Dünya yeni bir 2008 krizinden endişe ettiği için önde gelen merkez bankaları yeniden para musluklarını açıyor. Kimse para otoritelerinden bu kadar hızlı bir U dönüşü beklemiyordu.
Bütün hesaplar doların değer kazanacağı, Amerika’da faizlerin artmaya devam edeceği beklentisine dayanıyordu.
2008 krizinde büyük bankalar ve şirketler başta olmak üzere piyasanın ihtiyaç duyduğu nakiti temin etmek için vanayı sonuna kadar açan Amerikan Merkez Bankası (Fed) ödünç verdiği paraları geri topluyordu.
Para çekildikçe gelişmekte olan ekonomilerde kur şoklarına bağlı krizler meydana geliyordu.
AMERİKA PARA MUSLUKLARINI TEKRAR AÇIYOR
Amerika’da faizler yüzde 0,25’ten yüzde 2,50’ye kadar yükseltilmişti. 2020’ye kadar faizlerin yüzde 3 mertebesine çıkabileceği tahminlerinin aksine ibre temmuzdan itibaren tersine döndü.
Fed politika faizini eylül ayında yüzde 1,75-2,00 aralığına indirdi. Fed’de bugün ve yarın faiz toplantısı var.
Alınan karar 30 Ekim Çarşamba Türkiye saati ile 21:00’de ilan edilecek. Tahminlerle uyumlu bir karar çıkması hâlinde faizler yüzde 1,50-1,75 aralığına inecek.
Fed sadece faizleri aşağı çekmiyor. 2017 yılı sonunda sıfırlandığı tahvil alım işlemlerini yeniden başlatıyor. Aylık 60 milyar dolarlık tahvil alınacağı telaffuz ediliyor ki bu durumda piyasalara para yağacak demektir.
BÜYÜME MOTORU İÇİN PARA BOLLUĞU
Fed gibi Avrupa Merkez Bankası (ECB) ve Japon Merkez Bankası (BOJ) da faizleri sıfıra yakın seviyede tutarak para bolluğuna bolluk katacak.
Merkez bankaları piyasanın çökmemesi, kredi kanallarının kapanmaması için önleyici hekimlik önlüğünü giydi. 2008’de olduğu gibi şirketlerin, hisse senetlerinin, bankaların pula dönmemesi için vakit varken tulumbaya su veriyorlar.
ABD Başkanı Donald Trump’ın başlattığı ticaret savaşı, İngiltere’nin Avrupa Birliği ile devam eden Brexit muamması ya da zoraki nikâhı dünya ekonomisini aşağı çeken ağırlıklar.
Suriye eksenli jeo-politik riskler ve ülkelerin kendi iç dinamikleri ilave edildiğinde dünya ekonomisinde büyüme gelecek sene yüzde 3’ün altına kadar gerileyebilir.
BÜYÜK FOTOĞRAFA DİKKAT
Amerika yüzde 2,3 ila yüzde 3 arasında salınan milli gelir artışından vazgeçmek istemediğine göre faiz indirimleri ile aralanan perde uzun müddet açık kalabilir.
Fed’in piyasaya para vermesini berrak hale getirmek için bir misal: Türkiye’de akaryakıt fiyatında yüzde 60’ı bulan vergilerin oranını yüzde 10’a kadar indirilse ne olur? Akaryakıt ucuzlar, tüketim artar, enerji maliyetleri düşer, yatırımların önü açılır vb...
Aynı şekilde Fed maliyeti belirleyen faiz aşağı çekerek dünyada dolara erişim kolaylaştırıyor. Dolayısıyla herkesin hesabını değişen bu büyük fotoğrafa göre yapmasında fayda var.
DOLAR BOLLAŞIRSA TL DEĞER KAZANIR
Türkiye’ye bakan yönü ile para bolluğu döviz kuru üzerindeki baskıyı hafifletecek en önemli faktördür.
“Son birkaç aydır ciddi badirelere rağmen dolar niye artmıyor?” sorusunun sık sık telaffuz edilmesinin sebebi de bu.
Suyun, yani doların kaynağında atılan taşın oluşturduğu dalgaların Türkiye kıyılarında hissedilmesi zaman alıyor.
Zaman farkı sebebiyle olup biteni anında fark etmek mümkün olmuyor.
Türkiye gibi döviz açığı olan ve gelişmiş ülkeler karşısında edilgen konumdaki ekonomiler üzerinde dolar endeksli gelişmeler daha belirleyici oluyor.
AMERİKA HEP BELİRLEYİCİ OLUYOR
"Amerika'dan bize ne!" diyenlerdenseniz bir daha düşünün! Kim ne derse desin dolar hâlâ dünyanın en önemli rezerv parası.
2008 krizi Amerika’da başladı, Türkiye 2009’da krize girdi.
Yine hatırlanacağı üzere Türkiye’nin 2018 yılı ağustos ayında karşı karşıya geldiği kur şokunun temelinde yine ABD’de atılan bir taş vardı.
Zordaki Türkiye ekonomisini çökertecek sarsıntıları tetikledi o taş.
Siyaset cenahından atılmış olsa da ABD kaynaklı baskı birkaç ay içinde ekonomiyi kasıp kavurmaya başladı.
Aynı dönemde gelişmekte olan piyasalardan faizlerin arttığı ABD’ye tersine göç devam ediyordu.
Dolar anavatanında yüksek getiriye koşarken Türkiye gibi döviz açığı, yüksek borçları ve bütçe açığı olan bir ekonominin ABD Başkanı Donald Trump’ın “Ekonominizi mahvederim.” tehdidine mukavemet etmeyeceği ilk dakikadan belliydi.
ERDOĞAN’IN İNADININ BEDELİNİ 82 MİLYON KİŞİ ÖDÜYOR
Bu acı gerçeği Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kabullenmek istemedi.
Her ne kadar iki ay sonra pastör Andrew Brunson’ı serbest bırakarak vaziyeti toparlamaya çalışsa da mermi ekonomiyi son sürat delip geçmişti.
Hadisenin sıcaklığı geçtikçe Türkiye ekonomisi kan kaybına bağlı olarak komaya girdi.
Hukuk ve demokrasiden uzaklaşmış ülkeye sıcak para girişi de durmuşsa, hatta sıcak para bavulunu toplayıp o ülkeden kaçıyorsa kapıyı postacıdan önce kriz çalacakır.
Nitekim Erdoğan Türkiyesinde öyle oldu.
Türkiye yüzde 35’e kadar yükselen faizlerin bedelini bütçe açığının 130 milyar lirayı bulması (Merkez Bankası’ndan gelen 81 milyar TL’ye rağmen), işsiz sayısının 5 milyona yaklaşması, büyük şirketleri bile içine alan iflaslar ve konkordato ilanları ile ödüyor.
ERDOĞAN’IN MASA BAŞI FORMÜLLERİ VE YENİ DENGELER
Son iki-üç aydır enflasyonu masa başında düşüren hükümet, faizleri de buna göre yüzde 14’e kadar indirmişti.
Dünyada para bolluğunun başlayacağı mevsime girilmese Erdoğan ve damadı Berat Albayrak’ın masa başı hilelerinin ekonominin yarasına merhem olmayacağı yaşayarak tecrübe edilecekti.
Ancak artık tablo değişti. Fed’in sunduğu ucuz ve bol doları kapan yatırımcılar Türkiye gibi batıya göre 10 misline varan oranlarda faiz veren, borsadaki şirketleri sudan ucuz bir ekonomide kendilerini bekleyen fırsatları kaçırmak istemez.
Kargosunda dolar balyaları yüklü olan uçaklar gelişmekte olan piyasalara doğru havalandı. Pilotların en iyi bildikleri pistlerden biri de Türkiye.
Erdoğan’ın mevcudiyetinin sebep olduğu riskleri hesaba katarak ihtiyatlı bir iniş yapmaları hiç şaşırtıcı olmaz.
ESKİ TÜRKİYE OLSAYDI DOLAR 4 LİRANIN ALTINA İNEBİLİRDİ
Paranın bollaştığı bir dönemde Türkiye 2013 öncesindeki Türkiye olsaydı batıdan doğuya doğru fırsat seferine çıkan küresel fonların etkisi ile dolar 4 liranın altına bile inebilirdi. Ancak 2018 krizinden sonra bu mümkün değil.
Herkesin ağırlıklı olarak dövizde mevzi aldığı bir dönemde bunları ifade etmek akıntının tersine kürek çekmek gibi gelebilir.
Fed sürpriz bir şekilde faiz indirimlerine başlayana dek doların Türk Lirası karşısında değer kazanmaya devam edeceğini belirten iktisatçılarla aynı cenahtaydım.
Türkiye’nin yeniden dış kaynak akışını temin etmeden ekonomik krizden çıkması mümkün değil. Çünkü kasada para kalmadı.
Kefen parasına kadar harcadı hükümet. Dış borç stoku 457 milyar dolar. İç borçlar dahil edildiğinde rakam 700 milyar dolara yaklaşıyor.
YA IMF YA DA SICAK PARA, BAŞKA ÇARE YOK
Tünelin ucunda ışığı görmek istiyorsak Uluslararası Para Fonu (IMF) destekli iradi bir tercihte bulunmamız ya da piyasa dinamiklerinin Türkiye lehine şekillenmesi gerekiyordu.
İkinci ihtimal giderek kuvvetleniyor.
Ertelenmiş tüketim ve yatırım harcamaları, bâkir bir borsa ve kelepir fiyatına satılığa çıkarılan şirketler elinde para tutanları Türkiye’ye yöneltecek.
Erdoğan bu fırsatı da yine yandaşı ihya etmek, çukura düşen müteahhitleri kurtarmak için heba etmezse krizin yaraları yavaş yavaş sarılabilir.
Faiz ve kur düşüşünün yan yana olduğu dönemlerde ithalata bağımlılığı gereği Türkiye ekonomisi hep büyümüştür.
Bu büyüme modelinin yan etkileri olsa da bir sıfırdan daima büyüktür.
ERDOĞAN DA MUHALEFET KRİTİK KAVŞAKTA
Türkiye'de döviz fiyatı iktisatçıların zannettiğinde daha fazla etkili.
Kur düşerse ithalatın maliyeti düşer. Sanayinin katma değer problemi yüzünden cari açık artmasına artar, ancak ekonomi yeniden büyüme patikasına geçer. Yatırımlar yeniden artmaya, işsizlik azalmaya başlar.
Erdoğan muhtemelen krizin tahribatının onarılmaya başladığını fark ettiği anda fırsatı kaçırmamak için erken seçim kararı alacaktır.
Tabii bütün bunlar Türkiye’nin Amerika ya da AB ile yeni bir siyasi kriz yaşamamasına bağlı.
En kuvvetli olduğunu zannettiği bir dönemde Erdoğan’ı ummadığı bir şekilde zayıf düşüren ekonomik kriz halihazırda hem Erdoğan hem de muhalefet için kritik bir kavşakta.
Kim doğru zamanda doğru kararlar alırsa avantaj elde edecek.
KRİZE SEBEP OLDUĞU HALDE KENDİNİ “KRİZİ BİTİREN ADAM” İLAN EDEBİLİR
Erdoğan, Türkiye’yi kurtaran kahraman rolüne dünden hazır. İşlediği hukuk cinayetlerinin ve devleti aile şirketi gibi yönetmesinin krize sebep olduğu gerçeğini çok kolay unutturabilir.
Elindeki medya gücü ve bütün düşünce faaliyeti A Haber seyretmekten ibaret milyonlar sayesinde yerle bir olan itibarını bir anda parlatabilir.
Erdoğan bu dönemde Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu’nun kuracakları partilere oy kaptırmamak, hatta iki partinin ölü doğması için genel af bile çıkarabilir. Nitekim iki yeni parti için en önemli çıkış noktası baskı ve zulümlere karşı yeniden hukuk devletine dönüşü vadetmeleri...
Erdoğan'ın kendisi ile çelişecek kararlar alabilecek kadar pragmatist bir siyasetçi olduğu unutulmamalı.
Babacan ve Davutoğlu’na gelinceye kadar mevcut muhalefetin 31 Mart ve 23 Haziran’da mahalli idareler seçiminde elde ettiği zaferi ne kadar iyi değerlendirdiği ortada.
Muhalefet ekonomik kriz kozunu bile kullanmaktan bile aciz. Bakalım dengeler değiştiğinde Erdoğan'a karşı nasıl meydan okuyacaklar?
Erdoğan; 15 Temmuz, Yenikapı, milletvekili dokunulmazlığı, 19 Mayıs Ruhu ve askeri harekât gibi tuzaklar kuruyor. Muhalefet de her seferinde bu tuzağa düşüyor.
DEĞİŞİM AKŞAMDAN SABAHA OLMASA DA…
Fed yarın faiz indirir ve genişlemeci politikaların devam edeceği imasında bulunursa dolar/TL kurunda gevşeme bariz hâle gelecektir.
Piyasada dengeler akşamdan sabaha değişmeyecek elbette.
Temayüle, paranın kaynağında rüzgârın yönünün nasıl değiştiğine dikkatinizi çekmek istedim. 2013’te musluklar kısılırken “dolar artacak” dediğimizde burun kıvıranlar bugün için de benzer bir reaksiyon gösterebilir.
Dolar bollaşırsa Erdoğan gibi bir diktatöre rağmen Türkiye’ye para yağar. Şu anda bile Borsa İstanbul'un yüzde 63'ü yabancıların elinde!
İnsan beklentilerinin, bulunduğu mevkinin esiri aynı zamanda. Bu yüzden karar değiştirmesi kolay değil.
Karar verirken zorlanacak kesimlerin başında bankalardaki döviz tevdiat hesaplarının sahipleri yer alacak.
KEŞKE ONLAR İÇİN DE İBRE TERSİNE DÖNSE
Bütün değişkenlerin (S-400, F-35, Halkbank vb.) sabit kalması hâlinde (Ceteris Paribus) dolarda değer kaybı devam eder. Çünkü gelişmekte olan ülkelere döviz girişi her ay daha da artacak.
Altın cazibesini bir ölçüde kaybedecektir.
Hisse senetleri ile muadillerine göre çok yüksek getiri sağlayan devlet iç borçlanma senetleri yabancıların öncelikli tercihi olacaktır.
İbre tersine dönmüşken umalım ki hukuksuzluklara imza atanlar da yolun sonuna gelmiş olsun.
Yoksa ekonomik toparlanma halka demokrasi ve hukuktaki geri gidişi unutturabilir.
Memnun olsak da olmasak da dünyada ibre tersine döndü.
[Gölge Bankacı] 29.10.2019 [Samanyolu Haber]
Dolar için okyanus ötesine dikkat! [Gölge Bankacı]
Halklar ve sokaklar [Rüya Karlıova]
Lübnan’dan Şili’ye, İspanya’dan Ekvator’a, Hong Kong’dan Irak’a dünya halkları sokağa indi. Her yürüyüşün farklı nedeni olsa da halkların tepkisinin küresel bir ilhama dönüşmeye başladığı söylenebilir. Yine de karşılaştırmalı bir bakışın gösterdiği saf bir gerçek var: Halklar sofralarına ve pratik hayatlarına dokunulmadığı sürece ortada görünmeye pek de istekli değiller. Elbette bunun istisnaları var, örneğin dün Chicago’da ABD başkanı Donald Trump’a karşı yürüyenler ve yine son dönemdeki iklim değişikliği protestoları.
Son haftalarda bir dalgaya dönüşen gösterilerin iki temel özelliğinden söz edilebilir: Protestoların Şili’de, Irak’ta ve iklim eylemlerinde görüldüğü gibi gençlerden ve hemen hemen tüm örneklerde olduğu gibi alt ve yeni orta sınıftan başlaması.
Yürüyüşlerin çoğunlukla sınıfsal olduğunu söylemek mümkün çünkü genellikle ülke gelirinden en düşük payı alan insanlar sokakta. Örneğin Ekvator’da hükümet IMF ile anlaştıktan sonra yakıt desteği kalkınca ve artan yakıt fiyatları genel olarak hayat pahalılığına dönüşmeye başlayınca halk sokaklara döküldü. Ekvator’da gösteriler başarılı oldu ve hükümet geri adım attı. Nikaragua ve Haiti’de başlayan gösterilerin nedeni de kötü yönetim ve fakirlikti. Şili ise şu anda gösterilerin en yoğun yaşandığı ülke olarak dünya gündeminde. Gösteriler artan metro ücretlerine öğrencilerin (aslında doğrudan kendilerini etkilememesine rağmen) tepki göstermesiyle başladı.
PINOCHET’NİN MİRASINI REDDETMEK
Şili’de metro ücretlerine yapılan zam ve sonra metro istasyonlarının gösteriler nedeniyle kapatılması bugün 10. gününü geride bırakan protestoların tetikleyicisi oldu. Şili’deki gösterilerde de başı alt sınıf çekiyor. Gelir düzeyi düşük bir ailenin gelirinin yüzde yirmisini ulaşıma ayırdığı bir ülke Şili, aynı zamanda Latin Amerika’nın en zengin ama sınıflar arasındaki eşitsizliğin de en görünür olduğu ülkelerinden. Sağlık sistemindeki sorunlar halkın sabrını taşıran son damla oldu denilebilir: Ülkede sadece geçtiğimiz yıl tedavi için uzun bekleme süreleri nedeniyle 26 bin kişi hayatını kaybetti. Şili’de hükümet geri adım atsa da bu gösterileri durdurmaya yetmedi. Gösterilerde yer yer şiddet ve yağma olayları da yaşandı. Bu nedenle hükümet olağanüstü hal ilan etti.
Bugün Şili’de bir milyonun üzerinde insan yürüyor, yürüyüşün 1988 yılında diktatör Augusto Pinochet’ye karşı yapılan yürüyüşler kadar büyük olduğu bildiriliyor. Göstericiler Şili’nin sağcı devlet başkanı Sebastian Pinera’nın istifasını istiyor ve Pinochet’nin mirasını reddederek yeni bir anayasanın yapılmasını talep ediyor. Şili’deki gösteriler gücünü biraz da kültürel boyutundan alıyor. Gösterilere sosyalist söz yazarı Victor Jara’nın besteleri ve devrim şarkıları eşlik ediyor.
Arjantin’de gösteriler bir yılı aşkın süredir var. Sebebi yine IMF’in kemer sıkma politikaları. Honduras’da da eğitim ve sağlık sektörlerindeki sıkıntılar nedeniyle gösteriler yapılıyor.
Latin Amerika özelindeki gösterilerde beliren diğer bir ortak nokta ise halkların yolsuzluklardan bıkmış olması ve bunun sonucunda Brezilya ve Meksika’da görüldüğü gibi popülist yönetimlerin seçimle başa gelmesi. Son aylarda yaşanan gösterilerde ise dünyanın diğer bölgelerindeki, özellikle Hong Kong ve Fransa’daki gösterilerin görüntülerinin sosyal medyada dolaşmasının etkili olduğu söylenebilir.
Latin Amerika ülkelerinde son dört yılda hız kesse de sosyal harcamalar artmış, yeni bir orta sınıf doğmaya başlamıştı. Şimdi hükümetlerin kısıtlamaları nedeniyle gücünü kaybeden bu yeni orta sınıf kazanımlarının bir anlamda peşine düştü. Gösteriler hükümetlerin politikasında ufak değişimlere neden olsa da, uzmanlar bu gösterilerin bir Latin Amerika baharına dönüşmeyeceği görüşünde, çünkü siyasi olarak alternatifler tüketilmiş durumda.
LÜBNAN’DA PROTESTO WHATSAPP VERGİSİNE
Latin Amerika’daki gösterilerle doğrudan bağlantılı olmasa da Lübnan’da da benzer bir protesto yaşanıyor. Tepkileri tetikleyen WhatsApp’ın vergiye bağlanması konusunda yapılan planlama oldu. Öte yandan Şili’de olduğu gibi asıl neden genel yaşam pahalılığı. Hükümetin yolsuzluğu da eşitsizlik kadar önemli bir etken. Halk fakirlikle boğuşurken yöneticilerin refah içinde yaşıyor olması protestocuların dile getirdiği başlıca motivasyonlardan. Lübnan’da halk 170 bin kişiden oluşan bir insan zinciriyle protestoları genişletti. Gösteriler on birinci gününde ve zincir 170 km uzunluğunda.
Protestoların yayıldığı ülkelerden biri de Irak. Hükümetin atamaları yaparken kayırma yapması Irak’taki yürüyüşlerin tetikleyicisi oldu. Gösterilerde 74 kişi öldü ve onlarca kişi yaralandı. Göstericilerin çoğunu öğrenciler ve öğretmenler oluşturuyor. Yolsuzluğa tepki veren halk geçtiğimiz ay da Mısır’da yürümüştü.
SİYASİ ÇÖZÜM MÜ, DAHA ÇOK POPÜLİZM Mİ?
Hong Kong’ta yaz aylarında başlayan ve dünya gündemine oturan yürüyüşlerin en önemli sebebi şüphelilerin Çin’e iadesi konusunda geçen bir yasaydı. Hong Kong, Çin’in bir parçası olsa da, özerk bir konumu var ve halk bazı özgürlüklerden yararlanabiliyor. Protestoların ülkede sonuç vermesine ve hükümetin geri adım atmasına rağmen protestolar durmadı ve daha geniş talepler için halk sokakta kalmayı sürdürüyor.
İspanya’da protestoların nedeni ise Katalan ayrılıkçı liderlerin uzun hapis süreleri oldu. Barcelona’daki tepkilerin başlamasında Hong Kong protestolarının etkisi olduğu düşünülüyor. İspanya hükümetinin gösterilere şiddetle karşılık vermesi ve AB’nin buna sessiz kalması eleştiriliyor.
Geçtiğimiz ay dünyanın pek çok ülkesinde iklim değişikliği nedeniyle de yürüyüşler yapıldı. Öte yandan Fransa’nın sarı yelekliler eylemleri 50. haftasına girdi. Cezayir ve Sudan’da yıllar süren diktatörlüklere karşı halk sokakta.
Gösterilerin bir kısmında öne çıkan bir lider bulunmuyor ve organizasyonların gevşek olduğu, sosyal medya odaklı gerçekleştiği söylenebilir. Uzmanlar dünyada yeni bir ekonomik yavaşlama yaşanabileceği konusunda uyarıyor. Bu nedenle halkların öfkesi olumlu siyasi sonuçlardan çok popülizme, yabancı düşmanlığına ve otoriter yönetimlere yol açabilir.
[Rüya Karlıova] 29.10.2019 [Kronos.News]
Son haftalarda bir dalgaya dönüşen gösterilerin iki temel özelliğinden söz edilebilir: Protestoların Şili’de, Irak’ta ve iklim eylemlerinde görüldüğü gibi gençlerden ve hemen hemen tüm örneklerde olduğu gibi alt ve yeni orta sınıftan başlaması.
Yürüyüşlerin çoğunlukla sınıfsal olduğunu söylemek mümkün çünkü genellikle ülke gelirinden en düşük payı alan insanlar sokakta. Örneğin Ekvator’da hükümet IMF ile anlaştıktan sonra yakıt desteği kalkınca ve artan yakıt fiyatları genel olarak hayat pahalılığına dönüşmeye başlayınca halk sokaklara döküldü. Ekvator’da gösteriler başarılı oldu ve hükümet geri adım attı. Nikaragua ve Haiti’de başlayan gösterilerin nedeni de kötü yönetim ve fakirlikti. Şili ise şu anda gösterilerin en yoğun yaşandığı ülke olarak dünya gündeminde. Gösteriler artan metro ücretlerine öğrencilerin (aslında doğrudan kendilerini etkilememesine rağmen) tepki göstermesiyle başladı.
PINOCHET’NİN MİRASINI REDDETMEK
Şili’de metro ücretlerine yapılan zam ve sonra metro istasyonlarının gösteriler nedeniyle kapatılması bugün 10. gününü geride bırakan protestoların tetikleyicisi oldu. Şili’deki gösterilerde de başı alt sınıf çekiyor. Gelir düzeyi düşük bir ailenin gelirinin yüzde yirmisini ulaşıma ayırdığı bir ülke Şili, aynı zamanda Latin Amerika’nın en zengin ama sınıflar arasındaki eşitsizliğin de en görünür olduğu ülkelerinden. Sağlık sistemindeki sorunlar halkın sabrını taşıran son damla oldu denilebilir: Ülkede sadece geçtiğimiz yıl tedavi için uzun bekleme süreleri nedeniyle 26 bin kişi hayatını kaybetti. Şili’de hükümet geri adım atsa da bu gösterileri durdurmaya yetmedi. Gösterilerde yer yer şiddet ve yağma olayları da yaşandı. Bu nedenle hükümet olağanüstü hal ilan etti.
Bugün Şili’de bir milyonun üzerinde insan yürüyor, yürüyüşün 1988 yılında diktatör Augusto Pinochet’ye karşı yapılan yürüyüşler kadar büyük olduğu bildiriliyor. Göstericiler Şili’nin sağcı devlet başkanı Sebastian Pinera’nın istifasını istiyor ve Pinochet’nin mirasını reddederek yeni bir anayasanın yapılmasını talep ediyor. Şili’deki gösteriler gücünü biraz da kültürel boyutundan alıyor. Gösterilere sosyalist söz yazarı Victor Jara’nın besteleri ve devrim şarkıları eşlik ediyor.
Arjantin’de gösteriler bir yılı aşkın süredir var. Sebebi yine IMF’in kemer sıkma politikaları. Honduras’da da eğitim ve sağlık sektörlerindeki sıkıntılar nedeniyle gösteriler yapılıyor.
Latin Amerika özelindeki gösterilerde beliren diğer bir ortak nokta ise halkların yolsuzluklardan bıkmış olması ve bunun sonucunda Brezilya ve Meksika’da görüldüğü gibi popülist yönetimlerin seçimle başa gelmesi. Son aylarda yaşanan gösterilerde ise dünyanın diğer bölgelerindeki, özellikle Hong Kong ve Fransa’daki gösterilerin görüntülerinin sosyal medyada dolaşmasının etkili olduğu söylenebilir.
Latin Amerika ülkelerinde son dört yılda hız kesse de sosyal harcamalar artmış, yeni bir orta sınıf doğmaya başlamıştı. Şimdi hükümetlerin kısıtlamaları nedeniyle gücünü kaybeden bu yeni orta sınıf kazanımlarının bir anlamda peşine düştü. Gösteriler hükümetlerin politikasında ufak değişimlere neden olsa da, uzmanlar bu gösterilerin bir Latin Amerika baharına dönüşmeyeceği görüşünde, çünkü siyasi olarak alternatifler tüketilmiş durumda.
LÜBNAN’DA PROTESTO WHATSAPP VERGİSİNE
Latin Amerika’daki gösterilerle doğrudan bağlantılı olmasa da Lübnan’da da benzer bir protesto yaşanıyor. Tepkileri tetikleyen WhatsApp’ın vergiye bağlanması konusunda yapılan planlama oldu. Öte yandan Şili’de olduğu gibi asıl neden genel yaşam pahalılığı. Hükümetin yolsuzluğu da eşitsizlik kadar önemli bir etken. Halk fakirlikle boğuşurken yöneticilerin refah içinde yaşıyor olması protestocuların dile getirdiği başlıca motivasyonlardan. Lübnan’da halk 170 bin kişiden oluşan bir insan zinciriyle protestoları genişletti. Gösteriler on birinci gününde ve zincir 170 km uzunluğunda.
Protestoların yayıldığı ülkelerden biri de Irak. Hükümetin atamaları yaparken kayırma yapması Irak’taki yürüyüşlerin tetikleyicisi oldu. Gösterilerde 74 kişi öldü ve onlarca kişi yaralandı. Göstericilerin çoğunu öğrenciler ve öğretmenler oluşturuyor. Yolsuzluğa tepki veren halk geçtiğimiz ay da Mısır’da yürümüştü.
