Yılmaz: Özel harekatçı IŞİD'çinin arkasında namaza durdu

Halk TV Fatih Ertürk’ün programına katılan Yılmaz, 2014 yılında Musul Başkonsolosluğu’na yapılan baskında konsoloslukta olan Özel Harekat Polisi Abdülsettar Yaşar’ın A Haber’e yaptığı açıklamalarla ilgili konuştu. Yılmaz, Yaşar’ın IŞİD ile işbirliği içerisinde olduğunu yetkililere söylediğini ancak buna rağmen bu ismin korunduğunu açıkladı.

Yaşar, A Haber’e verdiği röportajda “Öztürk Yılmaz, kendini muhasebeci Kenan olarak tanıttı. Başına silah dayamadılar. Battaniye’nin altına saklandı. İngilizce bildiğini DEAŞ’lılardan gizledi” iddialarında bulunmuştu.

Yılmaz, yalanlarla hedef alındığının altını çizerek, “Eğer AKP’den siyasete girmiş olsaydım heykelimi dikmiştiniz, bu kadar alçalmayın” dedi. Yılmaz 101 günlük esaret sırasında yanında yer alan bazı konsolosluk çalışanlarının ve özel harekatçıların IŞİD’in arkasında namaza durduğunu ifade ederek, “Ben artık bu işin arkasında başka birşey arıyorum, bu iş başka bir yere gidiyor” diye konuştu.

Yılmaz konsolosluk çalışanlarıyla beraber Türkiye’ye teslim edilişini de MİT’in gerçekleştirmediğini açıkladı. Yılmaz “AKP’liler açıklasın, bizi kim getirdi? Onlar konuşursa ben de konuşacağım” dedi.

[Samanyolu Haber] 1.2.2018

Hukukun üstünlüğünde Türkiye 113 ülke arasında 101’inci sırada [TR724]

Dünya Adalet Projesi, 113 ülkede hukukun üstünlüğüne ne kadar uyulduğunu ölçen yıllık raporunu açıkladı. Raporda Türkiye, hukukun üstünlüğüne uyum konusunda geçen rapora göre iki sıra daha gerileyerek, 113 ülke arasında 101’inci sırada yer aldı.

Kuruluşun 110 bin hane halkı ve 3 bin uzman anketini temel alarak hazırladığı 194 sayfalık raporda ülkeler, hukukun üstünlüğüyle bağlantılı 8 kategoride performans değerlendirmesine tabi tutuldu. Bu 8 kategori, “hükümetin yetkileri üzerindeki kısıtlamalar, yolsuzlukla mücadele, açık hükümet, temel haklar, düzen ve güvenlik, düzenleyici uygulamalar, medeni hukuk ve ceza hukuku” olarak sıralanıyor.

Amerika’nın Sesinin haberine göre, bu kategorilerin ortalamaları temel alındığında Türkiye toplamda 113 ülke arasında 101’inci, Doğu Avrupa ve Orta Asya bölgesinde 13 ülke arasında sonuncu, üst orta gelirli ülkeler arasında da 36 ülke arasında sonuncu Venezuela’nın önünde 35’inci sırada yer aldı. Türkiye kuruluşun geçen yılki raporunda toplamda 99’uncu sıradaydı.

Türkiye’nin 8 kategori arasında en kötü performans gösterdiği alan “hükümet yetkileri üzerinde kısıtlamalar” kategorisinde oldu. Türkiye bu kategoride 113 ülke arasında, Zimbabwe ve Venezuela’nın önünde 111’inci sırada yer bulabildi. Türkiye temel haklar konusunda da 107’inci sırada yer aldı. Türkiye ayrıca, geçen yıla göre en fazla “güvenlik ve düzen” kategorisinde gerileme gösterdi.

Dünya Adalet Projesi, dünyada hukukun üstünlüğüne uyum konusunda en kapsamlı verileri içeren raporunda Ekim 2016’daki son rapora göre ülkelerin yarısından fazlasının insan hakları, hükümet yetkilerinin denetimi, medeni hukuk ve ceza hukuku alanlarında gerilediğini açıkladı.

En büyük gerileme, temel haklar alanında yaşandı. Bu kategoride 113 ülkeden 71’inin puanları düştü. İkinci en büyük gerileme de hükümet yetkileri üzerindeki kısıtlamalar alanında oldu. Bu kategoride de 113 ülkenin 64’ünde düşüş gözlendi.

Ayrıca genel ortalamada, ülkelerin ABD de dahil, yüzde 34’ünün puanı düşerken, yüzde 29’u ilerleme gösterdi. Yüzde 37’nin puanları ise değişmedi.

Raporda en fazla gerileyen ülke, 18 sıra düşerek 88’inci sıraya gerileyen Filipinler oldu. Burkina Faso, Kazakistan ve Sri Lanka ise her biri 9 puanla en fazla ilerleme gösteren ülkeler arasında yer aldı.

Raporda en üst sırada yer alan üç ülke Danimarka (1), Norveç (2) ve Finlandiya (3), en alt sırada yer alan üç ülke ise Afganistan (111), Kamboçya (112) ve Venezuela (113) oldu.

ABD ise geçen yıla göre 1 sıra düşerek 19’uncu sırada yer buldu.

Dünya Adalet Projesi’nin kurucusu ve başkanı William H. Neukom, “Hukukun üstünlüğünün temel unsurlarında küresel bir gerilemeye tanıklık ediyoruz. Hukukun üstünlüğüne uyumda görülen düşüş, her yerdeki kalkınmayı tehdit ediyor” dedi.

[TR724] 1.2.2018

Türkiye’de ‘sivil topluma baskı’ Kuzey Kore’nin bir altı [TR724]

Dünya genelinde temel haklar giderek artan oranda kısıtlanıyor. “Brot für die Welt” örgütünün hazırladığı Sivil Toplum Atlası’na göre, 34 ülkede sivil toplum büyük baskı altında. Bu ülkeler arasında Türkiye de var. Türkiye ‘açık, daraltılmış, kısıtlanmış, baskı altında ve kapalı’ diye 5 katagoriye ayrılan sınıflandırmada diktatörlükle yönetilen Kuzey Kore gibi ülkelerin bir altında yer aldı. Türkiye’de 15 Temmuz’dan sonra yüzlerce STK, KHK’lar ile kapatıldı.

Deutsche Welle Türkçe’nin haberine göre, Protestan “Brot für die Welt” (Dünya için Ekmek) adlı yardım kuruluşunun Berlin’de kamuoyuna tanıttığı raporda, dünya nüfusunun sadece yüzde ikisinin sivil özgürlüklerden sınırsız bir şekilde yararlandığına dikkat çekiliyor ve bu konuda gerileme olduğu vurgulanıyor.

Otoriter rejimler artıyor

Raporda, 7 milyar 600 milyonluk dünya nüfusunun sadece 148 milyonunun tamaman açık bir sivil toplumun nimetlerinden yararlanarak, “hukuksal anlamda ve uygulamada engellere takılmadan dernekler kurabildiği, kamusal alanda gösteriler düzenleyebilidiği, bilgi alabildiği ve bunları yayabildiği” ifade ediliyor. Bu ortamın sağlandığı 22 ülke arasında Almanya, Danimarka, İsviçre ve Portekiz bulunuyor.

“Sivil Toplum Atlası” dünyanın farklı bölgelerindeki 6 ülkeyi, Kenya, Çad, Brezilya, Hondurus, Filipinler ve Azerbaycan’ı ise mercek altına alıyor. “Dünya İçin Ekmek” kuruluşundan Julia Duchrow, “Bu ülkelerin ortak özelliğinin, bu ülkelerde sivil toplumun şiddet, faili meçhul cinayetler ya da insanların garip bir biçimde ortadan kaybolması suretiyle baskı altında alınması” olduğuna dikkat çekiyor.

Ancak “Sivil Toplum Atlası”nda sadece gelişmekte olan ülkeler değil, bazı Avrupa Birliği (AB) ülkeleri de inceleniyor. Örneğin Fransa, İngiltere ve İspanya bu konuda iyi not alamayan ülkeler arasında. Bu ülkelerde sivil toplumun genel olarak özgür olduğu, ancak “hükümete eleştirel yaklaşan bazı derneklerin hukuksal olarak takibata alındığı ya da bunlara başka biçimlerde engeller çıkarıldığı” belirtiliyor. Bu kategoride ABD’nin adı da geçiyor.

Avrupa’nın sorunlu çocuğu Macaristan

AB’nin sorunlu çocuğu olarak algılanan ve Kazakistan, Tunus, Filipinler gibi ülkelerle bir tutulan Macaristan ise “Sivil Toplum Atlası”nda en kötü duruma yakın olan “baskının bulunduğu” ülkeler kategorisinde sınıflandırılıyor. “Bu ülkedeki temel hakların özgürce yaşanmasının iktidardakiler tarafından hukuki ve uygulamaya ilişkin sınırlamalarla engellendiğine” dikkat çekiliyor.

