'O akıl, akıl olsa gerektir' [Safvet Senih]

1911’de neşredilen “Muhakemat”  kitabı, Üstad Bediüzzaman’ın “Ulema Reçetesi” dediği bir nevi iki-üç sene sonra yazacağı İşârâtü’l-İ’caz  tefsirinin bir girişi gibidir. Âyet ve hadislere nasıl bakılması gerektiğine dair bilgiler de verir. Mesela; “Akıl ile nakil (âyet-hadis)  teâruz ederse (bunlar akılla çatışmaz ama, sanki birbirlerine muârız gibi bir durum varsa), AKIL  esas alınır, NAKİL  te’vil olunur. Ama o akıl akıl olsa gerektir.” demektedir. Aslında bu prensip bütün mukaddes metinler için gereklidir…

Üstad Bediüzzaman Hazretleri Yirmi Dördüncü Söz’ün Üçüncü Dalında bazı hadis-i şeriflere gelebilecek itirazlara cevap teşkil edecek şekilde “On İki, Asıl” beyan ediyor:

“Birinci Asıl: Yirminci Söz’ün âhirinde ‘Kur’an niçin ilmî-fen gerçeklere tâ baştan açık açık ifade etseydi de inkârcıların söyleyecek hiçbir sözleri kalmasaydı’ meâlindeki soruya verilen cevapta izah ettiğimiz meseledir. Özeti şudur ki: Din bir imtihandır, bir tecrübedir. Yüce, âlî ruhları, sefil, aşağı ruhlardan ayırıp seçer. Öyle ise, ileride herkese göz ile görülecek olayları öyle bir tarzda bahsedecek ki; ne bütün bütün meçhul kalsın, ne de apaçık olup herkes ister istemez tasdike mecbur kalsın. Akla kapı açacak, iradeyi elinden almayacak. Zira, eğer tamamen apaçık derecede bir kıyamet alâmeti görülse, herkes tasdike mecbur olsa; o vakit kömür gibi bir istidat, elmas gibi bir istidat ile beraber kalır. Sırr-ı teklif ve imtihan neticesi zâyi olur. İşte bunun için hadis-i şeriflerde geçen Mehdî ve Süfyan  meseleleri gibi çok meselelerde çok ihtilâf olmuş. Hem rivayetler de çok muhteliftir, birbirine zıt hükümler olmuş.”

İmtihanda sorular sorulup hemen ardından cevaplar söylenmez. Çalışan çalışmayan belli olmaz. Cenab-ı Hak istese, göklerde yıldızları yan yana dizer ve parlak bir “Lâ ilâhe illallah” yazar bu yazıyı görenlerin Allah’ı inkâr etmesi mümkün müdür? Aynı şekilde “Deccal, minare boyunda olacak” şeklindeki rivayete göre, insanları peşine takıp saptıracak olan Deccal peşinden kim gider? Belli ki, adam Deccal… “Minare boy”dan  kasıt, gücünü anlatmaktır. Zıplasalar dizine ulaşamayacak olanların  da onun  gücüne göre, durumlarını ifade etmektir. Burada akıl ile nakil “teâruz” ediyor. Ama bu durum ilimde rüsuh kazanmış âlimlerin akılları ile tevil edilerek, esas ne anlatmak istendiği  şeyle izah edilir…

“İkinci Asıl: İslâmî meselelerin tabakaları vardır. Biri, kesin bürhan istese; diğeri bir zann-ı gâlibî (gerçeğe en yakın zan, görüş)  ile yetinir. Başkası yalnız bir kabul-i teslimi ve reddetmemek ister. Öyle ise, îmanın esaslarından olmayan fer’î yani detay meselelerde veya zamanla meydana gelecek olaylarla ilgili olarak, her birinde iz’ân-ı yakîn (derin tasdik ve iman) ile bir bürhân-ı kat’i istenilmez. Belki yalnız reddetmemek ve teslimiyetle ilişmemektir.”

İman, namaz, oruç, zekat  veya haram olan konularla ilgili hem âyet, hem kesin delâlet olması gerekir. Sünnet-i gayr-i mûekkel ve müstahap gibi nâfilelerde böyle bir şerî delile ihtiyaç yoktur. Gelecekte olacak olaylar, Mehdî, Deccal, Mesîh   ve Süfyan  meseleleri dinin asıl ve ana konularından değildir. Âyet veya mütevatir hadîs gerekmez.

“Üçüncü Asıl: Sahabe Efendilerimiz zamanında Benî –İsrail ve Hıristiyan âlimlerinden çoğu Müslüman oldular. Eski malumatları da (bir nevi) onlarla beraber Müslüman oldu. Daha önceki bazı malumatları gerçeğe uygun olmadığı halde, İslâmiyetin malı zannedildi.”

Âyet ve hadislerde geçen bazı hususlar, Tevrat Zebur ve İncil yorumcularının hatâlı sözleriyle karıştırıldı. Bu hatalar İslamiyetten sanıldı. Ka’bü’l-Ahbar ve Vehb İbn-i Münebbih gibi âlimler, samimi olarak Müslüman olmuşlardı. Ama eskiden kalma bilgileriyle bazı konularda görüş bildiriyorlardı. Usûl-i hadis ve usûl-i tefsire getirilen kriterlerle bunlar ayıklanmaya çalışıldı. Ama bu arada bir kısmı bilhassa avam halk arasında yayılıp yaygınlaştı…

“Dördüncü Asıl: Hadis-i şerifleri rivayet eden râvilerin bazı sözleri veyahut istinbat edip çıkardıkları yorum ve hükümleri hadislerin ana metninden zannederek, o hadislerin zayıf olduğuna hükmedilmiş.”

Halbuki yorumlar ve çıkarılan hükümler bir tarafa bırakılırsa, hiçbir zayıflık, akla aykırı ve gerçeklerle uyuşmayan bir tarafları kalmaz… Bu hususta, aslında hadis ve tefsir usulüne girecek Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin ortaya koyduğu yeni ve orijinal görüşleri var. Bu üzerinde durduğumuz Yirmi Dördüncü Söz’ün Üçüncü Dal’ında geçen hususlar da bunlardandır.

“Beşinci Asıl: “Ümmetimin içinde ilhama mazhar kişiler vardır.’ (Buhari, Müslim), sırrınca bazı ehl-i keşif ve ehl-i velâyet olan hadis âlimlerinin ilhamlarıyla gelen bazı mânâlar, hadîs telakki edilmiş. Halbuki evliyaların ilhamları –bazı ârızalarla – hata olabilir. İşte bu neviden bir kısmı hakikata muhâlif  çıkabilir.”

Peygamberlere gelen vahiy, kesindir… Evliyalara gelenler için bunu söylemeyiz. Çünkü bazan veli olan zât, kalbine doğan mânâyı, kendi anlayışı açısından veya anladığı kadarı ve şekliyle ifade edebilir. Onun için isabet olmayabilir. Onlar ile peygamberler arasında büyük fark vardır. Onlar gerçek ve vazifeli rehberler olduklarından Cenab-ı Hak onları korur. Veliler için böyle bir garanti yoktur.

[Safvet Senih] 13.12.2017 [Samanyolu Haber]

Kudüs: Nereden nereye? [Dr. Serdar Efeoğlu]

Kudüs çeşitli nedenlerle belli dönemlerde dünyanın gündemine oturuyor. Bunun nedenini genellikle İsrail’in izlediği politikalar oluşturuyor. Bunların başında “Filistin sorunu” olsa da Mescid-i Aksa’ya yapılan müdahaleler ve Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması gibi konular da zaman zaman gerginliklere yol açıyor.

1948’de küçük bir alanda kurulan İsrail, 1967 ve 1973 Savaşlarındaki zaferleriyle Kudüs dâhil olmak üzere sınırlarını sürekli genişletti. Bu işgaller bile kabullenilmezken, İsrail 1980’de İslam ülkelerinin tepkilerine rağmen Kudüs’ü başkent ilan ederek sorunu daha da büyüttü. Bu karar Birleşmiş Milletler tarafından da tepkiyle karşılandı.

ABD Kongresi ise 1995 yılında Kudüs’ün başkent olmasını kabul eden bir kanunu kabul etti. Trump’tan önceki başkanlar bir krize yol açmamak için 1999’da yürürlüğe girmesi gereken yasanın uygulamasını sürekli ertelediler. Son olarak iç politikada zor günler yaşayan Trump, konuyu tekrar gündeme alarak bütün dünyadan tepkilerin yükselmesine neden oldu.

KUDÜS-Ü ŞERİF

İbranice “Yerüşalayim (Yarüşalem)” denilen ve Batı dillerine “Jerusalem” olarak geçen Kudüs’e Müslümanlar, Romalıların kullandığı “İliya” ve “Kuds” yani “bereket, mübarek olmak” veya “Beytülmakdis” adını vermişlerdi. Osmanlılar ise dört yüz yıl egemen oldukları Kudüs için resmi yazışmalarda “Kudüs-ü Şerif” adını kullandılar.

Davut (as) döneminde krallık merkezi yapılan Kudüs’e oğlu Süleyman (as) tarafından Mescid-i Aksa inşa edildi. Kudüs, İsrail devletinin zayıflaması ile çeşitli istilalara maruz kaldı. Hristiyanlığı kabul eden Roma İmparatoru Konstantin döneminde Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği yerde “Merkad-ı İsa (Anastis) Kilisesi” inşa edildi.

Peygamberimizin (sav) Medine döneminde on altı, on yedi ay boyunca namaz kılarken Kudüs’e yönelmesi, şehrin Müslümanlar tarafından kutsal kabul edilmesine neden oldu. Yine Miraç mucizesinde Peygamberimizin Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya götürülmesi buraya hürmeti artırdı.

Kudüs ayrıca Hz. İbrahim’den itibaren pek çok peygamberin yaşadığı bir bölge olması ve Beytülmakdis’in burada bulunması nedeniyle üç semavi dinde de önemli bir yere sahip oldu.

Müslümanların Suriye’ye hâkim olmasından sonra Kudüs halkının “aman dilemesi” üzerine şehir, savaşsız bir şekilde Kudüs patriği tarafından Hz. Ömer’e teslim edildi. Hz. Ömer tarafından Kudüs halkının mal ve can güvenliğiyle dini inanç ve ibadet hürriyetleri garanti altına alındı.

BİR SULH ADASI: KUDÜS

Emeviler döneminde Şam’ın başkent yapılmasıyla Kudüs’ün önemi arttığı gibi imar faaliyetleriyle şehrin Arap nüfusu da arttı. 1099’da Kudüs’ü ele geçiren Haçlılar, şehirde büyük bir katliam yaptılar. Müslümanlarla birlikte Yahudiler de tehcir ve katliama maruz kaldılar.

