Gün geçmiyor ki... [Yavuz Alp]

Gün geçmiyor ki kendilerinden vazgeçmiş hayatlarını Allah'ın rızasını kazanma uğruna insanlığa hizmete adamış hizmet gönüllüleri hakkında Türkiye'nin her bir yanından iftira ve zulüm haberleri duymayalım.

Nasıl bir vücudun herhangi bir yerinde bir rahatsızlık olunca bütün vücudun bundan etkilenmesi gibi biz de atılan iftiralardan, kardeşlerimize yapılan zulümlerden etkileniyor ve bir şey yapamamanın verdiği üzüntüyle kıvranıyoruz.

İşte tam bu durumlarda kendimizce oluşturduğumuz bahanelerle okumaya, dinlemeye vakit bulamadığımız veya az vakit ayırdığımız eserlere dönme ve biraz olsun rahatlama ihtiyacı hissediyor, kendimizi kitapların arasına atıyor onların büyülü atmosferinde kayboluyoruz.

Bu söylediklerime bir örnek olması adına sabah namazlarından sonra yeniden okumaya başladığım eski tabirle kırmızı kitaplardan Lem'alar'da karşılaştığım bir bölümü sizlerle paylaşmak istiyorum.

Yirmi birinci lem'a, İhlas risalesi, hemen başında Üstad Bediüzzaman Said Nursi hazretleri bu lem'a için en azından on beş günde bir okunmalı diyor. Bunu okuyunca ihmal ettiğim için kendime kızıyor ve Üstadın talebelerinden veya ona talebe olmuş talebelerden anlatılan hatıralar ve onların sözleri aklıma geliyor.

“Üstad kendisi bu okumayı hayatı boyunca hiç aksatmamıştır.”

Eserin hemen başında şu ifadelere rastlıyoruz.

“Ey ahiret kardeşlerim ve Kur'an hizmetinde arkadaşlarım! Bilirsiniz ve biliniz: Bu dünyada, bilhassa ahirete ait hizmetlerde en mühim esas, en büyük kuvvet, en makbul şefaatçi ve manevi dua, en sağlam dayanak noktası hakikate götüren en kısa yol, maksatlara ulaştıran en kerametli vasıta, en yüksek haslet ve en saf kulluk ihlastır.

Madem ihlasta bu hususiyetler gibi çok nur ve kuvvet var. Ve madem bu müthiş zamanda, dehşetli düşmanlar, şiddetli baskılar, hücum eden bit'atlar ve sapkınlıklar karşısında bizler çok az, zayıf, fakir ve kuvvetsiz olmamıza rağmen gayet ağır, büyük, mukaddes ve bütün insanlıkla alakalı olan imana ve Kur'an'a hizmet vazifesi Allah'ın ihsanı ile omzumuza konulmuştur. Elbette bütün kuvvetimizle ihlası kazanmaya herkesten daha çok mecburuz, bununla vazifeliyiz. İhlas sırrını kalbimize yerleştirmeye son derece muhtacız. Yoksa hem şimdiye kadar yaptığımız Kudsi hizmet kısmen zayi olur, devam etmez; hem de ağır bir şekilde sorumlu oluruz.”

Ve biraz ilerde devamla:

“Ey kardeşlerim! Hayır yolundaki mühim ve büyük işlerin çok zararlı manileri olur. Şeytanlar bu hizmetle vazifeli olanlarla çok uğraşır. O manilere ve şeytanlara karşı ihlas kuvvetine dayanmak gerekir. İhlası kıracak sebeplerden yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz” diye devam ediyor.

Şimdi burada durup yaşadığımız ortamı hadiseleri bir daha gözümüzün önüne getirelim. Hayatlarında karıncayı bile incitmeyecek insanlara, başkalarının ifadeleri ile yanında tırnak makası bile taşımayan insanlara, kesici uçlu bir şeyi birine uzatırken korkuturum, vebale girerim düşüncesiyle tersini uzatan insanlara terörist demeye çalışmak ve terörist muamelesi yapmak onlara iftiralar atmak zulmetmek.

Ey Zulümlerine devam edenler:

Kreşlere kadar aradınız insanların yatak odalarına kadar girip yorganlarının içlerine kadar baktınız, sözlerinizi destekleyecek bir şeyler bulmaya çalıştınız, bulamadınız ve bulamayacaksınız... Düzmece senaryolarla uydurmaya çalıştığınız şeylerle kendiniz komik duruma düşürdüğünüz gibi ülkemizi de dünyanın gözünde komik duruma düşürüyorsunuz. Bu terör elbisesi hayatını Allah'ın rızasını kazanmaya adamış bu insanlara uymadı, uymuyor ve uymayacak.

Ama görülüyor ki zulümlerinize yeni yeni senaryolarla devam edeceksiniz ve birileri de bu zorbalık ve zulümlere sessiz kalmaya devam edecek. Bunlar için de söyleyecek bir şey bulamamakla birlikte Fethullah Gülen Hocaefendi'nin sözlerini aktarabilirim.

Ölüme gülerek gideceğim: Son sözüm sorulursa, o zalimlerin ve dilsiz şeytanların yüzlerine tükürmek isteyeceğim.

Yavuz ALP, 21.10.2016 /shaber3.com

Fırak-ı dalle kimdir? - [Bedirhan Yusuf]

Diyanet İşleri Başkanlığının, Olağanüstü Din Şurası’nda aldığı kararlarda Fethullah Gülen Hocaefendi ve Hizmet Hareketi  firak-ı dalle (Ehli Sünnet çizgisi dışında) olarak anılmasına karar verildi.

Türkiye'de, Erdoğan rejiminin hizmetkarı olmuş olan bu kuruluşun aldığı bu karara beraber bakalım.

Bakalım,  Ehli Sünnet çizgisi dışında olan, bu kararı alanlar mı, yoksa bu karar ile bu şekilde ilan edilenler mi?

Ehli Sünnette var mıdır, işkence?

Yoktur.

