Avrupa Birliği’nden Türkiye’ye ‘göçmenlerle şantaj yapamazsın’ çıkışı

Avrupa Birliği, Türkiye'nin göçmenlere sınır kapısını açmasıyla ilgili, "Kimse Avrupa Birliği'ne bu şekilde şantaj yapamaz" dedi.

KRONOS -2 Mart 2020

Avrupa Birliği’nin (AB) Göçten Sorumlu Komiseri Dimitris Avramopulos, Türkiye’nin göçmenlere sınır kapılarını açmasıyla ilgili “Kimse AB’ye şantaj yapamaz, yıldıramaz” dedi.

Euronews’in haberine göre, Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Margaritis Schinas ise AB’nin bugün olduğu gibi test edildiğinde birlik olarak hareket etmesi gerektiğini ifade etti.

Türkiye’nin İdlib’de büyük bir sorunla karşı karşıya kaldığını anladığını ifade eden Almanya Başbakanı Angela Merkel ise, “Türkiye’nin sınırlarını açarak mültecilerin sırtından Avrupa Birliği’ne baskı uygulaması kabul edilemez” demişti.

YUNANİSTAN BİR AY BAŞVURU ALMAYACAK

Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis, Türkiye’nin Suriyeli göçmenlerin Avrupa’ya geçişine izin vermesi üzerine ülkesinin bir ay boyunca sığınma başvurularını durduracağını bildirdi.

Miçotakis yaptığı açıklamalarda, Yunanistan Ulusal Güvenlik Konseyi’nin sınırlardaki caydırıcılık düzeyini en yüksek seviyeye çıkarma kararı aldığını ve ülkede bir ay boyunca yeni sığınma başvurusu alınmayacağını söyledi.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, AB Konseyi Başkanı Charles Michel ve Avrupa Parlamentosu Başkanı David Sassoli salı günü Yunanistan’da bir dizi temaslarda ve incelemelerde bulunacak.

[Kronos.News] 2.3.2020

Yunan askerinin bir genci vurduğu iddia edildi, Ege’de bot battı bir çocuk öldü [Işıl Sipahi]

Türkiye'nin sınırları açması üzerine Avrupa'ya gitmeye çalışan Halepli bir göçmenin, İpsala yakınlarında öldürüldüğü iddia edildi. Bir başka ölüm haberi ise Ege'den geldi. Midilli Adası'na giden mülteci botunun alabora olması sonucu bir çocuk boğularak can verdi.

IŞIL SİPAHİ -2 Mart 2020

Türkiye’nin sınırı kapatmayacağını açıklaması üzerine sınır noktalarına akın eden göçmenlerin bekleyişi sürüyor. Yunan güvenlik güçlerinin aman zaman biber gazı ve plastik mermiyle müdahale ettiği göçmenlerin bir kısmı da eniz yoluyla ülkeye giriş yapmaya çalışıyor. İki sınır arasında sıkış kalan mültecilerden birinin Yunan polisinin gerçek mermi kullanmasıyla hayatını kaybettiği duyuruldu. Ege Denizi’nde bir bot alabora oldu, bottaki bir çocuk öldü.

BBC MUHABİRİ VİDEO PAYLAŞTI, YUNAN MAKAMLARI YAKALADI

Edirne’de İpsala’dan Yunanistan’a geçmeye çalışan Suriyeli bir göçmen, bu sabah saatlerinde Yunan askerleri tarafından boğazından vurularak öldürüldüğü iddia edildi. BBC muhabirlerinden Mughira Al Sharif‘in Twitter hesabından paylaştığı videoda, genç bir göçmenin kanlar içinde yerde yattığı, etrafındaki diğer göçmenlerin ise paniğe kapıldığı görülüyor. Alsharif’in Twitter paylaşımında, “Bu sabah Yunan askeri tarafından öldürülen Suriyeli göçmen, Ahmed Abu Emad. Ahmed, yüzlerce göçmenle İpsala’da sınırı geçmeye çalışırken, Yunan askeri tarafından saat 09:07’de boğazından vurularak öldürüldü. Ahmed’in cesedi Türkiye’ye götürüldü” ifadeleri yer aldı. Ahmed Abu Emad adlı gencin cansız bedeni Türkiye’ye getirildi. Yunan polisi sınırda bekleyen göçmenlerin geçişini önlemek için günlerdir uyarı atışı yapıyordu. Ancak Yunan makamları öldürülme haberinin doğru olmadığını açıkladı. Yunan makamları haberi yalanlandı ve görüntülerin sahte olduğunu belirtti.

48 KİŞİYİ TAŞIYAN BOT ALABORA OLDU!

Deniz yoluyla Yunanistan’a geçmeye çalışan ve 48 göçmeni taşıyan bir bot da alabora oldu. Edinilen bilgiye göre; bot, bu sabah 08:30 civarında Midilli sahiline yakın noktada alabora oldu, bir çocuk boğularak hayatını kaybetti. Diğer göçmenlerin ters dönen botun üstüne çıkarak hayatta kalmaya çalıştıkları bildirildi. Yunanistan Sahil Güvenlik Teşkilatı’nın açıklamasına göre operasyonunda 46 kişinin kurtarıldığı, bilinci kapanın iki çocuğun ise hastaneye kaldırıldığı belirtildi. Çocuklardan biri ise hayatını kaybetti.

[Işıl Sipahi] 2.3.2020 [Kronos.News]

Hangisi: Mülteci, göçmen, sığınmacı… [Yavuz Genç]

Avrupa’ya geçmek için sınırlara yığılmış göçmenlerin yaşadıkları kamuoyunda sık sık yer alırken yazılı ve görsel basın başta olmak üzere sosyal medyada da mülteci, göçmen, sığınmacı gibi ifadeler sıklıkla birbiri yerine ve yanlış kullanılıyor. İşte uluslararası hukuka göre tanımları…

YAVUZ GENÇ -2 Mart 2020

ANKARA – İnsanlık tarihi boyunca savaşlar, ekonomik sebepler, doğal felaketler, soykırım ya da mübadeleler ile milyonlarca insan göç etmek zorunda kaldı. ‘Yeni bir yaşam umuduyla’ çıkılan bu yolda, sayısız acı yaşandı, milyonlarca insan yollarda canından oldu, gittikleri yerlerde saldırılara uğradı, denizlerde, bataklıklarda yaşama gözlerini yumdu. Bu insanlara her dilde farklı isimler verildi. Ancak bugün uluslararası hukukta sınırları belirlenmiş ve tanımlanmış durumda. Türkiye’de bulunan Suriyeliler, “geçici koruma altında” kabul ediliyor. Peki mülteci kimdir? Sığınmacı, göçmen, mülteci statüleri arasındaki farklar nedir? Uluslararası hukuk nasıl tanımlıyor?

1951 tarihli mültecilerin hukuki statüsüne ilişkin sözleşme ve mültecilerin hukuki statüsüne ilişkin 1967 protokolü; uluslararası alanda mülteci hukukuna ilişkin temel belgeleri oluşturuyor. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 14’nci maddesi sığınma hakkı tanıyor. Bu maddede, “Herkesin zulüm altında başka ülkelere sığınma ve sığınma olanaklarından yararlanma hakkı vardır” deniliyor.

Mülteci, sığınmacı ve göçmen, uluslararası hukuka göre üç farklı statü. Mülteciler konusunda çalışma yürüten örgütlerin başında ise BM Mülteciler Yüksek Komiserliği var. 14 Aralık 1950’de BM Genel Kurulu tarafından kurulan örgüt; dünya genelinde mülteci sorunlarını çözmeye çalışıyor. Türkiye’de 2014 yılında yapılan değişikliklerle “düzensiz göçmen” ve “şartlı mülteci” kavramları da kullanılmaya başlanmıştır.

MÜLTECİ: Mülteci, “ırkı, dini, milliyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm göreceği konusunda haklı bir korku taşıyan ve bu yüzden ülkesinden ayrılan ve korkusu nedeniyle geri dönemeyen veya dönmek istemeyen kişi” olarak tanımlanıyor. Mültecilere, uluslararası anlaşmalarla özel statü ve hukuki koruma sağlanıyor.

ŞARTLI MÜLTECİ: Şartlı mülteci, Avrupa dışında meydana gelen olaylar nedeniyle, mülteci tanımındaki şartlara haiz olduğunu iddia ederek, üçüncü ülkelere iltica etmek üzere Türkiye’den uluslararası koruma talebinde bulunan kişidir. Ülkesinde yaşadığı korku nedeniyle dönmek istemeyen vatansız kişiye statü belirleme işlemleri sonrasında verilen statüyü ifade eder. Üçüncü ülkeye yerleştirilinceye kadar, şartlı mültecinin Türkiye’de kalmasına izin verilir.

SIĞINMACI: Mülteci olarak uluslararası koruma arayan ancak statüleri henüz resmi olarak tanınmamış kişilere “sığınmacı” denir. Bu terim genellikle, mülteci statüsü almaya yönelik başvurularının hükümet ya da Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) tarafından karara bağlanmasını bekleyen kişiler için kullanılır.

GÖÇMEN: “Göçmen” ise ülkesinden ekonomik veya diğer nedenlerle gönüllü olarak ayrılan kişi demek. Yani göçmenler ülkelerini kendi istekleri doğrultusunda terk ederken, mülteciler ülkelerini terk etme zorunda kalan ya da terk ettirilen kişilerden oluşuyor. Göç işlemi genel olarak pasaport ve vize gibi resmi belgelerle yapılır ve göçmenler, göç ettikleri ülkelerde, vatandaşı oldukları ülkenin korumasından yararlanmaya devam ederler.

