AKP’deki sahte diploma skandalı büyüyor: YSK’yı kandıran AKP’de cezalandırılsın

Hamza Yerlikaya’nın Vakıfbank Yönetim Kurulu üyeliği sonrası, lise diplomasının sahte çıkması üzerine harekete geçen HKP, vekilliğin düşürülmesi için TBMM’ye başvuruda bulundu.

BOLD- Halkın Kurtuluş Partisi (HKP), Vakıfbank Yönetim Kurulu üyeliğine getirilen, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başdanışmanı ve AKP Milletvekili Hamza Yerlikaya’nın peşini bırakmıyor. Yerlikaya’nın mahkeme kararı ile lise diplomasının sahte olduğunun ortaya çıktığını belirten HKP’li avukatlar, Yerlikaya’nın milletvekilliğinin düşürülmesi için TBMM’ye başvuruda bulundu. Yerlikaya’nın daha sonra aldığı lisans ve önlisans diplomalarının iptali için de üniversitelere başvuran avukatlar, Yerlikaya’nın bugüne kadar aldığı maaşlar ile kamu zararına yol açan tüm haklarının geri alınmasını istedi.

AKP DE CEZALANDIRILSIN

Avukatlar ayrıca YSK’ ya yanıltıcı bilgisi verilmesi nedeniyle Hamza Yerlikaya ve milletvekilliği yaptığı AKP hakkında suç duyurusunda bulunulmasını talep etti.

Yüksek Seçim Kurulu’na yapılan başvurunun ardından HKP Genel Merkez Disiplin Kurulu Başkanı Av. Ayça Okur, “Halkın Kurtuluş Partisi (HKP) olarak 2 Temmuz 2020 tarihinde Hamza Yerlikaya’nın lise diplomasının ve sonraki diplomalarının sahte olması sebebiyle yapmış olduğumuz suç duyurusunun ardından bugün de, hem diplomalarının sahte olması nedeniyle vermiş olduğu, kullanmış olduğu, milletvekilliği adaylığı sırasında Yüksek Seçim Kurulu’na, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunmuş olduğu yine Vakıfbank Genel Müdürlüğü’ne sahte lise diploması sunduğu üniversitelere; Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi, Burdur Eğitim Fakültesine ve Sakarya Üniversitesi’ne Yüksek lisans için başvuru yaptığı bölümlere dilekçelerimizi ve ekinde suç duyurumuzu gönderdik” ifadelerini kullandı.

YETİM HAKKI YİYENİN PEŞİNİ BIRAKMIYORUZ

Açıklamasının devamında Okur, ”Hem mevcut lisans, lisans üstü diplomalarının iptalini talep ettik. Hem de Yüksek Seçim Kurulu’na Milletvekilliği için vermiş olduğu evrakların sahte olması sebebiyle Milletvekilliğinin düşürülmesi ve bu nedenle elde etmiş olduğu tüm maddi kazanımların Kamu Zararı ortaya çıkardığı nedeniyle geri iade alınması talebiyle dilekçelerimizi vermiş olduk. Halkın Kurtuluş Partisi (HKP) fikrini takip ediyor, iddiasını takip ediyor. Kamu zararı verenlerin, yetimin hakkını yiyenlerin peşini bırakmıyor” diye konuştu.

[Bold Medya] 6.7.2020

Hastane raporu: Fatih Terzioğlu cezaevinde kalamaz, cezası ertelenmeli

Kanser hastası tutuklu yönetmen Fatih Terzioğlu’na 6 yıl 3 ay verilen cezanın ertelenmesi için bugün hastaneden rapor çıktı. Şimdi Adli Tıp süreci başladı.

BOLD – Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırılan Fatih Terzioğlu’na hastane heyeti ceza infazının ertelenmesi için gerekli raporu bugün verdi. Rapor önce Silivri Cezaevi’ne daha sonra İstanbul Adli Tıp Kurumu’na gönderilecek. Adli Tıp eğer onaylarsa Terzioğlu’nun Yargıtay tarafından da onaylanan 6 yıl 3 aylık cezası 6 ay ertelenecek.

15 gündür hastane ve cezaevi arasında prosedürler için koşuşturan eşi Esra Terzioğlu, güzel haberi sosyal medya hesabından duyurdu. Terzioğlu, “Kıymetli arkadaşlar önemli desteklerinizle Okmeydanı Hastanesi Sağlık Kurulu eşimin cezasının ertelenmesi için gerekli raporu bugün verdi. Bundan sonra adli tıp süreci başlıyor. İnşallah daha fazla prosedüre takılmadan hızlı bir şekilde hallolur.” dedi.

“HASTALIĞINI HENÜZ BİLMİYOR”

Okmeydanı Hastanesi mahkum koğuşuna yatırıldığından beri eşini ilk kez bugün uzaktan görebildiğini söyleyen Esra Terzioğlu, “Eşim bizi görünce çok mutlu oldu. Biz de çok sevindik. Hastalığını bilmiyor. Doktorlar da biz de söylemedik. Mahkum odasında tek başına böyle bir haberle onu yalnız bırakmak istemiyorum. İnşallah Adli Tıp’tan bir an önce iyi bir haber gelir.” diye konuştu.

Eşinin hiçbir şey yiyemediğini belirten Esra Terzioğlu, damardan mamayla ve serumla beslenebildiğini sözlerine ekledi.

15 DUA MESAJI GEREKÇESİYLE CEZA VERİLDİ

En son STV’deki Sungurlar dizisinde yönetmenlik yapan Fatih Terzioğlu 21 ay önce tutuklandı. Mesajlaşma programı Bylock’a gelen 15 tane dua mesajı gerekçesiyle 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Cezası Şubat 2020’de Yargıtay tarafından onaylanan Terzioğlu o günden beri anti-depresan kullanıyordu. Geçtiğimiz Ramazan Bayramından sonra kusma şikayetleri başlayınca cezaevi kampüsü içindeki hastaneye kaldırılan Terzioğlu, serum verilip tekrar hastaneye gönderildi ve tek kişilik hücrede karantinaya alındı. 88 kilo ile hapse giren Terzioğlu bir ayda 30 kilo kaybetti. Fatih Terzioğlu’na 25 Haziran 2020’de 4. evre mide kanseri teşhisi konuldu. Kanser kısa sürede ciğerlerine metastaz yaptı.

[Bold Medya] 6.7.2020

Müebbet verilen 5 günlük er de Silivri’de karantinaya alındı [Sevinç Özarslan]

4 yıldır Silivri Cezaevinde tutuklu olan Ahmet Özdemir ve 13 arkadaşı karantinaya alındı. Annesini arayan Özdemir, “Sakın korkma anne, bizi karantinaya aldılar” dedi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Darbeye karıştığı iddiasıyla yargılanan ve müebbet hapis cezasına çarptırılan 5 günlük er Ahmet Özdemir ve 13 arkadaşı Silivri Cezaevinde karantinaya alındı. Annesiyle telefon görüşmesi yapan Özdemir, “Anne sana bir şey söyleyeceğim ama korkmayın. Babama da söyleme, bizi karantinaya aldılar, dedi. 14 kişi ayrı bir koğuşa aldılar. Babası hasta olduğu için ona söylemem için beni tembihledi. Testleri pozitif çıkmış. C8’den C4’e koymuşlar.” dedi.

Oğlunun durumunu öğrenmek için cezaevini aradığını söyleyen Özdemir, “Cezaevini tekrar aradım nasıllar diye. İyiler, şimdi bir daha test yapılacak. Sonra bir daha olacak dedi. Ateşlerini sürekli ölçtüklerini söylediler.” ifadelerini kullandı.

15 Temmuz gerçekleştiğinde 5 günlük er olan Ahmet Özdemir (24), İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) önünde 14 vatandaşın şehit edilmesinden sorumlu tutularak 14 kez ölüme sebebiyet vermekten, 1 kez de darbeye teşebbüsten müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Yüzlerce askeri öğrenci gibi o da 4 yıldır cezaevinde.

Türkiye’de Mart 2020’de başlayan korona salgınından cezaevileri de etkilendi. Daha önce açıklanan resmi rakamlara göre Silivri’de 1 kişi virüs nedeniyle hayatını kaybetti, 82 hükümlü ile tutukluda ise koronavirüs tespit edilmişti.

[Sevinç Özarslan] 6.7.2020 [Bold Medya]

Dizlere derman, Gözlere fer [Abdullah Aymaz]

Büyüğümüz, “Izdırap  ilham kaynağıdır. Onun için ızdırap duygusu tetiklenmeli, bir avuç kor gibi vicdanlara serpiştirilmeli tamim edilmelidir. Izdırap uykusuz kalma demektir ama, duygu ve düşünceleri doğurgan yapan da yine ızdırap ve dertlenmedir. Dertsizler hep yerinde sayarlar.” demişti. Gerçekten de öyledir. Efendimiz (S.A.S.)  “Kur’an hüzünle indi… Hüzünle okunmalıdır.” buyuruyor. Onun tefsirleri Risale-i Nurlar ve Pırlanta Serileri de seviyelerine göre öyledir… Onlardan da, “Bana ne diyorlar, ne mesaj veriyorlar? Hangi dertlerimize devâ oluyorlar?” diye can kulağı ile dinleyen ve bütün hissiyatiyle muhatap olanlar gerçek istifadeyi temin edebilirler.

Cenab-ı Hakkın bu Hizmet’e bir ihsanıdır ki, biz eğer irademizle üzerimize düşenleri yerine getirmezsek, Cenab-ı Hak, cebr-i lütfî kabilinden bizler için çâr nâ çâr, uhdemize verilen, omuzumuza yüklenen mukaddes emaneti yerine getirecek atmosfer ve zeminleri hazırlayarak böyle bir yolla bile olsa yerine getirtiyor…

Dikkat edersek 1993’ten beri bize “Hiçbir imkânınız yoksa hamallığa razı olun, dünyaya  birer tohum gibi dağılın “ mesajı veriliyordu. Tam yerine getiremediğimiz için hem de bir zâlim eliyle, o yola zorlanıyoruz.

Ama zulümlü, gadirli bir yoldayız…  Dikenli, işkenceli zeminlerde ilerliyoruz. Herşey gelip geçiyor ama sineleri delip geçiyor. Buna rağmen Elhamdülillah çok güzel nağmeler de maneviyat artıran hatıralara da gönüllerimize misafir oluyor. Aşk ve  şevkleri artırıcı müjdeleri de parça parça olsa da alıyoruz.

Onun için aktif sabır içinde gücümüz yettiği kadar, hatta biraz daha zorlayarak, Hizmet’e inhimak ederek, gayretlerimizi himmetlerimizi coşturmaya bakalım.