Bedir savaşında esir düşen müşriklerin ellerin bağlanmasına bile karşı çıkmış bir peygamberin ümmetiyiz.

Eğer Ehli Sünnet dediğiniz yol, Hz. Muhammed (SAV) yolu ise, Diyanet İşleri Başkanlığı'na ve yetkililerine soruyorum.

Hapishanelerde, kadınlara cinsel taciz de bulunmak, Hz peygamberin (as) tasvip edeceği bir davranış mıdır?

Hapishanelerde, kadınlara tecavüz etmek, Hz peygamberin (as) tasvip edeceği bir davranış mıdır?

Hapishanelerde, insanlara cinsel şiddette bulunarak, insanların bağırsak ameliyatı olmasını gerektirecek zulmü yapmak, Hz peygamberin (as) tasvip edeceği bir davranış mıdır?

Hapishanelerde, kadın ve  erkekleri aynı yerlere koyarak, hamile kadının erkeklerin arasında doğum yapmasına zorlamak, Hz peygamberin (as) tasvip edeceği bir davranış mıdır?

Hapishanelerde, insanları çırıl çıplak soyarak, onlara günlerce işkence yapmak, Hz peygamberin (as) tasvip edeceği bir davranış mıdır?

Hapishanelerde bunları yapanlara, destek olmak, olanlara onay vermek, Hz peygamberin (as) tasvip edeceği bir davranış mıdır?

Tüm bunlar, Ehli Sünnet çizgisi içerisindeki eylemler ve davranışlar mıdır?

Hz. Peygamber, “ hırsızlık yapan kızım Fatıma olsa, onunda elini keserim”  diyerek, dinde hırsızlığın ve uygulanacak cezanın, şahıslara ve konumlarına bakılmaksızın uygulayacağını söylemiş iken;

Milyonlarca dolarlar evlerindeki kasalarda çıkanları savunmak, Hz peygamberin (as) tasvip edeceği bir davranış mıdır?

Rüşvet parası ile cami yaptırmak, Hz peygamberin (as) tasvip edeceği bir davranış mıdır?

Yetimin fukaranın hakkı olan paraları, kendi zimmetine geçirmek, Hz peygamberin (as) tasvip edeceği bir davranış mıdır?

Hz. Peygamber bir hasırın üstünde yatmış iken, “benden sonra bir peygamber gelse idi, O, Ömer olurdu dediği Hz. Ömer, Kudüs'e giderken, hizmetçisi ile bir deveyi paylaşarak gitmiş iken;
Halk açlık sınırında yaşarken, milyon dolarlık makam araçlarına binmek, Hz peygamberin (as) tasvip edeceği bir davranış mıdır?

1150 odalı sarayda, altın varaklı bardaklarda bir yaşam süren bir hükümdara kul olmak, Hz peygamberin (as) tasvip edeceği bir davranış mıdır?

Cuma hutbelerinde bile, hırsızlık hakkında hutbe verdirmemek, hırsızları ve hırsızlıkları meşru göstermeye çalışmak, Hz peygamberin (as) tasvip edeceği bir davranış mıdır?

45 çocuğa tecavüz eden sapıklara sahip çıkmak, bu sapıklığın yaşandığı vakıflara destek olmak, Hz peygamberin (as) tasvip edeceği bir davranış mıdır?

İnsanların işlerinden edip, onların ailelerini, çoluk çocuklarını perişan etmek, onlara zulmetmek, Hz peygamberin (as) tasvip edeceği bir davranış mıdır?

Kocasını bulamadılar diye, masum eşini gözaltına almak, sonra hapse atmak, çocuklarını da tehdit etmek, Hz peygamberin (as) tasvip edeceği bir davranış mıdır?

Çocuklara burs verdi, yardım etti diye, yaşlı insanları, ihtiyar kadınları gözaltına almak, onlara eziyet etmek, hapishanelere atmak, Hz peygamberin (as) tasvip edeceği bir davranış mıdır?

Diyanet İşleri Başkanı, bu ülkede dine ve diyanete ihanet edenlerin başında geliyor.

Ve bu başkanın emirlerine uyarak, sözde din adamı geçinenler, bunca yapılan zulümlere ses çıkarmayarak, Hz. Peygamber'in bir hadisinde dediği gibi, dilsiz şeytanlar haline gelmiştir.

Makamını, işini, rahatını kaybetme korkusuyla, kula kul olmuş, dilinde Allah olan, ama kalbiyle şeytana kulluk yapan insanlar haline gelmiştir.

Eğer illa bir fırak-ı dalle aranacaksa;

Diyanet İşleri, cami kürsüsünde hırsızlığın haram olduğunu bile söyleyemedikleri camiasına baksın.

Eğer illa bir fırak-ı dalle aranacaksa;

Cami kürsülerinde vaazlarda ve hutbelerde,israfa haram derken, milyon dolarlık arabaya binen Diyanet İşleri başkanlarının temsil ettiği zihniyete baksınlar.

Eğer illa bir fırak-ı dalle aranacaksa;

Peygamber'e kibir isnat eden, ayetle dalga geçip, Bakara suresine makara diyen, Allah'ın bütün vasıflarını üzerinde taşıyor diyerek, haşa Allah ilan ettikleri, zihniyetine ve temsilcilerine baksınlar.

Eğer illa bir fırak-ı dalle aranacaksa;

Diyanet İşleri Din şurası üyeleri, koca bir aynanın karşısına geçip, kendilerine baksınlar, orda, başlarında sarık, yüzlerinde sakal, dillerinde Allah, kalplerinde şeytan, “sen doğru söylüyorsun ey Musa, ama karnımızı Firavun doyuruyor ” diyen, koca bir firak-ı dalle topluluğunu görecektir.

