Kadir Gecesi [Mehmet Ali Şengül]

Bazı hakîkatlere; halîfe-i rûy-i zemin ve eşref-i mahlûkat olan insanlardan, nazarı yüksek olan, kalp ve rûhun derece-i hayâtına çıkmış, vicdânen ve kalben yükselebilenler muttâli olabilirler. Meselâ; Varaka bin Nevfel gibi.. Efendimiz (sav) dünyâya şerefkudûm buyurunca, O’nun esintilerini hissetmiş, semânın yerdeki insanlarla yeniden münâsebete geçeceğini vicdanında sezmeye başlamıştı.
     
Yine bu esintileri gönül dünyasında hissedenlerden birisi de, Zeyd bin Amr idi.  Aşere-i Mübeşşere’den meşhur sahâbi Said bin Zeyd’in (ra) babası ve Hz.Ömer’in (ra) amcası olan bu zat, putlardan yüz çevirmiş ve onların hiçbir fayda ve zarara muktedir olamayacaklarını haykırmış tali’lilerden biriydi. Hatta o, etrafındakilere ölüm yatağında iken şu sözlerle seslenmişti: ‘Ben bir din biliyorum ki, onun gelmesi çok yakındır, gölgesi başınızın üzerindedir. Fakat bilemiyorum ki, ben o günlere yetişebilecek miyim? Ancak siz o din geldiği zaman, vakit fevt etmeden ona iman edin.’
   
Zeyd, sonra da derin bir inkisâr içinde; ‘Ah yüce yaratıcı! Keşke Senin adını bir bilebilseydim, Seni tanıyabilseydim ve yüzümü yere koyup sana karşı kulluk yapabilseydim!’ deyivermişti. Bu zât da, bir esintiden müteessir olmuş ve vicdanı Hakk’a karşı tamamen uyanmış biriydi. O bu sözleriyle bir olan Allah’a inanıyor ve O’na teslimiyetini arz ediyordu.
   
Zira, ilâhî bir esintinin ifâdesi olan bütün ilhamlar, Kur’an-ı Kerim’in semâ-i dünyâya nâzil olmasından gelmektedir. Allah’ın rahmetiyle uyanan temiz bir vicdan, Kur’an’ın Levh-i Mahfuz’dan beşer âlemine intikal etmesini (öncesiyle-sonrasıyla) rûhunda duyabiliyordu.
     
Kadir Gecesi, kâinatın yaratılış vesilesi Efendimiz (sav) ile Rabbü’l Alemin olan Allah arasında gerçekleşmiş, hiç bir ümmete nasip olmayan, sultan-ı Ezel ve Ebedin kendine inanan kullarına ulûfe dağıttığı mübârek bir zaman dilimidir. Bu gece de, sultan-ı kainat olan Allah, mücrimlerin, muhtaç olan dilencilerin perişâniyetine bakmaz, kendi yüceliğine göre atâyâda bulunur.
     
Her şeyde olduğu gibi Leyle-i Kadir’in anahtarı da imandır, teslimiyetdir. Leyle-i Kadir, bir ticâret-i uhreviyenin pazarıdır ve kullarına karşı merhamet-i sonsuz Allah’ın Rahmetinin coştuğu gecedir.
   
Kadir gecesi, seksenüç yıllık bir ömre tekâbül etmektedir. İnsanlığın iftihar tablosu (sav) ümmetine olan şefkat ve merhametinin ifadesi olarak, “Yâ Rab! Ümmetim çok sevap kazanamayacak, ömürleri diğer ümmetlere göre çok kısa.. “ endişesine cevap olarak Hz. Allah (cc), Kadir Gecesi’ni sadece ümmet-i Muhammed’e (sav) has olmak üzere lütfedip ikram ve ihsanda bulunmuştur.
     
Barla Lâhikası isimli eserinde Hz.Üstad (Rahmetullahi aleyh): ‘Mübârek Şehr-i Ramazan öyle bir aydır ki; içinde bir Leyle-i Kadir vardır. O geceye muvaffak olanın ömrüne bin ömür katar. Dakikası bir gün, saati iki ay, günü bir kaç sene hükmünde bir ömrü bâkî kazandırır’ demiştir.
     
Bizler de o mübârek geceyi yakalayıp ihyâ etmenin yanında her gecemizi bir Kadir Gecesi bilerek, bâkî ömrü kazanma hazırlığı ve gayreti içinde olmalıyız.
     
Rabbimiz Kadir Sûresi’nde şöyle buyuruyor: “Biz onu (Kur’an’ı) Kadir Gecesi’nde indirdik. Kadir Gecesi’nin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir Gecesi bin aydan hayırlıdır. O gecede, Rab’lerinin izni ile Ruh ve Melekler her türlü iş için iner de iner.. Artık o gece bir esenliktir gider.. Ta tan ağarana kadar..” (97/1-5)
     
İnsanlığın iftihar tablosu Hz. Muhammed (sav): “İnanıp sevabını Allah’tan umarak, Kadir Gecesini ihya edenin geçmiş günahları affolur.”  ve  “Kadir Gecesi yatsı namazında cemaatte hazır bulunan, nâsibini almıştır.” Buyurmuşlardır.  (Buhari, Müslim) 
     
Hz Aişe (R.anha) vâlidemiz: “Yâ Resûlulah, Kadir Gecesini idrak edersem nasıl duâ edeyim?” diye sorunca, Efendimiz (sav); ‘Allahümme inneke afüvvün, kerimün tuhıbbül afve fa’fü anni” “Allahım sen affedicisin, kerimsin, affı seversin beni affeyle ” şeklinde duâ etmesini tavsiye etmişlerdir.
       
Kadir Gecesi Kur’an gecesidir. Mele-i âlânın toplantı gecesidir. Kadir Gecesi Kur’an’ın indirildiği gecedir. Cebrail Aleyhisselam’ın Efendimiz’e (sav) ilk vahiyle, Peygamberlik vazifesini tebliğ için geldiği gecedir.
       
Kadir gecesi, hazinelerin sahibi Allah’ın (cc), aczini, zaafını, fakrını itiraf ederek O’na (cc) teveccüh eden kullarına bir bahşişidir.

Kur’an-ı Kerim’de tek adı geçen ay, mübarek şehr-i Ramazan ve gece de Kadir Gecesi’dir. Seneye ömrümüz ya yeter ya yetmez, şakası olmayan ciddi bir âleme doğru sevk olunuyoruz. Ne zaman emr-i Hak vukû bulacak bilmiyoruz.
     
Halkın hadis olarak bildiği, büyüklerimizin muhtevâsının hadis gücünde olduğunu ifade ettikleri Hz. Ömer’e (r.a) isnad edilen güzel biz söz vardır: ‘Hakimler Hakimi Allah huzurunda hesaba çekilmeden evvel (fırsat elde iken) burada kendinizi hesaba çekin, muhâsebenizi iyi yapın.’
       
Tevbe; hataları irtikap ettikten sonra, pişman olmak, Allah’dan özür dileyip kulluk zincirini hatırlayıp, elest bezmindeki mukâveleyi tazelemek suretiyle Hakk’a yönelmektir. Cenâb-ı Hak: “Ey iman edenler! Tevbe-i nasûh ile (en içten, halis bir niyetle) Allah’a tevbe edin.” (Tahrim, 8) buyurmaktadır. Mü’minler, bu fırsatları kaçırmayıp değerlendirmeye gayret etmelidirler.
     
Allah’ın yarattığı bütün mahlukâta karşı, rahmet ve merhametinin tezâhürü olarak, kainattaki cari fizik kanunları gereği toprağın bağrına atılan her tohum bire on, bire yüz, bire yediyüz... başak, meyve vermektedir.
       
Allah’a gönülden inanan, saygıda kusur etmeyen, emir ve yasaklarına karşı vefâ ve sadâkatlı olan kullarına karşı da; yaptıkları her hasenenin sevâbı olarak bire on, bire bin ve husûsiyle âhiret pazarı olarak inandığımız mübarek gece ve gündüzlerde, bilhassa ‘Leyle-i Kadir’ de, bire otuz bine kadar sevapla kullarını mükafatlandırmaktadır.

İnsanlığın iftihar tablosu Efendimiz(sav); “Kim kadir gecesini, sevabını Allah’tan umarak ibadetle ihyâ ederse; -kul hakkı hariç-geçmiş günahları affedilir.” buyurmaktadır. (Müslim)

Kadir gecesinin kadrini, kıymetini bilin ki, kadriniz bilinsin. Bir ömür boyu devam eden kulluğun içine Allah (cc), her yıl öyle bir gece gizlemiştir ki, o ‘Kadir Gecesi’dir. Bin aydan daha hayırlıdır. Mü’min her gece ve gündüzü kadir bilip ihyâ etmelidir ki, bu şereften mahrum olmasın.

Kadir gecesi, meleklerin kutladığı bir gecedir. O gece o kadar çok melek iner ki, bu iniş şafak atıncaya kadar devam eder. İnsan da o gecenin hakkını vererek değerlendirmelidir ki, meleki duyguları inkişaf edebilsin. Yürekten hüşyar bir gönülle Allah’a el açarak, sadâkat ve ihlâsla yalvarmalıyız ki, o sonsuz Rahmetten nasibimizi ve hissemizi almış olalım.

Bazı zaman ve mekanlarda yapılan ibâdetler, cüziyetten çıkıp külliyet kesbeder, zılliyetten çıkıp asliyete inkılâp eder. Hudutta bir saat nöbet bir sene ibâdet sevâbı kazandırdığı gibi, bir saat tefekkür de bir sene ibâdet sevabı kazandırabilir. Kadir gecesi gibi mübârek bir geceyi ihyâ eden bir insan, bin ayı ihyâ etmiş gibi sevap kazanma şansına sahip olabilir.

Her iyiliğin bir ağırlığı ve değeri vardır. Bu fırsat iyi değerlendirilmelidir. Küçük gibi görünen nice günah ve kötülükler vardır ki, insanın hüsrâna uğramasına sebebiyet verebilir. Efendimiz’in (sav); günahkar bir kadının çölde susuz kalmış bir köpeğe su vermesiyle kurtulduğunu, inanmış bir kadının da ölünceye kadar hapsettiği bir kedi yüzünden kaybedip azaba uğradığını haber vermektedir. (Buhari, Müslim)

Mü’min, bu geceyi ve hayâtımızın diğer gecelerini ihyâ adına; ilimle, kaza namazlarıyla, Kur’an’ı Kerim’i derin bir şuurla okuyarak, duâ ve tevbe ile meşgul olmalı, sadakalar verip fakir ve yetimleri sevindirmeli, fâni hayatını ebedî hayatı adına yatırım yapma gayreti içinde olmalıdır.

Allah-ü Teâla, kameri bütün seneyi dolaşacak şekilde yerleştirmiştir. Böylece oruç ve Kadir gecesi de senenin her gününe uğramaktadır. Bu gece bütün mü’minler affolur –inşaallah-, yalnız şunlar müstesna; falcılık ve kahinlik yoluyla gelecekten haber verenler, büyü yapan ve yaptıranlar, ana babaya âsi olanlar, içkiye, kumara ve zinâya devam edenler.

Bir Ramazan-ı Şerif daha geldi geçiyor, insan için yeniden yenilenme ve dirilmeye vesîle olan bu mübârek ay ve Kadir gecesi büyük bir fırsattır, onu iyi değerlendirmeliyiz.

