CHP'li Ağbaba, ‘Ücretsiz İzin Gerçeği’ raporunu yayımladı. Raporla, ücretsiz izne çıkartılan işçilerin yüzde 71’inin geçinebilmek için bankalardan kredi almak zorunda kaldığı tespit edildi. Ağbaba "Ücretsiz izin uygulamasına son verilmediği takdirde milyonlar açlıkla baş başa kalmaya devam edecek" dedi.
KRONOS 05 Ekim 2020 EKONOMİ
Ücretsiz izne çıkartılan işçilerin yüzde 71’inin geçinebilmek için bankalardan kredi almak zorunda kaldığı tespit edildi
Ücretsiz izne çıkarılan işçilerle yapılan anket sonuçlarını içeren ‘Ücretsiz İzin Gerçeği’ raporu, CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba tarafından açıklandı. Rapor, ücretsiz izne çıkartılan işçilerin yüzde 47’sinin asgari ücretin yarısı kadar, yüzde 13’ünün ise asgari ücretten daha fazla gelir kaybına uğradığını gösterdi.
İŞÇİLERİN YÜZDE 71’İ BANKALARA BORÇLANDI
Ağababa, “İktidar işçilerin hem gelirini elinden aldı hem de borçlandırdı. Gelir kaybına uğrayan işçilerin yüzde 71’i geçinebilmek için bankalardan kredi almak zorunda kaldı” dedi.
Raporda ücretsiz izne çıkartılan işçilerin, günlük 39,24 TL, aylık bin 168 TL nakdi ücret desteği alan işçilerin gelir kaybı en az bin 156 TL en çok 2 bin 332 TL oldu. Rapora göre ücretsiz izin uygulaması neticesinde iş yerlerinde gerekli denetimlerin yapılmaması bu süreçte suistimallere de yol açtı.
‘MİLYONLARCA YURTTAŞ AÇLIKLA BAŞ BAŞA’
Ağbaba, “Anayasa’nın sosyal devlet ilkesi ile bağdaşmamaktadır. Ücretsiz izin uygulamasına son verilmediği takdirde milyonlarca yurttaş açlıkla baş başa kalmaya devam edecek ve büyük bir sosyal kırılma yaşanacaktır. İnsanlık onuruna yaraşmayan bu uygulamadan derhal vazgeçilmeli, gerçek bir işten çıkarma yasağı uygulanmalı ve işçilerin normal çalışma ücretlerinde elde ettikleri gelir devlet tarafından güvence altına alınmalıdır” ifadelerini kullandı.
Son olarak HDP’li Kars Belediyesi’ne kayyım atanmasıyla, 2007 yılında Sur Belediyesi’ne kayyım atanmasıyla başlayan ‘kayyım yerel yönetim süreci’ bir kez daha gündeme geldi. HDP ilk örnek değil. AKP döneminde Kürt siyasi hareketinin partilerine kayyım atanmıştı.
YAVUZ GENÇ 05 Ekim 2020 GÜNDEM
HDP’nin kazandığı il ve ilçelerde belediyeler arasında kayyım atanmayan 1 ilçe ve 2 belde belediyesi kaldı.
Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde kazandığı belediyelerin tamamına yakınına kayyım atanarak yönetimlere el konuldu. Oysa bu kayyım uygulamasıyla seçmen iradesine siyasi darbenin ilk örneği değil. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarında Barış ve Demokrasi Partisi’nden (BDP) 106 belediyesinden 95’ine kayyım atanmıştı. Peki, kayyım uygulaması ilk ne zaman başladı? Geçmişten günümüze kaç belediyeye kayyım atandı? Kayyımlar belediyeleri nasıl yönetiyor? Son kayyım atamasıyla beraber HDP’nin kaç belediyesi kaldı?
1979 SEÇİMLERİNDEN 27 GÜN SONRA FAALİ MEÇHUL
HDP’nin yayınladığı “Bir Gasp Aracı olarak Kayyum Uygulamaları” başlıklı raporuna göre yerel yönetimlerin hedef alınması 1980 öncesine kadar dayanıyor. 1979 yılında yapılan yerel seçimlerde Urfa’nın Hilvan ilçesinde Nadir Temel ve Batman’da Edip Solmaz, bağımsız aday olarak belediye başkanlıklarını kazandı. Ancak Batman Belediye Başkanı Edip Solmaz, seçildikten 27 gün sonra faili meçhul bir cinayet neticesinde hayatını kaybetti. Nadir Temel ise kısa bir süre sonra görevden alındı.
HDP’nin hazırladığı kayyım raporu
PARTİ OLARAK İLK KEZ 1999 SEÇİMLERİNE KATILIM
Kürt siyasi hareketi parti olarak yerel yönetim deneyimi ise 1999 yılında belediye ve il genel meclis seçimlerinde yaşadı. HADEP 1999 yerel seçimlerinde 1’i büyükşehir (Diyarbakır), 6 il (Ağrı, Batman, Bingöl, Hakkâri, Siirt ve Van) olmak üzere toplam 37 belediye kazandı.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) ile Barış ve Demokrasi Partisi’nden (BDP) önceki Kürt siyasi hareketinin önemli partisi Demokratik Toplum Partisi’ydi (DTP). Parti, ilk büyük çıkışını 28 Mart 2004 yılındaki yerel seçimlerde yaptı. DTP yüzde 10 barajı nedeniyle seçime bağımsız adaylarla girdi. Kürt siyasi hareketi 2004 yerel seçimlerinde ise belediye sayısı artırılarak Diyarbakır, Batman, Dersim, Hakkâri ve Şırnak illerinin içinde bulunduğu toplamda 57 belediye başkanlığını kazandı.
Diyarbakır’ın Sur ilçesinde Abdullah Demirbaş, DTP adına yüzde 56,63’lük oy oranıyla belediye başkanlığını kazandı. Bu dönemde ilk kez 7 dilde halka hizmet vermeye başlayan Sur Belediyesi’ne, ‘bölücülük’ yaptığı gerekçesiyle 2007 yılında kayyım atandı. Başkan Abdullah Demirbaş ise tutuklandı. Böylece Kürt siyasi hareketi üzerindeki ‘kayyım’ kara bulutu da yavaş yavaş belirginleşmeye başladı.
DBP’NİN 106 BELEDİYESİNDEN 95’İNE KAYYIM ATANDI
29 Mart 2009’daki yerel seçimlerde Demokratik Toplum Partisi (DTP) 1 büyükşehir, 7 il, 51 ilçe belediyesini kazanmıştı. DTP’nin 11 Aralık 2009’da Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasıyla 98 belediye başkanı BDP’ye geçti. BDP; 11 Temmuz 2014 tarihinde isim değişikliği yapıp Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) adını aldı. 30 Mart 2014’te yapılan yerel seçimlerde 4’ü daha sonra katılmak üzere 106 belediyeye ulaşan DBP, gücünün zirvesindeyken 2015 yılıyla beraber yavaş yavaş kayyım politikalarıyla yüzleşmeye başladı.
2015 yılına kadar devam eden sessiz dönem, 2015 sonrası çözüm sürecinin bozulmasıyla Kürt siyasi hareketinin yerelde örgütlendiği DBP hükümetin hedefi haline geldi. 11 Eylül 2016’daki Kanun Hükmünde Kararnameyle başlayan kayyım atamaları sonucu partinin 106 belediyesinden 95’ine kayyım atandı.
HDP’nin hazırladığı kayyım raporu Kürt siyasi hareketinin yerel seçim performansını gösteriyor
HDP’nin yayınladığı kayyım raporuna göre; kayyım atamaları 3 büyükşehir, 10 il, 63 ilçe ve 22 belde ile DBP’li toplam 95 belediyede gerçekleşti. Kayyım atamalarına paralel olarak kamuda ve belediyelerde çalışan 15 bine yakın işçi ve memur, 300’e yakın muhtar ihraç edildi. 93 belediye eş başkanı, yüzlerce belediye meclis üyesi ve il genel meclis üyesi de tutuklandı. Tutuklanan belediye eş başkanlarından 15’ine ceza verildi. Belediye başkanlarının neredeyse tamamı yargılandı, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Gültan Kışanak başta olmak üzere birçok siyasetçi tutuklanarak cezaevine konuldu.
HDP’NİN KAZANDIĞI 65 BELEDİYEDEN SADECE 6’SI KALDI
31 Mart 2019’daki yerel seçimlere gelindiğinde ise Halkların Demokratik Partisi (HDP) seçime parti olarak girerek 3 büyükşehir, 5 il, 45 ilçe ve 12 belde belediyesi olmak üzere toplam 65 belediyeyi kazandı. Son olarak Kars’a kayyım atanmasıyla HDP’nin elindeki son il belediyesi de alınmış oldu. Kars’ın da alınmasıyla beraber HDP’nin elinde, atanan kayyımlar, istifa ve ihraçlar ve mazbatası verilmeyenler çıkartıldığında 6 belediye kaldı. O belediyeler de şöyle: Adıyaman-Kömür, Ağrı-Patnos, Diyarbakır-Çınar, Erzurum-Karaçoban, Şırnak-Silopi, Şırnak-Balveren.
KAYYIMLAR NE YAPIYOR, BELEDİYELERİ NASIL YÖNETİYOR, GÖREVLERİ NE?
15 Temmuz darbe girişimi sonrası ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) nedeniyle Cumhurbaşkanı, Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) yolu ile TBMM’de tartışılmasına gerek duyulmadan Bakanlar Kurulu onayı ile yasa değişiklikleri yapabiliyor. 15 Ağustos 2016 tarihinde imzalanan 674 no.lu KHK ile belediyelere ilişkin yapılan yasa değişiklikleri şöyle:
– Belediye başkanı, başkan vekili ya da meclis üyesinin “terör veya terör örgütlerine yardım ve yataklık suçları sebebiyle” görevden uzaklaştırılması durumunda “büyükşehir ve il belediyelerinde İçişleri Bakanı, diğer belediyelerde vali tarafından” görevlendirme yapılabilir. Görevlendirilecek kişide “seçilme ehliyetine sahip olma” dışında herhangi bir kriter aranmaz.
– Bu değişiklik, hâlihazırda sürmekte olan soruşturmalar nedeniyle görevden uzaklaştırılmış belediye başkanları, başkan vekilleri ve meclis üyeleri için geriye dönük de uygulanabilir. Bu yasa çıktıktan sonra 15 gün içinde hâlihazırda soruşturmaya uğrayan belediye başkanlarının yerine görevlendirme yapılacağı belirtilmiştir.
– Kayyım atanan belediyelerde “bütçe ve muhasebe iş ve işlemleri valilik onayı ile defterdarlığa veya mal müdürlüğüne gördürülebilir”.
HDP’nin hazırladığı “Bir Gasp Aracı olarak Kayyum Uygulamaları” başlıklı rapor
– Kayyım atanan belediyelerde atanan kayyımın çağrısı olmadan belediye meclisi toplanamaz.
– Kayyım atanan belediyelerde meclisin, encümenin ve komisyonların görev ve yetkileri hâlihazırda memur olarak atanan encümen tarafından yürütülebilir.
– Belediyeler ile bağlı idarelerde “hizmetlerin aksatılmasının terör ve şiddet olaylarıyla mücadeleyi olumsuz etkilediğinin veya etkileyeceğinin valilik tarafından belirlenmesi halinde”, söz konusu hizmetler valilik tarafından ilgili merkezi devlet kurumları tarafından gerçekleştirilebilir. Bu hizmetler karşılığında doğacak giderler ise “parasal ve bütçe sınırlamasına tabi olmaksızın” yürütülecek ve belediyenin bütçesinden kesilecektir.
BELEDİYE MALLARINA VALİLİK VEYA KAYMAKAMLIK EL KOYABİLİR
– “Belediye ve bağlı idari imkanlarının terör veya şiddet olaylarına dolaylı veya doğrudan destek sağlamak amacıyla kullanıldığının valilik tarafından belirlenmesi durumunda” belediyelerin veya bağlı idarelerin taşınır mallarına valilik veya kaymakamlık tarafından el konulabilir. Bu doğrultuda sorumluluğu tespit edilen personeller görevden uzaklaştırılabilir ve ancak aynı makam tarafından görevi iade edilebilir.
Gülhan ve Sinan Erdoğan çifti, kapatılan dershanelerde öğretmenlik yaptıkları için gözaltına alındı. İkili, Konya-Denizli karayolunda gözaltına alınırken 6 yaşındaki kızlarının gözü önünde kötü muameleye maruz kaldı.
SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL
Anne baba tutukluluklar bitmiyor. Konya’dan Denizli’ye özel arabalarıyla seyahat ederken yolda gözaltına alınan Gülhan ve Sinan Erdoğan çifti, 27 Eylül 2020’de tutuklandı. 6 yaşındaki kızları Selma Süheyla’nın yanında kötü muameleye maruz kalarak gözaltına alınan çift, Konya E Tipi Cezaevine gönderildi. Anne ve babasının şiddet kullanılarak götürülmesine tanıklık eden minik Selma ise zor günler geçiriyor.
“KORKUYOR, İÇİNE KAPANDI”
Bold Medya’ya konuşan Selma Süheyla’nın teyzesi, “Çocuğun psikolojisi şu anda kadar bozuk ki korkuyor, içine kapandı. Annemle babamı çok merak ediyorum, onlara bir şey mi oldu, diye soruyor. Karantinada oldukları için hiç görüşemedik de… Çocuğa anlatamıyoruz. Sadece annen ve baban çalışmaya gitti dedik” diye konuştu.
Cemaat soruşturmaları kapsamında 4 gün gözaltında kaldıktan sonra tutuklanan Erdoğan çifti, kapatılan dershanelerde öğretmenlik yaptıkları için örgüt üyesi oldukları iddiasıyla yargılanacaklar. Sinan Erdoğan biyoloji, eşi ise sosyoloji öğretmeniydi.
15 Temmuz’dan sonra tüm malvarlığına AKP iktidarı tarafından çökülen iş adamı Nihat Kilit, fabrikatörlükten mülteciliğe giden yaşam hikayesini BOLD Medya’ya anlattı.
