ByLock tutuklamalarında delil ne? [Avukat Orhan Gökevren]

MİT TARAFINDAN ÇÖZÜLDÜĞÜ İDDİA EDİLEN BYLOCK İLETİŞİM BİLGİLERİ CEZA YARGILAMASINDA DELİL NİTELİĞİNİ TAŞIYOR MU ?

Bu sorunun cevabını bulabilmek için öncelikle bilinmesi ve açıklığa kavuşturulması gereken kavramlar; "iletişimin dinlenmesi ve kayda alınması", "iletişimin tespiti" ve "telekomünikasyondur".

Ceza Muhakemesi Kanunu ile Türk Ceza Kanununda tanımı yapılmayan bu kavramlar 10.11.2005 tarih ve 25989 sayı ile 14.02.2007 tarih ve 26434 sayılı Resmi Gazetelerde yayımlanan iki ayrı yönetmelikte tarif edilmiştir.

Buna göre;

İLETİŞİMİN DİNLENMESİ VE KAYDA ALINMASI: Telekomünikasyon yoluyla gerçekleştirilmekte olan konuşmalar ile diğer her türlü iletişimin uygun teknik araçlarla dinlenmesi ve kayda alınmasına yönelik işlemlerini tarif eder. Örneğin BYLOCK ile yapılan iletişimin içeriğini dinleme ve kaydetme bu kapsamdadır.

İLETİŞİMİN TESPİTİ: İletişimin içeriğine müdahale etmeden iletişim araçlarının diğer iletişim araçlarıyla kurduğu iletişime ilişkin arama, aranma, yer bilgisi ve kimlik bilgilerinin tespit edilmesine yönelik işlemlerini tarif eder. Örneğin BYLOCK ile yapılan iletişimin içeriği kaydedilmeksizin, bu program üzerinden kim, kiminle, ne zaman, nerede iletişime geçtiğinin tespiti bu kapsamdadır. 

TELEKOMÜNİKASYON: İşaret, sembol, ses ve görüntü ile elektrik sinyallerine dönüştürülebilen her türlü verinin; kablo, telsiz, optik, elektrik, manyetik, elektromanyetik, elektro kimyasal, elektro mekanik ve diğer iletim sistemleri vasıtasıyla iletilmesi, gönderilmesi ve alınmasıdır. Örneğin akıllı telefonlarda kullanılan BYLOCK adlı program ile yapılan iletişimin bu kapsamda kaldığı tartışmasızdır.

İLETİŞİMİN DİNLENMESİ VE KAYDA ALINMASI: Bir suç dolayısıyla yapılan soruşturma ve kovuşturmada, şüphelinin ve sanığın telekomünikasyon yoluyla iletişiminin dinlenilebilmesi ve kayda alınması Ağır Ceza Mahkemesinin oy birliği ile vereceği karar ile mümkündür. (CMK 135/1) Örneğin BYLOCK ile yapılan iletişiminin dinlemesi ve kaydedilmesi ancak Ağır Ceza Mahkemesinin oy birliği ile vereceği karar ile söz konusu olabilir. Eğer bu çerçevede alınmış bir mahkeme kararı yok ise iletişimin dinlenmesi ve kaydedilmesi hukuka aykırıdır. Bununla birlikte hukuka aykırı olarak yapılmış bir dinleme ve kayda alınma söz konusu ise bu şekilde elde edilen kayıtların da ceza soruşturmasında ve kovuşturmasında delil olarak kullanılması mümkün olmadığı gibi bu işlemi yapanlar için Türk Ceza Kanununun 132 ve 133. Maddelerindeki Haberleşmenin Gizliliğini İhlal ve Kişiler Arasındaki Konuşmaların Dinlenmesi ve Kayda Alınması suçlarının oluşacağı açıktır.

Ceza soruşturmasında ve kovuşturmasında MİT'in CMK'nın 135. Maddesi kapsamında iletişiminin dinlenilebilmesi ve kayda alınması yönünde Sulh Ceza Hakimlikleri ya da Mahkemelerden karar alabilmesi ve bu çerçevede adli bir soruşturma yürütmesi bizim hukuk sistemimizde mümkün değildir.

MİT ancak kendi teşkilat kanunu'nda belirlenen görev tanımına uygun olarak istihbarat amaçlı dinleme kararı alabilir. Eğer bu çalışmalarda suç tespit edilmiş ise yapılacak olan bununla ilgili olarak soruşturma makamlarını bilgilendirmek ve paylaşımda bulunmaktır.

MİT'in görevi 2937 sayılı Kanun'un 4. Maddesinde "Türkiye Cumhuriyetinin ülkesi ve milleti ile bütünlüğüne, varlığına, bağımsızlığına, güvenliğine, Anayasal düzenine ve milli gücünü meydana getiren bütün unsurlarına karşı içten ve dıştan yöneltilen mevcut ve muhtemel faaliyetler hakkında milli güvenlik istihbaratını Devlet çapında oluşturmak ve bu istihbaratı Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri ile gerekli kuruluşlara ulaştırmak" olarak tanımlanmıştır ve  ancak bu çerçevede istihbari dinleme yapabilir.

Önleme ya da istihbari dinleme olarak da tarif edilen bu dinleme şekli aynı zamanda adli soruşturma görevleri dışında polis ve jandarmaya da tanınmış bir yetkidir. Bu husus 2559 sayılı PVSK'nın Ek 7. Maddesinde, 2803 sayılı Jandarma Teşkilat Kanunu'nun Ek 5. Maddesinde ve 2937 sayılı MİT Kanunu'nun 6. Maddesinde düzenlenmiştir. Ancak istihbari dinlemeler ile elde edilen kayıtların bu amaç (istihbarat amacı) dışında kullanılması mümkün değildir. Nitekim bu husus 2937 sayılı MİT Kanunu'nun 6.maddesinde "Bu madde hükümlerine göre yürütülen faaliyetler çerçevesinde elde edilen kayıtlar, bu Kanunda belirtilen amaçlar dışında kullanılamaz" şeklinde düzenlenmiştir. Söz konusu bu düzenlemenin hiçbir istisnası bulunmamaktadır. Polis ve Jandarmanın adli soruşturma kapsamında ayrıca dinleme yetkileri bulunduğu halde,  istihbari nitelikteki dinlemelerden elde edilen kayıtlar bu soruşturmalarda delil olarak kullanılamamaktadır.

Nitekim aşağıda birkaçı alınan istikrar bulmuş çok sayıda Yargıtay içtihatları da Kanunun bu hükmünü hiç bir yoruma yer vermeyecek netlikte teyid etmiştir.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 17.05.2011 tarih ve 2011/9-83 E., 2011/95 K. Sayılı içtihadında; "5397 sayılı Yasa uyarınca önleme amaçlı iletişimin tespiti ve denetlenmesine, ancak suç işlenmesinin ve kamu düzeninin bozulmasının önlenmesi amacıyla başvurulabilecek ve önleme amacıyla yapılan iletişimin tespiti ve denetlenmesi sonucunda ulaşılan bulgular da, yasanın öngördüğü amaçlar dışında ve bu arada bir ceza soruşturması veya kovuşturmasında delil olarak da kullanılamayacaktır."

Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 2011/93 E.  2011/95 K. Sayılı içtihadında ; "… sayılı iletişimin tespiti kararının, 5397 sayılı Yasanın 2. maddesi ile 2803 sayılı Yasaya eklenen Ek 5. madde uyarınca verilen (ve 2937 sayılı Yasanın 6. Maddesi uyarınca verilen) önleme dilemesi kararı niteliğinde olması karşısında, bu şekilde ulaşılan bulgular, yukarıdaki açıklanan ilkeler doğrultusunda ceza yargılamasında delil olarak kullanılamayacağından ve bu bulgulara dayalı hüküm kurulamayacağından, önleme amaçlı iletişimin denetlenmesi sonucunda ulaşılan bulgular dışındaki somut deliller değerlendirilerek sanığın hukuksal durumunun tayin ve takdiri gerekmektedir." 

Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 21.10.2014 tarih ve 2012/1283 E.,  2014/430 K. sayılı içtihadında "…Önleme amaçlı iletişimin tespiti ve denetlenmesi sonucunda ulaşılan bulgularla bir suç işlendiğinin anlaşılması karşısında, elde edilen bu bulgular, 5397 sayılı Kanunun 1 (2559 sayılı Yasaya ek), 2(2803 sayılı Yasaya ek),. ve 3 (2937 sayılı Yasaya ek)  maddeleri uyarınca, kanunun öngördüğü amaçlar dışında ve bu arada bir ceza soruşturması veya kovuşturmasında delil olarak kullanılamayacağından… "

Şu hale göre özetle; soruşturma CMK'nın 135. Maddesi kapsamında usulüne uygun olarak alınmış bir iletişimin dinlenmesi ve kayda alınması kararı bulunmadığı gibi, istihbarat amaçlı  alınmış bir önleme dinlemesi kararı bulunsa dahi bu şekilde elde edilen kayıtların ceza soruşturması veya kovuşturmasında delil olarak kullanılması mümkün değildir.

İLETİŞİMİN TESPİTİ

Bir diğer husus BYLOCK ile yapıldığı iddia edilen iletişimin içeriği kaydedilmeksizin, bu program üzerinden kim, kiminle, ne zaman, nerede iletişime geçtiğinin tespitinin hukuki değerinin olup olmadığıdır?

Şüpheli (soruşturmada) veya sanığın (kovuşturmada) telekomünikasyon yoluyla iletişiminin tespiti soruşturma aşamasında hâkim (Sulh Ceza Hakimi), kovuşturma aşamasında mahkeme kararına istinaden yapılır. (CMK 135/6) Böyle bir kararın olmadığı hallerde, bu çerçevede yapılan tespitlerin hukuki bir değerinin olmadığı ve ceza soruşturması ve kovuşturmasında delil olarak kullanılamayacağı yukarıda izah edilmişti.

Bununla birlikte usulüne uyun olarak alınmış bir karara istinaden yapılmış bir iletişim tespiti söz konusu ise bu durumda da iletişimin içeriği kaydedilmediğinden kim, kiminle, ne zaman, nerede iletişime geçtiğinin somut olarak ortaya konulması gerekmektedir.

Zira doğruluğu ya da yanlışlığı, buna muhatap olanlarca sorgulanma imkanı olmayan bir tespitin hukuken hiçbir değeri bulunmamaktadır. Bu hususu Anayasa Mahkemesi 9/1/2014 tarih ve  2013/533 sayılı Bireysel Başvuru kararında  "demokratik bir toplumda, doğruluğu hiçbir şekilde sorgulanamamış ve denetime tabi tutulmamış istihbarî nitelikteki bilgilerin dava dosyasına konulması suretiyle alenileştirilmesi kabul edilemez" şeklinde özetlemiş ve başvurucunun lehine ihlal kararı vermiştir. 

