Dinî tartışmalar ve dindar olmayanlar [Ahmet Kurucan]

“Dinî meselelerin tartışılmasında dindar olmayanlar söz söyleyemez mi?” diye soruyor bir okurumuz. Sorunun devamı var; ama önce bir şeyi düzeltelim: Dinî meseleler tartışılmaz, müzakere edilir. Kelime oyunu mu bu? Hayır değil; bir hakikatin ifadesi; dine ve dinî meselelere saygının göstergesi.

“Pekala, tartışma ile müzakere arasında ne fark var ki; ikisi de aynı kapıya çıkıyor.” denilemez mi?
Hayır; denilemez, denilmemeli. Çünkü müzakere farklıdır, tartışma farklıdır. Müzakerede her şeyden önce konunun uzmanları konuşur. Hatta ilgili konunun ait olduğu ilim dalında uzman olma yetmez; spesifik konu ile alakalı alan çalışması yapanlar konuşur. Maksat gerçeği bulmadır, doğruya ulaşmadır. Bütün çabalar, gayretler, niyetler bunun içindir. Ama tartışmalarda fikri olan değil, ağzı olan konuşur.

Alanının uzmanı veya saha araştırması yapmış olması şart değildir. Hedef gerçeğe ulaşmak değil, demagoji yapmaktır; bir meseleyi çözmek ve böylece topluma faydalı olmak hiç değildir. Hedef, karşısında oturan muhatabını alt etmektir. Derecesine göre hırs, garaz, öfke, kin, nefret tartışmalarda muhataba duyulan hissin adıdır.

İki kavram arasındaki farkı böylece belirledikten sonra gelelim sorunun devamına. Mesela Türkçe ibadet. İman etmiş olsa da ibadet hayatı olmayan hatta hiç inanmayan birisine, “Yapılır desek, Türkçe ibadet mi yapacaksınız?” deyip kestirip atıyorlar. Bu yaklaşım doğru mudur?” Çok net bir cevabı var bu sorunun; hayır doğru değildir.

İslam’ın temel ve genel-geçer kaidelerine göre önemli olan, sözü kimin söylediği değil; sözün bizzat kendisidir, muhtevasıdır. Yalnız bu demek değildir ki, sözü söyleyenin önemi yoktur. Aksine sözü söyleyenin, onun kimliğini oluşturan bilgisi, yaşayışı, karakteri, tecrübesi, kamuoyunda kabullenilirliği hatta düşüncesini ifade ederken kullandığı üslubun çok büyük önemi vardır; ama bunların hepsinden daha önemli olan, sözün muhtevasıdır, manasıdır, mahiyetidir.

Soruda ibadet dili ile alakalı olarak getirmiş olduğu argümanlardır; düşüncelerini temellendirmesidir. Bunları tek kelime ve kavramla ifade edecek olursak; ehliyetidir deriz. Bu temel yaklaşıma göre ister ibadetin dili isterseniz başka dinî mevzularda eğer müzakereye taraf olan kişi uzmansa, alan ve saha çalışmasına sahipse, dindar olmasa bile söz söylemeye hakkı vardır ve sözü kaale alınır.

Nitekim Batı dünyasında dün oryantalistlerle başlayan, bugünse ilim düşüncesi ile üniversitelerde İslam felsefesi, tarihi, tasavvufu hatta fıkhi konuları çalışan nice gayrimüslimler vardır. Yaptıkları ilmi çalışmalarla, verdikleri konferans, sunum, yayınladıkları kitaplarla akademik camiada yerlerini almışlardır. İşte soruda bahsedilen kişiler, bizim TV ekranlarında, gazete sütunlarında gördüğümüz türden ideolojik kaygılarla meselelere yaklaşan ehliyetsiz kişiler değil de bu türden insanlarsa sözleri dinlenir, hatta söz söylemeye teşvik edilir. Çünkü böylelerinin serdedeceği görüşler müzakereye ayrı zenginlik katar, konu ayrı derinlikleri ile ele alınır ve doğruya bir adım daha yaklaşılır.

Son söz; dindarlıkla alakalı. Dindarlığın objektif kriterleri yoktur. Namaz kılan dindar, kılmayan dindar değil; zekatını veren dindar, vermeyen dinsiz diyemezsiniz söz gelimi.

Çünkü dindarlığın temeli -belli ölçüde şekil şartlarına riayet olsa da- Allah-kul münasebetine dayanır.
“Harabat ehline hor bakma şakir; definelere malik viraneler var” dizesinde olduğu gibi, harici kimlik, tavır ve davranışları itibarıyla dindar zannedilmeyen öyle insanlar vardır ki kim bilir Allah ile münasebeti itibarıyla belki de evliya, asfiya, mukarrabin derecesindedir. Fakat bu ayrı bir yazının konusu.