Küçük çocukların, pir-i fânilerin katledildiği, anaların gözyaşı döktüğü ve kardeşin kardeşe gözünü kırpmadan kıydığı zorlu bir süreçten geçtiğimiz muhakkaktır. Akan kan ve gözyaşının durması, irtikâb edilen zulmün ve ihânetin bitmesi için, bu mübârek gün ve gecelerde kalbimiz dilimize gelircesine duâ etmeli, Allah’tan af ve necât dilemeliyiz. Şartlar ne kadar acımasız, zulüm ne kadar büyük  olursa olsun, zihnimizi ve sabrımızı mâzi ve müstakbele dağıtmadan, her gün üzerimize düşeni yapmalı ve neticeyi Cenâb-ı Hakk’a havâle etmeli ve yükü hafifletmeye bakmalıyız.

Mü’min, Allah emrettiği için ibâdet yapar, oruç tutar, zekat verir, hac yapar. Hâlis bir niyetle yaptığı bu ibâdetlerle Allah’ın rızâsını gözetir. Böylesine bereketli, rahmet ve mağfiretiyle ehl-i imanı firdevslere hazırlayan, kirlenmiş uzuvların temizlenmesine vesîle olan,  son bir defa daha fırsat tanıyıp “evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu Cehennem’den âzat” olan mübârek Ramazan-ı Şerif’in feyiz ve bereketinden istifâde edeceğimiz günlerdeyiz.
 
Bu manevi atmosferin gece ve gündüzlerinde, “Kim Bana duâ ederse ona icâbet edeyim, kim Ben’den bir şey isterse onu vereyim, kim Ban’a istiğfarda bulunursa ona mağfirette bulunayım, affedeyim” (Buhari, Müslim) şeklindeki ilâhi dâvete kulak verip; samimi, gönülden itaat ederek, içinde bulunduğumuz atmosferin ruhumuzda meydana getirdiği sıkıntıları Mevlâ’ya teveccühle, bize terettüp eden vazifelerimizi ihmal etmeden, aczimizi, zaafımızı ve fakrımızı itiraf edip Kadir Gecesi gibi bir fırsatı kaçırmamaya gayret göstermeliyiz.
     
Merhameti Sonsuz Rabbbimiz kullarını affetmek, bağışlamak için büyük fırsatlar vermektedir. O Settâr’dır, ayıpları örter. O Gaffâr’dır, bütün günahları mağfiret eder. O’nun hazineleri bitmez. Hazineler O’nun olduğuna göre, kime ne kadar vereceğini o bilir. Çünkü  O, niyetlere göre muâmele eder. Zirâ, o gizli açık her şeyden haberdardır.
       
Alak sûresinin ilk beş âyeti Kadir Gecesi’nde nâzil olmuştur:  “Yaratan Rabbinin adıyla oku, İnsanı yapışkan bir hücreden yaratan O’dur. Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. Kalemle yazmayı öğretendir. İnsana bilmediklerini öğretendir.” (96/1-5)
       
Allah (cc) Sultan-ı kâinat olarak, Kadir Gecesi atmosferine giren herkese; mücrimlerin, dilencilerin, muhtaçların durumlarına, perişâniyetine bakmadan, kendi yüceliğine göre âtasıyla muâmelede bulunur.
       
Daha evvelki devirlerde insanlar uzun yıllar yaşıyor, ibâdet ve taatleri ona göre oluyordu. Ümmet-i Muhammed’in (s.a.v) ömrü kısa olduğundan Efendimiz (s.a.v) müteessir olmuştu. Bu teessüründen dolayı Cenabı Hak Cibril-i eminle  Kadir Sûresini göndermiş ve Kadir Gecesi’ni müjdelemiştir.
       
Efendimiz’in (s.a.v) Allah indinde müstesnâ bir yeri vardır. O’nun (s.a.v) bir eli semâda, diğer eli arzdadır. Bir gözü Cenâb-ı Hakk’ı müşâhade, diğer bir gözü ise, ümmetini oraya çıkarma yollarını araştırmadadır. İmam nasılsa cemaat de ona göre olmalıdır. Bize yakışan vazife de O’nu (s.a.v), Allah huzurunda bizler için şâhitlik yapacağı Mahkeme-i Kübrâ’da mahcup etmeyecek şekilde ümmet olmaya çalışmak olmalıdır.
     
Bundan dolayı, her ne kadar Ramazan’ı Şerif’in 27. gecesi Kadir Gecesi denmiş ise de, her sene değişen Kadir Gecesi’ni Ramazan ayının son on günlerinde, hatta Ramazan ayının bütününde veya sene içinde aranmalıdır. En güzeli ömrümüzün her gecesini Kadir Gecesi gibi bereketlendirmeli, her günümüzü, gecemizi ve Ramazan’ımızı, son Ramazan gibi değerlendirmeli ve ömrümüzü âhiret hayâtımız adına kazançlı hale getirmeliyiz.
       
Çok sevdiğimiz, bir yıl yolunu gözetip dört gözle beklediğimiz, aziz misafirimiz yavaş yavaş elvedâ demeye yüz tuttuğu şu günleri vesile yaparak, Kadir Gecenizi ve gelecek bayramınızı kutlar, ülkemiz, âlem-i İslam ve bütün insanlık hakkında hayırlara vesîle olmasını dilerim.

Bin aydan fazîletli, ne kadar kadri yüce!
Sayısız günahkar kul, affa uğrar bu gece.

[Mehmet Ali Şengül] 31.5.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

AKP'nin 'Yerli ve Milli' müteahhidi paraları Londra'ya yatırmış... Ailesine Sokak bile satın almış

AKP iktidarının en fazla kamu ihalesi alan müteahhitlerinin başında gelen ve bu alanda dünya rekorunu elinde bulunduran Mehmet Cengiz'in Londra'da ailesi için sokak satın aldığı iddia edildi.

Dünya Bankası istatistiklerine göre, Kamu İhale Kanunu’nda 2002 yılında gidilen değişiklik ardından kamu ihalelerinin neredeyse tamamını toplayan inşaat şirketleri Makyol, Cengiz, Kalyon ve Kolin, 1990-2017 yılları arasında tüm dünyada devletten en çok ihale alan şirketler sıralamasında ilk sıralara yerleşti. Limak , Cengiz ve Kolin’in devletten aldıkları ihalelerin toplamı 150 milyar dolara yaklaştı.

 Hemen her konuda 'Yerli ve Milli' vurgusu yapan iktidarın en fazla ihale alan müteahhitleri arasında yer alan Cengiz Holding 'in patronu Mehmet Cengiz 'in Londra 'da ailesi için sokak stın aldığı iddia edildi.

 Aydınlık Gazetesi İsmet Özçelik, söz konusu iddiayı isim vermeden köşesine şu satırlarla taşıdı:

 "Kulislerde çok konuşulan bir müteahhit var. “Kamu ihaleleri yıldızı” müteahhit, ailesi için Londra’da bir sokak satın almış.

 Bu da Reis’in kulağına gitmiş. Çok tepki göstermiş."

12 milyar liralık kamu ihalesi

 AKP döneminde aldığı kamu ihaleleriyle değerine değer katan ve 2010 yılında 422 milyon liralık vergi borcu silinen Cengiz Holding’in devletten aldığı ihalelerin bedelleri altı yılda 10 kat arttı. 2011 yılında aldığı iki işin ihale bedeli 774 milyon 611 bin lira olan şirketin 2017 yılında aldığı sekiz ihalenin bedeli ise 7 milyar 901 milyon oldu. Yedi yılda, aralarında Ordu-Giresun Havaalanı emniyet sistemleri ve deniz dolgusu inşaatı ve Samsun-Sinop arasındaki Güzelceçay-Dikmen Yolu’nun tünel ve üstyapı inşaatı gibi işlerin de yer aldığı 26 kamu ihalesini üstlenen Cengiz Holding’in 2011’den bugüne aldığı ihalelerin toplam bedeli 12 milyar 597 bin lira oldu.

AKP döneminde 50 kamu ihalesi

 Kamuoyunda hükümete yakınlığıyla bilinen Mehmet Cengiz’in şirketinin 1990’dan itibaren aldığı 50’nin üzerinde kamu ihalesinin 26’sı son yedi yılda gerçekleşti. Özellikle Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde 200 milyar dolara yakın devlet işi alan Cengiz İnşaat ihale sayısı ve ihale bedeli rekorunu 2017’de kırdı. En son, Ankara-İzmir Hızlı Tren Projesi kapsamında ihaleye çıkartılan “Eşme-Salihli Kesimi Altyapı İnşaatı” işini üstlenen şirketin AKP döneminde aldığı ihale sayısı 50’yi buldu. Şirket bu dönemde çok sayıda tartışmalı işe de imza attı.

 TMMOB, TTB, TBB gibi meslek örgütlerinin yanı sıra çevre örgütlerinin itirazlarına rağmen Mersin’de hayata geçirilmeye çalışılan Akkuyu Nükleer Güç Santrali ve Artvin Cerratepe’de sürdürülen maden çıkarma işlemi şirketin tartışmalı projelerinden bazıları oldu.

Kamuyu bir kanser gibi sarıyor! Mehmet Cengiz’e devletten 3.8 milyar TL’lik iş

 Tepki çeken projeler

 Cengiz Holding’in AKP döneminde hayata geçirdiği ve çevreciler ile yurttaşların büyük tepkisine yol açan projeler şunlar:

  •  İstanbul 3. Havalimanı
  •  Karabiga Termik Santrali
  •  Hüseyin Avni Paşa Korusu
  •  Hasankeyf Ilısu Barajı
  •  Samsun Eti Bakır İşletmeleri

[Samanyolu Haber] 31.5.2018

Meryem'in hikayesi [Safvet Senih]

Kasım 2013 tarihli, 418 sayılı Sızıntı dergisinde Tuğrul Çağrı Yavuz’un Meryem’in Hikayesi başlıklı ibret verici güzel bir hikaye yayınlanmıştı. Bu gerçek olayın kahramanı Meryem’i Amerika’da gördüm. Şimdi artık sekiz yaşında… Elhamdülillah sapasağlam okuluna devam ediyor. Ama ben geriye dönüp Sızıntı dergisinden bu hikayeyi tekrar okudum ve özetlemek istedim:

Meryem anne karnında henüz 21. Haftasındayken annesi de acı çekiyor, şiddetli sancılar içinde kıvranıyordu. Doktor ‘yüksek riskli’ bire hamilelik durumu olduğunu söyledi. İki yıl önce de bir düşük vakası yaşanmıştı. Fazla hareket etmemesi gerekiyordu. Yurt dışında hizmette bulunuyorlardı. Bu durumu öğrenen  diğer eğitim gönüllüsü öğretmenler bir çizelge yapmışlar her gün bir evden onlara yemekler geliyordu. Normal bir doğum 40 haftada gerçekleşeceğinden daha epey vakit olması lazım gelirdi. Yaşama şansı % 10 civarındaydı. Bir müddet sonra doktorlar enfeksiyon riskinin de arttığını söyleyerek hemen anneyi  doğumhaneye aldılar. Meryem’in derisi kırmızı-mor arası bir renkte ve damarları seçilebilecek kadar saydam bir haldeydi. Doğumda doktorlar yüzünü düz çevirmeye çalışırken başının çeşitli yerlerinde morluklar oluşmuştu. Bu haliyle bebekten ziyade filimlerdeki uzaylılara benziyordu. Doktorlar akciğerlerine nefes borusu uzatıp solunum makinesine bağlamaya çalışıyordu. 23 haftalık 480 gramlık Meryem kendi başına nefes almaya çalışıyordu, bu sürpriz  bir gelişmeydi. Doktorlar her an herşeyin olabileceğini Meryem yaşasa bile çok ciddi fizikî ve zihni komplikasyonlarla karşılaşacağını hatırlattılar. Babası o akşam kulaklarına ezan –kamet okuyup ismini fısıldamak istiyordu, ama uzaktan birşeyler yapabildi.  Ondan sonra da bu macera 6 ay daha sürmüştü.