BOLD – Sakaryalı iş adamlarından biri olan Nihat Kilit, Sakarya Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü cemaat soruşturması kapsamında 27 Ağustos 2016’ta gözaltına alınmıştı. Akyazı İlçesi Kuzuluk Mahallesi’nde kurulu bulunan Kilmak fabrikasının sahiplerinden biri olan Nihat Kilit, 18 ay tutuklu kaldıktan sonra tahliye oldu. Sakarya
İş adamı Nihat Kilit fabrikasın kayyum atandı ve tüm varlığına el konuldu. Özgürlüğüne tekrar kavuştuğunda her şeyi geride bırakıp tek başına Meriç’i geçti. Meriç Nehri’ni geçerken yaşadıklarını videoya çekmeyi başardı. Umudunun hiçbir zaman bitmediğini söyleyen Kilit, yaşadıklarını BOLD Medya’dan Cevheri Güven’e anlattı.
Siber Haklar Uzmanı Prof. Dr. Yaman Akdeniz, Twitter hesabından yaptığı paylaşımda Facebook’un Türkiye’ye temsilci atamama kararı aldığını duyurdu.
Geçtiğimiz aylardan çıkan ve adı ‘sansür yasas’ olarak anılan Sosyal Medya Yasası kapsamında, 1 Ekim 2020 tarihi sosyal medya platformlarının Türkiye’ye temsilci atamaları için son gündü. Bunun gerçekleşmemesi halinde ise firmaların Türkiye’deki erişimlerinin kademeli olarak sansüre uğratılacağı belirtilmişti.
Yaman Akdeniz, Facebook’un bunu kabul etmediğini ve Türkiye’ye temsilci atamama kararı aldığını açıkladı. Akdeniz, “Facebook, yeni Sosyal Medya Yasası kapsamında Türkiye’de temsilci atamama kararı aldı. Tıpış tıpış gelecekler diyenlere duyurulur.” paylaşımında bulundu.
Peki şimdi ne olacak?
Yaman Akdeniz, bu süreçte ne olacağını geçtiğimiz günlerde Twitter’dan yaptığı paylaşımlarla da açıklamıştı.
“Bugün 1 Ekim 2020 ve sosyla medya platformlarının Türkiye’de yasal temsilci bulundurmaları için son gün. Bugüne kadar Twitter, Facebook, Google ve TikTok gibi dünya devleri herhangi bir resmi açıklama yapmadı. Sessizlikleri devam ediyor.”
“Eğer bu sessizlik devam ederse Ekim ayı içinde BTK tarafından önce uyarılacaklar. Bu uyarıya uymazlarsa Kasım ayı içinde 10M TL idari para cezası ile karşılacaklar. Arkasından Aralık ayı içinde 30M TL daha idari para cezası verilecek.”
“Ocak 2021 içinde sosyal medya platformlarına “reklam verme” yasağı verilecek ve Türkiye’de reklam veremeyecekler veya Türkiye’den bu platformlara reklam verilemeyecek.”
“Arkasından Nisan 2021 içinde, eğer hala bu aşamada Twitter ve diğerleri Türkiye’ye gelmemiş ise platformların İnternet bant aralığı %50 oranında daraltılacak. Bu oran Mayıs 2021’de %90’a kadar çıkartılacak.”
“Peki eğer Türkiye’ye gelirlerse ne olacak? O zaman mevcut baskıcı düzenin bir parçası haline gelecekler. 5651 sayılı Kanun kapsamında (9 ve 9/A maddeleri) özellikle kişilik hakları ihlalleri ile ilgili talepleri 48 saat içinde cevaplamak zorunda kalacaklar.”
Hukuksuz KHK’larla ihraç edilen Cumhuriyet savcılarından Ali Yalçın’ın, bir kaldırım üzerinde yeşil zeytin sattığı fotoğraflar gündem oldu. En son İstanbul Adliyesi’nde görev yapıyordu Yalçın. İhraç edilmekle kalmadı, tutuklandı. Silivri’de 20 aydan fazla tutsak edildi. Tahliye oldu ancak avukatlık yapması engellendi. Şimdi ailesinin geçimini kaldırımda zeytin satarak sağlamaya çalışıyor.
Türkiye’de bugün Ali Yalçın gibi pazarlarda zeytin, peynir satan yüzlerce hakim ve savcı var. KHK ile görevlerinden ihraç edilen yüzlerce hakim ve savcı, yargılama sonucunda beraat etmelerine rağmen görevlerine iade edilmediği gibi, avukatlık yapmalarına dahi müsaade edilmiyor. Yüzlercesi tutuklu. Hakim Nesibe Özer gibi 50 aydan daha fazla bir süredir tek kişilik hücrede tutulan onlarca hakim ve savcı var.
AYM’nin Resmi Gazete’de yayınlanan kararına göre ‘beraat’ eden hakim ve savcılara avukatlık yolu açıldı. Ancak uygulamada barolar tarafından, ‘KHK ve yasa hükmü var’ denilerek engeller çıkarılıyor. AKP rejimi, insanları ‘açlığa mahkum’ ediyor.
Sosyal medyada önceki gün paylaşılan bir fotoğraf binlerce ‘Retweet/beğeni’ aldı, yüzlerce kez alıntılandı. Fotoğraf hukuksuz KHK’lardan biriyle ihraç edilen eski bir Cumhuriyet savcısına ait: Ali Yalçın. Kaldırımda küçük bir taburenin üzerinde oturuyor. Önünde ise iki kırmızı file çuval ve bir sandığın içerisinde yeşil zeytin var. Onların hemen yanında da bir terazi. İhraç Cumhuriyet savcısı, kaldırımda zeytin satıyor. Başı dik…
Söz konusu fotoğraf ve paylaşım yüzlerce kez alıntılandı. Tıpkı kendisi gibi ihraç edilen hakim ve savcılar Ali Yalçın’ın fotoğrafına onlarca yorum yaptı. Onlardan biri de Mehmet Bakır Özkan. Şöyle yazdı Özkan, “Dönemdaşım Ali. Şu bakış; yorgunluk ve derinliğin yanında bir de gövdenin üstünde dik duran, eğilmeyen başın bakışı.”
MUHALEFET ‘YÜREKLİ SAVCI’ ARAMAYA DEVAM ETSİN
Eski hakim Kemal Karanfil ise muhalefetin ‘yürekli savcı yok mu’ çıkışına göndermede bulunduğu paylaşımında, “Adaletin terazisini bozup millete zulmetmektense, pazarda zeytin satmayı tercih eden Cumhuriyet savcısı Ali Yalçın. Sözde muhalefetin temsilcileri! Yürekli savcı, adil hakim aramaya devam edin.!?” ifadelerini kullandı.
Yine eski bir hakim olan Mehmet Köroğlu, “Sayın savcım bakışlarıyla çok şey anlatıyor… Yalnız değilsin koca yürekli insan… Onların çapı senin vicdanına yetmez.” cümleleriyle destek verdi Ali Yalçın’a…
4.500 HAKİM VE SAVCI İHRAÇ EDİLDİ
17/25 Aralık’ta suçüstü yakalanan iktidar ne anayasa bıraktı, ne hukuk! 15 Temmuz’dan bir kaç gün sonra 3 bin 920 hakim ve savcı ‘FETÖ’ kılıfıyla hukuksuz bir şekilde ihraç edildi. Bugün bu rakam 4 bin 500’ü geçmiş durumda. Ali Yalçın gibi binlerce hakim ve savcı var. Kimileri cezaevinde, kimileri yurt dışında, kimileri de pazarlarda zeytin, peynir, bal ve pekmez satarak ailesinin geçimini sağlamaya çalışıyor.
ASKERİ SAVCIDAN, ‘BITTIM’ SABUNU
Ali Yalçın yalnız değil. Eski Askeri Savcı Metin Keskin de geçimini sosyal medya üzerinden yaptığı sabun, zeytinyağı, nar ekşisi satışından sağlamaya çalışıyor. Şöyle diyor Keskin, “Hukuk işlerinden iyice uzaklaştık. Hukuk yok bari doğal beslenelim. Tamamı geleneksel yöntemlerle üretiliyor. Katkı içermez. Sipariş DM”
CUMHURİYET SAVCILARININ YERİNİ ‘MİLİTANLAR’ ALDI
Peki bu kadar hakim ve savcının yerini kimler doldurdu? 2011’deki toplam hakim ve savcı sayısı 11 bin civarındaydı. 15 Temmuz öncesinde rakam 15 bin 304 olarak kayıtlara geçti. HSK’nın internet sitesinde yer alan bilgiye göre 3 Eylül 2019 tarihi itibariyle rakam 20 bin 719. Bu hesaba göre 15 Temmuz’dan bu yana 10 bin civarı hakim ve savcı alımı yapıldı. Bu hakim ve savcıların yüzde 45’inin meslekte görev yaptığı süre 3 yıl veya daha az.
‘BARAJ’ KALDIRILDI
Hakim ve savcı alımında 2017’nin ocak ayına kadar 70 puan barajı vardı. AKP, liyakatsiz ama militan olan avukatları hakim ve savcı yapmak için 70 puan şartını da kaldırdı. Çıtanın düşürüldüğünü bizzat Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, şu sözlerle itiraf etmişti: “İhtiyaçtan dolayı da son zamanlarda puan aşağıya çekildi. Önümüzdeki dönemde 70 puanı tekrar getirerek çıtayı yükseltmeyi düşünüyoruz.”
UYDURUK CEZALARLA, AVUKATLIK YOLU TIKANIYOR
Anayasa Mahkemesi’nin KHK ile kamu görevinden ihraç edilen kişilerin avukatlık yapabilmesinin önünü açan kararı 8 Eylül’de Resmi Gazete’de yayımlandı. Kararla birlikte ihraç edilen hakim ve savcılardan ‘beraat’ ya da ‘takipsizlik’ alanların avukatlık yapabilmesinin önü açılmış oldu. Ancak fiiliyatta durum öyle değil. Bir çok baro ‘KHK ve yasa hükmü var’ diyerek KHK’lıların başvurusunu reddediyor. Ayrıca ‘beraat ya da takipsizlik’ alanların oranı yüzde 1 bile değil. Binlerce hakim ve savcıya uyduruk gerekçelerle cezalar verilerek, ‘avukatlık’ yolu da tıkanıyor.
İhraç hakimlerden Kemal Karanfil, TR724’e konuştu. Yapılan hukuksuzluklarda iktidar kadar, muhalefet partilerinin de payı olduğunu anlattı:
“İhraçları düzenleyen 667 sayılı KHK vd. düzenlemelerde ‘görevine son verilenler bir daha kamu hizmetinde istihdam edilemez, doğrudan veya dolaylı olarak görevlendirilemezler’ şeklinde düzenleme yapıldı. Bazı barolar ilk başta KHK ile ihraç edilen hakimlere avukatlık ruhsatlarını verdi. Fakat Adalet Bakanlığı, İdare Mahkemesi’ne iptal ve yürütmenin durdurulması davaları açarak ruhsatları iptal ettirdi. Dolayısıyla hiç bir ceza almamış hatta beraat veya takipsizlik alan hakim savcılar veya akademisyenler, hukuk fakültesi mezunları eşitlik ilkesi, ölçülülük ilkesi ve kazanılmış haklara saygı ilkeleri ihlal edilerek vatandaşlık haklarından mahrum edildiler. Şüphesiz AKP iktidarının bu düzenlemelerinin ne Anayasa da ne de 2935 sayılı OHAL kanununda herhangi bir yeri ve meşruiyeti bulunmamaktadır. Bu yapılanlarda AKP kadar, bunları iptal etmeyen AYM ve etkin muhalefet yapmayan CHP, İYİ Parti vs de sorumludur.”
Tr724 ÖZEL HABER – Öğretmen Erdoğan Erduran, 10 aydır Antalya L Tipi Cezaevi’nde tutuklu. İleri derece kanser hastası olan Erduran, Kovid-19 hastalarıyla aynı koğuşta kaldığı için testleri pozitif çıktı. Bu sebeple şimdi de Kovid’e karşı mücadele veriyor.
22 Ekim’de duruşması olan Erdoğan öğretmenin kendisi gibi ihraç öğretmen olan Eşi Sıddıka Erduran ile oğlu Enes Erduran, yetkililere tahliye çağrısı yaptı. Tr724 yayınında yaşadıkları süreci Zeynep Kaya’ya anlatan Sıddıka Erduran, eşinin yazdığı dilekçe ve mektuplara kayıtsız kalındığını, bu sebeple Erdoğan Erduran’ın umudunu kestiğini söyledi.
Sıddıka Erduran, ”Bizden ve koğuş arkadaşlarından helallik istedi. Bana bir arkadaşına ketıl borcu olduğunu iletti. Bu güzel insanı yaşatalım. Bize ihtiyacı var. Ne olur çok geç olmadan serbest bıraksınlar.” ifadelerini kullandı.
Burslu kazandığı üniversite eğitimi için ABD’de bulunan oğlu Enes Duran ise şunları anlattı: ”Babam kanserdi ve mücadele veriyordu. Kazanacağına inancımı kaybetmedim. Ama Kovid-19’a yakalanınca ilk kez ‘babam ölebilir’ gerçeğiyle yüzleştim. Onu kurtarmak için, ona ses olmak için sosyal medya ve haber mecralarını kullanmaya karar verdim. 22 Ekim’de karar duruşmamız ve. Ve babamın tahliyesi Adli Tıp raporuna bağlı. Kanser ve Kovid olan bir insana bu raporu neden esirgiyorlar, anlamakta güçlük çekiyorum. Lütfen bize destek olun, babamı kaybetmek istemiyorum. Ona sarılmak istiyorum.”
Süleyman Soylu’nun Anayasa Mahkemesi’ne yönelik tehdit ve eleştirilerine, önce Devlet Bahçeli’den ardından da Erdoğan’dan destek geldi. Bahçeli, Anayasa Mahkemesi’nin son dönemlerdeki kararlarının “sancılı ve sakat” olduğunu, bu mahkemenin darbe dönemlerinden kalmış “küflü pranga”lardan biri olduğunu iddia etti. “Yeni baştan yapılandırılmalıdır” dedi.