DÜZENSİZ GÖÇMEN: Düzensiz göçmen, bir ülkeye yasadışı giriş yapan, o ülkede yasadışı şekilde kalmak veya yasal yollarla girip yasal süresi içerisinde çıkmayan kişi anlamında kullanılıyor. Düzensiz göç hedef, transit ve kaynak ülkeler açısından ayrı ayrı değerlendirilmesi gereken bir konudur. Düzensiz göçmen, kaynak ülkelerden hedef ülkeye ulaşmak için yasal ya da yasal olmayan yollarla ülkeye girip bu ülkeyi bir geçiş ülkesi olarak kullanıp ülke sınırını terk eden kişilerdir.

[Yavuz Genç] 2.3.2020 [Kronos.News]

Koronavirüs dünyada hayatı durdurdu [Rüya Karlıova]

Koronavirüs tüm dünyada yayılırken etkileri günlük hayatta da görülmeye başlandı. Küresel ekonomi virüs nedeniyle olumsuz etkilenirken spordan kültür sanata pek çok etkinlik de iptal ediliyor.

RÜYA KARLIOVA -2 Mart 2020

Koronavirüs henüz pandemik olarak nitelenmemesine rağmen tüm dünyada günlük hayatı ve ekonomiyi vurdu. Dünya çapında 3000 üzerinde insanın ölümüne sebep olan ve 66 ülkede etkin olan virüs, bugün itibariyle Antartika hariç tüm kıtalara yayılmış bulunuyor. Şimdiye kadar dünyada 89 bin vaka tespit edildi.

Virüs nedeniyle Dow Jones 2008 finansal krizinden bu yana en kötü haftasını yaşıyor. Tüm dünyada özellikle spor ve kültür sanat alanlarında pek çok etkinliğin iptal edildiği bildiriliyor. İran’daki bir çalışanında koronavirüs tespit edilen Dünya Sağlık Örgütü (WHO) virüsün tüm dünyaya yayılma riskinin “çok yüksek” olduğunu açıkladı. Bugün son olarak koronavirüs tespit edilen ülkeler arasında İzlanda, Hindistan, Portekiz, Endonezya ve Kuveyt de var. Virüsün yayıldığı ülkelerden yapılan hac turizmini durduran Suudi Arabistan da ilk koronavirüs vakasını bugün bildirdi.

Türkiye’de ise henüz tespit edilmiş bir vaka bulunmuyor. Virüsün en çok etkili olduğu ülkelerden İtalya’da 24 saat içinde vakalarda yüzde 40’lık artış görüldüğü bildirildi. Ülkede bugüne kadar 29 kişi virüs nedeniyle öldü.

ABD’DE ARTAN VAKALAR EKONOMİK PANİK YARATTI

ABD’de bugüne kadar 89 koronavirüs vakası tespit edildi. Dün New York’ta da ilk vakası görülen virüs Washington eyaletinde iki can aldı. New York’ta özellikle dezenfektanların marketlerde tükendiği, New York City’deki Chinatown bölgesinde alışverişin çok yavaşladığı bildiriliyor. Florida’da da 200’ün üzerinde kişi virüs şüphesiyle kontrol altında.

Yetkili kurumlar, virüsün yayılması durumunda okulların kapanmasına, evden çalışmaya, etkinlik iptallerine hazırlıklı olunması gerektiğini bildiriyor. Koronavirüsünün siyasi arenada yarattığı en önemli tartışma ise sağlık sigortası. Demokrat senatörler koronavirüsün aşısının bulunması halinde tüm sigortalar tarafından karşılanması için çalışmalar yapıyor. Ülkede özellikle Seattle’da haftalarca tespit edilmeden yayıldığı düşünülen virüsün sağlık sistemindeki sorunları da ortaya çıkardığı konusunda eleştiriler dile getiriliyor.

Virüs nedeniyle geniş önlemler almaya hazırlanan İngiltere’de ise 40 vaka bulunuyor. Ülkede iki ay süreyle okulların kapatılabileceği, etkinliklerin durabileceği bildiriliyor.

ETKİNLİKLERİ VURDU

Fransa’da Louvre Müzesi geçici olarak kapanırken, Fransa’nın en büyük kitap fuarı olan Salon du Livre epidemik nedeniyle iptal edildi. Japonya’da okullar tatil edildi, ülkenin en önemli festivallerinden kiraz festivali de bu yıl yapılmayacak. Tokyo Olimpiyatları’nın da iptal edileceği konuşuluyor.

4000’in üzerinde vakanın olduğu Kuzey Kore’de Samsung ve Apple fabrikalarını kapattı. Okulların kapalı olduğu Kuzey Kore’de arabaya servis (drive thru) koronavirüs testleri kullanılmaya başlandı. İspanya’da Mobil Dünya Kongresi iptal edildi. Bir çalışanında koronavirüs görülmesinin ardından Nike geçici olarak Avrupa’daki üretimini durdurdu.

HAMANEY’İN BAŞDANIŞMANI ÖLDÜ

En 210 kişinin virüs nedeniyle öldüğü İran’da dini lider Ayetullah Ali Hameney’in başdanışmanı Mohammad Mir-Mohammadi de koronavirüs nedeniyle hayatını kaybetti. Ülkede kabinenin büyük bölümü hastalıkla boğuşuyor. Karnavalların iptal edildiği Yunanistan’da ise 3 vaka var.

Dünyanın önde gelen ilaç şirketleri ilaç sıkıntısı yaşanabileceği konusunda uyarırken, pek çok havayolu şirketi virüsün çok görüldüğü yerlere uçuşları iptal etti, virüsün en çok turizm sektörünü vuracağı düşünülüyor.

Bununla birlikte Çin’de virüsün ülkeye tek olumlu etkisi hava kirliliğinin uzaydan bile tespit edilebilir oranda düşmesi oldu.

NASIL KORUNMALI?

Uzmanlar koronavirüsün yayılmasını önlemek için ellerin sık sık yıkanmasını ve dezenfekte edilmesini, dirseğe doğru hapşırılmasını, el sıkışmamayı ve hasta insanların maske kullanmasını tavsiye ediyor. Eller dışında sıklıkla dokunulan eşyaların da düzenli olarak dezenfekte edilmesi, temiz tutulması gerektiğine dikkat çekiliyor. Evde temel ilaçların bulundurulması da tavsiyeler arasında.

[Rüya Karlıova] 2.3.2020 [Kronos.News]

Kaloriferleri tamir etmek yerine, zatürre olmuşlar mı diye tutukluların akciğer filmini çektiriyorlar [Sevinç Özarslan]

Çorum Cezaevindeki ısıtma sorunu hala devam ediyor. Cezaevi yönetimi, komple yenilenmesi gereken tesisatı değiştirmek yerine tutukluları röntgen çekimine götürerek önlem alıyor!

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL- Çorum L Tipi Kapalı Cezaevinde Aziz Nesin hikayelerini aratmayan akıl almaz bir hak ihlali yaşanıyor. Bu yıl bütün bir kış boyunca kaloriferleri yanmayan cezaevindeki tutuklular, düzenli olarak (!) röntgen çekimine götürülüyor. Amaç; zatürre olup olmadıklarını kontrol etmek. Özellikle sık revire çıkan hastalara öncelik tanınıyor!

AYDA BİR RÖNTGEN ÇEKİMİ

Bold Medya’ya konuşan bir tutuklunun avukatı, “Çorum Cezaevinin kuzey tarafındaki koğuşlarda kalan tutuklular çok ciddi soğuklarla mücadele ediyor. Bu bölümdeki kaloriferler yanmıyor. Kuzey tarafındaki koğuşlarda kalan tüm tutuklulara ayda bir akciğer filmi çektiriyorlar. Zatüreye yakalandılar mı yakalanmadılar mı diye. Cezaevi yönetimi bunu ihmal etmiyor! Kaç tutuklu götürülüyor bilmiyorum ama benim müvekkilim ayda bir, en geç 2 ayda bir film için hastaneye götürülüyor. Kuzey tarafındaki çoğu koğuşta bu uygulama var. Özellikle revire çok çıkan hastalara yapılıyor.” dedi.

Kalorifer kazanının cezaevinin güney tarafında olduğunu belirten avukat, “Kuzey tarafına düzgün bir tesisat çekilmemiş. Uzun bir süre önce de buradaki tesisat arızalanmış ama yaptırılmıyor. Kazan tesisatının tamamen değişmesi gerekiyor.” ifadelerini kullandı.

KETILLARLA SU ISITIP BANYO YAPIYORLAR

Avukat, tutukluların sıcak su ve banyo ihtiyaçlarını da çok zor şartlarda karşılayabildiklerini söylüyor: “Aynı şekilde sıcak su problemi de var. Güney taraftan bu tarafa çok nadir sıcak su gönderilebiliyor. Haftada bir kere 2 saat sıcak su veriyorlar. Geçtiğimiz aralık ve ocak aylarında hiç verilmedi. Ketıllarla su ısıtarak ihtiyaçlarını giderdiler. Hareket ederek ısınmaya çalıştılar.”

ISLAK YATAKLARDA YATIYORLAR

Hiç yalıtım olmadığı için cezaevinde çok fazla rutubet olduğunu, özellikle kuzey taraftaki duvarların içten buzlandığını belirten avukat, “Hava biraz ısındığında duvarların içinden su akmaya başlıyor. Tıpkı mağaradaymış gibi. O yüzden yataklar da ıslanıyor ve ıslak yataklarda yatmak zorunda kalıyorlar, kalorifer yanmadığı için kurutamıyorlar.” diye konuştu.