İlk günler oldukça zorluydu. Meryem’in karşılaşabileceği (bazıları ölümcül) riskleri uzunca bir listeyle bildirmişlerdi. Bunlar, çeşitli enfeksiyonlar, akciğer ve solunum problemleri beyinde kanama ve hasar, kalb-damar problemleri, bağırsak dokusu ölümü, körlük ve sağırlık, ayrıca, bunlara bağlı beyin felci, yürüyememe, konuşamama, algı ve öğrenme bozukluklarıyla fizikî ve zihnî engeller…
Bu enteresan hikaye Sızıntı dergisinde, babasının ağzından şöyle devam ediyor:

“Hastanede geçirdiğimiz aylar boyunca eşimle normal ve erken doğum hakkında öğrendiğimiz yeni bilgileri müzakere ediyorduk. Anne karnındaki mucizevî sistemde bebeğin organlarının teşekkülü, olgunlaşması ve aralarındaki uyum çok etkileyiciydi. Daha önce doğumlara ve bebeklere “olağan” nazarıyla bakmıştık. Fakat şimdi, bu Sistemin Sahibine (yine O’nun lütuf ve keremiyle) yönelmiş, sürekli dua ediyorduk. Ayrıca, bizi tanıyanlardan, duasının kabul göreceğine inandığımız insanlardan dua talebinde bulunuyorduk. Meryem, bu dualara icabetle hıfzedilecekti ve bu, doktorlarımızı daha da şaşırtacaktı.

“Risklerden biri de Meryem’in görme fonksiyonlarıyla alâkalıydı. Akciğer ve solunum problemleri sebebiyle bağlı olduğu cihazlardan Meryem’e % 70-80 oksijen ihtiva eden hava verildiği oluyordu (normal havada oksijen oranı % 21 civarındadır).  Mekanizması tam anlaşılamasa da, yüksek oksijen oranı erken doğan bebeklerde retinaya sıklıkla menfi tesir ediyormuş. Doktorlarımız, Meryem’in gözlerini gerekirse, operasyona alacaklarını söylediler. Hatta Meryem’in esas doktoru: ‘Meryem buradan göz ameliyatı olmadan taburcu olursa, ben de şapkamı yerim!’  demişti. Amerikan  kültüründeki ‘şapka yeme’  tabirini de bu vesileyle öğrenmiş oluyorduk. Aslında dindar bir Hıristiyan olan doktorumuza, Allah’a tevekkül ettiğimizi söyledik. Ancak o fazla ümitli olmamamız gerektiğini tekrar hatırlattı. Biz de hastaneden taburcu olmadan birkaç gün önce ona şapka şeklinde bir pasta yaptırıp hediye ettik; çünkü Meryem’e göz ameliyatı gerekmemişti. Doktorumuzu bu jeste çok içten teşekkür etmiş ve ‘Bu pastayı saklayabildiğim kadar saklayacağım. Ne zaman ona  baksam Allah’ın büyüklüğünü hatırlayacağım! Gözümün açılmasına yardımcı olduğunuz için size teşekkür ederim.’ demişti.

“Evet, yaklaşık 6 aylık bir bakımdan sonra Meryem hastaneden taburcu oldu. Bilhassa ilk üç ayı bilinmeyenlerle geçen bu sürede, Meryem’i birkaç defa kaybetme endişesi, uzun süre kucağımıza alıp sevememe, çeşitli operasyon  riskleri, ev-hastane arası  mekik dokumalar, Meryem’i canının yanması, zihin ve beden fonksiyonlarındaki belirsizlikler bizim için ağır imtihanlar olmuştu. Bu zaman zarfında, sevindiren gelişmeler karşısında şükür, endişelendiğimiz durumlar karşısında da dua, tevekkül ve sabırdan başka yolların insanı isyana götüreceğini eşimle birbirimize telkin ettik. Zor anlarda İnşirah Suresi’nin ‘Şüphesiz her zorluğun arkasında bir kolaylık vardır’  mealindeki âyetleri kalbimize düşürüldü. Benzer durumdaki diğer ailelerin durumu da bizi oldukça üzüyordu. Bu insanlar olanlara bir açıklık getiremiyor, bazıları güçlüklere dayanamayıp bebeklerini hastanede terk ediyorlardı.

“Meryem bugün üç yaş civarında. (2013 de)  Tahminlerin aksine, fazla gecikmeden emeklemeye, yürümeye ve konuşmaya başladı. Hastaneden çıktıktan sonra da gerekli tedavileri gördü. Birkaç küçük problem haricinde (geceleri öksürme ve yürürken bazen düşme gibi) Meryem, hamdolsun, şu anda oldukça sağlıklı. Hatta doktorlarımız Meryem’e hastalık kapmaması için, kapalı ortamlarda kalabalıkla uzun süre birlikte bulunmayı yasakladıkları halde, bunu kısa zamanda kaldırdılar. Erken doğan pek çok bebek taburcu olduktan sonra, hastalıklar yüzünden birkaç defa hastaneye yatırılmasına rağmen, Meryem’i rutin kontroller dışında hastaneye götürmemiz gerekmedi (binlerce şükür olsun!). Kontrollerde Meryem’i görüp ne kadar küçük doğduğunu öğrenen doktorlar şaşırıyorlardı. Özellikle Meryem’i nöroloğu, dualara icabet ile bebeğin yaşadığına inandığımızı belirttiğimizde: ‘Size katılıyorum. Çünkü bu kadar erken ve küçük doğan bir bebeğin bu kadar sağlıklı bir durumda olmasını bilim ve tıp ile açıklayamayız.’ dedi.”

Evet, biz de, dualara icabet eden, tahammülümüzün üstünde yük yüklemeyen, her icraatı hikmetli, çok şefkatli Rabb’imize (celle celâluhu) tekrar binlerce hamd ve şükrediyoruz.

[Safvet Senih] 31.5.2018 [Samanyolu Haber]

Avrupa Türkiye'ye rest çekmeye hazırlanıyor... Demokrasi yoksa mali yardım da yok

Avrupa Komisyonu'nun genişleme ve komşuluk ilişkilerinden sorumlu üyesi Johannes Hahn, Türkiye'ye yapılan üyelik öncesi yardımlarda kesintiye gidildiğini bildirdi. Hahn, kısaca IPA olarak adlandırılan üyelik öncesi yardımların 2018 yılı için ayrılan bölümünde yüzde 40 kesinti yapılacağını belirtti. Hahn, bu açıklamayı Avrupa Parlamentosu'nun (AP) Strasbourg'da dün akşam düzenlenen "Türkiye için katılım öncesi yardım aracı" konulu genel kurul oturumunda yaptı.

Hahn, oturumdaki konuşmasında, "demokrasi ve insan haklarının gerilediği Türkiye'nin Avrupa'dan uzaklaştığını" söyledi. IPA fonlarının azaltılması ve "öncelikli" alanlara yönlendirilmesini savundu. Demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti alanlarında faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarını adres gösterdi.

Avrupa Birliği (AB), katılım öncesi  yardımlar kapsamında 2014-2020 döneminde Türkiye için 4 milyar 453 milyon euro tahsisat ayırmıştı. Bu miktarın 2018 bütçesinden yaklaşık 253 milyon euro kesilecek. Kesintiye gerekçe olarak Türkiye'de demokrasi, hukuk devleti ve insan hakları alanlarında "gerileme" gösteriliyor.
750 milyon euro kesinti

Türkiye'de bu alanlarda bu yıldan itibaren olumlu gelişme gözlemlenmemesi durumunda, AB 2019 ve 2020'de de mali yardımlarda 253'er milyon euro kesintiye gidecek. Bu olasılığın gerçekleşmesi halinde Türkiye için 2014-2020 bütçesinden yapılan toplam kesinti yaklaşık 750 milyon euro olacak.

Avrupa Komisyonu, Türkiye için öngörülmüş IPA yardımlarının bir bölümünün AB Türkiye Delegasyonu tarafından doğrudan yönetilip dağıtılmasını da istiyor. IPA yardımları içinde sivil toplum diyaloğuna ayrılan bölümün bu kapsama alınması gündemde. Daha önceden altyapı çalışmaları için öngörülen mali yardımların bir bölümünün de insan hakları, hukuk devleti ve demokratikleşme gibi AB tarafından "öncelikli" görülen alanlara yönlendirileceği belirtiliyor.

AB böylelikle ilk defa, üyelik müzakereleri sürecindeki bir aday ülkeye tahsis edilmiş mali yardımlarda kesintiye gitmiş oluyor. Avrupa Parlamentosu'nda (AP) tüm siyasi gruplar bu kesintiyi destekliyor. Türkiye'ye yapılan mali yardımların kesilmesi konusunu ilk olarak geçtiğimiz yıllarda AP gündeme getirmişti.

IPA fonlarıyla alınan zırhlı araçlar

Çok sayıda AP üyesi, yapılan yardımların kesilmesini istemelerine gerekçe olarak "Türkiye'nin bu yardımlar aracılığıyla zırhlı araçlar satın alıp, bu araçlarla Suriye'den gelen bazı sığınmacıları zorla geri püskürtmek istemesini" gösterdi. AP Türkiye raportörü Kati Piri, genel kurulda söz alarak, IPA fonlarıyla satın alınan zırhlı araçların kullanımı konusunda Avrupa Komisyonu tarafından soruşturma başlatılması çağrısında bulundu. Aksi takdirde Komisyonun, "Türkiye'nin Suriye sınırındaki insan hakkı ihlallerinin işbirlikçisi olacağını" ifade etti. Kimi AB üyeleri de bu araçlarla "Suriyeli çok sayıda sığınmacının öldürüldüğünü" ileri sürdü.

Oturum sonunda tekrar söz alan Johannes Hahn ise bu iddialara karşı çıktı. IPA yardımları ile Türkiye'nin sınır güvenliği için silahsız zırhlı araçlar satın aldığını ancak bu araçlarla sığınmacı öldürüldüğüne dair hiçbir kanıt bulunmadığını söyledi.

[Samanyolu Haber] 31.5.2018

Ağaya bele$! [Naci Karadağ]

TRT’den sorumlu Bekir Bozdağ bey çok dertli çok.

İnanılmaz derecede mağdur ve haklı olarak çok şikayetçi!

Şöyle diyor:

“Bunlar daha gelmeden medyanın sesini kısmaya çalışıyorlar. Böyle kışkırtmalarla milletin evlatlarına suç işletmesinler.” (BKZ)

Malum muharrem inci TRT’den yana başından beri epey şikayetçi.

Her mitinginde bunu dile getiriyor.

Bir grup CHP’li ise sanki yayın yapacakmış gibi miting alanına gelen TRT canlı yayın aracına saldırmış.

Kesinlikle tasvip edilmeyecek bir olay.

Ancak Bozdağ’ın mantığı daha korkunç.

“Böyle kışkırtmalarla milletin evlatlarına suç işletmesinler.” ne demek ya Hu?

Ne kastediyor, kimleri kast ediyor Bakan Bozdağ. Bakan mı, sözcü mü her ne ise…

Medyanın sesi kısılmaya çalışıyormuş.

Hani bunlarda vicdan merhamet epeydir çürüdü de, artık akıl ve iz’anları da tartışma konusu olacak boyutta gerilemiş durumdalar galiba.

Sayın Bozdağ; medya dediğiniz şeyin bu ülkede yüzde 98’e yakını bizzat Tayyip Erdoğan’ın kontrolünde. Çoğunun mali yapısını o denetliyor, müdürlerini, habercilerini o atıyor. Atayamadıklarını da “Alo Fatih” aracılığıyla yapıyor. Haberlerin çoğu tek merkezden servis ediliyor. 10 gazete aynı gün aynı manşetle çıkıyor, 13 köşe yazarı virgülüne kadar aynı makaleyi aynı başlıkla aynı gün yazıyor. Dünyanın hiçbir yerinde görülmeyecek şeyler bunlar!