Erdoğan da Bahçeli’nin sözlerine atfen, “Parlamento bu konuda AYM ile ilgili yeni yapılanmaya giderse yeni adım atarsa seve seve ben de buna katılırım,” dedi.
Soylu’nun ilk anda bireysel çıkış gibi gözüken sözleri, Bahçeli ve Erdoğan’ın da dahil olmasıyla sistematik bir operasyonun başlangıcı haline dönüştü.
Anayasa Mahkemesi’nin 1962 yılında kuruluşu, Türk hukuk tarihinin önemli kilometre taşlarından biridir.
Mahkemenin temel görevi, Anayasa’ya uygunluğun yargısal denetimini yapmaktır.
58 yıllık tarihi boyunca oldukça kritik konularda, önemli kararlar vermiş; 25 siyasi partiyi kapatmış, çok sayıda kanunu iptal etmiştir. Bazı kararları sert şekilde eleştirilmiş, bazı kararları alkışlanmış; bazen özgürlük alanlarını genişletmiş, bazen daraltılmasını onaylamıştır.
2010 yılındaki referandum sonucunda bireysel başvuru hakkının getirilmesiyle birlikte, Anayasa Mahkemesi bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin korunup, standartlarının yükseltilmesinde çok daha önemli, hayati bir konuma yerleşti.
Mahkeme, kendisini hızla geliştirerek bu yeni konuma ciddi ölçüde adapte etti. Bireysel başvuru yoluyla birçok hak ihlalini tespit ederek, bu ihlallerin giderilmesine yönelik kararlar verdi.
Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne 1999 yılında resmen aday ülke olarak kabul edilmesi, 2004 yılında Avrupa Birliği üyelik müzakerelerinin başlamasına karar verilmesi, 2010 yılında bireysel başvurunun kabulü, hem bireylerin hak ve özgürlüklerinin korunması hem de mahkemenin etkinliğinin artması noktasında önemli olaylardır.
Anayasa Mahkemesinin bireysel hak ve özgürlüklerin korunması ve standartlarının yükseltilmesine katkısı artarak devam ederken, halkın bir anda geldiğini düşündüğü, iktidarın ise oldukça hazırlıklı olduğu anlaşılan 15 Temmuz darbe girişimi yaşandı. Darbe bahanesiyle Türkiye’de, Anayasa Mahkemesi dahil tüm kurumların temel kodlarıyla oynandı.
Bu öyle bir kodla oynamaydı ki adaletin temsilcisi Themis, adeta paralı bir askere dönüştü.
Anayasa Mahkemesi bir anda varlık gayesini, bağımsızlığını, tarafsızlığını, hukukun üstünlüğünü unutarak, iktidarın politikaları doğrultusunda hareket etmeye başladı. İktidarın fişleme listelerinde isimleri bulunan mahkeme üyelerini, Prof. Dr. Erdal Tercan ve Dr. Alparslan Altan’ı, ihraç etti.
Ne Tercan’ın ne de Altan’ın dosyalarında suç işlediklerine dair en küçük bir delil vardı: “Sosyal çevre bilgisi” gibi absürt bir gerekçeyle, Tercan ve Altan’ın suçlu olduklarına karar verdiklerini ilan ettiler!
Hukuksuzluğun bir sınırı var mı? Bu karara bakılırsa, yok gibi!
AİHM, Alparslan Altan’ın dosyasını inceledi ve tutuklandığı sırada dosyasında en küçük bir delil olmadığını 16 Nisan 2019’da tespit etti. Ama Altan hala bir cezaevi hücresinde!
Anayasa Mahkemesi’nin iki üyesinin, diğer üyeler tarafından hukuka açıkça aykırı şekilde ihraçları, darbe teşebbüsüyle başlayan, halen devam eden, ne zaman biteceği de belli olmayan bu kapkaranlık hukuksuzluk döneminde, Anayasa Mahkemesi’nin yeni fonksiyonunun iktidarın politikalarını meşrulaştırma olduğunu göstermektedir.
Kendi üyelerine acımasız bir hukuksuzlukla saldıran bir heyet, başkaları için hukukun üstünlüğünün nasıl güvencesi olabilir?
Nitekim, mahkeme bu kararından yaklaşık iki ay kadar sonra, milyonlarca kişinin hak ve özgürlüklerini ihlal eden düzenlemeler içeren OHAL KHK’larının iptali istemiyle CHP tarafından açılan davada, OHAL KHK’larını inceleme yetkisinin bulunmadığı yönünde karar verdi.
Bu kararın kabaca anlamı şudur: İktidar bir OHAL KHK’sı ile isterse Anayasa’nın tüm hükümlerini değiştirebilir. Vatandaşların her türlü hak ve özgürlüklerine müdahale edebilir, TBMM’yi kaldırabilir, rejimi değiştirebilir!
Mahkeme, iktidarın hukuksuzluklarına meşruiyet yaratmak kaygısıyla daha da ileri gidiyor: 4 Haziran 2020 tarihli, Hakim Yıldırım Turan’la ilgili kararında, AİHM kararlarının Türk mahkemeleri açısından bağlayıcı olmadığını ifade ediyor.
Ulusal yasalar, Anayasa ve AİHS’deki açık hükümler karşısında, AİHM kararlarının bağlayıcılığı konusunda en küçük tereddüt bulunmamaktadır. Ancak tarihinde ilk kez, yarısı hukuk fakültesi mezunu olmayan üyelerden oluşan Anayasa Mahkemesi, AİHM kararlarını tanımıyor.
Gelinen aşamada artık ne AYM için AİHM ne de AİHM için AYM vardır aslında.
Bundan sonra AİHM’nin yapması gereken, Anayasa Mahkemesi’nin AİHM’ye başvurmak için tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olmadığına karar vermektir.
Bu açıkça gözüken, kaçınılmaz bir sondur.
Nitekim Avrupa yargı birlikleri başkanları da Türkiye’de Anayasa Mahkemesi’nin tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olmadığını açıklayarak AİHM’ye çağrıda bulunmuşlardır.
Anayasa Mahkemesi’nin çok nadir olarak iktidarın taraf olduğu davalarda verdiği hak ihlali kararları, bu kaçınılmaz sondan kaçma hamlesidir.
Karşılaştırma yapmak tartışılabilir; ancak, iktidar tarafından, AİHM’ye yapılacak başvuruları geciktirmek amacıyla kurulduğu açık olan OHAL Komisyonu dahi her yüz başvurunun sekizinde olumlu karar vererek, görüntüyü kurtarmaya, etkin bir mekanizma olduğunu göstermeye çalışmaktadır.
Dolayısıyla, Anayasa Mahkemesi’nin verdiği birkaç hak ihlali kararına bakıp da sanki bağımsız, tarafsız, bireysel hak ve özgürlüklerin güvencesi bir mahkeme varmış ve bu mahkeme kaldırılmaya çalışılıyormuş gibi bir algıya kapılmamak gerekir.
Soylu, Bahçeli ve Erdoğan’ın Anayasa Mahkemesi’ne yönelik saldırılarını, herkesin gördüğü yukarıda sözü edilen kaçınılmaz sonu geciktirmeye, engellemeye yönelik taktiksel sözler olarak değerlendirmek akla daha yatkındır.
Hukuku çiğneyerek iki üyesini ihraç eden, 4 yıldan daha uzun bir süre hücrede tek başlarına kalmalarını izleyen, AİHM kararlarını açıkça yok sayan, temel olarak iktidarın politikalarını meşrulaştırıcı kararlar vermeye odaklanan bir mahkeme olan Anayasa Mahkemesi, bugün itibariyle, üzerinde Anayasa Mahkemesi tabelası asılı olan bir binadan ibarettir.
Bundan dolayı Soylu, Bahçeli ve Erdoğan’ın tartıştığı şey, içinden adalet çıkarılmak suretiyle boşaltılmış olan bir binanın yenilenmesi tartışması olarak da görülebilir. Oysa Anayasa Mahkemesi binası zaten yenidir.
İhtiyaç olan şey, bina değil adalettir; bağımsız ve tarafsız bir şekilde hukukun üstünlüğünü sağlamayı varlık gayesi edinen hakimlerdir, mahkemelerdir.
Efsane teknik adam Giovanni Trapattoni’nin “İtalyan futbolunun geleceği” olarak tanımladığı Antonio Cassano’nun futbol yeteneği tartışılmazdı. Bari’de futbola başlayıp Roma’da yıldızlaşan Cassano, bir oyuncu olarak başarılarına rağmen problemli karakterini de ara ara gösteriyordu. Roma’da tahammül edilemez bir noktaya gelince soluğu Real Madrid’de aldı. Herkes, ülke değiştirmenin ona iyi geleceğini düşünmüştü.
Takım arkadaşları ve hocalarıyla problemli olmayı İspanya’da da sürdürünce Serie A kulüplerinden Sampdoria’ya döndü. Eski formundan ve popülaritesinden uzak kalan Cassano, Milan, İnter ve Parma gibi kulüplerde şansını denediyse de, tutunamadı. Sampdoria ve Verono’da verilen son şansları heba edince, kulüpsüz kalarak 2018’de yeşil sahalara veda etti.
BABA FİGÜRÜNÜN YOKLUĞU
Cassano, 12 Temmuz 1982 yılında dünyaya geldiğinde, İtalya’nın Batı Almanya’yı 3-1 yenerek Dünya Kupası’nı kaldırmasının üzerinden sadece 24 saat geçmişti. Antonio Cassano’nun annesi 37 yaşında bir temizlik işçisi olan Giovanna Perreli’ydi. Cassano’nun babası ise mezarlık bekçisi Gennaro Cassano. Ancak Antonio Cassano evlilik dışı bir ilişki sonucu dünyaya geldi. Baba Cassano evli ve bir çocuk babası olmasına karşılık, Giovanna Perrelli ile yaşadığı yasak aşkın meyvesiydi.
Antonio Cassano’nun babasıyla ilişkisi ise sadece soyadını almakla oldu. Yaşamını annesiyle beraber geçiren Antonio, Bari’de oynarken babasıyla ara sıra görüşme imkanı bulurken, Roma’ya gelmesiyle babasıyla irtibatını tamamen kopardı.
İtalya’da mafyanın merkezi olarak Napoli ve Sicilya olarak bilinmesine karşılık, Bari 1980’li yıllarda ülkenin en çok suç işlenen ve güvenliğin en az olduğu şehir olarak öne çıkıyordu. Böyle bir şehirde babasız büyüyen Antonio Cassano’nun üzerinde yetiştiği şehir büyük iz bıraktı. İtalya genç milli takımı teknik patronu Claudio Gentile’ye göre Cassano son 25 yılda İtalya futbolunun çıkardığı en büyük yetenek. Şayet futbol olmasaydı Cassano bugün farklı bir yerde olurdu.
SAHADA ÇIKARDIĞI ARIZALAR
Cadde ve sokaklarda top koşturan Cassano şehrin takımı Pro İnter’de futbol hayatına merhaba dedi. Ünlü İnter’le Pro İnter arasındaki tek bağlantı iki takımın da renklerinin mavi-siyah olmasıydı. Bari’nin yerel takımlarından olan Pro İnter’in en önemli özelliği bünyesinde 300 kadar genç yeteneğin bulunmasıydı. Ele avuca sığmayan biri olarak dikkat çeken Cassano, aynı zamanda doğuştan liderdi. Ama agresif bir lider. Oynadığı her maçta mutlaka bir vukuatı oluyordu.
İşte Cassano hakkındaki efsanelerden bir demet:
Arkadaşlarıyla girdiği bahis sonucu topu ayağında yere düşürmeden 1300 kere şehrin sokaklarında hem sektirdi hem de yürüdü.
Pro İnter’de top oynarken, oynadıkları kum sahaya bir balıkçı kamyonunun park etmesi sonucu kamyonun tekerlerini patlatıp, camlarını kırarak kamyon sahibine pahalı bir ceza verdi.
Takımın kalecisinin yediği bir hatalı gol sonucu arkadaşına tepkisini soyunma odasında yumruklarını konuşturarak gösterdi.
Ceza alanını dışında kazanılan serbest vuruşta antrenörleriyle girdiği bahis sonucu topu filelere göndermek yerine çatala çarptırdı. Neden böyle bir bahse girdiğini ise “Gol atmak çok kolaydı o pozisyonda. Ben zor olanı yapmayı severim” diye açıkladı.
Her maçta mutlaka rakip oyunculara ‘bacak arası’ yaparak rakibinin sinirlerini alt üst ediyordu.
İNTER’E ATTIĞI GOL
Çocukluk dönemi tam bir ‘çete’ gibi geçti. 16 yaşına kadar kapkaççılık ve hırsızlık yaptı. Daha sonra kendini tamamen futbola vererek kanunsuz işlerden uzak kaldı. Buna karşılık büyüdüğü çevrenin etkisiyle kavgacı ve agresif biri olma özelliğini hiçbir zaman geride bırakamadı.
12 yaşında Pro İnter’den Bari’ye transfer oldu. 1999 yılında ise Juventus, Milan ve İnter gibi takımların transfer tekliflerine annesini yalnız bırakmak istemediğinden cevap vermedi ve Bari ile profesyonel kontrata imza attı. Bu transferle birlikte Cassano ilk defa futboldan para kazanmış oluyordu. Hayatının dönüm noktası 1999 yılında Bari formasını 2. kez giydiği İnter maçı oldu. Bu maçta efsane defans oyuncuları Laurent Blanc ve Panucci’ye rağmen İnter’e attığı gol Cassano’nun yıldızının parladığı gol olarak tarihe geçti.
“Totti bana kitaptan daha cazip geliyordu” dediği, çocukluk kahramanı Totti ile 2001 yılında Roma’da buluştu. Roma, Cassano’nun transferi için tam 31 milyon Euro harcamıştı. Bu aynı zamanda bir genç oyuncuya ödenen en yüksek ücretti İtalya tarihinde. Totti’nin veliahdı olarak gösterilen Cassano, 5 sezonda çıktığı 161 maçta 52 gol ve 9 asistlik bir performans gösterdi. Ancak yıllar ilerledikçe efsane Totti’nin ne veliahdı olabildi ne de profesyonel bir duruş sergileyebildi.
