas aradı, acil siparişini getirmemizi istedi, siparişi dün gidecekti, minibüs olmadığı için götürememiştik, minibüsü dün başka yere sevk eden, belliki İlyas’ı  da bir hayıra vesile edecekti. Bu ara şeytan hafif bir gıdıkladı:  ‘Bu İlyas aslında  çok mal alır, ama parayı da peşin vermez zaten, sen İlyas‘ın parasını vermene gerek yok’, dedi. Ben bu sabah evden çıkarken kime söz verdiğimi ve neye söz verdiğimi çok iyi biliyorum deyince, şeytan kayboldu.
“İlyas’ın  mali hazırlanırken İsa geldi. Minibüsünden inerken kızgın bir şekilde , buraya dün geldiğini , dünden beri bize telefonla ulaşmaya çalıştığını, ulaşamayınca burda otelde yattığını, çabucak siparişinin hazırlanmasını, yola gideceğini söyledi. İçimden  ‘İsa’ya,  hiç kızma, seni dün burada otelde yatıran seni bir hayıra vesile edecek’  dedim.

“İsa gidince Mustafa geldi. Normalde hafta içi gelen Mustafa, bir müşterisinin aradığını, acil sipariş ettiğini, o siparişleri almaya geldiğini söyledi. Belli ki Mustafa’yı  arattıran onu da bir hayıra vesile edecekti.

“Tam depoyu kapatırken Ümit abi geldi. Minibüsünün ağzına kadar dolu olduğunu, onun için küçük arabayla geldiğini, az bir mal alıp gideceğini söyledi. Az da olsa Ümit abi de bir hayır a vesile olacaktı.

“Depoyu kapattıktan sonra masanın üzerinde  müşterilerin isimlerinin yazılı olduğu kağıtlarla baktık. Sırasıyla depoya gelenler, Kadir, İlyas, İsa, Mustafa ve Ümit.

“Bir arkadaş masanın üzerinde duran kağıtlara bakıp,  Allah (c.c.) Kadir dir, İlyas (as) hayattadır, hayatın ikinci mertebesindedir, İsa (as)  İlyas (as) dan sonra dünyaya gelmiştir, O da hayattadır, hayatın üçüncü mertebesindedir, İsa (as) dan sonra Muhammed Mustafa (S.A.S.) gelmiştir deyip, en son sırada duran kağıdı eline alıp , bu da size ÜMİT olsun dedi.

[Abdullah Aymaz] 23.4.2019 [Samanyolu Haber]

Ahmet Bozkuş’a mizahı bıraktıran tehlike!

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na şehit cenazesinde linç girişiminde bulunulmasından sonra konuyu ele alan Ahmet Bozkuş, kangrene dönmüş yaralarla tedaviyle uğraşılmadığını, aksine acılar, kaoslar inşa edildiğine dikkat çekti.

7 Haziran 2015 sürecinden sonra (genel seçim) Ankara, Suruç patlamalarının yaşandığını hatırlatan Bozkuş, “O süreçte ölmüş o kadar çok insanımız var ki, beni bu korkutuyor. Acaba yeni bir 7 Haziran süreci mi başlatılıyor!?” sorusunu yöneltti.

Türkiye’nin 7 Haziran’dan sonra kaosa teslim edildiğini ve Kasım’daki seçimden sonra AKP iktidarının çoğunluğu alarak geri geldiğini kaydeden Bozkuş o günden bugüne yaşananların benzerliklerine dikkat çekerek uyarılarda bulundu.

Bozkuş’un son youtube videosu şöyle:


[TR724] 23.4.2019

Zindanda bir bardak çayın bedeli [Nurullah Kaya]

15 Temmuz’un hemen sonrası emniyette zorla gözaltında tutulan on binlerce masumdan biriydim. Ağır şartlar altındaki nezarethanede diğer dava arkadaşım gibi günlerce ifademin alınmasını bekledim. 2-3 metrekare yerde 8-10 kişi kalıyorduk. Beton zemine aynı anda yattığımızda arkadaşımızı rahatsız edeceğimiz için sağa sola dönemiyorduk. Nöbetleşe uyuyorduk. Temel insani haklardan mahrum bırakıldığımız süreçte insan onuruna yakışmayacak birçok yaklaşım tarzıyla karşılaşmıştık.

Suyun dahi kısıtlı verildiği gözaltında iç çektiğimiz hususlardan birisi de bir bardak çaya hasret kalmaktı. Yanı başınızda her konuda bizi tahrik eden polislerin içtiği çayın kokusu hücremize doğru geldiğinde bir bardak çaya ne kadar özlem duyduğumuzu anlıyorduk. Kimi zaman fiziki ve sözlü işkenceleri unutup sadece çayı düşündüğümüz dahi oluyordu.

Çaya olan özlem biraz sürse de aşıkın maşukuna kavuşması gibi bu hasret eli kelepçeli götüldüğümüz mahpushanede son bulmuştu. Gardiyanlar koğuşun demir kapısını açıp bizi içeri ittiğinde demlenen çayın buram buram kokusunu duyuyorduk. Mis gibi kokan çayı, okyanusun derinliklerinden çıkınca derin derin nefes alan bir dalgıç gibi içimize çekiyorduk.

Emniyetin işkencehanelerinden hapishane koğuşlarına uzanan bu yolculuğun haleti ruhiyesi bilindiği için tebessüm ediliyor ve hemen yeni gelene bir bardak çay koyuluyordu. Daha çilenizin önsözünde inim inim inlerken bir bardak çayla hoş bir teselliye kucak açıyorsunuz. Daralan ruhunuz ferahlıyor. Ve çayla ilgili dudaklarımdan dökülen mısralar hislerime bir nebze tercüman oluyor;

Nasıl bir aşk beslemişim sana karşı

Sana düştüğüm sevdanın farkında bile değilmişim

Eşsiz lezzetinin kıymetini nasıl da bilememişim

Kokuna hasret kalacağımı düşünememişim

Rengin, kokun, demin, tadın sen bir başkasın çay

Hapishanedeki motivasyon kaynaklarımızdan biri de demli çayımızı yudumlarken kurduğumuz hayaller ve her konuya dair yaptığımız hararetli sohbetlerdi. Yanmayan kaloriferlerin tenimizi üşüttüğü gecelerde fokurdayan çayın buharı yüreğimizi ısıtmaya yetiyordu. İnce belli bardağı avucumuzun içiyle tutunca tenimiz ısınıyor, dudak ucuyla da bir yudum alınca donan nefesimizin sıcaklığını içimizde hissediyorduk. Böylece zindanın zaman zaman hafakanlara neden olan o kasvetli yanlarını bir nebze dağıtmaya çalışıyorduk. Bir çoğumuzun yıllarca “bir çay demle, bir çay koy içelim.” cümleleriyle basitçe söyleyip geçtiği bu eylemin aslında zindanda ciddi bir karşılığı olduğunu da öğreniyorduk… Zindanda çayın vesile olduğu eşsiz muhabbetlere değinmeyeceğim. Mahpushanelerde çay sohbetlerinin nezih edebiyatını daha güzel bir üslupla anlatacak kalem erbaplarına bırakıp bir başka hususa nazarlarınızı celp etmek istiyorum. Hapishanelerde bir bardak çayın maddi bedelinin ne olduğunu belki birçoğumuz düşünmedik veya bilmiyoruz. Evet, “altı üstü bir bardak çay!” dediğinizi duyar gibiyim. Günler ayları, aylar yılları kovaladığı zaman bir bardak çayın da maliyetinin hesap edildiği anlara şahit oluyorsunuz.

