Çok güçlü enzimler gerek [Safvet Senih]

İslâmın ülkemizde bir takım cibillî düşmanları vardır. Bunlara söz anlatmak zordu… Ama bunlar doğrudan düşmanlık yapmaz, açıkça İslâmiyet aleyhine bir şey söylemez ve devamlı takıyye yaparlar. Saygıyı elden bırakmadan hep “Dini duyguları istismar eden gericilerden bahseder, halkın temiz duygularını sömüren irticacılardan” söz ederler. Gerçi bugünlerde artık pek bunu diline dolayan yok. Ne zaman hortlayacakları belli olmaz. Cumhuriyetin ilk kurulduğu yıllar, yazılan romanlarda, yapılan haber ve çizilen karikatürlerde hep bunu gördüğünüz gibi 27 Mayıs 1960,  12 Mart 1971 ve 12  Eylül 1980 darbelerde hatta sonraki post modern darbelerde de bu takıyyeli ifadelere rastlarsınız… 

Bir de bu hizmetin sinsi düşmanları vardır. Bunlar, cibillî İslam düşmanlarından hiç de geri kalmazlar. Fazlaları vardır eksikleri yoktur. Bunlar kâfir değildir. Ama hasetten, fesattan, garazdan marazdan dolayı, iman ve Kur’an hizmetine ihanet eder, onun kökünün kurutulması için ellerinden geleni yaparlar. Bunların hasedini fesadını, garazını marazını, tahrik edecek en ufak şeylerden bile sakınmak; günaha girmemeleri için elden gelen dikkati göstermek gerekir. Çünkü bunlar aslında Müslümandırlar ama nefislerine ve şeytanlarına yenilmişlerdir. Biz de nefis ve şeytanlarına yardımcı olmamak için, Allah için hassasiyet göstermek zorundayız.

Elbette içimizde büyük yaralar açıldı ve elbette yutturdukları bu zehirli kaktüsleri hazmetmek çok kolay değildir; sindirebilmek için çok güçlü enzimler gerekir. Bunların temini için çağımızın biricik tefsiri Risale- Nurlara müracaat etmek zorundayız.

“Büyük günah işleyen, nasıl mümin kalabilir?”  “-Evvela; geçen işaretlerde (tahribin ne kadar kolay olduğu anlatılarak, şeytanın gayretleriyle, nefs-i emarenin kolayca günah yoluna girdiği) anlatılmıştır. İkincisi; insanın nefsi, acele ve hazır bir dirhem lezzeti, ileride olan ve görünmeyen bir batman  lezzete tercih ettiği gibi, hazır bir tokat korkusundan, ileride bir sene azaptan  daha ziyade çekinir.

“Hem insanda hissiyat galip olsa, aklın muhâkemesini dinlemez. Heves ve vehmi hükmedip, en az ve ehemmiyetsiz hazır bir lezzeti, ileride gayet büyük bir mükâfata tercih eder. Az bir hazır sıkıntıdan, ileride gelecek büyük bir azaptan daha ziyade çekinir. Çünkü kuruntuya düşme, heves bir his, ileriyi görmüyor, belki inkar ediyorlar. Nefis dahi yardım etse, iman mahalli olan kalb ve akıl susarlar, mağlup oluyorlar. Şu hâlde büyük günahları işlemek, imansızlıktan gelmiyor, belki his, heves ve vehmin gâlip gelmesiyle akıl ve kalbin mağlubiyetinden ileri gelir.

Hem fenalık ve hevesat yolu, tahribat olduğu için gayet kolaydır. İnsan ve cin şeytanları, çabuk insanları, o yola sevk ediyor. Gayet hayret verici bir hâldir ki, bekâ âleminin, Hadis-i Şerifin ifâdesiyle, sinek  kanadı kadar bir nuru, ebedî olduğu için, bir insanın ömrü müddetinde dünyadan aldığı lezzet ve nimete mukâbil geldiği halde; bazı bîçâre insanlar, bir sinek kanadı kadar bu fâni dünyanın lezzetini, o bâkî âlemin, bu fâni dünyasına değer lezzetlerine tercih edip, şeytanın arkasında gider.

İşte bu sırlar içindir ki, Kur’an-ı Hakîm, müminleri pek çok tekrar ve ısrar ile, tehdit ve teşvik ile günahtan sakındırarak hayra sevk ediyor.

“Mâlûmdur ki, âlâ bir şey bozulsa, değersiz bir şeyin bozulmasından daha ziyade bozuk olur. Meselâ,   nasıl ki, süt ve yoğurt bozulsa, yine yenilebilir. Yağ bozulsa, yenilmez, bazen zehir gibi olur. Öyle de, mahlûkatın en mükerremi (şereflisi), belki en âlâsı olan insan, eğer bozulsa, bozuk hayvandan daha ziyade bozuk olur. Çürüyüp kokuşmuş maddelerin kokusuyla lezzet alan haşarat gibi ve ısırmakla zehirlendirmekten lezzet alan yılanlar gibi, dalâlet bataklığındaki şerler ve habîs ahlâklar ile lezzet alır, iftihar eder ve zulmün zulümatındaki zararlardan  ve cinayetlerden  lezzet alırlar; âdetâ şeytanın mahiyetine girerler. Evet cinnî şeytanın vücuduna kat’î  bir delili, insî şeytanın vücududur.”

“Ben kendim tekrar tekrar müşâhede etmişim ki, yüzde on ehl-i fesat, yüzde doksan ehl-i salâhı mağlup ediyordu. Hayretle merak ettim, tedkik ederek katiyen anladım ki, o galebe kuvvetten, kudretten gelmiyor, belki fesattan, alçaklıktan, tahripten ve ehl-i hakkın ihtilafından istifa etmekten ve içlerine ihtilaf atmaktan, zayıf damarları tutmaktan ve aşılamaktan, nefsânî hissiyatı ve şahsî garazları tahrik etmekten ve insanın mâhiyetinde zararlı, muzır madenler hükmünde bulunan fenâ istidatları işlettirmekten, şan ve şeref namıyla riyâkârâne  nefsin firavunluğunu okşamaktan ve vicdansızca tahribatlarından herkes korkmasından geliyor. İşte bunlar gibi şeytanî, sinsi hileler vasıtasıyla muvakkaten ehl-i hakka galebe ederler. Fakat ‘Güzel âkıbet, müttakilerindir.’ (Âraf Suresi, 7/128)  sırrıyla, ‘Hak üstündür, gâliptir’  (Buharî Hadisinin) düsturu ile, onların o geçici galebeleri, menfaat cihetinden onlar için ehemmiyetsiz olmakla beraber, Cehennemi kendilerine ve Cennet-i ehl-i hakka kazandırmalarına sebeptir.” (On Üçüncü Lem’a)  

[Safvet Senih] 20.4.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Referandum sonrası gözler Türkiye–NATO ilişkilerinde [Berk Uluç]

16 Nisan da yaklaşık 57 milyon seçmen devletin hemen hemen tüm icra yetkilerinin devlet başkanında toplanıp toplanmamasını oylamak için sandığa gitti. Sandıktan çıkan sonuç tek parti döneminde dahi görülmemiş bir yetkiler manzumesini Cumhurbaşkanı Erdoğan’a tevdi edilmesi sonucunu doğurdu. Referandumun sona ermesiyle, referandumda yapıldığı iddia edilen birçok hukuksuzluğa dair gerek Avrupa Birliği, gerek AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) gerekse de bir çok NATO üyesi ülke Türk hükümetinin ivedilikle bir soruşturma başlatarak komuoyunda oluşan ‘şaibe var’ talebine bir cevap vermesi gerektiğini ifade ettiler.

Bununla beraber, özellikle referandumdan hemen sonra bazı NATO üyelerinin Türkiye’nin güvenilir bir müttefik olmaktan öte, Avrupa güvenlik ve savunma politikalarını zaafa uğratma ihtimali olan sorunlu bir ülke olarak yüksek sesle dile getirmeye başlamaları, önümüzdeki dönemin Türkiye – NATO ilişkileri bağlamında son derece hassas geçeceğine işaret etmekte. Türkiye’yi bir müttefik olmaktan öte bir risk faktörü olarak gören NATO üyesi ülkeler temel de iki argüman öne sürmekteler. İlk olarak, Türkiye’nin NATO’yu kuran Washington Deklarasyonu şartlarına artık uymadığı ve özgür dünyayı temsil eden NATO gibi bir savunma paktında Türkiye’ye yer olmadığı yönünde. Washington Deklarasyonu’na baktığımızda deklarasyon NATO’ya üye olabilecek ve üye olan ülkelerin uyması gereken kuralları sırasıyla şöyle ifade etmekte: ‘’Demokrasi, ifade hürriyeti, basın özgürlüğü, yargının bağımsızlığı, azınlıkların korunması’ ilkeleri NATO üyesi ülkelerin olmazsa olmaz ilkeleri arasındadır ve NATO üyeleri bu prensipleri ihlal edemez ve koruyuculuğunu yapmak durumundadırlar.