Ocak 2006’da bu kez rotasını yurt dışına çevirip 5,5 milyon Euro’ya Real Madrid’e transfer oldu. Problemli kişiliğini beraberinde İspanya’ya taşıyınca Real Madrid’de hızla gözden düştü. 1,5 sezon kaldığı İspanya’da 23 maça çıkıp 3 gol attı. Önce kiralık sonra da temelli ayrıldı.
KİMSE ONU İSTEMEYİNCE
Ağustos 2007’de Sampdoria formasıyla Serie A’ya yeniden döndü. Zaman zaman sadece futboluyla gündeme geldiği de oldu. Sampdoria’dan sonra Inter, Milan ve Parma gibi Serie A’nın önemli ekiplerinin formasını giydi. Futbolunun sonbaharında yeniden Sampdoria’ya dönen Antonio Cassano, kariyerini Verona formasıyla noktaladı. Sampdoria’nın sözleşmesini feshetmesiyle Ocak 2017’de boşta kaldı, 6 ay kulüp bulamadı. 10 Temmuz 2017’de Verona ile sözleşme imzaladı ama bu macerası sadece 17 gün sürdü. 27 Temmuz’da sözleşmesi feshedilen Cassano, bir yıl kimseden teklif alamayınca 2018’de futbolu bıraktığını açıkladı. Fiilen kariyeri aslında Ocak 2017’de bitmişti.
Saha içinde yetişme döneminin agresifliğini sergileyen Cassano, 9 kez İtalya genç milli takım formasını giyerken 3 gol attı. Genç milli takım formasını en son Eylül 2002 tarihinde giyecekti. Yedek olduğunu öğrenince kampı terk ettiği için teknik patron Claudio Gentile tarafından bir daha kadroya alınmadı. Gentile, Cassano için son 25 yılda İtalya’nın yetiştirdiği en büyük yetenek demesine karşılık, “Milli formayı giymek için futbol kalitesinin yanında ahlaki olgunluğun da olması lazım. Cassano’da bu yok” yorumunu yapacaktı.
Buna karşılık İtalya milli takım patronu Trapottoni, Cassano’ya şans tanıyarak Kasım 2003’de Polonya ile oynanan hazırlık maçında kadroya aldı. “İtalyan futbolunun geleceği” dediği Cassano, hocasını haklı çıkaracak bir performans ortaya koyamadı. Milli formayı son kez 2014 Dünya Kupası’nda giyen Cassano çıktığı 39 maçta toplam 10 gol attı.
Sıkı bir 10 numaraydı. Kariyeri boyunca 515 maçta 139 gollük performans ortaya koydu. İtalyan futbolunun efsanelerinden biri olmayı değil, problem çocuk olmayı seçti.
Siyasi gündemin olağan veya olağandışı akışı içerisinde yaygın olarak kullanılan bazı ifadeler ve etiketler vardır. Bunlar genellikle bir durumu, gelişmeyi veya bir konunun öznesi veya nesnesi konumuna gelmiş bulunan bir sosyal grubu tanımlamada veya düşmanlaştırmada kullanılırlar. O ifadelerin nitelikleri de onları üreten ve kullanan, çoğu zaman, hâkim (güç sahibi) kitlenin motivasyonlarına göre değişiklik arz eder.
Mesela, ABD’de kullanımda olan ‘Afrika kökenli Amerikalı’ ifadesi buna genel bir örnektir. Amerika’nın en büyük ‘azınlık’ grubu olan siyahileri tanımlamada kullanılır; ancak kimse çıkıp da “Biz de Alman veya İngiliz kökenli beyaz bir Amerikalı kadar Amerikalıyız, onlara neden sadece beyaz diyorsunuz; bu tanımlamayı kabul etmiyoruz” demez. Oysa bu durum bana hep garip gelmiştir.
Hâkim Beyaz Amerikalı kitle buna benzer etiketleri topluma sabit bir norm olarak kabul ettirmiştir. Siyahi kesimden hiç kimse ‘biz sadece Amerikalıyız; başka bir azınlık etiketine ihtiyacımız yok’ şeklinde itiraz etmez. Bu tanımlama var olmalı ki o etiket altında sana birtakım haklar verelim şeklinde bir düşünce tarzına alıştırılmıştır toplum.
Bizdeki Kürtler üzerinden yapılan tanımlamalara da hâkim gücün motivasyonları ve amaçları yönünden bir daha bakmak faydalı olacaktır.
Gelelim ‘FETÖ’ tanımlamasına! Erdoğan’ın usulsüz bir şekilde gündeme soktuğu bu ifade, Erdoğan etrafındaki suç örgütlenmesi, Ergenekon güdümlü muhalefet ve cahil taraftarları tarafından bir soykırım aparatı, bir dikkat dağıtma aracı, bir hedef gösterme yöntemi ve bir nefret söylemi olarak sıklıkla kullanılıyor.
Hâkim güç tarafından üretilen bu ifade, ‘muhalefet!’ kesimleri tarafından da reddedilmediği; aksine iştahla sahip çıkıldığı için toplum içinde hızlıca yaygınlaşabildi ve kısa sürede bir soykırımın bayrağı haline getirildi.
Bazen mağdur kesimler de kendilerine ait birtakım savunma etiketleri ve kavramları üretebilirler. Mesela bu günlerde sıklıkla duyduğum ‘FETÖ borsası’ ifadesi bunlardan biri. Ortada ‘FETÖ’ ifadesi üzerinden yürütülen bir soykırım var ve bu karşıt ifade de ‘FETÖ’ söylemi üzerinden siyasi kazanç ve/veya haksız maddi kazanç sağlayan tüm siyasi ve çetesel faaliyetleri ifade etmede kullanılıyor.
Bu masum bir savunma refleksi ve muhalif bir görüş üretme aracı elbette ve bir noktaya kadar da işlevsel. Ancak bu tarz genel etiketler kimi zaman gerçeklerin ıskalanmasına ve boşa kürek çekilmesine neden olabilir. Kullanım süresi erken dolan bazı terimler zamanla faydasını yitirebilir.
İstemeden, sırf yaptığınız yanlış veya eksik bir tanımlama yüzünden bariz bir suçu toplum nezdinde basitleştirebilir veya gerekli psikolojik etkiyi oluşturamayıp boşa kürek çekmiş olabilirsiniz. ‘FETÖ borsası’ bende öyle bir çağrışım yapıyor ve o nedenle de pek kullanmıyorum.
Bu ifadenin reel planda asıl karşılığı olan eylem bizzat çetecilik ve mafyacılıktır.
Yazılarımda sürecin en başından itibaren her fırsatta dile getirdiğim gibi AKP artık büyük bir suç örgütüdür. Devlet dediğiniz aygıt tüm kurumları ile Erdoğan-Perinçek liderliğinde aktif olan ve mafyatik yöntemler kullanan suç çetelerinin istilası altındadır. Devlet imkanlarını ve her türlü yıldırma, korkutma, tehdit, öldürme ve sindirme taktiklerini kullandıkları için de hesap sorulamaz nitelikte bir suç oluşumu haline gelmişlerdir.
Bugün sistemsel anlamda ortada Türk devleti diye bir kurum kaldığını düşünmüyorum. Bu iki örgüt devlet sistemini bir kurt gibi kemirip bitirdi. Bununla da kalmayıp devlet bürokrasisini bir soykırım suçunun da sorumlusu haline getirdiler. O nedenle de Erdoğan ve etrafındaki örgütlenme artık direk olarak ‘mafya hükümeti’, ‘çete örgütlenmesi’ ve ‘soykırım hükümeti’ gibi ifadelerle ele alınmalı ve hem ülke hem de dünya gündemine bu şekilde anlatılmalıdır.
Mevcut hukuksuzlukları ele alırken sadece ‘çete devlet’, ‘mafya devlet’ ifadelerini kullanmak bile eksik kalır ve aslen sorumlu insanlara, farkında olmadan, yardım eder. Çünkü suçun asıl öznesi olan insanları soyut nesnel tanımlamaların içinde eritmiş, üzerini soyut kavramsal bir belirsizlik örtüsü ile örtmüş olur. Ortada suçlu bir devlet yoktur, halktan aldığı yetkileri suiistimal ederek suç işleyen mafyatik bir oluşum (Erdoğan liderliğindeki AKP) ve halktan herhangi bir yetki almadığı halde devlet içinde illegal bir oluşum meydana getirmiş olan Perinçek liderliğindeki Ergenekon suç örgütleri vardır.
Bu ikinci konuda sadece Perinçek’in basına yansıyan açık itiraflarına ve eski yazılarımıza bakmak bile kafidir!
Yani anlayacağınız, soyut ‘mafya devlet’ ifadesi yerine bizzat, ‘mafyalaşmış devlet sistemi’ diyerek direk olarak bunun müsebbibi olan ekibe (özneye) işaret edilmeli. Zira artık suçları açıktan işliyorlar. Hesap verebilirlik sınırını çoktan aştılar ve öyle de düşünüyorlar.
Dar planda, ‘FETÖ borsası’ ifadesi kapsamında irtikap edilen tüm mafyatik suçlar da (tehdit ile para toplama, sahte ve keyfi tutukluluk durumu oluşturma vs.) topluma ve medyaya açık bir şekilde işleniyor. Ortada ifadeler ve itiraflar bile var ve bunların hepsinin ucu da AKP ilçe teşkilatlarına, MİT’e, Emniyet’e ve Askeriye’ye çıkıyor. Bu da olayların baş sorumlusu olarak Erdoğan ve yaptığı örgütlenme ile sürekli övünen Perinçek’e işaret ediyor.
Sanırım çizmeye çalıştığım tablo anlaşıldı. Bir sonraki yazıda kısmetse biraz daha özele ineriz ve bu ‘FETÖ diyerek soyan mafya’ meselesine son yaşanan Taha Akyol hadisesi üzerinden de bir göz atarız.
İngiliz belgeselci Jenny Popplewell kelimenin tam anlamıyla bir agorafobik sinemacı. Hayatıyla ilgili bilgi paylaşmakta son derece ketum ve 3 çocuğuyla uğraşmak ona sosyal medyada yer almaktan çok daha fazla haz veriyor. İnternet ortamında doğru dürüst görselini bulmak bile oldukça zor.
Ancak bu asosyal görünümlü kadın muazzam bir hayat gözlemcisi. Yaptığı belgesellerin hepsi farklı ve sosyal dokuyu abartısız ön plana iterek muazzam derinlikli bir yapıya sahip.
Jenny Popplewell bugüne kadar otizmliler, şişmanlar, çingeneler üzerine şahane dokümanterlere imza atmış.
“American Murder: The Family Next Door” (Amerikan Cinayeti: Komşu Aile) isimli belgesel izleyenin kanını donduracak sahicilikte. Olayı tüm dehşetine rağmen muazzam bir gerçeklik hissiyle seyirciye aktarmayı başarıyor.
Hikaye şu:
2018’de Amerika/Colorado’da 38 yaşındaki Shanann Watts ve küçük iki kızı aniden ortadan kaybolur. Olay kısa sürede eyalet boyutunu aşıp tüm Amerika’nın gündemine girer. Sosyal medyayı inanılmaz başarılı kullanan Shannan görünüşte hiçbir sorunu olmayan sıradan bir Amerikalı kadındır. Ancak olay incelendiğinde içinde kan donduran gerçekler olduğu ortaya çıkar.
Literatürde “True Crime” (Gerçek Suç) olarak geçen bu türün başarılı örneklerine sık rastlanmaz aslında. Zira sinema yapısı gereği dramatize edip abartmaya meyilli olduğu için gerçeküstü görünme riski daima vardır.
This was premeditated": Netflix's "American Murder" shows toxic masculinity at its deadliest | Salon.com
Film yüzeyde pastoral görünen bir Amerikan ailesinin seyirciyi içine çektikçe ürküten hayatını anlatıyor ve insanoğlunun en karanlık dehlizlerinde yaşanmış bir örneğe götürüyor.
Belgeselin en önemli özelliği ise şu:
Yönetmen Jenny Popplewell hiç anlatıcıya ya da röportaja yer vermiyor belgeselinde. Bakınız bu bir dökü-drama değil. Yani sıfır canlandırma var. Belgeselin tamamı gerçek kayıtlardan oluşuyor. Yani tamamen arşiv görüntülerinden mürekkep bir anlatı var karşımızda.
Baştan sona bizzat olayın kahramanlarının kayıtları, polis kayıtları ve güvenlik kamerası kayıtlarıyla ilerliyor hikaye.
Shanann’ın aralıksız sosyal medya güncellemeleri, video itirafları ve kocasıyla yazışmaları, filmin anlatısının ana malzemesini oluşturuyor. Bu unsurlar sonunda polis vücut kamera görüntüleri ve Christopher’ın itirafının yalan makinesi gözetleme videosuyla zirve yapıyor.
Sonuç şu: Ürkütücü bir şekilde samimi hissettiren ama aynı zamanda mutlu bir evliliğin çevrimiçi performansı ile bir ilişkinin çözülmesinin yıkıcı gerçeği arasındaki mesafeyi yansıtacak kadar kapsamlı bir belgesel çıkıyor ortaya.
Netflix's American Murder making killer Chris Watts 'feel awful' | Metro News
Anlaşılacağı üzere İngiliz yönetmen çekim yapmaktan ziyade neredeyse yapım süresinin tamamını arşiv görüntülerini anlamlı bir kurgusal düzleme çekmeye ayırmış.
Jenny Popplewell zamanda ileri geri oynayarak gerçeklik hissine merak ve gerilim unsuru ekleyerek izleyiciyi giderek kaskatı hale getiren bir ruh yapısına yuvarlıyor.