Bugün BYLOCK adı verilen bu iletişim aracının içeriklerini sorgulama ve denetleme imkanları olmayan Sulh Ceza Hakimliklerince yapılan işlem;  muhataplarına, varsayılan bu görüşme içeriklerini sorup onlara savunma imkanı verilmemektedir. Ocak 2016 dan bu yana kullanılmayan bu programın, (http://www.hurriyet.com.tr/iste-by-lock-david-keynes-40257030)  Temmuz 2016 daki "Darbe Teşebbüsü" suçunda delil olarak kullanılması bir başka garabettir. 

ByLock adlı programı kullananların sayısına ilişkin olarak Çalışma Bakanı Mehmet Müezzinoğlu bir açıklamasında 180 bin (http://www.ulusalkanal.com.tr/gundem/calisma-bakani-muezzinoglu-turkiye-de-bylock-kullanici-sayisini-acikladi-h120675.html), AKP Karabük Milletvekili Mehmet Ali Şahin ise 215 bin (http://www.takvim.com.tr/ekonomi/2016/10/15/bylocku-kullanan-170-bin-kisi-tespit-edildi) rakamını söylemişlerdir. Adli soruşturmaya konu bir olayda Yürütme ve Yasama organın temsilcilerinin bu tür açıklamalar yapmaları, ülkemizde yargının bağımsızlığının sadece cümlelerde kaldığının bir göstergesidir. 

Program yapımcısının verdiği rakamlar ile siyasiler tarafından açıklanan rakamlar arasındaki büyük fark gözetildiğinde dahi münhasıran, bu programı kullanmanın suç delili olamayacağı açıktır.

Bununla birlikte bu programla yapıldığı iddia edilen ve fakat içeriği tespit edilemeyen görüşmelerin kişi aleyhine delil olarak kabul edilemeyeceği çok sayıda Yargıtay kararına da konu olmuştur.

Bunlardan bazıları;
Ceza Genel Kurulu 04.10.2011 tarih ve 2011/10-159 E.  ,  2011/202 K. Sayılı kararında "ilgilisi tarafından çok sayıda görüşme yaptığı kabul edilse dahi içeriği tespit edilemeyen telefon görüşmeleri ile adli sicil kaydına konu ilama dayalı olarak sanık hakkında uyuşturucu madde ticareti suçundan mahkûmiyet hükmü kurulması yerinde değildir"

Yargıtay 9. CD'si 13.01.2016 tarih ve 2015/8703 E.  ,  2016/119 K. Sayılı kararında " içeriği tespit edilmeyen HTS kayıtları dışında, somut, her türlü şüpheden uzak kesin ve inandırıcı delil bulunmayan olayda, sanık bakımından şüphenin söz konusu olması nedeniyle şüpheden sanığın yararlanması gerektiği şeklindeki genel ceza hukuku ilkesi de gözetilerek, sanığın beraati yerine yazılı şekilde mahkûmiyetine karar verilmesi"

Yargıtay 10. Ceza Dairesi'nin 16.11.2015 tarih ve 2015/4718 E.  ,  2015/32935 K. sayılı kararında "..K...'in sonradan döndüğü soyut beyanları dışında kuşku sınırlarını aşan yeterli ve kesin delil bulunmadığından sanığın beraati yerine,içeriği tespit edilmeyen telefon görüşmelerine dayanılarak mahkûmiyetine karar verilmesi"

Yargıtay 20. Ceza Dairesi'nin 21.01.2016 tarih ve  2015/1663 E. ,  2016/271 K. Sayılı kararında "…suç tarihinden önce 28 adet içeriği tespit edilemeyen HTS kayıtlarının mahkumiyet için yeterli olmadığı, başkaca kuşku sınırlarını aşan, yeterli ve kesin delil bulunmadığı gözetilmeden, atılı suçtan beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesi." Şeklindedir.

Şu hale göre özetle; söz konusu BYLOCK adlı program üzerinden kim, kiminle, ne zaman, nerede iletişime geçtiğine dair içeriği tespit edilmeyen Historical Traffic Search (HTS) bilgilerinin kişiler aleyhine delil olarak kullanılamayacağı açıktır.

SONUÇ OLARAK 

Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulguların delil olarak kabul edilemeyeceği Anayasa hükmüdür. (Anayasa Madde 38)

Yüklenen suç ancak hukuka uygun delillerle ispat edilebilir. (CMK Madde 217)

Hükmün hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delile dayanması mutlak bozma nedenidir.(CMK Madde 289)

Kamuoyunda Ergenekon Davası olarak bilinen dosyanın temyiz incelemesi sonrasında Yargıtay 16. Ceza Dairesi'nin Bozma ilamında belirttiği üzere; "Ceza Genel Kurulu 03.07.2007 tarih ve 2007/167, 22.01.2008 tarih ve 2008/3 karar sayılı kararlarında, hukuka aykırı olarak elde edilmiş bulunan iletişim tespit tutanaklarının hükme esas alınamayacağını belirtmek suretiyle iletişimin dinlenilmesi hususunda önemsiz/şekli hukuka aykırılık anlayışının geçerli bulunmadığını kabul etmiştir. Gerçekten de haberleşme hürriyeti anayasal bir haktır ve ihlali önemsiz kabul edilemez."

Şu hale göre Cumhuriyet Savcılarının ve Sulh Ceza Hakimlerinin dikkate alması gereken, HSYK Başkan vekili Mehmet Yılmaz'ın soruşturmalara açıkça müdahale niteliğinde olan "ByLock bizim en güçlü delilimiz. ByLock'un örgüt elemanları dışında başkaları tarafından kullanılabilen bir program olmadığı net" şeklindeki açıklaması değil, masumiyet karinesine bina edilen evrensel hukukun temel ilkeleri ile yukarıda açıklanan hukuka aykırı delil kavramları olmalıdır. 

Zira hâkimler ve savcılar görevlerinde bağımsızdırlar; gücü elinde bulunduranların isteği ve yönlendirmesi ile değil Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanı kanaatlerine göre hüküm verirler, vermelidirler.

Avukat Orhan Gökevren

Diyanet’in Hizmet Hareketi aleyhine hazırladığı rapora yazarlar heyetinin cevabı

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın(DİB) Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın emriyle Fethullah Gülen Hocaefendi ve Hizmet Hareketi hakkında hazırladığı yalan ve iftira dolu rapora turkeytoday.net yazarlar heyeti dini naslar çerçevesinde usul açısından tüm ithamlara cevap veren bir metin yayınladı. DİB’in siyasi bir üslubu merkeze alarak hazırladığı çarpıtma bilgi ve raporun içeriğine tek tek cevap verildi. 1-14 Ekim 2016 tarihleri arasında Avrasya İslam Şurası’na sunularak katılımcılara dikte edilen mesnetsiz iddia ve ithamlardan katılımcıların tamamının haberdar olmadığına, siyasi olarak İslam Konferansı Örgütü’ne tesir etmek amacıyla şuranın bile bir ay öne çekilerek yapıldığına dikkat çekildi.

DİB’in hedefinin, Hizmet hareketini tekfir etmek ve dalalette göstermek, siyasilerin, raporla alakalı DİB’e verdikleri talimatın da bu yönde olduğuna, bunun büyük ve mesnetsiz bir iftiradan ibaret olduğuna dikkat çekildi.

İnternet sitesi turkeytoday.net yazarlarının kaleme aldığı değerlendirme yazısının bütünü şöyle:

DİB’İN HAZIRLAMIŞ OLDUĞU RAPORUN USUL AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ

4 Ağustos 2016 tarihli Diyanet İşleri Başkanlığı Olağanüstü Din Şura’sında “Hizmet Hareketi” aleyhine bazı kararlar alındı. Daha sonra bu kararlar 11-14 Ekim 2016 tarihleri arasında İstanbul’da düzenlenen 9. Avrasya İslam Şurası’nda katılımcılara dikte edildi.

Aslında Avrasya İslam Şurası bu tarihten bir ay sonra yapılması düşünülürken, alınan kararları İslam Konferansı Örgütü toplantısına yetiştirmek ve oradakilere bu kararları, ulemanın genel kabulüymüş gibi lanse edebilmek için bir ay önceye alınmıştır.

Öncelikle bu şûrâya katılanlar bütün İslam dünyasını temsil etmemektedir. Ayrıca katılımcıların hepsinin Diyanet’in kendi içinde Hizmet aleyhine aldığı bu kararlardan da haberinin olduğu kanaatinde değiliz. Zira bu kadar mesnetsiz iddiaların altına imza atacak bir İslam âlimi tanımıyoruz.

Raporun içerisinde tek tek cevap isteyen iddialar çok olsa da biz bilhassa raporun usulü açısından ele alınması gerektiğine inanıyoruz. Bu yüzden başlıklar halinde hem usul açısından tenkit edecek hem de bazı iddialara bu çerçevede cevaplar vereceğiz.

1- Siyasi Dil Kullanılmıştır

DİB gibi bir dinî kurumun hazırlamış olduğu raporda dinî ve hukuki bir dil kullanması beklenirdi. Fakat raporun genelinde bir siyasi söylemin hâkim olduğu görülmektedir. Raporun kapağı bile son dönemlerde siyasilerin uydurduğu ismi taşımaktadır. Siyasilerin ekranlar önündeki açık talimatıyla hazırlanan bir rapordan da ancak bu beklenirdi.

Ayrıca raporda yer alan “devlete sızma”, “eğitim faaliyetlerini bir güç ve çıkar ağına dönüştürme” “15 Temmuz gecesi darbe yapma”, “kendi halkına savaş açma”, “fitne ve tefrika odaklı bir oluşum” gibi ifadeler mevcut siyasi iradenin ifadeleriyle bire bir örtüşmektedir.

Bu iddiaların hepsi mesnetsizdir ve her ortaya atıldıklarında Hizmet Hareketi tarafından tekzip edilmiştir. Ayrıca bu iddialardan bir kısmı daha önce mahkemeler tarafından reddedilerek hükme bağlanmıştır. Ne var ki, bir kısım siyasetçiler mahkeme kararları ve tekziplere rağmen bu söylemleri bir propaganda vesilesi yaparak taraftar toplamaya devam etmekte, DİB de bu söylemleri kullanmak suretiyle siyasilerin asılsız iddialarına güç kazandırmaktadır.