Sizlere dizlerimize derman ve gözlerimiz fer olacak bir-iki mesaj aktarmak istiyorum:
Bizlere teselli veren işte bir Mektup:

“Şimdi biraz da koğuştan bahsedelim…

Ramazanın ikinci günü, havalar çok güzel; güneş gökyüzü, kuşlar hep birlikte gülümsüyor yüzümüze…

Akşama kadar neredeyse çıt yok koğuşta
Ben elimde kitabım, bir avludayım, bir odadayım
Kafam rahat, kalbim sıcak, zihnim berrak, umut dolu bir bekleyişin içerisindeyim
Çoğu zaman oturup, şöyle bir saat düşünmeye bile vaktim olmuyor
Dolayısıyla hazan rüzgarları hiç uğramıyor bizim sokaklara (hamdolsun)
Dualar; üzerimize sağanak sağanak sekine yağmasına vesile
Rüyalar, yarının ümit ve hasret yüklü bestelerine gebe
Akıllar, imtihan sırrının deşifresiyle meşgul
Gözler, aramakta hakikati
Diller; Tasdik-i Hak ile dövmekte çelik kalbimizi
Gözyaşları, yüreğimize akan çağlayan; temizlemekte kiri pası”

Ve bir başkası

“Dört gün gibi geldi
Dört sene…
Ve geldi geçti…
Hep içimize nesimler ese ese
Biz de kulak verdik bir sese:
Kur’an muştularıyla dopdolu
Ne de olsa burası bir Medrese
Hem de Medrese-i Yusufiyye…
Yani yüce bir Üniversite
Ne mutlu ders almasını bilene!..
Evet, evet…
Bu güzel Hizmet’te
Her şart ve zeminde
Ter ü taze doğuşlar var elbette
Hem de
Her mevsim renk renk
Açar Muhammedî güller
Yedi verenlere denk
Ve kardelenler gülümser
Kışın karda bile…”

[Abdullah Aymaz] 6.7.2020 [Samanyolu Haber]

Hayat kurtaran pıhtı [Betül Gül]

Vücudumuzda her an anlaşılması güç sayısız işlem birbiri ardına meydana geliyor. Mesela, yaralanmamızın ardından seksenden fazla kimyasal reaksiyonun rol aldığı bir süreçle kanımız pıhtılaşıyor. Mikroplarla savaşan akyuvarlar yaralı bölgeye geliyor, özel proteinler doku yapım çalışmalarına girişiyor. Kanamanın durdurulması, akıllara durgunluk veren, son derece kompleks bir süreç.

Diyelim parmağımız kesildi; hemen endotelin adlı bir madde salgılanıyor ve kesilen damar büzüşmeye başlıyor. Kandaki trombositler, damarın zarar görmesiyle açığa çıkan kolajene tutunmaya başlıyor. Bunların kimyasal sinyalleri başka trombositlerin de bölgede toplanmasını sağlıyor. Bu arada, kanda bulunan fibrinojen zincirleme reaksiyonlar sonucunda fibrine dönüşüyor. Fibrin moleküllerinden oluşan lifler, kırmızı kan hücrelerini tutan bir ağ meydana getiriyor. Fibrin ağı ve trombositlerden oluşan pıhtı tıkaç gibi deliği kapatıyor!

Hepsi bu kadar da değil. Trombositler, pıhtıyı büzüştürerek yaranın kenarlarını yaklaştırıyor. Normalde minik tabaklara benzeyen bu hücreler, aktif hale gelince şekil değiştiriyor; kol benzeri uzantıları (filopod) oluşuyor. Pennsylvania Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Prof. John W. Weisel ve ekibi, trombositlerin uzayıp kısalabilen kollarıyla fibrin ağını meydana getiren lifleri çektiklerini tespit etti. Araştırmacıların akademik dergi Nature Communications’da yayımlanan çalışmalarına göre, trombositler fibrin ağını “sık dokunmuş” hale getiriyor.

Pıhtının damardan dışarıya akan kanı durduracak kadar sert olması gerektiği, fakat damarın içindeki normal kan akışının önünü kesmeyecek kadar da elastik olması gerektiği belirtiliyor. Yakın bir geçmişte, Hollanda’nın AMOLF araştırma laboratuvarından Dr. Gijsje Koenderink ve ekibi fibrin liflerinin önceden sanıldığından yüz kat esnek olduğunu belirlemişti. Georgia Teknoloji Enstitüsü’nden Prof. David Ku ve meslektaşları da, kan akışına rağmen trombositlerin güçlü bir şekilde kolajene yapışabilmesini sağlayan von Willebrand faktörü adlı proteine dair yeni bir araştırma yayımladı. Prof. Ku, pıhtının deliği kapatarak kan akışını engellemesini, bahçe hortumunun ucunu baş parmağınızla kapattıktan sonra, suyu biraz çamurla durdurmaya çalışmaya benzetiyor. Kan akışının durdurulmasının aslında son derece zor olduğunu vurguluyor.

Pıhtılaşmanın sınırlandırılması da, kanamanın durdurulması kadar hayati. Pıhtılaşma sisteminde çok ince bir düzenleme ve kontrol var. Avustralya’nın Monash Üniversitesi’nden doçent Christoph Hagemeyer ve meslektaşları, 2019’da Front. Cardiovasc. Med’de yayımlanan makalelerinde, vücutta pıhtılaşma sistemini etkisizleştiren, pıhtı oluşumunu yaralı alanı geçmeyecek şekilde sınırlandıran karşıt mekanizmalar bulunduğunu ifade ediyorlar. Mesela, prostasiklin adlı molekül trombositlerin toplanmasını engelleyerek pıhtının fazla büyümesini ve damarı tıkamasını önlüyor!

***

“Evet, biz bakıyoruz, görüyoruz ki, kanda herbir zerre o kadar muntazam ve çok vazifeleri görüyor ki, yıldızlardan geri kalmıyor.” (Risale-i Nur Külliyatı, Şualar)

[Betül Gül] 6.7.2020 [TR724]

Türkiye ekonomisi neden batmadı? [Süleyman C. Karaman]

ANALİZ | SÜLEYMAN C. KARAMAN* | @karaman2020 | suleymankaraman@tr724.com

Bazıları bütün bu olanlardan sonra Türkiye’de ekonominin neden batmadığına, ekonomik krizle yerle bir olmadığına şaşırıp hayretlerini ifade ediyor. Doğru; ekonomi hiç de iyi değil, işsizlik artmakta ve virus nedeniyle de epey bir daralma var. Ama Türkiye’nin son 6-7 yılda akıllara hayret veren değişimine baktığımız zaman ekonominin çoktan batması gerektiği düşüncesi bir çoğumuzda hakim. Zaman içinde bütün ülkeler değişirler, iyi ya da kötü yönde. Ama Türkiye’de olanlar çok hızlı oldu ve doğrusunu söylemek gerekirse hiç kimse bu kadar kısa zamanda bu kadar değişimin olmasını beklemiyordu. Peki bu kadar olumsuzluğa rağmen neden Türkiye’nin ekonomisi bazı ekonomistlerin ifade ettiği kadar kötü değil?

Öncelikle, bir patlamanın olması için öncesinde bir sıkışmanın olması lazım. Türkiye uzun zamandır serbest piyasa ekonomisi ile yönetilen bir ülke. Mesela, 2001 yılında patlak veren kriz, sabit kur rejiminin yıkılması ile ortaya çıkmıştır. Her ne kadar zamanın cumhurbaşkanı ile başbakanı arasında geçen anayasa kitapçığının masaya atılması olayı tetiklemişse de asıl neden, o zamana kadar merkez bankasının yürüttüğü doların belirli bir Lira oranına sabitlenmiş olmasıydı. Bir sıkışma olmuştu ve bu patlamıştı. Bu ve benzeri krizler ekonomide Krugman’ın birinci nesil para krizi olarak sınıflandırılır. Türkiye’de doların değerini dalgalı serbest kur rejimi belirlemektedir. Bundan dolayı doların serbest olarak çıkıp inmesi bir sıkışmaya meydan vermemektedir.

Türkiye’nin krize girmemesinin başka bir nedeni de Türkiye’nin hala dünya piyasalarından düzenli olarak dolar üzerinden borç para alabiliyor olmasıdır. “Borç çevirme” olarak adlandırılan, borcu borç alarak kapatma gereği, ithalatı ihracatından yüksek olan Türkiye için her zaman söz konusudur. Bu da Türkiye’yi dünya piysalarındaki gelişmelere bağımlı kılmaktadır. Dünya piyasalarında oluşan gelişmelerden ya da herhangi başka bir nedenden dolayı Türkiye’nin borç alamaması, Türkiye’yi anında krize sokar. Ama böyle bir durum şu an itibariyle söz konusu değildir, Türkiye düzenli olarak dünya piyasalarından borç alabilmektedir.



HALK KRİZİ TOLERE EDİYOR

Ekonomik krizler konusunda bilinmesi gereken başka bir faktör de o ülkelerin halklarının ekonomik olumsuzlukları nasıl karşıladıkları ile ilgilidir. Görülen duruma göre, Türk halkı ekonomik zorlukları gelişmiş ülkelerle karşılaştırıldığı zaman daha çok tolere edebilmektedir. TUİK’in rakamlarına göre Türkiye’de tarımsal sektörde çalışma oranı yüzde 25. Türkiye’deki tarımsal sektörün Türk emek gücünün yüzde 25’ine hiç bir şekilde ihtiyacı yok. Bir başka ifadeyle bu aslında gizli işsizliktir. Bir de bu orana yüzde 15’e varan işsizlik oranını ekleyince gerçek işsizlik oranı çok yüksek. Bu işsizlik oranları gelişmiş ülkelerde olsaydı o ülkelerde büyük protestolarla, sokak eylemleri olurdu. Ama Türk insanı burada tartışmayacağımız bazı nedenlerden dolayı, doğru ya da yanlış olarak bu zorlukları tolere etmektedir. Bu da Turkiye’nin var olan düzenini devam ettirebilmesinin nedenlerinden biridir.

Son olarak da ekonomide güven ve istikrarın öneminden bahsetmemiz lazım. Ekonominin ne kadar büyük olacağını belirleyen faktör aslında insanların ne kadar ekonomik aksiyon aldıklarıdır. İnsanlar, ister tüketici olsun ister üretici, katma değer sağlayıcı aktivitelerde bulundukları zaman ekonomi büyür. Girişimciler ortaya çıkan fırsatları değerlendirirler ve yeni işletmeler açarlar. Girişimcilik yönü biraz daha az olan insanlar da bu açılan teşebbüslere emek gücünü katarak hem kendilerine bir gelir elde ederler, hem de çalıştıkları kurumun ilerlemesine yardımcı olurlar.