Belgeselin yayınlanmasından sonra en az olay kadar kendisi de tartışma konusu oldu ve pek çok pedagog özellikle hassas yapılı (ve kız çocuklu) ebeveynlerin bu filmi izlememesi gerektiğini söyledi.
1 saat 22 dakikalık gerçek suç belgeseli olan “American Murder: The Family Next Door” tahmin edilebilir finaliyle değil, finale kadar taşıdığı gerilimi ve izleyiciyi çıkardığı ruh haliyle takdire değer ve sıradışı bir yapım.
Belgeselin pek çok katmanı mevcut.
Standart bir Amerikalı ev hanımının dünyası, paylaşımları, eşiyle olan ilişkisi ve evlatlarını sevmesi gibi, yüzeyde gezinen pek çok ayrıntı ile beraber, medyanın, polisin, özellikle sorgu polislerinin abartısız gerçekliği neredeyse başka hiçbir belgeselde olmayacak kadar sahici.
Evlilik ve sosyal medyanın aldatmacası üzerine tematik bir film aynı zamanda bu belgesel. Yine aynı zamanda özenle ve yadsınamaz zanaatla inşa edilen aile içi şiddetin delici bir incelemesi.
Sahici, çünkü görevliler kameraların kendilerini kayıt ettiğini biliyorlar ama bu kayıtların bir gün birileri tarafından, hele hele bir belgesel film olarak yayınlanacağından habersiz gerçek halleriyle abartısız görünüyorlar.
Shannan ve kocası Criss’in görünen mutlu aile tablosunun karanlık yüzünü gösterene kadar seyircinin içinde demirden bir kitle gittikçe büyüyor adeta.
Belgeselin bir önemli güçlü unsuru ise müziklerin seçimi ve kullanımı.
“American Murder: The Family Next Door” belgeselini izlemenizi tavsiye ederim. Eğer çok hassas bir ruh sahibiyseniz sizi birkaç gün etkisi altına alması muhakkak.
Filmi izledikten sonra direkt olarak Rabia Naz vakıası geldi aklıma.
Talihsiz yavrunun belgeselini çekebilecek çapta yönetmenimizin olmaması mı yoksa bu kalibrasyonda olanların bu tür işlere hiç bulaşmak istememesi mi gerçek trajedi karar veremedim açıkçası.
Belgeseldeki olaylardan neredeyse her güne bir tanenin düştüğü (sadece Türkiye’de olmadığını Amerika’da da her gün 3 kadının kocası ya da eski kocası tarafından katledildiğini belgeselin sonunda öğreniyoruz) Türkiye’de bizim sadece Müge Anlı’ya kalmamız büyük bir bahtsızlık olsa gerek.
Tekrar ediyorum hassassanız bu belgeselden uzak durmanızı salık veririm.
Yaklaşık 4 yıldır cezaevinde olan gazeteci, TRT spikeri Hamza Günerigök, mektup yazdı. Kendisi hapishanedeyken doğan kızıyla ilk karşılaşmasını anlatan Gök, hiç bir delil gösterilmeden aylardır hapishanede olduğunu belirtti. Kadınlar bölümünden geçerken karşılaştığı bir manzarayı da anlatan Günerigök, hapishane kapısının arkasında bir çocuğun kapılara vurarak ’’Kapıyı aç, kapıyı aç!’’ diye bağırdığını aktardı.
6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılan ve yaklaşık 4 yıldır cezaevinde olan gazeteci, TRT spikeri Hamza Günerigök, kaldığı cezaevinden mektup yazdı. Jailed Journos Platformu'nda yayınlanan mektubunda, yeni doğan kızını hapishanede ilk defa görüş gününde gördüğünü anlatan Gök, “Bana ulaşmak, yanıma gelmek istiyor kızım. Elini uzatıyor: Cam! Tutup sarılmak istiyorum kızıma; aramızda geçit vermeyen koca bir cam! Camı buğulandırıp bir kalp çiziyorum. Bir camın arkasında da olsa onun için atan bir kalp olduğunu bilmesi için. Parmak uçlarını camın üzerinde dolaştırıyor. Kirli, buğulu bir hapishane camına, sevdiklerimize dokunurcasına dokunuyoruz. Fazlası yok! Fazlası yasak!” dedi.
“KENDİMDEN BAHSETMEYE UTANIYORUM”
Hakkında hiç bir delil olmamasına rağmen cezaevinde olduğunu belirten Günerigök, “Bu enkazın ortasında kendimden bahsetmekten utanıyorum. 45 aydır hiçbir somut gerekçe gösterilmeden tutukluyum. Yerel mahkemenin verdiği ceza süresi dolduğu halde, tahliye edilmiyorum. Gerekçe henüz onaylanmış bir cezamın bile olmaması. Ne hükümlü, ne tutuklu, bir tür rehin alınma hali.. Ve maalesef bu durumda olan tek kişi de değilim.” dedi.
HAPİSHANEDE TUTSAK ÇOCUK!
Kadınlar kısmının önünden geçerken bir çocuğun sesini de duyduğunu aktaran Günerigök, “Sımsıkı kapalı bir koğuşun demirden kapısının arkasında bir çocuk sesi.. ’’Kapıyı aç, kapıyı aç!’’ diye bağırıyor küçük bir çocuk. Minik avucunun içiyle kapıya vurduğunu duyuyorum sonra. Annesiyle beraber bir hapishane kapısının arkasına kitlenmiş bir çocuk. Yeryüzündeki hangi suç, hangi günah bir annenin çocuğuyla beraber bir kapının ardında tutulmasını haklı kılabilir ki?” diye soruyor.
İŞTE HAMZA GÜNERİGÖK’ÜN MEKTUBUNUN TAMAMI…
HUKUK, O ESKİ ÖRÜMCEK AĞI
Altı ay sonra kızımı kirli, buğulu bir hapishane camının arkasından görüyorum. Tam da evlilik yıldönümümüzde bir kızımız olacağını öğrenip sevinmiştik. Kızım annesinin karnında bir umut olarak büyüyor, henüz dünyanın ne ürkütücü uğultularla ne korkutucu zulümlerle dolu olduğunu bilmeden.
Basın kartlarımız sorgusuz sualsiz iptal edilmiş, bir gece yarısı KHK’sıyla işlerimizden atılmıştık. Ama umudumuzu diri tutuyorduk. ‘’Yanlış hesap Bağdat’tan dönerdi.’’ Bağdat o eski Bağdat değildi kuşkusuz. Harun Reşid’in masallarda tebdil-i kıyafet halkının arasında dolaştığı barış kenti hiç değildi. Fakat bir darbı meselin ötesinde anlam yüklüydü bu söz. Öyle olmadı, yanlış hesap hiçbir dönemeçten dönmedi. Ha bire oydu açtığı yaraları.
Kızım doğduğunda çoktan tutuklanmış bir hapishaneden başka bir hapishaneye ellerim kelepçeli sürülüyordum. Dördüncü yaşına adım atan kızımı şimdi 6 ay sonra bir kapalı görüş camının arkasından görüyorum. Ürkerek annesinin arkasına sığınıyor. Utanıyor, fotoğraflarından baba diye tanıdığı kişi şimdi dokunamadığı bir yakınlıkta bir camın arkasından ona bakıyor. Çocuklar da artık hapishanelerde kavuşmanın sınırlı zamanlar olduğunu, birazdan bir gardiyanın gelip onları dışarı çıkaracaklarını biliyorlar. Bana ulaşmak, yanıma gelmek istiyor kızım. Elini uzatıyor: Cam! Tutup sarılmak istiyorum kızıma; aramızda geçit vermeyen koca bir cam! Camın diğer tarafında kızım kanatlarını cama çarpıp her defasında geri düşen bir serçe telaşıyla yüzüme bakıyor. Yüzünde kendisi kadar küçük bir maske ve çaresizlik. Korona salgını nedeniyle, ayda bir 45 dakika yapabildiğimiz açık görüşlerimizde yok artık. Pes ediyor, uzatılan ahizeye de tek kelime etmeden oturup kalkıyor görüş camının önündeki pervaza.
Çaresizlik!
Bir camın arkasında tutsak edilmiş baba ne yapabilir kızı için? Camı buğulandırıp bir kalp çiziyorum. Bir camın arkasında da olsa onun için atan bir kalp olduğunu bilmesi için. Camın önünde yeniden ayağa kalkıp ışıl ışıl gözlerler önündeki kalbe tebessümle bakıyor. İşte beni daha aylarca hatta yıllarca ayakta tutabilecek tebessüm bu. Bir serçe tedirginliği ile yüreği çarpan kızımın tebessümü.. Parmak uçlarını camın üzerinde dolaştırıyor. Kirli, buğulu bir hapishane camına, sevdiklerimize dokunurcasına dokunuyoruz. Fazlası yok! Fazlası yasak! Önümüzde gittikçe silinen kalbe bakıyoruz. Ve hala ilk günkü kadar dünyayı sevginin kurtaracağına inanıyorum. İnanmalı mıyım? Bu, böyle daha ne kadar sürebilir?
Görüş bitiyor, bir daha birbirimizi ne zaman görebileceğimizi, bir sonraki görüşün ne zaman olacağını bilmeden ayrılıyoruz. Kızım muhtemelen bir sonraki görüşe kadar bir kapalı görüş camına parmak ucuyla çizilmiş bir kalple hatırlayacak beni.
******
Koğuşa gelirken kadınlar kısmının koridorundan geçiyoruz. Sımsıkı kapalı bir koğuşun demirden kapısının arkasında bir çocuk sesi.. ’’Kapıyı aç, kapıyı aç!’’ diye bağırıyor küçük bir çocuk. Minik avucunun içiyle kapıya vurduğunu duyuyorum sonra. Annesiyle beraber bir hapishane kapısının arkasına kitlenmiş bir çocuk. Yeryüzündeki hangi suç, hangi günah bir annenin çocuğuyla beraber bir kapının ardında tutulmasını haklı kılabilir ki? Hızla geçiyoruz koridordan, çocuğun haykırışı bir bıçak kadar keskin! Keşke diyorum, yeryüzünde tüm kapılar yıkılsa.
Koğuşa döndüğümde bir bankada hesap açtırıp bir sendikaya üye olduğu için 3 yıldır tutuklu olan bir koğuş arkadaşım şimdi beş yaşında oğlunun sitemini anlatıyor. ‘’Anne, bekliyorum, bekliyorum, bekliyorum babam yine gelmiyor. Ya da bir başka seferinde; ‘’her yerde aradım, babamı yine bulamadım.’’
Aramak! Bekleyiş! Çocukların çaresiz bekleyişi!
Görüş sonrası, üzeri bile tel örgülerle kapatılmış, daracık gri beton avluda oturuyoruz. Mustafa hocanın gözleri dolu. Bir görüş sonrası hüznünden daha büyük bir şey bu. ‘’Ne oldu?’’ diyorum. ‘’Abim’’ diyor, boğazı düğümlenerek. Mustafa’nın abisi de onun gibi öğretmen, bir başka memleket hapishanesinde yaklaşık 3 yıldır tutuklu ve kronik kalp hastası. Kalp kapakçıkları daha önce değiştiği halde muayene bile edilmeden cezaevinde yatabilir raporu verilerek tutuklanmış. Anlatmaya devam ediyor. Her ay düzenli olarak doktor kontrolünde ilacının ayarlanması gereken abisi, korona salgınının yayılmasıyla 6 aydır kontrole götürülmemiş. En son koğuşta fenalaştığı için hastaneye kaldırılmış. Kalp rahatsızlığına bir de zatürre eklenmiş. Hastane dönüşünde ise en ağır hapishane koşullarının olduğu bir hücreye kapatılmış. 14 günlük karantina.. ‘’Geçen hafta sabah sayımında gardiyanlar abimi yerde baygın bulmuşlar.’’ Diyor. Doktorlar beyin kanaması geçirdiğini söylüyorlar. Mustafa’nın abisi şu an yoğun bakımda, bilinci kapalı ve tedaviye cevap vermiyor.
Aynı acıyla hep beraber susuyoruz. Ölüm sessizliği!
Salgın nedeniyle gazeteler bir gün geç veriliyor. Günün yani dünün gazetesine bakıyorum. Kelepçelenerek adliyeye götürülen bir grup kadının haberi kapkara puntolarla ‘’örgütün ablalarına neşter’’ başlığıyla veriliyor. Henüz neyle suçlandıkları belli olmadan, henüz hakim karşısına çıkmadan, henüz yargılanmadan, bunlara ihtiyaç bile duyulmadan bir grup kadın, medyanın ve propagandanın diliyle suçlu, terörist ilan edilerek haklarında katı bir hükme varılarak götürülüyor. Gazetenin kapkara puntolu haberinin yanında bir köşe yazarı(!) kendini şarkılara verdiğini, günü caz dinleyerek geçirdiğini söylüyor. Sıraladığı şarkılara bir de günü Paul Mccartney &Wings’in "Silly love Songs"uyla bitireceğini de ekliyor. Tebrikler doğrusu, insan kulaklarını ve gözlerini başka ne türlü tıkayabilir bilmiyorum. Ne kadar tuhaf bir tablo! Doktrinin suçlu kılarak hapishanelere doğru götürüldüğü kadınlar, yani onlarla beraber çocuklar, yani onlardan sonra ıssız bir çöle dönüşecek evlerde başka çocuklar fonda ise köşe yazarımızın müthiş duyarlılığıyla(!) müthiş önerisi(!) Silly love songs .. Türkçesiyle; Aptal Aşk Şarkıları…
Neşter! Ve müthiş körlük!
Bir savaş sonrası enkazından çıkan hikayeler gibi nereye dönsem acı bir manzara. Kelepçelenmiş kadınlar, babalar, kavuşamayan ve beklemeyi öğrenen çocuklar. Bir türlü bitmeyen mahkemelerde gittikçe derinleşen acılar. İnsanın sevdiklerini göremediği, onlara dokunamadığı, gökyüzüne bile tel örgüler çekilmiş tutsaklık günleri..