Türkiye de raporda yer alıyor

Raporda, Türkiye de “sivil toplumun baskı altında olduğu” 34 ülke arasında sayılıyor. “Dünya İçin Ekmek” kuruluşundan Julia Duchrow, çok sayıda ülkede hakların budanmasına gerekçe olarak terörizmin gösterildiğini ve Türkiye’nin buna iyi bir örnek oluşturduğunu söylüyor. Julia Duchrow, Erdoğan hükümetinin bu gerekçeye dayanarak hukuk devletini zayıflattığını vurguluyor.

Ancak Fransa’nın da ülkedeki terör saldırıları sonucunda özellikle ceza yasasında olağanüstü kararnameler çıkartmış olduğuna ve bunun yardımıyla gözaltına alınan şüpheli kişilerin daha uzun süre hapiste tutulmasının mümkün olduğuna işaret ediliyor.

“Sivil Toplum Atlası” toplumsal özgürlüklerin budanmasının 2006 yılından bu yana arttığını ve bunun çeşitli önlemleri kapsadığını kaydediyor. “Sivil Toplum Atlası” araştırma raporunu hazırlayanlar, gazetecilerin takibata alınmasını ve bilgi alma özgürlüğünün baskı altına alınmasını bu kategoride değerlendiriyor. Örnek olarak Türkiye’de neredeyse bir yıldan bu yana hakkında iddianame olmadan tutuklu bulunan gazeteci Deniz Yücel gösteriliyor. Azerbaycan’da ise hükümet yolsuzluklar üzerine haber yaptığı gerekçesiyle gazeteci Hatice İsmailova’yı susturmak üzere birbuçuk yıl süreyle cezaevine kapatmıştı.

Julia Duchrow ortak tavır alınması ve susturma girişimlerine karşı çıkılması çağrısı yapıyor ve hükümet halktan direniş gelmediğini görünce kendini rahat hissettiğini, böylelikle baskı ve takibat sarmalının devam ettirildiğini vurguluyor.

[TR724] 1.2.2018

Erdoğan, Ahmet Beyi niye öptü? [Bülent Korucu]

Çok değil iki ay önce konferans vermek istediği Marmara Üniversitesi’nde konuşacak salon bulamamıştı. Akademisyen olarak görev yaptığı okulun tavrı ağırına gitmiş: “Benimle öğrenciler ve gençler arasına kimse giremez, kimse bariyer koyamaz” demişti. ‘Kimse’ ile başlayan cümle kurma konusundaki mahareti(!) bilinen eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun bu cümlesini ‘kimse’ ciddiye almadı. Çünkü herkes ambargonun arkasındaki gerçek iradeyi biliyordu. Yüzde 50 ile seçim kazanmış bir genel başkan olarak rencide edici şekilde azledilmesinin artçı sarsıntılarıydı bunlar. Veda ederken, 1 Kasım seçimlerinde aldığı oyu hatırlatarak, “Dört yıllık bir hukuk oluştuğunu düşünüyorduk ancak bunun kısa sürmesi emin olun benim tercihim değildir, ortaya çıkan bir zaruretin gereğidir” demişti.

İşte o zaruret, yani cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bugünlerde başka şekilde tecelli ediyor. Pelikan sürüsüne yem yapılan ve kovularak koltuktan indirilen Davutoğlu iltifatlara boğuluyor. Saray’da üç saat süren bir ağırlama, parti grup toplantısına beraber girip yan yana oturma gibi jestlerden dolayı Ahmet Bey pek bir mutlu. Çok çabuk havaya giriyor. “Sayın Cumhurbaşkanımızla bir görüşme gerçekleştirdik. Hem iki dava arkadaşı olarak, hem de devlet adamları olarak böyle kritik süreçlerde konuşmamızdan, görüşmemizden, istişare etmemizden daha doğal bir şey olmaz.” Kendini Erdoğan’la eşitleyen bu üslubun başına iş açması muhtemeldir, ancak şimdilik ses çıkmaz. O sözlerin, pili çıkarılıp dolaba kaldırılmadan önce Pelikanların gagalama gerekçeleri arasında yer alacağına emin olabilirsiniz.

GÜL’E KARŞI OPERASYON MU?

Pekala Ahmet Bey’in gülücükler saçarak dolaşmasına sebep olan iltifatların sebebi nedir, Erdoğan durduk yerde neden bu adımı attı? Öncelikle partiye hakimiyetini göstermek istediğini söyleyebiliriz. “En ağır muameleye maruz kalan adam bile bir parmak işareti mesafededir” mesajını verdi. ‘Seçimi de konuştuk, tek yürek olarak yola devam’ türü haberler bunu gösteriyor. Fakat sanılanın aksine bu fotoğraf parti içinde oluştuğu varsayılan muhalif hareketi bölmez. Zira Davutoğlu o hareket içinde değil. Ahmet Bey kendi kadrosu ve kariyer planı olan biri. Güçlünün icazetiyle ayakta durabileceğini bilecek kadar da rasyonel. Erdoğan güçlü olmaya devam ettikçe Abdullah Gül ve arkadaşlarıyla iş tutmaz. Ne zaman ibre o tarafa döner, o vakit Davutoğlu’nu farklı pozisyonda görebiliriz.

Eski Cumhurbaşkanı Gül’ün de onu yanında istediğini sanmıyorum. Erdoğan’ın apar topar yaptığı kongrede figüran olmayı kabul etmesini affetmiyor. Adeti olduğu üzere kendisine yakın kaynaklara şu açıklamayı yaptırmıştı: “Davutoğlu’nu bulup siyaset sahnesine taşıyan bizzat Gül. Ancak Gül’ün önünün kesilmesi için Köşk’teki süresi dolmadan apar topar olağanüstü kongreye gidilip Davutoğlu genel başkan ve başbakan yapıldı. Gül, o kongre nedeniyle Davutoğlu’na çok kırıldı. Şu ana kadar bu kırgınlığın azaldığına dair bir belirti yok. Davutoğlu ile Gül arasında hiçbir özel kanal bulunmuyor.”

Davutoğlu’nun kongreden sonraki tavırları da aynı minvaldeydi. Erdoğan’ın mavi boncuğu gerçekten ona verdiğini sanarak davranıyordu. O da Gül’e Başbakanlık yolunu tıkayacak adımları atmaktan geri durmuyordu. Mesela “Gül, milletvekili olacak mı?” sorularını, kendisinden böyle bir talep gelmediğini belirterek savuşturuyordu. Bir önceki cumhurbaşkanından bu talebi beklemek saflık değil kendi çapında kurnazlıktı. Bunlar hep kayıtlara geçti. Son mutluluk tablosu da bardağı taşıran damla oldu. Zaten birlikte değillerdi artık mesafe iyice açıldı diyebiliriz.

ALKIŞ MI YUHALAMA MI GELECEK?

Erdoğan’ın Davutoğlu’nun sırtını sıvazlaması, Suriye topraklarında devam eden askeri harekatla da alakalı. Bugüne kadar hiçbir başarıyı paylaşmayan ve hiç bir başarısızlığı üstlenmeyen Erdoğan’a bugünlerde bir günah keçisi lazım olabilir. Amblemindeki zeytin dalından anlamlar çıkarılan Soçi Zirvesi, Esad Rejiminin meşruiyetinin tesciliyle sonuçlandı. Bilgisayar oyunlarıyla desteklenen kahramanlık hikayelerinin doğru çıkmasını umuyorum. Ancak Davutoğlu’nun tekrar sahneye çağırılması hayra alamet değil. Alkışlanma hevesiyle çıktığı sahnede yuhalanma ihtimali gittikçe yükseliyor. Suriye konusunda akıllarda kalan ve bugün tepki toplayan açıklamaların pek çoğunda Davutoğlu imzası bulunuyor. Erdoğan, içinde Afrin geçen cümleler kurarak hafıza tazelememize sebep olan Ahmet Bey’i gülerek seyrediyordur. “Beni, Ahmet Bey kandırdı” cümlesi için saha ve zemin müsait.

Davutoğlu’nun stratejik derinliği, global politikalar yanında şahsi kariyer planlarında da iflas etti. Erdoğan havuç ve sopayı en etkili onun üzerinde kullanıyor, kesin sonuç alıyor.

[Bülent Korucu] 1.2.2018 [TR724]

6 kıta 24 mısrada dönemin özeti [Tarık Toros]

Demokrasinin budur rejimi

Vatan milletindir kim kovar kimi

Sıkma savcıları, kovma hâkimi

Şekavet yok, adalet var bu yolda


***

Aşık Veysel, 77 yaşında vefat ettiğinde…

Daha 4 aylık bile değildim.

Şimdi 45 yaşındayım.

Herkes “Uzun ince bir yoldayım” türküsüyle tanır ama…

Döneminin bilge insanıdır.