2- Marjinal Gruplara Ait Sloganik İfadeler Yer Almıştır

Raporun geneline baktığımızda, toplumda radikal çıkışlarıyla bilinen marjinal grupların kullandığı dil ve üslubun sıklıkla kullanıldığı görülmektedir. Bu da raporun hazırlanmasında ilmi bir heyetten ziyade Hizmete düşmanlık besleyen bir azınlığın etkili olduğu izlenimini vermektedir. Sadece karalamaya matuf şu ifadeler, bahsettiğimiz sloganik söylemlere birer örnektir:

“Küresel sistemin sinsi bir projesi.”, “belli bir ‘üst akıl’ ile sevk ve idare edilen, dış güçlerle işbirliği içerisinde olan, egemen güçlerin gizli emellerine hizmet eden bir yapı”, “kökü dışarıda bir küresel proje”, “çeşitli ülkelerde karanlık güçler adına dünyevi bir hâkimiyet elde etmek”, “dünyada üstlendiği gizli işbirlikleri ve misyonlar”.

3- Önyargı ve Niyet Okumanın Hâkim Olduğu Görülür

Raporda kullanılan siyasi söylemler, ispatsız iddialar, sloganik ifadeler göstermektedir ki, ilmî tenkitten ziyade önyargılı bir bakış açısı hâkimdir. Önyargısız yaklaşıldığında normal karşılanabilecek durumlar sırf önyargıdan dolayı çok farklı yorumlanmış ve farklı yansıtılmıştır. Mesela:

a- Raporda zekât ve himmet adı altında maddi gelir sağlandığı iddia edilmiştir.

Bununla, her vakıf ve derneğin kanuni hakkı olan yardım toplayıp dağıtma, kurban kesme gibi faaliyetler, Hizmet Hareketi için bir suç gibi lanse edilmiştir. Adı ne olursa olsun, hayırlı bir iş için insanların yardımına müracaat etmek kanunen yasak olmadığı gibi dinen de teşvik edilen bir husustur. Nitekim Peygamber Efendimiz defalarca bu işi yapmıştır: O (s.a.s), muhtaç bir kişiye yardım etmek için etrafındakileri teşvik etmiş, Hazreti Bilal’i de yanına alarak gittiği sohbetlerde kadınlardan yardım toplanmasını istemiş ve yine Tebük seferine çıkarken büyük bir himmet yapmıştır.

b- Raporun başka bir yerinde Hizmet Hareketi’nin gayrimüslimlerle kurduğu diyaloğu, Müslüman gruplardan esirgediği iddia edilmiştir.

Hizmet Hareketi, Müslümanlar içinde doğmuş, Müslümanlarla ilgilenerek işe başlamış, açtığı eğitim kurumlarında her kesimden Müslümanın çocuğunu okutmuş, Müslümanların çocuklarına burs vermiş, onlara iş imkânları sağlamıştır. Zaten Müslümanların içinde doğup gelişen ve onlara hizmet eden bir hareketin, büyüyüp geliştikten sonra dünya barışı adına Müslüman olmayanlarla da görüşmek istemesini tenkit etmek iyi niyetle telif edilememektedir. Kaldı ki Hıristiyan ve Yahudilerle diyalog faaliyetlerini DİB kendisi de halen yapmaktadır.

c- Raporda gözyaşları, tevazu, yumuşak söz, vaaz ve nasihatle gençlerin duygularının sömürüldüğü iddia edilmiştir.

Bu ifadelerle DİB adeta niyet okuması yapmış, İslam’ın, yerine göre emir ve tavsiye buyurduğu fiil ve faaliyetleri art niyetli olarak göstermek istemiştir. Dinimiz tebliği emretmekte, gözyaşı ve tevazuu gibi pek çok ahlaki mevzuu nazara vermektedir.  Kur’an, çok ağlayın az gülün derken, Efendimiz, ağlamayan gözden Allah’a sığınmıştır. Tevazu, nasihat gibi hasletler, bugüne kadar bütün İslam büyüklerinin ayrılmaz vasfı olmuştur. Hizmette yetişen yüzbinlerce eğitimli, mütevazı ve ahlaklı insan da, yapılan bu samimi çalışmaların meyvesidir.

4- Delilsiz İddialarla ve İftiralarla Doludur

Raporda en dikkat çeken husus, çokça zikredilen delilsiz iddialardır. Bu tutumuyla DİB, hukuktaki “Delili, iddia edenin getirmesi gerekir.” prensibini defalarca çiğnemiştir. Hatta bu iddiaların birçoğu zaman zaman iftira boyutuna ulaşmıştır. Bu durum göstermektedir ki DİB, Hizmet’e karşı büyük bir karalama kampanyasına soyunmuştur. Mesela;

a- Hizmet müntesiplerinin diyalog çalışmaları vesilesiyle Hristiyan kültürüne yaklaştırıldığı iddia edilmiştir.

Hizmet Hareketi herkesi kendi konumunda kabul ederek diyalog çalışması yapmaktadır. Ayrıca bugüne kadar hiç kimsenin bu diyaloglar sebebiyle Hıristiyanlaştığı ya da onların kültürünü benimsediği vaki değildir. Diğer yandan Hizmet Hareketi dünyada kendini diyalog çalışmalarından daha ziyade eğitim faaliyetleriyle kabul ettirmiştir.

b-  Hizmet Hareketinin, bazı müntesiplerine içki içebilecekleri, gayr-i meşru eğlencelere dâhil olabilecekleri, tesettür hükümlerine uymayabilecekleri yönünde fetvalar verdiği iddia edilmiştir.

Hizmet mensupları, Kur’an ve Sünnet çizgisinde hareket eder, İslam’a ters bir hüküm ve fetva vermezler. Bunun aksini iddia eden DİB, buyursun Hocaefendi’nin 70 tane kitabından ya da binlere ulaşan vaaz ve sohbetinden tek cümlelik bir delil ortaya koysun. Ne yazık ki o, siyasilerin güdümünde ortaya attığı bu mesnetsiz iddiasıyla Hizmet Hareketine büyük bir iftirada bulunmuştur.

c- Raporda Hocaefendi’nin “Tasavvufla alâkamız yok!” dediği iddia edilmiştir.

Hocaefendi ne yazılarında ne de vaaz ve sohbetlerinde böyle bir söz söylememiştir. Bilakis o, Kalbin Zümrüt Tepeleri isimli eserinde Kur’an ve Sünnet çizgisinde tasavvufu anlatmıştır. Ayrıca sohbet ve yazılarında sık sık tasavvufi konulara girmiş ve tasavvuf ehlinden misaller vermiştir.

d- Raporda, Hizmet Hareketi’nin gizlilik içerisinde çalıştığı iddia edilmiştir.

Oysaki Hizmet müntesipleri ve müesseseleri, diğer vatandaşlar ve müesseseler gibi bulunduğu devletin kanunlarına tabidir. Bugüne kadar Hizmet müesseseleri hem Türkiye’de hem de diğer devletlerde resmi kurumlar tarafından sürekli teftiş edilmektedir. Özellikle son üç sene boyunca Türkiye’de her bir müessese beş-altı ayrı koldan teftişe tabi tutulmuş ve didik didik edilmiştir. Devletin denetimine bu kadar açık olan bir Hareketi, hala gizlilikle suçlayan DİB acaba kendi müesseselerini de aynı oranda denetime açık tutmakta mıdır?

e- Başka bir yerde, Hizmetin, Müslüman topluluklarda Hz. Peygamber motifini sıklıkla kullandığı, diyalog çalışmalarında ise Peygamber unsuruna yer vermediği iddia ediliyor.

Bu iddia ile DİB, Hocaefendi’nin Âl-i İmran suresinin 64. âyetinde Ehl-i Kitab’a hitaben tevhid çağrısının bir yansıması olan üslubunu, sanki Peygamberi reddediyormuş gibi lanse etmiştir. Hâlbuki onun, Allah Resulü’nü anmadığı sohbet, vaaz ve hutbesi yoktur. Her meselesini sünnet çizgisinde sürdürme gibi büyük bir ideali vardır.

“Sonsuz Nur” adında Efendimizi anlatan bir kitabı mevcuttur. Bu kitap yaklaşık 62 hafta süren vaazlarından yazıya geçirilmiştir. Ayrıca Efendimizle alakalı “Peygamber Sevgisi” adı altında seri vaazlar vermiştir.  Kutlu Doğum programlarının bir günden bir haftaya çıkarılmasını, Efendimiz için bir yıl tahsis edilmesini ilk defa teklif eden kişi yine Hocaefendi olmuştur. Hizmet Hareketi tarafından Efendimizle alakalı olarak “Ebedî Risalet Sempozyumları” düzenlenmiş, salon ve statlarda “Kutlu Doğum Programları” yapılmıştır. Ayrıca Efendimizi tanıtma adına “Peygamber Yolu” adında uluslararası sempozyumlar organize edilmiş, “Peygamber Yolu Derneği” açılarak bu dernek vasıtasıyla “Herkes O’nu Okuyor” yarışmaları yapılmış ve milyonlarca insana Efendimizin hayatı okutulmuştur. Fakat ne acıdır ki bu derneği kapatarak üyelerine yüksek miktarlarda ceza kesenler yine Diyanetin güdümüne girdiği mevcut iktidar olmuştur.

5- Baştan Sona Çarpıtmalarla Doludur

Raporun en bariz yönlerinden biri de içinde yer alan çarpıtmalardır. Normal bir hareket ve söz çarpıtılarak ya da tahrif edilerek nakledilmiştir. Mesela;

a- Hocaefendi’nin Papa II. Jean Pual’a yazmış olduğu mektuptaki bir cümleyi alarak sanki Hocaefendi kiliselerden ve batıdan destek almak için Papalıkla bir işbirliğine girmiş gibi bir hava oluşturulmuştur.

Hâlbuki mektubun geneline bakıldığında Hocaefendi’nin maksadı açıkça anlaşılmaktadır. Onun kastı, daha önce papalık tarafından başlatılan diyalog faaliyetlerine iştirak etmek ve insanlığa sağlayacağı faydalardan dolayı beraber diyalog faaliyetleri yapmaktır. Hocaefendi bu görüşmesinde Papa’ya üç teklif sunmuş, görüşmeye gitmeden önce hem devlet hem de DİB yetkilileriyle görüşerek bu tekliflerden onları da haberdar etmiştir.

b- Hocaefendi’nin “Sonsuz Nur” isimli kitabında yer alan, Efendimizle alakalı bir ifadesi çarpıtılarak alıntılanmıştır. Kitaptaki ifade şöyledir: “Kitmânîlik” Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından ortaya atıldı ve insanlık O’nun sayesinde kitmânîliği tanıdı.”