TRT spikeri Hamza Günerigök, 45 aydır cezaevinde…
***********
Bu enkazın ortasında kendimden bahsetmekten utanıyorum. 45 aydır hiçbir somut gerekçe gösterilmeden tutukluyum. Yerel mahkemenin verdiği ceza süresi dolduğu halde, tahliye edilmiyorum. Gerekçe henüz onaylanmış bir cezamın bile olmaması. Ne hükümlü, ne tutuklu, bir tür rehin alınma hali.. Ve maalesef bu durumda olan tek kişi de değilim.
Şayet bu, hukuk diye dayatılıyorsa buna isyan ediyorum. Doktrin kendi adına işlenen suçları haklı göstermeye ve yine doktrinin kendi çıkarları uğruna istediği kişiyi suçlu ve terörist ilan etme barbarlığına isyan ediyorum.
Adorno ‘’gözümüzdeki kıymık en iyi büyüteçtir’’ derken haklıydı. Sözde aydının ve propaganda aracına dönüşmüş medyanın modern köleleri olan gazetecilerinin hukuksuzluklarının boyutunu anlamasını beklemiyorum artık. Hukuksuzluk dönemlerinde yolu siyasallaşan mahkemelerden ve hapishane koridorlarından geçmeyenler kendi büyüteçlerinden yoksunlar.
Şu da kayıtlara geçmeli! Beklediklerimizin biz diri diri mezarlara gömülürken dönüp bakmamaları karşısında üzgünüm. Duvarlara geçen binlerce gün kadar üzgünüm.
Ve bu satırlar sözün tesirinin olmadığı bir çağda beklentisizlik içinde yazılıyor. Söylemek istediğim hukukun hala o eski, sizin de bildiğiniz, örümcek ağı olduğu. Zayıfın takılıp kaldığı, güçlünün yani muktedirin delip geçtiği ağ…
Bir gün hukuk, vicdan bu topraklara geri gelecekse kesilen başın benim olmasına razıyım. Ama çocuklar, ama kadınlar, ah çocuklar… Hepsi bu!
7 bin liralık Zilli gözlük ile poz veren Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Kayseri Milletvekili Baki Ersoy, Boydak Holding'in kayyım genel müdürü Alpaslan Baki Ertekin ile gizli ortak mı? Boydak'ın parası ile lüks içinde yüzen Ersoy, Mehmet Metiner'in damadı ve Necmettin Nursaçan'ın oğlu şantajla işadamlarını haraca bağladı. AKP iktidarında rant, rüşvet ve şantajın nasıl meşrulaştırıldığını Samanyoluhaber ekonomi yazarı Turhan Bozkurt, "Zilli gözlüğün parası Boydak'tan" başlıklı makalede dile getirdi.
Prada eşofman ve Zilli gözlük: O paralar Boydak’ın kasasından
TURHAN BOZKURT | Samanyoluhaber
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Kayseri Milletvekili Baki Ersoy’un lüks hayatından birkaç kare sosyal medyada şaşkınlıkla takip ediliyor.
Millet 1.800 TL ortalama emekli maaşı ile maişetini idame ettirmeye çalışsa da vekâlet verdiği Ersoy gibi isimler sadece eşofmana tek çırpıda 12 bin lira ödeyebiliyor.
12 bin liralık Prada eşofman, 7 bin liralık Zilli gözlükle poz veren Ersoy, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ı şahsi Twitter hesabında, “Ezer geçeriz.” diyerek tehdit etmişti.
ERSOY'UN İNŞAAT ŞİRKETİ İFLAS ETTİ
Ersoy’un lüks hayatının kaynağına dair çarpıcı iddiaların yer aldığı bir e-posta mektubu aldım.
Can güvenliği sebebiyle isminin mahfuz kalması şartı ile e-posta yolladığını belirten kişi iddiaların odağındaki şirketlerden birinde çalışıyor.
Mektupta Yozgat doğumlu Baki Ersoy’un Manisa’da faaliyet gösteren inşaat şirketinin iflas ettiği, ancak Boydak ailesinden gasp edilen Boydak Holding’e Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) tarafından kayyım (genel müdür) olarak tayin ettiği Alpaslan Baki Ertekin ile gizli ortaklık kurduğu belirtiliyor.
Boydak Holding'in kayyım genel müdürü Alpaslan Baki Ertekin'in (sol, üstte), 7 bin liralık Zilli gözlük takan, 12 bin liralık Prada eşofman giyen MHP Kayseri Milletvekili Baki Ersoy ile gizli ortak olduğu iddia ediliyor.
Ertekin-Ersoy ikilisinin Boydak’ın kablo şirketi HES Kablo’nun kablo makarası tedarikçisi Uğurgül Mobilya Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi’nin gizli ortağı olduğu da bir başka çarpıcı iddia.
E-postada makara yolsuzluğuna dair, “Baki Ersoy, Alpaslan Baki Ertekin ile Boydak Holdingi hortumluyor. Holdinge hammadde tedarikinde iki ismin menfaatleri neyi gerektiriyorsa ona göre hareket ediliyor. Uğurgül makaradan alınan malların karşılığında Ersoy, Uğurgül makara fabrikasına gizli ortak oldu. Kayyım Ertekin ile Ersoy, HES Kablo’ya fahiş fiyattan kablo makarası satarak ceplerini dolduruyorlar. Boydakların parasını yemek için her gün yeni bir hülle yöntemine başvuruyorlar.” ifadeleri yer aldı.
İŞADAMLARINA ŞANTAJ YAPIP, RÜŞVET ALIYORLAR
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) 27 Ekim 2016’da tek gerekçe göstermeden TMSF’ye devrettiği sanayi devi Boydak başta olmak üzere Kayseri’de Hizmet Hareketi’ne yakın sanayici ve tüccar ailelere yandaş yazar Mehmet Metiner’in damadı tarafından kurulan rüşvet çetesi tarafından nasıl şantaj yapıldığını sağır sultan bile duydu.
Rüşvet borsasında kimlerin kimleri nasıl haraca bağladığı bütün ayrıntıları ile yerel gazetelerde yayımlanmıştı.
O şantaj çetesinin bir ayağında MHP’li Baki Ersoy da varmış.
Kendi tabiri ile güya Kayseri’de ticari ihtilafları çözüyormuş. Hakkında soruşturma açılan isimlerin dosyasını tereyağından kıl çeker kolaylığında kapatıyormuş.
Bütün bunlar için başlangıç fiyatı 10 bin TL olan rüşvet tarifesinde tutar 200 bin TL’ye kadar çıkıyormuş.
METİNER’İN DAMADI NURSAÇAN’IN OĞLU VE MHP’Lİ ERSOY
E-postadan aynen aktarıyorum: “Baki Ersoy ile Alpaslan Baki Ertekin ikilisi, vaiz Necmettin Nursaçan’ın (Kanal 7’de dini sohbetleri yayınlanıyor) oğlu Tahir Nursaçan ile birlikte Boydak Holding’e temizlik ve gıda maddesinden tutun bir çok tedarik sağlıyor. Fiyatlar piyasanın üzerinde. Baki Ersoy, Kayseri’de F.tö borsasının baş aktörlerinden biri. Adliyede ve Emniyet’te bilhassa eski Emniyet Müdürü İbrahim Kulular himayesinde çok para götürdü.”
Boydak’ın parası ile cebini şişiren Ersoy algı ve halkla ilişkiler faaliyetlerinden de geri durmuyormuş. Kayserispor Kapalı Kale Taraftarlar Derneği Başkanı Ahmet Dirgenali ile ortak iş yapıp taraftarları lehine tezahüratlarla imajını parlatıyormuş.
E-postadan birkaç satır daha: “Baki Ersoy-Alpaslan Baki ikilisi hem adaş hem de ruh ikizi. Boydak’ın parası ile Prada eşofman giyen, Zilli gözlük takan Baki Ersoy’un Kayseri’nin meşhur bir sitesinde evi var. Ersoy sık sık buraya gidip geliyor. İki Baki’nin TMSF ile yürüttüğü organize işleri ihbar ettim. CİMER’den, savcılıktan hiçbir dönüş yapılmadı.”
ZİLLİ GÖZLÜĞÜN, PRADA'NIN PARASI BOYDAK'TAN
E-postada yer alan başka iddialar da var. Onları şimdilik yayımlamadım.
Baki Ersoy’un Twitter'da lüks arabanın içinde çektiği fotoğrafını da iliştirdiği mesajda, “Her sabah iki seçeneğiniz var. Ya hayallerinizle birlikte uyumaya devam edeceksiniz. Ya da uyanıp hayallerinizi kovalayacaksınız.” ifadelerini kullanmıştı.
Ersoy’un hayallerinin peşinden Boydak’ın parası ile koştuğu anlaşılıyor.
NOT: Kayyım Genel Müdür Alpaslan Baki Ertekin ile MHP Kayseri Milletvekili Baki Ersoy’un herhangi bir cevabı varsa aynen yayımlayacağım.
Çok eşliliği savunan paylaşımları nedeniyle gündeme gelen GATA Başhekim Yardımcısı Dr. Ali Edizer’in Gülen cemaati mensuplarına da ‘memleketten kazındılar’ dediği ‘Ermenilere gibi’ soykırım istediği ortaya çıktı. Hizmet Hareketi'ne yakın kişilerin ‘milletin mesajını doğru anlamadığını’ savunan Edizer, “Millet, 15 Temmuz’da acemiydik, şimdi işi öğrendik diyor” şeklinde konuşuyor. Ali Edizer gelen tepkiler üzerine görevden alındı.
Türkiye’nin en köklü eğitim ve sağlık kurumlarından GATA’nın Başhekim Yardımcısı Dr. Ali Edizer’in sözleri kamuoyunda şok etkisi yaptı. Tuhaf kıyafetler giyen, ağzı bozuk, kendince fetvalar veren sapık Edizer'in sosyal medya hesaplarından yaptığı paylaşımlarla da birçok nefret suçu işlediği, Gülen cemaati mensuplarını ‘soykırım’la tehdit ettiği ortaya görülüyor.
Edizer, iki ay öne YouTube hesabından yaptığı paylaşımda Naziler’i ve ‘ahmak’ dediği Ermenilere yapılanları ‘hatırlattıktan’ sonra Gülen cemaati mensuplarına da ‘aynı akıbete uğrayacakları’ tehdidinde bulundu. ‘Milletin’ Ermenilere 35 yıl ‘sabrettiğini’ kaydeden Edizer, Gülen cemaati mensuplarının da tıpkı Ermenilere yapıldığı gibi kökünün kazınacağını söyledi.
“KOMÜNİSTLER DE AHMAKTIRLAR”
Kronos Haber'in dökümünü yaptığı konuşmada ‘ahmak dediği’ Ermeniler ve Gülen cemaati mensuplarını hedef alan Edizer, ‘Ermeniler ve F....’ başlıklı videosunda şu ifadeleri kullanıyor: “Tarih boyunca helak olmuş topluluklar biliyoruz. Nice nice topluluklar. Yakın tarihte de var. Mesela Naziler, ahmaktırlar. Bütün dünyayı nerdeyse ele geçireceklerdi. Ahmaklıklarından başlarına neler geldi. Komünistler ahmaktırlar mesela. Dünyada sınıfsız bir devlet oluşturacağız vs. Çok da kararlı davrandılar.”
“MEMLEKETTEN KAZINDILAR”
Bizim ülkemizde de tabi bütün Ermenileri kast etmiyoruz ama Ermeniler umum olarak ahmaklık ettiler. Çünkü huzur içerisinde kendi inançlarını yaşayıp kendi ticaretlerini yaparak, kendi dillerini, soylarını koruyarak 500 sene beraberce yaşadıkları Müslümanlara karşı oturdular bunlar isyan ettiler. Yani hiçbir sebepleri yoktu. İlk isyanları 1878’dir bunların. 1878’de ufak tefek çete olayları başladı, ha deyince bu Ermeniler bu memleketten tehcir de edilmediler. Ne oldu sonra Ermeniler? Çeteler Müslümanları katlettiler, neler neler. Öyle zulümler var ki işte Kazım Karabekir’in hatıralarına bakın. 37 sene bu memlekette zulmettiler. Ondan sonra memleketten kazındılar. Kendileri kazındılar, yani belalarını buldular. Yoksa bu milletin gücü mü yetmiyordu da daha önce Ermenileri kovmadılar? Milletin gücü yettiği halde bunlar burda inançları gereği müsamaha gösteriyorlardı.”
“HEPSİ ÇOK ZEKİ İNSANLAR, ÇOK KOLAYCA REFERANS BULUYORLAR”
“Bir de kendi içimizden çıkan ‘f...’ ahmak. ‘F...ler’ kadar ahmak, geri zekalı başka bir zümre bulmazsınız. Bakın sanayicisi, hakimi, savcısı, asker, polisi, yani hepsi bakıyoruz çok zeki insanlar, bunlar tarafından ele geçirilmişler, yerleştirilmişler, en kalifiye şeyler, akademisyenler sayılmayacak kadar çoktur fakat ahmaktırlar. Fevkalade ahmaktırlar. Bu ahmaklıkları ile kimse bunlarla mücadele etmeye gerek kalmadan kendi sonlarını kendi getirecekler, diğer ahmak kavimlerde olduğu gibi. Şöyle ahmaklar: Yaptıkları işten çok eminler, bir de kendilerini bilinmez zannediyorlar. Şimdi gene öyle. ‘F...yle’ mücadelede insanlar saçlarını başlarını yiyor, niye mücadele edilmiyor vs. Kendileri kendileriyle mücadele ediyorlar. Bürokraside, yargıda, üniversitede, sanayide, ticarette, her yerde bir şekilde varlıklarını devam ettirmeye çalışıyorlar. Çok kolayca referans buluyorlar. Siyasette, ticarette, bürokraside, yargıda tesiri olan, kimlerin tesiri varsa, akrabalık bağları sebebiyle, arkadaşlıkları sebebiyle, eski münasebetleri sebebiyle bulamayacakları referans yok. Buluyorlar, şu anda da varlıklarını da her geçen gün toparlamaya çalışıyorlar. Bunu ben biliyorum. Bunu ben tahmin edebiliyorum, öngörebiliyorum. Koca 3 bin yıllık devlet tecrübesi bilmez mi? Bilir.”