1187’de Selahaddin Eyyubi tarafından geri alınan Kudüs’e Eyyubilerden sonra Memlukler hâkim oldu. Yavuz’un Mercidabık Zaferi ile 1516’da Kudüs’te dört yüz yıl devam edecek Osmanlı egemenliği başladı. Yavuz tarafından verilen “amanname” ile de diğer din mensuplarına Hz. Ömer’in tanıdığı imtiyazlar devam ettirildi.

Osmanlı’nın Kudüs’teki temel stratejisi buranın bir “sulh adacığı” olması ve bütün din mensuplarının birlikte yaşamasıydı. Bu nedenle Osmanlı yönetimi Yahudi ve Hıristiyanlar arasında veya Hıristiyan mezheplerinin aralarındaki çekişmelerde “hakem” rolü üstlendi.

Örneğin Beytullah Kilisesi, Rum patriğinin kontrolünde bütün Hıristiyan mezhepler tarafından kullanıldı. Osmanlı idaresi, 1852’de Ortodoksların diğer Hıristiyanların Hz. Meryem’in kabri başında dua etmelerine mâni olması üzerine devreye girerek buranın Rum, Ermeni, Kıptî ve Süryani tüm Hıristiyanların ortak mekânı olduğu ve diğer gruplara da ibadet imkânı verilmesi gerektiğini vurguladı.

Osmanlı Devleti, Kudüs’te diğer dinlere ait mabetlerin inşa ve tamiratına da imkân sağladı. Hatta bazı mabetler devlet tarafından inşa edildiği gibi diğer dinlere ait eğitim öğretim kurumları açılmasına da izin verildi.

Kudüs’te Kanuni devrinde çok önemli imar faaliyetleri gerçekleşti. Kubbetü’s-sahra restore edildiği gibi günümüzde ayakta duran surlar inşa edildi. Kudüs’e su getiren kanallar tamir edildi. Su dağıtımı yapılan havuzlar yenilendi. Kanuni’nin eşi Hürrem Sultan da hayrat olarak cami, medrese, imaret, ribat ve handan oluşan bir külliye inşa ettirdi.

BÜYÜK DEVLETLERİN REKABETİ

18.yüzyıldan itibaren bölgede büyük devletlerin rekabeti ortaya çıktı. İngiltere’nin 1838’de ilk konsolosluğu açmasından sonra Prusya, Fransa, Avusturya ve Rusya konsolosluk açtı. Kudüs aynı dönemde misyonerlik faaliyetlerinin de hedefi oldu. Avrupa kökenli dini, kültürel ve siyasi kuruluşlar, Kudüs’te birçok yatırım yaptılar.

Avrupalı devletler kendi aralarında da ciddi bir rekabete girdiler. Bu sırada İngiltere, Yahudilerin hamiliğini üstlendiği gibi Kudüs ve çevresinde Protestan bir nüfus da oluşturdu. Fransa Katolikleri, Rusya Ortodoksları himaye ederek bu rekabete dâhil oldu.

1870’lerden sonra Kudüs ve çevresine Yahudi göçlerinin yoğunlaşmasıyla demografi değişmeye başladı. Abdülhamit devrinde Filistin’e ve özellikle Kudüs’e yasadışı Yahudi göçü yoğunlaştı. Osmanlı Devleti göçe karşı tedbir almaya çalıştıysa da başarılı olamadı.

Osmanlı Devleti’nin verilerine göre Kudüs’te 1849’da 6.184 Müslüman, 3.744 Hıristiyan ve 1.790 Musevi yaşıyordu. 1900 yılına gelindiğinde Müslümanlar 10.000, Hıristiyanlar 10.000 nüfusa sahipken Musevi nüfus göçler sonucunda 35.000’e ulaşmıştı.

KUDÜS DÜŞTÜ!

Birinci Dünya Savaşı, Kudüs’te Osmanlı egemenliğinin sonu oldu. Filistin’de en önemli kırılma noktasını Şerif Hüseyin İsyanı oluşturdu. Hicaz’da çıkan bu isyanla uğraşmak zorunda kalan Osmanlı Devleti, ciddi bir ikilemle karşı karşıya kaldı. Bir tarafta Mekke ve Medine, diğer tarafta Kudüs vardı. Bütün Ortadoğu’yu aynı anda savunamayacağını anlayan İttihatçılar, bu aşamada az bir kuvvetle Hicaz’ı savunmaya çalıştılar.

1917 yılına gelindiğinde ise Arap isyanı, Suriye ve Filistin’e kadar genişledi. Cemal Paşa’nın Enver Paşa’ya gönderdiği bir telgrafta “Ben İngilizlerin Çanakkale’ye taarruz ettikleri zaman bile bu kadar ümitsizliğe düşmemiştim” demesi durumun vahametini göstermektedir.

Bu dönemde İngilizler Kudüs üzerine büyük bir taarruz planlarken Osmanlı Genelkurmayı büyük bir strateji hatası yaparak Bağdat’ı geri almayı amaçlayan “Yıldırım” ordusunu oluşturuldu. Sonradan İngiliz planı fark edilince “Yıldırım” Filistin’e kaydırılsa da geç kalındı.

Allenby komutasındaki İngilizler 31 Ekim 1917’de harekete geçerek Birüssebi ve Gazze’yi ele geçirdiler. İngilizler karşısında tutunamayan Osmanlı ordusunun 8-9 Aralık gecesi Kudüs’ü terk etmesiyle İngiliz kuvvetleri bir direnişle karşılaşmadan Kudüs’e girdiler.

Böylece Kudüs’te bir dönem kapandı. Mekke’den sonra Müslümanlar açısından büyük öneme sahip olan bir şehir daha kaybedildi. İngiliz komutan Allenby de gösteriş yapmadan “bir hacı gibi” mütevazı bir törenle Kudüs’e girdi.

BİTMEYEN PROBLEMLER

Osmanlı’nın Kudüs egemenliğinin sona ermesinden sonra süreç, Balfour Deklarasyonu’nda öngörüldüğü üzere 1948’de İsrail devletinin kurulmasıyla sonuçlandı. 1917-1948 arasında İngilizlerin de teşvikiyle Musevi göçü hızlandı ve nüfus yapısı tamamen değişti.

Müslüman dünyanın İsrail’in kuruluşuna tepkilerinden birisi de İslam Konferansı Teşkilatı’nın kurulması oldu. Trump’un kararında olduğu gibi İKT, hiçbir zaman İsrail’e karşı ciddi tepkiler vermedi ve ABD’nin de desteğini alan İsrail, sürekli olarak yeni avantajlar elde etti.

Günümüzde “Kudüs meselesi” ne yazık ki, İslam ülkelerinin kendi kitlelerini harekete geçirmek için kullandığı bir istismar aracına dönüşmüş durumda. Müslüman ülkelerin bugün ABD’nin Kudüs kararına gösterdiği tepkiler de bunun bir göstergesi. Dolayısıyla yaşanan sıkıntıların önemli bir nedenini sorunu çözme için adım atmak yerine “popülist” politikalar izleyen Müslüman ülke liderleri oluşturuyor.

Meydanlarda İsrail aleyhinde her şeyi söyleyip diğer taraftan ilişkilerini en üst düzeyde tutan Müslüman ülke liderleri, İKT ve BM’yi bile harekete geçirmekten aciz tutum ve davranışlarıyla yaşanan problemlerin önemli bir sebebi olarak görülüyor.

Trump’u, “Kudüs’ü başkent yapma” şeklindeki seçim vaadine rağmen destekleyen ve her türlü tavizi veren Türkiye’nin Kudüs tepkisinin de iç kamuoyuna mesaj verme kaygısı dışında bir anlamı olmadığı anlaşılıyor.

Kaynaklar: “Kudüs” maddesi, DİA; M. F. Söylemez, “Kudüs ve Osmanlı Arşiv Vesikaları Işığında Yahudilerin Bölgeye Yerleşmeleri”, SÜ İlahiyat Fak. Dergisi, S. 2. 

[Dr. Serdar Efeoğlu] 13.12.2017 [TR724]

‘Göç’tür umranlar kuran [Süleyman Sargın]

Göç, insanın sergüzeştini ifade eden en güzel kelimedir belki. İnsan, göç demektir ve her insan anne karnından çocukluğa, çocukluktan delikanlılık ve olgunluğa, derken yaşlılık ve ölüme uğrayan upuzun bir göçün içindedir. “Allah’ın yeryüzündeki halifesi” (Bakara/30) olarak seçilip gönderilen insanın, imarıyla sorumlu tutulduğu arzda bir beldeden diğerine göç etmesi mahiyetine uygun bir davranış olsa gerektir. Bu yüzden insanlık tarihi bir bakıma göçlerin de tarihidir. İngiliz tarihçi Toynbee (ö. 1975), göçebelerin kurduğu 27 medeniyetten bahseder. Kim bilir, belki de pek çok büyük medeniyetin genellikle büyük göçlerin akabinde inşa edilmesi murad-ı ilâhiye uygun hareket etmenin neticesidir.

Farklı sebepleri vardır göçün ama en önemlisi ve kıymetlisi yurdunu, yuvasını, vatanını ve sevdiklerini inandığı değerler uğruna terk etmektir. Bu, bazen o değerleri başkalarına da duyurmak adına gönüllü ve iradîdir, bazen de şartlar cahiliyyeyi aratmayacak kadar ağırlaştığında inanan için zorunlu hale gelir. İster iradi olsun isterse cebrî, böyle bir maksada matuf göç sevk-i ilâhi ile gerçekleşir. Hangisinin Hak nezdinde daha makbul olduğunu ise göç edenin niyeti ve göçten sonra ortaya koyduğu cehd ve gayret belirler.

Terminolojimizde göç “hicret” olarak tabir edilir. Bu kelime, insanın bir beldeden bir beldeye göçünü ifade ettiği gibi, insanın bir düşünceden başka bir düşünceye hicretini de barındırır. (Bu vesileyle, Allah Resûlü’nün esas göçün haramlardan helallere, günahtan sevaba, halktan Hakk’a… olduğunu ifade eden “Gerçek muhacir, Allah’ın hoşlanmadığı şeyleri terk edendir” beyanını da hatırlatıp geçelim.) 