TÜRKİYE İLKELERİ İHLAL ETTİ

1949 yılında imzalanan Washington Deklarasyonu’nun bu ilkelerinin tamamı şüphesiz Türk hükümeti tarafından büyük ölçüde ihlal edilmiş durumda. 16 Nisan’da yapılan ve liberal demokratik değerlerle asla örtüşmeyecek son derece güçlü icra yetkilerinin Cumhurbaşkanı Erdoğan’a verilmesi, Türkiye’de demokrasi ve hukukun üstünlüğüne dair var olan en son minik umutlarında ortadan kaybolmasına sebep oldu.

Türkiye’nin NATO için bir risk unsuru olduğu yönünde kaygılarını dile getiren üye ülkelerin ikinci argümanı ise farklı boyutlar taşımakta. Bu kaygılardan ilki, 15 Temmuz darbe girişiminin hemen ardından farklı NATO birimlerinde eğitim almış ve görev yapmış binlerce askerin görevden alınıp yerlerine Rusya yanlısı ‘Avrasyacı’ askerlerin getirilmesinin NATO’nun iç işleyişinde bir zaaf ortaya çıkarabileceğine dair. Bununla beraber, Türkiye’nin özellikle darbe sonrası Rusya ile istihbarat ve askeri birçok alanda yakın temas kurmasının Türkiye-NATO ilişkilerini son derece istikrarsız bir mecraya ittiği ve bu durumun orta vadede Avrupa savunma ve güvenlik politikalarını Rusya lehine etkileme tehlikesi olduğu şeklinde kamuoyuna zuhur etmiş durumda.

RUSYA İLİŞKİLERİ BELİRLEYİCİ

Esasen, Türkiye – Rusya ilişkileri diplomasi, enerji ve savunma sanayisinde de büyük ‘mesafeler’ katetmiş durumda. Türkiye’nin Suriye’de Rusya ile uyumlu bir dış politika ortaya koyması, Akkuyu’da Rus mühendislerin bir nükleer santral inşa etmesi anlaşması, Rusya ile Türkiye arasında s400 füzelerinin satışını onaylayan uzlaşma bildirgesi, Türkiye’nin Rusya ve Çin tarafından Şanghai Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı nezdinde düzenlenecek olan 2017 Enerji Kulübü toplantısına davet edilip oturumu yönetme hakkının verilmesi gibi faktörler son dönem derinleşmekte olan Türkiye – Rusya ilişkilerinin farklı boyutlarını ortaya koymakta.

NATO üyesi ülkelerin Türkiye’nin gerek NATO için bir handikap gerekse de Avrupa’nın savunma ve güvenlik kapasitesini zayıflattığı noktasında öne sürdükleri diğer bir argüman da, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın özellikle Almanya, Hollanda ve Avusturya gibi NATO üyesi olan ya da NATO ile güçlü savunma ortaklıkları olan ülkelere dair izlemiş olduğu son dönem siyaset ile alakalı. Örneğin, Türkiye’nin Almanya, Hollanda ve Belçika gibi ülkelerle Türk diasporası üzerinden bir takım siyasi sorunlar yaşaması, Ankara’nın bu ülkelerle askeri ve sivil istihbarat paylaşımını durdurmasına sebep olmuş durumda. Aynı şekilde, bütün Avrupa’lı NATO üyesi ülkelerin onayı olmasına rağmen, Türkiye’nin NATO’nun Avusturya ile ortak savunma tatbikatı yapmasını engellemesi, Türkiye’nin NATO’da ki yeri ve pozisyonuna dair yeni ve farklı bazı tartışmaları gündeme getirmiş bulunmakta.

Referandum sonuçlarının belli olması ile beraber Avrupa Birliği’nden Türkiye’ye ‘ilişkileri tekrar tanımlamak’ istiyoruz şeklinde çok güçlü mesajların geldiği bu günlerde, yukarıda ifade edilen faktörlerden ötürü Türkiye’nin NATO ile birtakım problemler yaşadığı ve bu sıkıntıların derinleşme ihtimali taşıması, NATO yetkililerini ve savunma paktına üye birçok Avrupa’lı üye ülkeyi derinden kaygılandırmakta. Şüphesiz, Türkiye – NATO ilişkilerinin seyri Erdoğan’ın Rusya ile temasları, kalmışsa şayet ülkenin seküler karakterini tamamen ortadan kaldıracak adımlar atıp atmaması ve Türk diasporasını daha da radikalleştirici söylemler kullanıp kullanmaması ile alakalı olacaktır.

[Berk Uluç] 20.4.2017 [TR724]

Avrupa Konseyi yine uyardı: İdam gelirse üyelik biter [Mehmet Dinç – @MehmetDincStr]

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, şaibeli referandumun ardından yaptığı “gerekirse idam için bir referandum yaparız” açıklamasına Avrupa Konseyi’nden uyarı geldi. Avrupa Parlamentosu ve AB’ye üye devletler de tepkiler gösterdi, bu kararın kırmızı çizgi olduğu belirtildi.

Türkiye’de idam cezası 1984 yılında Hıdır Aslan ve İlyas Has infazından beri uygulanmamakta, 2004 yılından beri (AKP hükümetinin imzasıyla) hukuk sisteminde bulunmamakta. AKP hükümeti kendi kaldırdığı cezayı tekrar hukuk sistemine dahil etmeyi düşünüyor. Bu karar son 5 yıldır, temel insan hakları konusunda geriye gidişte bir adım daha olacak. Bu karar aynı zamanda Avrupa ile bağların kopmasına sebep olacak.

Avrupa Konseyi: Üyelik sona erer

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi raportörü Yves Crushtein, İdam cezasının Avrupa Konseyinin en temel ilkesi olduğunu söylerken, Avrupa Konseyine üye 47 devlette hiçbir tanesinde idam cezasının bulunmadığının altını çizdi. İdam cezasının olması durumunda Konseyin üyelik şartını otomatikman ortadan kaldırdığını ifade etti. Crushtein “Parlamento bu konuda bir gerilemeyi kesinlikle kabul etmeyecektir, Erdoğan hiçbir yanılgı içerisinde olmamalıdır, ölüm cezasının tekrarlanması Türkiye’nin Avrupa Konseyine üyeliğinin devam etmesi ile bağdaşmayacaktır” ifadelerini kullandı.

Avrupa Konseyi genel sekreteri de uyarmıştı

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjørn Jagland’ın sözcüsü Daniel Holtgen, idam cezası konusunda sosyal medya hesabı üzerinden uyarıda bulunmuş “Türkiye idam cezası getirip uygulamaya koyarsa bu, üyeliğin sonu anlamına gelir” demişti. Avrupa Konseyi ve Avrupa İnsan Hakları sözleşmesinin, 6’inci ve 13’uncu ek protokolleri de onaylayan Türkiye’de 1984 yılından beri fiilen, 2004 yılından beri hukuken idam cezası yok.

Konsey üyeliğinden çıkarılma

Avrupa Konseyi, üyelerinin üçte ikisinin oyuyla üye bir ülkeyi üyelikten çıkarabiliyor. Holtgen, Türkiye’nin üyelikten çıkarılmasının hukuksal olmaktan ziyade siyasi bir mesele olacağını söyledi. Avrupa Konseyi’ne üye 47 devletin hiçbirisinde idam cezası uygulanmıyor. Belarus’un üyeliği de kanunlarında idam cezası bulunduğu için erteleniyor.

AİHM tazminatlarından kurtulmak için plan olabilir

İdam cezası 15 Temmuz darbe girişiminden bu yana sık sık gündeme getiriliyor. Erdoğan, referandum sonrası yaptığı ilk açıklamasında da idam cezasını dile getirdi. Bir taraftan AİHM’de biriken ve tazminatı Milyar Euroları bulacak davalardan kurtulmak için Erdoğan’ın fikri de olabilir. İdam cezasıyla birlikte Avrupa Konseyi üyeliği düşecek olan Türkiye’ye karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yaptırım gücü kalmayacaktır. Hâlihazırdan AİHM’de en fazla dava dosyası bulunan ülkelerden bir olan Türkiye kısa sure içinde Türkiye’den gelebilecek yüzbinlerce dosya sebebiyle ilk sıraya yükselebilir.