Bedirhan Yusuf, 21.10.2016 /shaber3.com

'Bizim bunlardan haberimiz yoktu' - [Ufuk Yiğit]

Türkiye'de doğup büyüyen herkes gibi biz de milletimizin kahramanlık destanlarıyla yetiştik. Anadolu insanının ne kadar aziz ve yüce olduğunu, hem kulaktan kulağa yayılan efsanelerle hem de bizzat şahit olduğumuz olaylarla keşfettik.

Bu millet ezilenin yanındaydı. Zulmedilene sahip çıkardı. Zalime karşı durur, gerekirse zulmü engellemek için kendini feda ederdi.

Hak bir davaya inanıp gönül verdi mi önünde kandan irinden deryalar dahi olsa gözünü kırpmadan atılır, bir adım geri çekilmezdi.

Fedakarlıkta sınır tanımaz, aydınlık bir gelecek inşa etmek için varını yoğunu ortaya koyardı.

Bütün bunlar doğru olmasına doğru. En azından yakın zamana kadar örneklerini sıkça gördüğümüzden doğru olduğunu söyleyebiliriz.

Gözden kaçırdığımız ya da Anadolu insanı diye tanımlarken eksik gördüğümüz hususlar var. Burada toplum analizine girişip sosyologları kızdıracak şeyler söylemek istemem. Zaten benim boyumu da bir hayli aşar.

Topyekün bütün bir milletin aynı saflık ve durulukta olmasını beklemek elbette beyhude ama yine topyekün bir milletin bu kadar kısa bir zaman içinde cinnet derecesinde, daha düne kadar sahip çıktıklarını yerden yere vurması da nasıl yorumlanır, anlamak güç.

Bunu korkuyla mı izah edeceksiniz? Kara propagandanın esiri olmakla mı? Yoksa ''aslında millet buydu biz aldanmışız'' mı diyeceksiniz?

Öz baba, elinden tutup dünyanın bilmem neresine gönderdiği öğretmen oğlunu ''bu da terörist, yakalayın'' diye ihbar ediyorsa,

Masum gencecik kadınlar emzikli bebeleriyle birlikte terörist yaftası vurulup zindana atılırken, insanlar güle oynaya yaşıyorsa,

Alenen damgalanan, vebalı muamelesi yapılarak açlığa mahkum edilen insanlara, ''onlar da ağaç kabuklarını yesinler'' denecek kadar aşağılaşılabiliyorsa durup, bu ''necip milleti'' yeniden düşünmek lazım.

Herhalde insanın mayasında var bunlar. Uygun araç ve enstrümanlar kullanıldığında hangi sesin çıkacağını bilmek gibi bir şey bu. İnsanların neyi düşünmeleri, neyi söylemeleri gerekiyorsa ona göre malzeme veriliyor.

Eskiden seyrettiğim bir belgeseli geçen gün yeniden izledim. 2. Dünya savaşının sonlarında Amerika Birleşik Devletleri Alman topraklarındaki nazi kamplarını buluyor. Buralarda yapılan işkenceleri, gaz odalarını, katledilen insanları, hemen bu kampların yanıbaşında yaşayan Almanlara gezdiriyor. Başlarını önlerine eğen Almanlar korkunç manzaralar karşısında ''bizim bunlardan haberimiz yoktu'' diyor.

Türkiye'de olan bitenden herkesin haberi var. Bütün dünya yaşananları bilirken, Türkiye'dekilerin ''bizim bunlardan haberimiz yoktu'' deme lüksü olmayacak.

Haberiniz olsun...

UFUK YİĞİT, 21.10.2016 /shaber3.com

Türkiye Dış Politikada Yalana Fena Alıştı [Selin Tanbay]

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğulu’nun, İslam İşbirliği Teşkilatı’na Hizmet Hareketi’ni terör örgütü olarak kabul ettirme çabası ve bunun için yaptığı emrivaki sonuçsuz kaldı. Ancak Çavuşoğlu’nun, Teşkilat’ın bu yönde karar aldığı şeklindeki gerçeği yansıtmayan propagandası sürüyor.

ZAR ZOR ÇIKARILAN METİN, ‘KARAR’ DİYE SATILIYOR

Türk Dışişleri Bakanlığı, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın (İİT) Özbekistan’ın başkentinde gerçekleştirilen dışişleri bakanları konseyinin 43. toplantısına, Hizmet Hareketi’ni terör örgütü ilan ettirme ana gündem maddesiyle gitti. Edinilen bilgiye göre Dışişleri yetkilileri Hizmet’le ilgili üye ülkelerin bakanlarını birebir markaja aldı.

Ardından Dışişleri Bakanlığı, Hizmet Hareketi’nin terör örgütü olduğu yönünde hazırladığı bir teklifi İTT’ye sundu. Burada yapılan, teklifin görüşüldüğü ve gelecek toplantıya kadar konuyla ilgili bir rapor hazırlanmasının talep edildiği şekilde çıkan bir tavsiye çözümü.

Ancak Dışişleri Bakanlığı İTT’ye bir emrivaki yapma stratejisi izledi ve Bakan Çavuşoğlu, “Hassasiyetlerimizi anlayarak dayanışma gösteren ve FETÖ’yü terör örgütü ilan eden İslam İşbirliği Teşkilatı’na teşekkür ediyoruz. @OIC_OCI” şeklinde bir tweet attı.

Bu tweet’ten hemen sonra Anadolu Ajansı, “İslam İşbirliği Teşkilatı FETÖ’yü terör örgütü ilan etti” diye haber geçti.

AA’nın haberinden hemen sonra Türkçe yayın yapan internet sitelerinin neredeyse tamamı konuyu “flaş gelişme” olarak duyurdu, televizyonlar “son dakika” haberi yaptılar.

İTT DOĞRULAMADI

Diplomasi muhabirleri konuyu detaylı haber yapabilmek için İTT’nin resmi sitesine baktıklarında Hizmet Hareketi’yle ilgili hiçbir metin bulamadılar. Ardından İTT yetkililerine konu soruldu ve Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun gerçeği söylemediği anlaşıldı.

