Mardin Dargeçit’te, babası 1993’te gözaltında kaybedilen İrfan Yakut, Gülbiş Mezrasındaki bir mağarada toplu mezar buldu. Yakut’un ihbarı üzerine savcılık inceleme yaptı. Mağaradan 40 kafatası çıktı.
BOLD – İHD Mardin Şube Başkanı Fevzi Adsız, kemiklerin Dargeçit JİTEM davası kapsamında kaybedilen kişilere ait olabileceğini öne sürdü.
Gazete Duvar’ın haberine göre, Mardin Dargeçit’e bağlı Akyol Kırsal Mahallesi’ne bağlı Gulbiş Mezrasındaki bir mağarada toplu mezar bulundu. Kemikleri bulan mahalle sakinlerinden İrfan Yakut, Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvuruda bulundu. Yapılan incelemede mağarada 40 kişiye ait kafatası ve kemikler olduğu tespit edildi. Bölgeye girişler jandarma kontrolüne alınırken, kimsenin geçişine izin verilmedi. Kemiklere dair savcılık başvurusu yapan İrfan Yakut, İnsan Hakları Derneği (İHD) Mardin Şube avukatları ile olay yerine geldi. Ancak savcılık bölgeye sadece Yakut’un girmesine izin verdi ve gizlilik kararı aldı.
40 KAFATASI BULUNDU, DNA İNCELEMESİ YAPILACAK
Savcılığın incelemesini takip eden Yakut, babası Yahya Yakut’un 1993 yılında kaybedildiğini, daha önce de bölgede gezdiklerini ancak kemikleri görmediklerini anlattı. Yakut, 28 Mayıs günü bölgede yine gezerken, mağaranın önünde kemikleri fark ettiğini belirtti. Mağarada arasında babasına ait kemikler olabileceğini düşünerek hareket ettiğini söyleyen Yakut, “Savcılığa başvurdum. Şimdi kemikleri aldılar, DNA için gönderecekler. İnceleme sırasında 40 kafatası bulundu. Kazarak çıkardılar. Umut ediyoruz ki bizim olmasa da başkalarının kemikleri olması. Her ne olursa olsun böyle bir şeyin gün yüzüne çıkması herkes için iyi olacak” dedi.
JİTEM İDDİASI
Alana girmesi engellenen İHD Mardin Şube Başkanı Fevzi Adsız ise, kemiklerin 90’lı yıllarda faili meçhul cinayete kurban giden ve kaybedilenlere ait olduğu düşüncesinde olduklarını söyledi. Toplanan kemiklerin Adıyaman’da devam eden Dargeçit JİTEM Davası kapsamında kaybedilen kişilere ait kemikler olabileceğini savunan Adsız, “Daha önce 7 kişinin cenazesine ulaşılmıştı, 3 kişinin cenazesine ulaşılamamıştı. Kaybedilenlere ait olabileceğini düşünüyoruz” dedi. Sürecin takipçisi olacaklarını belirten Adsız, DNA işlemleri sonucunda eşleşme olması durumunda dosyaların birleştirilmesini isteyeceklerini söyledi.
[Bold Medya] 30.5.2020
Trump vatandaşları tehdit etti
ABD'de George Floyd'un polis tarafından boğularak öldürülmesiyle başlayan protestolar tüm ülkeyi etkisi altına aldı. Dün gece Beyaz Saray'ın karşı caddesinde toplanan protestoculara polis yetkilileri karşı karşıya geldi. Daha önce göstericileri tehdit eden ABD Başkanı Donald Trump'tan ise ikinci tehdit geldi: İçeri girselerdi vahşi köpeklerle kaşılaşacaklardı.
ABD’nin Minnesota eyaletinde polisin George Floyd’u gözaltına alırken boğarak öldürmesinin ardından başlayan protestoların dördüncü gecesinde, protestocular Washington’da Beyaz Saray’ın karşısındaki Lafayette Meydanı’nda toplandı. Cuma gecesi Beyaz Saray’ın önünde toplanan gösteiricler “Nefes alamıyoruz” diyerek polis şiddetini protesto etti.
Daha önce protestocuları ‘ateş açmakla’ tehdit eden ABD Başkanı Donald Trump, “Protestocular içeriye girseydi şimdiye kadar görülen en vahşi köpekler ve en uğursuz silahlarla karşılaşacaklardı” dedi.
Trump, Twitter paylaşımında şu ifadeleri kullandı: “Gizli Servis dün gece Beyaz Saray’da iyi bir iş çıkardı. Profesyonel olmalarının yanı sıra serin kanlılardı. Ben içerdeydim, her hareketi izledim ve daha fazla güvende hissedemezdim. ‘Protestocuların’ bağırmasına ve rant yapmasına izin verdiler. Ancak ne zaman ki birisi içeriye girmeye çalıştı, çabucak -sertçe- üzerlerine çullandılar. Kendilerini neyin vurduğundan bile haberleri yoktu…
… Eğer içeriye girselerdi şimdiye kadar görülmüş en vahşi köpekler ve en uğursuz silahlarla karşılacaklardı. O zaman insanlar gerçekten incinirdi.”
[Samanyolu Haber] 30.5.2020
ABD’nin Minnesota eyaletinde polisin George Floyd’u gözaltına alırken boğarak öldürmesinin ardından başlayan protestoların dördüncü gecesinde, protestocular Washington’da Beyaz Saray’ın karşısındaki Lafayette Meydanı’nda toplandı. Cuma gecesi Beyaz Saray’ın önünde toplanan gösteiricler “Nefes alamıyoruz” diyerek polis şiddetini protesto etti.
Daha önce protestocuları ‘ateş açmakla’ tehdit eden ABD Başkanı Donald Trump, “Protestocular içeriye girseydi şimdiye kadar görülen en vahşi köpekler ve en uğursuz silahlarla karşılaşacaklardı” dedi.
Trump, Twitter paylaşımında şu ifadeleri kullandı: “Gizli Servis dün gece Beyaz Saray’da iyi bir iş çıkardı. Profesyonel olmalarının yanı sıra serin kanlılardı. Ben içerdeydim, her hareketi izledim ve daha fazla güvende hissedemezdim. ‘Protestocuların’ bağırmasına ve rant yapmasına izin verdiler. Ancak ne zaman ki birisi içeriye girmeye çalıştı, çabucak -sertçe- üzerlerine çullandılar. Kendilerini neyin vurduğundan bile haberleri yoktu…
… Eğer içeriye girselerdi şimdiye kadar görülmüş en vahşi köpekler ve en uğursuz silahlarla karşılacaklardı. O zaman insanlar gerçekten incinirdi.”
[Samanyolu Haber] 30.5.2020
Hastanede büyük yolsuzluk
Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi’ne bir firmanın aynı cihazı sterilize ederek 500 defa sattığı ortaya çıktı. Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Osman Selçuk Aydemir yolsuzluğun tespit edilmesi sonrası firmaya ödemeyi kestiklerini açıkladı.
Adnan Menderes Üniversitesi Rektör Prof. Dr. Osman Selçuk Aydemir, üniversite hastanesinde 500 bin liralık yolsuzluğu ortaya çıkardıklarını açıkladı. Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi’ne aynı cihazın sterilize edilerek 500 defa satıldığı tespit edildi. Aydemir, yolsuzluğun tespit edilmesi sonrası firmaya ödeme yapmadıklarını söyledi.Adnan Menderes Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Osman Selçuk Aldemir, göreve geldikten 1.5 ay sonra tebdili kıyafet ile Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi'ne gitti. Aldemir, Diyabetik Yara Bakım Ünitesi'nde kullanılan, 10 santimetre boyutundaki tek kullanımlık olan ve 1000 lira değerindeki 'Ultrasonik Cerrahi Probu' cihazının deforme olduğunu fark etti. Şüphelenen Aldemir, aynı hastanede görev yapan doktor ve hemşirelerden, yolsuzlukla mücadele timi kurdu. Yapılan araştırmalar sonunda ise aynı cihazın, sterilize edilerek, 500 defa hastaneye satıldığı ortaya çıktı.
Yolsuzluğun ortaya çıkmasının ardından da 15 Mayıs günü, cihazı satan firma ile yolsuzluğa göz yuman doktor ve hemşireler hakkında Cumhuriyet savcılığına suç duyurusunda bulunuldu.
Prof. Dr. Osman Selçuk Aldemir, "Üretici firma sanki bunu sıfırmış gibi veriyor. Bizim kullanmamızı sağlıyordu. Bu da devleti 500 bin lira zarara sokmuş. Biz gerekli tetkikleri yaptıktan sonra hem idari açıdan soruşturma başlattık hem de savcılığa suç duyurusunda bulunduk. Ciddi bir operasyondu. Bazı yerlerden uyarı ve tehditler de aldık. Açık konuşmakta fayda var. Ben bu konuda hiç çekinmem. Devletini biraz fazla seven rektörlerden birisiyim. Asla geri adım atmam. Devletimin bir kuruşunu kimseye yedirmem. Herkes ayağını denk alsın" dedi.
'YOLSUZLUĞU FARK ETTİK ÖDEME YAPMADIK'
Herkesin bundan sonra daha dikkatli olacağını belirten Aldemir, "Öğretim üyelerimizde bu saatten sonra kendilerine çok daha güveniyorlar. Bizimle temasa geçen bütün medikaller ve bu işleri yaptığımız firmalar, ne kadar hassas olduğumuzu bildikleri için bundan sonra buna göre tavırla geliyorlar. Benimle birlikte yolsuzlukla kararlı bir şekilde mücadele eden arkadaşlara da ayrı ayrı teşekkür ediyorum. 500 bin liralık yolsuzluk var. Bu ödemeyi fark ettiğimiz için yapmadık. Konu savcılıkta derinlemesine inceleniyor. Bu üretici firma sadece bizim üniversiteyle çalışmıyor. Farklı üniversitelerle de çalıştıklarını fark ettik. Bu konuyu o üniversitelerdeki arkadaşlarla da paylaştık. YÖK'e de detaylı bilgi verdik" diye konuştu.
'TEDBİLİ KIYAFETLE DOLAŞMAYA DEVAM EDECEĞİM'
Zaman zaman tebdili kıyafet ile birimleri denetleyen Aldemir, "Sürekli tebdili kıyafetle gezen ve tüm birimleri denetleyen biriyim. Geçen yıl, Kuşadası'nda diş hekimliği polikliniğimizle ilgili bir duyum almıştım. Oraya gittim, hekimlerin olmadığını fark edince de polikliniği kapattım. Sonunda ne oldu? Biz şu anda uluslararası sağlık sertifikasına sahip olan tek diş hekimliği üniversitesiyiz. Onu kapattık ama ileride çok daha güzel bir açılış planlıyoruz" dedi.
[Samanyolu Haber] 30.5.2020
Adnan Menderes Üniversitesi Rektör Prof. Dr. Osman Selçuk Aydemir, üniversite hastanesinde 500 bin liralık yolsuzluğu ortaya çıkardıklarını açıkladı. Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi’ne aynı cihazın sterilize edilerek 500 defa satıldığı tespit edildi. Aydemir, yolsuzluğun tespit edilmesi sonrası firmaya ödeme yapmadıklarını söyledi.Adnan Menderes Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Osman Selçuk Aldemir, göreve geldikten 1.5 ay sonra tebdili kıyafet ile Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi'ne gitti. Aldemir, Diyabetik Yara Bakım Ünitesi'nde kullanılan, 10 santimetre boyutundaki tek kullanımlık olan ve 1000 lira değerindeki 'Ultrasonik Cerrahi Probu' cihazının deforme olduğunu fark etti. Şüphelenen Aldemir, aynı hastanede görev yapan doktor ve hemşirelerden, yolsuzlukla mücadele timi kurdu. Yapılan araştırmalar sonunda ise aynı cihazın, sterilize edilerek, 500 defa hastaneye satıldığı ortaya çıktı.
Yolsuzluğun ortaya çıkmasının ardından da 15 Mayıs günü, cihazı satan firma ile yolsuzluğa göz yuman doktor ve hemşireler hakkında Cumhuriyet savcılığına suç duyurusunda bulunuldu.
Prof. Dr. Osman Selçuk Aldemir, "Üretici firma sanki bunu sıfırmış gibi veriyor. Bizim kullanmamızı sağlıyordu. Bu da devleti 500 bin lira zarara sokmuş. Biz gerekli tetkikleri yaptıktan sonra hem idari açıdan soruşturma başlattık hem de savcılığa suç duyurusunda bulunduk. Ciddi bir operasyondu. Bazı yerlerden uyarı ve tehditler de aldık. Açık konuşmakta fayda var. Ben bu konuda hiç çekinmem. Devletini biraz fazla seven rektörlerden birisiyim. Asla geri adım atmam. Devletimin bir kuruşunu kimseye yedirmem. Herkes ayağını denk alsın" dedi.
'YOLSUZLUĞU FARK ETTİK ÖDEME YAPMADIK'
Herkesin bundan sonra daha dikkatli olacağını belirten Aldemir, "Öğretim üyelerimizde bu saatten sonra kendilerine çok daha güveniyorlar. Bizimle temasa geçen bütün medikaller ve bu işleri yaptığımız firmalar, ne kadar hassas olduğumuzu bildikleri için bundan sonra buna göre tavırla geliyorlar. Benimle birlikte yolsuzlukla kararlı bir şekilde mücadele eden arkadaşlara da ayrı ayrı teşekkür ediyorum. 500 bin liralık yolsuzluk var. Bu ödemeyi fark ettiğimiz için yapmadık. Konu savcılıkta derinlemesine inceleniyor. Bu üretici firma sadece bizim üniversiteyle çalışmıyor. Farklı üniversitelerle de çalıştıklarını fark ettik. Bu konuyu o üniversitelerdeki arkadaşlarla da paylaştık. YÖK'e de detaylı bilgi verdik" diye konuştu.
'TEDBİLİ KIYAFETLE DOLAŞMAYA DEVAM EDECEĞİM'
Zaman zaman tebdili kıyafet ile birimleri denetleyen Aldemir, "Sürekli tebdili kıyafetle gezen ve tüm birimleri denetleyen biriyim. Geçen yıl, Kuşadası'nda diş hekimliği polikliniğimizle ilgili bir duyum almıştım. Oraya gittim, hekimlerin olmadığını fark edince de polikliniği kapattım. Sonunda ne oldu? Biz şu anda uluslararası sağlık sertifikasına sahip olan tek diş hekimliği üniversitesiyiz. Onu kapattık ama ileride çok daha güzel bir açılış planlıyoruz" dedi.
[Samanyolu Haber] 30.5.2020
"15 Temmuz aktörlerinin rolleri bir bir ortaya çıkıyor" [İsmail S. Gülümser]
İsmail S. Gülümser/Aktif Haber
17-25 Aralık 2013 ten itibaren cemaate ait tüm faaliyet alanları hakkında hukuksuz işlem başlatılmıştı. Belli bir plan dâhilinde cemaatle irtibatlı olan BankAsya, Samanyolu televizyonu, Zaman Gazetesi gibi önde gelen hizmet kurumlarına kayyum atanmış, aralarında FEM dershanesi gibi 300'e yakın şubesi bulunan büyükler dâhil önde gelen okul dershane ve benzeri işletmelere partili görevlendirilip cemaat kurumları aşamalı olarak hukuksuz bir şekilde gasp edilmişti.
Cemaatin yoğun olduğu eğitim, emniyet, adalet gibi devlet birimlerinde cemaatle irtibatlı olanların görev yerleri değiştirilmiş yöneticilik görevlerine son verilerek tenzili rütbe ile sürgünler başlatılmıştı. Hükümetin doğrudan karışamadığı ordu bütün bu uygulamalardan etkilenmeyen tek kurum olarak kalmış Erdoğan’ın cemaatle irtibatlı askerleri tasfiye etmek için çareler aradığı seslendirilmeye başlamıştı.
Bu aşamada kendine özgü hiyerarşik yapısından dolayı dışarıdan müdahale imkânı olmayan orduya içeriden bir ortak arandı cemaate her türlü kötülüğü yapmaya müsait cemaat düşmanlığı ile bilinen bu güne kadar ordu içindeki hukuksuzlukların kaynağı olan Perinçek grubu kullanıldı. Kirli hesapları için geçmişte birçok ölümlü olaya adı karışmış insan öldürmekten zevk alan bu grupla birlikte bir darbe senaryosu hazırlandı ve senaryoya kasıtlı olarak cemaatten bazı isimler monte edilerek hala sorumlusunu belirleyip açıkça ortaya koyamadıkları darbe hizmet hareketinin üzerine yıkıldı ve ardından cadı avı başlatıldı.
Son günlerde Cihat Yaycı’nın kızağa çekilip istifa etmesi haberleriyle onun da aralarında olduğu üst düzey subayların 15 Temmuzdaki rolleri tekrar gündeme geldi, yurt içinden ve yurt dışından yayın yapan haber sitelerinde konu hakkında birçok makale yayınlandı. Bunlar arasında Adem Yavuz Aslan ve Ahmet Dönmez gibi yazarların gündeme taşıdığı önemli bazı detaylar var. Bu yazımızda mahkeme kayıtlarındaki bilgilerden hareketle bütün bu senaryonun kurgulanmasında rol alan aktörler ve darbedeki rolleri hakkında kısa bir değerlendirme yapacak cemaate kumpas kurmak üzere hazırlanmış bu plan sonucu günah keçisi gösterilen hizmet mensuplarının varlıkları yanında ülke yönetiminin nasıl gasp edildiğini aktarmaya çalışacağız.
ERDOĞAN-FİDAN İKİLİSİNİN KOORDİNATÖRLÜĞÜNDE KURGULANAN DARBE
İktidarın onca sansürüne rağmen mahkeme kayıtlarına ulaşma cesareti gösteren birkaç gazetecinin derlemelerine baktığınızda 15 Temmuz’un “Yurtta Sulh konseyi” dedikleri hala sorumlusunun bile bulunamadığı düzmece bir grup tarafından planlanmadığını aksine bu darbenin Erdoğan koordinatörlüğünde MİT tarafından planlandığını gösteren onlarca delile rastlıyorsunuz.
Hemen ilk akla gelenleri sıralarsak;
Darbe sorumlusu gibi gösterdikleri “Yurtta Sulh konseyi” adına çekilen direktiflerin darbeci ilan edilen grup tarafından hazırlanmadığı, onların isimlerinin bulunduğu fişleme listelerine göre MİT tarafından planlandığını artık biliyoruz. Çünkü listelerde yer alan isimlerin bilgilerinde fahiş hatalar var, eğer listeler gerçekten darbeye iştirak ettiği söylenen kişiler tarafından hazırlanmış olsaydı kendileri hakkındaki bilgiler düzeltilirdi. Konseydekilerin kendilerine ait bilgileri güncellemeyecek kadar cahil olduğuna inanmamızı bekliyorlar.
Darbe gecesi olayları bir tutanakla kayıt altına alıp birçok kişi hakkında işlem başlatan Savcı Serdar Coşkun imzalı belgenin bir savcı tarafından hazırlandığını söylemek mümkün değil. Çünkü azıcık hukuk okumuş bir savcı tutanağa olmamış olayları yazamaz, hâlbuki onun hazırladığı söylenen tutanakta çok sayıda olay olduğundan farklı şekilde kayıt altına alınmış. MİT tarafından planlanan olayların gerçekleşeceği tahmin edilerek olaylar olmadan çok önce hazırlanıp savcıya imzalatılmış. Olmamış olayların kayıt altına alındığı bir belgenin savcı tarafından hazırlandığı yalanına kanmamızı istiyorlar
Akın Öztürk’ün işkence ile darbe sorumluluğunu kabul edileceği varsayılarak A.A’na onun suçunu itiraf ettiği yönünde haberler yaptırmışlar, olaylar istedikleri gibi gelişmeyince daha sonra bu haberleri kaldırmışlar. Başkanını bile kendilerinin belirlediği işkenceyle suçu üzerine atmaya çalıştıkları kabul ettiremeyince vazgeçtikleri hayali bir grubun varlığını kabul etmemizi umuyorlar.
Yurtta Sulh Konseyi adına çekildiği söylenen direktifler ve savcı tarafından hazırlandığı söylenen tutanaklardaki hatalar tek başına darbenin başkanın belli olmayan konsey tarafından planlanmadığını aksine bunun Erdoğan ve fişleme yapan ekip tarafından planlandığını göstermek için yeterli.
Yurtta sulh konseyi denilen grubun darbeyle ilgili hiçbir hazırlıkları yok bu güne kadar onların darbe planı ortaya çıkmadı. Hâlbuki Erdoğan ve Fidan ikilisi yapacakları darbe için her türlü planlarının hazır olduğu ortaya çıktı. Askerin adını darbeye karıştırmak için 2010 da kaldırılmış EMASYA protokolünü darbeden kısa süre önce yeniden yürürlüğe sokarak bazı bölgelere terör bahanesiyle askeri unsurların gönderilmesini planlamış, askerleri olayların içine planlı olarak kendileri sokmuş bu yolla orduda temizlik kurgulamışlar.
Darbeden önce ülkede yeniden terör yükseliyor kanaati oluşturup askeri sokak olaylarında kullanmak için MİT tarafından ölümlü patlama olayları planlanmış vatandaşların ölümleriyle askerler şehir merkezlerinde terör eylemlerinin olacağına inandırılmış, ölümlerle askerin darbe planlarında rol alması için zemin hazırlamışlar.
Darbeci dedikleri hiçbir plan yapmamış ancak Erdoğan’ın kendi ağzından “bizim de elimiz armut toplamıyordu biz de kendi planımızı yaptık” sözüyle itiraf ettiği gibi en az 6 yıllık (belki daha fazla) aşamalı bir çalışma ile her türlü hazırlıklarını yapmışlar. Erdoğan 2010’dan itibaren MİT’in başına Fidan’ı getirerek yapacağı darbenin hazırlıklarına başlanılmış.
Teamüllere aykırı olarak 2013’te emekli asker Sadik Üstün cemaat mensubu askerleri fişlemek için MİT’de kritik bir göreve getiriliyor. 2014’te emniyette cemaat mensuplarını fişlemek için ilgili daire başkanını değiştiriyorlar. Cemaatle irtibatlı hâkim ve savcıları fişlemek için HSYK başkanı ve cumhuriyet başsavcısı değiştiriliyor. Cemaatle bağlantılı eğitim kurumlarının bilgilerine ulaşmak için MEB de ilgili genel müdür değiştiriliyor. Cemaatle irtibatlı STK ların yönetimlerini fişlemek için dernekler daire başkanı değiştiriliyor. Ardından üyelik gerektirmeyen hizmet mensuplarını tespit etmek için onların ortak hizmet aldıkları birimleri tek tek gasp etmeye başlıyorlar. 2015’te BankAsya’ya, 2016 başlarında Zaman gazetesine, Kaynak Holdinge ve FEM dershanesinin de aralarında olduğu büyük eğitim kurumlarına, işletmelere kayyum atıyorlar.
-Üstün 2015’te Ergenekoncuların da yardımıyla cemaat mensubu askerlerin fişlemesini tamamlıyor.
-Emniyet mensupları ilgili birimdeki yeni amirden bilgiler alınarak fişleniyor.
-HSYK da cemaat mensubu hâkim ve savcılar, üyesi oldukları birliklerin listeleri üzerinden fişleniyor.
-Dernekler masası vasıtasıyla cemaatle irtibatlı tüm dernek vakıf ve sendikaların yöneticileri fişleniyor.
-2016 da bankaya para yatıranların, eğitim kurumlarında çocuk okutanların, gazeteye abone olanların, telefon uygulaması Bylock kullananların listeleri üzerinden devlet memurundan esnafına varıncaya kadar gönüllü faaliyetlere katılanların tek tek fişlemesi yapılıyor.
Fişleme işlemi büyük oranda tamamlandığına kanaat getirdikten sonra darbe startını veriyorlar.
Kendi kontrolleri altında sınırlı bir kalkışma görüntüsü olması için olayların büyümesine yol açacak muhtemel bölgelere önceden gönderdikleri kamyonlarla kum yığmış, olayların kontrolden çıkıp büyümesini önleyecek tedbirler almış sadece kendi planladıkları askeri unsurların çıkışına izin verecek şekilde kontrollü darbe hazırlamışlar.
Darbe kalkışma görüntüsü olan hemen her yerde olaylar özellikle ölümler Erdoğan’ın izin vermesiyle MİT in koordinatörlüğünde gerçekleşmiş. Köprüde oğlu ve kocası öldürülen Bayan Olçak’ın dediği gibi tüm olaylar şaibeli ve bir gün aydınlatılırsa bugün melek dediklerimizin şeytan olduğu ortaya çıkabilir. Ölüm ve yaralanmalarla gerçek bir darbe görüntüsü oluşturmaya çalışmışlar ancak olayların yaşandığı her yerde sahtecilik içeren onlarca örnek göstermek mümkün.
Meclis bombalanmamış, bombalandı görüntüsü oluşturmak için kepçeyle çukur kazılmış, dışarıdan meclis binasına bomba atılmamış içeride havai fişek gibi bir şey patlatılarak perdelere bile zarar vermeyen bir görüntü oluşturulmuş, askerler köprüde kimseyi öldürmemiş ölümler keskin nişancı ve siniperler tarafından gerçekleşmiş...
Erdoğan darbe öncesinde neler yapılacağını planladığı gibi darbe sonrası neler yapılacağını da tek tek planlamış, hemen kendini ordu genel komutanı ilan edip OHAL ile devleti tek başına yöneteceği bir sistem kurgulamış, 7 kez OHAL’i uzatarak o dönemde çıkardığı KHK’larla devletin tüm kontrol mekanizmalarını ele geçirmeyi planlamış ve gerçekleştirmiş.
Yapacağı darbenin sorumluluğunu başkasının üzerine yıkacağı senaryo sonrası, fişleyerek belirlediği cemaat mensuplarını darbeci hain ölümlerden sorumlu canavarlar olarak gösterip şeytanlaştırmış ve soykırıma başlamış.
-Daha darbe sürerken önceden fişleyerek belirlediği 3 bine yakın hâkim ve savcıyı görevden alıp devre dışı bırakarak hukuk sistemini adalet dağıtmaktan uzaklaştırmış.
-Önceden fişleyerek belirlediği, asker, polis ve hukukçuları darbeye karışıp karışmadığına bakılmaksızın darbenin önlenmesinde rol almış olsalar bile darbe sorumlusu ilan edip birçoğunu tutuklatmış.
-10 gün içinde çıkardığı KHK lar ile önceden fişleyerek belirlediği yüz bini aşkın devlet memurunu görevden almış.
-3 binden fazla esnaf ve iş adamının mal varlıklarına el koymuş kimini tutuklatmış,
-Cemaatle bağlantılı eğitim kurumları-işletmeler-dernek-vakıf-sendikaların varlıklarına el koymuş yönetici ve üyelerini darbeye karışmakla suçlayıp gözaltına aldırmış.
Yani en az 6 yıllık aşamalı bir planla hazırladığı darbeyle ülke yönetimini gasp ederken yaptığı suçların tamamını günahsız bir grubun üzerine atarak kendisi tüm suçlamalardan aklanacağı insanlık dışı kirli bir projeyi hayata geçirmiş.
HULUSİ AKAR VE KUVVET KOMUTANLARININ ROLÜ
Mahkeme tutanaklarına geçen belgelerde Hulusi Akar’la alakalı önemli iddialar var onun mahkeme huzurunda ifade vermesi engellendiği için bunların hiç birisi sorgulanamıyor. Yurtta sulh konseyi adına illere gönderilecek ilk metinler üzerinde Hulusi Akar’ın imzası var ancak o daha sonra Mehmet Partigöç imzalı belgeler hazırlatıyor.
Bu değişikliğin neden yapıldığı sonra ortaya çıkıyor. Akar kuvvet komutanlarıyla yaptığı görüşmelerde Erdoğan ve icraatlarından rahatsız olsa da ordu Ergenekon-Balyoz gibi darbeye yatkın kadrolardan temizlendiği için mevcut kadrolarla bir kalkışmanın mümkün olmadığını ifade edip çevresindekilere niyetini ima ediyor. Bu bilgilerin Abidin Ünal tarafından gizlice Erdoğan’a iletildiğini tespit ettirince hemen safını değiştirip MİT aracılığı ile Erdoğan’ın yapacağı darbenin ortağı haline geliyor. Özellikle 13 Temmuzdan sonra Fidan’la saatlerce süren görüşmelerle orduyu Erdoğan’ın darbesinde kullanacağı bir araç haline getiriyor. Onların yaptığı tüm planlanmalara ya boyun eğiyor ya ortak oluyor. Genelkurmaydan çekilecek direktiflerle ordu mensuplarından bazılarının olaylara adının karıştırılmasına imkân tanıyor.
Fidan’la yapılan görüşmelerin bir bölümüne o gün Genelkurmay II. başkanı durumundaki Yaşar Güler’de katılıyor. Mehmet Akkurt Genelkurmayda öldürülerek susturulan tek kişi olduğu için Yaşar Güler talimatı ile Yurtta Sulh Konseyi adına çekilen sıkıyönetim direktifleri talimatını kimin verdiği sorgulanamıyor suç altta imzası olan Mehmet Partigöç’ün üzerine yıkılıyor. Akar ve Güler MİT le anlaşıp Erdoğan’ın darbesine katılıyor ve onların orduya kurduğu tuzağın parçası haline geliyor.
Abidin Ünal Erdoğan’a karşı ordu içinde özellikle Akar’ın da bunduğu ortamlarda konuşulanları aktarmak üzere hafiye elemanı gibi çalışıyor. Akar onun sırf makam kapmak için orduya tuzak kurduğunu gizli gizli onunla buluşmaya gittiğini fark ediyor. Erdoğan’ın planladığı darbede hava kuvvetlerinin rol alması için doğrudan ya da dolaylı zemin hazırlıyor. Askeri öğrencilerin köprüye götürülmesi işini arkadan planlayıp gencecik çocukların tuzağın içine çekilmesinde köprüde öldürülmesinde rol alıyor, onları ziyaret edip köprüye benim talimatımla gidiyorsunuz mesajı veriyor. Ölümlü olaylarda kullanılan uçaklar ve emekli pilotların icraatını kolaylaştırmak için talimatları geciktiriyor, olayların Erdoğan ve ekibince planlandığı gibi devam etmesi için zemin hazırlıyor.