Avrupa Parlamentosu başkanı da sınırları çizdi

AP’nin yeni başkanı Antoniao Tajanı, aday ülke olarak Türkiye’ye hukukun üstünlüğü ve temel haklara saygı duyma çağrısı yaptı. Erdoğan’ın darbe girişiminden sonra sık sık dile getirdiği idam cezası konusunda ise “Türkiye’de idam cezasını getirmeye yönelik muhtemel bir referandumdan çok endişeliyim. Bu, Avrupa Birliği’nin kırmızı çizgisidir” ifadelerini kullandı.

Bir tepki de Almanya’dan

AP Başkanı ve Avrupa Konseyi’nin açıklamalarından sonra bir tepki de Almanya Dışişleri Bakanı Gabriel’den geldi. Gabriel idam cezasının geri gelmesinin AB müzakerelerin sonlanması anlamına geleceğini söyledi. Erdoğan ise Avrupa’dan yükselerek gelen tepkilere karşı, gerekirse bir referandum da AB sürecinin bitirilmesi için düzenleneceğini söylemişti.

Türkiye’de idam cezasının tarihi

Türkiye’de 33 yılıdır fiilen idam cezası uygulanmıyor. 14 yıldır hukuk sisteminde idam cezası bulunmuyor. En son siyasi görüşleri sebebiyle Buca cezaevinde 07.10.1984 tarihinde İlyas Has ve Burdur kapalı cezaevinde 25.10.1984’de Hıdır Aslan’ın infazıyla Türkiye’de idam cezası sona erdi. İstiklal mahkemelerinde idam edilenler hariç 1920-1984 yılları arasında 15’i kadın toplam 712 kişi idam edildi. İstiklal mahkemelerinde kaç kişinin idam edildiği net olarak bilinmese Ergün Aybars İstiklâl Mahkemeleri isimli çalışmasında 1500’un üzerinde olduğu ifade ediyor.

İdamı MHP ve AKP kaldırdı, tekrar getirmek istiyorlar

TBMM’de DSP-MHP-ANAP hükümeti döneminde 3 Ağustos 2002’de “Savaş ve çok yakın savaş tehdidi hâllerinde işlenmiş suçlar hariç” idam cezası kaldırılmıştı.

Türkiye ‘barış zamanında’ idam cezasının kaldırılmasını öngören Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 6. Protokol’u 15 Ocak 2003 tarihinde imzaladı. TBMM, 26 Haziran 2003 tarihinde bu protokolün onaylanmasını uygun buldu.

2004 yılında Erdoğan’ın başbakan olduğunu AKP hükümeti döneminde ise 13. Protokol’u imzaladı. 7 Mayıs 2004 tarihinde gerçekleştirilen anayasa değişikliği ile anayasadan idam cezası kaldırıldı. Arkasından yasalardan da çıkarıldı. Böylece ölüm cezası Türkiye hukukundan tamamen çıkarılmış oldu.

2007’de Bahçeli Erdoğan şov yapmıştı

MHP lideri Devlet Bahçeli 2007 seçim kampanyaları sırasında Erzurum’da, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın idamıyla ilgili ‘Tek başına iktidar olan sensin. Neden asmadın? Oğluna gemi alacak kadar paran var da onu asacak kadar ip mi alamıyorsun? Haydi as’ diyerek elindeki ipi meydana fırlatmıştı…

Dönemin başbakanı Erdoğan, Mersin’de MHP lideri Bahçeliye cevaben; hukuk devleti vurgusu yaparak, Bahçeli’nin dönemin kanunlarına ne kadar uzak olduğunu söylüyordu. “Dün Erzurum’da elinde iple dolaşıyor. Bana ip gönderiyor, ‘al da idam et’ diyor. Bu kadar mahirdin de sana teslim ettikleri zaman yasalar, kanun, yargı ne işe yargı kararını verdiği zaman iktidardaydın, ip yoksa millet sana ip gönderirdi, bu işi halletseydin ya niye etmedin? Şu anda bir hukuk devletinde yaşıyoruz. Artık idamların, ağırlaştırılmış müebbet hapse dönüştürüldüğü bir dönemi yaşıyoruz. Böyle bir dönemde ip atmak, kanunlara ne kadar uzak olduğunun da bir gereğidir. Bunlardan da haberi yok. Ne gelişiyor, ne bitiyor haberi yok” ifadelerini kullanmıştı.

Dünyada idam cezası

Şu anda idam cezasının uygulandığı başlıca ülkelerin başında Çin, İran, Pakistan, Suudi Arabistan, Amerika Birleşik Devletleri, Mısır, Endonezya bulunuyor. İdam cezasını en son kaldıran ülkeler ise Fiji, Madagaskar, Kongo ve Surinam. Uluslararası Af örgütünün raporuna göre idam cezası son 25 yılın en yüksek seviyesine ulaştı, 2015 yılında 1634 kişi idam cezasına çarptırıldı. En fazla Çin, İran, Pakistan, Suudi Arabistan ve ABD’de idam cezası uygulanıyor. Örgütün raporuna göre idam cezalarının yüzde 89’undan Çin, Suudi, Arabistan ve İran sorumlu. İran ayrıca 18 yasından küçük 4 çocuğu idam etti.

[Mehmet Dinç] 20.4.2017 [TR724]

Erdoğan’ın 40 yıllık yasa ve hukuk aşkı! [Selim Gündüz – @DrSelimGunduz]

Referandumda yapılan “toptan” oy hırsızlığını AKP aslında her seçimde yapıyordu. Bugünküne nispeten “perakende “olduğundan medya baskısıyla tolere ediliyordu. Fakat bu kez ciddi bir oy eksiği olunca “perakende” hırsızlık kurtarmadı. “toptan”a ihtiyaç doğdu. Ama bu defa “çalınan minareye kılıf” uyduramadılar.

Peki tüm bu oy hırsızlıklarının ardındaki isim yani Erdoğan imkan bulup da oy hırsızlığı yapmadığı bir seçim oldu mu acaba?

İmkan bulup da “yasaları dolanmadığı” bir durum oldu mu?

İşte kısa bir sicil turu:

SİYASETE “ÇALINTI OY”LA ADIM ATMIŞ

İlk siyasi kariyerine 1976’da ‘çalıntı oyla’ adım atmış!

O zamanların Akıncılar Derneği’nin İstanbul İl Başkanı Yakup Kaldırım, Erdoğan’ın nasıl İstanbul İl Gençlik Kolları Başkanı seçildiğini şu sözlerle anlatıyor: “Sandıklar açıldığında da kendim sandıkların başına geçerek sayımda aktif rol aldım. Hatırladığım kadarıyla 22 oyu cebime koydum ve Tayyip Erdoğan 2 farkla kazanmış oldu.” 

Yani başlangıçta da meşruiyet yok.

İLK EV RUHSATSIZ VE KAÇAK

Kısıklı’da ilk oturduğu ev ruhsatsız ve kaçaktı. Belediye başkanı olduğunda “oturduğunuz kaçak binayı yıkacak mısınız?” sorusuna gayet pişkin şunları demişti: “Ne yapayım, İstanbul’daki binaların yarısı kaçak.”

İstanbul’un Fethi 1453’te Fatih Sultan Mehmet’e; beton ve demirle işgal edilmesi ise 1994’ten sonra Erdoğan’a nasip oldu!

BELEDİYE BAŞKANLIĞI YILLARI

O yıllarda Erdoğan’la ilgili 18 dosya açılmış: En önemlileri İGDAŞ’ta 22.5 trilyon dolandırıcılık ve yolsuzluk; Akbil’de (Akıllı bilet) 1997-99 dönemi buharlaşan 2.6 trilyon lira.

Ve İSTAŞ, İSFALT, İDO, KİP- TAŞ, BİLLBOARD, HALK EKMEK soruşturmaları.

İhtamlar oldukça ağırdı:

“Cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak, ihaleye fesat karıştırmak, hizmet nedeniyle emniyeti suistimal, gerçeğe aykırı beyanda bulunmak, sahte vekaletname düzenlemek ve kullanmak”

O günkü gazeteler yolsuzluk gerekçesini şöyle isimlendirmişti:

“İstanbul Belediyesi’ne ait paralar geleceğin başbakanı için Albayrak’lara aktarıldı.”

ONLARCA DAVADAN ESRARENGİZ BİR ŞEKİLDE KURTULUŞ

O gün Erdoğan’ı bu korkunç davalardan kurtaranlar isimler oldukça tanıdık:

– 2011’de Danıştay Başkanlığına atanan Hüseyin Karakullukçu.

– Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit.

– Geçen yıla kadar İstanbul Başsavcısı olan Hadi Salihoğlu.

– Ve o günün Mülkiye Başmüfetişi ise Hüseyin Avni Coş.

Belediye’deki yolsuzlukları deşifre edip kitaplar yazan CHP İstanbul il başkanı Mehmet Bölük o tarihlerde şunları demiş:

“İstanbul’a damgasını vuran Tayyip’in, başbakan olunca Türkiye’yi de İstanbul gibi yöneteceğini düşündükçe tüylerim diken diken oluyor. Tanrı Türkiye’yi El Tayyip’ten korusun. Amin…”

“DİPLOMA SAHTE” DİYEN YA MORGDA VEYA HAPİSTE

Erdoğan, 1982’de kurulan Marmara Üniversite’inden 1981 yılında mezun olmayı başarıyor!

1982’de dekan olan Ömer Faruk Batırel’in adı, 1981’de mezun olan Erdoğan’ın diplomasının altında yazıyor.

CHP Gökçebey eski İlçe Başkanı Ömer Başoğlu 1981’de Ticari Bilimler Fakültesi mezunu olarak bir video klip hazırlamış, klipte kendisiyle aynı üniversitede okuduğunu iddia eden Erdoğan’a hiç rastlamadığını anlatıyor. Erdoğan’ın fakülte futbol takımında ve mezuniyet yıllığında yer almadığını söylüyor. Böyle bir öğrenci yok diyor. Başoğlu, bu klipten bir süre sonra esrarengiz bir şekilde hayatını kaybediyor.

7 yıllık üniversite hayatından tek enstantane, tek arkadaş, tek hatıra yok. Olsa Reis filmine ve biyografisini ele alan belgesellere koyarlardı.

Son yıllarda sürekli diploma işini kurcalayan tek isim Gökçe Fırat idi. Türk Solu mensubu Fırat, 15 Temmuz darbe girişimi bahanesiyle hala hapiste.

Eski MHP grup başkan vekili Yusuf Halaçoğlu ne diyordu: “Ben, Cumhurbaşkanına diploman sahte diyorum beni mahkeme vermiyor. Normal başka bir şey olsaydı çoktan verirdi.” Halaçoğlu haklı. Diploma falan yok. 7 yıllık üniversite hayatının tek bir delili yok!

YAZLIKLAR KAÇAK

Ruhsatsız, sit alanına yapılan Urla ve Çatalca villalarını hatırlayın.

Sit alanına inşaata izin vermeyen bilirkişi heyetine rüşvet verilmişti. Belgesi çıkmıştı. Kaçak inşaata izin vermeyen İzmir Valisi ise, Diyarbakır’a sürgün gitmişti.

KAÇAK SARAY

İmara kapalı 300 dönüm orman yok edilerek yapılan Beştepe’deki Saray meselesi var. Ki yıkılması için Ankara 11. İdaresi Mahkemesi karar vermişti. Anayasa’nın 138. maddesi çiğnenerek yıkımı engellendi. Danıştay kararları çiğnendi.

MELİH GÖKÇEK’İ İPTEN ALDI!

2014 Ankara Belediye Başkanlığı seçiminde yaşanan skandal bugünkünden farklı değil. Mansur Yavaş kazanmıştı. Sonra olan oldu. Dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala gece 01.00’de sandıkları bastı. Sayım donduruldu. Ve Melih Gökçek, CHP’nin kalesi olan Çankaya’dan gelen oylarla başkan ilan edildi. Gecenin perde arkası ise Erdoğan’ın Gökçek’le görüştüğü, cemaate karşı saldırı kaydı şartıyla başkanlık seçimine müdahale edeceğini konuştuğuydu. Bu bir iddia. Kesin olan ise o güne kadar Cemaate karşı dikkatli bir dil kullanan Gökçek’in o tarihten sonra “Erdoğanlaştığı” idi.

SİYASİ SON RAKİP: MERAL AKŞENER

Hitabetiyle sarsan, ciddi bir muhalefet yapan CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın “kaset”le gidişini ve Büyük Birlik Partisi Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun şüpheli ve yüzlerce soru barındıran kazasını bir kenara koyun.

Meral Akşener, merkez sağı toparlama kapasitesine sahip tek lider. Yani aslında Erdoğan’ın tek rakibi. Erdoğan medyası ona linç yaptı, elli türlü iftira attı. Erdoğan, kendisine bağlı mahkemeler aracılığıyla Akşener’in MHP’nin başına geçmesini engelledi. “Bitmiş” bir Devlet Bahçeli’yi siyasi bir kadavra olarak koltukta oturttu. Ona destek oldu. Akşener’in kongreyi kazanmasını engelledi, kongre binasını kapattırdı, siyasi çalışmalara engel oldu. Mahkemelerle delege oylarını iptal ettirdi…

Yani bin bir siyasi entrikaya başvurdu.

Erdoğan’ın en büyük silahı artık mahkemeler. Filmdeki “diktatör” kendisine yaklaşanları nasıl vuruyorsa Erdoğan da mahkemeleri silah gibi kullanarak tüm muhaliflerini vurdu, vuruyor ve vuracak.

Sonuç olarak karşımızda siyasi hayatı boyunca asla “adil” yarışmamış, batılıların deyimiyle hayvani içgüdülerle siyaset yapan bir “political animal” var. Dün yaptıkları yarın yapacaklarının teminatı. Şimdiden sonra neler yapabilir insan düşünmek bile istemiyor. Allah memleketi korusun.

[Selim Gündüz] 20.4.2017 [TR724]

Hakem 90 dakika oyundadır [Tarık Toros – @TarikToros]

Hür seçimin olmazsa olmaz şartı hür propagandadır. Adil ve eşit koşullarda gidilecek bir seçimin koşulları bellidir. Türkiye’deki son referandumda bu şartların neredeyse tamamı ihlal edilmiştir. Dünya bunu görüyor ve tanımıyor. Ayrıca demokrasi, sandıkla başlayıp biten bir şey değildir. Millet hakemse, futbol misal; Maçı başlatan hakem, bitiş düdüğüne kadar tribünde mi oturuyor? Hayır! Lakin AKP demokrasisi, “sandıktan sandığa bana oy ver, sonra kenarda seyret, itirazın varsa seçimde söylersin” mantığıyla çalışıyor. Sandık demokrasisini dayatan, sandığı boş bırakır mı?

SON SEÇİMDİ

Türklerin tarihinde gelmiş geçmiş en pragmatist yönetim iş başındadır. İşine geleni köpürtür, işine gelmeyeni lanetler, hafızası yoktur. Şu 3-4 gündür, tüm lafların izdüşümü alındığında görünen şudur: 16 Nisan akşamından bu yana panik halindeler. Sonuç kimsenin içine sinmedi. Ve bu defa, milletin yarısı dinamik olarak karşılarında! Hayırcıları “terörist, darbeci” ilan eden, “evet oyu vermek farzdır” fetvası veren, “hayırcıların karısı kızı size helal” sapıklığına imza atanlar, şimdi kardeşlik türküleri söylüyor. Niye? Çok korkuyorlar. Bu seçimin son seçimleri olduğunu gördüler. Devletin tüm imkanları, yargı-polis ve muhaberatla baskı, tümü ‘havuz’laşan medyayla amansız propaganda ile anca bu kadar oldu, ötesi yok.

İNTERNET ÇAĞINDA ZOR

Bugünkü dünyada, faşizmi bir asır önceki yöntemlerle uygulayamazsınız. Döneminin süper gücü Almanya’da bile 12 sene sürdü, geride enkaz bırakarak tarihe gömüldü. Halen Alman ulusunun utancıdır. Türkiye’deki durum da öyle, sürmez süremez. Çünkü, iletişim olanakları eskisi gibi değil. İnsanların doğru bilgiye ulaşması lüks olmaktan çıktı. Yalanınız yüzünüzde patlar, gizledikleriniz önünüze konur. Öyle de oluyor. Hatırlayın, “tecavüzcüsüyle evlenme yasası” böyle püskürtüldü. Tüm toplum, özellikle sosyal ağlarda sert tepki koydu, getirenler savunamadı bile. Apar topar geri çektiler. Keşke, hemen her konuda itirazımızı böyle dile getirebilsek. Uzunca bir süre sonra ilk defa, referandum bu kapıyı araladı.  