“ERMENİLER GİBİ KENDİLERİNİ KAZITACAKLAR”
“Bunlar gene durmayacaklar, sonra da Ermeniler gibi kendi elleriyle kendilerini kazıtacaklar. Böyle ahmak bir zümre. Neler eksikti bu memlekette? İlle her şey bizim olsun. Böyle bir dünya yok.”
“DÜNYANIN ADETİ GEREĞİ BUNLAR KAZINACAK”
“Tamam bir hata ettiniz, eğer insansanız, zerre kadar aklınız varsa dersiniz ki ya aldandık, aldatıldık, yanıldık, rucü ettik, yahut strateji değiştiriyoruz, yahut yol yöntem değiştiriyoruz. Tamam biz gene bir davamız var, gene Müslümanız. Zerre kadar pişman değiller, zerre kadar Fethullah Gülen’den de çizgisinden de sapkınlığından vazgeçmiş değiller. Onun için de eninde sonunda, dünyanın adeti gereği bunlar kazınacaklar ama kendileri kendilerini kazıtacaklar.”
“15 TEMMUZ’DA USLANMIŞ DEĞİLLER”
“Bunları keşiflerimiz kerametlerimizle söylemiyoruz. Okuduklarımız, gördüklerimiz, tarih içerisinde gözlemlerimiz. 15 Temmuz’da uslanmış değiller. Kendi elleriyle kendi köklerini kazıtacaklar.”
“Eninde sonunda kazınacaklar. Bunlar kazınacaklar. Bunlar milletin mesajını doğru anlamıyorlar. Millet diyor ki 15 Temmuz’da acemiydik, işi öğrendik, şimdi bir daha o hataya düşmeyiz diyorlar. Ama bunlar, diyecekler ki biz 15 Temmuz gibi yapmayacağız, biz çok akıllıyız, sizler geri zekâlısınız, yeni stratejiler geliştirdik, kendimizi gizledik. La paytak paytak yürüyüşünüzden belli ne mal olduğunuz. Sakal da bıraksanız, bıyık da kesseniz, lezbiyenler gibi de giyinseniz, eşcinseller gibi de giyinseniz tipinizden belli. Parlaklığınız da olsa kravat da taksanız, ne olsanız tipiniz belli. Siz mecbur kendinizi ele vereceksiniz. Bu millet çok müsamahakâr ama Ermeniler 37 sene, sizin için de takriben o kadar zaman geçmiş zaten. Bu memlekette isyan başlatmanız, Müslümanlara karşı düşmanlığınız, diğer kendinizden olmayan insanlara karşı içten içten alttan alta, gizli münafıkça yaptığınız bütün tezgâhlar 17-25 Aralık’ta Tayyip Erdoğan eliyle Allah sizi hırpalattı, 15 Temmuz’da bütün milletin eli Allah’ın lütfu keremiyle, Recep Tayyip Erdoğan’ın da yardımı oldu, birazcık ufalandınız.”
VİDEONUN SONUNDA: HAYIRLI CUMALAR!
“Ama görüyoruz, duyuyoruz, cezaevlerinde de kovulmuşlarda da böyle yüksek bir şevk hali var. Pervanelerin ateşe düştüğü gibi şevkle gidiyorsunuz, aşkınızdan da olsa gerek. Allah size fırsat vermesin, vermeyecek de. Bu memlekette kendi elinizle kendinizi kazıtacaksınız. Eşeğin anırıp kurda gittiği gibi gidiyorsunuz. Yazıktır, keşke tevbe etseniz… Hayırlı cumalarınız olsun.”
GÖREVDEN ALINDI
Sosyal medyada gelen tepkiler üzerine Edizer, GATA'daki görevinden alındı, sözleşmesi de feshedildi.
Koronavirüs hasta-vak'a sayısı tartışmasına ilişkin Sağlık Bakanlığı'yla görüştüğünü belirten Habertürk yazarı Nagehan Alçı, "Uluslararası literatürde kabaca 10 kişiden 1'i hasta, 1'i ağır hasta, 8'i semptomsuz vaka diye oranlanıyormuş. Yani açıklanan günlük hasta sayısının aşağı yukarı 8 katı vaka var diyebiliriz." ifadelerini kullandı.
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca'nın "Her vak'a hasta değildir" itirafı ve semptomsuz vak'aların hasta sayısına dahil edilmediğini ifade etmesiyle başlayan tartışmalar devam ederken, Habertürk yazarı Nagehan Alçı bugün yayımlanan makalede Sağlık Bakanlığı'ndan aldığı bilgileri aktardı.
Alçı, "Fahrettin Koca’nın semptomsuz vak'a diyerek neyi kast ettiğini gördüm ve şunu fark ettim: Son zamanlarda Türkiye’de Koronavirüs ile mücadelede değil, bu mücadeleyi doğru anlatmak konusunda ciddi eksiklik var." dedi.
BELİRTİSİ OLMASA DA TEST SONUCU POZİTİFSE NE OLACAK?
Alçı şöyle devam etti: "Sağlık Bakanlığı'nın protokolüne göre Bilim Kurulu ve Bakanlığın belirlediği belirtilerden (bu belirtiler belli aralıklarla güncelleniyor) en azından biri varsa test yaptırılabiliyor. Şayet hiçbir belirti yoksa eğer ailenizden biri pozitif dahi olsa test yapılmıyor. (Aile ya da yakın çevrede pozitif olan bireylerle ilgili test kriteri zaman zaman güncelleniyor.)
Ancak test sistemi iki ayak üzerinden yürüyor. Birinci ayak benim de bahsettiğim gibi semptomu olanlara yapılan testler. Buna göre sonucu pozitif çıkanlar envantere işleniyor.
Bakan Koca’nın hasta diye kastettiği bu grup. Yani en az bir ve daha fazla semptomu olup, test yaptırıp pozitif çıkanlar. Peki semptomsuz pozitif çıkanlar kim? Bu sorunun cevabı tarama uygulamasında.
Türkiye’de giderek artan sayılarda taramalar yapılıyor. Riskli gruplar içinden tesadüfi kişiler seçiliyor ve test yapılıyor. Mesela havalimanlarında yurt dışından gelenler, oto sanayi bölgesi gibi trafiği çok olan yerler, testi pozitif çıkanların yakın çevresi ve futbolcular gibi gruplarda sık sık rastgele testler yapılıyor.
VAK'A/HASTA ORANI NEDİR?
İşte semptomsuz olanlar yani vak'a diye etiketlenip temmuz sonundan beri kamuoyu ile rakam olarak paylaşılmayanlar bunlarmış. Her gün ‘hasta’ kategorisinde verilen sayı en az bir semptomu olup testi pozitif çıkanlara tekabül ediyor.
Vak'a ise tarama sonucu tesadüfen pozitif çıkan ama kendisinde bir belirti bulunmayanlar… Peki önceden neden vak'a açıklanırken şimdi sadece hasta açıklanıyor? Kabaca vak'a/hasta oranı nedir? Bunu da bakanlığa sordum.
Aldığım cevap şu: "Pandeminin başlangıcında test sayımız yalnızca 3 bin-3 bin 500 kadardı, zamanla artırdık. Bakın Nagehan Hanım mayıs ayında günlük 40 bin teste ancak çıkmıştık. Zaten tarama uygulaması sonra devreye girdi. Yani vak'a sayısı verirken de sadece belirtisi olanlara test yapılabiliyordu. Bugün ise günlük yaklaşık 120 bin test yapılıyor. Bunun önemli bir kısmı tarama testi. Amaç bunu günde 200 bine çıkarmak."
Vak'a/hasta oranı ile ilgili de şu bilgiyi aldım: Uluslararası literatürde kabaca 10 kişiden 1’i hasta, 1’i ağır hasta, 8’i semptomsuz vak'a diye oranlanıyormuş. Yani açıklanan günlük hasta sayısının aşağı yukarı 8 katı vaka var diyebiliriz."
Samanyoluhaber editörünün notu: Tıp biliminde olgu, vak'a ve hasta aynı anlamda kullanılır. Yazarın yukarıdaki yazısında hasta ve vak'a sahibi kişiler anlatılırken bunların farklı kavramlar olduğu belirtilmeye çalışılmış, ancak bu doğru değil. Dolayısıyla 8 kat vak'a var derken, 8 kat hasta olduğu itiraf edilmiş.
Türkiye Varlık Fonu (TVF), 20'ye yakın madenin çıkarılması ve işlenmesinde rol üstlenmeye hazırlanıyor. Kurulacak Maden Holding ile tüm madencilik faaliyetleri tek çatı altında toplanacak.
Havuz medyasında çıkan haberlere göre TVF, petrokimya, madencilik ve yerli kaynağa dönük enerji üretme alanlarında özel sektör ve yabancı doğrudan yatırımcı işbirliklerine dayanan sabit sermaye yatırımlarında yer alacak.
TVF, 20'ye yakın kıymetli madenin çıkarılması ve işlenmesinde de rol üstlenecek. Maden Holding, tüm madencilik faaliyetleriyle (altın, kömür, çinko, demir, bakır, alüminyum, linyit gibi madenlerin çıkarılması ve işlenmesi) ilgili şirketlerin tek çatı altında toplayacak.
Varlık Fonu, Türkiye'ye borç bulmak için karlı kamu şirketlerinin tek çatı altına toplanması ve bu şirketlerin varlıklarının teminat gösterilerek borç para bulunması için çalışıyor.
5 Ekim UNESCO tarafından Dünya Öğretmenler Günü kabul edilmiştir ve tüm dünayada kutlanmaktadır.
You Tube aracılığı ile yayın yapan Raindrops TV 5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü sebebiyle bir video yayınladı
Her öğretmen-öğrenci ilişkisi Teddy Stallard ile Mrs. Thomson arasındaki kadar mükemmel olmasa da çok anlamlar barındırır içinde bu söz. İmzasını hayatımızın her aşamasında görmesek de anne babamızdan sonra bizim kişiliğimize şekil veren birer heykeltraş, birer ressamdır öğretmenlerimiz. Ve hiçbirşey istemezler karşılığında. İsimlerini taşımayız mesela kendi isimlerimizin yanında, kimliğimizde görmeyiz onların imzasını. Her ne kadar bir görev bilmesek de arayıp sormayı, üniversiteden mezun olduğumuzda haber vermeyi ya da evlenirken düğünümüze çağırmayı, hep aklımızın bir kenarında durur onlar, soy isimleri olmasa bile hiç unutulmaz isimleri.
Bugün 5 Ekim Dünya Öğretmenler günü, öyle büyük anlamlar yüklemeyiz biz öğrenciler öğretmenler gününe. Hatta maaşlarını aldılar işlerini yaptılar diyenlerimiz bile vardır belki aramızda. Ama gelin bir düşünelim o yıllardaki kendimizi . Çocukluğumuzu, gençliğimizi, deliliklerimizi, tembelliklerimizi, haylazlıklarımızı. Bugün çocuk sahibi olanlar iyi anlayacaktır bir kaç çocukla başetmenin ne demek olduğunu ya da gençler ve çocuklar daha iyi anlayacaktır büyüklere kendini anlatmanın zorluğunu... Ama hangi sorumuz cevapsız hangi çabamız aferinsiz, alkışsız kalmıştır ya da hangi gayretimiz kaybolup gitmiştir öğretmenlerimizde.
Düşünsenize kim bilir nerededir ilkokuldaki, ortaokul, lise, dersane, üniversitedeki öğretmenlerimiz. Ne haldedirler. Yakışmış mıdır sizce ağarmış saçlar, baston, gözlük... Yalnızlık... Belki ihraç olmuş, hatta tutuklanmışlardır ya da dünyanın başka bir coğrafyasına gitmeye mecbur edilmişlerdir, sizlere dosdoğru olmayı, haram lokma yememeyi, başkaları için yaşamayı öğretmeye çalıştıkları için. Bir selamı çok görenler vardır etraflarında şimdi.
Ne dersiniz, öğretmenler gününde kulakları çınlatılsa, telefonları çalsa sosyal medyada sizi görseler, sizden bir selam duysalar hoşlarına gider mi? Hepimiz biliyoruz ki dünyalar onların olur.
Öyleyse bir video çekelim, öğretmenlerimizin isimlerini söyleyelim ve içimizden nasıl geliyorsa, bize yakışanın en güzeliyle bir selam gönderelim.
DSÖ Acil Durum Programı Direktörü Dr. Michael Ryan, 'en iyi tahminle' her 10 kişiden yalnızca 1'inin, yani dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 10'unun koronavirüse yakalanmış olabileceğini söyledi. Ryan, dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun hâlâ risk altında olduğun vurguladı.
Dünya çapında tespit edilen yeni tip koronavirüs (Covid-19) vaka sayısı 35 milyonu geçerken, semptom göstermediği için kayıtlara dahil edilmeyen kişilerden dolayı gerçek vaka sayısıyla ilgili tartışmalar tüm dünyada devam ediyor.
Sputnik Türkiye'nin aktardığı habere göre, Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) 34 üyeli yönetim kurulu toplantısında konuşan Acil Durum Programı Direktörü Dr. Michael Ryan, 'en iyi tahminle' her 10 kişiden yalnızca 1'inin, yani dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 10'unun virüse yakalanmış olabileceği konusunda uyardı.
Bu sayının açıklananın 20 katı olduğunu da ekleyen Ryan, 'zor bir döneme girdiklerinin' altını çizdi.
Rakamların şehir ile kırsal bölgeler ve farklı gruplar arasında farklılık gösterdiğini belirten Ryan, dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun hâlâ risk altında olduğun vurguladı.
Ryan, salgının yayılmaya devam edeceğini, ancak bulaştırmayı kontrol altına alma ve hayat kurtarma araçlarının olduğunu ekledi.
"Birçok ölüm önlendi ve daha birçok hayat korunabilir" diyen Ryan, Güneydoğu Asya'da vaka sayısında, Avrupa ile Doğu Akdeniz'de ise ölüm sayısında artış yaşandığını, ancak Afrika ile Batı Pasifik’te 'durumun çok daha olumlu' olduğunu anlattı.