Buradan çıkaracağımız sonuç: İnsanlar ne kadar çok yatırım yaparlarsa, sermayelerini ve emeklerini ortaya koyarak ekonomik teşebbüslerde bulunurlarsa ekonomi de o kadar büyük olur. Aksi durumda da ekonomi küçülür.

O zaman Türkiye’de gerek yerli insanımızın, gerek yurtdışı sermayesinin yatırım yapmalarına teşvik eden en büyük faktör nedir? Cevap: İstikrar ve güven. Bu iki faktorun Türkiye’de ne kadar olduğu da zaten malumunuz. Gerçi güvensiz bir ortam oluşturmada gayet istikrarlıyız, bunu da istikrardan sayarsanız. Hem yerli insanımız, hem de yurt dışından gelebilecek potansiyel yatırımcılar için Türkiye çok büyük riskler taşıyan bir ülke. Sermayenize tamamen el konulabileceği gibi haklarınızı  da bağımsız mahkemelerde arayamazsınız. Kısacası Türkiye’de uzun vadeli yatırım yapmak tam bir macera.

ORTA GELİR ÜLKESİ

İşin aslı Türkiye hiç bir zaman ekonomik olarak tam güven vaat eden bir ülke olmadı. Bu problem günümüzdeki iktidarın değil, çok uzun bir dönemin problemidir. Maalesef bu ülkenin insanları kendi ülkelerine/devletlerine hiçbir zaman tam olarak güvenemediler. Cumhuriyet yılları ve öncesi hep darbeler ve siyasi çalkantılar ile geçti. İnsanlara ümit vaad eden bir güven ortamının yokluğu da insanların uzun vadeli ekonomik planlama yapmalarını engelledi. Burada demek istediğimiz Türkiye’nin fakir bir ülke olarak kalmış olması değildir. 1980’li yıllar ile birlikte Türkiye çok büyük ilerlemeler kaydetmiş ve bir orta gelir ülkesi olmuştur. Şunu da bilmek lazım ki günümüz dünyasında orta gelir seviyesinde bir ülke olmak çok da zor değil. Tarımsal bir ekonomiden biraz üretime dayalı bir ekonomiye geçince ülkeler otomatik olarak orta gelir ülkesi olurlar. Asıl marifet bir sonraki adımı atıp gelişmiş bir ülke olabilmekte. Orta gelir tuzağı dediğimiz bu engeli aşabilen çok az ülke vardır, Güney Kore ve Tayvan gibi. Bu tuzağın aşılması da aslında yine güven ortamının sağlanıp sağlanmamasına bağlıdır. Türkiye bir sonraki adımı atıp orta gelir ülkesinden gelişmiş bir ülke seviyesine hiç bir zaman gelememiştir. Kısacası, Türkiye batmıyor, çünkü hiç bir zaman gelişmiş bir ülke olamamıştı zaten.

Bu durum sadece Türkiye’ye özgü değil elbette. Kibarlık olsun diye gelişmemiş ülkeler değil de, gelişmekte olan ülkeler diye adlandırılan bütün ülkelerin en büyük problemi kendi iç güven ortamını kuramamış olmalarıdır. Ha askerler darbe yaptı, ha amcaoğlu iktidarı ele geçirdi derken uzun yıllar boyunca zorla kazanılan değerler bir anda ve kolayca kaybedilmektedir. Bugünün Türkiye’sinde en büyük iş adamları bile mallarına her an çökülme tehlikesinden korkup sermayelerini Avrupa’ya kaçırıyorlarsa halimizi siz anlayın. Bir dahaki yazımızda Türkiye’deki enflasyon tehlikesinden bahsedeceğiz. Sağlıcakla kalın.

*Akademisyen, Ekonomist

[Süleyman C. Karaman] 6.7.2020 [TR724]

Savunmayla şampiyonluğa… [Hasan Cücük]

Real Madrid ile Barcelona arasında La Liga’da nefes kesen bir şampiyonluk yarışı yaşanıyor. Haftalar tükenirken yarışta Real Madrid daha avantajlı konumda bulunuyor. Barcelona’nın aldığı üst üste beraberlikleri iyi değerlendiren Real, önce puan farkını kapattı sonra ise öne geçmeyi bildi. İki yıldır şampiyonluk hasreti yaşayan Real’de bu sezon dikkat çeken, savunma performansı ve Sergio Ramos’un kritik golleri oldu.

Cristiano Ronaldo, 2018’de Real Madrid’e veda edince, gol yollarında sıkıntı baş göstermeye başladı. 2009’dan itibaren Real Madrid formasını giyen Portekizli yıldız, her sezon 25 golden daha fazlasını atmayı başarmıştı. Ronaldo’nun boşluğunu doldurmak için kadroya katılan Eden Hazard ve Luka Jovic derde devam olmadı. Keza kadroda bulunan bir başka süperstar Gareth Bale yine beklentilerin çok altında kaldı. Gol yollarında ümidin bağlandığı tek isim vardı, Karim Benzema.

Haziran 2017’de sürpriz bir şekilde Real Madrid’i bırakan Zinedine Zidane sonrası koltuğun sahibi olan Julen Lopetegui dönemi tam bir hüsran oldu. Real Madrid’in başında sadece 4 ay kalan Lopetegui, 1,43 puan ortalaması tutturmuştu. Önce geçici sonra kalıcı olarak koltuğun yeni sahibi olan Santiago Solari dönemi muhteşem başlayıp, hayal kırıklığı ile sonlandı. Daha sezon bitmeden iki teknik adam değiştiren Real Madrid’e gözlerin çevrildiği isim Zidane oldu. 2,5 yıl görev yaptığı süre içinde 3 Şampiyonlar Ligi ve 1 La Liga şampiyonluğu kazanan Zidane, Mart 2019’da ikinci kez göreve geldi.

Zidane için hedef 2019-20 sezonuydu. Sezon başında kadroya önemli takviyeler yaptı. Eden Hazard (100 milyon Euro), Luka Jovic (60 milyon Euro), Eder Militao (50 milyon Euro), Ferlan Mendy (48 milyon Euro) ve Rodrygo (45 milyon Euro), Real Madrid’in flaş transferleri oldu. Ancak en önemli transferin Zidane’nin takımın başına geçmesi olduğunda herkes hem fikirdi.

Sezonla birlikte kadroya katılan oyuncular beklentilerin altında kaldı. Özellikle Eden Hazard sık sık sakatlanarak, takımı yalnız bıraktı. Luka Jovic ise tam bir hüsrandı. Zidane’nin seçenekleri fazla değildi. Bir tarafta hüsran yaşatan yeni transferler diğer tarafta şampiyonluk bekleyen taraftarlar. Cristiano Ronaldo’suz Real Madrid geçen sezon gol bulmakta zorlanmıştı. Benzer durum bu sezonda olacaktı. Az gol bulan Real Madrid’in başarılı olması için daha az gol yemesi gerekiyordu.

Geçen yılın aksine Thibaut Courtois’a çok daha iyi performans gösteriyordu. Defans hattında kaptan Sergio Ramos 34 yaşında olmasına aldırmadan rakipleriyle kora kor mücadeleye etmeye devam ediyordu. Stoperde Varane ve Militao ile rakip forvetleri durduran Ramos’a en büyük destek savunmayı orta sahadan başlatan Toni Kroos, Valverde ve Casemiro’dan geldi. 34 maç sonunda kalesinde 21 gol gören Real Madrid, La Liga’da en az gol yiyen ekip oldu.

Kalesini gole kapatan Real Madrid, bulduğu pozisyonları ise gole çevirmeyi bildi. Ronaldo’lu yıllara göre daha az gol atmaya bu yıl da devam etti. 34 maçta 62 gol bulan Real Madrid, şuana kadar en farklı galibiyetini 5-0 yendiği Leganes karşısında aldı. Yine geride kalan 34 maçın sadece 3’ünde 4 gol bulmayı başardı. Son 7 maçından 3 puanla ayrılan Real Madrid, son 3 maçında ise rakiplerini 1-0’lık skorlarla geçti.

Kazanılan puanlarda Karim Benzema ve Sergio Ramos’un katkısı büyük oldu. Karim Benzema attığı 17 golle takımın en skorer ismi oldu. Kaptan Ramos ise skora 10 golle katkıda bulundu. Özellikle son haftalarda attığı kritik gol ve penaltılarla Ramos, 3 puanı getiren isim oldu. Son iki haftada Real Madrid, Ramos’un attığı penaltılarla Getafe ve Athletic Bilbao’yu 1-0 yenerek, şampiyonluk yolunda önemli bir virajı aştı. Real Madrid’in 34 yaşındaki kaptanı Ramos, takımında kullandığı son 20 penaltı atışının hepsini gole çevirdi. Ramos son olarak, 9 Mayıs 2018’de Sevilla’ya karşı oynadıkları maçta penaltı kaçırmıştı. Ramos’un 10 gol attığı bu sezon, Kroos ve Casemiro 4’er, Modric ise 3 gol attı. Ramos hem savunmada hem de golleriyle Real Madrid’i adım adım şampiyonluğa taşıyor.

[Hasan Cücük] 6.7.2020 [TR724]

Yeni başlayanlar için Z jenerasyonu [Yavuz Altun]

Toplumu yaş gruplarına göre jenerasyonlara ya da kuşaklara ayırarak, bu gruplardaki eğilimleri inceleme meselesi, 20. yüzyılda ABD ve Avrupa’da ortaya çıkmış bir yöntem. Büyük toplumsal dönüşümlerin ya da kırılmaların, nesiller arasında farklılıklar meydana getirdiği varsayılıyor ve bu değişimin etkileri kuşakların temsilcileri üzerinde inceleniyor.

Mesela İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra doğanlara, Baby Boomer nesli deniyor. Uzun yıllar süren bir küresel ekonomik kriz ve iki dünya savaşının ardından gelen bu jenerasyon, gerçekten de ebeveynlerine göre ciddi karakteristik farklılıklar göstermişti.

1960’lardaki sokak hareketleri, dünyada özgürlükçü ideolojilerin yükselişi, cinsellik devrimi gibi büyük kitlesel olaylar, Baby Boomer’ların zamanında yaşandı. Önceki nesiller itirazsız bir şekilde dünya savaşlarına gönderilirken, bu kuşak ABD’de Vietnam Savaşı’na itiraz etmesiyle öne çıktı. Ekonomik anlamda refah ve zenginleşmeyle birlikte, aynı zamanda tüketim kültürünün de tetikleyicisi oldu.

Ancak yine bu jenerasyon, Soğuk Savaşı, nükleer savaş tehdidini ve ABD’de John F. Kennedy suikastını yaşadı. Buna AIDS salgınını ve etkilerini de eklediğimizde, Baby Boomer’ların zaman içinde nasıl muhafazakârlaştığı daha kolay anlaşılır.