YENİ BİR ÜRKÜTME

Egemenler panikte. İki aşamalı stratejileri var: Birincisi, muhaliflerini bölüp parçalıyorlar, hedef göstererek yıldırmaya çalışıyorlar. İkincisi, her altı ayda bir, toplumu yeni bir ürkütmeyle sarsıyorlar. Bugün de bu arayıştalar. Bu nasıl olur? Baskı ve şiddet tetiklenir, ardından gözaltı dalgası gelir, muhalif siyasetçiler içeri tıkılır, parti içi operasyon yapılır, kalan birkaç medya daha kapatılır, sınır dışına harekât düzenlenir, vs. Yani ülke demir yumrukla yönetilir. Emin olun tüm bu seçenekler masadadır.

İTİRAZ KÜLTÜRÜ

Mühürsüz oy skandalından sonra “yok hükmündeki” referandum sonuçlarına kimse saygı duymak zorunda değil. Çünkü açık yasa hükmü ihlal edildi. Okuma yazması olan herkes bunu görüyor. Yaklaşık 24 milyon seçmen “hayır” demiş. Hepsini içeri tıkacak halleri yok ya. Artık şuculuğu/buculuğu bırakmalı, bir arada olmalı. Yarın bırakın ev sahibi olmayı, ülkenizde kiracı dahi olamayabilirsiniz.

KIRMIZI ÇİZGİ AŞILDI

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın (AGİT) raporu, referandum tartışmasını bitirmiştir. AGİT, YSK’nın son dakikada kural değiştirmesini, seçimin antidemokratik olmasının en temel nedeni saydı. Saray, “Haddinizi bilin” diye bağırdı ama AGİT Türkiye’nin kurucusu olduğu bir örgüt, bağımsız uluslararası bir kurum. Alenen açıklıyor ve dünyaya ilan ediyor ki, yasalar çiğnendi. Bu gasp demek. 16 Nisan Referandumu, dünyadan büyük bir çizik yemiştir. Meşru değildir, oylar gasp edilerek sistem değiştirilmiştir. Böyle de bilinecektir.

ÜLKENİN GASPI

Sandık, demokrasinin temelidir. Demokrasilerde halkın tercihleri esastır, haliyle sandık namustur. Ülkenin referandumu çalındı. Başka ülkemiz yok, vatanımız yok! Çalındı bu. Önümüze konan seçenek ise şu: “Bizden değilseniz hainsiniz!” Ülkenin gasp edilmesi, cumhuriyetin çalınması, kırmızı çizgidir. Bu aşıldı. Can ve mal güvenliği bitti. İnsanları evlerinden tutup götürüyorlar, belki infaz ediyorlar, yakınları feryat figan, haklarını arayacak merci yok. Sözün kısası; Artık bir araya gelmek zaruri. Bir ümit, belki…

[Tarık Toros] 20.4.2017 [TR724]

Türkiye’de belirsizlik azalmadı, arttı [Analiz: Semih Ardıç]

Yüksek Seçim Kurulu (YSK), Seçim Kanunu’nu çiğnedi ve ‘mühürsüz pusulalar geçerli’ diyerek referandum neticelerine şaibe bulaştırdı. Cumhuriyet Halk Partisi’nin itirazını reddeden YSK, beyne’l-milel cemiyetlerin şerhlerine göz atma lüzumu bile duymadı.  Referandum sandığından çıkan ‘içtimaî bölünmenin eşiğindeyiz’ mesajına rağmen halktan yükselen haklı itirazları kale almayan YSK bilerek ya da bilmeyerek her an şiddete dönüşmeye meyilli sokak hareketlerinin fitilini ateşlemiş oldu. Aynı zamanda yüksek bir mahkeme olan YSK’nın adaletin tecellisine, istifhamların giderilmesine bîgane kalması kutuplaşmadan nemalanan kesimler için bulanmaz bir fırsat olacak.

Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’nı “Atı alan Üsküdar’ı geçti. 1-0 veya 5-0 farketmez, maçı kazandık mı? Kazandık.” sözleri de gösterdi ki Tek Adam rejiminde herkesin kozlarını paylaşacağı son düzlüğe girildi. YSK, Türkiye Büyük Millet Meclisi, Seçim Kanunu, Barolar Birliği ve medya tamamen şeklen mevcudiyetini devam ettirecek.

OHAL’İN BİTECEĞİNİ NEREDEN ÇIKARDINIZ!

Olağanüstü Hal’i (OHAL) uzatmak için toplanan TBMM’nin akabinde tatile çıkarılması, Terörle Mücadele polislerinin sadece ‘Hayır bitmedi, yeni başlıyoruz’ sloganları atarak demokratik hakkını kullanan insanların evlerine 05.30’da baskın yapması, onlarca kişinin halkı tahrik etmekten gözaltına alınması ‘bunlar iyi günlerimiz’ dedirtecek kadar endişe vericidir. Bugün ‘hayır’ cenahındakileri susturmak için kullanılan devlet sopası yarın Erdoğan’ın bir dediğini iki eden herkesin ensesine inecek.

‘Evet’ adına vaat ettikleri hürriyet, refah ve içtimaî ahenge kendilerinden olmayanları dahil etmemişlerdi. Bu ayrıştırıcı üslup ve icraat, demokrasi ve hukuk devleti kalesinin siviller eliyle yıkılması ile nihayete erecek. Erdoğan’ın tabiri ile öyle veya böyle maçı aldıklarına göre ayak bağı olan her kişi ve müessese etkisiz hale getirilinceye kadar baskıların, hak gaspının şiddeti her geçen gün artarak devam edecek. Türkiye girdiği bu yoldan nasıl dönecek? Halkın sandığa aksettirdiği halde YSK kapısında kaybettiği ‘asli unsur imtiyazını’ ne vakit geri alabileceği şimdilik meçhul.

YÜZDE 51 EVET, SARAY’I TATMİN ETMEDİ

Saray’da 16 Nisan akşamından beri dilden dile dolaşan o rüya ve çehrelere akseden tedirginlik, ‘yüzde 51 evet’e kendilerinin de inanmadığını ele verecek kadar bariz. Siyasetin imkânları içinde bir çıkış yolu bulunması ümidini hep muhafaza etmeliyiz. İktidar sokağın sesine hal-i hazırda kulak vermeyebilir. Amma velakin bunun bedelini sıradaki seçimlerde öder. Milletvekilliği ve başkanlık için kurulacak iki ayrı sandıktan AKP’nin yüzünü güldürecek netice çıkması Türkiye’deki asayiş ve emniyet atmosferinin daha fazla bozulup bozulmamasına bağlı.

İki sene boyunca seçmen tercihinde en az içtimaî iklim kadar tesirli olacak diğer hususa gelince… Erdoğan ve AKP’nin aşması gereken en ciddi engel iktisadî buhrandır. AKP kurmayları krize dâir ikazların aksine hareket ettikçe kendi seçmenini bile kaybettiklerini 16 Nisan’da bizzat müşahede etti.

AKIL HOCALARINA GÖRE BELİRSİZLİK AZALMADI, ARTTI

Pazartesi ve Salı günleri dünyadaki büyük yatırımcılarının akıl hocaları Morgan Stanley, Moody’s ve IMF ciddi ikazlarda bulundu. Referandum münakaşasının arasında dikkatten kaçmış olabilir. Ben yeniden hatırlatayım ki isabetli ikazlar hiç olmazsa bugünden sonrası için yol gösterici olabilsin.

Partili cumhurbaşkanlığının kabul edilmesi zannedildiği gibi sis ve dumanı dağıtmadı.  Moody’s Türkiye raporunda sözü eğip bükmeden söylemiş: “Kutuplaşmış seçimler, türbülanslı jeopolitik gelişmeler, süren belirsizlikler ve geniş dış finansman ihtiyacı, Türkiye’nin şoklara karşı kırılganlığının kredibilite üzerinde baskı yapmaya devam ettiğini gösteriyor.” Bir başka ifadeyle AKP Hükûmeti bir yandan iç siyaset, diğer taraftan jeopolitik risklere (Suriye’yi kastediyor) bağlı güvenlik endişeleriyle karşı karşıya.

OHAL’İN UZATILMASI YATIRIMCIYI ÜRKÜTECEK

Referandumdan az farkla ‘evet’ çıkmasının kredibilite üzerinde baskı oluşturduğuna dikkat çeken Moody’s, siyasî iklimin Türkiye’nin büyüme oranını düşürebileceğini vurguladı. Raporda OHAL’in üçüncü kez 3 ay daha uzatılmasıyla oluşan gergin siyasî atmosferin iş ve tüketici güvenini zedeleyeceği, yatırım ve tüketimin azalacağı da belirtiliyor. Moody’s’e göre hükûmet ekonomiyi düzlüğe çıkarmak yerine müteakip seçimleri kazanabilmek için para saçmaya devam edecek ve 2018 sonunda kamu borçlarının millî gelire oranı yüzde 30 ile rekor kıracak.