Bülent Bostanoğlu ve Veysel Kösele terör tehdidi bahanesiyle savaş gemilerinin limandan açılması ve bazı bölgeleri bombalaması için büyük çaba sarf ediyor, gemi komutanlarının basiretiyle gemiler bombalama olayına karışmadan limana dönmek istiyor, dönenlere ateş açılacağını bildirerek tehdit ediyor daha fazla ölüm olması için çabalıyorlar ancak gemi komutanlarının dengeli yaklaşımı ile tehditler sonuçsuz kalıyor. Kendine birliği kontrol görevi verilen Zeki Çolak apronda uçuşa hazır bekleyen daha sonra bazı bölgelerde özellikle polis ölümlerinde kullanılacak helikopter pilotlarını selamlayıp geçiyor, niçin uçuşa hazır beklediklerini sorgulatmayarak ölümlere zemin hazırlıyor.
Darbe gecesi ve sonrasında en aktif görev yapanlardan birisi de son günlerde istifası gündeme gelen Cihat Yaycı. Ahmet Dönmez son yazısında onun Ergenekoncu ekip tarafından cemaat içine sokulmuş biri olabileceğini uzun örneklerle anlattı. Ordudan cemaat mensuplarının temizlenmesi için icat ettiği şablonla birçok insan mağdur edildi. Hâlbuki o da kuvvet komutanları gibi Erdoğan darbesinde aktif görev yaptı ülkenin ona teslim edilmesi için çalıştı. Adeta Erdoğan’ın güvenliğinden sorumlu biri gibi darbe gecesi onunla aynı otelde kaldı, onun verdiği demeçlerde arkadan bazı şeyleri söylemesini istediği için adı sufleci komutan olarak kaldı.
ERGENEKONCULARIN ROLÜ
Darbe gecesi askeri unsurların yapacağı ölümlü olayların hepsinde doğrudan veya dolaylı olarak o gün Özel Kuvvetler Komutanı olan Perinçek grubu mensubu Zekai Aksakallı’nın rolü var. 4 gün önceden verdiği özel tatbikat talimatıyla özel kuvvetler ekibini o gece Genelkurmayda görevlendiren o. Ekibin yaptığı tüm faaliyetleri o planlamış ve daha sonra darbeye karışmakla suçlamak için ekibine tezgâh kurmuş. Yaşananların kendi emriyle olmadığını göstermek için bir düzine senaryo hazırlamış. Bir düğüne gidiyor, düğünden erken ayrılıyor, yolda düğün yerine kendi davet ettiği ekibi atlatmış gibi bir kurgu planlıyor, ardından saklandığı yerden onlarca kişi hakkında ölüm emri veriyor.
Semih Terzi’nin Diyarbakır’dan getirtilmesi işini, düzmece darbe grubu tarafından kendi yerine ÖKK başına görevlendirilmesi işini, birliğe girerken öldürülüp OKK nın tüm suçlarının göreve başlamamış birinin üzerine yıkılması işini, öldürenin de temizlenip ölüm emrini kimin verdiğinin saklanması işlerini o organize ediyor.
Olayı daha görevinin başına geçmemiş Semih Terzi üzerine yıktığı Cumhurbaşkanını almak üzere Sönmezateş ekibini o gönderme işini o planlıyor, onları Erdoğan Marmaris’ten ayrılıncaya kadar İzmir’de o bekletiyor. Cumhurbaşkanın tehdit altında olduğu senaryosunun kurgusunda bizzat yer alıyor.
Özel kuvvetler talimatıyla görevlendirilip adı darbeye karıştırılmış hemen herkesin suçlanması için gerekli ortamı Aksakallı hazırlıyor, emekli pilotlarla yaptırdıkları bombalama ve ölümleri Akıncı üss komutanı başta olmak üzere cemaatle irtibatlı subayların üzerine atılması planının her aşamasında onun parmağı var.
Ordudan cemaat mensuplarıyla ilgili tüm fişlemeleri MİT Ergenekoncularla birlikte yapıyor onların verdiği fişleme listelerine göre Konsey adına illere seçilecek sıkıyönetim komutanları listesini onlar belirliyor. Sıkıyönetim mahkemelerinde görev yapacak hâkimlerin listesini fişlemelere göre onlar hazırlayıp veriyorlar. Onların listelerine göre suçlanacaklar belirleniyor ve kişilerin kendilerinin haberi olmadan Yurtta sulh konseyi adına görevlendirmeler yapılarak istediklerini darbeye karıştırıp üzerine çamur bulaştırıyorlar.
SADAT MİLİSLERİ ve PARTİLİ KALABALIKLARIN ROLÜ
Ölümlü olayların önemli bir bölümünde SADAT milislerinin rol aldığı biliniyor, Erdoğan’ın reklamcısı Erol Olçok darbeden önce paylaştığı bir bilgi ile sırları açığa çıkardığı için köprü ayağına yerleştirilen bir keskin nişancı tarafından öldürülüp susturulurken canavar ruhlu ölümden beslenen Erdoğan milisleri onun oğlunu da öldürmeyi ihmal etmiyorlar görgü şahidi olabilecek oğlunu da ölüm listelerine alıyorlar. Köprü dâhil kalabalıklar içine karışmış milisler halkı tahrik ederek ölümlerin artması için çalışıyor. Köprüde askeri öğrencinin boğazının kesilmesi işini, bir öğrencinin köprüden atılması planını SADAT milisleri organize ediyor. Köprüde olay şahitlerinin hepsinin temizlenmesi için tam bir katliam düşünüyorlar, tahriklere rağmen olaylara karışmayan askeri öğrencilerin soğukkanlılığı ve halkın sağduyusu ile ölümlerin artması engelleniyor.
O gün ordu envanterindeki iki yüz bini aşkına silahın partililere dağıtıldığı ve bunların kayıp gösterilerek kayıttan düşüldüğü anlatılıyor. Onların psikolojik danışmanı Nevzat Tarhan o gece SADAT milislerinin alanda olduğunu belirterek her olayda halkı psikolojik olarak hazırlamak üzere milislerin görev yaptığını anlatıyor.
Hapiste olduğu bilinen bir emniyetçi öfkeli kalabalık ortasında kalmış tankın içinden çıkarılıyor, o tankın içine emniyetçinin kim tarafından hapisten alınıp nasıl yerleştirildiğini, linç edilmek üzere öfkeli kalabalığın önüne atıldığı sorgulanmıyor. Tankın etrafındaki kalabalığı tahrik etme işini üstlenen milisler hareket halindeki tankların önüne vatandaşları yığıyor ve kalabalıktan kaçan tank altında kalan bazı vatandaşların ezilmesine zemin hazırlıyor.
Darbe akşamından birkaç gün önce Suriyeli grup liderlerinden Muaz Hatip in MİT le görüşmek üzere Türkiye’ye çağrılması onlarında halkın arasına karışmış silahlı gruplar olarak kullandığına işaret ediyor. Aynı yemekte Fidan’la birlikte olan Diyanet işleri başkanı Görmez’in salalarla halkın sokağa çekilmesi işini birlikte organize ettiklerini gösteriyor. Diyanet işleri başkanı MİT’le ortaklaşa bir çalışma yürüterek Erdoğan’ın darbesinde halkın sokağa dökülmesi ve ölen vatandaş cenazeleri üzerinden senaryolarının gerçekçi gibi görünmesi işini üstleniyor.
ERDOĞAN’IN DARBESİ VE SUÇ ORTAKLARI
-Şantaj, tehdit ya da kendi gelecek beklentilerinin esiri olan ordu komuta kademesi Erdoğan’ın yapacağı darbenin parçası olmayı kabul ederek kendi personeline karşı tuzak kuruyorlar.
-Abidin Ünal sırf kişisel beklentileri için Erdoğan’la anlaşıp emirle köprüye göndererek tuzağa düşürdüğü yüzlerce askeri öğrencinin kiminin öldürülmesini kimin müebbet hapisle cezalandırılmasını seyrediyor.
-Hulusi Akar Genelkurmaydan çektirdiği direktiflerle bazı askerlerin olaylara karışmasını sağlayarak kendi personeline karşı Erdoğan’ın kurduğu tuzağın parçası haline geliyor. Geçici süreliğine Milli savunma bakanlığını kapmak için koca bir orduyu binlerce askeri personeli Erdoğan’a yem olarak veriyor, emirle harekete geçirdiği mesai arkadaşları hapiste çürürken o rahat koltuğunda oturabiliyor.
-Yaşar Güler Genelkurmay koltuğunu kapmak için MİT le anlaşan kuvvet komutanlarına katılıyor, emir subayının öldürülmesine zemin hazırlıyor, genelkurmaydan çekilen direktiflerle kendi personelini olayların ortasına çekip onlara tuzak kurulmasında rol alıyor.
-Bülent Bostanoğlu Veysel Kösle ile birlikte emri altındaki personelin olaylara karıştırılması işini üstleniyor, Erdoğan ve ekibinin ülkeyi ele geçirme savaşının parçası olup ordunun en deneyimli kadrolarlarına birlikte tuzak kuruyorlar.
-Cihat Yaycı sırf makam beklentisi için cemaat mensuplarının suçlanacağı senaryonun hazırlanmasında görev alıyor,
-Aksakallı ve Ergenekon ekibi cemaat düşmanlığı ile Erdoğan’ın darbesinin parçası oluyor, başarılı çalışmalarıyla eşit şartlarda rekabet edemediği cemaate karşı kurulmuş bir suç örgütüne katılıp çok sayıda ölümlü olayla senaryonun gerçek darbe gibi görünmesi için masum askeri kadrolara tuzak kuruyor. Hazırladıkları fişleme listeleri üzerinden cemaati yok etmek üzere yapılan planda aktif rol alıyorlar.
-Diyanet işleri başkanı Görmez kendini topluma hizmete adamış bir grubun şeytanlaştırılması işini üstlenerek Erdoğan’ın ülke yönetimini gasp etmek için yaptığı vahşete katkıda bulunuyor. Salalar ile halkı tahrik edip yağmalamalara, taşkınlıklara zemin hazırlıyor.
-Partililer ve arasına karışmış SADAT milisleri Erdoğan’ın talimatına uyup insani değerlerini yitiriyor, masum öğrencilerin boğazının kesilmesi halkın keskin nişancılarla siniperlarla öldürülmesi gibi onlarca vahşet işleniyor, insanların ölümleri üzerinden saltanat kurmak isteyen bir diktatörün canavarlıklarının aracı haline geliyorlar.
-Dini cemaatler çok yakından tanıdıkları masum bir topluluğun diktatörlük hayalleri kuran biri tarafından şeytanlaştırılmasını seyrediyor, alacakları üç beş ulufe için toplumdaki önemli bir iyilik damarının yok edilmesine seyirci kalıyorlar, işlenen insanlık dışı vahşet karşısında kılları bile kıpırdamıyor.
-Bütün bu propagandalardan etkilenen toplum da gerçekten ölümlerden cemaatin sorumlu olduğunu sanarak şeytanlaştırma işlemine inanıyor, masum insanların tüm haklarının ellerinden alınmasını itiraz etmeden izliyor.
Genelkurmay başkanından başlayarak ordu üst kademesi menfaat karşılığında kendi mesai arkadaşlarına tuzak kuruyor, Erdoğan’ın darbe ile ülkeyi ele geçirmesine hizmet ediyor, onun kuracağı diktatörlüğün parçası haline gelerek toplumun kötülüğe kilitlenmiş bir suç örgütünün esiri olmasına destek veriyorlar.
ÇELİŞKİLERLE DOLU DÜZMECE SENARYOYLA CEMAATİ SUÇLAYIP DARBELERİNİ SAKLIYORLAR
Darbe üzerinde 4 yıl geçti Erdoğan yönetimi 7 kez uzattıkları OHAL döneminde işkence ile imzalattıkları iftira dolu ifadelere rağmen tüm insan haklarını ellerinden aldıkları cemaati suçlayacak kayda değer bir delil ortaya koyamıyorlar. Darbeye karışmakla suçlayıp tutukladıkları insanları baskı kurup hukuk sistemini işlemez hale getirerek yaptıkları yasal eylemlerle cezalandırmaya çalışıyorlar.
Suçlayıp şeytanlaştırdıkları cemaatin darbeyi organize ettiğini ispat için kullandıkları en önemli delilleri Şapka ve Kuzgun adlı iki itirafçının bir evde Adil Öksüz’ün de katılımıyla yapıldığını iddia ettikleri darbe toplantıları. Bu toplantılara katıldığı ve darbe gecesi Akıncı üssünde olduğu söylenen Öksüz darbeden sonra gözaltına alındığı halde serbest bırakılmış olması büyük bir muamma olarak ortada duruyor. Erdoğan yönetiminin ülkede kuş uçmasına bile izin vermediği dönemde olayla uzaktan yakından ilgisi olmayan on binlerce insanın tutukluluğu devam ederken onun anlaşılmaz bir şekilde ziyarete gelen AKP milletvekili ile yaptığı görüşmeden sonra serbest bırakılmış olması 4 yıldan beri cevapsız bekliyor. Erdoğan yönetimi onun ilde en sevilen insanlardan biri olan geçtiğimiz günlerde vefat eden kayınpederi dâhil birçok yakınını tutukladığı halde darbe sorumlusu ilan ettiği birini göstere göstere serbest bırakmasını izah etmek çok zor.
Çok önceden yapılan ihbarlarla olası bir darbe girişimini haber aldığı bilinen Erdoğan yönetiminin darbeyi önleyecek tedbirler alma yerine darbenin komuta kademesini yanına çekip onların emirleri altındakine tuzak kurmada kullanması koca kuvvet komutanlarının sırf Erdoğan’ın şahsi çıkarına hizmet etmek için askeri öğrencilerden başlayarak emri altındaki orduya kurulan tuzağa alet olmasıyla ülke her geçen gün uçuruma yuvarlanırken onlar bu kurulan bu kirli oyunun parçası oluyor.
Olayların Genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanlarının bilgisi dışında geliştiğini varsaysak bile ordunun çok azının karıştırıldığı küçük çaplı bir girişimi bir emirle durdurabilecekken hiç bir adım atmadan beklemeleri olayların büyümesine zemin hazırlayıp kendi arkadaşlarını tuzağa düşürmelerinin insanlıkla bağdaşır yanı yok. Özellikle Abidin Ünal’ın Erdoğan’ın darbesinin bir parçası haline gelerek mesai arkadaşlığı yaptığı Akın Öztürk’ü görevlendirip üsse gönderdikten sonra onun darbeyle suçlanması karşısında hiç ses çıkarmaması onun için kurulmuş tuzağın bir parçası olduğunun açık göstergesidir.
Kuvvet komutanlarının emri olmadan kimse tankları uçakları savaş gemilerini harekete geçiremez, ordunun muktedir komutanları kendi emirleri altındaki bir grup askeri emirle sokağa döküp sonra da kenara çekildikleri onların bir şer şebekesi tarafından suçlanması için zemin hazırladıkları görülmektedir.
Aksakallı’nın emriyle öldürülenler dışında darbe planını kim yaptı ölüm emirlerini kim verdi bu kararlar hangi merkezde kimler tarafından alındı bununla ilgili en küçük bir kanıt ortaya konulamıyor. Plansız programsız bir darbede ölüm emirlerinin olayların faili olmakla suçlanan hiçbir şeyden habersiz masum insanlar tarafından verildiğine inanmamız istenmektedir.
En aykırı sesler bile cemaatin orduyu harekete geçirecek gücü yok derken, orduda varlığı binde 1-2 düzeyinde olan bir ekibin darbede uçak, tank ve savaş gemilerini harekete geçirdiğini kabul etmemiz beklenmektedir. Başı sıkıştıkça yüzlerce vatandaşın ölümü üzerinden siyasi sonuç elde etmeye çalışan Erdoğan’ın geçmiş icraatları ortadayken, bugüne kadar tüm faaliyetlerini barışçıl yollarla götürmüş öğretilerinde asla insan hayatına kast etme olmayan bir ekibi ölümlerden sorumlu tutmamız istenmektedir.
Ölüm emirlerini kendinin verdiği tüm taraflarca bilinen Ergenekoncu Aksakallı bir kahraman olarak ortada dolaşırken, onun Fidan’la birlikte kurgulayıp gerçekleştirdikleri her ölümün arkasında cemaatin olduğu yalanına kanmamız, Erdoğan’ın yaptığı darbeden cemaati sorumlu tutup suçlamamız beklenmektedir.
Darbe gününden itibaren önceden fişlenerek belirlenmiş yüz binlerce cemaat mensubu meslekten atıldığı planların günler önce yapıldığı ortadayken darbe planını ondan en çok mağdur olmuş cemaatin yaptığı yalanıyla avunmamız istenmektedir. Darbe kültürü ile yetişmiş Erdoğan mağdur rolüne soyunup darbeyi yenmiş komutan gibi dolaşırken hayatlarında darbe ve benzeri şeylere hiç yer vermemiş cemaatin olayların faili gibi gösterilip yok edilmesine seyirci kalmamız beklenmektedir.
50 yıldan fazla süredir olağan gelişme yoluyla emek ve gayretle bugünlere gelmiş bir ekibin hiç ihtiyaç yokken yaptığı tüm emeklerin boşa gitmesi anlamına gelecek bir canavarlığa yöneleceğine sabır ve gayretle getirdiği hizmetlerini kendi elleriyle yok edeceğine inanmamız istenmektedir.
Gülen’in iadesi için her gün onlarca takla atan Erdoğan ve ekibinin çok basit bir delil göstermek suretiyle sonuçlandırabilecekken uluslararasında itibarını sıfırlamak pahasına onu kaçırmak için değişik yollar denemek mecburiyetinde kalmasının delil gösterememekten kaynaklandığını göz ardı etmemiz onların hukuksuz kararlarını desteklememiz beklenmektedir.
Darbede olayları araştırabilecek tüm gazetecileri tutuklayarak, davaları adaletle sürdürebilecek hâkim ve savcıları atarak, davaları takip edecek avukatları tutuklayarak, mağdurlara destek olacak esnafların mal varlıklarına el koyarak, olaylarda hakkaniyet üzere davranabilecek memurları ihraç ederek, hak aramaları engellenen işkence ya da kurtarılma vadiyle kandırılanların attığı iftiralarla suçlanarak hüküm giyen cemaat mensuplarının tüm insan hakları ellerinden alınmışken yapılan yasadışı işlemlere mahkûm edilmelerine göz yummamız beklenmektedir.
Erdoğan hiçbir yere normal demokratik yöntemlerle gelmedi, kazandığı her konumda onlarca yasadışı yol kullanarak bir başkasının elindekini gasp ederek yıkarak geldi, biraz incelendiğinde topluma olumlu katkı sunan hiçbir icraatın kendine ait olmadığı hep başkasının varlığını gasp etmeye dayalı olduğu görülecektir. Parti kurarken refah partisinin oylarını nasıl çalabileceğinin planını yapmış, seçime girerken çirkin oyunlarla sağ partileri nasıl barajın altına düşüreceğinin hesabını yapmış, yol köprü baraj gibi devlet ihalelerinde hileli oyunlarla devlet imkânlarını çarçur edip kendi zenginler kulübün kurabileceğini planlamış. Cemaatin yıllarca emek vererek oluşturduğu ülkenin en başarılı eğitim kurumlarını, askeriye, emniyet ve hukuk sisteminde demokratik insani ve ahlaki değerlerle donatıp yerleştirdiği toplum için iyilikten başak bir şey düşünmeyen kadroları temizleyip onların elindekini şeytani bir tuzakla gasp etmenin planını yaptığı da ortadadır.
Onun hemen her muhalifiyle alakalı kirli planları artık biliniyor önce onların tüm imkânlarını elinden alıp köşeye sıkıştırıyor ardından pazarlık masasına davet edip dilediği kadarını vererek haklarına razı olmak zorunda bırakıyor. Eline geçirdiği devlet gücünü toplum kesimlerine karşı kullanan ve onlarla insanlık dışı bir pazarlıkla kendi yasadışı işlerini kabule zorlayan bir suç örgütü gibi çalıştığını toplum kesimlerinin görmesi gerekiyor. 15 Temmuz ve sonrasında ordunun üst kademesi suç şebekesi haline dönüşmüş Erdoğan’ın iktidarda yalnız kalmak için muhalif gördüklerine soykırım uygulamasına alet olmuş ve Ergenekoncularla birlikte suç ortağı gibi davranarak masum insanlara tuzak kurulmasını desteklemiştir.
Refah partisi kendilerine yapılan zulme boyun eğmediği Erdoğan’ın suçlarına ortak olmadığı için planlı bir çalışma ile baraj altında itilirken, suçlara ortak olmayı kabul eden HAS parti başkanı iğna edilip bakanlık koltuğuna oturtuluyor. Bunu gören MHP de on yöneticisine Erdoğan’ın yaptığı şantajı unutup ona boyun eğerek onun suç alanını genişletmesine hizmet eder hale geliyor. Bugün her türlü hukuksuzluğun yapıldığı HDP ye yapılan zulme muhalefet sessiz kaldığı için ilerde zulümden kendileri de nasiplerini alacak. Son günlerde sıranın CHP geldiği anlaşılıyor onlar HDP de olduğu gibi cemaate yapılanların doğru olmadığını bildikleri halde sırf rekabet edemedikleri başarılı bir grubun Erdoğan eliyle ortadan kaldırılmasını seyrettiler. Şimdi Erdoğan çıtayı yükseltti sıra kendilerinde eğer onlar boyun eğip suçlarına ortak olurlarsa ülkeyi bir suç örgütü tamamen esir almış olacak.
[İsmail S. Gülümser] 28.5.2020 [Aktif Haber]
17-25 Aralık 2013 ten itibaren cemaate ait tüm faaliyet alanları hakkında hukuksuz işlem başlatılmıştı. Belli bir plan dâhilinde cemaatle irtibatlı olan BankAsya, Samanyolu televizyonu, Zaman Gazetesi gibi önde gelen hizmet kurumlarına kayyum atanmış, aralarında FEM dershanesi gibi 300'e yakın şubesi bulunan büyükler dâhil önde gelen okul dershane ve benzeri işletmelere partili görevlendirilip cemaat kurumları aşamalı olarak hukuksuz bir şekilde gasp edilmişti.
Cemaatin yoğun olduğu eğitim, emniyet, adalet gibi devlet birimlerinde cemaatle irtibatlı olanların görev yerleri değiştirilmiş yöneticilik görevlerine son verilerek tenzili rütbe ile sürgünler başlatılmıştı. Hükümetin doğrudan karışamadığı ordu bütün bu uygulamalardan etkilenmeyen tek kurum olarak kalmış Erdoğan’ın cemaatle irtibatlı askerleri tasfiye etmek için çareler aradığı seslendirilmeye başlamıştı.
Bu aşamada kendine özgü hiyerarşik yapısından dolayı dışarıdan müdahale imkânı olmayan orduya içeriden bir ortak arandı cemaate her türlü kötülüğü yapmaya müsait cemaat düşmanlığı ile bilinen bu güne kadar ordu içindeki hukuksuzlukların kaynağı olan Perinçek grubu kullanıldı. Kirli hesapları için geçmişte birçok ölümlü olaya adı karışmış insan öldürmekten zevk alan bu grupla birlikte bir darbe senaryosu hazırlandı ve senaryoya kasıtlı olarak cemaatten bazı isimler monte edilerek hala sorumlusunu belirleyip açıkça ortaya koyamadıkları darbe hizmet hareketinin üzerine yıkıldı ve ardından cadı avı başlatıldı.
Son günlerde Cihat Yaycı’nın kızağa çekilip istifa etmesi haberleriyle onun da aralarında olduğu üst düzey subayların 15 Temmuzdaki rolleri tekrar gündeme geldi, yurt içinden ve yurt dışından yayın yapan haber sitelerinde konu hakkında birçok makale yayınlandı. Bunlar arasında Adem Yavuz Aslan ve Ahmet Dönmez gibi yazarların gündeme taşıdığı önemli bazı detaylar var. Bu yazımızda mahkeme kayıtlarındaki bilgilerden hareketle bütün bu senaryonun kurgulanmasında rol alan aktörler ve darbedeki rolleri hakkında kısa bir değerlendirme yapacak cemaate kumpas kurmak üzere hazırlanmış bu plan sonucu günah keçisi gösterilen hizmet mensuplarının varlıkları yanında ülke yönetiminin nasıl gasp edildiğini aktarmaya çalışacağız.
ERDOĞAN-FİDAN İKİLİSİNİN KOORDİNATÖRLÜĞÜNDE KURGULANAN DARBE
İktidarın onca sansürüne rağmen mahkeme kayıtlarına ulaşma cesareti gösteren birkaç gazetecinin derlemelerine baktığınızda 15 Temmuz’un “Yurtta Sulh konseyi” dedikleri hala sorumlusunun bile bulunamadığı düzmece bir grup tarafından planlanmadığını aksine bu darbenin Erdoğan koordinatörlüğünde MİT tarafından planlandığını gösteren onlarca delile rastlıyorsunuz.
Hemen ilk akla gelenleri sıralarsak;
Darbe sorumlusu gibi gösterdikleri “Yurtta Sulh konseyi” adına çekilen direktiflerin darbeci ilan edilen grup tarafından hazırlanmadığı, onların isimlerinin bulunduğu fişleme listelerine göre MİT tarafından planlandığını artık biliyoruz. Çünkü listelerde yer alan isimlerin bilgilerinde fahiş hatalar var, eğer listeler gerçekten darbeye iştirak ettiği söylenen kişiler tarafından hazırlanmış olsaydı kendileri hakkındaki bilgiler düzeltilirdi. Konseydekilerin kendilerine ait bilgileri güncellemeyecek kadar cahil olduğuna inanmamızı bekliyorlar.
Darbe gecesi olayları bir tutanakla kayıt altına alıp birçok kişi hakkında işlem başlatan Savcı Serdar Coşkun imzalı belgenin bir savcı tarafından hazırlandığını söylemek mümkün değil. Çünkü azıcık hukuk okumuş bir savcı tutanağa olmamış olayları yazamaz, hâlbuki onun hazırladığı söylenen tutanakta çok sayıda olay olduğundan farklı şekilde kayıt altına alınmış. MİT tarafından planlanan olayların gerçekleşeceği tahmin edilerek olaylar olmadan çok önce hazırlanıp savcıya imzalatılmış. Olmamış olayların kayıt altına alındığı bir belgenin savcı tarafından hazırlandığı yalanına kanmamızı istiyorlar
Akın Öztürk’ün işkence ile darbe sorumluluğunu kabul edileceği varsayılarak A.A’na onun suçunu itiraf ettiği yönünde haberler yaptırmışlar, olaylar istedikleri gibi gelişmeyince daha sonra bu haberleri kaldırmışlar. Başkanını bile kendilerinin belirlediği işkenceyle suçu üzerine atmaya çalıştıkları kabul ettiremeyince vazgeçtikleri hayali bir grubun varlığını kabul etmemizi umuyorlar.
Yurtta Sulh Konseyi adına çekildiği söylenen direktifler ve savcı tarafından hazırlandığı söylenen tutanaklardaki hatalar tek başına darbenin başkanın belli olmayan konsey tarafından planlanmadığını aksine bunun Erdoğan ve fişleme yapan ekip tarafından planlandığını göstermek için yeterli.
Yurtta sulh konseyi denilen grubun darbeyle ilgili hiçbir hazırlıkları yok bu güne kadar onların darbe planı ortaya çıkmadı. Hâlbuki Erdoğan ve Fidan ikilisi yapacakları darbe için her türlü planlarının hazır olduğu ortaya çıktı. Askerin adını darbeye karıştırmak için 2010 da kaldırılmış EMASYA protokolünü darbeden kısa süre önce yeniden yürürlüğe sokarak bazı bölgelere terör bahanesiyle askeri unsurların gönderilmesini planlamış, askerleri olayların içine planlı olarak kendileri sokmuş bu yolla orduda temizlik kurgulamışlar.
Darbeden önce ülkede yeniden terör yükseliyor kanaati oluşturup askeri sokak olaylarında kullanmak için MİT tarafından ölümlü patlama olayları planlanmış vatandaşların ölümleriyle askerler şehir merkezlerinde terör eylemlerinin olacağına inandırılmış, ölümlerle askerin darbe planlarında rol alması için zemin hazırlamışlar.
Darbeci dedikleri hiçbir plan yapmamış ancak Erdoğan’ın kendi ağzından “bizim de elimiz armut toplamıyordu biz de kendi planımızı yaptık” sözüyle itiraf ettiği gibi en az 6 yıllık (belki daha fazla) aşamalı bir çalışma ile her türlü hazırlıklarını yapmışlar. Erdoğan 2010’dan itibaren MİT’in başına Fidan’ı getirerek yapacağı darbenin hazırlıklarına başlanılmış.
Teamüllere aykırı olarak 2013’te emekli asker Sadik Üstün cemaat mensubu askerleri fişlemek için MİT’de kritik bir göreve getiriliyor. 2014’te emniyette cemaat mensuplarını fişlemek için ilgili daire başkanını değiştiriyorlar. Cemaatle irtibatlı hâkim ve savcıları fişlemek için HSYK başkanı ve cumhuriyet başsavcısı değiştiriliyor. Cemaatle bağlantılı eğitim kurumlarının bilgilerine ulaşmak için MEB de ilgili genel müdür değiştiriliyor. Cemaatle irtibatlı STK ların yönetimlerini fişlemek için dernekler daire başkanı değiştiriliyor. Ardından üyelik gerektirmeyen hizmet mensuplarını tespit etmek için onların ortak hizmet aldıkları birimleri tek tek gasp etmeye başlıyorlar. 2015’te BankAsya’ya, 2016 başlarında Zaman gazetesine, Kaynak Holdinge ve FEM dershanesinin de aralarında olduğu büyük eğitim kurumlarına, işletmelere kayyum atıyorlar.
-Üstün 2015’te Ergenekoncuların da yardımıyla cemaat mensubu askerlerin fişlemesini tamamlıyor.
-Emniyet mensupları ilgili birimdeki yeni amirden bilgiler alınarak fişleniyor.
-HSYK da cemaat mensubu hâkim ve savcılar, üyesi oldukları birliklerin listeleri üzerinden fişleniyor.
-Dernekler masası vasıtasıyla cemaatle irtibatlı tüm dernek vakıf ve sendikaların yöneticileri fişleniyor.
-2016 da bankaya para yatıranların, eğitim kurumlarında çocuk okutanların, gazeteye abone olanların, telefon uygulaması Bylock kullananların listeleri üzerinden devlet memurundan esnafına varıncaya kadar gönüllü faaliyetlere katılanların tek tek fişlemesi yapılıyor.
Fişleme işlemi büyük oranda tamamlandığına kanaat getirdikten sonra darbe startını veriyorlar.