Hicret, her yüce davada çok önemli bir esastır. Bizim dünyamızda hicret etmedik büyük bir dava ve mefkûre insanı neredeyse yok gibidir. Bediüzzaman’ın Risale-i Nurları kaleme alması Van’dan Burdur’a, oradan da Barla’ya cebrî hicretinin akabinde başlar. Konuyla ilgili daha pek çok misal zikretmek mümkündür. İmam Gazzâlî, İmam Rabbânî, Mevlâna Celaleddin, İbnü’l-Arabî başta olmak üzere gönül ve düşünce dünyamıza ışık tutan kâmetlerin hayatları boyunca devam eden hicretleri de bunun adeta ilahi bir kanun olduğunu gösteriyor. 

Asr-ı saadete bir tarih başlangıcı aranırken; Allah Resûlü’nün doğumu, peygamberlikle şereflendirilmesi, Medine halkının bu yüce davaya omuz vermesi, Bedir harbi, Mekke fethi gibi.. Her biri birbirinden kıymetli onlarca hadise içinde, tarih başlangıcı olarak “hicretin” seçilmesi, üzerinde hassasiyetle durulmaya değer bir konudur.

Hicretin, “Allah emri” (Bkz.: Nisâ /89, 97, 100; Enfâl/72) olarak yapılmış olması, onun en bereketli ve en ağırlıklı tarafıdır. İnanmış bir insanın en temel hayat rükünleri olarak sayabileceğimiz “iman”, “göç” ve “inandığı değerler uğruna yılmadan, yorulmadan gayret” üçlüsünün, Kur’an’da çoğunlukla peşi peşine zikredilmesi, bu meselenin ehemmiyetine dair en parlak delillerdendir. Bu üç esas, mefkûre insanları için vazgeçilmesi imkânsız bir âb-ı hayatın üç musluklu Hızır çeşmesidir!

Seyyah Nebî Hz. İbrahim

Hicret deyince Efendimiz’den sonra ilk akla gelen Hz. İbrahim’dir (aleyhisselâm). Bâbil’den Kenan iline, oradan Suriye’ye ve Anadolu’dan Hicaz’a kadar dini, davası uğruna gitmediği diyar, anlatmadığı insan neredeyse kalmamıştı. Yanında mübarek zevcesiyle belde belde, diyar diyar dolaşmış ve herkese bir şeyler fısıldamak için çırpınmıştı.

Ama O’nun en büyük hicreti, o gün için “içinde ot bitmeyen bir vadi” (İbrahim/37) olan Mekke’ye idi. Normal bir insanın tahammül sınırlarını aşkın imtihanlar zinciri içinde günler süren bir yolculuğun ardından genç eşini ve henüz bebek olan oğlunu bu kuş konmaz, kervan geçmez vadiye bırakmıştı. Ne oraya giderken, ne de onları bırakıp arkasına bile bakmadan dönerken bu hicretin hikmetinin farkındaydı. O, sadece kendisine emredileni yapıyordu.

O gün o vadide bir hayat emaresi yoktu ama maddi-manevi sellerin önüne katıp sürüklediği yığın yığın çerçöp vardı. Küfür, dalalet ve günah selleri ile Betha’nın dağlarından coşup gelen maddi seller omuz omuzaydı. Karanlıkların karanlıklarla savaştığı o kapkara günlerde Cenâb-ı Hak, Kâbe’yi maddesiyle, manasıyla nezdine almış gibiydi. Allah Teâlâ orayı ihya etmeyi, “insanlar için yeryüzünde kurulmuş ilk ev” (Âl-i İmran, 96) olan Kâbe’yi yeniden inşa etmeyi murâd buyurdu. Bunun için hicret gibi bir bedel gerekiyordu.

Allah dileseydi bir işaretle kutlu bir Peygamber’e orayı gösterir ve kısa sürede Kâbe’yi inşa etmesini emrederdi. Ama bu öyle büyük ve kıymetli bir hadise idi ki buna mazhariyet ancak bir kısım ağır bedeller ödemekle mümkün olabilirdi. Bu sebeple Hazreti İbrahim, ailesini bu ıssız vadiye bırakmış ve gitmişti. Geriye gelip Kâbe’yi inşa etmesi için ise yıllar geçecekti.

Bir Peygamber, bir Peygamber eşi ve Peygamber namzedi bir evladın hicreti bereketi kıyamete kadar sürecek muhteşem bir inkılabın başlangıcı oldu. O aile adeta bir tohum gibi o çorak vadide toprağın bağrına düştü, Kâbe’yi inşa etti ve insanları O’na çağırdı. O günden beri vicdanıyla insan olan insanlar Hz. İbrahim’in sesine icabet ediyor.

Bebek İsmail’in ayakları altında fışkıran ve o günden beri milyarlarca insanın içtiği, kullandığı, memleketlerine götürdüğü Cennet suyu zemzem hicretin ilk meyvesi olarak hala akmaya devam ediyor. Sidtetü’l müntehanın izdüşümü olarak kabul edilen ve Allah’ın: “Beytim” (Bakara/125; Hacc/26) dediği kudsî bina o günden beri etrafında tavaf eden meleklerin, ruhanilerin ve milyonlarca insanın semavi miracına ev sahipliği yapıyor. Mina, Müzdelife ve Arafat gibi hüşyar gönüllere bağırlarını açan mübarek mekânlar bu hicretin meyvesi olarak kabul olunan dualara dâyelik yapıyor. İnsanlar hala Hacer’in su aradığı gibi Safâ ile Merve arasında çorak sinelerini çemenzâra çevirecek suyun peşinden sa’y ediyor.

Hazreti İbrahim’in buradan sonra başka bir yere hicret ettiğini bilmiyoruz. O, uzun seyahatlerinin ardından orada karar kıldı ve sanki hayatının mukaddes göçünü orada bitirdi. Bu kudsî göç orada göçe gaye tohumla buluştu, tohum ise ulu bir çınara dönüştü.  Çınarın “İshak” dalı birkaç fasıl meyve verdi ve kökle bütünleşti; diğeri ise (İsmail dalı) “ezeliyetin hakkıdır” deyip ebediyete uzandı.

“İsmail” dalı öyle bir meyve verdi ki o meyve terazinin bir kefesine konduğu zaman, bütün enbiyâ-i izâmdan daha ağır gelmektedir ve arkasından gelenler için vesile-i iftihardır. Bu muhteşem meyve insanlığın Emîn’i, büyük Fetanet, büyük Sıdk sahibi Hz. Muhammed’dir (aleyhissalâtü vesselâm). Hem Allah’ın evi Kâbe, hem de onun ikizi sayılan Nebiler Serveri Efendimiz aynı topakta vücud bulmuştur ve bu, Hz. İbrahim’in mukaddes göçünün neticesinde olmuştur.

[Süleyman Sargın] 13.12.2017 [TR/24]

Hüseyin Korkmaz olayı (1) [Ahmet Dönmez]

Amerika’da devam eden Hakan Atilla davasının bana göre en sürpriz gelişmelerinden biri, 17 Aralık operasyonunu yapan İstanbul Mali Şube ekibinden komiser yardımcısı Hüseyin Korkmaz’ın tanıklığı oldu. Bununla ilgili tartışmalar devam ediyor. Doğru bulanlar var, eleştirenler var. Ben kendi yorumumu yarınki bölümde yapacağım. Fakat öncelikle Hüseyin Korkmaz’ın kim olduğunu, 17 Aralık’ta nasıl bir rol oynadığını hatırlatmak istiyorum.

Kimdir Hüseyin Korkmaz?

Annesinin, “Ona abdestsiz süt vermedim. Tertemiz bir hayatı oldu. Fen Lisesi’ni kazandığı halde, ‘Polis olup vatanıma, milletime hizmet edeceğim’ dedi. Vatan sevgisiyle büyüdü benim çocuğum. Onun için vatanına ihanet etmez elhamdülillah. Ben oğlumun arkasındayım. Onunla gurur duyuyorum. Allah’a dayamış o sırtını. Kafası kadar yüreği var onun.” diye tarif ettiği Hüseyin Korkmaz’ı bu kararı almaya iten sebepler neler?

Önce 16 Aralık 2013 gününden, yani operasyondan 3 gün öncesinden başlayalım.

Dönemin İstanbul Emniyeti Mali Şube Müdürü Yakub Saygılı, dosyanın savcısı Celal Kara’dan aldığı talimatla ekibini son kez topladı. Vatan Emniyet’in 4. katındaki odada o sırada teknik ve kaçakçılıktan sorumlu Mali Şube Müdür Yardımcısı Kazım Aksoy, sahtecilik- yolsuzluk birimlerinden sorumlu Mali Şube Müdür Yardımcısı Yasin Topçu, Teknik Büro Amiri İbrahim Şener, Yolsuzluk Büro Amiri Başkomiser Mehmet Akif Üner ve Komiser Yardımcısı Hüseyin Korkmaz vardı. Yarınki operasyonda 20 kişilik bir ekip görev alacaktı. Ancak soruşturmanın tamamına sadece bu 5 kişi vakıftı. Diğerleri sadece üzerinde çalıştıkları isimleri biliyordu.

Yakub Saygılı, arkadaşlarının gözlerine bakıp, “Şuna hazır olun arkadaşlar; yarın 24 saat içinde, hatta ve hatta operasyon başladığı anda görevden alınma ihtimalimiz çok yüksek. Dileyen eşyalarını şimdi toplasın.”

Saygılı, toplantının hemen ardından eşyalarını toplamaya başladı. Nitekim ertesi gün Cumhuriyet tarihinin en önemli rüşvet operasyonu yapılacak ve aynı günün gecesinde Yakub Saygılı ve Organize Şube Müdürü Nazmi Ardıç görevden alınacaktı.

DOSYA, “SÖZÜMÜZDEN ÇIKMAZ” DENİLEN POLİSE VERİLDİ

Saygılı’nın yerine, Hakan Sıralı atandı. Sıralı, Bilal Erdoğan’ın vakfı TÜRGEV’in eski patronu Ahmet Ergün’ün, dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler’e, “Bunu Mali Şube’ye getir. Bizim sözümüzden çıkmayacak bir arkadaş” diye referans olduğu bir polisti. Bu konuşma da yasal dinlemeye takılmış ve 17 Aralık dosyasına girmişti.

19 Aralık günü, gözaltına alınan bakan çocuklarının Mali Şube’deki sorgusu başladı. Hakan Sıralı’nın ilk işi, bakan çocuklarına yöneltilecek bazı soruları ve delilleri dosyadan çıkartmaya çalışmak oldu. Sorguya, soruşturmadan sorumlu Emniyet Amiri Mehmet Akif Üner ve Komiser Yardımcısı Hüseyin Korkmaz da refakat ediyordu. Onlar henüz görevdeydi.