“Kitmanilik”, gizlilik anlamına gelir. Hocaefendi, Peygamberimizin harp taktiklerini anlattığı yerde bu konuya girmiş ve O’nun (s.a.s), savaşlarda stratejilerini gizlediğini söylemiştir. DİB ise, savaşla ilgili bir sözü, konuyla hiç alakası olmayan bir tarafa çekmiş ve “dinî bilgiyi saklama” şeklinde çarpıtarak vermiş, bu da yetmiyormuş gibi aynı sözü Hizmet hareketinin gizli işler yaptığı şeklinde yorumlayarak karalama yoluna gitmiştir.

c- Raporda, hizmet hareketinin ana baba hakkına riayet etmeyip çocukları ailelerinden kopardığı iddia edilmiştir.

Oysa Hocaefendi’nin gerek vaaz ve sohbetlerinde gerekse kitaplarında, onun anne baba hakkı konusundaki hassasiyeti açıkça görülmektedir. O, bu konu hakkında müstakil vaaz ve sohbetler de yapmıştır. Hizmette yetişen insanların anne babalarına olan saygıları küçük yaşlardan itibaren bariz bir şekilde görülmektedir.

6- Hukuki Bir Altyapı Yoktur

DİB, raporunda ne İslam hukukuna ne de merî hukuka uygun bir dil kullanmamıştır. Ayrıca mahkemelerin beraat kararı verdiği ve defalarca medyada tekzip edilen konuları bir suçmuş gibi tekrar tekrar gündeme getirmiştir. Mesela; kendi mensuplarını kadrolara yerleştirip devleti ele geçirme, Türkiye’de darbe girişimiyle hükûmeti düşürmeye çalışma gibi iddialar mahkemelerce verilmiş hükümler olmayıp siyasetçiler tarafından uydurulmuş boş iddialardır.

Bu ve benzeri bütün iddialar, 2000 yılında başlayan ve 24 Haziran 2008 tarihinde sona eren sekiz yıllık mahkeme süreci sonunda Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından nihaî şekilde reddedilmiştir.

7- Parçacı Yaklaşımda Bulunulmuştur

Raporda DİB’in en çok yaptığı şeylerden biri de bir sözü bağlamından kopararak parçacı bir yaklaşımla vermektir. Mesela;

a- Hocaefendi’nin “Haçlı’nın ülkenizi işgal etmesi çok tehlikeli değildir. Çünkü sizinle onlar arasında kırmızı çizgiler vardır.” sözünü, konu akışından koparmışlardır.

Hâlbuki konu akışı içerisinde Hocaefendi, bugün Türkiye’de Müslümanlık görüntüsü altında yapılan zulümlerle bir kıyas yapmakta ve bu zulümlerin yanında Haçlı işgalinin daha hafif kalacağını ifade etmektedir. Söz konusu metin öncesiyle sonrasıyla şöyledir: “En tehlikeli şey, şeytanın kâfiri, kâfir yapması değildir; münafıkı, Müslüman göstermesidir. En tehlikeli şey, odur. Haçlının ülkenizi işgal etmesi, çok tehlikeli değildir; çünkü sizin ve onların arasında kırmızı çizgiler vardır. Bir kere onlar, sizin kadınlarınıza kızlarınıza ilişmezler, mâbedinize ilişmezler; ilişmemiş Haçlılar. Fakat münafık, meseleyi öyle bir karıştırır ki, Müslümanlık ile kâfirlik, bir harcın parçaları gibi, farklı kimyevî şeylerin bir araya gelmesi gibi olur.”

b- DİB, raporunda Hocaefendi’nin kutsîler tabirini, “kendi grubuna kutsallık atfetmekte” diyerek nakletmektedir.

Burada hem bir çarpıtma hem de bir cehalet örneği vardır. Çünkü kutsî kelimesi Arapça gramerinde bir ism-i mensuptur ve kutsala ait olan, kutsala dayanan demektir. Bir insan kendini Allah Resulü’ne izafe ederek “Ben Muhammedî’yim” dediğinde nasıl kendisi peygamber olarak görülmezse, kutsî demekle de bir insan kutsal olduğunu iddia etmiş olmaz.

8- Genel İfadelerle Karalama Yapılmıştır

DİB’in hazırladığı raporun en bariz özelliklerinden biri hayali bir suç üretip mesnetsiz genel ifadelerle bütün Hizmet Hareketini karalamaktır. Mesela;

a- Hizmet hareketinin, kendisine tam teslimiyet sergilemeyen kişilere iftira ve kumpas düzenlediği iftirasında bulunulmuştur.

Hizmetin iftira ve kumpaslarla hareket ettiğini söyleyenler bunu ispat edemezler. Çünkü böyle bir şey yoktur. Hizmet Hareketi iftira ve kumpaslarla değil akıl ve gönüllere hitap ederek yol alır. Kimseye zorla bir şey yaptırmaz. Hizmete giren kimse aklen ikna olarak girdiği gibi çıkmak istediğinde de kendi reyiyle çıkabilir. Burada diğer Hizmet mensuplarının o kimseye yapacakları şey iftira ve kumpas değil, sadece aklına ve gönlüne hitap etmek olur. Hizmetten ayrılmış olanlardan bazıları yıllardır televizyonlarda hizmet aleyhine konuştukları halde Hizmet bunların hiçbirine hiçbir şekilde kumpas düşünmemiştir. Böyle bir şey olsaydı mutlaka ortaya çıkardı.

b- Hocaefendi’nin, kendini Kur’an ve Sünnet’in mutlak otoritesi yerine koyduğu iddia edilmiştir.

Hâlbuki ömrünü iman ve Kur’an hizmetine adamış, yaptığı binlerce sohbet yazdığı onlarca eserde hep Kur’an ve sünnet çizgisine vurguda bulunmuş bir insana böyle bir iddiada bulunmak, ancak karalama çabasının bir parçası olabilir.

c- Başka bir misal de hiçbir delile dayanmadan, toplanan sadakaların, bursların, kurban paralarının yerlerine ulaşmadığı iddiasıdır. Bu iddia da yine insanların zihinlerini bulandırmaya matuf, iddiasız dayanaksız genel ifadelerden ibarettir. Eğer böyle bir şey olsaydı, bunları delil olarak ortaya koyarlardı.

9- Küfür ve Dalalet İsnadında Bulunulmuştur

Raporun birçok yerinde Hizmet Hareketi sapık fırkalarla eşdeğer kabul edilmiş ve onların görüşlerini benimsediği imajı verilmiştir. Mesela;

a- Hizmet mensuplarının takıyye yaptığı iddia edilmiş fakat nerede ne şekilde takiyye yapıldığına dair bir delil getirilememiştir.

Halbuki takiyye sadece şii inanç esasları arasında bulunur ve raporda da denildiği gibi Ehl-i Sünnet âlimlerince reddedilmiştir. Hocaefendi de Ehl-i Sünnet bir İslam âlimi olarak eserlerinde bu inanışı kesin bir dille reddetmiştir.

b- Bu başlığın belki de en çarpıcı örneği Hizmetin Haşhaşilere benzetilmesidir.

Hasan Sabbah’a (518/1124) bağlı sapık bir fırka olan Haşhaşilerin yaptıklarıyla Hizmet Hareketi’nin yaptıkları arasında nasıl bir bağ kurduklarını anlamanın imkânı yoktur.

Bu üç örneğe bakıldığında DİB’in hedefinin, Hizmet hareketini tekfir etmek ve dalalette göstermek olduğu görülür. Nitekim siyasilerin, raporla alakalı DİB’e verdikleri talimat da bu yöndedir. Onlar DİB’den Hizmet Hareketi’nin sapık bir fırka olduğunu ispat etmesini istemişlerdir. Böyle bir şey mümkün olmadığından dolayı, bütün güçleriyle yalan ve iftiralara sarılmışlardır.

10- Rapor Baştan Sona Çelişkilerle Doludur

Raporda dikkat çeken diğer bir husus da, yer alan ifadelerin birbiriyle çelişmesidir. Mesela;

a- Bir yerde, Hizmet Hareketinin, Peygambersiz bir İslam fikrini benimsediği iddia edilirken başka bir yerde hizmet mensupları tarafından Efendimize sevgilerinin bir tezahürü olarak O’nun adına kesilen kurbanlar eleştirilmektedir.

b- Yine mesela bir yerde, hizmet hareketinin din dışı bir cemaat olduğu iddia edilirken başka bir yerde Hizmet mensuplarının Allah’ı, Resulullah’ı, Sahabeyi ve İslam Büyüklerini anlattıkları açıkça ifade edilmektedir.

c- Raporun bir yerinde Hizmet mensuplarının “gayrimüslimlere oldukça hoşgörü ile bakan, kendilerinden olmayan Müslümanlara karşı ise olabildiğince soğuk, dışlayıcı ve ötekileştirici bir tavır sergiledikleri” ifade edilirken başka bir yerde “dindar taraftarları ve genel Müslüman kamuoyunun manevi duygularını tatmin etmeye yönelik gelenekçi dini tutumlara sahip oldukları” ifade edilmiştir.

11- Kuran ve Sünnet Çizgisinde Olmadığı İddia Edilmiştir

Raporun geneline bakıldığında aslında bütün eleştirilerin bu iddia üzerine bina edildiği görülür. Mesela;

a- Hizmet Hareketi’nin rüyalar, gizemli hikayelerle halkı büyülediği ifade edilerek, onun Kur’an ve Sünnet’ten daha çok rüyalara başvurduğu iddia edilmiştir.

Öncelikle rüyanın dinde yerini bilmek için Kur’an ve Sünnete müracaat edilmesi gerekir. Yusuf suresi baştan sona bir rüyanın tahakkukuyla alakalıdır. Allah Rasulü de “Sadık rüyaların peygamberliğin kırk altı cüzünden bir cüz olduğunu” ifade buyurmuş, ashabına kendi rüyalarını anlatma fırsatı vermiş ve anlatılan rüyaları yorumlamıştır.

Durum bu olmakla beraber Hocaefendi hiçbir zaman rüyaların umumu bağlamayacağını, onlarla amel edilemeyeceğini ancak Kur’an ve Sünnet çizgisinde kişiyi bağlayabileceğini ifade etmiştir. Onun bu ifadeleri açıkça eserlerde yer alırken, Hizmetin neredeyse tamamen rüyaya bina edildiğini iddia etmek ancak kötü niyetle izah edilebilir.

b- Raporda Hocaefendi’nin “beş vakit namazın ya uygun bir zamanda arka arkaya topluca ya da kalben ima ile kılınabileceği yahut daha sonra kaza edilebileceği”, “Ramazan orucunun bu ay dışında uygun bir zamanda tutulabileceği” fetvalarını verdiği iddia edilmiştir.

Bununla hem Hocaefendi’ye iftira atılmış hem de Hizmet Hareketinin Kur’an ve Sünnet çizgisinden uzak ve uçuk fikirlerle hareket ettiği imajı oluşturulmaya çalışılmıştır. Hâlbuki Hocaefendi kesinlikle böyle fetvalar vermemiştir. Bunu iddia edenlerin yazılı ya da sözlü kaynaklardan tek bir cümle bulup ortaya koymaları gerekirdi.