[Ahmet Kurucan] 6.11.2018 [Thecrcl.ca]

Cezaevinden oğula mektup [Ali Emir Pakkan]

Evlendi, bir oğlu dünyaya geldi. Ancak ne eşine ne de biricik yavrusuna doyamadan cadı avının kurbanı oldu.

15 ay zindanda geçti. Cezaevinden bir mektup yazdı:

"Oğlumuza hem çok kızıyorum hem de kızdığım için kendime kızıyorum.

Neden mi?

Görüşlerde bana hiç pas vermiyor.

Yüzüme bakmıyor, kucağıma gelmiyor, öptürmüyor.

Insan babasını hiç özlemez mi?

Resim bile çektirmiyor benimle.

Hemen ağlıyor, benden kaçıyor.

Daha çok şey var aslında şikayet edeceğim.

Artık çıkınca söylerim yüzüne.

Ama korkuyorum...

Ben doğduğumda nerdeydin, annemle beni bırakıp gittin, ne şartlarda büyüdüm ben, derse?
Hastalandım, hastane hastane gezdim, ameliyat oldum, günlerce hastanede yattım. Herkesin babası yanındayken ben boynumu büktüm, üzüntümü içime attım.

Bir tek ben olsam iyi annemi de bırakıp gittin. Hem de sana en çok ihtiyacımız olduğu bir zamanda...
Hiç düşündün mü?

Acaba bunlar ne yapıyordur, ne yiyip ne içiyorlardır, diye?

Hiç düşündün mü mü, soğuk gecelerde nasıl yatıyorlardır, diye?

Sonra bu düşüncelerden sıyrılıyor, beni çağırdığını hissediyorum.

Diyor ki;

Baba!

Geleceksen gel artık, gel ki kalmadı dizlerimde derman. Hep senin geleceğin umudu ile yaşıyoruz. Gel artık baba gel, gel ki bitsin bu hasret.

Benim de hakkım var babamın elinden tutup sokaklarda yürümeye, babamla parka gitmeye.

Bütün çocuklar anne babasıyla parka giderken ben mahsun mahsun, sadece onlara camdan bakmakla kalıyorum.

Biraz benim halimi anla, bekletme bizi ve çık GEL  artık. Gel ki; bayrama dönsün günlerimiz. Gündüze dönsün gecelerimiz.

Gel de elimden tut ve özgürce doyasıya gezdir beni, gezdir ki; tüm çocuklara göstereyim seni. İşte benim kahraman baban bu adam, diyeyim.

Gel ki; bükülmüş boynum doğrulsun artık

Gel ki; kendimi yerlere değilim havalara atayım, mutluluktan aksın gözyaşlarım, hüzünden, acıdan ve gariplikten değil.

Sen yokken hiç bir şey yapasım gelmiyor, oturduğum yerden kalkasım bile gelmiyor baba. Yaşıtlarım yürürken ben ayakta zor duruyordum.

Niye mi?

Niye olsun baba?

Tabii içimdeki sızıdan, sevgi eksikliğinden, babadan mahrum olmaktan...

Sen yoksun diye içimden ne konuşmak geliyor ne de başka bir şey yapmak.

Sanki senin üstüne kapılar kapanıp, kilit vurunca, benim de gönlüme, dilime kilit vurdular! Senin eline kelepçe vurunca, benim de ayağıma prangalar vurdular, vurdular da yürümeye dermanım kalmadı.

Zorladım yine de geldim yanına kaç kez!

Geldim ki sana ümit olayım , sana neşe olayım, sana destek olayım.

İşte böyle benim canım babam.

Biz yılmadık, yıkılmadık, annemle beraber, sen de sakın kaybetme ümidini.

Çünkü sen BABA'sın, evimizin direğisin.

Sen yıkılırsan biz ne yaparız?

Gel artık BABA, güldür yüzümüzü.

Güldürsün yüzümüzü RABBİM...(amin) "

Allahım, anaları, babaları ve çocukları bekletme artık, ne olursun...

[Ali Emir Pakkan] 6.11.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com

Saadet Partisi’nin haddini bilmeyeni! [Tarık Toros]

Cihangir İslam kimdir ve neden gündem olmuştur?

1959 Adapazarı doğumlu.

Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı, Profesör.

ABD ve Kanada’da omurga cerrahisi eğitimi almış, deneyimli bir uzman.

1999’da milletvekili seçildiği halde yemin ettirilmeyen hatta vatandaşlıktan atılan Merve Kavakçı’nın üçüncü eşi.