Kendi kontrolleri altında sınırlı bir kalkışma görüntüsü olması için olayların büyümesine yol açacak muhtemel bölgelere önceden gönderdikleri kamyonlarla kum yığmış, olayların kontrolden çıkıp büyümesini önleyecek tedbirler almış sadece kendi planladıkları askeri unsurların çıkışına izin verecek şekilde kontrollü darbe hazırlamışlar.
Darbe kalkışma görüntüsü olan hemen her yerde olaylar özellikle ölümler Erdoğan’ın izin vermesiyle MİT in koordinatörlüğünde gerçekleşmiş. Köprüde oğlu ve kocası öldürülen Bayan Olçak’ın dediği gibi tüm olaylar şaibeli ve bir gün aydınlatılırsa bugün melek dediklerimizin şeytan olduğu ortaya çıkabilir. Ölüm ve yaralanmalarla gerçek bir darbe görüntüsü oluşturmaya çalışmışlar ancak olayların yaşandığı her yerde sahtecilik içeren onlarca örnek göstermek mümkün.
Meclis bombalanmamış, bombalandı görüntüsü oluşturmak için kepçeyle çukur kazılmış, dışarıdan meclis binasına bomba atılmamış içeride havai fişek gibi bir şey patlatılarak perdelere bile zarar vermeyen bir görüntü oluşturulmuş, askerler köprüde kimseyi öldürmemiş ölümler keskin nişancı ve siniperler tarafından gerçekleşmiş...
Erdoğan darbe öncesinde neler yapılacağını planladığı gibi darbe sonrası neler yapılacağını da tek tek planlamış, hemen kendini ordu genel komutanı ilan edip OHAL ile devleti tek başına yöneteceği bir sistem kurgulamış, 7 kez OHAL’i uzatarak o dönemde çıkardığı KHK’larla devletin tüm kontrol mekanizmalarını ele geçirmeyi planlamış ve gerçekleştirmiş.
Yapacağı darbenin sorumluluğunu başkasının üzerine yıkacağı senaryo sonrası, fişleyerek belirlediği cemaat mensuplarını darbeci hain ölümlerden sorumlu canavarlar olarak gösterip şeytanlaştırmış ve soykırıma başlamış.
-Daha darbe sürerken önceden fişleyerek belirlediği 3 bine yakın hâkim ve savcıyı görevden alıp devre dışı bırakarak hukuk sistemini adalet dağıtmaktan uzaklaştırmış.
-Önceden fişleyerek belirlediği, asker, polis ve hukukçuları darbeye karışıp karışmadığına bakılmaksızın darbenin önlenmesinde rol almış olsalar bile darbe sorumlusu ilan edip birçoğunu tutuklatmış.
-10 gün içinde çıkardığı KHK lar ile önceden fişleyerek belirlediği yüz bini aşkın devlet memurunu görevden almış.
-3 binden fazla esnaf ve iş adamının mal varlıklarına el koymuş kimini tutuklatmış,
-Cemaatle bağlantılı eğitim kurumları-işletmeler-dernek-vakıf-sendikaların varlıklarına el koymuş yönetici ve üyelerini darbeye karışmakla suçlayıp gözaltına aldırmış.
Yani en az 6 yıllık aşamalı bir planla hazırladığı darbeyle ülke yönetimini gasp ederken yaptığı suçların tamamını günahsız bir grubun üzerine atarak kendisi tüm suçlamalardan aklanacağı insanlık dışı kirli bir projeyi hayata geçirmiş.
HULUSİ AKAR VE KUVVET KOMUTANLARININ ROLÜ
Mahkeme tutanaklarına geçen belgelerde Hulusi Akar’la alakalı önemli iddialar var onun mahkeme huzurunda ifade vermesi engellendiği için bunların hiç birisi sorgulanamıyor. Yurtta sulh konseyi adına illere gönderilecek ilk metinler üzerinde Hulusi Akar’ın imzası var ancak o daha sonra Mehmet Partigöç imzalı belgeler hazırlatıyor.
Bu değişikliğin neden yapıldığı sonra ortaya çıkıyor. Akar kuvvet komutanlarıyla yaptığı görüşmelerde Erdoğan ve icraatlarından rahatsız olsa da ordu Ergenekon-Balyoz gibi darbeye yatkın kadrolardan temizlendiği için mevcut kadrolarla bir kalkışmanın mümkün olmadığını ifade edip çevresindekilere niyetini ima ediyor. Bu bilgilerin Abidin Ünal tarafından gizlice Erdoğan’a iletildiğini tespit ettirince hemen safını değiştirip MİT aracılığı ile Erdoğan’ın yapacağı darbenin ortağı haline geliyor. Özellikle 13 Temmuzdan sonra Fidan’la saatlerce süren görüşmelerle orduyu Erdoğan’ın darbesinde kullanacağı bir araç haline getiriyor. Onların yaptığı tüm planlanmalara ya boyun eğiyor ya ortak oluyor. Genelkurmaydan çekilecek direktiflerle ordu mensuplarından bazılarının olaylara adının karıştırılmasına imkân tanıyor.
Fidan’la yapılan görüşmelerin bir bölümüne o gün Genelkurmay II. başkanı durumundaki Yaşar Güler’de katılıyor. Mehmet Akkurt Genelkurmayda öldürülerek susturulan tek kişi olduğu için Yaşar Güler talimatı ile Yurtta Sulh Konseyi adına çekilen sıkıyönetim direktifleri talimatını kimin verdiği sorgulanamıyor suç altta imzası olan Mehmet Partigöç’ün üzerine yıkılıyor. Akar ve Güler MİT le anlaşıp Erdoğan’ın darbesine katılıyor ve onların orduya kurduğu tuzağın parçası haline geliyor.
Abidin Ünal Erdoğan’a karşı ordu içinde özellikle Akar’ın da bunduğu ortamlarda konuşulanları aktarmak üzere hafiye elemanı gibi çalışıyor. Akar onun sırf makam kapmak için orduya tuzak kurduğunu gizli gizli onunla buluşmaya gittiğini fark ediyor. Erdoğan’ın planladığı darbede hava kuvvetlerinin rol alması için doğrudan ya da dolaylı zemin hazırlıyor. Askeri öğrencilerin köprüye götürülmesi işini arkadan planlayıp gencecik çocukların tuzağın içine çekilmesinde köprüde öldürülmesinde rol alıyor, onları ziyaret edip köprüye benim talimatımla gidiyorsunuz mesajı veriyor. Ölümlü olaylarda kullanılan uçaklar ve emekli pilotların icraatını kolaylaştırmak için talimatları geciktiriyor, olayların Erdoğan ve ekibince planlandığı gibi devam etmesi için zemin hazırlıyor.
Bülent Bostanoğlu ve Veysel Kösele terör tehdidi bahanesiyle savaş gemilerinin limandan açılması ve bazı bölgeleri bombalaması için büyük çaba sarf ediyor, gemi komutanlarının basiretiyle gemiler bombalama olayına karışmadan limana dönmek istiyor, dönenlere ateş açılacağını bildirerek tehdit ediyor daha fazla ölüm olması için çabalıyorlar ancak gemi komutanlarının dengeli yaklaşımı ile tehditler sonuçsuz kalıyor. Kendine birliği kontrol görevi verilen Zeki Çolak apronda uçuşa hazır bekleyen daha sonra bazı bölgelerde özellikle polis ölümlerinde kullanılacak helikopter pilotlarını selamlayıp geçiyor, niçin uçuşa hazır beklediklerini sorgulatmayarak ölümlere zemin hazırlıyor.
Darbe gecesi ve sonrasında en aktif görev yapanlardan birisi de son günlerde istifası gündeme gelen Cihat Yaycı. Ahmet Dönmez son yazısında onun Ergenekoncu ekip tarafından cemaat içine sokulmuş biri olabileceğini uzun örneklerle anlattı. Ordudan cemaat mensuplarının temizlenmesi için icat ettiği şablonla birçok insan mağdur edildi. Hâlbuki o da kuvvet komutanları gibi Erdoğan darbesinde aktif görev yaptı ülkenin ona teslim edilmesi için çalıştı. Adeta Erdoğan’ın güvenliğinden sorumlu biri gibi darbe gecesi onunla aynı otelde kaldı, onun verdiği demeçlerde arkadan bazı şeyleri söylemesini istediği için adı sufleci komutan olarak kaldı.
ERGENEKONCULARIN ROLÜ
Darbe gecesi askeri unsurların yapacağı ölümlü olayların hepsinde doğrudan veya dolaylı olarak o gün Özel Kuvvetler Komutanı olan Perinçek grubu mensubu Zekai Aksakallı’nın rolü var. 4 gün önceden verdiği özel tatbikat talimatıyla özel kuvvetler ekibini o gece Genelkurmayda görevlendiren o. Ekibin yaptığı tüm faaliyetleri o planlamış ve daha sonra darbeye karışmakla suçlamak için ekibine tezgâh kurmuş. Yaşananların kendi emriyle olmadığını göstermek için bir düzine senaryo hazırlamış. Bir düğüne gidiyor, düğünden erken ayrılıyor, yolda düğün yerine kendi davet ettiği ekibi atlatmış gibi bir kurgu planlıyor, ardından saklandığı yerden onlarca kişi hakkında ölüm emri veriyor.
Semih Terzi’nin Diyarbakır’dan getirtilmesi işini, düzmece darbe grubu tarafından kendi yerine ÖKK başına görevlendirilmesi işini, birliğe girerken öldürülüp OKK nın tüm suçlarının göreve başlamamış birinin üzerine yıkılması işini, öldürenin de temizlenip ölüm emrini kimin verdiğinin saklanması işlerini o organize ediyor.
Olayı daha görevinin başına geçmemiş Semih Terzi üzerine yıktığı Cumhurbaşkanını almak üzere Sönmezateş ekibini o gönderme işini o planlıyor, onları Erdoğan Marmaris’ten ayrılıncaya kadar İzmir’de o bekletiyor. Cumhurbaşkanın tehdit altında olduğu senaryosunun kurgusunda bizzat yer alıyor.
Özel kuvvetler talimatıyla görevlendirilip adı darbeye karıştırılmış hemen herkesin suçlanması için gerekli ortamı Aksakallı hazırlıyor, emekli pilotlarla yaptırdıkları bombalama ve ölümleri Akıncı üss komutanı başta olmak üzere cemaatle irtibatlı subayların üzerine atılması planının her aşamasında onun parmağı var.
Ordudan cemaat mensuplarıyla ilgili tüm fişlemeleri MİT Ergenekoncularla birlikte yapıyor onların verdiği fişleme listelerine göre Konsey adına illere seçilecek sıkıyönetim komutanları listesini onlar belirliyor. Sıkıyönetim mahkemelerinde görev yapacak hâkimlerin listesini fişlemelere göre onlar hazırlayıp veriyorlar. Onların listelerine göre suçlanacaklar belirleniyor ve kişilerin kendilerinin haberi olmadan Yurtta sulh konseyi adına görevlendirmeler yapılarak istediklerini darbeye karıştırıp üzerine çamur bulaştırıyorlar.
SADAT MİLİSLERİ ve PARTİLİ KALABALIKLARIN ROLÜ
Ölümlü olayların önemli bir bölümünde SADAT milislerinin rol aldığı biliniyor, Erdoğan’ın reklamcısı Erol Olçok darbeden önce paylaştığı bir bilgi ile sırları açığa çıkardığı için köprü ayağına yerleştirilen bir keskin nişancı tarafından öldürülüp susturulurken canavar ruhlu ölümden beslenen Erdoğan milisleri onun oğlunu da öldürmeyi ihmal etmiyorlar görgü şahidi olabilecek oğlunu da ölüm listelerine alıyorlar. Köprü dâhil kalabalıklar içine karışmış milisler halkı tahrik ederek ölümlerin artması için çalışıyor. Köprüde askeri öğrencinin boğazının kesilmesi işini, bir öğrencinin köprüden atılması planını SADAT milisleri organize ediyor. Köprüde olay şahitlerinin hepsinin temizlenmesi için tam bir katliam düşünüyorlar, tahriklere rağmen olaylara karışmayan askeri öğrencilerin soğukkanlılığı ve halkın sağduyusu ile ölümlerin artması engelleniyor.
O gün ordu envanterindeki iki yüz bini aşkına silahın partililere dağıtıldığı ve bunların kayıp gösterilerek kayıttan düşüldüğü anlatılıyor. Onların psikolojik danışmanı Nevzat Tarhan o gece SADAT milislerinin alanda olduğunu belirterek her olayda halkı psikolojik olarak hazırlamak üzere milislerin görev yaptığını anlatıyor.
Hapiste olduğu bilinen bir emniyetçi öfkeli kalabalık ortasında kalmış tankın içinden çıkarılıyor, o tankın içine emniyetçinin kim tarafından hapisten alınıp nasıl yerleştirildiğini, linç edilmek üzere öfkeli kalabalığın önüne atıldığı sorgulanmıyor. Tankın etrafındaki kalabalığı tahrik etme işini üstlenen milisler hareket halindeki tankların önüne vatandaşları yığıyor ve kalabalıktan kaçan tank altında kalan bazı vatandaşların ezilmesine zemin hazırlıyor.
Darbe akşamından birkaç gün önce Suriyeli grup liderlerinden Muaz Hatip in MİT le görüşmek üzere Türkiye’ye çağrılması onlarında halkın arasına karışmış silahlı gruplar olarak kullandığına işaret ediyor. Aynı yemekte Fidan’la birlikte olan Diyanet işleri başkanı Görmez’in salalarla halkın sokağa çekilmesi işini birlikte organize ettiklerini gösteriyor. Diyanet işleri başkanı MİT’le ortaklaşa bir çalışma yürüterek Erdoğan’ın darbesinde halkın sokağa dökülmesi ve ölen vatandaş cenazeleri üzerinden senaryolarının gerçekçi gibi görünmesi işini üstleniyor.
ERDOĞAN’IN DARBESİ VE SUÇ ORTAKLARI
-Şantaj, tehdit ya da kendi gelecek beklentilerinin esiri olan ordu komuta kademesi Erdoğan’ın yapacağı darbenin parçası olmayı kabul ederek kendi personeline karşı tuzak kuruyorlar.
-Abidin Ünal sırf kişisel beklentileri için Erdoğan’la anlaşıp emirle köprüye göndererek tuzağa düşürdüğü yüzlerce askeri öğrencinin kiminin öldürülmesini kimin müebbet hapisle cezalandırılmasını seyrediyor.
-Hulusi Akar Genelkurmaydan çektirdiği direktiflerle bazı askerlerin olaylara karışmasını sağlayarak kendi personeline karşı Erdoğan’ın kurduğu tuzağın parçası haline geliyor. Geçici süreliğine Milli savunma bakanlığını kapmak için koca bir orduyu binlerce askeri personeli Erdoğan’a yem olarak veriyor, emirle harekete geçirdiği mesai arkadaşları hapiste çürürken o rahat koltuğunda oturabiliyor.
-Yaşar Güler Genelkurmay koltuğunu kapmak için MİT le anlaşan kuvvet komutanlarına katılıyor, emir subayının öldürülmesine zemin hazırlıyor, genelkurmaydan çekilen direktiflerle kendi personelini olayların ortasına çekip onlara tuzak kurulmasında rol alıyor.
-Bülent Bostanoğlu Veysel Kösle ile birlikte emri altındaki personelin olaylara karıştırılması işini üstleniyor, Erdoğan ve ekibinin ülkeyi ele geçirme savaşının parçası olup ordunun en deneyimli kadrolarlarına birlikte tuzak kuruyorlar.
-Cihat Yaycı sırf makam beklentisi için cemaat mensuplarının suçlanacağı senaryonun hazırlanmasında görev alıyor,
-Aksakallı ve Ergenekon ekibi cemaat düşmanlığı ile Erdoğan’ın darbesinin parçası oluyor, başarılı çalışmalarıyla eşit şartlarda rekabet edemediği cemaate karşı kurulmuş bir suç örgütüne katılıp çok sayıda ölümlü olayla senaryonun gerçek darbe gibi görünmesi için masum askeri kadrolara tuzak kuruyor. Hazırladıkları fişleme listeleri üzerinden cemaati yok etmek üzere yapılan planda aktif rol alıyorlar.
-Diyanet işleri başkanı Görmez kendini topluma hizmete adamış bir grubun şeytanlaştırılması işini üstlenerek Erdoğan’ın ülke yönetimini gasp etmek için yaptığı vahşete katkıda bulunuyor. Salalar ile halkı tahrik edip yağmalamalara, taşkınlıklara zemin hazırlıyor.
-Partililer ve arasına karışmış SADAT milisleri Erdoğan’ın talimatına uyup insani değerlerini yitiriyor, masum öğrencilerin boğazının kesilmesi halkın keskin nişancılarla siniperlarla öldürülmesi gibi onlarca vahşet işleniyor, insanların ölümleri üzerinden saltanat kurmak isteyen bir diktatörün canavarlıklarının aracı haline geliyorlar.
-Dini cemaatler çok yakından tanıdıkları masum bir topluluğun diktatörlük hayalleri kuran biri tarafından şeytanlaştırılmasını seyrediyor, alacakları üç beş ulufe için toplumdaki önemli bir iyilik damarının yok edilmesine seyirci kalıyorlar, işlenen insanlık dışı vahşet karşısında kılları bile kıpırdamıyor.
-Bütün bu propagandalardan etkilenen toplum da gerçekten ölümlerden cemaatin sorumlu olduğunu sanarak şeytanlaştırma işlemine inanıyor, masum insanların tüm haklarının ellerinden alınmasını itiraz etmeden izliyor.
Genelkurmay başkanından başlayarak ordu üst kademesi menfaat karşılığında kendi mesai arkadaşlarına tuzak kuruyor, Erdoğan’ın darbe ile ülkeyi ele geçirmesine hizmet ediyor, onun kuracağı diktatörlüğün parçası haline gelerek toplumun kötülüğe kilitlenmiş bir suç örgütünün esiri olmasına destek veriyorlar.
ÇELİŞKİLERLE DOLU DÜZMECE SENARYOYLA CEMAATİ SUÇLAYIP DARBELERİNİ SAKLIYORLAR
Darbe üzerinde 4 yıl geçti Erdoğan yönetimi 7 kez uzattıkları OHAL döneminde işkence ile imzalattıkları iftira dolu ifadelere rağmen tüm insan haklarını ellerinden aldıkları cemaati suçlayacak kayda değer bir delil ortaya koyamıyorlar. Darbeye karışmakla suçlayıp tutukladıkları insanları baskı kurup hukuk sistemini işlemez hale getirerek yaptıkları yasal eylemlerle cezalandırmaya çalışıyorlar.
Suçlayıp şeytanlaştırdıkları cemaatin darbeyi organize ettiğini ispat için kullandıkları en önemli delilleri Şapka ve Kuzgun adlı iki itirafçının bir evde Adil Öksüz’ün de katılımıyla yapıldığını iddia ettikleri darbe toplantıları. Bu toplantılara katıldığı ve darbe gecesi Akıncı üssünde olduğu söylenen Öksüz darbeden sonra gözaltına alındığı halde serbest bırakılmış olması büyük bir muamma olarak ortada duruyor. Erdoğan yönetiminin ülkede kuş uçmasına bile izin vermediği dönemde olayla uzaktan yakından ilgisi olmayan on binlerce insanın tutukluluğu devam ederken onun anlaşılmaz bir şekilde ziyarete gelen AKP milletvekili ile yaptığı görüşmeden sonra serbest bırakılmış olması 4 yıldan beri cevapsız bekliyor. Erdoğan yönetimi onun ilde en sevilen insanlardan biri olan geçtiğimiz günlerde vefat eden kayınpederi dâhil birçok yakınını tutukladığı halde darbe sorumlusu ilan ettiği birini göstere göstere serbest bırakmasını izah etmek çok zor.
Çok önceden yapılan ihbarlarla olası bir darbe girişimini haber aldığı bilinen Erdoğan yönetiminin darbeyi önleyecek tedbirler alma yerine darbenin komuta kademesini yanına çekip onların emirleri altındakine tuzak kurmada kullanması koca kuvvet komutanlarının sırf Erdoğan’ın şahsi çıkarına hizmet etmek için askeri öğrencilerden başlayarak emri altındaki orduya kurulan tuzağa alet olmasıyla ülke her geçen gün uçuruma yuvarlanırken onlar bu kurulan bu kirli oyunun parçası oluyor.
Olayların Genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanlarının bilgisi dışında geliştiğini varsaysak bile ordunun çok azının karıştırıldığı küçük çaplı bir girişimi bir emirle durdurabilecekken hiç bir adım atmadan beklemeleri olayların büyümesine zemin hazırlayıp kendi arkadaşlarını tuzağa düşürmelerinin insanlıkla bağdaşır yanı yok. Özellikle Abidin Ünal’ın Erdoğan’ın darbesinin bir parçası haline gelerek mesai arkadaşlığı yaptığı Akın Öztürk’ü görevlendirip üsse gönderdikten sonra onun darbeyle suçlanması karşısında hiç ses çıkarmaması onun için kurulmuş tuzağın bir parçası olduğunun açık göstergesidir.
Kuvvet komutanlarının emri olmadan kimse tankları uçakları savaş gemilerini harekete geçiremez, ordunun muktedir komutanları kendi emirleri altındaki bir grup askeri emirle sokağa döküp sonra da kenara çekildikleri onların bir şer şebekesi tarafından suçlanması için zemin hazırladıkları görülmektedir.
Aksakallı’nın emriyle öldürülenler dışında darbe planını kim yaptı ölüm emirlerini kim verdi bu kararlar hangi merkezde kimler tarafından alındı bununla ilgili en küçük bir kanıt ortaya konulamıyor. Plansız programsız bir darbede ölüm emirlerinin olayların faili olmakla suçlanan hiçbir şeyden habersiz masum insanlar tarafından verildiğine inanmamız istenmektedir.
En aykırı sesler bile cemaatin orduyu harekete geçirecek gücü yok derken, orduda varlığı binde 1-2 düzeyinde olan bir ekibin darbede uçak, tank ve savaş gemilerini harekete geçirdiğini kabul etmemiz beklenmektedir. Başı sıkıştıkça yüzlerce vatandaşın ölümü üzerinden siyasi sonuç elde etmeye çalışan Erdoğan’ın geçmiş icraatları ortadayken, bugüne kadar tüm faaliyetlerini barışçıl yollarla götürmüş öğretilerinde asla insan hayatına kast etme olmayan bir ekibi ölümlerden sorumlu tutmamız istenmektedir.
Ölüm emirlerini kendinin verdiği tüm taraflarca bilinen Ergenekoncu Aksakallı bir kahraman olarak ortada dolaşırken, onun Fidan’la birlikte kurgulayıp gerçekleştirdikleri her ölümün arkasında cemaatin olduğu yalanına kanmamız, Erdoğan’ın yaptığı darbeden cemaati sorumlu tutup suçlamamız beklenmektedir.
Darbe gününden itibaren önceden fişlenerek belirlenmiş yüz binlerce cemaat mensubu meslekten atıldığı planların günler önce yapıldığı ortadayken darbe planını ondan en çok mağdur olmuş cemaatin yaptığı yalanıyla avunmamız istenmektedir. Darbe kültürü ile yetişmiş Erdoğan mağdur rolüne soyunup darbeyi yenmiş komutan gibi dolaşırken hayatlarında darbe ve benzeri şeylere hiç yer vermemiş cemaatin olayların faili gibi gösterilip yok edilmesine seyirci kalmamız beklenmektedir.
50 yıldan fazla süredir olağan gelişme yoluyla emek ve gayretle bugünlere gelmiş bir ekibin hiç ihtiyaç yokken yaptığı tüm emeklerin boşa gitmesi anlamına gelecek bir canavarlığa yöneleceğine sabır ve gayretle getirdiği hizmetlerini kendi elleriyle yok edeceğine inanmamız istenmektedir.
Gülen’in iadesi için her gün onlarca takla atan Erdoğan ve ekibinin çok basit bir delil göstermek suretiyle sonuçlandırabilecekken uluslararasında itibarını sıfırlamak pahasına onu kaçırmak için değişik yollar denemek mecburiyetinde kalmasının delil gösterememekten kaynaklandığını göz ardı etmemiz onların hukuksuz kararlarını desteklememiz beklenmektedir.
Darbede olayları araştırabilecek tüm gazetecileri tutuklayarak, davaları adaletle sürdürebilecek hâkim ve savcıları atarak, davaları takip edecek avukatları tutuklayarak, mağdurlara destek olacak esnafların mal varlıklarına el koyarak, olaylarda hakkaniyet üzere davranabilecek memurları ihraç ederek, hak aramaları engellenen işkence ya da kurtarılma vadiyle kandırılanların attığı iftiralarla suçlanarak hüküm giyen cemaat mensuplarının tüm insan hakları ellerinden alınmışken yapılan yasadışı işlemlere mahkûm edilmelerine göz yummamız beklenmektedir.
Erdoğan hiçbir yere normal demokratik yöntemlerle gelmedi, kazandığı her konumda onlarca yasadışı yol kullanarak bir başkasının elindekini gasp ederek yıkarak geldi, biraz incelendiğinde topluma olumlu katkı sunan hiçbir icraatın kendine ait olmadığı hep başkasının varlığını gasp etmeye dayalı olduğu görülecektir. Parti kurarken refah partisinin oylarını nasıl çalabileceğinin planını yapmış, seçime girerken çirkin oyunlarla sağ partileri nasıl barajın altına düşüreceğinin hesabını yapmış, yol köprü baraj gibi devlet ihalelerinde hileli oyunlarla devlet imkânlarını çarçur edip kendi zenginler kulübün kurabileceğini planlamış. Cemaatin yıllarca emek vererek oluşturduğu ülkenin en başarılı eğitim kurumlarını, askeriye, emniyet ve hukuk sisteminde demokratik insani ve ahlaki değerlerle donatıp yerleştirdiği toplum için iyilikten başak bir şey düşünmeyen kadroları temizleyip onların elindekini şeytani bir tuzakla gasp etmenin planını yaptığı da ortadadır.
Onun hemen her muhalifiyle alakalı kirli planları artık biliniyor önce onların tüm imkânlarını elinden alıp köşeye sıkıştırıyor ardından pazarlık masasına davet edip dilediği kadarını vererek haklarına razı olmak zorunda bırakıyor. Eline geçirdiği devlet gücünü toplum kesimlerine karşı kullanan ve onlarla insanlık dışı bir pazarlıkla kendi yasadışı işlerini kabule zorlayan bir suç örgütü gibi çalıştığını toplum kesimlerinin görmesi gerekiyor. 15 Temmuz ve sonrasında ordunun üst kademesi suç şebekesi haline dönüşmüş Erdoğan’ın iktidarda yalnız kalmak için muhalif gördüklerine soykırım uygulamasına alet olmuş ve Ergenekoncularla birlikte suç ortağı gibi davranarak masum insanlara tuzak kurulmasını desteklemiştir.
Refah partisi kendilerine yapılan zulme boyun eğmediği Erdoğan’ın suçlarına ortak olmadığı için planlı bir çalışma ile baraj altında itilirken, suçlara ortak olmayı kabul eden HAS parti başkanı iğna edilip bakanlık koltuğuna oturtuluyor. Bunu gören MHP de on yöneticisine Erdoğan’ın yaptığı şantajı unutup ona boyun eğerek onun suç alanını genişletmesine hizmet eder hale geliyor. Bugün her türlü hukuksuzluğun yapıldığı HDP ye yapılan zulme muhalefet sessiz kaldığı için ilerde zulümden kendileri de nasiplerini alacak. Son günlerde sıranın CHP geldiği anlaşılıyor onlar HDP de olduğu gibi cemaate yapılanların doğru olmadığını bildikleri halde sırf rekabet edemedikleri başarılı bir grubun Erdoğan eliyle ortadan kaldırılmasını seyrettiler. Şimdi Erdoğan çıtayı yükseltti sıra kendilerinde eğer onlar boyun eğip suçlarına ortak olurlarsa ülkeyi bir suç örgütü tamamen esir almış olacak.
[İsmail S. Gülümser] 28.5.2020 [Aktif Haber]
Etiketler:
İsmail S. Gülümser
‘Geçmişiyle hesaplaşmayan devlet, şiddeti toplumsallaştırıyor’
İnsan Hakları Derneği (İHD), Hrant Dink Vakfı'na yönelik tehditlere tepki gösterdi: "Türkiye Cumhuriyeti devleti geçmişle hesaplaşmayı reddettiği gibi şiddeti meşrulaştıran bir dil ve pratik sergileyerek nefreti toplumsallaştıran tehlikeli bir yol izliyor."
KRONOS -30 Mayıs 2020
İnsan Hakları Derneği Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyonu’nun, Hrant Dink Vakfı avukatları ve Rakel Dink’e yönelik ölüm tehdidiyle ilgili yaptığı açıklamada şöyle denildi:
‘HRANT DİNK’İN ANISINI HEDEF ALIYOR’
“27-28 mayıs tarihlerinde e-mail yoluyla gelen tehdit mesajları Hrant Dink Vakfı’nın temsil ettiği değerleri ve ayrımcılığa karşı mücadelesini, Hrant Dink’in insan hakları savunucularına yol gösteren anısını hedef alıyor.
Mesajlarda ‘Burayı terk edin’, ‘Bir gece ansızın gelebiliriz’ ibareleri, çok tanıdık bir nefret dilidir. Türkiye Cumhuriyeti devleti geçmişle hesaplaşmayı reddettiği gibi şiddeti meşrulaştıran bir dil ve pratik sergileyerek nefreti toplumsallaştıran tehlikeli bir yol izliyor.
‘AÇIK ŞİDDET ÇAĞRILARI YAPTIRIM İLE KARŞILAŞMIYOR’
Mezarlara yapılan toplu saldırılan, televizyonlardan açık şiddet çağrıları hiçbir yaptırım ile karşılaşmıyor. Hrant Dink Vakfı’na gönderilen tehditlerin arkasında işte bu ‘meşrulaştırıcı’ devlet aklı ve pratiği yatıyor.
‘AYRIMCILIKLA MÜCADELEYE DEVAM EDECEĞİZ’
Hrant Dink Vakfı yaptığı açıklamayı tüm farklılıkların bir arada yaşadığı, ifade özgürlüğünün sonuna kadar kullanıldığı bir ülkeye kavuşma hayaliyle, ayrımcılıkla mücadele etmeye devam edeceğini duyurarak bitirmiş.
İnsan Hakları Derneği Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon olarak, Hrant Dink Vakfı’nın bu mücadelesinin her zaman yanında olacak, her türlü ayrımcı, ötekileştirici, ırkçı nefret diline karşı mücadelemizi sürdürecek, Hrant Dink’in anısını yaşatmaya devam edeceğiz.”