Çay için öncelikle su ısıtıcıyı ve demliği satın almanız gerekiyor. Sonra bardak, kaşık ve tabi ki çay ile şeker. Kaldığım hapishanenin suyu çamur gibi aktığı için içilmiyordu. Dolayısıyla çay da demleyemiyorduk. Çay suyu için aldığımız hazır sular da ciddi bir para tutuyordu. Öğünler sonrası demleyip bir nebze olsun teselli bulduğumuz çay muhabbetlerinin haftalık kantin fişinde hatırı sayılır bir bedeli vardı. Yemekler kötü veya çok az çıktığında açlığımızı yatıştırmak için çayın yanına açtığımız bisküviler dahi zamanla bütçelerimize yük olmuştu.

Cezaevlerinde çay da mı vermezler ya? diye düşünebilirsiniz. Evet veriyorlar. 46 kişiye haftada bir kez yaklaşık 200 gr çay, 200 gr şeker. Yanlış okumadınız. Bu rakamları kişi başına bölüştürdüğünüzde haftalık yaklaşık 5 gr çay düşüyor. Günde 1 gramı artık demler misiniz demlemez misiniz o da sizin bileceğiniz iş!

İçerde çaydan şekere, kalemden sabuna yani iğneden ipliğe hemen her şey parayla satılıyor. Zindanda temel ihtiyaçlarınızın tamamına para ödemek zorundasınız. Her şeyin parayla satın alınmasından dolayı harcamalarınızı çok kısıtlı tutuyorduk. Ayrıca ailesinin maddi durumu kötü olan arkadaşlarımızın utana sıkıla içtiği çaylar yüreğimizi burkuyordu. Oradaki atmosferi yaklaşık iki yıl teneffüs etsem de Yaşananları hakkıyla resmetmeye benim gibi mücrim birinin cümlelerinin kifayetsiz kaldığını biliyorum. Biliyorum ama hepten sessiz kalmanın ızdırabı da bir çığlık gibi ciğerlerimde yankılanıyor. Yokun yok olduğu bu dönemde battaniyenin altında gözyaşlarıyla ney gibi inleyen dava arkadaşlarımı düşündükçe kırık dökük kelimelerimle beyanın paçasına yapışmaktan da başka çare bulamıyorum.

Evet, bu günlerde yaşanan maddi tablo ne yazık ki dünden çok daha zor. Zindandaki çilemiz uzadığında birçok şeyde yaptığımız kısıtlamayı mecburen çayda da yapmak zorunda kalmıştık. Hem çok fazla insanın olması hem de her şeyin gittikçe pahalanması maddi gücümüzü tüketmişti. Ayrıca cezaevinin açtırdığı hesaplarında para olmayan arkadaşlarımıza da gücümüz ölçüsünde destek çıkmaya çalışıyorduk. 2-3 yıldır dört duvar arasında çile çeken insanların ailelerinin de maddi durumu hiç iyi değil. Üç dört gün, üç dört ay değil ki diş sıkasınız. Süreç uzadıkça elde avuçta hiçbir şeyi olmayanlar dışarıdakileri, dışarıdakiler de içeridekileri düşünür hale geliyor. İftiralarla mağdur edilen on binlerce aileye alın terleriyle çalışmaları için dahi iş verilmiyor. Ağaç kabuğu yemeye zorlanan ailelerimiz dişinden tırnağından artırdıklarıyla özgürlüğünden mahrum bırakılmış bizlere para göndermeye çalışması bu destanın unutulmaz yanlarından biri. Ancak bugünlerde bıçak kemiğe dayandığı için birçok aile bunu dahi yapamıyor. Çünkü evdeki boynu bükük evlatlarının daha çok ihtiyacı var. Muavenetle ayakta kalmaya çalışan gözü yaşlı mağdur ailelerin sayısı çok fazla. Birçok aile yaşadığı sıkıntıları dile getirmekten çekiniyor. Aynı şekilde demir parmaklıkların ardında ızdırap yudumlayan dava erlerinden maddi durumu elverişsiz olanlar yutkunup şükür ve sabırla imtihanın bitmesini bekliyor. Beklerken aktif sabırla bir dilim ekmeğini ikiye değil üçe dörde bölmesini bilen hasbi ruhlarla kardeşliğini pekiştiriyor. Melekleri kıskandıracak tabloların yaşandığı fedakarlık destanları yazılıyor.

[Nurullah Kaya] 23.4.2019 [TR724]

Yeşil sahalardan demir parmaklıklar arkasına! [Hasan Cücük]

Yeşil sahalarda top koşturan bazı futbolcular işledikleri suçlardan dolayı hayatlarının bir kısmını demir parmaklıklar arkasında geçirdi.

Bu isimler arasında Türkiye’den en bilinen isim Tanju Çolak oldu. Türk futbolunun en önemli golcülerinden biri olan Çolak, aldığı Mercedes marka aracın kaçak olduğunu öğrenince kendini ihbar etti. Ağır Ceza Mahkemesi 9 yıl hapis cezası verince, apar topar yurt dışına kaçtı. Makedonya’nın başkenti Üsküp’te yakalanıp, Türkiye’ye iade edildi. 23 ay hapis yatan Tanju Çolak’ın kariyeri hazin bir sonla bitti.

İşte Tanju Çolak benzeri yolu hapishaneden geçen futbolcular:

Adam Chapman: Şu sıralar Sheffield FC formasını giyen Kuzey İrlanda’lı oyuncu henüz 20 yaşındayken kendini demir parmaklılar arkasında buldu. 2009’da bir adama çarparak ölümüne sebep olan Chapman 30 ay hapis cezasına çarptırıldı. Cezasını çektikten sonra kariyerine kaldığı yerden devam eden Adam Chapman, 7 kez Kuzey İrlanda milli formasını giydi.

Ian Wright: Sadece Arsenal’in değil Premier Lig tarihinin de en büyük golcüleri arasında yer alan Ian Wright, 1991-98 arasında kırmızı-beyazlı formayla 285 maçta 284 gol kaydetti. Wrigt, arabasının vergilerini ve sigortalarını ödemediği için 2 hafta hapis yattı. O kısa süreç bile golcü oyuncuyu oldukça yıpratmıştı. Hapisten çıktığında gözyaşlarına hakim olamayan ünlü yıldız, hayatının en önemli derslerinden birini aldı. 2 haftalık moladan sonra futboluna ve gollerine kaldığı yerden devam etti.

Tony Adams: Hava toplarında hakimiyetiyle Avrupa’nın bir numaralı defans oyuncularından biri olan Adams’ın başı sık sık alkollü araç kullanmaktan dertten kurtulamadı. Arsenal formasının efsanesi 1990 yılında alkollü araç kullandığı tespit edildi. Efsane savunmacı, hız sınırını aştığı için 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. Hız ve alkol bağımlılığından kurtulamayan Adams, 27 kez hız limitini aşmaktan ceza yedi.

George Best: Manchester United’dan ayrılacağı 1974’e kadar 7 numaralı formayı başarıyla giyerken, bu aynı zamanda 7 numaraya farklı bir anlam yüklenmesinin yolunu da açtı. Futbol tarihinin gördüğü en büyük yeteneklerden biri olsa da sıradışı hareketleri kariyeri boyunca hep daha ön planda yer aldı. Manchester United efsanesi olan Best, 1984 yılında polise hakaret edip, aldığı para cezasını ödeyemediği için 3 ay hapse girdi. Alkol probleminden dolayı Best’in kariyeri 30’lu yaşların başında bitti.