IMF de 2017’de yüzde 3, 2018’de yüzde 3,3 büyümesi beklenen Gelişen Avrupa piyasalarının göreceli olarak öne çıkmasına rağmen Türkiye’yi toparlanmanın dışında tuttu. Türkiye için 2017 büyüme tahminini yüzde 2,9’dan 2,5’e indiren IMF, siyasî belirsizlik, güvenlik endişeleri ve TL’nin değer kaybından kaynaklanan döviz borcundaki artışa dikkat çekti. Enlasyon tahminini de yüzde 8’den yüzde 10,1’e, işsizlik tahminini ise yüzde 11’den yüzde 11.5’e yükseltti.

PİYASANIN 6 KIRMIZI ÇİZGİSİ

Morgan Stanley referandum sonrasında yatırımcıların şu 6 gelişmeye odaklanacağını bildirdi:

1) Yeni anayasa çerçevesinde yapılacak değişiklikler,

2) OHAL’in 19 Nisan sonrasında devam edip etmeyeceği,

3) Yeni seçimlerin zamanlaması konusunda siyasetçilerden gelecek sinyaller,

4) Bakanlar Kurulu’nda önümüzdeki haftalarda yapılması olası değişiklikler,

5) Türkiye’nin AB üyelik safahatına dair gelişmeler,

6) Parasal ve malî cephede politika reaksiyonlarında değişiklikler.

Morgan Stanley de referandum sonrasında TL’de görülen nisbi değerlenmenin daha öteye gitmesini beklemediği gibi Dolar/TL paritesinin 2017’yi 4 seviyesinde tamamlayacağı minvalindeki görüşünü muhafaza ediyor. Onlar raporu yazarken OHAL’in uzatıldığı resmiyet kazanmamıştı. Artık o maddelerden birinin karşısına eksi (–) çekecekler. Zira hükûmet yatırımcılara verdiği sözü tutmadı, OHAL’i uzattı. AB maddesi de iğneli fıçı misali…

İkazları kale alıp istifade etmek de ‘Gezicilerin ağa babaları yeniden sahneye çıktı’ nevinden hezeyanlarla hepsini çöpe atmak da hükûmete kalmış. Bakalım el mi yaman, bey mi yaman!

[Semih Ardıç] 20.4.2017 [TR724]

Havuz medyasını bekleyen akıbet [Haber-Yorum: Mehmet Yıldız]

İstanbul Cumhuriyet Savcısı İsmet Bozkurt’un Zaman Gazetesi yazar ve yöneticileri hakkında düzenlendiği iddianame henüz mahkeme tarafından kabul edilmedi. Geçen hafta medyaya sızdırılan iddianameyle ilgili kanaatlerimi yazmaya devam edeceğim.

Geçen yazıda bu iddianamenin şüphelileri ve medya kuruluşlarının sadece isimlerini değiştirilerek, Erdoğan ve “Havuz Medyası”nın aynı iddialarla suçlanma ihtimalini çok yüksek olduğunu iddianameden bir örnekle yazmıştım. Örneklere devam edelim.

Savcı Bozkurt, “Medya ile ilgisi olmayan, bu saha hakkında yeterli bilgisi bulunmayan ve dolayısıyla “üst akıl” tarafından daha kolay yönlendirilebilecek ehliyetsiz şahıslara FETÖ/PDY medya organlarının yönetimlerinde görev verilmiştir. Bu sayede yönetim kurulu üyeleri ve hatta yöneticiler “kukla” durumunda kalmışlardır.” diyerek gollük bir pas vermiş.

Her taşın altında “üst akıl” arayan trol ağzını bir kenara bırakıp, (çünkü o bizim konumuz değil, psikiyatrinin konusu) gelin yandaş medyanın nasıl ele geçirildiğine ve kimler tarafından yönetildiğine, yöneticilerinin ne kadar ehliyetli olduğuna bir göz atalım.

30 Mart 2017 tarihli Sözcü Gazetesinde Soner Yalçın’ın Çukurova Grubuna ait olan Digiturk, Show TV ve Akşam Gazetesi ile Dinç Bilgin’e ait olan ATV ve Sabah Gazetesinin nasıl el değiştirdiğine dair yazdıklarını okuyalım:

***

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF), Karamehmet’in (şirketlerine ve) medyasına el koydu. Sonra tek tek sattı bunları. Örneğin… Türkiye’nin en büyük dijital platformu olan Digitürk’ü Katarlı beIN Media Group’a verdi.

Karamehmet medyasının; Akşam, Güneş gazeteleri, SKYTÜRK kanalı, Alem, Platin dergileri, Alem FM ve Lig Radyo “Erdoğan’a anam, babam, eşim çocuklarım feda olsun” diyen Siirtli işadamı Ethem Sancak’a verildi. Keza… Ethem Sancak Uzanlara ait, Kanal 24 ve Star gazetesinin de sahibi edilivermişti! Tüm bu satışlarda -satıp geri almak gibi- kafa karıştırıcı “ticari işlemler” yapıldı; sahip isimleri, şirket adları sürekli değiştirildi. Bu ticari hülleler “hukuki” bulundu. Bin bir emekle oluşturulan milli sermaye darmadağın edildi.

Sonunda… Ethem Sancak EsMedya’yı kurarak, Karamehmet ve Uzanlardan aldıklarını 2016 yılında bir çatı altında topladı.

Çok geçmedi. Medyada şu haberler çıktı:

– “Ethem Sancak medyadan çekildi!”

– “EsMedya el değiştirdi!”

İddiaya göre, “Milletin a…na koyan” (Mehmet Cengiz) EsMedya’yı satın almıştı.


Sabah gazetesi ve atv kanalını Dinç Bilgin kurdu. TMSF el koydu. Turgay Ciner’e verildi. Sonra… Ciner’den alınıp Ahmet Çalık’a verildi. Çalık’tan alındı ve Bitlisli işadamı Cemal Kalyoncu’ya ikram edildi.


Bugün…

Sabah, Takvim, Yeni Asır, Fotomaç, atv, ahaber gibi medya organlarına sahip Turkuvaz Medya Grubu’nu (Erdoğan’ın damadı Bakan Berat Albayrak’ın ağabeyi) Serhat Albayrak yönetiyor.

Bu bilgiden sonra tekrar Ethem Sancak’a ve medyasına dönmek istiyorum.

EsMedya çatısı altında bulunan; Akşam, Star, Güneş, Kanal 24, SKYTÜRK 360 vd. kim yönetiyor?

Turkuvaz MedyaGrubu’nu nasıl Serhat Albayrak yönetiyorsa, EsMedya’yı da İcra Kurulu Başkanı Ahmet Bayraktutar yönetiyor! Ahmet Bayraktutar kim?” Bilal Erdoğan’ın Kartal Anadolu İmam Hatip Lisesi’nden en yakın arkadaşı.

***

Bu yazılanlar bugüne kadar yalanlamadı.

Şimdi gelelim bizim konumuza…

Eğer medya kuruluşlarının devredilmesi sorgulanacaksa en başta Sabah, Takvim, Yeni Asır, Fotomaç, ATV, A Haber, Akşam, Star, Güneş, Kanal 24, Skyturk, 360 gibi tüm medya kuruluşlarının devrini konuşalım ki gerçek örgütün nasıl olabileceği ortaya çıksın.

Bu durum herkesçe bilinmekteyken iddianamede suç unsuru olarak ortaklık pay devri işlemlerinden bahsedilmesi tam bir garabettir.

Bu yazılanlar bu şirketlerin sahiplik yapısıyla ilgili. Savcı Bozkurt’a göre Zaman’ın ortaklarının medya sektörü ile ilgisi yolmuş. Yukarıdaki yazıda isimleri geçen Ethem Sancak, Mehmet Cengiz, Cemal Kalyoncu gibi isimlerin medya sektörünün ne kadar içinden olduklarına siz karar verin.

Bir de bu medya kuruluşlarının başına getirilen, “üst akıl” tarafından kolay kolay yönlendirilemeyecek “ehliyetli” şahısların kimler olduğuna bakalım.

Mesela Katarlılar Digitürk’ü alır almaz, başına Ümit Önal diye birini getirmişlerdi. Kim bu Ümit Önal?

Ümit Önal Serhat Albayrak’ın en yakın adamı. Sabah ATV grubunun Reklam Grup Başkanı iken 29 Ekim 2015’te Koza İpek Medya’ya atanan kayyımlardan birisiydi. Ve öncelikli görevi Kanaltürk – Bugün grubunu  ‘Havuz’a dahil etmekti.