[Kronos.News] 30.5.2020
KRONOS -30 Mayıs 2020
İnsan Hakları Derneği Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyonu’nun, Hrant Dink Vakfı avukatları ve Rakel Dink’e yönelik ölüm tehdidiyle ilgili yaptığı açıklamada şöyle denildi:
‘HRANT DİNK’İN ANISINI HEDEF ALIYOR’
“27-28 mayıs tarihlerinde e-mail yoluyla gelen tehdit mesajları Hrant Dink Vakfı’nın temsil ettiği değerleri ve ayrımcılığa karşı mücadelesini, Hrant Dink’in insan hakları savunucularına yol gösteren anısını hedef alıyor.
Mesajlarda ‘Burayı terk edin’, ‘Bir gece ansızın gelebiliriz’ ibareleri, çok tanıdık bir nefret dilidir. Türkiye Cumhuriyeti devleti geçmişle hesaplaşmayı reddettiği gibi şiddeti meşrulaştıran bir dil ve pratik sergileyerek nefreti toplumsallaştıran tehlikeli bir yol izliyor.
‘AÇIK ŞİDDET ÇAĞRILARI YAPTIRIM İLE KARŞILAŞMIYOR’
Mezarlara yapılan toplu saldırılan, televizyonlardan açık şiddet çağrıları hiçbir yaptırım ile karşılaşmıyor. Hrant Dink Vakfı’na gönderilen tehditlerin arkasında işte bu ‘meşrulaştırıcı’ devlet aklı ve pratiği yatıyor.
‘AYRIMCILIKLA MÜCADELEYE DEVAM EDECEĞİZ’
Hrant Dink Vakfı yaptığı açıklamayı tüm farklılıkların bir arada yaşadığı, ifade özgürlüğünün sonuna kadar kullanıldığı bir ülkeye kavuşma hayaliyle, ayrımcılıkla mücadele etmeye devam edeceğini duyurarak bitirmiş.
İnsan Hakları Derneği Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon olarak, Hrant Dink Vakfı’nın bu mücadelesinin her zaman yanında olacak, her türlü ayrımcı, ötekileştirici, ırkçı nefret diline karşı mücadelemizi sürdürecek, Hrant Dink’in anısını yaşatmaya devam edeceğiz.”
[Kronos.News] 30.5.2020
Siroz hastası tutukluya hastane koridorunda kelepçeli eziyet [Sevinç Özarslan]
İki buçuk ay önce siroz teşhisi konulan hasta tutuklu Aziz Çelik’e hem hastanede hem de karantinada eziyet ediliyor.
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – Yaklaşık dört yıldır Kilis Cezaevinde tutuklu olan Aziz Çelik, 28 Mayıs 2020 Perşembe günü tetkikler için Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesine götürüldü. Ancak hastanedeki mahkum odasının anahtarı olmadığı için 2 saat elleri kelepçeli bir şekilde ayakta bekletildi. Takati kalmayınca çaresizce yere çömelen Çelik, başında iki askerle anahtarın ve doktorun yolunu gözledi.
Aziz Çelik’in (45) bir aile yakınının Bold Medya’ya verdiği bilgiye göre hasta tutuklu, 27 Mayıs çarşamba günü tahliller için Kilis Cezaevinden Gaziantep’e hastaneye yatırılmak üzere sevk edildi. İşlemleri yapıldı ve mahkum odasına alındı.
HASTANEDE NÖBET TUTMAMAK İÇİN HASTAYA EZİYET
Misafir tutuklu olarak kaldığı Gaziantep H Tipi Cezaevindeki görevliler, o gece hastanede nöbet tutmamak için Çelik’in kan tahlili çıkar çıkmaz doktorlarla görüşüp kendisini apar topar cezaevine götürdü. Çelik, buna itiraz etti: “Yatış yapılacağı için Kilis Cezaevinden geldim. Şimdi neden götürüyorsunuz” dedi. “Yapabileceğimiz bir şey yok, doktor söyledi” cevabı verildi ve 21.00’de cezaevine konuldu.
Ertesi sabah 08.00’de tekrar hastaneye getirilen Çelik, bu kez başka bir hak ihlali ile karşı karşıya kaldı. Mahkum odasının anahtarı diğer komutanda kaldığı için hasta haliyle hastane koridorunda bekletildi. Hastane güvenliği yedek bir anahtarın da olmadığını söyledi. Ayakta duracak hali kalmayan Aziz Çelik, Antepli olduğu için “gelen geçen tanıdıklarının bakışları ve soruları karşısında psikolojik olarak da yıpratıcı bir gün geçirdi.” Sonra tahlilleri yapıldı ve öğlen 12 gibi tekrar cezaevine götürüldü.
40 GÜNDÜR, TEK BAŞINA KARANTİNA HÜCRESİNDE
Aziz Çelik’in yaşadığı sıkıntı, stres bununla da bitmedi. İlk kez, Ramazan başlamadan bir hafta önce hastaneye götürülen Çelik, korona salgınıyla nedeniyle dönüşte mecburen karantina hücresine konuldu. Aile yakını, “Ramazan’dan bir hafta önce karantinaya alındı. Ramazan bitti, bayram geçti. 40 gündür orada. Psikolojisi bozuldu. Allahım ben burada tek başıma mı öleceğim deyip duruyor. Siroz, tedavisi 3 yıl devam edebilen bir hastalık. Şu anda Kilis Cezaevinde. 10 gün sonra sonuçlar için tekrar hastaneye götürülecek, tekrar karantinaya alınacak ve bu süreç hiç bitmeyecek.” dedi.
“TAM BİR TEDAVİ UYGULANMADI”
Tutuklanmadan önce astımı olan Aziz Çelik, iştahsızlık, aşırı kilo kaybı, şişkinlik, karında, bacaklarda su toplama gibi şikayetlerle hastaneye sevk edildi. Çelik’e şu ana kadar tam bir tedavi uygulanmadığını söyleyen aile yakını, “Psikolojisi gerçekten iyi değil. Sürekli hastaneye getirilip götürülüyor. Doktor sirozun tedavisi uzun bir hastalık olduğunu söyledi ve hastamızda neden kaynaklandığını hala araştırdıklarını ifade etti.” diye konuştu.
ADLİYEDE MEMURDU
Kilis Adliyesi denetimli serbestlik bölümünde memur olarak görev yapan Aziz Çelik, Cemaat soruşturmaları kapsamında 3 Ağustos 2016’da tutuklandı. 4 ay Gaziantep H Tipi Cezaevinde kaldıktan sonra Kilis L Tipi Kapalı Cezaevine nakledildi. Sohbetlere katıldığı ve ByLock kullandığı iddiasıyla 7,5 yıl hapis cezasına çarptırılan Çelik’in dosyası Yargıtay’da bulunuyor.
[Sevinç Özarslan] [Bold Medya] 30.5.2020
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – Yaklaşık dört yıldır Kilis Cezaevinde tutuklu olan Aziz Çelik, 28 Mayıs 2020 Perşembe günü tetkikler için Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesine götürüldü. Ancak hastanedeki mahkum odasının anahtarı olmadığı için 2 saat elleri kelepçeli bir şekilde ayakta bekletildi. Takati kalmayınca çaresizce yere çömelen Çelik, başında iki askerle anahtarın ve doktorun yolunu gözledi.
Aziz Çelik’in (45) bir aile yakınının Bold Medya’ya verdiği bilgiye göre hasta tutuklu, 27 Mayıs çarşamba günü tahliller için Kilis Cezaevinden Gaziantep’e hastaneye yatırılmak üzere sevk edildi. İşlemleri yapıldı ve mahkum odasına alındı.
HASTANEDE NÖBET TUTMAMAK İÇİN HASTAYA EZİYET
Misafir tutuklu olarak kaldığı Gaziantep H Tipi Cezaevindeki görevliler, o gece hastanede nöbet tutmamak için Çelik’in kan tahlili çıkar çıkmaz doktorlarla görüşüp kendisini apar topar cezaevine götürdü. Çelik, buna itiraz etti: “Yatış yapılacağı için Kilis Cezaevinden geldim. Şimdi neden götürüyorsunuz” dedi. “Yapabileceğimiz bir şey yok, doktor söyledi” cevabı verildi ve 21.00’de cezaevine konuldu.
Ertesi sabah 08.00’de tekrar hastaneye getirilen Çelik, bu kez başka bir hak ihlali ile karşı karşıya kaldı. Mahkum odasının anahtarı diğer komutanda kaldığı için hasta haliyle hastane koridorunda bekletildi. Hastane güvenliği yedek bir anahtarın da olmadığını söyledi. Ayakta duracak hali kalmayan Aziz Çelik, Antepli olduğu için “gelen geçen tanıdıklarının bakışları ve soruları karşısında psikolojik olarak da yıpratıcı bir gün geçirdi.” Sonra tahlilleri yapıldı ve öğlen 12 gibi tekrar cezaevine götürüldü.
40 GÜNDÜR, TEK BAŞINA KARANTİNA HÜCRESİNDE
Aziz Çelik’in yaşadığı sıkıntı, stres bununla da bitmedi. İlk kez, Ramazan başlamadan bir hafta önce hastaneye götürülen Çelik, korona salgınıyla nedeniyle dönüşte mecburen karantina hücresine konuldu. Aile yakını, “Ramazan’dan bir hafta önce karantinaya alındı. Ramazan bitti, bayram geçti. 40 gündür orada. Psikolojisi bozuldu. Allahım ben burada tek başıma mı öleceğim deyip duruyor. Siroz, tedavisi 3 yıl devam edebilen bir hastalık. Şu anda Kilis Cezaevinde. 10 gün sonra sonuçlar için tekrar hastaneye götürülecek, tekrar karantinaya alınacak ve bu süreç hiç bitmeyecek.” dedi.
“TAM BİR TEDAVİ UYGULANMADI”
Tutuklanmadan önce astımı olan Aziz Çelik, iştahsızlık, aşırı kilo kaybı, şişkinlik, karında, bacaklarda su toplama gibi şikayetlerle hastaneye sevk edildi. Çelik’e şu ana kadar tam bir tedavi uygulanmadığını söyleyen aile yakını, “Psikolojisi gerçekten iyi değil. Sürekli hastaneye getirilip götürülüyor. Doktor sirozun tedavisi uzun bir hastalık olduğunu söyledi ve hastamızda neden kaynaklandığını hala araştırdıklarını ifade etti.” diye konuştu.
ADLİYEDE MEMURDU
Kilis Adliyesi denetimli serbestlik bölümünde memur olarak görev yapan Aziz Çelik, Cemaat soruşturmaları kapsamında 3 Ağustos 2016’da tutuklandı. 4 ay Gaziantep H Tipi Cezaevinde kaldıktan sonra Kilis L Tipi Kapalı Cezaevine nakledildi. Sohbetlere katıldığı ve ByLock kullandığı iddiasıyla 7,5 yıl hapis cezasına çarptırılan Çelik’in dosyası Yargıtay’da bulunuyor.
[Sevinç Özarslan] [Bold Medya] 30.5.2020
Etiketler:
Sevinç Özarslan
Uzaktan eğitimde öğrencilerin %20’sinde davranış değişimi var
TEGV araştırmasına göre uzaktan eğitim alan öğrencilerin yüzde 51’i öğretmenleriyle nadiren iletişim kuruyor. Yüzde 39’u arkadaşlarıyla hiç görüşmüyor. Yüzde 20’sinde davranış değişimi meydana geldi.
BOLD – Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı (TEGV), korona salgınıyla başlayan uzaktan eğitim sürecinde, çocukların ve velilerin tecrübelerini değerlendirme amaçlı araştırma yaptı. Türkiye’nin 7 coğrafi bölgesinde, 31 şehirden 368 TEGV velisiyle yürütülen araştırmaya katılanların yüzde 54’ünün 1-2, yüzde 34’ünün 3’ten fazla, yüzde 12’sinin ise 5’ten fazla çocuğu var. Raporda göze çarpan sonuçlar şöyle:
DERSLERE CANLI KATILIM ORANI YÜZDE 11 DÜZEYİNDE
– Eğitim Bilim Ağı’nı (EBA) her gün düzenli takip eden oranı yüzde 69. Bunun yüzde 83’ü televizyon üzerinden. Çevrimiçi portaldan asenkron (uyumsuz) takip oranı yüzde 47, canlı ders katılımı ise 11.
– EBA’yı, velilerin yüzde 47’si düzenli, 36’sı belirli aralıklarla takip ediyor.
– Çocukların yüzde 37’si velisinden destek istiyor. Destek matematik ve problem/test çözme, araştırma ödevleri ve İngilizce alanlarında yoğunlaşıyor.
ÖĞRENCİLERİN YÜZDE 39’U ARKADAŞLARIYLA İLETİŞİME GEÇMEDİ
– Uzaktan eğitimde yüzde 50 oranında bilgisayar, 59 cep telefonu, 28 tablet kullanıyor. Yüzde 4’lük kesimse hiçbir araç kullanmıyor.
– Çocukların hafta içi öğretmenleriyle düzenli görüşme oranı yüzde 48, haftada 1-2 gün görüşme oranı yüzde 31, geçen 1,5 ayda yalnızca 1 veya 2 görüşme oranı ise yüzde 21. Düzensiz ve nadiren iletişim kuranların oranı yüzde 51. Çocukların yalnızca yüzde 3’ü öğretmenleriyle sohbet ediyor. Geçen 1,5 aylık sürede yüzde 7’si öğretmenleriyle; yüzde 39’u ise arkadaşlarıyla iletişim kurmadı.
DUYGUSAL VE PSİKOLOJİK ETKİLER GÖRÜLDÜ
– Çocukların yüzde 20’sinde davranış değişimi oluştu. Yüzde 11’inde sıkılma, 9’unda ani duygu durum değişiklikleri, 9’unda yerinde duramama, 7’sinde sürekli telefon kullanma görüldü.
HERKESE HİTAP EDEN TABLETLER PİYASAYA SÜRÜLMELİ
Araştırma neticesine göre iletişim sıkıntılarını gidermek ve uzaktan eğitimi toplumun her kesiminde normalleştirmek için birtakım çözüm teklifleri de sunuldu:
– Salgın evresinde canlı sınıf modeline ihtiyaç var. Herkesin alım gücüne uygun basit tabletler piyasaya sürülmeli. İnternet erişimi kamu ve özel sektör iş birliğiyle düşük gelirli bölgelerde ücretsiz sağlanmalı.
EĞİTSEL ARAÇLARIN DEVAMLILIĞI SAĞLANMALI
– Eğitimde kitap, defter gibi geleneksel araçların yerini, tabletlerin alması konuşulmaya başlanmalı. Normal zamanda ve bu gibi kriz anlarında eğitsel araçların devamlılığı sağlanmalı.
– Çocukların İngilizce ve matematik alanında yalnız çalışmaları daha zor. Bir yetişkin desteğine daha fazla ihtiyaç duyulan bu alanlarda verimli etüt modelleri çalışılmalı.
[Bold Medya] 30.5.2020
BOLD – Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı (TEGV), korona salgınıyla başlayan uzaktan eğitim sürecinde, çocukların ve velilerin tecrübelerini değerlendirme amaçlı araştırma yaptı. Türkiye’nin 7 coğrafi bölgesinde, 31 şehirden 368 TEGV velisiyle yürütülen araştırmaya katılanların yüzde 54’ünün 1-2, yüzde 34’ünün 3’ten fazla, yüzde 12’sinin ise 5’ten fazla çocuğu var. Raporda göze çarpan sonuçlar şöyle:
DERSLERE CANLI KATILIM ORANI YÜZDE 11 DÜZEYİNDE
– Eğitim Bilim Ağı’nı (EBA) her gün düzenli takip eden oranı yüzde 69. Bunun yüzde 83’ü televizyon üzerinden. Çevrimiçi portaldan asenkron (uyumsuz) takip oranı yüzde 47, canlı ders katılımı ise 11.
– EBA’yı, velilerin yüzde 47’si düzenli, 36’sı belirli aralıklarla takip ediyor.
– Çocukların yüzde 37’si velisinden destek istiyor. Destek matematik ve problem/test çözme, araştırma ödevleri ve İngilizce alanlarında yoğunlaşıyor.
ÖĞRENCİLERİN YÜZDE 39’U ARKADAŞLARIYLA İLETİŞİME GEÇMEDİ
– Uzaktan eğitimde yüzde 50 oranında bilgisayar, 59 cep telefonu, 28 tablet kullanıyor. Yüzde 4’lük kesimse hiçbir araç kullanmıyor.
– Çocukların hafta içi öğretmenleriyle düzenli görüşme oranı yüzde 48, haftada 1-2 gün görüşme oranı yüzde 31, geçen 1,5 ayda yalnızca 1 veya 2 görüşme oranı ise yüzde 21. Düzensiz ve nadiren iletişim kuranların oranı yüzde 51. Çocukların yalnızca yüzde 3’ü öğretmenleriyle sohbet ediyor. Geçen 1,5 aylık sürede yüzde 7’si öğretmenleriyle; yüzde 39’u ise arkadaşlarıyla iletişim kurmadı.
DUYGUSAL VE PSİKOLOJİK ETKİLER GÖRÜLDÜ
– Çocukların yüzde 20’sinde davranış değişimi oluştu. Yüzde 11’inde sıkılma, 9’unda ani duygu durum değişiklikleri, 9’unda yerinde duramama, 7’sinde sürekli telefon kullanma görüldü.
HERKESE HİTAP EDEN TABLETLER PİYASAYA SÜRÜLMELİ
Araştırma neticesine göre iletişim sıkıntılarını gidermek ve uzaktan eğitimi toplumun her kesiminde normalleştirmek için birtakım çözüm teklifleri de sunuldu:
– Salgın evresinde canlı sınıf modeline ihtiyaç var. Herkesin alım gücüne uygun basit tabletler piyasaya sürülmeli. İnternet erişimi kamu ve özel sektör iş birliğiyle düşük gelirli bölgelerde ücretsiz sağlanmalı.
EĞİTSEL ARAÇLARIN DEVAMLILIĞI SAĞLANMALI
– Eğitimde kitap, defter gibi geleneksel araçların yerini, tabletlerin alması konuşulmaya başlanmalı. Normal zamanda ve bu gibi kriz anlarında eğitsel araçların devamlılığı sağlanmalı.
– Çocukların İngilizce ve matematik alanında yalnız çalışmaları daha zor. Bir yetişkin desteğine daha fazla ihtiyaç duyulan bu alanlarda verimli etüt modelleri çalışılmalı.
[Bold Medya] 30.5.2020
Dini kitap okumaktan 9 yıl hapis cezası verdiler
Tanık ifadesine göre ‘dini kitap okuduğu için’ tutuklanan Adem Kahraman ve iki oğlunun hikayesi Türkiye’de hukukun işleyişini gözler önüne serdi.
BOLD ÖZEL – Adem Kahraman, 10 Kasım 2015 yılında iktidar tarafından Paralel Yapı soruşturması kapsamında tutuklandı. 15 Temmuz öncesi yapılan bu tutuklamada Kahraman’a Gülen Cemaati soruşturmalarında “delil” olarak kabul edilen banka hesabı ve ByLock olmamasına rağmen 9 yıl ceza verildi. Gerekçe ise; bir tanığın Adem Kahraman’ı çalıştığı kurum olan Eskişehir İl Dernekler Müdürlüğünde dini bir kitap okurken görmesi.
5 yılı aşkın süredir cezaevinde bulunan Kahraman ve ailesinin ilginç bir hikayesi var. Baba Adem Kahraman 2015’te tutuklandıktan 1 yıl sonra oğlu Zübeyr Selman Kahraman, 2 yıl sonra da diğer oğlu Ahmet Erkam tutuklandı.
Baba Kahraman, tutuklandıktan sonra 2 ay Eskişehir cezaevinde kaldı ardından ailesine haber verilmeden Ankara Sincan Cezaevine sevk edildi. Burada da 2 yıl kalan Kahraman, yine ailesine haber verilmeden Denizli’ye sevk edildi. Bu şehirde de 2 yıl hapis yatan Kahraman, son olarak ailesine daha yakın olmak için Eskişehir’e naklini istedi.
Baba Kahraman, şehir şehir hapis yatarken 1992 doğumlu oğlu Zübeyr Selman Kahraman, 10 Mart 2016’da Antalya’da, 1990 doğumlu oğlu Ahmet Erkam ise 10 Nisan 2017’de yine aynı suçlama ile Balıkesir’de tutuklandı.
TATİLE GİDİNCE OLANLAR OLDU
Bir müddet Antalya’da cezaevinde kalan Zübeyr Kahraman tahliye olduktan sonra yakınlarıyla birlikte Edirne’ye tatile gitti. Ancak Edirne’de AVM’de alışveriş yaparken aracın Antalya plakalı olmasından şüphelenen polis Zübeyr Kahraman’ı yeniden gözaltına aldı ve kaçma iddiasında bulundu.
Edirne’de cezaevinde kalan Zübeyr Kahraman, daha sonra Bandırma Cezaevine sevk edildi. Zübeyr Kahraman, Denizli-Bandırma arasında mekik dokuyan annesine daha yakın olmak için Eskişehir’e sevk istedi ve geçen Temmuz ayında sevki gerçekleşti. Tutuklamanın 15 Temmuz’dan önce yapıldığına dikkat çeken anne Hülya Kahraman, mahkemenin oğluna 6 yıl 3 ay hapis cezası verdiğini söyledi.
Zübeyr Kahraman’a yapılan terör suçlamasının gerekçesinde ise Antalya’da arkadaşları ile yaptığı bir gezi gösterildi. Tanık ifadelerine göre gezi sırasında yenilen dürümleri o dönem üniversite öğrencisi olan Zübeyr Kahraman ödedi. Kahraman, bir öğrenci olarak parayı ödemesinin mümkün olmadığını söyledi ancak mahkeme terör suçlaması için geziyi yeterli gördü.
MAHKEME BAŞKANI İŞKENCEYİ GÖRMEZDEN GELDİ
Kahraman ailesinin bir diğer üyesi 1990 doğumlu Ahmet Erkam Kahraman ise 10 Nisan 2017 tarihinde gözaltına alındı. 5 gün önce babasının duruşmasına giden Ahmet Erkam’a da terör suçlaması yöneltildi. Ahmet Erkam, gözaltı süresince polis tarafından başta darp olmak üzere işkenceye uğradı. Mahkemede işkenceyi söylemesine rağmen mahkeme başkanından “Bunun yeri burası değil” cevabı aldı. Ahmet Erkam’a işkence yapan polisler ise mahkeme salonunda yer aldı.
Geri çekilen tanık ifadelerine rağmen mahkeme Ahmet Erkam’a 8 yıl 9 ay hapis cezası verdi. Balıkesir’de hapis yatan Ahmet Erkam, annesi ve ağabeyine yakın olmak için Eskişehir’e sevkini istedi ve Ağustos ayında ağabeyi ile aynı cezaevinde buluştu. Eylül ayında ise baba Adem Kahraman oğullarının yanına sevk oldu. Böylece baba ve 2 oğlu 2015’ten sonra tekrar yan yana gelebildiler.
DENETİMLİ SERBESTLİK HAKKINI KULLANDIRMIYORLAR
Eşi ve oğullarını ziyaret etmek için şehir şehir gezen anne Hülya Kahraman, oğlu Zübeyr Selman’ın denetimli serbestlik hakkı kazandığını ancak dosyanın Yargıtay’da beklemesi yüzünden denetimli serbestlikten yararlanmadığına dikkat çekti. Eşi ve oğullarının dosyalarının Yargıtayda beklediğini belirten anne Hülya Kahraman “Dik durmaktan yoruldum artık güzel şeyler olsun” dedi.
[Bold Medya] 30.5.2020
BOLD ÖZEL – Adem Kahraman, 10 Kasım 2015 yılında iktidar tarafından Paralel Yapı soruşturması kapsamında tutuklandı. 15 Temmuz öncesi yapılan bu tutuklamada Kahraman’a Gülen Cemaati soruşturmalarında “delil” olarak kabul edilen banka hesabı ve ByLock olmamasına rağmen 9 yıl ceza verildi. Gerekçe ise; bir tanığın Adem Kahraman’ı çalıştığı kurum olan Eskişehir İl Dernekler Müdürlüğünde dini bir kitap okurken görmesi.
5 yılı aşkın süredir cezaevinde bulunan Kahraman ve ailesinin ilginç bir hikayesi var. Baba Adem Kahraman 2015’te tutuklandıktan 1 yıl sonra oğlu Zübeyr Selman Kahraman, 2 yıl sonra da diğer oğlu Ahmet Erkam tutuklandı.
Baba Kahraman, tutuklandıktan sonra 2 ay Eskişehir cezaevinde kaldı ardından ailesine haber verilmeden Ankara Sincan Cezaevine sevk edildi. Burada da 2 yıl kalan Kahraman, yine ailesine haber verilmeden Denizli’ye sevk edildi. Bu şehirde de 2 yıl hapis yatan Kahraman, son olarak ailesine daha yakın olmak için Eskişehir’e naklini istedi.
Baba Kahraman, şehir şehir hapis yatarken 1992 doğumlu oğlu Zübeyr Selman Kahraman, 10 Mart 2016’da Antalya’da, 1990 doğumlu oğlu Ahmet Erkam ise 10 Nisan 2017’de yine aynı suçlama ile Balıkesir’de tutuklandı.
TATİLE GİDİNCE OLANLAR OLDU
Bir müddet Antalya’da cezaevinde kalan Zübeyr Kahraman tahliye olduktan sonra yakınlarıyla birlikte Edirne’ye tatile gitti. Ancak Edirne’de AVM’de alışveriş yaparken aracın Antalya plakalı olmasından şüphelenen polis Zübeyr Kahraman’ı yeniden gözaltına aldı ve kaçma iddiasında bulundu.
Edirne’de cezaevinde kalan Zübeyr Kahraman, daha sonra Bandırma Cezaevine sevk edildi. Zübeyr Kahraman, Denizli-Bandırma arasında mekik dokuyan annesine daha yakın olmak için Eskişehir’e sevk istedi ve geçen Temmuz ayında sevki gerçekleşti. Tutuklamanın 15 Temmuz’dan önce yapıldığına dikkat çeken anne Hülya Kahraman, mahkemenin oğluna 6 yıl 3 ay hapis cezası verdiğini söyledi.
Zübeyr Kahraman’a yapılan terör suçlamasının gerekçesinde ise Antalya’da arkadaşları ile yaptığı bir gezi gösterildi. Tanık ifadelerine göre gezi sırasında yenilen dürümleri o dönem üniversite öğrencisi olan Zübeyr Kahraman ödedi. Kahraman, bir öğrenci olarak parayı ödemesinin mümkün olmadığını söyledi ancak mahkeme terör suçlaması için geziyi yeterli gördü.
MAHKEME BAŞKANI İŞKENCEYİ GÖRMEZDEN GELDİ
Kahraman ailesinin bir diğer üyesi 1990 doğumlu Ahmet Erkam Kahraman ise 10 Nisan 2017 tarihinde gözaltına alındı. 5 gün önce babasının duruşmasına giden Ahmet Erkam’a da terör suçlaması yöneltildi. Ahmet Erkam, gözaltı süresince polis tarafından başta darp olmak üzere işkenceye uğradı. Mahkemede işkenceyi söylemesine rağmen mahkeme başkanından “Bunun yeri burası değil” cevabı aldı. Ahmet Erkam’a işkence yapan polisler ise mahkeme salonunda yer aldı.
Geri çekilen tanık ifadelerine rağmen mahkeme Ahmet Erkam’a 8 yıl 9 ay hapis cezası verdi. Balıkesir’de hapis yatan Ahmet Erkam, annesi ve ağabeyine yakın olmak için Eskişehir’e sevkini istedi ve Ağustos ayında ağabeyi ile aynı cezaevinde buluştu. Eylül ayında ise baba Adem Kahraman oğullarının yanına sevk oldu. Böylece baba ve 2 oğlu 2015’ten sonra tekrar yan yana gelebildiler.
DENETİMLİ SERBESTLİK HAKKINI KULLANDIRMIYORLAR
Eşi ve oğullarını ziyaret etmek için şehir şehir gezen anne Hülya Kahraman, oğlu Zübeyr Selman’ın denetimli serbestlik hakkı kazandığını ancak dosyanın Yargıtay’da beklemesi yüzünden denetimli serbestlikten yararlanmadığına dikkat çekti. Eşi ve oğullarının dosyalarının Yargıtayda beklediğini belirten anne Hülya Kahraman “Dik durmaktan yoruldum artık güzel şeyler olsun” dedi.
[Bold Medya] 30.5.2020
Kimdir münâfık? (İki yüzlü) [Prof. Dr. Muhittin Akgül]
İnanç bakımından Kur’ân-ı Kerim, genel olarak insanları mü’min, kafir, müşrik ve münafık olarak tasnif eder. Pekçok sûresinde, bu grupların bir takım özelliklerini, olaylar karşısındaki tepkilerini, davranış şekillerini ve ruh hallerini bildirir. Kur’ân’ın bu gruplardan üzerinde en çok durduğu zümre ise şüphesiz ki münâfıklardır. En tehlikeli bir virüsten daha tehlikeli ve sinsi olduklarından, Kur’ân bunlara karşı insanları uyarmış ve ruh portrelerini çizmiştir. Hem müstakil olarak Münâfikûn Sûresi vardır; hem de pekçok sûrede detaylı olarak üzerlerinde durulmuştur. Böylelikle her dönemdeki insan, âdeta birer şer şebekesi gibi çalışan bu kimselerin ifsat ve bozgunculukları karşısında dikkatli olsun ve aldanmasın. İşte Kur’ân ışığında münafıkların en temel ruh halleri ve bunun dışa yansıması şöyledir:
İnanmadıkları halde, Allah’a ve peygambere inandıklarını söyleyerek, başkalarını aldatırlar. Ruhları hastadır. Sürekli yalan söyler, böylece izlerini kaybettirirler. “Ne diye kaos çıkartıyor, bozgunculuk yapıyorsunuz?” denilince de, kendilerinin asıl ıslahçı(!) olduklarını iddia ederler.
“Siz de şu normal insanlar gibi inansanız, onlar gibi hareket etseniz ya!” denilince de: “Biz nasıl onlarla beraber olabiliriz ki, öyle normal halk gibi inanamayız, onların seviyesine inemeyiz!” derler. İşlerine geldiği yerde konjonktürel olarak inandıklarını iddia ederler. Kendi adamlarıyla karşılaştıklarında ise, Müslümanlarla alay ettiklerini, aslında hiç inanmadıklarını söylerler. Doğruyu asla görmez, hakikati asla işitmez ve gerçeği asla söylemezler. Dış görünüşleri itibariyle oldukça anlı-şanlıdırlar. Ancak içleri bomboştur. Müminlerin işleri yolunda gidince, hınçlarından kendilerini yer, kötü gidince de bayram ederler.