Barış Güler’in sorgusu başlarken odaya, yeni atanan Mali Şube Müdür Yardımcısı Arzum Nazman girdi. Şüphelilere sorulacak soruları inceledikten sonra sorguya ara verilmesini istedi. Hüseyin Korkmaz ve M. Akif Üner, bunun alenen suç olduğu gerekçesiyle itiraz etti. Sıralı ve Nazman’ın ısrarının sürmesi üzerine soruşturmaya müdahale edildiği gerekçesi ile Savcı Celal Kara’yı aradılar. Kara da koordinatör Başsavcı Vekili Zekeriya Öz’ü haberdar etti. O sırada Vatan Caddesi’ndeki emniyet yerleşkesinin yakınında bulunan Öz, hemen şubeye geçti.

Televizyonlar bu ziyareti ‘flaş haber’ olarak duyuruyordu. Önce Mali Şube’ye çıkan Öz, Hüseyin Korkmaz’dan bilgi aldıktan sonra, sorulacak soruların tamamının bir CD’ye kaydedilip kendisine verilmesi emrini verdi. Ardından şube müdürleri ve yardımcılarını çağırttı. “Bana bazı bilgiler intikal etti. Soruşturmaya müdahil oluyormuşsunuz. Bazı delilleri, sorulacak soruları çıkartıp dosyayı değiştirmeye çalışıyormuşsunuz. Bunu yapanı affetmem. Savcılığa gelecek ifade tutanağında bu sorular aynen sorulmamış olursa hepiniz hakkında soruşturma başlatırım. Bunu bilesiniz.” diye ikaz etti.

“HEMEN HERİFİ İÇERİ ALSINLAR”

Zekeriya Öz, binadan çıkarken ziyaret sebebini soran gazetecilere, “Neden geldiğim belli değil mi?” karşılığını verdi. Devletin yargı makamları ile kolluk birimi karşı karşıyaydı. Normalde savcının emri altında olan kolluk, Ankara’dan gelen talimatlarla artık emirleri takmayacak noktaya gelmişti. Devletin bütün kural ve gelenekleri alt üst olmuştu.

İşte tam bunun ardından dönemin Başbakanlık Müsteşarı Ala, Emniyet Genel Müdürü Mehmet Kılıçlar’ı arayıp, Zekeriya Öz’ü kastederek, “Hemen onu alsınlar içeri atsınlar. ‘Buraya geldi tehdit ediyor’ diye. Söyle onlara bak, içeri atsınlar. Tutanak falan değil, hemen bu herifi içeri alsınlar. Ben sana söylüyorum.” diye emir verdi. Bu konuşma da 14 Mart 2014 akşamı internete düşecekti.

20 Aralık cuma, en gerilimli günlerden biriydi. İstanbul Emniyeti ve adliye arasında normal bir devlet işleyişinde görülmesi mümkün olmayan bir sürtüşme yaşanıyordu. Sorgusu biten şüphelilerin adliyeye sevki de başlamıştı. Bu aşamada fezlekenin de savcıya gönderilmesi gerekiyordu.

Mali Şube’den Komiser Yardımcısı Hüseyin Korkmaz, bu noktada önemli bir işlev görecekti. Korkmaz, savcıya gönderilecek fezlekenin yazımından sorumlu polisti. Bu yasal bir prosedürü yerine getirmek amacıyla yeni Şube Müdürü Hakan Sıralı’nın kapısını çaldı. İmzalaması için fezlekeyi uzattı. Fakat Sıralı reddetti. Normalde bu kanunen suçtu. Şube Müdürü’nün imzası olmadan fezleke savcılığa gönderilemiyordu. Hatta Sıralı ve yardımcısı, fezlekeyi imzalamaycaklarına dair tutanak bile tuttular.

FEZLEKEYİ SAVCIYA GÖTÜREN KORKMAZ, KÖPRÜYE SÜRÜLDÜ

Korkmaz, bu tutanağı ve imzasız fezlekeyi alıp adliyeye doğru yola çıktı. Ancak daha varmadan telefonu çaldı. Arayan Hakan Sıralı’ydı. Ankara’nın o zamanki tutumuna rağmen yaptığının kanun dışı olduğunu ve ileride başını ağrıtabileceğini biliyordu. Paniklemişti. Korkmaz’dan geri dönmesini istedi.

Ancak elinde tutanak olan Komiser Yardımcısı Hüseyin Korkmaz, bunu reddetti. Gidip fezlekeyi Celal Kara’ya teslim etti. Fakat Şube’ye döner dönmez tayini Boğaz Köprüsü’ne çıktı.

Mali Şube Büro Amiri Başkomiser Mehmet Akif Üner, soruşturmaya müdahale edildiği gerekçesiyle savcılığa yaptığı suç duyurusunda, bu anları şöyle aktardı: “Soruşturma kapsamında hazırlanan polis fezlekesi Komiser Yardımcısı Hüseyin Korkmaz tarafından paraflanmak suretiyle büro amiri olan şahsıma sunulmuş, tarafımca da paraflanan fezleke Şube Müdür Yardımcı Arzum Nazman’a sunulmuştur. Hazırlanan fezleke Nazman tarafından odasında incelenmiş ve kendisi tarafından paraflanmıştır. Ancak Şube Müdür Yardımcısı Nazman, parafladığı fezlekeyi Şube Müdürü Hakan Sıralı’ya sunmak yerine, bir klasörden oluşan fezlekeyi alarak şube müdürlüğü katından dışarı çıkarmıştır. Yaklaşık 2 saat kadar söz konusu fezleke şube müdürlüğü katından dışarıda kalmış ve bu zaman diliminde Arzum Nazman tarafından ne yapıldığı bilinmemektedir. Belirtilen yaklaşık iki saat süreden sonra Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürü Hakan Sıralı ile yapmış olduğum görüşmede; hazırlanan fezlekenin imzalanmayacağı Şube Müdürü Hakan Sıralı tarafından dillendirilmiştir. Fezlekenin imzalanmamasının gerekçesi sorulduğunda; Hakan Sıralı tarafından İl Emniyet Müdür Yardımcısı Selami Yıldız ve İl Emniyet Müdürü Selami Altınok tarafından fezlekenin imzalanmaması yönünde talimat geldiğini belirtmiştir. Fezlekenin imzasız gitmesinin bir izahı olmadığını, bu durumun adli olarak Şube Müdürü Hakan Sıralı’yı zora sokacağını, Soruşturma Savcısı Celal Kara’nın fezlekeyi beklediğini belirttim. Sonra İl Emniyet Müdür Yardımcısı Selami Yıldız ile bir görüşme gerçekleştirdim. Bu görüşmede de aynı şeyleri tekrarladım. Soruşturma savcısı Celal Kara’nın fezlekeyi beklediğini, ilk kez bir fezlekenin imzasız gideceğini belirtmem üzerine İl Emniyet Müdür Yardımcısı Selami Yıldız, İl Emniyet Müdürü Selami Altınok ile telefonla görüşmüş ve benim belirtmiş olduğum çekinceleri kendisine aktarmıştır. Ancak Selami Yıldız yaptığı telefon görüşmesi neticesinde fezlekenin mutlak suretle imzalanmadan gönderilmesi gerektiğini, İl Emniyet Müdürü Selami Altınok’un bu yönde talimatları olduğunu belirtmiştir. İzah edilen gelişmelerden sonra söz konusu fezleke Şube Müdürü Hakan Sıralı tarafından kendisine soruşturma kapsamında her türlü bilgilendirme yapılmış olmasına rağmen gerekçesiz bir şekilde kasıtlı olarak imzalanmamıştır. Daha sonra fezlekenin paraflı suretinin bulunduğu sayfanın klasörde olmadığını fark etmem üzerine Şube Müdürü Hakan Sıralı’ya, Komiser Yardımcısı Hüseyin Korkmaz, benim ve Şube Müdür Yardımcısı Arzum Nazman’ın paraflarının olduğu sayfanın nerede olduğunu sormam üzerine kendisinin o sayfa hakkında bilgisinin olmadığını beyan etmiştir. Sonrasında ise paraflı sayfanın akıbetini Şube Müdür Yardımcısı Arzum Nazman’a sorduğumda, kendisinin de parafının olduğu o sayfayı imha ettiğini belirtmiştir. Bunun üzerine bahse konu evrakın resmi bir evrak olduğunu, neden imha ettiğini sorduğumda ise kendisi bu konuda herhangi bir açıklama yapamamıştır.”

“SIRALI’NIN KORKUDAN ELLERİ TİTRİYORDU”

Dönemin Mali Şube Müdür Yardımcısı Yasin Topçu da 18 Kasım 2014 tarihinde kendi kişisel twitter hesabından şu paylaşımları yaptı: “18 Aralık günü öğle saatlerinde Yakub Saygılı’yı bütün personel alkışlar ve gözyaşları ile şubeden uğurladı. Şube’ye yeni atanan Hakan Sıralı, Yakub Saygılı’nın ayrıldığı ilk dakikada beni odasına çağırdı. Korkudan elleri titriyordu. Bana ilk ve son sorusu olarak gözaltına alınanların ifadelerinin alınmaya başlanıp başlanmadığını sordu. Mali Şube’ye yeni gelen, uzmanlık konularına yabancı olan, üstelik tarihi bir soruşturmanın ortasında kendini bulan bir polisin önce ‘Bu operasyon nedir, nasıl başlamıştır, ne tespit edilmiştir, Bakanlar neresinde ne şekilde yer almaktadır?’ şeklinde sorular sorması gerekirken bunların hiç birini sormadan ifadelere başlanıp başlanmadığını sorması çok dikkat çekiciydi. Ben sorudaki niyetini bildiğim için kendisine ifadelerin başladığını belirttim. Morali bozuldu ve tek kelime söylemeye cesaret edemedi. Belli ki ifadelerde sorulacak sorular değiştirilmek istenecek, bunun için ortam hazırlanacaktı. Kendisinden önce savcılığa raporun teslim edildiğini, bir soru bile eksiltirse başının belaya gireceğini söylememize rağmen, onun derdi hâlâ soruları değiştirtmek, ifadelere müdahale etmekti ve Yakub Saygılı ayrılmış olsa bile ben ordayken bu mümkün değildi. Çok geçmeden ben de aynı gün akşam saatlerindeki tayin furyasında görevden alındım.”