***

Topkapı’da, Kayseri’de, Uşak’ta

Kimin hakkı vardır bu sefil halkta

Parmaklar oynuyor türlü nifakta

Selamet yok, felaket var bu yolda


***

6 kıtalık bu şiiri, Demokrat Parti’nin baskıcı son döneminde kaleme almıştır.

Başbakan Adnan Menderes’tir.

Darbe kapıdadır.


***

Radyo denilen Milletin malı

Neşriyatlar tarafsızca olmalı

Hakimiyet milletindir bilmeli

Esaret yok, hep millet var bu yolda


***

Dönemin en etkili aracı TRT radyosu, iktidar propagandası için kullanılmaktadır.

“Vatan Cephesi” diye bir şey icat edilmiş…

Katılan herkesin adı radyo aracılığıyla tüm yurda ilan edilmektedir.

Katılım adeta zorunludur.

Bazısı da katılmadığı halde akşam radyoda ismini duyar, itiraz etmek nafiledir.


***

Manasız mantıksız “Vatan Cephesi”

Vatan milletindir bu neyin nesi

Maksat Menderes’in seçim dalgası

Menderes yok, memleket var bu yolda


***

Aşık Veysel, saygın, sözü dinlenen bir ozandır.

Dönemin Sivas Valisi köyüne kadar gelir ve Demokrat Parti’ye oy vermelerini ister.

Aşık Veysel reddeder tabi.

Sonra da bunu yazar:

“Demokrasinin budur rejimi.”

Duru Türkçe’siyle bir Türkiye sorununa dikkat çekmektedir esasen.

Her daim olan, yaşanacak, belki de her 10 senede bir nüksedecek soruna.


***

Milletsiz bir devlet yoktur olamaz

Eğri bakan aradığın bulamaz

Hiçbir parti ebediyen kalamaz

Şikayet yok, nihayet var bu yolda


***

Menderes, darbeden 40 gün önce Tahkikat Komisyonu’nu kurdurmuştu.

Komisyon, muhalefet partilerinin faaliyetini engelledi, gazeteleri kapattı, 19 Mayıs törenlerini bile yasakladı.

Bir sivil darbeydi.

Şöyle bitiyor, meşhur altı kıtalık şiir:


***

Veysel söyler ama duyulmaz sesi

Doğru söyleyene diyorlar “asi”

Böyle değil idi şu demokrasi

“Tahkikat” yok, hürriyet var bu yolda.


***

Senin, benim, onun, ötekinin binlerce satırlık yazıyla anlatamadığını…

60 sene önce 24 mısra ile anlatmış.

Doğru konuştuğu için hain ilan edilmiş.

Hürriyet dediği için yüz verilmemiş.

Tarafsız basın demiş, tard edilmiş.

Kovma hâkimi demiş, kovulmuş.

Söylemiş ama sesi duyulmamış.

Senin, benim, onun gibi.

Ama tarihe kayıt düşmüş.

Konuşmuş, yazmış, bağlamasını bırakmamış.

“Dostlar beni hatırlasın” demiş.

Hiç unutulmamış.

[Tarık Toros] 1.2.2018 [TR724]

Mehmetçik kanıyla poker oynamak [Veysel Ayhan]

“Son 30 yıla bakın ne zaman huzur umudu, kardeşlik iklimi pekiştiyse, ne zaman hükümet hak ve özgürlükler alanını genişletmeye çalıştıysa bu tür olaylar başladı. Silah tüccarları, savaş baronları çözüme karşı direniyor. Şehit cenazeleri üzerinden siyasi rant peşinde koşanlar çözüme karşı direniyor. Sessiz kalanlar cinayete ortaktır.”

Erdoğan’ın 2010 Haziran’ında çözüm süreci masasını kurarken ettiği bu sözleri bir kenara koyup yazıya geçelim.

DIŞ DÜŞMANA KARŞI KENETLENME

Dış düşmanlara karşı savaş açmak, halkı peşine takmak, makamı tehlikede olan her diktatörün en emin sığınağıdır.

Bu, ilk değil. 7 Haziran 2015 seçimlerinde AKP tek başına iktidar olamayınca Erdoğan, çözüm süreci masasını devirmişti. Ülke kan gölüne dönmüş, binlerce sivil, asker ve polis ölmüştü. Sonrasında, “Tek partiyi iktidar yapın terör bitsin” diye propaganda yapılmış ve sonuç vermişti. Halk ‘korku belası’ tekrar AKP’ye sığınmıştı.

Halk desteği kendi kontrolündeki kamuoyu araştırma şirketlerinde bile ‘düşük’ çıkan Erdoğan, ‘7 Haziran’ filmini tekrar vizyona soktu.

Kuzey Kore Lideri Kim Jong-Un’in bile ülkesini bu kadar rahat savaşa sokacağını sanmam. Yasama-yürütme-yargı ve de medya tamamen Saray’ın kontrolünde. Einstein’ın “Propagandayla zehirlenmedikleri sürece, kitleler asla savaş düşkünü değildir” sözü doğrulandı. Medya ve propaganda gücü öylesine etkili oldu ki başta CHP olmak üzere ne kadar ‘muhalif’ varsa savaş tamtamcısı oldu.

‘Barış’ diyen soluğu karakolda alıyor. Yüzlerce kişi sadece ‘barış’ dediği için göz altına alındı. Savaşa hayır diyen 170 akademisyen ve aydın “adiler, hainler, alçaklar” diye hedefe kondu.

Medya yalanlarına inanırsanız Afrin’de Türkiye’ye saldırmak için mevzilenmiş ve saldırmak için saatine bakan düşmanlar vardı ve şimdi bu düşmanlar eziliyor.

Oysa her şey yalan.

(Afrin saldırısının içyüzünü öğrenmek isteyenler Mehmet Efe Çaman ve Bülent Keneş’in art arda yazdıkları önemli analizlere mutlaka bakmalı.)

Bu bölgeden bu güne kadar Türkiye’ye yapılmış bir saldırı yok. Olsa bugünlerde Erdoğan medyasında çarşaf çarşaf gündeme taşınırdı. O saldırıların gazileriyle röportajlar yapılır, şehitlerin aileleri ve kabirler ziyaret edilirdi. “Kanı yerde kalmadı!” falan denirdi.

Daha bir kaç yıl önce binlerce silahlı , üniformalı YPG’li “bando ve trampet” eşliğinde müttefik askeri olarak sınır geçiyordu. Süleyman Şah türbesi YPG desteğiyle taşınmıştı. YPG lideri Saray’da ağırlanıyordu. Bunlar yanlış değildi. Peki bunlar o zaman doğru idiyse ya şimdiki tavır?

KONUŞULMASI YASAK OLAN ÇELİŞKİLER…

Bir savaşa girmek için önce düşmanınız olmalı. YPG ne zaman dostluktan düşmanlığa düştü? Düşman kim? Düşman YPG ise ve YPG, PKK demek ise niye Kandil’den başlamadınız? Niye metropollere silah yığılırken sustunuz?

Peki, 3 saatte gireceğiz dediğiniz Afrin’e henüz yaklaşamadınız bile.

Diyelim Afrin’i YPG’den temizlediniz. Orayı kime bırakacaksınız?

Esat’a bırakacaksanız niye baştan beri ÖSO’ya destek oldunuz.

ÖSO’ya destek için girdiyseniz niye vaktiyle uçaklarla, tanklarla böyle açıktan desteklemediniz?

Bir gün tarih kitapları “Gazi Erdoğan”ın Afrin taarruzunun bir seçim yatırımı olduğunu yazacak ama iş işten geçmiş olacak. Türkiye’de medyaya düşmüyor ama TRT spikerinin sehven doğruladığı sivil ölümleri maalesef gerçek. Siviller, kadınlar ve çocuklar vahşi bir ölümle hayatını kaybediyor.

Geçenlerde Independent‘ın kıdemli Ortadoğu muhabiri Robert Fisk, Afrin bölgesinden izlenimlerini yazdı. Haber başlığı şuydu: “Afrin’in içinde: Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyini işgalinin gerçek kurbanları ortaya çıktı: Mülteciler, bebekler, kadınlar ve çocuklar”.

Haberde Afrin hastanesindeki 34 sivil cesedinden bahsediliyor. Farklı kaynaklarda 86 sivilin öldüğü, 198 sivilin yaralandığı bilgisi var.

TSK verilerine göre 12 günde 400’e yakın hava saldırısı düzenlemiş. Bu saldırılarla binlerce defa bombalanan bir coğrafyada sivillerin kurtulması veya ayrıştırılması mümkün mü?

MEHMETÇİK KANIYLA ŞOV

Senaryo halen Erdoğan’ın istediği gibi sürüyor.

“Kötü adamlar yüzer yüzer ölüyor.”, “İyiler 7-8’er şehit oluyor.”

Erdoğan, şehit tabutuna dayanıp “kahramanca” konuşma yapıyor.