Medyayı babasının çiftliği gibi kullanan, devletin ajansını parti bültenine çeviren, devletin kanalını düğün salonu videocusu seviyesine düşüren Erdoğan ve Saray, medyanın sesinin kısılmasından dem vuruyor!

Ne olacaktı peki?

Züğürt Ağa filmini izlemişsinizdir mutlaka.

Güreşe meraklı Ağa, her yıl yağlı güreş turnuvası düzenler. Ve her yıl kendisi birinci seçilir. Çünkü turnuva sonucunda büyük bir şölen vardır ve ziyafetler çekilir. Köylü memnundur zira yılda bir kez de olsa karnı doymaktadır Harranlıların.

O seneki genç güreşçi biraz geç anlayan biridir ve yağcı kahyaların “aman ha ağaya mutlaka yenileceksin” talimatını anlamaz. Çıkar, denk bir ortamda güreşir ve ağayı perişan eder.

Ağa acı içinde kıvranırken kâhyalardan biri sorar:

“Ziyafet başlasın mı ağam?”

Ağa sinirden kudurmuş şekilde “ne ziyafeti” diye höykürür. Köylü ise galip gelen güreşçiyi linç etmek için kovalar!

Haksız rekabet yapar güçlü olan. Bu anlaşılabilir bir şeydir. Ancak biraz utanır, ne bileyim alttan alır, unutturur, gizler filan.

Bunlar hem eziyor, hem çöküyor, hem haksızlığın dibini buluyor sonra da mağduru oynuyorlar.

Hakikaten akıl alır gibi değil.

TRT çocuktan, at yarışı kanalına kadar her yerde kendini gösteren Tayyip Erdoğan varken, medyayı eleştirmek en son Bekir Bozdağ’a kalacak şeydir.

Gelin iktidarın çiftliğine dönmüş olan RTÜK’ün resmi rakamlarıyla olaya bakalım.

RTÜK istatistiklerine göre…

Erdoğan’a; 14-24 Mayıs tarihleri arasında

TRT1’de 2 saat 35 dakika 59 saniye,

TRT Haber’de 15 saat 25 dakika 22 saniye,

TRT 6’da 10 saat 27 dakika yer verildi.

Yani toplam 28 saat, 28 dakika Erdoğan izlenirken, Muharrem İnce’ye üç TRT kanalının verdiği toplam süre 2 saat 51 dakika oldu.

CNN Türk’te ise 30 Nisan-24 Mayıs tarihleri arasında AKP 30 saat 52 dakika, CHP 11 saat 33 dakika yer aldı. HDP ve Selahattin Demirtaş’a ise hiç yer verilmedi.

Bütün siyasilerin toplamından en az 5 kat fazla çıkıyor ekrana Erdoğan.

TRT Haber kanalında, 1-25 Mayıs tarihlerinde CHP ve Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’ye 3 saat 38 dakika 26 saniye yer verildi. AKP ile MHP’nin oluşturduğu Cumhur İttifakı’na TRT haber kanalında 31 saat 24 dakika 59 saniye süre ayrıldı.

İYİ Parti ve Meral Akşener’in aynı tarih aralığındaki yayınlanma süresi ise 9 dakika 30 saniye oldu. TRT Haber kanalı İYİ Parti ve Cumhurbaşkanı adayı Meral Akşener’in sadece 6 Mayıs tarihli Mersin mitingini yayınladı.

1-25 Mayıs tarihleri arasında, kendi Cumhurbaşkanı adaylarını çıkaran Saadet Partisi ve HDP’ye ise hiç yer ayrılmadı. Cumhurbaşkanı adayı Temel Karamollaoğlu ve Selahattin Demirtaş TRT Haber ekranlarında hiç görülmedi.

Karamollaoğlu ve Demirtaş’ın bu haksızlığı haykırması gerekirken Bozdağ’ın böylesi bir aymazlıkla şikayeti, hani tabir yerindeyse “insanda biraz utanma olur” deyimini akla getiriyor.

Başka bir feodalite güldürüsü olan Kibar Feyzo’daki Ağa gibi, istediğini yapan bir ağamız var. Buna rağmen kabahat hiçbir zaman onda olmadığı gibi, mağdur olan hep o!

Bütün kanalların kapısında Ağaya Beleş yazmasına rağmen muhalefetten şikâyet etmek, medyayı eleştirmek hangi aklın ürünüdür?

Öte yandan sadece ağanın beleş olarak paşa gönlünün istediği gibi kullanması değil. Bir de ambargo durumu var. Medya tarihine utançla geçecek şekilde hem de.

TRT başta olmak üzere belli başlı televizyon kanallarının gün boyu iktidar sözcülerine yer ayırması ve HDP başta olmak üzere diğer partileri görmemesi istatistiklere de yansıyor. RTÜK’ün CHP üyeleri İsmet Demirdöğen ve İlhan Taşçı’nın hazırladığı istatistiklere göre Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP’nin televizyonlardaki yeri CHP’den ortalama 10, HDP, İYİ Parti ve Saadet Partisi’nden 30 kat fazla.

TRT Haber kanalında 01-20 Mayıs 2018 tarihleri arasında AKP’ye CHP’nin 10 katı, MHP’nin 40 katı yer verildi. İYİ Parti’ye 9 dakika yer veren TRT, diğer partileri hiç görmedi. TRT Haber’in 20 günde siyasi parti ve temsilcilerine ayırdığı süre şöyle; AKP: 41 saat 18 dakika 15 saniye, MHP: 52 dakika 27 saniye, CHP: 4 saat 39 dakika 1 saniye, İYİ Parti: 9 dakika 36 saniye, HDP ve Saadet Partisi ise hiç yok.

Devletin resmi kanalına göre yaklaşık 10 milyondan fazla insanın partisi konumundaki iki siyasi parti bu ülkede yok hükmünde!

Hükümet Sözcüsü ve TRT’den sorumlu Başbakan Yardımcısı Bozdağ, CHP’nin Cumhurbaşkanı Adayı Muharrem İnce’nin TRT’ye yönelik eleştirileri karşısında, “İnce’nin mitingleri ve diğer faaliyetlerine, TRT ekranlarında, 4 saat 42 dakika yer vermiştir” açıklamasını yaptı. RTÜK’ün CHP’li üyeleri, TRT 1, TRT Haber ve TRT Kürdi’den oluşan “TRT ekranlarının”, 14-24 Mayıs tarihlerini içeren 10 günlük karnesini de çıkardı. Buna göre 10 boyunca “3 TRT ekranında” Cumhur İttifakı ve Erdoğan’a 28 saat 28 dakika 21 saniye; CHP ve İnce’ye 2 saat 51 dakika 51 saniye, İYİ Parti ve Akşener’e 9 dakika 30 saniye; yer ayırdı. 3 kamu kanalı birleşince bile HDP ve Saadet Partisi ile Cumhurbaşkanı adaylarının “0”lık tablosu değişmedi.

Hadi bir de “Lokal Fokus” yapalım.

Malum Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın seçim beyannamesini açıkladığı 24 Mayıs Perşembe günü TRT’nın 3 kanalı ile 9 özel televizyon kanalı yayın yaptı.

AKP’nin seçim beyannamesi TRT Haber ve TRT Türk’te tam 4.5 saat boyunca, TRT Kürdi ise 4 saat 15 dakika boyunca yayınlandı. CNN Türk, Erdoğan’ın beyanname programını 4 saat 26 dakika yayımlarken; NTV, HaberTürk, TGRT Haber, 4.5 saat boyunca AKP’nin beyannamesi için yayında kaldı. 24 TV ve Ülke TV ise AKP’nin programını 5.5 saat boyunca yayınladı. AHaber’in 3.5 saat yayımladığı AKP’nin 24 Haziran beyannamesi, Akit TV’de ise 3 saat boyunca ekrana aktarıldı. AKİT TV ise AKP’nin 24 Haziran beyannamesini 3 saat yayınladı. 12 Kamu ve özel TV kanalı, Erdoğan’ın seçim beyannamesi programını hemen hemen aynı saatlerdi yayınlamaya başladı, yayınları hemen hemen aynı saatlerde sona erdi. AKP, 12 kanalda saatlerce ekranda kaldı.

Akıl almaz, vicdan kabul etmez bir orantısızlık söz konusu.

Ama beyefendiler bundan bile memnun değiller, mağduriyet edebiyatı yapıyorlar.

Durum böyle olunca HDP Başkanı Demirtaş (Kendisi hapishanede) Twitter hesabından yaptığı paylaşımda, CNN Türk, TRT, NTV ve HaberTürk’e “HDP ve Demirtaş haberlerine de yer vermeyi düşünüyor musunuz” sorusunu sordu.

Medya, Meclisin üçüncü partisi olmasına rağmen HDP’yi parlamentoda da görmedi. HDP grup toplantıları NTV, CNN Türk ve Habertürk televizyonlarında 1107 gündür canlı olarak yayımlanmıyor. Hatırlayacaksınız; HDP grup toplantısının canlı olarak yayımlandığı 17 Mart 2015 tarihinde, HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’a “Seni başkan yaptırmayacağız” demesinden sonra medyada HDP grup toplantılarının yayımlanmasına son verildi.

Artık Ağa nasıl sinirlendiyse hala öfkesi geçmemiş olsa gerek!

[Naci Karadağ] 31.5.2018 [TR724]

Strese turp, gribe karnabahar…

Nar, turp, bal kabağı, ıspanak, karnabahar ve daha fazlası… Sebze ve meyveler içeriğindeki doğal vitamin ve minerallerle hastalıklarına meydan okuyor. Diyetisyen Merve Yüksek, stresten gribe kadar yılın her mevsiminde şikayetçi olunan rahatsızlıklar için elinizin altında doğal reçeteler olduğunu söylüyor. Nedir bunlar? İşte bir kaçı:

Nar: Yüzyıllardan beri kullanılan en faydalı bitkilerdendir. Doğal bir antioksidan olarak 1 bardak nar suyu vücudun günlük ihtiyacı olan C vitamininin yüzde 25’ten fazlasını karşılayarak mevsimsel hastalıklara yakalanma riskini azaltır. Nar taneleri aynı zamanda salatalar, aşure ve güllaca da katılabilmektedir. Narın en önemli özelliklerinden biri de kalbi ve damar sağlığını korumasıdır.

Turp: Kökü iyi bir C vitamini kaynağı iken, yapraklarında fazla miktarda A, K vitamini ve folat bulunur. Metal ile temas ettirmeden seramik bıçak ya da cam rende ile salatalarda kullanılabilir. A ve K vitaminleri yağda çözünen vitaminler olduğundan salatanıza zeytinyağı gezdirmeniz bu sebzenin vitamin değerini kat kat arttırır. Bağışıklığı güçlendirir, bağırsakları temizleyip kabızlığı giderir, cilde tazelik verir, stresi azaltır, saçların daha sağlıklı olmasını sağlar.

Brüksel lahanası: Doğru şekilde pişirilirse tadı çok lezzetli olabilen bu sebze iyi bir demir kaynağıdır. Günlük K vitamini gereksinmesinin yüzde 200’ünü, C vitamini gereksinmesinin yüzde 100’ünü ve omega-3 gereksinmesinin de yüzde 10’nu karşılayarak antioksidan etki gösterir. Tam bir sağlık deposu olan bu sebzeyi ortalama 7 dakika buharda pişirerek tükettiğinizde maksimum fayda sağlar. Sağlığınıza güzel bir yatırım yapmak için yemeklerin yanında 1 küçük kase Brüksel lahanası bulunmasına özen gösterebilirsiniz.