Şimdilerde Türkiye’de de tartışılmaya başlanan Z jenerasyonu ise, 1997 ile 2012 arası doğumluları kapsıyor. Kendinden önceki Y kuşağından ya da milenyallerden (millennials) ayrıştıkları en önemli nokta dijital bir çağa doğmuş olmaları. 1980 ile 1994 arası doğumluların oluşturduğu Y kuşağı, ABD’nin bir süper güç olarak tek başına dünyayı domine ettiği bir dönemde gençliğini yaşarken, 2010’larda dünyayı takip etmeye başlayan Z jenerasyonu için dünya çok daha karmaşık bir yer.

Tabi her ülkenin kendi özel koşulları da var. Mesela Türkiye’de Y kuşağı denildiğinde, bazıları “Özal nesli” nitelemesini de yapıyor. 12 Eylül darbesinden sonraki dönem, ekonomik anlamda liberalleşme ve sosyal açıdan dünyayla entegrasyonu işaret ettiği için nesilleri şekillendirmede bir hayli etkiliydi. Batı’da bir önceki nesilde başlayan televizyon etkisi, Türkiye’de Özal nesliyle birlikte yaşandı denebilir.

1990’lar Türkiye’si de bu anlamda çok sesli bir dönemdi. Ancak o dönemde öne çıkan “terörle mücadele” konsepti, sonraki dönemi de içine alarak ülke çapındaki siyasi muhafazakârlaşmanın, mesela MHP’nin ülke çapında ve özellikle “gençler arasında” yaygın taban bulabilmesinin sebebi oldu.

2002’den bu yana AKP’nin iktidarda olduğunu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın neredeyse son 20 yıldır ülkedeki en etkili siyasî aktör olduğunu hesaba katarsak, Z jenerasyonu aslında bütünüyle bir “AKP projesi”. Elbette bu proje, AKP’nin öngördüğü şekilde ilerlemiyor fakat iktidar partisinin yapıp ettiklerinin gençler tarafından nasıl algılandığıyla ilgili bir toplamı ifade ediyor.

Mesela Erdoğan’ın “dindar nesil” çabasına, okulları imam hatipleştirme hamlesine ve anaakım medyada dindarlığın daha görünür hâle gelmesine rağmen Türkiye’de gençler arasında dindarlık azalıyor.

Batı’daki Z kuşağıyla dünyanın geri kalanındaki akranları arasında belirgin farklılıklar olsa da, özellikle internetin getirdiği bir küreselleşmeden ve ortaklaşmadan bahsetmek de mümkün. İngilizce’nin de yaygınlaşmasıyla, dijital dünyada trendlerin takibi artık çok daha kolay. Yine de Türkiye’deki gençlerin tamamını bu global Z kuşağı konseptiyle anlatmak mümkün değil.

Şu anda Z kuşağını konuşuyor olmamızın sebebi, üniversite sınavlarının tarihlerinin erkene çekilmesiyle başlayan tartışma. YKS’nin önce koronavirüs sebebiyle ertelenmesi, ardından öne çekilmesi, sosyal medyada iktidara yönelik bir tepkiye dönüştü. Sınavın erkene çekilmesinde turizm sektörünü erken canlandırma isteğinin rol oynadığı iddiası ise hesaplanmadık bir protestoyla yol açtı.

Rivayete göre bu iddiaya öğrenciler, Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un sahibi olduğu ETS Tur’un Google Play’deki puanlarını 4.1’den 1.1’e düşürerek karşılık verdi.

Kısa süre sonra, bu “Z kuşağı” protesto biçiminden Cumhurbaşkanı Erdoğan da nasibini aldı. YouTube üzerinden canlı gerçekleştirilen “Gençlerle Video Konferans Buluşması” yayını, “Dislike” (beğenmeme tuşu) yağmuruna tutuldu. Bu yazıyı yazarken baktığımda, videoda 122 bin like’a karşılık 416 bin dislike vardı. Bununla birlikte “#OyMoyYok” etiketi de, bir anda sosyal medyayı kuşattı.

Bu noktada Z kuşağındaki gençlerin “zarar kendilerine dokunduğunda” ses çıkaran bir çıkar grubu olduğunu düşünenlerle, bu jenerasyonun geçmiştekinden bir hayli farklı olduğunu söyleyenler ufak bir ayrışma yaşıyor diyebiliriz. Gençlerin turizm bakanının aynı zamanda ülkenin en büyük turizm şirketinin sahibi olmasından da rahatsızlık duyup duymadıkları soru işareti. Ya da bu kuşağın da zamanla muhafazakârlaşması, tarihteki diğer örneklere de bakılırsa, kaçınılmaz.

Ancak Erdoğan’a yönelen tepki, özellikle muhaliflerin iştahını kabarttı. Çünkü Z kuşağının seçmen arasındaki payı giderek artıyor ve 2023’te toplam seçmenin yüzde 12’si, 2000 ve sonrası doğumlulardan oluşacak.

Gençlerin, oy tercihi konusunda ebeveynlerinden farklılaştığına yönelik işaretler çok. Aslına bakarsanız beklenen de bir durum.

KONDA’nın İstanbul seçimleri analizine göre, 18-32 yaş grubundakilerin yüzde 58’i Ekrem İmamoğlu’nu tercih ederken, AKP’nin adayı Binali Yıldırım’a gençlerin desteği yüzde 30’larda kalmıştı.

Gezici Araştırma’nın geçen ay yayınladığı Z kuşağı eğilim anketine göre, katılımcıların yüzde 86.7’si ebeveynlerinin parti kararında etkili olmayacağını söylemiş.

Başka çalışmalar da, gençlerde “mahalleler arası geçişliliğin” arttığını ortaya koymuştu. Tabi ellerinde bunu dönüştürecek bir sosyal birikim olmadığından, muhtemelen zamanla “yaşlılara” bakarak ezberleri içselleştirecekler.

Mevcut siyasî denklemin bir hayli katı bir kamplaşma durumunda olması, dengeleri değiştirebilecek bir Z kuşağını heyecan verici kılıyor elbette.

Ancak yine aynı çalışmalar, gençlerin siyasetten beklentisinin düşük olduğunu, mevcut aktörleri pek heyecan verici bulmadıklarını da ortaya koyuyor. Yine de sandığa gitme konusunda bilinçliler. Bir araştırmaya göre, yüzde 89’u geçen yıl yapılan yerel seçimlerde oy kullanmış.

Dolayısıyla gençlerin neye göre karar verecekleri ve hangi partilere yönelecekleri sorusu, gelecek seçimdeki kampanyaları da şekillendirecek gibi.

Bu konuda araştırmalar, dijital çağa vurgu yapıyor. Twitter daha ziyade Y kuşağının etkili olduğu bir mecrayken, gençlerin haber alma kaynaklarının Instagram ve YouTube olduğu biliniyor.

Dijital çağın bir diğer özelliği, coğrafî kısıtları neredeyse tamamen kaldırması. Daha yaşlı seçmene ulaşmak için kapı kapı gezmek iyi bir fikir belki, fakat özellikle Z jenerasyonu için akıllı telefon dünyasına hitap etmek daha önemli. Çok indirilen mobil oyunların içine reklam vermek, bu noktada TV ya da sinema reklamlarından daha etkili olacaktır.

Son günlerde medyada çıkan yorumlara bakarsanız, AKP’nin Z kuşağına ulaşamadığı ve desteğinin gençler arasında giderek düştüğü görüşlerine rastlamak mümkün. Ancak Z kuşağı arasında yine de ciddiye alınması gereken miktarda AKP destekçisi olduğunu hesaba katmak gerekli. Yine de yükselen işsizlik, gelecek kaygısı ve ekonomik sıkıntılar, gençleri alternatif arayışına soktu diyebiliriz.

7 Haziran 2015 genel seçimleriyle ilgili bir çalışmada, gençlerden en çok oyu alanın HDP ve MHP olduğu düşünülürse, gençlerin “uç” ve “keskin” mesajlara daha çok rağbet gösterdiği de düşünülebilir.

Yine aynı şekilde, bütün Z kuşağı temsilcilerinin büyük şehirlerde yaşamadığını akılda tutmalı. İnternetin etkisi, televizyondan daha derin. Çünkü hem interaktif bir mecra, hem de televizyona göre çok daha filtresiz. Üstelik sosyo-ekonomik farklılıklar, bu mecralara erişimde daha az rol oynuyor. YouTube kanalları, TV kanallarından çok daha fazla izleniyor. Instagram fenomenleri, Z kuşağı dünyasında, pek çok kanaat önderinden daha etkili.

Ancak mesele oy vermeye gelince, tek bir formülün geçerli olacağını düşünmek abes. Çünkü ortada kompleks bir durum var. Z kuşağının da “gelecekten” ya da “istikrardan” yana oy kullanmayacağını iddia etmek tembellik olur.

AKP, özellikle 2013’teki Gezi Parkı protestolarından bu yana daha otoriter bir idare tarzı benimsediği ve seçmenlerinden her şeyden çok “itaat” ve “sadakat” bekleyen bir organizasyona dönüştüğü için, gençler arasındaki popülaritesini kaybetti.

Erdoğan’ın geçen haftaki sosyal medya çıkışı, Netflix’i de içine kapatarak bu mecraları kapatacağını söylemesi, belli ki gençler tarafından hoş karşılanmayacak. Nitekim, Erdoğan’ın sözlerinden sonra partiden gelen düzeltme çabaları da bunun göstergesi.

Cumhurbaşkanı, “popüler alanı” domine ederse, iktidarının devam edeceğini düşünüyor. Daha yaşlı kuşakları, TV’leri ve geleneksel medyayı kontrol ederek etkisi altında tutacağını öngörüyor. Bununla birlikte “yandaş ünlüler” zümresini ikâme ediyor. Eski yarışçı Kenan Sofuoğlu ya da eski futbolcu Alpay Özalan’la partiyi gençler için “çekici” kılma derdinde. Demet Akalın’la poz vererek en azından belli bir kesime hitap edebileceği zannında.

Gelgelelim, şimdi karşısında daha farklı bir durum var. İnterneti ihmal ettiğini, Gezi Parkı zamanında anlamıştı AKP, fakat o günden bugüne pek de yol kat edemedi. Bosphorus Global’in genç sosyal medya fenomenlerinin etkisi sınırlı kaldı. Ali Babacan’ın, ilk önemli medya hamlelerinden birini 140journos belgeseliyle yapması, çok daha etkiliydi mesela.

Bu demek değil ki, gençler arasında kararlı bir AKP düşmanlığı veya muhalefet partilerine gönül vermişlik olsun. Dediğim gibi, Z kuşağını heyecan verici kılan, denklemdeki yerlerinin tam olarak bilinememesi ve olası bir seçimde dengeleri değiştirebilme ihtimali.