GÜNDEME GELMİŞTİ

HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu Çorum Cezaevindeki bu sorunu, geçtiğimiz aylarda tutuklu yakınlarından gelen şikayetler üzerine gündeme getirmişti. Cezaevi yönetimini aramak da dahil sorunun çözümü için girişimlerde bulunmuştu.

[Sevinç Özarslan] 2.3.2020 [BoldMedya]

10 bin adım efsanesi!

"Günde 10 bin adım at, zayıfla!" yönteminin kilo vermek için yeterli olmadığı ortaya çıktı.

Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) Brigham Young Üniversitesi’nden uzmanlar, günümüzde kilo vermek için uygulanan yöntemlerden biri olan “günde 10 bin adım atma” yönteminin aslında kilo almaya engel olmadığını ortaya çıkardı.

"Journal of Obesity" isimli tıp dergisinde yayımlanan araştırma için üç ayrı gruba ayrılan 120 öğrenciden 6 ay boyunca haftada 6 gün 10 bin, 12 bin ve 15 bin adım atmaları istendi.

BESLENME ALIŞKANLIĞINI DEĞİŞTİRMEDEN ASLA!

6 ayın sonunda bütün katılımcılar yürüyüş yapmalarına rağmen ortalama 1,5 kilo aldı.

Araştırmanın başındaki Bruce Bailey, 10 bin adımla ancak 500 kalorinin, yani büyük boy kızarmış patatesin kalorisinin yakıldığını vurguladı.

Bailey, “Hareket etmek önemli, fakat beslenme alışkanlıklarını değiştirmeden kilo vermek zor.” ifadelerini kullandı.

[Samanyolu Haber] 2.3.2020

Bu çocuktan ne istiyorsunuz?

Kanser hastası oğlu Ahmet Burhan ile Almanya'ya hareket etmek üzere İstanbul Yeni Havalimanı'na gelen Zekiye Ataç'ın uçağa binmesine izin verilmedi. Mahkemelerin yurt dışı yasağını kaldırmasına rağmen Almanya'ya gitmesine izin verilmediğini belirten Ataç, “Bu çocuktan ne istiyorsunuz? El birliğiyle oğlumu öldürüyorsunuz.” dedi. Kanser tedavisi gören Ahmet Burhan havalimanında sedyede bekletiliyor.

SAMANYOLUHABER- Yaklaşık iki yıldır kanser tedavisi gören Ahmet Burhan Ataç’ın annesi Zekiye Ataç’a yine yurt dışı yasağı konuldu.

Geçen hafta çıkış yasağı kaldırılan ve üç gün önce vize alabilen Zekiye Ataç, Ahmet ile birlikte bugün İstanbul Yeni Havalimanından Almanya’ya uçacaktı.

Ataç havalimanında kendisi hakkında yeniden "çıkış yasağı" getirildiğini öğrendi.

Zekiye Ataç'a yeniden "yurt dışı çıkış yasağı" konulması sebebiyle uçağa binemeyen Ahmet Burhan sedyede bekletiliyor.

Eşi Hizmet Hareketi'ne yönelik cadı avı soruşturmalarında tutuklanan ve oğlunun iyileşmesi için mücadele veren Zekiye Ataç bu haberle yıkıldı.

NATALİ AVAZYAN: AHMET YİNE GİDEMEDİ!

İnsan hakları aktivisti Natali Avazyan, insanlık dışı muameleyi şahsi Twitter hesabında, “Ahmet yine gidemedi!" diyerek duyurdu.
Avazyan “Zekiye Hanımın (Ataç) pasaportuna tekrar yurt dışı çıkış yasağı konmuş ve bunu İstanbul Havalimanı'nda öğrendi Zekiye hanım. Yazık. Ahmet’in bacaklarında kırıklar var, çok acı çekiyor!” ifadelerini kullandı.

[Samanyolu Haber] 2.3.2020

Ringe bir kez daha göz atın! [Kadir Gürcan]

Zengin bile olsalar, ülkelerin korkulu rüyası, beklenmedik savaş giderleri. Neticesi hesap edilemeyen deliliklere kimsenin tahammülü yok. “Kırarız, ezeriz, Akdeniz'den girip Okyanus'tan çıkarız...” efelenmelerini sabırla dinleyenlerin, heyecan yatıştıktan sonra akıllarına gelen ilk soru “Ülkeye kaça mal olur?” olmalı. “Bir kaç şehit ile kapatırız!” cevabı ile yetiniyorsanız, Türkiye'deki tabloyu anlamakta zorlanmanız gayet normal.

Saddam'ın can havli ile savurduğu “İşte şimdi büyük savaş başlıyor!” blöfü hiç bir zaman gerçekleşmedi. Dünyada ilk kez canlı yayınlanan savaşta, Saddam idaresindeki Irak üzerine yağdırılan bombaların hesabını kimse tutma ihtiyacı da duymadı. Öyle ya kavgada yumruk sayılmaz. Savaşın maliyeti ve Irak'ın verdiği can ve mal kaybı, Saddam sonrası idare ya da hükümetler tarafından hiç araştırılmadı. Irak lideri Saddam sıradan bir diktatör olarak öldüğünde, ülke enkaza dönmüştü. Bütün bu efelenme ve diklenmelere değip değmediği konusunu Irak Halkı hala düşünüyor olmalı.

Askeri giderler konusunda dünyanın en bonkör ülkesi sayılan ABD, Irak tecrübesinde dili yandığı için bütün diyetlerin liste başı olan yoğurdu üfleyerek tüketiyor. Kongre, Başkan Trump'ın İran'a karşı yapacağı sürpriz bir deliliğin önüne geçmek için, Başkan'ın yetkilerine sınırlandırma getirerek Oğul Bush'taki hatayı bir daha tekrar etmeme iradesi gösterdi. Oğul Bush'un Irak Savaşı çılgınlığı, ABD ekonomisine 4 Trilyon Dolar'a mal olmuş. 2008 de, Siyahi Başkan Obama'nın kucağına bırakılan ABD ekonomik krizinin perde arkasında işte bu savaş masrafları yatıyordu. Bankalardan ev almak için faizli kredi (mortage) çeken Amerikalılar, Irak Savaşı'nın bedelini biricik evlerine el konması ile ödediler. 2008 krizi gerçekten ürkütücüydü. Kıt akıllı Bush, Amerikan Halkının vergilerini Irak bataklığına gömmüştü.

Ortadoğu'da, ölen insan sayısının rakam değeri pek bir şey ifade etmez. Bu yüzden Cumhurbaşkanının Libya'daki şehitler hakkındaki bakkal hesabı rastlantı değil. Geçtiğimiz Perşembe Akşamı, Suriye'de verdiğimiz şehitlerin sayısı konusunda hala ittifak sağlanamadı. Bu trajedi “Bir kaç...” seviyesizliği ile örtülemeyecek kadar ağır ve derin oldu. Sosyal medya hesaplarının kapatılması ile gerçek sayıların şimdilik gizleniyor olması geçici bir rahatlık. Acelemiz yok, nasıl olsa birileri günü geldiğinde gerçek rakamları açıklar. Elin oğlu Irak savaşında, 134.000 sivil Irak vatandaşının hayatını kaybettiğini kaydetmiş.

ABD hükümeti, Irak Savaşı'nda yaralanan ve tedavisi devam eden askerlerinin hesabını da tutmuş. Gaziler için harcanan para 134,7 milyar dolar. Bu rakam, yukarıdaki 4 trilyona dahil değil. Amerikalı ekonomistler, Irak yanlışının ekonomik tamir ve telafisinin kırk yıl süreceğini söylüyorlar.

Steven Bucci, Bush kabinesinin Savunma Sekreteri Donald Rumsfeld'in yardımcısı olarak çalışmış. Bucci, Irak Savaşı'nın maliyet hesaplarını görünce “Eğer böylesine uzun sürebileceğini ve söz konusu can kaybının yarısını bile tahmin edebilseydik böyle bir savaşa girmezdik. Herkes çok kısa süreceğini düşünmüştü!” itirafına mecbur olur. Bush kabinesi, Saddam ve Irak konusundaki istihbarat ve strateji hatasını kabul ettiklerinde, iş işten geçmişti.

Türkiye, Suriye'de saplandığı bataklıktan geçen altı yıl içinde ne ileri ne de geri kurtulma stratejisi geliştiremedi. “Şam'da Cuma Namazı!” kibri, Ortadoğu'nun yeni lideri olma şehveti ile de birleşince, neticenin hüsrana dönüşebileceği ihtimalini kimse aklına getirmemişti. “Ver oğlum Mehteri!” şarlatanlığına ritm tutan devlet erkanı geçen hafta sonuna kadar hala müziğin devam ettiğini düşünüyordu. Şam'da Cuma Namazı kimseye nasip olmadı ama, son altı yıldır çileli Türk Halkı, gerek ferdi gerekse toplu olarak çok cenaze namazı kıldı. Şehitler üzerinden hamaseti kimseye bırakmayan Saray ve hükümet, her geçen gün Irak'a benzer bir felakete doğru yuvarlanıyor. Şu an adresini bulamayan toplumsal öfkenin neye dönüşeceği kestirmek çok zor.