12- Raporda Yer Yer Cehalet Örneklerine Rastlanmaktadır

Raporu hazırlayanların bazı şeyleri bilmediği ya da görmezlikten geldiği dikkat çekmektedir. Mesela;

a- Peygamberimiz adına kurban kesilmesinin ilk defa Hizmet hareketinde görüldüğü, fıkıh geleneğinde böyle bir ibadet biçiminin olmadığı söylenerek bir cehalet örneği sergilenmiştir.

Hâlbuki ölen bir insanın ardından onun adına sadaka verildiği, hac yapıldığı gibi kurban da kesilebilir. Nitekim Peygamber Efendimiz ümmetinden kurban kesemeyenler adına kurban kesmiştir.(Tirmizi, Edahi 10; Taberanî, Mucemu’l-Kebir, 3/182; Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, 4/23) Basit bir Müslüman adına öldükten sonra kurban kesilebildiğine göre Allah Resulü adına kesilmesine caiz değildir denemez.

Nitekim Hz. Ali (r.a.), birisi Peygamber Efendimiz için olmak üzere iki tane koç keserdi. Kendisine bunun sebebi sorulduğunda: “Allah Resulü bana yaşadığım müddetçe kendisine kurban kesmemi vasiyet etti. Asla bunu terk etmem” buyurmuşlardır. (Ebu Davud, Edahî, 1; Hakim, Müstedrek, 4/255; Tirmizi, Edahî) DİB’in Hazreti Ali’nin bu uygulamasının bu konuda delil olamayacağını söylemesi ise keyfi bir yorumdur. Zira dinimizde sahabe arasından özellikle Raşit halifelerin uygulamaları da birer delil olarak alınır.

b- Hocaefendinin, Kur’an ayetlerini garip şekillerde tevil ettiği iddia edilmiştir. Oysa günümüze kadar gelen binlerce âlim Kur’an ayetleri hakkında çok farklı yorumlarda bulunmuştur. Önemli olan bu yorumların dinin ruhuna ve genel prensiplerine ters düşmemesidir. Onun bu tevillerini garipseyerek saldırıda bulunmak skolastik düşünceye kapı açmak manasına gelir.

Mesela Hocaefendi Meryem suresinin 17. Ayetinde Hazreti Meryem’e Hazreti İsa’yı müjdelemek üzere gelen ruhun Efendimizin ruhu olabileceğini söylemekte ve bu görüşünü hem bir hadise dayandırmakta hem mantıki izahını yapmaktadır.

Hocaefendi’nin Nasr suresindeki nasrullah ve feth kelimeleri üzerine, gramer kurallarına dayanarak yaptığı tefsir de cehaletin neticesi olarak DİB tarafından farklı yorumlanmıştır. Hocaefendi surede geçen “feth” kelimesinin “nasrullah” kelimesine atfedilerek fethullah olarak düşünülebileceğini fakat atıf kuralı gereği burada Allah lafzının zikredilmediğini söylemekte ve buradan bir hikmet çıkarmaktadır. DİB ise verilen bu basit bilgiden Hocaefendi’nin kendi ismine ve misyonuna delil çıkardığı iddiasında bulunmuştur.

Yemekler yarışırken diyalog [Abdullah Aymaz]

Merhum W. Deen Muhammed’in kızı Laila Muhammed, bizi kuzeni Fitrah Muhammed’in de içinde bulunduğu bir grubun organize ettiği, Dinler Arası Yemek Yarışmasına katılmamız için Washington’a davet etti.

Yarışmacılar arasında “Diyanet Center of America” nın da ismi geçiyordu. Yarışmayı Washington DC’nin Afrikan kökenli Belediye Başkanı Muriel Bowser himaye ve desteğine almıştı. Başkan mesajında şöyle diyordu: “Bizim toplumumuz, bizim sorumluluğumuz; inanç sahibi insanlar, şiddeti durdurmak için biraraya geliyor. Bu organizasyon, dinî liderlerimizin bir araya gelmesine, daha güçlü bir ses olmaya, hayatları kurtarmak için kollektif hareket etmeyi en yüksek seviyeye çıkarmaya, şehrimizin sağlığını geliştirmeye ve insan ruhunun güzelliklerini yansıtmaya fırsat sunuyor.”

Bu organizeyi, “Muhammed Mescid” ile, “Pozitif Değişim İçin Afrikan Kökenli Kadınlar Derneği”  beraber yapıyor. “Şiddetsizliği Desteklemek için, Suç İşlemeden Bir Hafta”  sloganıyla… Bu Müslüman ve gayr-i Müslim iki Afrikan Amerikan grubun hedefleri, toplumda yaşayan, her milletten, her dinden, her renkten olan insanları birbirleriyle görüştürüp kaynaştırmak…

Orada İmam Talib M. Shareef ile tanıştık. Hizmeti tanıyor. Hemen bizimle beraber fotoğraf çektirdi. Kendisi organizenin bir kanadı olan Muhammed  Muhammed Mescid’in imamı. Bize dedi ki: “Ben aşağı-yukarı 30 sene önce askerliğimi Türkiye’de İncirlik’te Amerikan Ordusunda yaptım. Amerikalı askerlerden 27 tanesine İslâmî güzellikleri anlattım ve bunları parça parça Adana Müftüsüne götürüp şehadet getirmelerini sağladım. Müftülükten aldığımız Müslümanlık Belgesi ile İncirlik’te, yemekler ve diğer konularda Müslümanlara göre hassasiyetlere riayet edilmesini ve ona göre muamelede bulunulmasını sağladık. Zaman gazetesi dahil bazı mahalli gazetelerde 27 askerin  Müslüman olma haberleri çıktı. Ben hâlâ o gazete haberlerini saklıyorum…

Yarışmaya 1978’den 1985’e kadar üst üste yedi sene Dünya Ağır Sıklet Boks Şampiyonluğunu elinde tutmuş olan LarryHolmes ile de tanıştık yarışmanın  onur konuğu idi.

Üç Amerikan Başkanı’na (Johson, Nixon, Carter) 1963’ten 1981’e kadar (Başkan Ford hariç) asistanlık yapmış olan Carole Mumin Hanımefendiyle de görüştük. Daha önce Ebru TV’de programa çıkmış. PBS’de yeni bir programdan bahsetti. Beraber çalışabileceğimizi de söyledi. İlerlemiş yaşına rağmen bu yarışma programında aktif görevler üstlenmişti. Yarışmayı, “Team Vege Chili’nin (Vejeteryan yemekleri yapan takımın) sebzeli fasulye yemeği kazandı.

1992’de Amerika’ya ilk geldiğim sıralar Bosna Olaylarının patladığı dönemdi. Bütün Amerikalı Müslümanlar Washington’da Beyaz Sarayın önünde toplanmışlardı. Orada en güzel konuşma yapanlardan birisi de New York’daki Takva Mescid’in İmamı SiracWahac idi. Bizim KalenderUmsa  ile ziyaretine gittik ve kendisini Türkiye’ye davet ettik. Bir haftalık geziden sonra cemaatine; “Bu Hizmet, hikmet üzerine kurulmuş bir hizmet… Beyaz kardeşler beni dünyanın her tarafına davet ediyorlar ve çok güzel de davranıyorlar ama her yerde Afrikan kökenli olduğumu hissettim. Fakat Türkiye’de bu Hizmet’ten kardeşlerle beraberken hiç hissetmedim. Sanki onlardan birisi, hatta büyük ağabeyleri idim. Benim iki oğlumu en başa yazıyorum. Başka var mı? Çocuklarımız gitsinler bu Hizmetin okullarında okusun.” demişti. 40 öğrencinin daha ismi yazılınca tam 42 kişilik bir liste olmuştu… Ama Hizmetin o zamanki düşmanları farklıydı. Onlar Fatih Kolejinin, Yamanların ve Samanyolunun ismini duyunca, eğitim vizesi vermemişlerdi. Maalesef o çocuklar Türkiye’ye gidemedi. Ama bu okullar şimdi onların ayaklarına geldi…

Bu süreçte, bütün zorlamalarına rağmen 40 milyonluk o büyük kitleye yalan ve iftiralarını kabul ettirmek için   pek bir yol kat edemediler… Bu çeşit programlarla  da onlarla bir araya gelme ve tanışma imkanlarımız oluyor.

Abdullah Aymaz, 31.10.2016 /Zaman

En son makale yazarken görüldü [Tarık Toros]

Ülkede darbe oldu. Geçen bakıyoruz, garsonu, sıvacıyı bile “darbecilikten” atmışlar. Genelkurmay Başkanı görevde, komutanlar görevde, MİT müsteşarı görevde, hükümet işinin başında… Fatura, sıvacıya garsona kesildi.

“Artık otobüs duraklarını bile halka soracağız” diye söz verdiler, dünya ile makasın daha da açılması pahasına “saat ayarını” sormadan sabitlediler. Gelecek ay şikâyetler başlar, hoş yazacak medya kalmadı.

Kalan mevkuteler, “Kürt siyasetçiler tutuklandı meydanlar boş kaldı” diye sıkılmadan haber yapıyor. İnternet kesilmiş, medya kapanmış, iletişim bloke edilmiş, giden yaka paça tutuklanıyor, bahseden yok!

Tıpkı, “Hadi referanduma gidelim, halka soralım, niye korkuyorsunuz” deme sersemliği gibi. Halka bu koşullarda gitsen ne olacak, gitmesen ne olacak?

Seçmen, vereceği oyun renginden dolayı çıkışta fişlenmeyeceğinden emin mi, acaba?

Cumhuriyet bayramını geçen sene İPEK MEDYA baskınından beri kutlayamıyorum. Hafta sonu bakıyorsunuz, sadece TV ekranlarının köşesindeki bayraklı logoya indirgenmiş… Cumhuriyetin tüm kazanımları lime lime edilirken, balolardan “sevinç” kareleri Twitter’a düşüyor. Aynı dakikalarda on binlerce insan daha kıyılıyor, akademisyen, yargıç, gazeteci, sıvacı, garson!

Tuhaflık her yerde; Atatürk Cumhuriyetinde taş taş üzerinde bırakılmazken… Bir duvardan Atatürk tablosu indirildi diye ortalık ayağa kalkıyor!

Kürt siyasetçilerin tutuklanmasının şoku atlatılamadan Cumhuriyet gazetesinin tepe kadrosunu, yazarlarını gözaltına aldılar. Umarım İstanbul Barosu, “Savunmayacağız, aptal mıyız” demez, avukat yollar.