Bal kabağı: Vitamin, mineral, diyet lifi, omega-3 ve antioksidan kaynağı olan bal kabağı cilde iyi gelir. Kabağın parlak turuncu rengi onun önemli bir antioksidan olan beta karotenden zengin olduğunu gösterir. Mevcut çalışmalar betakaroten içeren zengin bir diyetin akciğer, kolon, mesane, serviks, meme, cilt gibi bazı kanser türlerine yakalanma riskini azaltabildiği ve kalp hastalığına karşı koruma sağladığını göstermiştir.

Karnabahar: İçeriğindeki fitokimyasallar sayesinde anti kanserojendir. Karnabahar kalori açısından fakir, besin öğesi açısından ise oldukça zengindir.  Pişirilirken etrafa yayılan kokusu nedeniyle bazı kişilerin uzak kaldığı bir besindir. Ancak bulaşıcı gribal enfeksiyonlar ve mevsimsel solunum hastalıklarında enfeksiyonlara karşı ve anti bakteriyel özellikte birçok aktif madde içermektedir. Özellikle kronikleşmiş idrar yolları enfeksiyonlarında oldukça etkili bir sebzedir. Lif içeriği sayesinde bağırsakların çalışmasını ve idrar atımını sağlayarak vücudu toksik maddelerden arındırır. Karnabaharı haşlayıp salata olarak, püre şeklinde garnitür olarak veya kıymalı yemek şeklinde tüketebilirsiniz. Buharda, fırında ya da sotelenerek etin yanına güzel bir garnitür olabilir.

[TR724] 31.5.2018

Bir mesajla ortalık karıştı, topluca cevap vereyim [Tarık Toros]

Adetim değil Twitter’da polemiğe girmek, birileriyle laf kavgası yapmak.

Çünkü sonu yok.

Karşındakini ikna edemeyeceğin gibi, dinlemiyor seni.

Okuyan da yararlanmıyor.

Taraflar birbirine bindiriyor sadece.

Hatta, hiddet bazı nahoşluklara kapı açıyor.

Uzak dururum, girmem.


**

Mahmut Akpınar, 25 Mayıs’ta bir tweet paylaşmıştı:

-Türkiye kirlenmiş bir siyasete “istikrar” için göz yumduğu, hırsızı yakalayan polisi savcıyı feda ettiği gün kaybetti. Şimdi onun faturaları çıkıyor. Kimsenin ağlamaya yok!


**

Bu mesajı alıntılayıp, üzerine “Haksız mı?” yazıp paylaştım.

Yüzde yüz katıldığım bir mesajdı.

Bu mesajıma @cemonat07 hesabından cevap geldi:

-Tamam da bir şey soracağım, 17-25 Aralık 2013’e kadar 11 yıllık süreçte, iktidarın hangi yolsuzluğu, usulsüzlüğü, adaletsizliği ile ilgili haber yaptınız?


**

Adetim değil dedim ama…

Buna dayanamadım, şöyle cevap verdim:

-Tamam da 2013’e kadar yolsuzluk/hırsızlık haberi yapan var mıydı? NTV, Habertürk verdi de biz mi vermedik? Yolsuzluk haberleri hükümeti sallamıştı da biz mi başımızı kuma gömmüştük? Bilakis, 2013’te hükümet boğazına kadar battığı halde bunlar destek verdi, biz hakikatı haykırdık.


**

Bu mesaj, epey paylaşım ve beğeni aldı.

Üç gün içinde 75 bin kişiden fazla kişi mesajı gördü ve okudu.

Tabi altında sorular sorular…

Özetle toparlarsak:

-2013’e kadar elinize hiç yolsuzluk haberi gelmedi mi?

-Geldi de yapmadınız mı?

-Kılavuzunuz NTV ve Habertürk mü?

-Hükümet 2013 yılına kadar çalmıyor muydu?

-Başınızı kuma mı gömdünüz?

-Ucu size dokununca mı yolsuzluğu gördünüz?

-Yoksa görüyordunuz da herkes gibi susmayı mı tercih ettiniz?

-Değilse, korkudan mı haykırmadınız?

-NTV yapmayınca sizin sorumluluğunuz bitmiş mi oluyor?


**

Topluca cevap vereyim.

Vereceğim cevap, yukarıda tweet’imin kısa bir tefsiri olacak.

Tane tane anlatayım:

AKP iktidarının ilk iki dönemini yolsuzluklarla hatırlayan çıkmaz.

İki mühim olay var yargıya intikal eden, Ali Dibo ve Deniz Feneri.

Her ikisi de iktidarı götürecek güçte değildi.

2013’ten sonra yargıya mutlak hakimiyet kuran AKP bunlarla da hesabını gördü, elini yıkayıp çıktı.


**

Partisi fark etmez.

Türkiye’de yolsuzluk olmayan belediye yoktur.

Öteden beri böyledir.

En çok rant üreten belediyede en büyük yolsuzluklar olur.

Eşyanın tabiatı budur.

Bundan sonra da olmaya devam edecektir.

AKP belediyelerinde de vardır, CHP belediyelerinde de.. HDP’li belediyelerde de…

Kimse ezbere “yok” demesin.

Bazı gazetelerde muhabirin getirdiği haber, sırf patronajın belediye ile menfaat ilişkisi yüzünden hasıraltı edilmiştir.

Olmuştur bu, binlercesi var.


**

Ben iki TV kanalında haber yöneteciliği yaptım.

Muhabirlerim böyle bir haber getirdi de vermemişliğim yok.

Basına yansıyan tüm önemli olay ve iddiaları da ekrana taşımışızdır.

Başkalarıyla karıştırmayın.

Sadece şu:

İktidara vurmak, zayıf karnını yakalayıp oradan yüklenmek için özel bir çaba içine girmedim.


**

Türkiye’de medya, özellikle 2008-2009’dan itibaren sırayla havlu atmaya başladı.

2011 itibariyle, medya mahallesi adeta dikensiz gül bahçesiydi.

AKP rejimi bununla yetinmedi, hepsini güvendiği isimlere emanet etti, yönetici, patron, köşe yazarı, vs.


**

2013 Aralık ayında, o güne kadar bırakın AKP tarihini, ülke tarihinde görülmemiş ölçüde devasa yolsuzluk ve rüşvet skandalı patladı.

Ortada milyarlarca dolar dönüyor, dört tane bakan ve çocukları boğazlarına kadar batmış görünüyordu.

Çok geçmeden, başbakan ve ailesinin suyun başını tuttuğu ortaya çıkacak, iddialar dünya çapında bir soruşturmanın fitilini ateşleyecekti.

Medyayı zapteden AKP, hukuku ve polisi günler içinde dönüştürdü.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün muazzam “noter” desteğiyle birkaç ay içinde dizginleri ele aldı.


**

İktidarın o en güçlü ve astığı astık kestiği kestik günlerinde yanında durmadık.

Sonu,

-Yalnızlaştırılmak,

-Şeytanlaştırılmak,

-Suçlanmak,

-Terörist ve hain ilan edilmek,

-Yayınları engellenmek,

-Reklamları kesilmek,

-Basılmak,

-El konulmak,

..ve nihayetinde kapatılıp sorumluları da hapse tıkılmak olan riskleri göze alıp işimizi yaptık.


**

Mahkemelere intikal etmiş dosyaların esasında kaldık.

Kişileri hedef yapmadık.

Basına yansıyan genel delillerin dışında bilgi ve belge yayımlamadık.

Bir tane bile özel haberimiz yoktur, hepsi ajanslara yansıyan bilgilerdir.

İnternete düşen illegal ses kayıtlarını hiç bir zaman vermedik.

Biz bu titizliğimizi geçmiş darbe soruşturmalarında da aynı biçimde gösterdik.

Arşiv, kayıtlar ve sicilimiz ortada.

Kastım, KANALTÜRK ve BUGÜN TV yayınlarıdır.


**

Türkiye tuhaf bir ülke oldu.

Belki hep böyleydi.

Muazzam bir mahallecilik var.

Kimse kendi dostuna arkadaşına toz kondurmuyor.

Bulmuşlar bir günah keçisi, boks torbası yumruklar gibi, ha bire saydırıyorlar.

Öfkelerini hafifletecek, kendilerini rahatlatacaksa devam etsinler, sorun yok.

Şahsen, vaktin ve sabrım var.

Hafızam güçlüdür.

İyi arşiv tutarım.

Hepsinin sicilini bir çırpıda önlerine koyabilirim.

Lakin…

Bize gerek kalmadan…

Zaman, hepsi hakkında hükmünü verdi, veriyor, verecek.


**

Nasuhi Güngör misal.

Attığı tweet’e bakar mısınız.

Bir insan kendi iskemlesini ancak böyle tekmeler, bize ne hacet:

“Üzülerek ifade edeyim ki, bizzat kendi yazdığım bu iddiaların kamuoyuna bilgi ya da belge gibi sunulacak hiçbir yanı yok. Ne gazeteciliğim, ne de bugüne kadar yaptığım herhangi bir görev bu kitaptaki sözkonusu iddiaları doğru kılmaz.”

[Tarık Toros] 31.5.2018 [TR724]

24 Haziran’ın cezaevi planı: Bahçeli, Çakıcı ve adamlarından ne istiyor? [Erman Yalaz]

24 Haziran erken seçim kararının taşlarını döşeyen MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Beştepe güdümlü politikalarıyla milliyetçi ve ülkücü camiayı şaşırtıyor. Partisinin broşürlerini bile AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’a açan Bahçeli, ısrarla cezaevindekilere ‘af’ talebinde bulunuyor.

Twitter hesabında yazdığı mesajlarında ‘ülkü ve ülke sevdalısı olan davalarının göze kara yiğitleri Alaattin Çakıcı ve Kürşat Yılmaz’ diye tanımladığı isimlerden Çakıcı’yı tutuklu olduğu ve tedavi gördüğü hastanede ziyaret etti.

ÇAKICI’NIN AF MEKTUBU

Alaattin Çakıcı önceki gün (Salı) Bahçeli’nin başlattığı ‘af ‘ çıkışında çıtayı bir üst kulvara taşıyarak, kendisine (cumhurbaşkanına) hakaret ettiği için 10 ay hapis cezasına çarptırıldığı Tayyip Erdoğan’a hitaben bir mektup yazdı. ‘Affı kendim için istemiyorum’ dediği mektubunda çakıcı şöyle seslendi Erdoğan’a; “Sayın Cumhurbaşkanım beni sevmiyorsunuz, ben de sizi sevmiyorum ama devletin başında kaldığınız sürece makamınızı ve devletimizi sevmek onur ve benim için bir şereftir. Ben öpülecek eli öperim, öpülmeyecek ele de tüküren bir adamım,  kimseden rica dilemedim ömrümde, şu an kendi adıma hiçbir türlü AF istemiyorum, Eğer çıkardığınız afta Alaattin Çakıcı muaftır ibaresini yasal olarak ekleyiniz. Ama bu konuyla ilgili sizden rica ediyorum milletin önünde Bürokraside rica, astın üste emridir, Lütfen bu rica kelimesini yanlış anlamayın teşekkür mahiyetinde Size rica ediyorum.”