Rene Higuita: Futbol tarihinin gördüğü en sıradışı kalecilerin başında gelen Kolombiyalı Rene Higuita yolu hapishaneden geçen futbolcular arasında yer buldu. 1993 yılında, Higuita bir adam kaçırma olayına karıştığı için mahkum edildi. Kaçırmasını isteyen kişi ünlü Kolombiyalı uyuşturucu baronu Pablo Escobar’dan başkası değildi. Pablo Escobar’ın sorumlu tutulduğu bir çocuk kaçırma olayında yardımcılıkla suçlanan efsane eldiven, 7 ay ceza almıştı. Kolombiyalı kaleci, fidye parasını dağıtmaktan sorumlu tutulmuştu.

Jan Mölby: Ajax ve Liverpool formasıyla Avrupa futboluna damga vuran Danimarkalı Jan Mölby, saha dışında kendini kontrol edememe sıkıntısı yaşayan bir isimdi. Sarhoş halde araba kullanıp kaza yapan Mölby, kendini demir parmaklılar arkasında buldu. 3 ay hapis yatan Mölby, kötü süreçten başarıyla çıkan ender futbolculardan biri olup, Liverpool’un 1990-91 sezonundaki şampiyonluğunda başrol oynadı.

Duncan Ferguson: Everton’ın hırçın çocuğu Duncan Ferguson, yeşil sahalara agresif tavırlarıyla damgasını vuran bir isim oldu. Futbolundan ziyade hırçınlığı Ferguson’u  Merseyside’da unutulmaz kıldı. 1994 yılında oynanan bir karşılaşmada rakibine kafa atan Ferguson, kırmızı kart görmekten kurtuldu ama hapis cezasından kurtulamadı. 3 aylık hapis cezasının 44 gününü tamamladıktan sonra serbest bırakıldı.

Alexandr Kokorin – Pavel Mamaev: Rus futbolunun iki ismi maçtan çıktıktan sonra gittikleri bir eğlence mekanında bir bakanlık görevlisini darp etti. Ticaret Bakanlığı’nda görev yapan Denis Pak’a saldıran Kokorin ve Mamaev tutuklandı. İki futbolcu iki ay hapis cezasına çarptırıldı. Cezalarının bir ayını çektikten sonra serbest kaldılar.

[Hasan Cücük] 23.4.2019 [TR724]

Sri Lanka, şiddet ve Müslümanlar! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Geçtiğimiz Pazar günü Hristiyanların kutsal günü olan Easter’da Sri Lanka’da bazı Kiliselerde, otellerde ve alışveriş merkezlerinde intihar saldırıları oldu. Üç yüze yakın masum insanın hayatını kaybettiği, 500’den fazla yaralının olduğu bu terör eylemlerini resmen üstlenen bir örgüt olmasa da ajanslar yine bir “İslamcı” gruptan bahsediyor. Daha önce adı duyulmayan Ulusal Tevhid Cemaati adlı grubun ilk defa geçen yıl Buda heykellerini takrip etmekle adını duyurduğu biliniyor.

Sri Lanka yetkililerinde arkasında başka bir güç-örgüt olmaksızın bu örgütün böylesi bir olayı gerçekleştiremeyeceği kanaati var. NY Times ise saldırıdan 10 gün önce kiliselere saldırı olacağına dair istihbarat birimlerinin uyarıldığını ancak bir tedbir alınmadığını iddia ediyor. Terör eylemleriyle ilgili izaha muhtaç, karmaşık yönlerin olduğu anlaşılıyor. Saldırıların arkasındaki örgüt veya örgütler üzerine bazı spekülasyonlar dönüyor.

Sri Lanka Seylan veya Serendip olarak da bilinen bir ada ülkesi. Hind yarımadasının hemen altında ve  nüfusu 21 milyon civarında. Çoğunluğu Budistlerin (%70) oluşturduğu, Hindu (%13) Müslüman (%10) ve Hrstiyan (%7) nüfusun yaşadığı stratejik konuma sahip çok kültürlü bir ülke. Ülkede Etnik azınlık olan Tamillerin bağımsızlığını savununan Tamil Kaplanları Örgütü’yle hükümet arasında 26 yıl süren çatışmalar 2009 yılında sona erdi. 2018 Mart ayında çoğunluk olan Budist Sinhala kesiminin Müslümanlara ait mülklere ve camilere saldırması sonucu çok sayıda Müslüman ölmüş ve camiler tahrip edilmişti. Pazar günü yaşanan terör saldırılarının geçen sene yaşanan olayların intikamı olduğu iddaları var.

Elim terör eyleminde hayatını kaybedenlerin çoğu sivil Sri Lanka vatandaşları. Kiliselere yapılan saldırılar nedeniyle ölen önemli sayıda Hristiyan da var. Saldırının sadece kiliseleri ve hristiyanları hedeflemediği, ülkede bir korku ve kaos havası oluşturmak istediği anlaşılıyor. 35 kadar yabancı uyruklu insanın öldüğü olayda iki Türk vatandaşı da hayatını yitirdi.

11 Eylülden sonra yaşanan terör saldırıları nedeniyle batıda Müslümanlara karşı önyargı gelişmişti. Hemen bütün terör eylemlerinin arkasından bir İslamcı grup çıkıyor ve medyanın da etkisiyle batıda İslamafobia yükseliyor, insanlar Müslümanlara önşartlı yaklaşıyordu. Bu virüsün hızla Asya’ya da yayıldığını görüyoruz. Son yıllarda Budistlerle, Hindularla ve diğer yerel din mensuplarıyla Müslümanlar arasında gerilimler arttı. Budistlerin, Hinduların çoğunlukta olduğu bölgelerde Roghinyada, Hindistanda, Doğu Türkistanda devletlerin himaye ve göz yummasıyla Müslümanlara yönelik şiddette dikkate değer artışlar var. Milyonlarca Müslüman azınlık Asyada ağır baskılara maruz kalıyor. Mallarına el konuyor, dilleri, kültürleri imha ediliyor. İnsanlar canlarını kurtarabilmek için topraklarını terketmeye zorlanıyor. Çin’de Müslüman Türkler milyonlar halinde asimilasyon kamplarına alınıyorlar.

Maalesef İslam dünyası tarihte hiç olmadığı kadar zulümlerin, ölümlerin, baskıların ağında. Coğrafyalarımız işgal ediliyor bombalanıyor, istikrarsızlaştırılıyor. Büyük güçler kozlarını bizim üzerimizden paylaşıyorlar. İslam ülkelerinin neredeyse tamamı adaletsiz diktatörlerce, merhametsiz zorbalarca yönetiliyor. Dinimize göre insan kainatın özü, çekirdeği, esası ama coğrafyalarımızda en ucuz şey insan hayatı. İnsan onuru heryerde ayaklar altında. Bunlar Müslüman gençler arasında umutsuzluğa, nefrete ve ektremizmin yükselmesine neden oluyor. Ülkesinde ve dünyada adaletli bir düzen, hakkaniyet bulamayan Müslüman gençler tükenmişlik psikolojisiyle “İslam” adını  kullanan terör gruplarına yönelebiliyor. Kimin hangi amaçla kontrol ettiği belli olmayan ama faturası Müslümanlara çıkan terör yapıları gençleri istismar ediyor; umutsuzluktan militanlar devşiriyor. Müslüman gençler zihni dağınıklık, bilgi ve itikat eksikliği, sabrı ve hayrı tavsiye edecek kanalların olmaması veya iyi işlememesi nedeniyle IŞİD, Boko Haram, El Şebap El Kaide gibi terör örgütlerine malzeme oluyorlar. Bu kanlı örgütler intihar bombacısı, silahlı eylemci bulmakta zorluk çekmiyor.