Ne çare, artık o fasıl da bitti. Emniyete, mahkemeye, cezaevine ne gidebilen var, ne de gidip dönebilen! Baro avukatları anca kendi lokallerinde okeye dönebilirler.

Cumhuriyet gazetesine koşan siyasetçilerin ilk demeci, “Susturmalarına izin vermeyeceğiz!”

Peki, bu nasıl olacak?

Cevabı yok.

Basıldığında desteğe gidecek medya kalmadı gibi bir şey.

Parlamento, devre dışı.

Bakanlar Kurulu, altına imza attığı kararları okumuyor bile.

Partiler, teker teker düşürülüyor.

Yargı, sizlere ömür.

Emniyet de bu rejimin kolluk gücü!

Egemenler, devletin dağıttığı basın kartlarını iptal edip, “Tutuklu gazeteciler arasında sadece ikisinin basın kartı var” aymazlığı içinde!

Tüm bunlar gün yüzü gibi ortadayken… Yarın, o siyasiler hiçbir hükmü kalmamış Meclis’e gidecek, gazeteciler ceplerindeki kartın son kullanma tarihi dolana kadar sesini çıkarmayacak.

Demokrasi, matematik değildir. Yüzde 50’nin karşısında yüzde 50 yoktur. Olsaydı, 7 Haziran’da 40’ın karşısındaki 60’ın dediği olurdu.

Muhalif blok parçalı ve birbirine düşman olduğu müddetçe, değil 40’a 60, yüzde 30 bile yüzde 70’ten büyüktür!

Türk halkı, sürecin sonunda bağımsız medyanın ne demek olduğunu anlayacak. Yara bere içinde kalacak belki ama anca o zaman kafasına dank edecek!

Dostoyevski demiş ki, “Şu anda aklı başında davranmak sonradan aklı başına gelmekten iyidir.”

Gerçi kime anlatıyorsun!

Fuzuli misal; “Ne senden rüku artık ne de benden kıyam. Bundan sonra selamün aleyküm aleyküm selam.”

İçerideki gazeteci arkadaşlarım, tanıdıklarım, dostlarım için üzgünüm. Onları yaşlı gözlerle demir parmaklıkların ardında bekleyen yüzbinler için kalbim paramparça.

Bırak okumayı, yazmayı… İfade edilmeyen “düşünce” dahi suç! Kanaatle işlem yapılıyor.

Bunu dile getirenlere bile muazzam bir hazımsızlık var: “Şurada görüldü, burada görüldü…”

Bu yazıyı kaleme alırken eşim fotoğrafımı çekti, siz zahmet buyurmayın “resimaltı”nı ben vereyim: En son makale yazarken görüldü, dersiniz.

İftihar ederim.

Tarık Toros, 31.10.2016 /TR724

Beyin göçü, beyin ölümü ve çölleşme [Akif Umut Avaz]

Kreativite eleştirel düşünceye, eleştirel düşünce de tabu, yasak ve tehditlerin olmadığı özgür bir vasata ihtiyaç duyar. Her türlü eleştiriden, sarımsak görmüş vampir gibi korkan despotik rejimler ise özgürlüklerle birlikte kreativiteyi, yenilik ve geliştirme enerjisini yok eder. Bir ülke, kötücüllükte kendi kendini besleyen bir fasit daire  gibi sürekli daha güçlü baskı, zulüm ve hukuksuzluklara ihtiyaç duyan diktatoryanın çıkmaz sokağına bir kez girmeye görsün.  Bu tür ülkeler en ölümcül kayıplarını huzur, güvenlik ve iç barışlarının yanı sıra onlarca yıl süren fedakârlıklarla ve bin bir güçlükle oluşturdukları insan sermayelerinde verirler.

Kaçınılmaz olarak türlü belalara davetiye çıkaran otoriterleşme ve istikrarın tahakkümü altına giren bir ülkenin en nitelikli, en eğitimli, en donanımlı, en zeki ve en birikimlileri durdurulamayan bir iç kanama gibi sürekli dışarıya doğru akar. Otoriterleşmenin yerini çıplak dikta aldıkça alttan alta süren bu kanayış ve akış kitlesel kaçışlara dönüşür. Kendilerini zorlu bir süreç bekliyor olsa da baskı ve zulümden kaçabilmeyi başaran  nitelikli beyinler için gidebildikleri ülkelerde geçici güçlüklerle birlikte ciddi bir umut ışığı hep vardır. Hâlbuki geride kalıp zorba düzene boyun eğmeyi kendisine yedirenleri bekleyen kültürel ve bilimsel bir çölleşme ikliminde nefes alamaz hale gelmekten ve acıklı bir beyin ölümüne maruz kalmaktan başkası değildir.

Çok büyük bir şanssızlık eseri olarak ya da muhteris despotların taammüden ihanetleri yüzünden, şu an Türkiye’de olduğu gibi, şayet diktanın tetiklediği kaçınılmaz beyin göçü veya geriye kalanlarda yol açtığı beyin ölümü, milletlerin ancak birkaç yüzyılda bir önlerine çıkabilecek bir fırsat kuşağına denk gelmişse, yol açacağı yıkım çok daha büyük olur. Bu yıkımın derin ve kalıcı yaralarının etkileri vurduğu neslin yaşam süresinin çok ötesine geçer.

‘Altın nesil’ heba ediliyor

Malumunuz olduğu üzere, tek tek bireylerde olduğu gibi milletlerin de bir ömrü ve bir yaşı vardır. Milletler de çocukluk dönemlerini yaşar, gençlik dönemlerinde coşar, gelişir; olgunluk dönemlerinde dinginleşir, kemikleşir ve ihtiyarlık dönemlerinde zafiyete düşer. Nasıl ki bir kimsenin en üretken olduğu dönem gençlikle orta yaşlılık arası yıllarsa milletlerin de en verimli dönemi demografik yaşları açısından aynı dönemlerine denk gelir. Milletler, ancak, yüzlerce yılda bir önlerine gelebilen bu demografik ”altın nesil” fırsatını değerlendirebildikleri oranda göz kamaştırıcı bir “quantum jump” (kuantum sıçraması) gerçekleştirebilirler.

Yaş ortalaması 30’a erişmiş olan 80 milyonluk Türkiye’nin de eğitim, bilgi-birikim ve tecrübe itibariyle bugün demografik bir ”altın nesil”e sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bu altın neslin ülkeye yaşatabileceği büyük sıçrama potansiyeli, gırtlağına kadar battığı suçların mukadder cezalarından kurtuluşunu hukuku yok etmekte, hak ve özgürlüklerin köküne kibrit suyu dökmekte gören muhteris bir diktatör yüzünden maalesef heba edilme riskiyle karşı karşıya. Belki de çoktan heba edildi bile.

RTE Standartları

Uydurduğu sanal tehditler, akıl almaz ahlaksızlıktaki iftiralar ve milyonları inandırdığı deli saçması safsatalarla kurduğu despotik sistemi hızla şahsi saltanatına dönüştüren Recep Tayyip Erdoğan, açık bir sevinçle ”Allah’ın bir lütfu” olarak karşıladığı netameli 15 Temmuz darbe girişimi sonrası dört elle sarıldığı Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) tam anlamıyla bir ferman düzenine geçmiş durumda. KHK’ler ve hukuksuz mahkeme kararlarıyla Türkiye’nin entelektüel çapı ve eğitim gradosu, cumhurbaşkanı olabilmesi için anayasanın üniversite mezunu olma şartını karşıladığı bile tartışmalı Erdoğan’ın “RTE Standartları” diyebileceğimiz bir düzeysizliğe göre sistematik bir şekilde kalibre ediliyor. Sivil ve askeri bürokraside, yargıda, medyada, sivil toplumda, üniversitelerde, kültür ve sanat çevrelerinde en donanımlı, en tecrübeli, en kalifiye ve en birikimli isimler kitleler halinde tasfiye ediliyor.

Hedef Hizmet değil, eğitimli herkes

Bugüne kadar 110 binin üzerinde kamu görevlisini, 10 bine yakın gazeteciyi açlığa mahkûm olacak şekilde tasfiye eden Erdoğan, 29 Ekim günü de Cumhuriyet Bayramı ile alay edercesine yayınladığı yeni bir KHK ile 10 binden fazla kamu görevlisini daha tasfiye etti. Bunlardan bin 267’sinin üniversite hocası olması Erdoğan’ın eğitime ve bilime açtığı amansız savaşın sonunun gelmeyeceğini ispatlar nitelikte. Sadece birkaç ay içerisinde üniversiteden uzaklaştırdığı akademisyenlerin sayısının 6 bini aşması Erdoğan’ın bile kıskandıracak derin kininin iddia edildiği gibi sadece Hizmet Hareketi’ne yönelik olmayıp, kendisine boyun eğmemiş iyi eğitimli her kesime yönelik olduğunu gösteriyor.

Öte yandan, özgür medyayı tamamen susturduğu bir ortamın adaletsiz imkânlarını kullanarak da olsa, kendi seçilmişliğine adeta ilahi bir kutsallık atfeden Erdoğan’ın aynı KHK ile üniversitelerde rektörlerin seçimle göreve gelmesine son vermesi, tüm rektör atamalarını kendi uhdesine alması demokrasiden ve seçimden ne anladığını gözler önüne seriyor.

Ya göç edemeyenler?

Kitaplara, gazetelere, kültür ve sanat eserlerine açık düşmanlığıyla tanınan Erdoğan’ın yobazlığı, şimdi de bu eserlerin müelliflerini tehdit ediyor. Fırsatını bulan legal ya da illegal yollardan soluğu yurtdışında alıyor. Maalesef bu şansı olmayanlar, Erdoğan’a boyun eğmiş şahsiyet düşkünü sözde meslektaşlarının gönüllü beyin ölümlerine cebren ölüme zorlanan parlak beyinleriyle eşlik etmek zorunda kalıyor.

İspanyollar da bu deliliğe kapılmıştı

Beyin göçünün ve iyi eğitimli kitleleri gönüllü ya da zoraki beyin ölümüne iten despotluğun sosyal, siyasal, kültürel, entelektüel ve ekonomik bedellerinin ne kadar ağır olabileceğini tarihteki benzer despotik uygulamaların telafisi imkânsız faturalarına bakarak kestirmek mümkün. 1492’de İspanyolların Katolik faşizmi, ülkeyi ticaret adamlarından, ilim adamlarından, zanaatkârlardan ve sanatçılardan oluşan Müslümanlardan, Yahudilerden ve Moriskoslardan arındırdığı oranda İspanya, ekonomik, siyasi ve kültürel olarak büyük bir düşüşe geçmiş, dünya süper gücü olma potansiyelini kendi elleriyle yok ederek sıradan bir Avrupa devleti olmaya doğru gerilemiştir.