Hürriyet dahil büyük internet siteleri haberi ana sayfalarından düşürdüler. Bunun üzerine Çavuşoğlu, algı operasyonuna devam ederek “Taşkent’te 2 gün boyunca yaptığımız girişimler sonucu İİT’in FETÖ’yü terör örgütü ilan etmesi önemli bir milat olmuştur” şeklinde ikinci bir tweet attı.

Çavuşoğlu’nun paylaşımlarına rağmen İTT’nin sitesinde yine hiçbir bilgi yoktu. Bunun üzerine Dışişleri Bakanlığı’nın resmi internet sitesi devreye sokuldu ve “Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ) Hakkında İİT Dışişleri Bakanları Konseyi 43. Dönem Toplantısında Alınan 47/43-POL Sayılı Karar” başlığıyla bir açıklama yayınlandı.

İTT’nin Twitter adresine sorulan sorulara verilen cevaba göre, bu metin final deklarasyonunda yer almıyor ancak ‘resolution’ adı verilen ve Türkiye’yi memnun etmek için hazırlandığı anlaşılan bir ‘tavsiye karar’la geçiştirilmiş. Gelen haberlere göre ise, Türkiye’nin kuruldaki çabalarına Mısır Dışişleri Bakanı ve ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin çekince koyduğu görülüyor. Ayrıca bu kararların hukukî olarak bir karşılığı olmadığı da biliniyor.

YETKİSİ YOK

Öte yandan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun unuttuğu çok önemli bir nokta var. İTT tüzüğüne göre, “terör örgütü ilan etme” derecesindeki bu tip kararlar sadece Başkanlar ve Cumhurbaşkanları toplantılarında alınabiliyor.  İTT Dışişleri Bakanları’nın böyle bir karar alma yetkisi bulunmuyor. İTT Başkanlar ve Cumhurbaşkanları toplantısı ise 3 yılda bir yapılıyor ve son olarak Nisan 2016’da gerçekleşmişti.

Çavuşoğlu ve Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’nin teklif metninin kayda geçirilmiş olmasını “İTT’nin kararı” olarak açıklayarak devlet nezdinde ve uluslararası çapta bir çarpıtmaya imza atmış oldular.

ÇAVUŞOĞLU’NUN İLK YALANI DEĞİL

Dış politikayı iç siyasette kullanma yöntemi AKP tarafından yıllardır kullanılıyor. Özellikle Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı olmasıyla birlikte başlayan bu yöntem, Mevlüt Çavuşoğlu’nun bakan olmasıyla zirveye çıktı.

Dışarıda farklı içeride farklı konuşma bu yöntemin en önemli aparatı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Bakan Çavuşoğlu, Musul konusunda Irak Hükümeti’ne kameralar önünde her türlü hakareti yaparken, bir taraftan da Bağdat’a Dışişleri Müsteşarı başkanlığında heyet gönderip ilişkileri yumuşatmaya ve Musul operasyonuna koyduğu bariyeri kaldırmaya çalışıyor.

Aynı şekilde Musul ve Suriye konusunda Amerika’ya yönelik kameralar önünde sert açıklamalar yapılırken, Genelkurmay Başkanı ABD’ye giderek Türkiye’nin hiç olmazsa hava operasyonlarına katılabilmesinin önünü açmaya çalışıyor.

ABD’NİN YALANLADIĞI YALANLAR

Çavuşoğlu’nun iç politikaya yönelik açıklamaları ise pek çok kez Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı’nın uluslararası arenada yalanlanması sonucunu doğuruyor. Onlardan biri “Amerika Birleşik Devletleri YPG’ye silah veriyor” şeklindeki açıklamasıydı. ABD Dışişleri Bakanlığı net bir dille Çavuşoğlu’nu bu konuda yalanlamıştı.

Diğer bir yalanlama ise Çavuşoğlu’nun, “Suriyeli muhaliflere havadan yardım etmek için ABD ile prensipte anlaştık” sözleri oldu. ABD Dışişleri, bu sözleri de yalanladı.

Mevlüt Çavuşoğlu’nun yalanlanan en çarpıcı sözlerinden biri ise ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile yaptığı telefon görüşmesiyle ilgiliydi. Çavuşoğlu, telefon görüşmesinden sözederken “Kendisinin de YPG’nin güvenilmez olduğunu söylemesinden memnun olduk. Sonuçta Amerika’dan da her ne kadar çelişkili açıklamalar gelse de bu konuyu anlamaya başlaması önemli bir gelişmedir” demişti. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mark Toner, Mevlüt Çavuşoğlu’nu yalanlayarak, “Aksi ispatlanıncaya kadar YPG’ye güveniyoruz” açıklamasında bulundu.

Çavuşoğlu yine, 7 Haziran seçimleri öncesinde gittiği Washington’da, Türkiye tarafından yaptırılan caminin temelinin Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ABD Başkanı Barack Obama tarafından atılacağını söylemişti. Beyaz Saray “Obama’nın böyle bir programı yok” dedi.

JOE BİDEN, ANDREW DUFF VE NİCELERİ…

ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın İstanbul ziyaretinin ardından da Çavuşoğlu verdiği demeçte, “Biden’a PYD ile ilgili şeyleri söyledik. Yönetim şeklinde, şemasında PKK’lıların olduğunu gösterdik, belgelerini de verdik” demişti. Ancak ABD, ne Beyaz Saray’a ne de Biden’a “herhangi bir kanıt ya da belge verilmediğini” açıkladı.

Yine Çavuşoğlu gazetecilere, Joe Biden’ın Fethullah Gülen’in iadesiyle ilgili dosyaları gördüğünü ve “sağlam kanıtlar” olduğunu belirttiğini anlatmıştı. Ancak gazeteci İlhan Tanır’ın Biden’ın ofisinden aldığı bilgiye göre, Joe Biden’ın böyle bir ifadesinin olmadığı ortaya çıktı.

Çavuşoğlu, Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu’nun İngiliz üyesi Andrew Duff ile Brüksel’de yaşadığı bir tartışma sırasında ise Duff’ın “Fethullah Gülen tarafından satın alındığını” söylemişti.