4 Mart 2016 tarihinde Zaman Gazetesi’ne atanan kayyımlar tarafından gazetenin başına genel müdür olarak getirilen Ali Türkaslan, Aksiyon Dergisi’nin başına getirilen Hakan Turpçu, Today’s Zaman’ın başına getirilen Bercan Tutar, Zaman.com.tr’nin başına getirilen Özgür Yici’nin Sabah ATV grubundan geldiği biliniyor.

11 Mart 2016 tarihinde kayyım atanan Cihan Medya Dağıtım AŞ’nin başına yine Sabah ATV Grubuna ait Turkuvaz Dağıtım’ın Pazarlama direktörü İsmail Albayrak atanmıştı. Cihan Medya Dağıtım AŞ tasfiye edildikten sonra tekrar eski görevine dönen İsmail Albayrak bugün Turkuvaz Dağıtım’ın Genel Müdürlüğü görevini yürütüyor.

O günlerde görevlendirmelerin bizzat Sabah gazetesinin patronu Serhat Albayrak tarafından yapıldığı iddia edilmişti.

Wikileaks’ın yayınladığı Berat Albayrak maillerinden, Doğan Grubu medyasının da Aydın Doğan’ın damadı Mehmet Ali Yalçındağ üzerinden Serhat Albayrak’a bağlandığını hep beraber öğrenmiştik.

Küçük bir not daha…

Savcının Alaattin Kaya kontenjanından FETÖ medyasına dahil ettiği Star gazetesinin başında Mustafa Karaalioğlu görev yaparken, Sabah ATV Grubuyla ortak insan kaynakları havuzu oluşturulduğu, hangi gazeteye eleman alınacaksa bu havuzdan alındığı biliniyor.

Şimdi…

Eğer Zaman Gazetesi (Zaman Medya Grubu) vakti zamanında bağımsız gazetecilik, hukukun üstünlüğü, demokrasi, ifade özgürlüğü deyip burnunun dikine gitmeseydi…

Gazeteye ortak alınacaksa Erdoğan’a sorup onun işaret buyuracağı isimleri ortak alsaydı…

Gazeteye yönetici atanacaksa başında Medya İmamı Serhat Albayrak’ın bulunduğu insan kaynakları havuzundan atasaydı…

Erdoğan’ın istemediği yazarları kapının önüne koysaydı…

Hiç bunlar başına gelmeyecekti.

Ancak…

Bir gün devran dönüp memlekete hukuk geri gelirse, bugünlerde Zaman’a isnat edilen bütün suçlar Erdoğan ve yakınlarına dönecektir. Bundan hiç şüpheniz olmasın.

[Mehmet Yıldız] 20.4.2017 [TR724]

Bu kez durum farklı: El atına binen tez iner [Ahmet Dönmez – @AhmettDonmez]

“Atı alan Üsküdar’ı geçti”, bu referandumun konsantre arsızlık drajesiydi. Satır arasından, müztehzi kıkırdamalarla “Zııttt Tokai” ünlemleri duyuluyordu. Arkasından AGİT ve Batı’ya hitaben gelen “Sür eşşeğini Niğde’ye” de o drajenin şişirilip yanakta patlatılmış haliydi. “Gel onu benim külahıma anlat” vecizesini de katarsak aslında referandumun özeti ortaya çıkıyor. Bütün bu jargon bize bir şey çağrıştırıyor: “Ne sihirdir ne keramet; el çabukluğudur marifet.”

Türkiye’nin değişik seçim bölgelerinden gelen videolarda net olarak gördük o el çabukluklarını. At sahibine göre kişner; bunlar da hoyratça ve umarsızca ama darphane gibi de hızlıca mühür basıyorlardı. Türkiye’nin ‘hayır’ tarafı “Bağla atını, ısmarla Hakk’a” naifliği ile hareket ederken birileri de dört nala haydutluk peşindeydi. Ne de olsa alışmış kudurmuştan beterdi. Atın ömrü arpadan olsundu. Yeni Türkiye ne de olsa mızrağın çuvala sığdırılması gibi gereksiz ve zaman kaybı uğraşları ortadan kaldırmıştı. Oy çuvalıyla mızrak taşısan ne olurdu ki! 

İyi ama buna rağmen neden bazıları 16 Nisan gecesi attan düşmüş gibiydi? Suratlar 15 Temmuz gecesi bile o kadar endişeli, o kadar asık değildi. Çünkü referandum haritası başka bir şey söylüyor. Atı alan Üsküdar’ı geçti, geçti ama oymak beyi mi atı kaçırdı yoksa at mı ‘oynak beyi’ni kaçırdı göreceğiz. Abdal ata binince bey oldum sanır, şalgam aşa girince yağ oldum sanırmış. Manzara Erdoğan’ın sunduğundan farklı olabilir. Bu memleketin ‘Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan’ tarafları pek bir huysuz. Hatay’dan başlayarak İzmit’e kadar bütün sahil şeridi, Tayyip Erdoğan’ın tek adamlığına ‘hayır’ dedi. Aynı şekilde Doğu sınırı da zaten karşısında. At, biniciden huylanmış vaziyette. 2003 yılında Erdoğan’ı sırtından atan Cihan gibi giderek hırçınlaşıyor. Allah sonunu benzetmesin. Cihan’ı kastediyorum. Sonuçta bu memleket bizim.

EVET DİYEN İLLERDE BİLE AKP OYLARI DÜŞÜŞTE

5 gündür sonuçlar analiz ediliyor. Başta İstanbul, Ankara, İzmir olmak üzere 17 büyükşehir Erdoğan’a ‘Hayır’ demiş durumda. 13 tanesi ise ‘Evet’. AKP, 1 Kasım’da 64 ilde birinci çıkmıştı. Bu defa 48 il ‘Evet’ dedi; 33 il ‘Hayır’. Hatay, Adana, Mersin, Antalya, Denizli, Uşak, Manisa, İstanbul, Çanakkale, Bilecik, Yalova, Balıkesir, Ankara, Eskişehir, Zonguldak, Artvin ve Ardahan’ı kaybetti. Buna karşılık Bitlis ve Muş’u kazandı. 

Elma ile armutları kıyaslama yanlışlığına düşmeyeceğim. Milletvekili seçimleri ile referandum aynı şey değil, biliyorum. Fakat burada altı çizilmesi gereken başka sonuçlar da var. Örneğin ‘Evet’lerin önde çıktığı AKP’nin kalesi olarak nitelenebilecek birçok ilde, oy oranları 1 Kasım’ın altına inmiş vaziyette. İstanbul, Ankara, Antalya, Bursa, Bolu, Çanakkale, Denizli, Eskişehir, Giresun, Konya, Ordu, Rize, Samsun, Trabzon, Karaman ve Kilis bunlar arasında. Bunlardan 10 tanesinin ‘Evet’ diyen illerden olması daha da düşündürücü. Bu iller de Bursa, Bolu, Giresun, Konya, Ordu, Rize, Samsun, Trabzon, Karaman ve Kilis.

KAZANDIĞI YERLERDE BİLE KAYIPTA

Yani aslında kazanmış gibi göründüğü yerlerde bile ciddi erime var. Örneğin 1 Kasım seçimlerinde AKP’nin İstanbul’da aldığı oy oranı yüzde 48,7 idi. Toplam oy sayısı 4 milyon 379 bin 223’tü. Bu referandumda bütün ‘Evet’ oylarının toplam oranı yüzde 48,6’da kaldı. 4 milyon 479 bin 272 ‘Evet’ oyu çıktı. MHP’nin yüzde 8,5 oy oranı ve 772 bin 254 seçmeni vardı. Sadece bu 2 partinin toplam oy sayısı 5 milyon 151 bin 477 idi. Artan seçmen sayısından bağımsız olarak sadece iki rakam arasındaki fark 672 bin 172. Bir de bunlara artan seçmen sayısını ve CHP’nin tespit ettiğini öne sürdüğü yüzde 1’lik şaibeyi de katarsak makas biraz daha açılıyor.

Ankara’da da AKP’nin 1 Kasım oyları yüzde 48,8 idi. Referandumda da evet oyları yüzde 48,8 oldu. 1 Kasım’da AKP’ye oy veren seçmen sayısı 1 milyon 618 bin 498 idi. Referandumda bütün ‘Evet’ cephesi 1 milyon 668 bin 565 oy çıkardı. MHP’nin 1 Kasım’da Ankara’da aldığı oy sayısının 470 bin olduğunu; yani yaklaşık AKP’nin dörtte biri olduğunu hesaba katarsak iktidar partisinin başkentte de ciddi oy kaybettiğini söyleyebiliriz.  