SİYASİ ÇÖZÜM MÜ, DAHA ÇOK POPÜLİZM Mİ?
Hong Kong’ta yaz aylarında başlayan ve dünya gündemine oturan yürüyüşlerin en önemli sebebi şüphelilerin Çin’e iadesi konusunda geçen bir yasaydı. Hong Kong, Çin’in bir parçası olsa da, özerk bir konumu var ve halk bazı özgürlüklerden yararlanabiliyor. Protestoların ülkede sonuç vermesine ve hükümetin geri adım atmasına rağmen protestolar durmadı ve daha geniş talepler için halk sokakta kalmayı sürdürüyor.
İspanya’da protestoların nedeni ise Katalan ayrılıkçı liderlerin uzun hapis süreleri oldu. Barcelona’daki tepkilerin başlamasında Hong Kong protestolarının etkisi olduğu düşünülüyor. İspanya hükümetinin gösterilere şiddetle karşılık vermesi ve AB’nin buna sessiz kalması eleştiriliyor.
Geçtiğimiz ay dünyanın pek çok ülkesinde iklim değişikliği nedeniyle de yürüyüşler yapıldı. Öte yandan Fransa’nın sarı yelekliler eylemleri 50. haftasına girdi. Cezayir ve Sudan’da yıllar süren diktatörlüklere karşı halk sokakta.
Gösterilerin bir kısmında öne çıkan bir lider bulunmuyor ve organizasyonların gevşek olduğu, sosyal medya odaklı gerçekleştiği söylenebilir. Uzmanlar dünyada yeni bir ekonomik yavaşlama yaşanabileceği konusunda uyarıyor. Bu nedenle halkların öfkesi olumlu siyasi sonuçlardan çok popülizme, yabancı düşmanlığına ve otoriter yönetimlere yol açabilir.
[Rüya Karlıova] 29.10.2019 [Kronos.News]
Hizmet Hareketi okullarına yardımın kesilmesine ABD Eğitim Bakanlığı izin vermedi
Trump yönetiminin 2017 yılında ABD’de Hizmet Hareketi’yle ilişkili okullara ödenen fonların kesilmesini istediği ortaya çıktı. Ancak Eğitim Bakanlığı, okullarda hiçbir suistimal ve hukuksuzluk olmadığı için bu talebi reddetti.
BOLD – Bloomberg Haber Ajansı, “Trump, Erdoğan’ın düşmanına bağlı okullara hibeleri kesmeyi araştırdı” başlıklı haberinde Trump’ın yönetiminin Hizmet Hareketi ile ilişkili “charter okullarına” aktarılan fonların kesilmesi için 2017 yılında girişimde bulunduğunu yazdı.
ERDOĞAN’LA İLK GÖRÜŞMESİ ÖNCESİ
Haberini Amerikan yönetiminden konu hakkında bilgi sahibi 2 kişiye dayandıran Bloomberg, ABD Başkanı Donald Trump’ın görevinin ilk dönemlerinde fonları kesmeyi araştırdığını belirtti.
2017 yılı Ocak ayında yemin ederek göreve başlayan Trump’ın, bu düşüncesini mayıs ayında Erdoğan’la yapacağı ilk görüşme öncesinde gerçekleştirmeyi planladığı ve görüşmenin hemen öncesindeki haftalarda hızlandığını belirtildi.
GIULIANI ÖZEL OLARAK İLGİLENDİ
Haber Ajansı, Bu konu ile ilgili özel ilgilenen kişinin ise eski New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani olduğunu vurguladı. Giuliani, 2017 yılı Şubat ayında Türkiye’ye gelerek AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşmüş ve mart ayında Rıza Zarrab’ın avukatlığını üstlenmişti.
HUKUKÇULAR: GEREKÇESİ AÇIKLANAMAZ
Bloomberg, ABD yönetiminden hukukçuların o dönemde yaptığı çalışma sonunda, Fethullah Gülen Hareketi ile ilişkili charter okullara fonların kesilemeyeceği kanaatine vardığını çünkü kesmenin gerekçesinin açıklanamayacağını ifade ettiği kaydedildi.
BEYAZ SARAY, EĞİTİM BAKANLIĞINA SORDU
Bloomberg, 2017 yılının ilk aylarında ABD Ulusal Güvenlik Konseyi ve Yurtiçi Politika Konseyi (Domestic Policy Council) yetkililerinin, Eğitim Bakanlığı’na Gülen ile alakalı charter okullarına federal hibe programı kapsamında ödenen paraların kesilmesinin mümkün olup olmadığını sorduğunu kaydetti. Federal hükümet tarafından eyalet yönetimlerine aktarılan hibeler daha sonra eyaletler tarafından okullara veriliyor.
OKULLAR KARA PARA AKLADI MI?
Beyaz Saray, Eğitim Bakanlığından okulların kara para aklayıp aklamadığını ve okulların Gülen ile ilişkisinin dini bir bağlılık oluşturduğu gerekçesiyle federal fonların kesilmesine gerekçe yapılıp yapılmayacağının da araştırılmasını istemiş.
BAKANLIK İDDİALARI REDDETTİ
Bloomberg, Eğitim Bakanlığının her 2 öneriyi de reddettiğini belirtti. Bakanlıktaki danışmanlar, Beyaz Saray’a Hristiyan charter okulları desteklenirken Müslümanların okullarına desteğin kesilmesi ve cezalandırılmasının Amerikan hükumetini “ikiyüzlü” ve “ayrımcı” göstereceğini söylemiş.
Haberde ayrıca Eğitim Bakanlığındaki birçok yetkili bu okullara fonların kesilmesinden özellikle rahatsız olduğu çünkü bu okullara giden öğrencilerin büyük çoğunluğunun düşük gelirli insanlardan oluştuğu belirtildi.
SUİSTİMAL VE İHLAL YOK
Eğitim Bakanlığı, son olarak hibelerin eyaletlere birkaç yıl için verildiğini ve sadece Gülen ile ilgili okullara verilmediğini, okullarda suistimale ilişkin veya hibe şartlarının ihlal edildiğine ilişkin kanıt olmadan geri çekilemeyeceğini belirtti. Ayrıca Eğitim Bakanlığı yetkilileri bu şartlar oluşmadan fonların kesilmesinin ilgili yasaya aykırı olacağı sonucuna vardı. Bloomberg, okulların federal hibe programı kapsamında fonlardan hala yararlandığını da haberde vurguladı.
GÜLEN İÇİN BASKI YAPTI
Bloomberg, Amerikan yönetiminin okullara fonların kesilmesini tartışırken Rudy Giuliani’nin aynı dönemde Gülen’in Türkiye’ye iadesi için Beyaz Saray’a baskı yaptığını yönetimden 4 haber kaynağının da doğruladığını kaydetti. Bloomberg, Gülen’in iadesi için çalıştığı dönemde Giuliani’nin, Rıza Zarrab’ın avukatlığını üstlendiğini hatırlattı.
Haberde, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İran yaptırımlarını delmekle suçlanan Zarrab’ın salınmasını istediği ve Giuliani’nin de müvekkilinin salınması için diplomatik girişimlerde bulunduğu ifade edildi.
DIŞİŞLERİ BAKANI: YANLIŞ İŞLERE İLİŞKİN KANIT YOK
Bu sırada, Zarrab’ın avukatı Giuliani’nin talebi doğrultusunda Beyaz Saray’ın dönemin Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’a Gülen okullarında yanlışlar yapıldığını iddia eden bir broşür verdiği ve Tillerson’un ise bu broşürü reddederek attığı kaydedildi. Tillerson’un broşürün sadece bir reklam olduğunu ve bu okullarda yanlış işler yapıldığına ilişkin bir kanıt sunmadığını belirttiği ifade edildi.
Bloomberg, Türk hükumetinin son yıllarda Gülen Hareketi ile ilişkili okulların dünya çapında kapatılması için girişimlerde bulunduğunu ve devlet destekli bir vakfın (Maarif Vakfı) bu okulların yerini almaya çalıştığını kaydetti.
TÜRK HÜKUMETİ 1.3 MİLYON DOLAR ÖDEDİ
Bloomberg, Türk hükumetinin Amerika’da Gülen Hareketi ile ilgili okullara karşı çalışma yapması için Amsterdam & Partners adlı hukuk bürosuna 2015’ten beri 1.3 milyon dolar ödeme yaptığını yazdı. ABD’de AKP hükumeti için lobi faaliyeti yapanların Amerikan Senatosundaki danışmanlardan okul yönetimindeki kişilere kadar girişimlerde bulunduğu ifade edildi.
RUDY GIULIANI VE TRUMP İLİŞKİSİ
Avukat Rudy Giuliani, 1994 yılından 2011 yılına kadar New York Belediye Başkanlığı yaptı. Trump’ın eski dostu Giuliani, 2016 yılı Kasım ayında yapılan seçimlerde Trump’a danışmanlık yapmış ve 2018 yılı Nisan ayında başkanın özel avukatı olmuştu.
Rudy Giuliani, 2017 yılı Şubat ayında Türkiye’ye gelerek Erdoğan’la görüşmüş ve Mart ayında da Rıza Zarrab’ı savunan ekibin arasına katılmıştı.
Bloomberg Haber Ajansı ve Washington Post, son haftalarda yaptığı özel haberlerde Giuliani’nin Zarrab’ın avukatlığını üstlendiği dönemde Zarrab’ın yargılanmaması ve Türkiye’de tutuklanan Rahip Andrew Brunson karşılığında tutuklu değiş tokuşu için Başkan Trump’a baskı yaptığını ortaya koymuştu.
Bloomberg, yine aynı dönemde Giuliani’nin Fethullah Gülen’in Türkiye’ye verilmesi için Başkan Trump nezdinde girişimlerde bulunduğunu ve Hakbank’a verilecek cezanın ertelenmesi veya engellenmesi için çalıştığını da ABD yönetiminden kaynaklara dayanarak haberleştirmişti.
AZİL SÜRECİNİN MERKEZİNDEKİ İSİM: GIULIANI
Giuliani şu anda ABD Başkanı Donald Trump’ın siyasi rakiplerini soruşturması için Ukrayna’ya baskı yaptığı gerekçesiyle mercek altında. Kongre bu konuyla ilgili kendisini ifadeye çağırdı. Giuliani, ABD’de resmi devlet politikası dışında “gölge bir dış politika” takip etmekle suçlanıyor.
Giuliani’nin faaliyetleriyle ilgili halihazırda yürütülen bir federal soruşturma bulunuyor. Geçen hafta içerisinde Giuliani’nin iki eski iş ortağı, seçim kampanyası finansmanıyla ilgili ortaya atılan usulsüzlük iddiaları nedeniyle tutuklanmıştı.
Giuliani, hakkındaki tüm iddiaları reddediyor.
[BoldMedya] 29.10.2019
BOLD – Bloomberg Haber Ajansı, “Trump, Erdoğan’ın düşmanına bağlı okullara hibeleri kesmeyi araştırdı” başlıklı haberinde Trump’ın yönetiminin Hizmet Hareketi ile ilişkili “charter okullarına” aktarılan fonların kesilmesi için 2017 yılında girişimde bulunduğunu yazdı.
ERDOĞAN’LA İLK GÖRÜŞMESİ ÖNCESİ
Haberini Amerikan yönetiminden konu hakkında bilgi sahibi 2 kişiye dayandıran Bloomberg, ABD Başkanı Donald Trump’ın görevinin ilk dönemlerinde fonları kesmeyi araştırdığını belirtti.
2017 yılı Ocak ayında yemin ederek göreve başlayan Trump’ın, bu düşüncesini mayıs ayında Erdoğan’la yapacağı ilk görüşme öncesinde gerçekleştirmeyi planladığı ve görüşmenin hemen öncesindeki haftalarda hızlandığını belirtildi.
GIULIANI ÖZEL OLARAK İLGİLENDİ
Haber Ajansı, Bu konu ile ilgili özel ilgilenen kişinin ise eski New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani olduğunu vurguladı. Giuliani, 2017 yılı Şubat ayında Türkiye’ye gelerek AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşmüş ve mart ayında Rıza Zarrab’ın avukatlığını üstlenmişti.
HUKUKÇULAR: GEREKÇESİ AÇIKLANAMAZ
Bloomberg, ABD yönetiminden hukukçuların o dönemde yaptığı çalışma sonunda, Fethullah Gülen Hareketi ile ilişkili charter okullara fonların kesilemeyeceği kanaatine vardığını çünkü kesmenin gerekçesinin açıklanamayacağını ifade ettiği kaydedildi.
BEYAZ SARAY, EĞİTİM BAKANLIĞINA SORDU
Bloomberg, 2017 yılının ilk aylarında ABD Ulusal Güvenlik Konseyi ve Yurtiçi Politika Konseyi (Domestic Policy Council) yetkililerinin, Eğitim Bakanlığı’na Gülen ile alakalı charter okullarına federal hibe programı kapsamında ödenen paraların kesilmesinin mümkün olup olmadığını sorduğunu kaydetti. Federal hükümet tarafından eyalet yönetimlerine aktarılan hibeler daha sonra eyaletler tarafından okullara veriliyor.
OKULLAR KARA PARA AKLADI MI?
Beyaz Saray, Eğitim Bakanlığından okulların kara para aklayıp aklamadığını ve okulların Gülen ile ilişkisinin dini bir bağlılık oluşturduğu gerekçesiyle federal fonların kesilmesine gerekçe yapılıp yapılmayacağının da araştırılmasını istemiş.
BAKANLIK İDDİALARI REDDETTİ
Bloomberg, Eğitim Bakanlığının her 2 öneriyi de reddettiğini belirtti. Bakanlıktaki danışmanlar, Beyaz Saray’a Hristiyan charter okulları desteklenirken Müslümanların okullarına desteğin kesilmesi ve cezalandırılmasının Amerikan hükumetini “ikiyüzlü” ve “ayrımcı” göstereceğini söylemiş.
Haberde ayrıca Eğitim Bakanlığındaki birçok yetkili bu okullara fonların kesilmesinden özellikle rahatsız olduğu çünkü bu okullara giden öğrencilerin büyük çoğunluğunun düşük gelirli insanlardan oluştuğu belirtildi.
SUİSTİMAL VE İHLAL YOK
Eğitim Bakanlığı, son olarak hibelerin eyaletlere birkaç yıl için verildiğini ve sadece Gülen ile ilgili okullara verilmediğini, okullarda suistimale ilişkin veya hibe şartlarının ihlal edildiğine ilişkin kanıt olmadan geri çekilemeyeceğini belirtti. Ayrıca Eğitim Bakanlığı yetkilileri bu şartlar oluşmadan fonların kesilmesinin ilgili yasaya aykırı olacağı sonucuna vardı. Bloomberg, okulların federal hibe programı kapsamında fonlardan hala yararlandığını da haberde vurguladı.
GÜLEN İÇİN BASKI YAPTI
Bloomberg, Amerikan yönetiminin okullara fonların kesilmesini tartışırken Rudy Giuliani’nin aynı dönemde Gülen’in Türkiye’ye iadesi için Beyaz Saray’a baskı yaptığını yönetimden 4 haber kaynağının da doğruladığını kaydetti. Bloomberg, Gülen’in iadesi için çalıştığı dönemde Giuliani’nin, Rıza Zarrab’ın avukatlığını üstlendiğini hatırlattı.
Haberde, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İran yaptırımlarını delmekle suçlanan Zarrab’ın salınmasını istediği ve Giuliani’nin de müvekkilinin salınması için diplomatik girişimlerde bulunduğu ifade edildi.
DIŞİŞLERİ BAKANI: YANLIŞ İŞLERE İLİŞKİN KANIT YOK
Bu sırada, Zarrab’ın avukatı Giuliani’nin talebi doğrultusunda Beyaz Saray’ın dönemin Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’a Gülen okullarında yanlışlar yapıldığını iddia eden bir broşür verdiği ve Tillerson’un ise bu broşürü reddederek attığı kaydedildi. Tillerson’un broşürün sadece bir reklam olduğunu ve bu okullarda yanlış işler yapıldığına ilişkin bir kanıt sunmadığını belirttiği ifade edildi.
Bloomberg, Türk hükumetinin son yıllarda Gülen Hareketi ile ilişkili okulların dünya çapında kapatılması için girişimlerde bulunduğunu ve devlet destekli bir vakfın (Maarif Vakfı) bu okulların yerini almaya çalıştığını kaydetti.
TÜRK HÜKUMETİ 1.3 MİLYON DOLAR ÖDEDİ
Bloomberg, Türk hükumetinin Amerika’da Gülen Hareketi ile ilgili okullara karşı çalışma yapması için Amsterdam & Partners adlı hukuk bürosuna 2015’ten beri 1.3 milyon dolar ödeme yaptığını yazdı. ABD’de AKP hükumeti için lobi faaliyeti yapanların Amerikan Senatosundaki danışmanlardan okul yönetimindeki kişilere kadar girişimlerde bulunduğu ifade edildi.
RUDY GIULIANI VE TRUMP İLİŞKİSİ
Avukat Rudy Giuliani, 1994 yılından 2011 yılına kadar New York Belediye Başkanlığı yaptı. Trump’ın eski dostu Giuliani, 2016 yılı Kasım ayında yapılan seçimlerde Trump’a danışmanlık yapmış ve 2018 yılı Nisan ayında başkanın özel avukatı olmuştu.
Rudy Giuliani, 2017 yılı Şubat ayında Türkiye’ye gelerek Erdoğan’la görüşmüş ve Mart ayında da Rıza Zarrab’ı savunan ekibin arasına katılmıştı.
Bloomberg Haber Ajansı ve Washington Post, son haftalarda yaptığı özel haberlerde Giuliani’nin Zarrab’ın avukatlığını üstlendiği dönemde Zarrab’ın yargılanmaması ve Türkiye’de tutuklanan Rahip Andrew Brunson karşılığında tutuklu değiş tokuşu için Başkan Trump’a baskı yaptığını ortaya koymuştu.
Bloomberg, yine aynı dönemde Giuliani’nin Fethullah Gülen’in Türkiye’ye verilmesi için Başkan Trump nezdinde girişimlerde bulunduğunu ve Hakbank’a verilecek cezanın ertelenmesi veya engellenmesi için çalıştığını da ABD yönetiminden kaynaklara dayanarak haberleştirmişti.
AZİL SÜRECİNİN MERKEZİNDEKİ İSİM: GIULIANI
Giuliani şu anda ABD Başkanı Donald Trump’ın siyasi rakiplerini soruşturması için Ukrayna’ya baskı yaptığı gerekçesiyle mercek altında. Kongre bu konuyla ilgili kendisini ifadeye çağırdı. Giuliani, ABD’de resmi devlet politikası dışında “gölge bir dış politika” takip etmekle suçlanıyor.
Giuliani’nin faaliyetleriyle ilgili halihazırda yürütülen bir federal soruşturma bulunuyor. Geçen hafta içerisinde Giuliani’nin iki eski iş ortağı, seçim kampanyası finansmanıyla ilgili ortaya atılan usulsüzlük iddiaları nedeniyle tutuklanmıştı.
Giuliani, hakkındaki tüm iddiaları reddediyor.
[BoldMedya] 29.10.2019
Kelley [Abdullah Aymaz]
Mutlu öğretmen, bizlere öğrencisi Kelley’inin hikayesini anlatmıştı. Enteresan bulduğum bu hikayeyi Mutlu Beye yazmasını arzu etmiştim. Yazıp göndermiş. Ben de sizlere arz ediyorum:
Kelley Fleming 5. sınıf öğrencisi iken, okulumuza misafir öğrenci olarak geldi. Misafir olarak geldiği okulumuzdan güzel izlenimlerle döndüğü için okulumuza kayıt olduğunu daha sonraki yıllarda kendisi anlatmıştı. Okulumuza kayıt olduktan sonra, başarısı, efendiliği ile öğretmenlerin gözüne girmişti. Bir gün bana gelerek “Hocam, babam bizi evden kovdu. Nereye gideceğimizi bilmiyoruz” dedi. “Akşam bizde kalırsınız” diye davet ettim. Evimiz küçük olmasına rağmen, salona döşek serdik ve Kelley ailesiyle birlikte salonda bir döşekte yattılar. Kelley, annesi ve ikiz kız kardeşlerinin bizde kaç gün kaldıklarını hatırlamıyorum. En sonunda taşınabilecekleri bir ev buldular ve taşındılar. O günden sonra Kelley’in ailesi ile samimiyetimiz daha da arttı. Bize daha sık gelmeye başladılar. Yıllar sonra okulun mezunları olarak bir araya gelindiğinde Kelley’in annesi bir konuşma yapmış ve "Türk öğretmenlerden gördüğüm iyiliği ben başkalarından görmedim" dediğini bir arkadaşım bana anlatmıştı. Kelley liseye geçince yazın bana geldi ve kendisinin proje öğretmeni olup olamayacağımı sordu. O yıl bir proje yapmıştık. Proje Tulsa şehrinde birinci oldu ardından da Oklahoma eyaletinde birincilik aldı. Yanlış hatırlamıyorsam 1000 dolara yakın para kazanmıştı. Maddi durumları iyi olmadığı için kazandığı bu ödüller onu çok sevindirmişti. 10. sınıfa geçtiği yaz bir daha gelerek “Tekrar proje yapabilir miyiz?” diye sordu. Ben de ona Rocky- 3 filmini izlemesi şartı ile olacağını söyledim. Kelley bu filmi neden seyretmesi gerektiğini anlamamıştı. Filmde Rocky artık dünya boks şampiyonu olduğu için karşısına çıkan yeni rakibi küçümser havalara giriyor. Durumu fark eden hocası, Rocky’nin rakibine yenileceğini öngörüyor ve dediği gibi de oluyor. Hocası ona “Sende eskiden kaplan bakışlar vardı, yani kazanma heyecanı olan bir amatör ruh vardı onu kaybettin” diyor. Rakibine ilk karşılaşma da yenilen Rocky, bulunduğu konforlu ortamı terk edip boksa ilk başladığı varoş mahalleye dönüyor ve eski kaplan bakışlarını tekrar elde ediyor. Rakibiyle olan ikinci karşılaşmada galip geliyor. Kısaca Kelley, elde ettiği başarılardan sonra şımarmaması gerektiğini nükteli bir şekilde anlamış oldu.
2005 yazında yeni projeye başlamış oldu. Romanya'da yapılan Infomatrix bilgisayar yarışmasına başvuru yaptık. Bu proje şehirde, Oklahoma eyaletinde birinci oldu ve ISEF - International Science and Engineering Fair (Uluslararası Bilim ve Mühendislik Proje) Yarışmasına katılmaya hak kazındı. 2006’nın Mayıs ayında, Indianapolis şehrinde ISEF’e katıldık. Yarışmaya Kelley, Kelley’in annesi, Tulsa şehrinin bilim fuarı yarışma temsilcisi Richard ile beraber gittik. Kelley alanında dördüncülük aldı ve hepimiz çok sevindik. Hatta proje'yi inceleyen birisi Kelley'e şirkerinde staj teklifi bile vermiş. 2000 dolara yakın para ödülü aldı. ISEF yarışmasının 3 gün sonrasında Romanya’da Infomatrix yarışmasına katılacaktık. Dolayısı ile tekrar Oklahoma’ya dönüp ardından Romanya’ya gitmektense, Indianapolis şehrinden İstanbul aktarmalı Romanya bileti aldık. Yola çıktık. Yolda Gana’ya giden bir misyoner yanımıza oturmuştu. Yolculuk boyunca karşılıklı olarak dini konuları konuştuk. Nihayet İstanbul’a inmiştik. Türk vatandaşlarının gümrük kontrol merkezi yabancılarınki ile aynı olmadığı için Kelley’e “Sen bu kuyruğa gir seninle karşı tarafta buluşuruz” dedim. Pasaportumu güvenlik görevlisine gösterdiğimde tutuklandım. Askerliğimi yapmama rağmen daha önceden kalan bir bakaya davasından dolayı tutuklanmış olduğumu söylediler. Kendimden çok Kelley için endişelendim. Beni gözaltına aldıklarında Tmobile telefonumun çektiğini fark ettim ve bizi karşılamak üzere bekleyen kardeşim ve biraz İngilizce bilen arkadaşı Harun ulaşabildim ve durumu anlattım. Çok rica ettikten sonra bir polisin nezaretinde Kelley’in yanına kadar gitmeme izin verildi. Beni polisin yanında gören Kelley çok endişelendi. Sakin olmasını ve halledileceğini söyledim. Sonra beni tekrar gözaltı odası aldılar. Elimdeki telefonla kardeşime ulaşıp Kelley’i tarif ettim ve Elhamdülillah sonunda en azından onlara emanet edildiği için bir nebze olsa rahatladı. Ardından beni oradan alıp Havaalanı nezaretine attılar. Pazar günü olduğu için beni bir gün misafir edeceklerini ve sabah olduğunda benim hakkımda gelecek faks doğrultusunda işlem yapacaklarını söylediler. Cebimdeki her şeyi boşaltmam istendi ve bana çok kirli bir battaniye verdiler. Abdest almak için izin istediysem de, ilgilenmediler. Ben de teyemmüm ile abdest alıp namazımı kıldım. Birkaç günlük yolculuğun verdiği yorgunlukla uyumuşum. Uyandığımda 3 kişi daha nezarete atılmıştı. Sabah olunca herkesle tanıştık. Nihayet her tutuklu için faks çekilip ona göre muamele yapılacağı yere getirdiler. Benim dışımdaki insanların ellerini birbirlerine kelepçelediler. Sabah çekilen faks cevapları geldikçe insanlar teker teker gidecekleri yere gitmiş oldular ama benim faksım bir türlü gelmedi. Nihayet kardeşim araştırarak faks çekilen binanın önüne gelip bana gelecek olan faksın neden geciktiğini sordu. Faksımın gelmediğini söylediler oysaki hakkımda tutuklama emri veren Sivas ikinci piyade kendileri bu şekilde bir talebin hiç gelmediğini söylenmiş. Kardeşimin yardımlarıyla nihayet Faksım geldi ve imza karşılığı serbest bırakılmama karar verildi. 28 saatlik tutuklulukta en çok Kelley için endişelendim. Kardeşimin evine geldiğimde çok şaşırdım. Çok az İngilizce bilinen bir ortamda Kelley adeta ailenin uzun yıllar ferdi gibi aralarına katılmıştı. Yıllardır tanıdığım Kelley’i hiç bu kadar mutlu görmemiştim. Çay servisi yapıyor, pat çat dille muhabbet ediyorlardı. Pazartesi akşamı Romanya’yı aradık ve durumumuzdan haberdar ettik. Onlar her şeye rağmen gelmemizi istediler. Bizde Salı sabahına tekrar Romanya bileti aldık. Saat 1:00 deki uçak için sabah 7:00’de havaalanında olduk. Tam sıraya girdik ve pasaport kontrolünden geçecektik ki, “Tekrar tutuklamasınlar diye” bir endişe hissettim. Yanımdaki polise “2 gün önce tutuklandım ve imza karşılığı serbest bırakıldım. Bu durum bilgisayara işlenmemişse tekrar tutuklanabilir miyim?” diye sordum oda “Kesinlikle tutuklarız” dedi. Alt kattaki bilgi işleme inip durumumu öğrenebileceğim söylendi. Aşağıya indim ve tutukluk halimin hala devam ettiğini öğrendim. Durumun hemen düzelmesi için Havaalanı emniyet amirliğinden işlem görmüş belgeleri alıp Bakırköy deki Emniyet Bilgi İşlem merkezine ulaştırmak gerektiği söylendi. Kelley'i havaalanında bırakıp taksiyle belgeleri denilen yere getirdim ama belgeler fotokopi olduğu için işlem yapamayacaklarını ancak asılların gelmesiyle yapabileceklerini söylediler. O noktadan sonra artık uçağa yetişmek imkansızdı. Belgelerin asıllarını da alarak Kelley ile beraber eve döndük. Kelley zaten baştan beri Romanya gitmek istemiyordu. Türkiye’yi çok sevmişti ve bu süreyi orada geçirmek istiyordu. Romanya’ya gidemeyeceğimizi söylediğimde çok sevindi. 4-5 günlük süreyi müesseseleri ve İstanbul’un güzel yerlerini gezerek geçirdik. Kelley bana birkaç kez "Ben 11. sınıfı burada okumak istiyorum" demişti. Türkiye ve hizmet müesseseleri onun için çok tesiri olmuştu. Ben sonunda Amerika’ya döndüm ve Kelley Türkçe öğrenmek üzere Türkiye’deki diğer Amerikalı öğrencilerin olduğu gruba katıldı. Amerika’ya döndüğümde, Kelley ailesinin yine kalacak yerleri yoktu ve bizde kaldılar. Kelley Türkiye’deki kursu tamamlayınca, nihayet oda Amerika'ya döndü. Hatta Amerika’ya dönünce Türkiye ve oradaki insanlar deyip ağladığını hatırlıyorum. Bizim tayinimiz çıktı ve biz Houston’a taşındık. Kelley şu an yetiştiği okullarda öğretmenlik yapıyor. Bana çok sık “Özel bir okulda müdür olmak istiyorum ve fakir çocuklara burs vermek istiyorum” derdi. O hayallerine bir nebze yaklaştı. İrtibatımız hala devam ediyor.