Son dönemde yolları ayrıldı, Kavakçı şimdi Kuala Lumpur büyükelçisi.


**

Cihangir İslam doğuştan siyasetin içinde, babası Adalet Partisi milletvekiliydi.

Numan Kurtulmuş, Saadet’te Erbakan’la anlaşamayınca HAS Parti’yi kurmuştu, Cihangir İslam da yanındaydı.

Sonraları, Kurtulmuş ve partisi AKP’ye katıldı, Cihangir İslam buna karşı çıktı.

2016’da “Barış İçin Akademisyenler İnisiyatifi Bildirisi”ni imzalayanlardan.

Bu yüzden, 2017’de KHK ile Kafkas Üniversitesi’nden atıldı.

“Adalet Yürüyüşü”nde Kemal Kılıçdaroğlu ile yan yana yürüdü.

Son seçimde CHP listesinden aday oldu.

Abdullah Gül’ün “çatı aday” olmasına destek verdi.

HDP’nin “Millet ittifakı”na alınmamasına kızdı.

Şu an Saadet Partisi’nin TBMM’deki iki temsilcisinden biri.


**

31 Ekim 2018’de TBMM’de gündem dışı söz aldı, 5 dakika.

AKP sıralarına dönüp kitabın ortasından konuştu:

-15 Temmuz akşamı iki batılın çatışmasını seyrettik.

-Devleti parsellediniz ve hesabını vermediniz.

-Allah için bunlara İslamcı falan demeyin, bunlar makyavelist, bunlar oportünist, bunlar beceriksiz.

-15 Temmuz bahane, bütün muhaliflerinizi, dürüst insanları, hakkı söyleyenleri, zulmünüzü yüzünüze söyleyenleri tasfiye ediyorsunuz.

-Siz uydurdunuz, fetöcü, iltisaklı, irtibatlı.

-Alparslan Kuytul’u niye içeri attınız? Sıra öbür cemaatlerde mi?

-Hainler mezarlığı sizin icadınız; müsadere de sanatınız.

-Zulmediyorsunuz ve zalimsiniz. Her dem suratınıza haykıracağız.

-Aciz bir kula kulluk ediyorsunuz.

-“Ocakları sönsün” diyor insanlar size, “Soyları kurusun” diyor.

-İleride toplum içine çıkamayacaksınız.



**

Hakkında soruşturma açılmış.

Bu konuşmadan değil elbette, kürsü dokunulmazlığı var.

Attığı tweet’lerden.

Saray yargısı epeydir böyle çalışıyor, normaldir.

Kaç gündür, “damadın” yayın organları manşetten bindiriyor Cihangir İslam’a.

Nedeni basit:

AKP, epeydir kendi mahallesinden böyle atak görmemişti.

Ne CHP, ne HDP, ne MHP…

Ne Atatürkçüler, ne liberaller, ne Kürtler, ne de Beyaz Türkler…

Saray için, üstünde durduğu zemini çatlatacak bir beladır, Cihangir İslam’ın çıkışı.

Öncekiler gibi bir fiyatı olmadığı için de fena halde can sıkmaktadır.

Bir de şunu dediği için:

-AK Parti iktidarı 28 Şubat’ın devamıdır. (@cihangirislam, Twitter, 3 Kasım 2018)



[Tarık Toros] 6.11.2018 [TR724]

Yüzde 10’cular nerede? [Semih Ardıç]

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, patronları toplayıp tantanalı bir merasimle Enflasyonla Topyekûn Mücadele’ye girişmişti. Milli ve yerli logo bile tasarlandı.

Saray gazeteleri “şu firma da kampanyaya katıldı, bu firma yüzde 10 indirim yapacağını açıkladı” haberlerini atlamamak için gece baskısı bile yaptı.

30 ruloluk tuvalet kâğıdı paketi kampanyadan evvel 65 TL idi. Fiyat kasımda da inmedi. Dostlar alışverişte görsün.

HÜKÛMETİN DESTEK VERMEDİĞİ KAMPANYA

Sadece doğalgaza yüzde 30’dan fazla zam yapan hükûmetin kampanyaya destek vermemesi hiç mevzu bahis yapılmadı.

Elektrik faturaları iktidar partisinin sadık seçmen kitlesini bile isyan ettirecek kadar kabardığı halde tarifede indirime gidilmedi.

Göstermelik tarafta hayli gayretliydiler. Bir ay bütün mesailerini yüzde 10 indirim için sarfettiler.

Fiyatların yüzde 30-40 arttığı bir ekonomide yüzde 10 indirimin göstermelik olmaktan öte geçemeyeceğine inanmak istemediler.