Ve “Halkımız artık korkmadan başını yastığa koyacak.” diye manşetler atılıyor.

“YÂŞÂ GAZİ ERDOĞAN!”

Erdoğan ne diyordu geçen hafta Çorum “mitinginde”:

“Afrin’de şu anda ÖSO ve Mehmetçiklerimiz olmak üzere 20 şehidimiz var. Tüm şehitlerimizin ruhları için El Fatiha.”

Bir kaç dakikalık “şehit yası”ndan sonra asıl mevzuya geliyor:

“Milli iradeye sahip çıkan tüm Çorumlu kardeşlerime şükranlarımı sunuyorum. 2019 seçimlerinde Çorum’dan daha iyi bir tablo bekliyoruz. Çorumlu kardeşlerim inşallah başkaları ile değil, kendisi ile yarışacak.”

Erdoğan’ın 2019 dediğine bakmayın. Savaşın sisleri dağılmadan seçim yapacaktır. Yoksa bu savaşa 2019 Ocak’ında girerdi.

Yani o kadar bekleyemez. Ve Türkiye 2018 seçimlerine “Yâşâ Gazi Erdoğan!” marşlarıyla girer.

Halkımız bunu yer mi? Cenap Şahabettin, “Cahil halk, koyun ruhuyla kaplan huyundan yapılmıştır” der.

Bu sebeple niye tekrar yemesin ki?

Vaktiyle afiyetle yemişti.

TÜRKİYE’NİN AKİBETİ?

Poker masasında 4 oyuncu var: ABD, Rusya, Suriye ve YPG.

ÖSO’yu koluna takmış Türkiye masanın neresinde? Hiç bir yerinde.

Türkiye, dahil olamadığı bir poker masasının kenarında beyhude kan döküyor!

Rusya’nın yancısı olarak kendince “savaşçılık” oynuyor.

Bu oyun bitince Afrin kime bırakılacak?

Süleyman Soylu’nun kaymakamlarına mı?

Tabii ki hayır!

Fırat Kalkanıyla temizlenen Cerablus, Çobanbey ve El Bab’ta şimdi kimler hakim ise Afrin’de de yarın onlar hakim olacak.

67 Fırat Kalkanı şehidi ne uğruna verildiyse Afrin şehitleri de o uğurda verilecek!

Ve işin sonunda bu “seçim savaşı”na; amasız, fakatsız olarak kimler karşı çıkmıyorsa eline kan bulaşacak.

[Veysel Ayhan] 1.2.2018 [TR724]

İç cephe: Afrin savaşı vesayet rejiminin test sahası mı? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Suriye’de bugün TSK fiilen Rusya’nın çıkarları doğrultusunda mı savaşıyor? Daha açık soralım: Zeytin Dalı Harekâtı sonrasında PYD’den alınan bölge Suriye merkezi hükümetine – Esad’a – mı bırakılacak? Öyle ya, ilhak etmek dışında başka ne ihtimal var? Fırat Kalkanı sonrasında ÖSO türevi gruplara bırakılan saha, IŞİD’den en alındı ve o bölgede ideolojik olarak IŞİD ile aynı çizgide olan bir grup yönetimi aldı. Stratejik analiz, ÖSO türevi bir otoritenin, Rusya ve Suriye rejim güçleri karşısında duramayacağı gerçeği meydanda. Rusya, Türkiye’de sıkıntı oluşturmasın diye şu an böyle bir adım atmıyor. Ancak Afrin’de böyle bir şey olmaz. Bu bölge demografik olarak çok farklı. Kürt varlığı nedeniyle, bu bölgede YPG – veya başka bir isim altında benzer bir yapı – potansiyel olarak TSK bölgeyi terk ettiği anda bölgeyi yeniden kontrol eder. Bu durum Türkiye’ye iki seçenek sunar. Ya bölgede TSK varlığı sürecek, ya da bölge Rusya’ya, yani Suriye rejim güçlerine terk edecek. Sahadaki somut gerçeklik budur.

AFRİN OPERASYONUNUN TEMEL HEDEFİ İÇ SİYASET

Türkiye, her ne kadar Suriye’de askeri müdahale de yapıyor görünse, esasen Afrin’in temel hedefi Türkiye’nin iç endişeleridir. Yani bu operasyonun temel dinamiği, Türkiye Kürtleridir. Ve Afrin, Çözüm Sürecinin bitirilmesi stratejik kararı ile aynı potada değerlendirilmelidir. Tayyip Erdoğan’ın PKK ile pazarlıkları bırakması, Dolmabahçe Mutabakatını geçersiz ilan etmesi, MİT’in müzakere sürecinden çekilmesi, sonrasında HDP’nin üzerine gidilmesi, hep aynı bağlamda değerlendirilmesi gereken olaylardır. Selahattin Demirtaş’ın, Kürt milletvekillerinin, Kürt belediye başkanlarının tasfiye edilmesi, görevden alınması, hapse atılması, hep aynı bağlamda değerlendirilmelidir. Dolayısıyla, Afşin müdahalesi de bu iç siyasi hesapların dışarıya yansımasıdır. Bu bakımdan, Fırat Kalkanı’ndan çok farklı bir boyutu vardır Zeytin Dalı’nın.

Türkiye, Erdoğan yönetiminde bir taraftan mezhepçi eski dış politikasını devam ettiriyor görünümünde. ÖSO ile beraber yürütülen Zeytin Dalı, bunun kanıtı. Dahası, Erdoğan ÖSO’ya methiyeler düzüyor, ÖSO ile Türk askerlerini aynı görüyor, ÖSO’dan ölen cihatçı milisleri de şehit olarak değerlendiriyor. Diğer taraftan, aynı Erdoğan’ın operasyon öncesi icazet aldığı ve hava sahasını lütfedip açan Rusya ve otağı Esad, ÖSO’yu düşman olarak algılıyor. Bu nasıl bir çelişki? Bunu izah etmeden, ortadaki denklemi anlamak zor görünüyor. Burada esas olan reel politiktir. Söylemlere değil, fiillere bakmalı. Türkiye’nin deklare ettiği güvenlik endişeleri karşısında, bu bölgede Rusya ile – yani Esad ile de – işbirliğini sürdürmeyi bırakması, uzak ihtimal. Bunun alternatifi ABD çünkü. Türkiye ise ABD’yi düşman olarak algılıyor. Onu PYD’yi – kendi algısı ile PKK’yı – silahlandırmakla, onunla işbirliği yapmakla, onun üzerinden vekâlet savaşı yürütmekle suçluyor. Bu algı, Erdoğan rejimi tarafından genel olarak benimsenmiş durumda. Yani marjinal ve geçici bir belagat değil, fiillerle ortada olan bir jeopolitik ve stratejik denklem var sahada. Bu denkleme rağmen saf değiştirmek mümkün değil. Ya da bu iktidar olduğu sürece bu olanaklı değil diyelim. ABD, Suriye’de federal bir yapıyı tercih edecek – tıpkı Irak’ta olduğu gibi. Oysa Rusya, Suriye’nin toprak bütünlüğünden ve üniter yapısından yana bir siyaseti benimsemiş görünüyor. Türkiye de kendi iç sorunları nedeniyle – yani Kürtlere emsal olmasın diye – aynı pozisyonda.

TÜRKİYE, SURİYE’NİN ENDİŞELERİNİ TAŞIYOR

Kürt faktörü, Türkiye’de şu an Erdoğan, Avrasyacı derin yapı ve Bahçeli üçgeninde ortak unsur ve bu üç siyasi fraksiyonu bir arada tutan en önemli yapışkanlardan biri. Bu üçüne kısmen CHP içindeki ulusalcıları da eklemeli. Yani bir nasyonalist cephe var Erdoğan’ın arkasında. Erdoğan’ın yanında eski AKP’li – ve dolayısıyla o eski günlerin daha kozmopolitan ve ademi merkeziyetçi politikalarını savunan hiç kimse – kalmadı artık. Yeni yönetim, iktidarda kalmak adına herkesle reel politik anlaşmalar yapabilir. Şu an hem Avrasyacı derin yapıya, hem de Bahçeli’ye ihtiyaçları var. Bu grupta Avrasyacılar mı güçlü yoksa Erdoğan mı? Elbette derin devleti yeniden küllerinden diriltmeyi başaran Avrasyacılar, her geçen gün eriyen AKP’den boşalan yerleri dolduruyor. Üst yapı değişmese de (yani Tayyip Erdoğan vitrinde olsa da) buzdağının altında hızlı bir güç devinimi, bir tür artı-eksi kutupların hareketinden meydana gelen devinim mevcut. Derin devlet özellikle son Afrin müdahalesi ile gücüne güç katıyor, giderek Erdoğan’ı yalnızlaştırıyor ve köşeye sıkıştırıyor. Her an şah çekmeye uygun pozisyonlarda, ama ısrarla şah çekmeden sadece gücünü konsolide ediyor.