Günlük ortalama beş kaybın yaşandığı Suriye sınırında, güya müttefik bir ülke tarafından sergilenen hareket tarzı, geçtiğimiz altı yıl içinde, Türk tarafının kiminle savaştığını dahi anlayacak bir rüşd gösteremediğini ortaya çıkardı. Daha bir hafta önce, NATO'yu tehdit edip, yeni ortaklık ve pakt sinyalleri veren Türkiye'yi hiç kimse ciddiye almamıştı. Perşembe günü kaydedilen ağır bilançodan sonra, NATO ve dünyanın tepkisi Saray ve hükümetin havasını almanın ötesine geçmedi. NATO'nun “Gerçek dost!” iması basit bir hatırlatma değil. Türkiye'nin son yıllarda içine düştüğü travma doğru düşünme ve devlet reflekslerini dumura uğratmış.

Rakibinin elinden raund zilinin yardımıyla kurtulan boksör köşeye kendisini zor atar. Burun kemiği kırılmış, kaşı patlamış, karşı köşedeki rakibini hayal meyal seçmeye çalışan yorgun öğrencisinin terini silen şefkatli antrenör “Oğlum çok iyisin, dişini sık. Maçı kazanıyoruz!” diyerek durumu kurtarmaya çalışır. Zavallı boksör “Hocam, ben de biliyorum iyi gidiyorum ama, bu ringin içerisine kamyonu kim soktu? Gelip gelip bana çarpıyor!” diye şikayet eder.

Budalalık para ile değil. Suriye'de Rusya'ya toslayan Türk Yetkililerin tepkisi “Rusya ile onaltı kez savaştık yine savaşırız!” savrulmuşluğu şeklinde oldu. Son altı yıldır kiminle savaştığını anlayamamış bir iradenin, vatan evlatlarını bozuk para gibi harcaması boşuna değilmiş.

ABD ve Avrupa'lı müttefikler Irak'a bomba yağdırmaya başladığında herkes Saddam'ın bir sürpriz yapacağını zannetti. Öyle olmadı. Bırakın saldırılara karşılık vermeyi bir tek uçak kaldırmaya bile gücü yetmedi.

Bucci, ABD'nin her açıdan askeri üstünlüğüne rağmen, Irak'ta verdiği kayıplar yanında çok küçük ve önemsiz kazançlar elde ettiğini söyler. ABD'nin Ortadoğu'daki problemleri çözmek için daha ucuz stratejiler geliştirmesi bu yüzden. Venezuela ve Suriye'de kullanılan az masraflı malzeme birbirine çok benziyor.

Türkiye aldığı ağır hasar ile hala Suriye'de üstünlüğü elde bulundurduğunu iddia ediyor. Etrafındaki akıldaneler, halisülasyon görmeye başlayan boksörlerini ve talihsiz Türk Halkını acı bir felakete sürüklemeden önce ringi bir kez daha kontrol etseler fena olmaz.

[Kadir Gürcan] 2.3.2020 [Samanyolu Haber]

Ubeydullah İbn-i Cahş ve Ramle Validemiz [Abdullah Aymaz]

Ubeydullah İbn-i Cahş, ilk Müslüman olanlardandı… Eşi Hz. Ramle (Ümmü Habibe) ise Ebu Süfyan'ın kızı idi ve Müslüman olmuştu. Bunlar evli idiler ve Habeşistan’a hicret etmişlerdi. Fakat, Ubeydullah İbn-i Cahş, orada diğer Müslümanlarla irtibatını kesip kapıları kapatmıştı. Sahabelerden kopup kendisine câzip gelen yeni ülkenin yeni kültürüne kapılıvermişti. Hatta dinini bile değiştirdi. Hatta eşi Ramle Hanımefendi'yi de din değiştirmesi için zorladı. Ama o dik durdu ve asla inancından taviz vermedi… Ubeydullah İbn-i Cahş’ın ömrü kısa imiş, bir müddet sonra vefat etti.

“Sürüden ayrılanı kurt kapar” sözü çok doğruydu… Bu durum çok üzücüydü fakat bir ibret vesilesiydi. Hiç kimse kendisini garantide göremezdi… Hem kurt kapmaması için cemaatten kopmamaya gayret göstermemiz gerekiyor.

Âl-i İmran Suresinde şöyle buyruluyor: “Ey iman edenler! Sabredin… Sabırda yarışın, bu yarışta muarızlarınızı geçin. Ribat yapın… (İslama gelecek tehlikelere karşı uyanık olun. Aranızdaki HİZMET  İRTİBATI  İFRAT  DERECEDE  olsun.) Ve Allah’a karşı gelmekten  sakının ki, felâh bulup başarıya eresiniz.” (3/200) 

Herşeyin İFRATI  kötüdür. Her türlü müfritlik zararlıdır ama HİZMET  İRTİBATINDA  MÜFRİTLİK iyidir… Evet müfrîtâne irtibat…

Ramle validemizin bu dik ve sağlam duruşu ona çok büyük bir hayır getirmiştir: Durumundan haberdar olan Peygamber Efendimiz (S.A.S.) hemen Habeş Kralına (Necaşi'ye) haber yollayıp Ramle Vâlidemizi nikahlamasını istedi.

Aslında, Necaşi, daha prensken kaçırılmış ve köle yapılarak satılmıştı. Bedir Zaferinde  haberi duyunca sevinmiş ve “Ya Cafer, Bedir tepelerinde çok hayvan otlatmıştım. Ben oraları çok iyi bilirim.” demişti. Daha sonra memleketine götürülüp Kral yapılmıştı. Efendimizin (S.A.S.) isteğini derhal yerine getirmiş ve nikahlarını kıymış ayrıca Ramle Validemize bir mehir de takdim etmişti. Ayrıca Efendimiz de ayrı bir nehir vermişti.

Şu günlerde, şu süreçte bütün cihana birer tohum gibi saçılan Hizmet gönüllüleri de yepyeni kültürler ve cazip yaşantılar içinde, bilhassa, her şeyi kendisine dönüştüren bir potaya benzeyen bu yerlerde sağlam kalabilmek için çok sıkı bir irtibat için de varlıklarını sürdürmeleri gerekmektedir.

Koruyucu seralara da ihtiyaç var. Ayrıca ağaç ağaç içinde yetişerek ormanlar meydana gelir. Bütün bunları taçlandıracak sohbet-i cananlardır…

Barla Lâhikasında şöyle deniliyor:

“O dersleri (imanî ilimlerden oldukları  için) bir insan yalnız kendi nefsine dinlettirse yeter. Bilhassa siz daima bir iki hakiki arkadaşı da bulursunuz. Hem dersi dinleyenler yalnız insanlar değil. Cenab-ı Hakkın cinler, melekler, ruhanîler gibi şuur sahibi çok mahlukatı vardır ki, iman hakikatlarını dinlemekten çok zevk alırlar. sizin o kısım arkadaşlarınız ve dinleyicileriniz çoktur. Hem o çeşit imanî sohbetler yeryüzünün bir manevî ziyneti ve şeref vesilesi olduğuna işareten biri demiş:

‘Yeryüzü gıbta eder hep göklere.
Çünkü tefekkür ve zikir için gönül gönüle
Yerde bir-iki insan, bir-iki nefesle…
Derinleşirler sohbette…

Yani Cenab-ı Hakkın çok güzel rahmet harikalarını, çok hikmetli ve süslü sanat eserlerini birbirlerine göstererek Sânilerini sevip sevdirirler, düşünüp düşündürürler.’

“Hem ilim iki kısımdır: Bir nevi ilim var ki, bir defa bilinse ve bir iki defa düşünülse kâfi gelir. Diğer bir kısmı, ekmek gibi, su gibi her vakit insan onu düşünmeye muhtaç olur. Bir defa anladım, yeter diyemez. İşte ÎMANΠ İLİMLER  bu kısımdandır. Önümüzdeki SÖZLER  ekseriyet itibariyle, inşaallah o cümledendir.”

Bu dinamiklerin hepsinin kullanılarak, özümüze ve kökümüze bağlı olarak asimile olmadan bütün cihanda entegre olmanın yollarını bulmamız gerekiyor.

[Abdullah Aymaz] 2.3.2020 [Samanyolu Haber]

NASA’dan çarpıcı grafik: Koronavirüs atmosferi temizledi!

Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA), koronavirüs epidemisinin Çin’de hava kirliliğinin azaltılmasına yardımcı olduğunu bildirdi. NASA tarafından yayınlanan havadaki azot dioksit (NO2) gazının azaldığını gösteren grafikler koronavirüs salgınından sonra atmosferin temizlendiğini gösterdi.

Azot dioksit gazı arabalar, elektrik santraller ve fabrikalar tarafından havaya salınıyor. NASA’nın açıklamasına göre, havanın temizlenme eğilimi önce koronavirüsün çıktığı Wuhan şehri ve etrafında daha sonra tüm ülkeye yayıldığı ifade edildi.
Çin’de milyonlarca insanın karantinaya alındığını kaydeden NASA, bunun insanlık tarihinde en büyük eylem olduğunu belirtti.

[TR724] 2.3.2020

ABD’den Türkiye’ye kritik İdlib ziyareti

ABD’nin BM Daimi temsilcisi Kelly Craft ve Başkan Trump’ın Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey bugün Ankara’ya gelecek.

İdlib’de 36 askerin şehit edilmesinin ardından Türkiye’nin başlattığı Bahar Kalkanı Operasyonu’nun sonrası ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye Özel Temsilcisi Jeffery ve BM Daimi Temsilcisi Kelly Crafy Türkiye’ye geliyor.