* * *
İbretli bir hikaye değil mi? Evet Hizmet’in sadece eğitim hizmetlerinden küçük misal arzettik…
[Abdullah Aymaz] 29.10.2019 [Samanyolu Haber]
Kelley Fleming 5. sınıf öğrencisi iken, okulumuza misafir öğrenci olarak geldi. Misafir olarak geldiği okulumuzdan güzel izlenimlerle döndüğü için okulumuza kayıt olduğunu daha sonraki yıllarda kendisi anlatmıştı. Okulumuza kayıt olduktan sonra, başarısı, efendiliği ile öğretmenlerin gözüne girmişti. Bir gün bana gelerek “Hocam, babam bizi evden kovdu. Nereye gideceğimizi bilmiyoruz” dedi. “Akşam bizde kalırsınız” diye davet ettim. Evimiz küçük olmasına rağmen, salona döşek serdik ve Kelley ailesiyle birlikte salonda bir döşekte yattılar. Kelley, annesi ve ikiz kız kardeşlerinin bizde kaç gün kaldıklarını hatırlamıyorum. En sonunda taşınabilecekleri bir ev buldular ve taşındılar. O günden sonra Kelley’in ailesi ile samimiyetimiz daha da arttı. Bize daha sık gelmeye başladılar. Yıllar sonra okulun mezunları olarak bir araya gelindiğinde Kelley’in annesi bir konuşma yapmış ve "Türk öğretmenlerden gördüğüm iyiliği ben başkalarından görmedim" dediğini bir arkadaşım bana anlatmıştı. Kelley liseye geçince yazın bana geldi ve kendisinin proje öğretmeni olup olamayacağımı sordu. O yıl bir proje yapmıştık. Proje Tulsa şehrinde birinci oldu ardından da Oklahoma eyaletinde birincilik aldı. Yanlış hatırlamıyorsam 1000 dolara yakın para kazanmıştı. Maddi durumları iyi olmadığı için kazandığı bu ödüller onu çok sevindirmişti. 10. sınıfa geçtiği yaz bir daha gelerek “Tekrar proje yapabilir miyiz?” diye sordu. Ben de ona Rocky- 3 filmini izlemesi şartı ile olacağını söyledim. Kelley bu filmi neden seyretmesi gerektiğini anlamamıştı. Filmde Rocky artık dünya boks şampiyonu olduğu için karşısına çıkan yeni rakibi küçümser havalara giriyor. Durumu fark eden hocası, Rocky’nin rakibine yenileceğini öngörüyor ve dediği gibi de oluyor. Hocası ona “Sende eskiden kaplan bakışlar vardı, yani kazanma heyecanı olan bir amatör ruh vardı onu kaybettin” diyor. Rakibine ilk karşılaşma da yenilen Rocky, bulunduğu konforlu ortamı terk edip boksa ilk başladığı varoş mahalleye dönüyor ve eski kaplan bakışlarını tekrar elde ediyor. Rakibiyle olan ikinci karşılaşmada galip geliyor. Kısaca Kelley, elde ettiği başarılardan sonra şımarmaması gerektiğini nükteli bir şekilde anlamış oldu.
2005 yazında yeni projeye başlamış oldu. Romanya'da yapılan Infomatrix bilgisayar yarışmasına başvuru yaptık. Bu proje şehirde, Oklahoma eyaletinde birinci oldu ve ISEF - International Science and Engineering Fair (Uluslararası Bilim ve Mühendislik Proje) Yarışmasına katılmaya hak kazındı. 2006’nın Mayıs ayında, Indianapolis şehrinde ISEF’e katıldık. Yarışmaya Kelley, Kelley’in annesi, Tulsa şehrinin bilim fuarı yarışma temsilcisi Richard ile beraber gittik. Kelley alanında dördüncülük aldı ve hepimiz çok sevindik. Hatta proje'yi inceleyen birisi Kelley'e şirkerinde staj teklifi bile vermiş. 2000 dolara yakın para ödülü aldı. ISEF yarışmasının 3 gün sonrasında Romanya’da Infomatrix yarışmasına katılacaktık. Dolayısı ile tekrar Oklahoma’ya dönüp ardından Romanya’ya gitmektense, Indianapolis şehrinden İstanbul aktarmalı Romanya bileti aldık. Yola çıktık. Yolda Gana’ya giden bir misyoner yanımıza oturmuştu. Yolculuk boyunca karşılıklı olarak dini konuları konuştuk. Nihayet İstanbul’a inmiştik. Türk vatandaşlarının gümrük kontrol merkezi yabancılarınki ile aynı olmadığı için Kelley’e “Sen bu kuyruğa gir seninle karşı tarafta buluşuruz” dedim. Pasaportumu güvenlik görevlisine gösterdiğimde tutuklandım. Askerliğimi yapmama rağmen daha önceden kalan bir bakaya davasından dolayı tutuklanmış olduğumu söylediler. Kendimden çok Kelley için endişelendim. Beni gözaltına aldıklarında Tmobile telefonumun çektiğini fark ettim ve bizi karşılamak üzere bekleyen kardeşim ve biraz İngilizce bilen arkadaşı Harun ulaşabildim ve durumu anlattım. Çok rica ettikten sonra bir polisin nezaretinde Kelley’in yanına kadar gitmeme izin verildi. Beni polisin yanında gören Kelley çok endişelendi. Sakin olmasını ve halledileceğini söyledim. Sonra beni tekrar gözaltı odası aldılar. Elimdeki telefonla kardeşime ulaşıp Kelley’i tarif ettim ve Elhamdülillah sonunda en azından onlara emanet edildiği için bir nebze olsa rahatladı. Ardından beni oradan alıp Havaalanı nezaretine attılar. Pazar günü olduğu için beni bir gün misafir edeceklerini ve sabah olduğunda benim hakkımda gelecek faks doğrultusunda işlem yapacaklarını söylediler. Cebimdeki her şeyi boşaltmam istendi ve bana çok kirli bir battaniye verdiler. Abdest almak için izin istediysem de, ilgilenmediler. Ben de teyemmüm ile abdest alıp namazımı kıldım. Birkaç günlük yolculuğun verdiği yorgunlukla uyumuşum. Uyandığımda 3 kişi daha nezarete atılmıştı. Sabah olunca herkesle tanıştık. Nihayet her tutuklu için faks çekilip ona göre muamele yapılacağı yere getirdiler. Benim dışımdaki insanların ellerini birbirlerine kelepçelediler. Sabah çekilen faks cevapları geldikçe insanlar teker teker gidecekleri yere gitmiş oldular ama benim faksım bir türlü gelmedi. Nihayet kardeşim araştırarak faks çekilen binanın önüne gelip bana gelecek olan faksın neden geciktiğini sordu. Faksımın gelmediğini söylediler oysaki hakkımda tutuklama emri veren Sivas ikinci piyade kendileri bu şekilde bir talebin hiç gelmediğini söylenmiş. Kardeşimin yardımlarıyla nihayet Faksım geldi ve imza karşılığı serbest bırakılmama karar verildi. 28 saatlik tutuklulukta en çok Kelley için endişelendim. Kardeşimin evine geldiğimde çok şaşırdım. Çok az İngilizce bilinen bir ortamda Kelley adeta ailenin uzun yıllar ferdi gibi aralarına katılmıştı. Yıllardır tanıdığım Kelley’i hiç bu kadar mutlu görmemiştim. Çay servisi yapıyor, pat çat dille muhabbet ediyorlardı. Pazartesi akşamı Romanya’yı aradık ve durumumuzdan haberdar ettik. Onlar her şeye rağmen gelmemizi istediler. Bizde Salı sabahına tekrar Romanya bileti aldık. Saat 1:00 deki uçak için sabah 7:00’de havaalanında olduk. Tam sıraya girdik ve pasaport kontrolünden geçecektik ki, “Tekrar tutuklamasınlar diye” bir endişe hissettim. Yanımdaki polise “2 gün önce tutuklandım ve imza karşılığı serbest bırakıldım. Bu durum bilgisayara işlenmemişse tekrar tutuklanabilir miyim?” diye sordum oda “Kesinlikle tutuklarız” dedi. Alt kattaki bilgi işleme inip durumumu öğrenebileceğim söylendi. Aşağıya indim ve tutukluk halimin hala devam ettiğini öğrendim. Durumun hemen düzelmesi için Havaalanı emniyet amirliğinden işlem görmüş belgeleri alıp Bakırköy deki Emniyet Bilgi İşlem merkezine ulaştırmak gerektiği söylendi. Kelley'i havaalanında bırakıp taksiyle belgeleri denilen yere getirdim ama belgeler fotokopi olduğu için işlem yapamayacaklarını ancak asılların gelmesiyle yapabileceklerini söylediler. O noktadan sonra artık uçağa yetişmek imkansızdı. Belgelerin asıllarını da alarak Kelley ile beraber eve döndük. Kelley zaten baştan beri Romanya gitmek istemiyordu. Türkiye’yi çok sevmişti ve bu süreyi orada geçirmek istiyordu. Romanya’ya gidemeyeceğimizi söylediğimde çok sevindi. 4-5 günlük süreyi müesseseleri ve İstanbul’un güzel yerlerini gezerek geçirdik. Kelley bana birkaç kez "Ben 11. sınıfı burada okumak istiyorum" demişti. Türkiye ve hizmet müesseseleri onun için çok tesiri olmuştu. Ben sonunda Amerika’ya döndüm ve Kelley Türkçe öğrenmek üzere Türkiye’deki diğer Amerikalı öğrencilerin olduğu gruba katıldı. Amerika’ya döndüğümde, Kelley ailesinin yine kalacak yerleri yoktu ve bizde kaldılar. Kelley Türkiye’deki kursu tamamlayınca, nihayet oda Amerika'ya döndü. Hatta Amerika’ya dönünce Türkiye ve oradaki insanlar deyip ağladığını hatırlıyorum. Bizim tayinimiz çıktı ve biz Houston’a taşındık. Kelley şu an yetiştiği okullarda öğretmenlik yapıyor. Bana çok sık “Özel bir okulda müdür olmak istiyorum ve fakir çocuklara burs vermek istiyorum” derdi. O hayallerine bir nebze yaklaştı. İrtibatımız hala devam ediyor.
* * *
İbretli bir hikaye değil mi? Evet Hizmet’in sadece eğitim hizmetlerinden küçük misal arzettik…
[Abdullah Aymaz] 29.10.2019 [Samanyolu Haber]
‘7 yıldır biriktirdiğimiz hac paramızla ülkemizi terk ettik’ [Basri Doğan]
Zaman Gazetesi Promosyon ve Pazarlama Müdürü iken 2002 yılında emekli olan ve ardından memleketine dönen Özcan Yılmaz, bu dönemde kendisini hayr işlerine adar.
Çocukluğunda ayrıldığı Sakarya’nın Geyve ilçesinde kurdukları işadamları derneği ve Kimse Yok Mu’da faaliyetlerde bulunan Yılmaz hakkında, 15 Temmuz darbe girişiminin ertesi günü yakalama kararı çıkarılır. Kendisi ile aynı listede olanların gözaltına alındığını öğrenen Yılmaz, 17 Temmuz’dan sonra 18 ay gaybubet yaşamaya başlar.
Eşi o günlerde kansere yakalanır. Zehra hanım, ameliyat sürecini yalnız geçirir. Üzerlerindeki baskı dayanılmaz hal aldığında vatanlarını terk etme kararı alırlar. ‘Her seferinde kura çıkmadığı için 7 yıldır biriktirdiğimiz hac paramızı harcayarak hicret ettik.’ diyor.
Özcan ve Zehra Yılmaz ailesi yaşadıkları süreci Tr724’e anlattı.
“1960 Sakarya Geyve doğumluyum. Uzun yıllar Zaman Gazetesi’nde çeşitli görevler yaptım. En son görevim İstanbul’da Zaman Gazetesi’nin pazarlama ve promosyon müdürlüğü idi. 202’de emekli oldum. Daha önce hiç yaşamadığım, çok küçük yaşlarda ayrılmak zorunda kaldığım memleketim Sakarya’ya döndüm. Sakarya’da işadamları derneği ve Kimse Yok Mu Derneği’nde derneksel faaliyetlerde bulundum. Eşimi hastaneye yatırdığımız 17 Temmuz 2016 günü polislerin evimize geldiğini öğrendik. Ben telefon ile konuştum. Durumu anlattım. Polislere ben eşimin ameliyatı olduğu için Ankara’dayım. Polisler işini bitir öyle gel. İmza atman lazım dediler. Benimle birlikte 28 kişinin aynı dosyada olduğunu anladık. Aslında 27’sini içeri almışlar tek ben kalmışım. Dolayısıyla o günden başlayan 18 ay sürecek bir gaybubet dönemine başladım. Eşimin o zor ameliyatı döneminde başında bulunamadım. Çünkü eşimin başında iki tane polis görevlendirmişler. Mahkeme kararı ile onlara bilgi verilerek eşinin ameliyatına benden yana gelir tutuklayın demişler. Daha sonra eşimi görmeye gittim. Yakalanmadım.
TÜRKİYE’DEN ÇIKIŞIM ÇOK ZOR OLDU
Ülkeden çıkma kararı aslında baştan zor oldu. Nedeni eşim kanser ve ameliyat olmuş. Onun zor zamanında yanında olamadım. Tüm terapi sonrası ve tedavi sürecini tek başına yaptı. Eşim çıkmama saygı duydu. Beraber çıkalım dedim. Zaten hasta idi benimle gelemezdi. 7 yıl önce hac için ayırdığımız hac parasını kullanarak, rabbimin lütfü ile çıkma kararı aldık. Benim evimden buldkarı Zaman Gazetesi, Ailem Dergisi, Sızıntı Dergisi ve Aksiyon Dergisi nüshaları mahkeme kayıtlarına suç delileri olarak girmiş. Bunun yanında dernek yöneticisi olmak ve diğer derneklerde aktif olmam hepsi suç delili olarak adlandırıldı. Yani kimsesizlere yardım paketleri dağıtmak suç olmuş. Evimde bulunun Hocafendi’nin kitapları suç aleti olarak kayıtlara girdi. Gerçekten çok acı bir durum. Elhamdülillah dedim. Bu kadar ciddi hayatımızın her karesini evimin santimetrekaresini aradılar. Bütün mahremlerimize girdiler. Her şeylerimizi ortaya döktüler. Ama suç unsuru bir şey bulamadılar. Bu durum bizim aslında masumiyetimizin belgesi idi. Bu gün bir cinnet dönemini yaşıyoruz. Bu gün onların kayıtlarına göre suç delili. Bunlar bizim ileride medarı iftihar belgeler olarak ortaya çıkacak. Çünkü ortada suç aleti yok.
DÜNYA, ‘BUNLAR TERÖRİST’ DEMEDİ
Çok şükür Elhamdülillah, büyüğümüzün yönlendirmesi, hizmetin terbiyesi ile bizler suç işlemeye değil, suç işleyenleri suçtan vazgeçirmeye programlanmış insanlarız. Evet beynimiz yıkandı. Hadisler ile yıkandı Elhamdülillah.Üstadın eserleri ile yıkandı. Aklımız onlar gibi şeytanlığa çalışmayıp, aklımız iyilik hareketinin bir ferdi olmaya programlanmıştı. Bizi bu günlere getirmeye vesile eden, kademe kademe bizi terbiye eden hocamıza binlerce kere şükran. İnandıramadılar. Bütün dünyada bir tek kişi de çıkıp da evet bunlar terörist demedi.
ANNEM “OĞLUM BU KADAR ÜZERİNİZE GELİYORLAR İSE BİR ŞEY YAPMIŞSINIZDIR” DEDİ
Hakkımızda mahkemeler devam etmeye başlayınca görüldü ki benim hakkımda çok ciddi şikayet dilekçeleri almışlar. Benim hakkımda 14-15 dilekçe var. Ama hiç birinde terör faaliyeti yok. Bu insanların bizleri sohbete çağırdılar, abone yaptılar ve Kurban istediler yönüne şikayette bulunmalarına anlam da veremedim. Bu insanlar neden bunu yaptılar diye çok düşündüm. Bu arada 18 ay bu gaybubet dönemi çok zor oldu. Yani biz hiç alışmamışız. Biz karakolun önünden bile geçmemişiz. Sadece itham etmediler. Bizim birinci derecede kardeşlerimize, akraba ve dostlarımıza herkese tesir ettiler. Benim annem bile ‘oğlum bu kadar üzerinize geliyorlar ise, bir şey yapmışsınızdır’ dedi. Anneme kızmazdım ki… Çünkü toplum bu kıvama getirilmişti.
ÇAMURA BATINCA 3 KABURGAM KIRILDI
Türkiye’yi birkaç arkadaş ile terk etmeye karar verdik. Kış ayı ocak ayı idi. Yani çok soğuk idi. Pirinç tarlasından 3 arkadaş ile gidiyoruz. Bir rehberimiz yok. Bir ara kilometrelerce yanlış gitmişiz. Sonra geri döndük. Ayaklarımızda çizmemiz var. Ben kulağımdan ameliyat olmuştum. Denge sistemimin bir tarafı çalışmıyor. Her balçığa bastığımda yere düştüm. Her düştüğümde çamura boylu boyuna uzanıyorsunuz. Bu düşüşler 4-5 defa oldu. En son düşüşümde kalkamadım. Diğer gençlerden bir botu diğeri ise eşyaları taşıyordu. Bu arada gözlerim karardı. Nefes alamadığımı hissettim. Kafamı kalkamıyordum. O çocuklar beni öyle görünce yanıma geldiler. Bu arada Allah’a dua ettim. Allah’ım hicret sevabı alsam da öyle ölseydim diye içimden öyle dua ettim. Ama öldürmedi rabbim. Gençler gelip beni kurtardılar. Dizlerimin üzerine çöktüm ama kalkamıyorum. 5-10 dakika öyle uzandım. Kalktığım zamanda iki yağımın üzerine basamıyordum. O gençten biri beni ki çantayı bir omzuna da beni aldı. Suyun kenarına 300-400 metre beni taşıdı. Sonradan öğrendim nefes alamayışımın sebebi 3 kaburgam kırılmış. Bu şekilde bota bindik. Olayın sıcaklığından fazla hissedemedim. Karşıya geçince bunu hissettim. Bu arada karşıdaki fundalığın içinden çıkamadık. Yönümüzü kaybettik. Sıkıntılar ile oradan da kurtulduk.
Özcan bey, eşi Zehra Hanımı Hollanda havalimanında çiçeklerle karşılamış…
BURNUMUZUN DİBİNDE Kİ İNSANLARI TANIMAKTAN İMTİNA ETMİŞİZ
O zaman düşündüm. Allah’ım yolculuk kutsal. Çok mukaddes bir yolculuk. Niyetimiz Efendimiz’in yolundan giderek onun hicret sevabına nail olmak. Ama ne acı bir şey ki ben Yunan toprağına geçtim diye şükür secdesine kapandım. Bu benim sağlam kalan ciğerime çok ağır idi. Daha sonra polisler geldiğinde komşu rahat olun. Korkmayın demesi beni daha çok bitirdi. Bizim içimize Yunan gavuru diye öyle kodlamışlardı ki önyargılarımın farkına vardım. İnsanları bir kalıba sokan bizler idik. İnsanları öteleyen bizler idik. Ama Yunan polisi dahil, Yunan halkından en küçük bir hakaret görmedik. Her alışverişte, her iletişimde onların gözlerinin içine baktım. Ve hepsinde empati yapmaya çalıştım. Türkiye’de Yunanistan’dan kaçan biri gelmiş olsa idi bizim esnafımız ne yapardı diye düşündüm. Burnumuzun dibinde ki insanları tanımaktan imtina etmişiz. Onları tanımaktan uzak kalmışız. Dönüp şükrettim. Allah’ım iyi ki buraya gelmişim dedim.
KURTULDUNUZ DİYORSUNUZ AKLINIZ ARKADA KALIYOR
‘Erdoğan’ın, benim kafamı kızdırırsanız iki polis bir savcı ile sizi terörist ilan ederim’ demesine gülmüştük. Yani kim inanır ki dedik. Ama inandı insanlar. Ben birinci dereceden akrabalarım dahil kimse ile görüşmüyorum. Bir tek ağabim vardı. Benimle görüşebilecek birisi idi. Geçen ay vefat etti. Cenab-ı Allah bizden aldı. Bizden çok seviyormuş onu. Böyle bir psikoloji ile ülkenizden ayrılıyorsunuz. Biliyorsunuz ki yaralı eşiniz, en az benim kadar tehdit altında ailen kalıyor. Benim gibi on binlercesi kalıyor. Tatlı bir hüzün karışımı bir sevinç var. Kurtuldunuz diyorsunuz aklınızda arkada bıraktıklarınız kalıyor. Ama bu arada Allah’a şükretmekten geri duramıyorsunuz. Çok şükür ki melanetin eline düşmeden beni oradan çıkarttı. Bu arada cezaevinde arkadaşlarımız kaldı. Onlardan biri Muzaffer Özcengiz ilaçları verilmediği için vefat etti. Onu rahmetle anıyorum. Biz onunla birlikte çalıştık.
HOLLANDALILARDAN ÇOK ŞEY ÖĞRENMEK ZORUNDA OLDUĞUMUZU HİSSEDİYORUM
Hollanda’da yaşamaktan oldukça mutluyuz. Çünkü özgürüm. Burada bulunmaktan mutluyum. Çünkü buradakiler, insanları sınıflandırmıyor. İltica memuruna ben sizi anlatıyorum dedim. Sizler temiz ve dürüstsünüz dedim. Bizim inancımıza göre yalan söylenmez. Söz verildi mi yerinde durulur. Vaade uyulur. Siz söz veriyorsunuz sözünüzde durup insanları ötelemiyorsunuz dedim. Sizde yardım etme duygusu var. İnsanlara yardımcı oluyorsunuz dedim. Bunlar bizim dinimizin emirleri dedim. Onun için burada bulunmaktan pişman değilim. Ben yeniden dünyaya gelmiş olsam aynı şeyleri yaşamayı arzu ederim. Bizler Hollandalılardan çok şey öğrenmek zorunda olduğumuzu hissediyorum. Entegre olarak bu topluma faydalı olmayı hedefliyoruz. Burada şuan dil öğreniyorum. Kamp aşamasından başlayan bir berberlik deneyim var. Bu yaşımdan sonra gazetecilikten sonra berber olmaya doğru gidiyorum. Ben bu topraklarda ölmeyi bir şeref addederim. Çünkü her ne kadar maddi bir şey yaşıyorsak da, ben olayın manevi yönü ile çok ilgiliyim. Allah lütfetti. Ben inandığım için, inandıklarımdan dolayı ülkemi terk etmek zorunda kaldığım için, hicret sevabı almak umudu ile burada yaşıyorum. Dönmeyi de asla düşünmüyorum.
ZEHRA YILMAZ: KAHRI DA HOŞ LÜTFU DA
Sürecin mağduru bir ev hanımı Zehra Yılmaz. ‘14 Temmuz günü kanser olduğumu öğrendim. Ameliyat olmam lazımdı. Bu süreçte tek başıma mücadele verdim. Zor bir süreçti. Ama ayaklarımın üzerinde durmam gerekiyordu. Çünkü evlatlarım vardı benim.’ derken gözleri doluyor. Zehra Yılmaz, eşi Özcan Yılmaz’ın gaybubete olduğu dönemde yaşadıkları ve yurt dışına çıkma sürecini şöyle özetliyor: ‘Rabbimden gelen baş üstüne. Kahrı da hoş lutfu da hoş.’
KENDİ ACIMIZI UNUTTUK
Ben kendi hastalığımı gerçekten unuttum. Bu kadar acıların içinde benim kanser olamam hiç birşey değildi. Veren O alan ise yine O idi. Ama en çok da sol yanım sızladı. Ameliyat olmamın ardından iki defa polisler geldi. Arama yaptılar. Ameliyat olduktan sonra bir defa eşim geçmiş olsun dedi ve akabinde gitti. Biz bunları hak etmemiştik. Biz ne yaptık, ne yapmış olabiriz ki, bizler sineği bile öldürmeyen insanlar idik. Bu süreç geçecekti atlattık. Fakat zor oldu. Bizlerden daha kötü durumda olanlar var..
RAHAT OL ARTIK ÖZGÜRSÜN
Benim hakkımda da iddianame hazırlanmıştı. ‘Yumurcak TV’yi neden kapattınız’ diye sosyal medyada paylaşımım olmuştu. Bunun yanında Zaman’ınımıza neden dokundunuz yönünde paylaşım yapmıştım. Çünkü biz Zaman’ın ekmeğini yemiştik. Bu yüzden hakkımda davalar açılmıştı. Ben de ülkeyi terk etmek için ayrılma kararı aldım. O zorlu yolda iki arkadaşım vardı. Karşıya geçtik. Fakat beynimde sessiz konuşuyordum. Birileri duymasın diye düşünmüştüm. Beyim, hanım bağırarak konuşabilirsin rahat ol, artık özgürsün dedi. Ben hala o korku ile bizi bir duyar bizi yakalar ise arkadaşların çektikleri eziyetleri çekeriz diyerekten özgür olamadığımı zannettim. Çok şükür geçtik. Bizler karıncayı bile ezmeden geçmek için kenarı dolaşan insanlarız. Ben ve arkadaşlarımız sinek dahi öldüremeyen insanlarız.
HOLLANDA’YA HİZMET ETMEK İÇİN GELDİK
Burada da imtihanlar devam ediyor. Burada eziyet yok. İnsana insan gibi muamele yapılıyor. Burada yalan, iftira yok. Kendini özgür hissettiğin için kendini oralı hissediyorsun. Biz hizmet nerede biz oradayız. Hollanda’ya da hizmet etmek için geldik. Dönmeyi de asla düşünmüyoruz.’’
[Basri Doğan] 29.10.2019 [TR724]
Çocukluğunda ayrıldığı Sakarya’nın Geyve ilçesinde kurdukları işadamları derneği ve Kimse Yok Mu’da faaliyetlerde bulunan Yılmaz hakkında, 15 Temmuz darbe girişiminin ertesi günü yakalama kararı çıkarılır. Kendisi ile aynı listede olanların gözaltına alındığını öğrenen Yılmaz, 17 Temmuz’dan sonra 18 ay gaybubet yaşamaya başlar.