Bu sözler üzerine Duff, “Fethullah Gülen tarafından satın alındığımı söylediniz. Ya kanıtlayın ya da özür dileyin” demişti. Aradan aylar geçmesine rağmen Duff’ın beklediği kanıtları Çavuşoğlu açıklayamadı. Bunun üzerine Duff, verdiği demeçte Çavuşoğlu tipi dış politika yöntemini özetleyen şu açıklamayı yaptı: “Gülen hareketinin gücü ve erişimi konusunda seslendirdikleri iddialarla gözümüzde inanılırlıklarını yitirdiklerini bilmeleri gerekiyor. İçeride işler pek iyi gitmeyince sahte bir düşman yaratmanın ilkel bir siyasi taktik olduğunu herkes bilir.”

Selin TANBAY, 21.10.2016 /TR724.com

Adam Gibi Ölmeyip İnsan Gibi Yaşasak [Sefer Can]

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Bir adam gibi ölmek var bir de madam gibi…” sözleri adet olduğu üzere tartışma başlattı. Kimi ölümü yüceltmesini eleştirdi kimi de kadınlığı tahkir etmesini. ‘Madam’ı tercih etmesinin sebebi Türk olmayan kadındı. Anlamayanlar için kabinenin en eğitimli üyesi Aileden Sorumlu Bakan Fatma Betül Sayan açık açık söyledi: “Türk kadını adam gibi ölmesini bilir.”

Neresinden tutsan elinde kalıyor. Ama asıl tartışılması gereken nokta gözden kaçtı: Nasıl öldüğümüz değil nasıl yaşadığımız önemli. Ölümlerimiz de zaten biraz onun göstergesi. Hz. Muhammed’in (sav), “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz…” sözü manevi hayatı kastediyor olsa gerek ancak bu dünyaya da işaret ediyor sanki. Bir ülkenin yaşam kalitesini görmenin bir yolu ölüm şekillerine bakmak. Devletin önceliği ise hamaset yüklü ölüm kutsamaları yerine insanlık onuruna yaraşır hayat sunabilmek olmalı.

ÜÇÜNCÜ SAYFA ÖLÜMLERİ

“Nasıl yaşıyoruz?” sorusunun cevabını ölüm şekillerimizde bulabiliriz. Haydi, gündemde olduğu için kadınlardan başlayalım. Gazetelerin üçüncü sayfalarının büyük çoğunluğu ‘ölü kadın’ haberlerinden oluşur. Kalan yerler de ‘ucuz atlatmış, bu sefer hayatta kalmayı başarmış’ kadınlara ayrılır. Sadece kadın cinayetlerine bakarak onlara reva gördüklerimiz hakkında yeterince bilgi sahibi olabiliriz.

Trafik bizim en popüler ölüm şeklimiz! Son örnek Sinan Çetin’in oğlunun öldürdüğü polis. Şehir içinde hız yaparak bir polisin ölümüne sebep olan kişi, iktidarla da ilişkileri iyi bir yönetmenin oğlu olduğu için tahliye oldu. Üst sınırdan ceza almadı. Devlet trafik güvenliğini sağlamakla görevli memuruna bile gerektiği ölçüde sahip çıkmadı.

Metrobüs kazaları, motosikletli ölümleri, yaya cinayetleri… liste uzayıp gidiyor. Bu arada sinemada görsek abartı sayacağımız trafik katliamlarına şahit oluyoruz. Fırlayan lastik, eve balkondan giren kamyon, durağa hızla giren otobüs ise nadide kaza örneklerimiz… Şehirlerarası otobüslerin yol ortasında alev almasına ayrı bölüm ayırmak lazım. “Mazot yerine 10 numara yağ kullanan katillere kim dur diyecek?” sorusunun cevabı yok.

İŞ KAZALARI, MAGANDALAR…

İş kazaları en dramatik ölüm halimiz. Çoğunlukla sigortasız, yok pahasına çalıştırılan işçiler bazen kazanın, bazen meslek hastalığının kurbanı oluyor. Ekmek parası peşinde onlarca insan tek seferde hayata gözlerini kapatıyor; sadece geçiştiriyoruz. Soma maden kazasında 301 işçiyi kaybettik. Bakan Taner Yıldız’ın iki gün aynı gömleği giymesi yeterli ceza olarak görüldü. Madene her defasında tam puan veren ve denetlemeden sorumlu olan kimse istifa bile etmedi. Şehrin göbeğindeki inşaatta, Torunlar’da çalışan 10 işçi asansör kazasında öldüğü ile kaldı.

Magandalar, cellât sınıfının önde gelen temsilcileri… İnsanların en mutlu günü olan düğünleri yas evine çeviriyorlar. Şampiyonluk kutlamaları sırasında evlerimizde neredeyse siper kazıyoruz. Balkondan bakma, pencereye yakın durma gafletinden kaç çocuğumuzu toprağa verdik. Trafikte yol verme kavgaları, yan baktın çatışmaları, ‘park yerimi işgal ettin’ cinnetleri vs.

İDEOLOJİK İNFAZLAR

İdeolojik infazların hayatımızda, pardon, ölümümüzde hatırı sayılır yeri var. Eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar, Meclis Komisyonunda “solcular çakı bile taşımayan fikir hareketleriydi, onları yanlış tanımışım” diye şirinlik yapmış. Sarı çizmeli Mehmet Ağa değil, istihbaratın aktığı en üst düzey güvenlik sorumlusu Mehmet Ağar bunu söylüyor. Yargısız infazlarla anılan Susurluk Çetesi soruşturmalarının en önemli zanlılarından biri ayrıca. Keşke “Solcuları, aralarına kattığımız ajanlarla silahlı gösterip darbelere ve derin devlet operasyonlarına zemin hazırladık” diyebilseydi. O zaman samimiyetine inanabilirdik.