KORKMAZ 17 AY BOŞ YERE HAPİS YATTI

Hüseyin Korkmaz, işte bu hengame içerisinde fezlekeyi yazıp Savcı Celal Kara’ya ulaştırmak gibi zor bir görevi ifa etmişti. Dönemin başbakanı, İçişleri Bakanı, Adalet Bakanı, Başbakanlık Müsteşarı, İstanbul Emniyet Müdürü ve müdür yardımcıları bunu engellemeye çalışmasına rağmen Korkmaz bu usulsüz emirleri dinlemeyerek adli sürecin işlemesini sağlamıştı. Fakat bunun için hakkında o’görevi kötüye kullanma’ soruşturması başlatılacaktı.

Hüseyin Korkmaz, 1 Eylül 2014 tarihli Mali Şube operasyonunda Yakub Saygılı, Kazım Aksoy, Yasin Topçu, İbrahim Şener ve Mehmet Akif Üner’le birlikte gözaltına alındı. Evinden alınıp götürülerken, “Hırsızdan korksak polis olmazdık” diye bağırınca meslektaşlarınca ağzı kapatıldı. 4 Eylül’de tutuklandı. Fakat ilginç bir şekilde tutuklanma nedeni, hiç görev almadığı 25 Aralık dosyası idi. Bundan dolayı suçsuz yere 17 ay cezaevinde kalacaktı.

Çıktıktan sonra da kaçak yollardan ülkeyi terkedecek ve bir kaç ülke dolaştıktan sonra ABD’deki Hakan Atilla davasında tanık olarak karşımıza çıkacaktı.

[Ahmet Dönmez] 13.12.2017 [TR724]

Çünkü polis olmak bunu gerektirir! [Barboros J. Kartal]

17 Aralık dosyasında görevli polis memuru Hüseyin Korkmaz’ın ABD’de süren Hakan Atilla davasında tanık olarak yer alması üzerine sosyal medyada çeşitli görüşler yer aldı. Korkmaz’ın tanık olması ile düşüncelerimi birazdan anlatacağım. Ama önce, iki günden beri Korkmaz’ın tahliye olunca “benim dosyayla ilgim yok” dediği ama buna rağmen ABD’de tanık olduğu yönünde yapılan çarpıtmanın üzerinde durmak gerekiyor.

GAZETECİLİK DERSİ VERECEKLER GENE…

Havuz gazetecileri ve AKP trollerini bir kenara koyuyorum.

17 Aralık ve 25 Aralık dosyaları birbirinden farklı dosyalar, kamuoyunda ortak bir dosya olarak bilindiği için birbirleriyle karıştırılmasını çok normal buluyorum. Bu davalar üzerine uzmanlaşmamış gazetecilerin — ki buna ben de dahilim — zaman zaman dosyaları karıştırmasına tolerans ile yaklaşılmalı.

İlhan Tanır gibi belli bir süre, alakalı-alakasız Cemaat aleyhine tweet atmadığı zaman rahatsızlık duyduğunu, vücudunun s.o.s. verdiğini düşündüğüm gazetecinin hatasına çok takılmadım. Olabilir, Tanır’ın Cemaat’e derin rezervleri olmasına, yakın geçmişi değerlendirirken sadece Cemaati günah keçisi yapmayı çok sevmesine ve bana göre yanlış bakış açıları olmasına rağmen maddi bilgilere riayet konusunda güvenilir bir isimdir. Yanlış yazdığını gördüğü zaman düzeltmeyi bilir, gocunmaz. Yanlışı yazarkenki coşkunluğu ile düzeltmeyi yaparkenki isteksizliğine çok takılmamak lazım. Subjektif görüşlerini bir kenara bırakırsak, objektif gazetecilik kriterleri konusunda güvenirim.

Gelgelelim diğer Erdoğan muhalifi olan kişilerin bu yalanı yaygınlaştırmaktaki gayretlerini ve yanlış olduğu ortaya çıkmış olmasına rağmen aynı şekilde yazmaya devam etmelerini kayda geçirmek lazım. Bir bilginin hatalı olduğu ortaya çıkmasına rağmen hala ısrarla aynı yalanı söyleyen kişilerin laf sokmayı çok sevdikleri Cemaat’ten çok daha fazla organize, motive, güdümlü ve görevli olduklarını görmek gerekiyor. Zahirde Cemaat özünde dinle ilgili her şeye olan düşmanlıkları beyinlerini kemirdiği için artık çok basit analizleri ve çıkarımları yapamayacak kadar zeka gerilikleri yaşadıklarını düşünüyorum. Sözde solcu ve sözde laik olmak gerizekalılığı ancak bir yere kadar örtebiliyor. Yine Doğan Grubu’nun dava ile ilgili dişe dokunur hiçbir şeyi yazamayan ama yarın öbür gün gazetecilik dersi vermeye devam edecek memurlarının bu yalanı yaymadaki aşk ve şevklerini görmek gülümsetmedi değil. Yüzsüzlükte öyle bir eşiğe geçtiler ki, ellerinde ne patlasa artık “o zaman dans” şeklinde tepki verdikleri kesin.

YURT DIŞINDA SUSSAK, YURT İÇİNDE ZULÜM BİTER Mİ?

Evet, yazımızın diğer konusu olan, polis memuru Hüseyin Korkmaz’ın Amerika’daki davada tanık olmasına dönersek.

Korkmaz’ın tanıklığının bu davanın Cemaat’le özdeşleşmesine Hizmet edeceği, içerideki Cemaat mensuplarına daha fazla zulüm edilmesine vesile olacağı ve Erdoğan tarafından tepe tepe kullanılacağı argümanlarına katılmıyorum.

Öncelikle Erdoğan’ın çizdiği sınırlar içerisinde kalmak gibi bir ön kabulu gerektirir ki o zaman yazıp çizmenin de bir faydası yok. Sabahtan akşama kadar şöyle diktatör böyle zalim deyip çay içip duralım.

‘Yurt dışında olunca öyle geliyor, ülkedekilerin halini düşünmüyorsunuz’ eleştirisini anlarım ama doğru olduğunu düşünmüyorum. Yurt dışındakiler susunca zulmün duracağı falan yok arkadaşlar. Dünyada rezil oldukça, yalnızlaşınca ve gerçeklikten koptukça kendi kendisini bitirecek bir rejim var.
Hüseyin Korkmaz hiç ortaya çıkmasaydı sanki bu ihale Cemaat’e kalmamıştı. AKP’nin tetikçileri çok uzun bir süreden beri daha fazla zulüm yapılması için kendilerini yırtmıyorlardı sanki. Sanki her gün yeni gözaltılar yapılmıyor. 17–25 dosyasına bakan polislerin eşleri ve çocukları günler öncesinden gözaltına alınmadı…

BİR ŞEHİR EFSANESİNİN SONU

Hüseyin Korkmaz’ın tanık olması aynı zamanda bir şehir efsanesinin sonudur. Eğer organize bir şekilde hareket edilmiş olunsa bu tanıklığın Cemaat’e zarar vereceği düşüncesinin daha ağır basması, paralelinde polisin görev aldığı dava ile ilgili tanıklık yapmaması gerekirdi. Hiç risk alınmaması gibi akla ilk gelen şeye rağmen polisin görev aldığı dava ile ilgili çıkıp tanıklık yapması bir tezviratın bitişidir.

Kaldı ki eleştirenler, Korkmaz’ı Cemaat polisi şeklinde yaftaladıklarının farkında değiller. Bu da yine Erdoğan’ın ve Cemaat muhaliflerinin çizdiği bir alana hapsolmak demektir. Ha Cemaat muhalifleri diyorsa ki, ‘Bu kadar çalışkan, mütevazı, güvenilir ve korkusuz polisler olsa olsa Cemaat’ten çıkabilir o yüzden bu polis de onlardandır,’ bunu da saygı duyarım. Ama Korkmaz ile ilgili kişisel bir bilgim ya da tanışıklığım yok.

Korkmaz’ın büyük bir cesaret örneği gösterdiğini düşünüyorum ve çok büyük saygı duyuyorum. Türkiye’deki akrabalarını ve sevdiklerini riske ederek kelle koltukta görev aldığı ve uğrunda bir çok zulme maruz kaldığı bir soruşturmanın arkasında durmuştur. Yok ABD’lilerle işbirliği yaptı gibi oltalara gelmemek lazım. Hayırsever dedikleri, şeref madalyası takmayı planladıkları, uğruna bütün adalet sistemini iğfal ettikleri, bayrak fonlu yıkama yağmala röportajları yaptıkları, uğrunda ABD’ye 2 defa nota verdikleri tescilli hırsızın yaptıklarına bozulmuyorlar hırsızı yakalayan polisin anlattıklarına bozuluyorlar, geçelim.

Aynı şartlarda olsam, kapatılan gazetemle ilgili olarak dünyanın neresinde bir dava olsa gider tanıklık yaparım çünkü benim için kendi ülkede adalet sağlayacak bir mahkeme kalmadı. Zamanında devlete karşı başörtüsü haksızlığını AİHM’e götürenler kadar da vicdanım rahat olur. Okuyamadığı için dünyanın çeşitli yerlerine gitmek zorunda kalanlar kadar da gurur duyarım.

RAHATLAYALIM…

Bence artık Cemaat mensuplarının şöyle olursa ne derler, böyle olursa ne derler şeklinde çok da fazla hesap kitap yapmamaları gerektiğini düşünüyorum. Bunlara zamanında çok kafa yorduk, artık yeter. Gerçeğin gücünden daha fazla değil hiçbir hesap kitap. Bu dünyaya ciğeri beş para etmez tiplerin önyargıları ile uğraşmaya gelmedik. Vakit kaybına gerek yok. Çok daha büyük bir dünya var önümüzde bugünün karanlık, sisli, zalim havasında pek görülmese de geçmişin takıntılı insanları ile vakit kaybetmeye gerek yok. Çok daha farklı fikirlere açık insanlar var, enerjimizi daha isabetli kullanmalı.

“Hırsızdan korksam polis olmazdım be” diyen Korkmaz rahatlığında yaşamak lazım bence hayatı.

[Barboros J. Kartal] 13.12.2017 [TR724]

Rüşvetin fotoromanı: Deliller ABD’ye nasıl taşındı? [Adem Yavuz Arslan]

Davanın 3. haftasına hayli sakin başladık. Savcılığın ‘yıldız tanığı’ Reza Zarrab’ın 7 gün süren ifade maratonu bittikten sonra ilginin azalmasını bekleniyordu. Nitekim öyle de oldu. İzleyici ve medya sıralarının yarısı boştu. Özellikle de savcının getirdiği ‘teknokrat tanıklar’ konuşunca davaya ilgi iyice düştü. Ta ki 17 Aralık Operasyonu’na imza atan polislerden Hüseyin Korkmaz kürsüye çıkıncaya kadar.