Siyasî partilere ya da çeşitli grupların kanaat önderlerine naçizane tavsiyem şu olurdu: Gençlerin nasıl tavır takınacağını, kendileri hakkında neler düşündüğünü öğrenmenin en kolay yolu, onları dinlemek.

[Yavuz Altun] 6.7.2020 [TR724]

Hanefi inancı olmaz be kardeşim! [Ahmet Kurucan]

Yazacağım o kadar çok konu var ki! Birçoklarının ön hazırlıklarını da yapmışım. Ama mutlaka araya bir şeyler giriyor ve beni yazma planımdan kopartıyor. Aşağıda okuyacağınız yazı da bunlardan biri.

Geçenlerde birisini dinliyorum. Kendi çapında dini ilimlerde belli bir yere sahip. Kamuoyunda kabullenilmişliği de var. Ayasofya’nın ibadete açılması konuşuluyor. Sözün akışı içinde bir yere geldi ve “Hanefi inancına göre” dedi. İşte orada zihnen ve fikren koptum. Bu söz üzerine aklıma üşüşen düşünceler beni benden aldı, elimden tuttu ve bambaşka yerlere götürdü. Hayalen ve fikren o meclisten uzaklaşırken dilimden “Hanefi inancı olmaz be kardeşim!” cümlesi dökülüyordu.

Evet, aynen böyle. Hanefi fıkhına göre olur, Hanefi mezhebine göre olur, Hanefilerin fıkhî görüşlerine göre olur, Ebu Hanife’ye göre olur ama Hanefi inancına göre olmaz be kardeşim! Gerçekten olmaz. İzah edeyim.

Fıkıh, sözlük ve kavram itibariyle farklı anlamlara sahiptir. Fıkhın genel kullanımını ve gelenek içinde oturmuş olduğu anlamı nazara alacak olursak o, hukukla eşdeğer bir mana ifade eder. Ben şahsen bunun doğru olduğunu düşünmüyorum. Hatta “İslam fıkhı ve İslam’ın fıkhı” tabirine amenna ama “İslam hukuku” tabirinin çok yanlış çıkarımlara vesile olan bir kavramsallaştırma olduğunu kanaatindeyim. Zira özü, mahiyeti, ruhu, maksadı itibariyle bütün zaman, mekân ve insanlara verilen mesajda inanca yönelik tevhit, nübüvvet ve haşir esaslarını sosyal hayatı düzenleme adına da genel ilkeler ve prensipler getiren İslam dininin “İslam hukuku” tabiriyle dar bir alan sıkıştırıldığı ve daha da ötesi bu isimlendirmenin % 90’ı beşeri düşünceler ürünü olan dinamik içtihatlara hem İlahilik hem statik bir mahiyet kazandırdığını dün tarihte, bugün de yakın ve uzak çevremde gözlemliyorum.

Hanefi fıkhı, bu beşerî düşünce ekollerinden birinin üretmiş olduğu hukuki görüşler mecmuasına verilen isimdir. İmam Azam bu ekolün baş mimarı, kurucusudur. O, hukuki düzlemde dini metinleri merkeze alan yorumlar yapmış, yaşadığı dönemin soru ve sorunlarına yönelik birçok çözüm önerileri getirmiş, içtihatlarda bulunmuş ve fetvalar vermiştir. Kendisinin vefatından sonra ortaya çıkartılacak olsa da o, bütün bunları yaparken belli bir metodoloji takip etmiştir. Talebeler yetiştirmiş ve yetiştirdiği talebeler de aynı usulü geliştirerek kullanıp gerek hocalarının sağlığında gerekse vefatından sonra birçok fıkhî hükme imzalar atmıştır. İşte Hanefi fıkhı dediğimiz şey, İmam Azam, talebeleri ve onların izinden giden ulemanın ortaya koydukları hukuki görüşlerin tamamına verilen isimdir.

Kısaca çerçevesini çizdiğimiz ibadetler başta olmak üzere mirasa kadar uzanan hukuki bağlamdaki hükümler/içtihatlar/görüşler/kanaatler/düşünceler/fetvalar bilginin konusudur. Kabul edersin ya da etmezsin. Ama bu kabulü veya reddi ifade ederken iman/itikad ekseninde kullanılan tabirleri kullanamazsın, “inanıyorum” veya “inanmıyorum” ya da “Hanefi inancına göre, Hanefi itikadına göre” diyemezsin. Zira sözü edilen fıkhî görüşler imanın, inancın ve itikadin konusu değildir.

Burada cedel içine girip “inanç dedim, iman demedim” gibi ucuz müdafaa yollarına sapılmamalı, iman ile inanç birbirinden ayrıdır” denilmemeli. Doğru, inanç iman demek değildir. Daha çok Arapça’daki itikad kavramına taalluk eden bir karşılığa sahiptir. İngilizce’deki “faith” ve “believe” ayrımında olduğu gibi. Fakat Türkçemizde iman ile itikad, iman ile akide ve iman ile inanç eş anlamlı bir şekilde kullanılır. Bu kavramları anlam çerçevesine sadık kalarak ne halkımız ne de akademik çevre kullanıyor. Bana bu yazıyı yazdıran da zaten böyle özensiz bir kullanım değil mi?

İmanın mahalli kalptir. Rasyonel gerekçelerle desteklenebilir ama şu unutulmamalı iman’ı bilgi nesnesi haline getirmek, imanı iman olmaktan çıkartır. Bütün dinler ve inançlar için geçerlidir bu. Böylesi bir çaba imanın büyüsünü bozar. Ayrıca tecrübi bir temele sahip değildir iman. Olsa da subjektiftir, objektif değil. Objektif olsa bu, aklın elinden irade ve ihtiyarı almak manasına gelir ki bu durum Kur’an’ın beyanları içinde dünyanın imtihan meydanı olması, ahiret, hesap, cennet ve cehennemin yaratılışını anlamsız ve izah edilemez hale getirir.

Muhammed Şebusteri’nin İman ve Özgürlük kitabında dediği gibi iman kimyasal bir iksir gibidir. Şöyle der Şebusteri: “Bu âlemin bir yaratıcısı olduğuna inanmak iman değildir. Bu sadece bir inançtır. Doğru ve iyi bir inançtır da üstelik. Ama böyle bir inanç iman değildir. İman bilgi de değildir. Bazı teolojik önermeleri bir kıyas oluşturacak şekilde bir araya getirerek sonuçta bu âlemin bir yaratıcısı olduğu bilgisini elde etmek mümkündür. Ama böyle bir bilgi iman değildir. İman yakîn, bilim ve felsefe de değildir. Bütün bunlar olmadığına göre şu halde iman nedir? İman tercihe dayalı bir eyleme ve yaşama biçimidir! Bu eyleme ve yaşama biçiminin özü, insanın gerçek benliğine ulaşabilmek için fani benliğinden vazgeçerek delicesine Allah’a yönelmesidir! İman, insan varlığının derin bir dinamizmine tekabül etmektedir. Böyle bir iman güven, aşk ve umut duygularıyla birlikte bulunur. Tıpkı bir bebeğin kendisini tam bir güven içerisinde annesinin kollarına bırakması gibidir iman! Çünkü bir bebek kendisini annesinin kollarına bıraktığında aslında bütün varlığını ona teslim etmektedir. Böyle bir teslimiyet tam bir güvene dayanmaktadır. İşte iman Allah karşısında böyle bir haleti ruhiyeye sahip olmaktır. İmanın tıpkı kimyasal bir iksir gibi olduğunu unutmamak gerekir. Aşk gibidir iman, öyle herkese nasip olmaz. Çünkü iman oldukça nadir rastlanan bir mücevherdir. Bunun dışındaki her şey imanın tezahür kalıplarından başka bir şey değildir.”

Yazımı buraya kadar okuyanlar verdiğim tepkinin çok aşırı olduğunu düşünebilir. “Ne olacak adam Hanefi inancı demiş, işi çok büyüttün” nazarıyla bakabilir. Saygı duyarım ama bu tür düşünce ve yorumlara katılmıyorum. Zira din gibi bir olguda o dinin vaz’ etmiş olduğu kavramlar yerli yerinden oynatılırsa, kavramlara olmadık manalar verilirse, bu Nasreddin Hoca tabiriyle bindiğin dalı kesmek anlamını taşır. Din adamı ve işin uzmanı vasıflarıyla merkezde yerini alan ve tele-vaizlik yapanların böylesi meselelerde milimlik bir açı sapması, muhit hattına vardığında kapanmaz bir açı, doldurulamaz bir boşluk ve büyük bir uçurum olarak karşımıza çıkar. Bir de bu sapmanın kar topu gibi büyüdüğünü düşünecek olursanız, üstelik bunun nesiller boyu devam ettiğini ve edeceğini hayal ederseniz, iş içinden çıkılmaz bir hale gelir.

Cihad kavramında öyle olmamış mıdır? Birbirimizi kandırmayalım, cihad, hem Kur’an’ın kullanımları hem Efendimizin beyanları hem de 19. yy’a kadar oluşan gelenek içinde katl, kıtal, harb, savaş kavramları ile karşılık bulan nesnel gerçekliğin bir boyutunu teşkil ediyordu. Fakat 19. yy’da İslam ülkelerinin sömürge devletlerden kurtuluş mücadelesi esnasında sadece savaşla özdeş haline geldi ve getirildi. Aradan neredeyse 100 yıl geçti ve bugün Müslümanlar çocuklarına ‘Cihad’ ismi veremeyecek duruma geldi. Bunun sebebi bahsini ettiğimiz yanlış kullanımdır, kavramın içinin boşaltılmasıdır, özgün ve orijinal manadan uzaklaşması ve uzaklaştırılmasıdır. Batılıların bu noktaya gelişte katkısı tabii ki göz ardı edilemez ama meselem o değil. Anlatmaya çalıştığım şey kavramların aslî manalarından uzaklaştırılmasının gelecekte karşımıza çıkaracağı sonuç. “Hanefi inancı” söylemine tepki göstermemin sebebi bu. Bunun “İmam Azam dindir” demekten farkı yoktur. Bugün olmadı yarın bu zihniyetin varacağı durak maalesef burasıdır.

Pratik hayatımızda karşılığı bulunan bir başka misal daha verelim isterseniz. Bugün İslam dünyasının hemen her ülkesinde bulunan cemaat ve tarikat mensuplarının bazıları idealize ettikleri ister şeyhlerini/liderlerini isterse öğretilerini ifade ederken kullandıkları dilde de aynı türden sapmalarda bulunuyorlar. “Hanefi inancına göre” denildiği gibi inanç ve iman kavramları oralarda da liderlerin emir, yasak, tavsiye ya da düşünce ve öğretilerin makuliyetini izah sadedinde kullanılabiliyorlar. Tek kelime ile yanlış kardeşim! Buradan kült doğar, fanatizm ve dogmatizm türer, lider fetişizmi ürer, ideoloji sapkınlık açığa çıkar. İman, inanç, akide, itikad gibi dinin özünü ifadede kullanılan bu kavramlar oralarda kullanılmaz. “Ben ona iman etmişim” diyor. Ne demek bu ya! “Basiret ya hu!”