Bugünlerde yeniden hortlayan cezaevinde ölümleri unutmamak lazım. İntihar süsü verilmiş ölümlerin sayısı 15 Temmuz’dan bugüne 20’yi aştı. FETÖ’cü olmakla suçlanamayacak biri, Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı, insanlık onuru ile bağdaşmayan işkenceleri anlatalı bir hafta olmadı. HSYK Başkanvekili Mehmet Yılmaz tam da bu günlerde 300 hâkim ve savcının itirafçı olduğunu iddia etti. Bu kadar işkenceyle ancak 300 kişiyi ikna edebilmişler!

Yahya Kemal’in bir şiirini biraz değiştirerek bitireyim: “Ölmek kaderde var bize ürküttü vermiyor / Lakin vatanın içinde bulunduğu durumun ıstırabı zor!”

Sefer CAN, 21.10.2016 /TR724.com

Erdoğan’ın Bölgemizde Bırakacağı İz [Dr. Emin Aydın]

Sırrı Süreyya Önder, Cumhuriyet’e verdiği röportajda 15 Temmuz darbe gecesi bir pazarlık yürütüldüğünün açık olduğunu söylüyor ve pazarlığın taraflarından birinin Genelkurmay Başkanı olduğunun altını çiziyor. Pazarlığın unsurlarının ne olduğundan bahsetmiyor ama geldiğimiz noktada o ‘Allah’ın lütfu’ gecede Erdoğan’a gökten iki elma düştüğü açık: Birincisi darbeyi cemaatin üzerine yıkmak ve kitlesel temizliğe gitmek; ikincisi de Suriye ve Irak’a girmek. Ordunun komuta kademesinin darbe öncesinde bu iki projeye de sıcak bakmadıklarını biliyoruz. Şimdiki durum ise ortada.

Bugün komuta kademesi üçte bir oranında küçülmüş, geri kalan üçte ikisi de ciddi ölçüde rencide edilmiş, demoralize olmuş bir orduyla iki cephede savaşıyor veya savaşmaya hazırlanıyoruz. Erdoğan ve çevresindeki nevzuhur neo-Osmanlıcıların ve padişah seçemediğim için başkanlık istiyorum diye haykıranların kafasında büyüklüğün üst sınırı Osmanlı, kalitenin üst sınırı da Sultan Abdülhamit olduğu için, yedi düvelle savaşmadan da bu iş bitmeyecek gibi görünüyor.

Neden bu kadar ısrarcı?

Ülkenin cumhurbaşkanı Türk ordusunun neden Kuzey Irak’ta olduğunu, neden Suriye’ye girmekte bu kadar istekli olduğunu, kendi ifadesiyle ‘sahada da masada da’ olmak için neden geleneksel müttefiklerini dahi karşısına almaya hazır olduğunu birbiriyle uyuşmayan üç farklı sebeple açıklıyor: Misak-ı Milli’yi okusunlar anlarlar; ülkeme yönelik terörün kaynağı orasıdır; ve ülkemde üç milyon mülteci var.

Bu izahlardan birincisi Kerkük’e de gireceğiz demektir ki Bağdat yönetimi, sanırım, Başika’daki kısıtlı sayıdaki Türk askerinden daha ziyade bundan dolayı rahatsız oluyor. Bu günlerde Lozan meselesinin de bir muhtarlar toplantısında gündeme getirildiğine bakılırsa, bu Misak-ı Milli söyleminin kullanılmaya devam edeceği kesin… Artık Kerkük 29. Muhtarlar toplantısında mı gündeme gelir, 30. Toplantıda mı göreceğiz…

Türk’ün vurduğu yerde gül mü biter?

İkinci açıklama Türkiye’ye yönelik terör eylemlerinin kaynağının IŞİD’in ve PYD’nin kontrolünde olan topraklar olduğunu söylüyor ve Kemal Öztürk’ün sınır tanımaz reisçiliğiyle ‘Erdoğan tarzı veya ekolü’ ilan edilen bir politikayı işaretliyor. Erdoğan’ın ‘one minute’üne yüzlerce yıl sığacağını iddia edenler, şimdi de en iyisinden kabadayılık olarak adlandırılabilecek bu önüne gelene çatma politikasını bir paradigma değişikliği olarak adlandırıyorlar. Yahu özü itibarıyla ‘düşman bildiğim unsurların beni vurmasını beklemeyeceğim, ben gidip vuracağım’ demek olan bu ‘önleyici vuruş’ savaş terminolojisine 1635’de girmişti. Soğuk Savaş döneminde nükleer caydırıcılığın temel unsurlarından biri olarak kabul ediliyordu. En son da George W. Bush Junior’ın başkanlığı döneminde Amerikan müdahaleciliğinin açıklaması olarak kullanıldı. Hepsinin de sonucu felaket oldu. Erdoğan kendisi söylüyor: ‘Saddam size “Gel” mi dedi? Ama girdiler, kan gövdeyi nasıl götürdü? Milyonlarca insan öldü,’ diye.

Amerikalının önleyici vuruşunda milyonlarca insan ölür de Türk’ün vurduğu yerde gül mü biter?

Aslında bu ikinci açıklamanın daha doğrusu Erdoğan döneminde zirve yapan, Türk erkeklerinin problemlerini erkeklikleriyle çözme hastalığıdır. Darbecilerin eşlerini ve kızlarını kendilerine helal kılan kafa yapısı neyse, Irak Başbakanına ‘Benim kalitemde değilsin!’ çıkışını yapan adamın, Irak ve Suriye topraklarındaki operasyonları ‘girme ve çıkma’ tabirleriyle ifade eden reisçilerin kafa yapısı aynıdır. Karısıyla konuşamadığı için, konuşarak ikna etmeyi bilmediği için karısını hastanelik eden adam ile, sonucu sıcak bir çatışmaya varabilecek olan bu gayr-i diplomatik üslubu takınan adam aynı medeniyet seviyesinin adamlarıdırlar.

Peki, caniler nereye kaçacak?