BAHÇELİ’NİN ZİYARETİ VE ÇAKICI’NIN HASTANE GÜNLERİ

Kulağı delik, cezaevi ve hukuk dünyasını yakından bilen bir arkadaşımı dinleyince Bahçeli’nin başlattığı pandomimin giderek derinleştiği fikri oluştu bende. Bilgileri alt alta sıraladım. Hatırlayalım. 12 Nisan 2015 günü Bahçeli twitter hesabında yazdığı mesajlarıyla af tartışması başlattı. ‘PKK ve F..ö , terör ve  tecavüz suçları dışında kalan kader mahkumları’ dediği kitleye af istedi. 100 binden fazla insanı ilgilendiren bu af meselesinde Başbakan Binali Yıldırım ve Erdoğan’ın ‘gündemimizde yok’ açıklamasına rağmen yoluna devam etti. Altı gün önce yani 23 Mayıs’ta Alaattin Çakıcı’yı rahatsızlığı nedeniyle tedavi gördüğü Kırıkkale Yüksek İhtisas Hastanesi’nde ziyaret etti. Çakıcı, sağlık gerekçesiyle Kırıkkale Keskin T Tipi Cezaevi’ne nakledilmişti. Bahçeli’nin ziyaretinden 5 gün önce, yani 18 Mayıs’ta Çakıcı  sağlık sorunları nedeniyle Kırıkkale Yüksek İhtisas Hastanesi’ne kaldırıldı, burada özel bir odada tedavisine başlandı. Önceki gün ise Çakıcı, hem Bahçeli’ye övgüler düzdüğü hem de ‘Sorumsuz Sultan’ dediği Erdoğan’a ‘affı çıkar’ çağrısı yaptığı o mektubu yazdı.

‘MİLADI DOLMUŞ BUDA KILIKLI EFENDİ’DEN ‘TÜRKMEN BEYİ’NE

Buraya kadar akış normal gözüküyor. Ancak bundan sonraki bilgiler ve açıklamalar işin içinde iş var dedirtiyor. Birinci madde şu; Bahçeli’nin af çıkışından sonra  ‘Alaattin Çakıcı ve Kürşat Yılmaz gibi kardeşlerimizi çürümeye terk etmek ne kadar adildir?’ dediği Çakıcı ile ilişkisi sorunlu. Örneğin 12 Eylül 2015 günü Bahçeli’ye “Sen kimsin? 1980 öncesi ne hizmet yaptın? Hapishanede yıllarca mı yattın? Bir ülkücüye cezaevlerinde 1 TL’mi gönderdin? (…) Miladı dolmuş, yürüyen Buda  kılıklı efendi..” diye hitap ediyordu. Çakıcı’ya göre Devlet Bahçeli, ‘Türkmen Beyi’, Bahçeli’ye göre Çakıcı ‘Ülkücü Kardeş’.. Şimdi sarmaş dolaşlar yani. İşler durulmuşa benziyor!?

İkinci başlık; aynı manzara Erdoğan cephesinde de var. 12 Haziran 2016’da o dönem  Edirne F Tipi Cezaevi’nde iken Cumhurbaşkanı, eski Adalet Bakanı ve Cumhuriyet savcısına hakaret ettiği gerekçesiyle yargılandığı davadan toplam 3 yıl 7 ay hapis cezasına mahkum oldu. Erdoğan’a hakaretten  10 ay ceza aldı.

İL BAŞKANLARININ ZİYARETİ

Üçüncü husus Bahçeli’nin af çıkışından sonra yaşananlar. Bu kısım kamuoyu ile çok paylaşılmadı ama Bahçeli, Çakıcı’yı ziyaretinden bir gün önce Çakıcı’yı ziyaret için hastaneye Ankara İl Başkanı Turgay Baştuğ ve Başdanışmanı Murat Taner’i göndermişti. AKP ve Saray cephesi bu ziyaretlerin neresinde peki? Hasta tutukluların cezaevlerinden hastanelere bile sevk edilmediği OHAL Türkiyesi’nde elini  kolunu sallayarak tutuklu bir mafya liderini ziyaret gidebildiklerine göre o cephe de çalışıyor.

Bahçeli ve Erdoğan cephesinin kan uyuşmazlığı yaşadığı bu ülkücü tayfa ile ne işi olabilir ki? Birbirine tamamen zıt bu düşman kutupların ortak iş tutmasının bir anlamı olmalı. Büyük bir ihtimalle seçim kaybetme kaygısıyla daha büyük tezgahlar konuşuluyor ve bu ilişkiler ağı da puzzel’ın bir parçası.

24 HAZİRAN VE 8 TEMMUZ CEZAEVİ İSYANLARI

Olayları yakından takip eden kaynağım asıl başka bir soruyu gündeme getirdi ve ciddi bir uyarıda bulundu; asıl pazarlık Alaattin Çakıcı ve Kürşat Yılmaz’ın tutuklu adamları… 24 Haziran ve 8 Temmuz’un seyrine göre Bahçeli’nin ‘Ya 10 gün kala isyan çıkarsa’ dediği sözlerin hayata geçirilmesi pazarlığı yapılıyor. Yani cezaevlerinde isyan adıyla kaos, belki KHK ile akla gelmedik şeyleri planlanıyor.  Açık kaynak bilgilerine göre İstanbul, Ankara, İzmir’de ‘mafya operasyonu’ adıyla yapılan Emniyet Kaçakçılık ve Organize Şube Müdürlüklerinin operasyonlarıyla Çakıcı’nın 33, başka mafya çetelerinin onlarca elemanı gözaltına alınmış üç beş ay içinde. Birçoğu da tutuklanmış. Başka hangi organize suç çeteler, ülkücü mafya kılığıyla cezaevlerine alındı yakından takip edilmeli.

‘İzmir Şakran, Ankara Sincan, İstanbul Silivri cezaevlerinde ülkücü adıyla hapis yatmakta olan ya da son operasyonlarla cezaevine girenlerin hangi koğuşlara kimlerin yanına yerleştirildiğine dikkat edilmeli!’ diyor kaynağım. Çakıcı’nın adamlarından bir kaç ismin yakın koğuşa gelmesiyle rahatsızlıklarını cezaevi yönetimlerine, avukatlarına, yakınlarına iletenler olmuş.

HEDEFTE KİMLER VAR?

AKP’nin derin kulislerine de konu olmuş mevzu. Seçimi kaybetme riskine karşı kullanılacak kozlardan biri ‘af’ istenen cezaevleri. Müebbet hapis alanlar, emniyetçiler, askerler, albaylar, cemaatin önemli isimleri dedikleri bürokratlar ve kişiler hedefte. ‘24 Haziran’ın öncesinde ya da 8 Temmuz öncesinde bir cezaevi isyanı senaryosu ile KHK üzerinden seçim iptal edilir mi’ tartışması bile yaşanmış. Bu tartışmalarda ‘tohumuna para mı saydık’ diyen bir cellat ruhlu niyetlerini açık etmiş.  Ülkücü mafya adıyla katiller cezaevine yerleştiriliyor, ya da mevcutlar yer değiştirilerek hedef kişilere yakınlaştırılıyor.

Cezaevinde kan akıtmayı düşünen bu ekiple Alaattin Çakıcı’nın kanı ne kadar uyuşuyor bilmiyoruz;  ancak bildiğimiz bir şey var ki Bahçeli, 3 Kasım 2016’tan beri Saray’ın emrinden hiç çıkmadı. Saray da kaybetmemek için her şeyi yapmaya hazır. İddiaları ciddiye almak gerekir. Masum insanları bir de cezaevinde isyan adıyla hedefe koymalarına, ülkücü-mafya vs deyip koğuşlarda isyan ve katliam provaları yapmalarına kimse göz yummamalı.

[Erman Yalaz] 31.5.2018 [TR724]

Bir garip sponsorluk anlaşması: ‘Visit Rwanda’ [Hasan Cücük]

Futbol günümüzde en popüler spor dalı olmayı sürdürüyor. Milyonlarca taraftarlardan dolayı futbol artık bir endüstriye dönüşmüş durumda. ‘Her çocuk futbolcu olarak doğar’ sözü Brezilya’da bir darb-ı mesel olmakla kalmamış, futbolcu satışlarından elde edilen gelir ülkenin 3. ihracat kalemini oluşturuyor. Futbolun popülaritesinden yararlanmak isteyen firmalar sponsorluk anlaşmasıyla ürünlerini daha geniş kitlelere ulaştırma imkanı buluyor.

Futbolun dev kulüpleri Barcelona, Real Madrid, Manchester United, Bayern Münih, Juventus, Chelsea ve Arsenal gibi kulüplere sponsor olmak için iki rakamlı milyon dolarları ödemek gerekiyor. Adidas, Puma ve Nike gibi firmalar forma ve ayakkabı sponsorluğu için yarışırken, diğer firmalar formada bir yer kapmak için milyonları bir çırpıda gözden çıkarıyor. Arsenal geçtiğimiz günlerde ilginç bir sponsorluk anlaşmasına imza attı. Afrika ülkelerinden Ruanda ünlü kulübe forma sponsoru oldu. Anlaşmayla Arsenal’ın A takım, genç takım ve kadın takımları formalarının kol kısmında ‘Visit Rwanda’ (Ruanda’yı ziyaret edin) yazısıyla çıkacak. Bir dönem ismi iç savaş ve katliamlarla anılan Ruanda bu atılımla turizm gelirlerini artırmayı hedefliyor.

Dünyanın en fakir 19. ülkesinin milyonlarca dolarlık sponsor anlaşması

Buraya kadar herşey normal gözüküyor. Çünkü daha önce benzer sponsorluk anlaşması imzalayan ülkeler vardı. Örneğin Azerbaycan, 2012’de Atletico Madrid’le reklam anlaşması imzalamıştı. Atletico Madrid maçlarına formasında yazan ‘Azerbaijan Land of Fire’ (Azerbaycan, Ateş Diyarı) cümlesiyle maçlarını oynamıştı. Yine Katar, Barcelona’ya sponsor olmuştu. Bu ülkelerin yaptıkları sponsorluk anlaşmaları normal karşılanmıştı. Ruanda’nın ise durumu oldukça farklı. Dünyanın en fakir 19. ülkesinin milyonlarca dolarlık sponsor anlaşması imzalaması doğal olarak dikkat çekiyordu.

Ruanda, ‘Visit Rwanda’ kol reklamı için Arsenal’e 13 milyon dolar ödeyecek. Bu rakam, Premier Lig’de kol reklamına ödenen en yüksek ücret olarak tarihe geçti. Kişi başına gelirin ortalama 754 dolar olduğu Ruanda’da, Arsenal’e ödenecek para 17 bin 241 kişinin bir yıllık ücretine tekabül ediyor.

Sponsorluk anlaşması için Arsenal’in seçilmesinin özel bir nedeni var. Ruanda Devlet Başkanı Paul Kagame sıkı bir Arsenal taraftarı. İngiliz ekibinin son yıllardaki performansını dikkate aldığımızda Arsenal yerine daha popüler olan City, United veya Liverpool’u tercih etmek daha mantıklı olurdu. Çünkü ödenen rakam Premier Lig’de kol reklamı için en yüksek rakamdı. Tabi, devlet başkanı Arsenal taraftarı olunca, İngiliz ekibinin son dönemdeki görüntüsünün pek bir anlamı kalmıyor. Kagame, 22 yıldır Arsenal’i çalıştıran Arsene Wenger’in kulüpten kupasız vedasını bile beğenmemişti. Kagame, ‘Benim sevgili kulübüm Arsenal, Wenger gibi bir menajeri böyle uğurlamamalıydı. Wenger Arsenal’den kupasız ayrılıyor. Bunun suçlusu takımın sahipleridir” demişti.

Ruanda’nın Arsenal’e sponsor olması ülkesinde pek tepki çekmedi ama paranın gideceği ülke İngiltere’de hoşnutsuzluk sesleri yükseldi. 17 yıldır ülkeyi yöneten Kagame, 2017 seçimlerinde yüzde 98 oy almıştı. Aynı seçimle yapılan anayasa değişikliği ile Kagame’nin 2034’e kadar koltukta kalması garantiye alınmıştı. İngilizlerin hoşnutsuzluğunun sebebi ise, Ruunda’ya yapılan yıllık 80 milyon dolarlık yardım. Ülkenin kalkınması ve fakirlere yardım için gönderilen yardımın bir kısmının sponsorluk için Arsenal’in kasasına girmesine milletvekilleri de tepki gösterdi. Anlaşmanın ilan edilmesinden sonra açıklama yapan Muhafazakar Partili Andrew Bridgen, ‘İngiliz halkının vergilerinden toplanan paralar bir kulübün kalkınmasına kullanılamaz’ açıklamasını yaptı.