Özetleyecek olursam, İslam’da vahyin haricindeki her türlü bilgi beşerî bilgidir. Buna Efendimiz’in (sas) peygamberlik vasfı haricinde söylemiş olduğu beyanlar da dahildir. “Ben de sizin gibi bir beşerim. Siz davalarınıza bakmam için bana geliyorsunuz. Bir kısmınız delilini diğerinden daha iyi anlatabilir. Ben de dinlediklerime göre hüküm veririm. Bu durumda hükmümde isabet de ederim yanılırım da. Şu hâlde ben (delillere, şahitlere, yeminlere bakarak) herhangi bir kimse için kardeşinin hakkı olan bir şeyin verilmesine hükmedersem, o kimse bir şey almasın. Çünkü ben bu şekilde gerçekte ona bir parça kesip vermişim demektir. ”(Buhari, Ahkam,20) Efendimizin böyle dediği ve bu sözleriyle ümmetini uyardığı bir yerde o ümmetin beşerî bilgilere, yorumlara, düşüncelere, görüşlere, kanaatlere “inanç/iman/akide” tabirlerini kullanması, değişmez ve değiştirilemez sabiteler mesabesinde görmesi dini tahrip ve tahrife kadar uzayan bir sürece bizi sokabilir. Mezhebi görüşlerin din gibi kabulüne yol açar. Bu gerileyişin, çözülüşün, dağılışın ve yıkılışın hem sebebi hem de sonucu olabilecek önemli bir meseledir. Aman dikkat!

[Ahmet Kurucan] 6.7.2020 [TR724]

Türkiye seçimle demokratikleşir mi? (2) [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Türkiye’de demokratik bir düzenin kurulmasındaki en önemli sorunlardan biri, birbirinden farklı politik hareketlerin ve dünya görüşlerinin Türkiye toplumunun gideceği yere dair ortak bir kararlarının olmamasıdır. Türkiye, bu bakımdan sosyolojik kontekstte “toplum” olmanın klasik koşullarını yerine getiriyor mu, emin değilim. Sosyolojik toplum konsepti, “biz” duygusunu ve ortak yaşama isteğini içerir. Bu, ortak gelecek tasavvurunu da kapsıyor.

Moderniteden bu yana Osmanlı ve Türkiye toplumları, ortak gelecek tasavvuru konusunda birbirinden çok farklı, hatta kısmen de taban tabana zıt tasavvurlara sahip politik hareketler ve dünya görüşlerinin rekabetine sahne oluyor. Bu grupları kabaca gelenekçiler ve modernleştirmeciler olarak iki grup altında toplayabiliriz.

Gelenekçiler, din, kültür, siyaset gibi üst yapısal alanları modernitenin etkilerinden korumak isteyenlerden oluşuyordu. Bunlar ekonominin, ordunun, eğitim metotlarının vs. reformunu kısmen onaylar ve desteklerken, müfredatın, kültürün, toplumsal normların, geleneksel hayat biçimlerinin vs. modernite etkisiyle değişim ve dönüşüm geçirmesine karşıydılar.

Modernleştirmeciler, gelenekçilerin aksine, reformları salt ekonomi, ordu, eğitim metotları veya bürokratik organizasyon yapısıyla sınırlı tutmayıp, kültürel alana da yaymak isteyenlerden oluşmaktaydı.

Birincisi dinin toplumsal düzende esas zemin veya temel olarak kabulünü benimseyip, dinle çelişen tüm modernleşme hamlelerine karşı pozisyon alırken, ikincisi dinin kapsama alanına giren alanlara da etki eden bir modernleşmeyi gerekli görüyordu. Ve toplumsal yaşantıyı dönüştürmeyi talep ediyordu. Dolayısıyla, birincisi kendisini geleneksel ve sağ, ikincisi ise ilerlemeci-seküler ve sol olarak konumlandırdı. Mecelle’den bu yana modernleştirmeci-sekülerler sürekli mevzi kazanırken, gelenekçiler mevzi kaybetti. Osmanlı hanedanının son kertede modernleşmecilerden yana tavır almasıyla beraber, Osmanlı İmparatorluğu dünyada Avrupa’da meydana gelen gelişme ve değişimlere en açık Batılı olmayan toplum haline geldi. Aynen Rusya ve Japonya’nın elitlerinin yaşadığı sorunları yaşarken, onların bulduğu çözümlere benzer ve yaşadıkları zorluklarla benzeşen deneyimler yaşadı. Avrupa (Batılı) devletlerinin modernleşmeden elde ettikleri kazanımlar, basitçe onları diğer bölgelerdeki insan topluluklarına karşı daha dominant hale getirirken, bu durum dünyanın geri kalanında Avrupa modernleşmesini taklit eden akımların doğmasına neden oldu. Osmanlı’da da olan buydu. İşte Osmanlı-Türk siyaseti, bu olguya karşı alınan pozisyonla oluşan grupların mücadelesidir.

İttihatçılar ve onların devamı olan Kemalistler, dinin siyaset ve toplumsal yaşam üzerindeki etkisini azalttıkları oranda toplumu modernleştirebileceklerini düşünüyorlardı. Bu nedenle, Osmanlıcılık (Osmanlı tebaası olmak temelli aidiyet) ve İslamcılık (Ümmet temelli aidiyet) yerine, daha seküler ve Batılı bir konsept olan ve diğerlerinin aksine modern olduğu su götürmeyen nasyonalizmi (milliyetçiliği) seçtiler. Bir Türk milleti yaratmaya çalıştılar. Balkanlarda gayrimüslimlerin izledikleri yolu takip ettiler. Osmanlı tebaası veya Ümmet olmak, Osmanlı İmparatorluğu’nu kurtarmayacaktı. Bu yaşanılan dönem çok uluslu ve etnisiteli imparatorlukların ulus devletlere dönüştüğü bir devirdi. Fakat geleneksel Müslüman bir toplumdan bir ulus aidiyeti üzerine oturan yeni bir millet inşa etmek kolay iş değildi. Ve her şeyden önce de, toplumda bu yönde oluşmuş geniş bir mutabakat yoktu. Çünkü Osmanlı aydınları ve halk, birbirinden kopuktu. Eğitim elitleri Batılı eğitim süreçlerinden geçmişlerdi ve dünyaya çok farklı gözlüklerle bakıyorlardı. Oysa halkın büyük bir çoğunluğu hala eski geleneksel sosyalizasyon süreçlerinin ürünüydü ve etraflarındaki hızlı değişim ve dönüşümü dehşetle izlemekteydiler.

Cumhuriyet ilan edildikten sonra, iki net iç düşman formüle etti: ayrılıkçılık ve gericilik. Ayrılıkçılık, ülke sınırlarının korunmasına ilişkin Sèvres sendromu kaynaklı reflekslerdi. Gericilik (irtica) ise İslam’ın sekülerleşen toplumda laik politikaların kendisini sıkıştırdığı köşeden memnun olmamasına ilişkin bir şeydi. Gelenekçiler böylece kurulan cumhuriyetle kendilerini özdeşleştiremediler. Onu dönüştürmeye yönelik bir pozisyon aldılar. CHP-DP arasındaki ayrımda da, 28 Şubat sürecinde de, bugünkü Gülen Cemaati’ne yönelik uygulanan cadı avında da hep aynı dinamikler rol oynuyor.

 Bugün dünyada modernite bir duraklama dönemi yaşıyor. Ahlaki ve değerlere ilişkin görecelilik ile post-modernite, Avrupa’nın ilerlemeci düşüncesine ket vurdu. Düz çizgisel tarihle Avrupa ilerlemesini takip ederek modernleşmeyi içeren modernleşme kuramları artık revaçta değil. Reel sosyalizmin uğradığı yenilgi sonrası, din ve gelenek yeni bir Rönesans yaşıyor. Çin ve Güney Kore gibi modernleşme deneyimlerinin mahallî ve yerli ile moderni birbirine bağlayan deneyleri, Afrika ve Ortadoğu’daki gelenekçi toplumlara başka modernleşme yollarını işaret ediyor. Soğuk Savaş sonrası tarihin sonu gelmese de, Batı’lı yolun sonu ortaya çıktı. Batılı ülkeler, post-koloni bölgelerindeki kültürel hegemonyalarını sürdürmeme yönünde bir tutum içine girdi.

Türkiye muhalefetindeki ilerlemeci modernleştirmeciler, AB sürecinde Batılı normların ülkelerinin “bölünmez bütünlüğüne karşı” güvence oluşturmadığını sezdi. AB reformlarına CHP destek vermedi ve bunların Avrupa’ya verilen “tavizler” olduğu yönünde MHP ile gayet uyumlu bir pozisyon aldı. Aynı şey, bireysel özgürlükler, özellikle de din ve vicdan hürriyeti konusunda ortaya çıktı. Soğuk Savaş sonrasında liberalleşme eğilimine giren Türkiye siyasetinde, ilerleme yönündeki akıntıya karşı çapa, CHP oldu. Bu, modernleştirmecilerin ilk kez Batılı yönün dışında bir arayışa girdiğini gösteriyordu. 28 Şubat sürecinde, İslamcıların devleti “ele geçirmesinden” korkan nomenklatura, post modern darbe ile demokrasiye “balans ayarı” verdi. Ama bu tutmadı ve bu hamlenin bumerangı, AKP’nin doğuşu ve masif şekilde iktidara gelişi ile sonuçlandı. 2001’den bu yana ana eksenini (gelenekçiler-modernleştirmeciler) yitiren ve karmaşıklaşan bir Türkiye siyasi kakofonisi ile karşı karşıyayız. Mevcut siyasal parti ve hareketlerin nihai hedefleri ne, tam belli değil. 2001-2008 arası yoğun bir demokratikleşme yaşayan Türkiye, bu demokratikleşmenin lokomotifi AKP ve Gülen Cemaati’nin 2009’dan sonra somut olarak ortaklıklarını sonlandırmaya başlamaları ile yeni bir döneme girdi. Vesayetçi modernleştirmeciler darbe yoluyla siyasete yön verme opsiyonlarının daraldığını gördüler. Kürt Hareketi, seküler modernleştirmecilerle eski gelenekçi yeni dindar-modernleştirmecileri karşı karşıya getirdi. Kürt açılımları yapan Erdoğan’ın AKP’si karşısında pozisyon alan CHP, MHP ve eski nomenklatura, 17 Aralık 2013 soruşturmaları sonrasında kucaklarına düşen suça batmış İslamcı siyasi elitle pazarlık yaptı ve 15 Temmuz 2016 sürecine götüren gelişmeler böylece Türk siyasi kakofonisini yepyeni bir konstellasyona götürdü.