Hüseyin Korkmaz’ın bizatihi kendisine itiraz edenler, ‘bu davada ne işi var?’ diye anlattıklarına burun kıvıranlar Korkmaz’ın ‘17 Aralık delillerinin bir kısmını ABD’ye taşıdığını’ anlatması üzerine birdenbire davaya ilgi duymaya başladılar. Hatta 10 gündür başta Zarrab’ın anlattıkları olmak üzere ‘9 sütuna manşet’ olaylara duyarsız kalan Havuz medyası, Korkmaz’ın anlatımları sonrası ‘son dakika’ haberi vermeye koştu. Davaya ilk günden bu yana ‘mesafeli’ ve komplocu yaklaşanlar için delillerin ‘bir kısmının’ Korkmaz tarafından ABD’ye taşınması, bunun da mahkemede ifade edilmesi bulunmaz fırsat oldu. Davayı ‘Cemaat kumpası’ olarak görüyorlardı, şimdi kendilerince güçlü bir argümanları oldu.

https://www.pscp.tv/w/bP79qTFNV0V3ZHF4YnZ6UWJ8MWxQS3Fwd1ZqcG14Yu0-J45k2oW3V6EDqaY3ATEsdoQAKKVjaJusDEWgbo0E

Savcı şu ana kadar çok güçlü deliller ortaya koymuşken, polemik olacak böyle bir adımı neden attı şahsen anlamış değilim. Sonuçta Korkmaz ne anlatırsa anlatsın, delillerin Türkiye’den taşındığı polemiğinin gerisinde kalacaktı. Nitekim öyle de oldu. Oysa ki Korkmaz’ın anlattığı çok önemli detaylar vardı. Öncelikle ‘birinci elden bir kaynak’tı. Zarrab’ı ‘keşfedip’ takibe alan birimin amiriydi Hüseyin Korkmaz.

İfadesinde şu ana kadar duymadığımız birçok şey anlattı: Mesela ilk defa ‘1 Numara’ diye bir konumun olduğunu öğrendik. Zarrab operasyonunun aslında ilk başta sadece ‘kara para aklama’ ve ‘altın kaçakçılığı’ soruşturması olarak başladığını, soruşturma ilerledikçe genişleyip ‘yeni suçlar’ ve ‘yeni zanlılar’ eklendiğini öğrendik. ‘Ayakkabı kutuları’, ‘deste deste dolarlar’ polisler için de sürpriz olmuş. Bir bakıma ucunu yakaladıkları ip nereye giderse oraya gitmişler.


https://www.pscp.tv/w/bP7BATFNV0V3ZHF4YnZ6UWJ8MURYR3lFT2Fka3ZHTfSFpOMbo7MI_V5S9A4b02UHwpaAxuHTYJYmSJB8t-7t

Savcının sorularına detaylı cevaplar veren Korkmaz’ın anlatımına göre 17 Aralık soruşturmasında dört ayrı ‘grup-yapı’ varmış. Birinci grup Reza Zarrab ve yakın adamlarının olduğu ‘çekirdek grup’muş. Bu grubun çalışmalarını takip ederken içinde dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ve Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın olduğu ‘ikinci grup’a ulaşılmış. Onlar takip edilirken aralarında dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler ve çevresinin yer aldığı ‘üçüncü gruba’ ulaşılmış. Dördüncü grup ise Zarrab’ın iş yaptığı, zaman zaman rakip olduğu ‘Ahmet Alacacı ve grubu’ imiş.

Korkmaz, Zarrab’ın ‘1 Numara’ diye bir konumdan bahsettiğini, tüm yapılanmanın üzerinde onun olduğunu tespit ettiklerini anlattı. Savcı ‘kim bu 1 numara ?’ diye sorunca Korkmaz, ‘Recep Tayyip Erdoğan’ dedi.

RÜŞVETİN FOTOROMANI

Korkmaz soruşturmaya 32 kişinin dahil olduğunu, soruşturulan kişi sayısının ise 100 civarında olduğunu anlattı. Süleyman Aslan’ın evindeki rüşvetler, Muammer Güler’e yapılan ödemeler, Zafer Çağlayan’a giden rüşvet teslimatları fotoroman gibi ekrana yansıtıldı. Paranın çıkışı, hedef noktaya varışı, teslim edilişi ve kuryenin ‘boş dönüşü’ kare kare gösterildi.

Bu arada davanın başından bu yana ilk kez Bilal Erdoğan’ın da adı gündeme geldi.

Savcının ‘Alakası ne?’ mealindeki sorularına karşılık Korkmaz şunları anlattı: “Soruşturma esnasında 14 Temmuz 2013 günü Zafer Çağlayan’ın Zarrab ile yaptığı toplantıyı takip ettik. İki gündemi vardı bu toplantının: Birincisi TÜRGEV-Bilal Erdoğan’a ödenecek para, ikincisi de 2013 Temmuz sonrası yasak kapsamına giren altın ticaretine dair çözüm üretmek. Zarrap, yardımcısı Happani’ye 3 milyon hazırlaması ve fotoğrafını göndereceği kuryeye teslim etmesini istiyor. O kurye Ahmet Murat Öziş’ti. O para da TÜRGEV’e götürülüp teslim edildi.” Bu esnada Ahmet Murat Öziş’in çantalarla TÜRGEV genel merkezine girerken çekilmiş fotoğrafları ekrana getirildi.

Korkmaz’ın tanıklığı öğleden sonra da devam etti. Savcının 17 Aralık operasyonuna dair sorularına cevap veren Korkmaz o güne dair bilinmeyen detayları da paylaştı. Operasyondan 1 gün sonra görev değişiklikleri olduğunu, yeni gelen polis müdürlerinin dosyaya müdahale etmek istediklerini, yeni emniyet müdürü Selami Yıldız’ın bazı delilleri imha etmek istediğini anlattı. Korkmaz, yolsuzluk ve rüşvete dair soruların bakan çocuklarına sorulmamasının talep edildiğini ifade etti. Korkmaz ayrıca, 17 Aralık fezlekesinin savcıya götürülmemesi yönünde talimat aldığını, fakat risk alarak fezlekeyi savcıya götürdüğünü anlattı.

Korkmaz, fezlekeyi götürdükten sonra görevden alınıp ‘köprü koruma’ birimine atanmış. Yaklaşık 6 ay bu birimde durduktan sonra Hakkâri Çukurca’ya tayini çıkmış. Bu esnada savcı ekrana Türkiye haritasını getirip İstanbul ve Çukurca’yı işaretledi.

Korkmaz 1 Eylül 2014’te tutuklandığını, 17 ay tutuklu kaldıktan sonra yurt dışı yasağı ile tahliye edildiğini, pasaportuna el konulduğunu anlattı. Türkiye’de hukuki güvencesi kalmadığını, bir başka soruşturmada hakkında tutuklama kararı verildiğini, bu yüzden eşini ve kızını alarak Edirne üzerinden Türkiye’den çıktığını anlatan Korkmaz bu işlem için kaçakçılarla anlaştığını söyledi. Korkmaz, Türkiye’den kaçış sürecini anlatırken duygusallaştı, hatta ağlamaklı oldu. Türkiye’deki ‘insan hakları ihlalleri, işkence ve kötü muameleler nedeniyle kaçmak zorunda kaldığını’ anlattı.

BERABERİNDE DELİLLERİ GETİRMİŞ

Hüseyin Korkmaz’ın tanıklığının en ilginç anlarından birisi duruşmanın sonuna doğru geldi. Korkmaz, tahliye olduktan sonra 17 Aralık operasyonunun bazı delillerini alarak yurt dışına çıktığını anlattı. Üç ülke değiştirdiğini, bulunduğu ülkelerde ‘kaçırılma endişesi’ nedeniyle evden pek çıkmadığını, sonunda ABD’li güvenlik birimleri ile irtibata geçerek ABD’ye geldiğini, daha havalimanında iken beraberindeki dokümanları teslim ettiğini açıkladı.

Reza Zarrab’ın itirafçı olmaya karar verdiği andan itibaren davayı Cemaat’le ilişkilendirmeye çalışan Erdoğan ve AKP için aradığı malzeme gelmişti. Havuz ve havuz müzahiri gazeteciler heyecanla ‘son dakika’ yazdırmaya koştular. Eski polis Hüseyin Korkmaz’ın ifadesi Salı günü de devam etti. Savcıdan sonra Atilla’nın avukatları da çapraz sorgu yaptı. Korkmaz’ın anlattıkları bir tarafa, 17 Aralık delillerini ABD’ye taşıdığını ifade etmesi davanın önüne geçmiş oldu.

Savcılık makamı, Korkmaz’a “ABD tarafından işe alınıp alınmadığını” da sordu. Bu soruya “hayır” cevabını veren Korkmaz, ifadesinin devamında FBI’dan “talep etmediği” halde kendisine 50 bin dolarlık maddi yardım yapıldığını, savcılığında ayda 300 dolar verdiğini 3 ayda toplam 900 dolar aldığını söyledi.

[Adem Yavuz Arslan] 13.12.2017 [TR724]

Nikos Amca’nın simitleri [Necdet Çelik | İzlenim-Selanik]

Mütevazi bir kahvaltı sofrası ve ev sahibinin hazırladığı böreklerle yan yana yerini almış simitler…

Geçtiğimiz günlerde Selanik’te konuk olduğumuz bir mülteci ailenin kahvaltı sofrasından bahsediyorum.

Konuk olduğumuz aile, Türkiye’deki nefret kıyımından kaçmak zorunda kalan hizmet gönüllüsü binlerce aileden biri.

Sofrayı anlamlı kılan, Selanikli Nikos amcanın her sabah bu aileye bıraktığı simitler.

Taze, çıtır çıtır simitler…

Aslında bu ikram, öğrenilen üç beş Yunanca kelimeyle, ama aslında kalp dili sayesinde, komşu Nikos amcayla kurulan sıcak ilişkinin sonucu.

80 yaşına merdiven dayamış, saçında siyah kalmamış bir ihtiyar Nikos amca.

Kim bilir hangi empati duygusuyla Türkiye’deki zulümden kaçıp Selanik’in emniyetli koyuna sığınmış bu ailenin çorbasına bir tuz misali bırakıyor bu simitleri?

Mağdurlara, mazlumlara el uzatan yalnız Nikos amca değil, başkaları da var.