İdlib’de artan gerginliğin azaltılmasına yönelik BM Güvenlik Konseyi’nde bir konuşma yapan Kelly Craft, “Askerlerinin ölümüyle sonuçlanan gayrimeşru saldırılara karşılık verme konusunda Türkiye’ye desteğimiz tamdır.” ifadelerini kullanmıştı.

[TR724] 2.3.2020

Annesi ‘yurt dışı yasağını’ havalimanında öğrendi, Ahmet tedaviye yine gidemiyor

Kemik kanseri olan 8 yaşındaki oğlu Ahmet Burhan Ataç’ın Almanya’da yapılacak olan tedavisinde yanında olmak için pasaport yasağının kalkması için adeta çırpınan anne Zekiye Ataç Almanya’ya gitmek için geldiği havalimanında yeniden pasaportuna çıkış yasağını konulduğunu öğrenince kahroldu.

19 aydır babası cezaevinde olan kemik kanseri 8 yaşındaki Ahmet Burhan Ataç’ın annesi Zekiye Ataç’ın uzun uğraşlar sonucunda pasaport yasağı kaldırılmış Almanya’ya oğlunu tedavi ettirmek için vize işlemlerini tamamlamıştı.
 Almanya’nın Köln şehrindeki ‘Immun Onkologisches Zentrum’ kanser merkezinde oğlunu tedavi ettirmek için İstanbul Havalimanı’na gelen anne Zekiye Ataç’ın tekrar pasaport yasak konulduğunu Natali Avazyan sosyal medyadan duyurdu.

24 Şubat’ta pasaportunu alan anne Zekiye Ataç’ın pasaportuna bir gün sonra 25 Şubat’ta tekrar pasaport yasağı konduğunu açıklayan HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, yasağın tekrar kaldırılması için elinden geleni yaptığını sosyal medyadan duyurdu.

[TR724] 2.3.2020

BM: Gelişi güzel saldıran Rusya, İdlib’de savaş suçu işledi

BM Suriye Araştırma Komisyonu, Suriye yönetiminin Suriye’de sağlık kuruluşları ve sivil unsurları vurarak, Rusya Hava Kuvvetlerinin ise İdlib’de sivil alanlarda gelişigüzel saldırılar başlatarak savaş suçu işlediğini açıkladı.

Birleşmiş Milletler (BM) Suriye Araştırma Komisyonu, Suriye yönetiminin Suriye’de sağlık kuruluşları ve sivil unsurları vurarak defalarca savaş suçu işlediğini bildirdi. BM Suriye Araştırma Komisyonu Raporu’nda, “Rusya Hava Kuvvetleri (İdlib’de) sivil alanlarda gelişigüzel saldırılar başlatarak savaş suçu işledi.” ifadeleri kullanıldı.

[TR724] 2.3.2020

Şantaj siyasetinin sonu: İnsanlık dramı [İlker Doğan]

Türkiye-Yunanistan sınırında tam bir insanlık dramı yaşanıyor. Bugüne kadar bir çok kere AB’yi tehdit eden Türkiye, İdlib’den resmi rakamlara göre 36 şehit haberinin geldiği gece, sınır kapılarını açtığını duyurdu. O günden bugüne on binlerce göçmen ülkenin her yerinden Edirne’ye taşınıyor. Türkiye sınırdan geçmek isteyenlere ‘müdahale’ etmiyor. Ancak Yunanistan, göçmenleri durdurmak için sert önlemler aldı ve asla geçişlerine izin verilmeyeceğini açıkladı. Bulgaristan ise sınırına binlerce asker yığdı. Pazarkule sınır kapısı tampon bölgede binlerce göçmen ‘bir umut’ bekliyor. Aralarında çocukların da olduğu binlerce göçmen gece soğukta battaniyelere sarılarak ısınmaya çalışıyor. Çevre köylerdeki camilerin kapıları da göçmenler için açıldı. Bazı dernekler de tampon bölgedeki göçmenlere gıda ve giyim yardımı yapıyor.

RAKAMLAR HAVADA UÇUŞUYOR!

Türkiye tarafı, sınırların açıldığı günden itibaren 100 binden fazla göçmenin Yunanistan tarafına geçtiğini iddia ediyor. Ancak bu rakama nasıl ulaşıldığı bilinmiyor. Zira Yunanistan tarafı değil 100 bin, bin kişinin bile sınırdan geçtiğini açıklamadı. Yunanistan’dan yapılan açıklamada yasa dışı yollardan yaklaşık 10 bin giriş teşebbüsü olduğu ve bunların püskürtüldüğü belirtildi. Geçenlerden Cuma günü 66, Cumartesi günü ise 70 göçmenin tutuklandığı açıklandı.

AKP rejimi, siyaseten hiç bir şeyi kullanmaktan çekinmeyeceğini son ‘sınır kapılarını açma’ kararında net olarak bütün dünyaya gösterdi. Daha düne kadar sığınmacılar için meydanlarda, “Sizler bizim kardeşlerimizsiniz. Sizler bize asla yük değilsiniz.” diyen AKP lideri Tayyip Erdoğan, ‘kardeşlerini’ Yunanistan sınır kapısında perişan halde bıraktı! Bugün binlerce sığınmacı, Yunanistan sınırında hiç açılmayacak kapıyı bir umut bekliyor!

İKİ YÜZLÜ SIĞINMACI POLİTİKASI

AKP rejiminin iki yüzlü ‘sığınmacı’ politikası Tayyip Erdoğan’ın söylemlerine de net olarak yansımıştı aslında. “Biz kardeşiz, siz asla bize yük değilsiniz.” diyen de Erdoğan’dı, “Bu kadar çok mülteciye bakmak ve onları beslemek zorunda değiliz.” diyen de…


BİR TAŞLA İKİ KUŞ; ŞEHİTLER UNUTTURULDU, AB’YE MESAJ VERİLDİ

AKP rejimi, sınırları ‘açma’ kararını tam da İdlib’ten şehit haberleri geldiği gece aldı. Resmi rakamlara göre 36 şehidin geldiği gece ani bir kararla ‘sınır kapılarının açıldığı’ duyuldu. Bununla da yetinilmedi; yetkililer, Suriyelilerin kapılarını çalarak ‘sınır kapılarının açıldığını, otobüslerin hazır olduğunu’ söyledi ve binlerce göçmen ‘devlet’ eliyle Edirne’ye taşındı. Cezaevindeki göçmenler bile çıkartılarak, polis otolarıyla sınıra taşındı!

TRT’DEN ‘KAÇAK YOLLARLA GİDİŞ’ ROTALARI

‘Sınır kapısından geçmek isteyenlere müdahale edilmeyeceği’ haberi iktidara yakın medya tarafından kısa sürede yayıldı. TRT Arabi, Türkiye’nin hangi noktalarından kaçak yollarla Yunanistan’a geçileceğine dair ‘infografik’ bile yayınladı. Haberi duyan Türkiye’nin her yerindeki göçmenler otogarlara akın etti. Türkiye’nin her yerinedn on binlerce göçmen İstanbul’un yolunu tuttu.

GAZ BOMBALARIYLA MÜDAHALE

Türkiye, sınırdan geçmek isteyen göçmenlere müdahale etmiyor. Türkiye sınırından rahatlıkla geçen sığınmacılar, tampon bölgede Yunanistan’ın kapıları açmasını bekliyor ama nafile. Yunanistan, ilk günden itibaren sert tavrını sürdürüyor. Kapıdaki güvenlik önlemleri artırılmakla kalmadı, önceki günden itibaren göçmenlere gaz bombalarıyla müdahale edilmeye başlandı.

DENİZ VE MERİÇ TERCİH EDİLİYOR

Karadan geçmek çok zor. Bunu fark eden göçmenler Meriç’i zorluyor. Bazıları botlarla, bazıları ise debinin düşük olduğu yerlerden yüzerek geçmeye çalışıyor. Ancak çok azı başarılı oluyor. Zira Yunanistan, Meriç’in kıyılarına bile tel örgü çekmeye başladı. Ayrıca bir şekilde geçmeyi başaran mülteciler dövülerek Türkiye tarafına bırakılıyor. Botlarla karşıya geçmeye çalışan göçmenlere Yunan tarafından ateş bile açılıyor.

CAMİLERİN KAPILARI AÇILDI

Pazarkule sınır kapısının bulunduğu bölgede atılan gaz bombaları nedeniyle nefes almak bile güç. Yunanistan tarafının sıkı önlemleri nedeniyle geçiş de mümkün değil. Hal böyle olunca göçmenler sınıra yakın köylerin yolunu tutuyor. Bunlardan birisi de Doyran köyü… Köyü, Yunanistanla Meriç nehri ayırıyor. Karanlığı çökmesini bekleyen göçmenler şansını geceyarısı deniyor. Ancak Yunan askeri burada da önlemlerini artırdı. Geçişin muhtemel olduğu kıyılar, dikenli tellerle çevrildi. Bu arada bir çok köyde camilerin kapıları da dışarıda kalan göçmenler için açıldı.

SÜLEYMAN SOYLU: 100 BİN 577 KİŞİ ÜLKEMİZİ TERK ETTİ!

Türkiye’li yetkililer her geçen gün Yunanistan’a geçenlerin sayısının arttığını net rakamlar vererek açıklıyor. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, önceki gün 23.50 itibariyle 47 bin 113 kişinin Edirne üzerinden ülkeden ayrıldığını duyurdu. Pazar 09.50 itibariyle rakamı 76 bin 358’e çıkardı. Yine pazar günü 19.40 itibariyle sayının 100 bin 577 olduğunu duyurdu. Sınırdan geçenlerin kaydı yok! Zira kaçak geçiyorlar… Dolayısıyla Soylu’nun bu rakamları nereden ve nasıl aldığı bilinmiyor.