Enflasyon düşecek, Türkiye bütün dünyada yeni bir başarı hikâyesi yazacaktı. Dünya yine Türkiye’yi kıskanacaktı.

Teminat için de Türkiye İstatistik Kurumu’nda (TÜİK) enflasyonu hesaplayan dairenin başındaki isim bile yedek kulübesine alındı.

15 SENENİN EN YÜKSEK ENFLASYONU

Ekonomiyi masa başında krizden çıkarma projesi 5 Kasım’da çöktü. Enflasyon cephesinde tek kelime ile hezimet yaşandı. Diğer cephelere yayılacak kadar ağır bir mağlubiyet bu.

Enflasyonun basın toplantısı ile düştüğü nerede görülmüş ki Türkiye’de benzer bir netice elde edilebilsin?

TÜİK ensesinde hissettiği Saray sopasına rağmen son 15 senenin enflasyon rekorunu kayıtlara geçirdi. Zira mızrak çuvala sığmıyor.

Tüketici Fiyatları Endeksi (TÜFE) ekimde aylık yüzde 2,67 arttı. Senelik enflasyon ise yüzde 25,24’e yükseldi.

2001 krizinin radyo-aktif serpintisinin tesirlerinin devam ettiği 2003 senesinin rakamlarına rücu etmek 2018’de Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) nasip oldu.

ENFLASYONDA ZOR GÜNLER BİTMEDİ

Konutta yüzde 4,15, ev eşyasında yüzde 3,44, gıda ve alkolsüz içeceklerde yüzde 3,22 ve eğlence- kültürde yüzde 2,07 artan fiyatlar neyin emaresi?

Bahse konu oranlar maalesef “fiyatlandırma davranışları” dediğimiz beklenti ve hissiyatın tamamen bozulduğunu gösteriyor.

Giyim ve ayakkabıda yüzde 12,74 fiyat artışı hayli yüksek bir oran. Almanya’da senelik enflasyon yüzde 2 bile değil. Türkiye’de giyim ve ayakkabıya bir ayda gelen ortalama zam Almanya’nın senelik enflasyonun 6 katından fazla.

Son bir sene içinde ulaştırma yüzde 32,00, çeşitli mal ve hizmetler yüzde 31,50, gıda ve alkolsüz içecekler yüzde 29,26 ve konut yüzde 25,72 fiyat artışına maruz kaldı.

Gıda, yani dar ve orta gelirlinin sofrasının maliyeti yüzde 30 arttı. Ev eşyasında enflasyon yüzde 37,92 ile yeni bir rekor kırdı.

SANAYİCİNİN ENFLOSYONU YÜZDE 45

Eski ismi ile toptan eşya fiyatların TÜFE’nin çok fevkinde arttı. Yurt içi üretici fiyat endeksi (Yİ-ÜFE) 2018 yılı ekim ayında bir önceki aya göre yüzde 0,91, yıllık yüzde 45,01 yükseldi.

Haziran-temmuz aylarında “enflasyon çift hanede kalıcı olur mu?” diye müzakere edilirken ekim sonunda yüzde 20’nin altı hayal oldu.

ÜFE ile TÜFE arasındaki makas giderek kapanacak. Amma velakin ÜFE çok aşağı gelmeyecek, TÜFE tırmanacak.

Üretici piyasada yaprak kıpırdamadığı için maliyetlerini etiketlere tam olarak aksettiremedi. Talebin daha da azalmasından endişe ediyor sanayici.

Türk Lirası’nın dolara karşı sene başından beri yüzde 44 eridiği dikkate alındığında enflasyonun da kur artışı ile paralel yol aldığı müşahede ediliyor.

Saman ithal edecek kadar dışa bağımlı bir ekonomide farklı bir temayül beklemek ham hayaldir.

KARŞILIKSIZ PARA BASMAK BİLE ÇARE OLMADI

İstediğiniz kadar karşılıksız para basın, tek sesli medya ile bambaşka bir tablo çizin netice değişmiyor.

Türkiye ekonomisi yüksek bir borç krizi ile boğuşurken hiç hesapta olmayan kur ve faiz şoku ile felç geçirdi.

O mefluç halin yatırım için kimsede takat bırakmadığını görmek istemeyenlerin girdaptan nasıl çıkılacağına dair tavsiyesi yok.

Alarko Holding, Kırklareli’nde doğalgazdan elektrik imal ettiği santrali 5 Kasım itibarıyla en az bir seneliğine kapattı. 75 milyon dolarlık bir tesis atıl vaziyette kalacak.