Bir aileye her cumartesi meyve bırakan komşu mu ararsınız, her ay kirasını almaya gelirken evdeki çocuklara ayrı ayrı paketlenmiş oyuncak getiren ev sahibi mi…

Hepsi ayrı bir hikaye.

***

1955 ve 1964 göçleriyle İstanbul’u terk etmek zorunda bırakılan Rumların önemli kısmı Selanik’e yerleşmiş.

50 yıl sonra tarih tersten tekerrür ediyor, eskinin muhaciri şimdilerde ensarlık yapıyor.

Tenkil, acıyı unutmamış bu insanlarda Selanik’e yerleşen hizmet gönüllüsü ailelere karşı merhamet ve hamiyet duygularını tetiklemiş.

Tehcirle tüm hatıralarını, varlıklarını İstanbul’da bırakmış bu insanlar, hemen hepsi öğretmen olan yeni misafirlerine, ‘’Sizin halinizi en iyi biz anlarız.’’ deyip teselli ediyor.

Hediyeleşmek sünnettir düsturuyla yetişmiş, alan el değil hep veren el olmayı görmüş fedakar öğretmenler ise, kısıtlı imkanlarına rağmen hazırladıkları börek, çörek ve yemeklerle mukabelede bulunmaya çalışıyor.

Selanikli komşular arasında az da olsa hala Türkçe bilenlerin olması, mağdur muhacirler için önemli bir iletişim kolaylığı olmuş.

DARLIK İÇİNDE TEVEKKÜL VE SEHAVET

Selanik’te bulunduğumuz az zaman içinde olabildiğince daha fazla mağdur aileyi ziyaret etmeye çalıştık.

Gittiğimiz her ocakta sanki uzun zamandır yerleşik bir hayat yaşanıyormuşçasına bir tevekkül ve itminan gördük.

Ümitsizlik değil, şükrün hale yansımasını idrak ettik.

İkramda cömertliğe şahit olduk, az da olsa olanı paylaştıklarını gördük.

Şahsen hem utandım, hem de mağdur kardeşlerimin ruhlarına sinen bu davaya inanmışlık bana güç verdi, inandığım değerlere itimadım katlandı.

Selanik’teki Türkiye’den gelen hizmet gönüllüsü mülteci ailelerin hepsi kiraladıkları dairelerde kalıyor.

Ancak kiralık ev bulmak zor.

Maddi imkansızlıklar da olunca bazı evlerde iki aile kalıyor, aynı çatının altını paylaşıyorlar.

Avrupa’nın en ucuz beş şehrinden birinde olsalar da, eldeki imkanlar hızla eriyor.

Öğretmenlik dışında mesleği olmayan birinin, dilini yolunu bilmediği bu turizm şehrinde ayakta kalması zor.

Artık orayı yeni yurdu benimseyen bu insanların hızlıca hayata kazandırılması için fikir üretilmesi şart.

Herkesin ne yapabileceğini öngörüp pes etmek yerine yılmadan gayret göstermesi olmazsa olmaz.

Bu insanlar yeniden balık tutmayı öğrenirler, kuşkunuz olmasın.

NELER YAPILABİLİR?

Hayırsever iş adamları fiyatları 20-45 bin Avro’ya satın alabilecekleri daireleri, mülteci ailelerin ikametine açabilir.

Fazla sermaye gerektirmeyen gıda ve hizmet odaklı küçük işletmeler kurularak, ailelere ekmek kapısı açılabilir.

‘Time to Help’ gibi yardım dernekleri Selanik veya Atina’da ofis açabilir.

Sadece nakdi veya ayni yardım değil, iltica başvurularında hukuki, kadın ve çocuklara psikolojik destek sağlanabilir.

‘Ben ne yapabilirim, neye ihtiyaçları vardır?’ diye düşünenlere, bana verilen cevabı aktarmakla bitireyim: ‘Mülteciye ihtiyacı sorulmaz.’’

[Necdet Çelik] 13.12.2017 [TR724]

Liyakatsiz muhterisler ve Kudüs’ün statüsü! [Erhan Başyurt]

ABD Başkanı Trump, ülkesinin İsrail’deki büyükelçilik merkezini Kudüs’e taşıma kararı aldı.

Tüm dünyadan haklı tepkiler yükseldi.

***

Tepkilerin birinci dayanağı, Kudüs’ün BM kararlarına göre de İsrail işgali altında olması.

Kudüs’ün batı kesimi 1948, doğu kesimi de 1967 Arap-İsrail savaşı sonrasında İsrail’in eline geçti.

İsrail, 1980’de Kudüs’ü ‘bütün ve birleşik’ başkent ilan etti.

BM, hem 1967 hem de 1980’de verdiği kararlarla İsrail’in 1967 sınırlarına dönmesini, Kudüs’ü başkent olarak tanınmamasını istedi.

Trump’ın kararı açık şekilde BM kararlarına aykırı.

Kaldı ki, bir önceki başkan Obama, İsrail’i Doğu Kudüs’te yeni yerleşim yerleri kurma girişimi nedeniyle kınamıştı.

Trump’ın kararı bir devlet politikasının sonucu değil…

***

İkincisi, Kudüs bütün İbrahimî dinler tarafından kutsal sayılan mekan ve eserlere sahip.

Müslümanların 3 kutsal ibadet mahallinden birisi olan Mescid-i Aksa burada…

Kudüs’ün mevcut şartlarda başkent ilan edilmesini tanımak, İsrail’in diğer dinlerin kutsal mekanlarına yönelik keyfi tutum almasını teşvik edici bir netice verebilir…

İsrail’de, Mescid-i Aksa’yı yıkıp yerine Musevilerin kutsal saydığı Süleyman Mabedi’ni inşa etmek isteyen ‘fanatik’ akımlar var.

Mescid-i Aksa’nın altında Süleyman Mabedi’nin izlerini araştırmak için kazılar yapıldığı, geçmişte Mescid-i Aksa’ya saldırılar olduğu biliniyor.

Kudüs, barut fıçısının fitili gibi…

***

Peki Trump neden ABD’nin geleneksel politikasından saptı? Risk aldı?

Kimileri bunu Trump’ın damadının Musevi olmasından hareketle ‘aile’ bağları veya etkin Musevi lobisi ile izah ediyor.

Kimileri de Trump’ın ABD’de FBI soruşturmalarından sıkıştığı için gündemi değiştirmek ve Musevi lobilerinin desteğini almak için bu adımı attığını iddia ediyor.

Bir diğer ilginç bilgi de, ‘Hz. İsa yeryüzüne insin diye, Armagedon savaşı çıkmasını ve İsrail’in Kudüs’ü ilhakını destekleyen’ Amerika’daki Evangelik Hıristiyanlar’ın yüzde 81’nin Trump’a oy vermiş olması.

Sonuçta Trump’ın şahsi siyasi hesaplara dayalı ya da ‘bir daha seçilmeyeceğim bari tarihe geçeyim’ diye attığı BM Kararları’na aykırı bir adım ile karşı karşıyayız…

***

Ancak, İsrail 1967’den bu yana Müslümanların kutsal mescidi Mescid-i Aksa’nın da olduğu Doğu Kudüs’ü BM kararlarına rağmen işgal altında tutuyor.

1980’den bu yana da bir bütün olarak başkent ilan etmiş durumda…

Trump’ın elçilik binasını taşıma kararı nedeniyle işgali hatırlayan ‘siyasal islamcı iktidarlar’ kendilerinden utanmalılar…

İsrail’in yarım asırdır aralıksız süren işgalini görmezden gelip, İsrail ile her türlü siyasi, askeri ve ekonomik ilişkileri geliştirip, zirveye taşıyıp şimdi Trump’ın kararı nedeniyle İsrail’e tapki göstermek en hafif tabirle iki yüzlülüktür.

***

Trump, ABD’nin son dönemlerde göreve gelen, en çok gaf yapan ve düşük profilli lideri olabilir…

Ancak Trump’un siyasal islamcı liderlerin tepkilerinden çekinmeden bu radikal adımı atmasının nedenleri var.

İslam dünyası, tıpkı 20. yüzyılın başındaki gibi parçalanmış, yoksul, cahil ve kifayetsiz muhteris liderler tarafından mefluç edilmiş durumda…

Kardeş kanı akıtmaktan, kardeşinin etini ve malını yemekten, sınır ötesine bakacak durumda değiller.

Yemen’in durumu ortada… Suriye, Irak, Afganistan, Somali, Libya’nın durumları ortada… Mısır, Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan tam siyasi krizler yaşıyor…

İslam ülkeleri kendileri ile uğraşmaktan, siyasi liderlerin de hukuk, demokrasi ve özgürlüklerden kaçmaktan, kimseye hesap soracak mecalleri yok!

Sesi yüksek çıkanlar da, ülkelerinde siyasi olarak sıkıştıklarından gündem değiştirmek, ABD’ye olan öfkelerini İsrail’e yansıtıp içlerini boşaltmak için uğraşıyorlar…

***

Trump’ın önünde ‘en büyük siparişi ben verdim’ yarışına giren liderler emin olun ABD’ye ancak ‘izin verildiği ölçüde’ tepki gösterebilirler…

Çoğu zaten, tartışmalı kararı alan ABD’ye değil İsrail’e tepki gösteriyor.

Sanki İsrail, ABD Elçiliği’ni alıp zorla taşımış gibi…

***

Sonuçta, Trump’ın Büyükelçilik binasını Kudüs’e taşıma kararı, İsrail’in ‘birleşik Kudüs’ü başkent ilan etmesi kararına destek kapsamını genişletebilir.

Kudüs’ün yarım asırdır süren işgaline meşruiyet kapısı açabilir.

Tepki gösterilmesi uluslararası hukuk açısından da haklı gerekçelere dayanır.

Doğu Kudüs’ün Filistin’e iadesi ya da en azından 1947 BM paylaşım kararında olduğu gibi hiçbir devletin hakim olmadığı ‘özel statü’ ile korunması bölgesel ve küresel barışa katkı sağlayacak tek çözümdür.

Ancak İslam dünyasını perişan hale getiren ‘liyakatsiz muhteris’ siyasiler, ‘kardeş kanıyla beslenen’ siyasal İslamcı liderler, Trump’ın bu ‘aşırı cesur’ adımı atmasına neden olmuştur.

İsrail’in Mescid-i Aksa dahil Doğu Kudüs’ü 50 yıldır işgal altında tutmasına seyirci kalan, İsrail’e her türlü siyasi, askeri ve ekonomik imkanları sonuna kadar ‘amasız, fakatsız’ açan siyasilerin, şimdi şahsi hesaplardan arınıp, caydırıcı ve etkili ortak adım atmalarını beklemek hayal olur.