[İlker Doğan] 2.3.2020 [TR724]

“Hani Kur’an herkese hitap ediyordu baba?” [Ahmet Kurucan]

Geçen hafta yayınlanan sosyal dayanışma ve yardımlaşmayı konu edinen yazımda Tevbe suresi 79. ayetine vermiş olduğum iki ayrı meal birilerinin dikkatini çekmiş. O meallerden biri ayetin lafzını merkeze koyan, her bir kelimeye sözlüklerde yer alan manalar esas alınarak verilmişti. Nüzul sebebi, nüzul ortamı, ayetlerin siyak ve sibakı (öncesi ve sonrası), maksadı ve vermiş olduğu mesaj nazara alınmadan verilen o meal -isterseniz harfi ve lafzi tercüme diyelim buna- derli-toplu bir anlama sahip değildi. Tercümeyi okuyunca “Allah burada ne diyor, kimden bahsediyor, neden böyle söylüyor” soruları cevapsız kalıyordu.

Ama yukarıda bahsettiğim arka plan bilgileri ile birlikte verdiğim ikinci tercüme -ki ben buna tercüme değil meal-ı münif demeyi tercih ettim- bu soruların hepsine cevap veren ve insan zihninde bütüncül bir anlam çağrıştıran muhtevaya sahipti. Çok zor bir iş. Zira son tahlilde önünüzde duran Allah’a ait bir kelam. Dolayısıyla Allah’a söylemediği bir şeyi söyletme riski taşıyor. Bu tercihte mühim olan metnin özgün anlamının anlaşılması için yapacağınız ilavelere dikkat etmeniz, fazla sayılabilecek bir kelime bile kullanmamaya özen göstermeniz, Allah’ın kelamına meal adı vererek kendi yorumunuzu katmamanızdır. Te’vil ve tefsir kitaplarında yer alacak cinsten izahlar yapacaksanız onun yeri meal değildir.

O yazı yayınlandıktan sonra bir arkadaştan şöyle bir mesaj aldım. Kur’an meali okuyan kızı demiş ki babasına: “Baba! Hani Kur’an herkese hitap ediyordu. Bak ben anlamıyorum.” İşte bu. Benim 3 sayfalık bir yazı ile anlatmaya çalıştığım şeyi o kızımız iki cümlede özetlemiş. Kaç yaşında olduğunu bilmediğim o kızımız değil ve sadece bugün de değil, sahabe neslinden sonra günümüze kadar uzayan dönemlerde her Müslümanın sorunudur aslında bu. Kimileri farkında kimiler değil ama Kur’an Hz. Peygamber (sas) dönemindeki hitap özelliğini yitirip metin olarak önümüze konduğu günden bu yana sadece lafzi tercümeden hareketle Kur’an anlaşılmaz, anlaşılamaz. Arapçanın ana dil olması da bir şeyi değiştirmez. 15 asırdır ümmetin içinde bulunduğu fasit daireden bahsediyorum. Bunu kırmanın ve parçalamanın en birinci ayağı hiç şüphesiz Kur’an ayetlerinin her birinin özgün manasının bilinmesidir. Bahsini ettiğim yazıda bana aynı ayete iki ayrı meal verdiren saik de budur.

Kızına meal okutan, okumasını isteyen baba buna karşı ne diyor acaba? Kendisi söylesin. Şöyle yazdı bana: “İkna edene kadar akla karayı seçiyorum.” Akla-karayı seçiyor güzel de ikna ediyor mu acaba? Ben edebildiğine, o kızcağızı aklen tatmin kalben mutmain edecek ölçüde izahlar getirebildiğine emin değilim.

Meselenin ehemmiyetini bir kez daha göstermek için bu yazıda aynı konuya devam etmek istiyorum. Ayeti Tevbe süresinden seçtim. Ayet numarası 9. Latinize harflerle önce ayetin orijinalini vereyim. “İşterav bi-âyâti(A)llâhi śemenen kalîlen fesaddû ‘an sebîlih(i), innehum sâe mâ kânû ya’melûn(e)”

Lafzi tercüme şöyle: “Allah’ın ayetlerine karşılık az bir değeri satın aldılar, böylece O’nun yolunu engellediler. Onların yaptıkları gerçekten ne kötüdür.” Ali Bulaç’ın “satın aldılar” diye tercüme ettiği “İşterav” kelimesini başkaları  “sattılar” veya “değiştiler” şeklinde tercüme etmişler Tercümeleri şöyle: “Allah’ın ayetlerini az bir değer karşılığında sattılar/değiştiler”

“İşterav” fiili üzerindeki “satın aldılar” veya “sattılar” ihtilafı bir kenara tercümeden ne anlıyoruz buna bakalım. 5N 1K diye formüle edilen ne, nerede, nasıl, neden, ne zaman ve kim sorularının cevabını bulabiliyor muyuz? Allah’ın ayetleri nedir, kimdir bu az değer karşılığı satanlar, satın alanlar veya değiştirenler, az değer nedir, O’nun yolu ne anlama gelir, engellemek, alıkoymak ne demek? Bunların hiç birisinin cevabı yok. Bu sorularak cevap verebilmek için mutlaka nüzul ortamına ve nüzul sebebine gitmemiz gerekiyor.

İşte geçen haftaki yazımda ifade etmeye çalıştığım gibi bu bilgiler zihnimizin bir kenarında olarak Allah’ın maksadını anlaşılır bir şekilde kelimelere dökmek gerekir yapılacak tercümede. Meal-i münif budur.

Kısa bir nüzul ortamı ve sebebi bilgisi sunduktan sonra bu meal-i münif denemesini yapalım. Tevbe suresinin ilk 24 bir rivayete göre ilk 28 ayeti Mekke fethinden sonra nazil olmuştur. Ayetlerin muhtevası anlaşmalarını bozan Mekke müşriklerine verilen bir ültimatomdur. Hz. Ebu Bekir’in hac emiri olarak Mekke yolunda olduğu bir zamanda nazil olduğu bilinen ve bir anlamda savaş ilanı olan bu ayetleri devrin anlayışına göre ya devlet başkanı olarak Efendimiz (sas) ya da onun kabilesinden birinin tebliğ etmesi gerekmektedir. Bu sebeple Hz. Ali’yi gönderir Allah Resulü (sas).

Müşriklerin söz konusu anlaşmalarını bozmalarına vesile olan olaylardan bir tanesi de Ebu Süfyan’ın Hz. Peygamber karşısında yer alan kişilere vermiş olduğu yemektir. Rivayetlere göre verilen o yemek kendi aralarında dayanışmaya ve Müslümanlar karşısında güç birliği yapmalarına vesile olmuştur. İhtimal ki Ebu Süfyan gibi bir dâhinin yemek verme hedefi de buydu.

Bir önceki ayette ise kaide kural tanımaz Mekke müşriklerine karşı verilen bu yaptırımı sert bulan ve muhtemel bir savaşta çekingen durma ihtimali bulunan kişilere tatmin sadedinde müşriklerin karakteri anlatılır ve denir ki: “Eğer onlar size karşı galip gelselerdi ne akrabalık bağlarını gözetirler ne de anlaşma kurallarına uyarlardı.”

Ele aldığımız ayet ile alakalı olarak dile getirdiğimiz bu iki kısa arka plan bilgisi bizi özgün manaya yaklaştırmış olması lazım. Demek ki Allah’ın ayetleri ile kast edilen, arabalık bağları ve anlaşma şartlarına uyulması; az bir değer, anlaşmaları bozmaları kararının verilmesine neden olan sebeplerden biri olan Ebu Süfyan’ın verdiği yemek; Allah’ın yolundan alıkoyma da lider kadrosunun vermiş oldukları kararlar nedeniyle anlaşmalara uygun bir şekilde yaşamayı düşünen kişilere bu imkanın verilmemesi. Öyleyse meal-ı münif şöyle olmalı: “Onlar Allah’ın ayetlerini yani akrabalık bağlarının gözetilmesi, anlaşma şartlarına uyulması gibi emirlerini az bir dünya menfaati karşılığında sattılar. Üstelik başka insanları da Allah’ın yolundan alıkoydular. Gerçekten onlar ne fena iş yapıyorlar!”

Bir hatıra ve bir hatırlatma ile bitireyim yazıyı. 35 yıl önce Ankara İlahiyat sıralarında öğrenci iken tefsir dersinde klasik tefsir metinleri okuyoruz. Her hafta 2 saat olan bu derslerde çeşitli tefsirlerden 7-8 sayfalık metinler bunlar. Bir hafta İ. Kesir, diğer hafta Zemahşeri, bir başka hafta Taberi vs. Öğrenciler olarak bizlerin elinde piyasadaki çeşitli mealler var. Hoca tefsirini okuyacağımız ayetlerin meallerini okutuyor bize. Fakat değişmeyen bir sonuç var; o da hoca meallerin/tercümelerin hiçbirini beğenmiyor ve ardından kendine mahsus şivesi ve tavrıyla kendine hitap ederek: “otur bir meal yaz” diyor. Her hafta tekrar eden bu manzara karşısında siz olsanın ne yaparsınız bilmem ama bizler biraz da öğrencilik psikolojisinin etkisiyle her defasında kahkahalarla gülerdik. Gülmemizin iki sebebi var. Bir, her ayet ve her mealde aynı cümleyi söylemesi. İki; kendine has insanı gerçekten güldürecek hali ve tavrı.