‘Devlet benim!’ diyen Louis

Louis, iptal ettiği Nantes Bildirisi’nin yerine 1685’te yayınladığı Fontainebleau Bildirisi ile Protestanlığı illegal ilan etmiş, bunun üzerine Fransız toplumunun en eğitimli ve donanımlı kesimleri hedef haline gelmişti. 200 bin ila 1 milyon arasında oldukları tahmin edilen iyi eğitimli Protestan’ın ülkeyi terk etmesi üzerine Fransa, karşı karşıya kaldığı yetişmiş insan gücü açığından dolayı on yıllar boyunca ağır bedeller ödemek zorunda kalmıştı. Fransa’yı terkeden iyi eğitimli Protestan Huguenotlar ise gittikleri ülkelerde hızla yükselerek ekonomik, teknik, siyasi ve kültürel elitin birer parçası haline gelmişlerdi.
Nazilerden kaçanlar ve ‘Sürgünde Üniversite’

1930’lar ve 1940’lı yıllar boyunca Nazi zulmünden kaçan Albert Einstein, Sigmund Freud, Enrico Fermi’nin de aralarında olduğu binlerce Yahudi ya da Nazi karşıtı bilim adamı gittikleri ülkelerde insanlık âlemine katkı vermeye devam ederken, terk etmek zorunda kaldıkları Almanya 60 milyon insanın canına mal olacak bir karanlığa doğru hızla yol almaktaydı. Almanya’dan kaçan bilim adamları o kadar fazlaydı ki ”Sürgünde Üniversite” bile kurmuşlardı.

Doğu Almanya’dan Batı Almanya’ya

Soğuk Savaş yıllarında Demir Perde despotizminden kaçanların da milyonları bulduğu biliniyor. Komünist ve baskıcı Doğu Almanya’dan Batı Almanya’ya kaçanların çoğunun iyi eğitimli olduğu ve 1961’e kadar sayılarının 3,5 milyonu bulduğu kayıtlarda yer alıyor. Bu sayı Doğu Almanya’nın nüfusunun 5’te birine tekabül ediyordu. Komünistler bu kaçışlara ve beyin göçüne karşı çareyi önce sınıra elektrikli tel çekmekte, sonra ise utançla anılan Berlin Duvarı’nı inşa etmekte bulmuştu. En parlak beyinlerin, en kalifiye insan sermayesinin kaçışlarıyla Doğu Almanya kan kaybettikçe Batı Almanya kazanmıştı.

İran’daki baskıcı teokratik rejimden, Irak’taki Saddam Hüseyin zulmünden ve sonraki yıllar ülkeyi esir alan kaostan kaçan iyi eğitimli yüz binlerce insanın yol açtığı kalifiye ve iyi eğitimli insan açığının oluşturduğu ağır faturanın üstesinden de adı anılan ülkeler henüz gelebilmiş değil.

Kapkaranlık bir gelecek

Ve bugün… Kendi çocuklarının etini kemirdikçe şuurunu yitiren Türkiye, müthiş bir akıl tutulması yaşıyor. Ne kendi tarihindeki, ne da başka ülkelerin acı tecrübelerinden ders çıkarma basiretini, ferasetini gösterebiliyor. Beyin göçü büyüdükçe adeta kalabalıkların duçar olduğu beyinsizlik de derinleşiyor. Türkiye’yi esir alan Erdoğan, şahsi ihtirasları peşinde sürüklendiği suç deryasından dolayı gün be gün daha da despotlaşırken, kültürel ve sosyal bir çölleşmeye ittiği ülkeyi kapkaranlık bir geleceğe sürüklüyor. Efsunlanmış 80 milyon ise, fareli köyün kavalcısının kaval sesiyle mest olmuş şaşkın fareler gibi uçuruma doğru koşar adım yol alıyor. Böylece tarih tekerrür edip duruyor.

Akif Umut Avaz, 31.10.2016 /TR724

İşte darbe ve darbecilerin korkusu! [Nazif Apak]

Geçenlerde yaşanmış bir olayı bir dostumdan naklediyorum. Diyor ki: Hükümetin güdümünde adımlar atmaya çalışan ama yurt dışındaki kredisini tamamen yitirmiş bir düşünce kuruluşunun programındaydım. Ben diyeyim yirmi, sen de otuz; işte o kadar insan gelmiş etkinliğe. Son dönemde Türk istihbaratına adam vermekle nam salmış ama hala kendini ‘think tank’ diye lanse eden kuruluşun davetine katılan bir iki yabancı da var.

Seçilmiş ve güdümlü konuşmacılar başlamışlar Cemaate verip veriştirmeye. “Onlar demokrat değil, milli iradeye darbe yaptılar” falan diye konuşurlarken salondaki birkaç yabancıdan biri, konuşmacı akademisyene bir soru yöneltmiş: “Asıl darbe halkın seçtiği belediyelere el koymak değil mi? Asıl darbe, darbeyi bahane ederek on binlerce insanı işsiz güçsüz bırakmak, hapse atmak değil mi?”

Dostumun anlattığına göre bu soru üzerine küçük salona derin bir sessizlik çökmüş. Para düşkünü konuşmacının adeta nutku tutulmuş. Tık yok iktidar beslemelerinde.

14 Aralık 2014’ten bugünlere

Aslında Türkiye’nin hali tam da budur. İşte son örnek: Cumhuriyet Gazetesi’nin basılması, yöneticilerinin göz altına alınması. Nereden nereye!

Zaman Gazetesi basıldığında (14 Aralık 2014) olayların bu noktaya kadar gelip dayanacağını o günkü Zaman yöneticileri ve geleceği doğru okuyan bazı aydınlar haykırıyordu. Ne yazık ki sıcacık odalarında kahvelerini yudumlayan bazı medya yöneticileri o feryatlara kulaklarını tıkamıştı. Onlara göre olay ‘Cemaat- AKP kavgası’ olarak devam ediyordu.

‘Yesinler birbirlerini’ öyle mi?

Medya plazalardan yükselen en gür ses “Bırakın yesinler birbirini!” idi. Hatta CNN Türk yöneticisinin biri hızını alamamış, 14 Aralık Zaman baskınına çirkin bir altyazı ile destek vermiş, gelen tepkiler sonrasında o yazıyı değiştirmeye mecbur kalınca da yabancı gazetecilere isminin yazılmamasını rica ederek, “Bunlar da polis baskınını hak etti canım” tarzında laflar etmişti.

Sonra ne oldu? Adamlar taşla sopayla CNN Türk’ün de yer aldığı Doğan Grubu’nun ana binasına saldırdı; hem de iki kez! Güvenlik güçlerinin seyretmekle yetindiği o baskınlarda camları çerçeveleri kıran kişiler hakkında bırakın yargının hesap sormasını, baskıncı toy delikanlılar milletvekili yapıldı. O da yetmedi, Ahmet Hakan sokak ortasında evire çevire dövüldü, göz dağı verildi.

O gün bugündür Ahmet Hakan bambaşka bir adam oldu. o kadar ki Cem Küçük denen ve bu baskıcı dönemin sinik sembolü haline gelen kişi “Ahmet Hakan değişti Taksim’e çık anır desem anırır” dedi geçenlerde. Basın basın olalı ne böyle terbiyesiz bir tetikçi gördü; ne de o tetikçilerden korkan ve sıranın kendilerine gelmeyeceği gafletine düşen kişilere şahit oldu. Zaten daha sonra kamuoyu öğrenmiş oldu ki Erdoğan’ın damadı ile Aydın Doğan’ın damadı kafa kafaya vermiş, Cemaati lekeleme çalışmasından başlayıp Doğan Grubu’nun aile ilişkilerine kadar her şeyi beraber dizayn etmiş. Bakın; en baştaki aldırmazlık  nereye kadar savurdu medyayı!

Kürtler, Aleviler ve diğerleri

Daha geçen hafta KHK kararlarıyla 10 gazete, 2 ajans, 3 dergi kapatıldı. Bunlar genelde Kürt sorunu ile yakından ilgilenen basın kuruluşları idi. Geçen ay da 12 TV, 11 radyo kapatılmıştı ve bunların büyük çoğunluğu Alevi kimliği üzerinden değer üreten medya kuruluşu idi. Devlet kadrolarında asla yer verilmeyen ve hiçbir önemli göreve getirilmeyen Alevilerin türkü dinlediği radyosuna bile tahammül edemediler. Üstelik o yasakçı icraatı Hz. Hüseyin’in şehit edildiği Muharrem ayında yaptılar ki yara daha da derin açılsın sinelerde…

Bugünlerde daha net anlaşılıyor ki Samanyolu Medya Grubuna bağlı televizyonları bir gecede yayından indiren, Bugün TV’ye saçma bahanelerle kayyım gönderen istilacı ve baskıcı kafanın duracağı yok. İşgal hudutlarını genişlettikçe, ülkenin ufkunu daralttılar.

29 Ekim’den hemen sonra Cumhuriyet

Cumhuriyet Gazetesi’ne yapılan operasyonun 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nın hemen sonrasına denk getirilmesi tesadüf değil. 1453 sayfalık iddianame hazırlayarak (!) fetih yapmayı savcılık görevi ile karıştıran kafa, 29 Ekim’in hemen arkasından Cumhuriyet Gazetesi’ni basmıştır. Bu da bir çeşit intikam ve rövanş baskınıdır…

Sıra size de geliyor…

İlk paragrafta naklettiğim olaya dönelim: Türkiye’de Erdoğan ve ekibi resmen darbe yapmıştır ve o darbe süreci devam etmektedir. Kendi meczuplarının dışında hiç kimseye hayat hakkı tanımamakta, darbeyi bahane ederek darbe yapmaktadır. On binlerce insanın hapislerde çürütüldüğünü görmeyenler, binlerce insanın malına haramiler gibi çöküldüğüne inanmayanlar, işsiz bırakılan ve hapse atılan akademisyenlere/gazetecilere kulaklarını tıkayanlar… Bakın sıra size de geliyor!

Tek seçenek var karşımızda: Demokratik direnme hakkının doğru ve herkesi kapsayıcı bir şekilde kullanılması ve tam bir dayanışma içine girilmesi. Bakmayın siz devletin imkanlarını kendisi ve ailesi adına kullanıp ona buna zulmedenlerin göstermelik cesaretine! Adamlar korkuyor. Gerçeklerin yazılmasından, söylenmesinden endişe duyuyor. O kadar ki onlarca TV ve gazeteyi kapatmalarına rağmen yazarların tweet erişimini bile engelliyorlar. Bu kadar korkacak ne yaptılar ki acaba?