Gelelim son izaha: Ülkemizde üç milyon mülteci var. Bu açıklamadan anladığımız, en azından Suriye’de kontrol altına alınan topraklara Türkiye’deki mültecilerin yerleştirilmeye başlanacağı şeklinde. Oysa uluslararası gözlemciler her iki  operasyonun da Türkiye’ye ve diğer çevre ülkelere yönelik yeni göç dalgalarını başlatacağı şeklinde. Musul’dan yüz bin insanın Türkiye sınırlarına akması bekleniyor. IŞİD’e Suriye’de yaşam alanı tanınmadığında, büyük bir kesimi Türkiye topraklarından geçmiş, bir müddet Türkiye’deki hücre evlerinde kalmış, Türkiye’nin hemen bütün şehirlerinde taban bulabilecek olan bu canilerin nereye kaçacağını ise kimse tartışmıyor.

Necati Doğru’nun iddia ettiği gibi bir Şii-Sünni savaşının içine çekiliyoruz. Ve mezhep boyutu olan çatışmaları başlatmak kolay, bitirmek ise neredeyse imkânsızdır.

Erdoğan tarzı dış politikanın bölgemizde bırakacağı şey bir iz değil, kocaman bir yarıktır…

Dr.Emin AYDIN, 21.10.2016 /TR724.com

Yurt Dışında Suikast! [Nazif Apak]

Daha ortada 15 Temmuz falan yok. Tuzaklanmış darbeden neredeyse bir sene önce yurt dışında yaşayan bir öğretim görevlisinin kapısı çalınır. İçeriye giren o ülkenin istihbarat görevlileri nazik bir dille ziyaretin sebebini anlatırlar: “Elimize ulaşan ciddi bir bilgiye göre size ve sizin gibi bazı entelektüel yazarlara saldırı düzenlenecek.”

Yıllardır yurt dışında araştırma yapan ve dünyaca üne kavuşmuş bir insanın beklediği bir şey değildir bu. Şaşırmıştır. Erdoğan rejiminin ülkeyi bir diktatörlüğe doğru sürüklediğinden endişe duyduğunu dile getirmektedir ama düşüncelerinden dolayı ölüm tehdidi altında olduğunu hiç düşünmemiştir…

İlk şaşkınlığı üzerinden atan aydınımız sorar: Ne yapmamı istiyorsunuz? Kendisine bir telefon numarası verir o ülkenin istihbaratı. Bu, acil bir durum içindir. Bir de teklifte bulunurlar: “Dilerseniz size bir de koruma verebiliriz.”

Bu hadiseyi ilk ağızdan dinlediğimde şaşırmıştım. Biraz uçuk kaçık gelmişti bana; ancak bir başka Avrupa ülkesinde (Almanya) başlayan bir soruşturma meselenin sandığımdan daha da ciddi olduğunu gösteriyordu. Hatırlayacağınız gibi, bir zamanlar Erdoğan’a danışmanlık yapmış ve MİT’te çalıştığı anlaşılan Taha Gergeroğlu Almanya’da tutuklanmıştı. 10 ay tutuklu kalan Gergeroğlu’nun Almanya’daki Türklerle ilgili istihbarat çalışması yaptığı, Alman istihbaratının uzun zaman takip yapmasıyla ortaya çıkmıştı. Özellikle ‘Cemaat’ ile ilgili fişleme ve kumpas planı yaptığı telefon kayıtlarından ortaya çıkmıştı.

Geçenlerde MİT’e yurt dışında operasyon yapma yetkisi verildi. Aslında fiili bir duruma çare aramanın telaşı ile yapılıyordu bu çalışma. Çünkü MİT, bazı kriminal eylemlere hâlihazırda karışmış durumda. Mesela Paris cinayeti. Davanın belgelerini bizzat gören bir dostum aynen şöyle söyledi bana: “Sakine Cansız ve iki arkadaşını Paris’in göbeğinde öldüren kişinin MİT ile çalıştığına dair onlarca somut delil var. Bu feci durumu Fransız devleti de Türk devleti de gayet iyi biliyor.”

Sistem şöyle kuruldu: Erdoğan rejimine karşı olan etkili kişilerle ilgili tetikçiler bulundu. Bunların bir kısmı vaktiyle suça bulaşmış Türklerden oluşuyor. Uyuşturucu, cinayet, yaralama gibi suçlara bulaşmış bazı maceraperest gençler şimdi paraya boğuluyor. Diğer taraftan IŞİD başta olmak üzere radikal İslamcı gruplarla görüşülüyor. Suriye kapılarını ardına kadar açmanın ve gösterilen kolaylığın diyeti isteniyor.

Mafya da devrede

15 Temmuz’dan önce başlayan ve tuzaklanmış darbe teşebbüsü ile daha da hızlandırılan yurt dışı operasyonları için mafya da devrede. 17 Aralık’ta suçüstü yakalanan ve Türkiye tarihinin en büyük yolsuzluk ve rüşvet suçuna bulaşan iktidar sahipleri ilk iş olarak mafya ile anlaşmayı tercih etti. Ergenekon sanıkları tek tek serbest bırakılarak yeniden faili meçhul cinayetlerin yolunu açanlar, Türkiye’deki bazı mafya liderlerini hapishaneden çıkardı. Bazılarına da hapisten çıkarma sözü verdi.

“Oluk oluk kanları akacak”

Erdoğan’ın ellerine kapanarak özgürlüğüne kavuşan ‘mafya babası’ Sedat Peker’in Rize Meydanı’nda  “Oluk oluk kanları akacak” diye muhalifleri tehdit etmesi tesadüf değildi. Adama ihale edilen iş buydu zaten. Sadece ona mı? Otobüs işletmeleri yaparken pervasızca adam öldüren Galip Öztürk’ün serbest bırakılması da (mahkemece mahkûm edilmesine rağmen) tesadüf değildi. Adama ‘Cemaat aleyhine şahitlik yapma’ karşılığında serbest bırakılma sözü verildi. O da iftiralar uydurup cinayet davasından paçayı sıyırdı; şimdi kendisine verilecek emri bekliyor.