DÜNYA GENELİNDE SON DURUM
Dünya geneline yayılan yeni tip koronavirüs salgınında tespit edilen toplam vaka sayısı 35 milyon 400 bini geçti.
Covid-19 görülen ülke ve bölgelerdeki vakalara ilişkin güncel verilerin derlendiği "Worldometer" internet sitesine göre, dünya genelinde virüs nedeniyle 1 milyon 41 bin 824 kişi yaşamını yitirdi.
Vaka sayısı, dünya genelinde 35 milyon 400 bin 650'ye çıkarken, virüs saptanan 26 milyon 629 bin 273 kişi sağlığına kavuştu. Tedavisi devam eden 7 milyon 729 bin 553 vaka bulunuyor.
En fazla vaka ve ölümün görüldüğü ABD'de 7 milyon 636 bin 912 kişide Covid-19 tespit edildi, salgın nedeniyle 214 bin 611 kişi hayatını kaybetti.
ABD'nin yanı sıra vaka sayıları 300 bini geçen ülkeler şöyle:
"Hindistan (6 milyon 623 bin 815), Brezilya (4 milyon 915 bin 289), Rusya (1 milyon 215 bin 1), Kolombiya (855 bin 52), Peru (828 bin 169), İspanya (810 bin 807), Arjantin (798 bin 486), Meksika (761 bin 665), Güney Afrika (681 bin 289), Fransa (619 bin 190), İngiltere (502 bin 978), İran (471 bin 772), Şili (470 bin 179), Irak (379 bin 141), Bangladeş (368 bin 690), Suudi Arabistan (336 bin 387), İtalya (325 bin 329), Türkiye (324 bin 443), Filipinler (322 bin 497), Pakistan (314 bin 616), Endonezya (303 bin 498) ve Almanya (301 bin 571)."
ABD'nin yanı sıra ölü sayısı 10 bini geçen ülkeler ise şöyle sıralandı:
"Brezilya (146 bin 375), Hindistan (102 bin 714), Meksika (79 bin 88), İngiltere (42 bin 350), İtalya (35 bin 986), Peru (32 bin 742), Fransa (32 bin 230), İspanya (32 bin 86), İran (26 bin 957), Kolombiya (26 bin 712), Rusya (21 bin 358), Arjantin (21 bin 18), Güney Afrika (16 bin 976), Şili (12 bin 979), Ekvador (11 bin 647), Endonezya (11 bin 151) ve Belçika (10 bin 64)."
Bir grup öğretmen ve insan hakları gönüllüsü '5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü' sebebiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde basın açıklaması yaptı.
5 Ekim UNESCO tarafından Dünya Öğretmenler Günü ilan edildi ve her yıl bütün dünyada kutlanır .
Türkiye'de binlerce öğretmen hukuksuz bir şekilde AKP iktidarı tarafından KHK'larla yaklaşık 4 yıldır işsizliğe ve açlığa mahkûm edildi. Dünya'nın dört bir yanına dağılan öğretmenlerden bazıları bugün seslerini duyurmak için Strazburg’daki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde toplandılar
Victim Educators Platform ve Human Rights Defenders e.V. tarafından organize edilen protestoda basın açıklaması okundu
AİHM önünde yapılan basın açıklamasının tam metni
Bizler, OHAL döneminde çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) bir daha kamu görevinde çalışamayacak şekilde görevlerinden ihraç edilen ve özel okullarda çalışma hakları ellerinden alınarak sivil ölüme terk edilmiş olan öğretmenleriz. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserinin, ‘On binlerce kişinin isminin Resmi Gazete’de yayınlanarak görevlerine son verilmesinin korkunç olduğunu’ söylediği mağdur öğretmenler olarak bugün burada biraraya geldik.
T.C. Anayasası’nın 15. maddesine göre OHAL durumunda dahi masumiyet karinesinden yararlanma hakkı askıya alınamaz; yasal düzenleme veya KHK’lar ile kişiler ya da gruplar suçlu ilan edilemeyeceği gibi mahkûm da edilemez. Oysa biz öğretmenler Anayasaya aykırı olarak suçlu ilan edildik ve öğretmenlik haklarımız ellerimizden alındı. Ayrıca Türk Hükümeti tarafından Avrupa Konseyi’ne sunulan KHK eklerinde, öğretmenler uluslararası bir kuruma ‘terör örgütü üyesi’ olarak bildirilerek; masumiyet karinesi gibi haklarımız ihlal edilmiş, şeref ve itibarımız ayaklar altına alınmıştır.
Türkiye’de, 21 Temmuz 2016 tarihinde ülke genelinde ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) döneminde, Bakanlar Kurulu tarafından hazırlanan ve doğrudan öğretmenleri ilgilendiren 11 ayrı KHK ile 34.063 öğretmen kamu görevinden ihraç edilmiş, 25.000 civarında öğretmenin de okulları fiilen kapatılarak öğretmenlik lisansları iptal edilmiştir.
Darbe girişimi ile hiçbir ilgisi olmayan 50.000’den fazla öğretmenin, ‘savunma hakkı' gibi asgari hakları dahi kullanmalarına imkân verilmeden kamu görevinden çıkarılmasının ve bir daha öğretmenlik yapma imkânı verilmemesinin, OHAL’e gerekçe yapılan olaylarla bir ilgisi yoktur.
Öğretmenlerin ihraç edilmelerine ve mesleklerini özel okullarda dahi yapmalarına engel olunmasına, tamamen geçmişte yaptıkları legal faaliyetler gerekçe gösterilmiştir. Bu gerekçeler ve özel hayatlarına açık müdahale oluşturan kararlar, evrensel ve uluslararası hukuk ilkelerine açıkça aykırılık oluşturmaktadır.
21.7.2016 tarihinde ilan edilen OHAL sonrasında, daha önceden yapıldığı anlaşılan fişlemelere dayalı olarak on binlerce öğretmen kamu görevinden çıkarılmıştır. Anayasa ile yasaklanmış olmasına rağmen öğretmenler “sosyal çevre bilgisi” adı verilen fişlemelere dayalı olarak kamu görevinden çıkarılmışlardır ve mesleklerini ömür boyu yapmaları yasaklanmıştır.
Öğretmenleri, hiçbir savunma hakkı tanımadan, masumiyet karinesini ihlal eder şekilde suçlayıp kamu görevinden çıkarma, mesleki ve profesyonel hayatlarına yasa dışı bir müdahaledir. Aldığı tüm diploma ve sertifikaların geçersiz olmasına yol açacak şekilde öğretmenlerin mesleki ve profesyonel hayatlarının bitirilmesi özel hayata saygı hakkına da açık bir müdahaledir.
OHAL’in ilanının üzerinden 4 yıldan, OHAL’in kaldırılmasının üzerinden ise 2 yıldan fazla süre geçmiş olmasına rağmen OHAL döneminde kamu görevinden çıkarılan ve lisansları iptal edilen öğretmenlerin özel okullarda öğretmenlik yapmalarının engellenmesine bugün de devam edilmektedir.
Masumiyet karinesinden yararlanma hakkı gibi en temel haklarımızın ihlaline öğretmenlik haklarımızı elimizden alan KHK’lar neden olmuştur. Öğretmenler olarak yaşadığımız tüm ihlallerin giderilebilmesi için öncelikle OHAL KHK’larının tüm sonuçlarıyla birlikte hukuki varlığına son verilmesi gerekir.
Talebimiz;
-Sivil ölüme neden oluşturacak seviyede, evrensel hukuk ilkeleri yok sayılarak ihraçlara ve özel sektörde dahi çalışmaya engel olan OHAL dönemi KHK’larının tüm sonuçlarıyla birlikte hukuki varlığına son verilmesi,
- İhraç edilen ve lisansları iptal edilen öğretmenlerin özel okullarda dahi çalışmasını engelleyen hukuki ve fiili yasakların kaldırılması için iktidar nezdinde gerekli girişimlerde bulunulmasıdır.
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Kayseri Milletvekili Baki Ersoy’un lüks hayatından birkaç kare sosyal medyada şaşkınlıkla takip ediliyor.
Millet 1.800 TL ortalama emekli maaşı ile maişetini idame ettirmeye çalışsa da vekâlet verdiği Ersoy gibi isimler sadece eşofmana tek çırpıda 12 bin lira ödeyebiliyor.
12 bin liralık Prada eşofman, 7 bin liralık Zilli gözlükle poz veren Ersoy, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ı şahsi Twitter hesabında, “Ezer geçeriz.” diyerek tehdit etmişti.
ERSOY'UN İNŞAAT ŞİRKETİ İFLAS ETTİ
Ersoy’un lüks hayatının kaynağına dair çarpıcı iddiaların yer aldığı bir e-posta mektubu aldım.
Can güvenliği sebebiyle isminin mahfuz kalması şartı ile e-posta yolladığını belirten kişi iddiaların odağındaki şirketlerden birinde çalışıyor.
Mektupta Yozgat doğumlu Baki Ersoy’un Manisa’da faaliyet gösteren inşaat şirketinin iflas ettiği, ancak Boydak ailesinden gasp edilen Boydak Holding’e Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) tarafından kayyım (genel müdür) olarak tayin ettiği Alpaslan Baki Ertekin ile gizli ortaklık kurduğu belirtiliyor.
Boydak Holding'in kayyım genel müdürü Alpaslan Baki Ertekin'in (sol, üstte), 7 bin liralık Zilli gözlük takan, 12 bin liralık Prada eşofman giyen MHP Kayseri Milletvekili Baki Ersoy ile gizli ortak olduğu iddia ediliyor.
Ertekin-Ersoy ikilisinin Boydak’ın kablo şirketi HES Kablo’nun kablo makarası tedarikçisi Uğurgül Mobilya Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi’nin gizli ortağı olduğu da bir başka çarpıcı iddia.
E-postada makara yolsuzluğuna dair, “Baki Ersoy, Alpaslan Baki Ertekin ile Boydak Holdingi hortumluyor. Holdinge hammadde tedarikinde iki ismin menfaatleri neyi gerektiriyorsa ona göre hareket ediliyor. Uğurgül makaradan alınan malların karşılığında Ersoy, Uğurgül makara fabrikasına gizli ortak oldu. Kayyım Ertekin ile Ersoy, HES Kablo’ya fahiş fiyattan kablo makarası satarak ceplerini dolduruyorlar. Boydakların parasını yemek için her gün yeni bir hülle yöntemine başvuruyorlar.” ifadeleri yer aldı.
İŞADAMLARINA ŞANTAJ YAPIP, RÜŞVET ALIYORLAR
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) 27 Ekim 2016’da tek gerekçe göstermeden TMSF’ye devrettiği sanayi devi Boydak başta olmak üzere Kayseri’de Hizmet Hareketi’ne yakın sanayici ve tüccar ailelere yandaş yazar Mehmet Metiner’in damadı tarafından kurulan rüşvet çetesi tarafından nasıl şantaj yapıldığını sağır sultan bile duydu.
Rüşvet borsasında kimlerin kimleri nasıl haraca bağladığı bütün ayrıntıları ile yerel gazetelerde yayımlanmıştı.
O şantaj çetesinin bir ayağında MHP’li Baki Ersoy da varmış.
Kendi tabiri ile güya Kayseri’de ticari ihtilafları çözüyormuş. Hakkında soruşturma açılan isimlerin dosyasını tereyağından kıl çeker kolaylığında kapatıyormuş.
Bütün bunlar için başlangıç fiyatı 10 bin TL olan rüşvet tarifesinde tutar 200 bin TL’ye kadar çıkıyormuş.
METİNER’İN DAMADI NURSAÇAN’IN OĞLU VE MHP’Lİ ERSOY
E-postadan aynen aktarıyorum: “Baki Ersoy ile Alpaslan Baki Ertekin ikilisi, vaiz Necmettin Nursaçan’ın (Kanal 7’de dini sohbetleri yayınlanıyor) oğlu Tahir Nursaçan ile birlikte Boydak Holding’e temizlik ve gıda maddesinden tutun bir çok tedarik sağlıyor. Fiyatlar piyasanın üzerinde. Baki Ersoy, Kayseri’de F.tö borsasının baş aktörlerinden biri. Adliyede ve Emniyet’te bilhassa eski Emniyet Müdürü İbrahim Kulular himayesinde çok para götürdü.”
Boydak’ın parası ile cebini şişiren Ersoy algı ve halkla ilişkiler faaliyetlerinden de geri durmuyormuş. Kayserispor Kapalı Kale Taraftarlar Derneği Başkanı Ahmet Dirgenali ile ortak iş yapıp taraftarları lehine tezahüratlarla imajını parlatıyormuş.
E-postadan birkaç satır daha: “Baki Ersoy-Alpaslan Baki ikilisi hem adaş hem de ruh ikizi. Boydak’ın parası ile Prada eşofman giyen, Zilli gözlük takan Baki Ersoy’un Kayseri’nin meşhur bir sitesinde evi var. Ersoy sık sık buraya gidip geliyor. İki Baki’nin TMSF ile yürüttüğü organize işleri ihbar ettim. CİMER’den, savcılıktan hiçbir dönüş yapılmadı.”
ZİLLİ GÖZLÜĞÜN, PRADA'NIN PARASI BOYDAK'TAN
E-postada yer alan başka iddialar da var. Onları şimdilik yayımlamadım.
Baki Ersoy’un Twitter'da lüks arabanın içinde çektiği fotoğrafını da iliştirdiği mesajda, “Her sabah iki seçeneğiniz var. Ya hayallerinizle birlikte uyumaya devam edeceksiniz. Ya da uyanıp hayallerinizi kovalayacaksınız.” ifadelerini kullanmıştı.
Ersoy’un hayallerinin peşinden Boydak’ın parası ile koştuğu anlaşılıyor.
NOT: Kayyım Genel Müdür Alpaslan Baki Ertekin ile MHP Kayseri Milletvekili Baki Ersoy’un herhangi bir cevabı varsa aynen yayımlayacağım.