Eşi o günlerde kansere yakalanır. Zehra hanım, ameliyat sürecini yalnız geçirir. Üzerlerindeki baskı dayanılmaz hal aldığında vatanlarını terk etme kararı alırlar. ‘Her seferinde kura çıkmadığı için 7 yıldır biriktirdiğimiz hac paramızı harcayarak hicret ettik.’ diyor.
Özcan ve Zehra Yılmaz ailesi yaşadıkları süreci Tr724’e anlattı.
“1960 Sakarya Geyve doğumluyum. Uzun yıllar Zaman Gazetesi’nde çeşitli görevler yaptım. En son görevim İstanbul’da Zaman Gazetesi’nin pazarlama ve promosyon müdürlüğü idi. 202’de emekli oldum. Daha önce hiç yaşamadığım, çok küçük yaşlarda ayrılmak zorunda kaldığım memleketim Sakarya’ya döndüm. Sakarya’da işadamları derneği ve Kimse Yok Mu Derneği’nde derneksel faaliyetlerde bulundum. Eşimi hastaneye yatırdığımız 17 Temmuz 2016 günü polislerin evimize geldiğini öğrendik. Ben telefon ile konuştum. Durumu anlattım. Polislere ben eşimin ameliyatı olduğu için Ankara’dayım. Polisler işini bitir öyle gel. İmza atman lazım dediler. Benimle birlikte 28 kişinin aynı dosyada olduğunu anladık. Aslında 27’sini içeri almışlar tek ben kalmışım. Dolayısıyla o günden başlayan 18 ay sürecek bir gaybubet dönemine başladım. Eşimin o zor ameliyatı döneminde başında bulunamadım. Çünkü eşimin başında iki tane polis görevlendirmişler. Mahkeme kararı ile onlara bilgi verilerek eşinin ameliyatına benden yana gelir tutuklayın demişler. Daha sonra eşimi görmeye gittim. Yakalanmadım.
TÜRKİYE’DEN ÇIKIŞIM ÇOK ZOR OLDU
Ülkeden çıkma kararı aslında baştan zor oldu. Nedeni eşim kanser ve ameliyat olmuş. Onun zor zamanında yanında olamadım. Tüm terapi sonrası ve tedavi sürecini tek başına yaptı. Eşim çıkmama saygı duydu. Beraber çıkalım dedim. Zaten hasta idi benimle gelemezdi. 7 yıl önce hac için ayırdığımız hac parasını kullanarak, rabbimin lütfü ile çıkma kararı aldık. Benim evimden buldkarı Zaman Gazetesi, Ailem Dergisi, Sızıntı Dergisi ve Aksiyon Dergisi nüshaları mahkeme kayıtlarına suç delileri olarak girmiş. Bunun yanında dernek yöneticisi olmak ve diğer derneklerde aktif olmam hepsi suç delili olarak adlandırıldı. Yani kimsesizlere yardım paketleri dağıtmak suç olmuş. Evimde bulunun Hocafendi’nin kitapları suç aleti olarak kayıtlara girdi. Gerçekten çok acı bir durum. Elhamdülillah dedim. Bu kadar ciddi hayatımızın her karesini evimin santimetrekaresini aradılar. Bütün mahremlerimize girdiler. Her şeylerimizi ortaya döktüler. Ama suç unsuru bir şey bulamadılar. Bu durum bizim aslında masumiyetimizin belgesi idi. Bu gün bir cinnet dönemini yaşıyoruz. Bu gün onların kayıtlarına göre suç delili. Bunlar bizim ileride medarı iftihar belgeler olarak ortaya çıkacak. Çünkü ortada suç aleti yok.
DÜNYA, ‘BUNLAR TERÖRİST’ DEMEDİ
Çok şükür Elhamdülillah, büyüğümüzün yönlendirmesi, hizmetin terbiyesi ile bizler suç işlemeye değil, suç işleyenleri suçtan vazgeçirmeye programlanmış insanlarız. Evet beynimiz yıkandı. Hadisler ile yıkandı Elhamdülillah.Üstadın eserleri ile yıkandı. Aklımız onlar gibi şeytanlığa çalışmayıp, aklımız iyilik hareketinin bir ferdi olmaya programlanmıştı. Bizi bu günlere getirmeye vesile eden, kademe kademe bizi terbiye eden hocamıza binlerce kere şükran. İnandıramadılar. Bütün dünyada bir tek kişi de çıkıp da evet bunlar terörist demedi.
ANNEM “OĞLUM BU KADAR ÜZERİNİZE GELİYORLAR İSE BİR ŞEY YAPMIŞSINIZDIR” DEDİ
Hakkımızda mahkemeler devam etmeye başlayınca görüldü ki benim hakkımda çok ciddi şikayet dilekçeleri almışlar. Benim hakkımda 14-15 dilekçe var. Ama hiç birinde terör faaliyeti yok. Bu insanların bizleri sohbete çağırdılar, abone yaptılar ve Kurban istediler yönüne şikayette bulunmalarına anlam da veremedim. Bu insanlar neden bunu yaptılar diye çok düşündüm. Bu arada 18 ay bu gaybubet dönemi çok zor oldu. Yani biz hiç alışmamışız. Biz karakolun önünden bile geçmemişiz. Sadece itham etmediler. Bizim birinci derecede kardeşlerimize, akraba ve dostlarımıza herkese tesir ettiler. Benim annem bile ‘oğlum bu kadar üzerinize geliyorlar ise, bir şey yapmışsınızdır’ dedi. Anneme kızmazdım ki… Çünkü toplum bu kıvama getirilmişti.
ÇAMURA BATINCA 3 KABURGAM KIRILDI
Türkiye’yi birkaç arkadaş ile terk etmeye karar verdik. Kış ayı ocak ayı idi. Yani çok soğuk idi. Pirinç tarlasından 3 arkadaş ile gidiyoruz. Bir rehberimiz yok. Bir ara kilometrelerce yanlış gitmişiz. Sonra geri döndük. Ayaklarımızda çizmemiz var. Ben kulağımdan ameliyat olmuştum. Denge sistemimin bir tarafı çalışmıyor. Her balçığa bastığımda yere düştüm. Her düştüğümde çamura boylu boyuna uzanıyorsunuz. Bu düşüşler 4-5 defa oldu. En son düşüşümde kalkamadım. Diğer gençlerden bir botu diğeri ise eşyaları taşıyordu. Bu arada gözlerim karardı. Nefes alamadığımı hissettim. Kafamı kalkamıyordum. O çocuklar beni öyle görünce yanıma geldiler. Bu arada Allah’a dua ettim. Allah’ım hicret sevabı alsam da öyle ölseydim diye içimden öyle dua ettim. Ama öldürmedi rabbim. Gençler gelip beni kurtardılar. Dizlerimin üzerine çöktüm ama kalkamıyorum. 5-10 dakika öyle uzandım. Kalktığım zamanda iki yağımın üzerine basamıyordum. O gençten biri beni ki çantayı bir omzuna da beni aldı. Suyun kenarına 300-400 metre beni taşıdı. Sonradan öğrendim nefes alamayışımın sebebi 3 kaburgam kırılmış. Bu şekilde bota bindik. Olayın sıcaklığından fazla hissedemedim. Karşıya geçince bunu hissettim. Bu arada karşıdaki fundalığın içinden çıkamadık. Yönümüzü kaybettik. Sıkıntılar ile oradan da kurtulduk.
Özcan bey, eşi Zehra Hanımı Hollanda havalimanında çiçeklerle karşılamış…
BURNUMUZUN DİBİNDE Kİ İNSANLARI TANIMAKTAN İMTİNA ETMİŞİZ
O zaman düşündüm. Allah’ım yolculuk kutsal. Çok mukaddes bir yolculuk. Niyetimiz Efendimiz’in yolundan giderek onun hicret sevabına nail olmak. Ama ne acı bir şey ki ben Yunan toprağına geçtim diye şükür secdesine kapandım. Bu benim sağlam kalan ciğerime çok ağır idi. Daha sonra polisler geldiğinde komşu rahat olun. Korkmayın demesi beni daha çok bitirdi. Bizim içimize Yunan gavuru diye öyle kodlamışlardı ki önyargılarımın farkına vardım. İnsanları bir kalıba sokan bizler idik. İnsanları öteleyen bizler idik. Ama Yunan polisi dahil, Yunan halkından en küçük bir hakaret görmedik. Her alışverişte, her iletişimde onların gözlerinin içine baktım. Ve hepsinde empati yapmaya çalıştım. Türkiye’de Yunanistan’dan kaçan biri gelmiş olsa idi bizim esnafımız ne yapardı diye düşündüm. Burnumuzun dibinde ki insanları tanımaktan imtina etmişiz. Onları tanımaktan uzak kalmışız. Dönüp şükrettim. Allah’ım iyi ki buraya gelmişim dedim.
KURTULDUNUZ DİYORSUNUZ AKLINIZ ARKADA KALIYOR
‘Erdoğan’ın, benim kafamı kızdırırsanız iki polis bir savcı ile sizi terörist ilan ederim’ demesine gülmüştük. Yani kim inanır ki dedik. Ama inandı insanlar. Ben birinci dereceden akrabalarım dahil kimse ile görüşmüyorum. Bir tek ağabim vardı. Benimle görüşebilecek birisi idi. Geçen ay vefat etti. Cenab-ı Allah bizden aldı. Bizden çok seviyormuş onu. Böyle bir psikoloji ile ülkenizden ayrılıyorsunuz. Biliyorsunuz ki yaralı eşiniz, en az benim kadar tehdit altında ailen kalıyor. Benim gibi on binlercesi kalıyor. Tatlı bir hüzün karışımı bir sevinç var. Kurtuldunuz diyorsunuz aklınızda arkada bıraktıklarınız kalıyor. Ama bu arada Allah’a şükretmekten geri duramıyorsunuz. Çok şükür ki melanetin eline düşmeden beni oradan çıkarttı. Bu arada cezaevinde arkadaşlarımız kaldı. Onlardan biri Muzaffer Özcengiz ilaçları verilmediği için vefat etti. Onu rahmetle anıyorum. Biz onunla birlikte çalıştık.
HOLLANDALILARDAN ÇOK ŞEY ÖĞRENMEK ZORUNDA OLDUĞUMUZU HİSSEDİYORUM
Hollanda’da yaşamaktan oldukça mutluyuz. Çünkü özgürüm. Burada bulunmaktan mutluyum. Çünkü buradakiler, insanları sınıflandırmıyor. İltica memuruna ben sizi anlatıyorum dedim. Sizler temiz ve dürüstsünüz dedim. Bizim inancımıza göre yalan söylenmez. Söz verildi mi yerinde durulur. Vaade uyulur. Siz söz veriyorsunuz sözünüzde durup insanları ötelemiyorsunuz dedim. Sizde yardım etme duygusu var. İnsanlara yardımcı oluyorsunuz dedim. Bunlar bizim dinimizin emirleri dedim. Onun için burada bulunmaktan pişman değilim. Ben yeniden dünyaya gelmiş olsam aynı şeyleri yaşamayı arzu ederim. Bizler Hollandalılardan çok şey öğrenmek zorunda olduğumuzu hissediyorum. Entegre olarak bu topluma faydalı olmayı hedefliyoruz. Burada şuan dil öğreniyorum. Kamp aşamasından başlayan bir berberlik deneyim var. Bu yaşımdan sonra gazetecilikten sonra berber olmaya doğru gidiyorum. Ben bu topraklarda ölmeyi bir şeref addederim. Çünkü her ne kadar maddi bir şey yaşıyorsak da, ben olayın manevi yönü ile çok ilgiliyim. Allah lütfetti. Ben inandığım için, inandıklarımdan dolayı ülkemi terk etmek zorunda kaldığım için, hicret sevabı almak umudu ile burada yaşıyorum. Dönmeyi de asla düşünmüyorum.
ZEHRA YILMAZ: KAHRI DA HOŞ LÜTFU DA
Sürecin mağduru bir ev hanımı Zehra Yılmaz. ‘14 Temmuz günü kanser olduğumu öğrendim. Ameliyat olmam lazımdı. Bu süreçte tek başıma mücadele verdim. Zor bir süreçti. Ama ayaklarımın üzerinde durmam gerekiyordu. Çünkü evlatlarım vardı benim.’ derken gözleri doluyor. Zehra Yılmaz, eşi Özcan Yılmaz’ın gaybubete olduğu dönemde yaşadıkları ve yurt dışına çıkma sürecini şöyle özetliyor: ‘Rabbimden gelen baş üstüne. Kahrı da hoş lutfu da hoş.’
KENDİ ACIMIZI UNUTTUK
Ben kendi hastalığımı gerçekten unuttum. Bu kadar acıların içinde benim kanser olamam hiç birşey değildi. Veren O alan ise yine O idi. Ama en çok da sol yanım sızladı. Ameliyat olmamın ardından iki defa polisler geldi. Arama yaptılar. Ameliyat olduktan sonra bir defa eşim geçmiş olsun dedi ve akabinde gitti. Biz bunları hak etmemiştik. Biz ne yaptık, ne yapmış olabiriz ki, bizler sineği bile öldürmeyen insanlar idik. Bu süreç geçecekti atlattık. Fakat zor oldu. Bizlerden daha kötü durumda olanlar var..
RAHAT OL ARTIK ÖZGÜRSÜN
Benim hakkımda da iddianame hazırlanmıştı. ‘Yumurcak TV’yi neden kapattınız’ diye sosyal medyada paylaşımım olmuştu. Bunun yanında Zaman’ınımıza neden dokundunuz yönünde paylaşım yapmıştım. Çünkü biz Zaman’ın ekmeğini yemiştik. Bu yüzden hakkımda davalar açılmıştı. Ben de ülkeyi terk etmek için ayrılma kararı aldım. O zorlu yolda iki arkadaşım vardı. Karşıya geçtik. Fakat beynimde sessiz konuşuyordum. Birileri duymasın diye düşünmüştüm. Beyim, hanım bağırarak konuşabilirsin rahat ol, artık özgürsün dedi. Ben hala o korku ile bizi bir duyar bizi yakalar ise arkadaşların çektikleri eziyetleri çekeriz diyerekten özgür olamadığımı zannettim. Çok şükür geçtik. Bizler karıncayı bile ezmeden geçmek için kenarı dolaşan insanlarız. Ben ve arkadaşlarımız sinek dahi öldüremeyen insanlarız.
HOLLANDA’YA HİZMET ETMEK İÇİN GELDİK
Burada da imtihanlar devam ediyor. Burada eziyet yok. İnsana insan gibi muamele yapılıyor. Burada yalan, iftira yok. Kendini özgür hissettiğin için kendini oralı hissediyorsun. Biz hizmet nerede biz oradayız. Hollanda’ya da hizmet etmek için geldik. Dönmeyi de asla düşünmüyoruz.’’
[Basri Doğan] 29.10.2019 [TR724]
İslam’a göre şoklamayla kesim [Dr. Yüksel Çayıroğlu]
Günümüzde en çok uygulanan bayıltma yöntemleri elektroşok, tabanca kullanılması ve karbondioksit gazı verilmesidir. Bir de hızlı bir şekilde hayvanın boyun omurlarının birbirinden ayrılması veya öldürücü şiddette elektrik verilmesi gibi doğrudan hayvanı öldürmeye yönelik olarak kullanılan yöntemler vardır. Fakat uygulama alanı kısıtlı olan bu yöntemlerde boğazlama işlemi gerçekleşmediği için hayvanın murdar olacağı izahtan varestedir.
Elektrikle Bayıltma
Elektrikle bayıltma yöntemi hem kanatlılara hem de küçükbaş ve büyükbaş hayvanlara uygulanmaktadır. Kullanılan aletler, verilen elektrik akımı ve elektriğin verilme süresi uygulamalara göre değişmekte ve buna bağlı olarak da, verilen elektriğin hayvan vücudunda meydana getirdiği etkiler ve hayvanın tekrar normal hayat fonksiyonlarına dönme süresi değişmektedir. Hatta elektriğin şiddetli verilmesi durumunda hayvan ölümleri de gözlenmektedir.
Büyükbaş ve küçükbaş hayvanların bayıltmasında elektroşok aleti kullanılır. Bu aletin elektrotları hayvanın göz ile kulak arasında bulunan şakak bölgelerine yerleştirilir ve ardından 8-10 saniye boyunca 70-80 volt ve 8 amper elektrik akımı verilir. Bunun neticesinde bayılan hayvanın beyin fonksiyonları durur fakat kalbi çalışmaya devam eder. Hayvan kesilmediği takdirde birkaç dakika sonra hareketlenmeye başlar ve yavaş yavaş ayaklanır.
Bu yöntemin uygulandığı hayvanların muhtelif bölgelerinde kanamalar oluşabilmekte ve bu da etin kalitesini düşürmekte, yükselen kan basıncıyla birlikte kesim sırasında bazı damarlar yırtılarak kan doku içerisine yayılabilmekte, kalça ve kürek kemiklerinde kırıklar görülebilmekte ve akımın yüksek olmasına göre verilen elektrik kalbin durmasına ve ölüme sebep olabilmektedir.
Tabancayla Bayıltma
Özellikle Avrupa ülkelerinde hayvanları kesimden önce bayıltmak amacıyla yaygın şekilde uygulanan diğer bir yöntem de ucunda demir bir çubuk bulunan tabanca kullanılmasıdır. Bu uygulamada tetiğe basıldığı anda, tabancanın ucunda bulunan ve 10 cm civarında bulunan demir bir çubuk ani bir şekilde hayvanın alnından içeriye girip beyin dokusunu zedeler ve böylece hayvan geri dönüşümsüz olarak bayılır. Daha doğrusu başına tabancayla vurulan bir hayvan ölüme doğru giden bir şok sürecine girer.
Ucunda demir çubuk bulunan tabancaların yanında bazı yerlerde normal kurşun atan tabancalar da kullanılır. Tabanca ile bayıltma metodu daha çok sığırlarda kullanılsa da at, domuz ve daha başka kasaplık hayvanlara da tatbik edilir.
Yapılan araştırmalarda, bayıltma işleminin etlerde kanamalara sebep olduğu, adrenalin seviyesini yükselttiği, ette kalite bozukluklarına rastlandığı ve Deli Dana Hastalığının hayvanlardan insanlara bulaşmasında etkili olabileceği ifade edilmiştir. Nitekim İngiltere’de tabancayla bayıltma metodu, bu hastalığa sebep olma riskinden dolayı 2001 yılında yasaklanmıştır.
Gazla Bayıltma
Diğerlerine nispeten gazla bayıltma işlemi en az uygulanan bir metottur. Bu metodun özellikle yüksek kesim kapasitesine sahip olan domuz mezbahalarında kullanıldığı ifade edilse de, bu yönteme diğer hayvanların bayıltılmasında da başvurulur. Bunun için hayvanlar, içinde %60-80 oranında karbondioksit gazı bulunan özel olarak hazırlanmış odalara alınır ve böylece 20-40 saniye boyunca bu gazı teneffüs etmeleri sağlanır. Oksijenden mahrum kalan ve belirli bir süre karbondioksit gazına maruz kalan hayvanların solunumu durma noktasına gelir, bilinçleri kaybolur ve hayvanlar birkaç saniye içerisinde bayılırlar.
Karbondioksit gazıyla bayıltılan hayvanlar yaklaşık olarak 60-70 saniye boyunca baygın durumda kalmakta ve kesim de bu esnada gerçekleştirilmektedir. Şayet bu hayvanlar yeniden temiz havaya çıkartılacak olurlarsa, bir iki dakika içerisinde yeniden ayılmaya başlayacakları ve en geç beş dakika içerisinde de normal vücut fonksiyonlarını elde edecekleri ifade edilmiştir.
Bu metodun uygulanmasının yüksek maliyet gerektirmesi en önemli dezavantaj olarak görülmekte, bu uygulamadan sonra hayvanlarda iç kanamanın gözükmemesi, işlemin daha az iş gücü gerektirmesi, kesim sonrasında kanamanın fazla olması ve uygulamanın hijyenik koşulların oluşmasına yardımcı olması ise bu metodun avantajları arasında sayılmaktadır.
Niçin şoklamaya ihtiyaç duyuluyor?
Günümüzde Avrupa ülkelerinde şoklama zorunlu tutulmaktadır. Bu metodun uygulanmasına gösterilen temel gerekçe hayvanın daha az acı çekmesini sağlamak ve kesimin rahat yapılabilmesini temin etmektir. Yani hayvan refahı, iş güvenliği, hızlı iş akışı, ekonomik olma gibi sebeplerle hayvanlar farklı yöntemler kullanılarak kesimden önce bayıltılmaktadır.
Kanatlıların bayıltılmalarının sebebi de onların hem az acı çekmelerini sağlamak hem kesimlerinin kolay yapılabilmesi temin etmek hem de kesimden sonra fazla çırpınmalarını önlemek suretiyle kanatlarının zarar görmesini engellemektir. Yoksa tavuklar kanatlarını birbirine veya makinelere vurduğundan dolayı, kanatlarında kırık ve çıkıklar oluşabilmekte ve bu da zayiatı arttırmaktadır.
Ölmek üzere olan bir hayvan kesildiğinde helal olur mu?
İslâm’a göre evcil bir hayvanın etinin helâl olması için, hayvanın kesim sırasında canlı olması şarttır. Aksi takdirde boğazlamanın bir anlamı kalmaz. Aynı şekilde hayvanın ölümü, başka bir sebepten değil boğazlamadan kaynaklanmalıdır.
Hiç şüphesiz bir hayvan, vurulma, yaralanma, süsülme, yuvarlanma, boğulma, hastalanma gibi ölümüne yol açacak pek çok hâdiseye maruz kalabilir. Şayet bu gibi durumlarda hayvan boğazlanmadan önce ölürse meyte (murdar) hükmünü alır. Fakat ölmeden önce hayvana yetişilir ve boğazlanırsa, şer’î tezkiye gerçekleşmiş olacağından eti de helâl olur. Hasta veya yaralı olarak yetişilen bir hayvanın durumu, onun öldüğüne dair bir zann-ı galip oluşturmayacak derecedeyse ve hayvanın yaşamasından ümit kesilmediyse, boğazlandığı takdirde böyle bir hayvanın yenilebileceğine dair fukaha arasında ittifak vardır.
Zira âyette meyte ve meyte hükmünde olan hayvanlar haram kılındıktan sonra, bir şekilde yaralanmış ve ölmek üzere olan hayvanların ölmeden önce boğazlanmaları istisna edilmiştir. Haram kılınan sınıflardan istisna edilen bir şeyin ise helâl olduğu ifade edilmiştir.
Öte yandan Kâ’b b. Malik’in cariyesi, Sel’ dağlarında koyunlarını otlatırken, onlardan birisinin hastalanması üzerine hemen yetişerek hayvanı keskin bir taşla kesmiş ve bu hayvanın yenilip yenilemeyeceği Allah Resûlü’ne sorulduğunda, O (s.a.s) bu hayvanın yenilmesini emretmiştir. (Buharî, Zebâih 18)
Aynı şekilde Resûl-i Ekrem Ebû Sa’labe’ye şöyle demiştir: “Eğitilmemiş köpeğin ile bir av hayvanı elde ettiğinde, şayet (ölmeden önce) onun boğazlamasına yetişirsen, ondan ye.” (Buharî, Zebâih 4) Tirmizî’nin rivayet ettiği başka bir hadis-i şerifte ise Zeyd b. Sabit, kurdun saldırdığı bir koyunu ölmeden önce sivri bir taşla kestiklerini ve Nebiyy-i Ekrem’in de bu koyunun yenilmesine izin verdiğini nakletmiştir. (Nesaî, Dahâyâ 24)
Boğazlanacak Bir Hayvanın Taşıması Gereken Asgari Hayat Şartları
Ölmeden önce boğazlanan hayvanın helâl olacağı ifade edilse de kesimden önce boğazlanacak hayvanın taşıması gereken asgari hayat belirtileri ve kesim esnasında göstereceği tepkilerle ilgili fakihlerin farklı değerlendirmeleri olmuştur. Yani öldürücü bir darbe alan, yaşama ümidi kalmayan ve hayat emareleri zayıflayan bir hayvanın boğazlandığında yenilip yenilmeyeceği ihtilaflı bir meseledir.
Ebu Hanife, kesim esnasında hayvanın mutlak manada canlı olmasını yeterli görmüştür. Dolayısıyla ona göre hayatının son deminde yetişilmiş ve ölmeden önce boğazlanmış olsa bile o hayvanın eti helâldir. Kesimden önce hayvanın canlı olup olmadığı kesin olarak bilinmediği takdirde kesim esnasında hayvandan tazyikli bir şekilde kan çıkmasına veya onun hareket etmesine itibar edilir ve bu durumda hayvan helal olur. Hanefî mezhebinde kendisiyle fetva verilen görüş budur.
Fakat Ebu Hanife’den şöyle bir görüş de nakledilmiştir: “Boğazlanan bir hayvanın etinin helâl olması için, onun kesilmediği takdirde ez az bir gün yaşayacak hâlde olması gerekir.” Ebû Yusuf da mutlak olarak canlı olmayı yeterli bulmayarak kesilecek hayvanda açık hayat emarelerinin bulunmasını (hayatün beyyinetün/hayatün makdûratün) şart koşmuştur. Çünkü yaşama ümidi kalmayan bir hayvan boğazlansa bile onun ölüm sebebi zebh (boğazlama) olmamaktadır. Ebu Yusuf, -kendisinden gelen farklı rivayetlere göre- hayat-ı beyyineyi, hayvanın kesilmediği takdirde yarım gün, bir gün veya bir günden fazla yaşayacak olması şeklinde tarif etmiştir.
Aynı şekilde İmam Muhammed de boğazlanacak bir hayvanda açık hayat belirtilerini şart koşmuş ve bunun ölçüsü olarak da böyle bir hayvanın, kesilmiş bir hayvandan daha fazla yaşayabilecek bir durumda olması gerektiğini söylemiştir. Onlar açık hayat emarelerinin bulunmadığı bir hayvanı hükmen meyte kabul etmiş ve kesimin de böyle bir hayvanı helâl kılmayacağını söylemişlerdir.
Şafiî ve Hanbeliler ise boğulma, bir yerden yuvarlanma, vurulma, süsülme, yırtıcı bir hayvan tarafından ısırılma veya bağırsakların dışarı çıkması gibi hayvanın helakine sebep olacak bir durumun bulunması halinde, kesilecek hayvanın kalıcı (müstekır) bir hayata sahip olmasını şart koşmuşlar fakat hayvanın helakini gerektirecek bir durumun bulunmaması halinde hayvanın bir şekilde canlı olmasını kâfi görmüşlerdir. Bir görüşe göre el-hayatü’l-müstekırre, hayvanın, boğazlanmış bir hayvandan daha fazla hareket kabiliyetine sahip olması, diğer görüşe göre ise hayvanın bir-iki gün yaşayabilecek durumda bulunması demektir. Şayet yaralanmış bir hayvanda sadece boğazlanmış bir hayvan kadar hayat emaresi kalırsa, böyle bir hayvanın meyte hükmünde olacağını ve yenilmesinin de helâl olmayacağını ifade etmişlerdir. Şafiî ve Hanbeliler hayvanın yaşama ümidinin bulunmasını şart koşmadıkları için, hayat-ı müstekırre bulunduktan sonra hayvanın aldığı yara veya darbeden dolayı ölümünün kesin olması onun yenilmesini haram kılmayacaktır.