Avrasyacı-derin devlet (Ergenekoncular), MHP, CHP, İYİP, tümüyle anti Kürt ve anti Gülen Cemaati politikalarında hemfikirler. Bugünkü Türkiye siyasetinde oluşan konstellasyonun mihenk taşı bu asgari müşterektir. Geleceğe yönelik çok farklı Türkiye tahayyülleri de olsa, bugün itibarıyla mevcut rejim çerçevesinde bu farklı fraksiyonları bir araya getiren şey budur. Bu konstellasyonun az buçuk dışında olan tek oyuncu, Kürtlerdir. Liberaller ve Cemaat sahayı çoktan terk etti. Meydanda tek görece muhalefet, 3. büyük siyasal parti olan HDP’dir. O da sürekli kan kaybederek ve alan ufaltarak yok oluyor. İçinde soğuk suya olan tencereye atılan kurbağa gibi, Kürt hareketi de sine-i millete dönme momentumunu kaybedip, rejimin içinde yok olacak.

Seçmen, bu “rekabetçi otoriter” rejimde halen oy kullanıyor, evet! Fakat tercih yaptığı partilerin (HDP hariç) tümü, rejim partileri. Bir başka ifadeyle, hangi partiye oy attığınızın önemi yok. İktidara kim gelirse gelsin (vitrinde kim olursa olsun!) mevcut rejim koşulları değişmeyecek. Bu rejimin temelleri a) Cemaat’in “FETÖ” ilan edilmesi, b) Kürt siyasetinin engellenmesi, c) Batılı dış politikanın terki, d) milli diktatörlüğün inşası gibi temel diskurlar üzerinde oturuyor.

Bu rejimin oyuncuları, bugüne odaklı! Yarın ne olacak, şu anki meseleleri bu değil! Aralarında bir güç mücadelesi olacak. Ama bu mücadeleden demokrasi ve hukuk devleti çıkmayacak. Ortak düşmanlarına karşı, ortak hedeflerini gerçekleştirmek doğrultusunda hareket ediyorlar. En önemli hedefleri, istedikleri rejimi konsolide etmek. Erdoğan bunu gayet iyi yapıyor. Perinçek’in, Feyzioğlu’nun, CHP ulusalcılarının, MHP’nin, generallerin Erdoğan’ın arkasında sırmaları, ondan çok hazzetmelerinden kaynaklanmıyor. Herkes Erdoğan’ın kullanışlı bir figür olduğunda mutabık! Erdoğan ve yakın çevresi de bu durumu biliyor. Ve su akarken testilerini doldurma gayreti içindeler. Sıfır noktası geldiğinde, herkes ortaya çıkacak hesaplaşma halinin ülkeyi bir iç savaşa çok yaklaştıracağının farkında. Ortak gelecek birliği olmayan her insan topluluğunda görüldüğü üzere, Türkiye toplumu, kutuplaşmayı uzlaşıyla aşamayacak. Bunun için gerekli olan demokratik çerçeve ve koşullar çoktandır yok. Seçimler, şu an salt kamuoyu yoklamaları gibi bir hizmet görmekte. Zaten doğu ve güneydoğuda Kürtler yerel yöneticilerinin başlarına gelenlerden sonra bunu çok iyi idrak etmiş bulunuyor. Kaldı ki, Selahattin Demirtaş ve onlarca milletvekillerinin sayısı da her geçen gün daha da artıyor.

CHP-MHP ve İYİP, rejimde farklı roller oynasa da, her üçü de Türk nasyonalisti. CHP seküler Erdoğan karşıtı, MHP muhafazakâr ve Erdoğan muhibbi, İYİP MHP ve Erdoğan karşıtı muhafazakâr. Ama tümü de nasyonalist. AKP pragmatik kleptokratist, İslamcı ve nasyonalist. Olmadıkları tek şey – hepsinde ortak olmak üzere – demokratlık!

Bu bağlamda Türkiye toplumu da kendilerini birleştiren üç şeyin Kürt Hareketi düşmanlığı, Hizmet Hareketi düşmanlığı ve liberal değerler düşmanlığı biliyor. Bilmese neden bu mevcut rejim partilerine destek versin! Davutoğlu ve Babacan gibi AKP bünyesinden çıkan küskünler de evrensel hiçbir değeri göğüslerini gererek savunamıyor. Herkesin ağzında rejim diskuru “FETÖ”, herkes birbirini bu sakızla suçluyor. Türkiye halkının temel özgürlüklerle alakalı bir beklentisi yok. Herkes kendisinin derdine odaklanmış durumda. Ötekinden kime ne! Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir! Bana dokunmayan yılan bin yaşasın! Bu pragmatizm, bugünü açıklıyor. Yarın ne olur, bu tür rejimlerin en epik sorusu budur! Kanımca lira daha fazla değer kaybeder, Türkiye’nin kredi notu daha da dibe vurur, yabancı yatırımcı ve turist hiç gelmemeye başlar, iç pazar daralır, yoksulluk artar. Siyaset değişmez, ama ekonominin seyri onu değişime zorlar. Siyasi kanalları giderek tıkanan Kürtler Türkiye’den daha fazla kopma eğilimine girer. İmamoğlu, Yavaş ve İnce gibi figürlerin değişik çehre ve adlardaki aynı kişiler olduğu giderek anlaşılır. Beyin göçü ve sermaye kaçışı hızlanır. Türkiye daha “yerli ve milli” (!) bir hal alır. Rusya ve Çin gibi küresel, İran gibi bölgesel güçlerin oyunları aynen sürer. İmkânı olanlar ve yandaşlar, ceplerini doldurmaya devam ederler.

Seçimler ne getirir? Çok şey belki… Ama yeni hiçbir şey!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 6.7.2020 [TR724]

Basri [M.Nedim Hazar]

Bazı karakterler için “Aspirin” tabirini kullandığımı yakın dostlarım bilir. Öyledir; bazı insanlar başa, dişe, kulağa her şeye iyi gelir ve adeta Aspirin gibi her yerde kullanmak mümkündür.

Gazeteci Basri Doğan kelimenin tam anlamıyla bir Aspirin karakter olduğunu daha tanışmanızın ikinci dakikasında anlamak mümkündür.

Cıva gibi kıpır kıpır, yerinde duramayan bir gazeteci.

Eskiler bu tipolojiye “Acar muhabir” derlerdi.

Yaklaşık 20 yıldır tanışırım Hollanda’da yaşayan Basri Doğan ile.

Hiçbir şey yapmasa yerinde zıplayan meslektaşlardandır.

Kamerası, kayıt cihazı daima bir kol mesafesindedir.

7/24 meslek ile herc ü merc olmuş tabiri caizse fenafi’l medya bir insandır Basri.

Dünyaya gazeteci olarak bakar. İnşaat temel kazısı görse, “nasıl haber yapabilirim acaba?” diye düşünür önce.

Dur durak bilmez, yorulmak bilmez.

Bu hiperaktivite tahmini önce ailesini sonra yakınlarını epey yoruyor olmalı.

Meslek yaşamındaki başarılarının sayısı az değildir.

Şimdi buraya bunları yazmanın anlamı yok ama Hollanda Başbakanına “Tripod” taşıtmış bir gazeteciden bahsediyoruz sevgili okur.

Ve en önemlisi insandır Basri. Kalbi pırıl pırıl, vicdanlı ve hümanist.

Nerde bir mağdur görse yardıma koşar. Önce kendi milleti, sonra Hollanda halkının kardeşliği için neredeyse ömrünü tüketmiştir.

 Din, dil, ırk ayrımı gözetmek. Nefret nedir bilmez.

O kadar ki kendine terörist diyen AKP iktidarı ve Erdoğan için bile bir kez bırakınız argoyu, küfrü, bedduayı, olumsuz konuştuğunu bile görmedim.

Yaptığı haberlerin hiç birinde olumsuzluk yoktur Basri Doğan’ın.

4 yıl önce malum 15 Temmuz sonrasında başlayan cadı avı ve fişleme furyasından o da payını almıştı.

Erketede yatan o kadar çok kıskananı vardı ki içinde kini olan kustu. Basri’yi hedef gösterdi siyasal İslamcısı, ulusalcısı, Ergenekoncusu atılmadık iftira, etmedik hakaret bırakmadılar.

Evinin adresini hedef gösterecek kadar kuduranlar oldu.

Basri onların diliyle cevap vermedi, hukuk yolunu seçti ve tüm mahkemeleri kazandı. Tekzip yayınlattı, tazminat aldı ama utanmazlar için bunun çok önemi yoktu!

Basri evini değiştirmek zorunda kaldı.

Yeni taşındığı mahallede ilk olarak ne yaptı sizce?

Tüm komşuları toplayıp bir yemek verdi ve kendini taktim etti Türk milletini anlattı…

Önce mahalle ile kaynaştı.

Sonra mahallenin kültür merkezi ile ortak organizasyonlar yaptı.

Türk-Hollanda kültürel yakınlaşması için koşturdukça Hollandalı komşuları ona katıldılar.

İki toplumun arasındaki mesafeleri adeta yok etti Basri.

Ve nihayet kıymet bilenlerin ülkesinde yaptığı bu çabalar netice verdi.

Hollanda’nın en prestijli ödülü olan Kraliyet Nişanına layık görüldü. Birkaç gün önce de düzenlenen törenle aldı ödülünü Basri.

Eminim epey kişi hasetinden çatlamıştır.

Amsterdam Belediye Başkanı Femke Haselma’nın törende yaptığı konuşması her şeyi anlatıyordu aslında:

“Amsterdam özgürlüğe çok önem veren bir şehir. Özgür ifade ve düşüncelerini söylemek en önemli prensiplerimizden.

Bu salonda bunun ne kadar önemli olduğunu anlayan biri varsa o da sizsiniz. İfadelerinizden ve barışçıl ideallerinizden dolayı çok kere ölüm ile tehdit edildiniz.

 Bu korkunç ve kabul edilemez.

Siz birçok medya kuruluşuna gazeteci kimliğinizle özgür ifadenin önemi ve çok kültürlü toplumumuz hakkında haberler yapıyorsunuz.

Siz sosyal bir insansınız ve birçok dernek için gönüllü olarak çalışıyorsunuz.

Çalışmalarınızda entegrasyon ve uyuma katkı sağlayarak Hollanda toplumuna hizmet ediyorsunuz. Mahallenizde programlar düzenlediniz ve programlarda organizatörlük ve başkanlık yaptınız ama mutfak temizlenmesi gerektiği zaman ise yeri geldi orayı da temizlediniz.