Her defasında inandıklarını, yeminlerle iddia eder dururlar. Ancak asla inanmaya yanaşmazlar. İnanmayı, sıradanlık görür, câhil ve kültürsüz halkın yolu kabul ederler. Aslında oldukça korkaktırlar. Meydana gelen her olaydan ödleri patlar ve sonlarının geldiğini zannederler. Onun için de hep panik halindedirler ve isabetli karar veremezler. Veremediklerinden dolayı da hep yalpalar, yanlış yapar ve bir türlü doğruya ulaşamazlar.
En önde gelen özelliklerinden biri, sürekli inananlarla alay etmeleridir. Her vesilede inançla, Kur’ân’la, dinin kutsallarıyla alay edip dururlar. Sebebi sorulduğunda ise fikir hürriyeti(!) derler.
Yine en önde gelen temel özellikleri, yalandır. En mâsum şeyleri bile tersine çevirip, ortalığı karıştırırlar. Başkalarını karalamadan zevk alırlar. Komplolar kurar, kimsesiz ve savunmasız insanları karalar, bundan da sadistçe zevk alırlar. İş başına geldiklerinde bozgunculuk çıkartır, malı, nesli, kültür ve tarihi bozar, altını üstüne getirir ve insanlar arasındaki ilişkilerin zedelenmesi için ellerinden gelen her yolu mubah görürler.
Bozgunculuk faaliyetlerini kulislerle sürdürürler. Müslümanların dışındaki gruplarla beraber olur, onlara her yerde destek olacakları sözünde bulunurlar. Kendilerini iyice güvene almadan ortaya çıkmazlar. Mücadeleleri hep gizliden gizliyedir. Kendi aralarında bir birlik varmış gibi gözükse de aslında onlar, parça parçadır.
Münâfık, bir bukalemun gibi her renge girer ve her zemine kolaylıkla ayak uydurur. Konuşurken yalan söyler. Verdiği bir sözü ertesi gün hemen unutur, müminlerin güvenine hıyanetle karşılık verir. Kendisine emanet olarak bırakılan şeylere hıyanet eder. Kendi malı gibi harcar, tüketir, yok eder. En hâince duygularını, dostane tavırlar içinde yapar ve sergiler. Birisine düşmanlık yaptığında, kin ve öfkesi hiçbir zaman dinmez ve hayat boyu düşmanlığını kat kat arttırarak devam ettirir, kin güder. Hiçbir şeye inanmadığı halde, duruma göre “Benim Allah’a ve âhiret gününe inancım tamdır.” diyerek, kendine mü’min süsü verir ve her zaman insanları aldatmaya çalışır. Fakat aslında aldanan da, aldatan da bizzat kendisidir.
Yukarıda bazı temel özellikleri sayılan sebeplerden dolayı münâfık, müşrikten, dinsizden ve diğer bâtıl izmlerden daha tehlikelidir. Zira dostane yaklaştığından, sizin gibi düşünüyor göründüklerinden, yeri geldiğinde ağızlarından bal(!) gibi sözler döküldüğünden ve insanların yüzlerine karşı sürekli gülücükler dağıttıklarından, bu oldukça tehlikeli kimselerin farkına varılamaz. Farkına varılmayınca da fırsatını yakaladıklarında akrep gibi sokar, yılan gibi zehirlerini son damlasına katar akıtırlar.
[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 30.5.2020 [TR724]
İnanmadıkları halde, Allah’a ve peygambere inandıklarını söyleyerek, başkalarını aldatırlar. Ruhları hastadır. Sürekli yalan söyler, böylece izlerini kaybettirirler. “Ne diye kaos çıkartıyor, bozgunculuk yapıyorsunuz?” denilince de, kendilerinin asıl ıslahçı(!) olduklarını iddia ederler.
“Siz de şu normal insanlar gibi inansanız, onlar gibi hareket etseniz ya!” denilince de: “Biz nasıl onlarla beraber olabiliriz ki, öyle normal halk gibi inanamayız, onların seviyesine inemeyiz!” derler. İşlerine geldiği yerde konjonktürel olarak inandıklarını iddia ederler. Kendi adamlarıyla karşılaştıklarında ise, Müslümanlarla alay ettiklerini, aslında hiç inanmadıklarını söylerler. Doğruyu asla görmez, hakikati asla işitmez ve gerçeği asla söylemezler. Dış görünüşleri itibariyle oldukça anlı-şanlıdırlar. Ancak içleri bomboştur. Müminlerin işleri yolunda gidince, hınçlarından kendilerini yer, kötü gidince de bayram ederler.
Her defasında inandıklarını, yeminlerle iddia eder dururlar. Ancak asla inanmaya yanaşmazlar. İnanmayı, sıradanlık görür, câhil ve kültürsüz halkın yolu kabul ederler. Aslında oldukça korkaktırlar. Meydana gelen her olaydan ödleri patlar ve sonlarının geldiğini zannederler. Onun için de hep panik halindedirler ve isabetli karar veremezler. Veremediklerinden dolayı da hep yalpalar, yanlış yapar ve bir türlü doğruya ulaşamazlar.
En önde gelen özelliklerinden biri, sürekli inananlarla alay etmeleridir. Her vesilede inançla, Kur’ân’la, dinin kutsallarıyla alay edip dururlar. Sebebi sorulduğunda ise fikir hürriyeti(!) derler.
Yine en önde gelen temel özellikleri, yalandır. En mâsum şeyleri bile tersine çevirip, ortalığı karıştırırlar. Başkalarını karalamadan zevk alırlar. Komplolar kurar, kimsesiz ve savunmasız insanları karalar, bundan da sadistçe zevk alırlar. İş başına geldiklerinde bozgunculuk çıkartır, malı, nesli, kültür ve tarihi bozar, altını üstüne getirir ve insanlar arasındaki ilişkilerin zedelenmesi için ellerinden gelen her yolu mubah görürler.
Bozgunculuk faaliyetlerini kulislerle sürdürürler. Müslümanların dışındaki gruplarla beraber olur, onlara her yerde destek olacakları sözünde bulunurlar. Kendilerini iyice güvene almadan ortaya çıkmazlar. Mücadeleleri hep gizliden gizliyedir. Kendi aralarında bir birlik varmış gibi gözükse de aslında onlar, parça parçadır.
Münâfık, bir bukalemun gibi her renge girer ve her zemine kolaylıkla ayak uydurur. Konuşurken yalan söyler. Verdiği bir sözü ertesi gün hemen unutur, müminlerin güvenine hıyanetle karşılık verir. Kendisine emanet olarak bırakılan şeylere hıyanet eder. Kendi malı gibi harcar, tüketir, yok eder. En hâince duygularını, dostane tavırlar içinde yapar ve sergiler. Birisine düşmanlık yaptığında, kin ve öfkesi hiçbir zaman dinmez ve hayat boyu düşmanlığını kat kat arttırarak devam ettirir, kin güder. Hiçbir şeye inanmadığı halde, duruma göre “Benim Allah’a ve âhiret gününe inancım tamdır.” diyerek, kendine mü’min süsü verir ve her zaman insanları aldatmaya çalışır. Fakat aslında aldanan da, aldatan da bizzat kendisidir.
Yukarıda bazı temel özellikleri sayılan sebeplerden dolayı münâfık, müşrikten, dinsizden ve diğer bâtıl izmlerden daha tehlikelidir. Zira dostane yaklaştığından, sizin gibi düşünüyor göründüklerinden, yeri geldiğinde ağızlarından bal(!) gibi sözler döküldüğünden ve insanların yüzlerine karşı sürekli gülücükler dağıttıklarından, bu oldukça tehlikeli kimselerin farkına varılamaz. Farkına varılmayınca da fırsatını yakaladıklarında akrep gibi sokar, yılan gibi zehirlerini son damlasına katar akıtırlar.
[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 30.5.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Muhittin Akgül
Polis ve bekçi nefret saçıyor [İlker Doğan]
Ramazan bayramı da Türkiye’deki polis ve bekçileri durdurumadı. Polis ve bekçi şiddeti sıradan hale geldi. Ülkenin her yerinden polis ve bekçi şiddetine ilişkin videolar geliyor. Bahçesinde oturanlara saldıran polisler, sitenin bahçesinde oynayan çocukları da darp ediyor. “Ben kanunum!” diyerek kurye tokatlayan polis de var, işkenceyi görüntülediği için vatandaşın evinin kapısını, camını kıran bekçiler de… Sokaktaki arabasının alarmını kapatmak için yola çıkan vatandaş bile darp edilerek gözaltına alınıyor. Bunlar kameraları bir şekilde yansıyanlar. Bir de kimsenin haberi olmayan dayak olayları var. Polis ve bekçilerin bu kadar pervasız olmasının temel nedeni, ‘ceza almayacaklarından’ emin olmaları! Rejimden güç ve destek alan güvenlik birimleri, vatandaşlar için ülkeyi yaşanmaz hale getirdi.
Son yaşanan ve kamuoyuna yansıyan şiddet olayları muhalefeti de harekete geçirdi. CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba TBMM’ye sunduğu araştırma önergesiyle, polis ve bekçiler tarafından gerçekleştirilen şiddet olaylarının araştırılmasını istedi. Ağbaba’ya göre yaşanan olaylar artık ‘münferit’ olmaktan çıktı ve sistematik bir hale geldi. CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu ise İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun cevaplaması talebiyle soru önergesi verdi. Bugüne kadar kaç polis hakkında ‘şiddet’ suçlamasıyla soruşturma açıldığını ve akıbetinin ne olduğunu sordu.
Çorlu, Kadıköy, Sultanbeyli, Eyüp, Edirne, Zeytinburnu, Cizre… Polis ve bekçi şiddetinin kameralara yansıdığı son yerler. Türkiye’nin bir çok yerinde yaşanan ve kamuoyuna yansımayanlar da var. Polis ve bekçi şiddeti özellikle son dönemde çığırından çıktı. Toplumsal huzuru sağlamakla görevli polis ve bekçiler, huzursuzluğun kaynağı oldu. Emniyet güçleri, vatandaşa karşı son günlerde orantısız ve organize şekilde şiddet uyguluyor. Polis ve bekçilerin bu kadar pervasız olmasının temel nedeni kendilerinden hesap sorulmayacağını düşünmeleri. Zira AKP rejimi, emniyet güçleri ve bekçilerin orantısız güç kullanmasını destekliyor. Muhalefete göre güvenlik birimleri devletin değil, AKP’nin memuru gibi davranıyor.
MİLLETVEKİLİNE DARP
Çok değil daha bir ay kadar önce, 28 Nisan’da Adana’da, 18 yaşındaki Ali Hemdan isimli genç, sokağa çıkma yasağına uymadığı gerekçesiyle bir polis tarafından kalbinden vurulmuş ve olay yerinde can vermişti. Yine geçtiğimiz hafta zihinsel engelli 8 yaşındaki bir çocuk, apartmanın önünde oynarken bir polis tarafından ‘gözaltına’ alınmış ve darp edilmişti. Son olarak geçtiğimiz hafta İnsan Hakları Savunucusu ve HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu bir polisin saldırısına uğradı. Söz konusu görüntülerin kamuoyuna yansıması üzerine, “Herkesin gözlerinin önünde bir milletvekiline bunu yapanlar, gözaltına aldıkları insanlara neler yapar!” sorusu gündeme geldi.
YIKIN YERE! YIKIN YERE!
Polis ve bekçi şiddeti dur durak bilmiyor. İnternete her gün yeni bir işkence ve şidet görüntüsü düşüyor. Önceki gün Tekirdağ’ın Çorlu ilçesined evinin bahçesinde oturan bir vatandaş onlarca poliisin saldırısına uğradı. Görüntülere göre polis vatandaşa, “Şerefsizler içeri girsenize!” diye bağırıyor. Daha sonra 4-5 polis dışarı çıkardığı adamın üzerine çullanıyor. Polislerden birinin, “Yıkın yere! Yıkın yere!” demesi üzerine vatandaş yere yatırılarak üzerine çökülüyor ve ardından ters kelepçe takılıyor. Görüntüleri çeken kişi ise yine polisler tarafından “Çekme!” denilerek tehdit ediliyor. Vatandaşın çekime devam etmesi üzerine polisler, şahsın evinin kapısını ve camını kırıp gidiyor.
BEN KARAR VERDİĞİM İÇİN VURMAM DOĞRU!
Bir başka görüntü ise Kadıköy’den… İki bekçi ve bir polis dağıtım yapan bir kuryeyi durduruyor. Polis vatandaşa önce, “Yavşak!” diyerek hakaret ediyor. Ardından motorunu kilitlemekle tehdit ediyor. Nihayet, “Artistlik yapma” diyerek vatandaşa tokat atıyor. Gencin, “Senin bana vurman doğru mu abi?” demesi üzerine polis, “Doğru. Ben ona karar verdiğim için doğru!” dedikten sonra, “Lan yürü git, cevap verme bak!” ifadelerini kullanıyor. Bu arada iki bekçi de polisin yaptıklarını izliyor. İstanbul Zeytinburnu’nda dün internete düşen görüntülerde ise 4-5 polisin bir vatandaşı evinin önünde darp ederek polis otosuna bindirdiği görülüyor. Vatandaşın suçu, otomobilinin alarmının çalışması üzerine yola inmesi!
POLİS SİLAHINA SARILIYOR
Son 2 günde polis şiddetinin yaşandığı bir başka yer ise Edirne… İddiaya göre 13 yaşında çocuk ve babası evlerinin önünde polisler tarafından darp ediliyor. Vatandaşların yaşananlara tepki göstermesi üzerine bir polis silahını çekerek havaya ateş açıyor. Daha bir ay önce böyle bir olayda Suriyeli bir genç polis tarafından öldürülmüştü. Polislerin bu kadar kolay silaha sarılması ve havaya ateş açması ciddi bir sorun olarak gösteriliyor.
EKMEK ALMAYA ÇIKAN VATANDAŞA BEKÇİLERDEN DAYAK
Önceki gece yaşanan polis&bekçi saldırısının görüntüleri de dün internete düştü. Avukat Enes Ermaner’in, “Eyüp/Esentepe mahallesinde ekmek almaya çıkan müvekkil bekçiler tarafından darp edilmeye başlanıyor. Pencereden bunu görenler ayırmayaya indiklerinde onlara da şiddet var.” notuyla paylaştığı görüntü tüyler ürpertiyor. Görüntülere göre sayıları 8-10’u bulan bekçi ve polisler sokakta kimi gördülerse şiddet uyguluyor, boynunu sıkıyor, yere yatırıp üzerine basıyor.
ÇOCUKLARA TERS KELEPÇE
Bu kez görüntünün adresi Zeytinburnu… Sokağa çıkma yasağına uymadıkları gerekçesiyle iki çocuk, polisler tarafından önce darp ediliyor ardından ters kelepçe takılarak gözaltına alınıyor. Görüntülerde 4 polisin bir çocuğun üzerine çullanması dikkat çekiyor. Vatandaşların, “Yahu ne yapıyorsunuz, onlar çocuk daha!” diyerek tepki göstermesi üzerine polis aracından, “Dağılın!” tehdidi geliyor. Cizre’den gelen görüntülerde ise polislerin iki kişiyi yine darp ederek gözaltına aldıkları görülüyor.
Şiddet ve işkence münferit olmaktan çıktı
CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba, Türkiye’nin farklı yerlerinde polis ve bekçilerin insanlara yönelik şiddet görüntülerinin sosyal medya aracılığıyla kamuoyuna yansımasının ardından konuyu Meclis gündemine taşıdı. TBMM Başkanlığı’na araştırma önergesi sunan Ağbaba, yaşananların münferit olmadığını, sistematik olduğunu belirtti. Ağbaba, şu ifadeleri kullandı:
İKTİDAR KORUYUP, KOLLUYOR
“Bekçilerin, iktidar tarafından korunup kollandığına ve devlet ciddiyeti ile devlet içi hiyerarşinin dışında konumlandırılarak devlete değil doğrudan bir siyasi partiye güdümlü bir örgütlenmeye sahip olduğuna dair kuşkular da vardır. Vatandaşın can ve mal güvenilirliğinin, liyakatsiz süreçler sonrası işe başlatılan ve iletişim yeteneklerinden yoksun kişilere teslim edilmesi bu yaşanan şiddet olaylarının temel sebebi olarak görünmektedir. Mevcut hükümet döneminde kolluk kuvvetleri özelinde de artık kronikleşen bu ciddi olumsuzlukların, kamu güvenliğini tehlikeye atmaya devam edeceği, toplumsal huzuru bozacağı, vatandaşların hukuka ve kolluk kuvvetlerine olan güvenini tamiri imkânsız biçimde tahrip edeceği de açıktır.”
KAÇ POLİS HAKKINDA SORUŞTURMA BAŞLATILDI?
CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu ise polis ve bekçi şiddetine dair İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun cevaplaması istemiyle soru önergesi verdi. Zeytinburnu, Kadıköy, Çorlu, Esentepe, Sultangazi ve Cizre’de yaşananların doğru olup olmadığını soran Tanrıkulu, şu soruları sordu: “Bahse konu iddialar doğru ise kaç bekçi ve polis hakkında soruşturma başlatılmıştır? Bütün iddialar hakkında ayrı ayrı belirtilmek üzere açılan soruşturmaların güncel akıbetleri nedir? 2018 – 2020 yılları arasında yıllar bazında darp, işkence, kötü muamele nedenleriyle hakkında şikâyet bulunan kaç kolluk kuvveti mensubu bulunmaktadır?”
[İlker Doğan] [TR724] 30.5.2020
Son yaşanan ve kamuoyuna yansıyan şiddet olayları muhalefeti de harekete geçirdi. CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba TBMM’ye sunduğu araştırma önergesiyle, polis ve bekçiler tarafından gerçekleştirilen şiddet olaylarının araştırılmasını istedi. Ağbaba’ya göre yaşanan olaylar artık ‘münferit’ olmaktan çıktı ve sistematik bir hale geldi. CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu ise İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun cevaplaması talebiyle soru önergesi verdi. Bugüne kadar kaç polis hakkında ‘şiddet’ suçlamasıyla soruşturma açıldığını ve akıbetinin ne olduğunu sordu.
Çorlu, Kadıköy, Sultanbeyli, Eyüp, Edirne, Zeytinburnu, Cizre… Polis ve bekçi şiddetinin kameralara yansıdığı son yerler. Türkiye’nin bir çok yerinde yaşanan ve kamuoyuna yansımayanlar da var. Polis ve bekçi şiddeti özellikle son dönemde çığırından çıktı. Toplumsal huzuru sağlamakla görevli polis ve bekçiler, huzursuzluğun kaynağı oldu. Emniyet güçleri, vatandaşa karşı son günlerde orantısız ve organize şekilde şiddet uyguluyor. Polis ve bekçilerin bu kadar pervasız olmasının temel nedeni kendilerinden hesap sorulmayacağını düşünmeleri. Zira AKP rejimi, emniyet güçleri ve bekçilerin orantısız güç kullanmasını destekliyor. Muhalefete göre güvenlik birimleri devletin değil, AKP’nin memuru gibi davranıyor.
MİLLETVEKİLİNE DARP
Çok değil daha bir ay kadar önce, 28 Nisan’da Adana’da, 18 yaşındaki Ali Hemdan isimli genç, sokağa çıkma yasağına uymadığı gerekçesiyle bir polis tarafından kalbinden vurulmuş ve olay yerinde can vermişti. Yine geçtiğimiz hafta zihinsel engelli 8 yaşındaki bir çocuk, apartmanın önünde oynarken bir polis tarafından ‘gözaltına’ alınmış ve darp edilmişti. Son olarak geçtiğimiz hafta İnsan Hakları Savunucusu ve HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu bir polisin saldırısına uğradı. Söz konusu görüntülerin kamuoyuna yansıması üzerine, “Herkesin gözlerinin önünde bir milletvekiline bunu yapanlar, gözaltına aldıkları insanlara neler yapar!” sorusu gündeme geldi.
YIKIN YERE! YIKIN YERE!
Polis ve bekçi şiddeti dur durak bilmiyor. İnternete her gün yeni bir işkence ve şidet görüntüsü düşüyor. Önceki gün Tekirdağ’ın Çorlu ilçesined evinin bahçesinde oturan bir vatandaş onlarca poliisin saldırısına uğradı. Görüntülere göre polis vatandaşa, “Şerefsizler içeri girsenize!” diye bağırıyor. Daha sonra 4-5 polis dışarı çıkardığı adamın üzerine çullanıyor. Polislerden birinin, “Yıkın yere! Yıkın yere!” demesi üzerine vatandaş yere yatırılarak üzerine çökülüyor ve ardından ters kelepçe takılıyor. Görüntüleri çeken kişi ise yine polisler tarafından “Çekme!” denilerek tehdit ediliyor. Vatandaşın çekime devam etmesi üzerine polisler, şahsın evinin kapısını ve camını kırıp gidiyor.
BEN KARAR VERDİĞİM İÇİN VURMAM DOĞRU!
Bir başka görüntü ise Kadıköy’den… İki bekçi ve bir polis dağıtım yapan bir kuryeyi durduruyor. Polis vatandaşa önce, “Yavşak!” diyerek hakaret ediyor. Ardından motorunu kilitlemekle tehdit ediyor. Nihayet, “Artistlik yapma” diyerek vatandaşa tokat atıyor. Gencin, “Senin bana vurman doğru mu abi?” demesi üzerine polis, “Doğru. Ben ona karar verdiğim için doğru!” dedikten sonra, “Lan yürü git, cevap verme bak!” ifadelerini kullanıyor. Bu arada iki bekçi de polisin yaptıklarını izliyor. İstanbul Zeytinburnu’nda dün internete düşen görüntülerde ise 4-5 polisin bir vatandaşı evinin önünde darp ederek polis otosuna bindirdiği görülüyor. Vatandaşın suçu, otomobilinin alarmının çalışması üzerine yola inmesi!
POLİS SİLAHINA SARILIYOR
Son 2 günde polis şiddetinin yaşandığı bir başka yer ise Edirne… İddiaya göre 13 yaşında çocuk ve babası evlerinin önünde polisler tarafından darp ediliyor. Vatandaşların yaşananlara tepki göstermesi üzerine bir polis silahını çekerek havaya ateş açıyor. Daha bir ay önce böyle bir olayda Suriyeli bir genç polis tarafından öldürülmüştü. Polislerin bu kadar kolay silaha sarılması ve havaya ateş açması ciddi bir sorun olarak gösteriliyor.
EKMEK ALMAYA ÇIKAN VATANDAŞA BEKÇİLERDEN DAYAK
Önceki gece yaşanan polis&bekçi saldırısının görüntüleri de dün internete düştü. Avukat Enes Ermaner’in, “Eyüp/Esentepe mahallesinde ekmek almaya çıkan müvekkil bekçiler tarafından darp edilmeye başlanıyor. Pencereden bunu görenler ayırmayaya indiklerinde onlara da şiddet var.” notuyla paylaştığı görüntü tüyler ürpertiyor. Görüntülere göre sayıları 8-10’u bulan bekçi ve polisler sokakta kimi gördülerse şiddet uyguluyor, boynunu sıkıyor, yere yatırıp üzerine basıyor.
ÇOCUKLARA TERS KELEPÇE
Bu kez görüntünün adresi Zeytinburnu… Sokağa çıkma yasağına uymadıkları gerekçesiyle iki çocuk, polisler tarafından önce darp ediliyor ardından ters kelepçe takılarak gözaltına alınıyor. Görüntülerde 4 polisin bir çocuğun üzerine çullanması dikkat çekiyor. Vatandaşların, “Yahu ne yapıyorsunuz, onlar çocuk daha!” diyerek tepki göstermesi üzerine polis aracından, “Dağılın!” tehdidi geliyor. Cizre’den gelen görüntülerde ise polislerin iki kişiyi yine darp ederek gözaltına aldıkları görülüyor.
Şiddet ve işkence münferit olmaktan çıktı
CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba, Türkiye’nin farklı yerlerinde polis ve bekçilerin insanlara yönelik şiddet görüntülerinin sosyal medya aracılığıyla kamuoyuna yansımasının ardından konuyu Meclis gündemine taşıdı. TBMM Başkanlığı’na araştırma önergesi sunan Ağbaba, yaşananların münferit olmadığını, sistematik olduğunu belirtti. Ağbaba, şu ifadeleri kullandı:
İKTİDAR KORUYUP, KOLLUYOR
“Bekçilerin, iktidar tarafından korunup kollandığına ve devlet ciddiyeti ile devlet içi hiyerarşinin dışında konumlandırılarak devlete değil doğrudan bir siyasi partiye güdümlü bir örgütlenmeye sahip olduğuna dair kuşkular da vardır. Vatandaşın can ve mal güvenilirliğinin, liyakatsiz süreçler sonrası işe başlatılan ve iletişim yeteneklerinden yoksun kişilere teslim edilmesi bu yaşanan şiddet olaylarının temel sebebi olarak görünmektedir. Mevcut hükümet döneminde kolluk kuvvetleri özelinde de artık kronikleşen bu ciddi olumsuzlukların, kamu güvenliğini tehlikeye atmaya devam edeceği, toplumsal huzuru bozacağı, vatandaşların hukuka ve kolluk kuvvetlerine olan güvenini tamiri imkânsız biçimde tahrip edeceği de açıktır.”
KAÇ POLİS HAKKINDA SORUŞTURMA BAŞLATILDI?
CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu ise polis ve bekçi şiddetine dair İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun cevaplaması istemiyle soru önergesi verdi. Zeytinburnu, Kadıköy, Çorlu, Esentepe, Sultangazi ve Cizre’de yaşananların doğru olup olmadığını soran Tanrıkulu, şu soruları sordu: “Bahse konu iddialar doğru ise kaç bekçi ve polis hakkında soruşturma başlatılmıştır? Bütün iddialar hakkında ayrı ayrı belirtilmek üzere açılan soruşturmaların güncel akıbetleri nedir? 2018 – 2020 yılları arasında yıllar bazında darp, işkence, kötü muamele nedenleriyle hakkında şikâyet bulunan kaç kolluk kuvveti mensubu bulunmaktadır?”
[İlker Doğan] [TR724] 30.5.2020
Erzurum’da kalaşnikoflu arazi kavgası: 5 ölü, 4 yaralı
Erzurum’da iki aile arasında arazi anlaşmazlığı yüzünden çıkan silahlı kavgada 5 kişi öldü 4 kişi de ağır yaralandı.
Çat ilçesine bağlı Köseler köyünde meydana gelen olayda arazi anlaşmazlığı nedeniyle aralarında husumet olan iki aile uzun namlulu silahlarla çatıştı. İ.Y. ve B.Y. isimli kardeşler uzun namlulu bir silahla kurşun yağmuruna tuttuğu 5 kardeş hayatını kaybetti. Çatışmada yaralanan 4 kişi de hastaneye kaldırıldı.
Olaydan sonra kaçan İ.Y ve B.Y isimli şüphelilerin yakalanması için jandarma bölgede geniş çaplı operasyon başlattı.
[TR724] 30.5.2020
Çat ilçesine bağlı Köseler köyünde meydana gelen olayda arazi anlaşmazlığı nedeniyle aralarında husumet olan iki aile uzun namlulu silahlarla çatıştı. İ.Y. ve B.Y. isimli kardeşler uzun namlulu bir silahla kurşun yağmuruna tuttuğu 5 kardeş hayatını kaybetti. Çatışmada yaralanan 4 kişi de hastaneye kaldırıldı.
Olaydan sonra kaçan İ.Y ve B.Y isimli şüphelilerin yakalanması için jandarma bölgede geniş çaplı operasyon başlattı.
[TR724] 30.5.2020
Siyahi kadın aktivist Mallory: ‘Artık yeter! Yağmacılığı, şiddeti sizden öğrendik’
ABD’nin Minneapolis kentinde siyahi George Floyd’un polis şiddeti nedeniyle öldürülmesinin ardından başlayan protesto gösterileri devam ediyor. Gösterilere katılana aktivist Tamika Mallory’nin yaptığı konuşma sosyal medyada viral oldu. Mallory, “Artık yorulduk. Yağmacılığı, şiddeti sizden öğrendik. İnsanlarımızı öldüren tüm polisleri tutuklayın.” dedi.
ABD’de George Floyd’un polis şiddeti sonucu öldürülmesi sonucu birçok yerde ırkçılık karşıtı gösteri düzenlendi. Olayın yaşandığı Minneapolis’te pek çok tanınmış isim bir araya geldi. Eski NBA oyuncusu Stephen Jackson, oyuncu Jamie Foxx ve aktivist Tamika Mallory kameraların karşısına geçerek açıklamalarda bulundu.
MALLORY: YAĞMACILIĞI VE ŞİDDETİ SİZ ÖĞRETTİNİZ
Mallory’nin yaptığı konuşma sosyal medyada kısa sürede büyük yankı buldu. Mallory’nin konuşmasında kullandığı ifadeler şöyle:
“Eğer Target’ı yaktılarsa umurumda değil. Target bizimle birlikte sokakta olup haklarımızı savunmalıydı. AutoZone, Philando Castile arabasında vurulduğunda neredeydi? İnsanları kışkırtıp camları kıran ve binaları ateşe veren kişilere para ödeyip aramıza salıyorsunuz. Gençler karşılık veriyorlar, öfkeliler! Bunu durdurmanın kolay bir yolu var. Polisleri tutuklayın, onlara suçlama yöneltin. Sadece Minneapolis’tekileri değil. İnsanlarımızı öldüren Amerika’nın her yerindeki tüm polisleri suçlayın. İşinizi yapın.
Söylediğinizi yapın ve bu ülkeyi olması gerektiği gibi herkes için özgür hale getirin. Siyahi insanlar özgür değil ve bundan yorulduk. Bize yağmalamadan bahsetmeyin. Yağmacı olan sizlersiniz. Amerika siyahi insanları yağmaladı. Buraya geldiklerinde Amerikan yerlilerini yağmaladılar. Yağmacılığı sizden öğrendik. Şiddeti sizden öğrendik. Eğer bizden daha iyisini bekliyorsanız, önce siz bunu yapın!”