Bir diğer önemli büyükşehir de Antalya. Farkın en bariz göründüğü illerden bir tanesi. Belediyesi AKP’nin elinde olan bir şehir. Referandum sürecinin önemli figürlerinden biri haline gelen Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun da seçim bölgesi. 1 Kasım’da AKP bu ilde birinci çıkmıştı. Oy oranı yüzde 41, 3’tü. 16 Nisan’da Evet yüzde 40,9’da kaldı. 1 Kasım’da AKP’nin oy sayısı 560 bin 294’tü. Referandumda ‘Evet’ cephesine 574 bin 421 oy çıktı. 

Bir diğer önemli kayıp da Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi’nin memleketi Denizli. 1 Kasım’da AKP’nin oy oranı yüzde 45,5’ti. 16 Nisan’de yüzde 44,5 ‘Evet’ çıktı. 1 Kasım’da aldığı oy sayısı 289 bin 68 iken bütün ‘Evet’ cephesinin aldığı oy sayısı 289 bin 984’te kaldı. 

Evet’lerin önde çıktığı bazı illere de bakalım. Mesela Bursa’da AKP’nin oy oranı yüzde 54’tü. Referandumda çıkan ‘Evet’ oranı ise yüzde 53,2. 1 Kasım’da AKP bu ilden 975 bin 492 oy almıştı. 16 Nisan’da toplam ‘Evet’ oy sayısı 987 bin 904. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın memleketi Rize’de AKP’nin oy oranı yüzde 75,9’du. 152 bin 923 kişi oy vermişti. Bu referandumda ‘Evet’ oranı yüzde 75,5. Oy sayısı ise 155 bin 28. MHP’nin bu ilde 1 Kasım’da aldığı oy sayısı 10 bin 815’ti.

AKP’nin kalelerinden Trabzon’daki manzara biraz daha kötü. 1 Kasım oy oranı yüzde 66,8 idi. Oy sayısı ise 315 bin 194’tü. MHP’nin ülke ortalamasının üzerinde aldığı illerden biriydi Trabzon. Yüzde 13 oranında oy alan MHP’nin seçmen sayısı da 61 bin 598’di. 16 Nisan’da Evet yüzde 66,4’te kaldı. Oy sayı da 316 bin 308. 

Konya yüzde 74,4’lük oy oranı ve 937 bin 103 seçmen sayısı ile AKP’nin 1 Kasım’daki en yüksek illerinden biriydi. 16 Nisan’da Evet oyları yüzde 72.8; oy sayısı da 928 bin 602 oldu. MHP 1 Kasım’daki yüzde 11,4 oy oranı ve 143 bin 515 oy sayısı hesaba katılırsa en ciddi erimelerden birinin Ahmet Davutoğlu’nun memleketinde olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. 

‘ÇOK ARPA AT ÇATLATIR’

Çok arpa at çatlatır derler. Hırsızlık, şaibe, pervasızlık, kaba kuvvet üzerine kurulu sistem çatırdıyor. Üsküdar’ı geçen atın bir zaman sonra ‘Oynak Bey’ini sırtında geri getirip getirmeyeceğini, sadece bu rakamlar üzerinden sorgulamıyoruz. Erdoğan’ın ‘değerli dostu Putin’in, açıkça verdiği mesajı herkes okudu. Daha önceki seçimlerin Anadolu Ajansı’ndan bile önce müjdeyi verip Erdoğan’ı arayan lideri Vladimir Putin gitti, referandumdan 2 gün sonra ‘lütfen kabilinden’ arayan bir Putin geldi. Ki Erdoğan onun uğruna bütün Avrupa ve Amerika’yı karşısına alıp bağları koparmaya hazırlanıyordu. Avrupa liderleri ise kutlamak bir yana, seçimdeki şaibeye vurgu yapan ve Erdoğan’a açıkça kapıyı gösteren demeçler veriyor. Bir tek ABD Başkanı Trump aradı, o da aradığına pişman oldu. Beyaz Saray, “Trump’ın araması, referandum sonuçlarını onayladığı anlamına gelmez” açıklaması yapmak zorunda kaldı. Dışarıya ‘Sür eşşeğini Niğde’ye’ derken Erdoğan giderek Niğde ve çevresine sıkışıp kalacak gibi görünüyor. 

İKİ AT BİR KAZIĞA BAĞLANMAZ; EĞİTİMLİLER BU YOLLA KAZANILMAZ

15 Temmuz gazıyla bu kadar… Darbe rüzgarı daha kaç seçim eser? Tabii eğer yeni “Allah’ın lütufları” olmazsa. AKP, “Gençler, eğitimliler ve kentliler bizden uzaklaşıyor.” tespiti yapmış. Ve bu kesimlere ulaşabilmek için politika üretmeleri gerektiğinin farkına varmışlar. “Yani geçti Bor’un pazarı” demeyelim biz de sadece şunu soralım: E siz bunu özellikle istememiş miydiniz? İki at bir kazığa bağlanmaz, biliyorsunuz. Eski Enerji ve Tabii kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, “Eğitim seviyesi arttıkça oylarımız düşüyor. Yeni üniversiteler açmak ne kadar mantıklı?” diye sormamış mıydı? “Okuma oranı arttıkça beni hafakanlar basıyor” diye dert yanan Prof. Dr. Bülent Arı, YÖK Denetleme Kurulu üyeliği ile ödüllendirilmemiş miydi? Erdoğan’ın da katıldığı cenaze töreninde Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Camii imamı, “Bilhassa okumuşların şerrinden koru bizi Ya Rabbi” diye dua etmemiş miydi? Şimdi o okumuşların ‘şerrine’ mi sığınacaksınız? 

Bu kadar akademisyeni üniversiteden attınız, bu kadar yetişmiş beyni ya hapislere tıktınız ya da yurt dışına kaçırdınız. Hayvanat bahçesi müdürünü TÜBİTAK’a yönetici atadınız. Arık ata kuyruğu yüktür; bu saatten sonra size bu eğitimli ve kentli kesimler ağır gelir. Zira ontolojik bir sorunla karşı karşıyasınız. Yani bu akıllara zarar komplo teorilerine, insan zekasına hakaret eden söylemlere, ancak zır cahillerin inanabileceği martavallara başvurmadan yola devam edebilecek misiniz gerçekten? Sabah akşam yalan söyleyen pandispanya kanallarınızı ne yapacaksınız? Dini ve milli sembolleri sömürmeden, şehitleri istismar etmeden, hamaset yapmadan devam edebilecek misiniz?

ATIM TEPMEZ, İTİM KOPMAZ DEMEYİN; BELLİ OLMAZ

At nallanırken kurbağa ayağını uzatırmış. Siz bu kesimleri çoktan kaybettiniz. Sanki bu okumuş, şehirli, kentli seçmen dediğin şey Üsküdar Cuma pazarında satılıyor da hazır atla uğramışken ‘atıvereyim terkisine’ diyeceksiniz. Kupon arazi gibi bir şey de değil ki istediğin zaman kapatabilesin. ‘İlla ki gelip senin kucağına da oturacak’ değiller. Eee nasıl olacak bu iş? Bu vakitten sonra demokrasiye, hukuka, AB müzakerelerine, basın özgürlüğüne vesaire de dönebilecek değilsiniz. “Hollanda Dışişleri Bakanı’nı aradım, ‘Bert’ dedim, ‘Saçmalama sana insan gibi söylüyorum’ dedim. 

Sen ne lalesisin ya!” diye somun pehlivanlığı yapmadan dış politika idare edebilecek misiniz mesela? Monşer demesinler size sonra.

Eğitimli, genç ve kentli kesimi kazanmak demek yalandan, ucuz kasaba siyasetinden, yolsuzluktan, çalıp çırpmaktan, ahbap çavuş nepotizminden vazgeçmek demek. Eee bu kadar ‘ekmek’ bekleyen yandaşlar ne olacak peki? Onların gözünü kim doyuracak? Kitaplar mı? “Atım tepmez, itim kopmaz” demeyesiniz. Bu sefer de oradan çifte yemeyesiniz sakın. 

AKP Grup Başkan Vekili Bülent Turan, referandum sonuçları için, “Halk zamanla kabul eder” dedi. Bülent Arınç da daha önce “Üç gün, beş gün konuşur unuturlar” demişti. Bu kez durum farklı gibi. Çalıntı oylar ayan beyan ortada. Eğreti ata (el atına) binen tez iner demişler, bekleyelim görelim…

[Ahmet Dönmez] 20.4.2017 [TR724]