Malikiler de iç organların veya beynin dışarı saçılması, omuriliğin kesilmesi gibi hayatî organlarından birisinden ölümcül bir darbe almış ve yaşama ümidi kalmamış bir hayvanın, boğazlamayla helâl olmayacağını söylemişlerdir. Çünkü böyle bir hayvan hükmen meyte sayılacaktır ve boğazlamanın da meyteye bir etkisi yoktur. Fakat onlar öldürücü organlarından böyle bir darbe almamış bir hayvanın, boğazlandıktan sonra yenilebileceğini ifade etmiş ve hatta böyle bir hayvanın yaşama ümidinin olup olmamasını da eşit kabul etmişlerdir.
Konuyla ilgili üzerinde durulan diğer bir husus da ruhun çıkmasının başka değil sadece boğazlamayla vuku bulmasıdır. Bununla ilgili Ebû Yusuf şu misalleri vermiştir: Şayet bir kimse bir koyunu ikiye bölse, başka birisi de henüz koyunun kafası hareket etmekteyken yani canı tam çıkmadan önce onu boğazlasa; veya bir adam koyunun karnını yararak karnındaki organlarını çıkarsa ve başka birisi de onu boğazlasa, bu durumlarda bu koyunun eti yenilmez. Çünkü ilk kişilerin yaptıkları fiiller öldürücüdür. Yani bu iki durumda koyun boğazlanmasa bile aldığı darbelerle ölecektir.
Şafiîler de boğazlamayla aynı anda yapılan ve hayvanın ölümünde etkili olan yaralamanın hayvanı meyte hükmüne getireceğini söylemişlerdir. Mesela bir kişi hayvanı boğazlarken diğeri de onun karnını deşerek bağırsaklarını çıkardığında böyle bir hayvanın helâl olmayacağı belirtilmiştir. Çünkü bu durumda helâl kılıcı ile haram kılıcı sebepler bir arada bulunmaktadır ki böyle bir durumda haramlık ciheti ağır basacaktır.
Hanbeliler de kesimden sonra fakat hayvanın canı çıkmadan önce onun ölümüne yardımcı olacak başka bir sebebin bulunması durumunda böyle bir hayvanın meyte olacağını söylemişlerdir. Mesela boğazlanan bir hayvan hemen suya atılarak boğulacak olursa, onlara göre böyle bir hayvanın eti haram olacaktır. Fakat Hanbelî mezhebindeki diğer bir görüşe göre böyle bir hayvanın yenilmesinde bir mahzur yoktur.
Fukahanın konuyla ilgili yaklaşımlarından anlaşılan o ki, boğulma, yuvarlanma, süsülme, vurulma veya yırtıcı hayvan tarafından ısırılma gibi bir musibete maruz kalmış ve kesilmesi düşünülen bir hayvanla ilgili ileri sürülen bütün bu şartlar, teferruat bir yana bırakılacak olursa temelde iki hususun anlaşılmasına yöneliktir: Birincisi hayvanın kesim esnasında canlı olup olmadığı, diğeri de hayvanın ölüm sebebinin boğazlama olup olmadığıdır.
Kesimden önce bayıltılan hayvan helâl olur mu?
Kesimden önce hayvanları bayıltmaya yönelik uygulamalar İslâm’a göre iki açıdan değerlendirilebilir. Birincisi bu uygulamaların hayvanın etinin hükmüne etkisi, diğeri de hayvan hakları açısından bu gibi uygulamaların caiz olup olmadığı.
Öncelikle kullanılan bayıltma/şoklama yöntemleri hayvanı öldürdüğü takdirde hayvan murdar olacaktır. Boğazlamanın ise murdar bir hayvan üzerinde hiçbir etkisi olmayacağı için bu hayvanın eti haram olacaktır.
Öte yandan tabanca kullanımıyla, elektrik ve gaz kullanımını da birbirinden ayırmak gerekir. Çünkü tabanca kullanımında hayvanın bir daha normal hayata dönmesi imkansızdır. Elektrik ve gaz kullanımında ise bunlar ölçülü verildiği takdirde hayvan sadece bayılmakta ve bir süre sonra tekrar normal hayatına dönmektedir. Şu hâlde tekrar normal hayata dönebilecek hayvanların baygın hâldeyken kesimlerinin -fakihlerin öne sürdüğü şartlar açısından- caiz olacağı ancak tabancayla bayıltılan bir hayvanın Ebû Hanife’ye göre caiz ancak diğerlerine göre haram olacağı söylenebilir.
Gerçi biz her ne kadar günümüzdeki bayıltma yöntemlerini ele alırken, fakihlerin boğulmuş, süsülmüş, yüksek bir yerden yuvarlanmış vb. hayvanlarla ilgili görüşlerini bir kıyas olarak kullansak da aslında arada ciddî bir fark bulunmaktadır. Çünkü fukahanın hükmünü araştırdıkları hayvanlar daha ziyade insan müdahalesi olmadan kendiliğinden veya başka bir hayvan tarafından yaralanmış bulunmakta, bizim hükmünü tespit etmeye çalıştığımız hayvanlar ise insan müdahalesiyle yaralanmakta ve bayıltılmaktadırlar. Fakat her halükârda, bir şekilde yara almış veya şuurunu kaybetmiş bir hayvanın kesimi söz konusu olduğundan, fukahanın konuyla ilgili yaklaşımlarının meselemize ışık tutacağı da bir gerçektir.
Mecmeu’l-fıkhi’l-İslâmî’nin, 1997 yılında 18 Haziran ile 3 Temmuz tarihleri arasında Cidde’de yapmış oldu toplantıda aldığı 95 (10/3) numaralı kararı özetle şu şekildedir: Şer’î tezkiyede asıl olan hayvanı bayıltmamaktır. Çünkü hayvana şefkat gösterme, onun kesimini güzel yapma ve hayvanın çekeceği sıkıntıyı azaltma açısından en mükemmel kesim, şartları ve adabı gözetilerek yapılan şer’î boğazlamadır. Kesimden önce ölmediğine dair gerekli şartları taşıması hâlinde, bayıltıldıktan sonra şer’î boğazlamaya tâbi tutulan hayvanlar helâl olurlar. Buna göre (1) Elektroşok aletinin kutupları, (kalbin durmasına mâni olmak için) hayvanın ya şakaklarına ya da alın bölgesine konulmalıdır. (2) Voltaj, 100-400 volt aralığında olmalıdır. (3) Elektrik akımının şiddeti koyunlarda 0,75-1 amper, sığırlarda ise 2-2,25 amper aralığında olmalıdır. (4) Elektrik akımı, 3 ile 6 saniye süresince verilmelidir. Boğazlanması murad edilen hayvanın, vurucu iğneli (el-ibretü’l-mevkûze) tabancayla, baltayla veya tokmakla bayıltılması caiz değildir. Kesimden önce ölümüne yol açmadığı sürece karbondioksit gazıyla veya dairevî başlıklı tabancayla bayıltıldıktan sonra boğazlanan hayvanlar haram değildir.
Bazı modern araştırmacılar, hayvanın boğazlanmasının asıl maksadının ondaki pis kanı akıtmak olduğunu hâlbuki modern yöntemlerle bayıltılan hayvanlarda kesim esnasında yeterli kan boşalımının gerçekleşmediğini öne sürmek suretiyle bu yöntemlerin uygulanmasına karşı çıkmıştır. Onların iddiasına göre hayvana elektrik verilmesi kalbin vazifesini düzgün yapamamasına sebep olmakta ve dolayısıyla kan yeterli miktarda dışarı atılamamaktadır.
Kanın vücudun muhtelif bölgelerinden kalbe taşınması ve tekrar kalbten pompalanması iskelet kaslarının fonksiyonlarını tam olarak yerine getiriyor olmasına bağlıdır. Aksi takdirde doku içindeki kan dışarı atılamamaktadır. İskelet kaslarının çalışması ise iradî olmaktadır. Dolayısıyla onların görevini yapabilmesi için hayvanın uyanık ve bilincinin yerinde olması ve kasların da sağlam olması gerekmektedir. Bu açıdan hayvanı bayıltmaya yönelik işlemler kanın daha az vücuttan dışarı atılmasına sebep olmaktadır.
Kan, kasaplık bir hayvanın canlı ağırlığının % 7-8’lik miktarını oluşturmaktadır. Fakat kesilen bir hayvanın kanının tamamı dışarı akmamakta, en etkili bir kesimde bile hayvan vücudunda bulunan kanın ancak % 50’si boşalmaktadır. Ne var ki hayvan bayıltıldığı takdirde akan kan miktarı bundan çok daha aşağılara düşmektedir. Hayvandan en fazla kanın boşalması boğazdan kesmeyle mümkün olmaktadır. Hayvanın baş aşağı asılması ise kanın akmasını daha da arttırmaktadır.
Konuyla ilgili yapılan bazı çalışmalar, hayvanları bayıltarak kesmenin en önemli gerekçesi olarak gösterilen hayvanın az acı çekmesi olayının da doğru olmadığını göstermektedir. Bazıları sinir sisteminin merkezi konumunda bulunan beynin tahrip edilmesinin ağrıyı azaltmayıp bilakis arttırdığını ileri sürmektedirler. Nitekim Almanya’nın Hannover Üniversitesi Veteriner Fakültesi’nde Prof. Wilhelm Schulze’nin başkanlığında yürütülen bir araştırmada, kafatası yüzeyine cerrahi yöntemlerle elektrotlar yerleştirildikten sonra EEG cihazı yardımıyla tabancayla bayıltılarak ve bayıltılmadan kesilen hayvanlarda oluşan ağrının miktarı ölçülmeye çalışılmıştır. Neticede bayıltmaksızın doğrudan kesimin daha az ağrılı olduğu tespit edilmiştir. EEG kayıtlarına göre doğrudan kesimi müteakip ilk üç saniye içerisinde hayvan hissedilir bir ağrı çekmemiş, daha sonraki üç saniye içerisinde ise vücuttan fazla miktarda kanın dışarı boşalmasına ve beyne giden kan miktarının azalmasına bağlı olarak şok halinin ve şuursuzluğun hâkim olduğu gözlemlenmiştir. Yani ilk altı saniye sonra EEG sıfır seviyesine inmiştir. Tabancayla bayıltma işleminde ise EEG kayıtlarından anlaşıldığına göre bayıltmanın hemen ardından hayvanda şiddetli bir ağrı oluşmuştur.
Sonuç
Netice itibarıyla diyebiliriz ki günümüzde hayvan refahı adına uygulanan bayıltma yöntemlerine başvurulmasının hiçbir zorlayıcı gerekçesi bulunmamaktadır. Bizce hayvanın beynine 10 cm’lik bir demir çubuğun girip çıkması, hayvanın kafasına tokmakla vurulması, hayvana onu bayıltacak düzeyde elektrik şokunun verilmesi veya hayvanın oksijensiz bir ortamda yüksek yoğunlukta karbondioksit gazına maruz bırakılması gibi uygulamalar onun boğazlanmasına nispetle çok daha acımasızca ve vahşice gözükmektedir. Bu yöntemlerin iddia edildiği gibi hayvana daha az acı ve ızdırap verdiği de kesin değildir. Başka milletlerin bu tür uygulamalarının Müslümanlar açısından hiçbir bağlayıcı değeri yoktur. Biz inanıyoruz ki bu konuda İslâm’ın öngördüğü kesim şekli, hem kanın daha hızlı ve daha çok boşalması hem de hayvanın en az acı çekmesi açısından en etkili yöntemdir.
Bu sebepledir ki Müslümanların mümkün olduğu ölçüde bayıltmadan normal yollarla hayvanları boğazlamaları bir esas olmalıdır. Bunun mümkün olmadığı ve bayıltmanın zorunlu olduğu durumlarda ise hayvanın tekrar ayılmasına imkân veren bayıltma yöntemleri diğerlerine tercih edilmelidir ki hayvanın kesimden dolayı öldüğü anlaşılsın. Şüphesiz tabancayla bayıltmada bu mümkün olmamaktadır. Çünkü tabancayla vurulan bir hayvanda kalıcı bir hayatın bulunduğu iddia edilemez. Fakat buna da imkân olmadığı ve zaruretin bulunduğu durumlarda, İmam Azam’ın fetvası gereğince en azından hayvanın canlı iken kesimine dikkat edilmelidir.
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 29.10.2019 [TR724]
Elektrikle Bayıltma
Elektrikle bayıltma yöntemi hem kanatlılara hem de küçükbaş ve büyükbaş hayvanlara uygulanmaktadır. Kullanılan aletler, verilen elektrik akımı ve elektriğin verilme süresi uygulamalara göre değişmekte ve buna bağlı olarak da, verilen elektriğin hayvan vücudunda meydana getirdiği etkiler ve hayvanın tekrar normal hayat fonksiyonlarına dönme süresi değişmektedir. Hatta elektriğin şiddetli verilmesi durumunda hayvan ölümleri de gözlenmektedir.
Büyükbaş ve küçükbaş hayvanların bayıltmasında elektroşok aleti kullanılır. Bu aletin elektrotları hayvanın göz ile kulak arasında bulunan şakak bölgelerine yerleştirilir ve ardından 8-10 saniye boyunca 70-80 volt ve 8 amper elektrik akımı verilir. Bunun neticesinde bayılan hayvanın beyin fonksiyonları durur fakat kalbi çalışmaya devam eder. Hayvan kesilmediği takdirde birkaç dakika sonra hareketlenmeye başlar ve yavaş yavaş ayaklanır.
Bu yöntemin uygulandığı hayvanların muhtelif bölgelerinde kanamalar oluşabilmekte ve bu da etin kalitesini düşürmekte, yükselen kan basıncıyla birlikte kesim sırasında bazı damarlar yırtılarak kan doku içerisine yayılabilmekte, kalça ve kürek kemiklerinde kırıklar görülebilmekte ve akımın yüksek olmasına göre verilen elektrik kalbin durmasına ve ölüme sebep olabilmektedir.
Tabancayla Bayıltma
Özellikle Avrupa ülkelerinde hayvanları kesimden önce bayıltmak amacıyla yaygın şekilde uygulanan diğer bir yöntem de ucunda demir bir çubuk bulunan tabanca kullanılmasıdır. Bu uygulamada tetiğe basıldığı anda, tabancanın ucunda bulunan ve 10 cm civarında bulunan demir bir çubuk ani bir şekilde hayvanın alnından içeriye girip beyin dokusunu zedeler ve böylece hayvan geri dönüşümsüz olarak bayılır. Daha doğrusu başına tabancayla vurulan bir hayvan ölüme doğru giden bir şok sürecine girer.
Ucunda demir çubuk bulunan tabancaların yanında bazı yerlerde normal kurşun atan tabancalar da kullanılır. Tabanca ile bayıltma metodu daha çok sığırlarda kullanılsa da at, domuz ve daha başka kasaplık hayvanlara da tatbik edilir.
Yapılan araştırmalarda, bayıltma işleminin etlerde kanamalara sebep olduğu, adrenalin seviyesini yükselttiği, ette kalite bozukluklarına rastlandığı ve Deli Dana Hastalığının hayvanlardan insanlara bulaşmasında etkili olabileceği ifade edilmiştir. Nitekim İngiltere’de tabancayla bayıltma metodu, bu hastalığa sebep olma riskinden dolayı 2001 yılında yasaklanmıştır.
Gazla Bayıltma
Diğerlerine nispeten gazla bayıltma işlemi en az uygulanan bir metottur. Bu metodun özellikle yüksek kesim kapasitesine sahip olan domuz mezbahalarında kullanıldığı ifade edilse de, bu yönteme diğer hayvanların bayıltılmasında da başvurulur. Bunun için hayvanlar, içinde %60-80 oranında karbondioksit gazı bulunan özel olarak hazırlanmış odalara alınır ve böylece 20-40 saniye boyunca bu gazı teneffüs etmeleri sağlanır. Oksijenden mahrum kalan ve belirli bir süre karbondioksit gazına maruz kalan hayvanların solunumu durma noktasına gelir, bilinçleri kaybolur ve hayvanlar birkaç saniye içerisinde bayılırlar.
Karbondioksit gazıyla bayıltılan hayvanlar yaklaşık olarak 60-70 saniye boyunca baygın durumda kalmakta ve kesim de bu esnada gerçekleştirilmektedir. Şayet bu hayvanlar yeniden temiz havaya çıkartılacak olurlarsa, bir iki dakika içerisinde yeniden ayılmaya başlayacakları ve en geç beş dakika içerisinde de normal vücut fonksiyonlarını elde edecekleri ifade edilmiştir.
Bu metodun uygulanmasının yüksek maliyet gerektirmesi en önemli dezavantaj olarak görülmekte, bu uygulamadan sonra hayvanlarda iç kanamanın gözükmemesi, işlemin daha az iş gücü gerektirmesi, kesim sonrasında kanamanın fazla olması ve uygulamanın hijyenik koşulların oluşmasına yardımcı olması ise bu metodun avantajları arasında sayılmaktadır.
Niçin şoklamaya ihtiyaç duyuluyor?
Günümüzde Avrupa ülkelerinde şoklama zorunlu tutulmaktadır. Bu metodun uygulanmasına gösterilen temel gerekçe hayvanın daha az acı çekmesini sağlamak ve kesimin rahat yapılabilmesini temin etmektir. Yani hayvan refahı, iş güvenliği, hızlı iş akışı, ekonomik olma gibi sebeplerle hayvanlar farklı yöntemler kullanılarak kesimden önce bayıltılmaktadır.
Kanatlıların bayıltılmalarının sebebi de onların hem az acı çekmelerini sağlamak hem kesimlerinin kolay yapılabilmesi temin etmek hem de kesimden sonra fazla çırpınmalarını önlemek suretiyle kanatlarının zarar görmesini engellemektir. Yoksa tavuklar kanatlarını birbirine veya makinelere vurduğundan dolayı, kanatlarında kırık ve çıkıklar oluşabilmekte ve bu da zayiatı arttırmaktadır.
Ölmek üzere olan bir hayvan kesildiğinde helal olur mu?
İslâm’a göre evcil bir hayvanın etinin helâl olması için, hayvanın kesim sırasında canlı olması şarttır. Aksi takdirde boğazlamanın bir anlamı kalmaz. Aynı şekilde hayvanın ölümü, başka bir sebepten değil boğazlamadan kaynaklanmalıdır.
Hiç şüphesiz bir hayvan, vurulma, yaralanma, süsülme, yuvarlanma, boğulma, hastalanma gibi ölümüne yol açacak pek çok hâdiseye maruz kalabilir. Şayet bu gibi durumlarda hayvan boğazlanmadan önce ölürse meyte (murdar) hükmünü alır. Fakat ölmeden önce hayvana yetişilir ve boğazlanırsa, şer’î tezkiye gerçekleşmiş olacağından eti de helâl olur. Hasta veya yaralı olarak yetişilen bir hayvanın durumu, onun öldüğüne dair bir zann-ı galip oluşturmayacak derecedeyse ve hayvanın yaşamasından ümit kesilmediyse, boğazlandığı takdirde böyle bir hayvanın yenilebileceğine dair fukaha arasında ittifak vardır.
Zira âyette meyte ve meyte hükmünde olan hayvanlar haram kılındıktan sonra, bir şekilde yaralanmış ve ölmek üzere olan hayvanların ölmeden önce boğazlanmaları istisna edilmiştir. Haram kılınan sınıflardan istisna edilen bir şeyin ise helâl olduğu ifade edilmiştir.
Öte yandan Kâ’b b. Malik’in cariyesi, Sel’ dağlarında koyunlarını otlatırken, onlardan birisinin hastalanması üzerine hemen yetişerek hayvanı keskin bir taşla kesmiş ve bu hayvanın yenilip yenilemeyeceği Allah Resûlü’ne sorulduğunda, O (s.a.s) bu hayvanın yenilmesini emretmiştir. (Buharî, Zebâih 18)
Aynı şekilde Resûl-i Ekrem Ebû Sa’labe’ye şöyle demiştir: “Eğitilmemiş köpeğin ile bir av hayvanı elde ettiğinde, şayet (ölmeden önce) onun boğazlamasına yetişirsen, ondan ye.” (Buharî, Zebâih 4) Tirmizî’nin rivayet ettiği başka bir hadis-i şerifte ise Zeyd b. Sabit, kurdun saldırdığı bir koyunu ölmeden önce sivri bir taşla kestiklerini ve Nebiyy-i Ekrem’in de bu koyunun yenilmesine izin verdiğini nakletmiştir. (Nesaî, Dahâyâ 24)
Boğazlanacak Bir Hayvanın Taşıması Gereken Asgari Hayat Şartları
Ölmeden önce boğazlanan hayvanın helâl olacağı ifade edilse de kesimden önce boğazlanacak hayvanın taşıması gereken asgari hayat belirtileri ve kesim esnasında göstereceği tepkilerle ilgili fakihlerin farklı değerlendirmeleri olmuştur. Yani öldürücü bir darbe alan, yaşama ümidi kalmayan ve hayat emareleri zayıflayan bir hayvanın boğazlandığında yenilip yenilmeyeceği ihtilaflı bir meseledir.
Ebu Hanife, kesim esnasında hayvanın mutlak manada canlı olmasını yeterli görmüştür. Dolayısıyla ona göre hayatının son deminde yetişilmiş ve ölmeden önce boğazlanmış olsa bile o hayvanın eti helâldir. Kesimden önce hayvanın canlı olup olmadığı kesin olarak bilinmediği takdirde kesim esnasında hayvandan tazyikli bir şekilde kan çıkmasına veya onun hareket etmesine itibar edilir ve bu durumda hayvan helal olur. Hanefî mezhebinde kendisiyle fetva verilen görüş budur.
Fakat Ebu Hanife’den şöyle bir görüş de nakledilmiştir: “Boğazlanan bir hayvanın etinin helâl olması için, onun kesilmediği takdirde ez az bir gün yaşayacak hâlde olması gerekir.” Ebû Yusuf da mutlak olarak canlı olmayı yeterli bulmayarak kesilecek hayvanda açık hayat emarelerinin bulunmasını (hayatün beyyinetün/hayatün makdûratün) şart koşmuştur. Çünkü yaşama ümidi kalmayan bir hayvan boğazlansa bile onun ölüm sebebi zebh (boğazlama) olmamaktadır. Ebu Yusuf, -kendisinden gelen farklı rivayetlere göre- hayat-ı beyyineyi, hayvanın kesilmediği takdirde yarım gün, bir gün veya bir günden fazla yaşayacak olması şeklinde tarif etmiştir.
Aynı şekilde İmam Muhammed de boğazlanacak bir hayvanda açık hayat belirtilerini şart koşmuş ve bunun ölçüsü olarak da böyle bir hayvanın, kesilmiş bir hayvandan daha fazla yaşayabilecek bir durumda olması gerektiğini söylemiştir. Onlar açık hayat emarelerinin bulunmadığı bir hayvanı hükmen meyte kabul etmiş ve kesimin de böyle bir hayvanı helâl kılmayacağını söylemişlerdir.
Şafiî ve Hanbeliler ise boğulma, bir yerden yuvarlanma, vurulma, süsülme, yırtıcı bir hayvan tarafından ısırılma veya bağırsakların dışarı çıkması gibi hayvanın helakine sebep olacak bir durumun bulunması halinde, kesilecek hayvanın kalıcı (müstekır) bir hayata sahip olmasını şart koşmuşlar fakat hayvanın helakini gerektirecek bir durumun bulunmaması halinde hayvanın bir şekilde canlı olmasını kâfi görmüşlerdir. Bir görüşe göre el-hayatü’l-müstekırre, hayvanın, boğazlanmış bir hayvandan daha fazla hareket kabiliyetine sahip olması, diğer görüşe göre ise hayvanın bir-iki gün yaşayabilecek durumda bulunması demektir. Şayet yaralanmış bir hayvanda sadece boğazlanmış bir hayvan kadar hayat emaresi kalırsa, böyle bir hayvanın meyte hükmünde olacağını ve yenilmesinin de helâl olmayacağını ifade etmişlerdir. Şafiî ve Hanbeliler hayvanın yaşama ümidinin bulunmasını şart koşmadıkları için, hayat-ı müstekırre bulunduktan sonra hayvanın aldığı yara veya darbeden dolayı ölümünün kesin olması onun yenilmesini haram kılmayacaktır.
Malikiler de iç organların veya beynin dışarı saçılması, omuriliğin kesilmesi gibi hayatî organlarından birisinden ölümcül bir darbe almış ve yaşama ümidi kalmamış bir hayvanın, boğazlamayla helâl olmayacağını söylemişlerdir. Çünkü böyle bir hayvan hükmen meyte sayılacaktır ve boğazlamanın da meyteye bir etkisi yoktur. Fakat onlar öldürücü organlarından böyle bir darbe almamış bir hayvanın, boğazlandıktan sonra yenilebileceğini ifade etmiş ve hatta böyle bir hayvanın yaşama ümidinin olup olmamasını da eşit kabul etmişlerdir.
Konuyla ilgili üzerinde durulan diğer bir husus da ruhun çıkmasının başka değil sadece boğazlamayla vuku bulmasıdır. Bununla ilgili Ebû Yusuf şu misalleri vermiştir: Şayet bir kimse bir koyunu ikiye bölse, başka birisi de henüz koyunun kafası hareket etmekteyken yani canı tam çıkmadan önce onu boğazlasa; veya bir adam koyunun karnını yararak karnındaki organlarını çıkarsa ve başka birisi de onu boğazlasa, bu durumlarda bu koyunun eti yenilmez. Çünkü ilk kişilerin yaptıkları fiiller öldürücüdür. Yani bu iki durumda koyun boğazlanmasa bile aldığı darbelerle ölecektir.
Şafiîler de boğazlamayla aynı anda yapılan ve hayvanın ölümünde etkili olan yaralamanın hayvanı meyte hükmüne getireceğini söylemişlerdir. Mesela bir kişi hayvanı boğazlarken diğeri de onun karnını deşerek bağırsaklarını çıkardığında böyle bir hayvanın helâl olmayacağı belirtilmiştir. Çünkü bu durumda helâl kılıcı ile haram kılıcı sebepler bir arada bulunmaktadır ki böyle bir durumda haramlık ciheti ağır basacaktır.
Hanbeliler de kesimden sonra fakat hayvanın canı çıkmadan önce onun ölümüne yardımcı olacak başka bir sebebin bulunması durumunda böyle bir hayvanın meyte olacağını söylemişlerdir. Mesela boğazlanan bir hayvan hemen suya atılarak boğulacak olursa, onlara göre böyle bir hayvanın eti haram olacaktır. Fakat Hanbelî mezhebindeki diğer bir görüşe göre böyle bir hayvanın yenilmesinde bir mahzur yoktur.
Fukahanın konuyla ilgili yaklaşımlarından anlaşılan o ki, boğulma, yuvarlanma, süsülme, vurulma veya yırtıcı hayvan tarafından ısırılma gibi bir musibete maruz kalmış ve kesilmesi düşünülen bir hayvanla ilgili ileri sürülen bütün bu şartlar, teferruat bir yana bırakılacak olursa temelde iki hususun anlaşılmasına yöneliktir: Birincisi hayvanın kesim esnasında canlı olup olmadığı, diğeri de hayvanın ölüm sebebinin boğazlama olup olmadığıdır.
Kesimden önce bayıltılan hayvan helâl olur mu?
Kesimden önce hayvanları bayıltmaya yönelik uygulamalar İslâm’a göre iki açıdan değerlendirilebilir. Birincisi bu uygulamaların hayvanın etinin hükmüne etkisi, diğeri de hayvan hakları açısından bu gibi uygulamaların caiz olup olmadığı.
Öncelikle kullanılan bayıltma/şoklama yöntemleri hayvanı öldürdüğü takdirde hayvan murdar olacaktır. Boğazlamanın ise murdar bir hayvan üzerinde hiçbir etkisi olmayacağı için bu hayvanın eti haram olacaktır.