[TR724] 30.5.2020
ABD’de George Floyd’un polis şiddeti sonucu öldürülmesi sonucu birçok yerde ırkçılık karşıtı gösteri düzenlendi. Olayın yaşandığı Minneapolis’te pek çok tanınmış isim bir araya geldi. Eski NBA oyuncusu Stephen Jackson, oyuncu Jamie Foxx ve aktivist Tamika Mallory kameraların karşısına geçerek açıklamalarda bulundu.
MALLORY: YAĞMACILIĞI VE ŞİDDETİ SİZ ÖĞRETTİNİZ
Mallory’nin yaptığı konuşma sosyal medyada kısa sürede büyük yankı buldu. Mallory’nin konuşmasında kullandığı ifadeler şöyle:
“Eğer Target’ı yaktılarsa umurumda değil. Target bizimle birlikte sokakta olup haklarımızı savunmalıydı. AutoZone, Philando Castile arabasında vurulduğunda neredeydi? İnsanları kışkırtıp camları kıran ve binaları ateşe veren kişilere para ödeyip aramıza salıyorsunuz. Gençler karşılık veriyorlar, öfkeliler! Bunu durdurmanın kolay bir yolu var. Polisleri tutuklayın, onlara suçlama yöneltin. Sadece Minneapolis’tekileri değil. İnsanlarımızı öldüren Amerika’nın her yerindeki tüm polisleri suçlayın. İşinizi yapın.
Söylediğinizi yapın ve bu ülkeyi olması gerektiği gibi herkes için özgür hale getirin. Siyahi insanlar özgür değil ve bundan yorulduk. Bize yağmalamadan bahsetmeyin. Yağmacı olan sizlersiniz. Amerika siyahi insanları yağmaladı. Buraya geldiklerinde Amerikan yerlilerini yağmaladılar. Yağmacılığı sizden öğrendik. Şiddeti sizden öğrendik. Eğer bizden daha iyisini bekliyorsanız, önce siz bunu yapın!”
[TR724] 30.5.2020
Ayasofya! [Cumali Önal]
Cübbeli Ahmet’in ‘kardeşi’ Vatan Partisi Lideri Doğu Perinçek son dönemde fazlasıyla şaşırtıyor. Havuz medyasının ekran yüzlerinden biri haline gelen Perinçek, İsrail’in Batı Şeria’yı ilhak planları ile ilgili olarak geçtiğimiz hafta sonu yaptığı yazılı açıklamada “Kudüs bizim kutsal davamızdır” dedi.
Asıl voleyi ise Yeni Akit gazetesinin yazarlarından Mehmet Koçak’la söyleşisinde vurmuş. Koçak’a göre Perinçek, “Ben ateist değil Müslümanım. Bayram namazlarını kaçırmam, Cuma namazlarına vakit nispetinde gitmeye çalışıyorum” demiş. Hatta hızını alamamış, “İslam dünyasındaki dağınıklık ancak ümmet anlayışı ile aşılabilir” şeklinde ifadeler de kullanmış.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Şimdi karşımızda cihat ruhuyla hareket eden böyle bir Perinçek portresi varken, siyasal İslamcıların gece gündüz ağıtlar yaktığı, açılması için kendilerini zincirlere vurdukları Ayasofya için neden bir hamle yapmasın?
Ayasofya’nın önünde toplanan Maocu yoldaşlarıyla müzenin camiye çevrilmesi için yapacakları bir protesto eylemi şu sıralar çok şık gider açıkçası.
Baksanıza liderleri yarın İstanbul’un fethinin yıldönümü münasebetiyle Ayasofya’da Fetih Suresi okunacağını açıklayınca troller sosyal medyayı nasıl da bayram yerine çevirdiler…
Yeni Şafak’taki yazılarıyla hergün dünyaya nizam veren İbrahim Karagül mesela, “Ayasofya’da Fetih Suresi okunacak. Sembolik anlamı çok büyük. Bugünün dünyasına çok anlamlı bir mesaj. Türkiye dünyaya bir şey söylüyor!” diyor.
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun ise üç hafta önce Ayasofya fotoğrafı eşliğinde şu duygusal sözleri paylaşıyor: “Özledik! Ama az daha sabır. Birlikte başaracağız.”
Dikkat ediyor musunuz, hiçbiri artık “Ayasofya açılsın” naraları atmıyor. Çünkü liderlerinin bu konuda kaç kez yan çizdiğini çok iyi biliyorlar.
Mesela 2014’te restorasyonu biten Ortaköy Camii’nin yeniden açılışı töreninde Ayasofya’nın camiye çevrilmesi için slogan atan kalabalığı, “Kardeşlerim, yan tarafından Sultanahmet’i bir dolduralım bakalım” sözleriyle hafiften fırçalıyor.
Geçtiğimiz yıl mart ayında Yeni Zelanda’daki Cami saldırısından sonra Ülke TV ekranlarından ise şu sözleri sarf ediyor:
“Ayasofya açılsın diyorlar. Be kardeşim. Bir şey söylerken duygusallıkla, af edersin bu alçağın, bu teröristin sözlerine karşı böyle bir talepte bulunmanın bir anlamı yok. Bu oyunlara gelmeyelim. Bunlar da bir tahriktir. Bu tahrik unsurlarını bozalım diye özellikle bu açıklamayı yapmak durumunda kaldım.”
Birkaç gün sonra yerel seçimler öncesi düzenlenen mitinglerden birinde bu kez tam tersi ifadeler kullanıyor:
“16 bin 500 kilometre öteden birileri Ayasofya’yı ele almak istiyor. Çok sabrettik ama geçenlerde açıkladım. Ayasofya’yı kısa zaman önce biliyorsunuz camiden müzeye çevirmişlerdi. Şimdi biz de inşallah seçimden sonra tekrar müzeden isim olarak camiye çevireceğiz ve bazı planlarımız var. Bu planları da uygulamaya koyacağız”
Aradan bir yıldan fazla bir süre geçti herhangi bir adım atılmadı tabi.
Çünkü Ayasofya açılsa ellerinde pişirip pişirip sunacakları çok fazla bir şey kalmayacak. Tıpkı Filistin gibi alıcısı çok fazla Ayasofya’nın. Hiçbir şey yapmadan muazzam oy topluyor Filistinlilerin sırtından. Hatırlarsınız, birkaç yıl öncesine kadar neredeyse her ay “Bu hafta sonu Gazze’ye gidiyoruz” sözünü tekrarlıyordu.
Gazze artık unutuldu. Ağzından hiç Gazze sözünün çıktığını duyan var mı?
Sahi Mursi’yi de unuttu. Meydanlarda Mursi’ye destek için yaptığı “rabia” işaretini dahi daha sonra, “tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet”e dönüştürdü.
Tıpkı “one minute” çıkışını moderatöre yapması gibi.
Ayasofya camiye çevrilse dünyadan çok büyük bir tepki gelmez. Bir iki yerden günü kurtarmak için yapılacak açıklamadan sonra unutulup gidecek Ayasofya.
Ama olan siyasal İslamcılar ve Ayasofya’dan oy devşiren liderlerine olacak.
Siyasal İslamcıların “Ayasofya’nın açılmasını neden bu kadar çok istiyorsunuz?” sorusuna cevapları hep aynı: Sembolik.
Peki neyi sembolize ediyor?
Ayasofya açılınca Türkiye ilimde, irfanda, ahlakta, medeniyette çağ mı atlamış olacak?
Ya da halkın kursağından daha fazla mı yemek geçecek?
Sıhhat derecesi çok tartışmalı olan bir hadisle kutsallaştırılan Ayasofya açılınca orada namaz kılanlar cenneti garanti edecek?
Mesele hamaset olunca kullanıcısı da çok oluyor.
Dolayısıyla Perinçek’in bu kadar münbit bir konuyu hala nasıl görememiş olmasını yadırgıyorum.
[Cumali Önal] 29.5.2020 [TR724]
Asıl voleyi ise Yeni Akit gazetesinin yazarlarından Mehmet Koçak’la söyleşisinde vurmuş. Koçak’a göre Perinçek, “Ben ateist değil Müslümanım. Bayram namazlarını kaçırmam, Cuma namazlarına vakit nispetinde gitmeye çalışıyorum” demiş. Hatta hızını alamamış, “İslam dünyasındaki dağınıklık ancak ümmet anlayışı ile aşılabilir” şeklinde ifadeler de kullanmış.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Şimdi karşımızda cihat ruhuyla hareket eden böyle bir Perinçek portresi varken, siyasal İslamcıların gece gündüz ağıtlar yaktığı, açılması için kendilerini zincirlere vurdukları Ayasofya için neden bir hamle yapmasın?
Ayasofya’nın önünde toplanan Maocu yoldaşlarıyla müzenin camiye çevrilmesi için yapacakları bir protesto eylemi şu sıralar çok şık gider açıkçası.
Baksanıza liderleri yarın İstanbul’un fethinin yıldönümü münasebetiyle Ayasofya’da Fetih Suresi okunacağını açıklayınca troller sosyal medyayı nasıl da bayram yerine çevirdiler…
Yeni Şafak’taki yazılarıyla hergün dünyaya nizam veren İbrahim Karagül mesela, “Ayasofya’da Fetih Suresi okunacak. Sembolik anlamı çok büyük. Bugünün dünyasına çok anlamlı bir mesaj. Türkiye dünyaya bir şey söylüyor!” diyor.
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun ise üç hafta önce Ayasofya fotoğrafı eşliğinde şu duygusal sözleri paylaşıyor: “Özledik! Ama az daha sabır. Birlikte başaracağız.”
Dikkat ediyor musunuz, hiçbiri artık “Ayasofya açılsın” naraları atmıyor. Çünkü liderlerinin bu konuda kaç kez yan çizdiğini çok iyi biliyorlar.
Mesela 2014’te restorasyonu biten Ortaköy Camii’nin yeniden açılışı töreninde Ayasofya’nın camiye çevrilmesi için slogan atan kalabalığı, “Kardeşlerim, yan tarafından Sultanahmet’i bir dolduralım bakalım” sözleriyle hafiften fırçalıyor.
Geçtiğimiz yıl mart ayında Yeni Zelanda’daki Cami saldırısından sonra Ülke TV ekranlarından ise şu sözleri sarf ediyor:
“Ayasofya açılsın diyorlar. Be kardeşim. Bir şey söylerken duygusallıkla, af edersin bu alçağın, bu teröristin sözlerine karşı böyle bir talepte bulunmanın bir anlamı yok. Bu oyunlara gelmeyelim. Bunlar da bir tahriktir. Bu tahrik unsurlarını bozalım diye özellikle bu açıklamayı yapmak durumunda kaldım.”
Birkaç gün sonra yerel seçimler öncesi düzenlenen mitinglerden birinde bu kez tam tersi ifadeler kullanıyor:
“16 bin 500 kilometre öteden birileri Ayasofya’yı ele almak istiyor. Çok sabrettik ama geçenlerde açıkladım. Ayasofya’yı kısa zaman önce biliyorsunuz camiden müzeye çevirmişlerdi. Şimdi biz de inşallah seçimden sonra tekrar müzeden isim olarak camiye çevireceğiz ve bazı planlarımız var. Bu planları da uygulamaya koyacağız”
Aradan bir yıldan fazla bir süre geçti herhangi bir adım atılmadı tabi.
Çünkü Ayasofya açılsa ellerinde pişirip pişirip sunacakları çok fazla bir şey kalmayacak. Tıpkı Filistin gibi alıcısı çok fazla Ayasofya’nın. Hiçbir şey yapmadan muazzam oy topluyor Filistinlilerin sırtından. Hatırlarsınız, birkaç yıl öncesine kadar neredeyse her ay “Bu hafta sonu Gazze’ye gidiyoruz” sözünü tekrarlıyordu.
Gazze artık unutuldu. Ağzından hiç Gazze sözünün çıktığını duyan var mı?
Sahi Mursi’yi de unuttu. Meydanlarda Mursi’ye destek için yaptığı “rabia” işaretini dahi daha sonra, “tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet”e dönüştürdü.
Tıpkı “one minute” çıkışını moderatöre yapması gibi.
Ayasofya camiye çevrilse dünyadan çok büyük bir tepki gelmez. Bir iki yerden günü kurtarmak için yapılacak açıklamadan sonra unutulup gidecek Ayasofya.
Ama olan siyasal İslamcılar ve Ayasofya’dan oy devşiren liderlerine olacak.
Siyasal İslamcıların “Ayasofya’nın açılmasını neden bu kadar çok istiyorsunuz?” sorusuna cevapları hep aynı: Sembolik.
Peki neyi sembolize ediyor?
Ayasofya açılınca Türkiye ilimde, irfanda, ahlakta, medeniyette çağ mı atlamış olacak?
Ya da halkın kursağından daha fazla mı yemek geçecek?
Sıhhat derecesi çok tartışmalı olan bir hadisle kutsallaştırılan Ayasofya açılınca orada namaz kılanlar cenneti garanti edecek?
Mesele hamaset olunca kullanıcısı da çok oluyor.
Dolayısıyla Perinçek’in bu kadar münbit bir konuyu hala nasıl görememiş olmasını yadırgıyorum.
[Cumali Önal] 29.5.2020 [TR724]
‘Türki Türki, mmmm siz çok iyi insanlarsınız’ [Ali Mirza Yazar]
RÖPORTAJ | ALİ MİRZA YAZAR, KAMERA | ZAFER ÖZSOY
İbrahim ve Zehra Görmüş 20 yıl ülkesine hizmet etmiş, alanlarında başarılı iki öğretmen. Üç evlatları var. Çevrelerinde sevilen ve takdir edilen Görmüş ailesi için de 15 Temmuz milat olmuş. İbrahim Görmüş, ‘Bir kaç hafta öncesinde hocam diyen saygı gösteren öğrencilerimiz, velilerimiz bizi tanıyan insanlar bir anda bize farklı gözle bakmaya başladı. Oysa biz öğretmeniz. Bir gecede terörist olduk. Hiç sorgulamadılar.’ ifadesiyle sitemini dile getiriyor.
Ülkeyi terk etme kararından sonra yaşadığı duyguları dile getiren Zehra Görmüş, ’’Efendimiz Aleyhisselam’ın dönüp de ‘Ey Mekke eğer beni çıkarmasalardı seni asla terk etmezdim’ dediği gibi biz de ülkemize bu kadar aşık insanlardık. Biz yurtdışına kaçmadık. Bizi oradan çıkarmasalardı biz oradan çıkmayacaktık.’’ diyor.
Mülteci kampında Ramazan ayı ve bayramı geçiren İbrahim ve Zehra öğretmen, organize edilen iftar ve bayramlaşma programlarını anlatırken heyecanlanıyor: ’’Her akşam yemekler getirdi abiler ablalar. Onları sadece Müslümanlara değil kamptaki herkese dağıttık. O kardeşlik ruhunu Ramazan’da hissettik gerçekten. Arap bir kız bana şöyle seslendi: ‘Türki Türki, mmmm siz çok iyi insanlarsınız.’ Çok mutlu oldular. Dedim ya yaşam amacımız elimizden alınmıştı. Biz insanlara faydalı olduğumuzu hissettiğimiz anda sanki kalbimiz yeniden atmaya başlıyor. Yeniden damarlarımıza kan geliyor. Bizi o kadar mesut etti ki… Bu hizmeti asıl yapan insanlarla bu duyguları paylaşmalıydık.’’
Bundan sonra öğretmenlik yapamasalar bile kendilerine kucak açan Belçika toplumuna faydalı olacak işlere imza atacaklarını belirten İbrahim ve Zehra Görmüş, yaşadıkları süreci, kamp hayatını ve hedeflerini Tr724’e anlattı.
İBRAHİM GÖRMÜŞ: ‘BİZ SADECE ÖĞRETMENDİK’
Ben ibrahim görmüş, evliyim 3 çocuğum var. Türkiye’de üniversite eğitimimi tamamladıktan sonra öğretmenlik yapmaya başladım. Coğrafya öğretmeniyim. 21 yıl öğretmenlik yaptım. Belli bir süre Türkiye’de gizlenmek zorunda kaldık. Ve daha sonra ailemle beraber Türkiye’yi terketmek durumunda kaldım. Bir taraftan kurumlarımızı kaybettik. Dersanelerimizi kaybettik. İşsiz kaldık. Dolayısıyla bu şartlar altında Türkiye’de daha fazla duramazdık. Biz önceden 15 Temmuz’dan bir kaç hafta öncesinden bize hocam diyen saygı gösteren öğrencilerimiz velilerimiz bizi tanıyan insanlar bir anda bize farklı gözlerle bakmaya başladılar. Oysa biz öğretmeniz. Yani yaptığımız iş eğitim. Öğrencilerimiz velilerimiz bizi en iyi tanıyan esnasında. Yüzümüze karşı çok iyi insanlarsınız dediler. Bu kadar iyi insanlar bir gecede terörist oldu. Hiç sorgulamadılar. Tamamen medyanın televizyonların genel görüşün etkisinde kalarak bizim en yakınımızdaki insanlar bize maalesef bizi terörist olarak görmeye bizi terörist olarak yaftalamaya başladılar. Biz bu insanlarla beraber yaşamakta zorlandık. Çocuklarımız arkadaşları ile iletişim kurmakta zorlandı. Çünkü arkadaşlarına karşı ne diyecekler nasıl bakacaklar. Birisi okulda bir laf bir söz söylediği zaman ne deriz korkusuyla okula gitmek dahi istemediler. Böyle olunca biz orada aldığımız nefes dahi bize zor gelmeye başladı. Maalesef o ülke dedim ama ülkemiz yani. Dolayısıyla biz orada daha fazla duramayacağımız düşünerek soluğu yurtdışında alma gereği hissettik. Hac’da annesi babası evladını arayıp evimi terk et ben evimde terörist istemiyorum diyen anne ve babalar oldu.
Ülkeden ayrılma kararını verdiğinizde bir bilinmeze doğru yol alıyorsunuz. Nereye gideceğinizi nasıl bir dünya ile karşılaşacağınızı bilmiyorsunuz. İkincisi geride bıraktıklarınız var. Kendi ülkenizi, geçmişinizi geride bırakıyorsunuz. Ailelerinizi geride bırakıyorsunuz. Dört sene geçti, dört bayram dört ramazan geçti biz ailelerimiz ile bayramlaşamıyoruz. Sadece uzaktan görüşüyoruz.
‘KAMP HAYATI KOLAY DEĞİL’
Kamp hayatı, çok kolay bir hayat değil öncelikle. Çünkü çok kalabalık bir insan grubuyla ortak bir hayat yaşamak zorundasınız. Size ait bir odada var. O odanın içerisine bütün dünyanızı sığdırmak zorundasınız. Diğer ihtiyaçlarınız için de kamptaki diğer insanlarla birlikte ortak kullanım alanlarını kullanıyorsunuz. Banyolar ortak, tuvaletler ortak. Korona’dan önce yemek haneler ortak. Bu tip yerleri insanlarla paylaşmak zorunda kalıyorsunuz. Her kültürün her insanın temizlik anlayışı beraber anlayışı aynı değil. Geliyorsunuz siz çantanızı alarak böyle bir ülkeye ama bu ülke de size sahip çıkıyor. Hakkını da teslim etmek lazım. İnsanlar yani devlet olarak size sahip çıkıyor. İhtiyaçlarınızı karşılıyor. Ben bu ülkenin vatandaşı değilim. Ben bu ülkeye bir kuruş vergi vermedim ama bu ülke bana, çocuklarıma sahip çıkıyor. Bu nokta da biz bu ülkeye teşekkür etmemiz lazım.
‘RAMAZAN GÜZELDİ’
Kampta ramazan bize ilk başta zor gelecek gibi geldi. Hani istiyorsunuz Ramazan’da biraz güzel bir şey olsun. Ramazan gelmeden içimizden böyle güzel şeyler geçirdik. Belki bunlar Rabbimin duyacağı ufak bir dua gibi oldu bilemiyorum. Ama bizim burada tanıştığımız abilerimiz ablalarımız var. Sanki, bu duaları Allah onlara iletti. Onlarda da dediler biz size iftarlık getirmek istiyoruz, sahurluk getirmek istiyoruz olur mu falan. Olabilir bizim için uygundur ama size zahmete sokmayalım dedik ama onlar hakikaten bu işi Can-ı gönülden yapmak istediler. Sonra biz bunun sizinle sınırlı kalmasını istemiyoruz. Orada bir sürü insan var. Ulaşabildiğimiz bu insanlara da iftar vermek istiyoruz uygun mudur dediler. Biz de çevremizdeki muhabbetimiz olan insanları düşündük. Dedik ki şu kadar iftar olursa biz bunu çevremizdeki insanlara dağıtabiliriz. Sağ olsun abilerimiz bir ramazan boyunca her akşam 20 km uzaklıktaki Zele’den buraya yemek getirdiler. Bu yaşadığımız st. Nikilas’taki abilerimiz buraya yemek getirdiler. Biz o yemeklerle kamptaki arkadaşlarımızla iftar yaptığımız gibi biz o belirlediğimiz ailelere ede o iftarları ikram etti. Böyle bir güzelliği de vesile olduk. Daha önceki ramazanlarda yemediğimiz türden yemekler yedik. Sanki her akşam bir eve misafirliğe davet edilmiş gibi farklı bir yemekle iftarımızı yaptık. Hele ki bu korona sürecinde insanlar evlerinde yalnız iftar yaparken biz burada arkadaşlarımızla beraber tabii ki Korana’nın getirmiş olduğu kurallara bağlı kalmak koşuluyla arkadaşlarımızla beraber iftarı yaptık. O güzel yemeklerle iftarımız yaptık. Çevremizdeki diğer ailelere de bu yemekleri dağıttık. İnsanların böyle bir güzel ramazan yaşamasına vesile olundu. Biz bu yemekleri dağıtırken de müslüman hristiyan ayrımı yapmadık. Zaten bizim kültürümüzde bir ayrım da olamaz zaten. Dağıtınca insanlar müslümanlığın güzelliğini de müslüman olmayanlar görmüş oldular. Paylaşmanın ne kadar güzel olduğunu görmüş olduk. Bunu yaşatan abilerimize, ablalarımıza can-ı gönülden teşekkür ediyoruz. Hakikaten bize çok güzel ramazan yaşatmış oldular yani.
ZEHRA GÖRMÜŞ: BİZ KAÇMADIK, VATANIMIZDAN ÇIKARILDIK
İbrahim ve Zehra Görmüş uzun yıllar ülkelerine hizmet etmiş bir öğretmen çift
Gerçekten çok zor günlerdi. Hayatımız en önemli dönüm noktalarından biri olarak görüyorum ben o günleri. Vatanımızdan ayrılmak çok zor bir karardı. Başka bir seçenek yoktu önümüzde. Orada kalmanın hiç bir şekilde yolu kalmamıştı. Ya orada kalacak ve zalimin zulmüne maruz kalacaktık. Ya da diğer seçenek olan Cenab-ı Allah’ın yeryüzü geniştir buyruğuna uyup, O geniş yeryüzündeki yeni mekanımızı arayacaktık. Bu süreçte benim çocuklarla aklımda kalan şeyler var. Bir süre gaybubette kaldık. O süreç çok zordu. Yazın sıcağı vardı. Kaldığımız evin ortamı çok uygun değildi. Herşey hayatınızı yaşamak tameman zorlaşmıştıı. Bir ekmek almak dahi basit bir kahvaltı yapmak için dahi ekmek almak zor bir hale gelmişti. Sürekli endişe halinde idi. Perdeden bakıyorduk biri var mı? Biri gördü mü? 3 tane çocuk bir tanesi bebek denecek yaşta. Hiçbir şeyi anlatamıyorsunuz. Çocuk uygun olmayan ortamda kalamıyor. Diğerleri ergenliğe yeni adım atmışlar. Anlam veremiyorlar. Anne baba siz ne yaptınız biz ne yaptıkta bu duruma düştük. Neden bunları yaşıyoruz. Çocuklara bu durumu açıklayamıyorsunuz. Açıklıyorsunuz belki ama bu cevaplar ne kadar onları tatmin ediyor.
Biz hiç bir zaman dünyayı hedefleyen insanlar olmadı. Ben bunu kendi adıma ve diğer arkadaşlarım adına gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Evet herkes bir afiyet ister ama bizim herşeyden önce bir gayemiz vardı. Bir hedefimiz vardı. Benim en çok yaralandığım ve beni en çok zorlayan nokta 2016 temmuz’un da öncesine dayanan bu dershanelerin kapatılmasıyla başlayan süreç oldu.
Ben yaşam amacım elimden alınmış gibi hissettim. Gerçekten ondan sonra size hiçbir şey anlamlı gelmiyor. Bir gün önce çok şerefli bir insan iken bir gün sonra sizin şerefiniz ve onurunuz ayaklar altına alınıyor. Bir gün önce size hocam çocuğumu hiç bir akrabıma hiç bir kimseye güvenmen ama sizinle dünyanın her yerine gönderirim diyen velilerimiz size terörist gözüyle bakıyor. Bakamayanlar ise şüpheyle bakıyor. Afedersiniz ama öküz altında buzağı arayacak şekilde her hareketinizden bir mana çıkarmaya çalışıyorlar.
Tabii ki korktuğu için sesini çıkarmayan ve aslında bize destek veren insanlarda vardı. Ama maalesef onlarda korkularını kurbanı oldular. Bu noktada ben Türkiye’nin büyük oranda sınavı kaybettiğini düşünüyorum. Hakkın yanında olamadılar diye düşünüyorum. İnşallah bu durum zaman içinde değişecektir. Ak kara ortaya çıkacaktır diye düşünüyorum. Bizim için evden bir valizi alıp çıkmak çok zor değildi. Zaten öyle çok bir şeyleri olan insanlar değildik. Ama bizim için oradaki emeklerimizin ayaklar altında çiğnenerek orayı terk etmek zordu. O garibanlığı orada hissettik. Efendimiz Aleyhisselam’ın nasıl orada arkaya dönüp de Ey Mekke eğer beni çıkarmasalardı seni asla terk etmezdim dediği gibi biz de ülkemize bu kadar aşık insanlardık. Biz hizmet dışında hiç bir şekilde ülkemizi terk edemezdik. Bu şimdi Cebri bir şekilde olmuş oldu. Biraz bizim planladığımız bir şekilde oldu. Biraz acı bir şekilde oldu. Ama can korkusu değildi ama insanlar bunu böyle söylüyorlar. Ben çok üzülüyorum gerçekten yurtdışına kaçtılar. Biz yurtdışına kaçmadık. Bizi oradan çıkarmasalardı biz oradan çıkmayacaktık. Hizmet dışında başka bir gaye bizi ülkemizden oradan ayıramazdı. Ben hala haberlerde olumsuz bir şey okuduğumda içim yanıyor. Hala orada en ufak bir deprem olsa bir felaket olsa üzülüyorum. İstemiyorum oraya umumi bir musibet gelsin. Orada çocuklarımız var, nesillerimiz var. Hala çok geç değil diye düşünüyorum. Bilmiyorum çok mu iyimserim. Ben kendim için söylüyorum ama bu söylediğim bütün arkadaşlarım için geçerli. Her alanda çalışan herkes için geçerli. Bu böyle biline kim ne derse desin.
‘BAZI AKRABALARIM KALBİMİZİ ÇOK KIRDI’
İkinci derece akrabalarımdan benim yani bir tanesi facebook’ta ihbar hattını paylaşanlar oldu. Tabii bunlar bizim kalbimizi çok kırdı. O zamanlar çok kırdı. Şimdi onları da aştık diye düşünüyorum. Maalesef hepimiz bu süreçten ortama gaz sıkılmışta etkilenmemek imkansızmış gibi etkilendi diye düşünüyorum. En masum olanları da şöyle biz sizin iyi insanlar olduğunuzu biliyoruz ama diğerleri büyükler gibi böyle. Maalesef çok yanlış yaklaşımlarda bulundular. Şöyle bir araştırma yapılsa bence herkes birebir tanıdığı insanlarla konuşsa aynı cevabı alacak: ‘Siz aslında çok iyi insanlarsınız.’ Hizmette bulunan insanlar için kimse kötü bir şey söylenemiyor. Bir şeytanlaştırma var ve insanlar buna kanmış durumda…
‘KIZIM KAMPTAKİ ODAYA GİRDİĞİNDE ÇOK AĞLADI’
Kampta yaşamak gerçekten nefse zor gelen bir şey yani. Biz bahsetmedik ama buraya gelmeden önce 2 yıllık bir yolculuk sürecimiz var. Çocuklarla birlikte. Buraya ulaşmakta çok kolay olmadı bizler için. Ulaştıktan sonra tabii en azından güvenlik endişelerinden azat olmuş şekilde bir rahatlama oldu. Kampa ilk geldiğimiz gün ben hatırlıyorum. Benim kızım biz evden ayrıldığımızda -şu an 16 yaşına girmek üzere- ne evden ayrıldığımızda de yoldaki zor süreçlerde hiçbir zaman ağlamadı. Hiçbir zaman. Hep güçlüydü hep pozitif bakıyordu. Ama bu kampa geldiğimiz gün bize odaları gösterdiklerinde, kampın koşullarını gösterdiklerinde çok ağladı. Ve ben akşam yemeği saati idi o şaşkınlıkla biz ailecek yemekhaneye gittiğimizde orada da ağlamaya devam etti. Öyle bir ortakm ki 450 kişilik bir yemekhane burası. En az 200 kişi aynı anda yemek yiyorsunuz. Yeni bir yüzsünüz, insanlar size bakıyor, oradaki görevlerinden bir tanesi geldi. Belçikalı bir bayan. Çok merhametli bir bayan, geldi ve bir sorun mu var. Yapabileceğim bir şey var mı dedi. Yutkundum ve hiç cevap veremedim. Orada ben cevap versem ben de ağlamaya başlayacağım. Kızım da yok bir şey diye işaret etti. O günden sonra o kadıncağız bizi her gördüğünde bize nasılsınız var mı bir sıkıntınız diye sordu. Biz şok olduk gerçekten. Kamp hayatı bizim standartlarımız çok dışında bir hayat. Evet biz zengin insanlar değiliz. Normal maaşlı geçinen insanlar ama her zaman bir standartımız varmış. Bunu idrakine vardık. Nimetlerin idrakine varıyorsunuz aslında. Bir takım şeyler elinizden alınınca. İlk başlarda her şeyden şikayet ediyorduk. Yemekler şöyle, şu şöyle bu şöyle sürekli bir şikayet hali vardı. Evet güvenlik anlamında çok rahatladık ama şikayetlerimiz bitmiyordu. Zaman içerisinde alıştıktan sonra insan herşeye hemen alışıyor. Ve o önyargılı bakışınızı bir kenara bıraktıktan sonra bulunduğunuz yerdeki güzelliklerin farkına varmaya başlıyorsunuz. İlk başta her şey size yabani gelirken, insanlar ortam, bakış, temizlik her şey size yabani gelirken sonra sonra daha farklı bir gözle bakmaya başlıyorsunuz idrak ediyorsunuz. Ramazan’ın bizim bu idrakimizi arttırmada da önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum.