Bazı odakların, güçlerin hedefi Müslümanları ve İslamı terörle aynı kareye sokmak ve bu argüman üzerinden etnik temizlik yapmak, otoritesini pekiştirmek, coğrafyalar işgal etmek, haritaları yeniden çizmek olabilir. Ancak biz Müslümanlar olarak gençlerimizi terör ve radikalizmden, şiddete yönelmekten, silaha bulaşmaktan korumalıyız. Aksi halde terör ve radikalizm coğrafyalarımızın işgaline, kentlerimizin bombalanmasına, müslüman azınlıkların yok edilmesine gerekçe yapılacak; tehcirler, sürgünler, zulümler yakamızı bırakmayacak!

Maalesef şiddet ve terörün dinimizden kaynaklanmadığını, aksine dinin temel kaidelerine aykırı olduğunu, İslamın barış dini olduğunu, insan öldürmenin, anarşi ve huzursuzluk çıkarmanın en büyük günahlardan olduğunu anlatamıyoruz. Zira bu konuda yeterli çabamız yok; kararlılığımız eksik, organizasyonlarımız zayıf. Entelektüel birikim, medya ve iletişim araçları açısından dünyada etkisiziz. Aksine bu tür çalışmalar yapanları sindiren, “ajanlık”la suçlayan zihniyet egemen Müslüman toplumlarda. Bu nedenlerle Müslümanlara yapılan dışlama, baskı ve zulümlere dünya yeterince ses vermiyor. İslam ülkelerindeki hükümetler, liderler ise mağduriyetlerden politik çıkar devşirme peşinde.

Müslümanlar olarak dünyada etkisiz ve edilgeniz. Büyük güçlerin oyunlarına karşı yeterli donanıma, imkanlara, ekonomik, siyasi güce sahip değiliz. Müslüman ülkeler zaaflarının esiri otoriter kişilere veya hasta ruhlu kişiliklere teslim. Acziyet, tıkanmışlık, çözümsüzlük şiddetin meşrulaştırılmasına yardımcı oluyor. Heyecanlı gençler Müslümanlara yapılanları gördükçe şirazeden çıkıyor. Çaresizlik, tükenmişlik hissi dini bir hassasiyeti olmasa da gençlerde batıya, ötekine karşı kin, nefret birikmesine neden oluyor.

Bu noktada genelde Müslümanlara, özelde batıda yaşayan Müslümanlara ciddi görevler düşüyor. Öncelikle İslam’ın reddettiği terör faaliyetlerine açık ve net tavır almalı, her türlü terör-şiddeti kesin bir dille kınamalıyız. Masum insanları hedef alan terör eylemleri sadece Müslümanlara olan nefreti artırıyor. Yapılan baskı ve zulümleri, işgalleri meşrulaştırıyor. Dünyada Müslümanların yaşam şartlarını ağırlaştırıyor. Global ve bölgesel güçler güya “İslam” namına işlenen terör eylemlerini işgallere, zulümlere gerekçe yapıyor.

İslamafobia ve Müslüman düşmanlığana karşı mücadale silahla, şiddetle, intihar bombalarıyla olmaz. Bunun en etkili yolu İslam’ı doğru haliyle anlatmak ve temsil etmektir. Müslümanlar ağır işgallere, yıkımlara maruz kaldıklarında dahi insani ve İslami kriterleri terk etmedi, masumları hedef almadılar. İslamın itibar ve onurunu korudular. Ancak son dönemde “İslam” adını kullanan türedi örgütler İslam ahlakıyla, Kur’an kriterleriyle bağdaşmayan işlere girişyorlar ve hepimizi zan altında bırakıyorlar. Ve maalesef bu örgütlere ve eylemlerine karşı güçlü bir duruş sergileyemiyoruz.

Devletlerin, büyük güçlerin karışık ve karanlık hesapları olabilir. Radikalizmi, bazı örgütleri, terör faaliyetlerini bu hesaplarına, hedeflerine perde yapıyor olabilirler. Ancak Müslüman gençler arasında yükselen şiddet eğilimini, radikalizmi, insanlarımızı zehirleyen öteki düşmanlığını oturup düşünmemiz gerekiyor. Batı toplumlarında ırkçılığa, diskriminasyona karşı güçlü duran, insan haklarını içselleştirmiş geniş kitleler var. Özellikle batıda yaşayan Müslümanlar İslamafobiaya, ırkçı ağilimlere karşı bu kesimlere etkili işbirlikleri geliştirmeliyiz. Dinimizin iftira ve ithamlarla kirletilmesine, dünyadaki Müslümanların töhmet altında bırakılmasına fırsat vermemeliyiz.

İslamafobia ve Müslüman düşmanlığı hızlı şekilde Asya’ya da yayılıyor. Demokrasi ve insan hakları gibi ilkelerden uzak Asya ülkelerinde İslamafobia ile mücadale çok daha zor. Müslüman düşmanlığı kolaylıkla kitlesel göçlere, ağır zulümlere dönüşebiliyor. İntihar bombaları, patlamalar, terör eylemleri sonrasında yeterince güçlü tepki veremeyişimiz artniyetlilere malzeme veriyor. Her terör eylemi sonrası o ülkelerde yaşayan Müslümanlar daha bir sıkıntıya giriyor. “İslam” namına kullanılan şiddet ve radikalizm en çok Müslümanları vuruyor. O nedenle yükselen radikalizme çözüm düşünmek ve şiddetin ateşini düşürmek en başta biz Müslümanların vazifesi!

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 23.4.2019 [TR724]

Ey kavmim… [Alper Ender Fırat]

Ahmet Altan’a saygıyla…

Ey kavmim…

Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin… Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin sen, hazdan olmayacak mahvın. Acıyla karıldı harcın ama acıya da yabancısın.

Ağıtları sen yakarsın ama kendi kulakların duymaz kendi ağıdını, Bir koyun sürüsünden çalar gibi çalarlar insanlarını ve sen bir koyun sürüsü gibi bakarsın çalınanlarına.

Tanrı’ya yakarır ama firavunlara taparsın. Musa(a.s) Kızıldeniz’i açsa önünde, sen o denizden geçmezsin.

Ey kavmim…

Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Korkarsın kendinden olmayan herkesten. Ve sen kendinden bile korkarsın. Hazreti İbrahim(a.s) olsan, sana gönderilen kurbanı sen pazarda satarsın. Hazreti İsa’yı gözünün önünde çarmıha gerseler, sen başka şeylere ağlarsın. Zebur’u, Tevrat’ı, İncil’i, Kuran’ı bilirsin. Hazreti Davud için üzülür ama Golyat’ı tutarsın.

Ey kavmim.. Seni evlat acısı uyandırmadı ben hiç uyandıramam.

Çocuklarını öldürenleri derdest ettiler de sen katillerin tarafını tuttun, Seni Kızıldeniz’den çıkartanları taşlayıp suda gark edenlere ağıtlar yaktın. Mallarını çalan hırsızlara methü senalar dizip, seni hırsızdan koruyanları zindanlarda çürüttün. Seni evlat acısı uyandırmadı can acısı da uyandırmaz.

Ey Kavmim.. Sen ki yol göstericilerini dinlemedin beni hiç dinlemezsin. … Dilin Peygamberi(asm) söyler ama Şikecileri, yolsuzları, katilleri, işkencecileri korur sadece hakkı söyleyenleri yurdundan kovarsın. Hırsızınla iş tutar senin hakkını savunanları Meriç’te boğarsın.

Ey Kavmim.. Sen ne akıllanmaz, uslanmaz, ders almazsın. Hep birlikten beraberlikten bahseder kendinden olmayanı arana almazsın. Kendinden başka kimsenin acısına acı diye bakmazsın, sadece kendine ağıt yakarsın. Bu yüzdendir acı gelip hep seni bulur çünkü sen başkasına acı diye bakmazsın.