11 milyon nüfuslu Ruanda’nın adını önümüzdeki sezondan itibaren Arsenal’ın formasında göreceğiz. Bu reklam doğu Afrika’nın bu fakir ülkesine turist çeker mi bilinmez ama anlaşmanın tepki çektiği bir gerçek. Madalyonun diğer yüzünde ise klasik reklamın kötüsü olmaz gerçeği duruyor.

[Hasan Cücük] 31.5.2018 [TR724]

Londra’da tefecilerin keyfine diyecek yok [Semih Ardıç]

İki hafta geçmeden ikinci defa İngiltere’nin başşehri Londra’ya giden Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ile Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Murat Çetinkaya’nın şahsında Saray’ın iki yüzlü siyasetinin ne kadar oportünist olabileceğini ibretle takip ediyorum.

Şimşek ve Çetinkaya sadece birer elçi. İki elçi büyük fonları, nam-ı diğer küresel tefecileri ikna için şaşaalı bir hediye paketi hazırladı.

DOMATES YASAĞI YETTİ ÖZÜR DİLEMEYE

Suriye hududunda Rusya’ya ait savaş uçağının 24 Kasım 2015’te Türkiye tarafından düşürülmesini müteakip “Yine hava sahamız ihlal edilsin tereddüt etmeden yine düşürürüz.” beyanları iktidara yakın gazetelerin manşetlerini süslüyordu.

Kremlin Sarayı’nda oturan Vladimir Putin’in Türkiye’den domates ithalatını yasakladığı anda hepsi yalan oldu. O gün Putin’e takdim edilen özür mektupları kadar ibretlik manevralar yapılıyor finansın başşehri Londra’da.

Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsi ihtirasının bedelini o gün de vatandaş ödedi, bugün de vatandaş ödüyor.

ŞİMŞEK FAİZ ARTIŞI İÇİN TEMİNAT VERDİ

Şimşek yanına TCMB Başkanı Çetinkaya’yı almadan gecelik borçlanma faizinin yüzde 18’e çıkarıldığını ilan ettirmişti.

Londra’ya son bir haftada faiz lobisine yaptıkları izzet ü ikramın listesinin yer aldığı bir hediye paketi ile giden Şimşek yeni faiz artışı teminatı da verdi.

Hediye paketi tefeci faizi ile borç bulmakta kâfi gelmemiş olacak ki Şimşek, “Enflasyon arttıkça faiz de artacak.” taahhüdünde bulunmuş.

Bloomberg ve Reuters haber ajansları Şimşek’in yaptığı toplantıya katılan fon yöneticilerinin görüşlerine yer verdi.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 4 Haziran’da mayıs ayı enflasyon verisini ilan edecek.

Nisan sonunda yüzde 10,8’i bulan Tüketici Fiyatları Endeksi’nde (TÜFE) yukarıda çıkan her oran reel faizi düşürmemek için telafi edilecek. TÜFE ne kadar arttı ise son artışın üzerine o kadar ilave faiz artışı yapılacak.

YETMEZ, AMMA VELAKİN EVET…

Bloomberg’a mülakat veren New York merkezli Brown Brothers Harriman&Co.’da gelişen piyasalar direktörü olan Win Thin, “Enflasyonun hızlanması bekleniyor. Şahsen 7 Haziran’da tekrar artış yapmaları gerektiğini düşünüyorum.” sözleri ile küresel para baronlarının mevcut oranlarla iktifa etmeye niyeti olmadığını ima etti.

Reuters’e konuşan bir fon yöneticisi, “Verilen mesaj, geçen hafta Erdoğan’dan işittiklerimizden farklıydı.” ifadelerini kullandı. Bu da demek oluyor ki iki elçisi, Erdoğan adına özür diledi.

Özür beyanına rağmen ihtiyatı elden bırakmamış aynı kaynak: “Ekonomiye ilişkin kararlarda son sözü söyleyenin Erdoğan olduğunu düşünmemek elde değil.”

Londra’daki baronlar artık Erdoğan’a itimat etmiyor ve onu desteklemekte eskisi kadar iştahlı değiller.

‘O ZAMAN NE HALT YEMEYE LONDRA’YA GELİYORSUN?’

14 Mayıs’ta Londra’da öğle yemeği davetinde Erdoğan ile görüşen fon yöneticilerinden biri Reuters’e şu değerlendirmede bulunmuştu: “(Erdoğan) piyasanın bir avuç spekülatörden oluştuğunu düşünüyor ve hedef kitlesi de onlar değil. Hedef kitlesi, Türkiye’deki sıradan insanlar ve onların da düşük faizlere ihtiyacı var.”

Aynı fon yöneticisi, “Peki, o zaman ne halt yemeye Londra’ya gelip kurumsal yatırımcılara tam da duymak istemedikleri bu mesajı veriyorsun?” sorusunu yöneltmişti.

Piyasaya harp ilan eden de akabinde tefecilerle sulh için 81 milyonun cebindeki paradan daha fazla reel faiz ödemeyi taahhüt eden de kendileri.

Paraya en fazla muhtaç halde iken mahallede rastladığı her kimseye efelenen, hatta alacaklı manavın-kasabın önünde naralar atan bir borçlunun ne kadar itibarı kaldıysa Erdoğan’ın ve onun elçilerinin de batıda o kadar itibarı kaldı.

TÜRKİYE’DE PARALARI OLMASA DÖNÜP BAKMAZLARDI BİLE

Böyle iki ileri-bir geri manevralar piyasada öfkeyi dindirebilseydi keşke. Türkiye’de senelerdir verdikleri paralar olmasa son tiyatro oyununda asla sahnede yer almazlardı.

Onların bu saatten sonra tek derdi var: Paralarını kurtarmak. Dile kolay, kamu ve özel sektörden toplam 450 milyar dolar alacakları var.

Bunun için de ellerindeki para silahını merhamet etmeden kullanacaklar. O silahı sandıktan çıkarmalarına Erdoğan’ın hezeyana varan beyanları sebep oldu.

ELÇİLER NAZİKÇE AĞIRLANDI VE YOLCU EDİLDİ

1994’te Tansu Çiller’in inadı Türkiye’ye on milyarlarca lira bedel ödetmişti. 2018 senesinde ise Erdoğan’ın netameli iktisat tahsilinin maliyeti ile karşı karşıyayız.

Londra’da bahar havasından eser yok. Hâlâ sert rüzgârlar esiyor.

Elçiler nazikçe ağırlandı, renk verilmedi. İyi niyet temennilerinde bulunuldu o kadar.

Şimşek ve Çetinkaya boş bir çantayla Türkiye’ye yolcu edildi.

Bu seferki ekonomi dersi, nam-ı diğer akıl parası hakikaten çok kabarık olacak.

Ankara’da 24 saat için çok uzun derler. 24 Haziran 2018 Pazar gününe hayli vakit var…

[Semih Ardıç] 31.5.2018 [TR724]

Mehmet Şanver’den işkence itirafı [Bülent Korucu]

Emekli korgeneral Mehmet Şanver, 15 Temmuz’un kilit isimlerinden biri. Moda’da basılan ve havacı generallerin toptan  ele geçirildiği düğünün ev sahibi. O gün ve sonrasında yaşadıkları pek çok sırrı içinde barındıran bir özet gibi. Şanver, 15 Temmuz’dan sonra kamuoyu önüne çıkma cesareti gösteren ender kişilerden. İki uzun mülakat ile yetinmedi bir de kitap yazdı. Bu motivasyon, Hava Kuvvetleri Komutanı olmasına kesin gözüyle bakılırken istifaya zorlanmasından kaynaklanıyor. Söyledikleri ve setrettiklerinde de istifaya giden süreçte yaşadıklarının etkisi muhakkak. ‘Biraz korku, biraz öfke; karşınızda Mehmet Şanver!’ http://www.tr724.com/biraz-korku-biraz-ofke-karsinizda-mehmet-sanver/ Başlıklı yazımda bunu biraz analiz etmiştim.

Şanver’in, kitabı mülakatların biraz daha ayrıntılandırılmış hali. Fakat yeni unsurlar da eklenmiş. Benim gördüğüm en önemli bölüm, sorgulardaki işkenceyi kayıt altına aldığı kısımlar. Daha doğrusu ima edip yazamadığı tanıklıklar. Bu örnek bile ülkedeki korku ortamının boyutunu gösteriyor. Şanver gözaltındayken Ankara Emniyetinde tutulan askerlerin maruz kaldığı işkencelere bizzat şahit olmuş ancak yazamıyor. “Şahit olduğum bazı olaylar bugün dahi birer kötü anı olarak hafızamda yer işgal ediyor.” diyor emekli general. “Bir spor salonu dolusu turuncu tişörtlü, siyah pantolonlu, ayakları çıplak elleri ve gözleri bağlı yüzlerce insandan” bahsediyor. ‘Turuncu kıyafetlelerin işi hiç de kolay değildi.’ diye ekliyor.

TURUNCU KIYAFETLİLERİN MARUZ KALDIKLARI…

Şanver dört farklı yerde bu turuncu kıyafetlilerden söz ediyor ancak bir türlü ayrıntıya girmiyor. En ileri cümle 307. sayfada yer alıyor: “Sorgu derken, normal ifade anlaşılmasın; tutuklu şahısların elleri ve gözleri bağlıydı ve sorgulama yöntemi burada paylaşılmayı gerektirmeyecek tarzdaydı.” Paşa, bir insanlık suçu olan işkenceyi ifşa etmekten kaçınmakla kalmıyor, işine gelen yerlerde işkence altında alındığına tanık olduğu ifadelere dayanarak suçlamalarda bulunuyor: “Gözaltındakilerin ifadeleri, tutukluların itirafları ve güvenlik güçlerinin titiz çalışmaları sonucunda gün yoktu ki yeni bir gelişme olmasın, yeni gözaltı/tutuklama süreci yaşanmasın.” Şanver, kendisi gözaltına alındığında amiri olan Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal tarafından yalnız bırakıldığını belirterek sitem ediyor. Oysa kendisi de astlarından gözaltına alınan ya da tutuklanan hiç kimseye sahip çıkmadı, tanıklık etmedi. Hatta yargısız infazalara girişiyor, tutuklamaların tamamını haklı gören ifadeler sarf ediyor. Mesela 2. Ordudaki tutuklamalara doğru nazarıyla bakıyor. Oysa mahkum olanların yanında tutuklu yargılanan eski 2. Ordu Kurmay Başkanı Tümgeneral Avni Angun’un da aralarında bulunduğu 57 sanık beraat etti.

Şanver’in diğer bir çelişkisi de Akın Öztürk’le ilgili. Kendisini zorla akademiye gönderen, terfilerinde önemli bir destekçi olan Öztürk Paşa’ya emekliliye razı olup onun yolunu açmadığı için epey öfkeli. Akıncı Üssüne müdahale etmek için Öztürk’ü Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’ın gönderdiğine şahit olmuş, bunu da anlatıyor. Ama onun darbeci olduğunu ima etmekten de geri durmuyor. Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, Öztürk için bizzat telefon açıyor; Ünal, ona yapılan suçlamalara kuvvet olarak basın yalanlaması yapılmasına onay veriyor. Ancak birileri ilk dakikadan Öztürk’ün suçlu olduğuna karar vermiş, hatta ağzından itiraf bile kaleme alıp Anadolu Ajansı’na servis yaptırmıştı. Koca generaller, harbiyeli öğrencilerle birlikte orgeneral Öztürk’ü de kurban vermişler. Şanver’in anlattıklarından bu anlaşılıyor.