Ama bugün 35 yıl öncesine geriye dönüp baktığımda Hocaya hak veriyorum. O zaman anlamamışız hocayı. Bu yazıda anlatmaya çalıştığım şeyi söylerdi hocamız bize. “Bu tercüme ile Allah’ın maksadı ve muradı anlaşılmıyor” derdi. Allah gani gani rahmet eylesin. Güzel bir insandı. Mekânı cennet makamı Firdevs olsun.

Hatırlatma ise Hocaefendi’ye ait. 30 yılı aşkın süredir gerek ders halkasında gerek sohbet ortamlarında kendisinden defalarca duymuşumdur tercüme, meal, meal-i münif, te’vil ve tefsir ekseninde aynı noktaya parmak basan değerlendirmelerini. Kendi ifadeleriyle “mücerred manada meal okumanın faydadan çok zarar bile verebileceğini”  kaç defa soylemiştir. Onun için “meal üstü tefsir altı” diye ifade ettiği açıklamalı bir mealin yazılmasını ne kadar istediğini, bu amaçla bazı girişimlerde bulunup, işin altından kalkabilecek yetkinlikte olan kişilere ricada bulunduğunu herkes bilir.

Hasılı; bir din olarak İslami doğru anlamanın ilk adımı onun hitabı ve kitabı olan Kur’an’ın doğru anlamaktan geçer. Ama bizler henüz o ilk adımı olmasi gerektiği duzeyde bile atabilmiş, atmış olsak da atılmış adımları dilimize kazandırabilmiş, insanımıza anlatabilmiş değiliz. Heyhat! Bunu yapmadıktan sonra 10 yaşındaki kız çocuğundan da 20 yaşındaki delikanlıdan da 45 yaşındaki hanımdan da 75 yaşındaki dededen de “Hani Kur’an herkese hitap ediyordu. Bak ben anlamıyorum” cümlesini daha çoooook duyarız.

[Ahmet Kurucan] 3.2.2020 [TR724]

İnsanlar neden savaşır? ‘Casus belli’ [Uğur Tezcan]

Başlıktaki ifade Türkçe anlamı ile ‘casus belli’ demek değil. Bir ulusun savaş ilan etmesine neden olan, savaşı provoke eden veya savaşı haklı göstermeye yarayan eylemler ve olaylar anlamına gelen Latince bir ifade. Bu yazıda ‘İnsanlar neden savaşır!’ konusuna değineceğimiz için bu teknik terim etrafında bir örgü kurmak faydalı olabilir.

Dünya tarihi ve özellikle de bizleri en çok ilgilendiren 19. ve 20. yüzyıl savaşlar ve mücadelelerle dolu dönemler oldu hep. Henüz ilk çeğreklik ömrünü bile tamamlamamış olan 21. yüzyıl da aynı mirası devralmış gibi görünüyor maalesef! Yirmibirinci yüzyıla yeni girdiğimiz tarihlerde bile dünya üzerinde otuzun üzerinde savaş devam etmekteydi ve bu milyonlarca insanın ölümüyle ve mülteci durumuna düşmesi ile neticelenmişti. Malumunuz olduğu üzere bu halen devam etmekte olan talihsiz bir durum.

New York Times’da 2003 yılında yayınlanan bir yazıda 3.400 yıllık yazılı insanlık tarihinde sadece yüzde sekizlik bir zaman diliminin barış ile geçtiği kalan kısmının hep savaşlarla geçtiği ifade ediliyordu. Yine aynı yazıda, sadece 20. yüzyılda savaşlarda ölen insan sayısının 100 milyonun üzerinde olduğu, toplam insanlık tarihinde de bu rakamın 150 milyon ile 1 milyar insan arasında olduğu belirtiliyordu.

Peki tüm bu savaşlar neden oluyor? Her yıl binlerce asker ve onbinlerce sivil insan neden ölüyorlar? Ülkeleri savaşların içine çeken ‘casus belli’ tam olarak nelerdir? Yoksa ulusları savaşların içine çeken ‘casus belli’ler gerçek savaşma motivasyonlarını gizleyen mazeretlerden mi müteşekkildir? Bir savaşa yol açan ‘casus belli’ savaşan veya mağdur olan taraflara göre değişiklik arzedebilmekte midir? Kimisi din için savaş ettiğini sanırken kimisi de aslında güç ve para temin etmek için uğraştığının bilincinde olarak mı sürece dahil olmuştur?

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️



Bence her gelişmenin bu sorular ışığında yeniden değerlendirilmesi, insanlığın bu sorular etrafında derince düşünmesinin sağlanması ve onları kritik düşünce ve analiz kabiliyeti olan empati dolu bireyler olarak yetiştirecek eğitim sistemlerinin geliştirilmesi sorunun düzelmesi adına atılabilecek en önemli adımlardır belki de!

Yaklaşık 18 yıldır Amerika’dayım. Sürekli olarak bir savaş ve mücadele içerisinde olan bu toplum içerisinde yaptığım gözlemler ve okumalar beni bu konularda derince düşüncelere salar hep. Hatta yıllar öncesinden itibaren dünya üzerindeki savaşların en temel; hatta tek nedeninin en temelde hep ekonomik hedefler ve çıkarlar olduğunu düşünmeye başlamıştım. Haçlı seferlerinden tutun, dünya savaşlarına, oradan da Irak, Afganistan, Afrika içlerindeki savaşlara kadar günümüzdeki tüm diğer bölgesel çatışmalara bakın hepsinin altında ekonomik veya ekonomik getirilere dayalı güç çekişmelerinin olduğunu görürsünüz. Bu nedenle de ben, dünya tarihinin sadece bu nokta ana merkeze alınarak tekrar yazılması gerektiğini, en azından o çevçeveden tekrar okunması gerektiğini bile düşünmekteyim. Ancak bu yapılabilirse; savaşlara karşı kritik yapabilen, büyük resmi görebilen, empati sahibi bir nesil yetiştirilebilir. Aksi durumda insanlık, çıkar çevrelerinin ve o çarklardan beslenen parazit siyasetçilerin maniplasyonları altında inlemeye devam edecektir.

Nihayetinde, Victor Hugo’nun dediği gibi, ‘’Barış, medeniyetin bir erdemidir; savaş ise onun suçudur.’’ Dünya tarihinde sadece yüzde sekiz oranında yakalanabilmiş bir ortamın tekrar yakalanabilmesi en azından savaşlarla çalkalanan tarih denizi üzerinde barış adacıkları inşa edecek yeni dönemlerin oluşturulabilmesi bu tür bakış açılarının, doktrinlerin ve nesillerin yetiştirilebilmesine bağlıdır.

Büyük bir kıtayı gücü tekrar eline geçirebilmek ve kapitali tekrar kontrol edebilmek amacıyla, yalan propagandalar üzerinden Haçlı Seferlerine ikna eden Papa’lar, Feodal beyleri hep olacaklardır. Amaç; onların karşısında, olayları kritize edebilip hadiselere daha genel ve barışçıl çevçeverelerden bakabilen hakikat savaşçısı insanların çıkarılabilmesi olmalıdır.

Bugün dünya üzerinde cereyan eden bütün çekişme ve sürtüşmelerin; hatta artan faşist eğilimlerin ardında bile hep ekonomik kazançların yattığını görebilirsiniz. Kimisi eski kazanç yollarını kaybetmeme adına, kimisi de o pastadan pay alabilme adına güç, makam ve pozisyon devşirmeye odaklanıyor ve kurdukları sahte birliktelikler ve çıkar ağları ile halklarını dini duygular, ideolojiler, duygu sömürüleri, ulusalcılık, ırkçılık gibi duygular üzerinden maniple edip yönlendiriyorlar.

Böyle kaotik ortamlarda insanlar, tıpkı ahirzaman hadiste de işaret edildiği gibi, neden öldüklerini de neden öldürüldüklerini de bilemeden hayat mücadelesi, yokluklar ve mağduriyetler üzerinden hayata tutunmaya çalışıyorlar.

Sokrates’e atfedilen bir sözde, ‘’bütün savaşlar para için savaşılır’’ denilmektedir. Kaynağını tesbit edemediğim bir başka sözde de, ‘’ Savaşlar para ve strateji ile kazanıldığı kadar para ve strateji için de yapılmıştır. Her savaş para ile kazanılmaz belki ama bir çok savaş para için yapılmıştır’’ denmektedir.

Savaş tarihi kaynaklarında savaş nedenleri sıralandığında genellikle; ekonomik sebepler, toprak kazanma, din, ulusalcılık, intikam, siyasi iç ayaklanmalar, ihtilaller ve savunma savaşları gibi kategorizasyonlar sıralanır. Bunlar içerisinde belki (eğer varsa) sadece salt savunma amaçlı bazı savaşlar dışında hepsinin yine ‘ekonomik veya ekonomik kazanım amaçlı güç temin etme’ şeklinde özetlediğim sebebe indirdendiğini görebilirsiniz.

İşte halklar genelde gerçek niyetleri bu tür amaçlar olan siyasi ve ekonomik çevrelerin illüzyonları ve propagandaları eşliğinde savaşlara sürüklenirler ve halen de sürüklenmektedirler!