DÖVİZ BORÇLARI ÖDENEMİYOR

Alışveriş merkezleri bankalardan aldığı döviz borçlarını ödeyemiyor. Sözleşmeleri Saray tarafında çöpe atıldı.

Kasım ve aralık aylarını elde avuçta kalanlarla atlatan şirketler 2019’a çok zor şartlarda adım atacak.

Temsa’nın yeni senenin ilk 3 ayında tek otobüs siparişi almaması Adana’daki tesisi 45 gün kapattıracak.

Gümrüklerde 100 binden fazla ithal otomobil bekliyor. Firmalar için arabaları gümrükten çekmek dert gümrükte bekletmek ayrı dert.

DEVLET BİZİ DE KURTARSIN

Düne kadar “ekonomimiz uçuyor” beyanatı veren sektör temsilcileri “devlet bizi de kurtarsın” mesajları yayımlıyor.

Resmi rakamlar bile krizi örtemiyor. Mahkemelere bile karışan bir iktidarın mevcudiyetinde ekim enflasyonuna TÜİK’in müdahale etmemiş olma ihtimali sıfıra yakındır.

Müdahale edilmiş hali ile Türkiye 150’ye yakın memleketi geride bırakarak yüksek enflasyon liginde ilk 10 arasına girdi.

Böyle bir iklimde işçi, memur ve emeklilerin günden güne fakirleştiğini söylemeye lüzum var mı?

AKP lideri ve Başkan Recep Tayyip Erdoğan maaşına yüzde 26 zam yaparak kendisini enflasyona ezdirmediğine göre sabit gelirli kesimleri de sefalete mahkum etmeyecektir herhalde.

Ne de olsa 31 Mart 2019’da seçim var…

[Semih Ardıç] 6.11.2018 [TR724]

Golleri değil agresifliği gündem: Burak Yılmaz [Hasan Cücük]

Burak Yılmaz, Türk futbolunun Hakan Şükür’den sonra yetiştirdiği en önemli golcülerin başında geliyor. Başarısız geçen Beşiktaş ve Fenerbahçe yıllarından sonra Trabzonspor’da patlama yapan Burak Yılmaz, attığı gollerle futbol tarihimizin en önemli golcüleri arasına adını yazdırdı. Son yıllarda futbolunda düşüş yaşayan Burak Yılmaz, bu sezon golleri değil vukaatlarıyla manşet oluyor.

Trabzonspor’un sahasında konuk ettiği Bursaspor’la 1-1 berabere kalırken, maçın önüne Burak Yılmaz geçiyordu. Karşılaşmanın 72. dakikasında teknik patron Ünal Karaman, Burak Yılmaz’ı çıkarıp yerine Caleb Ekuban aldı. Burak Yılmaz oyundan çıkarken ıslıklanmasının üzerine tribünlere sert tepki gösterdi. Golcü oyuncu el kol hareketleriyle söylenerek Trabzonspor taraftarlarını karşısına aldı. Bunun üzerine tribünlerin tepkisi artarken, Ünal Karaman da oyuncusuna kızdı. Burak, oyundan alındıktan sonra doğrudan soyunma odasının yolunu tuttu. Maçtan sonra Ünal Karaman, olayı görmezden gelemeyeceğini söyleyip, Burak Yılmaz’la görüşeceğini açıkladı. Trabzonspor yönetimi de Ünal Karaman’dan gelecek rapor doğrultusunda durum değerlendirmesi yapacağını deklare etti.

Bu Burak Yılmaz’ın bu sezon ne ilk ne de son vukuatı olacak gözüküyor. Daha önce Burak Yılmaz alacakları konusunda kulübe ihtar çektirmesiyle gündeme gelmişti. Bordo-mavili kulüpten yapılan açıklamada kulübün mali durumuna rağmen golcü oyuncunun kulübe ihtar çekmesi sitemkar bir dille eleştirilmişti. Gelen yoğun tepkiler üzerine Burak Yılmaz, yanlış anlaşıldığını ifade edip, özür dileyince konu kapanmıştı.

Kariyerine Antalyaspor’da başlayan Burak Yılmaz, 2002-06 arasında Akdeniz ekibinin formasını giydi. 2005-06 sezonunda gösterdiği performansla Beşiktaş’ın radarına giren Burak Yılmaz, kendini siyah-beyazlı takımda buldu. Beşiktaş’a geldiği ilk yılında kadroda yer bulan Burak Yılmaz, verilen şansı değerlendiremedi. 30 lig maçında sahaya çıkıp 5 gole imza attı. İkinci sezonunda ise kadroda yer bulmakta zorlandı.  Ocak 2008’de ara transferde Manisaspor yolunu tutan Burak Yılmaz, 16 maçta attığı 9 golle sezonun bitimiyle bu kez yolu Fenerbahçe ile kesişiyordu.