Beşar Esad’ın kısa süre önce PYD’yi vatan haini olarak nitelemesi, Türkiye’nin ne kadar Rusya-Suriye ittifakına yaklaştığının en bariz kanıtlarından. Yine, Afrin’de Türk birliklerinin üzerinden uçan ama bu güç gösterisine rağmen fiili bir hamlede bulunmayan Esad’ın askeri unsurları, Suriye’nin TSK hareketliliğini tolere ettiğini ortaya koyması bakımından önemli bir veri. Sahada olan, TSK’nın bölgeyi Esad hükümetine isyan eden ayrılıkçı Kürt YPG’den arındırması. TSK, bir taraftan içeride imaj tazelerken ve siyaseten önemini berkitirken, diğer taraftan Suriye’de merkezi Esad rejiminin toprak bütünlüğüne katkıda bulunuyor. Rusya ile anlaşmalı olarak, Rusya menfaatlerine uygun hareket ediyor. Bu noktada aynı zamanda Rusya’nın hasım olarak gördüğü ABD’ye karşı da, Rusya ve Suriye ile beraberce, düşmanımın düşmanı dostumdur ilkesine göre hareket ediyor.

Soçi’de Rusya istediklerini alenen ortaya koydu. Özetle, Suriye toprak bütünlüğü, üniter devlet, seküler yapı gibi konular ön planda. Bu noktalar, Erdoğan’a isteklerini kabul ettiren Avrasyacı derin yapının da tercih ettiği siyasi tercihler.

ERDOĞAN İÇİN ABD KARŞITLIĞI KAÇINILMAZ

Türkiye ABD ile arasındaki görüş farklılıkları aleni düşmanlığa dönüşürken, Türkiye’yi yöneten Erdoğan’ın ABD karşısında olması, kişisel nedenlere dayanıyor. 17/25 Aralık sonrası Avrasyacı derin yapı ile oluşturulmak durumunda kaldığı ittifak, Zarrab üzerinden ABD mahkemesinde yaşanan kendi yönetimi bakımından son derece risklerle dolu durum, ABD yaptırımlarına maruz kalınacak olmasından kaynaklanması olası ekonomik kriz gibi meselelerde, ABD ile kriz Suriye üzerinden tırmandırılarak bir tür günah keçisi oluşturulması lazımdı. Bu nedenle Erdoğan, Avrasyacı derin devletin vesayet rejimini diriltme isteğine karşı koyamadı. İktidarını korumak ve Yüce Divan’dan kurtulmak için bu tek yoldu. Avrasyacı derin yapı, 28 Şubat’tan beri askeri ve bürokratik veto rejimini (yani sivillerin üstünde olan vesayet yapısını) yeniden kurmanın yollarını arıyordu. Bu nedenle ABD ve Batı’dan uzaklaşmak elzemdi. Ondan boşalacak yere Rusya ile stratejik ortaklığı koyarak, geri dönüşü olanaksız şekilde iktidarlarını kurmanın peşindeler. Tüm kilit noktaları elde ettikten sonra tek hamle kalacaktı: şah mat! Adım-adım, satranç oyununda olduğu gibi, her hamleleri gelecekte elde edecekleri mutlak güce yönelik olarak yapılıyor.

Erdoğan’ı 17/25 Aralık sonrasında Kürtlerle Çözüm Süreci stratejisinden döndürdüler, Hendek Savaşları denilen 1990’ların şahin militarist Kürt politikasını uygulatarak, Erdoğan’ı iyice derin devlete bağımlı kıldılar ve avuçlarının içine aldılar. Sonra 15 Temmuz’da güçlerini çok daha maksimize ederek, ikinci hedef olarak gördükleri Cemaat’i, “irtica ile mücadele” başlığı altında Erdoğan’a bitirttiler. Böylelikle ellerini kirletmeden istediklerini bir-bir gerçekleştirdiler. Böylelikle Kürt siyasi hareketi ile ılımlı bir dini hareket olan Cemaat, nötralize edildi. Onlarla beraber liberal, sosyalist, Alevi, akademisyen, gazeteci, yazar ne kadar potansiyel eleştirel insan varsa, 15 Temmuz sonrası yapılan inanılmaz genişlikteki takibat politikası kapsamında bertaraf edildi. Erdoğan yalakaları ve fanatik İslamcılar bu yaşananları ellerini ovuşturarak izleye dursunlar, son Suriye operasyonu ile, bu güç denklemi Erdoğan aleyhine biraz daha olumsuzlaştı.

TÜRKİYE, SAVAŞTA BİR İÇ CEPHE

Perinçek’in bu yaşanan süreci bir istiklal mücadelesi, bir vatan savaşı olarak nitelemesi boşuna değil. İlker Başbuğ ise Türkiye’nin Esad ile anlaşması gerektiğini, Türkiye sınırına Şam rejiminin gelmesinin elzem olduğunu açıkça ifade etmekte. Erdoğan’ın “ABD sınırımızda terör ordusu kuruyor” ifadesinin, Avrasyacı bir diskur kullandığını fark etmemek için kör olmak lazım herhalde. Bu gruplar, Türkiye’yi bir iç cephe olarak algılıyor. Bu algı, benim makalenin başında Suriye operasyonunun iç siyasi bir bağlamda değerlendirilmesi gerektiği tezimle bire bir örtüşüyor. Gerek Erdoğan’ın, gerekse nasyonalist ittifakının savaşa hayır diyenlerin üzerine bu kadar gitmelerinin arka planında, bu Türkiye’yi “iç cephe” olarak algılamak yatıyor.

Evet, Türkiye savaşta bir iç cephe olarak görülüyor. Topyekûn savaş belagati olan bu iç cephe söylemi, içeride yaşadığımız her türden kanunsuzluğu ve insan hakları ihlalini de rejim lehine meşrulaştırıyor. Toplumu biz ve ötekiler diye bölerek, böl-yönet taktiğini gayet rahatlıkla uygulatıyor. Bazı Batı ülkeleri de, Suriye’de artık göçmen krizi riskinin bitmesi için, Türkiye’de ne olursa olsun, yeter ki bize mülteci gelmesin diye düşünerek, sahada olan bitenleri de, Türkiye’deki ağlanası insan hak ve özgürlükleri trajedisini de görmezden geliyor. ABD cenahında ise, Trump’ın sebep olduğu kriz, Amerikan yönetiminin de sahada giderek inisiyatifi Rusya’ya terk etmesine sebep oluyor. Bu durumda kazanan, yine Türkiye’de derin devlet olacak gibi. An itibarıyla Afrin savaşı, vesayet rejiminin güç denemesi yaptığı bir tür test sahası görünümünde.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 1.2.2018 [TR724]

Bu kimin savaşı? [Doç Dr. Mahmut Akpınar]

Türkiye ÖSO ile birlikte Kürt Dağı olarak da bilinen Hatay’ın doğusundaki Afrin bölgesine askeri operasyon başlattı. AKP medyası hadiseyi Viyana kuşatması, Belgrad’ın fethi gibi veriyor. Şehadet, cihat, zafer naraları havada uçuşuyor. Millete habire coşku veriliyor. Sanırsınız ki Kanuni Frenk beldelerine sarsıcı seferler düzenliyor. Oysa savaştıkları PKK’nın türevi bir örgüt.

Toplum balık hafızalı olduğu için kimse “PYD buraya ne zaman ve nasıl yerleşti?”, “Neden zamanında tedbir alınmadı?”, “Bunun sorumlusu kim?” demiyor. PYD-YPG oralara göstere göstere ve Türkiye’nin de desteğiyle yerleşti. AKP hükümeti Çözüm Sürecinde sadece PKK’nın “şehirleri bombalarla doldurmasına” göz yummadı aynı zamanda sınır boyunca PKK’nın kantonlar kurmasına, oradaki halka baskıyla, şiddetle tahakküm etmesine ve devletleşmesine fiilen destek oldu. Zira o dönemde Erdoğan “Kürtlerle barış” üzerinden oy toplamayı umuyordu. Bu nedenle de bugün terörist deyip savaş ilan ettiği PYD’nin Kandil’den gelip Türkiye üzerinden Suriye’deki kantonlara silahlarıyla birlikte geçmesine izin verdi. Bunu medya önünde ve nümayişle yaptı. Yetinmedi, PYD’ye mühimmat ve silah desteği verdi. O da yetmedi PYD’nin siyasi lideri Salih Müslim’e Türkiye pasaportu verdi. Müslim bu pasaportla dünyayı dolaştı, Suriye Kürdistanı için diplomasi yaptı. Davutoğlu ile belki 20-30 defa görüştü, defalarca Erdoğan’la muhatap oldu.

Bu arada ne değişti?