[Erhan Başyurt] 13.12.2017 [TR724]

Belçika’daki hapishane hücreleri, Türkiye’deki zulmün şahidi [TR724]

Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişiminden sonra başlayan çocuk, kadın demeden 7’den 77’ye gazeteci, avukat, hakim, savcı, işadamı, akademisyenlere yönelik zulüm bütün dünyada yankılanıyor. AKP hükümeti ve güdümlü yargı eliyle suçsuz yere 60 binden fazla insan hapse atıldı. Halen 700’den fazla bebek ve çocuk anneleriyle hapiste. 500’ün üzerinde avukat, 250’den fazla gazeteci tutuklandı. Türkiye’deki zulmü anlatmak isteyen Belçika’daki gönüllüler, ülkenin en eski hapishanelerinden birinde  ‘OHAL’de Türkiye’ ismiyle zulmü anlatan bir fotoğraf sergisi açtı.

ESKİ HAPİSHANEYDİ HUKUK FAKÜLTESİ OLDU

Belçika’nın Limburg eyaletindeki avukat, hakim ve savcıların yetiştiği Hasselt Üniversitesi Hukuk Fakültesi, yıllarca cezaevi olarak kullanıldı. Bugün hukukçuların eğitimlerini sürdürdüğü bina, hapishanesi hücrelerinden ve koridorlarından oluşuyor. 1859 yıllardan başlamak üzere cezaevi olarak kullanılan bina 2000’li yıllarda renove edilerek üniversitenin hukuk fakültesine çevrilmiş. Hapishane hücrelerinin yanıbaşındaki fotoğraflar ise Türkiye’de son bir yılda büyüyen zulmü anlatıyor.

ONBİNLERİN MAĞDURİYETİ CEZAEVİ HÜCRELERİNİN YANIBAŞINDA

Sergide gazeteciler Enis Berberoğlu,Şahin Alpay, Mümtazer Türköne, Ali Bulaç, Murat Sabuncu, Nazlı Ilıcak Ahmet Şık, Ayşenur Parıldak, aktivist ve eğitimci Veli Saçılık, Avukat Ayşenur Çağatay, Diyarbakır’da öldürülen Kemal Kürküt, insan hakları savunucuları İdil Eser, Osman Kavala, açlık orucunda gözaltına alınıp tutuklanan aylarca haksız hapis yatan KHK mağdurları Semih Özakça, Nuriye Gülmen, intihar eden Doktor Hasan Orhan Çetin’in, 81 yaşında aylarca tutuklu kalan Mustafa Türk’ün mağduriyetleri, Midilli üzerinden Avrupa’ya iltica ederken hayatını kaybeden Hüseyin-Nur Maden ailesinin trajedik ölümleri ve sayıları 700’ü bulan tutuklu bebek ve çocukların dramları yer alıyor. 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü münasebetiyle açılan sergide 56 fotoğrafla zulümler resmediliyor. Sergi bir hafta boyunca Hasselt Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde ziyaret edilebiliyor.

[TR724] 13.12.2017

Mourinho’yu, kendisini sattığına pişman eden adam: Kevin De Bruyne [Hasan Cücük]

Premier Lig’de sezon maçında Manchester City, Old Trafford’da Manchester United’ı 2–1 yenerek şampiyonluk yolunda büyük avantaj sağladı. Maç sonunda United’ın menajeri Mourinho, BBC tarafından sorulan ”Şampiyonluk yarışı bitti mi?” sorusuna ”Muhtemelen evet” yanıtını verdi. City, daha sezonun ilk devresi bitmeden neredeyse rakipsiz olduğunu ortaya koydu. Bu başarıda teknik patron Pep Guardiola’nın yanı sıra orta sahada takımın beyni olarak görev yapan Kevin De Bruyne’nin büyük katkısı var. Belçikalı De Bruyne, aynı zamanda Jose Mourinho’nun en büyük pişmanlıklarından biri.

Chelsea’nın yıldızı Eden Hazard, sezona fırtına gibi başlayan Manchester City için, ‘City şu an Premier Lig’in en iyi takımı. Kevin ise en iyi futbolcusu. Guardiola’nın sisteminde Kevin çok önemli yapı taşı’ diyordu. Hazard, milli takımda birlikte oynadığı vatandaşı için övücü cümleler kullanırken, De Bruyne bunu gerçekten de hak edecek başarılı bir futbol ortaya koyuyordu.

21 YAŞINDA CHELSEA’YE GİTTİ

1991 doğumlu Kevin De Bruyne 14 yaşındayken futbola başladığı Drongen kulübünü terk edip Gent kapısından adımını attı. 2009’dan itibaren Gent kadrosunda yerini sağlamlaştırırken, sezon boyunca 36 maçta forma giydi. Henüz 18 yaşında bir oyuncu için çok iyi bir performanstı. Her sezon kendini geliştiren De Bruyne doğal olarak Avrupa’nın önde gelen kulüplerinin dikkatini çekmeye başladı. Ocak 2012’de 8 milyon Euro’ya Chelsea’nin yolunu tuttu. Ancak Chelsea transfer ettiği Kevin De Bruyne bonservis ücretini ödemesine rağmen kadrosuna katmayıp, sezon sonuna kadar Gent’e kiraladı. Bu şekilde hem yıldız oyuncunun başka kulüplere gitmesini engellemiş oluyordu.

Sezonun bitimiyle Kevin De Bruyne, Chelsea’nin yolunu tutarken, ilk hayal kırıklığını yaşamıştı. Sezon başlamadan bu kez kiralık olarak Bundesliga takımlarından Werder Bremen’e gitti. 33 lig maçında forma giyen De Bruyne attığı 10 golle dikkatleri üzerine çekti. Sezon boyunca sadece bir maçta kart cezalısı olduğu için forma giyemiyordu. Rüştünü ispat etmiş olarak Chelsea’ye geri dönerken, formayı kapma umudunu taşıyordu.

FORMA ŞANSI BULAMADI

Chelsea’nin başında Jose Mourinho vardı. Kevin De Bruyne’yi kadrosunda görmek isteyen bir başka isim ise Borussia Dortmund’un o dönemki hocası Jurgen Klopp’tu. Alman hoca, takımdan ayrılan yıldız oyuncu Mario Götze’nin boşluğunu De Bruyne ile doldurmak istiyordu. Ancak Chelsea ile anlaşma sağlanamayınca, De Bruyne Premier Lig’e döndü. Mourinho, Werder Bremen’deki performansına rağmen De Bruyne’e forma vermemekte ısrarlı davrandı. De Bruyne yerine orta sahada yeni transferleri Willian ve Andre Schürrle’yi tercih etti. 6 ay boyunca 9 maçta forma giydi. Yedek kulübesinin müdavimi olan De Bruyne’e Ocak 2014’te Bundesliga takımlarından Wolfsburg talip oldu. Mourinho’nun gözden çıkardığı Belçikalı oyuncu için Wolfsburg 22 milyon Euro ödeyerek transferi gerçekleştirdi.

Görünüşte Chelsea kârlı çıkmıştı. Kadroya giremeyen bir oyuncuyu 8 milyon Euro’ya alıp, 22 milyon Euro’ya satmıştı. Ancak Kevin De Bruyne ortaya koyduğu futbolla hem Chelsea’ye hem de Mourinho’ya tarihi bir pişmanlık yaşattı. Mourinho’nun De Bruyne yerine tercih ettiği Andre Schürrle tam bir hüsran yaşatırken, Belçikalı Bundesliga’da futbol resitali sunmaya başlıyordu. 2014–15 sezonu boyunca Wolfsburg’un oynadığı 51 maçın tamamında ilk 11’de sahaya çıkan De Bruyne göz kamaştıran bir performans ortaya koydu. Sezon boyunca tüm kulvarlarda 16 gol atarken, 26 asist yaptı. Bundesliga’da yılın futbolcusu seçildi. Muhtemelen Mourinho nasıl bir oyuncuyu elinden kaçırdığına yanmaya devam ediyordu.

GUARDİOLA’NIN ARADIĞI SİSTEM OYUNCUSU

Ağustos 2015’te 74 milyon Euro bedelle Manchester City yolunu tutan Kevin De Bruyne, milli takımdan kaptanı Vincent Kompany ile aynı takım için ter dökmeye başlayacaktı. City formasını ilk sezonunda 45 maçta giyerken, 17 gol atıp, 14 asist yapmıştı. 2016’da City’nin başına Guardiola geçecekti. De Bruyne İspanyol hocanın sisteminin temel taşlarından biri hâline geldi. İkinci sezonunda 49 maçta forma giyip, 7 gol atıp, 20 asist yapıyordu. Bu sezon şu ana forma giydiği 22 maçta 4 gol atarken, 11 de asist yaptı.

Guardiola’nın Barcelona’sında orta sahada görev yapan Xavi, İniesta ve Sergio Busquets’in ayrı bir yeri vardı. Xavi ve İniesta dünyanın en iyi top tekniğine sahip orta sahaları, Busquets ise fizik gücü ön plana çıkan bir isimdi. Aynı sistemi Manchester City’de kurmak isteyen Guardiola için De Bruyne biçilmiş bir kaftandı. Fernandinho yük çeken orta saha olurken, De Bruyne — David Silva ikilisi ise teknikleriyle Guardiola’nın Barcelona sistemini City’de oynatmasını sağlayan isimler oluyordu. Guardiola, De Bruyne için ‘Hayatımda gördüğüm en iyi futbolculardan biri’ derken, Belçikalı yıldızın kafasındaki oyunu sahaya yansıtan nadir oyunculardan biri olduğunu söylüyordu. İşte City bu sezon daha devre bitmeden şampiyonluğa koşuyorsa, bunda De Bruyne’ün ciddi payı var. City’nin 74 milyon Euro gibi rekor bir ücret ödediği De Bruyne’ün piyasa değeri 150 milyon Euro civarında. Olası bir transferde dünyanın en pahalı futbolcusu olması gayet normal olur.

De Bruyne oynadığı futbolla sadece City’nin değil tüm Belçika’nın ümit bağladığı bir isim hâline geldi. Milli formayı 55 maçta giyip, 13 gol attı. Belçika’yı Rusya 2018’e rahat bir şekilde taşıyan isimlerin başında gelen De Bruyne, City’yi Premier Lig’de, Belçika’yı Dünya Kupası’nda zirveye çıkarmak istiyor. Mourinho pişman olmakta haklı ama artık çok geç.

[Hasan Cücük] 13.12.2017 [TR724]