Öte yandan tabanca kullanımıyla, elektrik ve gaz kullanımını da birbirinden ayırmak gerekir. Çünkü tabanca kullanımında hayvanın bir daha normal hayata dönmesi imkansızdır. Elektrik ve gaz kullanımında ise bunlar ölçülü verildiği takdirde hayvan sadece bayılmakta ve bir süre sonra tekrar normal hayatına dönmektedir. Şu hâlde tekrar normal hayata dönebilecek hayvanların baygın hâldeyken kesimlerinin -fakihlerin öne sürdüğü şartlar açısından- caiz olacağı ancak tabancayla bayıltılan bir hayvanın Ebû Hanife’ye göre caiz ancak diğerlerine göre haram olacağı söylenebilir.
Gerçi biz her ne kadar günümüzdeki bayıltma yöntemlerini ele alırken, fakihlerin boğulmuş, süsülmüş, yüksek bir yerden yuvarlanmış vb. hayvanlarla ilgili görüşlerini bir kıyas olarak kullansak da aslında arada ciddî bir fark bulunmaktadır. Çünkü fukahanın hükmünü araştırdıkları hayvanlar daha ziyade insan müdahalesi olmadan kendiliğinden veya başka bir hayvan tarafından yaralanmış bulunmakta, bizim hükmünü tespit etmeye çalıştığımız hayvanlar ise insan müdahalesiyle yaralanmakta ve bayıltılmaktadırlar. Fakat her halükârda, bir şekilde yara almış veya şuurunu kaybetmiş bir hayvanın kesimi söz konusu olduğundan, fukahanın konuyla ilgili yaklaşımlarının meselemize ışık tutacağı da bir gerçektir.
Mecmeu’l-fıkhi’l-İslâmî’nin, 1997 yılında 18 Haziran ile 3 Temmuz tarihleri arasında Cidde’de yapmış oldu toplantıda aldığı 95 (10/3) numaralı kararı özetle şu şekildedir: Şer’î tezkiyede asıl olan hayvanı bayıltmamaktır. Çünkü hayvana şefkat gösterme, onun kesimini güzel yapma ve hayvanın çekeceği sıkıntıyı azaltma açısından en mükemmel kesim, şartları ve adabı gözetilerek yapılan şer’î boğazlamadır. Kesimden önce ölmediğine dair gerekli şartları taşıması hâlinde, bayıltıldıktan sonra şer’î boğazlamaya tâbi tutulan hayvanlar helâl olurlar. Buna göre (1) Elektroşok aletinin kutupları, (kalbin durmasına mâni olmak için) hayvanın ya şakaklarına ya da alın bölgesine konulmalıdır. (2) Voltaj, 100-400 volt aralığında olmalıdır. (3) Elektrik akımının şiddeti koyunlarda 0,75-1 amper, sığırlarda ise 2-2,25 amper aralığında olmalıdır. (4) Elektrik akımı, 3 ile 6 saniye süresince verilmelidir. Boğazlanması murad edilen hayvanın, vurucu iğneli (el-ibretü’l-mevkûze) tabancayla, baltayla veya tokmakla bayıltılması caiz değildir. Kesimden önce ölümüne yol açmadığı sürece karbondioksit gazıyla veya dairevî başlıklı tabancayla bayıltıldıktan sonra boğazlanan hayvanlar haram değildir.
Bazı modern araştırmacılar, hayvanın boğazlanmasının asıl maksadının ondaki pis kanı akıtmak olduğunu hâlbuki modern yöntemlerle bayıltılan hayvanlarda kesim esnasında yeterli kan boşalımının gerçekleşmediğini öne sürmek suretiyle bu yöntemlerin uygulanmasına karşı çıkmıştır. Onların iddiasına göre hayvana elektrik verilmesi kalbin vazifesini düzgün yapamamasına sebep olmakta ve dolayısıyla kan yeterli miktarda dışarı atılamamaktadır.
Kanın vücudun muhtelif bölgelerinden kalbe taşınması ve tekrar kalbten pompalanması iskelet kaslarının fonksiyonlarını tam olarak yerine getiriyor olmasına bağlıdır. Aksi takdirde doku içindeki kan dışarı atılamamaktadır. İskelet kaslarının çalışması ise iradî olmaktadır. Dolayısıyla onların görevini yapabilmesi için hayvanın uyanık ve bilincinin yerinde olması ve kasların da sağlam olması gerekmektedir. Bu açıdan hayvanı bayıltmaya yönelik işlemler kanın daha az vücuttan dışarı atılmasına sebep olmaktadır.
Kan, kasaplık bir hayvanın canlı ağırlığının % 7-8’lik miktarını oluşturmaktadır. Fakat kesilen bir hayvanın kanının tamamı dışarı akmamakta, en etkili bir kesimde bile hayvan vücudunda bulunan kanın ancak % 50’si boşalmaktadır. Ne var ki hayvan bayıltıldığı takdirde akan kan miktarı bundan çok daha aşağılara düşmektedir. Hayvandan en fazla kanın boşalması boğazdan kesmeyle mümkün olmaktadır. Hayvanın baş aşağı asılması ise kanın akmasını daha da arttırmaktadır.
Konuyla ilgili yapılan bazı çalışmalar, hayvanları bayıltarak kesmenin en önemli gerekçesi olarak gösterilen hayvanın az acı çekmesi olayının da doğru olmadığını göstermektedir. Bazıları sinir sisteminin merkezi konumunda bulunan beynin tahrip edilmesinin ağrıyı azaltmayıp bilakis arttırdığını ileri sürmektedirler. Nitekim Almanya’nın Hannover Üniversitesi Veteriner Fakültesi’nde Prof. Wilhelm Schulze’nin başkanlığında yürütülen bir araştırmada, kafatası yüzeyine cerrahi yöntemlerle elektrotlar yerleştirildikten sonra EEG cihazı yardımıyla tabancayla bayıltılarak ve bayıltılmadan kesilen hayvanlarda oluşan ağrının miktarı ölçülmeye çalışılmıştır. Neticede bayıltmaksızın doğrudan kesimin daha az ağrılı olduğu tespit edilmiştir. EEG kayıtlarına göre doğrudan kesimi müteakip ilk üç saniye içerisinde hayvan hissedilir bir ağrı çekmemiş, daha sonraki üç saniye içerisinde ise vücuttan fazla miktarda kanın dışarı boşalmasına ve beyne giden kan miktarının azalmasına bağlı olarak şok halinin ve şuursuzluğun hâkim olduğu gözlemlenmiştir. Yani ilk altı saniye sonra EEG sıfır seviyesine inmiştir. Tabancayla bayıltma işleminde ise EEG kayıtlarından anlaşıldığına göre bayıltmanın hemen ardından hayvanda şiddetli bir ağrı oluşmuştur.
Sonuç
Netice itibarıyla diyebiliriz ki günümüzde hayvan refahı adına uygulanan bayıltma yöntemlerine başvurulmasının hiçbir zorlayıcı gerekçesi bulunmamaktadır. Bizce hayvanın beynine 10 cm’lik bir demir çubuğun girip çıkması, hayvanın kafasına tokmakla vurulması, hayvana onu bayıltacak düzeyde elektrik şokunun verilmesi veya hayvanın oksijensiz bir ortamda yüksek yoğunlukta karbondioksit gazına maruz bırakılması gibi uygulamalar onun boğazlanmasına nispetle çok daha acımasızca ve vahşice gözükmektedir. Bu yöntemlerin iddia edildiği gibi hayvana daha az acı ve ızdırap verdiği de kesin değildir. Başka milletlerin bu tür uygulamalarının Müslümanlar açısından hiçbir bağlayıcı değeri yoktur. Biz inanıyoruz ki bu konuda İslâm’ın öngördüğü kesim şekli, hem kanın daha hızlı ve daha çok boşalması hem de hayvanın en az acı çekmesi açısından en etkili yöntemdir.
Bu sebepledir ki Müslümanların mümkün olduğu ölçüde bayıltmadan normal yollarla hayvanları boğazlamaları bir esas olmalıdır. Bunun mümkün olmadığı ve bayıltmanın zorunlu olduğu durumlarda ise hayvanın tekrar ayılmasına imkân veren bayıltma yöntemleri diğerlerine tercih edilmelidir ki hayvanın kesimden dolayı öldüğü anlaşılsın. Şüphesiz tabancayla bayıltmada bu mümkün olmamaktadır. Çünkü tabancayla vurulan bir hayvanda kalıcı bir hayatın bulunduğu iddia edilemez. Fakat buna da imkân olmadığı ve zaruretin bulunduğu durumlarda, İmam Azam’ın fetvası gereğince en azından hayvanın canlı iken kesimine dikkat edilmelidir.
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 29.10.2019 [TR724]
Kralların takımı gole hasret [Hasan Cücük]
Galatasaray sadece son iki yılın şampiyonu değil. Aynı zamanda son iki yılda gol kralını bünyesinden çıkarmış bir takım. Mbaye Diagne, yarım sezon oynadığı sarı-kırmızılı forma ile 10 gol atmasına karşılık, geldiği Kasımpaşa adına attığı 20 golle geçen sezonu gol kralı olarak tamamlamıştı. Bir önceki sezon da Galatasaray’da Gomis, şampiyonluğu krallıkla süslemişti. Ancak bu yıl sarı-kırmızılarda gol yollarında ciddi sıkıntı yaşanıyor. Gelenler gidenleri aratıyor, umut bağlanan oyuncular hüsran yaşatıyor.
Beşiktaş – Galatasaray derbisi öncesi iki takımda oldukça sıkıntılıydı. Hafta içinde Avrupa kupalarında hüsran yaşayan, ligde de beklentilerin altında kalan iki ekibin mücadelesinde galip gelen sadece 3 puan almayacaktı. Klişe ifadeyle; derbiler 6 puanlıktır. Daha ötesi galip gelen takımın hocası rahat bir nefes alacaktı. Derbi öncesi Abdullah Avcı’nın durumu Fatih Terim’e göre daha zordu. Sarı-kırmızılı tarihin en başarılı teknik adamı Terim’in kredisi Avcı’ya göre kat be kat fazla olmasına karşılık, futbolda nice kovulmaz denen teknik adamların görevine son verildiği de bir gerçekti. Sonuçta derbiden 3 puanla çıkan Avcı’nın takımı oldu. Dahası ortaya konan futbolla Avcı güven tazeledi.
Maçtan sonra Fatih Terim’in, ocak ayında bazı oyuncularla yollarını ayıracağını belirtmesi önemliydi. Bu açıklama, Terim’in bazı isimlerde hayalkırıklığı yaşadığını itiraf etmesi kadar yaptığı transferlerde de hata olduğunu üstü kapalı kabuldu. Yaz transfer döneminde bir takımlık oyuncu alınmıştı. Jean Michael Seri, Mario Lemina, Florin Andone, Emre Mor, Valentin Ozornwafor, Şener Özbayraklı, Ryan Babel, Jimmy Durmaz, Taylan Antalyalı, Radamel Falcao, Okan Kocuk, Adem Büyük ve Streven Nzonzi sezon başında ya kiralık ya da bonservisiyle kadroya katılan isimlerdi. Ligde 9 hafta sonunda ortaya çıkan tablo gelenlerin beklentilerin çok altında kaldığını gösterdi.
Ligde 9 hafta sonunda Galatasaray sadece 3 maçtan sahadan 3 puanla ayrıldı. 4 kez sahadan berabere, iki maçta ise yenilgiyle ayrıldı. Gol yollarında sıkıntı yaşayan sarı-kırmızılı ekip, 9 maçın 4’ünde 90 dakikayı gol atamadan tamamladı. Şampiyonlar Ligi’nde oynadığı Club Brugge, PSG ve Real Madrid maçlarında da gol atmayı başaramadı. Bu sezon lig ve Şampiyonlar Ligi’nde oynadığı 12 maç arasında en zorlu olarak gözüken Club Brugge, Paris Saint-Germain, Real Madrid, Fenerbahçe ve Beşiktaş maçlarının hiçbirinde skor üretemeyen sarı-kırmızılılar eleştirilerin hedefi oldu. Ligde 9 gol atıp, 9 gol yiyen Sarı-kırmızılıların averajı ise 9 hafta sonunda sıfırda kaldı.
Geçen sezonu 69 puanla şampiyon tamamlayan Galatasaray, Beşiktaş’la birlikte ligin en skorer takımı olmuştu. İki ekipte sezon boyunca rakip fileleri 72 kez havalandırmıştı. İstenmeyen adam ilan edilen Mbaye Diagne’yi satmak için çalmadık kapı bırakmayan Galatasaray’ın transferde tek gündemi Radamel Falcao’nun takıma kazandırılması olmuştu. Monaco formasıyla son 3 sezonda Fransa Ligi’nde 15 gol barajını aşan üç oyuncudan biri olan Falcoa, transferin son günden takıma kazandırılırken, Diagne de kiralık olarak gönderildi. Bir yükten kurtulan Galatasaray’ın çok iyi bir forvet transfer ettiğinde herkes hemfikirdi.
Diagne’den kurtulduğuna sevinen Galatasaraylılar, Rademel Falcao’nun şuana kadar gösterdiği performansla ise hayal kırıklığı yaşadı. Ekim ayı boyunca sakat olduğu için kadroda yer bulamayan Falcao’nun sakatlığıda ayrı bir gizem. Senelik maaşı 5 milyon Euro olan Kolombiyalı yıldız geldiği günden bu yana Kasımpaşa, Fenerbahçe, Club Brugge ve Paris Saint-Germain maçlarında 11’de forma giyerken, Yeni Malatya deplasmanında da 1 dakika süre aldı. Toplam 5 maçta 1 gol atabilen Falcao, 1 Ekim 2019 tarihinde oynanan Paris Saint-Germain maçından bu yana sakatlığı sebebiyle oynayamıyor. Aşil tendonunda sakatlığı bulunan futbolcu bu süreçte Gençlerbirliği, Sivasspor, Real Madrid ve Beşiktaş maçlarını kaçırdı.
Metin Oktay, Tanju Çolak ve Hakan Şükür gibi Türk futboluna damga vuran forvetleriyle sarı-kırmızılar toplamda 17 kez gol kralı çıkardı. Son iki sezonda sarı-kırmızılı forma altında Gomis ve Diagne sezonu kral olarak tamamladı. Bu sezon gol ayakları susunca, ne lig de ne de Avrupa’da istenilen başarı gelmiyor. Terim devre arasında bazı oyuncularla yolların ayrılacağı sinyalini verdi. Bunun bir anlamı da takıma yeni isimlerin katılacağıdır. Yeni isimlerin takıma ne denli katkı yağacağıda soru işaretlerini barındırıyor. Zira, Terim döneminde son iki ara transferde takıma katılan oyunculardan sadece Yuto Nagatomo yüzleri tam güldürdü. Geçen sezon devre arasında Marcao, Christian Luyindama, Mbaye Diagne, Semih Kaya, Emre Taşdemir ve Kostas Mitroglou takıma katıldı. Marcao ve Luyindama yüzleri güldürse de diğer isimler hüsran yaşattı.
Şampiyonlar Ligi’nde gruptan çıkma ümitlerini tüketen Galatasaray, ligde de beklentilerin çok altında kaldı. Bu gidiş devam ederse devre arasında herkesi sarsan bir deprem gerçekleşebilir.
[Hasan Cücük] 29.10.2019 [TR724]
Beşiktaş – Galatasaray derbisi öncesi iki takımda oldukça sıkıntılıydı. Hafta içinde Avrupa kupalarında hüsran yaşayan, ligde de beklentilerin altında kalan iki ekibin mücadelesinde galip gelen sadece 3 puan almayacaktı. Klişe ifadeyle; derbiler 6 puanlıktır. Daha ötesi galip gelen takımın hocası rahat bir nefes alacaktı. Derbi öncesi Abdullah Avcı’nın durumu Fatih Terim’e göre daha zordu. Sarı-kırmızılı tarihin en başarılı teknik adamı Terim’in kredisi Avcı’ya göre kat be kat fazla olmasına karşılık, futbolda nice kovulmaz denen teknik adamların görevine son verildiği de bir gerçekti. Sonuçta derbiden 3 puanla çıkan Avcı’nın takımı oldu. Dahası ortaya konan futbolla Avcı güven tazeledi.
Maçtan sonra Fatih Terim’in, ocak ayında bazı oyuncularla yollarını ayıracağını belirtmesi önemliydi. Bu açıklama, Terim’in bazı isimlerde hayalkırıklığı yaşadığını itiraf etmesi kadar yaptığı transferlerde de hata olduğunu üstü kapalı kabuldu. Yaz transfer döneminde bir takımlık oyuncu alınmıştı. Jean Michael Seri, Mario Lemina, Florin Andone, Emre Mor, Valentin Ozornwafor, Şener Özbayraklı, Ryan Babel, Jimmy Durmaz, Taylan Antalyalı, Radamel Falcao, Okan Kocuk, Adem Büyük ve Streven Nzonzi sezon başında ya kiralık ya da bonservisiyle kadroya katılan isimlerdi. Ligde 9 hafta sonunda ortaya çıkan tablo gelenlerin beklentilerin çok altında kaldığını gösterdi.
Ligde 9 hafta sonunda Galatasaray sadece 3 maçtan sahadan 3 puanla ayrıldı. 4 kez sahadan berabere, iki maçta ise yenilgiyle ayrıldı. Gol yollarında sıkıntı yaşayan sarı-kırmızılı ekip, 9 maçın 4’ünde 90 dakikayı gol atamadan tamamladı. Şampiyonlar Ligi’nde oynadığı Club Brugge, PSG ve Real Madrid maçlarında da gol atmayı başaramadı. Bu sezon lig ve Şampiyonlar Ligi’nde oynadığı 12 maç arasında en zorlu olarak gözüken Club Brugge, Paris Saint-Germain, Real Madrid, Fenerbahçe ve Beşiktaş maçlarının hiçbirinde skor üretemeyen sarı-kırmızılılar eleştirilerin hedefi oldu. Ligde 9 gol atıp, 9 gol yiyen Sarı-kırmızılıların averajı ise 9 hafta sonunda sıfırda kaldı.
Geçen sezonu 69 puanla şampiyon tamamlayan Galatasaray, Beşiktaş’la birlikte ligin en skorer takımı olmuştu. İki ekipte sezon boyunca rakip fileleri 72 kez havalandırmıştı. İstenmeyen adam ilan edilen Mbaye Diagne’yi satmak için çalmadık kapı bırakmayan Galatasaray’ın transferde tek gündemi Radamel Falcao’nun takıma kazandırılması olmuştu. Monaco formasıyla son 3 sezonda Fransa Ligi’nde 15 gol barajını aşan üç oyuncudan biri olan Falcoa, transferin son günden takıma kazandırılırken, Diagne de kiralık olarak gönderildi. Bir yükten kurtulan Galatasaray’ın çok iyi bir forvet transfer ettiğinde herkes hemfikirdi.
Diagne’den kurtulduğuna sevinen Galatasaraylılar, Rademel Falcao’nun şuana kadar gösterdiği performansla ise hayal kırıklığı yaşadı. Ekim ayı boyunca sakat olduğu için kadroda yer bulamayan Falcao’nun sakatlığıda ayrı bir gizem. Senelik maaşı 5 milyon Euro olan Kolombiyalı yıldız geldiği günden bu yana Kasımpaşa, Fenerbahçe, Club Brugge ve Paris Saint-Germain maçlarında 11’de forma giyerken, Yeni Malatya deplasmanında da 1 dakika süre aldı. Toplam 5 maçta 1 gol atabilen Falcao, 1 Ekim 2019 tarihinde oynanan Paris Saint-Germain maçından bu yana sakatlığı sebebiyle oynayamıyor. Aşil tendonunda sakatlığı bulunan futbolcu bu süreçte Gençlerbirliği, Sivasspor, Real Madrid ve Beşiktaş maçlarını kaçırdı.
Metin Oktay, Tanju Çolak ve Hakan Şükür gibi Türk futboluna damga vuran forvetleriyle sarı-kırmızılar toplamda 17 kez gol kralı çıkardı. Son iki sezonda sarı-kırmızılı forma altında Gomis ve Diagne sezonu kral olarak tamamladı. Bu sezon gol ayakları susunca, ne lig de ne de Avrupa’da istenilen başarı gelmiyor. Terim devre arasında bazı oyuncularla yolların ayrılacağı sinyalini verdi. Bunun bir anlamı da takıma yeni isimlerin katılacağıdır. Yeni isimlerin takıma ne denli katkı yağacağıda soru işaretlerini barındırıyor. Zira, Terim döneminde son iki ara transferde takıma katılan oyunculardan sadece Yuto Nagatomo yüzleri tam güldürdü. Geçen sezon devre arasında Marcao, Christian Luyindama, Mbaye Diagne, Semih Kaya, Emre Taşdemir ve Kostas Mitroglou takıma katıldı. Marcao ve Luyindama yüzleri güldürse de diğer isimler hüsran yaşattı.
Şampiyonlar Ligi’nde gruptan çıkma ümitlerini tüketen Galatasaray, ligde de beklentilerin çok altında kaldı. Bu gidiş devam ederse devre arasında herkesi sarsan bir deprem gerçekleşebilir.
[Hasan Cücük] 29.10.2019 [TR724]
Sergüzeşt! [M.Nedim Hazar]
Puslu bir gökyüzünden inen kesif bir sis tıkıyor genizlerimizi. Oysa kadim bir meselin tekrarından başka bir şey değil tüm olanlar.
Yaşanmıştır yaşanacaklar.
Ve biz, izlerinin peşine takılıp hakikatin uslanmaz arayıcıları olmak durumundayız.
Göçmen bir melek getirdi kundağı. Leylek sandı meleği çocuk. Dallarını büktü mahzun genç ağaç… Bacalar, kurumdan bir kahkaha attılar. Beyaz bir duman oldu uzun gagalı kuşlar. Evlerden bahçelere kaçtı uçurtmalar.
Yapraklar, dalların kollarından, toprağın kucağına kaçmamışlardı henüz. Lakin insafsızdı rüzgar. Yaprak yerine, takıldı renkli balonlar dallara. Yaprağın öyküsü ezber edilmiş mahzun bir kadar. Sinesinde açıp, neşv ü nema sonrasında, ayrılığı bilerek yaşamak. Haysiyeti vardır yaprağın, gitme vakti geldi mi ardına bile bakmaz.
Hayal kuruyorsan küçüksün henüz, hayaller büyütür sevdaları.
Bir çocuk, kalbini kazıdı tenine ağacın. Kimse bilmez aslında, kabuk; kuruyan yara demek. Yanmadı gövde ama eğilip baktı dallar. Bütün olup biteni gördü yapraklar.
Homurdandı incecik parmakları köklerin. Bir kayanın böğrüne saplandı çok derin. Aşk olsun, dedi kaya, yarasını tutarak. Aşk oldu… Ne kadar kuş, kelebek, işsiz güçsüz börtü böcek…
Hepsi şahit yazıldı…
Bir demet yeşil beyaz çiçek savruldu gökyüzüne. Önce dili çözüldü, sonra kalp ikiye bölündü. Ve yaşlandı bulutlar… Bembeyaz ve ıslak…
Sevimsiz olmaz masal.
Sonra baston oldu dal. Her şeyin tanığıydı, terli avucunda dedenin. Bir tabut çektiler ağacın gövdesinden, toprağa armağan…
Kıyıcıdır sızısız olanlar. Ve dua yalnızların muhkem sığınağı. Yapayalnız bir dua yükseldi akabinde. Balonlar patlamıştı birer birer… Kül rengi uçurtmalar, tünemişti bulutlara. Dallar çıplak… Ebeden bir hediye gassala.
Yaşlanmış, buruşmuştu kabukları ağacın… Yara demek yaşanmışlık demek, kabuk olgunluk yaşamayı bilenler için. Ağaçlara bak mesela, konuşurlar her halleriyle. Kökleriyle, taşa attığı imzayı görür artta kalanlar.
Hüvel Baki…
[M.Nedim Hazar] 29.10.2019 [TR724]
Yaşanmıştır yaşanacaklar.
Ve biz, izlerinin peşine takılıp hakikatin uslanmaz arayıcıları olmak durumundayız.
Göçmen bir melek getirdi kundağı. Leylek sandı meleği çocuk. Dallarını büktü mahzun genç ağaç… Bacalar, kurumdan bir kahkaha attılar. Beyaz bir duman oldu uzun gagalı kuşlar. Evlerden bahçelere kaçtı uçurtmalar.
Yapraklar, dalların kollarından, toprağın kucağına kaçmamışlardı henüz. Lakin insafsızdı rüzgar. Yaprak yerine, takıldı renkli balonlar dallara. Yaprağın öyküsü ezber edilmiş mahzun bir kadar. Sinesinde açıp, neşv ü nema sonrasında, ayrılığı bilerek yaşamak. Haysiyeti vardır yaprağın, gitme vakti geldi mi ardına bile bakmaz.
Hayal kuruyorsan küçüksün henüz, hayaller büyütür sevdaları.
Bir çocuk, kalbini kazıdı tenine ağacın. Kimse bilmez aslında, kabuk; kuruyan yara demek. Yanmadı gövde ama eğilip baktı dallar. Bütün olup biteni gördü yapraklar.
Homurdandı incecik parmakları köklerin. Bir kayanın böğrüne saplandı çok derin. Aşk olsun, dedi kaya, yarasını tutarak. Aşk oldu… Ne kadar kuş, kelebek, işsiz güçsüz börtü böcek…
Hepsi şahit yazıldı…
Bir demet yeşil beyaz çiçek savruldu gökyüzüne. Önce dili çözüldü, sonra kalp ikiye bölündü. Ve yaşlandı bulutlar… Bembeyaz ve ıslak…
Sevimsiz olmaz masal.
Sonra baston oldu dal. Her şeyin tanığıydı, terli avucunda dedenin. Bir tabut çektiler ağacın gövdesinden, toprağa armağan…
Kıyıcıdır sızısız olanlar. Ve dua yalnızların muhkem sığınağı. Yapayalnız bir dua yükseldi akabinde. Balonlar patlamıştı birer birer… Kül rengi uçurtmalar, tünemişti bulutlara. Dallar çıplak… Ebeden bir hediye gassala.
Yaşlanmış, buruşmuştu kabukları ağacın… Yara demek yaşanmışlık demek, kabuk olgunluk yaşamayı bilenler için. Ağaçlara bak mesela, konuşurlar her halleriyle. Kökleriyle, taşa attığı imzayı görür artta kalanlar.
Hüvel Baki…
[M.Nedim Hazar] 29.10.2019 [TR724]
Biz bu haltı niye yedik! [Alper Ender Fırat]
Türkiye kahramanlık türküleri eşliğinde YPG’yi kuzeyden sıkıştırarak Esed’le anlaşmasını sağladı; böylece rejimin bütün ülkeye tekrar hükümran olmasının önündeki en büyük engeli bertaraf etti. Şimdi ise zamanında besleyip büyüttükleri İŞİD yöneticileri birer birer temizleniyor. Hem de burnumuzun dibinde, taş atımı mesafede saklanıyorlarmış. Biz bu kadar pisliği neden yedik bilmiyorum ama her şey başladığı yere döndü. Türkiyeli bir yazarsanız bir gün mutlaka bu hikayeyi yazarsınız. Aziz Nesin’in hikayesini yazma sırası müsadenizle bende.
Köyün ağası traktörüne binmiş, kasabaya pazara gidiyor. Yolda çoban Memet’e rastlamış onu traktöre çağırmış. Bir süre sonra, traktörü durdurmuş ve dönmüş. ‘Ula Memet’ demiş, ‘şu yolun kenarındaki mayısı gördün mü?’ ‘He gördüm ağam’ deyince Ağa devam etmiş, ‘Ula Memet’ demiş, ‘şu mayısı yersen bu traktörü sana veririm’..