Türk iç politikasındaki dengeler değişti. Dün Kürt sorununu çözerek halk desteğine sahip olacağını düşünen Erdoğan artık Kürt düşmanlığı üzerinden siyaset yapıyor. Müttefiklerini değiştirdi; Milliyetçi, ulusalcı, Kürt düşmanı bir cephe kurdu. Bu cephenin desteğini alabilmek için dün katkı verdiği PYD’ye “cihat” ilan ediyor.

Bu savaş Türkiye’nin savaşı değil! Türkiye basiretli ve diplomatik davransaydı PYD’nin orada yapılanmasını araya kan/silah girmeden engelleyebilirdi. PKK’nın Suriye Kürtlerine tahakküm etmesine fırsat vermeden angajmanlar geliştirirdi. Sadece altı boş Türkmen lafını etmez Araplarla, Kürtlerle de işbirliği yapabilir, inisiyatifler alabilirdi. Böylece hem Suriye konusunda masada olur, hem de aleyhine gelişmeleri engelleyebilirdi. Ama Siyasal İslamcı kafası her problemi sloganla, hamasetle çözeceğini sanır. Üst perdeden ahkam keserek, Osmanlı vurgusu yaparak diplomasi yaptığına inanır. Bugün 900 km’lik Suriye sınırımız (az bir kısmı hariç) PKK/PYD kontrolüne geçti ise bunun bütün sorumlusu AKP iktidarıdır.

Dün buna fırsat veren Erdoğan bugün Afrin’e Ülkenin güvenliği için girmiyor. Kendi geleceği için, koltuğu için, iktidarı için giriyor. OHAL’den sonra kendisine muhalefeti bastırabilecek savaş gibi etkili bir mazeret daha elde edebilmek için giriyor. Başarı açlığı içinde olan, hala imparatorluk rüyaları ile avunan seçmen kitlesini bir süre daha avutabilmek için giriyor. Ufuksuz ve basiretsiz laf milliyetçiliği yapan kesimlerin desteğini almak için giriyor. Ülke ve aydınlar üzerindeki tahakkümü sürdürebilmek için giriyor. Ekonomik krizden, ülkedeki kötü gidişten kaynaklanan memnuniyetsizlikleri örtbas etmek için giriyor. Tasarladığı baskın seçim öncesi milliyetçi hisleri kabartmak ve oya tahvil etmek için giriyor. Bu nedenlerden dolayı çok şehit verilse işler sarpa sarsa da Sarıkamış fecaatindeki gibi olumsuzluklar iç kamuoyundan saklanacaktır. Topluma zafer havası, fetih coşkusu pompalanacaktır.

Erdoğan büyük güçler arasındaki problemleri, Türkiye’nin stratejik önemini kendi koltuğunu korumak için, ülkeyi ateşe atma pahasına muhterisçe kullanıyor. Ama asıl oyunu Rusya oynuyor. Erdoğan’ın savaşçılık oyunu en çok Rusya’ya yarayacak. Rusya bir süredir kendisini Soğuk Savaş döneminin SSCB’si gibi görüyor. Etki alanını sürekli genişletiyor, her probleme müdahil olmak istiyor. Gürcistan ve Ukrayna örneğinde görüldüğü üzere diplomasiyi önemsemeden askeri güç kullanabiliyor. Kadim politikası sıcak denizlere inme hedefi gereği Ortadoğu’ya, Türkiye’ye önem veriyor. Rusya Suriye krizini çok iyi kullandı ve Akdeniz’e gemilerini indirdi, üsler edindi. Gelinen noktada Ortadoğu’da Rusya’ya rağmen karar almak, bir değişime gitmek imkânsız hale geldi. İhtilafları, boşlukları çok iyi yakalayan ve askeri gücünü, silah teknolojisini etkili şekilde kullanan Rusya Ortadoğu’da yerel aktörlerle geliştirdiği angajmanlarla bölgenin vazgeçilmez unsuru haline geldi.

Türkiye Afrin’e Rusya’nın müsaadesi sonucu girebildi. Rusya Erdoğan’ı avuçlarının içine aldı ve bir süredir kendi çıkarlarının enstrümanı olarak kullanıyor. Rusya 15 Temmuz’la birlikte Türkiye üzerinde ciddi bir kontrol elde etti. Kanaatimizce 15 Temmuz Erdoğan, ulusalcılar ve Perinçek’in işbirliğiyle, Dugin ve Putin’in stratejik aklıyla tasarlanmış bir operasyondu. Şimdilerde Rusya bu işbirliğinin/operasyonun meyvelerini topluyor. Erdoğan marifetiyle Türkiye’yi tarihi emelleri için bir pivot gibi, tank gibi kullanıyor.

17/25 sonrası Erdoğan’ın demokratik dünyayla yürümesi imkânsız hale geldi. Zira bu blokta kaldığı sürece asgari demokrasiye, hukuka riayet etmek durumundaydı. Bu ise Erdoğan’ın örtmesi gereken şeylere engeldi. O nedenle 17/25 sonrası Erdoğan içerde otoriterleşmeye yönelirken dışarda demokratik bloktan uzaklaşmaya, Rusya-Çin-İran eksenine yaklaşmaya başladı. Erdoğan’ın bireysel mecburiyeti Türkiye’yi Rusya’ya mahkûm eden bir bağımlılık ilişkisine dönüştü, dönüşüyor. Erdoğan-Ergenekon-Rusya işbirliğiyle icra edilen 15 Temmuz senaryosu içte Erdoğan’ın sorgulanmasını bitirdi. Ama devlete konuşlanmış İran elemanları ve Ergenekoncular 15 Temmuz sonrası Erdoğan’ın siyasi gücünü kullanarak bürokrasiyi, orduyu, yargıyı, medyayı vd. dönüştürdü. Rusya ise 15 Temmuz’un ücretini Erdoğan’ı NATO’ya, ABD’ye, Batıya karşı kullanarak alıyor. Afrin operasyonu Erdoğan’a ne kadar ne kazandırır emin değiliz ama Rusya’ya çok şey kazandırıyor.

Rusya Erdoğan’ın mecburiyetlerinden doğan bu ilişkiden neler elde etti, ediyor?

Rusya’nın 100 yıllık stratejisi Avrasyacılık A. Dugin’le birlikte Yeni Avrasyacılığa dönüştü. Bunun temel hedefi NATO’yu zayıflatmak, Avrupa ülkeleri üzerindeki NATO şemsiyesini bitirmek, AB sürecini sabote etmek, demokrasileri tahrip etmek ve Moskova merkezli bir Avrasya etki alanı oluşturmaktır. 15 Temmuz’dan Afrin harekâtına kadar Erdoğan-Ergenekon-Rusya birlikteliğini incelersek bu sürede Rusya:

  • Bir NATO ordusu olan TSK içindeki bütün NATO subaylarını tasfiye etti ve kendine sadık ulusalcı-Avrasyacı subayları etkin hale getirdi. NATO’nun uç kanadındaki bir ülkeyi NATO’ya-Batıya karşı kullanabilecek şekilde devşirdi.
  • Sıcak denizlere inmede önemli bir engel, kanat ülke olan Türkiye’yi etkisizleştirdi.
  • Türkiye ile yaptığı savunma anlaşmaları, silah alımları nedeniyle NATO’yu ciddi rahatsız ve tedirgin etti. Muhtemelen NATO’nun pek çok sırrına, silah teknolojisine ulaşma imkânı elde etti.
  • Afrin Harekâtında Türkiye’ye onay vererek iki NATO gücünü karşı karşıya getirdi ve NATO içinde çatlak ve güven bunalımı oluşturdu.
  • Ortadoğu’da kendisinin vazgeçilmez olduğunu, ona rağmen bir şey yapılamayacağını gösterdi.
  • Afrin Harekatıyla yönünü Batıya dönmüş Kürtlere “bensiz denklem düşünmeyin, buralarda bana rağmen bir iş yapamazsınız” mesajı verdi.
  • Türkiye’nin Afrine girmesine izin vererek Esed’i de uyarmış, Rusya’ya bağımlılığını hatırlatmış oldu.

Türkiye Erdoğan’ın iktidar çıkarları nedeniyle giderek Rusya’ya bağımlı hale geliyor. Ancak bu Türkiye’nin Rusya ile müttefik olduğu, çıkarlarımızı artık Rusya’nın koruyacağı veya eşit aktörler olacağımız anlamına gelmiyor. Erdoğan’ın tavır ve tutumları diğer aktörler gibi Rusya’ya da güven vermiyor. Rusya Türkiye’ye her an sırtını dönebilir ve PKK-PYD ile anlaşarak her an Erdoğan’ı ve/ya Türkiye’yi işgalci ilan edebilir.

İçteki hamasete coşkuya rağmen Erdoğan Türkiye’si ne NATO’ya, ne AB’ye ne İran’a ne Turan’a güven veriyor. Herkes Erdoğan’ın sıkışmışlığından yaralanarak kendi milli çıkarlarını artırma derdinde. Türkiye içte ekonomik çöküntü, bölünmüşlük, hukuksuzluk yaşarken dışta hızla yalnızlaşıyor.