‘HRİSTİYAN BİR ARKADAŞIMIN DİLİ ‘ALLAH RAZI OLSUN’A ALIŞTI’
Eşim hristiyan insanlara da verdik diye söyledi ama esasında buradaki hristiyan insanlarda muhatap oldukları müslüman kesim açısından bakınca maalesef çok olumsuz bir bakış açısı var. Müslüman deyince insanların aklına hoş bir manzara gelmiyor maalesef. Biz birazcık bu manzarayı değiştirelim istedik esasında. Ablalarımız abilerimiz Allah razı olsun onlardan. Bizim böyle bir talebimiz ve beklentimiz olmamasına rağmen çok samimi hislerle bize bu desteği gösterdiler. Bizim kültürümüzde din dil ayrımı yok. Komşu komşudur. Komşu akrabadan çok önce gelir birçok durumda. Bizim de komşularımız ile hem hristiyan hem müslüman her kesimden komşularımız var kendi bloğumuzda. Çok samimi olduğumuz hristiyan arkadaşlarımız var. Bir ay boyunca biz beraber iftar yaptık. Bazı günler birlikte yedik bazı günlerde yemeği paylaştık. İnanın o kadar değişik güzelliklere vesile oldu ki. Benim hristiyan arkadaşımın ağzına Allah razı olsun kelimesi yerleşti. Allah razı olsun demeye başladı. Yemenli bir aile vardı. Onlara çok kalabalırlar. Kadıncağız tek çeşit yemek yapabiliyor. Kamp yemekleri arap kültürünün yemeği ama onlarda yemiyorlar esasında. Çok yemiyorlar. O kadar mutlu oldu ki. İlk başlarda bize karşı önyargılı bir bakışı varken. Kardeş olduğumuzun farkına vardık. Bunda korona sürecinin etkisi oldu gerçekten. Çok güzel bir atmosfer oldu. Sürekli bizim eve akşam tabaklar gelmeye başladı. İnsanları ihsan duygusu gelişti birbirine karşı. Bizim evimize tabaklar gelmeye başladı. Bizden onlara tabaklar onlardan bize tabaklar. Çok güzel bir atmosfer oldu. Birbirimizi görünce samimi bir kalple bir güven duygusu. Gözlerden bunu hissedebiliyorsunuz. Sonra dediler ki abiler bu çok güzel oldu bunu bayram ile taçlandıralım. Bizden bir liste istediler. Çocukların bayramlıklarını ayakkabısından oyuncağını, kıyafetlerine kadar bir liste yaptık onlara. O kadar ince düşünmüşler ki gerçekten çok güzel şeker kutuları hazırlamışlar. O hediyeleri o kadar özenerek herkese ayrı ayrı şahsi olarak paketlemişler.
‘SİZ ÇOK İYİ İNSANLARSINIZ’
Bizim çocuklarımız da dahil olmak üzere. Afgan bir çocuk vardı. Afrikalı bir çocuk vardı. O çocuk hep büyük tişörtler giyiyordu. Kendisinden büyük tişörtler giyiyordu. Çocuğun gözlerindeki o ışıltıyı görmeliydiniz. Verirken o kadar mutlu oldu ki insanlar. İletişimimiz olmayan insanlarda olsa farklı bloklarda çok güzel bir atmosfer oluştu. O kardeşlik ruhunu o ramazan’daki hissettik gerçekten. O şekerleri dağıtırken bana arap bir kız bana seslendi: ‘Türki türki, mmmm siz çok iyi insanlarsınız.’ Çok mutlu oldular. Kampta bir de herkes birbirine hemen her şeyi söylüyor. O esnada olamayan çocuklarda kapıyı çalıp siz şeker veriyormuşsunuz diye almaya geldiler.
Şunu farkettim bizler dedim ya size yaşam amacımız elimizden alınmış gibi hissettik. Biz insanlara faydalı olduğumuzu hissettiğimiz anda sanki kalbimiz yeniden atmaya başlıyor. Yeniden damarlarımıza kan geliyor. Bizi o kadar mesut etti ki bu. Bu duyguları tabii ki paylaşmalıydık. Bu hizmeti asıl yapan insanlarla. Biz sadece köprüydük aslında. Allah hepsinden ebeden razı olsun. Hala türkiye’nin dört bir köşesinde dünyanın dört bir yayına dağılan insanlar ve Türkiye’de hala. Kalpleri aynı atıyor. Hiçbir şey değişmedi. Sadece zalim zulmü ile kaldı. Her zaman kalbimiz insanlık atacak. Ve bunu hiç bir şey hiçbir zaman değiştiremeyecek diye düşünüyorum.
‘HAYALLERİMİZ VAR’
Hayallerimiz, bundan sonrası için de var ve olmalı, hayatımız devam ediyor ve ben bulunduğumuz yere faydalı olmaya ben çok inanıyorum. Burdaysam ve bu insanlar bana sahip çıktılarsa, beni dinledilerse beni anladılarsa ve benim çocuklarımı okutuyorlarsa benim de bu topluma katkıda bulunmam lazım. Öğretmenliğime devam etmek istiyorum. Tabii ki bunun için belli aşamalar var. Dilimizin çok iyi olması gerekiyor. Çok iyi öğrenmemiz lazım. Şu an dil öğrenmeye devam ediyoruz. Öğretmen olamasam bile bu yine hiç bir şeyi değiştirmeyecek. Topluma faydalı olmak için illa öğretmen olmak gerekmiyor ne olursa olsun, bu toplumun benimsemeyi ve buranın gerçek bir vatandaşı gibi yaşamayı planlıyorum ilerde de. Ama şu günleri de hiç bir zaman unutmak istemiyorum. Buradaki insanları anladığım gün aydınlandığım gündü benim için. Çünkü ilk başta kendimizi buraya hiç yakıştıramıyorduk. Sonra şunun idrakine vardık. Hepimiz insanız, hepimiz insanız. Hiç birimizin birbirimizden farkı yok. Hangi koşullardan gelmiş olursak olalım. Herkes aynı standartlarda olmasa da eşit haklara sahip olmalı diye düşünüyorum.
Bizim üzerimize düşen insan olmak insan olmaya gayret etmek. İnsanlığın gereği bu. Birilerine faydalı olmak, illa o sana yapıyor sen de ona karşılığı olarak yapmak değil, insanlığı gereği bu. Ben insan olduğumu her zaman hatırlamak istiyorum. Herkese de hatırlatmak istiyorum.
[Ali Mirza Yazar] 30.5.2020 [TR724]
İbrahim ve Zehra Görmüş 20 yıl ülkesine hizmet etmiş, alanlarında başarılı iki öğretmen. Üç evlatları var. Çevrelerinde sevilen ve takdir edilen Görmüş ailesi için de 15 Temmuz milat olmuş. İbrahim Görmüş, ‘Bir kaç hafta öncesinde hocam diyen saygı gösteren öğrencilerimiz, velilerimiz bizi tanıyan insanlar bir anda bize farklı gözle bakmaya başladı. Oysa biz öğretmeniz. Bir gecede terörist olduk. Hiç sorgulamadılar.’ ifadesiyle sitemini dile getiriyor.
Ülkeyi terk etme kararından sonra yaşadığı duyguları dile getiren Zehra Görmüş, ’’Efendimiz Aleyhisselam’ın dönüp de ‘Ey Mekke eğer beni çıkarmasalardı seni asla terk etmezdim’ dediği gibi biz de ülkemize bu kadar aşık insanlardık. Biz yurtdışına kaçmadık. Bizi oradan çıkarmasalardı biz oradan çıkmayacaktık.’’ diyor.
Mülteci kampında Ramazan ayı ve bayramı geçiren İbrahim ve Zehra öğretmen, organize edilen iftar ve bayramlaşma programlarını anlatırken heyecanlanıyor: ’’Her akşam yemekler getirdi abiler ablalar. Onları sadece Müslümanlara değil kamptaki herkese dağıttık. O kardeşlik ruhunu Ramazan’da hissettik gerçekten. Arap bir kız bana şöyle seslendi: ‘Türki Türki, mmmm siz çok iyi insanlarsınız.’ Çok mutlu oldular. Dedim ya yaşam amacımız elimizden alınmıştı. Biz insanlara faydalı olduğumuzu hissettiğimiz anda sanki kalbimiz yeniden atmaya başlıyor. Yeniden damarlarımıza kan geliyor. Bizi o kadar mesut etti ki… Bu hizmeti asıl yapan insanlarla bu duyguları paylaşmalıydık.’’
Bundan sonra öğretmenlik yapamasalar bile kendilerine kucak açan Belçika toplumuna faydalı olacak işlere imza atacaklarını belirten İbrahim ve Zehra Görmüş, yaşadıkları süreci, kamp hayatını ve hedeflerini Tr724’e anlattı.
İBRAHİM GÖRMÜŞ: ‘BİZ SADECE ÖĞRETMENDİK’
Ben ibrahim görmüş, evliyim 3 çocuğum var. Türkiye’de üniversite eğitimimi tamamladıktan sonra öğretmenlik yapmaya başladım. Coğrafya öğretmeniyim. 21 yıl öğretmenlik yaptım. Belli bir süre Türkiye’de gizlenmek zorunda kaldık. Ve daha sonra ailemle beraber Türkiye’yi terketmek durumunda kaldım. Bir taraftan kurumlarımızı kaybettik. Dersanelerimizi kaybettik. İşsiz kaldık. Dolayısıyla bu şartlar altında Türkiye’de daha fazla duramazdık. Biz önceden 15 Temmuz’dan bir kaç hafta öncesinden bize hocam diyen saygı gösteren öğrencilerimiz velilerimiz bizi tanıyan insanlar bir anda bize farklı gözlerle bakmaya başladılar. Oysa biz öğretmeniz. Yani yaptığımız iş eğitim. Öğrencilerimiz velilerimiz bizi en iyi tanıyan esnasında. Yüzümüze karşı çok iyi insanlarsınız dediler. Bu kadar iyi insanlar bir gecede terörist oldu. Hiç sorgulamadılar. Tamamen medyanın televizyonların genel görüşün etkisinde kalarak bizim en yakınımızdaki insanlar bize maalesef bizi terörist olarak görmeye bizi terörist olarak yaftalamaya başladılar. Biz bu insanlarla beraber yaşamakta zorlandık. Çocuklarımız arkadaşları ile iletişim kurmakta zorlandı. Çünkü arkadaşlarına karşı ne diyecekler nasıl bakacaklar. Birisi okulda bir laf bir söz söylediği zaman ne deriz korkusuyla okula gitmek dahi istemediler. Böyle olunca biz orada aldığımız nefes dahi bize zor gelmeye başladı. Maalesef o ülke dedim ama ülkemiz yani. Dolayısıyla biz orada daha fazla duramayacağımız düşünerek soluğu yurtdışında alma gereği hissettik. Hac’da annesi babası evladını arayıp evimi terk et ben evimde terörist istemiyorum diyen anne ve babalar oldu.
Ülkeden ayrılma kararını verdiğinizde bir bilinmeze doğru yol alıyorsunuz. Nereye gideceğinizi nasıl bir dünya ile karşılaşacağınızı bilmiyorsunuz. İkincisi geride bıraktıklarınız var. Kendi ülkenizi, geçmişinizi geride bırakıyorsunuz. Ailelerinizi geride bırakıyorsunuz. Dört sene geçti, dört bayram dört ramazan geçti biz ailelerimiz ile bayramlaşamıyoruz. Sadece uzaktan görüşüyoruz.
‘KAMP HAYATI KOLAY DEĞİL’
Kamp hayatı, çok kolay bir hayat değil öncelikle. Çünkü çok kalabalık bir insan grubuyla ortak bir hayat yaşamak zorundasınız. Size ait bir odada var. O odanın içerisine bütün dünyanızı sığdırmak zorundasınız. Diğer ihtiyaçlarınız için de kamptaki diğer insanlarla birlikte ortak kullanım alanlarını kullanıyorsunuz. Banyolar ortak, tuvaletler ortak. Korona’dan önce yemek haneler ortak. Bu tip yerleri insanlarla paylaşmak zorunda kalıyorsunuz. Her kültürün her insanın temizlik anlayışı beraber anlayışı aynı değil. Geliyorsunuz siz çantanızı alarak böyle bir ülkeye ama bu ülke de size sahip çıkıyor. Hakkını da teslim etmek lazım. İnsanlar yani devlet olarak size sahip çıkıyor. İhtiyaçlarınızı karşılıyor. Ben bu ülkenin vatandaşı değilim. Ben bu ülkeye bir kuruş vergi vermedim ama bu ülke bana, çocuklarıma sahip çıkıyor. Bu nokta da biz bu ülkeye teşekkür etmemiz lazım.
‘RAMAZAN GÜZELDİ’
Kampta ramazan bize ilk başta zor gelecek gibi geldi. Hani istiyorsunuz Ramazan’da biraz güzel bir şey olsun. Ramazan gelmeden içimizden böyle güzel şeyler geçirdik. Belki bunlar Rabbimin duyacağı ufak bir dua gibi oldu bilemiyorum. Ama bizim burada tanıştığımız abilerimiz ablalarımız var. Sanki, bu duaları Allah onlara iletti. Onlarda da dediler biz size iftarlık getirmek istiyoruz, sahurluk getirmek istiyoruz olur mu falan. Olabilir bizim için uygundur ama size zahmete sokmayalım dedik ama onlar hakikaten bu işi Can-ı gönülden yapmak istediler. Sonra biz bunun sizinle sınırlı kalmasını istemiyoruz. Orada bir sürü insan var. Ulaşabildiğimiz bu insanlara da iftar vermek istiyoruz uygun mudur dediler. Biz de çevremizdeki muhabbetimiz olan insanları düşündük. Dedik ki şu kadar iftar olursa biz bunu çevremizdeki insanlara dağıtabiliriz. Sağ olsun abilerimiz bir ramazan boyunca her akşam 20 km uzaklıktaki Zele’den buraya yemek getirdiler. Bu yaşadığımız st. Nikilas’taki abilerimiz buraya yemek getirdiler. Biz o yemeklerle kamptaki arkadaşlarımızla iftar yaptığımız gibi biz o belirlediğimiz ailelere ede o iftarları ikram etti. Böyle bir güzelliği de vesile olduk. Daha önceki ramazanlarda yemediğimiz türden yemekler yedik. Sanki her akşam bir eve misafirliğe davet edilmiş gibi farklı bir yemekle iftarımızı yaptık. Hele ki bu korona sürecinde insanlar evlerinde yalnız iftar yaparken biz burada arkadaşlarımızla beraber tabii ki Korana’nın getirmiş olduğu kurallara bağlı kalmak koşuluyla arkadaşlarımızla beraber iftarı yaptık. O güzel yemeklerle iftarımız yaptık. Çevremizdeki diğer ailelere de bu yemekleri dağıttık. İnsanların böyle bir güzel ramazan yaşamasına vesile olundu. Biz bu yemekleri dağıtırken de müslüman hristiyan ayrımı yapmadık. Zaten bizim kültürümüzde bir ayrım da olamaz zaten. Dağıtınca insanlar müslümanlığın güzelliğini de müslüman olmayanlar görmüş oldular. Paylaşmanın ne kadar güzel olduğunu görmüş olduk. Bunu yaşatan abilerimize, ablalarımıza can-ı gönülden teşekkür ediyoruz. Hakikaten bize çok güzel ramazan yaşatmış oldular yani.
ZEHRA GÖRMÜŞ: BİZ KAÇMADIK, VATANIMIZDAN ÇIKARILDIK
İbrahim ve Zehra Görmüş uzun yıllar ülkelerine hizmet etmiş bir öğretmen çift
Gerçekten çok zor günlerdi. Hayatımız en önemli dönüm noktalarından biri olarak görüyorum ben o günleri. Vatanımızdan ayrılmak çok zor bir karardı. Başka bir seçenek yoktu önümüzde. Orada kalmanın hiç bir şekilde yolu kalmamıştı. Ya orada kalacak ve zalimin zulmüne maruz kalacaktık. Ya da diğer seçenek olan Cenab-ı Allah’ın yeryüzü geniştir buyruğuna uyup, O geniş yeryüzündeki yeni mekanımızı arayacaktık. Bu süreçte benim çocuklarla aklımda kalan şeyler var. Bir süre gaybubette kaldık. O süreç çok zordu. Yazın sıcağı vardı. Kaldığımız evin ortamı çok uygun değildi. Herşey hayatınızı yaşamak tameman zorlaşmıştıı. Bir ekmek almak dahi basit bir kahvaltı yapmak için dahi ekmek almak zor bir hale gelmişti. Sürekli endişe halinde idi. Perdeden bakıyorduk biri var mı? Biri gördü mü? 3 tane çocuk bir tanesi bebek denecek yaşta. Hiçbir şeyi anlatamıyorsunuz. Çocuk uygun olmayan ortamda kalamıyor. Diğerleri ergenliğe yeni adım atmışlar. Anlam veremiyorlar. Anne baba siz ne yaptınız biz ne yaptıkta bu duruma düştük. Neden bunları yaşıyoruz. Çocuklara bu durumu açıklayamıyorsunuz. Açıklıyorsunuz belki ama bu cevaplar ne kadar onları tatmin ediyor.
Biz hiç bir zaman dünyayı hedefleyen insanlar olmadı. Ben bunu kendi adıma ve diğer arkadaşlarım adına gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Evet herkes bir afiyet ister ama bizim herşeyden önce bir gayemiz vardı. Bir hedefimiz vardı. Benim en çok yaralandığım ve beni en çok zorlayan nokta 2016 temmuz’un da öncesine dayanan bu dershanelerin kapatılmasıyla başlayan süreç oldu.
Ben yaşam amacım elimden alınmış gibi hissettim. Gerçekten ondan sonra size hiçbir şey anlamlı gelmiyor. Bir gün önce çok şerefli bir insan iken bir gün sonra sizin şerefiniz ve onurunuz ayaklar altına alınıyor. Bir gün önce size hocam çocuğumu hiç bir akrabıma hiç bir kimseye güvenmen ama sizinle dünyanın her yerine gönderirim diyen velilerimiz size terörist gözüyle bakıyor. Bakamayanlar ise şüpheyle bakıyor. Afedersiniz ama öküz altında buzağı arayacak şekilde her hareketinizden bir mana çıkarmaya çalışıyorlar.
Tabii ki korktuğu için sesini çıkarmayan ve aslında bize destek veren insanlarda vardı. Ama maalesef onlarda korkularını kurbanı oldular. Bu noktada ben Türkiye’nin büyük oranda sınavı kaybettiğini düşünüyorum. Hakkın yanında olamadılar diye düşünüyorum. İnşallah bu durum zaman içinde değişecektir. Ak kara ortaya çıkacaktır diye düşünüyorum. Bizim için evden bir valizi alıp çıkmak çok zor değildi. Zaten öyle çok bir şeyleri olan insanlar değildik. Ama bizim için oradaki emeklerimizin ayaklar altında çiğnenerek orayı terk etmek zordu. O garibanlığı orada hissettik. Efendimiz Aleyhisselam’ın nasıl orada arkaya dönüp de Ey Mekke eğer beni çıkarmasalardı seni asla terk etmezdim dediği gibi biz de ülkemize bu kadar aşık insanlardık. Biz hizmet dışında hiç bir şekilde ülkemizi terk edemezdik. Bu şimdi Cebri bir şekilde olmuş oldu. Biraz bizim planladığımız bir şekilde oldu. Biraz acı bir şekilde oldu. Ama can korkusu değildi ama insanlar bunu böyle söylüyorlar. Ben çok üzülüyorum gerçekten yurtdışına kaçtılar. Biz yurtdışına kaçmadık. Bizi oradan çıkarmasalardı biz oradan çıkmayacaktık. Hizmet dışında başka bir gaye bizi ülkemizden oradan ayıramazdı. Ben hala haberlerde olumsuz bir şey okuduğumda içim yanıyor. Hala orada en ufak bir deprem olsa bir felaket olsa üzülüyorum. İstemiyorum oraya umumi bir musibet gelsin. Orada çocuklarımız var, nesillerimiz var. Hala çok geç değil diye düşünüyorum. Bilmiyorum çok mu iyimserim. Ben kendim için söylüyorum ama bu söylediğim bütün arkadaşlarım için geçerli. Her alanda çalışan herkes için geçerli. Bu böyle biline kim ne derse desin.
‘BAZI AKRABALARIM KALBİMİZİ ÇOK KIRDI’
İkinci derece akrabalarımdan benim yani bir tanesi facebook’ta ihbar hattını paylaşanlar oldu. Tabii bunlar bizim kalbimizi çok kırdı. O zamanlar çok kırdı. Şimdi onları da aştık diye düşünüyorum. Maalesef hepimiz bu süreçten ortama gaz sıkılmışta etkilenmemek imkansızmış gibi etkilendi diye düşünüyorum. En masum olanları da şöyle biz sizin iyi insanlar olduğunuzu biliyoruz ama diğerleri büyükler gibi böyle. Maalesef çok yanlış yaklaşımlarda bulundular. Şöyle bir araştırma yapılsa bence herkes birebir tanıdığı insanlarla konuşsa aynı cevabı alacak: ‘Siz aslında çok iyi insanlarsınız.’ Hizmette bulunan insanlar için kimse kötü bir şey söylenemiyor. Bir şeytanlaştırma var ve insanlar buna kanmış durumda…
‘KIZIM KAMPTAKİ ODAYA GİRDİĞİNDE ÇOK AĞLADI’
Kampta yaşamak gerçekten nefse zor gelen bir şey yani. Biz bahsetmedik ama buraya gelmeden önce 2 yıllık bir yolculuk sürecimiz var. Çocuklarla birlikte. Buraya ulaşmakta çok kolay olmadı bizler için. Ulaştıktan sonra tabii en azından güvenlik endişelerinden azat olmuş şekilde bir rahatlama oldu. Kampa ilk geldiğimiz gün ben hatırlıyorum. Benim kızım biz evden ayrıldığımızda -şu an 16 yaşına girmek üzere- ne evden ayrıldığımızda de yoldaki zor süreçlerde hiçbir zaman ağlamadı. Hiçbir zaman. Hep güçlüydü hep pozitif bakıyordu. Ama bu kampa geldiğimiz gün bize odaları gösterdiklerinde, kampın koşullarını gösterdiklerinde çok ağladı. Ve ben akşam yemeği saati idi o şaşkınlıkla biz ailecek yemekhaneye gittiğimizde orada da ağlamaya devam etti. Öyle bir ortakm ki 450 kişilik bir yemekhane burası. En az 200 kişi aynı anda yemek yiyorsunuz. Yeni bir yüzsünüz, insanlar size bakıyor, oradaki görevlerinden bir tanesi geldi. Belçikalı bir bayan. Çok merhametli bir bayan, geldi ve bir sorun mu var. Yapabileceğim bir şey var mı dedi. Yutkundum ve hiç cevap veremedim. Orada ben cevap versem ben de ağlamaya başlayacağım. Kızım da yok bir şey diye işaret etti. O günden sonra o kadıncağız bizi her gördüğünde bize nasılsınız var mı bir sıkıntınız diye sordu. Biz şok olduk gerçekten. Kamp hayatı bizim standartlarımız çok dışında bir hayat. Evet biz zengin insanlar değiliz. Normal maaşlı geçinen insanlar ama her zaman bir standartımız varmış. Bunu idrakine vardık. Nimetlerin idrakine varıyorsunuz aslında. Bir takım şeyler elinizden alınınca. İlk başlarda her şeyden şikayet ediyorduk. Yemekler şöyle, şu şöyle bu şöyle sürekli bir şikayet hali vardı. Evet güvenlik anlamında çok rahatladık ama şikayetlerimiz bitmiyordu. Zaman içerisinde alıştıktan sonra insan herşeye hemen alışıyor. Ve o önyargılı bakışınızı bir kenara bıraktıktan sonra bulunduğunuz yerdeki güzelliklerin farkına varmaya başlıyorsunuz. İlk başta her şey size yabani gelirken, insanlar ortam, bakış, temizlik her şey size yabani gelirken sonra sonra daha farklı bir gözle bakmaya başlıyorsunuz idrak ediyorsunuz. Ramazan’ın bizim bu idrakimizi arttırmada da önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum.
‘HRİSTİYAN BİR ARKADAŞIMIN DİLİ ‘ALLAH RAZI OLSUN’A ALIŞTI’
Eşim hristiyan insanlara da verdik diye söyledi ama esasında buradaki hristiyan insanlarda muhatap oldukları müslüman kesim açısından bakınca maalesef çok olumsuz bir bakış açısı var. Müslüman deyince insanların aklına hoş bir manzara gelmiyor maalesef. Biz birazcık bu manzarayı değiştirelim istedik esasında. Ablalarımız abilerimiz Allah razı olsun onlardan. Bizim böyle bir talebimiz ve beklentimiz olmamasına rağmen çok samimi hislerle bize bu desteği gösterdiler. Bizim kültürümüzde din dil ayrımı yok. Komşu komşudur. Komşu akrabadan çok önce gelir birçok durumda. Bizim de komşularımız ile hem hristiyan hem müslüman her kesimden komşularımız var kendi bloğumuzda. Çok samimi olduğumuz hristiyan arkadaşlarımız var. Bir ay boyunca biz beraber iftar yaptık. Bazı günler birlikte yedik bazı günlerde yemeği paylaştık. İnanın o kadar değişik güzelliklere vesile oldu ki. Benim hristiyan arkadaşımın ağzına Allah razı olsun kelimesi yerleşti. Allah razı olsun demeye başladı. Yemenli bir aile vardı. Onlara çok kalabalırlar. Kadıncağız tek çeşit yemek yapabiliyor. Kamp yemekleri arap kültürünün yemeği ama onlarda yemiyorlar esasında. Çok yemiyorlar. O kadar mutlu oldu ki. İlk başlarda bize karşı önyargılı bir bakışı varken. Kardeş olduğumuzun farkına vardık. Bunda korona sürecinin etkisi oldu gerçekten. Çok güzel bir atmosfer oldu. Sürekli bizim eve akşam tabaklar gelmeye başladı. İnsanları ihsan duygusu gelişti birbirine karşı. Bizim evimize tabaklar gelmeye başladı. Bizden onlara tabaklar onlardan bize tabaklar. Çok güzel bir atmosfer oldu. Birbirimizi görünce samimi bir kalple bir güven duygusu. Gözlerden bunu hissedebiliyorsunuz. Sonra dediler ki abiler bu çok güzel oldu bunu bayram ile taçlandıralım. Bizden bir liste istediler. Çocukların bayramlıklarını ayakkabısından oyuncağını, kıyafetlerine kadar bir liste yaptık onlara. O kadar ince düşünmüşler ki gerçekten çok güzel şeker kutuları hazırlamışlar. O hediyeleri o kadar özenerek herkese ayrı ayrı şahsi olarak paketlemişler.
‘SİZ ÇOK İYİ İNSANLARSINIZ’
Bizim çocuklarımız da dahil olmak üzere. Afgan bir çocuk vardı. Afrikalı bir çocuk vardı. O çocuk hep büyük tişörtler giyiyordu. Kendisinden büyük tişörtler giyiyordu. Çocuğun gözlerindeki o ışıltıyı görmeliydiniz. Verirken o kadar mutlu oldu ki insanlar. İletişimimiz olmayan insanlarda olsa farklı bloklarda çok güzel bir atmosfer oluştu. O kardeşlik ruhunu o ramazan’daki hissettik gerçekten. O şekerleri dağıtırken bana arap bir kız bana seslendi: ‘Türki türki, mmmm siz çok iyi insanlarsınız.’ Çok mutlu oldular. Kampta bir de herkes birbirine hemen her şeyi söylüyor. O esnada olamayan çocuklarda kapıyı çalıp siz şeker veriyormuşsunuz diye almaya geldiler.
Şunu farkettim bizler dedim ya size yaşam amacımız elimizden alınmış gibi hissettik. Biz insanlara faydalı olduğumuzu hissettiğimiz anda sanki kalbimiz yeniden atmaya başlıyor. Yeniden damarlarımıza kan geliyor. Bizi o kadar mesut etti ki bu. Bu duyguları tabii ki paylaşmalıydık. Bu hizmeti asıl yapan insanlarla. Biz sadece köprüydük aslında. Allah hepsinden ebeden razı olsun. Hala türkiye’nin dört bir köşesinde dünyanın dört bir yayına dağılan insanlar ve Türkiye’de hala. Kalpleri aynı atıyor. Hiçbir şey değişmedi. Sadece zalim zulmü ile kaldı. Her zaman kalbimiz insanlık atacak. Ve bunu hiç bir şey hiçbir zaman değiştiremeyecek diye düşünüyorum.
‘HAYALLERİMİZ VAR’
Hayallerimiz, bundan sonrası için de var ve olmalı, hayatımız devam ediyor ve ben bulunduğumuz yere faydalı olmaya ben çok inanıyorum. Burdaysam ve bu insanlar bana sahip çıktılarsa, beni dinledilerse beni anladılarsa ve benim çocuklarımı okutuyorlarsa benim de bu topluma katkıda bulunmam lazım. Öğretmenliğime devam etmek istiyorum. Tabii ki bunun için belli aşamalar var. Dilimizin çok iyi olması gerekiyor. Çok iyi öğrenmemiz lazım. Şu an dil öğrenmeye devam ediyoruz. Öğretmen olamasam bile bu yine hiç bir şeyi değiştirmeyecek. Topluma faydalı olmak için illa öğretmen olmak gerekmiyor ne olursa olsun, bu toplumun benimsemeyi ve buranın gerçek bir vatandaşı gibi yaşamayı planlıyorum ilerde de. Ama şu günleri de hiç bir zaman unutmak istemiyorum. Buradaki insanları anladığım gün aydınlandığım gündü benim için. Çünkü ilk başta kendimizi buraya hiç yakıştıramıyorduk. Sonra şunun idrakine vardık. Hepimiz insanız, hepimiz insanız. Hiç birimizin birbirimizden farkı yok. Hangi koşullardan gelmiş olursak olalım. Herkes aynı standartlarda olmasa da eşit haklara sahip olmalı diye düşünüyorum.