Platform İNS ve Witboek vakfındaki çalışmalarınızda toplumdaki ayrıştırmaları gündeme getirecek projeler üretiyorsunuz ve bunların önüne geçmek adına projeler üretiyorsunuz. ‘Huis Van De Wijk Aker‘ semt evinde toplumsal entegrasyon konulu çalışmalar yapıyorsunuz.

Bu çalışmalarınızı büyük bir içtenlikle yapıyorsunuz.

Çünkü siz çok kültürlülük, diyalog ve demoktratik değerlerden güç alıyorsunuz. Ve siz biliyorsunuz ki: inanmak önemli bir şey ama hayata geçirmek inanmak kadar önemli.

Siz aktif bir şekilde insanlar arasında köprüler kuruyorsunuz ve yardıma muhtaç olan insanlara yardım ediyorsunuz. Mesela doğduğu ülkelerinden farklı düşündükleri için çıkarak buraya sığınan insanlara yardım ediyorsunuz.

Sayın Doğan siz Hollanda Kraliyet ailesi üyesi oldunuz ve kraliyet nişanına layık görüldünüz.”

Şu cümleyi tekrar hatırlatayım. “Ve siz biliyorsunuz ki: inanmak önemli bir şey ama hayata geçirmek inanmak kadar önemli. “

Yıllardır Hollanda’da bulunup hiçbir halt etmeden sadece laf üretenler elbette kıskançlıktan çatlayacak duruma gelecekti.

Ancak.

Bir hakkı teslim etmek gerektiğini de düşünüyorum.

Hollanda Kraliyet Ailesi Basri’yi çoktan hak ettiği bir ödülle onurlandırdı.

Ancak bana böyle bir imkan verseler bir dakika bile düşünmeden ödülü önce Basri Doğan’ın eşi Necmiye Hanım’a verirdim.

Necmiye Doğan bütün sıkıntılara, baskılara, ötekileştirmeye, dışlamaya, fişlemeye (ki bunların bazıları akrabalarından bile gelmiştir) küsmeden, darılmadan, gocunmadan eşinden belki de bir adım önde olarak koşturmuştur hep.

Kermesten kermese koşar, yardımlarda en öndedir, bir yerde insan gücüne ihtiyaç varsa Necmiye Abla’yı görürsünüz.

Basri Doğan, Kraliyet Nişanı sevincini eşiyle paylaştı.

Necip Fazıl O Erler şiirinde harika anlatır Necmiye Abla gibi insanları…

“Yıldızları tespih tespih çeker de..

Namazda arka saf hizasındalar…”

Hep arka planda oldu, hep görünmeyendi belki ama en az Basri Doğan kadar övgüyü ve saygıyı hak etmektedir Necmiye Doğan.

Allah hizmetlerini daim eylesin…

[M.Nedim Hazar] 6.7.2020 [TR724]

Ayasofya’yı cami yapıp da mı saklasak yoksa… [Veysel Ayhan]

Ayasofya, siyasi aktörlerin istismar etmekten utanmadığı ve sıkılmadığı mağdur ve mazlum bir mabet.

Bahçeli cumaları hiç kaçırmadığı için(!) “Ayasofya Camisi ibadete mutlaka açılmalıdır.” diyor.

Devam ediyor: “Oradan çan sesi değil, ezan sesi yükselecektir.”

Koca koca adamlar daha Ayasofya’nın ne olduğunu bilmiyor.

Oysa orada 567 yıldır çan çalmıyor. Ayrıca kenarında küçük bir bölümde namaz kılınır, ibadet edilir.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Rahmetli Süleyman Demirel’in unutulmaz bir anekdotu vardır. Yunanistan’la Ege konusunda sıkıntılar yaşanmaktadır. Kabine uzun saatler toplantı yapar. Toplantı bittiğinde dışarıda merakla bekleyen gazeteciler sorar:

“Sayın Başbakan, Yunanistan Ege Denizi’nin bir Yunan gölü olduğunu iddia ediyor. Cevabınız ne olacak?”

Efsanevi cevap şudur:
“Ege bir Türk gölü değildir. Ege bir Yunan gölü de değildir. Binaenaleyh Ege zaten bir göl de değildir!”

Benzer bir durum. Ortada ne cami ne de kilise var. Ayasofya 85 yıldır müze.

Bir işin doğallığı “arz ve talep”le ölçülür.

Ortada bir ihtiyaç yok.

Yüz metre ötedeki Sultan Ahmet camii cumada zor doluyor.

Ortada bir mümin patlaması yok. Bilakis AKP istismarlarıyla insanlar dinden soğudu. Deizm ve ateizm patladı. Cemaat hızla azalıyor. Kimsenin Ayasofya diye bir derdi yok.

KUTSALLARI ÖĞÜTME MAKİNASI

Ama bu yeni bir refleks değil.

Hükümet her sıkıştığında dini sembolleri istismar eder.

Ekonomi çöktüğünde türbana sarılır.

Yolsuzluk ve hırsızlık ortaya çıkınca takkeyle namaza durur.

Rüşvette suçüstü olunca aşir okumaya başlar.

Durum daha vahimse “Filistin” ve “Gazze” der…

AKP, tam bir kutsalları öğütme makinasıdır.

Ve şimdi ağzına Ayasofya’yı alıyorsa demek ki işler iyice sarpa sardı.

SİYASET MAĞDURU BİR MABET: AYASOFYA

Öncelikle dini bir mekânı tartışıyorsak dini kaynakları referans almak zorundayız.

Allah Resûlü (sav) ibadet edenlere ve ibadet mahallerine karşı insanları daima uyarmıştır. Bu hassasiyet savaş zamanı bile sürer. Ordusunu savaşa gönderirken verdiği şu emir fevkalade önemlidir:

“Yaşlılara, kadınlara, çocuklara, kendisini ibadet ü tâate vermiş ruhbanlara ve mabetlere ilişmeyiniz! Ağaçları yakmayınız! Hayvanlara dokunmayınız! Ve servetleri heder etmeyiniz.” (Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned; Ebû Davud)

Bu hadiste ibadet edenlere, ruhbanlara dokunmama önemli bir emirdir.

Hemen arkasından “mabet”lere dokunmama emri gelir.

Necranlı Hristiyanlar, altmış kişilik bir heyetle Medine’ye gelmişti. Müslümanlık hakkında, özellikle de İslâm nazarında Hazreti İsa ve Hazreti Meryem konularında Mescid-i Nebevi’de Allah Resulü ile uzun müzakereler yaptılar. İbadet saatleri geldiğinden mescidin bir kenarında ibadet etmek istediler. Sahabeden bazıları bunu engellemeye kalktığında Efendimiz (sav) onlara engel oldu. Ve Necranlı Hristiyanlar, Medine’de kaldıkları süre içerisinde başlarındaki piskopos ile mescidin doğu tarafına yönelerek rahat bir şekilde ibadetlerini yaptılar.

Yani Mescid-i Nebevi’nin bir kısmı Kilise olarak kullanıldı.

Başka dinlere ve o dinlerin müntesiplerine davranmada ne kadar güzel bir örnek.

Bu saygı hep devam etti.

Müslüman ordular, Kudüs’ün kapısına geldiğinde, Hristiyan din adamları kitaplarındaki bir bilgiye dayanarak Hz. Ömer gelirse şehrin anahtarlarını teslim edeceklerini söyler.

Hz. Ömer, kabul eder ve yola çıkar. Patrik ve vali tarafından karşılanır. Oradaki halka “canlarına, mallarına, kiliselerine, haçlarına, kutsal eşyalara dokunulmayacağına, kiliselerin yıkılmayacağına ve kısmen dahi olsa işgal edilmeyeceğine” teminat verir.

Daha sonra Hz Ömer’e Kudüs’ü gezdirirler. Sepulchre Kilisesi’ni gezerken namaz vakti gelir. Hz. Ömer namaz için izin ister. Patrik “Buyrun, burası da Tanrı’nın evidir. Dini vecibelerinizi burada yerine getirebilirsiniz.”der.
Hz. Ömer: “Benim için mahsuru yok ama burada namaz kılarsam, ileride ‘Halife Ömer burada namaz kılmıştır’ diye İsa efendimizin kutsal mekânını camiye çevirirler. Buna müsaade edemem.” der. Ve dışarıda kılar.

Ve Kudüs’ten ayrılırken Hıristiyanlarca kutsal bilinen yerlerde yine Hıristiyanların ibadet etmesini, buna karşılık Müslümanlar için de bir ibadethane yapılması için emir verir.

Emevi halifelerinden Ömer b. Abdulaziz, râşit halifelerden biri gibi kabul edilir. Hz. Ömer’in torunudur. Meşhur süte su katma hikayesinde geçen ve sonradan Hz. Ömer’in gelini olacak kadının oğludur. Yaşayışıyla Hz. Ömer’e çok benzer. O sebeple de 2. Ömer diye anılır. Emevi halifelerinin kullandığı Saray’da ikamet etmeyi kabul etmez. Eski mütevazi evinde yaşar.

İlk yaptığı iş, bir istişare heyeti kurmak olur. Zâlim vali ve memurları görevden alır. Hilafet makamına tahsis edilen atları hazineye iade eder. Kendi şahsi atını kullanır. Asla hediye kabul etmez.

Ömer bin Abdülaziz’in yaptığı bir başka önemli şey daha vardır: Kendinden önceki Emevi Halifeleri tarafından el konulmuş, Hristiyan ve Musevilere ait kilise ve sinagogları eski sahiplerine geri verir. Bu toplumsal bütünlük için çok önemli bir adım olur. Böylece üç yıl içinde geniş bir coğrafyada herkesin gönlünü kazanır. Yezit’lerin Mervan’ların perişan ettiği bir coğrafyaya can suyu olur, barış getirir.

Fatih’in, İstanbul’un fethi sonrası Ayasofya’yı camiye çevirmesinin hikmeti neydi bilmiyoruz. O günün siyasi sebepleri nelerdi? Bunlar ayrı bir tartışma konusu.

Bugüne gelecek olursak Ayasofya’yı camiye çevirme zaten utanç verici bir siyasi istismar.

Niyet Allah rızası değil. Halkın gönlünü kazanma da değil.

Sadece bir “Oy ütme” hamlesi.

Peki işe yarar mı?

Sanmam.

Halk AKP sayesinde dinden uzaklaştı ve soğudu.

Kutsal değerler tüketildi.

İstismara müsait siyasi İslamcı kesimlerin bile Ayasofya’nin camiye çevrilmesini pek umursayacağını sanmıyorum.

[Veysel Ayhan] 6.7.2020 [TR724]