Afrin harekâtı iç siyasette Erdoğan’a koltuğunu koruma, sorgulanmayı engelleme fırsatı verirken, dışta Rusya’ya Türkiye üzerinden bölgede dengelerle oynama, rakiplerine ayar verme imkânı sunuyor.

[Doç Dr. Mahmut Akpınar] 1.2.2018 [TR724]

Sevsinler sizin enflasyon hedefinizi [Semih Ardıç]

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Murat Çetinkaya ne vakit enflasyon hedeflerini açıklasa ‘El insaf’ demekten kendimi alamıyorum. Zira hepimizin gözünün içine baka baka tutmayacak rakamları tekrarlayıp duruyor.

2015, 2016 ve 2017 senelerinin hedefleri ile tahakkuk eden enflasyon arasındaki uçurum dikkatten kaçacak kadar küçük değil. Her üç senenin başında 12 aylık enflasyon hedefini yüzde 5 olarak tespit eden TCMB, hedefe en fazla 2016’da yaklaşabildi. O sene Tüketici Fiyatları Endeksi (TÜFE) yüzde 8,53 arttı. Hedeften yüzde 3,53 daha yüksek bir enflasyon.

EURO BÖLGESİNDE TÜFE YÜZDE 1,5

Başka memleketlerin senelik enflasyonunun iki katı bizde hedeften sapma oranını ifade ediyor. Güler misin, ağlar mısın?

2015 ve 2017 senelerine ait sapma daha büyük. Geçen sene enflasyon hedefe nazaran yüzde 6,92 (yüzde 5+6,92=Yüzde 11,92) daha yukarıda seyretti. Böylesine alakasız bir hedef-netice denklemine standart sapma ile izahat getirmek mümkün değildir. ‘Standart çuvallama’ tabiri Merkez Bankası için çok ağır bulunlar olabilir. Maalesef hakikat böyle ve TCMB her sene standart biçimde çuvallıyor

FİYASKOYU KİM KABUL EDER Kİ

Her sene başında TÜFE için yüzde 5, birkaç ay geçtiğinde yüzde 7-8 telaffuz edilir. Sene sonuna doğru tek hanede kalacağı ümit edilir. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 12 aylık enflasyon verisini ilan ettiğinde ise hepsinin üzerine bir bardak soğuk su içilir.

Ne hikmetse bozuk plak misali cızırdayıp duran bu şarkıda ısrar edilir. Ne istifa eden ne de üzerine alınan biri çıkar. Fiyasko orta yerde durur. Kimsenin yüzü kızarmaz. Bilakis hiçbir şey olmamış gibi devam edilir.

O NASIL ARALIK ÖYLE!

Merkez Bankası Başkanı Çetinkaya 2018 için beklentilerini ifade ederken, “Enflasyonun, yüzde 70 ihtimalle 2018 sonunda orta noktası yüzde 7,9 olmak üzere yüzde 6,5 ile yüzde 9,3 aralığında gerçekleşeceğini tahmin ediyoruz.” ifadelerini kullandı.

Aralığa dikkat ettiniz mi? Yüzde 6,5-9,3 arasında gidip gelebilirmiş TÜFE. Yüzde 3’e yakın oran arada kaynayıp gidiyor. Euro bölgesinde TÜFE oranı 2017’de yüzde 1,5 oldu. Avrupa’da enflasyon bizim Merkez Bankası başkanının bıraktığı o aralığın yarısı kadar bile değil. Çetinkaya bunu bilmiyor olamaz.

Hal böyle iken, “Enflasyonun orta vadede yüzde 5 civarında istikrar kazanmasını bekliyoruz.” sözlerinin ikna edici bir tarafı olabilir mi?

TÜRKİYE’DE ENFLASYON EN YAKIN MEKSİKA’NIN İKİ KATI

TCMB’nin vaat ettiği fiyat istikrarının ufukta görünmediğine dair o kadar fazla fiyasko mevcut ki! Dünyada enflasyon liginde Türkiye son iki senedir birinciliği kimselere kaptırmıyor. İkinci sıradaki Meksika’da da geçen sene TÜFE arttı. Amma velakin Türkiye, Meksika’nın iki katı enflasyonla en yakın rakibine fark attı.

Makaleye ilave ettiğim 1. tablo da gösteriyor ki Türkiye’de fiyat artışları, muadili ekonomilere nazaran (Rusya, Brezilya ve Güney Afrika) iki-üç kat daha yüksek. Vatandaşın cebinden gizlice alınan ikinci bir vergidir enflasyon. Alım gücünü azaltır, refahtan çalar.

Şirketlerin verimlilik ve rekabet kabiliyetini azaltır. TÜFE kadar imalat sanayiindeki fiyat artışları da enflasyon canavarının kontrolden çıktığını teyit ediyor.

HANİ DÖVİZ YÜKSELİRKEN BİRŞEY OLMUYORDU

Enflasyon niye yükseliyor? Hedeflerdeki afakî sapmanın sebepleri nedir? Ekonomi bakanları döviz kurları artarken, “Bizi etkilemiyor. Onlar düşünsün.” diyorsa, kur geçişkenliğinin ne mânâya geldiğini dahi bilmeyenler ahkam kesiyorsa enflasyon tahmini yapmak sadece vakit kaybıdır.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) dövizin gerilediği senelerde enflasyonun tek haneye inmesini kendi marifeti zannetmekle hata etti. Son dört senedir tam zıddı yaşanıyor. Dolar yükseldikçe TÜFE, ÜFE zıplıyor. Merkez Bankası’na yüzde 5 hedefini yazdıran hükûmet akaryakıta bir ayda yüzde 10’a yakın zam yapıyor, vergi oranlarını artırıyor. O hedeflerin temeline dinamiti bizzat iktidar yerleştiriyor.

ZAMDAN VAZGEÇİLMEYECEĞİNE GÖRE

Bütçe kevgire dönünce açığı yine kamu zamları ile kapatma kolaycılığına gidiliyor. Ya o hedeflerden ya da zamlardan vazgeçilmeli. İkincisi olmayacağına göre hedefi tutturacakmış gibi rol kesmeye devam…

Merkez Bankası bunları masaya yatırmak yerine tutsa da olur tutmasa da kabilinden idare-i maslahatı tercih ediyor.

Herkesin günü birlik yaşadığı Türkiye’de piyasa için deniz feneri hükmündeki Merkez Bankası da aynı kolaycılığa tevessül etmişse vay yatırımcıların haline.

Sevsinler sizin enflasyon hedefinizi…

[Semih Ardıç] 1.2.2018 [TR724]

Bir ihbarda bulunacaktım! [Sesli Gazete]

Bir saat olmadan eskiyen gündemi takip mi edemiyorsunuz?
Neyi okusam neyi izlesem diye karar mı veremiyorsunuz?

O zaman siz Korsikalı Hıdır ile Sesli Gazete’yi takip edin…


[TR724] 1.2.2018

Yıldızlar için Anadolu ara istasyon [Hasan Cücük]

Antalyaspor son yıllarda yaptığı flaş transferle dikkat çekti. İstanbul’un 3 büyüklerinin yıllarca hayalini süsleyen Samuel Eto’o’yu Temmuz 2015’te kadrosuna katarak ilk flaş transferini gerçekleştiren Akdeniz ekibi, bu sezonu da boş geçmedi. Samir Nasri ve Jeremy Menez’le kadrosunu güçlendirirken herkesi şaşırtmıştı ancak beklediği sonucu alamadı. Ara transfer döneminde ise yıldız oyuncuları bir bir başka takımlara gönderdi. Böylece Anadolu kulüpleri için yıldız oyuncu transfer etmekten daha zorunun yıldız oyuncuları elinde tutmak olduğunu bir kez daha görmüş olduk.

Bugüne kadar Anadolu kulüpleri, şartlardan dolayı daha çok isimsiz yabancıları kadrosuna katıyordu. Türkiye’ye daha çok 3. sınıf futbolcuların yolu düşerdi çünkü. Yabancı oyuncu denince isminin sonu ‘iç’ olan eski Yugoslav Cumhuriyeti vatandaşları akla gelirdi. Yabancı kuralı değiştirilip Milli Takım ve Galatasaray uluslararası başarılar kazanmaya başlayınca Türkiye’ye daha çok yabancı oyuncu gelmeye başladı. Tabi yine öncelik 3 büyüklerdeydi. Nijeryalı Jay-Jay Okocha, Romen Georghe Hagi ve Georghe Popescu, Brezilyalı Claudio Taffarel gibi Dünya Kupası oynamış isimler gelmeye başladı.

Canlı yayın ihale gelirlerinin artması ve sponsorluk anlaşmalarıyla Anadolu kulüpleri için de yıldız oyuncu transferinin yolu açıldı. Ancak genelde futbolunun sonbaharını yaşayan bu isimlerin transferleri çoğu zaman hayal kırıklığı ile bitti. Liste oldukça uzun. İlk aklımıza gelenleri sıralayalım.