Bizim üzerimize düşen insan olmak insan olmaya gayret etmek. İnsanlığın gereği bu. Birilerine faydalı olmak, illa o sana yapıyor sen de ona karşılığı olarak yapmak değil, insanlığı gereği bu. Ben insan olduğumu her zaman hatırlamak istiyorum. Herkese de hatırlatmak istiyorum.
[Ali Mirza Yazar] 30.5.2020 [TR724]
Etiketler:
Ali Mirza Yazar
Gülistan [Dr. Reşit Haylamaz]
Medîne’ye hicret ederken Zî Tuvâ’da Zeyneb Validemiz’in (radıyallahu anhâ) yolunu kestiler:
“Bize küfredercesine yapılan bu işi hazmedemeyiz; göz göre göre Muhammed’in kızını teslim edemeyiz!” diyor ve burunlarından soluyorlardı.
Bilhassa Hebbâr İbn-i Esved ile Nâfi İbn-i Abdikays, o gün kontrolden çıkmış, ne yaptıklarını/yapacaklarını bilemez olmuşlardı.
Gözü, intikamdan başka bir şey görmeyen Hebbâr’ın iki kardeşi Zem’a ve Akîl ile yeğeni Hâris Bedir’de kalmıştı.
Yaşanan arbedede deve delik deşik olmuş, Zeyneb Validemiz’in bindiği hevdec de darmadağın olmuştu.
Hamile haliyle devesinden düşen Hazreti Zeyneb’in (radıyallahu anhâ) kaburga kemiği kırılmıştı.
Kayınbiraderi Kinâne’nin arslan gibi kükreyişi olmasaydı, muhtemelen onu da öldüreceklerdi; yayına yerleştirdiği okunu Hebbâr ve Nâfi’ye doğrultup, “Vallahi kim bana yaklaşırsa ona bu oku saplarım!” dediğinde işin ciddiyetini anlamış ve tırsmışlardı.
Hâdisenin üzerine gelen Ebû Süfyân olaya el koymuş ve ortamı yumuşatmıştı.
Çok geçmedi, Hazreti Zeyneb, karnında taşıdığı çocuğunu kaybetti.
Akrabasına bunu yapmıştı; zira Hebbâr’ın babası Abdulmuttalib, annesi Hadîce Validemiz’in öz amcası oluyordu.
Bir tarafta bunlar yaşansa da ufukta Medîne vardı ve yaşadığı travma ile aldığı yaraya rağmen çok geçmeden Hazreti Zeyneb de hicret etti.
Ne var ki babasına, kardeşleri Fâtıma ile Ümmü Gülsüm’e kavuşsa da bir türlü sağlığına kavuşamadı.
Hatta, aldığı yara hiç kabuk bağlamadı ve Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem), “O benim en hayırlı kızımdır; benim uğrumda nice sıkıntılar çekmiştir!” buyurduğu Hazreti Zeyneb (radıyallahu anhâ), hicretinden yaklaşık altı yıl sonra vefat etti.
O gün, henüz 30 yaşındaydı.
Kızına mızrakla saldıran, devesinden düşürüp kaburga kemiğini kıran ve düşük yapmasına sebebiyet veren Hebbâr’a Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), çok celallendi. Yaptıklarının yanına kalmaması için ashâbından bazılarını göndermiş olsa da bu gerçekleşmedi.
Aradan yıllar geçti ve Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke’yi fethetti.
O da kaçanlar arasındaydı.
Canından korkmuş ve kendini güvenli bulduğu bir diyara atmıştı.
Ancak, gözü kulağı Mekke’deydi.
Gelen haberler, tahminlerinden çok farklıydı.
Kan davası gütmüyordu!
Sinesi herkese açıktı.
Herkesi affetmişti.
Kaçanların ardından arkadaşlarını göndermiş, onlara da kol kanat germişti.
Bırakın, dün yapılanları hatırlatmayı, bakışlarda bile dünü îmâ eden nazarları yasaklamıştı!
Sanki, herkesin altına kırmızı halılar sermiş, engin sinesine yerleştirdiği özel koltuğuna oturtuyordu!
Süheyl İbn-i Amr, İkrime ve Safvân İbn-i Ümeyye gibi en azılı Mekkelileri bile sinesine basmış, ne iltifatlar etmişti.
Hatta, rencide olma ihtimallerine binaen babalarına izafetle konuşulmalarını bile yasaklamış, dünü hatırlatan bütün olumsuzlukların üzerine bembeyaz bir örtü atmıştı!
Akıllı adamdı; “Herkesi affeden, beni de affeder!” dedi ve Mekke’ye gelmeye karar verdi.
Bu sırada Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Ci’râne’deydi.
Mescidin kapısında Hebbâr’ı görenin eli kılıcının kabzasına gidiyordu. Bir tarftan da, “Hebbâr! Hebbâr geldi yâ Resûlallah!” diyorlardı. Zira, fetih sonrasında hakkında idam fermanı çıkarılan sayılı insanlardan birisi de Hebbâr idi.
Öldürmek için ayaklanmaya başlamışlardı ki Fahr-i Âlem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) müdahale etti.
İşaret etmiş ve Hebbâr’ı da yanına çağırmıştı.
Yıllarına pişman ve yaptıklara nâdim Hebbâr iki büklümdü:
“Yâ Resûlallah!” dedi. “Şehir’den, senden kaçtım; yabancı diyarlara gidip oralarda kalmak istedim. Ancak senin faziletin, iyiliğin, merhametin ve sana karşı bilmeden kötülük yapanları bağışladığını hatırladım ve sana dönmeye karar verdim!
Yâ Resûlallah!
Biz, şirk ehli idik; Allah (celle celâlühû), senin vesilen ile bize hidayet verdi ve helak olmaktan kurtardı.
Benim cahilliğime bakma ve beni de affet!
Sana karşı yaptığım kötülükleri biliyor, günahlarımı da ikrar ediyorum. Doğru, geçmiş günlerim, sana karşı kötülüklerle dolu; onların hepsini bağışla!
Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve yine şehadet ederim ki Muhammed de O’nun kulu ve Resûlü’dür!”
Resûlullah’ın sıcaklığında yeniden doğan Hebbâr, hayatının en huzurlu ânını yaşıyordu!
Beri tarafta ashâbdan bazıları hâlâ tedirgindi; onun gibi bir adam affedilemezdi!
Bu kadar kötü bir adamın gelişini hazmedemeyenler, huzura ermiş olsa bile Hebbâr’a sataşmış, sayıp dökmeye başlamışlardı!
Habîb-i Kibriyâ Hazretleri onlara döndü ve durdukları yerin doğru olmadığını ifade ederek Hebbâr hakkında kötü sözler söylenmesini yasakladı.
Tedirginliğini gidermek için önce Hebbâr’a döndü ve “Allah (celle celâlühû) seni en güzel şekilde İslâm ile hidayete erdirdi!” dedi. Ardından da ashâbına dönerek, “Bilmez misiniz ki İslâm, kendisinden önceki günahları yok eder!” buyurdu.
Artık Hebbâr da bir “sahâbî” idi ve sonraki günlerini, öncekileri affettirebilmek için ekstradan gayretlerle taçlandırdı.
Gün geldi, yolların ayrımındaki Hebbâr da Nâfi de vefat etti.
Bundan böyle çoluk çocukları, Allah davasının yılmaz birer mümessili, Resûlullah’ın emanetini kıtalara taşıyan birer sancaktardı.
Hazreti Ömer’in deneyip ulaşamadığı Sind fethi, Hebbâr’ın nesli arasındaki başka bir Ömer’e nasip oldu.
Dahası, Afrika fatihi Ukbe İbn-i Nâfi, bahsini ettiğimiz Nâfi’in oğluydu.
O gün, kin ve nefretle karşılansalardı, kan davası güdülüp intikam tercih edilseydi, kökleri karanlıkta iki ağaç böylesi iki tatlı meyve verir miydi?
Tımar görmüş bahçede herkes gül yetiştirir; esas hüner, bataklıkları gülistana çevirebilmektir!
[Dr. Reşit Haylamaz] 30.5.2020 [TR724]
“Bize küfredercesine yapılan bu işi hazmedemeyiz; göz göre göre Muhammed’in kızını teslim edemeyiz!” diyor ve burunlarından soluyorlardı.
Bilhassa Hebbâr İbn-i Esved ile Nâfi İbn-i Abdikays, o gün kontrolden çıkmış, ne yaptıklarını/yapacaklarını bilemez olmuşlardı.
Gözü, intikamdan başka bir şey görmeyen Hebbâr’ın iki kardeşi Zem’a ve Akîl ile yeğeni Hâris Bedir’de kalmıştı.
Yaşanan arbedede deve delik deşik olmuş, Zeyneb Validemiz’in bindiği hevdec de darmadağın olmuştu.
Hamile haliyle devesinden düşen Hazreti Zeyneb’in (radıyallahu anhâ) kaburga kemiği kırılmıştı.
Kayınbiraderi Kinâne’nin arslan gibi kükreyişi olmasaydı, muhtemelen onu da öldüreceklerdi; yayına yerleştirdiği okunu Hebbâr ve Nâfi’ye doğrultup, “Vallahi kim bana yaklaşırsa ona bu oku saplarım!” dediğinde işin ciddiyetini anlamış ve tırsmışlardı.
Hâdisenin üzerine gelen Ebû Süfyân olaya el koymuş ve ortamı yumuşatmıştı.
Çok geçmedi, Hazreti Zeyneb, karnında taşıdığı çocuğunu kaybetti.
Akrabasına bunu yapmıştı; zira Hebbâr’ın babası Abdulmuttalib, annesi Hadîce Validemiz’in öz amcası oluyordu.
Bir tarafta bunlar yaşansa da ufukta Medîne vardı ve yaşadığı travma ile aldığı yaraya rağmen çok geçmeden Hazreti Zeyneb de hicret etti.
Ne var ki babasına, kardeşleri Fâtıma ile Ümmü Gülsüm’e kavuşsa da bir türlü sağlığına kavuşamadı.
Hatta, aldığı yara hiç kabuk bağlamadı ve Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem), “O benim en hayırlı kızımdır; benim uğrumda nice sıkıntılar çekmiştir!” buyurduğu Hazreti Zeyneb (radıyallahu anhâ), hicretinden yaklaşık altı yıl sonra vefat etti.
O gün, henüz 30 yaşındaydı.
Kızına mızrakla saldıran, devesinden düşürüp kaburga kemiğini kıran ve düşük yapmasına sebebiyet veren Hebbâr’a Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), çok celallendi. Yaptıklarının yanına kalmaması için ashâbından bazılarını göndermiş olsa da bu gerçekleşmedi.
Aradan yıllar geçti ve Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke’yi fethetti.
O da kaçanlar arasındaydı.
Canından korkmuş ve kendini güvenli bulduğu bir diyara atmıştı.
Ancak, gözü kulağı Mekke’deydi.
Gelen haberler, tahminlerinden çok farklıydı.
Kan davası gütmüyordu!
Sinesi herkese açıktı.
Herkesi affetmişti.
Kaçanların ardından arkadaşlarını göndermiş, onlara da kol kanat germişti.
Bırakın, dün yapılanları hatırlatmayı, bakışlarda bile dünü îmâ eden nazarları yasaklamıştı!
Sanki, herkesin altına kırmızı halılar sermiş, engin sinesine yerleştirdiği özel koltuğuna oturtuyordu!
Süheyl İbn-i Amr, İkrime ve Safvân İbn-i Ümeyye gibi en azılı Mekkelileri bile sinesine basmış, ne iltifatlar etmişti.
Hatta, rencide olma ihtimallerine binaen babalarına izafetle konuşulmalarını bile yasaklamış, dünü hatırlatan bütün olumsuzlukların üzerine bembeyaz bir örtü atmıştı!
Akıllı adamdı; “Herkesi affeden, beni de affeder!” dedi ve Mekke’ye gelmeye karar verdi.
Bu sırada Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Ci’râne’deydi.
Mescidin kapısında Hebbâr’ı görenin eli kılıcının kabzasına gidiyordu. Bir tarftan da, “Hebbâr! Hebbâr geldi yâ Resûlallah!” diyorlardı. Zira, fetih sonrasında hakkında idam fermanı çıkarılan sayılı insanlardan birisi de Hebbâr idi.
Öldürmek için ayaklanmaya başlamışlardı ki Fahr-i Âlem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) müdahale etti.
İşaret etmiş ve Hebbâr’ı da yanına çağırmıştı.
Yıllarına pişman ve yaptıklara nâdim Hebbâr iki büklümdü:
“Yâ Resûlallah!” dedi. “Şehir’den, senden kaçtım; yabancı diyarlara gidip oralarda kalmak istedim. Ancak senin faziletin, iyiliğin, merhametin ve sana karşı bilmeden kötülük yapanları bağışladığını hatırladım ve sana dönmeye karar verdim!
Yâ Resûlallah!
Biz, şirk ehli idik; Allah (celle celâlühû), senin vesilen ile bize hidayet verdi ve helak olmaktan kurtardı.
Benim cahilliğime bakma ve beni de affet!
Sana karşı yaptığım kötülükleri biliyor, günahlarımı da ikrar ediyorum. Doğru, geçmiş günlerim, sana karşı kötülüklerle dolu; onların hepsini bağışla!
Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve yine şehadet ederim ki Muhammed de O’nun kulu ve Resûlü’dür!”
Resûlullah’ın sıcaklığında yeniden doğan Hebbâr, hayatının en huzurlu ânını yaşıyordu!
Beri tarafta ashâbdan bazıları hâlâ tedirgindi; onun gibi bir adam affedilemezdi!
Bu kadar kötü bir adamın gelişini hazmedemeyenler, huzura ermiş olsa bile Hebbâr’a sataşmış, sayıp dökmeye başlamışlardı!
Habîb-i Kibriyâ Hazretleri onlara döndü ve durdukları yerin doğru olmadığını ifade ederek Hebbâr hakkında kötü sözler söylenmesini yasakladı.
Tedirginliğini gidermek için önce Hebbâr’a döndü ve “Allah (celle celâlühû) seni en güzel şekilde İslâm ile hidayete erdirdi!” dedi. Ardından da ashâbına dönerek, “Bilmez misiniz ki İslâm, kendisinden önceki günahları yok eder!” buyurdu.
Artık Hebbâr da bir “sahâbî” idi ve sonraki günlerini, öncekileri affettirebilmek için ekstradan gayretlerle taçlandırdı.
Gün geldi, yolların ayrımındaki Hebbâr da Nâfi de vefat etti.
Bundan böyle çoluk çocukları, Allah davasının yılmaz birer mümessili, Resûlullah’ın emanetini kıtalara taşıyan birer sancaktardı.
Hazreti Ömer’in deneyip ulaşamadığı Sind fethi, Hebbâr’ın nesli arasındaki başka bir Ömer’e nasip oldu.
Dahası, Afrika fatihi Ukbe İbn-i Nâfi, bahsini ettiğimiz Nâfi’in oğluydu.
O gün, kin ve nefretle karşılansalardı, kan davası güdülüp intikam tercih edilseydi, kökleri karanlıkta iki ağaç böylesi iki tatlı meyve verir miydi?
Tımar görmüş bahçede herkes gül yetiştirir; esas hüner, bataklıkları gülistana çevirebilmektir!
[Dr. Reşit Haylamaz] 30.5.2020 [TR724]
Etiketler:
Dr. Reşit Haylamaz
Ferguson’la ters düşene kapılar kapanır [Hasan Cücük]
Manchester United tarihini yeniden yazan isim olan Alex Ferguson, 27 yıllık görevi boyunca sayısız oyuncuyla çalıştı. Ancak Ferguson’un ‘prensleri’ vardı. Neville kardeşler, Giggs, Scholes, Rio Ferdinan, David Beckham ve Roy Keane, İskoç Hoca’nın gözdeleri oldu. Bu isimlerden Keane ve Beckham’la yaşadığı sorunlardan dolayı kulüpten kopardı.
Yıl 1993. Nottingham Forest’te yıldızı parlayan İrlandalı Roy Keane’nin yeni kulübü Blackburn olmak üzeredir. Görüşmeler bitmiş, iş imza atma noktasına gelmiştir. Herşey bitti denildiği bir ortamda devreye giren Alex Ferguson, Keane’yi konutuna davet ederek yaptığı özel konuşma ile ikna edip, M. United’e transferini gerçekleştirdi. Nottingham Fores’te ödenen bonservis ücreti tam 8,5 milyon Euro’dur. Bu aynı zamanda bir futbolcuya Ada’da ödenen en yüksek transfer ücreti olarak kayıtlara geçer. Bitmeyen enerjisi ve görev adamı kimliğiyle M. United formasını giymeye başlayan Keane ilerleyen yıllarda Ferguson’un ‘sahadaki sesi’ olur. Ferguson – Keane ‘işbirliği’ M. United’i başarıdan başarıya koşturur.
Yıl 2005. M. United sezona geçmiş yıllarını aratır bir başlangıç yaptı. 2004-05 sezonunda şampiyonluk yarışında Chelsea ve Arsenal’in gerisinde kalarak ligi 3’üncü sırada bitiren M. United, kulüp hisselerinin ABD’li milyarder Malcolm Glazer’e satılmasıyla taraftar – patron krizi yaşamıştı. Kulübüne sahip çıkmak için günlerce ‘satışı’ protesto eden taraftarlar alınan güvenceyle biraz olsun sakinleşmişti.
Premier Lig’de, Middlesbrough deplasmanında alınan 4-1 mağlubiyet Roy Keane’yi çileden çıkarmaya yetti. Ferguson’u ‘sahadaki sesi’ mikrofonların karşısına geçerek başta hocası olmak üzere takım arkadaşlarını eleştiri bombardımına tuttu. Konuşulan mikrofon M. United TV olunca sözler sansür edilerek verildi. Olay kapandı diye düşünüldüğü ortamda konuşma kayıtlarını ele geçiren Daily Mirror gazetesi röportajı yayınladı. Keane, alınan sonuçların sürpriz olmadığını belirterek, ‘Kötü gidişi bekliyordum. Bu durumu hep futbolculara soruyorsunuz. Bizde cevabı yok. Aynı şeyleri söylemeden bıktım. Gidin yönetime, menajere ve taraftarlara sorun. Ara transferde yeni oyuncular alınacak deniliyor. Buna inanmıyorum. Bizi ocak ayına kadar götürecek oyuncular lazım’ dedikten sonra isim vererek arkadaşlarını eleştiri bombardımına tuttu.
Kieran Richardson hakkında ‘Çok tembel bir oyuncu. Görevini kesinlikle yerine getirmiyor’. John O’Sea hakkında ‘Geriye gelmek yerine sahada bir gezgin gibi dolaştı’. Darren Fletcher hakkında ‘İrlanda halkı bu oyuncu neden sever anlamış değilim’. Alan Smith hakkında ‘Ne yaptığını bilmeden sahada hayalet gibi geziniyor’. Keane’nin acımasızca eleştirdiği bir başka isim Rio Ferdinand oldu. Keane, Ferdinand için ‘İnsan kendini haftada 120 bin pound aldığı ve Tottenham maçında 20 dakika iyi oynadığı için yıldız olarak görmesin. Genç oyuncular takıma liderlik yapacak tecrübeli isimler tarafından yarı yolda bırakıldı. Bizim karekterli insana ihtiyacımız var. Bu takımda son dönemde kötü oynayanlar ödüllendirilmeye başlandı. Sakatlığım bitince aynı taktiği bende uygulayacağım’.
Roy Keane’nin beklenmedik çıkışı Alex Ferguson’u abondone ederken, taraftarın hislerine tercümanlık ediyordu.. Şampiyonlar Ligi’nde Lille deplasmanında Stade de France’nin tribünlerini dolduran 5 bin M. United taraftarı maç boyunca Keane lehine tezahürat yaparken, sahadan 1-0 mağlup ayrılan oyuncuları uzun süre ıslıkladı.
Deplasmanda oynadığı son 5 Şampiyonlar liginde gol atmaya muvaffak olmayan M. United Ada’ya sadece maçı kaybetmenin moralsizliğyle dönmüyordu. Çözülmesi gereken bir Keane problemi vardı artık. Nitekim Ferguson, ‘Ben dahil hiç kimse oyuncuları televizyon ekranlarında acımasızca eleştiremez. Herşey dört duvar arasında olur ve kalır’ diyerek tepkisini ortaya koyarken, bu 12 yıllık Ferguson – Keane ittifakının yıkıldığının ilanıydı. Takımın golcüsü Nistelrooy ise Keane’nin eleştilerinde haklılık payı olduğunu belirtip, alınacak ders olduğunu ifade ediyordu.
Roy Keane sıradan bir oyuncu değildi. Takımın kaptanı, sahanın lideri ve Ferguson’un ‘saha içindeki sesi’ biriydi. Dahası 12 yıllık United kariyerinde vazgeçilmez biri olduğunu ortaya koyduğu istatistikler gösteriyordu. Keane’nin oynadığı maçlarda M. United’in puan ortalaması 2,18 olarak gerçekleşirken, Keane’siz maçlarda bu ortalama 1,74 oldu. M. United’in efsane orta saha 4’lüsü Keane, Beckham, Giggs ve Scholes başarının mimarı isimlerdi. Beckham’ın 2003’te satılması, diğer 3 ismin de yaşlanmasıyla yapılan takviyeler hüsran yaşatmıştı. Orta sahada yeni kan olsun diye milyonlarca euro ödenerek alınan Veron, Kleberson, Djemba- Djemba hüsranın adı olmuştu.
M. United’in sembol isimleri arasında gösterilen Roy Keane için herkes Alex Ferguson’un ‘veliahtı’ yakıştırmasını yapıyordu. Doğrusu Roy Keane bunu saklama gereği duymuyordu. Ancak Ferguson – Keane ittifakı, İrlandalı oyuncunun dozajı yüksek açıklamalarından dolayı bir anda çöktü. Takvim yaprakları Ocak 2006’yı gösterirken Roy Keane M. United’den kopup Celtic’e bedelsiz olarak gitti. Hem de futbolu bırakacağını açıkladığı sezonda. Celtic’te 6 ay forma giydikten sonra yeşil sahalara veda eden Keane’nin , M. United’a teknik adam olarak dönme hayali gerçeğe dönüşmedi. Elbette buna engel olan isim Ferguson’dan başkası değildi. Plan; Keane futbolu bıraktıktan sonra Ferguson’un yanında stajına başlamasıydı. İskoç Hoca’nın emekliye ayrılmasından sonra ise koltuğun sahibi olmasıydı.
13 yıllık M. United kariyerinde 7 Premier Lig ve 1 Şampiyonlar Ligi kupası sevinci yaşayan Keane, çıktığı 469 maçta 51 gol ve 29 asiste imza attı. 2006’da futbola veda ettikten sonra Sunderland ve Ipswich’te teknik adamlık yaptı. İlerleyen yıllarda İrlanda, Aston Villa ve son olarak Nottingham Forest’te yardımcı antrenörlük yapan Keane, Haziran 2019’dan bu yana kulüpsüz. Ferguson, 2013’te emekliye ayrıldı ama hâlâ M. United üzerinde söz sahibi olmaya devam ediyor. Ferguson’la problem yaşayan isimler için ise kulüpten içeriye tekrar girme şansı bulunmuyor.
[Hasan Cücük] 30.5.2020 [TR724]
Yıl 1993. Nottingham Forest’te yıldızı parlayan İrlandalı Roy Keane’nin yeni kulübü Blackburn olmak üzeredir. Görüşmeler bitmiş, iş imza atma noktasına gelmiştir. Herşey bitti denildiği bir ortamda devreye giren Alex Ferguson, Keane’yi konutuna davet ederek yaptığı özel konuşma ile ikna edip, M. United’e transferini gerçekleştirdi. Nottingham Fores’te ödenen bonservis ücreti tam 8,5 milyon Euro’dur. Bu aynı zamanda bir futbolcuya Ada’da ödenen en yüksek transfer ücreti olarak kayıtlara geçer. Bitmeyen enerjisi ve görev adamı kimliğiyle M. United formasını giymeye başlayan Keane ilerleyen yıllarda Ferguson’un ‘sahadaki sesi’ olur. Ferguson – Keane ‘işbirliği’ M. United’i başarıdan başarıya koşturur.
Yıl 2005. M. United sezona geçmiş yıllarını aratır bir başlangıç yaptı. 2004-05 sezonunda şampiyonluk yarışında Chelsea ve Arsenal’in gerisinde kalarak ligi 3’üncü sırada bitiren M. United, kulüp hisselerinin ABD’li milyarder Malcolm Glazer’e satılmasıyla taraftar – patron krizi yaşamıştı. Kulübüne sahip çıkmak için günlerce ‘satışı’ protesto eden taraftarlar alınan güvenceyle biraz olsun sakinleşmişti.
Premier Lig’de, Middlesbrough deplasmanında alınan 4-1 mağlubiyet Roy Keane’yi çileden çıkarmaya yetti. Ferguson’u ‘sahadaki sesi’ mikrofonların karşısına geçerek başta hocası olmak üzere takım arkadaşlarını eleştiri bombardımına tuttu. Konuşulan mikrofon M. United TV olunca sözler sansür edilerek verildi. Olay kapandı diye düşünüldüğü ortamda konuşma kayıtlarını ele geçiren Daily Mirror gazetesi röportajı yayınladı. Keane, alınan sonuçların sürpriz olmadığını belirterek, ‘Kötü gidişi bekliyordum. Bu durumu hep futbolculara soruyorsunuz. Bizde cevabı yok. Aynı şeyleri söylemeden bıktım. Gidin yönetime, menajere ve taraftarlara sorun. Ara transferde yeni oyuncular alınacak deniliyor. Buna inanmıyorum. Bizi ocak ayına kadar götürecek oyuncular lazım’ dedikten sonra isim vererek arkadaşlarını eleştiri bombardımına tuttu.
Kieran Richardson hakkında ‘Çok tembel bir oyuncu. Görevini kesinlikle yerine getirmiyor’. John O’Sea hakkında ‘Geriye gelmek yerine sahada bir gezgin gibi dolaştı’. Darren Fletcher hakkında ‘İrlanda halkı bu oyuncu neden sever anlamış değilim’. Alan Smith hakkında ‘Ne yaptığını bilmeden sahada hayalet gibi geziniyor’. Keane’nin acımasızca eleştirdiği bir başka isim Rio Ferdinand oldu. Keane, Ferdinand için ‘İnsan kendini haftada 120 bin pound aldığı ve Tottenham maçında 20 dakika iyi oynadığı için yıldız olarak görmesin. Genç oyuncular takıma liderlik yapacak tecrübeli isimler tarafından yarı yolda bırakıldı. Bizim karekterli insana ihtiyacımız var. Bu takımda son dönemde kötü oynayanlar ödüllendirilmeye başlandı. Sakatlığım bitince aynı taktiği bende uygulayacağım’.
Roy Keane’nin beklenmedik çıkışı Alex Ferguson’u abondone ederken, taraftarın hislerine tercümanlık ediyordu.. Şampiyonlar Ligi’nde Lille deplasmanında Stade de France’nin tribünlerini dolduran 5 bin M. United taraftarı maç boyunca Keane lehine tezahürat yaparken, sahadan 1-0 mağlup ayrılan oyuncuları uzun süre ıslıkladı.
Deplasmanda oynadığı son 5 Şampiyonlar liginde gol atmaya muvaffak olmayan M. United Ada’ya sadece maçı kaybetmenin moralsizliğyle dönmüyordu. Çözülmesi gereken bir Keane problemi vardı artık. Nitekim Ferguson, ‘Ben dahil hiç kimse oyuncuları televizyon ekranlarında acımasızca eleştiremez. Herşey dört duvar arasında olur ve kalır’ diyerek tepkisini ortaya koyarken, bu 12 yıllık Ferguson – Keane ittifakının yıkıldığının ilanıydı. Takımın golcüsü Nistelrooy ise Keane’nin eleştilerinde haklılık payı olduğunu belirtip, alınacak ders olduğunu ifade ediyordu.
Roy Keane sıradan bir oyuncu değildi. Takımın kaptanı, sahanın lideri ve Ferguson’un ‘saha içindeki sesi’ biriydi. Dahası 12 yıllık United kariyerinde vazgeçilmez biri olduğunu ortaya koyduğu istatistikler gösteriyordu. Keane’nin oynadığı maçlarda M. United’in puan ortalaması 2,18 olarak gerçekleşirken, Keane’siz maçlarda bu ortalama 1,74 oldu. M. United’in efsane orta saha 4’lüsü Keane, Beckham, Giggs ve Scholes başarının mimarı isimlerdi. Beckham’ın 2003’te satılması, diğer 3 ismin de yaşlanmasıyla yapılan takviyeler hüsran yaşatmıştı. Orta sahada yeni kan olsun diye milyonlarca euro ödenerek alınan Veron, Kleberson, Djemba- Djemba hüsranın adı olmuştu.
M. United’in sembol isimleri arasında gösterilen Roy Keane için herkes Alex Ferguson’un ‘veliahtı’ yakıştırmasını yapıyordu. Doğrusu Roy Keane bunu saklama gereği duymuyordu. Ancak Ferguson – Keane ittifakı, İrlandalı oyuncunun dozajı yüksek açıklamalarından dolayı bir anda çöktü. Takvim yaprakları Ocak 2006’yı gösterirken Roy Keane M. United’den kopup Celtic’e bedelsiz olarak gitti. Hem de futbolu bırakacağını açıkladığı sezonda. Celtic’te 6 ay forma giydikten sonra yeşil sahalara veda eden Keane’nin , M. United’a teknik adam olarak dönme hayali gerçeğe dönüşmedi. Elbette buna engel olan isim Ferguson’dan başkası değildi. Plan; Keane futbolu bıraktıktan sonra Ferguson’un yanında stajına başlamasıydı. İskoç Hoca’nın emekliye ayrılmasından sonra ise koltuğun sahibi olmasıydı.
13 yıllık M. United kariyerinde 7 Premier Lig ve 1 Şampiyonlar Ligi kupası sevinci yaşayan Keane, çıktığı 469 maçta 51 gol ve 29 asiste imza attı. 2006’da futbola veda ettikten sonra Sunderland ve Ipswich’te teknik adamlık yaptı. İlerleyen yıllarda İrlanda, Aston Villa ve son olarak Nottingham Forest’te yardımcı antrenörlük yapan Keane, Haziran 2019’dan bu yana kulüpsüz. Ferguson, 2013’te emekliye ayrıldı ama hâlâ M. United üzerinde söz sahibi olmaya devam ediyor. Ferguson’la problem yaşayan isimler için ise kulüpten içeriye tekrar girme şansı bulunmuyor.
[Hasan Cücük] 30.5.2020 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)