Burak Yılmaz’ın ikinci İstanbul seferi tam bir hayal kırıklığı oluyordu. Sarı-lacivertli kadroda yer bulmakta zorlandı. Fenerbahçe’de kaldığı bir sezon boyunca yedek kulübesinin müdavimi olan Burak Yılmaz sonraki sezon Eskişehirspor yolunu kiralık olarak tuttu. Fenerbahçe, şubat 2010’da Trabzonspor’un kapısını Gökhan Ünal için çalarken, karşılığında Burak Yılmaz ve 3,2 milyon Euro ödüyordu. Bu transfer Burak Yılmaz’ın kariyerinde dönüm noktasını oluşturuyordu.

Burak Yılmaz’ın bitme noktasına gelen kariyerini parlatan isim Şenol Güneş oluyordu. Sezonun ikinci yarısında geldiği Trabzonspor’a uyum sorununu atlatan Burak Yılmaz, 2010-11 sezonunda golcü kimliğine bürünmeye başlıyordu. Ligde 19 gol atarak, kariyerinin en başarılı sezonunu geçiriyordu. Asıl fırtına ise bir sonraki sezon kopacaktı. Oynadığı 30 lig maçında 32 gole imza atarak, gol kralı olan Burak Yılmaz artık ligimizin en önemli golcülerinden biri oluyordu.

Burak Yılmaz’ın 3. İstanbul seferi 2012’de başlıyordu. Bu kez gidilen takım Galatasaray’dı. Beşiktaş ve Fenerbahçe’de başarısız olmuş ancak Trabzonspor’da patlama yapmış Burak’ın Galatasaray performansı merak konusuydu. Ortası yoktu, ya fiyasko oluyordu ya da yıldız. Karşımızda Beşiktaş ve Fenerbahçe’ye gelen Burak Yılmaz yoktu. Futbolunu geliştirmiş, dahası gol krallığı tacı olan bir Burak Yılmaz vardı. Nitekim Galatasaray’daki ilk sezonunda 24 gole imza atıp, krallık tacını yine kimseye bırakmıyordu. Golcü kimliğini ligden Avrupa’ya taşımayı başarıp, Şampiyonlar Ligi’nde oynadığı 9 maçta 8 gole imza atarak adını Edirne dışına da taşıyordu. Galatasaray’da 3,5 sezon top koşturan Burak Yılmaz, ilk sezon gösterdiği performansını bir daha yakalayamadı. Şubat 2016’da Galatasaray’dan ayrılıp Çin’in BJ Guoan takımına transfer olan Burak’ın uzakdoğu seferi beklentilerin çok altında kaldı. Sakatlıklarına, uyum problemi eklendi. Aralık 2017’de ise Çin defterini kapatıp, yeniden yıldızını parlattığı Trabzonspor’un yolunu tuttu.

Geçen sezon oynadığı 25 maçta 23 gole imza atan Burak Yılmaz, eski şaşalı yıllara dönüşün sinyallerini verdi. Bu sezon doğal olarak beklenti çıtası daha yüksek oldu. Sezon başında yaşadığı sakatlıktan dolayı iyi bir başlangıç yapamadı. Ancak forma bulduğu 7 maçta 5 gole imza atmasına karşılık, oynadığı futbol eleştirildi. Ücret kriziyle başlayan süreç son Bursaspor maçındaki seyirci ve teknik patron Ünal Karaman’a gösterdiği ölçüsüz tepkiyle doruğa çıktı. Burak Yılmaz’ın sezon başında yeniden İstanbul takımlarına gitmek istemesine karşılık transferinin olumlu neticelenmesi bu agresifliğin sebebi olarak gösterildi. Son vukuatından sonra Trabzonspor’da kalması zora girdi. Ara transferde rotasının Beşiktaş olacağı söylentileri herkesin konuştuğu bir sır artık.

Bol bol ofsayta düşen, penaltı almak için abartılı kendini yere atan, hakemlere el kol hareketleriyle aşırı tepki veren, gol vuruşlarında körelen bir Burak Yılmaz var artık. Bunlara seyirci ve teknik direktörle tartışmayı da ekledi. Bu gidilatı düzeltmezse kaybedenler kulübünün yeni üyesi olur.