İNGİLİZ MİLLİ TAKIMI’NDAN ANKARAGÜCÜ’NE

2009’da Ankaragücü kadrosuna iki yıldız ismi katarak transfer bombayı patlatmıştı. 8 yıllık Aston Villa döneminin ardından 2005-09 arasında Manchester City formasını da giyen Darius Vassell, 2009’da Ankaragücü’ne sürpriz bir imza attı. İngiltere milli formasını giymiş, yıllarca Premier Lig’de top koşturmuş Vassell’in Ankaragücü gibi adını Avrupa’da kimsenin duymadığı bir takıma gelmesi Ada basını tarafından hayretle karşılanmıştı. 1 yıl Ankara’da kalan Vassell, 22 maçta forma giyip 4 gol atmıştı. Monaco, Rangers ve uzun yıllar da PSG için ter döken Fransız eski milli oyuncu Jerome Rothen, 2009’da Ankaragücü’ne transfer olmuş ve yalnızca bir sezon takımda kalmıştı.

KAYSERİ’NİN EMEKLİ YILDIZLARI

Kayserispor 2015’te bir dönem Premier Lig’in en popüler golcülerinden olan Yakubu Aiyegbeni’yi transfer etmişti. Portsmouth, Everton, Middlesbrough ve Leicester City gibi takımlarda forma giyen Yakubu’nun Kayserispor dönemi hayal kırıklığı ile bitti. 12 maçta forma giyip gol atamadan Türkiye’den ayrıldı. Kayserispor bu sezon kadrosuna bir başka ünlü isim Asamoah Gyan’ı kattı. Udinese, Rennes ve Sunderland formalarını giyen Asamoah Gyan’ın adını en çok Gana milli takımıyla duyduk. 31 yaşındaki forvet 100 maçta milli formayı giyerken, 49 gole imza attı. Ancak Kayserispor günleri hüsranla geçiyor. Bu sezon lig ve kupada 4’ü ilk 11’de olmak üzere 10 maçta ter döken Gyan 3 gol attı. Yine uzun yıllar Juventus formasını giyen Uruguaylı Marcelo Zalayeta’nın yolu 2010’da Kayserspor’la kesismişti. Ancak bu birliktelik sadece bir yıl süren hüsranla bitmişti.

Bu isimlere yıldız olarak gelip de hüsran olan Alexander Hleb (Konyaspor, Gençlerbirliği), Royston Drenthe (Kayseri Erciyesspor), Taye Taiwo (Bursaspor), Didier Zokara (Akhisarspor), Sebastian Frey (Bursaspor) gibi oyuncuları da eklemek gerekiyor.

ETO’O GİDİNCE ANTALYA DAĞILDI

Antalyaspor Temmuz 2015’te kadrosuna kattığı Samuel Eto’o’dan ciddi katkı gördü. Yıldız futbolcu ilerleyen yaşına rağmen oynadığı futbol ve attığı gollerle adından söz ettirmeye devam etti. Bu sezon başında önce teknik patron Rıza Çalımbay ile sorunlar yaşadı. Çalımbay’ın takımdan ayrılmasıyla Eto’o sorunu çözülmedi. Antalyaspor’dan ayrılmayı kafasına koyan bir Eto’o vardı artık. Nitekim ara transferin son gününde Konyaspor yolunu tutup, Antalya’ya veda etti.

Eto’o’nun varlığı Samir Nasri ve Jeremy Menez’in Antalyaspor’a gelmesini sağladı. Marsilya, Arsenal ve Manchester City formalarını giyen Samir Nasri son yılların sansasyonel transferinden biri olmuştu. Ancak adının altında ezilen bir Samir Nasri vardı. 8 maçta forma giyen Nasri 2 gol atarken, ara transferde Antalyaspor defterini kapattı. Jeremy Menez ise tam bir hüsrandı. Monaco’da yıldızı parladıktan sonra Roma, PSG, Milan ve Bordeaux formaları giyen Fransız oyuncu, sezon başında transfer olduğu Antalyaspor’da yarım sezonda sadece 310 dakika forma giyebildi. Ara transfer döneminde Club America’nın yolunu tuttu.

Sivasspor ara transferde Newcastle’dan Henri Saivet ve ünlü Brezilyalı Robinho’yu, Kayserispor Dinamo Kiev’den Artem Kravets’i kadrosuna kattı. Bakalım bu oyuncular nasıl bir performans gösterecek.

[Hasan Cücük] 1.2.2018 [TR724]

Dikkatiniz dağınık mı bozuk mu?

Dikkat eksikliği ile dikkat dağınıklığı birbirine çok yakın bozukluklar olsa da tam olarak aynı durumları ifade etmiyor. Dolayısıyla tedavi süreçleri de farklılık gösterebiliyor. Her iki bozukluk için de ilaçlı-ilaçsız tedavi süreçleri bulunuyor. Dikkat dağınıklığı tedavisi için ilaç kullanım oranı, dikkat eksikliği için ilaç kullanım oranından daha düşük.

Yetişkinlerde dikkat dağınıklığının olumsuz etkileri çeşitli egzersizler ve günlük planlamalar ile minimuma indirilebiliyor. Aynı yöntemler çocuklar için de oldukça etkili olabiliyor ancak çocuklar kendi başlarına bu tür önlemlerin üstesinden gelemiyor. Ebeveynlerin çocuklara dikkat dağınıklığı ile yaşamayı öğretecek yönlendirmeler yapması gerekiyor.

Öncelikle dikkat dağınıklığı nedir? Fiilen veya zihnen bir işle meşgul olurken dikkati toparlayıp işe tam konsantre olamama durumuna dikkat dağınıklığı deniyor. Dikkat eksikliği ise belirtileri çok küçük yaştan itibaren gözlemlenen tanımlanmış bir bozukluk halidir. Dikkat eksikliği, hiperaktivite ile birlikte görülebiliyor.

Uzmanlara göre bu iki farklı tanımdan şu sonuçları çıkarmak mümkün: Dikkat dağınıklığı problemi olan bir kişi aynı dikkat testine, günün farklı saatlerinde girmiş olsa çok farklı sonuçlar alabilir. Örneğin, dikkat dağınıklığı olan kişi uykusunu almış, kahvaltısını yapmış, güzel bir pazar sabahında zihni açıkken dikkat testinden çok iyi sonuçlar alabilir. Dikkat eksikliği olan kişi ise günün hangi saatinde olursa olsun genellikle dikkat testi sonuçları değişmez.

Dikkat dağınıklığının belirtileri nelerdir?

Dikkat dağınıklığı her konuda değil; bazı konularda dikkati toparlayamama şeklinde görülür. Çocuklarda dikkat dağınıklığı belirtileri ile yetişkinlerde dikkat dağınıklığı belirtileri birbirine yakın fakat sorumluluklar gereği biraz farklılık gösterir.

  • Çocuklarda, bazı derslerde çok iyi konsantre olunurken, bazı derslere dikkatini verememe şeklinde gözlemlenebilir. Çocukların dikkat dağınıklığı problemi yaşadığı dersler genellikle sevmedikleri derslerdir.
  • Yetişkinlerde ise bazı işlere odaklanamama, verimli çalışamama şeklinde gözlemlenebilir. Çocuklarda olduğu gibi yetişkinlerde dikkat dağınıklığı yapılan işe olan isteksizlikten kaynaklanabilir.
  • İlk kez görüşülen bir insanın ismini hafızada tutamama; günler sonra tekrar görüşüldüğünde karşı tarafın simasını ayırt edememe gibi durumlar görülebilir.
  • Önemsiz dış uyaranlara karşı çok duyarlı olunması yine dikkat dağınıklığı belirtileri arasında yer alabilir. Örnek: Bir işle meşgul olurken sokaktan gelen araba gürültüsü, çocuk sesleri vb sesler ile işten kopma ve sesin geldiği yöne odaklanma.
  • Okuma veya dinleme esnasında konsantre olamayıp tam anlayamamak, tekrar okumak veya dinlemek zorunda kalmak
  • Sınavlarda basit hatalar yapmak ve bunlara benzer durumlar dikkat dağınıklığı belirtileri arasındadır.

Peki ne yapmalı?

Her dikkat dağınıklığı şikayeti için ilaç kullanımı gerekmez.

  1. Motivasyon: Dikkat dağınıklığı olan kişilerin ilgisiz kaldıkları alanla ilgili motive edilmeleri büyük oranda dikkat dağınıklıklarını azaltacaktır.
  2. Düzenli uyku, dengeli beslenme ve spor: Bu dengeyi kuranlarda şikayetlerin azaldığı görülmüştür.
  3. Uzmana danışın: Psikolog rehberliğinde terapi süreçlerine katılmak olumlu sonuç almanızı sağlayacaktır.


[TR724] 1.2.2018