Ey kavmim.. Kurtlar yine etrafta dolanıyor. Bir koyun sürüsünden çalar gibi çalacaklar insanlarını ve sen bir koyun sürüsü gibi çalınanlara yine bakacaksın. Sana, yana yakıla kurtları, katilleri anlatanları tekme tokat ile kovarsın.. Seni evlat acısı uyandırmadı can acısı da uyandırmaz..

Ey kavmim yoruldum artık. Sana söz söylemekten, seni ikaz etmekten, seni uçuruma karşı uyarmaktan, seni kendine getirmeye çalışmaktan…

Tekmelerin artık canımı acıtıyor.

[Alper Ender Fırat] 23.4.2019 [TR724]

Amerika’dan ilk hamle [Semih Ardıç]

Amerika Birleşik Devletleri (ABD); Çin, Hindistan, Japonya, Güney Kore, Tayvan, Türkiye, İtalya ve Yunanistan’a İran’a yönelik müeyyidelerde tanıdığı muafiyeti kaldırıyor.

Dolayısıyla 2 Mayıs’tan itibaren Türkiye de doğu komşusu İran’dan petrol ithal edemeyecek.

Birkaç haftadır kulislerde dolaşan iddiayı Beyaz Saray, 22 Nisan Pazartesi gün teyit etti.

Türkiye dahil 8 devlete İran’a matuf müeyyidelerin başladığı 2 Kasım 2018’de geçici muafiyet hakkı tanınmıştı.

O hakkın geri alınacağı tarih olan 2 Mayıs’a kadar Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) günlük petrol imalatını artıracağına dair taahhütte bulundu.

Böylece geçici muafiyetin kaldırılması ile piyasadan çekilecek İran petrolünün yerine bahse konu iki Körfez ülkesinin petrolü ikame edilecek.

DEVRİM MUHAFIZLARI HAMLESİNDEN SONRA PETROL KARARI

Geçen hafta İran Devrim Muhafızları’nı terör örgütü listesine dahil eden Beyaz Saray’ın petrol kararı Erdoğan yönetimi adına sürpriz oldu.

Suriye’de İran ve Rusya ikilisi ile stratejik müttefik çizgisinde hareket eden Erdoğan’ın elindeki en büyük kozlardan biri alındı.

Muafiyet listesinden Türkiye’nin çıkarılması ile neyin murad edildiğinin cevabı yine Beyaz Saray’ın beyanatında mahfuz: “Bu kararın maksadı İran’dan petrol alımının sıfıra düşürülmesi, bu sayede rejimi ana gelir kaynağından mahrum bırakmaktır.”

ÇAVUŞOĞLU “TANIMIYORUZ” DESE DE…

İran ile yürüttüğü petrol ticaretini inkıtaya uğratacak kararın Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı ne kadar öfkelendirdiğini anlamak için Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun tweetine bakmak kâfi.

Çavuşoğlu, “ABD’nin İran’dan petrol ithali yasağına getirilen muafiyetlere son vermesi bölgesel barış ve istikrara hizmet etmeyecek ve İran halkına zarar verecek. Tek taraflı yaptırımları ve komşularımızla nasıl ilişki kuracağımız konusundaki dayatmaları kabul etmiyoruz.” ifadelerini kullansa da ABD kararını tanımama gibi bir şıkkı olmadığını gayet iyi biliyor.

ABD’YE RAĞMEN PETROL İTHALATI İMKÂNSIZ

AKP hükûmeti, “ABD’nin kararını kale almıyoruz” deme hakkına sahip elbette. Böyle bir dikleşmenin neticelerine katlanmak şartıyla niye olmasın!

Beyaz Saray, geçen hafta ilan ettiği Devrim Muhafızları kararı ile İran bahsinde şaka yapmadığının altını bir kere daha çizdi.

ABD Başkanı Donald Trump’ın gazetecilere verdiği mülakatta, “Türkiye de!” demesi rastgele bir vurgu değildi.

Trump, Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’a Oval Ofis’teki son görüşmede hem Rus S-400 hava savunma sistemlerinin teslim alınması hem de İran’dan petrol ithalatı mevzuunda söyleyeceğini söylemişti.

SON İKAZDI, ANLAMAK İSTEMEDİLER

Saray gazetelerinin Albayrak namına “zafer” diye takdim ettiği fotoğraf karesi, okyanus ötesinin tevile ihtiyaç duymayacak kadar berrak bir şekilde ilettiği mesajın Ankara’da kale alınması için son bir ikazdı.

Tribünlere oynamaktan başka bir marifeti olmayan Erdoğan’ın Türkiye’yi ABD ile münasebetlerde çıkmaz sokağın sonuna getirdi.

“U” dönüşlerinin ustası Erdoğan, İran’dan petrol ithalatını 2 Mayıs itibarıyla durdurmama ihtimali yok.

S-400’Ü DE ELDEN ÇIKARABİLSE…

S-400’de büyük sözler sarf etmenin verdiği köşeye sıkışmışlığa bir bahane bulabilse orada da geri adım atmaya dünden razı.

Sadece kapana sıkıştı ve çıkış yolunu bulamıyor. 20 Nisan’da Irak’ın başşehri Bağdat’ta Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Şentop Suriyeli mevkidaşı ile buluştu.

AKP tabanı Erdoğan’ın Suriye Devlet Başakın Beşar Esed’e haddini bildirdiği masalı ile uyuya dursun…

2011 senesine iç savaşı körüklerken Şam’da cuma namazı eda edeceklerini iddia edenler, devrilmeyeceği anlaşılan Esed ile el sıkışıyor.

3’ÜNCÜ TARAF FORMÜLÜ HAYAL

S-400’ü alıp Venezuela, Hindistan, Azerbaycan ve Katar’a satmak gibi bir ihtimali ancak savunma sanayii mukavelelerinin kırmızı çizgilerinden bîhaber olanlara yutturabilirler.

Nasıl İtalyan Agusta helikopterini “yerli ve millî” diye boyayan Erdoğan’ın bu helikopterleri Pakistan’a ihraç etme teşebbüsü nasıl başlamadan bitti ise S-400’de 3’üncü taraf formülü de ölü doğmuştur.

Yeni müeyyideler sebebiyle İran’a mal satan firmalarımız da ihtiyatlı adım atmak mecburiyetinde kalacak. Zira kimse ABD’nin kara listesine girmek istemez.

4 BAKAN TÜRKİYE’DEN DIŞARI ÇIKAMIYOR


Kara listeye girenlerin halini merak edenlere 17 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmasında ismi geçen, amma velâkin Erdoğan’ın yargı darbesi ile kurtardığı 4 bakanın (Muammer Güler, Egemen Bağış, Zafer Çağlayan ve Erdoğan Bayraktar) Edirne’den öteye geçemediğini hatırlatayım.

Yurt dışına adım attıkları an tutuklanma korkusunun hassaten Muammer Güler ve Zafer Çağlayan’da fobiye dönüştüğü söyleniyor.

Egemen Bağış da uzun seneler ikamet ettiği ABD’ye hasret kaldığından dert yanıyormuş.

7 MİLYAR DOLAR İTHALAT

ABD’nin geçici muafiyete son vermesinin Türkiye’nin İran ile ticaretine herhangi bir tesiri olmayacak.

İran lehine ticarette 3 milyar dolara yakın ihracata mukabil 7 milyar dolar ithalat rakamı söz konusu.

Ekonominin iyi gittiği senelerde İran’dan ithalat 11 milyar dolara kadar çıkmıştı.