[Hasan Cücük] 6.11.2018 [TR724]

Merkel’in vedası Almanya ve Avrupa Birliği için ne anlama geliyor? [Ebubekir Işık]

Geçtiğimiz hafta ‘Breaking’ başlığı ile hemen hemen bütün uluslararası ajanslarda ki en önemli hadiselerden biri Almanya Şansöylesi Angela Merkel’in Almanya Hristiyan Demokrat Partisi (CDU) başkanlığından istifa etmesi oldu. 2000 yılından bu tarafa CDU’nun başkanlığını yapan Merkel, Batı ve Doğu Almanya’nın birleşmesinde hayati rol oynayan Helmut Kohl’dan devraldığı bu görevi 18 yıl boyunca devam ettirdi.

Kendisini destekleyen desteklemeyen hemen herkesin üzerinde anlaştığı hususlardan biri de Merkel’in özellikle son on yılda Avrupa Birliği projesinin en büyük ve etkili destekçisi olduğu gerçeği. Bu bağlamdan hareketle, son on yılda çekirdek Avrupa (core Europe — AB’yi kuran zengin ve Batı Avrupalı ülkeler) ve çevre Avrupa (periphery) diye kastedilen Avrupa Birliği’nin daha küçük, güçsüz ve fakir ülkeleri arasında oluşan çatlağı onarmak için en çok çaba sarf eden ve sorumluluk alan lider ifadelerini Merkel için kullanmak yanlış olmayacaktır.

Öncellikle Merkel’in vedasının Almanya için yakın gelecekte ne anlama gelebileceğine baktığımızda karşımıza bir kaç senaryonun çıktığını görmekteyiz. Bir, Almanya kamuoyunda da bugünlerde sıkça konuşulan önemli bir gündem maddesi ‘Şansölyelik’ meselesi. Merkel sonrası ‘Şansölyelik’ makamının devam edip etmeyeceği bir soru işareti olarak varlığını devam ettirirse de, Merkel’in yerine kimin geçeceği ve diğer ilintili sorular bu hususu şuanlık gölgelemiş durumda. Fakat, şansölyelik makamının devam edip etmeyeceği noktasında bugünden bir şey söylemek son derece güç.

Azınlık hükümeti gündeme gelebilir!

İki, Merkel’in vedası ile ortaya çıkan durumlardan bir diğeri de CDU ve Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin (SPD) yaptığı koalisyon ortaklığının yıkılması ihtimalinin belirmiş olması. SPD’nin Merkel’in istifasından sonra yerine kimin geçeceğini belirleyecek süreci dikkatle takip edeceğini tahmin etmek güç değil. Şayet, CDU daha önceki seçimlerde aşırı sağ ve yabancı düşmanı eğilimleri ile bilinen AFD partisine (Alternative Für Deutschland) kaptırdığı oyları geri alma telaşı ile, Merkel’in yerine daha sağ eğilimli birini getirirse, bu durum büyük ihtimalle SPD tarafından hoş karşılanmayacak ve bu şeraitte ya yeni bir azınlık hükümeti gündeme gelecektir ya da erken seçime gidilmesi ihtimali güçlenecektir.

Bu iki ihtimalin dışında, CDU’da Merkel’in yerine geçmek için öne çıkanlara ve çizdikleri birbirinden farklı profillere baktığımızda, CDU’da Merkel sonrası bir çatlağın oluşması ve bu çatlağın Avrupa Birliği’nin yakın geleceğini etkilemesi ihtimali de son derece kuvvetli. Merkel’in istifasının hemen ardından, CDU’nun genel sekreteri ve Merkel’in doğal veliahtı olarak görülen Annegret Kramp-Karrenbauer (Almanlar sürekli ismi ile dalga geçiyor), daha önce CDU’da görev almış ve ardından 10 yıl kadar özel sektörde çalışmış Friedrich Merz, ve her konuşmasında Merkel’i öyle ya da böyle yerden yere vurması ile bilinen sağlık bakanı Jens Spahn Merkel’den boşalan CDU başkanlığı için adaylıklarını açıkladılar. Mevcut adaylar göz önüne alındığında, Friedrich Merz’in 10 yıldır yok olup bir anda ortaya çıkması,  Jens Spahn’ın özel yaşam biçiminin bir çok CDU’lu tarafından hoş görülmemesi (kendisi eşcinsel ve bunu açıktan ifade etmekte), Merkel’in yerine gelecek en güçlü adayın partininde şu anki genel sekreteri olan Annegret Kramp-Karrenbauer olması gerçeğini ortaya koyuyor.