Yazının bu noktasında George Orwell’a kulak verelim:

’’Savaş kazanmak amacıyla yapılmaz, aksine savaşın sürekli olması istenir… Toplumdaki hiyerarşinin sürmesi ancak yoksulluk ve cehalet temeli üzerinde sağlanabilir. Savaş başlatma çabası her zaman için, asıl olarak, toplumu açlığın eşiğinde tutmak için planlanır. Savaş, egemen grup tarafından kendi vatandaşlarına karşı yürütülür ve bu savaşın amacı zafer kazanmak değildir … aksine toplumun mevcut yapısını sağlam tutmaktır.’’

Sizleri şimdilik bu ifadeler ile başbaşa bırakacağım. Ancak bir sonraki yazımızda kaldığımız yerden kısmetse devam edeceğiz. Bu yazımızda ‘’İnsanlar Neden Savaşır!’’ dedik. O yazımızda ise ‘’Askerler Neden Ölür!’’ diyerek konuyu irdelemeye devam edeceğiz.

[Uğur Tezcan] 3.2.2020 [TR724]

Rezil olma eşiği geçileli çok oldu [Tarık Toros]

Erdoğan ne yaparsa rezil olur?

Hangi yanlış onu rezil rüsva eder de bir daha insan içine çıkamaz?

Ne derse desteğini kaybeder?

Hangi icraatı duvara çarparsa istifa etmek zorunda kalır?

Hangi hatayla partinin başından gider?

Hangi kamyonu devirirse Saray’dan azledilir?


**

Bu soruların cevabı yok.

Çünkü:

Bu eşik geçileli çok oldu.

Artık, ne yapsa rezil olmayacak bir seviyeyi tuttu.

Her yaptığı yanına kalacak bir noktada artık.

**

Erdoğan’ın 1 numaralı ulusal güvenlik sorunudur.

Bu yeni bir bilgi değil.

6 yılı geçti söylüyoruz.

Ve şimdi herkesin malumu oluyor yavaş yavaş.

**

Bu gerçekle önce okumuşlar yüzleşti.

Son hadiselerle okumamışlar da yüzleşiyor.

Yüzleşecek.

**

Okumuş/okumamış?

Kastım elbette diploma değil.

Kastım, okuduğunu anlayan insan tipi.

Ülkede kitap yüklü eşek çok.

Yurt dışında belli okulları bitirmiş hayli soytarı da mevcut.

**

Dönelim.

1 numaralı ulusal güvenlik sorunu kimdir:

Erdoğan.

Peki bu herkesin malumu olunca ne olacak?

-HİÇ..!

Hiç bir şey olmayacak.

**

6 yıldır durumlar değişmediği gibi…

Onunla yaşamaya devam edeceksiniz,

Vadesi dolana kadar.

Sonra yeni “ulusal güvenlik sorunu” başa geçecek.

Mısır’da Nasır sonrası Enver Sedat…

Ondan sonra Mübarek…

Ondan sonra Sisi gibi.

Elbette, Türkiye bir Mısır değil.

Ve Türkiye’nin bu rutini değiştirme şansı, halen var.

**

Son hafta Türkiye’de…

Suriye odaklı gelişmelerle yeni evreye geçildi.

Erdoğan “bölgesel bir güvenlik sorunu” haline geliyor.

Öyleydi.

Bu potansiyel baştan veri vardı.

Herkesler farkındaydı.

Ve fakat…

Başta Avrupa,

Ardından Rusya ve ABD’nin bunu fark etmesi için canlarının yanması gerekiyordu.

İşte Erdoğan, onların canını acıtacak işler yapmaya başladı.

**

Bir liderin ülkesinde güvenlik sorunu olması koltuğunu etkilemez.

Dünyanın güvenlik sorunu haline gelmesi koltuğu sallamaya başlar.

Şimdi yaşanacak budur.

Bu sürece girilmiştir.

Serinin final sezonu başlamıştır.

Seyri de sonuçları da keyifsizdir.

Allah ülkeyi milleti muhafaza etsin.

[Tarık Toros] 2.3.2020 [TR724]

Çakarlı, çakallı, bayraklı imparatorluk! [M.Nedim Hazar]

Kendini küçük dağlardan sorumlu kral zanneden bir spor kulübü başkanı havaalanı güvenliğine geliyor. Belindeki silahı çıkarıp X/Ray cihazından geçmesi lazım. İtiraz etmekle kalmayıp, silahını teslim etmeyeceğini söyledikten sonra polislerin üzerine küfürler savurarak yürüyor.

Kermes yapan teyzeyi, burs veren amcayı bombalı teröristmişler gibi kuvvet kullanarak ters kelepçeyle gözaltına alan polis ise kendilerine yapılan bu hakaret ve tacizlere karşı gıkını bile çıkaramıyor. Zira o da biliyor ki, kendisine hakaret eden şahıs saraya doğrudan ulaşabilen biri olabilir ve çok kızdırırlarsa hayatları kayar. Çünkü bu ülkede hukuk filan yoktur, her şey bir kişi ve onun türevlerinin iki dudağı arasındadır.

Yüzden fazla şehit haberiyle sarsılıyor ülke. Devletin ajansı sanki seçim sonucu açıklar gibi 6 şehit ile açıyor miktarı. Gece ilerledikçe yükseliyor sayı. Her fırsatta vatan millet edebiyatı yapanlar ortalıkta yok. Hatay valisi atılıyor medyanın önüne. 30 küsurda kalıyor rakam ama bunun en az beş misli olduğunu bu ülkede yaşayan herkes çok iyi biliyor.

Enflasyon, işsizlik, döviz rakamlarıyla oynayanlar şehit sayısıyla da oynamaktan geri durmuyorlar. Çünkü her şey onların iktidarı için mubah hale gelmiştir.

Bir şehit annesi şöyle haykırıyor: “Şehidin helvası sizin ocakta kavrulmadığı sürece size hep tatlı gelecek!”

Sıvasız, boyasız, badanasız fakir evlerin duvarlarından kocaman bayraklar sarkıtılıyor. İçlerinden feryatlar yükseliyor. Sanki bu ülkede bugüne kadar çok az kan dökülmüş gibi, mikrofon başına geçiyor muktedir ve “kan ile sulanmıyorsa toprak/vatan olmaz, arazi olur” diyor.

Arazi işlerini çok sevdiğini cümle alem biliyor ama bu ülkenin toprağının kana doyduğunu görmek istemiyor. Kanla beslenilsin istiyor.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Diyanet yetkilisinin eline kağıt tutuşturuyor ve “Senin uğruna ölen ordu budur yarabbi” diye şiirli atarlı hutbe okutturuyor.

Müslüman bir ülkenin askerlerini öldürmeyi büyük kahramanlık hikayesi olarak anlatmaya hazır. Kendi evlatlarını katledenlerin Ruslar olduğunu çok iyi bilmesine rağmen gıkını çıkaramıyor Ruslara. Çünkü kaptırmış bir yerlerini, yakalatmış kendini bir şekilde.

Sonra düne kadar “Darbeyi NATO yaptı” masalını kendi söylememiş, ordu içinde ne kadar NATOcu varsa, kanunsuz, vicdansız atmamış gibi “NATO bize sahip çıkmalı” diye Batı güzellemesi yapıyor.

Bir tane yandaş çıkıp da, bu perhiz bu ne lahana turşusu, diye sormuyor, soramıyor.

Yandaş bastonlarının hepsi bir gecede savaş uzmanı oluyor. Akçakale’yi hayatında geçmemiş insanlar savaş stratejisti gibi akıl veriyorlar, yorum yapıyorlar.

Bir emirle, onbinlerce insanı sınırlara yığıyor. Batıya şantaj yapmak için yüksek sesle haykırıyor bunu.

Evini yıkmaya gelen belediye yıkım ekiplerine karşı kendi çocuğunun boğazına bıçak dayayan gecekondu sahibi gibi psikopatça davranmayı büyük devlet adamlığı zannediyor. Yıllardır yokluk, yoksulluk, zulüm altında inleyen Suriyeli mülteci tam olarak neler olup bittiğini anlamıyor ama şunları demeyi de ihmal etmiyor: “Bu ülkede yaşamaktansa denizde boğulmayı tercih ederim…”

Bir kaçakçı çıkıyor. “Avrupa’nın yarısını ben yolladım” diyor. Borsayı da açıklıyor kişi başı 500 dolar! “Reis emretti geldik” diyor sonra.

Aksaray’da can yeleği, bot pazarı açılıyor.

Çiçek Abbas filminin kahramanları gibi “Hadi Meriç Meriç Meriç” diye bağırıyor minibüsçü kılığında insan kaçakçıları… Açıkça işlenen bu suçu videoya kaydettirip devlet kanalında yayınlatıyor ki, Avrupalılar durumun ciddiyetini anlasın.

Ülkeyi tam bir çadır devletine dönüştürdüğünü büyük bir iştahla gösteriyor tüm dünyaya.

Sonra bir haber düşüyor ajanslara. Son bir yıl içerisinde sadece polislerin yasal olarak kullanabileceği “Çakar” denilen sinyalizasyon sistemini kullandıkları için 1 Kasım 2019’dan bugüne kadar 2 bin 70 kişiye 2 milyon 225 bin 381 lira ceza kesildiği açıklanıyor yetkililer tarafından.

Kulüp başkanı eşkıya gibi silahla gezinirse, sıradan vatandaş elbette çakar kullanacak, bunda şaşılacak ne var yani! Neyse cezası ödüyorlar ya işte!

Siyasal İslamcıların ülkeyi alıp getirdikleri yeri düşününce insan nasıl bir korkunç dönemi yaşadığını daha iyi anlıyor.

Yazık oldu bu ülkeye…

[M.Nedim Hazar] 2.3.2020 [TR724]