Füze krizi sebebiyle kış ortasında ısınan sular yaz aylarında kaynar hale gelecek.

Piyasa için en büyük risk parametresi füze krizidir. TL’nin ensesinde sallanıp duruyor o kılıç…

[Semih Ardıç] 23.4.2019 [TR724]

Kılıçdaroğlu’na linç girişimi ve ‘organize kötülük’ [Erhan Başyurt]

Ankara’nın Çubuk ilçesinde katıldığı şehit cenazesinde organize bir saldırıya uğradı. Daha doğrusu linç girişimine…

Yumruklu saldırı ve linç girişimi, örgütlü gerçekleştirilmiş bir suç girişimi gibi duruyor.

Devletin en üst kademesi orada, bakanlar, polisler, korumalar…

Hal böyleyken ana muhalefet liderine bir grup nasıl yumruklu saldırı girişiminde bulunabilir?

Nasıl bir ‘güvenli bir eve’ saklamak zorunda kalınabilir ve insanlar ‘yakın evi’ diye bağırabilirler?

Nasıl polisin gözü önünde makam arabasına ‘gözü dönmüş bir kadın’ ve insanlar taşlı saldırı gerçekleştirebilir?

***

Cevap basit: ‘organize kötülük’…

Ekilen nefret tohumları ve düşmanlaştırma, halk tabanında işte böyle karşılık görüyor.

Dahası, protestocular o köyden değil. Cenazeye taşınmışlar.

Cenaze namazı ilçe merkezindeki camiide kılınacakken, yer değiştiriliyor.

Sonrasında, linç girişiminde bulunanlar, yumruk atanlar, taş atanlar ellerini kollarını sallayıp uzaklaşıyor. Daha doğrusu göz yumuluyor.

Doğumhaneden loğusa kadınları kelepçeleyip götüren, sokakta tutuklu yakını anneleri darp eden ‘güvenlik görevlilerimiz’ tüm bu olaylar boyunca arazi oluyor.

Tepkiler büyüyünce yumruklu saldırıyı yapan yakalanıyor. Ancak diğerleri, kafası büyüklüğündeki taşlarla makam arabasına histerik bir halde saldıran kadın konusunda ise bir şey yapılmıyor…

***

‘Organize kötülük’…

Seçim sırasında ‘’CHP ile PKK uzantılarının işbirliği’’ yaptığı suçlaması, CHP ile terör örgütlerinin işbirliği yaptığı iftiraları, Kılıçdaroğlu’nun Kandil’den talimat aldığı ve adaylarının Kandil tarafından belirlendiği yalanları ile başladı…

İçişleri Bakanı Soylu’nun, ‘’CHP’lilerin şehit cenazelerine alınmaması talimatı verdim’’ sözleri gerilimi büyüttü. Hedef gösterdi.

Yandaş medya, nefret tohumlarını saçmakla kalmadı. 4 şehit verildiği gün manşetten ‘’Mutlu musun Ekrem İmamoğlu’’ gibi akla ziyan, gerçekle zerre ilgisi olmayan başlıklar attılar… Şehit verilmesini CHP ve adaylarına yıktılar.

Linç girişimi sırasında Savunma Bakanı’nın, Kılıçdaroğlu’nun korumaya alındığı evin önünden yaptığı konuşma, iktidarın mantığını ele veriyor. Bakan Akar, ‘’Değerli arkadaşlar mesajısınızı verdiniz…’’ diyor…

İktidar ortağı Bahçeli ile birlikte, organize kötülüğe giden yolu açan ve insanları provoke edecek her şeyi yaptı. Muradına da erdi…

***

Peki, şehit cenazelerinden neden CHP sorumlu olsun?

PKK’nın silahlı saldırısına maruz kalan tek siyasi CHP lideri Kılıçdaroğlu iken, neden CHP suçlanıyor?

Görünen nedenleri 4 başlıkta özetlemek mümkün;

Birincisi, iktidar uzun süredir yaptığı gibi muhalefeti korkutarak sindirmeye çalışıyor. MHP desteğinde, muhalefetin güçlenmesini, ekonomik krizi gündeme getirmesini ve yönetimi devr aldığı belediyelerde yolsuzlukları ifşa etmesini engellemeye çalışıyor…

İkincisi, iktidar 7 Haziran 2015 genel seçimlerinde kaybedince muhalefeti oyalayıp 1 Kasım’da yeniden erken genel seçimler yaptı. Bu 3 aylık dönemde kanlı saldırıları muhalefete ve istikrarsızlığa fatura ederek, tek başına iktidara geldi. Şimdi de, bazı belediyeler de ya da tüm Türkiye’de seçimleri tekrar ettirmeye çalışıyor ve ‘kanlı senaryo’nun gündem de olduğu kaygısı var. Muhalefet vekilleri de bu endişelerini dile getiriyor. 1912’de İttahadçılar’ın yaptığı gibi yeni bir ‘sopalı seçim’ söz konusu olabilir…

Üçüncüsü, iktidar ve tabanı seçimde aldıkları ağır hezimet nedeniyle, yaşadıkları şokun etkisiyle yanan yürüklerini ‘güç sarhoşluğu’ içinde ‘intikam saldırıları’ ile soğutmaya çalışıyor. ‘Kızgın demiri soğutma’ yöntemi olarak, hazımsızların şiddet yoluyla ‘yürek soğutması’ yaşanıyor.

Dördüncüsü, iktidar uzun süredir kendi eseri gibi duran ‘’Beyoğlu’nda sarıklıları yürütmek’’, ‘’İzmir’de sarıklıları yürütmek’’ gibi eylemlerle, nabza dokunuyor ve muhalefet saflarını sıklaştırıyor. Nefreti pekiştiriyor. AKP, ‘‘kendi omuzundan ateş eden bir derin yapının’’, ‘’beyaz kuvvetlerin’’ kendisini tüketen eylemlerine şuursuzca ev sahipliği yapıyor. Kendi ayağına sıkıyor. Kendisini bitiriyor…

Gerekçe ne olursa olsun! AKP bilerek veya bilmeyerek, bu ‘organize kötülük’ sarmalının sorumludur…

***

Dahası şehit cenazelerinden birileri sorumlu tutulacaksa o da iktidardır.

Barış sürecini sona erdiren de, PKK ile Kandil’de, Oslo’da, Öcalan ile İmralı’da masaya oturan da AKP’dir. Başlattığı barış sürecini sona erdirip, yeniden şiddete dönen, Silopi ve Cizre’de sivillere de abluka uygulayan, HDP’yi engellemek için tüm hukuksuzluklara başvuran, terör örgütü karşısında yeterli güvenliği sağlayamayan da AKP’dir…

Yani birileri suçlanacaksa İçişleri Bakanı Soylu ve Savunma Bakanı Akar başta olmak üzere AKP’li bakan ve yöneticilerdir.

CHP, iktidar partisi değildir. Halkın can güvenliğini sağlamak iktidarın görevi, sorumluluğu ve varlık nedenidir.

Ancak kendi başarısızlıklarının faturasını algı operasyonları, yalan ve iftira haberlerle, en yetkili ağızlardan nefret söylemleri ile muhalefete mal etmeye çalışıyorlar.

Korkunç olan, eğitimsiz bir kitle bu söylemleri satın alıyor ve öfkelerini mesuller yerine muhalefete yönlendiriyor. İkinci kez kurban oluyorlar…

***

‘Organize kötülük’, nefret söylemleri ve kutuplaştırmanın ülkeyi tehlikeli bir noktaya sürüklediğini, muhalefeti susturalım ve bastıralım derken, AKP’yi de bitirecek bir noktaya doğru yol alıyor.