Birkaç gün önce bir mafya babasının yeni bir teşebbüsü daha ortaya çıktı. Mafya lideri Alaaddin Çakıcı hapisten çıkabilmek için Adalet Bakanı Bozdağ’a mektup yazmış ve Fethullah Gülen ve ona sempati duyanlara yurt dışında suikast yapabileceklerini ifade etmiş. Yazarlık yapıyormuş gibi hava civa yapan Fatih Tezcan ismindeki kriminal dosyası bir hayli kabarık adam, Hocaefendi’ye suikast düzenleneceğini açıkça söylemişti.

MİT’i pohpohlaya pohpohlaya yürütülen macera IŞİD’den mafyaya kadar uzanan kirli bir ilişki yumağı üzerine kuruluyor. Ve tam bu noktada Ankara büyük bir hata yapıyor. Yabancı istihbarat örgütleri MİT üzerinden çevrilen fırıldağın farkında. Kimin kimi nasıl kullandığını herkes gayet iyi biliyor. Yurt dışında teşebbüs edilen bir suikast girişimi Türkiye’yi yönetenleri katil durumuna düşürecek; çünkü bütün diktatörlerin yurt dışındaki muhaliflerine yaptığını hatırlayacak herkes. Hâlihazırda adı yolsuzluk, usulsüzlük, rüşvet gibi kirli işlerle anılan ve tiran olarak görülen kişilerin kabarık dosyasına bir de cinayet karışırsa dünya onlara dar gelecek. Ne Hakan Fidan bir suikast planının altından kalkabilir; ne de onu kukla durumuna düşüren Patron yakayı kurtarabilir.

Nazif APAK, 21.10.2016 /TR724.com

Batı’nın Büyük Hatası! [Erhan Başyurt]

Türkiye’nin, 28 Şubat darbesinin ardından hızla demokratikleşmesi ve köklü reformlara imza atması, Avrupa Birliği’nin teşviki ile oldu.

‘Üyelik’ havucu Türkiye için önemli bir motivasyondu.

Ancak Merkel ve Sarkozy’nin ‘stratejk miyop’ hamleleri ve Türkiye’ye üyelik yerine ‘imtiyazlı ortaklık’ önermeleri, üyelik vizyonunda bulanıklığa neden oldu.

Ardından Kıbrıs Rum Kesimi’nin engelleyici hamleleri de gelince, AB teşviki ile gerçekleşen reformlar hız kaybetti.

***

Madalyonun diğer yüzüne gelince, AKP de tam bu dönemde AB ile entegrasyon arzusundan vazgeçmişti.

Referandum sonrası, muktedir olmaya başladığını hisseden AKP, ‘’Milli Görüş’’ gömleğinin üzerinde giydiği ‘reformcu cübbesi’ni üstünden atarak, AB’nin ileri demokrasi uygulamalarını, sivil otoriter bir rejime yönelik değiştirmeye başladı.

***

AB’nin isteksizliği, AKP’nin isteği ile aynı minvalde buluştu ve sonuçta Kopenhag Kriterleri yerini önce Ankara Kriterleri’ne ardından da ‘Türk tipi başkanlık’ anlayışına bıraktı.

Türkiye’nin evrensel hukuk ve insani değerlerden uzaklaşmasına her nedense Batı, AB ve ABD yönetimleri ciddi reaksiyon göstermedi.

***

AKP’nin ‘ikiyüzlü’ dış politikası, halkına ‘bölgenin kabadayısı’ gibi retorik kullanıp Batı karşıtlığı yaparken, masada her istediklerini verdi.

Kürecik Radar Üssü, İncirlik Üssü, İsrail’e taviz, askeri ihaleler, Suriye’de askeri işbirliği, mültecilere bekçilik yapmak vs.

Sonuçta, Türkiye ile ilişkileri geleneksel şekilde milli çıkarlar önceliğinde ele alan Batı, istediğini elde ettiği sürece AKP’nin ‘kâğıttan kaplan’ tavırlarına sessiz kalmayı tercih etti…

***

Kaybeden kısa vadede Türkiye demokrasisi ve halkı oldu.

Türkiye, ileri demokrasi liginden otoriterleşen rejimler arasına düştü. Yakın bir vadede Türkiye’nin demokrasi liginde daha da gerilere düşmesi kaçınılmaz gibi görünüyor.

***

Peki, Türkiye’nin, Batı’nın her istediğini vermek süreciyle istikrarsızlığa sürüklenmesi sadece Türk halkı mı zarar görür?

Tek kelime ile ‘Hayır’… AB, ABD ve Türkiye’nin üyesi bulunduğu Batı bloku siyasi yönetimlerin en büyük hesap hatası bu…

Türkiye bu şekilde insan haklarından ve demokrasiden uzaklaşmaya devam ettikçe, en büyük zararı görenlerden birisi de yarım asrı aşkın yakın ilişki içerisinde olduğu Batı olacak.

Suriye ve Irak benzeri istikrarsız ve fakirleşen bir ülkeyi kendi sınırlarına taşımış olacaklar.

Ukrayna iç krizinde olduğu gibi etkilerini direkt hissedecekler.

Türkiye’nin kendisi gibi gelişmekte olan ülkelere ‘model’ ve ‘umut’ olma özelliği kaybolacağı gibi, radikal örgütleri ve istikrarsızlığı besleyen bir batak haline gelme riski belirecek. 

***

Batı’nın kısa vadeli çıkarları sebebiyle sessiz kaldığı AKP’nin otoriterleşmesi, kısa vadede Türk halkını, orta ve uzun vadede de Batı’yı ve bölgeyi fazlasıyla olumsuz etkileyecek.

Umarım ‘Basra harap olmadan!’ Batı da Türkiye de hatadan döner…

Erhan BAŞYURT, 21.10.2016 /TR724.com