’Onun olduğu toplantılarda hep farklı bir hava var’

Geçtiğimiz günlerde Politico Europe adlı internet sitesinde Merkel ile alakalı yazılan bir makale kapsamında konuşan ve ismini vermeyen eski bir Avrupalı başbakan, Merkel’in olduğu bütün Avrupa Konseyi toplantılarında tüm gözlerin Merkel’e çevrildiğini ve onun ne söyledeğinin hep en belirleyici faktör olduğunu ifade etmesi bile aslında Merkel’in AB için etki ve ağırlığını ortaya koymakta. Aynı başbakan Politico Europe’ta ki söyleşide şu ifadeleri de kullanıyor: ‘’Onun olduğu toplantılarda hep farklı bir hava var. O toplantıda olmadığı zaman ya da toplantılardan ayrıldığı zaman genel de sözü Viktor Orban (Macaristan başbakanı) alıyor.’’

Bu eski başbakanın sözlerini doğrulayacak ve açık kaynaklardan da bir takım veriler elde etmemiz mümkün. Örneğin, Merkel’e muhalefeti ile bilinen Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz geçtiğimiz hafta yaptığı bir basın toplantısında ‘’Bizim için en önemli şey Merkel’in resmi görev süresinin sonuna kadar görevinin başında kalmasıdır’’ ifadelerini kullandı. Benzer şekilde, Merkel ile hemen her AB toplantısında mülteci meselesi le alakalı karşı karşıya gelmekten çekinmeyen Çek Cumhuriyeti başbakanı Andrej Babiš Brüksel merkezli Euronews’e verdiği bir mülakatta: ‘’Almanya bizim en önemli ekonomik partnerimiz ve Angela Merkel Çek Cumhuriyetinin güvenilir bir dostu olduğu için övgüyü hak ediyor’’ şeklinde kendisinden beklenmeyecek bir açıklamada bulundu.

Bir çok üye ülke ve Brüksel arasında adeta çıpa (anchor) vazifesi gören Merkel, AB’nin en önemli meselelerinden olan mülteci meselesi, Brexit ve AB düzeyinde bir bankalar birliği kurmak gibi konularda da hayati bir konuma sahip. Merkel’in bu konularda bugünden görevinin son gününe kadar daha zayıf bir profille yer alacak olması AB açısından işleri dahada çetrefilli hale getirebilir.

Mülteci konusunda Avrupa Birliği üye ülkeleri iki ayrı kutba bölünmüş olsalar da, Merkel’in teklif ettiği ve her ülkenin nüfus büyüklüğü oranında bir mülteci kotası eşliğinde mültecileri kabul etme planı genel anlamda kabul görmemiş olsa da, Merkel’in mülteci meselesinin çözümünde artık taraf olmaması, başta Macaristan Cumhurbaşkanı Vikto Orban, İtalya’da mülteci karşıtlığı ile bilinen hükümet ortağı Matteo Salvini, Fransa’da yabancı düşmanı tavırları kamuoyuna malum olan Marine Le Pen gibi isimlerin Brüksel üzerinde daha fazla etkiye sahip olacağı anlamına geliyor.

Brexit meselesinde de Merkel’in ağırlığı daha önce defaatle Merkeli destekleyen ya da kendisine muhalefet yapan hemen birçok lider tarafından da dile getirildi. Neyse ki Merkel’in istifasının ardından yaptığı açıklamada görev süresinin bitimine kadar vazifesine devam edeceğini belirtmesi, Brexit süreci ile alakalı var olan kaygıların en azından daha da artmasını engellemiş oldu.

Merkel sonrası Avrupa Birliği liderlik krizi yaşayabilir

Diğer taraftan, Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un Euro bölgesi ve Avrupa Bankacılık Birliği’ne dair reform fikirlerinin en önemli partneri ve destekçisi olan Merkel’in artık bu süreçlerin içinde yer almayacak olması, Macron’u sadece Avrupa Birliği ile alakalı hususlarda değil, Fransa’da düşmekte olan popülaritesi ile alakalı da ciddi sıkıştıracağa benziyor.

Tüm bu faktörleri alt altta topladığımızda, Merkel sonrası Avrupa Birliği’nin bir yönü ile liderlik krizi yaşayabileceği, yalnızca Avrupa siyasetinin değil, Merkel’in de içinde bulunup Avrupa Hristiyan siyasetinin daha da sağa kayacağı, buna müteakip özellikle yabancı karşıtı ve ulusal milliyetçiliği öne alan siyaset tarzının malesef yükselişine şahit olmamız kuvvetle muhtemel. Bununla birlikte, Avrupa Birliği’nin Batı Balkanlar’da ki beş üye ülke ile alakalı genişleme ve entegrasyon sürecinin akamete uğraması, AB’nin gelişmiş ve gelişmemiş olarak iki çemberli bir yapıya (two-track Europe) dönüşmesi ihtimalleri her zamankinden daha da kuvvetli olarak karşımızda durmakta.

[Ebubekir Işık] 6.11.2018 [TR724]