Nazif Apak, 31.10.2016 /TR724

‘TÜRGEV’in Polisi’ yükselmeye devam ediyor [Orhan Altınbaran]

Son emniyet müdürleri kararnamesi ile AKP’nin 17 Aralık sonrası hukuksuz işlerinde kullanılan birçok emniyetçi tasfiye edildi. Buna karşılık bir ismin yükselişi gözlerden kaçmadı. O isim, 17 Aralık operasyonunu yapan eski İstanbul Mali Şube Müdürü Yakub Saygılı’nın yerine getirilen Hakan Sıralı.

17 Aralık’ın üstünü örtmek için cansiperane mücadele eden Sıralı, önce İstanbul Emniyet Müdür Yardımcılığı’na getirilmişti, şimdi de teamüllere aykırı bir şekilde daire başkanı yapıldı. Sıralı, Göçmen Kaçakçılığı ve İnsan Ticareti ile Mücadele Daire Başkanı oldu. Daha birkaç ay önce 1. sınıf emniyet müdürü olan Sıralı, kendisinden çok daha kıdemli emniyet müdürleri sırada beklemesine rağmen daire başkanlığı ile ödüllendirildi. Böylece 17 Aralık’taki hizmetlerinin karşılığını almış oldu.

‘Sözümüzden hiç çıkmayacak bir çocuk’

Hakan Sıralı’nın adı, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın yönetiminde yer aldığı TÜRGEV’le ilişkileri ile gündeme gelmişti. Eski TÜRGEV Başkanı Ahmet Ergün’ün, dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler’i arayarak Sıralı’nın iyi bir yere atanması için referans olduğu ortaya çıkmıştı. İkili arasındaki bir konuşma olduğu iddia edilen ses kaydında, Ergün, Güler’e “Sözümüzden hiç çıkmayacak bir çocuk. Çok iyi bir yerde değerlendirmeliyiz” demişti. Bu konuşma, 17 Aralık şüphelilerinden Muammer Güler’in mahkeme kararı ile dinlenmesi sırasında teknik takibe takılmıştı. Dolayısıyla 17 Aralık fezlekesine de girmişti.

İnceleme talebi reddedildi

Yakub Saygılı 18 Aralık’ta görevden alınırken, yerine Hassas Bölgeleri Koruma Şubesi’nden Hakan Sıralı mali şube müdürü olmuştu. Gerçekten de Sıralı, ‘büyüklerinin sözünden çıkmamış’ ve ‘hassas bölgelerin korunması’ görevini harfiyen yerine getirmişti. Başında bulunduğu şubenin operasyonunu kapatabilmek için mücadele eden Sıralı, 25 Aralık operasyonu için talimat veren dönemin savcısı Muammer Akkaş’ın emirlerine de karşı gelmişti.

1 Eylül operasyonu ile gözaltına alınan Saygılı da savcılık ifadesinde bu durumu gündeme getirerek, “Kendisi göreve getirildikten sonra 17-25 Aralık soruşturmasında görev alanlarla ilgili onlarca soruşturma açtırarak, diyetini layıkıyla ödemiştir” demişti. Saygılı, Ahmet Ergün’ün ricasından yola çıkarak bu atamanın incelenmesini istediyse de herhangi bir inceleme yapılmamıştı.

4 ay önce 1. sınıf emniyet müdürü oldu

Hakan Sıralı’nın adı daha sonra bir başka skandala daha karıştı. Kendisiyle ilgili teknik takip kayıtlarını delil klasörlerinden, herhangi bir gerekçe göstermeden çıkarttırdığı tespit edildi. Kasım 2015’te İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı olan Sıralı, 4 ay önce de 1. sınıf emniyet müdürlüğüne terfi etmişti.

Son kararnamede, onun gibi başka 1994 mezunu genç isimlerin, kendilerinden çok daha kıdemli emniyet müdürlerine rağmen kritik noktalara gelmesi de dikkat çekti.

Orhan Altınbaran, 31.10.2016 /TR724

Bunca hukuksuzluğa, hukukçular nasıl ikna ediliyor? [Mehmet Yıldız]

15 Temmuz darbe girişiminin ardından Cumhuriyet savcılıkları tarafından başlatılan soruşturmalarda yaklaşık 105 bin şüpheli hakkında işlem yapılmış. Soruşturmalar sonrasında gözaltına alınan yaklaşık 75 bin kişiden 34 bini tutuklanarak cezaevine konulmuş.

İktidar bu operasyonları Cumhuriyet savcıları ve özel seçilmiş sulh ceza hakimleri eliyle yapıyor. Bugüne kadar değil teröre bulaşmak, eline çakı dahi almamış on binlerce insanın hayatı nasıl bu kadar kolay karartılabiliyor, anlamak zor.

BEYEFENDİ’NİN HOŞUNA GİTMEYECEK KARARLARI VERENİN AKIBETİ

Geçen yılın Nisan ayında İstanbul adliyesi hakimleri Metin Özçelik ve Mustafa Başer Silivri’de tutuklu bulunan Hidayet Karaca ve bazı polisleri tahliye ettiği için tutuklanıp Silivri’ye gönderildiler. Halbuki o güne kadar verdiği karardan dolayı bir yargıcın apar topar tutuklanması görülmüş değildi.

O sıralar yargı mensubu bir dostumu ziyarete gittiğimde bunun görevdeki hakim ve savcılara gözdağı vermek, iktidarın hoşuna gitmeyecek kararlar verenlerin akıbetinin hapis olacağını göstermek için yapıldığını anlatmıştı.

Yine o dönemde bir hakim, havuz medyasının çakma amiral gemisinin avukatının kendisine gelerek ‘bu dosya beyefendinin önüne gidecek, kararınızı ona göre verin’ diyerek tehdit ettiğini söylemişti. O hakimin şimdi tutuklu olduğunu söylemeye gerek var mı!

15 Temmuz’dan hemen sonra 3456 hakim ve savcı meslekten ihraç edildi, bunların 2400’ü de tutuklandı. Tutuklananlar arasında 2 bin 250 hakim ve savcı, 102 Yargıtay, 41 Danıştay, 2 Anayasa Mahkemesi ve 5 HSYK üyesi bulunuyor.

Havuz gazetesi yazarını bile isyan ettiren şu hadise o günlerde yaşanmış: Yargı mensubu karı-koca sorguya alınır, tutuklanmazlar. Tekrar alınınca ikisi de tutuklanır. Tutuklama kararını veren hakime hanım bayan meslektaşının boynuna sarılarak güvenlik kameraları karşısında hıçkıra hıçkıra ağlar, “ne olur beni affet bunu yapmaya mecburum kurban sen misin ben miyim hakkını helal et” der. Çünkü tutuklama kararını vermese kendisinin tutuklanacağına inanmaktadır! Ve bu şekilde yüzlerce örnek var.

HAKİM VE SAVCILARIN TUTUKLANMASININ HUKUKİ KARŞILIĞI VAR MI?  

Hakim ve savcıların Cumhuriyet Başsavcılıklarınca FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne üye oldukları iddiasıyla soruşturulup tutuklanmaları veya meslekten ihraç edilmeleri, 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu ile Anayasa’ya aykırıdır.

Hakim ve savcılar hakkında TCK’nın 314/2. maddesinde yer alan silahlı terör örgütüne üye olmak suçundan soruşturmalar yapılmaktadır. Ve bu soruşturmalar hakim ve savcıların bu suçu görev sırasında ve görevinden dolayı işledikleri varsayımıyla herhangi bir izin prosedürü uygulanmamaktadır. Halbuki Anayasanın 159/9. maddesi hakim ve savcılar için görevleri sırasında ve görevlerinden dolayı işledikleri suçlarda soruşturma yetkisini HSYK ilgili Dairesine ve HSYK Başkanına verilmiştir. Anayasa hükmü hakim ve savcıların görevlerinden dolayı ve görevleri sırasında suç işleyip, işlemediklerini doğrudan soruşturma yetkisini Cumhuriyet Başsavcılıklarına vermemişken, savcılıkların hakim ve savcıların görevlerinden dolayı veya görevleri sırasında suç işledikleri iddiasıyla CMK’nın 161/8. maddesine göre başlattıkları tüm soruşturmalar Anayasaya aykırıdır.

Aynı şekilde bu soruşturmalar, Hâkimler ve Savcılar Kanununun 88. maddesine de aykırıdır. Çünkü darbe girişiminin bastırılmasında sonra ve darbe ile ilgili olmadıkları ve suçüstü hali bulunmadığı bilinmesine rağmen soruşturma başlatılmıştır.

Tüm bu aykırılıklara rağmen neden 3456 hakim savcı hakkında soruşturma başlatılmış ve meslekten ihraç edilmişlerdir.

Peki, iktidar neden bu hukuksuzlukları yapıyor?

Planlanan ve istenilen sayıda muhaliflerin tutuklanmalarını sağlamak, bu şekilde toplumda var olan/oluşturulan tutuklanıyorsa suçludur algısından faydalanmak, Anayasaya göre OHAL’de dahi korunması gereken masumiyet karinesini yok etmek, topluma korku salmak.
Soruşturmaları kendi atadıkları ve tamamen kontrollerinde bulunan kolluk kuvvetleri, savcılar ve sulh ceza hakimleriyle yaparak, gizli yürütülmesi gereken bir kısım soruşturma bilgilerini ve ifadeleri kamuoyuna sızdırarak, kamuoyunu yanlış yönlendirerek toplumun desteğini almak.
Hakim ve savcılara gözdağı vermek ve korkutmak. Tutuklama kararları vermeyen hakim savcıların açığa alınmaları veya FETÖ/PDY örgütü soruşturmalarında iddianameyi iade eden ağır ceza heyeti hakkında soruşturma başlatılması, bunu doğruluyor. Ve itirafçıların olduğu söylenip 1000 kişinin durumunun incelendiği açıklanarak, korku devam ettiriliyor. Herkes sindirildi. Korku yargıçların ruhunu esir aldı.
HSYK seçimleri sırasında Adalet Bakanlığı tarafından kurdurulan ve desteklenen Yargıda Birlik Platformuna üye olan hakim ve savcıların bu soruşturmalarda görevlendirilerek, tüm soruşturma işlemlerinin hükümetin kontrolünde yürütülmesinin sağlanması, soruşturmaya tabi tutulan ve ihraç edilen hakim ve savcıların ise iktidara tabi olmayacak, bağımsız vicdani kanaatlerine göre karar vereceği için muhalif görülen yargıçlardan oluşması, bazılarının kapatılan YARSAV derneğine üye olanlardan olmaları diğer hakim savcılara gözdağı verilip, susturulmak istenmiştir. Bir süre sonra yargı sisteminde bağımsız vicdani kanaatine göre karar verecek yargıç kalmaması amaçlanmaktadır.

Mehmet Yıldız, 31.10.2016 /TR724