Memet şaşırmış, afallamış. İçinden ‘Ömrü hayatımda bu fırsat bir daha gelmez, gözümü kapatıp yersem, traktörün sahibi olurum’ demiş ve mayısı bir çırpıda yutmuş.
Ağanın maksadı aslında Memet’le dalga geçmekmiş. Ama Memet ummadığı şeyi yapınca sözünde durarak direksiyondan kalkıp traktörü Memet’e teslim etmiş. Akşama doğru işleri bitince traktörün yeni sahibi Memet, ağayı da alıp köye doğru yola çıkmış. Ama ağanın da canı sıkkın, Memet’in de. Ağa biraz eğleneyim derken gül gibi traktörü çoban Memet’e kaptırmış; Memet’in canı sıkkın, çünkü mayısı yediği köyde duyulunca nasıl aşağılanacağını biliyor. Bu düşüncelerle giderlerken, birden traktörü durdurmuş Memet, ağaya dönerek, ‘Ağam, bilirim ki senin de canın sıkkın benim de. Bak şu yolun kenarındaki mayısı görürsün, o mayısı yersen, traktörü geri sana veririm’ demiş. Ağa zaten büyük pişmanlık içinde, içine oturmuş traktör, hemen atlamış yola ve gözlerini kapatarak söyleneni yapmış. Direksiyona tekrar ağa oturmuş.
Köye yaklaşırlarken ağa, Memet’e dönüp
‘Ula Memet, bu traktör kasabaya giderken benimdi değil mi?..’
‘Evet, senindi ağam’ demiş Memet…
Ağa devam etmiş ‘Kasabadan dönerken de benim değil mi?..’
Memet, ‘Senin ağam’ demiş…
‘Peki, o zaman Memet.. biz bu pisliği niye yedik?
Borsacı olsalar ‘işlem hacmi oluştu’ diye sevinirlerdi…
Fıkra Suriye olayındaki dehşeti, vahşeti, hunharlığı hafifletiyor farkındayım. Çünkü sadece bir hayvan pisliği yemek değildi ettikleri.
Suriye’de Esed’e karşı protesto gösterileri başlayınca, durulmaya veya uzlaşmaya zaman vermeden muhalefeti silahlı mücadele için teşvik ettiler! Dünyanın her yerinden silahlı militanların burada toplanması için aracı olup, sonra o militanlara tırlar dolusu silah gönderdiler! Türkiye içinde suhulet, sükûnet, sabır tavsiye edenleri terör örgütü olarak ilan edip, Suriye’de iç savaş çıkardılar; yüz binlerce kişinin ölümüne sebep olup, milyonlarca sivili mülteci durumuna düşürdüler. Mülteci olmak zorunda kalan siviller başka ülkelerde yokluk ve yoksulluk içinde yaşamak zorunda kaldı. Milyonlarca hayat hiç bilmedikleri coğrafyada ser sefil oldu, kadınlar tecavüze uğradı, modern esir pazarlarında satıldı. Dilin çok kolay söylediği, bir istatistikten başka hiçbir şey ifade etmiyor gibi duran milyonlarca insanın hayatı…
Savaşın başlamasından bu yana geçen sekiz yıl boyunca yaşananlar sadece bilgisayar oyunu olsaydı bile insan üzüntüden kahrolurdu. Sadece bir simülasyon olsaydı insanın psikolojisi dayanmazdı. Ama hiç biri simülasyon değil, hayal değil, kurmaca değil maalesef kıpkızıl bir gerçeklik. Hem Suriye’nin hem Türkiye’nin bütün dengelerini alt-üst eden sosyolojisini bozan bu ahmaklıkla ilgili kimsede bir pişmanlık, bir nedamet, bir öngörüsüzlük özeleştirisi var mı?
Yok… Tam tersine üstüne tüy diktiler ve bunu da kahramanlık destanı olarak satıyorlar.
[Alper Ender Fırat] 29.10.2019 [TR724]
Köyün ağası traktörüne binmiş, kasabaya pazara gidiyor. Yolda çoban Memet’e rastlamış onu traktöre çağırmış. Bir süre sonra, traktörü durdurmuş ve dönmüş. ‘Ula Memet’ demiş, ‘şu yolun kenarındaki mayısı gördün mü?’ ‘He gördüm ağam’ deyince Ağa devam etmiş, ‘Ula Memet’ demiş, ‘şu mayısı yersen bu traktörü sana veririm’..
Memet şaşırmış, afallamış. İçinden ‘Ömrü hayatımda bu fırsat bir daha gelmez, gözümü kapatıp yersem, traktörün sahibi olurum’ demiş ve mayısı bir çırpıda yutmuş.
Ağanın maksadı aslında Memet’le dalga geçmekmiş. Ama Memet ummadığı şeyi yapınca sözünde durarak direksiyondan kalkıp traktörü Memet’e teslim etmiş. Akşama doğru işleri bitince traktörün yeni sahibi Memet, ağayı da alıp köye doğru yola çıkmış. Ama ağanın da canı sıkkın, Memet’in de. Ağa biraz eğleneyim derken gül gibi traktörü çoban Memet’e kaptırmış; Memet’in canı sıkkın, çünkü mayısı yediği köyde duyulunca nasıl aşağılanacağını biliyor. Bu düşüncelerle giderlerken, birden traktörü durdurmuş Memet, ağaya dönerek, ‘Ağam, bilirim ki senin de canın sıkkın benim de. Bak şu yolun kenarındaki mayısı görürsün, o mayısı yersen, traktörü geri sana veririm’ demiş. Ağa zaten büyük pişmanlık içinde, içine oturmuş traktör, hemen atlamış yola ve gözlerini kapatarak söyleneni yapmış. Direksiyona tekrar ağa oturmuş.
Köye yaklaşırlarken ağa, Memet’e dönüp
‘Ula Memet, bu traktör kasabaya giderken benimdi değil mi?..’
‘Evet, senindi ağam’ demiş Memet…
Ağa devam etmiş ‘Kasabadan dönerken de benim değil mi?..’
Memet, ‘Senin ağam’ demiş…
‘Peki, o zaman Memet.. biz bu pisliği niye yedik?
Borsacı olsalar ‘işlem hacmi oluştu’ diye sevinirlerdi…
Fıkra Suriye olayındaki dehşeti, vahşeti, hunharlığı hafifletiyor farkındayım. Çünkü sadece bir hayvan pisliği yemek değildi ettikleri.
Suriye’de Esed’e karşı protesto gösterileri başlayınca, durulmaya veya uzlaşmaya zaman vermeden muhalefeti silahlı mücadele için teşvik ettiler! Dünyanın her yerinden silahlı militanların burada toplanması için aracı olup, sonra o militanlara tırlar dolusu silah gönderdiler! Türkiye içinde suhulet, sükûnet, sabır tavsiye edenleri terör örgütü olarak ilan edip, Suriye’de iç savaş çıkardılar; yüz binlerce kişinin ölümüne sebep olup, milyonlarca sivili mülteci durumuna düşürdüler. Mülteci olmak zorunda kalan siviller başka ülkelerde yokluk ve yoksulluk içinde yaşamak zorunda kaldı. Milyonlarca hayat hiç bilmedikleri coğrafyada ser sefil oldu, kadınlar tecavüze uğradı, modern esir pazarlarında satıldı. Dilin çok kolay söylediği, bir istatistikten başka hiçbir şey ifade etmiyor gibi duran milyonlarca insanın hayatı…
Savaşın başlamasından bu yana geçen sekiz yıl boyunca yaşananlar sadece bilgisayar oyunu olsaydı bile insan üzüntüden kahrolurdu. Sadece bir simülasyon olsaydı insanın psikolojisi dayanmazdı. Ama hiç biri simülasyon değil, hayal değil, kurmaca değil maalesef kıpkızıl bir gerçeklik. Hem Suriye’nin hem Türkiye’nin bütün dengelerini alt-üst eden sosyolojisini bozan bu ahmaklıkla ilgili kimsede bir pişmanlık, bir nedamet, bir öngörüsüzlük özeleştirisi var mı?
Yok… Tam tersine üstüne tüy diktiler ve bunu da kahramanlık destanı olarak satıyorlar.
[Alper Ender Fırat] 29.10.2019 [TR724]
Akdeniz’in zeytinyağı tabiatlı çocuklarına açık mektup! [Veysel Ayhan]
-Kendisini eleştirip
kusurlarından pişmanlık duyan nefse
yemin olsun ki –
(Kıyame, 2)
Otomatik bir ‘zeytinyağı refleksi’ var.
‘Yalnız ve güzel ülke’mizi, Akdeniz’i, Karadeniz’i; doğuyu batıyı, yurdum insanını bir güzel sarıp sarmalamış.
Hata yapan bir Allah’ın kulu yok.
Esnaf defosuz.
Memur dakik.
Doktor yanlıştan âri.
Mühendis müthiş.
Çiftçi çalışkan.
Politikacı dürüst.
Yargıç bağımsız.
Asker “en büyük asker”.
Gazeteci hür ve hakperest.
Herkes mükemmel, her iş muazzam….
Ama ülke tel tel dökülüyor.
İnsanı gelişmişlikte Costa Rica’nın altındayız.
HATASIZLIK ÇOK GÜZEL!
Hiç yanlış ve hata yapmıyorlar.
Her söze, her ithama, her hataya bir cevapları var.
Yaptıklarının mutlaka bir izahı, yapmadıklarının bir hikmeti oluyor.
Nedense bir tek ben göremiyorum.
Zeytinyağı bile bu kadar hızlı tepkimeye girmez suyla buluştuğunda.
Biraz afallar, dağılır, karışır nihayet kendini toparlar yukarı çıkar.
Ama zaman alır.
Onlar zeytinyağından hızlılar.
Daha siz bir şey demeden şappadanak cevabı yapıştırıyorlar.
Anında suları kulaçlayıp suyun üstüne kurulup hatasızlıkla ışıldıyorlar.
Gözleriniz kamaşıyor gördüğünüz mükemmellik karşısında.
– Günahlarını almayayım bazen sağa sola bakıp “kime yıkabilirim bunu.” diyerek geciktikleri de olmuyor değil.-
Siz gözünüzü oğuşturuyorsunuz, ‘yanlış mı gördüm’ diye ama yok!
Oysa yanlışlar hatalar, ihmaller gün gibi ortada.
Ne deseniz boş.
Her nasılsa mutlaka herkes üstüne düşeni yapmış oluyor.
Akdeniz fıtratı bu demek ki!
Zeytin ağaçlarının gölgesinde boy atmaktan olmalı.
BİZ FARKLI MIYIZ?
Biz farklı mıyız?
Maalesef değiliz.
Her işimizde, her şe’nimizde mükemmel olduğumuzu, en iyisini yaptığımızı düşündük hatta iddia ettik.
Bir bakıma -haşa- uluhiyet tasladık.
İçten içe çürürken defolarımızı tepikleyip zeytinyağı gibi suyun üstüne kurulduk.
“Biz, biz, biz”lerden “Bizce”lerden fil dişi kuleler inşa ettik.
Ettik de ettik!
Bari şimdi…
Hiç olmazsa şimdi.
SÖZÜM MECLİSTEN İÇERİ
Anlıyorum.
Çok öfkelisin.
Elinde kılıç cihattasın.
O, tiran; bu, diktatör, öbürü Yezit; şurdaki münafık, buradaki de müşrik.
Tamam bir şey demiyorum, dilediğini de!
Ama hiç olmazsa arada bir kendine de bak!
Bak hiç dönüp bakmadığımız için Allah aynayı kafamıza geçirdi.
Ne zaman görsem baba mirası gibi ‘Hz. Hüseyin’ koltuğundasın.
Kırık da olsa bir ayna parçası bul, kendine bak!
Yezit’i andıran gurur emareleri, diktatörlerden kopya ‘dediğim dedik’ efelenmeleri, münafıklık kırıntıları…
Var mı, yok mu diye siretini gözden geçir.
ALLAH AYNAYI KAFAMIZA GEÇİRDİ!
Bari şimdi…
Hiç olmazsa şimdi.
Yalvarırım ne olur bir kere de hata yap!
Tenezzül et, insanların arasına in!
İnsan ol!
“Evet arkadaş bu benim hatam” de!
“Ben dev bir dimağım ama bazen doğru düşünmediğim olabilir.” diye ağır bir ekzersiz yap.
“Her nasılsa bu şeye aklım yetmedi.” de.
Ayda yılda bir, başkalarının dediğinin de doğru olabileceğine ihtimal ver.
Mesela ben öngörü körüyüm.
Senin hayatın ne güzel, “Ben demiştim”lerle geçti.
Hep haklı çıktın!
Ama yetti !
Bir kere de otomatik olarak kendini savunma!
İddialı ve üst perdenden konuşmayı bırak.
“Ben hatasız büyük bir insanım ama bu defa yanıldım” de!
Başını ellerinin arasına al. Bu fevkalade zor varsayımı hayal et.
Gözlerini önüne indir.
Çok zor ama on beş saniye falan mağlup kal.
Dayan!
Haklısın epey güç. Çünkü hiç yapmadığın bir şey.
Kendini buna alıştırmak için tesbih çekerken otuz üç defa “Ben mağlubum, özür dilerim” de!
“Ben şu işe nefsimi karıştırdım”, “Evet bu işi yanlış yaptık” de, itiraf et!
“Doğru diyorlar bu, tamamen benim ihmalimden doğdu.” de, diyebil!
Bırak şark kurnazlıklarını, gösteriş siyasetini, süm’a tiratlarını; müflis bakkallığı, eski defterleri…
Siyaset hokkabazlıklarından vazgeç!
Gündüz külâhlı gece silâhlı gezme!
Ali’nin külahını Veli’ye, Veli’nin külahını Ali’ye takma!
Duru ve şeffaf ol!
Duru ve şeffaf olmadan duru ve şeffaf olamazsın.
Hele hiç öyle görünemezsin.
Korkma, bir şey kaybetmezsin.
Peygamberler zellelerini ikrarla bir şey kaybetmediler.
Sen-ben kimiz ki!
ÖZRÜ AZİZ TUTMAK…
Bak, Hz. Adem (as) “Ey bizim Rabbimiz, kendimize yazık ettik. Şayet Sen kusurumuzu örtüp, bize merhamet buyurmazsan, en büyük kayba uğrayanlardan oluruz!” (Arâf, 23) dedi.
Hz. Yunus (as) ‘’Doğrusu ben (bu hareketimle) kendine zulmedenlerden oldum.’’ diye af dilendi. (Enbiya, 87)
Hz. Nuh (as) “Ya Rabbî, ben mağlubum, artık Sen bana yardım et! ” (Kamer,10) sözleriyle halini Allah’a arz etti.
YENİ DÜNYADA YENİ KIŞLAR YAŞANMASIN!
Allah, onların bu “pişmanlıklarını” “tevbelerini” ve “zelle ikrarlarını” tırnak içinde alıntılayarak Kur’an’da aktarıyor. Bu sözleri kendi kelamı içine alıp onların özürlerini takdis ediyor, şereflendiriyor.
Kendi kelamı içinde bu “özür”lere ebediyet bahşediyor.
Hataları itirafı, zaafların ikrarını yani tevbeyi tekrim ediyor.
Yol, usûl ve âdap öğretiyor.
Kur’an bunu sadece başka coğrafyalara, başka tarihlere demiyor.
Bize de diyor.
Akdeniz’in zeytinyağı tabiatlı çocuklarının “aynı delikten tekrar ısırılmaması” için, diyor.
Yeni dünyada yeni kışlar yaşanmasın, diye diyor.
Ve kış bahara dönsün diye, diyor.
[Veysel Ayhan] 29.10.2019 [TR724]
Aziz Yıldırım’ın çakması [Levent Kenez]
Erdoğan son tahlilde zalim bir diktatör de olsa karakterine uygun hobileri, zevkleri var. En büyük hobilerinden biri de kapalı kapılar ardında kendisine küfrettiğini çok iyi bildiği, zerre kadar haz etmediği insanların mikrofonlar karşısında kendine nasıl yalakalık yaptığını, nasıl kıvırttığını, nasıl yalayıp yuttuğunu görüp zevk almak. Zevk almak kelimesi yerine başka şeyler de denebilir tabii ki. Artık bir yerden sonra ülkenin tapusunu üstüne geçirince klasik şeyler kesmiyor.
Geçen gün Fenerbahçe üyeliğinde 25 yılı doldurduğu için Yüksek Divan Kurulu üyesi olması sebebiyle Fenerbahçe Faruk Ilgaz Tesislerinde epey yıkama, yağmala olarak tabir edeceğimiz bir tören düzenlendi. 1994 yılında belediye başkanı olduğu zaman üye yapıldığını düşünürsek siyaset-futbol ilişkisinin hiç değişmediğini görebiliriz. Hele hele orada burada muhalif ayağına epey ahkam kesen Uğur Dündar gibi tiplerin bu törene özel mide bulandırıcı paylaşımlarını düşününce muhalefeti de iktidarı da aynı tıynette olduğunu bir kez daha görüyorsunuz.
Türkiye’de futbol devlete muhtaçtır. O yüzden bütün kulüpler devlete gebedir. Devleti o gün kim temsil ediyorsa Türkiye’de futbolun sahibi odur. Hele ki Erdoğan gibi her şeyi kontrol etme hastası birini düşünürsek günümüzde futbol tamamen Erdoğan’ın iki dudağı arasındadır. Bütün yöneticiler gelir, borç yapıp giderler. Bütün kulüpler –Başakşehir gibi fonlananlar hariç– aslında iflas etmiştir. Vergi borçları silinir. Zaten futbolcu vergisinde ülke bir cennettir. Borçları ertelenir. En uygun şartlarda kamu bankalarından kredi kullanırlar. Ligin sponsoru da devlettir, kupanın da. Lig maçlarını yayınlayan Katarlı şirketi biraz kurcalasanız tahmin ettiğiniz kişiye ulaşırsınız. Bütün stadlar devletindir, bazıları hayır bizim dese de.
15 Temmuz sonrası süreçte milyonlarca taraftarı var diye kendilerine epey güç vehmeden Galatasaray’ın da, Beşiktaş’ın da, Fenerbahçe’nin de nasıl süt dökmüş kediye döndüğüne şahit olduk. Hiçbir futbol kulübü iddia ettikleri gibi bir değerler manzumesi değildir. Güç neredeyse oraya dayanmak zorunda kalan yapılardır. Mangalda kül bırakmayan Çarşı’nın bile Gezi darbe davasından sonra nasıl törpülendiğini görünce çok da iddialı olmamak gerekir.
Gelelim haftasonundaki törene. Ev sahibi Fenerbahçe başkanı Ali Koç daha önce Beşiktaş eski başkanı Fikret Orman’ın yalakalık rekorunu kırmaya yemin etmiş bir şekilde kürsüye geldi. “Sayın cumhurbaşkanım, sayın cumhurbaşkanım” şeklinde özetlenecek konuşmasında boyundan büyük laflar etti, kendisinin çok iyi bildiği konularda utanmadan yalanlar söyledi.
Fenerbahçe’yi temsil eden birisin “Sayın Cumhurbaşkanım, bazı sorunlar olunca sizin kapınıza geldik. Çoğunda bizi yalnız bırakmadınız. Sağolun, varolun” sözlerini yukarıdaki sebepten dolayı anlayabiliriz. Trilyoner de olsanız, Fenerbahçe’nin başkanı da olsanız işi kuralına göre oynamanız gerekiyor. Hele hele geçen sene neredeyse takımı küme düşürmenin ucundan dönüp rezil olmuşsanız.
Barış Pınarı Harekatı ile ilgili olarak ülkedeki yalakalık fırsatını kaçırmayan Ali Koç bunu bir kez daha Cumhurbaşkanı önünde tekrarladıktan sonra hazır Erdoğan’ı bulmuşken cemaate çakarsam hem hoşuna gider hem de kendi şirketlerim için de bir sigorta daha yaparım diye düşünmüş olacak ki o kadar ödedikleri haraca güvenmeyip gaza gelmiş.
Bakın ne diyor Ali Koç:
“3 Temmuz’da yapılan hain FETÖ kumpasında dostumuz da düşmanımız da bu tavrı en iyi şekilde gördü. Başkanımız Aziz Yıldırım’ın önderliğinde camia olarak en yalnız kaldığımız dönemde mücadele ederek çıktık. Vicdanlı ve objektif, herkesin takdir ettiği gibi bu örgütün alçak teşebbüsüne boyun eğmedik. FETÖ’ye karşı direnme noktasında ülkemize öncü olduğumuzu düşünüyoruz.”
Pardon, 3 Temmuz dedikleri hangi yıldı? 2011. Yani öyle Erdoğan’dan yıllar önce falan değil. Peki Erdoğan’dan habersiz polisin, savcının Fenerbahçe ve Beşiktaş gibi iki camiaya operasyon yapması mümkün mü? Elbette değil. Bizzat Erdoğan’ın emri ile yapılan operasyonu şimdi yıllar sonra yalakalık ve utanmazlık içerisinde Erdoğan’a nasıl güzelleme ile satıyor. Erdoğan içinden kahkahalar atmıştır.
Futbol camiasında aklı başında herkesin bildiği ve zerre şüphesinin olmadığı şike ile ilgili olarak Fenerbahçe’nin o zamanki yönetimi nasıl bir taktik geliştirmişti. Yok Fenerbahçe’yi ele geçirmek istiyorlar. Yok laiklikte son kale Fenerbahçe’ymiş de esas hedef laiklikmiş, cumhuriyetmiş. Peki çok laik fenerbahçe camiası, ülkede laikliğin ırzına geçmiş Erdoğan’ı marşlarla ayakta alkışlarla karşılayıp ona özel tören düzenleyince siz laikliğimi savundunuz şimdi? Yoksa kapatılan dosyalar için bedel mi ödüyorsunuz. Nasıl bir bedel ödediğiniz birazdan ortaya çıkacak. Jöleli onu da söyleyecek. Bu arada Bağdat Caddesi ile özdeşleşen Fenerbahçe taraftarının, 15 Temmuz gecesi Bağdat Caddesi’nde bir nevi feneralayı şeklinde kutlama yaptığını da buraya iliştirelim.
3 Temmuz ile ilgili tek kumpas dosyaların kapatılmış olmasıdır. Yoksa aynen 17-25’de olduğu gibi bagajında para dolu arabalar, bizzat futbolcunun kendisinin para aldığını itiraf ettiği hatta cinci hocaya bu parayla ne yapayım diye sorduğu, Aziz Yıldırım olsun, Şevki olsun, İlhan Ekşioğlu olsun hepsinin şike konuşmaları resmi belgeleriyle kayıt altında. Futbolcular ve yöneticiler hepsi bu pisliğin içindedir.
Bunu da en iyi o zaman yönetimde olan Ali Koç bilir. Fenerbahçe camiasının çok yakından tanıdığı Mehmet Ali Aydınlar ki zamanın federasyon başkanıdır. Fenerbahçe’nin en az hasarla atlatması için kendisini yırtmıştır ama yine kimseye yaranamamıştır. Ali Koç’a hitaben “Yukarıda Allah var Ali Koç” dediği Ali Koç’un tebessümle ve kibirle neleri kastettiğini bildiği için yuttuğu konuşmasını isteyenler arşivden bulabilir.
Fenerin başkanı devam ediyor:
“Geri dönüp baktığımızda mağduriyetimizden sportif anlamda istifade edenlerin de olduğu inkar edilemez.”
Yahu o sene sırf Fenerbahçe de Beşiktaş da şampiyon olabilsin diye akıllara sakat lig sonrası play-off yapıldı. Puanlar yarıya mı dörde mi ne bölündü. Ve son maç Fenerbahçe-Galatasaray maçı. Fener her zaman olduğu gibi Galatasaray’ı Kadıköy’de yenseydi o sezon şampiyon olacaktı. İnsan biraz utanır ya.
2006 yılında İtalya’da benzer operasyon yapıldı bugün İtalya’da yıllardır şampiyon olan Juventus küme düşürüldü. Başbakan’ın takımı Milan -15 puan ceza aldı. Lazio ve Fiorentina ağır cezalar aldı. Ama bizde kimse 3 büyüklere dokunamadığı için kirli tiyatro aynen devam ediyor.
Fenerbahçe’nin baba parası ile artistlik yapan jöleli başkanı bakın ne diyor:
“Ülkemizin hain FETÖ saldırısını püskürtmesinin ardından, 3 Temmuz’da yaşananların da büyük bir kumpas olduğunu gördük. Her platformda seslendirdiğimiz gibi yargıtaydan da kararı bekliyoruz.”
Zaman Gazetesi’ne el konulmasında mahkeme kararlarından biri buydu. Skandal kararı kamuoyuna mal edebilmek için akla hayale gelmeyen şeylerin altına imza atan savcı Fuzuli Aydoğdu geçen gün üzerine tükürülerek kovuldu. Ali Koç esas karın ağrısını dile getiriyor. Bizim dosya da hala Yargıtay’da diyor! Bakın o kadar yakalalık yaptık, el etek öptük, el aman diledik! Artık şu dosyayı kapatsanız da rahat nefes alabilsek diyor. Zavallı Ali Koç.
Erdoğan istese Fetö’den defalarca içeri girersiniz de işte sizden haraç almak ve sizi vitrin yapmak daha stratejik. Sizi karşısına geçirip 23 Nisan öğrencisi gibi şirinlikler yapmanızın verdiği haz hapse tıkmaktan daha fazla çünkü.
Ali Koç, Bilal oğlanla Erdoğan arasındaki Fenerbahçe tapelerini bilmiyor olabilir mi? Elbette hayır. Fenerbahçe’yi kim ele geçirmek istemiş kim kime ne pandik atmış halbuki hepsi biliniyor.
Camialar böyledir. Ülker için her türlü belaltı dedikodu yaparlar ama gidip basketbol takımına sponsor olunca akan sular durur. Hükümete muhaliflikten girer çıkarlar, ülkeyi ihale haracına bağlamış Limak’ın kirli ve hırsız patronunu baştacı tutarlar ve üstelik federasyon başkanı seçtirirler. ‘Fetö fetö’ diye böğürürler ama ne kadar zan altında bırakılan işadamı varsa yönetimlerindedir.
Son tahlilde Türkiye gibi bir yerde futbolun temiz olduğunu düşünen oldukça saf ve gerizekalıdır. Sadece üç büyükler değil bütün kulüpler birer arpalık ve ego tatmin yeridir. Fanatik, ergen seyirciler birbirlerini yer, kulüplerini laf söyletmez, ölümüne savunur, birbirlerini bıçaklarlar ama rakip görünen haşmetliler maçtan sonra kadeh tokuşturur. Kim transfer paralarından kendisine bir servet yapmıştır, kimler kulübün kasasından saltanat sürer, çoğu spor yazarı kimleri beslerler, kimler yeri geldiği zaman köpeklik yapar bütün spor camiası bilir.
Ali Koç hayatın kısa olduğunu ve ne zaman, ne olacağını en iyi bilenlerden biri aslında. Bir sabah kalkıp spor yaparken kalbiniz duruverir ve arkanızda sadece o zamana kadar yaptıklarınız ve söyledikleriniz kalır. Belli ki Ali Koç arkasından günü kurtarmak için söylenen rezilliklerin kalmasını tercih ediyor. Ne de olsa iktidarlar geçici. Yarın dengeler değişir mesele günü en az hasarla atlatmak. Güler Sabancı’nın kıvırtarak Berat’a kefil olması gibi.