Ne diyelim, ‘’Allah’ım içimizdeki beyinsizlerin hataları yüzünden, bizleri de mahvetme!’’…

[Erhan Başyurt] 23.4.2019 [TR724]

CHP ikazı anlamamış tespiti yanlış mı? [Tarık Toros]

Söylenecek son şey şudur: Biz ne ara bu hale geldik.

**

“Ne ara”sı var mı Allah aşkına.

“Yüzde 50’yi evde zor tutuyorum” sözlerinin üzerinden 6 yıl geçti.

Bunu diyen dönemin başbakanıydı.

Şimdi cumhurbaşkanı.

CHP lideri Kılıçdaroğlu, pazar günü Çubuk Akkuzulu’da katıldığı şehit cenazesinde linçten dönünce Erdoğan’ın attığı tweet’teki şu ifadelere bakar mısınız:

-İstenmeyen bir olay.

-Protestolar şiddete dönüştü.

-Ülkenin huzur ikliminin bozulmasına izin vermeyiz, filan.

**

Neyse ki, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı diye biri var ve o daha açık konuşmuş:

-Halk, terörün siyasi uzantılarıyla işbirliğini hazmedemiyor.

-Protesto hakkı anayasal koruma altında.

-Protestocu vatandaşlarımıza terörist muamelesi yapılmasını kabul edemeyiz.

**

Kılıçdaroğlu, “hazırlanmış sopalar dağıtılıyordu” diyor.

Dün baktım, tartışma şu düzeyde:

“CHP’nin Çubuk’taki şehit cenazesine genel başkan düzeyinde katılacağı Emniyet’e bildirildi mi, bildirilmedi mi..?”

Önceki Genelkurmay Başkanı olan Milli Savunma Bakanı orada.

Emniyet Genel Müdürü orada.

Ankara Emniyet Müdürü orada.

Kılıçdaroğlu korunamadı, öyle mi..?

**

İsminin baş harfleri SS olan dönemin gestapo şefi bakan demiş diyeceğini:

CHP;

-Kendini HDP ve PKK’dan ayrıştırmadı.

-Terör uzantılarıyla ortaklık yaptığını unutmamalı.

**

Ülkü Ocakları Başkanı geri durur mu:

-Görünen o ki, CHP ikazı anlamamış.

**

Ortak dile bakarsanız samimi bir kınama göremezsiniz.

Bahçeli mesela:

-Saldırıdan memnuniyet duymak mümkün değil.

Ne yani, saldırılar “mennuniyet duyulan, duyulmayan” diye ikiye mi ayrılıyor.

Zaten sonraki cümlelerinde Kılıçraoğlu’nu yerden yere vuruyor:

-O bölgede ne işin var senin?

-Akkuzulular inançları, siyasi davranışlarıyla sert adamlar.

-Eğer bunlara ‘Bu adam burada ne geziyor bunu sokmayın köye’ demişlerse..

-O adama yumruk attıracak kadar ne yaptın sen Kemal Kılıçdaroğlu?

**


Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın müdahalesiyle koltuğu terk etmek zorunda kalmıştı.
O arada karnı şiş azil başbakan Davutoğlu çıkmış, upuzun açıklama yapmış:

-Basın tek elden yönetilen propaganda aracı haline geldi.

Utanması da yok bunların.

Sen başbakanken medya binamızı binlerce polis bastı, yayını düşürdüler, bizi sokağa attılar. Sonra da kuruma kilit vurdular. Kanaltürk ve Bugün’ü, Zaman Grubu, Cihan, İMC takip etti.

O gün ne diyordun: “Hukuki sürecin sonuçlarını herkes kabullenmeli.”

De get.

**


İktidar ve paydaşlarının ülkeyi yönetmek gibi bir derdi yok.

Kılıçdaroğlu, saldırıdan önce Erdoğan’a seslenip “Milli konularda ittifak yapmalıyız” demişti.

Erdoğan’ın hiçbir milli konusu yok, olmadı.

Bahçeli’nin de.

Muhalefetin var mı emin değilim.

Emin olduğum şey:

Aklını başına toplama zamanının çoktan geçtiği.

[Tarık Toros] 23.4.2019 [TR724]

Kılıçdaroğlu’na saldırının kodları [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

CHP lideri Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun uğradığı elim saldırının bir tür istisnai durum olduğunu düşünen, bu doğrultuda kavrayan büyük bir çoğunluk var. Sanki Türkiye’de her şey çok olağanmış da, nasıl olduysa böyle bir olay meydana gelmiş gibi bir algı egemen kamuoyunda. Erdoğan’a muhalif kesimler elbette ki Kılıçdaroğlu’nun başına gelenleri en üst perdeden kınıyor, haklı olarak. Kast ettiğim bu değil. Esas kast ettiğim, bu yaşanan korkunç saldırı ile rejim dinamikleri arasında ısrarla bağ kurmak istememeleri. Bunun üzerinde durmakta yarar var kanımca.

CHP liderine yapılan saldırı ile rejimin genel stratejisi arasında bağ var ve bu bağı görmezden gelmek olanaksız. Her şeyden önce AKP ve MHP, yerel seçim stratejilerini HDP ile PKK’nın özdeş olduğu ve HDP ile yapılacak bir işbirliğinin PKK destekçiliği olacağı algısını oluşturmak üzerine bir seçim stratejisi inşa ettiler. Böylelikle CHP içindeki ulusalcılara oynadılar. Bilindiği üzere CHP’deki ulusalcıların ideolojik ana damarı “sol nasyonalizm” ve bu tür bir milliyetçiliğin MHP’den (ve kısmen İYİ Parti’den) ideolojik olarak ayrıldığı tek nokta, laiklik (sekülerlik anlayışı) bakımından aradaki fark.

MHP (ve İYİ Parti), daha muhafazakâr ve İslami referanslarla bezenmiş bir nasyonalizmi savunuyor. CHP’deki ulusalcı kanatla MHP/İYİ Parti ülkücü kanat, Türkçüdür. Atatürk milliyetçiliği, başlangıçta Türkiye sınırları dâhilinde milli birlik temalı, tepkisel bir milliyetçilikken, MHP Turancılık (geniş milliyetçilik) anlayışını Türkiye’de temsil etmeye başladı. Böylelikle ana akım merkez sol ve merkez sağ partiler (CHP ve DP/Adalet Partisi ekolü) 1980’lere dek daha çok Atatürk milliyetçiliği çerçevesinde milliyetçi bir ideolojiyi partilerine eklemlediler. Merkez sağ, Milliyetçi Cephe hükümetleri ve sonrasında 1982’de Özal’ın ANAP’ı üzerinden Turancı Ülkücü uç milliyetçiliği merkeze çekerek kendi bünyesine alma taktiğini izledi. Hem sağ hem de sol milliyetçilik, 1980’erde özellikle Kürt ayrılıkçılığının karşısında daha savunmacı ve radikal bir hatta yerleşti. Böylece Atatürk milliyetçiliği çerçevesinde yeknesak ve mümkün olduğunca homojen bir toplum oluşturmak, MHP türevi Turancı akımların ideolojik bakımdan Türkiye merkezli bir yeni konsepte kaymalarına neden oldu. Merkez sol milliyetçilik de bu bağlamda ulusalcılaşarak, sağ milliyetçilikle aynı gerekçe ve kaygılar temelinde, anti-Kürt bir hal aldı.