Kitapta göze çarpan bir husus da Şanver’in kendisini neredeyse Türk Silahlı Kuvvetlerindeki tek başarılı ve namuslu kişi gibi göstermesi. Bütün görev yaptığı yerleri ‘enkaz devraldım, şaha kaldırdım’ parantezinde anlatıyor. Onun terfileri dışındakiler ya bir katakulli sonucu ya da hatalı değerlendirme. Ona göre ‘FETÖ’ askeri yargı dahil bütün TSK’yı ele geçirmiş, bir tek kendisine güç yetirememiş! 2004, 2008 ve 2012 Yüksek Askeri Şuralarında birinci sıradan terfi almayı ve hep stratejik görevlerde bulunmayı nasılsa başarmış. Modaya uyarak kumpas mağduru hikayeleri anlatmayı ihmal etmiyor. Makam odasına dinleme cihazı konulduğu iddiası bunlardan biri. Karşısındaki kanepede minderlerin arasında ışığı yanıp sönen ve üzerinde ‘dinleme cihazı’ yazan bir böcek bulmuş. Yakın çalışma arkadaşlarını bizzat seçtiği için sızma olmamasıyla övünürken odasındaki böceğin failini bulamamış. Cihazın faal olmadığını rapor eden kriminal laboratuarına öfkelenmekle yetiniyor. Bozuk da olsa varsa o cihazı yerleştireni bulmak onun işi olmalı değil miydi?

RUS UÇAĞINI DÜŞÜRÜN EMRİ ABİDİN ÜNAL’DAN

Kitaptaki önemli ifşalardan biri de düşürülen Rus uçağına dair ayrıntılar. Kitabın tanıtım mülakatlarında kısaca bahsettiği olayı bütün teferruatıyla yazmış. Şanver, “Uçak düşürülmüş emir büyük yerden gelmişti. Bundan sonraki işler bana düşmekteydi.” diye söze giriyor. “Hava Kuvvetleri Komutanı odasında bulunan hava sahası ekranında karşılıklı durum teatisinden sonra; Rus uçaklarının ısrarla hava sahamıza yönelik uçuşlarını devam ettirmesi, birinci uçağın ihlalini müteakip ikinci uçağında ihlal yapması üzerine, daha önce atış pozisyonuna geçirilen hava savunma nöbetçilerimize telefonda an be an olayı takip eden komutan onayı ile atış emri verilir.” Bu kadar teknik cümleden ortaya çıkan sonuç vur emrini bizzat Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Abidin Ünal vermiş. Gariban pilotlar tutuklu, daha önce ‘yine olsa yine düşürürüz’ diye meydan okuyan cumhurbaşkanı Erdoğan, bunu da ‘FETÖ’ye yıkan açıklamalar yaptı. Kitapta, iki sözleşmeli mühendis subayın orduda kalması için verdiği mücadeleyi uzun uzun anlatan Şanver, nedense görevini yapan iki pilota sahip çıkmamış? Muharip Hava Kuvvet Komutanı olarak bu ona düşerdi. Hatıratında yazmak sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor.

İster vefasızlık isterse liderlik eksikliği deyin Şanver benzer bir tavrı darbe gecesi tanık olduğu olaylara ve personele de göstermiş. 209. Sayfada anlattığı MAK personeli bunlardan biri. “Komutanım sizi çok severiz. Bu işi düzeltecek biri varsa o da sizsiniz. Ne yapıyorsak sizin güvenliğiniz için yapıyoruz. Kusura bakmayın.” Şeklinde özür beyan ederek konuşan bir ‘darbeci’ var. Daha sonra gözlerini bağlayan başka bir astsubay da yaptığı işlem için özür dilemiş. Şanver üst düzey bir komutan olarak bu çocuklar ne demek istiyordu, akıbetleri ne oldu diye hiç düşünmemiş. Onun soramadığı bir başka soruyu biz soralım. Ceride kayıtlarına göre sabah 6:29’da Cumhurbaşkanlığı Sarayı yakınındaki bir köprülü kavşak ve otopark F16’lar tarafından bombalanır. Hareketli hedef Rus uçağını ıskalamadan tam isabetle vuran pilotlar onun yüz katı büyüklüğünde yerde haraketsiz duran bir hedefi nasıl ıskalamış? Başarısız darbeci psikolojisi tam da tersini yapar ve Saray’ı tam göbeğinde vurmaz mıydı?

YENİ KOMUTAN HAKKINDA İMALAR…

Mehmet Şanver’in, iki gözaltı sürecinde ve YAŞ’ta onu yüzüstü bıraktığına inandığı Komutanı Ünal’a dair ağır eleştirileri var. Mülakatlardaki suçlamalarına Ünal, “Şanver’in kitabının satışlarına alet olmayı istemem. Ben daha 2-3 hafta önce Çatı Davası’nda bütün hikâyeyi baştan sona anlattım. Tekrar böyle bir diyalog ortamının oluşmasını şık bulmuyorum. O makama gelmiş insanların da bu tarzda bir diyalogu oluşturması hoş değil,” şeklinde cevaplamıştı. Kitapta ise görevi Ünal’dan devralan Orgeneral Hasan Küçükakyüz hakkında bir kısım imalar yer alıyor. Liyakatsizlik en küçük eleştirisi. Siyasi manevra ile terfi aldığını iddia ediyor. Tanık olarak da isim vermeden Ünal’ı gösteriyor. ‘oldukça yüksek seviyeli bir bilgi kaynağı’nın söylediğine göre Şanver hakkında dosya hazırlanmaktaymış. O kişinin Ünal olduğu şu cümlede saklı: “Aslında bilgi veren kişinin YAŞ’ta hakkımı koruması gereken kişi olması durumu daha karmaşık hale getiriyordu.”

Şanver, 15 Temmuz’da SAT komandolarını Küçükakyüz’ün uçağının taşıdığı bilgisini paylaşıyor. Uçağa bu emri ancak Kuvvet Komutanı ve Küçükakyüz’ün verebileceğini belirtiyor. Emri kimin verdiğini ortaya çıkaramadığını vurgulayıp mahkemelerin çözmesini istiyor. Yerine terfi eden komutana karşı kıskançlık saikiyle bile olsa yerinde bir soru. Öyle ya böylesine üst düzey bir kolaylığı kim gösterdi? Terfi alan ya da görevde kalan başka isimlerle ilgili de doğru soruları soruyor. Şanver’in cümle arasına sıkışmış imaları üzerine gidilse 15 Temmuz fotoğrafı daha net görülebilir. Şanver’den dinleyelim: “Eskişehir Ceridesinde ilginç bir kayıt dikkat çekmektedir. Akıncı Üssünü bombalamak maksadıyla; Diyarbakır 8. Ana Jet Üs komutanlığına ait iki F16’ya emir verilmiştir. Uçaklar yüklü olarak 08:27’de pist başında kalkış için hazır hale gelmiş, kalkış için emir beklemektedir. Bomba yüklü uçakların kalkışı kimin emriyle ve nedendir bilinmez 1BHHM tarafından iptal edilir.” (sayfa 264) bu yüzden ilk bomba ancak 11:15’de atılabilecektir. Şanver’in bahsettiği bu iptalin ne demek olduğunu anlamak için 268. Sayfadaki bilgiyi göz önünde bulundurmak lazım. 1BHHM bizzat Genelkurmay Başkanı Akar’ın aramasına rağmen Akın Öztürk ve Yaşar Güler’in Akıncı’dan ayrılmasına izin vermemiştir. Şanver’in atıf yaptığı ceride kayıtlarına göre AKP milletvekili emekli hava tümgeneral Şirin Ünal da 1BHHM’yi aramakta ve cumhurbaşkanının talimatlarını iletmektedir. Acaba iptal emri en yukarıdan mı gelmiştir. Ünal’ın 15 Temmuz günü Genelkurmay Başkanı’na yaptığı gizemli ziyareti de hatırlamakta yarar var.

Şanver, 235. Sayfada ise darbe yanlısı uçakların Diyarbakır’dan kolayca kalkış yapmasına ve buna rağmen üsse vekaleten komuta eden kurmay albay Edip Özcan Akgülay’ın terfisine dikkat çekiyor. “Sebebini üs komutan vekili, aynı zamanda üs harekat komutanı olan kurmay albay Edip Özcan Akgülay (şu anda tuğgeneral ve Merzifon üs Komutanı) daha iyi bilecektir.” Bir çelişkiyi de biz ekleyelim; o gece üssü vekaleten yöneten komutan terfi alırken, Şanver’in kızının düğününde olan ve derdest edilen komutan tuğgeneral Deniz Kartepe tutuklanmıştır.

Ceride kayıtları Erdoğan’la ilgili bir spekülasyona da son noktayı koyuyor. Erdoğan, Dalaman’dan 01:43’te haraket etmiş. Yani kendisini almaya gelen timin 3:45’te Marmaris’e varmasından en az iki saat önce Dalaman’dan haraket etmiş. Dalaman’a dair başka bir bilgi de Hava Korgeneral Yılmaz Özkaya’nın 15 Temmuz gecesini üsste geçirmesi. 16 Temmuz 13:28’de bir uçak Özkaya’yı almak üzere Dalaman’a uçmuş. Kuşların bile uçmaya korktuğu saatte Özkaya, VİP CASA uçağı ile uçabilmiş. O gece Dalaman’da astsubay misafirhanesinde ‘istirahat’ eden Özkaya’nın halen görevde olduğunu söylememe gerek var mı?

AKAR’LA GÖRÜŞMEYİ EŞİNE ANLATMIŞ!

’15 Temmuz. Kartal yuvasının istilası’ kitabında en şaşırdığım bölüm, Şanver’in Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’la görüşmesini kelime kelime eşine anlatması. Görüşme zaten tuhaf; Akar tek tek görüştüğü komutanlardan fişleme istemiş. “Her zamankinden farklı olarak somut bilgi ve belgelere dayalı değil, şahsi kanaatlere göre komutanlardan kendi fikirlerini ve personel değerlendirmelerini talep ediyordu.” Şanver görüşmeyi böyle özetlemiş. Bu tuhaf görüşmeyi yine tuhaf biçimde eşine natletmesinin gerekçesi olarak Genelkurmay Personel Başkanı Korgeneral İlhan Talu’nun hazır bulunmasını gösteriyor. (sayfa 127)

Şanver, emekliliğe zorlanmış, Komutanı Ünal tarafından yüzüstü bırakılmış, gözaltına alınarak gözdağı verilmiş komutan olarak kırgın vedasını anlatmış. 298. Sayfadan başlayarak yazdığı tam YAŞ’a denk getirilen ikinci gözaltı süreci halen devam eden işkence uygulamalarının kısa ve sansürlü tasviri. ‘İfademi müşteki olarak aldılar’ dese de sorular onu doğrulamıyor. Kendisinin de ‘zalimce’ diye nitelediği ve ancak şüphelilere sorulabilecek sorulara muhatap olmuş. Odasını toplarken daldığı derin düşünceler ve mucize beklentisini şöyle anlatıyor: “Aslında sadece vakit geçiriyordum. Evrakları bu denli detaylı ve dikkatli okumamın anlamı yoktu. Belki bir mucize olur, bir rüyadan uyanır, birisi tüm bunların yalan olduğunu söyler beklentisi de maalesef boşa çıktı. Besmele çekip Hava kuvvetlerine ait son resmi evrakım olan istifa dilekçesini imzaladım.”

Şanver, “silah arkadaşlığı, kader arkadaşlığı ilkelerine ihanet edenlere, şahsi ikbal uğruna asker yeminini unutanlara hakkım helal değil” diyor. Sizce kimi kastediyor? Benim aklıma birileri geliyor ama…

[Bülent Korucu] 31.5.2018 [TR724]