Bu kadar futbol muhabbeti yaptık, Ali Koç için bir tezahürat yapılmış onunla bitirelim:
Tek başarısı, baba parası
Türkiye’nin yüz karası
Sen bizimle uğraşamazsın
Aziz Yıldırım’ın çakması…
[Levent Kenez] 29.10.2019 [TR724]
Geçen gün Fenerbahçe üyeliğinde 25 yılı doldurduğu için Yüksek Divan Kurulu üyesi olması sebebiyle Fenerbahçe Faruk Ilgaz Tesislerinde epey yıkama, yağmala olarak tabir edeceğimiz bir tören düzenlendi. 1994 yılında belediye başkanı olduğu zaman üye yapıldığını düşünürsek siyaset-futbol ilişkisinin hiç değişmediğini görebiliriz. Hele hele orada burada muhalif ayağına epey ahkam kesen Uğur Dündar gibi tiplerin bu törene özel mide bulandırıcı paylaşımlarını düşününce muhalefeti de iktidarı da aynı tıynette olduğunu bir kez daha görüyorsunuz.
Türkiye’de futbol devlete muhtaçtır. O yüzden bütün kulüpler devlete gebedir. Devleti o gün kim temsil ediyorsa Türkiye’de futbolun sahibi odur. Hele ki Erdoğan gibi her şeyi kontrol etme hastası birini düşünürsek günümüzde futbol tamamen Erdoğan’ın iki dudağı arasındadır. Bütün yöneticiler gelir, borç yapıp giderler. Bütün kulüpler –Başakşehir gibi fonlananlar hariç– aslında iflas etmiştir. Vergi borçları silinir. Zaten futbolcu vergisinde ülke bir cennettir. Borçları ertelenir. En uygun şartlarda kamu bankalarından kredi kullanırlar. Ligin sponsoru da devlettir, kupanın da. Lig maçlarını yayınlayan Katarlı şirketi biraz kurcalasanız tahmin ettiğiniz kişiye ulaşırsınız. Bütün stadlar devletindir, bazıları hayır bizim dese de.
15 Temmuz sonrası süreçte milyonlarca taraftarı var diye kendilerine epey güç vehmeden Galatasaray’ın da, Beşiktaş’ın da, Fenerbahçe’nin de nasıl süt dökmüş kediye döndüğüne şahit olduk. Hiçbir futbol kulübü iddia ettikleri gibi bir değerler manzumesi değildir. Güç neredeyse oraya dayanmak zorunda kalan yapılardır. Mangalda kül bırakmayan Çarşı’nın bile Gezi darbe davasından sonra nasıl törpülendiğini görünce çok da iddialı olmamak gerekir.
Gelelim haftasonundaki törene. Ev sahibi Fenerbahçe başkanı Ali Koç daha önce Beşiktaş eski başkanı Fikret Orman’ın yalakalık rekorunu kırmaya yemin etmiş bir şekilde kürsüye geldi. “Sayın cumhurbaşkanım, sayın cumhurbaşkanım” şeklinde özetlenecek konuşmasında boyundan büyük laflar etti, kendisinin çok iyi bildiği konularda utanmadan yalanlar söyledi.
Fenerbahçe’yi temsil eden birisin “Sayın Cumhurbaşkanım, bazı sorunlar olunca sizin kapınıza geldik. Çoğunda bizi yalnız bırakmadınız. Sağolun, varolun” sözlerini yukarıdaki sebepten dolayı anlayabiliriz. Trilyoner de olsanız, Fenerbahçe’nin başkanı da olsanız işi kuralına göre oynamanız gerekiyor. Hele hele geçen sene neredeyse takımı küme düşürmenin ucundan dönüp rezil olmuşsanız.
Barış Pınarı Harekatı ile ilgili olarak ülkedeki yalakalık fırsatını kaçırmayan Ali Koç bunu bir kez daha Cumhurbaşkanı önünde tekrarladıktan sonra hazır Erdoğan’ı bulmuşken cemaate çakarsam hem hoşuna gider hem de kendi şirketlerim için de bir sigorta daha yaparım diye düşünmüş olacak ki o kadar ödedikleri haraca güvenmeyip gaza gelmiş.
Bakın ne diyor Ali Koç:
“3 Temmuz’da yapılan hain FETÖ kumpasında dostumuz da düşmanımız da bu tavrı en iyi şekilde gördü. Başkanımız Aziz Yıldırım’ın önderliğinde camia olarak en yalnız kaldığımız dönemde mücadele ederek çıktık. Vicdanlı ve objektif, herkesin takdir ettiği gibi bu örgütün alçak teşebbüsüne boyun eğmedik. FETÖ’ye karşı direnme noktasında ülkemize öncü olduğumuzu düşünüyoruz.”
Pardon, 3 Temmuz dedikleri hangi yıldı? 2011. Yani öyle Erdoğan’dan yıllar önce falan değil. Peki Erdoğan’dan habersiz polisin, savcının Fenerbahçe ve Beşiktaş gibi iki camiaya operasyon yapması mümkün mü? Elbette değil. Bizzat Erdoğan’ın emri ile yapılan operasyonu şimdi yıllar sonra yalakalık ve utanmazlık içerisinde Erdoğan’a nasıl güzelleme ile satıyor. Erdoğan içinden kahkahalar atmıştır.
Futbol camiasında aklı başında herkesin bildiği ve zerre şüphesinin olmadığı şike ile ilgili olarak Fenerbahçe’nin o zamanki yönetimi nasıl bir taktik geliştirmişti. Yok Fenerbahçe’yi ele geçirmek istiyorlar. Yok laiklikte son kale Fenerbahçe’ymiş de esas hedef laiklikmiş, cumhuriyetmiş. Peki çok laik fenerbahçe camiası, ülkede laikliğin ırzına geçmiş Erdoğan’ı marşlarla ayakta alkışlarla karşılayıp ona özel tören düzenleyince siz laikliğimi savundunuz şimdi? Yoksa kapatılan dosyalar için bedel mi ödüyorsunuz. Nasıl bir bedel ödediğiniz birazdan ortaya çıkacak. Jöleli onu da söyleyecek. Bu arada Bağdat Caddesi ile özdeşleşen Fenerbahçe taraftarının, 15 Temmuz gecesi Bağdat Caddesi’nde bir nevi feneralayı şeklinde kutlama yaptığını da buraya iliştirelim.
3 Temmuz ile ilgili tek kumpas dosyaların kapatılmış olmasıdır. Yoksa aynen 17-25’de olduğu gibi bagajında para dolu arabalar, bizzat futbolcunun kendisinin para aldığını itiraf ettiği hatta cinci hocaya bu parayla ne yapayım diye sorduğu, Aziz Yıldırım olsun, Şevki olsun, İlhan Ekşioğlu olsun hepsinin şike konuşmaları resmi belgeleriyle kayıt altında. Futbolcular ve yöneticiler hepsi bu pisliğin içindedir.
Bunu da en iyi o zaman yönetimde olan Ali Koç bilir. Fenerbahçe camiasının çok yakından tanıdığı Mehmet Ali Aydınlar ki zamanın federasyon başkanıdır. Fenerbahçe’nin en az hasarla atlatması için kendisini yırtmıştır ama yine kimseye yaranamamıştır. Ali Koç’a hitaben “Yukarıda Allah var Ali Koç” dediği Ali Koç’un tebessümle ve kibirle neleri kastettiğini bildiği için yuttuğu konuşmasını isteyenler arşivden bulabilir.
Fenerin başkanı devam ediyor:
“Geri dönüp baktığımızda mağduriyetimizden sportif anlamda istifade edenlerin de olduğu inkar edilemez.”
Yahu o sene sırf Fenerbahçe de Beşiktaş da şampiyon olabilsin diye akıllara sakat lig sonrası play-off yapıldı. Puanlar yarıya mı dörde mi ne bölündü. Ve son maç Fenerbahçe-Galatasaray maçı. Fener her zaman olduğu gibi Galatasaray’ı Kadıköy’de yenseydi o sezon şampiyon olacaktı. İnsan biraz utanır ya.
2006 yılında İtalya’da benzer operasyon yapıldı bugün İtalya’da yıllardır şampiyon olan Juventus küme düşürüldü. Başbakan’ın takımı Milan -15 puan ceza aldı. Lazio ve Fiorentina ağır cezalar aldı. Ama bizde kimse 3 büyüklere dokunamadığı için kirli tiyatro aynen devam ediyor.
Fenerbahçe’nin baba parası ile artistlik yapan jöleli başkanı bakın ne diyor:
“Ülkemizin hain FETÖ saldırısını püskürtmesinin ardından, 3 Temmuz’da yaşananların da büyük bir kumpas olduğunu gördük. Her platformda seslendirdiğimiz gibi yargıtaydan da kararı bekliyoruz.”
Zaman Gazetesi’ne el konulmasında mahkeme kararlarından biri buydu. Skandal kararı kamuoyuna mal edebilmek için akla hayale gelmeyen şeylerin altına imza atan savcı Fuzuli Aydoğdu geçen gün üzerine tükürülerek kovuldu. Ali Koç esas karın ağrısını dile getiriyor. Bizim dosya da hala Yargıtay’da diyor! Bakın o kadar yakalalık yaptık, el etek öptük, el aman diledik! Artık şu dosyayı kapatsanız da rahat nefes alabilsek diyor. Zavallı Ali Koç.
Erdoğan istese Fetö’den defalarca içeri girersiniz de işte sizden haraç almak ve sizi vitrin yapmak daha stratejik. Sizi karşısına geçirip 23 Nisan öğrencisi gibi şirinlikler yapmanızın verdiği haz hapse tıkmaktan daha fazla çünkü.
Ali Koç, Bilal oğlanla Erdoğan arasındaki Fenerbahçe tapelerini bilmiyor olabilir mi? Elbette hayır. Fenerbahçe’yi kim ele geçirmek istemiş kim kime ne pandik atmış halbuki hepsi biliniyor.
Camialar böyledir. Ülker için her türlü belaltı dedikodu yaparlar ama gidip basketbol takımına sponsor olunca akan sular durur. Hükümete muhaliflikten girer çıkarlar, ülkeyi ihale haracına bağlamış Limak’ın kirli ve hırsız patronunu baştacı tutarlar ve üstelik federasyon başkanı seçtirirler. ‘Fetö fetö’ diye böğürürler ama ne kadar zan altında bırakılan işadamı varsa yönetimlerindedir.
Son tahlilde Türkiye gibi bir yerde futbolun temiz olduğunu düşünen oldukça saf ve gerizekalıdır. Sadece üç büyükler değil bütün kulüpler birer arpalık ve ego tatmin yeridir. Fanatik, ergen seyirciler birbirlerini yer, kulüplerini laf söyletmez, ölümüne savunur, birbirlerini bıçaklarlar ama rakip görünen haşmetliler maçtan sonra kadeh tokuşturur. Kim transfer paralarından kendisine bir servet yapmıştır, kimler kulübün kasasından saltanat sürer, çoğu spor yazarı kimleri beslerler, kimler yeri geldiği zaman köpeklik yapar bütün spor camiası bilir.
Ali Koç hayatın kısa olduğunu ve ne zaman, ne olacağını en iyi bilenlerden biri aslında. Bir sabah kalkıp spor yaparken kalbiniz duruverir ve arkanızda sadece o zamana kadar yaptıklarınız ve söyledikleriniz kalır. Belli ki Ali Koç arkasından günü kurtarmak için söylenen rezilliklerin kalmasını tercih ediyor. Ne de olsa iktidarlar geçici. Yarın dengeler değişir mesele günü en az hasarla atlatmak. Güler Sabancı’nın kıvırtarak Berat’a kefil olması gibi.
Bu kadar futbol muhabbeti yaptık, Ali Koç için bir tezahürat yapılmış onunla bitirelim:
Tek başarısı, baba parası
Türkiye’nin yüz karası
Sen bizimle uğraşamazsın
Aziz Yıldırım’ın çakması…
[Levent Kenez] 29.10.2019 [TR724]
Tak-şak yargıç Mehmet Yılmaz [Metamorfoz Portreler] [Bülent Korucu]
‘Tak-şak’ kavramını siyasi literatüre eski Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş sokmuştu. Başbakan Tansu Çiller’le uyumlu çalışmalarını anlatırken “Tak diye söylüyor, şak diye yapıyoruz” demişti. Demokratik hukuk devleti niteliklerine sahip bir ülke için normal durumdu. Elbette başbakanın hukuka uygun her emri yerine getirilecekti. Ancak orduyu siyasetin üzerinde vesayet kurumu olarak kodlayanlar için büyük suçtu ve işi Güreş’e montajla etek giydirmeye kadar vardırmışlardı.
Hukuk devletlerinde yargıçların durumu ise tam tersidir. Onların ayırt edici özellikleri bağımsızlıklarıdır ve anayasaya bile ‘hiç bir merciden emir ya da talimat almazlar’ yazılmıştır. Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) Başkanvekili Mehmet Yılmaz, ‘siyasetin köpeği yargı’nın sembol isimlerinden. İleride sadece onu ve yaptıklarını anlatarak ülkenin geçtiği karanlık dönemi tasvir etmek mümkün olacak. Bazen iktidar sarhoşluğundan kaynaklanan dayanaksız özgüveniyle, bazen kendisini savunma telaşıyla durmadan gaf yapıyor. Ve bu gaflar hem tarihe hem de hukuk geri geldiğinde yapılacak işlemlere ışık tutacak.
Arada sırada ‘Adil olmak Allah’ın emri’ türünden açıklamalar yapması, Egemen Bağış’ın cuma günleri Google’dan ayet sallamasına benzer bir taktik. Yılmaz’ın 17-25 Aralık’a kadar Siyasal İslamcılarla yolu neredeyse hiç kesişmedi. Ülkücü gruplar arasında takılan, abartılı içki alışkanlığı ile bilinen bir başmüfettiş olarak ikbal kapıları önüne açıldı. Yılmaz, kıymeti bilinmediğinden yakınan bir kariyerperestti; Erdoğan’ın ise hukuka arkadan dolaşabilecek birine ihtiyacı vardı. Tencere kapak misali birbirlerini buldular. Açıkçası Erdoğan, kendisine bu hizmeti sunabilecek çok fazla yargı mensubu bulamaz. Zira herkes eninde sonunda hesap vermek zorunda kalacağı için bazı sigortalar yaptırıyor. Belli sütrelerle koruma alanları oluşturuyor. Yılmaz ise hayat boyu ulaşamamanın ezikliğini yaşadığı koltuğu verene tam teslimiyet ve borçluluk hissi içinde. Buna suç ortaklığının doğal sonucu olan kader birlikteliği de eklenince, Erdoğan’ın iktidarda kalmasını en çok isteyen ikinci kişi diyebiliriz. Erdoğan giderse sokağa çıkamayacak isimlerin başında geliyor.
ÖZÜRLÜ YARGI!
Yılmaz kayda geçen ilk büyük hukuk cinayetini Erdoğan’ın fırçası üzerine özür dileyerek işlemişti. 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonlarına karşı intikam amacıyla tutuklanan bazı sanıkları tahliye eden yargıçların cezalandırılması talimatını veren Başbakan, iki günlük gecikme için kurulu azarlamıştı. Yılmaz araya haftasonunun girdiğini belirterek özür dilemiş akabinde yargıçlar Mustafa Başer ve Metin Özçelik ihraç edilerek tutuklanmıştı.
Yılmaz, Akşam’daki beyanatında “7 Haziran seçim sonuçları sonrası ülkede bir şaşkınlık yaşanıyordu. 12 Haziran’da AYM’nin dershaneler kararı açıklandı, biz aynı gün 49 ihraç kararı aldık” diyor ve bunu kararlılık göstergesi olarak sunuyordu. Anayasa Mahkemesi’nin içtihadına karşı idari bir kurul olarak tavır alıyorlar ve gözdağı amacıyla 49 hakimi ihraç ediyorlar. Ayrıca AKP’nin seçim yenilgisinin psikolojik baskısını hafifletmeye çabalıyorlar. Oluşumunda az da olsa yargıçların söz sahibi olduğu HSYK’da durum böyleyleydi; 2017 Anayasa değişikliği ile HSK üye sayısı 13’e düşürüldü ve 6’sının atama yetkisi Cumhurbaşkanı’na verildi. Geri kalan 7 üyeyi ise AKP’li Meclis belirliyor. Şimdiki hali pürmelali anlatmaya gerek yok.
Yılmaz ve HSK asıl performansını 15 Temmuz sonrasında gösterdi; 2 AYM üyesi, 140 Yargıtay üyesi, 48 Danıştay üyesi ile 2745 hakim-savcı hakkında daha sabah olmadan ihraç ve tutuklama kararları verildi. Yalnız bir sorunları vardı; hakimler ve savcıların bağımsızlığını korumayı amaçlayan kanuna göre ağır cezalık suçüstü hali müstesna tutuklanmaları mümkün değildi. Çaresizliğin çaresi Yılmaz’ın kıvraklığı oldu. Önce “İtirafta bulunan hakim, savcılar olursa ihraç yoluna gitmeyeceğiz ama her şeyden önce onlar için cezasızlık hali söz konusu” dedi.
Daha sonra o açıklamanın tuzak olduğunu ve delil elde etmek için meslektaşlarını kandırdığını itiraf etti. 28 Aralık 2016 tarihli yazısında Habertürk Gazetesi yazarı Sevilay Yılman’a şöyle anlatmıştı: “Meğer bu örgütün yargılama safhasında kullanılacak delil için bir oyun kurmuş Mehmet Yılmaz, “Herkes rahat olsun! HSYK, Etkin Pişmanlık Yasası’ndan faydalanan kimseyi yeniden göreve döndürmeyecek. Kurulumuz bu konuda kesin kararlıdır. Açıklamayı tamamen itirafçılığı teşvik amacıyla yaptım ve çok da başarılı oldum. Çünkü o vakitlerde hiç itirafçı yokken, o açıklamam sonrası patlama oldu. 200’ün üzerinde itirafçı sayesinde 2400 hâkim ve savcı hakkında FETÖ üyesi olduğuna dair delil elde ettik. Darbeye teşebbüs noktasında zaten biz bu yasadan faydalanmıyoruz. Sadece silahlı terör örgütü üyesi olarak yargılama yapabileceğiz; zira henüz yargı camiasında darbeye karıştığını, bizzat içinde olduğunu ispat ettiğimiz kimse yok! Onu henüz delillendiremedik. Bizim yargıyla ilgili soruşturmanın tamamı silahlı terör örgütü olmak suçundan dolayı yapılıyor.”
Yılmaz’ın itirafları, hakim ve savcıların suçüstü haline dair delilleri olmadığını ortaya koyuyordu. Zaten bu yönde en küçük bir iz bulunamadığı aşikardı ama en üst ağızdan itiraf edilmesi önemliydi. Örgüt üyeliği konusunda da dosyaların boş olduğu bu vesileyle tavazzuh etmiş oldu. Şantaj ve tuzakla elde edilmiş ifadenin hiç bir gerçek mahkemede delil olmayacağını, tam tersine tuzağı kuranlar aleyhine döneceğini söylemeye gerek bile yok. Aslında sadece tutuklama değil yapılan işlemlerin tamamı dayanaktan yoksun.
Yılmaz, üç bine yakın hakim ve savcının bir kaç saate meslekten savurmasız atıldığını itiraf ederken, “Darbe olmasaydı sonbahara kadar savunmalarını alıp işlem yapacaktık” diyor. Savunma, hunharca adam öldüren insanlara bile kullandırılan kutsal hak. Binlerce hakim ve savcı bu haktan yoksun biçimde cezalandırıldı. Ben söylemiyorum, HSK Başkanvekili itiraf ediyor. Diğer bir incisi de şu: “Allah’tan Bylock çıktı da delil olarak kabul edebileceğimiz argüman elde ettik. Yoksa işimiz çok zordu. Delil olmadan nasıl ceza vereceksiniz?”
Mehmet Yılmaz çok kullanışlı bir aparat; Erdoğan’ın yargıyı teslim almasının önde gelen işbirlikçilerinden. Hâlâ ihtiyaç duyulduğu için koltuğunu koruyor. O, yıllarca ezikliğini duyduğu kariyer putuna kavuşmanın tatminini yaşayadursun, hukuksuz biçimde hayatlarını kararttığı meslektaşları hesap gününü bekliyor sabırla…
[Bülent Korucu] 29.10.2019 [TR724]
Hukuk devletlerinde yargıçların durumu ise tam tersidir. Onların ayırt edici özellikleri bağımsızlıklarıdır ve anayasaya bile ‘hiç bir merciden emir ya da talimat almazlar’ yazılmıştır. Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) Başkanvekili Mehmet Yılmaz, ‘siyasetin köpeği yargı’nın sembol isimlerinden. İleride sadece onu ve yaptıklarını anlatarak ülkenin geçtiği karanlık dönemi tasvir etmek mümkün olacak. Bazen iktidar sarhoşluğundan kaynaklanan dayanaksız özgüveniyle, bazen kendisini savunma telaşıyla durmadan gaf yapıyor. Ve bu gaflar hem tarihe hem de hukuk geri geldiğinde yapılacak işlemlere ışık tutacak.
Arada sırada ‘Adil olmak Allah’ın emri’ türünden açıklamalar yapması, Egemen Bağış’ın cuma günleri Google’dan ayet sallamasına benzer bir taktik. Yılmaz’ın 17-25 Aralık’a kadar Siyasal İslamcılarla yolu neredeyse hiç kesişmedi. Ülkücü gruplar arasında takılan, abartılı içki alışkanlığı ile bilinen bir başmüfettiş olarak ikbal kapıları önüne açıldı. Yılmaz, kıymeti bilinmediğinden yakınan bir kariyerperestti; Erdoğan’ın ise hukuka arkadan dolaşabilecek birine ihtiyacı vardı. Tencere kapak misali birbirlerini buldular. Açıkçası Erdoğan, kendisine bu hizmeti sunabilecek çok fazla yargı mensubu bulamaz. Zira herkes eninde sonunda hesap vermek zorunda kalacağı için bazı sigortalar yaptırıyor. Belli sütrelerle koruma alanları oluşturuyor. Yılmaz ise hayat boyu ulaşamamanın ezikliğini yaşadığı koltuğu verene tam teslimiyet ve borçluluk hissi içinde. Buna suç ortaklığının doğal sonucu olan kader birlikteliği de eklenince, Erdoğan’ın iktidarda kalmasını en çok isteyen ikinci kişi diyebiliriz. Erdoğan giderse sokağa çıkamayacak isimlerin başında geliyor.
ÖZÜRLÜ YARGI!
Yılmaz kayda geçen ilk büyük hukuk cinayetini Erdoğan’ın fırçası üzerine özür dileyerek işlemişti. 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonlarına karşı intikam amacıyla tutuklanan bazı sanıkları tahliye eden yargıçların cezalandırılması talimatını veren Başbakan, iki günlük gecikme için kurulu azarlamıştı. Yılmaz araya haftasonunun girdiğini belirterek özür dilemiş akabinde yargıçlar Mustafa Başer ve Metin Özçelik ihraç edilerek tutuklanmıştı.
Yılmaz, Akşam’daki beyanatında “7 Haziran seçim sonuçları sonrası ülkede bir şaşkınlık yaşanıyordu. 12 Haziran’da AYM’nin dershaneler kararı açıklandı, biz aynı gün 49 ihraç kararı aldık” diyor ve bunu kararlılık göstergesi olarak sunuyordu. Anayasa Mahkemesi’nin içtihadına karşı idari bir kurul olarak tavır alıyorlar ve gözdağı amacıyla 49 hakimi ihraç ediyorlar. Ayrıca AKP’nin seçim yenilgisinin psikolojik baskısını hafifletmeye çabalıyorlar. Oluşumunda az da olsa yargıçların söz sahibi olduğu HSYK’da durum böyleyleydi; 2017 Anayasa değişikliği ile HSK üye sayısı 13’e düşürüldü ve 6’sının atama yetkisi Cumhurbaşkanı’na verildi. Geri kalan 7 üyeyi ise AKP’li Meclis belirliyor. Şimdiki hali pürmelali anlatmaya gerek yok.
Yılmaz ve HSK asıl performansını 15 Temmuz sonrasında gösterdi; 2 AYM üyesi, 140 Yargıtay üyesi, 48 Danıştay üyesi ile 2745 hakim-savcı hakkında daha sabah olmadan ihraç ve tutuklama kararları verildi. Yalnız bir sorunları vardı; hakimler ve savcıların bağımsızlığını korumayı amaçlayan kanuna göre ağır cezalık suçüstü hali müstesna tutuklanmaları mümkün değildi. Çaresizliğin çaresi Yılmaz’ın kıvraklığı oldu. Önce “İtirafta bulunan hakim, savcılar olursa ihraç yoluna gitmeyeceğiz ama her şeyden önce onlar için cezasızlık hali söz konusu” dedi.
Daha sonra o açıklamanın tuzak olduğunu ve delil elde etmek için meslektaşlarını kandırdığını itiraf etti. 28 Aralık 2016 tarihli yazısında Habertürk Gazetesi yazarı Sevilay Yılman’a şöyle anlatmıştı: “Meğer bu örgütün yargılama safhasında kullanılacak delil için bir oyun kurmuş Mehmet Yılmaz, “Herkes rahat olsun! HSYK, Etkin Pişmanlık Yasası’ndan faydalanan kimseyi yeniden göreve döndürmeyecek. Kurulumuz bu konuda kesin kararlıdır. Açıklamayı tamamen itirafçılığı teşvik amacıyla yaptım ve çok da başarılı oldum. Çünkü o vakitlerde hiç itirafçı yokken, o açıklamam sonrası patlama oldu. 200’ün üzerinde itirafçı sayesinde 2400 hâkim ve savcı hakkında FETÖ üyesi olduğuna dair delil elde ettik. Darbeye teşebbüs noktasında zaten biz bu yasadan faydalanmıyoruz. Sadece silahlı terör örgütü üyesi olarak yargılama yapabileceğiz; zira henüz yargı camiasında darbeye karıştığını, bizzat içinde olduğunu ispat ettiğimiz kimse yok! Onu henüz delillendiremedik. Bizim yargıyla ilgili soruşturmanın tamamı silahlı terör örgütü olmak suçundan dolayı yapılıyor.”
Yılmaz’ın itirafları, hakim ve savcıların suçüstü haline dair delilleri olmadığını ortaya koyuyordu. Zaten bu yönde en küçük bir iz bulunamadığı aşikardı ama en üst ağızdan itiraf edilmesi önemliydi. Örgüt üyeliği konusunda da dosyaların boş olduğu bu vesileyle tavazzuh etmiş oldu. Şantaj ve tuzakla elde edilmiş ifadenin hiç bir gerçek mahkemede delil olmayacağını, tam tersine tuzağı kuranlar aleyhine döneceğini söylemeye gerek bile yok. Aslında sadece tutuklama değil yapılan işlemlerin tamamı dayanaktan yoksun.
Yılmaz, üç bine yakın hakim ve savcının bir kaç saate meslekten savurmasız atıldığını itiraf ederken, “Darbe olmasaydı sonbahara kadar savunmalarını alıp işlem yapacaktık” diyor. Savunma, hunharca adam öldüren insanlara bile kullandırılan kutsal hak. Binlerce hakim ve savcı bu haktan yoksun biçimde cezalandırıldı. Ben söylemiyorum, HSK Başkanvekili itiraf ediyor. Diğer bir incisi de şu: “Allah’tan Bylock çıktı da delil olarak kabul edebileceğimiz argüman elde ettik. Yoksa işimiz çok zordu. Delil olmadan nasıl ceza vereceksiniz?”
Mehmet Yılmaz çok kullanışlı bir aparat; Erdoğan’ın yargıyı teslim almasının önde gelen işbirlikçilerinden. Hâlâ ihtiyaç duyulduğu için koltuğunu koruyor. O, yıllarca ezikliğini duyduğu kariyer putuna kavuşmanın tatminini yaşayadursun, hukuksuz biçimde hayatlarını kararttığı meslektaşları hesap gününü bekliyor sabırla…
[Bülent Korucu] 29.10.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)