Kılıçdaroğlu CHP içinde daha sol ve mülayim kanada ait bir siyasetçi. Ulusalcılarla denge siyaseti izliyor. Ama ulusalcılar 15 Temmuz sonrası derin yapının TSK’yı ele geçirmesi üzerine, partide çok daha başat konuma geldi. Avrasyacı-Ergenekoncu derin yapı daha önce defalarca ele aldığım üzere, İslamcı AKP’ye kendi Kürt politikalarını dayattı. Bunu yapabilmek için 17 Aralık’ta zayıflayan Erdoğan’a destek verdi. Bu sayede Erdoğan ve onun İslamcı pro-faşist yakın çevresi, Çözüm Süreci’ni sonlandırdı. Bu sürecin fabrikasyon gerekçelerle nasıl sonlandırıldığı ayrı bir yazı konusu! Ama bildiğimiz şu ki, Erdoğan Oslo sürecinin, Öcalan ile müzakerelerin, Dolmabahçe Mutabakatı’nın, Kürdistan Peşmerge güçlerinin Türkiye toprakları üzerinden Suriye Kürdistan’ına geçirilmesinin (kısacası Kürt sorununa derin devletle taban tabana zıt politikalar üretilmesinin) mimarıdır. Bu bakımdan, Avrasyacıların Erdoğan’ı bu mülayim Kürt politikasından döndürmeleri, yakın dönem Türkiye siyasetini anlamamız için bir laboratuvar seviyesinde önemi haizdir. Bu bariz etkiyi görmezden gelerek, bu sert kırılmayı hesaba katmadan 15 Temmuz sonrası rejim analiz edilemez. Bunu yapmayan analizler, meselenin en önemli etki faktörlerinden birini – belki de en önemlisini – hesaba katmadıklarından dolayı, gelecek tanıları ve senaryoları da haliyle tutarsızlıklar ve önemli boşluklar içeriyor.

Kılıçdaroğlu saldırısı da buna dâhildir. Selahattin Demirtaş’ın CHP lehine Batı’da HDP’nin aday göstermemesine katkısı, çok önemlidir. Seçim sistemi şikeli olmasına karşın ve adil mücadele olanaklarından yoksun bir muhalefetin yel değirmenleriyle boğuştuğu zavallı bir atmosfer olmasına rağmen, 31 Mart seçimleri Erdoğan ve MHP bakımından çok ciddi bir hasar meydana getirmiştir. Bu hasar rejimi yıkacak ebatta olmasa da, sarsıntı fildişi kulelerdekileri de, kapalı kapılar ardında sistem tasarımıyla uğraşan dinamikleri de korkutmuştur. Kılıçdaroğlu, CHP’de HDP ile örtülü ittifakı ulusalcılara rağmen yaptı. Bir başka ifadeyle, ulusalcı kanat CHP’deki sola doğru yelken açan seyirden memnun değil. Bilin bakalım bu onları kiminle aynı safa doğru itiyor? Avrasyacıların etkisiyle anti-Kürt politikaları önceleyen Erdoğan ve yakın çevresi, AKP ve MHP koalisyonunun ortak harcı anti-Kürt pozisyondur. Bu koalisyonla CHP içi ulusalcı kanat, aynı çizgide. Bunun stratejik olarak çok önemli olduğunu düşünüyorum. Rejimin bekası bakımından bu kuartet dağılmadan, Türkiye düzlüğe çıkmaz.

Kılıçdaroğlu’nun başına gelen, o an olmadı. Bu bir süreç! Süleyman Soylu daha önce içişleri bakanı sıfatıyla, Kılıçdaroğlu’nun şehit cenazeleri yerine PKK’lı cenazelerine katılması yönünde yaptığı konuşma, işlediği nefret suçu bir kenara bırakılacak olursa, rejimin Kılıçdaroğlu üzerinden CHP-HDP ittifakını nasıl sabote etmek istediğinin bir şifresidir. Bu şifre deşifre edildiğinde, CHP içindeki ulusalcıların HDP ile seçim işbirliğine karşı duydukları alerji de hesaba katıldığında, önümüzdeki süreç içerisinde Kılıçdaroğlu üzerinden ulusalcı olmayan kanada yönelik CHP içinde birtakım oyunlar döneceği düşünülmelidir.

Bu oyunların başında İmamoğlu’nun CHP’nin naşına geçirilmesi geliyor. İmamoğlu’nun popülist bir figür olduğu, tüm olumlu yönlerine karşın güç için ulusalcıların güdümüne girebileceği (hatta belki de halihazırda öyle olduğu) analize dahil edilmelidir. Eğer YSK seçimleri iptal eder ve İstanbul’da seçimlerin yinelenmesine karar verirse, bu süreçten İmamoğlu liderliğini perçinleyerek çıkar. Avrasyacı kanat bu ince nokrayı es geçmezse, seçimleri iptal etmez. Fakat bu durum, bir sonraki seçimlerde HDP ile işbirliği stratejisine devam anlamına gelebilir. Kılıçdaroğlu – en azından bir süre daha – görevine devam edebilir. İmamoğlu bu süreçte yakaladığı ivmeyi veya “sörf dalgasını” kısmen kaybedebilir. Seçimlerin iptal edilmesi üzerinden pazarlıklar dönüyor. YSK’nın işi uzatması bu anlama geliyor. Fakat CHP’yi sarsmak ve silkelemek için, seçimlerin iptalinin en iyi araç olduğu unutulmamalı. Özellikle CHP içindeki sol kanadı sokağa çıkarmak ve HDP ile yan yana göstermek için, İstanbul seçimlerinin iptali rejime önemli imkân sunabilir.

Kılıçdaroğlu saldırısı, seçim iptal edilecek olursa CHP tabanının bir bölümünün sokağa çıkmasına önemli bir gerekçe oluşturabilir kanısındayım. Bu bakımdan saldırının organize oluş şekli ve zamanlaması son derece düşündürücü.

Eğer CHP sokağa inerse, rejim acımasızca üzerinden geçer. CHP içerisindeki ulusalcı kanat, devletlû tutum izleyerek kendilerini rejime daha da yaklaştırır. Erdoğan daha geniş tabanlı bir yönetim hayal ediyor. Çünkü bu onu Avrasyacıların şerrinden koruma noktasında önemli bir güvence oluşturacaktır. Avrasyacılar için başta Ali mi Veli mi var, hiçbir önem taşımıyor. Önemli olan onların istediği siyaset istikametinin devamıdır. İçeride anti Kürt ve anti Cemaat, dışarıda anti NATO ve anti Batı politikalarının devamı esastır.

Ulusalcılar anti emperyalist retorikle, milliyetçi ve İslamcılar İslami ve Türkçü retorikle, büyük Türkiye masalı üzerinden tabanlarını ikna edebilmekte, Türkiye’nin amok koşusunu meşrulaştırabilmektedir. Bu mucizevî hipnozun devamı, HDP’nin ne pahasına olursa olsun meşru siyasetten dışlanmasına bağlıdır. Bunun olması için hiç kimsenin HDP ile işbirliği yapmaması lazım. Şu an için bu konudaki en önemli tehlike, Kılıçdaroğlu ve onun partisindeki az sayıda sosyal demokrat arkadaşı. HDP sol bir parti. CHP sola açıldıkça, HDP ile işbirliği yapacak. Bunu engellemenin yolu, ulusalcıları CHP’de daha aktif (karar alıcı) konuma getirmektir. Kılıçdaroğlu’nun başına gelenler, buna çalışan yapıların bir mesajıdır. Bu mesajın sonunca oluşacak yeni güç denkleminde, Türkiye HDP’yi normalleştirdiği oranda normalleşme yönüne doğru ilerler. HDP dışlandığı ve ötekileştirildiği oranda Türkiye’de rejim daha da konsolide olur.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 23.4.2019 [TR724]